15 Temmuz davalarında karşımıza en fazla çıkan savunma, “Bana bir terör eylemi olduğu söylendi”şeklinde.
Terörle mücadele kapsamında göreve çağrıldığını, aslında bir terör saldırısına karşı koymak amacıyla göreve gittiğini sandığını söyleyen çok fazla asker var.
Bunda, 15 Temmuz’dan 2 hafta önce Atatürk Havalimanı’na yapılan bombalı terör saldırısı, 14 Temmuz’da Fransa’nın Nice kentinde 84 kişinin öldüğü IŞİD saldırısı ve son aylarda başkent Ankara’da meydana gelen bombalı saldırılar etkili oldu.
2 yıl önce yazdığım “O bir 15 Temmuz ‘merasim’i miydi?” başlıklı yazı, bunu anlatıyordu.
15 Temmuz’dan 5 ay önce ’devlet mahallesi’olarak anılan, başkentin tam kalbinde, tam da Genelkurmay’ın yanındaki bir noktada askeri servis araçlarına yapılan terör saldırısı, ordu içerisinde travmaya yol açmıştı. 15 Temmuz’dan önce gizli yazı ile askeri birliklere gönderilen ‘terör saldırısı’ihbarları da çoğalmıştı. Aynı günün öğle saatlerinde bazı birliklere gelen ihbarlarla alarm seviyesi ‘turuncuya’ yükseltilmişti. Bunlardan biri İstanbul’daki Hava Harp Okulu’ydu.
Malatya dava dosyasına giren bir belge, bu anlamda çok çarpıcı bir fotoğraf ortaya çıkarıyor. Mahkemenin talebi üzerine 7. Ana Jet Üs Komutanlığı’ndan gönderilen bu belgeye göre, son 1 yılda 51 haftanın 21’inde Cuma akşamları terörle mücadele harekâtı (TMH) olmuştu. Bir başka ifadeyle yılın neredeyse yarısında Cuma akşamları pilotlar göreve çağrılmış ve gece uçuşları icra edilmişti. Toplamda 147 sorti yapılmıştı.
Daha çarpıcı olanı ise son 7 haftanın 5’inde Cuma akşamı bu görevlendirmenin yapılmış olması. 15 Temmuz’dan önceki son 4 haftanın 3’ünde Cuma TMH’sı olmuştu. Buradan anlaşılıyor ki son haftalarda Cuma uçuşları daha da sıklaşmış durumdaydı.
EMRİ ESKİŞEHİR’DEKİ BHHM VERİYOR
Doğudaki terör eylemlerine karşı havadan yapılan müdahalelerde ilk adreslerden biri Malatya 7. Ana Jet Üssü.
TMH uçuşlarının emrini veren makam ise Türk Hava Kuvvetleri’nin Türkiye geneli tüm uçuşlarının takip edildiği yer olan Eskişehir’deki 1. Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi (BHHM). İHA’larla tespit edilen görüntüler, ihbarlar veya diğer istihbari bilgilerle elde edilen bilgilere dayalı olarak TMH emri veriliyor. Bazen ani olarak uçuklar kaldırılıyor ve koordinatlar havada iken pilotlara ulaştırılıyordu. Yani pilotlar nereye gideceğini, hangi koordinata bomba atacağını havada iken öğreniyordu. Resmi yazı ise görev bittikten sonra ulaşıyordu.
15 Temmuz akşamı da saat 18.00 sularında Tunceli’de bir karakola saldırı olduğu ihbarı gelmiş ve TMH emri verilmişti. Emir BHHM’den gelmişti. Fakat daha sonra yine BHHM’den gelen emir değişikliği ile uçaklar geri döndürülmüştü. Bundan dolayı ilk saatlerde üsteki herkesin aklı Tunceli’de idi.
“SON 1 YILDA BÖLGEDE ATILAN BOMBANIN YARISI BİZİM ÜSTEN”
Yargılamada bu konu sıklıkla gündeme geldi.
Dönemin Üs Komutanı Emin Ayık, 4 Nisan 2017 tarihli 11. celsede yaptığı savunmada bir soru üzerine şunları anlattı: “Eve geldikten sonra saat 19.00 – 19.30 sıralarında Uçak Sistemleri Komutanı Albay Şaban Delioğlu telefonla arayarak terörle mücadele harekatı kapsamında kalkan F16 uçaklarının bombalarını atmadan BHHM tarafından geri çağrıldığını, F4 bekler nöbetindeki uçaklarla ilgili de hazırlık yapıldığını belirtti. O dönemde özellikle son 3-4 ay boyunca sıklıkla Cuma akşamları bu tür görevler verildiğinden ben yine önceki hafta sonu görevlerine benzer bir planlama var diye değerlendirdim. Bir süre sonra televizyonu açtığımda Tunceli bölgesinde karakola saldırı olduğu haberini alt yazı olarak gördüm. İlk kalkan uçakların kalkışında da üsde bulunmadığım için konu ile ilgili durumu üsse gidip orada takip etmenin daha uygun olacağını değerlendirdim.”
Emin Ayık, mahkeme başkanı Vedat Koç’un sorusu üzerine, bazı ilginç detaylar verdi. Son 1 yılda terör operasyonlarında atılan bombaların yarısını 7. Ana Jet Üssü’nün attığını bildiren Ayık, şöyle konuştu: “Biz bu bölgede bir sene boyunca çok yoğunluklu olarak terörle mücadele harekatı kapsamında görev icra ettik. Bütün hava kuvvetlerinin bu kadar üssünde, bu kadar bombardıman filosunun olduğu yerde kullanılan mühimmatın 1 sene içerisinde yarısını bizim üssümüz attı.”
“1 YILDA 4 BİN BOMBA ATTIK”
Dönemin Harekât Komutanı Tayfun Tuna da aynı duruşmada konuya ilişkin açıklamalar yaptı. Tuna, daha detaylı ve istatistiki bilgiler sunarken şunları kaydetti: “25 Temmuz 2015 tarihinden itibaren PKK terör örgütüne karşı yoğun hava harekatına başladık. Terörle mücadele harekatı adı verilen bu harekatta 700 uçak kaldırdık, 4 bin bomba attık. Hava kuvvetleri komutanlığının tespit ettiği terörist hedeflerinin yarısını sadece bizim üssümüz vurmuştur. Çok sayıda terörist öldürdük, komutanlarımızdan çok sayıda takdir aldık. Şimdi de o gece yaşananları anlatmak istiyorum. 15 Temmuz akşamı saat 18’de mesaiden çıktım. Eve geldikten kısa süre sonra 2 F4 ve 2 F16 uçağına terörle mücadele harekatı görevi verildiği kule tarafından bildirildi. Bunun üzerine tekrar üsse döndüm. 19.30’a doğru üsse giriş yapıp filoya geçtim. Filo komutanı odasında filo komutanı (Binbaşı Metin Çivilibal), ben ve Şaban Delioğlu albay oturup uçuşun bitmesini bekledik. Filo komutanı, 2 F4 uçağımızın pist başında emir beklerken yine BHHM’den telefonla gelen ikinci bir emirle geri döndüklerini aktardı. Filo’da otururken PKK tarafından Tunceli’de bir karakola saldırı düzenlendiğini öğrendik. Son 1 yıl içerisinde PKK’nın yaptığı bu tip saldırılardan sonra her seferinde uçaklarımız tarafından hemen karşılık verilirdi. Bizde de böyle bir görev beklentisi oluştu ama görev verilmeyince üsten tekrar çıkış yaptım.”
“RESMİ EMİRLERİN ÇOĞU, GÖREV BİTTİKTEN SONRA ULAŞTIRILIYORDU”
Tayfun Tuna’nın verdiği bilgiler içerisinde önemli bir detay daha var. Şöyle diyor: “Görevin ne olduğu ve görevle ilgili ayrıntılar bazen uçuş öncesi, bazen de kalkış yaptıktan sonra hava da iletilir. Hatta hedef bölgesine ulaşana kadar ayrıntılı bilgi verilmeyen görevler olur. İcra edilen görevlerle ilgili resmi mesaj da görevi veren BHHM tarafından gönderilir. Burada değinmek istediğim önemli bir husus şudur. Son 1 yıldaki görevlerin hemen hemen tamamında BHHM bu mesajları görev bittikten yani bombalar atıldıktan sonra göndermiştir. Bu durum bu görevleri icra edilen uçucu ve yönetici personel olan bizler için büyük riskler oluşturmuştur. Çünkü uçulan bir görevde masum birisinin ölmesi halinde görevi yapan personelin bu görevi BHHM’nin verdiğinin ispatlama şansı yoktur. İşte icra edilen bu 100 görev ve atılan 4 bin bomba bu riskler alınarak icra edilmiştir. Bu 100 görevi 100 rakamını yuvarlak olsun diye söylemiyorum. 100 tane görev icra ettik. Sayın başkan bunları anlatmaktaki amacım o gece üssümüzde yaşanan olayların ve yaşanan sürecin 1 yıl boyunca yaşadığımız olaylarla birebir aynı olduğunu ifade etmektir. Bu olaydaki emir trafiğini yani BHHM’nin uçakları hazır ettirmesini, sonra kalkış yaptırmasını veya görevi iptal etmesini biz son 1 yıldaki 100 olayda yaşadık ve 700 uçak kaldırdık. Yani biz o gün o uçaklar kalksaydı bu bizim 101. görevimiz olacaktı. Uçaklarda 701, 702, 703 ve 704. uçaklarımız olacaktı. Bizim için standart bir şey bu.”
“15 TEMMUZ AKŞAMI YAPTIKLARIM DAHA ÖNCEKİ YAPTIKLARIMDAN FARKLI DEĞİLDİ”
15 Temmuz akşamı saat 18.00 sularında Tunceli için verilen emre de değinen Tuna, “Bakın bu olaydan, yani bu 4 F4 uçağının kaldırılıp kaldırılmaması olayından çok değil 10 saat önce, benzer bir olayı yaşadık. Bu olayla ilgili iki ifade okumak istiyorum.Tanık Üsteğmen Tolga Oğuz, 29 Temmuz 2016 tarihinde Malatya TEM Şube’de verdiği ifade de şöyle diyor: ‘Bu dediğim olay 15 Temmuz saat 18.00’da oluyor. Akşam saat 18.00 sıralarında terörle mücadele harekatı kapsamında Tunceli ili ile ilgili olarak görev geldi. Koordinatlar uçaklar havalandıktan sonra verilecekti. Bunun üzerine uçak başı yaptık. Uçakları çalıştırarak kalkış alanına gittik. Burada kalkış emrini beklemeye başladık. Saat 19.00 sıralarında kule tarafından bize görevin iptal olduğu söylendi. Bunun üzerine uçakları tekrar yerlerine götürdük, yani park yerlerine tekrar geri götürüldü.”
Dönemin 171. Filo Komutanı Metin Çivilibal da aynı celsede, “Son 50 haftanın 20 haftasında Cuma günü mesaiden sonra harekât uçuşu yapan bir filonun komutanı olarak, daha önce bir çok defa yaptığım gibi pilotları bilgilendirerek üsse gittim. Sonrasında uçuşa yönelik herhangi bir emir gelmediği için filoda beklemeye başladık.”dedi.
Pilotlardan eski binbaşı Tuncay Öztürk, 6 Nisan 2017 tarihli duruşmada, “15 Temmuz gecesi TMH görevine yönelik olarak daha önce defalarca icra ettiğim bir görevi yerine getirdiğim için 9 aydır Malatya Cezaevinde tutuklu bulunuyorum.”ifadesini kullandı.
Bir diğer pilot, eski üsteğmen Halil Karan aynı celsede TMH uçuşlarının yüzde 70’inin kendi filoları tarafından gerçekleştirildiğini vurgulayarak, “171. filo komutanlığı 24 Temmuz 2015 tarihinden itibaren özellikle teröristle mücadele harekat görevlerinin ana üssü olmuştur. Hava kuvvetleri komutanımızın da daha önce gelerek belirttiği gibi TMH görevlerinin yüzde 70’inin 171. filo tarafından icra edildiğini kendisi bize iletmişti. 4 bine yakın bomba benim ve filo arkadaşlarım, yaklaşık 20-25 kişilik bir ekip tarafından atılmıştır.”şeklinde konuştu.
15 Temmuz’dan 1 gece önce Fransa’nın Nice kentindeki IŞİD saldırısında 84 kişi hayatını kaybetti.
“KÖPRÜYÜ GÖRÜNCE FRANSA’DAKİ GİBİ TERÖR SALDIRISI SANDIM”
Önce tutuklanıp sonra tahliye edilen, ardından terfi edip yargılama sonunda da beraat ettirilen Uçak Bakım Tabur Komutanı Murat Örsal’ın 10 Nisan 2017 tarihli duruşmada konuya ilişkin açıklamaları şöyle: “13 ve 14 temmuz günleri TMH kapsamında gece uçuşları olduğu için ve 3 gündür gece gündüz mesai yaptığımdan çok yorulmuştum. 24 Temmuz 2015’ten 15 Temmuz’a kadar yaklaşık 700 sorti uçuş oldu.”
Murat Örsal, Boğaziçi Köprüsü’nün kapatılması ile ilgili ilk haberleri gördüğünde de bunun teröre karşı bir müdahale olduğunu düşündüğünü belirtti. “Başbakanımızın saat 23.00’te dediği anda darbeye teşebbüs olayını anladım. Yoksa biraz önce arz ettiğim gibi o tankların Fransa’daki terör örgütü gibi bir istihbarat alıp daha sıkı tedbirler alıyorlar gibi düşünmüştüm 22:40 civarı, ama Başbakanımız bir kalkışmadır deyince o zaman bu işin darbe girişimi olduğunu anlamış oldum, yani 23’te.” dedi.
RESMİ YAZI: CUMA GÖREVLERİ ARTIK OLAĞAN OLMUŞTU
Bu savunmalar üzerine Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Nisan 2017 tarihinde üs komutanlığına bir yazı yazdı. Yazıda, bu TMH uçuşları da soruldu. Üs Komutanı Albay Hasan Hüseyin Kanbur imzalı 24 Mayıs 2017 tarihli cevap yazısında, şöyle dendi: “24 Temmuz 2015 tarihinden 15 Temmuz 2016 tarihine kadar TMH kapsamında yüklü olarak toplam 726 sorti uçulmuş olup gün bazında değerlendirildiğinde özellikle Cuma günü gece uçuşlarının büyük bir oranı kapsadığı görülmektedir. 52 haftanın 21 haftasında ve 15 Temmuz’dan önceki son 7 haftanın 5 haftasında Cuma akşamı TMH olmuştur. Hayatın olağan akışına uygun olup olmadığı değerlendirildiğinde; bu değerlerde bize Cuma gece TMH uçuşlarının bu kadar fazla olması, olağan bir duruma dönüştüğünün göstergesidir.”
Yazıda, bu sortilerin 108 tanesinin de yüksüz, yani mühimmatsız olduğu bilgisi verildi.
NEDEN CUMA GÜNLERİ OLUYORDU?
Peki neden bu uçuşlar genelde Cuma günleri oluyordu? Bu bir muamma.
Genellikle verilen cevap şu: “Terör örgütü güvenlik güçlerinin mesaide olmamasından dolayı çoğunlukla cuma akşamından başlamak üzere hafta sonu bir hareketlilik içerisine giriyordu. Bundan dolayı müdahalelerin genellikle Cuma’ya denk gelmesi sıradışı bir durum değil.”
Fakat bir başka açıklamaya göre, TMH sadece örgütün eylemlerine bağlı olarak yapılmıyordu. Önleyici müdahaleler ve saldırılar da oluyordu. Bunun da günü ve saati yoktu. Nitekim son aylarda, artık terör örgütünün Cuma günlerine tedbir almaya başladığı ve TMH uçuşlarının farklı bir güne kaydırılmasının daha doğru olacağı bildirilmişti. Yani TMH’lar sık sık Cuma’ya denk geldiği için PKK tedbir almaya başlamıştı. Bundan dolayı günün değiştirilmesine karar verilmişti. Bu da gösteriyor ki anlık istihbaratlar dışında TMH’nın günü Hava Kuvvetleri tarafından belirlenebiliyordu.
Fakat bu tebligata rağmen tam tersine son haftalarda uçuşların daha fazla Cuma’ya yoğunlaşması soru işaretleri barındırıyor.
İSTANBUL’DA DA ‘TERÖR ALARMI’ VERİLMİŞTİ
Benzer bir durum, harbiyelilerle ilgili davada da karşımıza çıkıyor.
Dönemin Hava Harp Okulu Destek Grup Komutanı Yusuf Özdemir’in, 15 Temmuz sabah saat 10.00’dan itibaren ‘Birliğimize terör saldırısı olacak, TURUNCU alarma geçiyoruz’dediği idari soruşturma raporunda yer alıyor. B
Buna göre Özdemir, saat 18.00 sularında nöbetçi subayları odasına çağırarak gün içerisinde saraylara, köprülere, havaalanına, Harp Okulu’na saldırı beklediklerini açıklamıştı. Bu yönde ciddi istihbarat aldıklarını belirterek personele bu durumun aktarılmasını istemişti. Daha kötü bir durumda ‘çağırma planı’nın uygulanacağını söylemiş ve nitekim o akşam, bu ‘çağırma planı’hayata geçirilerek evlerinde bulunan bütün personel birliğe çağrılmıştı.
Öğrenciler de ‘terör saldırısı’ riskine binaen Yalova’daki kamptan birliklerine geri çağrılmıştı.
[Ahmet Dönmez] 18.7.2019 [www.ahmetdonmez.net]
Ayağında 12 platinle cezaevinde kalan Serdin Cengiz’den mektup var [Gül Nur Hasesoğlu]
Edebiyat öğretmeni Serdin Cengiz, 7 aydır tutuklu. Koltuk değneği ve tekerli sandalyeyle yaşamak zorunda. Tedavisi yapılmadığı için yürüme engelli olabilir. Cengiz, “Bir bardak suyu taşıyamayacak haldeyim” diyor.
BOLD ÖZEL – Yedi aydır Gaziantep H Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan edebiyat öğretmeni Serdin Cengiz, bir bardak suyu taşıyamayacak kadar sağlık durumunun kötü olduğunu anlatan bir mektup yazdı.
Cengiz, davasının görüldüğü Muş 2. Ağır Ceza Mahkemesine sunmak üzere geçen hafta yazdığı mektubunda “Bir süre önce geçirmiş olduğum kaza sonucunda diz kapağımda beş parçalı kırık oluştu. Ayağımdan iki ameliyat geçirdim. Bu ameliyatlarda ayağıma birçok vida ve platinler (12) yerleştirildi. Ayağımın üzerine halen basamıyorum ve dizimi kullanamıyorum. Evde yatar vaziyette iken tutuklandım. Bu şekilde tutuklanmam nedeniyle içeride birçok sıkıntıya maruz kaldım.” dedi.
KASLARI ERİDİ DAMARLARI DARALDI
Tedavilerinin cezaevinde büyük bir sekteye uğradığını söyleyen Cengiz, fizik tedaviden mahrum kaldığı için kaslarının eridiğini, kılcal damarlarının daraldığını ve yürüyememe durumuyla karşı karşıya kaldığı ifade etti.
Cezaevi şartlarında tekrar ortaya çıkan bel fıtığı rahatsızlığı ile de mücadele ettiğini ve tüm ihtiyaçlarının koğuş arkadaşları tarafından görüldüğünü belirten Cengiz şöyle devam etti:
“Geçtiğimiz ay beyin cerrahi polikliniğinde muayene oldum. MR çektirdim. Dört tane fıtık olduğu ifade edildi. Yedi aydır içerideki arkadaşlarımın yardımıyla hayatımı idame ettirdim. Halen onlara bağımlı durumdayım. Çünkü çift bastonla yürümem sebebiyle bir bardak suyu bile taşıyamayacak durumdayım. İnanın bazen kendi sıkıntılarımı unutup onlara yaşattığım sıkıntıları için üzülmekteyim. Takdir edersiniz ki, bir insan hiç tanımadığı bir insanın sıkıntısını kaç ay çeker veya çekebilir.”
ŞULE CENGİZ: EŞİMİ NASIL BİR DOKTORA GÖTÜRÜYORLAR BİLMİYORUM
Görüş günlerinde eşinin yanlarına tekerlekli sandalye ile geldiğini belirten Serdin Cengiz’in eşi Şule Cengiz de “Yürüteçle hareket etmesinin çok zor olması nedeniyle koltuk değneği talep ettik. Şu anda onları kullanıyor. Eşimi nasıl bir doktora götürüyorlar bilmiyorum. Doktor ayağındaki alçı için bu kaynamış demiş. Ama basamıyor, yürüyemiyor. Tekrardan tedavi olması lazım” dedi.
Şule Cengiz, 3 Temmuz 2018’de Gaziantep’te kayısı ağacından düşerek yaralanan eşinin tedavi sürecini şöyle anlattı:
Biz Gaziantep’te yaşıyoruz. Kayınpederimin bahçeleri vardı. Eşim geçen sene oradaki kayısı ağacından düştü. Dizi dağılmış. Hem kırık hem diz dağılması oldu. Doktorlar epeyce uğraştı. Tedavi ettiler. Üniversite hastanesinde bir ay kadar yattı. Ondan sonra eve getirdik. 5-6 ay evde ayağı alçıda yattı. Aralık 2018’de polisler evimize gelip onu götürdüğünde yatalak durumdaydı. İfade vermeye yürüteç ile gitti. Bu halde tutuklanmaz demişti polisler ama, o günden beri tutuklu.”
MAHKEME SAVUNMA YAPAMADI
Cemaat soruşturmaları kapsamında 12 Aralık 2018’de tutuklanarak cezaevine gönderilen edebiyat öğretmeni Serdin Cengiz (40), bir ifadede adı geçtiği için üyelikten yargılanıyor.
ANNE VE 4 ÇOCUK TEK BAŞINA
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi mezunu olan Cengiz, 15 yıldan bu yana doğu illerindeki dershanelerde edebiyat öğretmenliği yaptı. En son Muş’ta görevli olan Serdin, eşi Şule Cengiz (39) ve 4 çocuğuyla beraber Muş’ta yaşıyordu. Serdin Cengiz’in tutuklanmasıyla beraber Şule Cengiz Gaziantep’e ailesinin yanına döndü. 4 çocuğunu tek başına büyütmek zorunda kalan Şule Cengiz, “Ben de aynı dershanede matematik öğretmeniydim. 4 çocuğumuz var. 11 yaşında kızım Nursena, 9 yaşında Merve Elif, 3 yaşında da ikizler var, erkek. Çocuklara tek başıma bakıyorum. Eşimin sağlığıyla, cezaevindeki durumuyla yeterince ilgilenemiyorum” dedi.
5275 sayılı Ceza İnfaz Kanununa göre, cezaevinde hayatını yalnız idame ettiremeyen tutukluların cezası ne olursa olsun hasta iyileşinceye kadar ertelenmesi gerekiyor. Fakat bu yasa, Cemaat operasyonları kapsamında tutuklananlara uygulanmıyor, kanunlar çiğneniyor. Türkiye cezaevlerinde yaklaşık 1154 hasta ve engelli tutuklu bulunuyor.
[Gül Nur Hasesoğlu] 19.7.2019 [BoldMedya.Com]
BOLD ÖZEL – Yedi aydır Gaziantep H Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan edebiyat öğretmeni Serdin Cengiz, bir bardak suyu taşıyamayacak kadar sağlık durumunun kötü olduğunu anlatan bir mektup yazdı.
Cengiz, davasının görüldüğü Muş 2. Ağır Ceza Mahkemesine sunmak üzere geçen hafta yazdığı mektubunda “Bir süre önce geçirmiş olduğum kaza sonucunda diz kapağımda beş parçalı kırık oluştu. Ayağımdan iki ameliyat geçirdim. Bu ameliyatlarda ayağıma birçok vida ve platinler (12) yerleştirildi. Ayağımın üzerine halen basamıyorum ve dizimi kullanamıyorum. Evde yatar vaziyette iken tutuklandım. Bu şekilde tutuklanmam nedeniyle içeride birçok sıkıntıya maruz kaldım.” dedi.
KASLARI ERİDİ DAMARLARI DARALDI
Tedavilerinin cezaevinde büyük bir sekteye uğradığını söyleyen Cengiz, fizik tedaviden mahrum kaldığı için kaslarının eridiğini, kılcal damarlarının daraldığını ve yürüyememe durumuyla karşı karşıya kaldığı ifade etti.
Cezaevi şartlarında tekrar ortaya çıkan bel fıtığı rahatsızlığı ile de mücadele ettiğini ve tüm ihtiyaçlarının koğuş arkadaşları tarafından görüldüğünü belirten Cengiz şöyle devam etti:
“Geçtiğimiz ay beyin cerrahi polikliniğinde muayene oldum. MR çektirdim. Dört tane fıtık olduğu ifade edildi. Yedi aydır içerideki arkadaşlarımın yardımıyla hayatımı idame ettirdim. Halen onlara bağımlı durumdayım. Çünkü çift bastonla yürümem sebebiyle bir bardak suyu bile taşıyamayacak durumdayım. İnanın bazen kendi sıkıntılarımı unutup onlara yaşattığım sıkıntıları için üzülmekteyim. Takdir edersiniz ki, bir insan hiç tanımadığı bir insanın sıkıntısını kaç ay çeker veya çekebilir.”
ŞULE CENGİZ: EŞİMİ NASIL BİR DOKTORA GÖTÜRÜYORLAR BİLMİYORUM
Görüş günlerinde eşinin yanlarına tekerlekli sandalye ile geldiğini belirten Serdin Cengiz’in eşi Şule Cengiz de “Yürüteçle hareket etmesinin çok zor olması nedeniyle koltuk değneği talep ettik. Şu anda onları kullanıyor. Eşimi nasıl bir doktora götürüyorlar bilmiyorum. Doktor ayağındaki alçı için bu kaynamış demiş. Ama basamıyor, yürüyemiyor. Tekrardan tedavi olması lazım” dedi.
