Sıbğatullah!... Fıtratın renk cümbüşü... [Safvet Senih]

Kur’an-ı Kerim, İlahî icraatlardan ve bunları takdir eden ve derin haşyet duyan bilgin ve bilgelerden şöyle bahsediyor:

“Görmez misin ki, Allah gökten bir su indirir. Onunla rengârenk, çeşitli meyveler yetiştiririz. Dağlardan da beyaz, kızıl, siyah ve türlü türlü renklerde yollar var etmişizdir. İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan yine böyle türlü renklerde olanlar vardır. Kulları içinde ancak âlimler, Allah’ı lâzım geldiği tarzda tâzim eder ve O’ndan haşyet duyarlar.” (Fâtır Suresi, 35/27-28)

Bir düşünür şöyle diyor: “Paris Nebatat Bahçesinde maymunlar dairesini geziyordum. Her cins maymunun yeri ayrı. Birbirlerinden parmaklıklar ile ayrılan oldukça geniş ve yüksek bölmelerde yaşıyorlar. Sık demir çubuklar arkasından bazen birbirleriyle ahbaplık da ediyorlar. Yere serilmiş temiz samanlar, onları taş veya çimentonun zararlarından koruyor… Kâh cambazlık ediyorlar, kâh bitleniyorlar, kâh parmaklıklardan ellerini uzatıp seyircilerden fıstık istiyorlar.

“Bir bölmenin önüne geldim ve hayretten donakaldım. O ne azametti, kibir ve gururun heykeli yapılsa, muhakkak model olarak bu maymunun vücut ölçüleri alınır. Kafa o kadar dik. Alnından çenesine doğru çekilen bir hat hemen hemen bir sütun, bir direk.

“’Sivri uzun yüzünün ortasında alnından burnunun altına kadar sıklemen renginde bir çizgi… Beyaz yanakları üzerinde tüyler bir gök kuşağı… Uçuk pembenin türlü nüanslarından tutunuz da mavi ve yeşile, uçuk sarıya kadar türlü renkler… Vücudu tatlı koyu kahverengi… 

Bir renk saltanatı ki, sormayın! Nazlı edâlı bir manken zerafeti ile bir de arkasını döndü, aynı renk çeşitleri… Sanki baygın bir güneş batışının ufuklara akseden soluk tatlı renklerini işlemeye çalışan bir ressamın paleti.. Yaratılışta herşey var; fakat hata yoktur.” (Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan) 

Kabukları birer ambalajdan başka bir şey olmayan meyvelerin dış güzelliği bile ressamlara ne şâhâne tablolar ilham eder. Bahar, gelinlikler giymiş gibi süslü meyve ağaçlarının, ihtişamlı mücevherlere benzeyen beyaz, pembe çiçekleri ile gönlümüze ferahlık verir. Üstelik her meyvenin tadı, kokusu başka başka…

Cenab-ı Hakkın renklerde vurduğu nakışlar bir başka âlem… Göklerde, yer yüzünde ve bütün câzibe ve büyüleyiciliğiyle deniz diplerinde, nâzik bir minyatür hâlindeki böceğin, altın renginde akvaryum balığının, kanatları en itinalı nakışlarla bezenmiş kelebeğin, renk renk yaldızlarla süslenmiş tavusun, argüs sülününün zarifliğinde Yaradan’ın estetik sanatlarının inceliği göze çarpacak kadar meydanda…

Endonezya kara tavuğunun Lyr’e benzeyen güzel kuyruğu ile Cennet kuşunun taçlarındaki, sorgucu andıran süslü kıyafetindeki âhenkli renkler ne kadar hayranlık uyandırıcıdır!..

Denizlerde istiridye kabukları içinde incinin meydana gelmesi, antozoer denilen polip cinsinin beyaz, kırmızı ve siyah mercanın varlığına vesile olması da yine güzellik ve zarifliğin, Yaradan’a yani Musavvir, Müzeyyin, Mücemmil olan Cenab-ı Hakka aittir. 

Çeşitleri yüz bini bulan deniz kabuklarının bazılarındaki son derece hoşa giden renlerden ve zariflikten dolayı eski devirlerde, para yerine kullanıldığı gibi, hâlen de güzel salonları süslemektedir.

Gümüş pullarla süslü, parlak yaratıklar, insanı tarif edilmez bir şakınlığa ve hayranlığa dönüşüyor.

İbretle bakanlar için: Sardunya deniz kadar mavidir, güneş parladığında onları sudan ayırmak zor olur. Çünkü sular altı, bir sirk, bir şiir ve daima değişen bir karnavaldan başka bir şey değildir. Kambur kara gözlere, palyaçolara ve meş’um yüzlü bir büyücüye benzer varlıklara rastlar durursunuz!.. Mesela, bu balık, bol kara cübbesini bir dekorda şişiren bir sihirbazı andırır. Palyaço-balık, sanki una bulanmış ve daha sonra çilek reçeli kavanoza düşmüş gibi komik bir görünüşe sahiptir.

Tropiklerdeki mercan yataklarında çok yavaş kımıldayan kamelon balıkları bulunur. Bunlar bir moda dergisinin ressamının gıpta edeceği renklerle yetinmezler, ayrıca sık sık renk değiştirme vasfına da sahiptirler. Bu balıklar birkaç dakika içinde sanki altı veya yedi kılık değiştirmiş gibi renklerini koyulaştırıp hafifletirler. Yosunların canlı filizlerini kemiren tavşan-balık, yaprak yeşili, açık pembe veya koyu kırmızı olabilir. Kaplumbağa veya köpek balıklarının sırtlarına yapışarak onları yem olan derinliklere sürükleyen pilot-balık da sırasıyla yeşil, süt beyaz veya koyu gümüşî renkleri alır.

İlk beyazdan başlayan mercan balığı, daha sonra pembe, al ve siyahımsı bir renk alır. Aslında mercan avcılarının dedikleri gibi balık, yaşadığı mercan tarlalarının renk âlemine bürünür.

Güney Pasifik denizlerinin aslan balığı pembe ve açık mavi renkte olmasına rağmen düşmanla karşılaşınca, şeytan boynuzlarını andıran kara yüzgeçlerine açarak kan renginde hançerlere benzer sivri tüylü kuyruğunu şişirerek suları yarar…

“Betta dişi” yumurtalarını bıraktığı yuvanın etrafında, elle boyanmış gibi nâzik renklerle bezenmiş kanatçıklarını açarak ve kapatarak semazenler gibi etrafta dönerek, görülmeye değer, şâhâne bir semâa başlar. Fakat bir çoğumuz hâlâ, Yaradan’ın büyüklüğüne, sadece deniz yüzündeki dalgaları göstererek, dibindeki esrarengiz dünyadan habersiz bir gaflete delil getirmeye çalışırız. Ah bir şu sathîliklerden bir sıyrılabilsek!... Aslında kendi ruhumuz dâhil, herşeyin derinliklerinde kim bilir neler var?..

Evet biz bu cihana, sahip olmaya değil; şâhit olmaya geldik… Bu şâhitliği tefekkürle taçlandırmak, ne âlâ temâşâ… 

[Safvet Senih] 8.9.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Seherin şehsuvarları [Bârân]

SEHERDE HUZURDALAR, MUŞTU UMUDUNDALAR.
RUKÛ VE KIYAMDALAR, DERİN TESBİHATTALAR.

ÜMMETİN AHVALİNE, DAİM VAHLANMAKTALAR.
DİRİLT BU GÖNÜLLERİ YÂ RÂB, YALVARMAKTALAR.

SEHERDE NİYAZDALAR, DUALAR YAPMAKTALAR.
ELLERİ AÇMAKTALAR, ÂFÂKA BAKMAKTALAR.

İÇLERİNİ ŞERHEDİP, RABB’E DUYURMAKTALAR.
NEZD-İ ULÛHİYTTEN, BİR FEREC UMMAKTALAR.

BİR MÜBAREK AY’DALAR, KİRDEN SAKINMAKTALAR.
RUHLARI PAS TUTMASIN, ONU NURLAMAKTALAR.

BU SEHERİN DİLİNİ,  FARKLI ANLAMAKTALAR.
LATÎFELER PARLASIN, CİLALAR VURMAKTALAR.

SESSİZLİK İÇİNDELER, AKIP ÇAĞLAMAKTALAR.
TALEPLERİ ARZ EDİP, SÜKÛNET BULMAKTALAR.

SONSUZ HAZİNELERİN, ÖNÜNDE DURMAKTALAR.
KAPILARI  AÇAN  O, SESİNİ DUYMAKTALAR.

BİR KAÇ SAAT İÇİNDE UZUN YOL ALMAKTALAR.
IŞIĞIN HIZINDAN ÇOK, FAZLA KOŞTURMAKTALAR.
ALLAH DOSTLARI GİBİ, GECE TEYAKKUZDALAR.
SEHERİN HAVASINI, HER GÜN YAŞAMAKTALAR.

[BÂRÂN] 8.9.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Büyük Görünen Küçük İnsanlar! [Mehmet Ali Şengül]

Allah (cc) insanı, anasının karnından dünyaya hiçbirşey bilmiyor olarak  gönderdi.. İnsana kalp, göz ve kulak verdi.. Akıl, irade ve şuurla donattı.. Beyin fakültesi, kan dolaşımı, sinir sistemiyle harika bir varlık olarak yarattı.. 
    
Allah (cc), başta insan olmak üzere bütün canlıların ve nebâtâtın yaşaması için gökten yağmuru, topraktan saymakla bitirilemeyen, konserve edilmiş rengarenk nimetlerle donattı. Hayatın devamına vesile olan oksijeni, güneşi, suyu ve toprağı, ücretsiz olarak bütün canlıların emrine musahhar kıldı. İnsanlar inansın –inanmasın Rezzak-ı Hakiki olan Allah rızklarını kesmeden vermeye devam ediyor.
    
Böylesine mükemmel, alınıp satılmayan harika lütuflara mazhar olan insan, Hâlık’ını tanımazsa, nimetlerine şükürle mukabelede bulunmazsa, Rabbi’ne karşı en büyük nankörlükte bulunmuş olur.

Nahl suresi 55 ve 56.ayetlerde buyrulduğu gibi; “İşte bunca nimete şükür yerine neticede, böyle nankörlük ederler. Şimdi bir süre eğlenin bakalım, yakında başınıza gelecek âkıbeti öğrenirsiniz.”
“Bir de kendilerine nasib ettiğimiz nimetlerimizden, tutuyor gerçek yüzünü kendilerinin de bilmedikleri o bilinçsiz putlara pay ayırıyorlar. Allah hakkı için, uydurduğunuz bu iftiraların mutlaka hesabı sorulacaktır.” 

Aynı surede 61.ayetde; “Eğer Allah zulümleri (nankörlükleri) yüzünden insanları cezalandıracak olsaydı; dünyada tek canlı bile bırakmazdı. Fakat onları takdir ettiği bir vâdeye kadar bekletir. Vâdeleri gelince ne bir an öne alabilir, ne de bir an erteleyebilirler.” 

110.ayette de; “Bundan sonra şunu bil ki: Şüphesiz ki senin Rabbin, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıktan sonra mücâhede edip sabreden, ardından da hicret edenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O gafurdur, rahîmdir.” Buyrulmaktadır.

Nice büyük gibi görünen küçük insanlar vardır ki, dünyada elde ettikleri ve ölümle kaybetme mecburiyetinde oldukları makam, servet, şan ve şöhret onların başlarını döndürüyor, ölümü unutturuyor. Sanki  dünyada ebedi kalacaklarmış gibi, geçici olarak ellerine geçen fırsatları, çıkarları adına kullanıp kendilerine engel gibi gördükleri herkese, her türlü zulmü ve kötülüğü yapma cür’etini gösteriyorlar.
      
