İzmir Alsancak Hocazade Camii [Abdullah Aymaz]


Benim de İmam-Hatip ve Yüksek İslam Enstitüsü öğrencisi iken vaaz ettiğim Alsancak’taki Hocazade Cami, Ahmet Ragıp Üzümcü tarafından yaptırılmıştır.

Ahmet Ragıp Beyin kökü Hafız Cemal ve Hafız Hakkı Beye dayanır. Bunlar Çandarlı’dan gelip İzmir’e yerleşerek Karaburun-Mordoğan’da bağcılık yapmaya başlarlar. Sonraki kuşak yani Hocazâde Ahmet Ragıp, Hüseyin ve Sıtkı Bey aile mesleği bağcılıkla ilgilenirler. Ahmet Ragıp Bey üzümün işlenmesi ve ihracatını üzerine alır. Hüseyin Beyin oğlu Süleyman Nihat Üzümcü Karaburun Sultaniye üzümünü dünyaya tanıtıp markalaştırır. Hatta Karaburun üzümü dünyaca ünlü Kaliforniya üzümleriyle rekabete girer. Ege Bölgesinden toplanan üzümler İzmir’deki mağazalarında  işlenip Avrupa’ya, en çok da İtalya, Almanya ve Hollanda’ya gönderilir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında veya öncesinde yapılan ihracatın parası, savaş kargaşası içinde zamanında gelemez. Dünya Savaşı bitip ortalık durulduktan sonra hem de çok fazlasıyla gelir. Helâl paradır, eninde sonunda sahibini bulacaktır. Bu hayırlı Hocazade sülalesinin evladı Ahmet Ragıp Bey de bununla bir hayır yapmak ister. Bu para ile Alsancak’ta Şair Eşref Bulvarının üzerinde bu mübarek mabedi yaptırır. 1948-1950 yıllarında inşa ettirilen bu güzel eser, Ali Çetinkaya ve Şair Eşref Bulvarlarının kesiştiği köşede yer almaktadır. İzmir’in uzun yıllardır protokol camisi olarak da hizmet veren bu âbide eser, İzmir’in çeşitli semtlerinden gelen otobüslerin de durduğu iki durağın tesiriyle devamlı kalabalık ve hareketlidir…

İlk zamanlar Hocazade Camiininden ezanlarından rahatsız olanların şikayetlerine karşı Ahmet Ragıp Üzümcü, “Evini ezan sesinden dolayı rahatsız olup satmayı düşünen varsa, ben satın alırım” diye karşılık vermiş ve gerçekten bazı daireleri bunun için satın almıştır. Alsancak’ta yer alan yedi tane kilisenin arasında en büyük ibadethane olarak yer alan mabed insanlarımıza hizmet vermektedir…

Ahmet Ragıp Üzümcü aslında Güzelyalı’daki köşk güzelliğinde evinde oturuyordu. 1970’de onun yaşlı iki kızı orada ikamet ediyorlardı. Ama iki parçadan meydana gelen köşkün bir bölümü boştu. Hizmet, İzmir Kestanepazarı Camiindeki yurttan ayrıldıktan sonra Güzelyalı Polis Karakolu’nun tam karşısındaki bu  binayı kiraladı. Güzelyalı Yurdu olarak hizmete başladı. Hemşehrimiz merhum Cemalettin Gürlek oranın idarecisi idi. Kendisi emekli albaydı. Soyadını da Kütahya Gediz’in Gürlek’ten  almıştı. O civarda gürleyerek doğup akan bir su bulunmaktadır. Çocukluğumda görmüştüm.  Öğrencilerinden bazılarını, binanın o zamanki sahibesi olan Ahmet Ragıp Beyin yaşlı kerimelerine gönderir, bakkaldan, pazardan alınacak ihtiyaçları konusunda yardımcı olmaya çalışırdı. Zamanla öğrencilerin efendilik ve terbiyeli hallerini ve yapılan hizmetleri görünce, kira almaktan vazgeçmişlerdi:  Asıl hanedanın asil evlatları… Cenab-ı Hak hepsine rahmet eylesin…

Bunları yazmak nereden aklıma geldi… 1960’tan 1983’ün sonuna kadar bir nevi çocukluğum, öğrenciliğim ve öğretmenliğim İzmir’de geçti… Sadece Türkiye’de değil dünyanın neresinde olursam olayım 35 plakalı bir araba görünce gayri ihtiyari ilgimi çeker, arkasından bakar dururum. Birkaç gün  önce,  kayyım atanan, üzerine çökülen ve konulan mallar mülkler üzerinde konuşulurken, bunların fazlasıyla eninde sonunda sahiplerine döneceğinden şüphem olmadığını, helâl malın yine dönüp dünyada veya ahirette sahibini bulacağını söylemiştim. Misal olarak da bu caminin hikayesi aklıma gelmişti, onu sizlerle de paylaşmak istedim…

SANATTAN  SANATKÂRI  GÖREN  HANIM

Hatırıma gelmişken bir cami hatırası daha anlatmak istiyorum. Yine Alsancak civarında tren istasyonunun yanında tarihî küçük bir cami var. Beş-altı sene önce iki arkadaşımız Cuma namazına gidiyorlar. Namazdan sonra birer simit ve çay alıp bir yere oturuyorlar. Bakıyorlar hemen yanlarında roman bir ayakkabı boyacısı… O da Cuma namazını kılmış, işinin başına geçmiş ama ayakkabı boyatmak için uğrayan olmadığı için hemen cebinden bir kitap çıkarıp okumaya başlamış. Bizimkiler  acaba nasıl bir kitap okuyor diye merak ederken kabından Küçük Sözler olduğunu fark ediyorlar. Yanına yaklaşıp “Siz bu kitapları okuyor musunuz?” diye soruyorlar. “Evet… Hem de evlerimizde ders yapıyoruz. Bizim evde de sık sık ders olur. Bizim hatunun hiç okuyup yazması yoktur ama ciddi şekilde kapı aralığından okunanlara ve anlatılanlara çok merak ve dikkat eder. Çok da istifade ediyor.  Hatta geçen gün mutfakta yemek hazırlıyordu birden: ‘Allah!..’ diye bağırdı. Bir şey mi oldu diye hemen yanına koştum ve ‘Ne oldu?’ diye sordum. Balık temizliyormuş… İç organlarını temizlerken, onlarda İlâhî sanatı görmüş… Yani ders ve sohbetlerin tesiriyle sanattan Sânia (Sanatkara, Yaradana) intikal etmiş ve ‘Allah!’ diye bağırmış” diyor.