Şule Cengiz, 3 Temmuz 2018’de Gaziantep’te kayısı ağacından düşerek yaralanan eşinin tedavi sürecini şöyle anlattı:
Biz Gaziantep’te yaşıyoruz. Kayınpederimin bahçeleri vardı. Eşim geçen sene oradaki kayısı ağacından düştü. Dizi dağılmış. Hem kırık hem diz dağılması oldu. Doktorlar epeyce uğraştı. Tedavi ettiler. Üniversite hastanesinde bir ay kadar yattı. Ondan sonra eve getirdik. 5-6 ay evde ayağı alçıda yattı. Aralık 2018’de polisler evimize gelip onu götürdüğünde yatalak durumdaydı. İfade vermeye yürüteç ile gitti. Bu halde tutuklanmaz demişti polisler ama, o günden beri tutuklu.”
MAHKEME SAVUNMA YAPAMADI
Cemaat soruşturmaları kapsamında 12 Aralık 2018’de tutuklanarak cezaevine gönderilen edebiyat öğretmeni Serdin Cengiz (40), bir ifadede adı geçtiği için üyelikten yargılanıyor.
ANNE VE 4 ÇOCUK TEK BAŞINA
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi mezunu olan Cengiz, 15 yıldan bu yana doğu illerindeki dershanelerde edebiyat öğretmenliği yaptı. En son Muş’ta görevli olan Serdin, eşi Şule Cengiz (39) ve 4 çocuğuyla beraber Muş’ta yaşıyordu. Serdin Cengiz’in tutuklanmasıyla beraber Şule Cengiz Gaziantep’e ailesinin yanına döndü. 4 çocuğunu tek başına büyütmek zorunda kalan Şule Cengiz, “Ben de aynı dershanede matematik öğretmeniydim. 4 çocuğumuz var. 11 yaşında kızım Nursena, 9 yaşında Merve Elif, 3 yaşında da ikizler var, erkek. Çocuklara tek başıma bakıyorum. Eşimin sağlığıyla, cezaevindeki durumuyla yeterince ilgilenemiyorum” dedi.
5275 sayılı Ceza İnfaz Kanununa göre, cezaevinde hayatını yalnız idame ettiremeyen tutukluların cezası ne olursa olsun hasta iyileşinceye kadar ertelenmesi gerekiyor. Fakat bu yasa, Cemaat operasyonları kapsamında tutuklananlara uygulanmıyor, kanunlar çiğneniyor. Türkiye cezaevlerinde yaklaşık 1154 hasta ve engelli tutuklu bulunuyor.
[Gül Nur Hasesoğlu] 19.7.2019 [BoldMedya.Com]
Reuters'ten F-35 açıklaması
F-35 savaş uçaklarının yapımında sekiz Türk şirketi uçağın iniş sistemi ve kokpitinde kullanılması için yüzlerce parça tedarik ediyordu. Pentagon, yapılan anlaşmalarda bu ürünlerin program boyuncaki ederinin 9 milyar dolar olacağını söylemişti.
Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir dün yaptığı açıklamada, "(Programdan) Çıkartılmanın kendine has hükümleri olabilir, o devrede yok. Türkiye'nin dışlanması durumunda uçak başına 7-8 milyon doları aşacak maliyet artışı olacak" ifadelerini kullandı.
F-35 programının resmi internet sitesine göre projede Roketsan, Havelsan, Alp Havacılık, Ayesas, Kale Havacılık Sanayi A.Ş., Tubitak-SAGE, TUSAŞ ve Fokker Elmo'nun Türkiye birimi gibi şirketler yer alıyordu.
Reuters'a konuşan CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, iptal edilen anlaşmaların 12 milyar dolar değerinde olduğunu ve "Bu şirketlerin yaklaşık 30 bin çalışanı var, bu insanlar nereye gidecek" diyerek birçok kişinin işini kaybedebileceğini ifade etti. EDAM Başkanı Sinan Ülgen ise F-35 için parça üretimi yapan fabrikaların artık amaçsız kaldığını söyledi.
[Samanyolu Haber] 19.7.2019
Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir dün yaptığı açıklamada, "(Programdan) Çıkartılmanın kendine has hükümleri olabilir, o devrede yok. Türkiye'nin dışlanması durumunda uçak başına 7-8 milyon doları aşacak maliyet artışı olacak" ifadelerini kullandı.
F-35 programının resmi internet sitesine göre projede Roketsan, Havelsan, Alp Havacılık, Ayesas, Kale Havacılık Sanayi A.Ş., Tubitak-SAGE, TUSAŞ ve Fokker Elmo'nun Türkiye birimi gibi şirketler yer alıyordu.
Reuters'a konuşan CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, iptal edilen anlaşmaların 12 milyar dolar değerinde olduğunu ve "Bu şirketlerin yaklaşık 30 bin çalışanı var, bu insanlar nereye gidecek" diyerek birçok kişinin işini kaybedebileceğini ifade etti. EDAM Başkanı Sinan Ülgen ise F-35 için parça üretimi yapan fabrikaların artık amaçsız kaldığını söyledi.
[Samanyolu Haber] 19.7.2019
İlahiyat öğrencisi Esra, cezaevinde tedavisi yapılmadığı için sakat kalmak üzere
İlahiyat öğrencisi Esra Çepik, bel kayması rahatsızlığına rağmen bir yıldır cezaevinde tutuluyor. Cezaevi yönetimi tarafından tedavisi aksatılıyor. Ablası Fikriye Canlıer, “Kardeşim cezaevinde sakat kalmak üzere” diyor.
Esra Çepik (25) Eskişehir Anadolu Üniversitesi Açık öğretim İlahiyat Fakültesi 2. sınıf öğrencisiyken hakkında gözaltı kararı çıktı. Telefonuna Bylock uygulaması yüklediği ve Hizmet Hareketi gönüllüsü olduğu gerekçesiyle 27 Temmuz 2017 tarihinde gözaltına alındı.
8 günlük nezarethane sürecinden sonra adli kontrol kararıyla serbest bırakıldı. Bir yıl sonra aynı tarihte Esra Çepik için yeniden tutuklama kararı verildi. Şanlıurfa 6. Ağır Ceza Mahkemesi,önce 03.07.2018’de tutukluluğuna, sonra 23 Ekim 2018’de Çepik hakkında 6 yıl 3 ay hapis cezasına hükmetti.
Esra Çepik, defalarca yazdığı dilekçelerin ardından cezaevi yönetiminin izniyle 3 ay önce doktora götürüldü. Doktor, MR çekilmesi gerektiğini söyledi. Ancak cezaevi yönetimi, MR çektirmeye izin vermedi.
OLAYIN ARDINDAN BABAM KALP KRİZİ GEÇİRDİ
Şanlıurfa Hilvan Cezaevinde bulunan Esra Çepik’in ailesi, BOLD’a konuştu. Esra Çepik’in küçük ablası Zeynep Çepik, kardeşinin gözaltına alındığı gün yaşananları anlattı. Esra Çepik’i tutuklamak üzere polisler, Çepik ailesinin yaşadığı Şanlıurfa’nın Bozova köyüne gitti. Evin etrafını askerler kuşatırken 3 araç da dışarıda üniversite öğrencisi Esra Çepik’i bekledi.
Abla, Zeynep Çepik, “Bu olayın ardından babam kalp krizi geçirdi. 8 günlük gözaltı sürecinde şeker hastası olan annemin kan değerleri 600’e çıktı” dedi. Hasta halleri ile her hafta cezaevine ziyarette bulunan anne-baba artık kızlarının serbest bırakılmasını istedi.
MAHKEME, RAPORU DİKKATE ALMADI
Zeynep Çepik, mahkeme sürecinde kardeşinin sağlık raporunu hakime sunduklarını ancak raporun hiç dikkate almadığını bildirdi. Kardeşinin cezaevinde arkadaşlarının yardımıyla ihtiyaçlarını karşılayabildiğini vurguladı. Oturup kalkarken ya da yürürken bile artık çok zorlandığını belirtti.
CEZAEVİNDE DAHA DA KÖTÜYE GİDİYOR
Büyük abla Fikriye Canlıer de kardeşi üniversiteye başladığında ortaya çıkan bel kayması rahatsızlığının cezaevi şartlarında daha kötüye gittiğini aktardı. Canlıer, Esra Çepik’in hastalığı ile ilgili “Biz, ilaçlarını götürdük, içeriye almadılar. İçeride doktorların ilgileneceğini söylediler. Ama doktorlar da ilgilenmemiş” ifadelerini kullandı. Görüş sırasında kardeşinin çok yavaş hareket edebildiğini dile getirdi.
“Abla artık dilekçe yazmaktan yoruldum” diyen Esra Çepik’in, taleplerinin dikkate alınmaması nedeniyle yeni dilekçe yazmadığını anlattı.
Fikriye Canlıer, şu bilgileri paylaştı: “Koğuşları 27-28 kişi. İki koğuşu birleştirmişler. Şanlıurfa’nın sıcağında buna dayanamazsınız. Çamaşırları ellerinde yıkıyorlar ama kardeşim yıkayamıyor, arkadaşları yardımcı oluyor. Çünkü oturup kalkamıyor. Açık görüşe gittiğimizde elinde bir poşeti varsa onu arkadaşları alıyor o yavaş yavaş yürüyerek geliyor. Arkadaşları içeri giriyor o arkadaşlarından sonra geliyor. Yatıp uyuyamıyor arkadaşları masaj yapıyor, yine de yatamıyor.”
SULAR HEP KESİK
Görüş günlerinde cezaevine giden abla Canlıer, içeride su sıkıntısı olduğunu, su akmadığı için kimsenin ellerini yıkayamadığını söyledi. “Günde 1 saat su veriliyor sadece. Belli bir saatte su veriyorlar o saatte kullandık kullandık kullanamadık kalıyorsun, diyor kardeşim. Bunların banyo yapmaya, çamaşır yıkamaya, abdest almaya ihtiyacı var. İçme suyu da kısıtlı, kantinden alıp içebiliyorlar. Yemekler kısıtlı, su kısıtlı…” dedi.
KOLTUK DEĞNEĞİ KULLANMASI GEREKECEK
“Doktora götürmek için kardeşimin sakatlanmasını ya da ölmesini mi bekliyorlar” diye soran Canlıer, şöyle devam etti:
“Benim kardeşim daha çocuk… Zaten suçsuz yere tutukladınız, o zaman içeride ilgi gösterin onlara. Şu anda kendisi hiç oturup kalkamıyor, arkadaşları yardımcı oluyor. Eğer böyle devam ederse bir iki ay sonra koltuk değneği kullanması gerekir.”
[Samanyolu Haber] 19.7.2019
Esra Çepik (25) Eskişehir Anadolu Üniversitesi Açık öğretim İlahiyat Fakültesi 2. sınıf öğrencisiyken hakkında gözaltı kararı çıktı. Telefonuna Bylock uygulaması yüklediği ve Hizmet Hareketi gönüllüsü olduğu gerekçesiyle 27 Temmuz 2017 tarihinde gözaltına alındı.
8 günlük nezarethane sürecinden sonra adli kontrol kararıyla serbest bırakıldı. Bir yıl sonra aynı tarihte Esra Çepik için yeniden tutuklama kararı verildi. Şanlıurfa 6. Ağır Ceza Mahkemesi,önce 03.07.2018’de tutukluluğuna, sonra 23 Ekim 2018’de Çepik hakkında 6 yıl 3 ay hapis cezasına hükmetti.
Esra Çepik, defalarca yazdığı dilekçelerin ardından cezaevi yönetiminin izniyle 3 ay önce doktora götürüldü. Doktor, MR çekilmesi gerektiğini söyledi. Ancak cezaevi yönetimi, MR çektirmeye izin vermedi.
OLAYIN ARDINDAN BABAM KALP KRİZİ GEÇİRDİ
Şanlıurfa Hilvan Cezaevinde bulunan Esra Çepik’in ailesi, BOLD’a konuştu. Esra Çepik’in küçük ablası Zeynep Çepik, kardeşinin gözaltına alındığı gün yaşananları anlattı. Esra Çepik’i tutuklamak üzere polisler, Çepik ailesinin yaşadığı Şanlıurfa’nın Bozova köyüne gitti. Evin etrafını askerler kuşatırken 3 araç da dışarıda üniversite öğrencisi Esra Çepik’i bekledi.
Abla, Zeynep Çepik, “Bu olayın ardından babam kalp krizi geçirdi. 8 günlük gözaltı sürecinde şeker hastası olan annemin kan değerleri 600’e çıktı” dedi. Hasta halleri ile her hafta cezaevine ziyarette bulunan anne-baba artık kızlarının serbest bırakılmasını istedi.
MAHKEME, RAPORU DİKKATE ALMADI
Zeynep Çepik, mahkeme sürecinde kardeşinin sağlık raporunu hakime sunduklarını ancak raporun hiç dikkate almadığını bildirdi. Kardeşinin cezaevinde arkadaşlarının yardımıyla ihtiyaçlarını karşılayabildiğini vurguladı. Oturup kalkarken ya da yürürken bile artık çok zorlandığını belirtti.
CEZAEVİNDE DAHA DA KÖTÜYE GİDİYOR
Büyük abla Fikriye Canlıer de kardeşi üniversiteye başladığında ortaya çıkan bel kayması rahatsızlığının cezaevi şartlarında daha kötüye gittiğini aktardı. Canlıer, Esra Çepik’in hastalığı ile ilgili “Biz, ilaçlarını götürdük, içeriye almadılar. İçeride doktorların ilgileneceğini söylediler. Ama doktorlar da ilgilenmemiş” ifadelerini kullandı. Görüş sırasında kardeşinin çok yavaş hareket edebildiğini dile getirdi.
“Abla artık dilekçe yazmaktan yoruldum” diyen Esra Çepik’in, taleplerinin dikkate alınmaması nedeniyle yeni dilekçe yazmadığını anlattı.
Fikriye Canlıer, şu bilgileri paylaştı: “Koğuşları 27-28 kişi. İki koğuşu birleştirmişler. Şanlıurfa’nın sıcağında buna dayanamazsınız. Çamaşırları ellerinde yıkıyorlar ama kardeşim yıkayamıyor, arkadaşları yardımcı oluyor. Çünkü oturup kalkamıyor. Açık görüşe gittiğimizde elinde bir poşeti varsa onu arkadaşları alıyor o yavaş yavaş yürüyerek geliyor. Arkadaşları içeri giriyor o arkadaşlarından sonra geliyor. Yatıp uyuyamıyor arkadaşları masaj yapıyor, yine de yatamıyor.”
SULAR HEP KESİK
Görüş günlerinde cezaevine giden abla Canlıer, içeride su sıkıntısı olduğunu, su akmadığı için kimsenin ellerini yıkayamadığını söyledi. “Günde 1 saat su veriliyor sadece. Belli bir saatte su veriyorlar o saatte kullandık kullandık kullanamadık kalıyorsun, diyor kardeşim. Bunların banyo yapmaya, çamaşır yıkamaya, abdest almaya ihtiyacı var. İçme suyu da kısıtlı, kantinden alıp içebiliyorlar. Yemekler kısıtlı, su kısıtlı…” dedi.
KOLTUK DEĞNEĞİ KULLANMASI GEREKECEK
“Doktora götürmek için kardeşimin sakatlanmasını ya da ölmesini mi bekliyorlar” diye soran Canlıer, şöyle devam etti:
“Benim kardeşim daha çocuk… Zaten suçsuz yere tutukladınız, o zaman içeride ilgi gösterin onlara. Şu anda kendisi hiç oturup kalkamıyor, arkadaşları yardımcı oluyor. Eğer böyle devam ederse bir iki ay sonra koltuk değneği kullanması gerekir.”
[Samanyolu Haber] 19.7.2019
[ÖZEL] MİT’ten suikast itirafı!
SAMANYOLUHABER | ÖZEL- Daha önce Kosova, Moldova, Pakistan, Malezya ve Ukrayna’da ikamet eden bazı Hizmet Hareketi mensuplarını uluslararası hukuku hiçe sayarak Türkiye’ye kaçıran Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) nasıl suç işlediğini Milliyet gazetesinde Tunca Bengin kayıtlara geçirdi.
Bengin’in 18 Temmuz’da yayımlanan makalesi MİT’in yurt dışında taşeron suç örgütü ya da şahıslar kullanarak Hizmet Hareketi mensuplarını infaz edebileceğini itirafı yer aldı.
MİT’in son üç yılda 18 ülkeden 100 civarında Hizmet Hareketi mensubunu paketleyip Türkiye’ye getirdiği belirtilen makalede, “Diğerlerinin de yerleri, yurtları belli ve her an paketlenmek üzere MİT’in nefesi hepsinin enselerinde.” ifadeleri kullanıldı.
MİT YETKİLİSİ: BULUNDUKLARI YERDE ETKİSİZ HALE GETİRİLECEKLER
Bengin makalenin devamında daha vahim bir hazırlığı şöyle itiraf etti: “Dahası, bu hainlerin bulundukları yerde etkisiz hale getirilme ihtimali bile konuşuluyor. Yani o karanlık geceden bu yana üç yıl geçmesine rağmen yurt içinde olduğu gibi yurt dışında da daha görülecek çok hesap var.”
Bengin bu bilgiyi ismini mahfuz tuttuğu üst düzey bir MİT yetkilisinin sözlerine atıf yaparak yayımlarken, aynı MİT yetkilisinin şu sözlerini aktardı: “Başta Fetullah Gülen olmak üzere liderlerinin hepsi ortalıkta yok, dolayısıyla bunlarla hesaplaşmanın bir şekilde sonuna kadar devam etmesi gerek ve edilecek.”
Tunca Bengin'in baştan sona suç niteliğindeki makalesi 18 Temmuz 2019'da Milliyet'te yayımlandı.
Bengin, “Peki ya bunların bulundukları yerde etkisiz hale getirilme ihtimali?” gibi gazetecilikle uzaktan yakından alakası olmayan ve özü itibarıyla suç teşkil eden bir soru da yönelttiğini kendi yazısında itiraf etti. Bengin insanın kanını donduracak kadar vahim soruya MİT yetkilisinin verdiği cevabı da aktardı.
“RESMİ OLMAYAN BİRİLERİ GİDER YAPAR!”
MİT yetkilisi şöyle dedi: “Mümkün ama diplomatik krize sebep olurlar. Mesela İngiltere ile Rusya arasında bir zehirlenme olayı nedeniyle yaşananlar malum. Onun için Almanya’da, İngiltere’de ve ABD’de bunları yapamazsınız. Şu olabilir; orada bulacağınız insanlara bunları yaptırabilirsiniz ama bu örtülü olur. Resmi olmayan birileri gider yapar, yani bir taşerona yaptırırsınız bu işi. Ancak daha sonra o taşeronlar başınıza bela olabilir. Geçmişte bunun örnekleri var.”
BENGİN: MİT’İN NEFESİ ENSELERİNDE
Tunca Bengin, hiçbir veri ya da belgeye dayanmadan milyonlarca insanı terörist ilan ettiği makalesini MİT’in paralı gazetecilerini gölgede bırakacak şu satırlarla son verdi: “Özetle; yurt dışındaki F.T.’cüleri paketleyip getirme konusunda MİT son derece kararlı ve bu bağlamda da nefesi enselerinde ama o hainlerin CIA, MOSSAD, BND, MI6 gibi dünyanın sayılı gizli servis-leri tarafından korunup kollandıkları da bir gerçek... Çünkü henüz kullanım süreleri dolmuş değil. O nedenle de MİT’in işi oldukça zor ancak bu sadece hainlerin hesap verme zamanının belki biraz gecikebileceği anlamında…”
MİT Müsteşarı Hakan Fidan (önde) ile Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar hemen her yerde birlikte görüntüleniyor. Fidan ve Akar'ın teşrik-i mesaisi 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden önce başlamıştı. İkili için "yapışık ikizler" deniliyor.
MİT NİYE SESSİZ?
Bengin’in makalesi yayımlanmasının üzerinden 24 saatten fazla zaman geçtiği halde “MİT yurt dışında suikastler düzenleyecek ya tetikçi tutacak” gibi vahim iddiaların yer aldığı makaleye dair herhangi bir beyanda bulunmaması dikkati çekti.
İşadamı Aydın Doğan, Milliyet gazetesini 2011 yılı mayıs ayında Demirören ailesine satmıştı. Demirören ailesi 2018 yılında Doğan Grubu’ndan Hürriyet, Posta ve Fanatik gazeteleri, Kanal D ve DHA olmak başta olmak üzere medya şirketlerinin tamamını 916 milyon dolara satın almıştı.
Böylece yazılı ve görüntülü medyanın yüzde 93’ü Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yakın grupların eline geçmiş oldu.
ÇİFTÇİYE GELİNCE PARA YOK, DEMİRÖREN’E VAR
Demirören Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Yıldırım Demirören’e iki yıl ana para ödemesiz 675 milyon dolar (bugünkü döviz kuru ile 3,8 milyar TL) kredi ise kamu bankası olan Ziraat Bankası tarafından tahsis edildi.
Çiftçileri desteklemek için kurulan Ziraat’in milyarlarca lirayı hükümetin medyayı tanzim etme projesi için kullanılmasına Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Ziraat Bankası ne zamandan beri gazete satın alanlara kredi veriyor?” sözleri ile tepki göstermişti.
Demirören geçen sene spor müsabakalarında “kanuni kumar” diye nitelenen bahis lisansının elinde bulunduran iddaa’nın ihalesine tek başına girmişti.
FEDERASYON BAŞKANI BAHİS OYNATABİLİR Mİ?
İhaleyi kazandığı esnada Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini ifa eden Demirören 2028 yılına kadar Türkiye’de bahis oynatma hakkına sahip oldu. Muhalefetin itirazları sonucu Demirören TFF Başkanlığı’ndan istifa etti.
Yıldırım Demirören ile AKP lideri Erdoğan’ın kurduğu medya havuzunun amiral gemisi Sabah ve ATV’nin sahipleri Kalyoncu ailesi dünür oldu.
Hasan Kalyoncu’nun oğlu Haluk Kalyoncu ile Demirören’in kızı Yelda Demirören’in nikâh merasimi 18 Nisan’da Çırağan Sarayı’nda yapıldı.
Recep Tayyip Erdoğan ile eşi Emine Erdoğan genç çiftin nikâh şahitliğini üstlendi.
[Samanyolu Haber] 19.7.2019
Bengin’in 18 Temmuz’da yayımlanan makalesi MİT’in yurt dışında taşeron suç örgütü ya da şahıslar kullanarak Hizmet Hareketi mensuplarını infaz edebileceğini itirafı yer aldı.
MİT’in son üç yılda 18 ülkeden 100 civarında Hizmet Hareketi mensubunu paketleyip Türkiye’ye getirdiği belirtilen makalede, “Diğerlerinin de yerleri, yurtları belli ve her an paketlenmek üzere MİT’in nefesi hepsinin enselerinde.” ifadeleri kullanıldı.
MİT YETKİLİSİ: BULUNDUKLARI YERDE ETKİSİZ HALE GETİRİLECEKLER
Bengin makalenin devamında daha vahim bir hazırlığı şöyle itiraf etti: “Dahası, bu hainlerin bulundukları yerde etkisiz hale getirilme ihtimali bile konuşuluyor. Yani o karanlık geceden bu yana üç yıl geçmesine rağmen yurt içinde olduğu gibi yurt dışında da daha görülecek çok hesap var.”
Bengin bu bilgiyi ismini mahfuz tuttuğu üst düzey bir MİT yetkilisinin sözlerine atıf yaparak yayımlarken, aynı MİT yetkilisinin şu sözlerini aktardı: “Başta Fetullah Gülen olmak üzere liderlerinin hepsi ortalıkta yok, dolayısıyla bunlarla hesaplaşmanın bir şekilde sonuna kadar devam etmesi gerek ve edilecek.”
Tunca Bengin'in baştan sona suç niteliğindeki makalesi 18 Temmuz 2019'da Milliyet'te yayımlandı.
Bengin, “Peki ya bunların bulundukları yerde etkisiz hale getirilme ihtimali?” gibi gazetecilikle uzaktan yakından alakası olmayan ve özü itibarıyla suç teşkil eden bir soru da yönelttiğini kendi yazısında itiraf etti. Bengin insanın kanını donduracak kadar vahim soruya MİT yetkilisinin verdiği cevabı da aktardı.
“RESMİ OLMAYAN BİRİLERİ GİDER YAPAR!”
MİT yetkilisi şöyle dedi: “Mümkün ama diplomatik krize sebep olurlar. Mesela İngiltere ile Rusya arasında bir zehirlenme olayı nedeniyle yaşananlar malum. Onun için Almanya’da, İngiltere’de ve ABD’de bunları yapamazsınız. Şu olabilir; orada bulacağınız insanlara bunları yaptırabilirsiniz ama bu örtülü olur. Resmi olmayan birileri gider yapar, yani bir taşerona yaptırırsınız bu işi. Ancak daha sonra o taşeronlar başınıza bela olabilir. Geçmişte bunun örnekleri var.”