Bu ‘büyük görünen küçük insanlar’; tarih boyu milyonların gözüne baka baka, makamlarını, ellerine geçirdikleri kuvveti ve dînî kimliklerini kullanarak, çok rahat yalan, isnat ve iftiralarda bulunmuşlar ve bulunmaya devam edeceklerdir. Mahkeme-i Kübrâ’da, hâkimler Hâkimi Allah huzurunda, zerre kadar hayır ve şerrin hesabının sorulacağını unutuyorlar. Allah da onlara dünyada kendilerini unutturuyor.
   
Bazen de, öyle büyük, allame görünen insanlar vardır ki, yanlış içtihatlarıyla nice çocuk, kadın, yaşlı, hasta, olup bitenlerden hiç haberi olmayan, hiçbir şey bilmeyen suçsuz garibanların, müsait olmayan hapishane odalarında, aç ve susuz bırakılarak işkence içinde sıkıntı çektiklerini bildikleri halde, girdikleri yoldan geri dönemiyor, battıkları çamurdan çıkamıyor, hakkı ve adaleti seslendiremiyorlar. ‘Yaptılar, çeksinler’ deyip, şayet varsa üç-beş suçlunun yanında yüzbinlerce masumun sancı ve ızdırap içinde kıvranmalarına fetva vererek hatalarında ısrar ediyorlar.

Dünyanın son basamaklarına tırmanmakta olan bu insanlar, konumları itibariyle hakemlik rolü yapsalardı -hâlâ da yapabilirler-; ‘ceza suça terettüp eder’ kaidesini hatırlatıp; ‘bu kadar mazlum, günahsız insanlara çile ve ızdırap vererek zulmetmeyin’ diyebilirlerdi. O zaman bu günahsız, masum insanlar cehennem azabı çeker gibi sıkıntıya maruz kalmazlardı. Böylece kendileri sorumluluktan kurtulurlardı. 

İsra suresi 13.ayette Hâkim-i mutlak olan Allah (cc); “Her insanın vebalini, kendi nefsine bağladık, her insan yaptıklarına göre muamele görür. Nitekim kıyamet günü hesap defterini önünde açılmış bulacaktır.”  Buyurmaktadır.

Âyet-i kerime insanın yaptığı her hareketle, âdeta bir kalem gibi, daha doğrusu tuşa dokunmuş gibi, kendi ekranında hayatı boyunca bir şeyler yazıp durduğunu, kıyamet günü de, âdeta bunun çıktısını alacağı izlenimini vermektedir. İnsan, dünya hayatında nefsin arzu ve isteklerini öne çıkarıp, günahlarını, ayıplarını, yalan, isnat ve iftiralarını rahatlıkla gizleyebilmektedir. Ama âhirette her şey göz önüne serilecek ve onların hesabı sorulacaktır.

İsra suresi 14.ayette Cenab-ı Hak; “Şöyle deriz ona: “Defterini oku. Bugün muhasebeci olarak kendi işini görmeye kendin yetersin!”

53.ayette; “Söyle o kullarıma: “Hep en güzel sözleri söylesinler, çünkü şeytan aralarını bozmaya çalışır. Gerçekten şeytan insanın açık düşmanıdır. Muhaliflere delil getirirken, delilleri en güzel tarzda ifade etsinler, hiddet göstermeye, sövüp saymaya kalkışmasınlar.”

72. ayette; “Kim bu dünyada gerçekleri görmede kör ise, âhirette de kördür, hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir.”

76.ayette; “Onlar yurdundan çıkarmak için seni tedirgin edip dururlar. O takdirde kendileri de senden sonra pek az kalır, sonra da yok olur giderler.”

83.ayette; “İnsana her ne zaman nimet versek, Allah’ı anmaktan yan çizer, umursamaz. Başına bir dert gelince de ümitsizliğe düşer.”

84.ayette; “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.”

97.ayette de; “Allah kimi doğru yola iletirse, işte doğru yolda olan odur. Kimi şaşırtırsa, artık Allah’tan başka ona hâmi ve yardımcı bulamazsın. Kıyamet günü onları kör, sağır ve dilsiz olarak yüzükoyun haşrederiz. Varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi zayıfladıkça onlara çılgın alevi artırırız.”  Buyurmaktadır.

Rabbimiz Kehf suresi 6.ayette; “(Habibim) Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin!” 

7.ayette; “Biz, dünyada bulunan her şeyi ona bir zinet kıldık. Böylece insanlardan kimin daha iyi iş gerçekleştireceğini ortaya koymak istedik.”

17.ayette; “...Allah kime hidâyet verirse doğru yolda olan odur; kimi de hidâyetten mahrum eder şaşırtırsa, artık imkânı yok, ona yol gösterecek bir dost bulamazsın.”

103. ve 104. Ayetlerde de; “De ki: “İşleri yönünden âhirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını bildireyim mi?”
“Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları işlerin karşılıkları hep boşa gidecektir. Halbuki kendilerinin güzel güzel işler yaptıklarını sanırlar.” Buyurmaktadır.

Allah (cc), kullarının ahireti kazanmaları için dünyayı yollarına bir pazar olarak kurmuştur. Kaybetmeden kazansınlar, ebedî ölümsüz hayatlarını dünyanın geçici zevklerine, altın, gümüş ve villalarına feda etmesinler. Bir talebe gibi dünya mektebinde derslerine iyi çalıssınlar, diplomalarını alsınlar. Beklenmedik bir anda vuku bulacak ahiret yolculuğunda, en önemli emniyet vesikası olan pasaportlarını almaya, imanla Allah huzuruna gitmeye çalışsınlar.

Dünyada büyük görünen, kibir ve gururlarıyla çalım satan, kuvveti kendi çıkarları adına zulümde kullanan ve bu gayr-i meşru adaletsiz tavır ve davranışa fetva veren bu insanların, öbür tarafta nasıl bir durumla karşılaşacaklarını, Kur’an ve sünnetin rehberliğinde tahmin ediyor, acıyor ve üzülüyoruz. ‘Değmez dünya hayatı için ahireti yakıp yıkmaya!’ diyor; yüzbinlerce masum çocuk, kadın, yaşlı, hasta bîgünah mazlum, mağdur, mahkum, hicret edip gaybubet içinde kıvranan Allah kullarının durumunu,  merhamet-i sonsuz olan Allah’a havale ediyoruz. 

[Mehmet Ali Şengül] 8.9.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Ümittir bize en çok yakışan [Faik Can]

Uzun zamandan beri yüzbinlerce insan çok büyük bir imtihandan geçiyor. Atmosfer, inanan insanlar aleyhine her geçen gün biraz daha kararıyor. Zulümler, tutuklamalar, işkenceler, sürgünler masum insanların canına okuyor. Her yeni güne yeni bir ümitle uyanan insanlar günün sonunda inkisarla bir kere daha iki büklüm oluyor. Bu amansız süreç ve imansız zalimlerin yaptıkları masum gönüllerde ister istemez bir kısım ümitsizliklere, karamsarlıklara sebebiyet veriyor. Ruh dünyası böylesine sarsık ve canı dudağında yüzbinlerce masum, dizlerine derman, yüreklerine fer bekliyor.

Oysa Rabbimizin bize en büyük ihsanı olan imanımız bizi ye’se düşmekten alıkoyuyor. Tarih ve hadiselerle sabit ki hiçbir gece, gündüzle noktalanmadan bitmiyor. Hiçbir kış, baharı netice vermeden nihayete ermiyor. Cenab-ı Hakk’ın âdet-i Sübhaniyesi bize gösteriyor ki Hak yolunda çekilen bütün sancılar yeni doğumların habercisidir.

Muhterem Hocaefendi’nin sık sık tekrar ettiği gibi “Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir.” Bu itibarla insan her türlü yeis duygusunun şeytanın kirli ve necis fısıltılarından başka bir şey olmadığını bilmelidir. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruhunda ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlik asla yer bulmamalıdır. Bizim dünyamızda her fert ümitle varlığa erer; toplum onunla dirilir ve gelişme seyrine girer. Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesidir; zahirî bütün olumsuzluklara rağmen Rabbe itimadın ünvanıdır.

Hapiste de olsalar özgürler  

Yüce Yaratıcı’nın insanın mahiyetine koyduğu benzersiz potansiyel ona kâinata meydan okuyabilecek bir iktidarın kapılarını açmaktadır. Bu iktidar bazılarının zannettiği gibi dünyevi ve maddi bir iktidar değildir. Allah’tan başka bütün güçleri elinin tersiyle itip Yegâne Kudret Sahibi’ne sığınmanın, O’nun hesabına yaşamanın ve hayatı O’nun namına sürdürmenin ruhta hâsıl ettiği derin itminan hissidir. Hapiste ya da sürgünde olmak bu gücün farkına varmaya mani değildir. Esas olan ruhun hür olmasıdır. “İnanan insan zindanda dahi olsa bahtiyardır, imansız insan ise saraylarda bile yaşasa bedbahttır” bu hakikati ifade eder. Bu iman ve Rabbe itimat sayesinde insan, kâinatlar ötesi Kudreti Sonsuz’la münasebete geçer ve O’nunla her şeye yetebilecek bir güç ve kuvvete ulaşır.

Semasının karardığı, azminin kırıldığı ve canının dudağına geldiği bir devrede, Âdem Nebî’yi ayağa kaldıran ümidiydi. O, şeytanın kendisine taktığı çelmeyle yere düşmedi; “Nefsime zulmettim” dedi ve dirildi. Allah’ın halifesi olarak yeryüzüne O’nu temsil etmek, tanımayanlara O’nu tanıtmak ve yolunu şaşırmışlara rehber olmak üzere gönderildi. Şeytan ise, gönlünden akıttığı ümitsizlik kan ve irini içinde bocaladı durdu ve nihayet boğuldu…

İbrahim Peygamber ateşe atılırken de, kuş konmaz kervan geçmez bir vadiye genç eşini ve henüz bebek olan evladını bırakırken de ümitsiz değildi. Ne ateşin yakıcılığı, ne Nemrut’un zulmü ne de vadinin vahşeti O’nda en ufak bir tereddüde sebep olmamıştı. Zevcesi Hacer validemiz O’na “Bizi buraya bırakmanı Rabbin mi emrediyor; öyleyse O bizi zayi etmeyecektir!” derken aynı ümidi seslendirmişti. Bu öyle bir ümit ve teslimiyetti ki mükâfatı Kâbe’yi yeniden inşa etmek ve kıyamete kadar tavaf edeceklerin hasenatına ortak olmak şeklinde tecelli edecekti.

Yakup Peygamber, gözlerine ak düşmesine rağmen Yusuf’tan ümidini kesmemişti. Biliyordu ki, bir hikmete mebni Yusuf’u ondan alan elbette onu zayi etmeyecekti. Etrafındakilerin kendisiyle alay etmesine rağmen o hep ümit solukladı. Önce gömleğinin kokusuna, sonra da Yusuf’una kavuştu.

‘Eyvah yakalandık!’ dediler ama…

Hz. Musa (aleyhisselam) yıllar boyu uğraşıp hidayetlerine vesile olduğu ashabıyla birlikte Firavun’dan kaçarken karşısına çıkan deniz bile O’nda ye’se sebep olmadı. Denizle Firavun’un ordusu arasında kalmış ashabının “Eyvah yakalandık!” telaşına O, “Rabbim benimledir ve O, bana elbette bir çıkış yolu gösterecektir!” teslimiyetiyle karşılık verecekti. Bu aynı zamanda denizleri yarıp içinde yol açmaya yetecek bir ümidin terennümüydü.

Nebiler Serveri (aleyhi’s-salâtü ve’s-selam), saklandığı mağaranın kapısına kadar gelen, soluklarını işittiği düşmanların varlığına rağmen “Tasalanma dostum, Allah bizimledir!” diyerek endişeli dostuna ümit fısıldamıştı. Kimi müşrik, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela on binlerce teçhizatlı askerle Medine’yi kuşatan azgın güruha karşı Hendek kazarken, kayalardan çıkan kıvılcımların gönlünde ateşlediği ümitle istikbaldeki fütuhatı haber veriyordu.