[Abdullah Aymaz] 7.8.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Brunson ve haydut rejim –2 [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]


Geçen analizde kaldığım yerden devam ediyorum.

Brunson vakası tam olarak anlaşılamıyor Türkiye’de. Çünkü rejim sadece şekilsel, üst-yapısal bir siyaset kurumu olmanın çok ötesinde! Kendisine muhalefet diyen ve arkasından sürüklediği insanları da buna inandıran bir grup (mesela Sözcü gazetesi) Brunson’ın “ajan” ve “suçlu” olduğundan emin bir şekilde, rejimin değirmenine su taşıyor. Daha ileri giden “sol” tayfa, Brunson ile ilgili olarak kalemlerini giyotin gibi kullanırken, akıllarına ne masumiyet karinesi, ne de diğer temel hukuki ilkeler geliyor. AKP ve bu kesim arasında hiç fark yok. Zaten CHP de “nasyonalizmin şehvetine” kendisini teslim etmiş, derin devletin eteklerinin altından “kendisinden bekleneni” yapıyor. Sonuçta “Müslüman mahallesinde salyangoz satan” bir “papaz”, bu yaşananları sonuna kadar hak ediyor. Amerika’nın adamı, CIA’e çalışan, huzursuzluk çıkartmak, hatta Türkiye’yi bölmek ve parçalamak için gayret eden ABD, Brunson’ı “sahaya sürmüş” ve hem PKK hem de “FETÖ” ile işbirliği kaptırmış. Tıpkı 15 Temmuz’u düzenledikleri gibi!

Bu arada CHP bu rejim jargonunu kullanırken ve arkasından gelen kitlenin bu yolla rejime sadakatini sağlarken, kendini de sağlama almak istiyor. Örneğin Metin Feyzioğlu, ABD’nin yaptırımlarına ilişkin “bakanlara yaptırım uygulamak suretiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin başını yemeğe kalkanlara (ABD!) sözümüz çok sert olur!” diyor. Bu tutum esasen tüm ulusalcı tayfanın ortak tutumu! Bunlar – bir önceki yazımda da dikkat çekmeye çalışmıştım – Enis Berberoğlu’nun veya başka “solcuların” bugün korudukları rejim tarafından içerde tutulduğunu unutmuş görünüyorlar. Yoksa bilmediğimiz başka bir şey mi var? Öyle ya? Devletin sahibi pozlarında, sen derinden biz senden de deriniz türü bir sidik yarışına giriyor Saray’la. Bunların tasmasını tutan aynı görünmez el mi diye sormak gerekiyor, mantıki olarak. Ama dikkat çekmek istediğim bu değil. Esas önemli olan, CHP’den CHPKK olarak bahseden Ak-Trollerle CHP ulusalcılarının bu ultra nasyonalist sahada çekinmeden ortak bir cephede buluşması. Bunu sağlamak, rejimin en önemli taşıyıcısı!

Rejim, Brunson ile kimi takas etmeye çalışıyor?

Bu noktayı saptadıktan sonra, biraz daha ilerleyelim ve rejimin Brunson ile kimi takas etmeye çalıştığını analiz edelim. Birkaç aday var tabii. En başta Fethullah Gülen’le bir takas pazarlığı yapıldı mı? Bunu soralım. Kanımca bu ihtimal yok. Bence en başta içişleri ve adalet bakanları hakkında ABD tarafından uygulanan yaptırımlardan da anlaşıldığı üzere, ABD cephesi artık Türkiye’yi formel olarak bile olsa bir hukuk devleti olarak kabul etmiyor. Zaten bu böyle olmasa neden yürütme ile Brunson’un iade pazarlığını yürütsün? Zaten artık Saray rejimi de bu konuda lafı gevelemiyor. Erdoğan artık alenen ABD’ye meydan okuyarak bu “oyunda” kendisinin güçlü olduğu izlenimini vermeye çabalayarak, ABD yaptırım kararlarına misillemede bulunma kararı alıyor. Bunu Erdoğan (bu tür paçoz rejimlerde çok sık görüldüğü üzere) bizzat kendisi yapıyor, hem de bir konuşma esnasında. Bu, Brunson’ın bir rehine olduğunun net göstergesi olmasının yanında, rejimin düştüğü vahim durumu da gözler önüne seriyor. Trump’la görüşmek uğruna Boeing’den uçak sipariş eden rejim, bu siparişi iptal edemiyor. Ya da kamuoyuna yerli üretim diye üfürülen ATAK helikopterlerinin motorlarının ABD lisanslı olması nedeniyle Pakistan’a satılacak bu “yerli” (!) helikopterler satılamıyor, çünkü ABD buna izin vermiyor! Yeni nesil savaş uçağı almak için ABD kapısında el açıp dilenen Türk heyeti, Washington’da bos koridorlarda bekliyor. Dolar almış başını uçuyor, bugün itibarıyla 5,2’yi geçti.

