Mağdurlara mesajlar [Safvet Senih]

Büyük çilekeş kendisi gibi mağdur ve mazlumlara şöyle sesleniyor:

Olması mümkün olan bir şey için; “OLMAZ”  diyenler, farkına varmadan şirke düşmüş olabilirler. Esbaba müracaat etmeden “OLMAZ” demek; (Hâşâ)” Yaratacak ve yapacak olan, Allah değil; benim” demek gibidir. Hayber’in kale kapısını yerinden söküp atan, Hz. Ali’nin kolundaki kuvveti değil, gönlündeki “onu söküp atmaya” olan imanıdır. Sizin imanınızla ikâme ettiğiniz işleri, imkânıyla deruhte etmeye çalışan öyle safderunlar var ki!... Zannediyorlar ki, olanlar imkanla oluyor. Halbuki olanlar, imkanla değil; imanla ve inayetle oluyor.

Bugün olanlarla bizim aramızdaki münasebet, incir çekirdeği ile incir ağacı arasındaki münasebet gibi bir münasebet… O (c.c.) dileyince, olmayacak şeyler olur. Hem O’nun (c.c.) şen’i rubûbiyetindedir; “Küçüklere, büyük işler gördürerek, Kendi büyüklüğünü gösterir.

Ölene kadar koşmak için;  “HİZMET” dendiği zaman coşmak lazım. kendinden motorlu olanlar, yelkenine başkasının rüzgar taşımasına ihtiyaç duymazlar. Negatifi izâle etmeden, pozitif îfâ edemezsiniz. Olumsuz nazarla meseleleri mütalâa edenler, olumlu sonuç elde edemezler. Ümidi olmadan yola çıkanlar, yola çıkmadan yorulurlar.

Hedefi ulvî olanların, himmetleri âli olur. Herkesin belli olmayan ok’un , nereye varacağı da belli değildir.

Hedefi rızaya ermekse; esbaba müracaat bir esas, ihlas ile yürümek bir usul, bunların subût bulması için, “sabr ve sebât” ise, bu yolun en önemli erkânıdır.

Herkesin kendisine terettüp eden hedefini aldığı yerde, üzerine hedef almayan kimse, sırtındaki sadâğına ok koymadan, cepheye çıkan nefer gibidir. Sadâğı boş olanın, yayından ok çıkmaz.

Hedefsiz ve gayesiz olanlar, hedefi olanlara, sadece yük olurlar. Çünkü meşgul olmayanlar, meşgul ederler. Küçük hedeflerle, büyük sonuçlar elde edemezsiniz. Hedefi küçük olanlarla, büyük işler görülemez.

İnsan, kendini sırtına aldığı, yüküne göre ayarlar. Yükü hafif olanın, seyirtmesi çok olur.

İnsanların taahhütlerini tâkip etmezseniz, ahlâklarını bozarsınız. Ortaya koyduğunuz hedeflerin süreçlerini takip etmezseniz, sonuçlarına katlanmak zorunda kalırsınız. Verdikleri sözü namus bilenler, namuslarına söz getirmeyenlerdir. Vazifelerini tekâsül ile ihmal edenler, kendilerini lüzumsuz şeylerle meşgul ederler. Lüzumsuz şeylerle iştigal edenler, nazarlarını aslî işlerine ircâ edeceklerine, her tür lüzumsuzluklarını, bir luzûmiyet ile te’vil ederler. 

Yaptıklarını beklentilerine bina edenler, beklediklerini bulamadıkları an, mazeret kılıflı, binbir bahane ile çekip giderler. 

Her öksürmede bir alkış bekleyenler, öldükten sonra kabre giderken bile alkış beklerler. 

İnsanın kolu kanadı kırıldığında, insanın aradığı; kolunu, kanadını saracağı bir doktor değil; gönlünü alacağı bir dosttur. Hizmetin zevkine, tadına, aynı sofrada kaşık çaldıklarınızla değil; aynı hissiyatı paylaştığınız dostlarınızla erebilirsiniz. Dostluk, güvenle oluşur, sâdâkatle gelişir, vefâ ile zirvelere ulaşır. Güvenin kaybolduğu yerden sâdâkat gider, vefa ise dostluğa “elvedâ” der. Vefanın bittiği yerde, dostluk da biter. İmtihan oluncaya kadar kendilerini, birbirlerine dost zanneden nice kimseler vardır ki; imtihan olunca, gerçekten dost değil; sıradan bir arkadaş olduklarının farkına varmışlardır. Bu hizmette, arkadaş da lazım… Ama ebediyete uzanan, bu uzun yolculuğu suhuletle aşmak için, arkadaştan öte; “Yıkılmaktan endişe ettiğinde, bir sütun gibi dayanacağın; daralıp bunaldığında, dizine baş koyacağın; dolup da boşalmak istediğinde, baş başa verip ağlayacağın; heyecanından heyecan alıp, birlikte koşacağın; namusunu bile emanet etmek gerektiğinde, emanet etmekten hiç endişe duymayacağın, bir dost lazım. Eğer bulursan böyle bir dost; işte o zaman, her cefâ, olur sefâ… Bulamazsan eğer, işte o zaman vââ esefââ… İnsanın sâdık arkadaşa olan ihtiyacı, diğer zarurî ihtiyaçlarından daha ehemmiyetsiz ve geri değildir. Dostluk, her şeyden evvel bir gönül işidir. Onun riya ve aldatmacalarla elde edileceğini sananlar hep aldanmışlardır. Kara günlerin karanlıklarında, dostlarına ışığından ışık sunmayan kimselerden gerçek dost olamayacağı gibi, aynı zamanda o kimselerin kendileri, bir damla i’sâr ruhuna muhtaç “mürüvvetzede”lerdir. Varlıkta var olan dostlar, yokluk olunca da, yok oluyorlarsa; esasında  onların, dost olarak da, var olmalarının bir anlamı yoktur. Dostlarının ağlamasıyla ağlayamayan, onların gülmesiyle gülemeyen dost, vefâlı dost sayılamaz. Dostu tatlı sözünde değil, senin için inleyen öz’ünde ve senin ağlayan gözünde ara!.. Her yüze gülüp dilinden bal akıtana dost olma! Mahiyetinde eremediğin her dil çeşmesinden, su içilmez. Zira yılan, kuyruğunda gizlediği zehrini, her zaman diliyle akıtır. Dost bildikleriniz, size dost gibi davranmıyorlarsa, sizi dost görmemelerindendir. Sürekli sana baş sallayanın ve sürekli senin dertlerin için ağlayanın gözüne iyi bak! Zira birisi ayağına bakar; düşmeni gözler. Bir diğeri ise, alacağı dersi gözden alır, ona zâiddir sözler… Hakikî dost, düşebileceği yerlerde dostunu kollayandır; her işinde ona baş sallayan değil… Gerçek dost, dostuna diken gibi batar, ama gül gibi kokar.

“Kimse bu HİZMETİ  kurtarmaya kalkmasın. Bu HİZMETLE kurtulmaya baksın. Biz varız diye bu iş olmayacak. Bu iş olacağı için biz varız.”  

[Safvet Senih] 28.7.2017 [Samanyolu Haber]
ssenihsamanyoluhaber.com

Özal'la bir hatıra ve hasbihal [Bahattin Karataş]

Nerdesin adam?
Baykuşlar otağında tünemiş! Güvercin görüntüleri  şovunda..
Ormanlarda çakallar tilkiler oltada! Aslanlar havasında!
Nerdesin adam?
Leşe konmuş sarı sinekler
Kartallar tavırlarında kanat çırpıyorlar..
Seni seven ülken Anadolu işgalde, yalancı düzenbaz fatihlerce.. Ya sen nerdesin? 
Yaptığın yollar projeler çalındı, ranta döndü.. Hırsızlara bayram!
Serhatı ziyaret etmiş, etrafındaki erkana Hacı Kemal'i anlatmıştın.. Bunların bir Hacı Kemalleri var...
Benim on tane Hacı Kemalim olsaydı ben dünyayı parmağımda oynatırdım demiştin!.
Şimdi Hacı Kemal'in terörist ilan edildi.. Yüz binlerce kardeşi zindanlarda çürüyor..
Be adam nerdesin? 
Hacı Kemal işkencede, 
Namusu payimal
Bebekleri analarından alıkonuldu şimdi!
Anadolu anası emzirmesin bir daha o koçyiğitler yetişmesin diye!.
Peygamberin adını dünyaya duyurulması için anadan babadan yardan feragat etmesin diye!.
Adanmışların yollarına pusular kuruldu..
Hatırlıyor musun?
Dünyanın geleceği için bu okullar çok önemli bu projeyi bilseniz demiştin..
Dünyanın kaderinde nasıl bir rol oynayacak bir bilseniz demiştin!
Evet bugün necabetsiz, asaletsiz, tarihsiz ve de bir talihsizce kapatıldı..
Terör yuvaları diye ülke ülke gezilip ispiyon ediliyor..
Nerdesin adam neden ses vermiyorsun?
A be yiğit adam...

[Bahattin Karataş] 28.7.2017 [Samanyolu Haber]
bkaratas@samanyoluhaber.com

Sulh Çizgimiz [Bârân]

MÜMİN SULHTAN YANADIR, KİMSEYLE KAVGA YAPMAZ.
ONUN DÜŞMANI NEFSİ, BAŞKASINA YAN BAKMAZ.

KİNDARLIKLA DİNDARLIK, AYNI KALPTE BARINMAZ.
MUHABBET FEDÂİSİ, ADAVETE KAPILMAZ.

ŞEYTANLAR KIŞKIRTSA DA, SAFLARINDA YER ALMAZ.
O RAHMAN’IN KULLARI, SULHU ELDEN BIRAKMAZ.

‘SULH HAYIRDIR’ DİYEN RABB, BİZİ ASLA YANILTMAZ.
ALDANIR DA BİR MÜMİN, FAKAT O HİÇ ALDATMAZ.

BİR ÜMMET BÖYLE OLSA, BEŞER BU HALDE OLMAZ.
NEBİLER YOLUDUR BU, SULH ÇİZGİMİZ BOZULMAZ.

İTİBAR KATİLLERİ, İFSATTAN GERİ DURMAZ.
VİCDANLAR İFLAS ETMİŞ, FERYATLARI ANLAMAZ.

KARARAN RUHLARINDA ACIMA HİSSİ OLMAZ.
ZALİMLERİN KALBİNDE RAHMETTEN ESER KALMAZ.

ALDIĞIMIZ TERBİYE, BİZİ SULHTAN AYIRMAZ.
CANIMIZI ALSALAR, GADDARA TESLİM OLMAZ.

KANIMIZI DÖKSELER, ONDAN KİN-NEFRET AKMAZ.
EHL-İ HİZMET OLANIN, RUHU ASLA DARALMAZ.

AFFETMEK YÜCE DUYGU, NÂDANLARDA BULUNMAZ.
BÜYÜK RUH SAHİPLERİ, KADERE KAFA TUTMAZ.

KİM NE YAPARSA YAPSIN, GÖNÜL EHLİ ALDIRMAZ.
SABIR VE METANETLE, MASİVAYA DAYANMAZ.

RABB’E HAVALE EDER, GERİSİNE KARIŞMAZ.
DÜNYA DÜZELECEKSE, SULHTAN BAŞKASI OLMAZ.