Âdem Nebî’den beri her gönül eri ümitten bir meş’ale ile yola çıkmış, bununla tufanları göğüslemiş; fırtınalarla pençeleşmiş ve dalgalarla boğuşmuştur. Ümit bazen bir Cûdî tomurcuğu, bazen bir İrem Bağı, bazen de Medine’leşen bir Yesrib hâline gelmiştir.

Hele her şeyin bittiği; inanan insanların belinin büküldüğü, gururlarının kırıldığı dönemlerde iman ve ümit destansı bir hal alır. Allah’la irtibatı kuvvetli bir insan böyle zamanlarda O’nun Kudretini, inayetini, riayetini hep yanında hisseder. Elli bin defa çarkı, düzeni bozulsa da sarsılmadan yoluna devam eder; yoklukta, varlık cilvesi gösterip ölü ruhlara can olur.

Bütün ömrü hapislerde, sürgünlerde geçmiş ümit kahramanı Bediüzzaman Hazretleri her tarafın boz bulanık bir hal aldığı, düşmanların dört bir yandan etrafı kuşattığı 1910’lu yıllarda yazdığı Muhakemat adlı eserinde ümidini bakın nasıl haykırıyor: “Hem de bilâ perva olarak ilan ederim ki, zaman ve zeminin merhametsizliğinden dolayı şimdilik az ve zayıf olsalar da Hak neşv ü nema bulacaktır ve taraftar ve mültezimleri muzaffer olacaklardır. Hem de itikadımdır ki, istikbalde hüküm sürecek ve zeminin her kıtasında hâkim-i mutlak olacak yalnız hakikat-ı İslâmiyettir.”

Geceyi yaşayıp onun hiç bitmeyeceğini düşünmek, sancıyı hissedip doğumun gerçekleşmeyeceğini hesap etmek, fırtınayı görüp arkasındaki rahmeti düşünmemek âdet-i ilahîden habersiz olmanın ifadesidir. Şeytanın bir anlık aldatmasına kanıp günah işleyen bir adamın Allah’ın Rahmetinden ümidini kesip tevbeyi terk etmesi gibi insanı helake götürecek bir bedbinliktir.

Rehberin ardından sarsılmadan yürümek vaktidir

Eğer insan yürüdüğü yolun doğruluğundan ve rehberinden eminse ümidini kaybetmemelidir. Zira uzun yollar ümitle aşılır. Kandan irinden deryalar ümitle geçilir. Dirliğe ve düzene hem fert planında hem de cemiyet olarak ümitle erilir.

Yeis mâni-i her-kemâldir. Ümit noktasında mağlup olanlar, pratikte de yenilmiş sayılırlar. Niceleri iman ve ümit zaafından ötürü, yarı yolda kalmışlardır. Küçük bir zelzele, gelip geçici bir fırtına, akıp giden bir sel, onların azim ve iradelerini alıp götürmüştür.

Solmayan renge, sönmeyen ışığa, batmayan güneşe gönül verenlerin geceleri sabah aydınlığında, gündüzleri de Cennet bahçeleri gibi rengârenktir. Böyle bahtiyarların karanlık bilmeyen ufuklarında güneşler kol gezer. Onların her biri ulu bir ağaç gibi, semaya doğru ser çekmiş ve kökleriyle zeminin derinliklerine inmiştir. Ne karın yağması, ne dolunun şiddeti, ne de tipinin, boranın yakıp kavuruculuğu onları ümitsizliğe düşürmez.

Zahiri karanlıkların birbirini takip ettiği bugünlerde bizler dayanıp darılmayan, azmedip yılmayan ve hele ümitsizliğe asla kapılmayan yol göstericimizin ardı sıra, sarsılmadan yürümek mecburiyetindeyiz. Musibet zamanının dua zamanı olduğunun bilinciyle her günü yeni bir teveccühün, farklı bir münacâtın vesilesi bilip Ulu Dergâha yüz sürmenin peşinde olmalıyız. Unutmamalıyız ki, feleğin geniş dairedeki çarkı hiçbir zaman, bu sefil zalimlerin kokmuş felsefelerine ve bozuk hesaplarına göre cereyan etmeyecektir..!

[Faik Can] 8.9.2017 [TR724]

Alacaklı gidenler [Emine Eroğlu]

“Gariplere müjdeler olsun” hitabının muhatapları onlar.

Dünya onlara en çirkin yüzünü gösterip kendine küstürdü.

Tek suçları “farklı” oluşlarıydı.

“Uğursuzsunuz siz, şayet (sizi siz yapan ahlaki değerlerden) vazgeçmezseniz, sizi taşlarız, acı mı acı bir azap size dokundururuz.” diyen belde halkına, “Uğursuzluk dediğiniz şey, size ancak sizden gelir. Gerçek size hatırlatıldı ve uyarıldınız diye mi böyle tepki gösteriyorsunuz? Siz, sınır tanımaz ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve kabiliyetleri boşa sarf eden bir topluluksunuz.” diye cevap veren elçiler gibi taşlandılar.

“Acı mı acı bir dünya azabı” üzerlerine boca edildi.

Firavun’a boyun eğmedikleri için, “Ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Kimin azabının daha şiddetli, daha devamlı olduğunu işte o zaman anlayacaksınız!” diye tehdit edilen büyücüler gibi “Mümkün değil” dediler, “bize gelen bunca delillere ve bizi Yaratana karşı seni tercih edemeyiz. İstediğin hükmü ver. Senin hükmün nihayet, bu dünyada geçer.”

Zulüm karşısında boyun eğmedi, eman dilemediler.

Zeliha’nın iftirasına uğrayan Yusuf gibi, masumiyetleri bilinmesine rağmen müfteriyi aklamak, muktedire zaman kazandırmak için zindanlara atıldılar.

Kucağında apaçık bir mucizeyi taşıyor olmasına rağmen iffeti sorgulanan Hazreti Meryem gibi, kendini bilmez saldırganlar karşısında “suskunluk orucu” tuttular.

Kerbelâ’da kuşatılan Hazreti Hüseyin gibi, her türlü insanî haklarından mahrum bırakıldılar da evlatlarına bile acıyan olmadı. Kırk yıllık dostlarının nefret oklarıyla yaralandılar.

“Seni öldüreceğim” diyen kardeşine, “Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben isterim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!” diyen Hâbil gibi zalim kardeşlerine benzemeyi reddettiler.

Dağlanmış yaraları ile çıktılar Efendimiz’in (sav) manevî  huzuruna

Hayatları boyunca karakol yüzü görmemiş, bir tokat atmak için bile kimseye el kaldırmamış, bilerek karıncayı incitmemişlerdi.

Belalar yağmur gibi yağdı üzerlerine. Habbab bin Eret gibi dağlanmış yaralarıyla çıktılar Efendimiz’in(sav) manevî huzuruna.

Üstadları gibi mahkemelerde bir câni gibi muamele gördü, bir serseri gibi şehir şehir sürgüne yollandı, memleket zindanlarında aylarca tecrid edildiler. Canlarına kast edildi. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldılar. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettiler. “Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” cümlesini kendi isimleriyle kurdular.

Hüzünler kulübesinde gözyaşı döktü, Hz. Musa gibi “Ya Rabbî! Bana lütfedeceğin her türlü nimete muhtacım!” diyerek hicret yollarına düştüler.

Mahrumiyetin Çölüne, Yokluğun Gurbetine Atıldılar

Yürekleri dayanmadı kiminin. Ciğerleri yandı, içleri kan ağladı. Vefasızlığın gurbetinde, sevdiklerinin gözleri önünde (bazıları ondan bile mahrumdu) eriyip gittiler.

Yollarda öldü kimileri. Allah ve Resulüne gitmeye niyet etmişlerdi de, vardıkları Allah ve Resulü oldu.

Bazıları bebekti, çocuktu. Anne babacıklarından neden mahrum bırakıldıklarını hiç anlamadan ebedî vuslat yurduna göçtüler.

Hastaydı bazıları. Bakıma muhtaç bırakıldı, iradi olarak ölüme terk edildiler. Bakışlarında katman katman acı, seslerinde düğüm düğüm burukluk vardı.

İsimleri, adresleri terör örgütlerine verildi. Kendi vatandaşına tuzaklar kuran bir devletin, boğazına kadar günaha batmış “kapkaranlık” bir siyasetin alicengiz oyunlarıyla heder edildiler.

Dövülerek öldürüldüler de meçhul hikayelerine vücutlarındaki işkence izlerinden başka tanıklık eden olmadı.

Pencerelerden atıldılar da intihar ettikleri söylendi.

Gözaltında kayboldular da cesetleri başka şehrin kıyılarına vurdu.

Kendilerine yaşatılan şeyin ağırlığı karşısında, “Allah’ım al canımı!” diye dua ettiler de, oracıkta emaneti sahibine teslim ettiler…

“Ah!”ları yedinci kat semadan duyuldu. Ama akrabanın, komşunun evinden duyulmadı.

Kendi Acılarında Beşeriyetin Acılarını Tecrübe Ettiler

İnsanlardan bir insandılar. Kendi acılarından bütün bir tarihin ve beşeriyetin acılarını tecrübe ettiler.

Masum, mazlum, mahkum, mağdur, sürgün, çaresiz ve yaralıydılar.

Geride bıraktıkları ile milyonlar anne, baba, kardeş, evlat, dost ve akrabaydılar.

Ölürken sevdikleri ile vedalaşamadılar.

Cenazelerine katılanlar fişlendi. Bir kabir yeri çok görüldü onlara.

Cenazesi olmayanlar dahi vardı.

“Bir garip öldü diyeler
Kırk günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin”

diyen Yunus’a bundan daha fazlasının da mümkün olduğunu gösterdiler.

“Dü cihandan el yudum” deyip gittiler.

Sadıklar, şehitler, salihler kervanına katıldılar.

Hor ve hakir görülmüşlüklerini Allah’a şikayet ettiler.

Son nefeslerini alacaklı olarak verdi, geride kalanları alacaklı bıraktılar.

[Emine Eroğlu] 8.9.2017 [TR724]

Ebu Talib Mahallesi -Hac Hatıraları-7 [Harun Tokak]

Kâbe’de kıldığımız bir öğle namazı sonrası Hasan Abdullah’la birlikte Merve Kapısı’ndan çıkıyoruz. Harem-i Şerif’in serinliğinden sonra dışarda bunaltıcı bir sıcak karşılıyor bizi.

Şehir nefes almakta zorlanıyor.

Zemzem bidonlarının sıralandığı subaşları oğul vermiş arılar gibi insan kaynıyor. İnsanlar bardaklara ilk doldurdukları suyu içiyorlar, sonraki bardağı ise serinlemek için başlarına döküyorlar.

Havada binlerce, yüzbinlerce birbirine dolanmış ışık iplikçiği uçuşuyor. Diklemesine inen güneş ışıkları göz açtırmıyor, sersemletiyor.

Peygamberimizin doğduğu eve kadar geliyoruz.

Büyük mutluluklara ve büyük musibetlere muhatap olduğu, yüreğinde değişip duran mevsimlerden belli olan kutsal evin gözlerinde bin bir bahar ve hazan yer değiştirip duruyor.

ŞİB-İ EBİ TALİB

Bir zamanlar Müslümanlara o korkunç boykotun uygulandığı Ebu Talib Mahallesinin başlangıcı burası. Araplar, “Şib-i Ebi Talib” diyorlar.

O günlerde ülkemde yaşananlardan dolayı tecrit ve sürgün konusunda oldukça duyarlıyım. Tıpkı Hazreti Yusuf gibi kardeşlerinin ihanetine uğrayan, linç edilen, her türlü iftiraya maruz bırakılan, işsiz bırakılan, serveti elinden alınan, tutuklanan, bebekleri ile birlikte hapse atılan, en acımasız işkencelere maruz kalan yüz binlerce mağdur ve mazlum müminin yaşadıkları, ilk Müslümanların çektikleri işkence ve mahrumiyetleri hatırıma getiriyor.