Tam bir, Ortadoğu halı pazarlığı… O da olmadı, bari…

ABD, dışişleri bakanlarının ikili toplantısında bile Brunson konusunu ve yaptırımların devam edeceğini üzerine basarak vurguluyor. Kısacası, ABD’nin gündeminde Gülen’in iadesi gibi bir madde yok. Neden olsun ki ayrıca? ABD, Pastör Brunson vakasında da net olarak Türk “adaletinin” (!) nasıl işlediğini görüyor. Saray’ın kanıtsız iddialar üzerine kurgulattığı ispatsız iddianamelerin hukuken ABD nezdinde bir çöp olduğunu bilmeyen var mı? İstedikleri kadar paralı kalemşörlerine bunu tersini yazdırsınlar. Vatan-millet-Sakarya ve kuru gürültü Türk’e Türk propagandasıyla, hukuksal ve siyasal gerçekler manipüle edilemiyor. İçeride insanlar bu propagandanın etkisiyle giderek daha fazla karanlığa da gömülseler, giderek din soslu ultra-nasyonalizmin etki alanına da girseler, giderek 1930’ların Almanya’sındaki gibi kitle psikolojisine de kapılsalar, gerçekler çok ama çok açık. Brunson suçsuz. Gülen konusunda ise ABD’ye delil olarak ne yolladıkları belli değil! Bırakın hukuk tekniğini ve hukuksal-kriminolojik metodu, mantığa ve rasyonel akla uygun olarak hiçbir iddianın içini dolduracak somut kanıt ortaya koyamıyor rejim. Varsa yoksa klasik iddialar. Türkiye ile ABD bu hukuk metodolojisi bakımından tek kelimeyle ayrı dilleri konuşuyor. Dahası, Brunson hakkında iddialar olan, tutuklama kararı bulunan, resmen yargı süreci devam eden bir ABD vatandaşı. Gülen ise ABD’de resmi göçmen oturum hakkı ile ikamet ediyor. Yani ABD ile “iki suçlunun iadesi” türü bir görüşme yapılmıyor. Esasında Türkiye rejimi, şantajla hakkında sadece fabrikasyon suçlar bulunan Pastör Brunson ile yine Türkiye tarafından fabrikasyon biçimde, kanıtları ortaya konmadan suçlanan Fethullah Gülen’i takas etmek istiyor. Ama durun, işin enteresan yanı o değil. Saray’ın yaklaşımı, “Gülen olmuyorsa o zaman Hakan Atilla’yı verin de iç siyasete bunu zafer olarak satayım” türü bir Ortadoğu halı pazarlığı. O da olmadı, bari “Halkbank’a ceza kesmeyin!” diye bastırıyor. Trump ise zaten İsrail’de tutuklanan Türk vatandaşı kadının bırakılmasında Erdoğan’ın istediğini yaparken onun Brunson’ı bıraktıracağı sözünü almıştı iddiası gündemdeki ciddi hipotezlerden biri. Buna göre Erdoğan Brunson’ı bırakma emri vermeyince Trump yaptırım uygulanması doğrultusunda düğmeye basma kararı alıyor. Mesele tabii ki Brunson’ı bırakıp bırakmamasından önce, Türkiye’de devletin nasıl yerlerde süründüğü! Bir devlet, rehine kaçıran terörist bir grup gibi bir devletle “pazarlık yapmaya” çalışıyor.

Bundan sonra ne olur?

Bence Tıpkı Deniz Yücel veya Meşale Tolu vakalarında gördüğümüz üzere, bu rejim ABD’ye Pastör Brunson’ı tıpış-tıpış iade eder. Bu yıl ödenmesi gereken 300 milyar dolarlık borcu olan bir devlet, eğer kasasında tam takır-kuru bakır anca sıksa 30 milyar dolar çıkartabiliyorsa, bu yüzde doksanlık açığı hamasi iç propaganda kuru gürültüsüyle ödeyemeyeceğine göre! Dik dur eğilme diyenlere: kafanızı çalıştırın da, neden Deniz Yücel’i ve Meşale Tolu’yu serbest bıraktı “dünya lideri reisiniz” (!) onu bir sorun kendinize. Madem Brunson CIA ajanı, suçüstü yapılmış bir darbe tezgâhçısı, PKK’ya destek olan biri, “FETÖ” (!) ile irtibatını (!) kanıtladığınız (!) bir casus, neden ev hapsine aldınız? Oysa mahkemesinde daha ev hapsine alınmadan birkaç hafta önce mahkeme heyeti Brunson’ın ev hapsi talebini reddetmişti. Hani hukuk devletiydiniz? Hani mahkemeleriniz bağımsızdı? ABD ile ilişkiler tümüyle raydan çıktı artık. Zaten ABD ve NATO Türkiye’nin devamlı arıza çıkarak bir üye olmasından iyice sıkıldı. Türkiye, ittifak ilişkilerinde giderek sabotajcı bir Truva atı rolünü üstlendi son yıllarda. S-400 kriziyle ve Rusya’ya nükleer ihaleleri ile ve Suriye politikasında Moskova güdümüne girmesiyle NATO’da şimşekleri üzerine çekti Ankara’daki haydut rejim. NATO’nun siyasi kanadında insan haklarından uzaklaşarak Putinist ve Ortadoğu Müslüman Kardeşler modeli bir rejim ve ülke haline gelen Türkiye, fazla sırıtıyor. Alenen Batı’ya “öteki” olarak bakan, seküler bir devlet olmaktan tümüyle vazgeçen, yüzünü Ortadoğu’daki Hamas ve Müslüman Kardeşler türü ideolojik fanatik örgütlere dönen ve kendisini de bu ideolojik çerçeveye sokan Türkiye, NATO’ya uymuyor. Ya Türkiye değişecek, ya da ABD ve Batı Türkiye’yi adım-adım Batı İttifakı’nın kurumlarından tecrit ve ihraç edecek. Bunun alternatifi yok.

Kendi anayasasına uymayan ve yasa dışı uygulamaları günlük hayatın olağan siyaseti haline getiren bir ülke, haydut bir rejimdir. Hesaplanamaz, öngörülemez, sürekliliği olmayan böyle rejimler, hak ettikleri seviyede bir muameleye tabi tutulur. Bun noktada “sol” olarak algılanan faşistlerle İslamcı faşistler, derin devletin faşistleriyle ittifaka girdi diye, bu görünen tablonun içeriği değişmiyor. Saray, MHP, CHP, İYİ Parti, Ordu, “muhalif” basın veya havuzun b. çukuru arasında söylemsel boyutta ve dış dünyayı algılamada bir fark yok. Kısacası Türkiye’de faşizmin alternatifi yok. Brunson, Gölge, Altan Kardeşler, Ilıcak, Türköne veya Demirtaş ve Kürt milletvekilleri ile belediye başkanları, içerdeki adını bile bilmediğimiz akademisyenler, öğretmenler, memurlar, polisler, askerler… Uyduruk gerekçelerle hayatları gasp edilen yüz binler… Bunlara yapılan zulüm bitmez. Haksızlıklar ve hukuksuzluklar nedeniyle özgürlüğünden, ailesinden, evinden ve ülkesinden olan Pastör Andrew Brunson vakası, bize işte bunu göstermesi bakımından önemli. ABD veya Batı belki diğer kurbanlara Brunson kadar sahip çıkmıyor. Ama Brunson vakası bir turnusol kâğıdı ve Türkiye’de yaşanan politik cehennemin dünya tarafından net bir şekilde görülmesi bakımından çok önemli bir rol oynuyor.