ISLAHAT ÖNCÜLERİ, İNSANLARLA SAVAŞMAZ.
BEŞERİ ISLAH FİKRİ, DENSİZLERDE BULUNMAZ.

ÂLEM BİZİ BEKLİYOR, BU İŞ BOŞLUK KALDIRMAZ.
SULH-U UMÛMİ LAZIM, BU İŞ BÖLGESEL OLMAZ.

[BÂRÂN] 28.7.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Terim’in yanlış zamanda doğru istifası [Efe Yiğit]

Beklenen gelişme yaşandı ve Fatih Terim görevinden istifa etti. Terim aslında Euro 2016’dan sonra tartışılmaya başlanmıştı. Ancak usta bir manevra yaparak kendi üzerinden yürütülmesi muhtemel tartışmayı prim pazarlığı yapan oyuncuların üzerine yıktı. Terim’in istifası doğru ancak zamanlaması yanlış oldu. Neden mi?

ŞANSA TURNUVAYA KATILDIK

Euro 2016’ya biraz da şansımızın yardımıyla katıldık. Evimizde oynadığımız son İzlanda maçını kazanmamız yetmiyordu. İzlanda’yı ne kadar farklı skorla yenersek yenelim, Kazakistan’ın deplasmanda kazanması, Ukrayna’nın berabere kalması, İspanya’nın rakibini yenmesi gibi uzayıp giden bir liste vardı. Kader yüzümüze bir kez daha gülerken son dakikada Selçuk İnan’ın serbest vuruştan attığı golle İzlanda’yı yeniyor, diğer skorlar da tam istediğimiz gibi olunca adımızı en iyi ikinci kontenjanından direk Euro 2016’ya yazdırıyorduk.

Açıkçası Euro 2016’ya katılmak büyütülecek bir başarı değildi. Zira, Galler, Arnavutluk ve İzlanda gibi ülkeler tarihlerinde ilk kez Avrupa şampiyonası finallerine katılırken, bunda finallerde mücadele edecek takım sayısının 24’e çıkarılmış olması büyük rol oynuyordu. UEFA’ya üye ülke sayısının 54 olduğu düşünülürse, neredeyse iki takımdan biri turnuvada mücadele etmişti.

BAŞARISIZLIĞA PRİM TERİM’İN İNİSİYATİFİNDEYDİ

24 takımın katıldığı, 16 takımın ikinci tura kaldığı Euro 2016’da Türkiye olarak kötü bir sınav verdik ve İspanya, Hırvatistan ve Çek Cumhuriyeti’nin olduğu gruptan çıkamayıp evimize döndük. Turnuvaya katılmak başarısızlık değildi ancak gruptan çıkamamanın adı net olarak başarısızlıktı. Şampiyon Portekiz’in kupayı kazanma priminin 250 bin Euro olduğu Euro 2016’da, Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) finallere katılma primini 500 bin Euro olarak tespit etmesi tartışmaları da beraberinde getirdi. Primin 500 bin olmasına karşılık, hangi oyuncunun ne kadar prim alacağında inisiyatif Terim’e bırakılmıştı.

Terim ise loto kuponu doldurur gibi oyuncularına prim yazınca, Euro 2016 yolunda tüm maçlarda oynamış Burak Yılmaz gibi bazı oyuncular kazan kaldırıp, haksızlığın nedenini sorguluyordu. Arda Turan kaptan olarak arkadaşları adına elçilik vazifesini üstlenip, Terim’le prim konusunu konuşurken hocanın ‘kararlarımı kimse sorgulayamaz’ tavrı kampın tadını tuzunu kaçırmakla kalmayıp, milli oyuncuların prim derdine düştüğü şeklinde basına yansıdı. Nitekim olayda adı geçenler ‘prim kavgası yok’ dese de ateş olmayan yerden duman çıkmayacağını düşündü herkes.

TERİM GÖREVİ O ZAMAN BIRAKMALIYDI

Futbolun yazılı olmayan kuralı çok açık: Başarısız hoca görevi bırakır. Nitekim, çalıştırdıkları takımları Euro 2016’ya taşıyamayan 11 hoca görevinden ayrılmıştı. Euro 2016’yı ıskalayan bu ülkeler kan değişimine giderek Rusya’nın ev sahipliği yapacağı 2018 Dünya Kupası’na yeni hocayla katılma yollarını arıyordu. Teknik adamlarda yaprak dökümü Euro 2016 sonrası da devam ediyordu. Finallerde hayal kırıklığı yaşatan hocalar bir bir görevi bırakıyordu. Kimler yoktu ki? Örneğin İspanya’yı dünya ve Avrupa şampiyonu yapmış Vicente del Bosque görevi bırakanlardandı. Keza İngiltere, Rusya, Ukrayna, Belçika, İsveç gibi ülkelerin teknik adamları başarısızlıkta faturayı üzerlerine alıp, görevlerinden istifa ediyordu.

Bu noktada gözlerin çevrildiği isim doğal olarak Fatih Terim oldu. Grup maçları sonunda evine dönmek tartışmasız başarısızlıktı ve faturanın adresi belliydi. Terim, yukarıda ifade ettiğimiz gibi tartışmanın odağındaki isim olması gerekirken usta bir manevrayla prim pazarlığı yapan oyuncuları basının önüne atıp görevinde kaldı.

RUSYA YOLUNDA, ARDA’YI KAYBETTİK

Rusya yolunda rakiplerimiz güçlüydü ve bu kez grupta ikinci olmak bile dünya kupası biletini almaya yetmiyordu. Hırvatistan ve Ukrayna beraberliğine İzlanda yenilgisi eklenirken, grubun en zayıf takımları Finlandiya ve Kosova’yı yenerek geçici bir bahar yaşıyorduk. Grupta hala ilk ikide değildik ama Rusya hayalleri kuruyorduk. Kaptan Arda Turan’ın Kosova maçı öncesi kampta gazeteci Bilal Meşe ile arasındaki tatsızlığı, pazu gücüyle çözmeye kalkmasıyla hem kaptanımızı hem de en iyi oyuncumuzu kaybettik. Terim’in Arda krizinde başarısız yönetimi gözden yine kaçtı. Terim, Arda’yı basının önüne atarken, yine gemisini yürütmeyi başarmıştı.

Ancak çekirge bu kez sıçrayamadı. Terim’in damatlarıyla birlikte mekân basıp, kavgaya karışması toplumun genelinde tepki topladı. Artık suçu başkasına yıkacak kimse yoktu. Kavga etmesi yetmiyor gibi bir de üstüne basın toplantısı düzenlemesi Terim’e en büyük destekçilerini bile kaybettiriyordu. Geriye tek seçenek kalıyordu: İstifa.

ALACAĞINI DA TAHSİL EDİP İSTİFA ETMEK NEDİR?

Terim doğru olanı yapıp istifa ederken, fedakarlığı yine federasyon yaptı. Bir yıllık alacağı olan 3,5 milyon Euro ödendi. Zaten Terim’in aldığı ücret uzun zamandır tartışılmıştı. Avrupa’nın en çok kazanan milli takım hocalarından biri olmasına karşılık, aldığı ücretin karşılığını verecek bir başarı grafiği yakalayamadı. 5 yıllık anlaşma imzalayan ancak 4. yılında görevi bırakan Fatih Terim’e federasyon 18,5 milyon Euro net ücret ödemiş oldu. Euro 2016 sonrası Terim’in istifa etmemesinin bir nedeni de istifası halinde tazminat alamayacak olması gösterilmişti. Terim paraya ihtiyacı olan biri değildi ama hani yıllık 3,5 milyon Euro da iyi bir paraydı. Terim’in görevi bırakmasına karşılık 1 yıllık alacağını tahsil etmesi, Euro 2016 sonrası ortaya atılan tazminat alamaz iddiasının aslında doğru olduğunu gösterdi.

YENİ GELECEK HOCAYLA RUSYA’YA GİTMEK ZOR…

Terim, yanlış zamanda istifa etti. Çünkü yerine gelecek hocanın Rusya biletini alması için önünde 4 maç var. Ve bu maçların 3’ü gruptaki güçlü rakiplerimiz Hırvatistan, İzlanda ve Ukrayna’ya karşı. Yeni hocanın takımı tanımak için önünde hiç vakti yok. Muhtemelen zaten kaçmış olan Rusya treni yeni hocayla birlikte tamamen kaçıp gidecektir. Bunun sorumlusu ise yeni hoca değil Fatih Terim’dir. Fatih Hoca, Euro 2016 sonrası görevi bırakmış olsaydı yeni hocanın takımı tanıması için daha çok zamanı olacak ve takımda yeni bir yapılanmaya gidecekti. Türkiye olarak zaten Dünya ve Avrupa kupası finallerini kaçırmaya alıştık. Futbolcuların kaybedilen her maç sonrası ‘önümüzdeki maçlara bakacağız’ klişesi Türkiye için kaçırılan her turnuva öncesi ‘önümüzdeki finallere bakacağız’ şeklinde oldu. Rusya 2018 biletini alamazsak bunun tek sorumlusu Demirören yönetimi ve Fatih Terim olacaktır. Başarının cezalandırıldığı günümüz Türkiye’sinde ise başarısızlar koltukta kalmaya veya Terim gibi istifa edip giderken geri kalan alacağını tahsil etmeye devam edecektir. Kaybeden Türkiye oluyor. Sahi kimin umurunda bu!

[Efe Yiğit] 28.7.2017 [TR724]

Kırgızistan Cumhurbaşkanı Atambayev: Türk öğretmenlere terörist diyen gidip doktora görünsün [TR724]

Kırgızistan Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev, ülkesinde faaliyet gösteren SAPAT eğitim kurumu öğretmenlerini terörist olarak değerlendirenlerin, gidip doktora görünmesi istedi. Atambayev, aklı başında olan insanların bu öğretmenlere terörist demeyeceğini söyledi.

Okulları kapatmadığımız için Türk hükümeti bize kızgın

Türkiye’deki mevcut hükümetinin kendisine kızgın olduğunu belirten Kırgız Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev, Türk yetkililerin kendisine SAPAT okullarını kapatma talebinde bulunduğunu, ancak bu talebi kabul etmediğini açıkladı: “Onların öfkesi bu yüzden. Biliyorsunuz SAPAT okullarının yüzde 35’ni hükümet bünyesine aldık. Ayrıca kurumun ismi de değiştirildi. Bu okullar bizim gururumuz, bu yüzden şimdiye kadar söyledim ve yine tekrar ediyorum okulları kapatmayacağız. Tam tersine daha çok okul açacağız. Bütçeden bu sene eğitim için ayrı ödenek ayrıldı. Kaliteli okulların sayısı çoğaltılacaktır.”

SAPAT okullarına bir kez daha sahip çıktı

Fethullah Gülen’i tanımadığını ve kendisiyle hiçbir zaman görüşmediğini ifade eden Atambayev, Kırgızistan’daki Türkiye Büyükelçisinin açıklamalarına da değindi: “Bu okullar şu anda çalışan öğretmenlerin yüzde 90-95’i Kırgız halkıdır. Herhalde Gülen’i seven bu okullardaki öğretmenlerdir. Ama bu öğretmenlerin terörist olduğunu söyleyen kişiler, tedavi görmeliler; akli dengeleri yerindemi baktırmalılar'”

İsteyen Erdoğan ile isteyen de Gülen ile görüşebilir

Issık Göl bölgesinin Çolpon-Ata şehrinde son yaz basın toplantısını düzenleyen Cumhurbaşkanı Atambayev, Kırgızistan’ın eski Başmüftüsü Çubak Calilov’un, ABD’de Fethullah Gülen ile yaptığı görüşmeyi de değerlendirdi. Bu görüşmenin kendisinin talebi üzerine olmadığını ifade eden Atambayev: “İsteyen Erdoğan ile isteyen de Gülen ile görüşebilir. Kimin kiminle görüşüp görüşmeyeceğine kendisi karar vermekte özgür.” şeklinde konuştu.