BENGİN: MİT’İN NEFESİ ENSELERİNDE
Tunca Bengin, hiçbir veri ya da belgeye dayanmadan milyonlarca insanı terörist ilan ettiği makalesini MİT’in paralı gazetecilerini gölgede bırakacak şu satırlarla son verdi: “Özetle; yurt dışındaki F.T.’cüleri paketleyip getirme konusunda MİT son derece kararlı ve bu bağlamda da nefesi enselerinde ama o hainlerin CIA, MOSSAD, BND, MI6 gibi dünyanın sayılı gizli servis-leri tarafından korunup kollandıkları da bir gerçek... Çünkü henüz kullanım süreleri dolmuş değil. O nedenle de MİT’in işi oldukça zor ancak bu sadece hainlerin hesap verme zamanının belki biraz gecikebileceği anlamında…”
MİT Müsteşarı Hakan Fidan (önde) ile Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar hemen her yerde birlikte görüntüleniyor. Fidan ve Akar'ın teşrik-i mesaisi 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden önce başlamıştı. İkili için "yapışık ikizler" deniliyor.
MİT NİYE SESSİZ?
Bengin’in makalesi yayımlanmasının üzerinden 24 saatten fazla zaman geçtiği halde “MİT yurt dışında suikastler düzenleyecek ya tetikçi tutacak” gibi vahim iddiaların yer aldığı makaleye dair herhangi bir beyanda bulunmaması dikkati çekti.
İşadamı Aydın Doğan, Milliyet gazetesini 2011 yılı mayıs ayında Demirören ailesine satmıştı. Demirören ailesi 2018 yılında Doğan Grubu’ndan Hürriyet, Posta ve Fanatik gazeteleri, Kanal D ve DHA olmak başta olmak üzere medya şirketlerinin tamamını 916 milyon dolara satın almıştı.
Böylece yazılı ve görüntülü medyanın yüzde 93’ü Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yakın grupların eline geçmiş oldu.
ÇİFTÇİYE GELİNCE PARA YOK, DEMİRÖREN’E VAR
Demirören Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Yıldırım Demirören’e iki yıl ana para ödemesiz 675 milyon dolar (bugünkü döviz kuru ile 3,8 milyar TL) kredi ise kamu bankası olan Ziraat Bankası tarafından tahsis edildi.
Çiftçileri desteklemek için kurulan Ziraat’in milyarlarca lirayı hükümetin medyayı tanzim etme projesi için kullanılmasına Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Ziraat Bankası ne zamandan beri gazete satın alanlara kredi veriyor?” sözleri ile tepki göstermişti.
Demirören geçen sene spor müsabakalarında “kanuni kumar” diye nitelenen bahis lisansının elinde bulunduran iddaa’nın ihalesine tek başına girmişti.
FEDERASYON BAŞKANI BAHİS OYNATABİLİR Mİ?
İhaleyi kazandığı esnada Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini ifa eden Demirören 2028 yılına kadar Türkiye’de bahis oynatma hakkına sahip oldu. Muhalefetin itirazları sonucu Demirören TFF Başkanlığı’ndan istifa etti.
Yıldırım Demirören ile AKP lideri Erdoğan’ın kurduğu medya havuzunun amiral gemisi Sabah ve ATV’nin sahipleri Kalyoncu ailesi dünür oldu.
Hasan Kalyoncu’nun oğlu Haluk Kalyoncu ile Demirören’in kızı Yelda Demirören’in nikâh merasimi 18 Nisan’da Çırağan Sarayı’nda yapıldı.
Recep Tayyip Erdoğan ile eşi Emine Erdoğan genç çiftin nikâh şahitliğini üstlendi.
[Samanyolu Haber] 19.7.2019
Evi yakıldı, eşi öldürüldü, işkence gördü, ‘Kovuşturmaya yer yok’ denildi
Van’ın Erciş ilçesine bağlı Çelebibağı Mahallesinde 17 Kasım 2016 tarihinde “İçeride teröristler var” iddiasıyla polis tarafından ateşe verilen evde bulunan Hediye Ataman (43) yanarak can vermişti.
Aynı gün gözaltına alınan ve işkenceye maruz kaldığı anlatan Ahmet Ataman ise, tutuklanarak 18 yıl dört ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Avukatlar Esra Akgün ve Mahmut Kaçan, Erciş Emniyet Müdürlüğü'ndeki görevli polis memurları, hastanedeki görevli hekim ve diğer sağlık görevlileri hakkında, "İşkence, görevi kötüye kullanma", " Öldürmeye teşebbüs" suçlamalarıyla Erciş Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu.
Avukatların yaptığı başvuruda, müvekkillerine gözaltı sorgusunda sistematik işkence uygulandığını, gözaltındayken götürüldüğü ikamette polislerce yere yatırılarak yargısız infaz edilmeye çalışıldığı, kendisine açılan ateşle sağ omuz altından yaralandığını, olay yerine kardeşleri ile bazı sivil kişilerin gelmesiyle infaz edilmeyerek tekrar İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldüğü ifadelerine yer verdi.
Yine dosyada re’sen başlatılması gereken soruşturmanın, başlatılmamasından ötürü şikayette bulundukları da yer aldı.
Avukatların yaptığı bu başvurunun ardından Erciş Cumhuriyet Başsavcılığı, işkence ve kötü muameleye ilişkin soruşturmada yer alan polisler S.T, A.A ve K.A.'nın beyanlarına başvurdu.
MA'nın haberine göre, Erciş Cumhuriyet Başsavcılığı'nın aldığı ifadelere ilişkin yaptığı değerlendirmede şunlar kaydedildi:
“Alınan beyanlarda Muş ilinde bomba yüklü bir aracın karışmış olduğu olayın şüphelisi konumunda olan plakası anons edilen aracı yakalamak amacıyla araştırma yapıldığı, Ahmet Ataman isimli şahsın yakalandığı, daha sonra arama kararına binaen söz konusu şahsın evini aramaya gittikleri, bu sırada içeriden dışarıya el bombası atıldığı sırada Ahmet Ataman'ın merdivenlerden demir çubukların üzerine düştüğü, kaçmaya çalıştığı, bu esnada dikenli tellerin üzerine ayağı kayarak düştüğü, daha sonra operasyon bitince Ataman'ın hastaneye intikalinin sağlandığını beyan ettikleri. Bunlar göz önüne alarak kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir."
Karara itirazda bulunuldu. Sulh Ceza Hâkimliği itirazı reddetti. Avukatlar Kaçan ve Akgün dosyayı soruşturmanın yeniden ve etkin yürütülmesi için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşıdı.
[Samanyolu Haber] 19.7.2019
Aynı gün gözaltına alınan ve işkenceye maruz kaldığı anlatan Ahmet Ataman ise, tutuklanarak 18 yıl dört ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Avukatlar Esra Akgün ve Mahmut Kaçan, Erciş Emniyet Müdürlüğü'ndeki görevli polis memurları, hastanedeki görevli hekim ve diğer sağlık görevlileri hakkında, "İşkence, görevi kötüye kullanma", " Öldürmeye teşebbüs" suçlamalarıyla Erciş Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu.
Avukatların yaptığı başvuruda, müvekkillerine gözaltı sorgusunda sistematik işkence uygulandığını, gözaltındayken götürüldüğü ikamette polislerce yere yatırılarak yargısız infaz edilmeye çalışıldığı, kendisine açılan ateşle sağ omuz altından yaralandığını, olay yerine kardeşleri ile bazı sivil kişilerin gelmesiyle infaz edilmeyerek tekrar İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldüğü ifadelerine yer verdi.
Yine dosyada re’sen başlatılması gereken soruşturmanın, başlatılmamasından ötürü şikayette bulundukları da yer aldı.
Avukatların yaptığı bu başvurunun ardından Erciş Cumhuriyet Başsavcılığı, işkence ve kötü muameleye ilişkin soruşturmada yer alan polisler S.T, A.A ve K.A.'nın beyanlarına başvurdu.
MA'nın haberine göre, Erciş Cumhuriyet Başsavcılığı'nın aldığı ifadelere ilişkin yaptığı değerlendirmede şunlar kaydedildi:
“Alınan beyanlarda Muş ilinde bomba yüklü bir aracın karışmış olduğu olayın şüphelisi konumunda olan plakası anons edilen aracı yakalamak amacıyla araştırma yapıldığı, Ahmet Ataman isimli şahsın yakalandığı, daha sonra arama kararına binaen söz konusu şahsın evini aramaya gittikleri, bu sırada içeriden dışarıya el bombası atıldığı sırada Ahmet Ataman'ın merdivenlerden demir çubukların üzerine düştüğü, kaçmaya çalıştığı, bu esnada dikenli tellerin üzerine ayağı kayarak düştüğü, daha sonra operasyon bitince Ataman'ın hastaneye intikalinin sağlandığını beyan ettikleri. Bunlar göz önüne alarak kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir."
Karara itirazda bulunuldu. Sulh Ceza Hâkimliği itirazı reddetti. Avukatlar Kaçan ve Akgün dosyayı soruşturmanın yeniden ve etkin yürütülmesi için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşıdı.
[Samanyolu Haber] 19.7.2019
“Yapayalnızım, dualarınızı bekliyorum!” [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Abi, son günlerde yaşadığım hayat dayanılmaz hale geldi benim için. Bazen nefes almakta bile zorlandığım oluyor. Burada detay verip de canınızı sıkmak, moralinizi bozmak istemiyorum. Şu kadarını söyleyeyim ki, geçtiğimiz günlerde canına kıyan Canan öğretmeni öyle iyi anlıyorum ki!
Tevafuken yazınızı okudum. Bana biraz olsun teselli oldu diyebilirim. Sonra aklıma Üstad Hazretleri geldi. Onun çektiklerini düşündüm. Yaklaşık otuz yıllık hapis hayatı onu yıldırmamış, on-on beş sene dağlarda yalnız bırakılması ve hiç kimsenin yanına sokulmaması ümitsizliğe düşürmemiş.
Hele bir sözü var ki ihtimal aynı ruh halini yaşadığım için aklıma geldikçe ağlıyorum: “Aylardan beri şu ormanda, ormancılar da ormana gelmediklerinden, bu dağın başında yapayalnızım.”
Ben de yapayalnızım abi. İki buçuk yıldır. Dualarınızı bekliyorum...”
Kıymetli okur!
Mailiniz uzundu. Buraya kısaltarak almak zorunda kaldım. Satırları okurken gözyaşlarıma mani olamadım. Yalnızlığınızı ilmek ilmek dokumuşsunuz mailinize.
Neylersiniz! Tarihe baktığımızda hak ve hakikati temsil edip onu, muhtaç gönüllerle paylaşma sürecine giren her hizmet insanının belli çile ve sıkıntılarla karşılaştığını görüyoruz.
Bu bağlamda denilebilir ki, çile üstüne çile dolu bir hayat yaşamak, kendini Hakk’a adamış mümtaz ruh ve seçkin insanların ortak kaderi olagelmiştir. Nitekim bu hakikati siz de dile getirmişsiniz.
Çile, ızdırap, sürgün, hapis bu yolun kutlu yolcuların kaderidir. Tarih bunun örnekleriyle dolu.
Bilhassa Abbasi Halifesi el-Me’mûn döneminde Ebû Hanife, Ahmed İbn Hanbel, Serahsî, Muhammed İbn Nuh, el-Huzâî, Nuaym İbn Hammâd, Ebû Ya’kûb Yûsuf İbn Yahya el-Buveytî gibi önemli şahsiyetler hapis, sürgün, işkence ve çeşitli sıkıntılara maruz kalmış. Hatta bunlardan bazıları zindanlarda ve işkence altında ruhlarını teslim etmekle karşı karşıya bırakılmışlar.
Ne büyük acı.. aynı zamanda ne büyük bir ayıp...
Sabır ve dua tek azığımız!
Şartlar çok ağır olsa da siz doğrusunu yapıyorsunuz. Maziye baktığımızda bu yolun yolcularının böylesi süreçler yaşaması bizim için aynı zamanda büyük bir teselli kaynağı. Sabır ve dua tek azığımız.
Sizin de ifade ettiğiniz gibi asrın çilekeşlerinden Bediüzzaman Hazretleri, 1925’lerde Barla’ya sürgün ediliyor. Bir kır bekçisiyle görüşmesi bile çok görülüyor. Yaklaşık yirmi sekiz sene hapishanelerde ve sürgünlerde çileli bir hayatı yaşamaya zorlanıyor.
Size çok dokunan bir hatırasını bizimle paylaşmışsınız. Fakir de şu hatırayı sizinle ve sizin durumunuzda olanlar için paylaşmak istiyor müsadenizle.
Üstad Hazretleri, 1948 yılının Ocak ayında Emirdağ’dan alınarak Afyon Hapishanesi’ne nakledilir.
Afyon Hapishanesi, Üstadımız için çok zor bir dönem olmuştur. İlerlemiş yaşına rağmen çok ağır şartlarda yaklaşık yirmi ay hapis hayatı yaşar.
Kaldığı koğuşun penceresinde cam olmadığı gibi ısınmayı sağlayacak herhangi bir soba veya ısıtıcı da yoktur. Bu ağır şartlarla yetinmeyen devrin yönetimi onu yine zehirler.
Üstad Hazretleri, bir hücrede tek başına tutulduğundan talebeleri onu görmek için çeşitli yolları denemektedirler. Yine böyle bir günde İbrahim Fakazlı isimli talebesi, her türlü sıkıntıyı ve tehlikeyi göze alarak Bediüzzaman’ın yanına gider.
Kışın dondurucu soğuğunda penceresinde camı dahi olamayan hücresinde Üstadımız, çok hasta bir şekilde yatmaktadır.
Bediüzzaman, talebesine elini uzatarak:
- Elimi tut, der.
Talebesi elini tutar. Fırsat bulmuşken de öpünce bu soğuk havaya rağmen onun ateşler içinde yandığını fark eder.
Bediüzzaman:
- İbrahim, çok hastayım. Artık öleceğim, siz varsınız diye teselli buluyorum, diyerek içinde bulunduğu zor durumu anlatır.
Bu duaya “Amin” der misiniz?
Siz de lütfen kardeşleriniz duasıyla teselli bulun. Asla yalnız değilsiniz. Dünyanın dört tarafında binlerce dertli sine, gözyaşlarıyla dua dua yalvarıyorlar. Bu dualar sekine olup üzerine sağanak halde yağsın...
Ya Rabbi!
Zulüm ve gadre uğrayan, terörle itham edilen ve gaybubet hayatı yaşamak zorunda bırakılan bütün kardeşlerimizin tez zamanda yüzünü güldür. Onları sevdiklerine kavuştur. Zalime verdiğin mühleti sonlandır.
Allah’ım!
İradî veya cebrî hicrete teşebbüs edenlere kolaylık ver; ülkemizde kalanlara emniyet ve huzur lütfeyle. Bütün mazlum ve mağdurların, ailelerinin ve yakınlarının üzerine sekine yağdır; hepsini rahmetinle kuşat; kalplerini sabır, itminan ve rıza duygusuyla donat!..
Amin! Amin! Amin!
*** *** ***
Misafirlikte kadın-erkek karışık oturmak doğru mu?
Soru: “Hocam, yaşadığımız yerdeki kampta arkadaşlarla beraber kalıyoruz. Kamp şartları itibariyle hepimiz tek odalı yerlerde yaşamak durumundayız. Zaman zaman birbirimizi yemeğe ve çaya davet ediyoruz. Yer müsait olmadığı için de aynı odada beraber oturuyoruz. Bunda dini açıdan bir mahzur var mıdır?” K.L.
Öncelikle Rabbimiz tez zamanda inşallah kamp sürecinizin nihayet bulmasını ve yerleşik hayata geçmenizi nasip eylesin. Bahsini ettiğiniz kamplarda ben de kaldığım için ortamı iyi biliyorum.
Hemen sözün başında şunu ifade edelim ki, kamp ortamında dahi olsa kadın-erkek davetlilerin ayrı ayrı oturmaları ve zaruret olmadan birbirlerini görmemeleri en güvenli ve en isabetli yoldur.
Mesela erkekler bir odada, hanımlar ise diğer odada davet süresi boyunca kalabilirler. Hem daha rahat etmiş olurlar.
Aynı odada yemek yense mahzur olur mu?
Aynı odada beraber oturup kalksak ne mahzur olabilir denebilir belki?
O zaman gelin isterseniz bi kitabımıza göz atalım. Kur’âan-ı Kerim, “Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve namuslarını da korusunlar” (Nûr Sûresi, 24/30) buyurur.
Aynı şekilde kadınlar için de “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar. Ziynetlerini ise görünmesi zaruri olan kısımlar müstesna açığa vurmasınlar” (Nûr Sûresi, 24/31) ikazı yapılır.
Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda bu ayetlerin “birisinin evine girmek için izin isteme” ayetlerinden sonra yer aldığını görürüz. İmam Buhari, bu âyetin tefsirinden sonra, “O, gözlerin hain bakışını ve kalplerin sakladığı bütün şeyleri dahi bilir.” (Mü’min Sûresi, 40/19) mealindeki âyeti zikreder.
Aynı ortamda oturan erkek ve kadınlar ister istemez böylesi bir durumla karşı karşıya kalabilirler. Her ne kadar bakmak zina derecesinde bir sorumluluk getirmese de o tarafa açılan bir kapı olduğundan mü’minler ayet-i kerimede bundan sakındırılmıştır.
Nitekim bir hadisi şerifte bu tehlike şöyle dile getirilir:
“Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak, ayağın zinası da yürümektir. Kalp ise heves eder, temenni eder...” (Müslim, Kader, 21; Buharî, İstizan, 12)
Mecazî zina sınıfına giren bu hallerden, bakışta şehvet ve lezzet bulunur, helâl olmayan gayr-ı meşru konuşmalar yapılır ve dinlenir ve nefis, şiddetli arzu ederse sorumluluk sahası büyümüş olur.
Zaruret olmadığı sürece!
İşte bu tür istenmeyen hallere meydan verilebileceği için başta ifade ettiğimiz gibi kadın ve erkek davetlilerin ayrı ayrı oturmaları ve zaruret olmadan birbirlerini görmemeleri en güvenli yoldur.
Ancak bu kötü duygulara kapılmaktan emin olunduğu zaman kadının tesettüre uyduğu ve kendini kontrol altında tuttuğu sürece kadın-erkek davetlilerin aynı ortamda bulunmalarında mahzur yoktur.
Kaynaklarımızda bu konuda şöyle bir hadis zikredilir:
Hz. Ebû Üseyd, düğününde Peygamberimizi ve bazı sahabileri davet etti. Misafirlere hizmeti hanımı yapıyordu. Geceden, bir taş kabın içine hurma ıslatmıştı. Peygamberimiz yemeği bitirince, hurmaları ezdi, sulandırdı, şerbet yapıp misafirlere ikram etti. (Buhari, Nikâh, 77; Müslim, Eşribe, 86)
Bu hadisi zikreden hadis alimleri, fitneden emin olmak şartıyla bir kadın, kocasının misafirlerine hizmet edebileceği hükmünü çıkarırlar. (Aynî, Umdetü’l-Kâri, 20/164-165)
[Dr. Ali Demirel] 19.7.2019 [Samanyolu Haber]
Tevafuken yazınızı okudum. Bana biraz olsun teselli oldu diyebilirim. Sonra aklıma Üstad Hazretleri geldi. Onun çektiklerini düşündüm. Yaklaşık otuz yıllık hapis hayatı onu yıldırmamış, on-on beş sene dağlarda yalnız bırakılması ve hiç kimsenin yanına sokulmaması ümitsizliğe düşürmemiş.
Hele bir sözü var ki ihtimal aynı ruh halini yaşadığım için aklıma geldikçe ağlıyorum: “Aylardan beri şu ormanda, ormancılar da ormana gelmediklerinden, bu dağın başında yapayalnızım.”
Ben de yapayalnızım abi. İki buçuk yıldır. Dualarınızı bekliyorum...”
Kıymetli okur!
Mailiniz uzundu. Buraya kısaltarak almak zorunda kaldım. Satırları okurken gözyaşlarıma mani olamadım. Yalnızlığınızı ilmek ilmek dokumuşsunuz mailinize.
Neylersiniz! Tarihe baktığımızda hak ve hakikati temsil edip onu, muhtaç gönüllerle paylaşma sürecine giren her hizmet insanının belli çile ve sıkıntılarla karşılaştığını görüyoruz.
Bu bağlamda denilebilir ki, çile üstüne çile dolu bir hayat yaşamak, kendini Hakk’a adamış mümtaz ruh ve seçkin insanların ortak kaderi olagelmiştir. Nitekim bu hakikati siz de dile getirmişsiniz.
Çile, ızdırap, sürgün, hapis bu yolun kutlu yolcuların kaderidir. Tarih bunun örnekleriyle dolu.
Bilhassa Abbasi Halifesi el-Me’mûn döneminde Ebû Hanife, Ahmed İbn Hanbel, Serahsî, Muhammed İbn Nuh, el-Huzâî, Nuaym İbn Hammâd, Ebû Ya’kûb Yûsuf İbn Yahya el-Buveytî gibi önemli şahsiyetler hapis, sürgün, işkence ve çeşitli sıkıntılara maruz kalmış. Hatta bunlardan bazıları zindanlarda ve işkence altında ruhlarını teslim etmekle karşı karşıya bırakılmışlar.
Ne büyük acı.. aynı zamanda ne büyük bir ayıp...
Sabır ve dua tek azığımız!
Şartlar çok ağır olsa da siz doğrusunu yapıyorsunuz. Maziye baktığımızda bu yolun yolcularının böylesi süreçler yaşaması bizim için aynı zamanda büyük bir teselli kaynağı. Sabır ve dua tek azığımız.
Sizin de ifade ettiğiniz gibi asrın çilekeşlerinden Bediüzzaman Hazretleri, 1925’lerde Barla’ya sürgün ediliyor. Bir kır bekçisiyle görüşmesi bile çok görülüyor. Yaklaşık yirmi sekiz sene hapishanelerde ve sürgünlerde çileli bir hayatı yaşamaya zorlanıyor.
Size çok dokunan bir hatırasını bizimle paylaşmışsınız. Fakir de şu hatırayı sizinle ve sizin durumunuzda olanlar için paylaşmak istiyor müsadenizle.
Üstad Hazretleri, 1948 yılının Ocak ayında Emirdağ’dan alınarak Afyon Hapishanesi’ne nakledilir.
Afyon Hapishanesi, Üstadımız için çok zor bir dönem olmuştur. İlerlemiş yaşına rağmen çok ağır şartlarda yaklaşık yirmi ay hapis hayatı yaşar.
Kaldığı koğuşun penceresinde cam olmadığı gibi ısınmayı sağlayacak herhangi bir soba veya ısıtıcı da yoktur. Bu ağır şartlarla yetinmeyen devrin yönetimi onu yine zehirler.
Üstad Hazretleri, bir hücrede tek başına tutulduğundan talebeleri onu görmek için çeşitli yolları denemektedirler. Yine böyle bir günde İbrahim Fakazlı isimli talebesi, her türlü sıkıntıyı ve tehlikeyi göze alarak Bediüzzaman’ın yanına gider.
Kışın dondurucu soğuğunda penceresinde camı dahi olamayan hücresinde Üstadımız, çok hasta bir şekilde yatmaktadır.
Bediüzzaman, talebesine elini uzatarak:
- Elimi tut, der.
Talebesi elini tutar. Fırsat bulmuşken de öpünce bu soğuk havaya rağmen onun ateşler içinde yandığını fark eder.
Bediüzzaman:
- İbrahim, çok hastayım. Artık öleceğim, siz varsınız diye teselli buluyorum, diyerek içinde bulunduğu zor durumu anlatır.
Bu duaya “Amin” der misiniz?
Siz de lütfen kardeşleriniz duasıyla teselli bulun. Asla yalnız değilsiniz. Dünyanın dört tarafında binlerce dertli sine, gözyaşlarıyla dua dua yalvarıyorlar. Bu dualar sekine olup üzerine sağanak halde yağsın...
Ya Rabbi!
Zulüm ve gadre uğrayan, terörle itham edilen ve gaybubet hayatı yaşamak zorunda bırakılan bütün kardeşlerimizin tez zamanda yüzünü güldür. Onları sevdiklerine kavuştur. Zalime verdiğin mühleti sonlandır.
Allah’ım!
İradî veya cebrî hicrete teşebbüs edenlere kolaylık ver; ülkemizde kalanlara emniyet ve huzur lütfeyle. Bütün mazlum ve mağdurların, ailelerinin ve yakınlarının üzerine sekine yağdır; hepsini rahmetinle kuşat; kalplerini sabır, itminan ve rıza duygusuyla donat!..
Amin! Amin! Amin!
*** *** ***
Misafirlikte kadın-erkek karışık oturmak doğru mu?
Soru: “Hocam, yaşadığımız yerdeki kampta arkadaşlarla beraber kalıyoruz. Kamp şartları itibariyle hepimiz tek odalı yerlerde yaşamak durumundayız. Zaman zaman birbirimizi yemeğe ve çaya davet ediyoruz. Yer müsait olmadığı için de aynı odada beraber oturuyoruz. Bunda dini açıdan bir mahzur var mıdır?” K.L.
Öncelikle Rabbimiz tez zamanda inşallah kamp sürecinizin nihayet bulmasını ve yerleşik hayata geçmenizi nasip eylesin. Bahsini ettiğiniz kamplarda ben de kaldığım için ortamı iyi biliyorum.
Hemen sözün başında şunu ifade edelim ki, kamp ortamında dahi olsa kadın-erkek davetlilerin ayrı ayrı oturmaları ve zaruret olmadan birbirlerini görmemeleri en güvenli ve en isabetli yoldur.
Mesela erkekler bir odada, hanımlar ise diğer odada davet süresi boyunca kalabilirler. Hem daha rahat etmiş olurlar.
Aynı odada yemek yense mahzur olur mu?
Aynı odada beraber oturup kalksak ne mahzur olabilir denebilir belki?