Tüm çektiği acılara karşın, Brunson’ın mücadelesi bu bakımdan Türkiye’de zulme uğrayan herkes için bir umut kaynağı. Sanırım bu bağlamda ailesi ve kilisesi Pastör Brunson’la gurur duyabilir. Umarım en kısa sürede özgürlüğüne, ülkesine ve sevdiklerine kavuşur. Bu dileğim İslamcı faşizmin kurbanı olan tüm mağdurlar için geçerli!


[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.8.2018 [TR724]

Tsunami ve kum torbaları [Tarık Toros]


Aydoğan Vatandaş, uzun yıllardır ABD’de yaşayan bir gazeteci.

Akademik çalışmaları, kitapları var.

Geçen gün attığı tweet’ler dikkatimi çekti.


**

Şöyle diyordu:

-Batılı karar alıcıların Türkiye’de muhatabı çok uzun zamandan beri seküler elitler oldu. Türkiye’yi onlar üzerinden okuyorlar. Batılı elitlere İslamcılığın kökünün kazınması için, cemaat ve tarikatlerin bitirilmesi gerektiğini, onun için Erdoğan’a tahammül ettiklerini söylüyorlar.

-Seküler elitler, Batılı karar alıcılara hâlâ TSK’yı kontrol ettiklerini ve Erdoğan’a cemaat ve tarikatleri bitireceği ana kadar tahammül edecekleri mesajını verdiler ve bu mesaj satın alındı.

-Türkiye’de yozlaşmış tarikat ve cemaat haberlerinin yaygınlık kazanması halkta bu yönde gelişen talebin pekiştirilmesi amaçlı.

-Ancak Erdoğan, seküler elitleri Batı’yı oyalamak için kullanırken en sonunda onlarla da hesaplaşması kaçınılmaz olacak ve Erdoğan onları da tasfiye edecek. (1 Ağustos 2018, @aydogan29)


**

4 yılı geçti, Washington’da gazetecilik yapan Adem Yavuz Arslan da benzer bir yorum paylaştı:

-Türkiye’nin bu kadar zıvanadan çıkmasında, Erdoğan’ın Anayasa’yı askıya alıp otoriterleşmesinde “seküler elit/Beyaz Türkler”in büyük payı var. Batılı karar alıcılara “Erdoğan ile Cemaat güç kavgasında, yesinler birbirlerini, biz sonra hepsinden kurtuluruz” lobisi yaptılar. (2 Ağustos 2018, @ademyarslan)


**

Bu iki gazeteci, kulislere hâkim, güvenilir kaynakları, sağlam duyumları isimler.

Yazıp çizdiklerini dikkate alırım.

Ve özellikle paylaştıkları son notları teyit ederim.

Niye?

Benzer istikamette şahsi tanıklıklarım var çünkü.

Avrupa koridorlarında ne döndüğünü gözlerimizle görüyor, kulaklarımızla işitiyoruz.

Ayrıca bu Beyaz Türkümsü tipleri de iyi tanırız.

Her şeyi bilirler. Ona göre hayatlarını düzenlerler. Ve orada açık verirler.

Mesleğe yaklaşık çeyrek asrımızı verdik. Herkesi kör, alemi sersem sanmasınlar.


**

Hoş…

Şimdilerde Batılı muhatapları:

“Böyle söylüyordun ama adam diktatör oldu, ne iş?” diye sıkıştırmaya başladı bunları.

Lakin nafile.


**

Batı’ya pazarlanan görüş neydi:

“Erdoğan cemaatleri bitirsin, sonra onu bitirmesi kolay.”

Dedim ya, bu görüş bana yeni değil.

Tarih ve yer vererek anlatayım:

14 Mayıs 2015’te, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin İstanbul Taksim The Marmara Hotel’de ödül töreni vardı.

Törenin ardından kokteyle geçildi.

Ayaküstü içilip atıştırılıyor.

3-5 kişiyiz.

Cumhuriyet’ten iki büyüğüm vardı mesela.

Laf lafı açtı.

İsim vermeyeceğim ama şu kadar diyeyim.

Hürriyet’te çalışan duayen müdürlerden biri, aynen şunu söyledi:

-Cemaati bitirse bitirse Erdoğan bitirir. Kılıçdaroğlu, Bahçeli mi bitirecek? Tabi, bunu yaparken hukuk rafa kalkacak. Hukukun içinde nasıl bitirebilirsin ki?


**

Bu tespit, o güne kadarki sessizliği de açıklıyordu, sonra olup biteni de.

Hava, “Erdoğan şu hesabı bi görsün, sonra onu rahat hallederiz” havasıydı.

O gün orada, muhabbetin gittiği yer de buydu.

Çünkü…

Babıali’nin öteden beri bir saplantısı vardı:

Siyasetçiler yolcu, biz hancı.


**

Türk medyasının durumu budur.

Politikacılara alan temizliği yaptırır, sonra döner onları süpürür.

Hiç bir zaman rezil olmazlar.

Bugün…

“Tetikçi”, “kumpasçı”, “yandaş” diye eleştirdikleri basının yaptığının 1000 mislini yapmışlardır, gözlerini kırpmadan.

Halen de yapıyorlar.

**

Dönelim, yıllardır Batılı muhataplarını “bitirsin bitecek” laflarıyla dolduran tiplere…

Bunları tanıma ve keşfetme kılavuzu var mı?