Saçı sakalı ağarmış, doksanına dayanmış yaşlıların bileklerine vurulan kelepçeler, elleri ranzaya kelepçelendiği için dünyaya yeni getirdiği bebeğini kucağına alamayan, yavrusuna süt emziremediği için göğüsleri patlayacak hale gelen anneler, hücrede bir başına doğum yapan kadınlar, okulu ve öğrencisi elinden alınan öğretmenler; ışığı söndürülen okullar, yurtlar hayalleri yıkılan yığınlar yüreğimi yakıyor.

Ebu Kubeys Dağının eteklerindeki bu mahallede hala Ebu Tâlib’in yakarışları yankılanıyor:

“Allah’ım! Bize zulmedenlere, bizi insanlarla görüşmekten mahrum bırakanlara ve hakları olmadığı halde bize saldırıp haksızlık yapanlara karşı Sen bize yardım eyle!”

Sonsuz baharların uç verdiği kutlu evin gölgesine sığınıyor, hüzünlü sesini duymak için sessizliğe bürünüyoruz:

“Hazreti Ömer’in, canını almaya gittiği Peygamberde can bulmasından sonra müşrikler derin bir hüsrana kapıldılar ve yine Darü’n Nedve’de toplandılar. Darü’n Nedve, tarihinin en yoğun, en çaresiz toplantısına ev sahipliği yapıyordu.

Hayır, imkân yok! Alınan her karar, başvurulan her bitirme operasyonu Müslümanların yeni bir zaferi ile sonuçlanıyordu.  Sular hep Müslümanların gemisini yüzdürüyor gibiydi. Görünen ve görünmeyen yer altı ve yer üstü nehirleri İslam denizine boşalıyordu.

Müşrikler kendilerini iyiden iyiye mağdur ve mazlum hissetmeye başladılar. Hayatlarının ahengi bozulmuş, ağızlarının tadı kaçmıştı. Şimdiye kadar kullandıkları yöntemlerle Müslümanların üzerine gidemezlerdi artık. Zulümlerine bir son da veremezlerdi. Bu işin sonu nereye varacaktı?

Herkes burnundan soluyordu.

HER ALANDA BOYKOT

Yeni ve parlak bir fikre ihtiyaçları vardı.

Çok ateşli tartışmalar sonunda öldürücü bir darbenin kararını aldılar. Onları sadece Müslüman olduklarına değil doğduklarına pişman edeceklerdi.

Suskunluk, alay ve korkunç işkenceler döneminden sonra hepsinden daha soğukkanlı yeni bir işkence yöntemiydi bu: Abluka ve boykot…

İktisadi, sosyal, siyasi, ailevi, psikolojik… Her alanda boykot.

Yaklaşık kırk Kureyş lideri kararlaştırdıkları maddeleri, sözleşme şeklinde yazdırıp mühürlediler. Bu işe bir de kutsiyet vermek için beze sararak, bir yafta gibi, Kâbe’nin duvarına astılar. Bu kararlarına aykırı hiçbir harekette bulunmayacaklarına dair yeminler ettiler.

Öncelikle herkesten safını seçmesini istediler.

Hazreti Peygamber ve Onun yanında yer alan Müslümanlarla, Haşimoğulları ve Muttaliboğullarından Hazreti Peygamber’i himaye etmek isteyenleri düşman ilan ettiler.

Onları Mekke’nin kenarındaki Ebu Talib mahallesinde toplanmaya zorladılar.

Haşimoğullarından Ebû Leheb dışında herkes Hazreti Muhammed’in yanında yer aldı.

Anlaşma tüm şehre ilan edildi:

” Müslümanlara, onları himaye eden Haşim oğulları ve Muttaliboğullarına bir şey satılmayacak ve alınmayacak. Akrabalık ilişkileri dâhil her türlü ilişki kesilecek, kız alıp verilmeyecek. Bu maddeler bütün Hâşim oymağı Şi’b-i Ebi Talib’de mahvoluncaya dek sürecek”

Anlaşma, sadece Kâbe’nin duvarına değil, Efendimizin akrabalarının ve bir avuç Müslümanın boyunlarına asılmış bir yaftaydı. Çünkü toplu ölüm fermanından başka bir şey değildi.

Bütün Hâşim ve Muttaliboğulları, Mekke’de bulunan Müslümanlar Ebu Talib mahallesine göçe zorlandı. Evleri bu bölgede olmayanlar ikamet edebilmek için çadırlar kurdular. Allah’ın Rasulü de Merve’den buraya taşındı.

Ebu Talib kendisi Müslüman olmadığı halde Müslümanların başına geçti.

Kadın, yaşlı, hasta, çocuk demeden, akrabalık bağları hiçe sayılarak herkes bu toplama kampında yaşamaya mahkum edilmişti. Nereden su bulacaklar, nerede ihtiyaçlarını görecekler, nereden nasıl gıda tedarik ederek geçimlerini sağlayacaklardı?

Müşriklerin ani bir baskın ihtimaline karşı, Efendimizin evinin etrafında gece gündüz nöbet tutuluyordu.

Sürekli teyakkuz halindeydiler.

Yiğit amca Ebu Talib’in gayretleri görülmeye değerdi. Geceleri uyuyamıyor, Güllerin Efendisinin evinin etrafında dolaşıp duruyordu.

Bazı zamanlar Peygamberimizin yatağına çocuklarından veya amcaoğullarından birini yatırıyor, Ona kendi yatağını veriyordu.

Her an bir baskın, kanlı bir suikast olabilirdi.

Müşrikler, mahalleye açılan yol başlarına silahlı nöbetçiler koymuşlardı.  İnsan ve gıda girişleri engelleniyor, etrafta kuş uçurtulmuyordu.

Başta Ebu Cehil olmak üzere kentin ileri gelenleri, iki dağ arasındaki bu mahallenin giriş ve çıkışlarını kontrol altında tutuyorlardı. Bütün ikmal yolları kesilmişti.

Esnaf, Müslümanlara bir şey satmaya cesaret edemiyordu. Hazreti Hamza ve Hazreti Ömer gibi cesur kimselerin dışında, kimse çarşıya pazara çıkıp alışveriş yapamıyor, dışardan gelen tüccarların Müslümanlara mal satmalarına izin verilmiyordu.

Müslümanlar ancak haram ayların girdiği hac mevsiminde mahalle dışına çıkıp ihtiyaçlarını temin edebiliyordu. Hac mevsiminde bile azılı müşrikler köşe başlarını tutuyor, “Kim onlara bir şey satacak olursa malını yağma ederiz.” diyerek tüccarları korkutuyordu. Velid bin Muğire, “Onlardan herhangi bir kimsenin yiyecek aldığını görürseniz fiyatını yükseltin, onları borçlandırın.” diye nasihatlerde bulunuyordu.

Müslümanların yanlarında getirdikleri yiyecekler tükenmeye başladı. Ticaret yapamadıkları için servetler de eriyordu. Yakınları onlara yardım edemiyor, bir çimdik tuz, bir tas hurma bile veremiyordu.

“Bak başının çaresine!” denilerek bir sindirme, bir kök kazıma operasyonu yapılıyordu.

BİR NEVİ SOYKIRIM

İkinci yılın sonunda açlık had safhaya ulaşmıştı. Ebu Talib mahallesinde geceleri açlıktan ağlayan çocukların sesleri yankılanıyor, çocuklar ve yaşlılar bakımsızlıktan ölüyordu. Müslümanlar, ot ve ağaç yaprağı, ağaç kabuğu yemeğe başladılar.

Bu bir nevi soykırımdı.

Kendisine iman eden bir avuç insanın sararıp solan yüzleri, çöken avurtları, açlıktan saatlerce ağlayan, sonunda yorgun ve bitap bir halde susarak uykuya dalan çocukların çığlıkları, birer mızrak gibi gelip Efendimizin bağrına saplanıyordu.

Müşriklerin arasında bu zulüm ve işkenceden rahatsız olanlar da vardı. Zamanla bu kişiler memnuniyetsizliklerini açıkça dile getirmeye başladılar. Onlardan bir kısmı abluka altında tutulan yakınlarına birtakım ihtiyaçlarını gizlice ulaştırıyorlardı. Hâkim bin Hizam onların başında geliyordu. Halası Hazreti Hatice’ye yiyecek taşıyordu.

Allah Rasulünün akrabalarından Hişam Bin Amr’da geceleri devesine erzak yükleyerek abluka altında tutulan mazlumlara gönderiyordu. Hişam, mahalleye yaklaştığı zaman devesinin yularını çözüp, arkasına vurarak onu mahalleye doğru sürüyordu.

Müşriklerin gözcüleri birkaç defa Haşim’i yakaladılar. Bir gün onu iyice sıkıştırdıklarını gören Ebu Süfyan’ın sözleri vicdanın isyanıydı:

“Bırakın onu! Adam ailesine ve akrabalarına iyilik etmiş. Ben, Allah’a yemin ediyorum ki keşke biz de onun yaptığı gibi yapsaydık, ne güzel olurdu.” dedi.

Bu sıkıntılı günlerde Hazreti Hatice Annemiz, hem müminlere, hem de Efendimizi himaye eden akrabalarına bir nebze de olsa nefes alma fırsatı verenlerden biriydi. Elindeki imkânlar, boykotun değirmeninde öğütülse de varlıklı bir kadındı ve piyasayı biliyordu. Çoğu zaman yeğeni Hakim Bin Hizam’ı devreye sokuyor ve böylelikle olabildiğince açlara çare, açıklara da sütre oluyordu.

Yine böyle bir gün, Hâkim Bin Hizam, tedarik ettiği bir miktar buğdayı gece karanlığında gizlice halasına getiriyordu.

Ebu Cehil onu yakaladı ve yolunu kesti. Bu cehalet otoritesine, kendi başına bir fert nasıl karşı koyabilirdi? Kardeşi bile olsa, farklı bir sese ve davranışa tahammülü yoktu Ebu Cehil‘in:

“Haşimoğullarına yiyecek götürmek ha! Diye gürledi. “Yemin olsun ki, ne sen elimden kurtulabilirsin, ne de onlara yiyecek götürmene müsaade ederim. Göreceksin, seni Mekke’ye rezil edeceğim.”

MASUMİYET ZIRHI

Onlar tartışırken yanlarına Ebu’l Bahterî geldi. O da Haşimoğullarındandı.

“Aranızda ne oluyor öyle?” dedi.

“Bu adam Haşimoğullarına yiyecek taşıyor” dedi Ebu Cehil. Ebu’l Bahterî Müslüman değildi ama insaflı bir insandı:

“Onun yanında halasına götürmek istediği yiyecek var ve sen götürmesine engel olmaya çalışıyorsun öyle mi? Çekil adamın yolundan.”

Ebu Cehil kolay pes eden bir adam değildi. Aralarında kıyasıya bir kavga başladı. Ebu’l Bahterî eline geçirdiği bir deve kemiğiyle Ebu Cehil‘in kafasını yardı. Ebu Cehil yarası ile uğraşırken, istikbalin sahabesi Hâkim malları halası Hazreti Hatice’ye ulaştırdı.

El ve avuçtakiler bir bir tükense de yıllar süren bu acımasız tecrit karşısında hiç kimse zalim boykotçular önünde zillete düşmedi. Masumiyeti bir zırh gibi geçirdiler sırtlarına ve sabrettiler.

Bu günlerde Cibril-i Emin, Yusuf Suresi’ni getirdi. Sure, Hazreti Yusuf’un başından geçenleri anlatıyor ve zorluklar karşısında bir müminin, mümince duruşunu resmediyordu!

Baştan sona sureyi okuyunca Müslümanlar rahat bir nefes aldılar.

Yusuf Suresi’nde anlatılanlar yaşadıkları hayata ne kadar da benziyordu!

“Kör kuyulara atsalar, köle pazarlarında satsalar, iftiraya uğratsalar, zindanlara doldursalar, Rabbimiz bizden razı ise ne gam! Bu günler de geçer.” dediler.

YOLUN SONU GÜZELDİ

Süreyi bilmiyorlardı, ama sureden anladıkları kadarı ile yolun sonu güzeldi.

Bir gün Güllerin Efendisi, amcası Ebu Talib’in yanına vardı.