[TR724] 28.7.2017

Tanık gelip sanık çıkacaklar… [Mehmet Yıldız]

Cumhuriyet gazetesi yönetici ve yazarlarından oluşan 19 kişi hakkında “PKK, sözde FETÖ ve DHKP-C’ye müzahir oldukları” iddiasıyla açılan davanın görülmesine hafta başında başlandı.

Medyaya yansıdığı kadarıyla yapılan savunmalara bakıyorum, Cumhuriyetçiler PKK ve DHKP-C’ye müzahir olmaktan daha çok, “FETÖ” diye bahsettikleri Gülen Cemaatine müzahir olma konusuna çok tepkililer. Gerek Cumhuriyet yazar ve yöneticileri gerekse medyadaki destekçileri, Cemaati karalama yarışına girmiş vaziyette. Cumhuriyetçilerin PKK ve DHKP-C’ye müzahir olup olmadıklarını bilmiyoruz ama Gülen Cemaatine müzahir olma konusunda savcılar hayal güçlerini fazla zorlamış diyebiliriz. Zaten Cumhuriyetçiler de bunun aksini ispatlamak için kendilerini savunmaktan daha çok ha babam Cemaate saydırıyorlar.

Cemaate mesafeleri açısından şu günlerin AKP’sinden pek de farkları olmayan Cumhuriyet ekibinin tek iyi yanı basın özgürlüğü, insan hakları ve hukuka saygı konusunda Erdoğan ve AKP’den biraz daha hallice olmaları. O da şimdilik. Bu davanın 1 numaralı sanığı Can Dündar’ın Zaman yazarları için 3’er müebbet istendiği iddianame ortaya çıktığı zaman attığı tweet’e, bizim Barbaros Kartal’ın “Sizinle bizi aynı örgüte terörist diye yazan adaletsizliğe tüküreyim” demesi unutulmaz.

14’ü mahalleden 17 tanık

İddianamede Cumhuriyetçilerin işledikleri suçların (!) 17 tanığı var. 12 tanesi içeriden, Cumhuriyet muhabirleri veya vakıf yöneticileri. Cumhuriyetçilerin bu tanıklara pek itirazı yok ama Cem Küçük, Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce’nin tanık olmasına çok bozulmuşlar.

Önceki gün mahkemenin hâkimi ile Cumhuriyet gazetesi icra kurulu başkanı Akın Atalay arasında Hüseyin Gülerce diyaloğu geçti. Atalay, “Bizim davamızda tanıklar Cem Küçük, Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce… Bu seviye ve kalitede yürütülen soruşturmada 9 aydır tutukluyuz” diye tepki gösterince mahkeme başkanı, “Bunların bir kısmını tanık olarak çağıracağız. Gülerce’yi değil tabii. Dışarıdan dedikodu mahiyetinde olanların hukuki değeri yok” deyivermiş. Ertesi gün Sözcü mahkeme başkanının bu cümlesini manşete çekmişti.

Mahkeme başkanı iddianameyi okumadı mı?

Ne anlıyorsunuz mahkeme başkanının bu cümlesinden? Hüseyin Gülerce gibilerin (gibilerin derken sanırım Latif Erdoğan ve Cem Küçük’ü kastediyor) söylediklerinin hiçbir hukuki değeri yoktur. İyi de o zaman bu isimlerin tanık olarak iddianamede işi ne? Mahkeme başkanı iddianameyi okumadı mı yoksa? Okuduysa bu iddianame kendi mahkemesine sunulduğu zaman, “dedikodu mahiyetinde olan bu beyanların hukuki değeri yok” diyerek neden iade etmedi. Bu yetkisi vardı çünkü.

Aslında tespit çok doğru. Hüseyin Gülerce, Latif Erdoğan ve Cem Küçük’ün iddialarının dedikodudan öte bir değeri yok. Tanıkların beyanlarında sıkça geçen, “duydum, tahmin ettim, düşünüyorum vs” şeklinde tahmin ve yorumlardan ibaret beyanların delil olarak kabul edilmesi zaten saçma. Örneğin Cem Küçük’ün “Medya sektöründe çalışan herkes bilir ki Cumhuriyet gazetesi FETÖ nün gizli yayın organıdır” ifadesi, Hüseyin Gülerce’nin STV’de Taraf’a senet karşılığı para verdikleri iddiası ve bundan hareketle “Taraf’a verdilerse kesin Cumhuriyet’ e de vermişlerdir…” çıkarımı, Latif Erdoğan’ın baştan sonra dedikodu, tahmin ve yorumlardan ibaret iddialarını savcıların neden ciddiye aldığını anlamak zor. Savcılar, suçlamak için gazetecilik faaliyetlerinden başka delil bulamayınca bu adamların dedikodularına sarılmış olmasından başka izahı yok.

Kadrolu iftiracılar

Hüseyin Gülerce ve benzerleri yaklaşık 2,5 yıldan bu yana ifade vermeye doyamadılar. (İddianameler ve eklerinden takip edebildiğimiz kadarıyla Gülerce 23 Ekim 2014, 07 Mayıs 2015, 09 Eylül 2015, 24 Ocak 2016 ve 20 Aralık 2016 tarihlerinde ayrı ayrı ifade vererek benzer iddiaları tekrarlamış.) Bir yandan emniyet ve savcılıklarda devam eden soruşturmalara yön verecek ifadeler verirken diğer yandan gündüz gazete köşelerinde gece televizyon ekranlarında aynı iftiraları tekrarladılar. Anlattıklarının bir kısmı kendi dönemlerinde yaptıkları işler, bir kısmı da tahmin ve çıkarımlardan ibaret. Bunların hali yukarı mahallede söylediği yalana aşağı mahallede kendisi inanan dedikoducu mahalle karılarından farksız. Savcıların tanık beyanı diye iddianamelere koyduğu kısımlar da nedense bu dedikodu kısımları.

Gülerce’nin, 18 yıl önce kısa süre başında bulunduğu, onu da çoğu zaman Yalova’daki evinden yönettiği Zaman Gazetesiyle ilgili anlattıklarının bir kısmı doğrudan kendini ilgilendiriyor. Eğer ortada bir suç varsa öncelikle kendisinin hesabını vermesi gerekir.

Diğer yandan Cemaatin içindeyken kendisini Cemaatin sözcüsü yerine koyup girdiği angajmanların, dolayısıyla kırdığı cevizlerin haddi hesabı yok deniyor. Mesela Zaman’ın başından ayrıldıktan sonra Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla ne görüşüp ne sözler verdiği, Hizbullah resmi temsilcileriyle kendi evinde ne görüşüp ne sözler verdiği, bu aralar nedendir bilinmez coştukça coşan Cübbeli Hocayla tek başına ne görüşüp ne sözler verdiği hala tartışılır.

Bunlardan bir tanesi de Metro Turizm’in sahibi Galip Öztürk’le yaptığı görüşme. 2012 yılında bir gazetede üç gün üst üste manşet olunca neler konuşulduğunu öğrendiğimiz bu görüşmede Cemaat adına Galip Öztürk’ten rüşvet istediği iddia ediliyor. Gazete yönetimi 3 gün üst üste manşet olan haber üzerine kendisini arayıp bir açıklama yapmasını istediği zaman Gülerce, “Evet öyle bir görüşme yaptım ama kesinlikle para istemedim, siz bir açıklama yazın benim adıma gönderiverin” der. Bugünlerde hem Galip Öztürk hem Gülerce, Saray’ın kanatları altında işlediği suçları örtbas etme çabasında. Öyle bir görüşme oldu mu ve öyle bir para istendi mi? Şimdi kendi aralarında görüşüp halletsinler artık!

Bütün bu olanlardan anlaşılan, Gülerce aslında ta o günlerde kimin adına yaptığı belli olmayan ama hepsi de tek başına yaptığı bir dizi görüşmede, Cemaatin yoluna mayın döşemiş adeta.

Cemaat aleyhine konuşunca muteber, başkaları aleyhine konuşunca dedikoducu

Sorun şu ki Gülerce gibilerin iftiraları Saray savcıları tarafından ciddiye alınarak masum insanlar suçlanıyor.

Peki CHP, Hürriyet, Cumhuriyet ve Sözcü tayfası Gülerce’nin Gülen Cemaati aleyhine anlattıklarına inanıp da kendileriyle ilgili iftiralara tepki göstermelerine ne demeliyiz! On binlerce insan Gülerce gibilerin attıkları iftiralar yüzünden cezaevlerinde işkence altında inliyor. Kendilerine gelince ‘parkeci, pideci davası’ diyerek itiraz edenler aynı yöntemin başkalarına uygulanması karşısında kıllarını kıpırdatmıyor.

Aydın Doğan’ın adamları farkında değil sanırım, aynı iddianamede geçen Gülerce’ye ait şu cümleler Cumhuriyet’in başına gelenlerin Doğan Grubu’nun da başına geleceğinin habercisi: ‘… Gülen’in 1995 yılında, Aydın Doğan ziyaretinde Gülen’in özellikle yurt dışındaki Türk okullarını gündeme getirdiğini, Aydın Doğan’ın Gülen’in anlattıklarından çok etkilenerek heyecanlandığını, “size söz veriyorum 1 milyon broşür bastırıp bu hizmetlerinizi halka duyuracağım” dediğini, … beyan etmiştir.

Bugün deniz bitti. Ona buna iftira attıkça batan, battıkça daha fazla iftira atan Gülerce gibilerinin sanık sandalyesine oturacağı günler çok uzakta değil. Bir yandaş gazetenin dünkü manşeti, iftiracıların akıbetinin ne olacağına dair az çok bir fikir veriyor sanırım. Allah C.C. sadece imhal ediyor (süre veriyor) ama asla ihmal etmeyecek.

[Mehmet Yıldız] 28.7.2017 [TR724]

Görmez’in kızının evindeki kriz masası [Sefer Can]

15 Temmuz’dan kahramanlık postu devşirme furyası dinmedi gitti. Son destan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e dair. Hürriyet’te Abdülkadir Selvi, o gece Görmez’in yaşadıklarının hikâyesini yazmış. Koltuğu sallantıda olan Başkan’ı kurtarmaya çalışırken iyice batırmış.

İlk göze çarpan, onun da darbeyi eşinden öğrenenler cemaatinden olması. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın bile haberi eşinden aldığını düşündüğümüzde normal; ama MİT binasında Müsteşar Hakan Fidan’la yemekteyken telefon gelmesi alaycı gülüşlere yol açıyor. Görmez, eşine “Ben de bu işi en önce haber alacak bir yerdeyim, onlar öyle bir şey demedi, belki terör saldırısıdır” demiş. Hakan Fidan’a laf çarpmayan bir Görmez kalmıştı! İşin ilginç yanı Bayan Görmez de bir cumhurbaşkanlığı çalışanının eşinden duymuş. Cumhurbaşkanı Erdoğan enişteden, Başbakan Yıldırım eşten dostan öğrenmişti ‘darbeyi’… Canına yandığımın ülkesinde gerçek muhatabından bilgi alan bir kişi bile yok. Hakan Fidan’a kim söyledi acaba!