Çevremize şöyle bir baktığımızda, şıp diye teşhis edebilir miyiz?


**

Çok basit.

Seçim sonuçlarını kabul edip Saray’a altın tepsi içinde “meşruiyet” sunan çevrelere daha dikkatli bakın, bir.

Her “milli” dönemeçte Ankara’nın bir düdüğü ile hizaya girenleri not edin, iki.

Kimin kimi savunduğuna, sahiplendiğine… Kimin kime atarlandığına bakın, üç.


**

En önemlisi:

İnsanlar işkence görürken…

Cezaevleri toplama kampına dönmüşken…

Bebek cesetleri kıyılara vururken…

Kazalarda, yangınlarda kayıplar bu kadar artmışken…

Sadece son iki senede Avrupa’ya göre yarı yarıya fakirleşmişken…

Üniversite kalitesinde Pakistan’ın bile 51 basamak altındayken…

Ülkenin itibarı tüm dünyada sıfırlanmışken…

Kıllarını kıpırdatmayanlara daha dikkatli bakın.

Konforlarını kaybetmemek için takla atanları iyi gözlemleyin.


**

Dönelim başa.

Aydoğan Vatandaş diyor ki:

“Erdoğan onları da tasfiye edecek.” 


**

Bu satırlar;

17 yıla yaklaşan dalgalı kur rejiminin en sert kur artışının olduğu dakikalarda yazıldı.

Ekonomik tsunami ülke kıyılarını döverken, Merkez Bankası kum torbaları ile önlem almaya çalışıyordu.

Kimin kimi güverteden denize atmaya çalıştığının ne önemi var..!

Gemi batıyor, içindekilerle.


[Tarık Toros] 7.8.2018 [TR724]

La bendición de Dios [Naci Karadağ]


70’li yıllarda Latin Amerika’nın en güzel ve en zengin ülkelerinden biriydi Venezuela. Resmi rakamlara göre Venezuela, 300 milyar varil ile dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervine sahip, petrol milyarderi olan Suudi Arabistan bile 267 milyar varille ikinci…

Bu sebeple, 1960 yılında beş ülke tarafından kurulan Petrol İhracatçısı Ülkeler Organizasyonu (OPEC) kurucuları arasında İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ile beraber Venezuela da vardı.

Bugün ise durum epey farklı. Bakın şu tablo 60 yıl öncesi ile bugünü karşılaştırıyor:

(Günlük/Bin varil) (koyu olanlar 1960/açık olanlar bugün)

Pekiyi nasıl oldu da, dünyanın en varlıklı ülkelerinden biri olan Venezuela bu hale düştü.

Hikaye çok tanıdık aslında. Hatta Nasreddin Hoca misali, kendileri eşekten düştükleri için Türkiye’yi uyarmak için nasıl bu hale geldiklerini anlatan bir video bile çektiler. Bakın video şöyle:


1970’lerin sonlarına doğru ekonomisi çöküş sinyalleri veren Venezuela’nın en büyük sıkıntısı devlete hakim olanların yaptıkları yolsuzluklardı. Her şeyi devletleştiren siyasi güçleri bir süre sonra pes etti ve 1989’da Carlos Andreas Perez, ikinci defa seçimleri kazanıp, daha önce yaptığı hataları yapmamak için bir teknokratlar hükümeti kurdu, IMF desteği ile mali disiplini ön plana çıkaran, “Büyük Dönüşüm” adında bir paket açıkladı.

Her ne kadar programın başarılı yanları olsa da, önüne geçilemeyen yolsuzluklar, kemer sıkma politikalarının yükü, düşen petrol fiyatları ile birleşince “Caracazo” diye anılan büyük protesto dalgaları ile sonuçlandı.

Toplumsal kriz, 1992’de iki darbe girişimi (biri Hugo Chavez tarafından), 1993’te Perez’in yolsuzluk nedeniyle görevden edilmesi ile devam ederken, ekonomik krizler de daha yoğunluklu olarak devam ediyordu.

Chavez, Perez’i devirememişti ama görevinden azledilip yerine Rafael Caldera’yı geçirmeye başarmıştı. Caldera belki de hayatının hatasını yapıp darbecileri affetti, bunların arasında Chavez de vardı. Halk artık bitmiş ve siyaseten kurtuluş imkanı olmadığına inanmıştı artık!

94’te hükümeti devralan Rafael Caldera petrol endüstrisine yabancı yatırımları tekrar teşvik edip, azami petrol üretimi ve ihracı stratejisi ile Venezuela’nın petrol üretimi 1974’ten beri ilk defa tekrar günde 3 milyon varilin üzerine çıkardı, 1998’de günde 3.5 milyon varile yaklaştı.

Caldera’nın amacı, PDVSA’yı uluslararası ortamda rekabet eden bir firma haline getirmekti. Ancak bir kere daha 1998-2000 yılları arasındaki ekononomik krizler nedeniyle düşen petrol fiyatları tekere çomak soktular. Caldera, 1998 sonunda seçimlerde Hugo Chavez’e yenildi.

Chavez’in popülist politikaları, iyi niyetli ya da bilgisizce, Venezuela ekonomisinin ana gelir kaynağı petrol üretiminin önümüzdeki yıllarda tekrar toparlanmasını imkansız hale getirdi.

Daha önemlisi Chavez, hiç ölmeyecekmiş gibi devletin tüm kodlarıyla oynadı, Venezuela’da tekrar tamir edilemeyecek yapısal değişiklikler yaptı. Her şeyi kendine bağlamıştı.

Fakir halka devlet yardımı dağıtarak yaşanan çöküşü gözden kaçırmayı başardı.

Referandum düzenledi kazandı, kendi milis gücünü kurdu ve tüm dünyanın Venezuela’yı kıskandığına halkı inandırmayı başardı.