“Ey amca!” dedi. “Şüphesiz ki Rabbim, Kureyş’in o Kâbe’ye astığı sayfaya bir kurtçuğu musallat etti ve o da, anlaşmada Allah’ın adının dışında ne varsa hepsini yiyip bitirdi.” Ebu Talib şaşırdı. Yeğeninin Kâbe’ye gidip de bu sayfayı göremeyeceğini biliyordu. Kureyş’in kin ve nefreti bırakın sayfaya ilişmeyi, sayfanın yanına bile yaklaşmaya müsaade etmiyordu.

“Bunu sana Rabbin mi haber verdi?” diye sordu.

“Evet” dedi Allah’ın Rasulü.

Ebu Talib, kardeşleri Hazreti Abbas ve Hazreti Hamza’yı da çağırdı. Durumdan onların da haberdar olmasını istedi. Bir zulüm devri sona ermek üzereydi. Hiç vakit geçirmeden, hep birlikte Kâbe’ye yöneldiler. Onların gelişini gören herkes, Kâbe’nin yeni bir hadiseye gebe olduğunu düşünüp olacakları beklemeye başladı.

Doksan yaşındaki Ebu Talib sürgün günlerinde iyice çökmüş yürümekte zorlanıyordu.  Onun gelişini gören müşrikler, pes ettiğini, boyun eğdiğini, aklının başına geldiğini düşünüp sevindiler. Yeğeni Hazreti Muhammed’i (a.s)teslim edeceğini zannettiler.

Ebu Talib “Ey Kureyşliler!” dedi. “Benim kardeşim oğlu Muhammed, sizin sayfanıza Allah’ın bir kurtçuğu musallat ettiğini ve bu kurtçuğun da o sayfayı yediğini söylüyor. Hepiniz biliyorsunuz ki O asla yalan söylemez! Onun söylediğine göre, anlaşmada bulunan akrabalık bağlarını kesme ve haddi aşma gibi bütün taşkınlık ve zülüm kelimeleri yok olup gitmiş, sadece Allah’ın adı kalmıştır. İşte size bir fırsat!.. Şayet yeğenimin söyledikleri doğru çıkarsa, şu kötü tavır ve davranışlarınızı bırakırsınız. Yok, doğru çıkmazsa o zaman ben de size yeğenimi teslim ederim ve siz de Onu öldürür veya yaşatırsınız!”

Müşrikler, “Tamam” dediler. “Gerçekten de sen insafın gereğini yaptın.”

Ebu Cehil köşeye sıkışmış, bu teklifi kabul etmek zorunda kalmıştı. Peygamberin yalan söylemeyeceğini çok iyi biliyordu.

Toplu halde Kâbe kapısına yöneldiler.

Nefesler tutuldu.

Gördükleri karşısında gözleri fal taşı gibi açıldı. Kâğıt, bir böcek tarafından yenmişti ve sadece Allah’ın adı kalmıştı.

Yarın: 8. Bölüm, BEŞ YÜREKLİ ADAM

[Harun Tokak] 8.9.2017 [TR724]

Zarrab ve Atilla’nın konuşması an meselesi [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de 17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu’nu itibarsızlaştırmak için kullandığı ne kadar argüman varsa hepsi tek tek çürütülüyor. Hem de ABD yargısı tarafından…

Erdoğan o kadar delil ve tapeye rağmen operasyonun içinin boş olduğunu, bakanlarına ve Halkbank’a tuzak kurulduğunu iddia etmişti. ‘Çalıyorlar, fakat çalışıyorlar’ sözünü iltifat kabul eden AKP sözcüleri daha da ileri giderek paraların polisler tarafından suç mahalline konulduğu yalanını tedavüle sürmüştü.

POLİSLER GÜYA TUZAK KURMUŞTU

Güya polisler Erdoğan’ın ‘dış mihrak’ diye tarif ettiği düşmanlarla müşterek hareket etmiş ve Türkiye’yi krize sürüklemek istemişti. Akabinde savcılar, polisler farklı yerlere tayin edilmiş, hapse atılan Reza Zarrab ve diğer şahıslar iki ay içinde tahliye edilmişti.

20 Temmuz 2014’te sahur vaktinde evlerinden alınan polis müdürleri ve memurları, İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde ‘kaç İsmail kaç!’ sözüyle özdeşleşen siyasî talimatları harfiyen yerine getiren Sulh Ceza Hakimliği tarafından tevkif edilmişti.

O kadar vakit geçti. AKP’nin ‘iyi çocuklar’ dediği savcı ve hâkimler polisler hakkında herhangi bir suç bulamadı. Üç seneden beri boş yere mahpus olan polislerin ne kadar büyük bir rüşvet çetesini çökerttiğini maalesef ABD’den öğreniyoruz.

700 BİN LİRALIK SAAT ARTIK İDDİANAMEDE

 ABD’de New York Güney Başsavcılığı 6 Eylül 2017 tarihinde mahkemeye yeni bir iddianame sundu. 53 sayfadan müteşekkil son iddianame ile adlî tahkikat artık Zarrab’ın rüşvet verdiği siyasetçi ve bürokratlara uzandı.

17/25 Aralık fırtınasında istifa eden dört bakandan biri olan Zafer Çağlayan (diğer üç bakan: Muammer Güler, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar) sanık olarak yer aldı. Çağlayan’ın Zarrab’tan 700 bin liralık saat aldığı ortaya çıkmıştı. Çağlayan saatin parasını ödediğine dair belge olduğunu Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde ifade etmişti. Amma velakin belgenin, “Saat bedeli olan 240.000# Euro’yu M. Zafer Çağlayandan teslim aldım.” yazılı bir otel kâğıdından ibaret olduğu anlaşılmıştı.

ASLAN, AYAKKABI KUTULARI İÇİN ŞİMDE NE DİYECEK?

Evinde ayakkabı kutularından 4,5 milyon dolar çıkan Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan da Zarrab ve diğer sanıklarla aynı suçlardan hesap verecek. Aslan’ın o paralarla Çorum’a İmam Hatip Lisesi yaptırmayacağını anladık anlamasına da bakalım bu sefer ABD’de kendisini nasıl müdafaa edecek?

Velhasıl AKP’li bir siyasetçi, üstelik bakanlık yapmış bir isim ile Türkiye’nin en büyük ikinci kamu bankası Halkbank’ın bir numarası kara para davasında sanık sandalyesine oturtuldu.

Eski Halkbank Genel Müdürü Aslan, onun yardımcılığını yapan Mehmet Hakan Atilla (29 Mart 2017’de ABD’de tevkif edildi) ile diğer yardımcısı Levent Balkan hakkında iddianame hazırlayan New York Güney Başsavcı Vekili Joon H. Kim, sanıkların beyanlarına göre başka isimlere de dava açabilir. Davanın başlayacağı 30 Ekim’e kadar bakalım ortaya daha neler dökülecek?

AMERİKA MALLARINA EL KOYACAK

Erdoğan’ın sahip çıktığı, dürüstlüğüne kefil olduğu isimler ABD mahkemesinde, ‘Amerikan finans sistemini kullanarak İran hükûmeti ve başka İran kurumları adına, yüz milyonlarca dolarlık yaptırımlarla yasaklanmış işlemi planlamak ve bu amaçla işbirliği yapmakla’ suçlanıyor.

Savcı Kim’in mallara el koyma (müsadere) talebi mahkeme tarafından kabul edilirse Amerika’nın elinin yettiği her yerde bu karar infaz edilecektir. Zanlıların kara para aklarken kullandıkları ya da bu yolla elde ettikleri mal ve mülklerini satmasının ya da üçüncü şahıslara devretmesinin bir hükmü yok. Zira ABD hükûmeti bu durumda dahi para, banka hesabı, gayrimenkul, tüzel kişi (şirket, vakıf, dernek), hisse senedi, bono, tahvil veya çek defteri gibi bütün varlıklarına mallarına el koyma hakkına sahip.

ÇAĞLAYAN RÜŞVETE MUKABİL İRAN’A HİZMET ETTİ

Çağlayan’ın kod isminin “abi” olduğuna kadar yazmış Savcı Kim. İddianameye göre ‘abi’ Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan, Levent Balkan ve Apdullah Happani’nin halen yargılamaları süren Reza Zarrab, Mehmet Hakan Atilla, Mohammad Zarrab, Camelia Jamshidy ve Hossein Najafzadeh ile müşterek çalıştı. Happani, Zarrab’ın şirketinde çalışıyordu ve Türkiye’deki operasyonda kilit isimlerden biri olarak geçiyordu.

Aslan’ın genel müdür, Atilla’nın, beyne’l-milel (uluslararası) bankacılıktan mesul genel müdür yardımcısı, Levent Balkan’ın da Atilla’nın yardımcısı olduğu suçlar da Halkbank üzerinden işlenmiş. Savcı Kim’e göre eski bakan Çağlayan Temmuz 2011 ve Aralık 2013 tarihleri arasında ekonomi bakanlığı yaparken 10 milyonlarca dolarlık nakit ve mücevher rüşvet aldı. Bunlardan sadece 700 bin liralık saat meşhur oldu.

ALTIN YÜKLÜ UÇAK VE ÇAĞLAYAN…

Çağlayan rüşvetlere mukabil ne mi yaptı? Evvela İran devleti ve kurumları lehine hizmet sundu. Kara para aklama sisteminin diğer üyelerini belli türde aldatıcı işlemlerde bulunmaya teşvik etti. Onlara akıl hocalığı yaptı. Diğer üyeler tarafından sistemi uygulamak için atılan adımları onayladı ve sistemi rakiplerden ve denetlemeden korudu. Çağlayan’ın o günlerde Atatürk Havalimanı’nda mühürlenen altın yüklü uçağı nasıl Dubai’ye uçurduğunu bütün teferruatı ile yakında ABD’den öğreniriz.

Bakanlıklar maalesef bu kirli işler için kullanıldı. Böylece uçaklarla getirilen para ve altınlar örtbas ediliyordu. İran ambargoyu deliyor ve kaynak temin ediyordu. Türkiye’dekiler de rüşvetlerin hesabını tutmak için para sayma makinesi kullanıyordu. Devletin, milletin cebine de tek kuruş girmiyordu.

HALKBANK’I PARAVAN OLARAK KULLANMIŞLAR

Halkbank’ı da ateşe atan Süleyman Aslan’a gelince… İddianamede Halkbank genel müdürüyken İran hükûmetine hizmet sunduğu ve illegal işlemleri ABD’li makamlardan gizlemek için banka içinde özel bir ekip kurduğu belirtiliyor. Bu ekip Excel tablolarına girdikleri mamülleri İran’a ihraç edilmiş gibi gösteriyordu.

Karşılığında o da Çağlayan gibi on milyonlarca dolar rüşvet nakit para aldı. Ayakkabı kutularından bile 4,5 milyon dolar çıktığına göre rüşvetin tutarını tespit etmek kolay değil.

İddianamede Aslan’ın ABD Hazine Bakanlığı’ndan kişilerle yaptığı toplantı ve görüşmelerde bu işlemlerin hakiki niteliğini gizlediği bilgisi de mevcut.

HALKBANK CEZANIN ALTINDAN KALKAMAZ

Bütün bu iddiaların mahkeme tarafından tescil edilmesi halinde Halkbank’a kesilecek para cezası milyarlarca dolar olabilir. 17/25 Aralık’ta polislerin ‘Halkbank’ı batırmaya çalıştığını’ iddia eden aynı isimler, bakalım İran ile kurulan kirli ticarette paravan olarak kullandıkları Halkbank’a kesilecek milyarlarca dola para cezasını nasıl ödeyecek?

Halkbank’ın hal-i hazır idarecileri düne kadar Genel Müdür Yardımcılığı unvanına sahip Atilla’yı Genel Müdür emrine vererek Halkbank’ın cezadan kurtulacağını zannede dursun… ABD Mahkemesi bugünü değil 2010-2013 arasındaki şaibeli işlemleri mercek altına aldı.