Bu ‘darbeyi tesadüfen öğrendim’ repliği önceden biliniyordu suçlamasına cevap olarak senaryoya yazılmış. Lakin yalan öyle kötü bir yorgan ki bir tarafı kapatırken başka yerleri açıkta bırakıyor.

Selvi’nin yazısında Görmez’i zor durumda bırakacak ayrıntı bu değil. Hikayenin MİT’ten çıkış kısmı ve sonra yaşananlar dikkatle not edilmeyi hak ediyor. Sığınaktalarken ikinci patlamayla darbe olduğunu anlayan Başkan kahramanca öne atılmış ve “Beni buradan çıkarın, benim vazifelerim var, yapmam gereken işler var” demiş. Görevlilerin en güvenli yer burası demesine aldırmadan gitmek için ısrar etmiş. Ona MİT’ten zırhlı bir araç vermişler, Suriyeli misafir Muaz el Hatip’i Görmez’in mercedesine bindirip ikisini ters istikametlerde yola çıkarmışlar. Doğruysa, zavallı misafiri açıkça yem yapmışlar.

Selvi’nin hikayeye gizem katmak için yazdığı ayrıntılar da Başkan’ın karizmayı çiziyor. “Araç, MİT’in iki No’lu kapısından Formula 1 yarışındaki gibi fırlayarak çıktı. MİT’in etrafını dolaşıp Demetevler’deki sokak aralarına girdi. O arada şüphelenen Görmez, ‘Ne oluyor, nereye gidiyoruz’ diye sordu. Öndeki görevli geriye dönerek, ‘Darbe oluyor hocam’ dedi. Görmez’in yüzünün gerildiğini görünce, ‘Siz merak etmeyin, sizi koruyacağız’ diye konuştu.”

Burada filmi biraz başa saralım. Görmez, MİT’tekilere ‘önemli işlerim var gitmem lazım’ demişti. Fakat anlıyoruz ki kızının evine gitmiş. Bunu senaryoya uydurmak gerekiyor. Hemen bir telefon sahnesi: “O arada Diyanet İşleri Başkanı’nın telefonu çaldı. Tanımadığı bir numaraydı, yine de açtı. Çok otoriter bir ses, ‘Mehmet Görmez’le mi görüşüyorum?’ dedi.” Otoriter ses tonundan bunun bir asker olduğunu anladınız doğal olarak. Ben biraz daha detay vereyim. Otoriter sesli adamın yanında bilgisayarın başında kulaklıklı biri daha var. ‘Biraz daha konuştur yerini tespit etmek üzereyiz’ diye fısıldıyor. O kadar casus filmi izlemiş, yer mi Anadolu çocuğu! Hemen kapatmış telefonu.

Selvi’den devam edelim: “Eşini aradı. Eşi, ‘Burası tekin değil, evin etrafında birileri var. Seni almaya gelmişler. Buraya gelme’ dedi. Bağlıca’da oturan büyük kızının evine geçti. Eve girmişti ki telefonu tekrar çaldı. Arayan aynı numaraydı. Telefonu açtığında aynı ses daha otoriter bir ses tonuyla, ‘Beni iki dakika dinlemeniz lazım’ dedi. Görmez telefonu kapattı, yeri belirlenmesin diye kartı çıkarıp bataryayı ayırdı.” Görevimiz tehlike filmi gibi yalnız son sinyal verdiği yeri şaşırtmak için eve gelmeden telefonu kapatması gerekiyordu.

SELA OKUMA FİKRİ KİMDEN ÇIKTI?

“MİT’ten çıktığı andan itibaren, ‘Ben ne yapabilirim’ diye düşünüyordu. Kıbrıs Barış Harekâtı başlayınca din görevlisi olan babası, ‘Mehmet, minareye çık, sala ver’ demişti. Onu hatırladı. 13 yaşındayken babasının verdiği talimat, darbe gecesine damgasını vurdu.” Sela fikrinin nasıl çıktığını Selvi’ye böyle yazdıran Görmez, darbeden birkaç gün sonra NTV’de bambaşka bir kurguyla anlatmıştı: “15 Temmuz gecesi her Türk vatandaşı gibi saat 10’a doğru haberleri aldık. Bize düşen vazife nedir? Sadece namaz kıldırmak değildir. O gece kriz masası kurduk ve camilerden sela okuttuk. Arkadaşlarımızla istişare ettikten sonra din görevlilerimize mesaj göndererek minarelere koşarak, sela okuyarak milletimizin yanında yer alalım dedik.”

İki rivayeti birleştirdiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Görmez, kızının evinin muhtemelen mutfağında kriz masası kuruyor. Arkadaşlarıyla istişare ediyor. Ve babasından aldığı ilhamla sela okuma talimatı veriyor. Ama telefonunun bataryasını bile çıkardığı için iletişimi nasıl sağlıyor, bilmiyoruz. Bu konuda ayrıntı vermiyor. Herhalde meslek sırrı!

Daha darbecilerin ismini cismini kim olduklarını bilmeden dakikasında Gülen hareketine mensup insanların yaptığını anlayan devletimiz sela okumanın kimin aklına geldiği konusunda bir ağız birliğine varamadı. Benim tespit edebildiğim uzun bir liste var.

İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan: Selalar konusunda bir müdür yardımcımız müftümüzle görüştü, müftümüz, bunun Diyanet İşleri Başkanımızın talimatıyla olacağını söyledi, orayla irtibat kuruldu.

Emniyet Genel Müdürü Celalettin Lekesiz: Diyanet İşleri Başkanlığıyla irtibat kurularak ülke genelinde sela okunması hususu paylaşıldı. 01.20’de, aşağı yukarı 01.20’den itibaren ülkemizin her tarafında camilerden sela okunmaya başlandı. Konuya ilişkin değerlendirmeler yapılırken arkadaşlarımızdan, daire başkanlarımızdan falan birisinin fikri. Genel kabul görmesi sonucunda da Diyanetle irtibat kuruldu.

Ankara Valisi Mehmet Kılıçlar: İl Müftümüz Mefail Hızlı aradı, bana camilerden ezan ya da sela okutulmasını teklif etti. Ben de bunun çok uygun olacağını ancak seladan sonra da Cumhurbaşkanımızın meydanlara çıkılması talimatının da tekrar edilmesi gerektiğini söyledim. O da organize edip 01.20’de Ankara’da -Diyanet İşleri Başkanlığı bu kararı almadan önce- 3 bine yakın camiden sela okunmaya başlandı.

Ülke TV Genel Yayın Yönetmeni Hasan Öztürk: Ülke TV Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Çelik’e aittir. Zira o gece saat 22.30 sularında kendisiyle yaptığım telefon konuşmasında, şöyle bir kanaat oluştu: “Mutlaka medya grubu olarak milleti bu darbe teşebbüsüne karşı harekete geçirmeliyiz. En etkilisi de sela ve ezan okunsun diye ekrandan çağrılar yapmaktır.” Ülke Tv canlı yayınında ilk çağrıyı biz yaptık, Turgay Güler ile birlikte.

Zeytinburnu Tepebağ Dutluk Camii İmamı İbrahim Köse: “Zeytinburnu Müftüsü İsmail Gökmen hocamı aradım. Değerli müftümüz dedi ki; “Hoca efendi, benim tecrübeme göre böyle durumlarda sela verilmesi lazım.”

“Yalan söyleyenlerin güçlü hafızaya ihtiyaçları vardır” sözü boşuna değil. Her seferinde ayrı bir hikaye dinliyoruz, hafızası zayıf insanlardan.

[Sefer Can] 28.7.2017 [TR724]

Cumhuriyet davası ve suç uydurmalar: Kavurmalı, kaşarlı terörist pidesi! [Erhan Başyurt]

Türkiye’de medyaya baskının ve suç uydurma yöntemiyle özgür/muhalif gazetecilerin nasıl susturulduğunun her gün yeni bir örneği ile karşılaşıyoruz.

Cumhuriyet Gazetesi yazar ve yöneticilerinin yargılandığı davada, İddianame’den ortaya saçılan saçmalıklar zincirin son halkası…

***

Ülke hukuktan uzaklaştığı ve demokrasiyi terk etme yoluna girdiği için aslında hiçbiri artık şaşırtıcı değil…

Şaşırtıcı olan, halen aynı çarklar ve kumpaslar tarafından öğütüldükleri halde, mağdurların kendi aralarındaki düşünce farklılıkları nedeniyle, bir diğerinin uğradığı hukuksuzluklara seyirci kalması…

SAVCI, LİSTEDEKİ GAZETECİLERE SUÇ UYDURMUŞ

Bugüne kadarki tüm medya iddianameleri gibi bu da bir komedi. Trajikomik…

Savcıya muhtemelen bir liste verilmiş ve bu isimleri tutuklatması istenmiş…

O da oturmuş, aslı var ya da yok üretebildiği tüm suçlamalar, hukuka uygun ya da değil şüphe uyandıracak ne bulabildiyse bir torbaya doldurup verilen listedeki isimlerin hapse atılmalarını sağlamış.

Türkiye’de hukuk birkaç yıldır maalesef bu şekilde işliyor.

Bakın 9 aydır tutuklu gazeteciler hangi saçma suçlamalarla özgürlüklerinden mahrum bırakılmış…

PARKECİ’NİN OĞLUNUN YEMEK YEDİĞİ RESTORAN’IN…

Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı tutuklu Avukat Akın Atalay, 6 buçuk yıl önce evinin salonunu bir parkeciye yaptırıyor ve 2 bin 500 lira ödüyor. O parkecinin bir oğlu Bursa’da bir restoranda yemek yiyor. O restoranın sahibi hakkında MASAK’ın bir raporu varmış. Atalay’dan hesabını vermesi isteniyor…

Peki o parkeciyle 6 buçuk yıl boyunca görüşen başka kimse hakkında işlem var mı? Yok!

TURİZM FİRMASINI ARAMAKTAN TERÖR SUÇLUSU!

Cumhuriyet Gazetesi yazarı tutuklu Hakan Kara, hakkında 2014’te FETÖ soruşturması başlatılan ETS Turizm firmasını aradığı için suçlanıyor.

Reklamları ulusal gazeteler ve televizyonlarda yayınlanan firmayı Bodrum’da tatile gitmek için aradığını belirten Kara, ETS’yi son dört yılda kendisi gibi 2 milyon 400 bin kişinin aradığını belirtiyor…

Peki arama yapan diğer 2 milyon 400 bin kişi hakkında dava açılmış mı? Hayır!

ETS firması ceza almış mı? Hayır!

ETS halen reklam verip faaliyetlerine devam ediyor mu? Evet!

BYLOCK YOKKEN BYLOCK İLE GÖRÜŞMÜŞ (!)

Hakan Kara, 2013’te ByLock kullanan bir şahısla telefonda görüştüğü için suçlanıyor.

2013’te ByLock programı henüz yokmuş!

Daha ilginci, suçlamaya dayanak yapılan E.A. isimli şahıs hiçbir zaman ByLock da kullanmamış!