O zaman gelin isterseniz bi kitabımıza göz atalım. Kur’âan-ı Kerim, “Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve namuslarını da korusunlar” (Nûr Sûresi, 24/30) buyurur.
Aynı şekilde kadınlar için de “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar. Ziynetlerini ise görünmesi zaruri olan kısımlar müstesna açığa vurmasınlar” (Nûr Sûresi, 24/31) ikazı yapılır.
Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda bu ayetlerin “birisinin evine girmek için izin isteme” ayetlerinden sonra yer aldığını görürüz. İmam Buhari, bu âyetin tefsirinden sonra, “O, gözlerin hain bakışını ve kalplerin sakladığı bütün şeyleri dahi bilir.” (Mü’min Sûresi, 40/19) mealindeki âyeti zikreder.
Aynı ortamda oturan erkek ve kadınlar ister istemez böylesi bir durumla karşı karşıya kalabilirler. Her ne kadar bakmak zina derecesinde bir sorumluluk getirmese de o tarafa açılan bir kapı olduğundan mü’minler ayet-i kerimede bundan sakındırılmıştır.
Nitekim bir hadisi şerifte bu tehlike şöyle dile getirilir:
“Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak, ayağın zinası da yürümektir. Kalp ise heves eder, temenni eder...” (Müslim, Kader, 21; Buharî, İstizan, 12)
Mecazî zina sınıfına giren bu hallerden, bakışta şehvet ve lezzet bulunur, helâl olmayan gayr-ı meşru konuşmalar yapılır ve dinlenir ve nefis, şiddetli arzu ederse sorumluluk sahası büyümüş olur.
Zaruret olmadığı sürece!
İşte bu tür istenmeyen hallere meydan verilebileceği için başta ifade ettiğimiz gibi kadın ve erkek davetlilerin ayrı ayrı oturmaları ve zaruret olmadan birbirlerini görmemeleri en güvenli yoldur.
Ancak bu kötü duygulara kapılmaktan emin olunduğu zaman kadının tesettüre uyduğu ve kendini kontrol altında tuttuğu sürece kadın-erkek davetlilerin aynı ortamda bulunmalarında mahzur yoktur.
Kaynaklarımızda bu konuda şöyle bir hadis zikredilir:
Hz. Ebû Üseyd, düğününde Peygamberimizi ve bazı sahabileri davet etti. Misafirlere hizmeti hanımı yapıyordu. Geceden, bir taş kabın içine hurma ıslatmıştı. Peygamberimiz yemeği bitirince, hurmaları ezdi, sulandırdı, şerbet yapıp misafirlere ikram etti. (Buhari, Nikâh, 77; Müslim, Eşribe, 86)
Bu hadisi zikreden hadis alimleri, fitneden emin olmak şartıyla bir kadın, kocasının misafirlerine hizmet edebileceği hükmünü çıkarırlar. (Aynî, Umdetü’l-Kâri, 20/164-165)
[Dr. Ali Demirel] 19.7.2019 [Samanyolu Haber]
ABD’de Cumhuriyetçi senatörlerden Türkiye’ye yaptırım için karar tasarısı
ABD’de Cumhuriyetçi Senatörler Rick Scott ve Todd Young, ABD Senatosu’na sundukları bir karar tasarısı ile Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alan Türkiye’ye yaptırım uygulanması için çağrıda bulundu. Karar tasarısının taslağında, Türkiye’nin S-400 alması “ABD’nin güvenlik hakkına doğrudan ve büyük bir tehdit” olarak tanımlanıyor.
BBC Türkçe’nin haberine göre, Reuters söz konusu karar tasarısının taslağını ele geçirdi. Söz konusu karar tasarısının kabul edilmesi durumunda Türkiye’ye ‘ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) kapsamında belirlenen yaptırımların tamamen uygulanması’ öngörülüyor.
Cumhuriyetçi Senatör ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump yönetimine ‘Rusya’nın oluşturduğu tehdidin değerlendirilmesi ve Türkiye’nin daimi NATO üyeliğinin gözden geçirilmesi için NATO’ya toplantı talebinde bulunması’ çağrısı yapıyor.
Demokrat Senatör’den yaptırımlara destek
Senato’nun Dış İlişkiler Komitesi’nden Demokrat Senatör Bob Menendez de, Türkiye’yi F-35 programından çıkarmanın yeterli olmadığını ifade etti.
Yazılı açıklamasında Menendez, “Yasalar açıkça ‘Rusya’nın savunma ve istihbarat sektörleriyle ‘önemli işlemler yapanlar’ için cezalar öngörüyor, bu da açıkça S-400 sisteminin teslimatını da içerir.” dedi.
Menendez ayrıca, Trump’ın CAATSA’yı uygulamayı reddetmesi durumunda ABD yönetimini Türkiye’ye yaptırım uygulamaya zorlayacak bir yasa tasarısı sunacağını söyledi.
Kanun hükmünde olmasa da, böyle bir karar tasarısının Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Senato’dan geçmesi, Ankara’ya yaptırım uygulaması için ABD Başkanı Trump üzerinde baskı oluşturabilir.
Tasarıda Erdoğan’a yönelik suçlamalar
Cumhuriyetçi Senatör Scott’un önergesi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı da ‘ülkeyi otoriterliğe sürüklemek, insan hakları ihlalleri yapmakla’ eleştiriyor ve Türkiye’nin ‘radikal İslamcı militan örgütlerle aynı safta yer alarak ABD’nin müttefiki İsrail’i tahrik ettiği’ ifade ediyor.
ABD Başkanı Trump, S-400 krizinden sonra Türkiye’ye yaptırım uygulanıp uygulanmayacağına ilişkin bir soruya “şu anda yaptırımlara bakmadığı” cevabını vermiş ancak daha sonra yaptığı açıklamada ise “Ne yapacağımızı göreceğiz. Bunları henüz duyurmadık” dedi.
[TR724] 19.7.2019
BBC Türkçe’nin haberine göre, Reuters söz konusu karar tasarısının taslağını ele geçirdi. Söz konusu karar tasarısının kabul edilmesi durumunda Türkiye’ye ‘ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) kapsamında belirlenen yaptırımların tamamen uygulanması’ öngörülüyor.
Cumhuriyetçi Senatör ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump yönetimine ‘Rusya’nın oluşturduğu tehdidin değerlendirilmesi ve Türkiye’nin daimi NATO üyeliğinin gözden geçirilmesi için NATO’ya toplantı talebinde bulunması’ çağrısı yapıyor.
Demokrat Senatör’den yaptırımlara destek
Senato’nun Dış İlişkiler Komitesi’nden Demokrat Senatör Bob Menendez de, Türkiye’yi F-35 programından çıkarmanın yeterli olmadığını ifade etti.
Yazılı açıklamasında Menendez, “Yasalar açıkça ‘Rusya’nın savunma ve istihbarat sektörleriyle ‘önemli işlemler yapanlar’ için cezalar öngörüyor, bu da açıkça S-400 sisteminin teslimatını da içerir.” dedi.
Menendez ayrıca, Trump’ın CAATSA’yı uygulamayı reddetmesi durumunda ABD yönetimini Türkiye’ye yaptırım uygulamaya zorlayacak bir yasa tasarısı sunacağını söyledi.
Kanun hükmünde olmasa da, böyle bir karar tasarısının Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Senato’dan geçmesi, Ankara’ya yaptırım uygulaması için ABD Başkanı Trump üzerinde baskı oluşturabilir.
Tasarıda Erdoğan’a yönelik suçlamalar
Cumhuriyetçi Senatör Scott’un önergesi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı da ‘ülkeyi otoriterliğe sürüklemek, insan hakları ihlalleri yapmakla’ eleştiriyor ve Türkiye’nin ‘radikal İslamcı militan örgütlerle aynı safta yer alarak ABD’nin müttefiki İsrail’i tahrik ettiği’ ifade ediyor.
ABD Başkanı Trump, S-400 krizinden sonra Türkiye’ye yaptırım uygulanıp uygulanmayacağına ilişkin bir soruya “şu anda yaptırımlara bakmadığı” cevabını vermiş ancak daha sonra yaptığı açıklamada ise “Ne yapacağımızı göreceğiz. Bunları henüz duyurmadık” dedi.
[TR724] 19.7.2019
Avrupa hukuk örgütleri, Türkiye’deki hukuk ihlalleri raporunu BM’ye sundu
İngiltere’de yüzlerce avukatı temsil eden İngiltere ve Galler Hukuk Cemiyeti (The Law Society) Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne Türkiye ile ilgili bir rapor sundu.
Avrupa’nın dört bir tarafında faaliyet gösteren birçok hukuk bürosunu temsil eden cemiyet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) iç hukuk yollarının tükenmediği gerekçesi ile binlerce dosyayı Türkiye’ye geri göndermesini eleştirdi.
Euronews’in haberine göre, raporda müvekkillerini savunmaya çalışan avukatların toplu duruşmalarda cezalandırıldığı, diğer avukatların ise büyük baskı altında görevlerini yapmaya çalıştığı ifade edildi.
15 Temmuz darbe girişiminden önce yaşanan insan hakları ihlallerine de dikkat çekilen raporda, cinayete kurban giden Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın da isimleri yer aldı.
İngiltere ve Galler Hukuk Cemiyeti’nin BM’ye sunduğu raporda yer alan bazı bilgiler şöyle:
BM İnsan Hakları Konseyi’nin Türkiye ile ilgili çalışmalarına katkı sunan hukuk örgütleri:
İngiltere ve Galler Hukuk Derneği, Uluslararası Barolar Birliği İnsan Hakları Enstitüsü, İngiltere ve Galler Barosu İnsan Hakları Komitesi, Ulusal Konsey Baroları, Kanada Avukat Hakları Gözlemevi, Avrupa Demokrasi ve Dünya İnsan Hakları için Avukatlar Birliği, Avukatlar için Avukatlar, Norveç Barosu, İnsan Hakları Komitesi, Uluslararası Tehlike Altındaki Avukatlar Gözlemevi, Paris Barosu İnsan Hakları Enstitüsü, Alman Barosu İnsan Hakları Komitesi, Cenevre Barosu İnsan Hakları Komisyonu, Abogacía Espanola- Consejo Genel, UIA-Uluslararası Avukatlar Birliği
[TR724] 19.7.2019
Avrupa’nın dört bir tarafında faaliyet gösteren birçok hukuk bürosunu temsil eden cemiyet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) iç hukuk yollarının tükenmediği gerekçesi ile binlerce dosyayı Türkiye’ye geri göndermesini eleştirdi.
Euronews’in haberine göre, raporda müvekkillerini savunmaya çalışan avukatların toplu duruşmalarda cezalandırıldığı, diğer avukatların ise büyük baskı altında görevlerini yapmaya çalıştığı ifade edildi.
15 Temmuz darbe girişiminden önce yaşanan insan hakları ihlallerine de dikkat çekilen raporda, cinayete kurban giden Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın da isimleri yer aldı.
İngiltere ve Galler Hukuk Cemiyeti’nin BM’ye sunduğu raporda yer alan bazı bilgiler şöyle:
- 2017 yılında 57 bin 39 Türk vatandaşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Ancak iç hukuk yollarının tükenmediği gerekçesi ile 25 bin kişinin dosyasını kabul görmediği için yeniden Türk mahkemelerine yönlendirildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye aleyhinde karar alsa bile bu kararlar Türkiye tarafından uygulanmıyor.
- Darbe girişimden bu yana 599 avukat gözaltına alındı ve tutuklandı; 1546 avukat yargılandı; 311 avukat mahkum edildi; toplam bin 967 yıl hapis cezasına çarptırıldılar.
- Avukatların belli insanları temsil etmesi, hapishanede mahkumları ziyaret etmesi, basına açıklama yapması, AİHM davaları hakkında tweet atması, uluslararası örgütlerle iletişim kurması ve devlet uygulamalarını eleştirmesi, avukatların mahkum edilmesi için temel sebepler olarak kullanıldı. Avukatların meşru profesyonel faaliyetlerini suç haline getirmek için terörle mücadele mevzuatının kullanılması hukukun üstünlüğünü baltalamak anlamına geliyor.
- Avukatlara ve Türkiye’de hukuk alanında çalışan diğer kişilere yönelik saldırı, adalete erişim ve hukukun üstünlüğü açısından sistematik olarak olumsuz sonuçlar doğuruyor. Avukatların müvekkillerini savunmak için mesleki yükümlülüklerini yerine getirmemeleri için terör örgütleriyle ilişkilendirilmeleri kabul edilemez.
- Darbe girişiminden önceki dönemde de avukat ve hakimlere yönelik insan hakları ihlalleri endişeye neden oluyordu. Temmuz 2015 ve Aralık 2016’da ülkenin Güney Doğusu’nda birçok kişi operasyonlarda hayatını kaybetti. Ekim 2015 yılında 500 avukatın Cizre’ye girmesine izin verilmedi. Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi 28 Kasım 2018 yılında öldürüldü. Soruşturma eksik kaldı.
- BM İnsan Hakları Konseyi, Türkiye ile ilgili son raporunu 2015 yılında yayınlamıştı. 193 üyesi bulunan konsey önümüzdeki yıl ‘Universal Periodic Review’ olarak bilinen Türkiye ile ilgili yeni raporunu açıklayacak.
BM İnsan Hakları Konseyi’nin Türkiye ile ilgili çalışmalarına katkı sunan hukuk örgütleri:
İngiltere ve Galler Hukuk Derneği, Uluslararası Barolar Birliği İnsan Hakları Enstitüsü, İngiltere ve Galler Barosu İnsan Hakları Komitesi, Ulusal Konsey Baroları, Kanada Avukat Hakları Gözlemevi, Avrupa Demokrasi ve Dünya İnsan Hakları için Avukatlar Birliği, Avukatlar için Avukatlar, Norveç Barosu, İnsan Hakları Komitesi, Uluslararası Tehlike Altındaki Avukatlar Gözlemevi, Paris Barosu İnsan Hakları Enstitüsü, Alman Barosu İnsan Hakları Komitesi, Cenevre Barosu İnsan Hakları Komisyonu, Abogacía Espanola- Consejo Genel, UIA-Uluslararası Avukatlar Birliği
[TR724] 19.7.2019
Rejimin ‘bekçi’leri terör estiriyor! [İlker Doğan]
AKP rejiminin 14 Ağustos 2017’de hayata geçirdiği ‘bekçilik’ sistemi sokaklarda terör estirmeye başladı. Rejimin bekçileri her gün farklı bir vukuatla özellikle sosyal medyada haber oluyor. ‘AKP’nin milis gücü’ olarak gösterilen bekçiler, şüphelendikleri vatandaşları kimlik göstermediği gerekçesiyle darp ediyor, ellerini arkadan kelepçeleyerek gözaltına alıyor. Bunun son örneği İzmir’de yaşandı. Bayraklı’da bir genç, üzerine çullanan 3 rejim bekçisi tarafından zor kullanılarak ‘gözaltına’ alındı, elleri arkadan kelepçelendi. Görüntülerde, etraftan gelen tepkiler üzerine bir bekçinin, “Ben polisim! Hayırdır!” diyerek olayı kayda alanları tehdit etmesi dikkat çekiyor. Birkaç gün önce de iki bekçi girdikleri bir gece kulübünde mekan sahibine kızarak havaya ateş açmıştı. Şu anda Türkiye genelinde 11 bin civarında bekçi görev yapıyor. Bu yılın sonuna kadar sayı 30 bine çıkartılacak! Bekçi olmak için yazılı sınavda başarılı olmanız yetmiyor, ‘sözlü’ mülakatı da geçmeniz gerekiyor!
“Ben yatarken sokakta bekçi düdüğünü duymak istiyorum. Vatandaşımız evde yatarken, sokakta birisinin onu beklediğini, huzurunun emin ellerde olduğunu duymasını istiyorum.” demişti AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan. Ve söz konusu ‘temenni’ emir kabul edilerek bekçilik sistemi 9 yıl aradan sonra yeniden hayata geçirildi. Ancak sorun şu ki, yeni nesil bekçiler vatandaşa ‘huzur ve güven’ vermekten çok, rejimin bekçiliğini yapmakla suçlanıyor. Özel Harekat’tan eğitim alan ve kimlik bunalımı yaşayan rejimin bekçileri, önüne gelene kimlik soruyor, göstermeyenleri darp ediyor ve kendisini ‘polis’ gibi görerek önüne gelene tehditler savuruyor. Öyle ki, görüntü çeken vatandaşlar bile ‘Kapat o telefonu’ denilerek tehdit ediliyor.
İzmir Bayraklı’da yaşanan olay medyada fazla yer bulamasa da sosyal medyada gündem oldu . İddiaya göre üç bekçi şüphelendikleri bir gençten kimlik göstermesini istedi. Gencin itiraz etmesi üzerine bekçiler üzerine çullandı. Sosyal medyaya da yansıyan görüntülere göre genç, elleri arkadan kelepçeleniyor. Olaya tepki gösteren vatandaşlar ise bekçiler tarafından açıkça tehdit ediliyor.
BU İLK DEĞİL, SON DA OLMAYACAK
İzmir Bayraklı’da yaşanan hadise ilk değil. Daha önce de rejimin bekçileri benzer konularda haber oldu. Daha bir kaç gün önce Beşiktaş’ta, eğlenmek için lüks bara giden 2 gece bekçisi, ‘Çav Bella’ şarkısının çalınmasına öfkelenip havaya ateş edince açığa alındı. Benzer şekilde geçtiğimiz haftalarda yine İzmir’de iki bekçi bir sivil polisi darp ettiği gerekçesiyle görevden çekildi. Diyarbakır’da ise 65 yaşındaki adam bir bekçi tarafından silahla tehdit edilip tekmelenmişti. Buna benzer onlarca olay yaşandı. Ve böyle giderse daha da vahim olaylar yaşanacak gibi görünüyor.
BEKÇİLİK SİSTEMİ 2008’DE KALDIRILDI
AKP rejimi 2008 yılında ‘artık ihtiyaç kalmadığı’ gerekçesiyle hizmeti sürdüren 8 bin 152 bekçiyi, ‘polis’ yaparak, ‘bekçilik’ sistemini kaldırmıştı. Bu kararla kahverengi kıyafetleriyle tanınan bekçiler sokaklardan çekilmiş oldu. Ancak bu ayrılık 9 yıl kadar sürdü! Tartışmalı 15 Temmuz’dan sonra AKP rejimi 14 Ağustos 2017’de bekçilik sistemini yeniden hayata geçirdi. İlk bekçiler Diyarbakır, Mardin, Şırnak, Şanlıurfa ve Hakkâri’de göreve başladı. Ardından İstanbul, İzmir ve Ankara’da da sistem hayata geçirildi.
SAYI KATLANARAK ARTIYOR
İçişleri Bakanlığı, Nisan 2016’daki açıklamasında emniyet hizmetleri sınıfında 5 ilde 2 bin 394 bekçi istihdam edileceğini duyurdu. Kasım 2017’de bekçi sayısı bizzat İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından 4 bin 537 olarak açıklandı. Soylu, toplam bekçi sayısını 30 bine çıkarmayı hedeflediklerini söylüyordu aynı konuşmasında. Geçtiğimiz yıl haziran ayında ise sayı 8 bin 132 olarak kayda geçti. Soylu, aynı tarihte 10 bin yeni bekçi alımı daha yapacaklarını açıkladı.
TOPLAM BEKÇİ SAYISI 30 BİN OLACAK!
Rakam sadece 5 ay sonra 15 Kasım 2018’de 11 bini geçti. Süleyman Soylu söz konusu tarihteki açıklamasında, “Halen 11 bin 624 bekçimiz görev başındadır. 7 bin 21 bekçimizin alım süreçleri devam etmekte, 10 bin kadro ise ihdas edilmiştir. Nihai hedefimiz ise 30 bin rakamına ulaşmaktır.” ifadelerini kullandı. Daha sonra 10 bin olan 2019’daki kentenjan 500 daha artırılarak 10 bin 500’e çıkarıldı.
ÜST ARAMA YETKİSİ YOK!
Mahalle, sokak ve çarşıların zimmetlendiği bekçiler, tıpkı polisler gibi silah kullanabiliyor, gözaltı ve yakalama yapabiliyor. Üstlerinde cop, silah, biber gazı ve kelepçe bulunuyor. Bekçiler sizden kimlik istediğinde siz de onlara kimlik sorabilirsiniz. Ancak gerek kanun gerek ilgili yönetmeliğe göre bekçilerin herhangi bir araması (üst araması, otomobil araması vs) yapma yetkisi yoktur. Üst arama yetkisi polislere dahi, 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun çerçevesinde hakimlik kararıyla verilebilmektedir.
Yazılı ve sözlü mülakat şartı!
Bekçi olabilmek için başvurular Polis Akademisi’nin https:/pa.edu.tr internet adresi üzerinden e-Devlet kapısı şifresi ile giriş yaparak gerçekleştiriliyor. Şartlar ise genel olarak şöyle: En az 1,67 cm boyunda olmak. En az lise veya dengi okul mezunu olmak. Askerliğini yapmış olmak. TC vatandaşı olmak. Bulunduğu mahallede en az bir yıldır ikamet ediyor olmak. 31 yaşından küçük olmak. Memuriyete engel bir halinin bulunmaması. Adaylar Çarşı ve Mahalle Bekçiliği sınavına girmeden önce müracaatı alındıktan sonra ön sağlık komisyonu tarafından ön sağlık kontrolünden geçiriliyor. Çarşı ve Mahalle Bekçiliği giriş sınavı, yazılı sınav, fiziki yeterlilik sınavı ve sözlü sınavı şeklinde yapılıyor.
Rejimin istihbarat ağı
Bekçilik sistemi ilk gündeme geldiğinde de tartışılmıştı. Özellikle muhalefet iktidarın söz konusu sistemi ‘siyasi’ amaçları için kullanacağı endişesini yükses sesle dile getirmişti. CHP Ankara Milletvekili hukukçu Ali Haydar Hakverdi, söz konusu dönemdeki açıklamasında, “Bugünkü bekçilik anlayışı, mahalleden haber alan, mahalleye karışan ve devletin en küçük birimiymiş gibi tasarlandı. Bu da ister istemez kaygı veriyor. AKP’nin de bu tarzda birçok uygulamasının olduğunu düşününce direkt bireysel yaşama müdahale olarak yorumlayabiliriz.” ifadelerini kullanmıştı.
İKTİDARIN OTORİTER YÜZÜ
İstanbul Barosu’nun eski başkanlarından hukukçu Prof. Dr. Yücel Sayman ise endişesini şu sözlerle dile getirmişti: “Bence daha çok istihbarat ağı kurma peşinde olunacaktır. Bekçiler insanlar hakkında bilgi depolamaya yarayan araçlar haline gelecektir. Siyasi iktidar bir mahallede yapmak istediklerini, örgütlenme gücü olan otoriteler kullanarak yapabilir. Bekçi de bunlardan birisi.”
[İlker Doğan] 19.7.2019 [TR724]
“Ben yatarken sokakta bekçi düdüğünü duymak istiyorum. Vatandaşımız evde yatarken, sokakta birisinin onu beklediğini, huzurunun emin ellerde olduğunu duymasını istiyorum.” demişti AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan. Ve söz konusu ‘temenni’ emir kabul edilerek bekçilik sistemi 9 yıl aradan sonra yeniden hayata geçirildi. Ancak sorun şu ki, yeni nesil bekçiler vatandaşa ‘huzur ve güven’ vermekten çok, rejimin bekçiliğini yapmakla suçlanıyor. Özel Harekat’tan eğitim alan ve kimlik bunalımı yaşayan rejimin bekçileri, önüne gelene kimlik soruyor, göstermeyenleri darp ediyor ve kendisini ‘polis’ gibi görerek önüne gelene tehditler savuruyor. Öyle ki, görüntü çeken vatandaşlar bile ‘Kapat o telefonu’ denilerek tehdit ediliyor.
İzmir Bayraklı’da yaşanan olay medyada fazla yer bulamasa da sosyal medyada gündem oldu . İddiaya göre üç bekçi şüphelendikleri bir gençten kimlik göstermesini istedi. Gencin itiraz etmesi üzerine bekçiler üzerine çullandı. Sosyal medyaya da yansıyan görüntülere göre genç, elleri arkadan kelepçeleniyor. Olaya tepki gösteren vatandaşlar ise bekçiler tarafından açıkça tehdit ediliyor.
BU İLK DEĞİL, SON DA OLMAYACAK
İzmir Bayraklı’da yaşanan hadise ilk değil. Daha önce de rejimin bekçileri benzer konularda haber oldu. Daha bir kaç gün önce Beşiktaş’ta, eğlenmek için lüks bara giden 2 gece bekçisi, ‘Çav Bella’ şarkısının çalınmasına öfkelenip havaya ateş edince açığa alındı. Benzer şekilde geçtiğimiz haftalarda yine İzmir’de iki bekçi bir sivil polisi darp ettiği gerekçesiyle görevden çekildi. Diyarbakır’da ise 65 yaşındaki adam bir bekçi tarafından silahla tehdit edilip tekmelenmişti. Buna benzer onlarca olay yaşandı. Ve böyle giderse daha da vahim olaylar yaşanacak gibi görünüyor.
BEKÇİLİK SİSTEMİ 2008’DE KALDIRILDI
AKP rejimi 2008 yılında ‘artık ihtiyaç kalmadığı’ gerekçesiyle hizmeti sürdüren 8 bin 152 bekçiyi, ‘polis’ yaparak, ‘bekçilik’ sistemini kaldırmıştı. Bu kararla kahverengi kıyafetleriyle tanınan bekçiler sokaklardan çekilmiş oldu. Ancak bu ayrılık 9 yıl kadar sürdü! Tartışmalı 15 Temmuz’dan sonra AKP rejimi 14 Ağustos 2017’de bekçilik sistemini yeniden hayata geçirdi. İlk bekçiler Diyarbakır, Mardin, Şırnak, Şanlıurfa ve Hakkâri’de göreve başladı. Ardından İstanbul, İzmir ve Ankara’da da sistem hayata geçirildi.