ZEYBEKCİ’NİN HEZEYANI

Ekonomi Bakan Nihat Zeybekci, selefi sayılan Çağlayan’ın Türkiye’nin menfaati için çalıştığına dair sözlerinin ne manaya geldiğini bilmiyor olabilir mi? Bu kadar vahim iddialara mukabil ‘kol kırılsın yen içinde kalsın’ taassubu ile hareket edebilmek hususî bir zeka ve kabiliyet icap ettiriyor olmalı.

Türkiye’nin menfaati ne vakitten beri 700 bin liralık kol saatine indirgendi? Halkbank’ı bu işe karıştıranlar okyanus ötesinde yakayı ele verirken Türkiye’de devletin içine çöreklenmiş bu kirli yapıyı hukuk muvacehesinde kesip atmaya çalışan polis ve savcılar hâlâ devletin elinde esir.

SAVCILIK TWİTTER’DAN İLAN ETTİ: ABD’YE YALAN SÖYLEDİLER

Zaten davayı bakan New York Güney Bölgesi Başsavcılığı’nın Twitter hesabından paylaşılan mesaj, Türkiye’nin hal-i pür melalini ele veriyor. O tweet’in ekinde şöyle yazıyor: “Dokuz şüpheli, İran’a yapılan beyne’l-milel finansal transferler konusunda ABD hükûmeti yetkililerine yalan söylemekle suçlanıyor.”

Henüz hapise girmemiş olsalar da Çağlayan, Aslan ve Balkan için artık dünya açık bir hapishaneye döndü. Mallarına her an el konulabilir. Mahkûmiyet kararı çıkarsa ya teslim olacaklar ya da ömürlerinin kalan kısmını firarî olarak geçirecekler.

ZARRAB VE ATİLLA KİMLERİN İSMİNİ VEREBİLİR?

ABD’de mahpus ve haklarında 75 sene hapis cezası talep edilen Zarrab ve Atilla’ya gelince… 10-15 sene yatıp çıkmak istiyorlarsa konuşmaktan, itirafçı olmaktan başka çareleri yok.

Zira kendilerine avukatlar vasıtasıyla gönderilen ‘az kaldı, kurtaracağız onları’ mesajlarının ABD adaletinin nezdinde bir kıymet ifade etmediğini artık kabullenmiş olmalılar. Milyarlarca dolar kara parayı tek başlarına aklamadıklarına göre verecekleri her nevi malumat savcının dikkatini çekecektir. Konuşmaları an meselesi…

Rivayet muhtelif olmakla beraber adamın biri arkadaşından borç para almış. Ödeme vaktinin üzerinden hayli zaman geçtiği halde borcunu ödeyememiş. Borçlu, arkadaşını her gördüğünde mahcup oluyormuş. Her seferinde bahaneler bulmaktan bunalmış, uykuları kaçıyormuş. Bir gün arkadaşına, “Borcumu ödemiyorum. Bundan sonrasını sen düşün.” demiş. O günden sonra alacaklının gözüne uyku girmez olmuş…

Acaba Zarrab ve Atilla konuşunca kimlerin gözüne uyku girmez olacak?

[Semih Ardıç] 8.9.2017 [TR724]

Ayarını bozduğun kantar… [Erhan Başyurt]

İktidar mensupları ve ‘kapıkulu’ olarak öne çıkan isimler, katlettikleri yargıyı öve öve bitiremiyor.

Adlı Yıl Açılışı nedeniyle verilen çok sayıdaki benzer beyandan biri iktidar diğeri yargı kanadından ikisine bir bakalım…

***

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ‘Türk yargısı, AB ülkeleri yargısından da ABD yargısından da hem daha fazla hukuka bağlı ve hem de daha fazla adildir’ diyor.

Eski Adalet Bakanı Bozdağ, Türk yargısına yönelik en büyük tahribatı yapan isim.

Ancak Bozdağ’a göre ‘Türk yargısı bağımsız ve tarafsız’ olduğu halde, ‘karalama ve itibarsızlaştırma kampanyası’ yürütülüyormuş!

***

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan da Bozdağ gibi düşünüyor.

‘Hâkim ve savcılarımız hiç olmadığı kadar bağımsızdır. Hiç olmadığı kadar tarafsızdır’ diyen Fidan, eleştirileri ise şöyle cevaplıyor:

‘Bu gerçeği Türkiye Cumhuriyeti düşmanlarıyla ve terör örgütleriyle iş birliği açığa çıkan, kendisini sözde gazeteci, sözde barış gönüllüsü, sözde sivil toplum kuruluşu yetkilisi olarak tanıtan etki ajanlarının hezeyanları gölgeleyemeyecektir.’

***

Halk arasında bir söz vardır: ‘Bir adama 40 gün deli dersen deli olur!’

Sanırım iktidar ve yandaşları da bu ilke ile hareket ediyor (!)

40 defa ‘Yargı bağımsız, tarafsız ve adildir’ derlerse, yargının öyle olduğuna herkesin inanacağını düşünüyorlar.

Oysa bir başka istibdat döneminin mağduru olan Ziya Paşa bir asır önce söylemiş: ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.’

***

Değil kırk kere, yüz kere, bin kere, hep bir ağızdan milyon kere söyleseniz de gerçek değişmez:

Türkiye’de yargı bağımsız değil, yargıçlar özgür değil, kararlar tarafsız değil, yargılama adil değil…

***

Birincisi, hâkim ve savcıların atama, tayin ve terfilerinin tamamı artık siyasilerin yetkisinde… Yüksek yargının tamamı siyasiler tarafından atanıyor.

İkincisi, hâkim ve savcı teminatı yok. Kanuna göre ancak siyasi tercihe zıt karar veren hakimler, sürgün ediliyor veya hapse atılıyor. Tahliye kararları uygulanmıyor.

Üçüncüsü, Anayasa Mahkemesi üyesi iki, HSYK üyesi 5, Danıştay üyesi 41, Yargıtay üyesi 104 olmak üzere yaklaşık iki bin hâkim ve savcı tutuklu.

Dördüncüsü, 4 bin 400 hâkim ve savcı, yani yargının üçte biri görevden atıldı. Bunların yerine de parti referanslı isimler, sözlü sınavlarla dolduruluyor. Siyasi kadrolaşma kürsüye iniyor.

Beşincisi, adil yargılama olmadığı, üst mahkeme itiraz yolları kapatıldığı gibi, savunma hakkına da riayet edilmiyor. 513 avukat hapse konuldu. Yüzlercesi hakkında da soruşturma var…

***

Türkiye’de yargının bağımsızlığını bırakın artık varlığı tartışma nedenidir.

Davaların siyasi talimatla açıldığı, uzun tutukluluğun keyfi cezalandırma yöntemine dönüştüğü, KHK’lar ile insanların mallarına el konulup, terörist ilan edildiği bir ülkede yargının varlığı bile şüphelidir.

***

Yargı, bugün iktidarın ‘sopasına’ dönüşmüş, muhaliflerini tasfiye ve cezalandırma aracı gibi hareket ediyor.

Mağdurların haklarını arayabildikleri, yöneticilerin zulmüne karşı halkın sığındığı bir erk olmaktan fersah fersah uzak.

***

Cezaevlerindeki 220 bin kişinin 85 bini tutuklu, yani henüz haklarında mahkeme kararı bulunmuyor.

Tutuklular arasında yeni doğum yapmış anneler, 80 yaşındaki neneler, dedeler, hastalar ve engelliler var…

***

Hal böyleyken ‘Türkiye’de yargı bağımsız, tarafsız ve adildir’ derseniz buna kargalar bile güler.

Türkiye’den AİHM’e başvuru sayısı tüm zamanların rekoruna ulaştı ve şimdilerde 100 bine yaklaşıyor.

Türkiye, Uluslararası Hukukun Üstünlüğü sıralamasında Myanmar’ın ardından 99’uncu…

Hukukun üstünlüğünün yok olduğuna dair Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği raporları, eleştirileri ve uyarıları da ortada.

***

Yargının perişan hali güneş gibi ortadayken, ona övgüler gülünç olduğu kadar korkunç da…

Devekuşu misali kafasını kuma gömen, ancak kendisini aldatır.

Yargı ağır hastadır, hatta can çekişiyor, acil tedaviye ihtiyaç var.

‘İyisin iyisin’ deyip oyalayanlar, yargının ölümüne neden olacak.

Oysa hukuk herkese lazım ve çarklar menfaatlerine hizmet ettiği için bugün gerçeği görmezden gelenler bilmeli ki;

‘Ayarını bozduğun kantar, gün gelir seni de tartar…’

[Erhan Başyurt] 8.9.2017 [TR724]

Diyanet Raporu’na cevap yazmayı neden bıraktım? [Abdullah Salih Güven]

Aşağıda okuyacağınız yazı hem bir özür hem de bir izah yazısıdır. “Kendi Dilinden Diyanet İşleri Başkanlığı İsimli teşkilatın Konumu” adli iki tane yazı yazdım ve devamını getireceğime söz vermiştim. İlk yazıda şimdi emekli olan Mehmet Görmez’in raporun sunumundaki tavrını merkeze alan bir değerlendirme yapmış ve yazımı şöyle bitirmiştim:

“Söz sözüm; değmezdi be Mehmet Bey! Diyanet İşleri Başkanlığının son günlerinde dünyevi ve uhrevi sorumluluğu mucip böyle bir çalışmaya imza atmaya inan değmezdi. Ne diyelim; ‘er-Râdi bi’d dararı lâ yunzaru leh’. Ahirette hesaplaşmak üzere.”

Bugün de düşüncem değişmedi, şimdi de ahirette hesaplaşmak üzere diyorum ve son nefesime kadar da demeye devam edeceğim.

İkinci yazımda ise raporun geneline bakıp cevabı hak etmediğine dair dört argüman geliştirmiş ve bunları kısa kısa izah etmiştim. Eğer karar değiştirmeyip yazı silsilesine devam etseydim, kaleme alacağım şeyler 140 sayfalık raporun bazı yerlerindeki maddi yanlışlıklar başta olmak üzere cevabı veya izahı hak eden kısımlarına yönelik olacaktı. Bunu da Hizmet’e yıllardır gönül veren ve şu an itibariyle gerek hapishanelerde gerek dünyanın dört bir yanına savrularak acı ve ıstırap çeken insanlarımıza vefa göstermek, dinimize ve tarihe karşı ise sorumluluğumu yerine getirmek için yapacaktım. Ama vazgeçtim.

Nedenini söyleyeyim. Birincisi, www.fgulen.com sayfasında rapora yönelik hem genel hem de özel manada cevabî yazıların çıkmaya başlaması. Anladığım kadarıyla seri halinde devam edecek bu yazılar. Malum seri Suat Yıldırım Hoca’mızın “Diyanet’in Fethullah Gülen Aleyhindeki Raporuna Bakış” başlıklı yazısı ile başladı. Ardından “Mezalime Sevap Elbisesi Giydirme Çabası Olarak Diyanet’in Raporu” ve oldukça kapsamlı bir şekilde ele alınan “Diyanet Raporundaki Yanlışlar ve Raporun Usul Açısından Analizi” başlıklı yazı yayınlandı. Akademik ve yarı akademik dilde diyebileceğim bu yazılar benim ‘maddi hatalar ya da cevabı, izahı hak eden’ dediğim noktalara temas ediyor.

İkincisi, Türkiye’de gündemin çok sık değişmesi. “Gündem cenneti” demişti yıllar önce bir gazeteci büyüğümüz bu durumu ifade ederken. “Batı ülkelerinde bir ayda ancak karşılaşılacak manşetlik haberler Türkiye’de bir günde yaşanıyor” diye de ilave etmişti. Rapor, tekrar söylüyorum muhtevası itibariyle değil ama başlıkta taşıdığı iddia açısından bir Batı ülkesinde olsaydı, günlerce aylarca gündemde kalır, rapora imza atan kalemler raporda suçlanan taraflarla TV ekranlarında birlikte boy gösterir, tartışma programlarında raporu masaya yatırarak karşılıklı müzakereler yapar ve asıl amaç olan kamuoyunun bilgilenmesi bu yolla gerçekleşirdi. Buna kozları paylaşma ya da yıllar süren ilmi bir çabanın ürünü olduğu iddia edilen rapora hak ettiği değeri verme diyebilirsiniz. Fakat Türkiye’de öyle olmadı. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” ata sözünün muhtevası gerçekleşti sanki. İki gün bile gündemde kalmadan unutuldu gitti. Sebep? Ya ‘gündem cenneti’ olduğumuz için, ya da ‘dağ fare doğurduğu’ için.