Hoş! ByLock kullansa da bir suç değil. Suç, ancak yazılan mesajların içeriği ortaya konularak yöneltilebilir…

Kara suçlamanın nasıl mantık dışı olduğunu basit bir matematik hesabıyla gösteriyor:

‘MİT’e göre 200 bin ByLock kullanan var. Her biri 3 yılda toplam 60 ayrı insanla görüşmüş olsa, benim gibi 12 milyon kişi eder…’

Peki, suç olmadığı halde ByLock kullananlarla görüşen tek bir AK Partili bakan veya vekile dava açılmış mı? Hayır!

BAŞKASININ TELEFONUNDAN GAZETECİYE NE?

12 milyon hesabı size şaşırtıcı geldiyse hemen belirtelim. Cumhuriyet Davası’nda tutuklu gazeteciler Kadri Gürsel ve Turhan Günay gibi birçok isim, telefonuna ByLock indiren şahıslar tarafından normal GSM hattı üzerinden arandıkları için ‘terör örgütü üyesi’ suçlaması yapılıyor…

Gazeteci ne yapabilir… Kendisini arayan numaralardan önce Cumhuriyet Savcılığı’ndan ‘temiz kâğıdı’ mı isteseydiler… ‘Gönder bir bakayım telefonunda ByLock yoksa sana cevap vereyim’ mi? Deselerdi…

Böyle saçma suçlama olmaz. ByLock kullanmak suç değil. Suç bile olsaydı, suçun şahsiliği söz konusu. Başkasının telefonundaki bir program nedeniyle, bir gazeteci nasıl suçlanabilir?

Savcılar, kendilerine tutuklamaları talimatı verilen gazetecileri gerçek veya yalan bilgilerle ByLock ile irtibatlandırıp, uzun tutukluluk yoluyla keyfi cezalandırmaya maruz bırakıyor…

O TAMİRCİNİN 8 YIL ÖNCE ÇALIŞTIĞI FİRMAYA…

Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu üyesi Önder Çelik, 2011 yılında oto tamircisine yaptığı 345 lira havale nedeniyle suçlanıyor. Nedeni, o oto tamircisinin 2009’da çalıştığı şirketin şüpheli görülüp işlem yapılmasıymış!

Çelik haklı olarak soruyor: Yani benim 6 yıl önce gönderdiğim hesabın sahibinin, bundan 8 yıl önce çalıştığı şirketin işlem görmüş olması sebebiyle ben şüpheli hale gelmişim. Bu kadar komiklik olmaz…

Peki o oto tamircisine arabasını veya o firmaya arabasını tamir ettiren herkes suçlanmış mı? Hayır!

Savcılar, karpuz gibi seçmece veya kesmece yapıp, keyiflerince kimi suçlayacaklarsa, kesip biçip ona suç uyduruyorlar. Yazık!

KAVURMALI, KAŞARLI, TERÖRİST PİDESİ (!)

Cumhuriyet Gazetesi Ombudsmanı Güray Öz, FETÖ şüphelisi ile iletişim kurmakla suçlanıyor.

Öz gerçeği açıklıyor: İletişim kurduğum iddia edilen kişi Çankaya’da bir pidecidir. Ben arada bir pide ısmarladığım bir pidecinin, hakkında soruşturma yürütülen bir kişi olduğunu bilme şansına nasıl sahip olabilirim ki?..

Peki, o pideciyi arayan herkes hakkında işlem başlatılmış mı? Hayır!

Muhtemelen o pideci de böyle bir iftiranın mağduru…

Hukuk olmayınca gerçekler kimin umurumda…

‘İddianame ve suçlamalar şişirilsin, masum insanlar kendilerini aklayana kadar özgürlükleri ellerinden alınsın’ mantığıyla hareket ediliyor ve yargı bir intikam aracı gibi kullanılıyor.

UMARIM TÜM GAZETECİLER ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUR

Cumhuriyet Gazetesi’nin yayınlarına ilişkin saçma sapan suçlamalara, gazeteciliğin nasıl suç sayıldığına dair savcının uydurmalarına değinmeyeceğim hiç…

Sadece Cumhuriyet’ten 20 küsur gazeteci işte bu ipe sapa gelmez iddialarla demir parmaklıkların arkasında…

Benzer hukuksuz ve mesnetsiz suçlamalarla hapse atılan gazetecilerin sayısı 250’ye ulaştı. Türkiye artık dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi…

Hidayet Karaca’dan Mehmet Baransu’ya, Ahmet Altan’dan Ali Bulaç’a, Mümtazer Türköne’den Nazlı Ilıcak’a, Ahmet Turan Alkan’dan Gültekin Avcı’ya, Ahmet Şık’tan Murat Aksoy’a kadar…

Hepsi de sadece ve sadece gazetecilik yaptıkları için uydurma suçlamalar ve hukuksuz gerekçelerle hapiste tutuluyor.

Uzun tutukluluk yoluyla keyfi cezalandırmaya maruz bırakılıyorlar.

Cumhuriyet davası tutuklularından Özgür Gündem gazetesi tutuklularına, Zaman gazetesi tutuklularından İpek Medya tutuklularına, internet medyasından TRT çalışanlarına kadar tüm masum meslektaşlarımın hiçbir ayrıma tabi tutulmadan bir an önce salıverilmelerini temenni ediyorum…

[Erhan Başyurt] 28.7.2017 [TR724]

Kendi dilinden ‘DİB’ isimli teşkilatın konumu (1) [Abdullah Salih Güven]

Başlık yanlış değil. Onlar “Kendi Dilinden F..Ö: Örgütlü Din istismarı” adını verdiler rapora, ben ise bunun DİB’in kendi bulunduğu yeri ve seviyeyi anlatan bir rapor olduğuna ve olacağına inanıyorum. Nezaketimi Allah’a hesap vereceğim şuuruyla koruyor ve onun için “Kendi Dilinden DİB İsimli Teşkilatın Din İstismarı” yerine “Teşkilatın Konumu” diyorum. Zira diğeri müthiş bir ithamı bünyesinde barındırıyor.

Bu eksen üzerine oturtacağım değerlendirmelerin tabana intikali ile meselenin tekfire kadar uzanacak kapıları açacağını düşünüyorum. Malum, halkımızın hatta İmam Hatip mezunu olan Recep Tayyip Erdoğan dahil birçok üst seviye devlet kademelerinde görev yapan zevatın dini bilgi seviyesi malum. Mecazın ve teşbihin dahi hakikat zannedildiği bir zemin orası. Delil mi istersiniz? İddianamelere bakın yeter. Ama ben onlar gibi yapmam, istesem de yapamam. Böyle bir kapı aralamaya sebebiyet verecek yaklaşımları en azından hakikate saygısızlık ve alnı secdeli bu rapora imza atan insanların dünyevi ve uhrevi hukukuna tecavüz sayarım. Kul hakkından çok korkarım. Onlar korkmuyormuş, beni alakadar etmez. Ahirette Allah’ın huzurunda tek tek hesaplaşırlar Fethullah Gülen ve Cemaati ile. Herhalde bunu da düşünmüşlerdir söz konusu çalışmayı yaparken ve ekranlar karşısına çıkarken.

RAPOR ÖNCESİ İLK DEĞERLENDİRME

Yukarıda DİB’in kendi bulunduğu yeri ve seviyeyi anlatan bir rapor olduğuna ve olacağına inanıyorum dedim. Olduğuna inanıyorum, çünkü gerek Görmez Başkan’ın rapor sunumunu gerekse bugünkü gazete manşetleri ve değerlendirme yazıları bunu gösteriyor. Olacağına inanıyorum, çünkü bu kadar iddialı ama aynı ölçüde temelsiz, sathi bir metin olduğu inancı oluştu bende dinlediğim sunum konuşması ve hakkında yazılanlardan. Raporu henüz okumadım. Bu yazı biter bitmez başlayacağım okumaya. Dolayısıyla raporun içeriği ve temelsiz, sathi diye başkalarının kanaati olarak nitelendirdiğim rapor hakkında sanırım daha çok yazı yazarım. Onun için zaten yazını başlığına 1 koydum. Devamı gelecek manasına. Fakat tam aksi bir sonuçla karşılaşır, kendi okumalarımda raporun hakikaten ayaklarını yere sağlam bastığını, delillendirmelerin muhkem olduğunu görürsem, o zaman özür diler, rapor değerlendirme yazılarıma son veririm veya ben de katkıda bulunurum.

Bununla durduğum yeri göstermek istiyorum. Önemli olan hepimizin dini olan İslam’dır. Onun muhafazası esastır. 1980 yılından beri de İslam dini okumaları yapan bir insan olarak bu konuda söz söyleyebileceğimi ve kalem oynatabileceğimi düşünüyorum.

Şu an itibariyle şahsen benim elimdeki en somut veri, Görmez Başkan’ın rapor sunum konuşması. Başkanı ilahiyat talebeliğinden beri tanırım. Ankara İlahiyat koridorlarında Milli Görüş saflarında verdiği mücadele günlerini hatırlıyorum. Milli Görüşçülerin lideri ve ağabeyleri sayılan Hasan Hüseyin Ceylan ve Zahit Akman’larla sürekli grup halinde gezmeleri, Ülkücülere nazire yapmaları, çalım satmaları hala gözümün önünde. Ülkücüler de Milli Görüşçülere aynı şekilde davranıyordu.

RAPORU SUNDUĞU KONUŞMADAKİ HÂLİ AÇIK

Bunlar bir kenara, Görmez Başkan meramını insana itminan veren tok sesiyle, kısa ve net cümlelerle, muhkem ifadelerle, selis bir beyanla ve insanı kıskandıracak bir akıcılık içinde konuşurdu. Dünkü konuşmayı dinleyinceye kadar da benim gözümde öyleydi. Fakat nedendir bilmem, dün önündeki yazılı metni okuyamayacak kadar tutuktu. Ara sıra metin dışına çıkıp bazı kelime ilaveleri yapmaya kalktığı her an, insicamını kaybetti. Sanki aklı başka yerlere kaydı. Cümleleri yarım kaldı. Kiminde özne kayboldu, kiminde yüklem. İrticali konuşmalarda normal diyebilirsiniz. Ben de katılırım normal ama daha 2 hafta önce 15 Temmuz’un yıl dönümünde Görmez Başkan’ın cami minberinde verdiği irticali hutbeye bakın, tam aksini görürsünüz. Sanki bir bedende iki ayrı kişi dersiniz bu iki konuşmayı mukayese edince. Halbuki konu aynı. Muhteva aynı. Sadece muhatap değişik. Camide muhatap herkes, burada ise seçkin davetli zevat!

Mesela şu açılış cümlesine bakın: “Bu çalışmanın çok önce başlayan bir çalışma olduğunu… doğrusu… Diyanet işleri Başkanlığındaki görev hayatımın son günü bile olsa, son günleri bile olsa, tarihe not düşmek bakımından böyle önemli bir vazifeden… böyle önemli bir vazifeyi yerine getirmekten dolayı… bunun çok önemli olduğunu… ifade etmek istiyorum.” Noktaları ben koydum. Onlar Başkan’ın çok kısa süreyle de olsa durduğu, düşündüğü veya yutkunduğu anları temsil ediyor. Evet, muhteva anlaşılıyor amenna ama ya insicam? Ya insanın içine itminan salan tok ses? Nerede kısa net ve muhkem ifadeler? Ve nerede akıcılık?