Ülke muazzam bir çöküşe doğru tam gaz giderken çıkardığı KHK’lar ile Venezuela’yı adeta bir çiftlik gibi yönetti Chavez. Ve o da her insan gibi faniydi kanser teşhisi konduğunda 2011 yılına gelinmişti. Onun ölümüyle yerine partisinden çok daha fena biri geldi: Nicolas Maduro. Maduro yöntem ve söylemde ustasından hiç de geri kalmadı ama Chavez’in kendisine bıraktığı kocaman bir iflas mirası vardı.

Halkın büyük bölümü Maduro’dan yaka silkiyordu ama anketlerde enteresan şekilde destekçileri çok yüksek oranda çıkıyordu!

Bağımsız araştırmalar 2013’de Venezuela halkının yüzde 30’a yakının fakir olduğunu belirtirken bu rakam 2014’te 48, 2016’da 82, 2017’de ise 87’ye tırmanmıştı.

Diğer bir deyişle Venezuela’da yüzde 10’dan çok daha az bir mutlu azınlık vardı, halkın diğer kısmı sefalet yaşıyordu.

Market rafları bomboş, kalan mallar için millet sabahın erken saatinde dükkan önlerine gelip içeriyi gözetliyor ve açılmasını bekliyordu.

Reuters’in haberine göre halk sefaletten kırılma noktasına gelmişti.

Maduro öyle demiyordu ama bağımsız kaynaklar 2016 yılının enflasyonunu açıkladı % 4000!

Akıl alır, dayanılır bir rakam değildi bu.

Yönetim ise dış güçleri suçluyor ve güçlü Venezuela’nın tüm dünyayı korkuttuğunu söylüyordu!

Ve Maduro bir kahramandı, hele de bizim ülkemizdeki iktidar ve yandaşları için. Ülkemize kadar geldiğinde ilk nereyi ziyaret etti?

Bilemediniz; Diriliş-Ertuğrul dizisinin setini…

Ülke batmıştı artık ve birkaç gün önce enteresan bir olay gerçekleşti.

Maduro konuşma yaparken, üstelik etrafı generalleriyle sarılıyken bir patlama sesi duyuldu. Saldırının nereden yapıldığı belli değildi ama bir tuhaflık vardı. Maduro’nun yanındaki subaylar son derece sakin şekilde gökyüzüne bakıyorlardı.

Kısa süre sonra başkana drone ile suikast düzenlendiği açıklandı.

Saldırıyı o güne kadar adı sanı duyulmamış “T-shirt Giyen Askerler (Movimiento Nacional Soldados de Franela)” adını veren grup üstlendi.

Maduro ise Twitter’da yaptığı açıklamada saldırıyı “Tanrı’nın bir lütfu” olarak niteledi!

Maduroya ilk geçmiş olsun ve destek mesajını kim yolladı dersiniz?

Bu tuhaf suikast girişiminden sonra Maduro saldırı için, “la bendición de Dios (Tanrı’nın bir lütfu).” dedi.

Şimdi size ilginç bir video izleteceğim. Aşağıda Maduro suikastının en net görüntüsü var.

Önce 1:27’de Maduro’nun hemen solundaki bordo bereli askerin gözlerine bakın, nereye bakıyor? Hemen ardından 1:31’den itibaren soldaki generalin sol eline dikkatlice bakın.


Çok ilginç değil mi?

Şu görüntü de suikast düzenleyen hava aracının imha görüntüsü. Bakın bakalım bizim Saray’ın bombalamasından daha mı profesyonel?

Maduro muhalifleri ise suikast girişiminin “tezgâh” olduğu konusunda oldukça ısrarlı. Yukarıdaki görüntüleri paylaşan Maduro muhaliflerinin takip ettiği @resistenciaveof adlı twitter hesabının  iddiasına göre droneda plastik patlayıcı değil gaz tüpü vardı. Yine iddiaya göre gaz tüpü taşıyan drone bir sniper (keskin nişancı) tarafından vuruldu.

Droneun hızlı bir şekilde kürsüye yönelmek yerine havada sabit bir şekilde asılı durması muhaliflerin bu iddiasını kuvvetlendiriyor.

Öte yandan Caracas polisi suikast girişimine dair 6 kişinin gözaltına alındığını duyurmuştu.

@resistenciaveof  gözaltıların da sahte olduğunu ileri sürdü: “Bunlar, Narcotiran’a göre, drone ile yapılan saldırıyı düzenleyenler. Sahte, masumlar. Deli gibi saldırıyorlar, yoldan geçenleri bile yakalıyorlar. Hatta küçükleri bile. Bunu kim yaptıysa, Maduro’nun yanındalar. (Maduro) bunu biliyor. Tanrı bizimle!” şeklinde açıklama yaptılar.

Görüldüğü üzere Hitler’den beri aynı yöntem, aynı şekilde minik farklılıklarla uygulanmaya devam ediyor ve kullanılan biçim kadar söylemler de aynı. Mesela şu söz Hitler’e aittir: “Tanrı beni halkıma hizmet etmek ve onu korkunç sefaletinden kurtarmakla vazifelendirdi.”

İşin ilginç tarafı bu lütufçuların hepsinin en büyük ortak özellikleri ise halklarına kan, göz yaşı ve sefaletten başka hiç bir şey vermemiş olmalarıdır!

*Allah’ın lütfu


[Naci Karadağ] 7.8.2018 [TR724]

Makinist bildiğini okuyor, kemerleri sıkı bağlayın [Semih Ardıç]


Sabah kalktık dolar 5,10 TL, gece 5,42 TL. Bir günün içinde Euro 5,88 TL’den 6,27 TL’ye çıktı. Türk Lirası’nın günlük kaybı yüzde 4’ü aştı. Hazine’nin iki senelik borçlanma maliyeti yüzde 22,01 oldu. Giderek büyüyen bir yangın var.

24 Haziran’da yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimi’nden beri artık gün içinde kırılıyor rekorlar. Bazen 10 dakikada bir yeni rekor kırıyor dolar, euro ve faiz.

TL, MEKSİKA PESOSU’NA KARŞI BİLE YÜZDE 38,3 DÜŞTÜ

Seçimi müteakip 4,45 TL’ye kadar gerileyen dolar 6 Ağustos itibarıyla 82 kuruş arttı. Başkanlık hayallerinin ilk faturaları bunlar.  Artış euro ve sterlinde de hemen hemen aynı.