SAYI KATLANARAK ARTIYOR
İçişleri Bakanlığı, Nisan 2016’daki açıklamasında emniyet hizmetleri sınıfında 5 ilde 2 bin 394 bekçi istihdam edileceğini duyurdu. Kasım 2017’de bekçi sayısı bizzat İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından 4 bin 537 olarak açıklandı. Soylu, toplam bekçi sayısını 30 bine çıkarmayı hedeflediklerini söylüyordu aynı konuşmasında. Geçtiğimiz yıl haziran ayında ise sayı 8 bin 132 olarak kayda geçti. Soylu, aynı tarihte 10 bin yeni bekçi alımı daha yapacaklarını açıkladı.
TOPLAM BEKÇİ SAYISI 30 BİN OLACAK!
Rakam sadece 5 ay sonra 15 Kasım 2018’de 11 bini geçti. Süleyman Soylu söz konusu tarihteki açıklamasında, “Halen 11 bin 624 bekçimiz görev başındadır. 7 bin 21 bekçimizin alım süreçleri devam etmekte, 10 bin kadro ise ihdas edilmiştir. Nihai hedefimiz ise 30 bin rakamına ulaşmaktır.” ifadelerini kullandı. Daha sonra 10 bin olan 2019’daki kentenjan 500 daha artırılarak 10 bin 500’e çıkarıldı.
ÜST ARAMA YETKİSİ YOK!
Mahalle, sokak ve çarşıların zimmetlendiği bekçiler, tıpkı polisler gibi silah kullanabiliyor, gözaltı ve yakalama yapabiliyor. Üstlerinde cop, silah, biber gazı ve kelepçe bulunuyor. Bekçiler sizden kimlik istediğinde siz de onlara kimlik sorabilirsiniz. Ancak gerek kanun gerek ilgili yönetmeliğe göre bekçilerin herhangi bir araması (üst araması, otomobil araması vs) yapma yetkisi yoktur. Üst arama yetkisi polislere dahi, 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun çerçevesinde hakimlik kararıyla verilebilmektedir.
Yazılı ve sözlü mülakat şartı!
Bekçi olabilmek için başvurular Polis Akademisi’nin https:/pa.edu.tr internet adresi üzerinden e-Devlet kapısı şifresi ile giriş yaparak gerçekleştiriliyor. Şartlar ise genel olarak şöyle: En az 1,67 cm boyunda olmak. En az lise veya dengi okul mezunu olmak. Askerliğini yapmış olmak. TC vatandaşı olmak. Bulunduğu mahallede en az bir yıldır ikamet ediyor olmak. 31 yaşından küçük olmak. Memuriyete engel bir halinin bulunmaması. Adaylar Çarşı ve Mahalle Bekçiliği sınavına girmeden önce müracaatı alındıktan sonra ön sağlık komisyonu tarafından ön sağlık kontrolünden geçiriliyor. Çarşı ve Mahalle Bekçiliği giriş sınavı, yazılı sınav, fiziki yeterlilik sınavı ve sözlü sınavı şeklinde yapılıyor.
Rejimin istihbarat ağı
Bekçilik sistemi ilk gündeme geldiğinde de tartışılmıştı. Özellikle muhalefet iktidarın söz konusu sistemi ‘siyasi’ amaçları için kullanacağı endişesini yükses sesle dile getirmişti. CHP Ankara Milletvekili hukukçu Ali Haydar Hakverdi, söz konusu dönemdeki açıklamasında, “Bugünkü bekçilik anlayışı, mahalleden haber alan, mahalleye karışan ve devletin en küçük birimiymiş gibi tasarlandı. Bu da ister istemez kaygı veriyor. AKP’nin de bu tarzda birçok uygulamasının olduğunu düşününce direkt bireysel yaşama müdahale olarak yorumlayabiliriz.” ifadelerini kullanmıştı.
İKTİDARIN OTORİTER YÜZÜ
İstanbul Barosu’nun eski başkanlarından hukukçu Prof. Dr. Yücel Sayman ise endişesini şu sözlerle dile getirmişti: “Bence daha çok istihbarat ağı kurma peşinde olunacaktır. Bekçiler insanlar hakkında bilgi depolamaya yarayan araçlar haline gelecektir. Siyasi iktidar bir mahallede yapmak istediklerini, örgütlenme gücü olan otoriteler kullanarak yapabilir. Bekçi de bunlardan birisi.”
[İlker Doğan] 19.7.2019 [TR724]
Atletico Madrid’de sessiz değişim [Hasan Cücük]
İspanya futbolunun 3. büyüğü olarak tescillenen Atletico Madrid’de yeni sezon öncesi sessiz bir değişim yaşandı. Diego Simeone yönetiminde Barcelona ve Real Madrid arasında süren La Liga şampiyonluğuna dahil olan Atletico yaşlanan takımın emektarlarıyla yollarını ayırdı. Sadece yaşlı oyuncularla değil. Henüz kariyerinin başındaki genç isimlere gelen astronomik transfer tekliflerini de hayır demedi. Kabuk değiştiren Atletico’da hedef şampiyonluk.
Atletico Madrid tarihi yazılırken, Simeone’den önce ve sonra diye bir başlık açmak gerekiyor. Arjantinli teknik adam formasını yıllarca giydiği kulübüne teknik adam olarak döndükten sonra köklü değişikliğe gitti. Madrid’in diğer devi Real ve Barcelona’nın gölgesinde kaybolmuş bir kulübü yeniden ayağa kaldırdı. Takım yeniden özgüvenini kazandı. Yetiştirdiği oyuncuları onlarca milyon Euro bedelle satmakla kalmadı, uzun bir aradan sonra La Liga’da şampiyonluk sevinci yaşadı. Artık ligde yeri ilk 3’te olan bir Atletico vardı. Şampiyonlar Ligi’nde iki kez finale kaldı ama bu kupanın bir numaralı gediklisi Real Madrid’de her ikisinde de mağlup oldu. UEFA Avrupa Ligi kupasını 2013 ve 2019’da müzesine götürdü. Yine UEFA Süper Kupası’nı da iki kez kazanma başarısını gösterdi.
Bu başarılarda takımı Aralık 2011’den bu yana çalıştıran Diego Simeone’nin imzası var. İşte Simeone yeni başarılar için takımda derin ve sessiz bir değişime imza attı. Yıllar boyu Atletico Madrid ile özdeşleşen isimlerle vedalaşan Atletico bu oyuncuların yerine yepyeni yüzleri kadrosuna kattı. Godin, Juanfran, Filipe Luis, Griezmann, Lucas Hernandez ve Rodri gibi oyuncuları uğurlayan Atletico Madrid’de teknik direktör Diego Simeone kadrosunu yeni oyuncularla inşa etme yolunu tercih etti. 33 yaşındaki Godin, rotasını Serie A’ya çevirip İnter ile anlaştı. Takımın kaptanlığını yapan Arjantinli Godin tam 9 yıl Atletico formasını terletti. 2010-14 ve 2015-19 arasında Atletico’nun sol bekinin tapusunu üzerine alan Brezilyalı Felipe Luis’le de vedalaşılan isimlerden biri oldu. Stoper Godin, sol bek Felipe Luis’den sonra sağ bek Juanfran’da takımdan ayrılanlar kervanına katıldı. 34 yaşındaki Juanfran, ocak 2011’den bu yana Atletico formasını başarıyla sırtında taşıdı. Simeone’nin Atletico’daki başarısının en önemli anahtarı; sağlam savunmaydı. Sessiz operasyonla yeni sezonda uzun yıllar sonra Atletico savunmasında farklı oyuncular göreceğiz.
Yaşı kemale eren emektarlarını değişim için gönderen Atletico, astronomik teklifler gelen yıldızlarını da sattı. Fransız golcüsü Antoine Griezmann’ın Barcelona rüyası 120 milyon Euro karşılığında gerçeğe dönüşürken, genç stoperi 23 yaşındaki Lucas Hernández’i 80 milyon Euro karşılığında daha sezon bitmeden Bayern Münih’e sattı. Bu rakam genç oyuncuyu dünyanın en pahalı savunmacısı yaptı. Yine Josep Guardiola’nın ısrarla istediği 23 yaşındaki önlibero Rodri ise 70 milyon Euro karşılığında Manchester City kadrosuna katıldı. Bir başka sağ kanat oyuncusu Gelson Martins de 30 milyon Euro bedelle Atletico’dan ayrılıp Monaco’ya gitti.
Atletico kadrosunun değişmez isimleriyle yollar ayrılırken yerlerine hemen yeni isimler transfer edildi. 19 yaşındaki Portekizli yıldız Joao Felix için 126 milyon Euro’luk bonservis bedeli ödendi. Joao Felix’in yanı sıra Benfica’nın bir diğer forveti Saponjic de Atletıco Madrid saflarına katıldı. Filipe Luis’in yerine yine Brezilyalı bir sol bek Renan Lodı İspanyol ekibine transfer oldu. Manchester City’e giden Rodri’den doğan boşluk Real Madrid’den Marcos Llorente ile dolduruldu. Kaptan Godin’in yerine Porto’dan Felipe’yi kadrosuna katan Atletico Madrid, Portekiz ekibiyle sözleşmesi sona eren Hector Herrera’yı da bonservissiz olarak bünyesine kazandırdı. Son olarak Tottenham’dan sağ bek Kieran Trippier ile anlaşan Atletıco Madrid,, yeni transferleri için yaklaşık 220 milyon Euro’yu kasasından çıkardı. İspanyol ekibi bu dönemde 311 milyon Euro’luk transfer geliri elde etti.
Giden oyuncuların kalitesi ortadaydı. Ancak gelen oyuncular da gidenleri aratmayacak isimler. Şimdi tüm gözler sessiz değişimin mimarı Diego Simeone üzerinde olacak. 2011’de takımın başına geçtikten sonra İspanyol ekibine çok başarılı dönemler yaşatıp hem ligde hem de Avrupa’da adından başarıyla söz ettiren bir ekip kuran Arjantinli teknik adamın yeni bir çehreye bürünen Atletico Madrid ile nasıl bir dönem geçireceği merak ediliyor. Teknik adamın adı Diego Simeone ise, ’Yaptıklarım yapacaklarımın garantisi’ sözü geçerli oluyor. La Liga’da önümüzdeki sezon daha keyifli bir şampiyonluk yarışı bizi bekliyor. Kabuk değiştiren sadece Madrid’in Atletico ekibi değil. Diğer büyük Real’de Zidane yönetiminde yeni bir kadroyla yarışa müdahil olacak.
[Hasan Cücük] 19.7.2019 [TR724]
Atletico Madrid tarihi yazılırken, Simeone’den önce ve sonra diye bir başlık açmak gerekiyor. Arjantinli teknik adam formasını yıllarca giydiği kulübüne teknik adam olarak döndükten sonra köklü değişikliğe gitti. Madrid’in diğer devi Real ve Barcelona’nın gölgesinde kaybolmuş bir kulübü yeniden ayağa kaldırdı. Takım yeniden özgüvenini kazandı. Yetiştirdiği oyuncuları onlarca milyon Euro bedelle satmakla kalmadı, uzun bir aradan sonra La Liga’da şampiyonluk sevinci yaşadı. Artık ligde yeri ilk 3’te olan bir Atletico vardı. Şampiyonlar Ligi’nde iki kez finale kaldı ama bu kupanın bir numaralı gediklisi Real Madrid’de her ikisinde de mağlup oldu. UEFA Avrupa Ligi kupasını 2013 ve 2019’da müzesine götürdü. Yine UEFA Süper Kupası’nı da iki kez kazanma başarısını gösterdi.
Bu başarılarda takımı Aralık 2011’den bu yana çalıştıran Diego Simeone’nin imzası var. İşte Simeone yeni başarılar için takımda derin ve sessiz bir değişime imza attı. Yıllar boyu Atletico Madrid ile özdeşleşen isimlerle vedalaşan Atletico bu oyuncuların yerine yepyeni yüzleri kadrosuna kattı. Godin, Juanfran, Filipe Luis, Griezmann, Lucas Hernandez ve Rodri gibi oyuncuları uğurlayan Atletico Madrid’de teknik direktör Diego Simeone kadrosunu yeni oyuncularla inşa etme yolunu tercih etti. 33 yaşındaki Godin, rotasını Serie A’ya çevirip İnter ile anlaştı. Takımın kaptanlığını yapan Arjantinli Godin tam 9 yıl Atletico formasını terletti. 2010-14 ve 2015-19 arasında Atletico’nun sol bekinin tapusunu üzerine alan Brezilyalı Felipe Luis’le de vedalaşılan isimlerden biri oldu. Stoper Godin, sol bek Felipe Luis’den sonra sağ bek Juanfran’da takımdan ayrılanlar kervanına katıldı. 34 yaşındaki Juanfran, ocak 2011’den bu yana Atletico formasını başarıyla sırtında taşıdı. Simeone’nin Atletico’daki başarısının en önemli anahtarı; sağlam savunmaydı. Sessiz operasyonla yeni sezonda uzun yıllar sonra Atletico savunmasında farklı oyuncular göreceğiz.
Yaşı kemale eren emektarlarını değişim için gönderen Atletico, astronomik teklifler gelen yıldızlarını da sattı. Fransız golcüsü Antoine Griezmann’ın Barcelona rüyası 120 milyon Euro karşılığında gerçeğe dönüşürken, genç stoperi 23 yaşındaki Lucas Hernández’i 80 milyon Euro karşılığında daha sezon bitmeden Bayern Münih’e sattı. Bu rakam genç oyuncuyu dünyanın en pahalı savunmacısı yaptı. Yine Josep Guardiola’nın ısrarla istediği 23 yaşındaki önlibero Rodri ise 70 milyon Euro karşılığında Manchester City kadrosuna katıldı. Bir başka sağ kanat oyuncusu Gelson Martins de 30 milyon Euro bedelle Atletico’dan ayrılıp Monaco’ya gitti.
Atletico kadrosunun değişmez isimleriyle yollar ayrılırken yerlerine hemen yeni isimler transfer edildi. 19 yaşındaki Portekizli yıldız Joao Felix için 126 milyon Euro’luk bonservis bedeli ödendi. Joao Felix’in yanı sıra Benfica’nın bir diğer forveti Saponjic de Atletıco Madrid saflarına katıldı. Filipe Luis’in yerine yine Brezilyalı bir sol bek Renan Lodı İspanyol ekibine transfer oldu. Manchester City’e giden Rodri’den doğan boşluk Real Madrid’den Marcos Llorente ile dolduruldu. Kaptan Godin’in yerine Porto’dan Felipe’yi kadrosuna katan Atletico Madrid, Portekiz ekibiyle sözleşmesi sona eren Hector Herrera’yı da bonservissiz olarak bünyesine kazandırdı. Son olarak Tottenham’dan sağ bek Kieran Trippier ile anlaşan Atletıco Madrid,, yeni transferleri için yaklaşık 220 milyon Euro’yu kasasından çıkardı. İspanyol ekibi bu dönemde 311 milyon Euro’luk transfer geliri elde etti.
Giden oyuncuların kalitesi ortadaydı. Ancak gelen oyuncular da gidenleri aratmayacak isimler. Şimdi tüm gözler sessiz değişimin mimarı Diego Simeone üzerinde olacak. 2011’de takımın başına geçtikten sonra İspanyol ekibine çok başarılı dönemler yaşatıp hem ligde hem de Avrupa’da adından başarıyla söz ettiren bir ekip kuran Arjantinli teknik adamın yeni bir çehreye bürünen Atletico Madrid ile nasıl bir dönem geçireceği merak ediliyor. Teknik adamın adı Diego Simeone ise, ’Yaptıklarım yapacaklarımın garantisi’ sözü geçerli oluyor. La Liga’da önümüzdeki sezon daha keyifli bir şampiyonluk yarışı bizi bekliyor. Kabuk değiştiren sadece Madrid’in Atletico ekibi değil. Diğer büyük Real’de Zidane yönetiminde yeni bir kadroyla yarışa müdahil olacak.
[Hasan Cücük] 19.7.2019 [TR724]
Başkaları gibi olamayız, elimizde düsturlar var!.. [Prof. Dr. Osman Şahin]
Tarık Burak’ın “Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi” adlı yazı dizisinde Hocaefendi bir hatırasını anlatmaktadır: “Ben her iki gazete arasında neler geçtiğini teferruatıyla bilemiyorum. Fakat, Bugün Gazetesi’nin İslam’ı Türkiye’de temsil eden tek gazete olduğu imajı vardı. İttihad gibi o da yararlı oluyordu ve arkadaşların hepsi meşrepler üstü hareket etme gayreti içindeydiler. Fakat, yine de bir hayli rahatsız olan vardı. Bu arada, dengenin tam korunup korunmadığını bilemeyeceğim. Mustafa Polat Bey ve bazı arkadaşların yazılarından rahatsız olanlar vardı. Bu durum beni çok rahatsız etmeye başladı.
Sağa, sola durmadan tecavüz Bediüzzaman’ın mesleği ile telif edilemez…
Bir gün, hiç unutamıyorum, Mustafa Polat Bey’i telefonla aradım. Neler konuştuğum bütünüyle hatırımda değil. Fakat şunları söylediğimi zannediyorum: “Sağa, sola durmadan tecavüz ediyorsunuz. Ben bunu Bediüzzaman’ın mesleği ile telif edemiyorum.” Ben bunları söyleyince Mustafa Polat “Ağabey, onlar da bize hücum ediyor” dedi. Ben de “Onlar bize on defa hücum etseler, biz onlara bir defa karşılık versek, yine biz zulmetmiş oluruz. Çünkü bizim elimizde yol gösterici düsturlar var. Eğer bu tutumunuzda devam ederseniz, işi tamir için bizim de anlatacağımız değişik şeyler olabilir” dedim ve ahizeyi kapattım. Daha sonra bu konuşma benim için bir hicran oldu. Çünkü o aziz ve çok kıymetli dostum ve kardeşim Mustafa Polat Bey, bu konuşmamızdan kısa bir müddet sonra elim bir trafik kazası sonucu vefat etti. Ve ben ona “Hakkını helal et” diyememiştim.”
Bu hatırada vurgulanan bazı önemli noktalara bir göz atalım. Birincisi “Sağa, sola durmadan tecavüz ediyorsunuz. Ben bunu Bediüzzaman’ın mesleği ile telif edemiyorum.” cümlesinde ifade edilen hakikattır. Sağa sola durmadan tecavüz etme, saldırma, sıfatlar üzerinden değil de direkt insanları hedef tahtasına koyma gibi haller, Bediüzzaman Hazretlerinin mesleğiyle yani üslubuyla telif edilemez.
Hocaefendi’nin bu ikazı üzerine Mustafa Polat ise “Ağabey, onlar da bize hücum ediyor” diyerek savunmasını yapıyor. Burada bu ağabeyimiz “hak bir davanın vesileleri de hak olmalı” düsturuna aykırı bir beyanda bulunuyorlar. Bu olaylarda “asıl mağdur edilen biziz, önce onlar bu yanlışları irtikap ettiler. Biz de aynı şekilde mukabele ettik. Onlar bu yapılan muameleleri hak ettiler.” demek istiyor. Bu olaylarda kendi üslubumuzdan taviz verme ve başkalarının yanlışlarını taklit ederek, temsil ettiğimiz değerlere zarar verme söz konusudur.
Biz onlar gibi olamayız, çünkü bizim elimizde yol gösterici düsturlar var…
Hocaefendi bunu üzerine, başkaları ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar savrulursa savrulsunlar, bu yapılanlar bizi ne kadar mağdur ederse etsin, maruz kaldığımız zulümlerin seviyesi ne olursa olsun asla uslubumuzdan taviz veremeyeceğimizin ve Nebev-i ve Kur’an-i olan metodlarla meseleleri halletmemiz gerektiğinin tahşidatını yapmışlardır: “Onlar bize on defa hücum etseler, biz onlara bir defa karşılık versek, yine biz zulmetmiş oluruz. Çünkü bizim elimizde yol gösterici düsturlar var.”
Onların yaptığı gibi, Kur’an-i ve Nebevi olmayan şeytani yollarla, onların yaptığı on hücuma mukabil, biz bir defa bile mukabelede bulunsak, biz zülmetmiş oluruz. Çünkü temsil ettiğimiz ve ikame etmeye çalıştığımız değerler, böyle davranıldığında zarar görecek ve bizler güvenilirliğimizi yitirmiş olacağız. Şeytani yollara başvurduğumuz için de istediğimiz hayırlı neticeleri elde edemeyecek ve sonuçları itibariyle şer ve tahrip olan durumlar ortaya çıkacaktır.
Tabi ki burada yapılan şeyler karşısında susmak gerektiği gibi bir anlam bulunmamaktadır. Yapılan zulümler karşısında hakkımızı elbette savunacağız ama bu mukabele bizim üslubumuza uygun bir şekilde yapılmalıdır.
Babalarını kınamak ve haklarında kötü söz söylemek suretiyle çocuklarını rencide etmeyin!..
Mevzu ile ilgili bir diğer hususa daha dikkat çekelim. Kafirler hakkında bile kötü söz söylemek bir marifet değilken, onların müslüman olan yakınları rencide olmasınlar diye, böyle davranışlardan uzak kalmamız emredilmişken, kendi içimizdeki insanlara karşı kullandığımız dil ve uslup hususunda ne kadar hassas olmamız gerektiği üzerinde düşünmek lazımdır.
Fethullah Gülen Hocaefendi bu konudaki ölçüyü ise şöyle ifade etmektedirler: “Ayrıca, muhatabımız kâfir bile olsa, ona veryansın etme, sınır tanımadan saldırma ve acımasızca sövüp sayma bir ibadet ve fazilet değildir. Peygamber Efendimiz, kendisine sürekli hakaret eden ve hep saygısızlıkta bulunan Ebû Cehil hakkında bile kötü söz söylemeyi tavsiye etmemiş; meselâ, “Ebû Cehil’e on defa lânet okursanız, benim şefaatimi haketmiş olursunuz!” gibi bir söz söylememiştir. Yani, Peygamber’e hakaret eden ve saygısız davranan insanlara bile lânet okumak ve gidip her yerde onların kötülüğünü anlatmak gibi bir ibadet olduğuna dair dinde herhangi bir kayıt göstermek mümkün değildir.
Bir insan selim kalb taşıyorsa, çirkin sözler ne maksatla söylenirse söylensin onun ruhunda yara yapar. İnanmış bir gönül, fenalık hangi zaviyeden gelirse gelsin, kötü duygu ve tutkular hangi enstrümanla seslendirilirse seslendirilsin onlardan rahatsız olur ve o türlü şeylere karşı hep kapalı kalır. Kur’ân-ı Kerim’in talim ettiği ahlâk çerçevesi içinde Resûl-i Ekrem Efendimiz öyle davranmıştır. Ebû Cehil öldüğü zaman, bir rivayete göre, sadece “Bu ümmetin firavunu öldü.” demiş ama Mekke’nin fethinden bir müddet sonra Müslüman olan Ebû Cehil’in oğlu Hazreti İkrime’nin de bulunduğu bir mecliste, Ebû Cehil aleyhinde bazı sözler söylenince, “Babalarını kınamak ve haklarında kötü söz söylemek suretiyle çocuklarını rencide etmeyin!” buyurmuştur. Peygamber Efendimiz bu beyanıyla, hem mü’minlere lüzumsuz sözler sarfetmemeleri tembihinde bulunmuş hem de yanında babasına hakaret etmek suretiyle oğuldaki cibilli duyguları harekete geçirmemeleri hususunda ashabını ikaz etmiştir.”
Şer güçlerin var güçleriyle ve her türlü yolları kullanarak, cemaatler ve hizipler halinde, Hizmet hareketini bitirmeye çalışdığı bir ortamdayız!…
Zaman insanları birbirinden soğutma, birbirlerinin aleyhine konuşturma, zihinlerde Hizmet hareketi ve Hizmet insanları hakkında şüpheler uyandırtma, çarpıştırma, intikam alma, hesaplaşma adı altında hizmet içinde düşmanlıklar oluşturma ve bölünmelere meydan verme zamanı değildir.
Yapılan işlerin kimin faydasına neticeler doğuracağına bakarak yapıp yapmayacağımıza karar vermeliyiz. Yapılan işler sahip olduğumuz, bayraktarlığını yaptığımız ve temsil ettiğimiz değerlere zarar veriyorsa, sonuçları itibarıyla hayr, inşa ve vücuttan ziyade şer, tahrip ve ademe yakınsa, hak cephesi kaybediyor ve şer cephesi kazanıyor demektir.
Zaman insanları kaynaştırma, ümitlerini besleme, hizmet atme aşk ve şevkini arttırma, birbirlerine olan güveni tekrar teessüs ettirme, geçmişteki hadiselerden ve hatalardan ders alma ve aynı hatalara düşmemek adına gerekli tedbirleri de alarak, geleceğe doğru, daha sağlam bir şekilde gidebilmek adına çalışmak zamanıdır.