Pekâlâ bu durum ne anlatıyor? Birincisi, uzmanlarından görüş almak lazım. Beden dili uzmanları, konuşmanın muhtevası, muhatapları, önemi ve konuşmacının ses, el-kol hareketleri, yüz mimiklerinin hepsine birden bakarak yorumlarda bulunabilir. Yüzde yüz isabet eder ya da etmez bilemem ama en azından ilmi bilgi ve tecrübe üzerine kurulu yorumlarıyla bizlere bir fikri verebilir.

İkincisi, benim şahsi kanaatim, Başkan Görmez’in vicdanı henüz ölmemiş. Dili önüne koyduğu metni konuşurken, kalbi ve gönlü imanının baskısı altında. Sanki Kur’an’ın ifadesiyle “akleden kalbi” şöyle sesleniyor ona: “Allah var, ahiret var, hesap var, mizan var, bugün suçladığın Fethullah Gülen ile yevmu’l haşr’de yüzleşme ve hesaplaşma var. Tamam sütten çıkmış ak kaşık değil ama bu kadar da olmaz. İlmi tenkiti hak eden, içtihadi düzlemde kabul edilebilir farklılıkları ihtiva eden görüşleri yok değil ama İslam tarihinde bunları seslendiren, böylesi görüşleri benimseyen nice ulemamız var ve bunların hiçbirisine biz ‘terörist başı’ demedik, demiyoruz. Dersek o yüce zatların ruhaniyetlerine haksızlık etmiş, kul hakkına girmiş oluruz.”

DEĞMEZDİ BE MEHMET BEY!

Tekrar söylüyorum, Görmez Başkan’ın rapor sunum konuşmasındaki önündeki yazılı metni okurken yaptığı hataları, dil sürçmelerini, metin dışına çıkıp ilavelerde bulunduğu zaman insicamı kaybetmesini vicdanının, kalbinin, ‘fuad’ının baskısına bağlıyorum. Ve diyorum ki tıpkı “ibret-i alem” olsun diye geri iade edeceğini söylediği Mercedes’i iade edememesinde gördüğü dünyevi baskı gibi bir baskı daha gördü ve tercihini o baskıdan yana kullandı. Her neyse yevme tüble’s serâir’de bu merakımızı gideririz. Nasıl olsa “her gelecek yakındır”.

Sonuç itibariyle; bu rapor Fethullah Gülen Hocaefendi ve görüşlerini dini açıdan incelediği ve kendilerine göre nihai hükmü verdiği iddiasıyla Diyanet’in kendisini bağladığı bir rapor olarak tarihe mal oldu. Başkan’ın dediği gibi Selçuklular döneminde Haşhaşiler, Osmanlı’larda Kadızadeler ve şimdi de o “Cemaat” diyor. Gerçekten öyle mi? Raporu okuyunca göreceğiz. Onların görüşlerini temellendirdikleri deliller ile Haşhaşiler, Kadızadeler ve Cemaat mukayesesi yapacağız. Bakalım o zaman ne çıkacak? Belki de karşımıza “siyasete eklemlenmiş bir Diyanet” çıkacak.

Söz sözüm: Değmezdi be Mehmet Bey! Diyanet İşleri Başkanlığının son günlerinde dünyevi ve uhrevi sorumluluğu mucip böyle bir çalışmaya imza atmaya inan değmezdi. Ne diyelim, “er-Râdi bi’d dararı lâ yünsaru leh”. Ahirette hesaplaşmak üzere.

[Abdullah Salih Güven] 28.7.2017 [TR724]

15 Temmuz zekâ testinin cevap anahtarı (2) [Veysel Ayhan]


11 – GENELKURMAY, DARBE GELİYOR DİYE 18.00 İTİBARİYLE HAVA UÇUŞLARINI YASAKLATTIĞI HALDE HER NASILSA BUNU DUYMAYIP DÜĞÜNLERDE DANS EDİP EĞLENEN VE USLU USLU GÖZALTINA ALINMAYI BEKLEYEN KUVVET KOMUTANLARININ VE 22 GENERALİN MENSUBU OLDUĞU ORDUNUN ADI NEYDİ?

A) KIZIL ORDU  B) ORİGAMİ ORDUSU  C) KAĞITTAN KAPLANLAR ORDUSU  D) TÜRK ORDUSU

Evet profesyonel yardım almazsanız yaptığınız filmin kurgusu böyle tel tel dökülür. Artık TSK böyle bir aptal konuma düşürülen ve bunu yadırgamayan generallere emanet. Cevap Türk ordusu

15 Temmuz akşamı bir darbeye üzülen 80 milyon halk var. Bir de o akşam kendisinin adam yerine konulmamasına üzülen bir başbakan:

12 – KENDİNİ GERÇEKTEN BAŞBAKAN SANIP MİT MÜSTEŞARI KENDİSİNİ DARBE HAKKINDA BİLGİLENDİRMEDİĞİ İÇİN DERTLENEN VE KARALAR YAKAN SÂFİKALP  23 NİSAN BAŞBAKANININ ADI NEDİR?

A) CİN ALİ  B ) ZEYNEL ABİDİN BİN ALİ  C) MALUM BİNALİ  D) ALİ VELİ 49 ELLİ

10 yılda en az 140 milyon euroluk bir servet elde eden ve bunu yurt dışında istiflemeyi beceren bir aklın, kendisinin göstermelik bir ‘23 Nisan Başbakanı’ olduğunu anlamaması çok ilginç! Yunan mantıkçılarının bile çözemeyeceği bir problematik! Cevabı tabii ki bizim sözde başbakan!

Bu soru 15 Temmuz iftirasının atıldığı saati gösteriyor:

13 – 15 TEMMUZ GÜNÜ 22.30’DA DARBE GİRİŞİMİ BAŞLAR BAŞLAMAZ “ESAS KANAATİ KENDİM OLUŞTURDUM. …. İLE İSTİŞARE EDEREK, BERABER KONUŞTUK, BUNUN (CEMAATİN) ASKER İÇERİSİNDE BİR KALKIŞMASI OLDUĞU KANAATİNE VARDIK. (…) O ANDA DOĞRU DA OLABİLİRDİ, YANLIŞ DA.” DİYEN BAŞBAKAN YILDIRIM’IN BİLGİ KAYNAĞI VE İFTİRA İŞBİRLİKÇİSİ KİMDİR?

A) ENİŞTE  B) KAYINÇO  C) BALDIZ   D) REİS

Aslında Binali Bey’in kanaat oluşturacak falan bir konumu yok. ‘bari bir icraat yapmış görüneyim’ derken büyük bir pot kırıyor. Araya reklam girerken yargısız infaz yaptığını ve suç ortağını itiraf ediyor. İşin içyüzü zaten Alman dergisi Focus’ta çıkmıştı: Haberde, İngiliz istihbaratının Türk hükümetinin e posta ve diğer yazışmaları kayda aldığı ve yetkililerin “Fethullah Gülen’in darbeyi azmettiren kişi olarak ilan edilsin” diye emrettiği yer alıyordu. 15 Temmuz’un çoğu sorusu gibi bu sorunun cevabı da “reis”

15 Temmuz’un prodüksiyonu tamamen MİT’e ait. Bu soru Fidan’ın gizemi aydınlatıyor:

14 – BİNLERCE İSTİHBARAT PERSONELİ OLMASINA RAĞMEN DARBEYİ ÖNCEDEN ÖĞRENİP CUMHURBAŞKANINA HABER VERMEYEN AMA YİNE DE MAKAMINI KORUYAN VE EL ÜSTÜNDE TUTULAN İSTİHBARAT ŞEFİNİN BAŞINDA OLDUĞU KURUMUN ADI?

A) RİT  B) MOSSAD  C) MİT  D) SADAT

Varsayalım ki 12 Eylül 1980 darbesi o gece başarılı olmadı ve bastırıldı. Başbakan Süleyman Demirel kendisine darbeyi haber vermeyen MİT müsteşarını o makamdan alıp yargılatmaz mıydı? Hiç beklemeden o gece makamından alır yargılatırdı.

Peki, Hakan Fidan halen el üstünde tutuluyorsa bunun anlamı ne?

Sizce şu an Erdoğan’ın vazgeçemeyeceği tek isim kimdir? Tabii ki Hakan Fidan. Zaten onsuz prodüktörü olduğu bu filmi gerçekleştiremezdi. O yüzden başbakanlar, Efkan’lar, diyanet reisleri gider ama Hakan Fidan gitmez. Yeni bir senaryo gerekirse buna yataklık ve çanaklık edecek bir başka MİT müsteşarı bulmak imkansız. Cevap kuşkusuz C seçeneği.

Bu soru hutbe vererek genelkurmay başkanı adaylığını kesinleştiren, 15 Temmuz akşamının yardımcı erkek oyuncusu ve görsel yönetmeni hakkında:

15 – DARBE AKŞAMI TV’LERDE VATAN KURTARAN SÜPERMAN OLARAK YAYINDAN YAYINA KOŞAN, DARBECİ OLDUĞUNU İDDİA ETTİĞİ TUĞGENERAL SEMİH TERZİ’Yİ BİZZAT UÇAKLA ANKARA’YA GETİRTEN, SONRA 8 DEFA TELEFONLA ARAYIP İNFAZ EMRİ VEREN, ÖMER HALİSDEMİR’E ÖLDÜRTEN AMA İLGİNÇ BİR BİÇİMDE HALİSDEMİR’İ ÖLDÜRENİ DE SABAHLEYİN TEBRİK EDEN, ZAMANIN RUHUNU YAKALAYIP BAYRAMDA MİNBERE ÇIKIP HUTBE VEREN ÜSTÜN MANEVRA YETENEKLİ PAŞA KİMDİR?

A) EVREN PAŞA  B) GENERAL MOTOR  C) ZEKAİ PAŞA  D) ZEKİ MÜREN

Paşa bugüne kadar rolü çok iyi götürdü. Ne Kenan Evren’in manevra kabiliyeti, ne de Zeki Müren’in kıvraklığı bu rolü kaldırmazdı. Birkaç aşir ezberlerse, birkaç Necip Fazıl şiiri bilen Hulusi Paşa’yı kesin ekarte eder. Cevap tabi ki Zekai Paşa.

Ama bir gün 15 Temmuz’un kirli yüzü aydınlandığında işi çok zor. Paşamızın ilk yargılanacağı suç herhalde taammüden cinayete azmettirmek olacaktır.

Bu soru Erdoğan darbesinin TSK üzerindeki korkunç sonuçlarına göz yuman komutan hakkında:

16 – DARBEYLE HİÇBİR İLGİSİ OLMAYAN 140 GENERALİNİN EN AĞIR İŞKENCELERİ GÖRMESİNE VE TUTUKLANMASINA; ASKERİ OKULLARIN KAPATILMASINA, 16 BİN HARBİYELİNİN SOKAĞA ATILMASINA VE HARP OKULLARINA AKP TEŞKİLATLARINCA REFERANSLI TROLLERİN DOLDURULMASINA SES ÇIKARMAYAN, ASKERLİK ONURUNU SARAY’A PASPAS EDEN ASKERİ TARİHİN EN RENKSİZ VE UYDU GENELKURMAY BAŞKANI KİMDİR?

A) VELİ KÜÇÜK  B) ÇETİN DOĞAN  C) LEVENT ERSÖZ  D) HULUSİ AKAR

Dünya askeri tarihinde hiçbir genelkurmay başkanı ordusunun yok edilişine bu kadar duyarsız kalmamıştır. Acı cevap Hulusi Akar.