Benim şahsi kanaatim ikincisi. Yani, ‘dağ fare doğurdu’. Ismarlama olduğu kurumun en yüksek yöneticilerinin diliyle ikrar edilen rapor hem Diyanet hem Din İşleri Yüksek Kurulu hem de rapora imza atan şahıslar namına tarihe kara bir leke olarak geçti. Ben de bu açıdan üçüncü veya dördüncü yazı kaleme alarak vaktimi ve vaktinizi israf etmekten vazgeçtim. Eğer zamanım ve imkânım olursa yukarıda bahsini ettiğim seriye yazı yazmayı tercih edeceğim.

[Abdullah Salih Güven] 8.9.2017 [TR724]

Yurtta ve dünyada suç kardeşliği…[Bülent Korucu]

AKP ve onun Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan yeni bir dostluk ittifak halkası oluşturuyor. Suç kardeşliği diye özetleyebileceğimiz bir yakınlaşma bu. Birbirine mahkum insan zinciri. Suç büyüyüp aynı oranda risk artıkça kenetlenme de güçleniyor. En somut örneğini Meclis’te 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturma Komisyonunda gördük. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, partiyi ve suçlananları kurtarmak için bir formül bulmuştu. ‘Bakanları Yüce Divan’a sevk edelim, beraat etmelerini sağlayalım. Hem onları tamamen kurtaralım hem de kurumsal sorumluluğu üzerimizden atalım’ diye düşünmüştü. Parti de makul bulmuştu. Ancak Komisyonun oylama yapacağı gün sürpriz bir telefon geldi ve oturum ertelendi. Sonrasında beklenenin aksine AKP’li bakanları aklayıp mahkemeye göndermeyen bir karar çıktı. Adı geçen bakanlardan biri, tahminen Zafer Çağlayan, saraya çıkmış ve Erdoğan’ı ikna etmişti. Kullandığı argüman ‘bizimle kalmaz, başka yerlere de sıçrar’ olmuştu.

Suçlanan dört bakandan Bayındırlık Bakanı Erdoğan Bayraktar ise NTV canlı yayınına telefonla bağlanarak ‘rüşvet  ve yolsuzluk ifadelerinin bulunduğu bir operasyon sebebiyle istifa ediniz ve beni rahatlatacak deklarasyonu yayınlayınız şeklinde tarafıma baskı yapılmasını kabul etmiyorum. Etmiyorum çünkü, soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın onayıyla yapıldı. Bu minval üzere bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa ettiğimi açıklıyorum. Bu milleti ve vatanı rahatlatmak için sayın Başbakan’ın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyor, yüce milletime saygılar sunuyorum’ demişti. Şok etkisi yapan açıklamadan sonra Bayraktar, önce sözlerini geri aldı. Ardından da Meclis’e döndü. Oğlu ve diğer sanıklar takipsizlikle kurtuldu, kendisi de asıl mesleği olan müteahhitliğe yeniden başladı.

Davutoğlu’nun şeffaflık paketi de Saray’ın muhalefetiyle akim kalmıştı. Temiz siyaset için iddialı bir paket açıklayan Davutoğlu, Erdoğan’dan yediği “Böyle giderse görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız” fırçasından sonra geri adım attı. Temiz siyaset konulu PR çalışmalarına bile tahammülü olmayan Erdoğan, kısa süre sonra Davutoğlu’nu azlederek sorunu kökünden çözdü. Artık hakkında benzer dosyalar bulunan bir başbakanla çalışıyor ve uyum problemi yaşamıyor.

ABD’de Reza Zarrap’ın tutuklanmasıyla başlayan süreç 17-25 Aralık dosyasının yeniden açılmasına sebep oldu. Önce Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atila tutuklandı, şimdi de Zafer Çağlayan hakkında iddianame yazıldı. Davutoğlu’nun formülünü yapmadıklarına pişman olup, o manevrayı çok arayacaklar ama iş işten geçti. Ok yaydan çıktı ve inisiyatifi kaptırdılar. Bundan sonra iyice edilgen hale geldiler.

Suç küreselleşince ondan doğan dayanışma arayışı da küreselleşti. Müslümanlarla ilgili düşünceleri İslamofobi sınırlarında dolaşan Başkan Trump, Erdoğan ve AKP’nin yeni gözdesi. Çünkü onun da ABD mahkemeleriyle başı belada. Birçok icraatı bağımsız yargıdan dönüyor ve hakkında ciddi bir soruşturma var. Dünyanın neresinde bir siyasetçi ve bürokrat yolsuzlukla suçlansa hemen savunmaya geçiyorlar. Malezya’daki soruşturmalar sanki onlara açılmış gibi tepki verdiler. Diktatörlükle suçlanan her devlet adamıyla özdeşleşip, onu kahramanlaştırıyorlar. Putin’in Suriye icraatlarını görmezden geliyor, aşağılamalarını sineye çekiyorlar. Kendi sol elleriyle bile kavgalı olan siyasal İslamcılar, Venezuella’daki komünist yönetimi destekliyor. Sırf demokratik ülkelerle it dalaşı yaptığı için Kuzey Kore’nin çılgın devlet başkanına dahi alkış tutuyorlar.

Ekonomik olarak bağımlı olduğumuz Japonya, AB ülkeleri ve ABD’yi kaybetmeyi göze alamadıklarından orada ikili oynuyorlar. Dışişleri’nin tam ters açıklamaları trollerin kafasını karıştırıyor. Oysa hesap basit, içeride tabanı zinde tutacak dayanışma edebiyatı yandaş medyayla pompalanıyor. Dışa karşı bürokratların diplomatik manevralarını öne çıkarıyorlar. 17-25 Aralık’ta tutmayan hesap bu kurnazlıkta da duvara çarpacak. Ama başka çareleri yok. Denize düştüler bir kere.

[Bülent Korucu] 8.9.2017 [TR724]

Post-Erdoğan rejimi üzerine [Mehmet Efe Çaman]

Geçtiğimiz yazılarda Türkiye’deki siyasal sistemin nasıl Erdoğan’ın kişisel diktatörlüğüne dönüştüğünü, bu dönüşüme Erdoğan ve AKP’nin neden gerek duyduğunu, rejim değişikliğinin Türkiye ve Batı arasındaki ilişkiler bakımından ne gibi değişikliklere yol açabileceğini inceledim.

Bu konuların hepsinin kesişim noktası, Erdoğan ve kişisel diktatörlüğünün Türkiye’deki Avrasyacı derin devletle işbirliği yapmak durumunda olması. Özetle 17/25 Aralık soruşturmalarından sıyrılabilmek için Erdoğan derin devletle işbirliği yapmak zorundaydı. Bu bağlamda daha önceki dönemde askeri vesayetin sonlanmasına karşı direnen bu Avrasyacı derin devletin askeri kanadının Ergenekon ve Balyoz gibi davalarla tasfiye edilmiş önemli bir kısmı, 17/25 Aralık sonrası süreçte yeniden aktif görevlere geldiler ve istediklerini Erdoğan’a kabul ettirdiler. Kürt sorununa askeri çözüm, AB’den uzaklaşma, Rusya’ya yaklaşma, demokratikleşme sürecini destekleyen güçleri tasfiye etme ve hepsinden önemlisi Cemaat’i yok etme gibi noktalar, Erdoğan ve Avrasyacıların üzerinde mutabık kaldığı hususlardı.

Erdoğan ve ekibi, hem aklanmak, hem kendi siyasi iktidarlarını ve bununla bağlantılı ekonomik çıkarlarını bir süreliğine daha korumak, hem de Cemaat’i tasfiye etmek için, Avrasyacı derin devletin güdümüne girmeyi kabul ettiler. Başka alternatifleri yoktu. Onlar için her olasılık, ucunda Yüce Divan olan adalet sürecinden daha ehvendi çünkü.

Sonrasında yaşananları biliyoruz. Çözüm Süreci denilen Kürt sorununa siyasi çözüm bulmak stratejisi terk edildi. Avrupa Birliği reformları durduruldu. Anayasa ve yasalar ihlal edilerek Cemaat’le bağlantılı ya da bağlantısız birçok özel ve tüzel kişi takibata alındı. Bu süreçte onlarca üniversite ve ulusal televizyon kanalı, gazete, dergi kapatıldı, bunların mallarına yine anayasaya aykırı olarak el konuldu.

PERİNÇEK EKİBİ İÇİN DE ‘ALLAH’IN BİR LÜTFU’

“Allah’ın bir lütfu” olan 15 Temmuz kontrollü darbe girişimi bir dönüm noktası oldu ve bu sayede Avrasyacı derin yapının hedefinde olan NATO’cu kanat TSK’dan tasfiye edildi. Avrasyacıların siyasi kanadında olan Perinçek, daha önce Yüksek Askerî Şura ile ancak üç, dört subay ihraç edildiğini ve bunun bile kendileri tarafından sevinçle karşılandığını, ama şimdi (15 Temmuz sonrası) binlerce ‘irticacı’ subayın (bunu kendilerinden olmayan tüm subaylar diye okuyun) TSK’dan atıldığını, bunun kendilerinin en büyük başarısı olduğunu ifade ediyor.

Ergenekoncu ve Balyozcu birçok subayın şu an çok aktif ve stratejik görevlere getirildikleri sır değil. 17/25 Aralık sonrası durum sadece Avrasyacılara muhtaç olan bir Erdoğan ve yakın ekibi meselesi değil, aynı zamanda dünyayı okuyuş ve ideolojik temayüller anlamında da Avrasyacılarla Milli Görüş kökenli Erdoğancılar ve onların tabanı arasında birçok benzerlikler mevcut. Özellikle Batı karşıtı olmak ve Batı ile işbirliğini kısıtlamak/sonlandırmak, demokrasi ve insan haklarıyla sorunlu olmak, Türkiye’nin içe kapalı bir ülke olmasını istemek, çevre bölgelerde irredentist (tahakkümcü/yayılmacı) bir strateji izlemek gibi ortaklıklar dikkat çekici. Avrasyacılar her ne kadar güçlü olsalar da, Erdoğan’ın kendi tabanındaki karizmatik etkisinin, istedikleri politika tercihlerini halka kabul ettirme konusunda işlerini kolaylaştıracağını biliyorlar. Bu nedenle, mevcut rejimin vitrininin Erdoğan ve onun güdümündeki AKP olmasını tercih ediyorlar. Şimdilik!

ERDOĞAN’DAN TAHAKKÜME ALIŞKIN BİR ‘HALK’ DEVRALACAKLAR

Elbette yeterli güce ve kontrole ulaştıklarında halkın kendi politikalarını destekleyip desteklemediğinin de fazlaca bir önemi kalmayacak. Kontrol altındaki medyaya halk alıştı nasıl olsa. Haberlerin sansürlenmesi, manipülasyon, hukuksuz şekilde mala, mülke ek koymalar, siyasi iradeye bağımlı adalet teşkilatı, partizan kolluk güçleri, Kürt şehirlerinin ağır silahlarla bombalanması, Suriye’ye askeri müdahale ve bunun gibi birçok şey zaten mevcut. Yani zamanı geldiğinde, tüm bu örneklerden hareketle, demokrasiyi kendilerinin bitirmediğini, bunu sivil ve seçilmiş bir siyasinin ve ekibinin yaptığını, şimdi kendilerinin bozulan siyaseti düzeltmek için geldiklerini söylediklerinde, karşılarında sıfır muhalefet olacak, sıfır özgür medya, sıfır bürokratik direniş ve halk tepkisi. Altını çiziyorum, elbette zamanı geldiğinde.