Allah ahlâkıyla ahlâklanma, Cenâb-ı Hakk’ın muamelesini esas alarak hareket etme…
Hocaefendi bir önceki yazıda ele aldığımız “ifk” hadisesini ele aldığı yazısında yaşanan bu hadiselerden çıkarılması gereken Kur’an’i ve Nebevi düsturu ise şöyle ifade etmektedirler: “Hatta birilerini tutarken ve onların haklarını savunurken bile dengeyi kaçırıp meseleyi başkalarına düşmanlık şekline çevirmezler. Hiç kimseye kin ve nefret duymazlar; şahıslara değil, sadece kötü sıfat ve fiillere karşı hasmâne tavır alırlar. Onlar, nezih ve güzel ahlâklı insanlardır; nezihlere ince tavırların, hoş davranışların ve temiz sözlerin yakıştığını bilir, bütün düşüncelerini o nezâhete uygun olarak ortaya koyarlar. Kötü düşünce, çirkin söz ve kaba davranışlarla hiç kimseyi rencide etmezler…
Hâsılı, kâmil mü’minler, gönlünde merhamete yer bulunmayan ve düşmanlık duygusunu besleyip duran insanlar gibi olmamalı; Allah ahlâkıyla ahlâklanarak, Cenâb-ı Hakk’ın muamelesini esas almalıdırlar.”
Allah ahlâkıyla ahlâklanarak meseleler çözülebilir. Zaten bir hadis-i şerifte bizden istenen “İlahî ahlak ile ahlaklanın!..” değil midir?
Bu bakış açısıyla değerlendirildiğinde, süreç boyunca, Hocaefendi’nin bu ahlâka uygun olarak hareket ettiği anlaşılmaktadır. Bu sergilenen ahlâk sayesindedir ki tahrik edici, hissi ve tepkisel hareket etmeye zorlayıcı ve insanda hesap sorma, intikam alma vb. duyguları tetikleyici onca meydana gelen hadiselere rağmen, Hocaefendi, Kur’an’i ve Nebevi olan duruşlarından asla taviz vermemişlerdir. Bu duruş karşısında, şer odaklarınca profesyonelce planlanıp uygulamaya sokulan her türlü stratejiler, oyunlar, senaryolar vs. neticesiz kalmışlardır.
Bu çizgi muhafaza edildiği takdirde “Güzel âkibet müttakîlerindir” olarak müjdesi verilen hakikat, her zaman tecelli etmiştir ve kıyamete kadar da tecelli etmeye devam edecektir.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 19.7.2019 [TR724]
Sağa, sola durmadan tecavüz Bediüzzaman’ın mesleği ile telif edilemez…
Bir gün, hiç unutamıyorum, Mustafa Polat Bey’i telefonla aradım. Neler konuştuğum bütünüyle hatırımda değil. Fakat şunları söylediğimi zannediyorum: “Sağa, sola durmadan tecavüz ediyorsunuz. Ben bunu Bediüzzaman’ın mesleği ile telif edemiyorum.” Ben bunları söyleyince Mustafa Polat “Ağabey, onlar da bize hücum ediyor” dedi. Ben de “Onlar bize on defa hücum etseler, biz onlara bir defa karşılık versek, yine biz zulmetmiş oluruz. Çünkü bizim elimizde yol gösterici düsturlar var. Eğer bu tutumunuzda devam ederseniz, işi tamir için bizim de anlatacağımız değişik şeyler olabilir” dedim ve ahizeyi kapattım. Daha sonra bu konuşma benim için bir hicran oldu. Çünkü o aziz ve çok kıymetli dostum ve kardeşim Mustafa Polat Bey, bu konuşmamızdan kısa bir müddet sonra elim bir trafik kazası sonucu vefat etti. Ve ben ona “Hakkını helal et” diyememiştim.”
Bu hatırada vurgulanan bazı önemli noktalara bir göz atalım. Birincisi “Sağa, sola durmadan tecavüz ediyorsunuz. Ben bunu Bediüzzaman’ın mesleği ile telif edemiyorum.” cümlesinde ifade edilen hakikattır. Sağa sola durmadan tecavüz etme, saldırma, sıfatlar üzerinden değil de direkt insanları hedef tahtasına koyma gibi haller, Bediüzzaman Hazretlerinin mesleğiyle yani üslubuyla telif edilemez.
Hocaefendi’nin bu ikazı üzerine Mustafa Polat ise “Ağabey, onlar da bize hücum ediyor” diyerek savunmasını yapıyor. Burada bu ağabeyimiz “hak bir davanın vesileleri de hak olmalı” düsturuna aykırı bir beyanda bulunuyorlar. Bu olaylarda “asıl mağdur edilen biziz, önce onlar bu yanlışları irtikap ettiler. Biz de aynı şekilde mukabele ettik. Onlar bu yapılan muameleleri hak ettiler.” demek istiyor. Bu olaylarda kendi üslubumuzdan taviz verme ve başkalarının yanlışlarını taklit ederek, temsil ettiğimiz değerlere zarar verme söz konusudur.
Biz onlar gibi olamayız, çünkü bizim elimizde yol gösterici düsturlar var…
Hocaefendi bunu üzerine, başkaları ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar savrulursa savrulsunlar, bu yapılanlar bizi ne kadar mağdur ederse etsin, maruz kaldığımız zulümlerin seviyesi ne olursa olsun asla uslubumuzdan taviz veremeyeceğimizin ve Nebev-i ve Kur’an-i olan metodlarla meseleleri halletmemiz gerektiğinin tahşidatını yapmışlardır: “Onlar bize on defa hücum etseler, biz onlara bir defa karşılık versek, yine biz zulmetmiş oluruz. Çünkü bizim elimizde yol gösterici düsturlar var.”
Onların yaptığı gibi, Kur’an-i ve Nebevi olmayan şeytani yollarla, onların yaptığı on hücuma mukabil, biz bir defa bile mukabelede bulunsak, biz zülmetmiş oluruz. Çünkü temsil ettiğimiz ve ikame etmeye çalıştığımız değerler, böyle davranıldığında zarar görecek ve bizler güvenilirliğimizi yitirmiş olacağız. Şeytani yollara başvurduğumuz için de istediğimiz hayırlı neticeleri elde edemeyecek ve sonuçları itibariyle şer ve tahrip olan durumlar ortaya çıkacaktır.
Tabi ki burada yapılan şeyler karşısında susmak gerektiği gibi bir anlam bulunmamaktadır. Yapılan zulümler karşısında hakkımızı elbette savunacağız ama bu mukabele bizim üslubumuza uygun bir şekilde yapılmalıdır.
Babalarını kınamak ve haklarında kötü söz söylemek suretiyle çocuklarını rencide etmeyin!..
Mevzu ile ilgili bir diğer hususa daha dikkat çekelim. Kafirler hakkında bile kötü söz söylemek bir marifet değilken, onların müslüman olan yakınları rencide olmasınlar diye, böyle davranışlardan uzak kalmamız emredilmişken, kendi içimizdeki insanlara karşı kullandığımız dil ve uslup hususunda ne kadar hassas olmamız gerektiği üzerinde düşünmek lazımdır.
Fethullah Gülen Hocaefendi bu konudaki ölçüyü ise şöyle ifade etmektedirler: “Ayrıca, muhatabımız kâfir bile olsa, ona veryansın etme, sınır tanımadan saldırma ve acımasızca sövüp sayma bir ibadet ve fazilet değildir. Peygamber Efendimiz, kendisine sürekli hakaret eden ve hep saygısızlıkta bulunan Ebû Cehil hakkında bile kötü söz söylemeyi tavsiye etmemiş; meselâ, “Ebû Cehil’e on defa lânet okursanız, benim şefaatimi haketmiş olursunuz!” gibi bir söz söylememiştir. Yani, Peygamber’e hakaret eden ve saygısız davranan insanlara bile lânet okumak ve gidip her yerde onların kötülüğünü anlatmak gibi bir ibadet olduğuna dair dinde herhangi bir kayıt göstermek mümkün değildir.
Bir insan selim kalb taşıyorsa, çirkin sözler ne maksatla söylenirse söylensin onun ruhunda yara yapar. İnanmış bir gönül, fenalık hangi zaviyeden gelirse gelsin, kötü duygu ve tutkular hangi enstrümanla seslendirilirse seslendirilsin onlardan rahatsız olur ve o türlü şeylere karşı hep kapalı kalır. Kur’ân-ı Kerim’in talim ettiği ahlâk çerçevesi içinde Resûl-i Ekrem Efendimiz öyle davranmıştır. Ebû Cehil öldüğü zaman, bir rivayete göre, sadece “Bu ümmetin firavunu öldü.” demiş ama Mekke’nin fethinden bir müddet sonra Müslüman olan Ebû Cehil’in oğlu Hazreti İkrime’nin de bulunduğu bir mecliste, Ebû Cehil aleyhinde bazı sözler söylenince, “Babalarını kınamak ve haklarında kötü söz söylemek suretiyle çocuklarını rencide etmeyin!” buyurmuştur. Peygamber Efendimiz bu beyanıyla, hem mü’minlere lüzumsuz sözler sarfetmemeleri tembihinde bulunmuş hem de yanında babasına hakaret etmek suretiyle oğuldaki cibilli duyguları harekete geçirmemeleri hususunda ashabını ikaz etmiştir.”
Şer güçlerin var güçleriyle ve her türlü yolları kullanarak, cemaatler ve hizipler halinde, Hizmet hareketini bitirmeye çalışdığı bir ortamdayız!…
Zaman insanları birbirinden soğutma, birbirlerinin aleyhine konuşturma, zihinlerde Hizmet hareketi ve Hizmet insanları hakkında şüpheler uyandırtma, çarpıştırma, intikam alma, hesaplaşma adı altında hizmet içinde düşmanlıklar oluşturma ve bölünmelere meydan verme zamanı değildir.
Yapılan işlerin kimin faydasına neticeler doğuracağına bakarak yapıp yapmayacağımıza karar vermeliyiz. Yapılan işler sahip olduğumuz, bayraktarlığını yaptığımız ve temsil ettiğimiz değerlere zarar veriyorsa, sonuçları itibarıyla hayr, inşa ve vücuttan ziyade şer, tahrip ve ademe yakınsa, hak cephesi kaybediyor ve şer cephesi kazanıyor demektir.
Zaman insanları kaynaştırma, ümitlerini besleme, hizmet atme aşk ve şevkini arttırma, birbirlerine olan güveni tekrar teessüs ettirme, geçmişteki hadiselerden ve hatalardan ders alma ve aynı hatalara düşmemek adına gerekli tedbirleri de alarak, geleceğe doğru, daha sağlam bir şekilde gidebilmek adına çalışmak zamanıdır.
Allah ahlâkıyla ahlâklanma, Cenâb-ı Hakk’ın muamelesini esas alarak hareket etme…
Hocaefendi bir önceki yazıda ele aldığımız “ifk” hadisesini ele aldığı yazısında yaşanan bu hadiselerden çıkarılması gereken Kur’an’i ve Nebevi düsturu ise şöyle ifade etmektedirler: “Hatta birilerini tutarken ve onların haklarını savunurken bile dengeyi kaçırıp meseleyi başkalarına düşmanlık şekline çevirmezler. Hiç kimseye kin ve nefret duymazlar; şahıslara değil, sadece kötü sıfat ve fiillere karşı hasmâne tavır alırlar. Onlar, nezih ve güzel ahlâklı insanlardır; nezihlere ince tavırların, hoş davranışların ve temiz sözlerin yakıştığını bilir, bütün düşüncelerini o nezâhete uygun olarak ortaya koyarlar. Kötü düşünce, çirkin söz ve kaba davranışlarla hiç kimseyi rencide etmezler…
Hâsılı, kâmil mü’minler, gönlünde merhamete yer bulunmayan ve düşmanlık duygusunu besleyip duran insanlar gibi olmamalı; Allah ahlâkıyla ahlâklanarak, Cenâb-ı Hakk’ın muamelesini esas almalıdırlar.”
Allah ahlâkıyla ahlâklanarak meseleler çözülebilir. Zaten bir hadis-i şerifte bizden istenen “İlahî ahlak ile ahlaklanın!..” değil midir?
Bu bakış açısıyla değerlendirildiğinde, süreç boyunca, Hocaefendi’nin bu ahlâka uygun olarak hareket ettiği anlaşılmaktadır. Bu sergilenen ahlâk sayesindedir ki tahrik edici, hissi ve tepkisel hareket etmeye zorlayıcı ve insanda hesap sorma, intikam alma vb. duyguları tetikleyici onca meydana gelen hadiselere rağmen, Hocaefendi, Kur’an’i ve Nebevi olan duruşlarından asla taviz vermemişlerdir. Bu duruş karşısında, şer odaklarınca profesyonelce planlanıp uygulamaya sokulan her türlü stratejiler, oyunlar, senaryolar vs. neticesiz kalmışlardır.
Bu çizgi muhafaza edildiği takdirde “Güzel âkibet müttakîlerindir” olarak müjdesi verilen hakikat, her zaman tecelli etmiştir ve kıyamete kadar da tecelli etmeye devam edecektir.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 19.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Diktatörlüğün amentüsü [Alper Ender Fırat]
Çok ahmakça planlanmış bir tezgahtı 15 Temmuz. Dört ayrı yerde uçak bekleten, bir haftadır nerede olduğu kimse tarafından bilinmeyen, Cuma namazı için bile ortalarda görünmeyen Recep T. Erdoğan, eniştesinden telefon gelinceye kadar hiçbir şeyden haberdar değildi ama telefon gelir gelmez bunun bir ‘fetö’ kalkışması olduğunu anında anlamış, yeni Türkiye’nin amentüsü olarak da tescillemişti.
Darbenin ne olduğunu, içinde kimlerin olduğunu kimse bilmiyordu ama, kesin ve kesin olarak hemen bilip, iman ettikleri bir şey vardı bu olay cemaatin işiydi. İktidarı, muhalefeti, yavru muhalefeti, aydını, karanlığı, mafyası, tecavüzcüsü, şikecisi, sübyancısı, şerefsizi, alçağı, herkes ama herkes bir anda değişmez ve değiştirilmez bir şekilde bunun cemaat işi olduğunu anlamıştı(!)
Artık bunu araştırmaya, sorgulamaya, nasıl oldu diye merak etmeye hiç gerek yoktu. Meclisin bu konuyu araştırmasına, o geceyle ilgili hiçbir yerde balistik ve kriminal inceleme yapılmasına da gerek yoktu, TBMM nasıl bombalanmış, Beştepe Saray’ını uçaklar nasıl ıskalamış, o gece Recep T. Erdoğan’ın uçağına kitlendiğini iddia edilen uçakların benzinleri aniden nasıl bitmiş gibi on binlerce çelişki ve detayın ne olduğunu bilmeye de gerek yoktu. Tek bir gerçek vardı o da bu kalkışmayı cemaat yapmıştı.
Oysa, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Arif Çetin TBMM Komisyonu’na o geceyle ilgili şunları anlatmıştı: “22.30’da, 23.00’te, gece 01.00’de içeride kimler var, bunu bilmemiz mümkün değildi. … içeride kimler vardı biz onu içeriye girdikten sonra öğrendik.İçeridekileri bilmiyorduk ki kim olduğunu. Yani takdir edersiniz ki, biz kışlanın dışındayız onlar içeride. Bizim kışlanın dışında içeridekilerin kaç kişi olduğunu, kimler olduğunu bilmemiz mümkün değildi.”
Oysa olay duyulur duyulmaz Bremen Mızıkacıları olayın adını hemen koymuş ve hep bir ağızdan yalancı şarkılarını söylemeye başlamışlardı. Bundan böyle Recebizm diktatörlüğünde var olmanın tek amentüsüydü buna inanmak ve o şarkıyı söylemek. muhalefeti, yavru muhalefeti, iktidarı, kurtçusu, CHP’si, Saadeti, İP’lisi, ipsizi, Perinçeklisi, yargısı, yargıcı, savcısı, valisi, emniyet güçleri, bu değişmez değiştirilmez, asla tartışmaya açılmaz gerçeğe iman etmeliydi.
Her cümleye ‘Fetönün yaptığı kanlı 15 Temmuz darbesi diye başlamalı, Goebbels’in fıkıh kitabında olduğu gibi bir yalan ısrarla ve kararlılıkla tekrar edilmeliydi. Ve daha da önemlisi bu konu asla tartışmaya açılmamalıydı.
Bu Allah’ın bir lütfuydu evet. Kime lütfuydu? Sadece Saray ve suç ortakları için değil, muhalefet için, yıllardır içinde gaz birikmiş İslamcı görünümlü müptezeller için, mafya için, şikeciler için de Allah’ın bir lüftuydu. Ayağına kadar gelmiş bir fırsatı kullanmayıp gerçeğin peşine niye düşsünlerdi.
Saraylı hırsızların yorulduğu yerde CHP hemen imdada koşuyor ve konuşmalara ‘FETÖ’nün yaptığı kanlı 15 Temmuz darbesi diye başlıyorlardı.
Fethullah Gülen’i ABD’den ısrarla isteyen Ergenekon’un ve Saray’ın adamları delil diye koydukları malzemelerin arasına 15 Temmuzla ilgili tek bir şey bile koymuyorlardı ama olsundu bu hiç kimseyi ilgilendirmezdi.
Bütün yalancılar aynı ortak dille konuşmaya devam ediyorlardı. Çünkü onları gerçekler değil oluşturulan bu algıdan elde edecekleri karlar ilgilendiriyordu.
Ama bir taraftan da; Hukukun ciddiye alacağı tek bir delil ortaya koymadan, darbenin nasıl olduğunu hiç kimsenin araştırmasına müsaade etmeden, kendisi de araştırmadan, araştırmaya hiç gerek duymadan, bütün dünyanın gözü önünde dünyanın en geri zekalı darbesi bahane edilerek bir yüzbinlerce iyi yetişmiy kitle soykırıma tabi tutuluyordu.
Bu soykırım sayesinde Türkiye NATO’dan, batı liginden, demokrasiden, hukuktan tamamen kopup bir Ortadoğu diktatörlüğüne dönüyordu ama olsundu 15 Temmuzu cemaat yapmıştı.
Sarayın başını çektiği bu alçak tezgahı, bu komik gerekçelerle yapılan insanlık trajedisini ise herkes seyrediyor. Buna NATO, AB, Beyaz Saray dahil ve Batı demokrasileri dahil. Nasıl bir konsensüstür hakikaten anlamak mümkün değil.
[Alper Ender Fırat] 19.7.2019 [TR724]
Darbenin ne olduğunu, içinde kimlerin olduğunu kimse bilmiyordu ama, kesin ve kesin olarak hemen bilip, iman ettikleri bir şey vardı bu olay cemaatin işiydi. İktidarı, muhalefeti, yavru muhalefeti, aydını, karanlığı, mafyası, tecavüzcüsü, şikecisi, sübyancısı, şerefsizi, alçağı, herkes ama herkes bir anda değişmez ve değiştirilmez bir şekilde bunun cemaat işi olduğunu anlamıştı(!)
Artık bunu araştırmaya, sorgulamaya, nasıl oldu diye merak etmeye hiç gerek yoktu. Meclisin bu konuyu araştırmasına, o geceyle ilgili hiçbir yerde balistik ve kriminal inceleme yapılmasına da gerek yoktu, TBMM nasıl bombalanmış, Beştepe Saray’ını uçaklar nasıl ıskalamış, o gece Recep T. Erdoğan’ın uçağına kitlendiğini iddia edilen uçakların benzinleri aniden nasıl bitmiş gibi on binlerce çelişki ve detayın ne olduğunu bilmeye de gerek yoktu. Tek bir gerçek vardı o da bu kalkışmayı cemaat yapmıştı.
Oysa, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Arif Çetin TBMM Komisyonu’na o geceyle ilgili şunları anlatmıştı: “22.30’da, 23.00’te, gece 01.00’de içeride kimler var, bunu bilmemiz mümkün değildi. … içeride kimler vardı biz onu içeriye girdikten sonra öğrendik.İçeridekileri bilmiyorduk ki kim olduğunu. Yani takdir edersiniz ki, biz kışlanın dışındayız onlar içeride. Bizim kışlanın dışında içeridekilerin kaç kişi olduğunu, kimler olduğunu bilmemiz mümkün değildi.”
Oysa olay duyulur duyulmaz Bremen Mızıkacıları olayın adını hemen koymuş ve hep bir ağızdan yalancı şarkılarını söylemeye başlamışlardı. Bundan böyle Recebizm diktatörlüğünde var olmanın tek amentüsüydü buna inanmak ve o şarkıyı söylemek. muhalefeti, yavru muhalefeti, iktidarı, kurtçusu, CHP’si, Saadeti, İP’lisi, ipsizi, Perinçeklisi, yargısı, yargıcı, savcısı, valisi, emniyet güçleri, bu değişmez değiştirilmez, asla tartışmaya açılmaz gerçeğe iman etmeliydi.
Her cümleye ‘Fetönün yaptığı kanlı 15 Temmuz darbesi diye başlamalı, Goebbels’in fıkıh kitabında olduğu gibi bir yalan ısrarla ve kararlılıkla tekrar edilmeliydi. Ve daha da önemlisi bu konu asla tartışmaya açılmamalıydı.
Bu Allah’ın bir lütfuydu evet. Kime lütfuydu? Sadece Saray ve suç ortakları için değil, muhalefet için, yıllardır içinde gaz birikmiş İslamcı görünümlü müptezeller için, mafya için, şikeciler için de Allah’ın bir lüftuydu. Ayağına kadar gelmiş bir fırsatı kullanmayıp gerçeğin peşine niye düşsünlerdi.
Saraylı hırsızların yorulduğu yerde CHP hemen imdada koşuyor ve konuşmalara ‘FETÖ’nün yaptığı kanlı 15 Temmuz darbesi diye başlıyorlardı.
Fethullah Gülen’i ABD’den ısrarla isteyen Ergenekon’un ve Saray’ın adamları delil diye koydukları malzemelerin arasına 15 Temmuzla ilgili tek bir şey bile koymuyorlardı ama olsundu bu hiç kimseyi ilgilendirmezdi.
Bütün yalancılar aynı ortak dille konuşmaya devam ediyorlardı. Çünkü onları gerçekler değil oluşturulan bu algıdan elde edecekleri karlar ilgilendiriyordu.
Ama bir taraftan da; Hukukun ciddiye alacağı tek bir delil ortaya koymadan, darbenin nasıl olduğunu hiç kimsenin araştırmasına müsaade etmeden, kendisi de araştırmadan, araştırmaya hiç gerek duymadan, bütün dünyanın gözü önünde dünyanın en geri zekalı darbesi bahane edilerek bir yüzbinlerce iyi yetişmiy kitle soykırıma tabi tutuluyordu.
Bu soykırım sayesinde Türkiye NATO’dan, batı liginden, demokrasiden, hukuktan tamamen kopup bir Ortadoğu diktatörlüğüne dönüyordu ama olsundu 15 Temmuzu cemaat yapmıştı.
Sarayın başını çektiği bu alçak tezgahı, bu komik gerekçelerle yapılan insanlık trajedisini ise herkes seyrediyor. Buna NATO, AB, Beyaz Saray dahil ve Batı demokrasileri dahil. Nasıl bir konsensüstür hakikaten anlamak mümkün değil.
[Alper Ender Fırat] 19.7.2019 [TR724]
Arşın gölgesinde gölgeleneceklerin özellikleri: İbadet, adalet ve takva [Cemil Tokpınar]
Kur’an’da ve hadislerde ayrıntılarıyla anlatılan kıyamet gününün dehşetinden bizi kurtaracak üç önemli özellik ibadet, adalet ve takvadır. Bu husustaki hadislerde bizi önemli görevlere teşvik eden Allah Resulü (s.a.v.), aynı zamanda paha biçilmez müjdeler vermeyi de ihmal etmez.
İşte bu hadislerin birinde Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Yedi kimseyi Allah-ü Teala kendi gölgesinden başka gölgenin olmadığı (kıyamet) gününde kendi gölgesinde gölgelendirecektir: Adaletli devlet başkanı, Rabbine ibadet yolunda serpilip büyüyen genç, gönlü mescitlere bağlı kimse, Allah yolunda birbirini sevip buluşan ve bu yolda ayrılan iki kimseden her biri, makam sahibi güzel bir kadın onu kötülüğe çağırdığında, ‘Ben Allah’tan korkarım’ diyerek (o günahı işlemeyen adam), sağ elinin verdiği sadakayı sol eli bilmeyecek kadar (gösterişsiz) gizli sadaka veren adam, tenhada Allah’ı zikredip de gözü dolup taşan kişidir.” (Buharî, Muhabirîn: 4)
Öncelikle burada söz konusu edilen kıyamet günü üzerinde kısaca durmak gerekir. Bu öyle bir gündür ki, o gün insanlar kendi nefislerinden başka kimseyi düşünemezler. O gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dışında bütün insanlar, “Nefsim nefsim” diyecek, kişi belki yardım isterler diye annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacaktır. Güneşin bir mil aşağı ineceği o gün, en çok ihtiyaç duyulacak şey “gölge”dir. İşte hadiste, o dehşetli günde kimlerin gölgelendirileceği belirtilmektedir.
Her insan burada sayılan yedi sınıftan hepsine girebilir. Gerçi “devlet başkanı” olmak herkesin elinde olmayan, ancak milyonlarca insandan birisine nasip olan fırsat ve sorumluluktur. Ancak “devlet başkanı” ifadesinden derecesine göre “yönetim, yetki ve sorumluluk” sahibi herkesi anlayabiliriz. Böyle olunca birinci gruba derecesine göre adaletli olan her türlü idareci girebilir.
İkinci grup, “Rabbine ibadet yolunda büyüyüp serpilen gençtir” ki, bu gruba girmek her gencin elindedir. Nefsini günahlardan koruyan, bilhassa zamanın fitne ve fesadından kaçınan, heva ve hevesine uymayıp, gençliğini Allah yolunda ve Ona ibadette geçiren genç, bu büyük müjdeye nail olacaktır.