TL sadece dolar ve euoraya mukabil erimiyor.  Son bir senede dolar yüzde 43 artarken, euro TL’ye nazaran yüzde 42 daha değerli hale geldi.

TL aynı dönemde Japon Yeni’ne mukabil yüzde 43,8 düştü. Meksika Pesosu yüzde 38,3, Rus Rublesi yüzde 36,2, Hint Rupisi yüzde 33,8, Brezilya Reali yüzde 22 değer kazandı.

Bu tablo da gösteriyor ki mesele sadece doların kıymetli hale gelmesi ile izah edilemez. Zayıflayan, riskli görülen TL olduğu için yabancı yatırımcı elinde Türkiye’ye ait ne varsa satıyor.

MERKEZ BANKASI TOP YEKÛN İFLASI MI BEKLİYOR?

Merkez Bankası’nın (TCMB) inisiyatif alması icap eden günlerde ortaklık görünmüyor. TL sahipsiz bırakıldı.

24 Temmuz’da o kadar insan toplandı ve piyasaya daha evvel faiz artırılacak taahhütünde bulundukları halde haftalık repo (politika) faizini yüzde 17,75’te tuttu.

O günden bu yana dolar 50 kuruştan fazla arttı. 2018 sonu için enflasyon tahminlerini yüzde 5 puan yükselterek yüzde 13,4’e çıkaran TCMB heyeti faiz artışına gelince Saray’dan korktu. O vakit enflasyon tahminini niye değiştiriyorsunuz?

Para Politikası Kurulu üyeleri ile TCMB Başkanı Murat Çetinkaya koltuklarını muhafaza etmek pahasına Türkiye’nin birikimlerini cayır cayır yakan ateşe benzin döktü.

Piyasayı “ilk 100 günlük icraat” toplantısını beklemeleri için oyaladılar. Gelin görün ki hazır parayı dağa bayıra gömmekten başka bir mesaj çıkmadı Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın 100 günlük vaatlerinden.

Yatırımcıya yine hüsran düştü. TL’nin bir günde 20 kuruş eridiği bir ekonomide Kanal İstanbul’dan Toplu Konut İdaresi’nden (TOKİ) bahsediyorsanız yabancı yatırımcı da haliyle “Ne haliniz varsa görün!” diyecektir.

Başka yol kalmadı. Türkiye’nin acil durum frenini çekmesi lazım. Makinist treni raydan çıkarmak için hata üstüne hata yapıyorsa yolcular treni durdurmalıdır. Aksi halde bütün vagonlar uçurumdan aşağı düşecek.

MERKEZ BANKASI ACİLEN TOPLANMALI

TCMB acilen toplanmalı. Şu ana dek sınıfta kalsa da Saray’a rağmen vazifesini ifa etmeli. Gösterge faizi en azından tansiyonu düşürmek maksadıyla yüzde 23-25 aralığına taşımalı. Temmuzda yüzde 20 yapılsa şimdi buna ihtiyaç kalmayacaktı.

Hükûmet kamunun uhdesindeki elzem olmayan bütün yatırımları durdurmalı. Kamuda sağlam ve hakiki bir “kemer sıkma” programı açıklanmalı.

Hatada ısrar edilirse enflasyon üç aya kalmaz yüzde 25’i geçer. Faiz tamamen kontrolden çıkar. O zaman Türkiye’yi Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) acı reçetesinden başka hiçbir tedavi ayağa kaldıramaz.

ABD’NİN ŞAKASI YOK

ABD’nin “müeyyide” derken şaka yapmadığı herhalde idrak edilmiştir. Bu manasız itiş-kakıştan Türkiye’nin ağır yara alacağını söylemek bile abes.

ABD ile Türkiye nasıl boy ölçüşebilir, var mı bunun makul ve ikna edici bir cevabı?

ABD ve Avrupa Birliği’nin gözden çıkardıklarını, NATO’dan ayrılacaklarını kapalı kapılar ardında söyleyenlerin tuzu kuru tabiî.

Hazine kesesinden harca harca bitmez! Hazine borç alır yine o israf ve lüksün faturalarını öder, öyle mi? 1.604 TL için bir ay ter döken asgarî ücretli bile her ay 300 liradan fazla vergi öderken kur, faiz ve enflasyonun bu kadar yükselmesinin fâillerinin pişkinliği hakikaten insanı çileden çıkarıyor.

ABD İLE KRİZ UZADIKÇA KUR ARTACAK

Yahu piyasayla kavga etmeyin, bu kavganın mağlubu vatandaş olur ikazlarına kulak asmadınız hiç olmazsa dünyanın süper gücü ABD’nin verdiği mesajı anlamamazlıktan gelmeyi bırakın artık.

Nasıl ikna edecekseniz edin Başkan Donald Trump’ı. Sosyal medyada “Trump Tower’a el koy Reis” naraları atarak doların düşmeyeceğini anlamanız için ne yapmamız lazım?

Türkiye’nin eli hiç olmadığı kadar zayıf. Borçlanmalar “döviz hep düşecek” senaryosu üzerine yapıldı. 217 milyar dolar özel sektör borcu artık döndürülemeyecek.

TÜRKİYE AŞ’NİN HALİ HARAP

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lider Erdoğan’ın Türkiye’yi aile gibi yönettiği ilk ayda yaşadıklarımız maruz kalacağımız acıların sadece girizgâhı. Erdoğan sadece ekonomiyi değil memleketin güvenliğini tehlikeye attığını bilmiyor olamaz.

Maksadı Türkiye’yi esas yörüngesinden çıkarmak değilse bu tarz-ı siyasetten memleketin elinde kocaman bir sıfır kalacak. Sıfır yutan elemandır birilerine iltimas geçmez.

Tehlike zannedilenden daha büyük. 2001 krizinde devlet sağlamdı, iradesi ve müesseseleri yatırımcının itimadını kısa müddette geri kazanmayı bilmişti.