İDEOLOJİK BİR İDEALİZM İLE HAREKET EDİYORLAR

Bu Avrasyacı kanadın Erdoğan ve ekibinin aksine, ideolojik bir idealizm motivasyonu ile hareket ettiklerini düşünenlerdenim. Elbette kişisel kariyer beklentileri vb. faktörler de önemli. Ama genel hatlarıyla Avrasyacılar aslında kökten Kemalistler. Yani erken dönem Kemalizm’i idealize eden ve rejimi kendi kafalarındaki “fabrika ayarlarına” geri döndürmeyi arzulayan bir ideolojik yapıları var. Demokrasinin Türkiye’ye birkaç numara büyük olduğunu, Türkiye’nin demokrasiye hazır olmadığını benimser bu görüş; bu yeni bir şey değil. Genellikle kadim Cumhuriyet bürokratik sınıfı toplum ve demokrasi arasındaki denklemi sorunlu bulur. Elbette İslamcılar bu grubun düşüncelerine katılmaz. Çünkü bilirler ki, demokrasi (bundan sadece seçimleri ve çoğunluk diktasını anlarlar) yani serbest seçimler olmazsa, Kemalist derin devlet karşısında hiçbir güvenceleri yoktur.

Avrasyacılarla Erdoğancılar elbette bunun farkındalar. Bu oyunun sonunda tek kazanan olmak zorunda olduğunun bilincindeler. Sıfır toplamlı bir oyun bu. Fakat yine bir satranç terimi kullanayım, daha oyunun açılış faslındayız. Oyun sonu stratejileri daha açığa çıkmadı. Ama eldeki enstrümanlar/mevcut imkânlar bakımından değerlendirdiğimde, demokratik hukuk devletinin olmadığı bir ortamda bu mücadelenin galibinin elinde kolluk gücü olan grup olacağını tahmin etmek için çok fazla Sun Tzu okumuş olmaya gerek yok.

İSLAMCILAR ANCAK DEMOKRATİK BİR ÜLKEDE YAŞAYABİLİRDİ

Avrasyacıların kendileri bakımından en önemli başarısı Erdoğan ve yakın çevresini demokratik temel değerleri reddetme durumunda bırakmaları. Yukarıda değindiğim gibi, İslamcıların Türkiye’de tutunabilmeleri için demokratik bir temel düzen gerekiyor. Çünkü güçlerinin temel dayanağı çoğunluğun oylarıyla iktidara gelip, sonrasında gerekli koşullar olgunlaşıncaya dek ülkeyi demokratikleştirmek, asker ve bürokrasinin sistem üzerindeki belirleyici etkisini yok etmek, rejimin savunucusu Anayasa Mahkemesi ve diğer yüksek yargı unsurlarını içeriden fethederek bu mekanizmaları da bertaraf etmek. Bu sayede eski rejimin tüm dayanak noktalarını ortadan kaldırmak ve sivil darbeyi gerçekleştirmek.

Erdoğan ve ekibinin planı buydu. Fakat yolda nefislerine yenik düştüler. Maddi çıkar beklentileri, ideolojik ideallerinin önüne geçti. Aslında belki de hep böyleydi. Neyse, konumuz bu değil. Önemli olan, yolsuzlukları ortaya saçılınca, ortadaki pisliği temizlemek için güçlü bir ortağa ihtiyaç duymaları. Böyle de oldu. Bunda şüphe yok. Ama asıl önemli soru şu: bu güçlü ortak, babalarının hayrına mı onlara ihtiyaç duydukları desteği sağlıyor? Evet, oyun büyük ve bu satrancı, stratejiyi daha iyi bilen ve katı gücü denetimine alan kazanır. Kanımca birbiri ardına gerçekleşen stratejik hamleler meydanda ve bu oyunun sonunun yaklaştığını gösteriyor.

UFUKTA BİR ŞEYLER BELİRDİ ANCAK BU GELEN DEMOKRASİ DEĞİL

Post-Erdoğan dönemi, siyasette bir değişim-dönüşüme işaret ediyor. Yalnız bu dönüşümün beraberinde demokrasi getirme olasılığı ne yazık ki yok. Değişecek olan iktidar sahipleri olur ama rejim aynı kalır. 2019 anayasa değişiklikleri ekseninde daha da güç yoğunlaşması ortaya koyan bir diktatörlük, orta ve uzun dönemin kaçınılmazı gibi görünüyor. Dahası, şu anki Erdoğan rejiminin hedefindekiler bakımından (Cemaat, Kürtler, liberaller, gazeteciler, akademisyenler vs.) değişen bir şey olmayacak. Avrasyacılar Erdoğan’ın kullandığı terminolojiyi ve retoriği kendi “fabrika ayarları yaklaşımına” göre sadece genişleterek devam edecekler. Yani gidişatın bir sonraki aşaması, demokrasi ve insan hakları savunucuları için ümit vaat etmiyor.

Elbette hem mevcut Erdoğan rejimi, hem de onun hâlihazırdaki koalisyon ortağı veya gölge güç Avrasyacı kanat, demokratik alternatifin ve AB yolunun hesaplarına uymadığının bilincindeler. NATO/ABD ve AB Türk siyasetinde etki kaybına devam edecekler. Yükselen “yeni Roma” olan dominant güç Rusya, bu yeni ortamın dış politika belirleyicisi olacak. Bir sonraki yazıda da bu bağlamı ele almak istiyorum.

[Mehmet Efe Çaman] 8.9.2017 [TR724]

Sıra geldi ‘maça ası’na [Ahmet Dönmez]

ABD’de Reza Zarrab soruşturması için hazırlanan ek iddianameye eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, eski Halkbankası Genel Müdürü Süleyman Aslan ve Zarrab’ın kara kutusu Abdullah Happani girdi. Böylece sanık sayısı 9’a yükseldi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet zincirinin halkaları bir bir dosyaya eklemleniyor. Geriye tek ve en önemli halka kaldı. O da hiç şüphesiz, bir tespihin imamesi gibi taneleri bir arada tutan AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan. Kurulan çarkın banisi ve sahibi. Bizzat onun emriyle kurulan, onun orkestrasyonuyla devam eden kirli bir rüşvet zinciri bu.

Şimdilerde “Afedersiniz yolsuzluğa bulaşanı kenara koyacağız” diyen Erdoğan, o zamanlar “afedersiniz kendi kendisini kenara koymak suretiyle” adalete yardımcı olmadığı için zaten bütün bunlar oluyor.

ABD’deki dava, İran’a yönelik ambargonun delinmesine yönelik. Türk polisi ve yargısı ise bunu soruşturmuyordu. Hazırlanan fezlekede bu açıkça belirtiliyordu. 17 Aralık soruşturması, ambargonun delinmesi esnasında Halkbankası’nın zarara uğratılması, kara para trafiğinin üssü haline getirilmesi, bakanların rüşvet alması, Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’nun neredeyse yarısının Zarrab’ın önüne yatırılır hale getirilmesi konu alınıyordu.

Erdoğan, yolsuzluk yaptığı ortaya çıkan bakanlarına sahip çıkarken Yüce Divan’a gönderilmelerini de engelledi. Reza Zarrab’ı “hayırsever iş adamı” olarak niteledi. Kendisine kefil oldu. Soruşturmayı yapan bütün polisleri hapse tıkarken mahkemelere baskı ile Zarrab’ı tahliye ettirdi ve “Hak yerini buldu” dedi.

17 ARALIK ÇARKININ SÖNÜMLEYİCİSİ

Çünkü o, 900 katlık Taipei’yi dengede tutan sönümleyici küre gibi, bütün çarkın merkezindeki çelik çekirdekti. İşi sıkı tutmazsa bütün gökdelen yıkılacak, altında da kendisi kalacaktı. Eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’a, “Ne yaptımsa Erdoğan’ın talimatıyla yaptım. Önce o istifa etsin” diye rest çektiren amil de buydu. Zafer Çağlayan’a, “Bak peşimizden Bilal de gelir ha!” diye aba altından sopa gösterten de…

Hatırlayalım, o zamanlar Bahçeli’nin afedersin “Ver Bilal’i al başkanlığı” diye meydan okuduğu günlerdi. Muhalefet yolsuzlukların soruşturulması için bastırabiliyordu. Yoğun tazyikler sonucu geç de olsa bir Meclis komisyonu kurulabilmişti. Erdoğan, yine de komisyonu çalıştırmamak için kırk dereden su getirmişti. Çünkü Yıldız Tilbe’nin “Bin dereden su getirsem arınamazsın” şarkısında olduğu gibi, her türlü adil yargılamanın sonunu getireceğini biliyordu. Bunun için komisyonu sürekli baskı altında tutmuştu. Komisyon nihayet 23 Aralık 2014 tarihinde Yüce Divan oylaması yapacaktı. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, “Yolsuzluk yapan kardeşimiz olsa kolunu koparırız” diye mesaj veriyordu. Parti afedersin fokur fokur kaynıyor, “Yüce Divan’a gönderelim” sesleri yükseliyordu. Paniğe kapılan Çağlayan, oylamadan bir gün önce Saray’a çıkıp Erdoğan’ı, “Yüce Divan’a gideceksek hep beraber gideriz. Peşimizden Bilal de gelir” diye uyarmıştı. Erdoğan da komisyon toplantısını erteletmişti.

BUMERANGIN ULAŞTIĞI EN İLERİ NOKTA DÖNÜLDÜ

5 Ocak’taki toplantıda ise AKP’li 9 üyenin oylarıyla Yüce Divan talebi reddedilmişti. Komisyonun bu kararı 24 Ocak’ta TBMM Genel Kurulu’nda oylanmış, orada da AKP’lilerin oyları ile red kararı çıkmıştı. Oylama, Egemen Bağış ile Muammer Güler’in zarfları kutuya pentagonal devinimlerle fırlattığı fotoğraflarla hafızalara kaydolmuştu. Şimdi o zarflar bumerang gibi döne döne geri geliyor. Bir bumerangın dönüşe geçmeden önce ulaştığı bir en uç nokta vardır; sanırım o nokta dönüldü.

O gün çöpe atılan 17 Aralık fezlekesi, bütünüyle ABD’deki Zarrab iddianamesine dahil oldu. Kendi ülkesinde yargılanmayı reddeden, mahkemelerin üzerine ateş hortumları salan Erdoğan, şimdi Amerikan yargısında global bir davanın sanığı olmak üzere.

Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla New York’ta tutuklandığında, “Atilla’nın yolu nasıl Erdoğan’a çıkar” (31 Mart 2017) başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazıya, “Peki bu soruşturmanın ucu nereye kadar gider? Direkt söyleyelim: Tayyip Erdoğan’a kadar gider.” diye girmiş ve gerekçelerimi sıralamıştım.

MAÇA ASI KENDİNİ BİLİYOR

Atilla’dan Erdoğan’a uzanan bir zincir vardı ve o zincirin eksik halkaları Süleyman Aslan ile Zafer Çağlayan’dı. Onlar tamamlandı. Reza Zarrab ile Süleyman Aslan’ı tanıştıran, dönemin bakanı Çağlayan; ona telkinlerde bulunan da Erdoğan’dı. Şimdi bu soruşturmada eksik kalan tek parça o.

ABD, 2003 yılında Saddam yönetimini tasfiye etmek için iskambil kağıtlarından ‘Irak’ta en çok arananlar listesi’ (Iraqi Most-wanted Playing Cards) oluşturmuştu. Burada Saddam, maça ası (ace of spades) olarak en tepedeydi.

New York başsavcılığı tabi ki iskambil oynamıyor. Dolayısıyla böyle bir liste açıklayacak değil. Zaten kupa papazı da sinek valesi de maça ası da kim olduklarını biliyor.

“Bir zincir, en zayıf halkası kadar güçlüdür” diye bir söz var. Bu halkaların tamamı çürüktü aslında. Tek silahları iktidar ve devlet gücüydü. İktidarları için devleti yerle bir ettiler. Ne yazık ve ne teessüf ki şimdi bir başka devletin mahkemesi onları yargılıyor.

[Ahmet Dönmez] 8.9.2017 [TR724]