Yine bir hadiste çocukluğundan beri Allah’a ibadet eden gençler için şöyle bir müjde vardır:
“Küçüklüğünden beri Allah’a çokça kulluk eden gencin, yaşı ilerledikten sonra çokça kulluk etmeye başlayan ihtiyara üstünlüğü, peygamberlerin diğer insanlara üstünlüğü gibidir.” (Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs)
Burada kainattan daha büyük bir müjde, bütün dünya zevklerine bedel bir mutluluk, her günümüz çileyle geçse yine değecek bir başarı vardır. Bu hadîs, “Allah’a ibadet yolunda büyüyüp serpilmenin” ne paha biçilmez bir servet, ne imrenilecek bir makam olduğunu göstermektedir.
Üçüncü grup, “gönlü mescitlere bağlı kimse”dir. Her mümin, gerek kendilerinden gerekse dışarıdan kaynaklanan her engeli aşarak, namazlarını kılar, bilhassa cemaatle namaza devam ederlerse, bu güzel müjdeye ulaşmanın bahtiyarlığını şimdiden hissedebilirler. Gönlü mescitlere bağlı olan mümin, hem huzurlu ibadet eder, hem cemaat şuurunu, birlik ve beraberlik gerçeğini anlamış olur. Elbette buradaki mescitlerden kasıt birinci derecede camiler olsa da bulunduğu yer ve imkan nispetinde, “Allah’a cemaatle ibadet edilen her yer” bu kavram içine girebilir.
Dördüncü grup, “Allah yolunda birbirini sevip buluşan ve bu yolda ayrılan iki kimseden her biri”dir. Allah’ın dinine hizmet için bir araya gelen herkes bu gruba rahatlıkla dâhil olabilir. Çünkü gerçek arkadaşlık, diğerkâmlık, samimiyet, fedakârlık, feragat özellikle din kardeşliğinde zirveye ulaşır. İşte her kim ki, “Allah yolunda”, yani İslamın ilerlemesi ve Kur’an’ın hâkim olması için bir veya birkaç arkadaşıyla buluşur, çalışır, hizmet ederse, bu müjdenin mutluluğuna erer. Özellikle, îman ve Kur’an hizmeti yolunda her hafta, belki her gün bir araya gelen kimseler, bu müjdeyi hak eden bahtiyarlardır.
Beşinci grup, “makam sahibi güzel bir kadın onu istediğinde, ‘Ben Allah’tan korkarım’ diyerek o günahı işlemeyen adam”dır ki, bu dehşetli imtihana en çok muhatap olan kesim bu asrın insanlarıdır. Çünkü bu asırda, bu tür imtihanla karşılaşmak her zaman mümkündür. Rabbim böyle bir imtihanla karşılaşan her mümini korusun ve nefsini yenip başarılı olmasını nasip etsin.
Altıncı grup, “sağ elinin verdiği sadakayı sol eli bilmeyecek kadar gösterişsiz gizli sadaka veren adam”dır. İsteyen herkesin bu gruba girmeleri de mümkün ve kolaydır. Sadaka, bir mü’mine herhangi bir şekilde faydalı olmak, yardım etmektir. Bu, mal ile olabileceği gibi, fiil ile, davranış ile, ilim ile de olabilir. Bir tebessüm etmek, hal hatır sormak, derdini paylaşmak da bir sadakadır. En mükemmel sadaka ise, sahip olduğumuz îman ve İslam bilgisini muhtaç bir kardeşimize aktarmaktır.
Yedinci grup, “tenhada Allah’ı zikredip de gözü dolup taşan kişi”dir. Her mümin bu gruba girmek için günahlara tövbe ve istiğfar edip, Allah’a el açmalı, gözyaşı dökmelidir.
Böylece hadiste sayılan yedi grubun tüm özelliklerini gösterip, adeta Allah’ın gölgesinde gölgelenmeye yedi derece nail olmak imkanı elimizde vardır.
İşte o zaman ömrümüzü Allah yolunda ebedîleştirip, Cennete girerek şu hadislerde belirtilen sırra erişiriz:
“Bir dellal, ‘Gerçekten sizin için sıhhat vardır, artık ebediyen hasta olmayacaksınız, sizin için hayat vardır, ebediyen ölmeyeceksiniz. Sizin için gençlik vardır, ihtiyarlamayacaksınız. Sizin için nimetlenmek vardır, fakirleşmeyeceksiniz’ diye nida edecektir.” (Müslim, Cennet: 22)
“Cennete giren nimet görür fakirlik görmez, elbisesi eskimez, gençliği de tükenmez.” (Müslim, Cennet: 8)
[Cemil Tokpınar] 19.7.2019 [TR724]
İşte bu hadislerin birinde Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Yedi kimseyi Allah-ü Teala kendi gölgesinden başka gölgenin olmadığı (kıyamet) gününde kendi gölgesinde gölgelendirecektir: Adaletli devlet başkanı, Rabbine ibadet yolunda serpilip büyüyen genç, gönlü mescitlere bağlı kimse, Allah yolunda birbirini sevip buluşan ve bu yolda ayrılan iki kimseden her biri, makam sahibi güzel bir kadın onu kötülüğe çağırdığında, ‘Ben Allah’tan korkarım’ diyerek (o günahı işlemeyen adam), sağ elinin verdiği sadakayı sol eli bilmeyecek kadar (gösterişsiz) gizli sadaka veren adam, tenhada Allah’ı zikredip de gözü dolup taşan kişidir.” (Buharî, Muhabirîn: 4)
Öncelikle burada söz konusu edilen kıyamet günü üzerinde kısaca durmak gerekir. Bu öyle bir gündür ki, o gün insanlar kendi nefislerinden başka kimseyi düşünemezler. O gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dışında bütün insanlar, “Nefsim nefsim” diyecek, kişi belki yardım isterler diye annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacaktır. Güneşin bir mil aşağı ineceği o gün, en çok ihtiyaç duyulacak şey “gölge”dir. İşte hadiste, o dehşetli günde kimlerin gölgelendirileceği belirtilmektedir.
Her insan burada sayılan yedi sınıftan hepsine girebilir. Gerçi “devlet başkanı” olmak herkesin elinde olmayan, ancak milyonlarca insandan birisine nasip olan fırsat ve sorumluluktur. Ancak “devlet başkanı” ifadesinden derecesine göre “yönetim, yetki ve sorumluluk” sahibi herkesi anlayabiliriz. Böyle olunca birinci gruba derecesine göre adaletli olan her türlü idareci girebilir.
İkinci grup, “Rabbine ibadet yolunda büyüyüp serpilen gençtir” ki, bu gruba girmek her gencin elindedir. Nefsini günahlardan koruyan, bilhassa zamanın fitne ve fesadından kaçınan, heva ve hevesine uymayıp, gençliğini Allah yolunda ve Ona ibadette geçiren genç, bu büyük müjdeye nail olacaktır.
Yine bir hadiste çocukluğundan beri Allah’a ibadet eden gençler için şöyle bir müjde vardır:
“Küçüklüğünden beri Allah’a çokça kulluk eden gencin, yaşı ilerledikten sonra çokça kulluk etmeye başlayan ihtiyara üstünlüğü, peygamberlerin diğer insanlara üstünlüğü gibidir.” (Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs)
Burada kainattan daha büyük bir müjde, bütün dünya zevklerine bedel bir mutluluk, her günümüz çileyle geçse yine değecek bir başarı vardır. Bu hadîs, “Allah’a ibadet yolunda büyüyüp serpilmenin” ne paha biçilmez bir servet, ne imrenilecek bir makam olduğunu göstermektedir.
Üçüncü grup, “gönlü mescitlere bağlı kimse”dir. Her mümin, gerek kendilerinden gerekse dışarıdan kaynaklanan her engeli aşarak, namazlarını kılar, bilhassa cemaatle namaza devam ederlerse, bu güzel müjdeye ulaşmanın bahtiyarlığını şimdiden hissedebilirler. Gönlü mescitlere bağlı olan mümin, hem huzurlu ibadet eder, hem cemaat şuurunu, birlik ve beraberlik gerçeğini anlamış olur. Elbette buradaki mescitlerden kasıt birinci derecede camiler olsa da bulunduğu yer ve imkan nispetinde, “Allah’a cemaatle ibadet edilen her yer” bu kavram içine girebilir.
Dördüncü grup, “Allah yolunda birbirini sevip buluşan ve bu yolda ayrılan iki kimseden her biri”dir. Allah’ın dinine hizmet için bir araya gelen herkes bu gruba rahatlıkla dâhil olabilir. Çünkü gerçek arkadaşlık, diğerkâmlık, samimiyet, fedakârlık, feragat özellikle din kardeşliğinde zirveye ulaşır. İşte her kim ki, “Allah yolunda”, yani İslamın ilerlemesi ve Kur’an’ın hâkim olması için bir veya birkaç arkadaşıyla buluşur, çalışır, hizmet ederse, bu müjdenin mutluluğuna erer. Özellikle, îman ve Kur’an hizmeti yolunda her hafta, belki her gün bir araya gelen kimseler, bu müjdeyi hak eden bahtiyarlardır.
Beşinci grup, “makam sahibi güzel bir kadın onu istediğinde, ‘Ben Allah’tan korkarım’ diyerek o günahı işlemeyen adam”dır ki, bu dehşetli imtihana en çok muhatap olan kesim bu asrın insanlarıdır. Çünkü bu asırda, bu tür imtihanla karşılaşmak her zaman mümkündür. Rabbim böyle bir imtihanla karşılaşan her mümini korusun ve nefsini yenip başarılı olmasını nasip etsin.
Altıncı grup, “sağ elinin verdiği sadakayı sol eli bilmeyecek kadar gösterişsiz gizli sadaka veren adam”dır. İsteyen herkesin bu gruba girmeleri de mümkün ve kolaydır. Sadaka, bir mü’mine herhangi bir şekilde faydalı olmak, yardım etmektir. Bu, mal ile olabileceği gibi, fiil ile, davranış ile, ilim ile de olabilir. Bir tebessüm etmek, hal hatır sormak, derdini paylaşmak da bir sadakadır. En mükemmel sadaka ise, sahip olduğumuz îman ve İslam bilgisini muhtaç bir kardeşimize aktarmaktır.
Yedinci grup, “tenhada Allah’ı zikredip de gözü dolup taşan kişi”dir. Her mümin bu gruba girmek için günahlara tövbe ve istiğfar edip, Allah’a el açmalı, gözyaşı dökmelidir.
Böylece hadiste sayılan yedi grubun tüm özelliklerini gösterip, adeta Allah’ın gölgesinde gölgelenmeye yedi derece nail olmak imkanı elimizde vardır.
İşte o zaman ömrümüzü Allah yolunda ebedîleştirip, Cennete girerek şu hadislerde belirtilen sırra erişiriz:
“Bir dellal, ‘Gerçekten sizin için sıhhat vardır, artık ebediyen hasta olmayacaksınız, sizin için hayat vardır, ebediyen ölmeyeceksiniz. Sizin için gençlik vardır, ihtiyarlamayacaksınız. Sizin için nimetlenmek vardır, fakirleşmeyeceksiniz’ diye nida edecektir.” (Müslim, Cennet: 22)
“Cennete giren nimet görür fakirlik görmez, elbisesi eskimez, gençliği de tükenmez.” (Müslim, Cennet: 8)
[Cemil Tokpınar] 19.7.2019 [TR724]
Saray [M.Nedim Hazar]
Saray kelimesinden oldum olası hazzetmem. Tarih boyunca kültür ve medeniyet farkı olmaksızın entrika ve kanın merkezidir saraylar. Kendine has bir ritüeli, yaşam tarzı ve ritmi vardır tarihten okuduğumuz sarayların.
Sahiplerinin iktidar ve gücünü temsil noktasında bir tür gösteriş ve caka mekanına dönüşen bu yapılar, pek çok muktedirin hazin sonunun tabii sahneleri de olmuştur kimi zaman. Bir yoruma göre Osmanlı’nın çöküşü Dolmabahçe Sarayı’nın inşasıyla başlamıştır.
Zor zamanda harcanan paralar bir yana (Yaklaşık 5 milyon altına mal olduğu ve bu miktarın bir kısmının borç olarak alındığı yazılır), sarayın varlığını sürdürebilmesi için muazzam bir israf ve tüketimin merkezi olmuş. Bizzat sarayı yaptıran sultan (Abdülmecid) burada sadece 6 ay kalabilmiş. Ve Abdülaziz’in hazin sonu, başka mahfillerde değil bizatihi Dolmabahçe koridorlarında kurgulanmıştır.
Bizdeki saray tartışmaları esnasında, kimileri göğsünü siper edip inşa edilen yapıyı savunurken (Enteresandır Türkiye’nin çok yakında imparatorluk olacağı için böyle yapıların ‘küçük’ bile olduğunu yazan kalemler çıktı!) kimileri de böylesi bir sarayın ihtiyaç olmadığını, hatta israf olduğunu söyleyerek eleştirdi.
Tam bu tartışmaların yaşandığı esnada, karşıma bir yazı çıktı. Cemal Tunçdemir’in kaleme aldığı yazı Amerikan Bülteni’nde yayınlandı. “Bir demokraside, devlet başkanlığı sarayında oturmanın faturası” başlıklı yazı dünyanın en popüler yapılarından olan “Beyaz Saray”ı farklı bir bakış açısıyla ele alıyordu. Tunçdemir mezkur yazısında, Reagan’a kadar uzanarak Beyaz Saray’ın içinden anekdotlar ile çok farklı bir başkanlık konutu tablosu çiziyordu. Yazıya göre Regan, başkan olduktan kısa bir süre sonra eşiyle beraber Beyaz Saray’da bir akşam yemeği yemiş ve ardından garsonun getirdiği hesap faturasıyla şaşkına dönmüş. Üstelik gelen sadece o akşamın yemek faturası değil, o güne kadar yenen bütün yemeklerin de tutarını içeriyormuş. Bu kadar da değil… Faturada Başkan ve eşinin ağırladıkları kişisel misafirlerin, bir aydır kullandıkları kuru temizleme hizmetinden, diş fırçası, diş macunu, temizlik ve parfümeri malzemelerine kadar bütün kişisel malzemelerin ücreti de miktarlarıyla beraber önlerine konulmuş.
Hilary Clinton’un kaleme aldığı “Hard Choices” kitabından da alıntılar yapan yazıda, Clinton çiftinin Beyaz Saray’dan ayrılırken beş parasız ve borç içinde olduklarından da bahsediliyor.
İşin özü şu; ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemiyor ama kira dışındaki her şey maaşlarından kesiliyor. Bu konut devlet başkanlarına tahsis edilmiş bir misafirhane olarak görülüyor ve tüm misafirler bütün masraflarını kendileri karşılamak durumunda kalıyor.
Şu kısım ilginç değil mi: Beyaz Saray’ın başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar!
Bir de gerçek var. Biz ‘Saray’ diyoruz ama Amerikalılar buraya öyle demiyor elbette. Bu yapının ismi Türkçe’ye nedense yanlış çevriliyor. Orijinal ad “White House” yani “Beyaz Ev.” Yıllarca burada kahyalık yapmış Gary Walters’ın ifadesi ile; başkan ve ailesi bu evin 4 veya 8 yıllık kira sözleşmesine sahip kiracılarıdır. İstedikleri yemekler pişirilir, malzemeler ve ürünler istedikleri markalardan seçilir ama parasını Amerikan halkı değil, Başkan ve ailesi maaşlarından öder.
Michelle Obama burayı, ‘’çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’’ olarak nitelemişti. İşin özü siyasileri kiracı olarak tanımlayan bu kültür, mekanın gerçek sahibini halk ve demokrasi olarak görüyor. Bu gerçeği bir hizmetçisinin, Baba George Bush’un eşi Barbara Bush’a şöyle söylemesiyle hatırlatıyor: ‘’Buraya her dört yılda bir başkanlar gelir gider… Biz kalıcıyız’’.
Saraylar bir süre sonra ihtişamın değil, debdebenin, gücün, zulmün, zorbalığın bakiyesinin harabesi etkisi yapıyor zihinlerde ve tuhaf bir hüzün veriyor görenlere.
[M.Nedim Hazar] 19.7.2019 [TR724]
Sahiplerinin iktidar ve gücünü temsil noktasında bir tür gösteriş ve caka mekanına dönüşen bu yapılar, pek çok muktedirin hazin sonunun tabii sahneleri de olmuştur kimi zaman. Bir yoruma göre Osmanlı’nın çöküşü Dolmabahçe Sarayı’nın inşasıyla başlamıştır.
Zor zamanda harcanan paralar bir yana (Yaklaşık 5 milyon altına mal olduğu ve bu miktarın bir kısmının borç olarak alındığı yazılır), sarayın varlığını sürdürebilmesi için muazzam bir israf ve tüketimin merkezi olmuş. Bizzat sarayı yaptıran sultan (Abdülmecid) burada sadece 6 ay kalabilmiş. Ve Abdülaziz’in hazin sonu, başka mahfillerde değil bizatihi Dolmabahçe koridorlarında kurgulanmıştır.
Bizdeki saray tartışmaları esnasında, kimileri göğsünü siper edip inşa edilen yapıyı savunurken (Enteresandır Türkiye’nin çok yakında imparatorluk olacağı için böyle yapıların ‘küçük’ bile olduğunu yazan kalemler çıktı!) kimileri de böylesi bir sarayın ihtiyaç olmadığını, hatta israf olduğunu söyleyerek eleştirdi.
Tam bu tartışmaların yaşandığı esnada, karşıma bir yazı çıktı. Cemal Tunçdemir’in kaleme aldığı yazı Amerikan Bülteni’nde yayınlandı. “Bir demokraside, devlet başkanlığı sarayında oturmanın faturası” başlıklı yazı dünyanın en popüler yapılarından olan “Beyaz Saray”ı farklı bir bakış açısıyla ele alıyordu. Tunçdemir mezkur yazısında, Reagan’a kadar uzanarak Beyaz Saray’ın içinden anekdotlar ile çok farklı bir başkanlık konutu tablosu çiziyordu. Yazıya göre Regan, başkan olduktan kısa bir süre sonra eşiyle beraber Beyaz Saray’da bir akşam yemeği yemiş ve ardından garsonun getirdiği hesap faturasıyla şaşkına dönmüş. Üstelik gelen sadece o akşamın yemek faturası değil, o güne kadar yenen bütün yemeklerin de tutarını içeriyormuş. Bu kadar da değil… Faturada Başkan ve eşinin ağırladıkları kişisel misafirlerin, bir aydır kullandıkları kuru temizleme hizmetinden, diş fırçası, diş macunu, temizlik ve parfümeri malzemelerine kadar bütün kişisel malzemelerin ücreti de miktarlarıyla beraber önlerine konulmuş.
Hilary Clinton’un kaleme aldığı “Hard Choices” kitabından da alıntılar yapan yazıda, Clinton çiftinin Beyaz Saray’dan ayrılırken beş parasız ve borç içinde olduklarından da bahsediliyor.
İşin özü şu; ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemiyor ama kira dışındaki her şey maaşlarından kesiliyor. Bu konut devlet başkanlarına tahsis edilmiş bir misafirhane olarak görülüyor ve tüm misafirler bütün masraflarını kendileri karşılamak durumunda kalıyor.
Şu kısım ilginç değil mi: Beyaz Saray’ın başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar!
Bir de gerçek var. Biz ‘Saray’ diyoruz ama Amerikalılar buraya öyle demiyor elbette. Bu yapının ismi Türkçe’ye nedense yanlış çevriliyor. Orijinal ad “White House” yani “Beyaz Ev.” Yıllarca burada kahyalık yapmış Gary Walters’ın ifadesi ile; başkan ve ailesi bu evin 4 veya 8 yıllık kira sözleşmesine sahip kiracılarıdır. İstedikleri yemekler pişirilir, malzemeler ve ürünler istedikleri markalardan seçilir ama parasını Amerikan halkı değil, Başkan ve ailesi maaşlarından öder.
Michelle Obama burayı, ‘’çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’’ olarak nitelemişti. İşin özü siyasileri kiracı olarak tanımlayan bu kültür, mekanın gerçek sahibini halk ve demokrasi olarak görüyor. Bu gerçeği bir hizmetçisinin, Baba George Bush’un eşi Barbara Bush’a şöyle söylemesiyle hatırlatıyor: ‘’Buraya her dört yılda bir başkanlar gelir gider… Biz kalıcıyız’’.
Saraylar bir süre sonra ihtişamın değil, debdebenin, gücün, zulmün, zorbalığın bakiyesinin harabesi etkisi yapıyor zihinlerde ve tuhaf bir hüzün veriyor görenlere.
[M.Nedim Hazar] 19.7.2019 [TR724]
PİMAŞ boru F-35’e karşı… Hedef 2023! [Semih Ardıç]
Fotoğraf sosyal medyada paylaşıldı. Koç Holding’e ait TOFAŞ’ın eski “kuş serisi” otomobillerinden Kartal’ın üstüne plastik atık su boruları füze rampasını andıracak şekilde monte edilmiş.
Anadolu’da kâğıt mendile Selpak, margarine “Sana yağı” denilmesi gibi ilk imal eden firma PİMAŞ olduğu için bu tip borulara PİMAŞ boru denilir.
ARTIK ONLARIN UYKUSU KAÇACAK: P-400!
PİMAŞ boruların üzerine kırmızı renkte iri puntolarla S-400 yazılmış. Esasında “P-400” daha çarpıcı bir hava savunma sistemi olabilirdi. Boruların etrafına Türkiye bayrakları asılmış.
Ne şoför ne de diğer yolcular emniyet kemeri takmış. Hatta yasak olduğu halde şoför direksiyon başında iken cep telefonunu kullanıyor.
Kornalar mehter marşları eşliğinde Bursa sokaklarında tur atıyorlar…
PATRIOT FÜZELERİNE KARŞI P-400, NİYE OLMASIN!
Türkiye’nin hakikatle bağının koparılmasının üzerinden hayli vakit geçti. Bu zaten herkesin malumu. Mevzu siyasetin, iktisatın ve kamu idaresinin hudutlarını aşıyor. Tablo giderek ağırlaşan klinik bir vakaya dönüşüyor.
Bursa sokaklarında çekilen o fotoğrafı hafife almamak lâzım.
Recep Tayyip Erdoğan’ın organize cehalet ve propaganda üzerine inşâ ettiği iktidarını ayakta tutmak için yeni bir beka meselesine dönüştürmeye çalıştığı Rus S-400 füzelerinin halktaki karşılığının ne olduğunu göstermesi itibarıyla fevkalâde manidar bir fotoğraf karesi o!
O kare Amerika’ya, Avrupa Birliği’ne ve Kuzey Atlantik Anlaşması İttifakı’na (NATO) nasıl kafa tutulduğunu anlamamızı da kolaylaştırıyor.
ONLARIN PATRIOT’U VARSA BİZİM DE BORUMUZ VAR
İçi boş hamasetin mücessem halini Osmanlı’nın 2’nci başşehrinin sokaklarında dolaştırıyorlar. Pimaş boruyla Amerika’ya gözdağı veriyoruz.
Dostların medar-ı iftiharı, düşmanların korkulu rüyası P-400. Onların dolarları varsa bizim P-400’lerimiz var.
Biz ki 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünde sapanla F-16 taarruz uçaklarını yere sermişiz! Atlet ve fanilayla Alman Leopar tanklarının egzozunu tıkayıp darbeye mani olmuşuz!
Onlar Patriot’a, F-35’e, F-16’ya güveniyorsa bizim de yeni nesil P-400 uzun menzilli borularımız var.
21’inci asrın beşte biri geride kalırken bilimde, sanayide, teknolojide, bütün bunların “kuluçkahanesi” sayılan eğitimde her gelen bakanın akşamdan sabaha değişiklik yaptığı eğitim yerlerde sürünürken ne füzesi ne meydan okuması!
Hemen her sahada nal topluyoruz nal! Erdoğan’ın zulüm ve baskısından kaçan vasıflı kadrolar soluğu ecnebi memleketlerde alıyor.
Cahil bir cemiyet yolunda ne lazımsa elinden geleni ardına koymuyan Erdoğan diğer taraftan hasbelkader yetişmiş insanları da silindirle eziyor.
TOPLAMA-ÇIKARMA BİLMEYEN İLKÖĞRETİM MEZUNLARI
8’inci sınıfa kadar gelmiş 100 talebeden 17’si toplama, çıkarma, çarpma ve bölme gibi matematikte dört işlem diye anlatılan konulardan bîhaber.
25+18-11=? işleminin neticesini kâğıt kalemle yapamayacak kadar matematik engelli bir nesil yetiştiriyoruz.
Matematikten vazgeçtik. Televizyonda “İneğin yavrusuna ne denir?” ödüllü suâlinin dört şıkkı var: a)Kuzu b)Buzağı c)Sıpa d)Oğlak. Üniversite mezunu yarışmacı cevap veremeyince “seyirci jokeri” hakkını kullanıyor.
Böylesine iflas etmiş bir ülke kaç senede ayağa kaldırılabilir?
DÖRT İŞLEMİ BİLMEYEN RAKAMDAN BAHSEDİYORUZ
Vaziyet bu kadar içler acısı iken yatırımcıların akıl hocası Fitch notumuzu indirmiş. Hadi oradan! Sen de kim oluyorsun? Haddini bil haddini.
Fitch, “Vadesi gelen yabancı borç miktarı oldukça fazla. Eğer liradaki oynaklık, jeopolitik gerilimler veya politika belirsizliğinden kaynaklı olarak yatırımcı iştahı zayıflarsa borcun refinansmanı zor olabilir.” diyerek kredi notumuzu çöp seviyesinin dahi altına indirdi.