15 Temmuz’un asıl amacı bu soruda gizli:

17 – DARBE GİRİŞİMİ GECESİ 04.20’DE DERHAL SORUŞTURMA AÇILIP DARBEYİ ÖNLEMEK İÇİN GÖZALTINA ALINIP TUTUKLANAN 2 BİN 745 KİŞİNİN MESLEĞİ NEYDİ?

A) ASKERLİK  B) HAKİM VE SAVCI  C) ÖĞRETMEN  D) EV HANIMI

Bunlar tabi ki asker değil. Önceden eldeki fişlemelere göre tutuklanması kararlaştırılmış yargıçlar. Dolayısıyla o gece yargıçlara alelacele gözaltı yapmak filmin bir başka çekim hatası. Cevap B.

15 Temmuz darbe girişiminden 19 ilde toplam 40 dava açıldı. Bu davalardaki toplam sanık sayısı 2.064. Ama darbe bahanesiyle asker olmayan 156 bin sivil meslekten atıldı. 50 bin öğretmen, doktor, mühendis… tutuklandı. Yani konu darbe falan değil eldeki fişlemelere göre muhalifleri tasfiye etmek.

Aşağıdaki soru iddianame hazırlayan savcıların zeka durumunu hakkında en ciddi veri:

18 – “CEMAAT MENSUPLARININ ÇOK AZI DARBEYE KATILDI. BÜYÜK KISMI BİR SONRAKİ DARBE İÇİN BEKLETİLDİ” DİYEN ZEKA ENGELLİ SAVCININ ADI NEDİR?

A) İRFAN FİDAN  B) SERDAR COŞKUN  C) CAN TUNCAY  D) İSLAM ÇİÇEK

Bir insan böyle iddianameler yazıp nasıl kendini maskara haline getirir anlamak mümkün değil. Cevap Can Tuncay. Yani Ahmet Altan’ın yaptığı savunma ile yerin dibine batırıp rezil ettiği savcı. Onurlu bir savcı ayda 1 milyon maaş alsa böyle bir iddianameye imza atmaz. Keşke Saray bunların hakkını tam verebilse!

Erdoğan darbesinin 1 yıllık suç envanteri bu soruda:

19 – DARBEYİ ÖNLEDİK DİYEREK ŞİMDİYE KADAR YAPILMIŞ TÜM DARBELERDEN DAHA FAZLA İNSAN TUTUKLATAN, İŞKENCE GÖRDÜREN, 17 BİN KADINI DARBECİ DİYE HAPSE TIKAN, 560 BEBEĞİ ZİNDANDA TUTAN, 155 BİN KAMU ÇALIŞANINI MESLEKTEN ATAN, 15 ÜNİVERSİTEYİ KAPATAN, 966 ŞİRKETİ GASP EDİP HALKIN 48,5 MİLYARLIK VARLIĞINA EL KOYDURAN DARBECİ BAŞKOMUTAN KİMDİR?

A) CEMAL GÜRSEL  B) KENAN EVREN  C) MUHSİN BATUR  D) RECEP TAYYİP ERDOĞAN

Kenan Evren bile bu kadar büyük bir kitleye zulmetmemişti. Hukukta “suçun şahsiliği” ilkesini yok edip eş ve çocuklara, akrabalara, yaşlılara, engellilere, hamile kadınlara ve bebeklere zulmetmek 15 Temmuz darbesi başkomutanına nasipmiş! Yani bu mazlumların her biri için dünya ve ahirette hesap vermek Recep Tayyip Erdoğan düşüyor.

Bu soru son model Mercedesler hakkında. Yani istese Almanlar’ın Stuttgart’taki merkezden rahatça kod girip kilitleyebildikleri, çalıştırabildikleri isterlerse tüm fonksiyonlarıyla oynayabildikleri “hasbelkader” üretilmiş otomobillerle ilgili:

20 – EN MİLLİ DÜNYA LİDERİMİZİN HEM ÜRETİCİSİNE KÜFREDİP HEM DE SÜLALECE HASBELKADER ÜSTÜNDEN İNMEDİĞİ OTOMOBİLİN MARKASI NEDİR?

A) ŞAHİN  B) DOĞAN  C )ANADOL  D) MERCEDES

Havaalanlarını kim yapıyor? Almanlar. Köprü ve tünelleri kim yapıyor? Alman ortaklığı. Kullandığınız metrobüsler nereden? Almanya. Tüm belediyelerin kullandığı otobüsleri kim imal ediyor? Almanlar. Başta Erdoğan olmak üzere tüm devlet erkanının 2 yılda bir üst modelini aldığı Mercedesleri kim üretiyor? Almanya. 2016’da 22 milyar dolarlık malı nereden aldık? Almanya’dan.

Tüm bunlardan sonra Erdoğan Almanlar için ne diyor: “hasbelkader yakaladıkları zenginlikle, şimdi bizi tehdit etmeye kalkıyorlar” Biraz samimi olsa bir daha Mercedes’e binmez ama…

Keşke bu sözü Almanlar duymasa da bir taraflarıyla gülmese!

[Veysel Ayhan] 28.7.2017 [TR724]

Çok şükür, oğlum kumarbaz oldu! [Alper Ender Fırat]

‘Saffet yine gelini dövmüş, kızcağız da evi terk etti. Saffete boşanma davası açmış. Yeter bu kadının çektiği, sürekli dayak, sürekli dayak. Nasıl bir evlat ne laftan anlıyor, ne sözden, ne anne sözü dinliyor ne baba sözü dinliyor.’

Türkiye’nin büyük ilçelerinden birinde cam kenarına oturmuş iki yaşlı kız kardeşten abla olanı oğlunu kardeşine şikayet ediyor.

Bu kez niye kavga etmişler diye soruyor diğer kadın. ‘Saffet yine kumarda bir sürü para kaybetmiş, gelin buna söylenince onu dövmüş. Yıllardır kazandığı her şeyi kumarda yiyor, içkisi, kumarı her zıkkımı var. Şu yaşa geldim elinden bir hayır görmedim. Bu kadar işlek dükkanı var ama ellerinde avuçlarında hiçbir şeyleri yok. Bundan sonra da bir şey olacağı yok yeter boşansın bari gelin kurtarsın kendini.

Diğer kız kardeş de küçük oğlu Hayrullah’tan yana çok dertliydi. ‘Saffetin bir benzeri de Hayrullah, yine günlerdir eve gelmiyor. Bu yaşa geldi bir baltaya sap olamadı. Ne okudu, ne bir meslek edindi, hayta geldi hayta gidecek. Ne yiyor, ne içiyor, ne kullanıyor bilmiyorum. Artık abi kontrolü de yok. İyice zıvanadan çıktı.’

Hayrullah’ın annesi iç çekerek pencereden boşluğa bakar gibi baktı. Ama dedi İbrahim öyle mi? O bu yaşa kadar bizi hiç ama hiç üzmedi. Her zaman sorumluluğunu bildi. Kendi çabasıyla, kendi gayretiyle okudu. Sen de şahitsin çocukluğundan beri herkes parmakla gösterirdi. Bir günden bir güne ne bana ne babasına ne de büyüklerine en küçük bir saygısızlığı olmadı. Ne güzel yüreği vardır İbrahimin.

İbrahim gerçekten de çocukluğundan beri mahallesinde, ilçesinde, akrabaları arasında hep parmakla gösterilen bir öğrenci olmuştu. Başarı ve iftiharlarla geçen öğrencilik yıllarından sonra Polis Akademisini bitirmiş ve emniyet teşkilatında görev almıştı. Mezun olduktan sonra kendi isteğiyle Doğu’ya gitmiş, tayinini kendi memleketine aldırmak için ailesinin bütün baskılarına da direnmişti. Bütün meslek hayatını güneydoğuda geçirmiş, oranın problemleriyle sahici olarak ilgilenmiş, bölgede yaşayanların büyük sevgisini kazanmıştı.

İbrahim, en son bir ilçede emniyet müdürüyken 10 ay önce tutuklandı.

Neredeyse 20 yıldır Polis, bir kişi de İbrahim hakkında kötü konuşsun. Bana kötü davrandı, bana haksızlık etti desin. Bir kişi bana hak etmediğim şu muameleyi gösterdi desin. İbrahim’in annesi konuştukça öfkeleniyor, öfkelendikçe sesini yükseltiyordu. ‘Hadi televizyona ilan verelim, İbrahim’den şikayetçi bir kişi çıksın oğluma cezasını kendi ellerimle vereceğim’ Bak Hayrullah’a, tam bir hayırsız evlat. Ne kadar hayırsızsa o kadar özgürlüğü var, kimse ne yapıyorsun diye sormuyor bile.

Abla çaresizlik içinde konuşana kardeşinin sözünün arasına giriyor, diyor ki ama İbrahim de çok dine düştü, fazla dinci oldu, cemaat memaat, çok şükür Saffet’in böyle şeyleri hiç olmadı. Öyle olsaydı şimdi o da hapislerdeydi.

NOT: Yurt dışına çıkmadan aylar önce şahit olduğum bu konuşmada isimler güvenlik açısından değiştirilmiştir.

[Alper Ender Fırat] 28.7.2017 [TR724]

Kahvaltıyla tatlıya bağlanabilse keşke! [Semih Ardıç]

Almanya’nın kendi şirketlerinin fişlenmesine, vatandaşlarının tevkif edilmesi gibi diğer hukuk ihlallerine artık tahammül göstermeyeceğini anladıkları andan itibaren manevra üstüne manevra yapıyorlar.

Evvela 680 şirketin bilgilerinin Interpol veri tabanına yüklenmesine ‘iletişim kazası’ diyerek skandalı unutturmaya çalıştılar. Almanya’nın malî müeyyideler dahil her nevi adımı atmak için harekete geçtiğini görünce Başbakan Binali Yıldırım, 19 Alman şirketinin en üst seviyedeki müdürlerini kahvaltıda ağırladı.

‘HATA OLDU, UNUTALIM’ DEMEK KOLAY

Çankaya Köşkü’nde misafirlerine hitap ederken ‘Bir hata olmuş, buna takılmayalım’ mesajı veren Yıldırım’ın bu adımının Berlin’i tatmin etme ihtimali o kadar az ki! İşi gücü bırakıp 680 şirketi tek tek fişlemek, bunların terör örgütleri ile iltisaklı olduğunu belirterek listeyi Interpol’ün veri tabanına yüklemek tek kelime ile dehşetengiz bir adım.

O şirketlerin, dolayısı ile Almanların neler hissettiğini bir düşünün. İhracatının yüzde 10’unu sırtladığınız, 60 binden fazla kişiye iş imkânı sunduğunuz, bilgi ve tecrübenizi aktardığınız bir devletin gıyabınızda sizi ‘teröre destek vermekle’ itham ettiğini gazetelerden öğreniyorsunuz. İtibarınız mesnetsiz ve en ağır ithamlarla yerle bir edilmiş, sizin haberiniz yok. Fişlemeyi devlet yaptığına göre aslı arşivlerde bir yerlerde muhakkak duracak.

SUÇ VE SUÇLULARLA MÜCADELE METODU BU MU?