Bugün ne devlet ne de müessese kaldı. Teamül, içtihat ve istişareden eser yok. Erdoğan söylüyor kapı kulları şeksiz şüphesiz tatbik ediyor. Doğru ya da hatalı.

BANKA HESAPLARINA GÖZ DİKTİLER

Acı hakikat şu ki yerli ve milli sloganlarının ikrah ettirecek kadar tekrarlandığı bir dönemde Türkiye 80 sente muhtaç Türkiye’den daha beter bir vaziyete düşürülecek. Acı hakikat bu maalesef!

Tekrar ediyorum ortalıkta altın ve döviz ne varsa ortalıktan kaldırın. Bunlar yakında o üzerinde çalıştıkları kombiyo kontrol rejimine geçerlerse şaşırmam.

Banka hesaplarına, şirketlerin varlıklarına göz diktikleri belli olmuyor mu?

Yazık oldu, çok yazık oldu o kadar emeğe…


[Semih Ardıç] 7.8.2018 [TR724]

Yeni başkan, yeni hoca… ya başarı? [LİGE DOĞRU] [Hasan Cücük]


Fenerbahçe için 2018-19 sezonu tarihi nitelikte. 20 yıldır kulüp başkanlığını yapan Aziz Yıldırım’sız bir sezon başlayacak. Çiçeği burnundaki başkan Ali Koç ve yeni teknik patron Phillip Cocu ile başarı arayacak Fenerbahçe’nin önünde aşması gereken dev engeller var.

Fenerbahçe’nin en büyük transferi şüphesiz yeni başkan Ali Koç. Sarı-lacivertli camia son yıllarda başarıdan uzak sezonlar geçirmesinin faturasını başkan Aziz Yıldırım’a kesmesine karşılık, 20 yıldır yönettiği kulüpte tam hakimiyet kurmasından dolayı koltuğundan etmek oldukça zordu. Ali Koç’un başkanlık yarışında ‘varım’ demesiyle farklı bir hava esmeye başladı. İlk kez Aziz Yıldırım’ın koltuğundan edilebileceği inancı ortaya çıktı. Tarihi nitelikteki kongrede Aziz Yıldırım tarihi bir hezimet yaşayıp, koltuğunu Ali Koç’a devrediyordu.

Ali Koç’un, Fenerbahçe’ye yeni bir hava kattığı bir gerçek. Ancak kulübün içinde olduğu borç yükü Ali Koç’un işinin hiçte kolay olmadığını gösterdi. Dışardan bakılınca borçsuz bir kulüp görüntüsü veren Fenerbahçe’nin 3,2 milyar lira borcunun olduğu ortaya çıktı. Dahası eski yönetimin 400 milyon Euro dediği borcun gerçekte 626 milyon Euro olduğu Ali Koç’a yapılan bir başka kötü sürpriz oldu.

4 yıldır şampiyonluğa hasret

Ali Koç ilk olarak kulübün sportif direktörlüğüne Damien Comilli’yi getirerek işe başladı. Kariyeri süresince antrenörlük, gözlemcilik, futbol direktörlüğü gibi görevler üstlenen Comolli, Arsene Wenger tarafından keşfedildi. Comilli’nin gelişi Fenerbahçe’nin daha profesonelce yönetileceğinin ilk işareti olarak algılandı. Sportif direktör konusunu çözen Fenerbahçe ikinci adımı teknik adam değişimi oldu. Aykut Kocaman’la vedalaşılıp takım PSV’yi 5 yıldır çalıştıran Phillip Cocu’ya teslim edildi.

4 yıldır şampiyonluğa hasret Fenerbahçe’de hedef elbette şampiyonluk. Ancak kulübün içinde olduğu şartlar bunun pek kolay olmadığını gösteriyor. UEFA’nın Finansal Fair Play kuralından dolayı Fenerbahçe ancak saatığı oyuncular kadar transfer yapabiliyor. Bir taraftan bu sıkıntıyla mücadele eden Fenerbahçe diğer taraftan takıma katkısı olmayan oyunculardan kurtulmanın planını yaptı.

Gerek Finalsal Fair Play gerekse de içinde olduğu borç yükünden dolayı Fenerbahçe için hareketsiz bir transfer dönemi geçti. Bu yılı değil önümüzdeki yılları düşünen bir politika benimsendi. Öncelikle olarak genç oyuncular takıma kazandırıldı. Türkiye’de alt yapı deyince akla gelen ilk kulüp olan Altınordu’nun kapısını çalan Fenerbahçe, Berke Özer ve Barış Alıcı’yı kadrosuna kattı. Kadroya katılan bir başka genç yıldız Nijmegen’den Ferdi Kadıoğlu oldu. Elindeki oyunculardan kurtulamadığı için fazla hareket alanı olmayan Fenerbahçe, Swansea’dan Andre Ayew’i kiraladı.

Salih Uçan yeniden takıma döndü ama…

Geçen sezon kiralık oynayan Luis Neto ve Vincent Janssen eski takımlarına geri dönerken Fernandoa ve Beykan Şimşek takımdan ayrılan diğer oyuncular oldu. FC Sion’da kiralık oynayan Salih Uçan yeniden takıma dönmesine karşılık teknik patron Cocu’nun kadroda düşünmediği isimlerden biri olmaya devam ediyor. Cocu, son dönemde futbolundan ziyade problemleriyle gündem olan Ozan Tufan, Aatif Chahechouhe, İsmail Köybaşı gibi isimlerinde takımdan gönderilmesini istediği dile getiriliyor.

Cocu’nun PSV’de daha çok genç oyunculara yer vermesi Fenerbahçe’nin gençlerinin forma ümitlerini arttırıyor. Makedon yıldız Eljif Elmas ve geçen sezonun müzmin sakatı Mehmet Ekici’nin form grafiğini arttırması Fenerbahçe cephesinde yüzleri güldürüyor. Ali Koç’un kulübe getirdiği kenetlenme, Cocu’nun PSV başarısı Fenerbahçe taraftarının yeni sezonda ümitli olmasını sağlıyor. Bakalım bu durum sahaya ve skora nasıl yansıyacak.


[Hasan Cücük] 7.8.2018 [TR724]