Ondan iki hafta evvel Moody’s Honduras ve Guatemala ile aynı kümeye düşürdü Türkiye’yi.
2019’un ilk 6 ay bütçe açığı 78,6 milyar TL. Açık 2018 yılının tamamında 72,6 milyar lira seviyesindeydi. Kalan altı ay kılavuz istemiyor.
KAMUNUN BORCU YÜZDE 128 ARTTI
Kamu kesimi net borcu 2018 senesi mart sonunda 271,6 milyar TL. Bu sene 1 Nisan’da 619,9 milyar TL. Senelik artış yüzde 128.
Borç için her ay 4,5 milyar TL faiz ödeniyor. 2,2 milyon asgari ücretlinin maaşı her ay faiz lobisine gidiyor.
Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) tahsilatı 2018’e kıyasla yüzde 55 azalarak 10,1 milyar TL’den 4,5 milyar TL’ye indi.
Ocak-haziran döneminde akaryakıt sarfiyatı yüzde 7,8 azaldı. Geçen ay 300 bin kişi daha işsizler ordusuna yazıldı.
Esnaf sinek avlıyor. Yaprak kıpırdamıyor. İflas ve konkordato haberleri havada uçuşuyor.
Dört gençten biri işsiz. Son 15 ayda yüzde 130 zam gelen elektrik faturaları sanayiciyi çarptı. Zam yağmurunda benzinin litre fiyatı 7,10 TL’yi aştı.
GURBETÇİ, AVRUPA’DAN TÜRKİYE’YE DETERJAN GÖTÜRÜYOR
Avrupa’ya tatile gelenler Türkiye’ye dönerken şampuan, çamaşır ve bulaşık deterjanı, sıvı sabun ve tuvalet kâğıdı satın alıyor.
Gümrük Vergisi derdi olmasa bavulları Türkiye’de ateş pahası mamüllerle dolduracaklar.
TL’den euroya dönüştürürken katlandıkları maliyete rağmen Türkiye’de markette aynı mamüllerin fiyatı iki-üç kat daha pahalı.
Aynı şekilde gurbetçiler Türkiye yollarına düşmeden senelik izinleri için bol bol market alışverişi yapıyor.
Ne gam! PİMAŞ boruyla hedef 2023. Hedefler yarı yarıya küçültülse (http://www.tr724.com/yariya-yariya-kuculmek-icin-plan-yapan-akp/) de ver Mehter’i.
Savulun bre dış mihraklar!
Erdoğan ve avanesi P-400’leri Kartal’a yüklemiş geliyorlar…
[Semih Ardıç] 19.7.2019 [TR724]
Anadolu’da kâğıt mendile Selpak, margarine “Sana yağı” denilmesi gibi ilk imal eden firma PİMAŞ olduğu için bu tip borulara PİMAŞ boru denilir.
ARTIK ONLARIN UYKUSU KAÇACAK: P-400!
PİMAŞ boruların üzerine kırmızı renkte iri puntolarla S-400 yazılmış. Esasında “P-400” daha çarpıcı bir hava savunma sistemi olabilirdi. Boruların etrafına Türkiye bayrakları asılmış.
Ne şoför ne de diğer yolcular emniyet kemeri takmış. Hatta yasak olduğu halde şoför direksiyon başında iken cep telefonunu kullanıyor.
Kornalar mehter marşları eşliğinde Bursa sokaklarında tur atıyorlar…
PATRIOT FÜZELERİNE KARŞI P-400, NİYE OLMASIN!
Türkiye’nin hakikatle bağının koparılmasının üzerinden hayli vakit geçti. Bu zaten herkesin malumu. Mevzu siyasetin, iktisatın ve kamu idaresinin hudutlarını aşıyor. Tablo giderek ağırlaşan klinik bir vakaya dönüşüyor.
Bursa sokaklarında çekilen o fotoğrafı hafife almamak lâzım.
Recep Tayyip Erdoğan’ın organize cehalet ve propaganda üzerine inşâ ettiği iktidarını ayakta tutmak için yeni bir beka meselesine dönüştürmeye çalıştığı Rus S-400 füzelerinin halktaki karşılığının ne olduğunu göstermesi itibarıyla fevkalâde manidar bir fotoğraf karesi o!
O kare Amerika’ya, Avrupa Birliği’ne ve Kuzey Atlantik Anlaşması İttifakı’na (NATO) nasıl kafa tutulduğunu anlamamızı da kolaylaştırıyor.
ONLARIN PATRIOT’U VARSA BİZİM DE BORUMUZ VAR
İçi boş hamasetin mücessem halini Osmanlı’nın 2’nci başşehrinin sokaklarında dolaştırıyorlar. Pimaş boruyla Amerika’ya gözdağı veriyoruz.
Dostların medar-ı iftiharı, düşmanların korkulu rüyası P-400. Onların dolarları varsa bizim P-400’lerimiz var.
Biz ki 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünde sapanla F-16 taarruz uçaklarını yere sermişiz! Atlet ve fanilayla Alman Leopar tanklarının egzozunu tıkayıp darbeye mani olmuşuz!
Onlar Patriot’a, F-35’e, F-16’ya güveniyorsa bizim de yeni nesil P-400 uzun menzilli borularımız var.
21’inci asrın beşte biri geride kalırken bilimde, sanayide, teknolojide, bütün bunların “kuluçkahanesi” sayılan eğitimde her gelen bakanın akşamdan sabaha değişiklik yaptığı eğitim yerlerde sürünürken ne füzesi ne meydan okuması!
Hemen her sahada nal topluyoruz nal! Erdoğan’ın zulüm ve baskısından kaçan vasıflı kadrolar soluğu ecnebi memleketlerde alıyor.
Cahil bir cemiyet yolunda ne lazımsa elinden geleni ardına koymuyan Erdoğan diğer taraftan hasbelkader yetişmiş insanları da silindirle eziyor.
TOPLAMA-ÇIKARMA BİLMEYEN İLKÖĞRETİM MEZUNLARI
8’inci sınıfa kadar gelmiş 100 talebeden 17’si toplama, çıkarma, çarpma ve bölme gibi matematikte dört işlem diye anlatılan konulardan bîhaber.
25+18-11=? işleminin neticesini kâğıt kalemle yapamayacak kadar matematik engelli bir nesil yetiştiriyoruz.
Matematikten vazgeçtik. Televizyonda “İneğin yavrusuna ne denir?” ödüllü suâlinin dört şıkkı var: a)Kuzu b)Buzağı c)Sıpa d)Oğlak. Üniversite mezunu yarışmacı cevap veremeyince “seyirci jokeri” hakkını kullanıyor.
Böylesine iflas etmiş bir ülke kaç senede ayağa kaldırılabilir?
DÖRT İŞLEMİ BİLMEYEN RAKAMDAN BAHSEDİYORUZ
Vaziyet bu kadar içler acısı iken yatırımcıların akıl hocası Fitch notumuzu indirmiş. Hadi oradan! Sen de kim oluyorsun? Haddini bil haddini.
Fitch, “Vadesi gelen yabancı borç miktarı oldukça fazla. Eğer liradaki oynaklık, jeopolitik gerilimler veya politika belirsizliğinden kaynaklı olarak yatırımcı iştahı zayıflarsa borcun refinansmanı zor olabilir.” diyerek kredi notumuzu çöp seviyesinin dahi altına indirdi.
Ondan iki hafta evvel Moody’s Honduras ve Guatemala ile aynı kümeye düşürdü Türkiye’yi.
2019’un ilk 6 ay bütçe açığı 78,6 milyar TL. Açık 2018 yılının tamamında 72,6 milyar lira seviyesindeydi. Kalan altı ay kılavuz istemiyor.
KAMUNUN BORCU YÜZDE 128 ARTTI
Kamu kesimi net borcu 2018 senesi mart sonunda 271,6 milyar TL. Bu sene 1 Nisan’da 619,9 milyar TL. Senelik artış yüzde 128.
Borç için her ay 4,5 milyar TL faiz ödeniyor. 2,2 milyon asgari ücretlinin maaşı her ay faiz lobisine gidiyor.
Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) tahsilatı 2018’e kıyasla yüzde 55 azalarak 10,1 milyar TL’den 4,5 milyar TL’ye indi.
Ocak-haziran döneminde akaryakıt sarfiyatı yüzde 7,8 azaldı. Geçen ay 300 bin kişi daha işsizler ordusuna yazıldı.
Esnaf sinek avlıyor. Yaprak kıpırdamıyor. İflas ve konkordato haberleri havada uçuşuyor.
Dört gençten biri işsiz. Son 15 ayda yüzde 130 zam gelen elektrik faturaları sanayiciyi çarptı. Zam yağmurunda benzinin litre fiyatı 7,10 TL’yi aştı.
GURBETÇİ, AVRUPA’DAN TÜRKİYE’YE DETERJAN GÖTÜRÜYOR
Avrupa’ya tatile gelenler Türkiye’ye dönerken şampuan, çamaşır ve bulaşık deterjanı, sıvı sabun ve tuvalet kâğıdı satın alıyor.
Gümrük Vergisi derdi olmasa bavulları Türkiye’de ateş pahası mamüllerle dolduracaklar.
TL’den euroya dönüştürürken katlandıkları maliyete rağmen Türkiye’de markette aynı mamüllerin fiyatı iki-üç kat daha pahalı.
Aynı şekilde gurbetçiler Türkiye yollarına düşmeden senelik izinleri için bol bol market alışverişi yapıyor.
Ne gam! PİMAŞ boruyla hedef 2023. Hedefler yarı yarıya küçültülse (http://www.tr724.com/yariya-yariya-kuculmek-icin-plan-yapan-akp/) de ver Mehter’i.
Savulun bre dış mihraklar!
Erdoğan ve avanesi P-400’leri Kartal’a yüklemiş geliyorlar…
[Semih Ardıç] 19.7.2019 [TR724]
Türkiye tragedyası [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi son kullanma tarihinde geriye sayım başladı. Tabanını ve partisi AKP’yi “karizmatik liderliğiyle” ikna etme ve kontrol altında tutma işlevi sona erdi. Kopuş başladı. Bu bir süreçtir ve geri döndürülmesi zordur. Danışmanlık huzur hakkı vererek kendisine bağlılık yemini ettirme gibi taktikler hazindir. Ve süreci durduramaz. İnşaat sektöründeki küçülmeden adını daha önce kimsenin bilmediği bir ilçe belediye başkanına İstanbul’u kaptırmasına, AB ve ABD ile çemberin daralmasından Suriye’de Rusya’nın kucağına oturduğunun kabak gibi ortaya çıkmasına, enflasyonun rekor kırmasından dış borçlarının faizini ödemede zorluk çeken ekonomiye kadar birçok lastik patlağı var ve artık lastik yama tutmuyor. Yaşanan bir Türkiye tragedyası aslında! Antik Yunan tragedyalarında olduğu gibi, çok renkli, çok boyutlu, iç içe geçmiş birçok teatral unsurun adeta her gün yağmur gibi yağdığı, ağır çekimde bir binanın yıkılışı gibi, her bir tuğlanın, beton kütlesinin, taşıyıcı kolon ve kirişlerin, mutfak fayanslarıyla, klozetlerle, su boruları ve mobilyalarla beraber uğultulu olarak çöktüğü bir enstantane var karşımızda.
Tüm bu olaylar sağanağına bütüncül bir perspektiften bakmak olanaklı mı? S-400’ler olayında yaşanan dramaturgiyle ABD’deki mahkemede Amerikalı eski FBI çalışanlarına rüşvet veren Türkiye profilindeki Mario Puzo’nun Baba filmindeki kurguyu anımsatan kokuşmuşluk ve kirli ilişkilerin dramatik bütünlüğünü birbiriyle aynı kontekstte ele almak mümkün mü? Boğaziçi Köprüsü’nde hunharca ve İŞİD yöntemi kullanılarak katledilen askeri öğrencilerin katil zanlısının (kendi sosyal medya itirafından sonra bile) Türkiye savcılarınca soruşturulmaması ve Almanya yargı makamlarının bu olaya el atması düşündürücü değil mi? Ankara’da MİT’in işkence merkezi konuşuluyor, devlet vatandaşlarını kaçırıyor, Demirtaş derinlere attığı “FETÖ” pasına karşın yine tahliye edilmiyor, bu arada Rusya’nın uydusu olmak vatanseverlik olarak kabul görüyor!
Fakat hiçbir emare Ahmet Davutoğlu’nun çıkışı kadar alarm verici değildir sanırım. Davutoğlu hiç kimsenin bu güne kadar söyleyemediği netlikte, Türkiye’nin Suriye politikasının iflas ettiğini söylüyor: “Bütün Suriye politikasından benim sorumlu olduğum fikri, Sayın Cumhurbaşkanının çevresi tarafından serdediliyor. Bu siyasi ahlaksızlıktır. Emevi Camii’nde namaz kılma sözünü kimin söylediğini biliyorsunuz”. Suriye politikası başarılı olsaydı eski başbakan Davutoğlu böyle bir cümle sarf eder miydi? Davutoğlu elbette Erdoğan’ın çevresi diyor. Ama herkes esasında Erdoğan’ı kast ettiğini biliyor. Davutoğlu Suriye’nin bir devlet politikası olduğunu belirtmiş. İyi de sormak lazım değil midir, hangi Suriye politikası diye? Çünkü bilindiği üzere 15 Temmuz sonrası ortaya net olarak çıktığı şekliyle Suriye politikasında Davutoğlu-Erdoğan tarafından Sünni-cihatçı fanatiklere oynayarak Esad rejimini devirme politikası çoktan terk edildi. Bu kararı Erdoğan mı aldı? Davutoğlu 15 Temmuz öncesindekini mi yoksa sonrasındakini mi “devlet politikası” olarak görüyor? Hangisi? “Bütün dış politika başarıları onlara ait, başarısızlıklar bana atılıyor. Böyle bir şey olabilir mi?” diyor Davutoğlu! Eski bir başbakanın bu cümlesindeki ezikliğin dışa vurumundan çok daha dramatik olan, Suriye politikasının başarısız olduğu itirafının bu kadar net bir şekilde söylenerek kayda geçirilmiş olmasıdır! Kim kuruyor bu cümleyi, lütfen hatırlayalım: eski başbakan, dışişleri bakanı! Bahsedilen dönemin önemli bir bölümünde masa başında alınan kararların üzerinde en etkili isimlerden biri!
Erdoğan tüm bu olayları pasif bir şekilde izliyor. Olayları yönetme ve yönlendirme kudretinin sona geldiğini görüyoruz. Rejimin retoriği muhalefetçe de kabul edildiği oranda Erdoğan kendisini giderek daha da önemsiz bir konuma indirgenmiş olarak bulacak. Yapılan her, ama her hatanın hukuki karar alıcısı olacak, ona bu kararları aldıranlar gemiyi usulca birer-birer terk edecek. Gezi’nin de, 17/25 Aralığın da, 15 Temmuz’un da, Rusya yörüngesine girişin de, ekonomik çöküşün de hesap sorma adresi Erdoğan ve resmi görevde olan siyasetçilerle bürokratlar olacak. Herkeste kendini sağlama alma gayretleri başlaması bundandır. Günah çıkartan köşe yazarlarına, parti kurma girişiminde bulunan AKP içi “muhalif kanada”, Batılı basın yayın organlarına bilgi sızdıran kurnaz bürokratlara, adet yerini bulsun türü 15 Temmuz kontrollü darbesi söylemini yeniden gündeme getiren Kılıçdaroğlu’na onlarca, yüzlerce, binlerce irili ufaklı “gemiyi terk eden fare” olayına tanık oluyoruz, olmaya devam edeceğiz.
Evet, yaşananlar bir tragedyadır. Gidilen yönde daha birçok durak var. Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun “FETÖ’nün” siyasi ayağı olduğunu söyleyen Doğu Perinçek, düşüncelerini dillendirdiği kesimlerin daha sahneye konacak çok piyesi olduğunu, verecek çok figüran rolleri bulunduğunu söylüyor. Ve toplum daha fazla dram, daha fazla gözyaşı, daha fazla heyecan bekliyor! Kimse 1 milyar dolar yatırım yapılan, 1000’e yakın Türkiye’de üretilen parçası bulunan F-35 savaş uçağı projesini, 10 milyar dolar kazanç beklerken, 2,5 milyar dolara Rus S-400’ü alarak çöpe atmanın dramını düşünmezken, daha çok prim yapan “Batı’ya kafa atan Türkler!” türü bir şaklabanlığın dramaturgi değerinden etkileniyor. İleride bu saçma sapan kararların da “FETÖ” tarafından alındığını veya aldırıldığını duyarsanız ve kanalizasyon medyasında elleri arkadan kelepçeli birkaç savunma bakanlığı bürokratı falan görürseniz şaşırmayın sakın! Çünkü seyirci senaryonun tutarlı olmasını falan beklemiyor. Dram oranı artsın, yarın yeni heyecanlara uyanalım derdinde. Bir tımarhanede doğup oranın “normalite” olduğunu düşünen insanlar gibi, Türkiye’deki bu hal ve gidişat – az sayıda düşünebilen insan dışında – belli ki kimseyi rahatsız etmiyor.
Bir tür komisyoncu, avantacı “vatan pazarlama” şirketi devlete sinmiş ve toplumun değerler evrenini enfeksiyona tabi tutmuş gibi, adım-adım bir çürümüşlük ve kokuşmuşluk, bir lime-lime oluş ve sapır-sapır dökülüş hali hâkim. Ve prodüksiyonda herkesin en fazla dikkat kestiği drama unsuru Erdoğan! Erdoğan’ın raf ömrü ve sonrasında neler olabileceği üzerine hayaller kuran ve tabiatıyla birbirinden farklı beklentiler içerisinde olan çok geniş bir kitle var. Rejim mağdurları her şeyin düzelmesini bekliyor, ulusalcılar “Kemalist fabrika ayarlarına” geri dönülecek bir 1930’lar Türkiyesi düşü kuruyor, Kürt hareketi yeni bir çözüm süreci arzuluyor. AKP içi “muhalefet” 2002 ruhu için dua ediyor, AB yanlıları yeni bir Helsinki Zirvesi bekliyor.
Oysa bu antik Yunan tragedyalarını andıran Türkiye’nin çöküşü temalı drama bir gerçek! Bir şey son bulmadan yeni bir şey başlamaz! Ve tüm bu senaryoda her halükarda rejim devam ediyor. Galiba bu tragedyada tragedya bitmediği müddetçe mutlu son olmayacak.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.7.2019 [TR724]
Tüm bu olaylar sağanağına bütüncül bir perspektiften bakmak olanaklı mı? S-400’ler olayında yaşanan dramaturgiyle ABD’deki mahkemede Amerikalı eski FBI çalışanlarına rüşvet veren Türkiye profilindeki Mario Puzo’nun Baba filmindeki kurguyu anımsatan kokuşmuşluk ve kirli ilişkilerin dramatik bütünlüğünü birbiriyle aynı kontekstte ele almak mümkün mü? Boğaziçi Köprüsü’nde hunharca ve İŞİD yöntemi kullanılarak katledilen askeri öğrencilerin katil zanlısının (kendi sosyal medya itirafından sonra bile) Türkiye savcılarınca soruşturulmaması ve Almanya yargı makamlarının bu olaya el atması düşündürücü değil mi? Ankara’da MİT’in işkence merkezi konuşuluyor, devlet vatandaşlarını kaçırıyor, Demirtaş derinlere attığı “FETÖ” pasına karşın yine tahliye edilmiyor, bu arada Rusya’nın uydusu olmak vatanseverlik olarak kabul görüyor!
Fakat hiçbir emare Ahmet Davutoğlu’nun çıkışı kadar alarm verici değildir sanırım. Davutoğlu hiç kimsenin bu güne kadar söyleyemediği netlikte, Türkiye’nin Suriye politikasının iflas ettiğini söylüyor: “Bütün Suriye politikasından benim sorumlu olduğum fikri, Sayın Cumhurbaşkanının çevresi tarafından serdediliyor. Bu siyasi ahlaksızlıktır. Emevi Camii’nde namaz kılma sözünü kimin söylediğini biliyorsunuz”. Suriye politikası başarılı olsaydı eski başbakan Davutoğlu böyle bir cümle sarf eder miydi? Davutoğlu elbette Erdoğan’ın çevresi diyor. Ama herkes esasında Erdoğan’ı kast ettiğini biliyor. Davutoğlu Suriye’nin bir devlet politikası olduğunu belirtmiş. İyi de sormak lazım değil midir, hangi Suriye politikası diye? Çünkü bilindiği üzere 15 Temmuz sonrası ortaya net olarak çıktığı şekliyle Suriye politikasında Davutoğlu-Erdoğan tarafından Sünni-cihatçı fanatiklere oynayarak Esad rejimini devirme politikası çoktan terk edildi. Bu kararı Erdoğan mı aldı? Davutoğlu 15 Temmuz öncesindekini mi yoksa sonrasındakini mi “devlet politikası” olarak görüyor? Hangisi? “Bütün dış politika başarıları onlara ait, başarısızlıklar bana atılıyor. Böyle bir şey olabilir mi?” diyor Davutoğlu! Eski bir başbakanın bu cümlesindeki ezikliğin dışa vurumundan çok daha dramatik olan, Suriye politikasının başarısız olduğu itirafının bu kadar net bir şekilde söylenerek kayda geçirilmiş olmasıdır! Kim kuruyor bu cümleyi, lütfen hatırlayalım: eski başbakan, dışişleri bakanı! Bahsedilen dönemin önemli bir bölümünde masa başında alınan kararların üzerinde en etkili isimlerden biri!
Erdoğan tüm bu olayları pasif bir şekilde izliyor. Olayları yönetme ve yönlendirme kudretinin sona geldiğini görüyoruz. Rejimin retoriği muhalefetçe de kabul edildiği oranda Erdoğan kendisini giderek daha da önemsiz bir konuma indirgenmiş olarak bulacak. Yapılan her, ama her hatanın hukuki karar alıcısı olacak, ona bu kararları aldıranlar gemiyi usulca birer-birer terk edecek. Gezi’nin de, 17/25 Aralığın da, 15 Temmuz’un da, Rusya yörüngesine girişin de, ekonomik çöküşün de hesap sorma adresi Erdoğan ve resmi görevde olan siyasetçilerle bürokratlar olacak. Herkeste kendini sağlama alma gayretleri başlaması bundandır. Günah çıkartan köşe yazarlarına, parti kurma girişiminde bulunan AKP içi “muhalif kanada”, Batılı basın yayın organlarına bilgi sızdıran kurnaz bürokratlara, adet yerini bulsun türü 15 Temmuz kontrollü darbesi söylemini yeniden gündeme getiren Kılıçdaroğlu’na onlarca, yüzlerce, binlerce irili ufaklı “gemiyi terk eden fare” olayına tanık oluyoruz, olmaya devam edeceğiz.
Evet, yaşananlar bir tragedyadır. Gidilen yönde daha birçok durak var. Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun “FETÖ’nün” siyasi ayağı olduğunu söyleyen Doğu Perinçek, düşüncelerini dillendirdiği kesimlerin daha sahneye konacak çok piyesi olduğunu, verecek çok figüran rolleri bulunduğunu söylüyor. Ve toplum daha fazla dram, daha fazla gözyaşı, daha fazla heyecan bekliyor! Kimse 1 milyar dolar yatırım yapılan, 1000’e yakın Türkiye’de üretilen parçası bulunan F-35 savaş uçağı projesini, 10 milyar dolar kazanç beklerken, 2,5 milyar dolara Rus S-400’ü alarak çöpe atmanın dramını düşünmezken, daha çok prim yapan “Batı’ya kafa atan Türkler!” türü bir şaklabanlığın dramaturgi değerinden etkileniyor. İleride bu saçma sapan kararların da “FETÖ” tarafından alındığını veya aldırıldığını duyarsanız ve kanalizasyon medyasında elleri arkadan kelepçeli birkaç savunma bakanlığı bürokratı falan görürseniz şaşırmayın sakın! Çünkü seyirci senaryonun tutarlı olmasını falan beklemiyor. Dram oranı artsın, yarın yeni heyecanlara uyanalım derdinde. Bir tımarhanede doğup oranın “normalite” olduğunu düşünen insanlar gibi, Türkiye’deki bu hal ve gidişat – az sayıda düşünebilen insan dışında – belli ki kimseyi rahatsız etmiyor.
Bir tür komisyoncu, avantacı “vatan pazarlama” şirketi devlete sinmiş ve toplumun değerler evrenini enfeksiyona tabi tutmuş gibi, adım-adım bir çürümüşlük ve kokuşmuşluk, bir lime-lime oluş ve sapır-sapır dökülüş hali hâkim. Ve prodüksiyonda herkesin en fazla dikkat kestiği drama unsuru Erdoğan! Erdoğan’ın raf ömrü ve sonrasında neler olabileceği üzerine hayaller kuran ve tabiatıyla birbirinden farklı beklentiler içerisinde olan çok geniş bir kitle var. Rejim mağdurları her şeyin düzelmesini bekliyor, ulusalcılar “Kemalist fabrika ayarlarına” geri dönülecek bir 1930’lar Türkiyesi düşü kuruyor, Kürt hareketi yeni bir çözüm süreci arzuluyor. AKP içi “muhalefet” 2002 ruhu için dua ediyor, AB yanlıları yeni bir Helsinki Zirvesi bekliyor.
Oysa bu antik Yunan tragedyalarını andıran Türkiye’nin çöküşü temalı drama bir gerçek! Bir şey son bulmadan yeni bir şey başlamaz! Ve tüm bu senaryoda her halükarda rejim devam ediyor. Galiba bu tragedyada tragedya bitmediği müddetçe mutlu son olmayacak.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