Ortaklarınıza, tedarikçilerinize, müşterilerinize, bankalara veya halka açık iseniz yatırımcılara ne diyebilirsiniz ki! Bir şirket ya da ferdin suçsuzluğunu ispat etmesinden daha garip ne olabilir ki! Bir an için iddiaların doğru olduğunu farzedin. O halde bile suçun ve suçluların üzerine böyle idarî kararlarla gidilmesinde bir yanlışlık, hukuk tanımazlık yok mu? Mahkemeler ne işe yarar?

Mülkiyet hakkını ayaklar altına alan bir iktidarın neler yapabileceğini Hizmet Hareketi’ne mensup işadamları üç senedir esefle ve çaresizlik içinde müşahede ediyor. Haklarında mahkeme kararı olmadan şirketlerine el konuluyor, banka hesapları bloke ediliyor, itibarları ve markaları sıfırlanıyor. Fişleme mağduru Alman işadamlarının neler hissettiğini en iyi onlar anlayacaktır.

FIRSATIN BULDUKÇA TÜRKİYE’DEN KAÇACAKLAR

Mahremiyetine tecavüz edilmiş, itibarı ayaklar altına alınmış bu kadar Alman şirketinin bu saatten sonra Türkiye’ye bakışı değişecektir haliyle. Alenen kavga etmeyecekler, hükûmetin bu rezaletine cevap vermeyeceklerdir elbette. Fırsatını buldukça yatırımlarını başka memleketlere yönlendireceklerdir. 680 Alman şirketinin başına gelenlerin tekrar etmeyeceği ya da kalan 6 bin 120 Alman şirketi ile diğer yatırımcıların da başına gelmeyeceği ne malum!

SUN’İ GÜLÜCÜK DAĞITMAKLA OLMAZ

Mercedes (Daimler), BASF, Bosch, Siemens, Metro ve Krone gibi dünya devlerinin Türkiye’de maruz kaldıkları şoka mukabil suni gülücük dağıtmaktan medet umanlara ne denilebilir ki! ‘Fazla alınganlık etmesinler ve kahvaltıdaki ikramın hatırına unutsunlar o skandalı, öyle mi?

Türkiye’yi medenî ve demokrat dünyada beş kuruş faydasını göremediğimiz yalnızlığa mahkûm edenler, baskı ve zulümlerine göz yumması için Almanya’yı hedefe koydu. Almanya’ya diz çöktürebilecekleri vehmi ile fişlediler 680 şirketi. Güya Almanlar paniğe kapılıp soluğu Saray’da alacaktı.

ERDOĞAN İÇİN PABUÇ BU SEFER PAHALI

İrrasyonel siyasetin banisi AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan su sefer baltayı taşa vurdu. Gerilimi tırmandırmamak adına Almanya’nın tercih ettiği mutedil ve diplomatik tavrı sömürerek muvaffak olacağını zannetti. Yanıldığını anladığında iş işten geçmişti.

Nitekim Gazeteci Deniz Yücel ve altı Alman vatandaşının tahliyesini beklerken iki hafta evvel insan hakları müdafiî Peter Steudtner’in Türkiye’de hapse atılması ve 680 şirketinin fişlendiğinin ortaya çıkması Alman Hükûmeti için bardağı taşıran son damla oldu.

Almanya’da gazetelerden radyolara kadar bütün medya vasıtalarında ‘Erdoğan’a ve Türk hükûmetine daha fazla müsamaha gösterilmemesi’ talepleri dile getiriliyor. Bu hususta kamuoyu baskısı o kadar arttı ki Başbakan Angela Merkel bile o serinkanlı üslubunu Türkiye bahsinde değiştirmek mecburiyetinde kaldı.

BERLİN, AB NÜFUZUNU TÜRKİYE’YE KARŞI KULLANIYOR

Almanya’nın karşı hamlesinde dikkat çeken bir husus var: Doğrudan Türkiye ile muhatap olmadan, Avrupa Birliği (AB) nezdindeki nüfuzunu kullanmak suretiyle Erdoğan’ın tek adam rejimini köşeye sıkıştırıyor. T.C. pasaportu ile AB’de vizesiz seyahat hayali fişleme skandalını müteakip suya düştü. Müzakereler askıya alındı. Gümrük Birliği’nde de Ankara’nın talep ettiği değişiklikler şu anda kale alınmayacak.

Ne vakit OHAL kaldırılır, mahkemeler üzerindeki Saray vesayeti sona erer ve demokratikleşmeye matuf kalıcı adımlar atılır o vakit müzakere masasına geri dönülecek. Aksi takdirde katılım öncesi malî yardımlar kesilecek, siyasî tecrit daha derinden hissettirilecek.

MADEM GÜZEL GELİŞMELER OLACAK, NİYE BEKLİYORSUNUZ?

Çankaya’da misafirlerle dertleşirken sonbaharda bazı müspet gelişmelerin olabileceğini söyleyen Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, Erdoğan’ın mevcudiyetinde güzel gelişme olamayacağını unuttu herhalde. Normalleşme için ‘derhal’ demek yerine sonbahar sonrasını telaffuz etme gafletinde bulunan Zeybekci durumun vahametini hâlâ idrak edememiş. Almanya’da açıklanan en son anketten haberi yok herhalde.

10 ALMAN’DAN 8’İ: TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ YOK

Almanya’nın önde gelen dergilerinden Der Spiegel’in anketine katılan 5 bin 92 kişiden yüzde 92’si mevcut siyasi şartlar altında Türkiye’ye tatile gitmeyi düşünmediğini söylüyor. Aynı ankette her 10 Alman’dan 8’i Türkiye’de demokrasi olmadığını ve Berlin’in Ankara’ya karşı tutumunu sertleşmesi gerektiğini söyledi. Ankete katılanların yüzde 84’ü Türkiye’nin AB üyeliğine de karşı. Yüz kişiden 82’si de Türk siyasetçilere Almanya’da etkinlik yasağı getirilmesi kararını destekliyor.

Özür kahvaltısında muhataplarına, ‘Şimdilik OHAL rejimi ile idare edin. Sonbahardan sonra güzel gelişmeler olabilir’ demekle “Bugün param yok, fakat söz veriyorum: Borcumu 30 Şubat’ta ödeyeceğim.” deme arasında hiç fark yok. AB’de yükselen Türkiye karşıtlığının bedelini yine 79 milyon vatandaş ödeyecek.

BU NUMARALAR ÇOK SIRITIYOR

Türkiye’nin maruz bırakıldığı demokrasi ve insan hakları krizi kahvaltı ile tatlıya bağlanabilecek kadar basit olsaydı keşke! Samimi adımlar atarak Türkiye’yi yeniden demokratik hukuk devleti seviyesine çıkarmak yerine kahvaltılı toplantılar tertip etme numaraları artık Avrupa’da çok sırıtıyor.

Özürleri kabahatinden büyük insanların en bariz vasfı inandırıcı olmamalarıdır. Türkiye’nin talihsizliğine bakın ki dün ‘ak’ dediğine bugün ‘kara’ diyebilecek kadar pişkin ve özrü kabahatinden büyük adamlar tarafından idare ediliyor.

[Semih Ardıç] 28.7.2017 [TR724]

Başlangıç ve Son [Mehmet Efe Çaman]

Merhaba. Yazdığım gazeteyi kapatıp yağmalayan, meslektaşlarımı hukukta karşılığı olmayan suçlarla ve anayasal düzenin adli sisteminde yeri bulunmayan prosedürlerle hapse atan, suçun şahsiliği ilkesini ayaklar altına alarak ailelerine, eş ve çocuklarına da zulmeden, mülkiyet hakkını bile tanımayıp insanların mallarına ve taşınmazlarına el koyan bir kuralsız-kanunsuz ülke haline geldi Türkiye.

Bu nedenle uzun bir süredir yazamadım. Şimdi yeni bir mecrada yeniden karşınızdayım. Farklı sesleri, eleştirileri, yanlışları ve hataları özgürce dillendiren insanları engelleyebileceklerini sanıyorlar. Türkiye, tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor. Anayasanın rafa kaldırıldığı, tek adam rejiminin kuytu, karanlık dehlizlerinde insanlara işkencelerin yapıldığı, uğradığı korkunç hukuksuzluklara karşı mücadele etme cesaretini bulabilenlere cebirle ve kaba kuvvetle vahşice saldıran bir korku devletinin, aydınlığı ve demokrasiyi yenebileceğini düşünüyorlar. Yeni doğmuş bebekleri sezaryenli karnının dikişleri patlayan anneleriyle beraber izbe zindanlarına tıkan, tutuklanan siyasi suçluların eşlerinin ve çocuklarının pasaportlarını hukuksuzca iptal eden, aylar boyunca iddianamesi bile yazılmadan masum insanları sırf muhalifler diye içeri tıkan bir rejimin hakkı ve adaleti boğabileceğine inanıyorlar. Tapu dairesinden daha sadık bir rejim aparatı haline getirilen akademinin mevcut konjonktür nedeniyle susan hocalarının, yaptıklarının doğruluğuna inandığını zannediyorlar. Paraya boğdukları fiyatlandırılmış kalem tetikçilerinin hep kendilerine sadık olacağını hayal ediyorlar. İçeri tıktıkları Kürt milletvekillerinin, kayyım atadıkları belediyelerin, el koydukları Süryani kiliselerinin, yağmaladıkları zeytinliklerin, 17-25 Aralığın, kontrollü darbenin unutulacağını umuyorlar.

Oysa tarih unutmaz. İnsanlar unutmaz. Gerçekler unutmaz, unutulmaz. Olanları biliyoruz. Çünkü yaşadık, gördük, konuştuk, tartıştık. Geleceğinin parlak olduğuna inandığımız, sonraki nesillerine miras bırakmak istediğimiz demokratik bir hukuk devletinin hayallerini kurarken, kendi çıkarlarınız için ülkeyi nasıl bir kaosun ve belirsizliğin içine sürüklediğinizi, yargıyı ele geçirip hukuk devletini nasıl darmadağın ettiğinizi, yangından mal kaçırır gibi geçirdiğiniz yasaları ve KHK’ları, muhalefeti nasıl havuç ve sopa taktiği ile yola getirdiğinizi biliyoruz. Tarih de biliyor. İnsanlar unutmaz, unutmayacak. Gerçekler unutulmayacak.

Ne kadar gizleyebileceğinizi sanıyorsunuz gerçekleri halkınızdan? Gerçekten inanıyor musunuz yarattığınız bu zulüm mezbahasının sonsuza dek baki kalacağına? İşbirliği yaptığınız odakların sizinle kurdukları kirli ve kanlı koalisyonu sahi daha ne kadar devam ettireceklerini sanıyorsunuz? Hukuksuzlukta aradığınız şahsi güvenliğinizin esasında tam da hukuksuzlukta eridiğini ve bir gün yitip gideceğini gerçekten görmüyor musunuz? Yaklaşan kaçınılmazın kapınızı çaldığında, yok ettiğiniz hukuk ve adaletten mahrum olacak olmanız hiç mi endişelendirmiyor sizleri? Hukukun herkese lazım olduğunu yaşayarak öğrenecek, hukuku bitirenler. Hukuk böyle bir şeydir çünkü. Kendini bitirene bile öğretir neden elzem olduğunu. 28 Şubatçı generaller de tasarladıkları düzenin kaçınılmaz yoldaşı olan hukuksuzluğun bin yıl süreceğini zannetmemişler miydi? Oradan devşirdikleri mağduriyet edebiyatıyla iktidara gelenler, kendilerini mağdur edenlerin hukuksuzluğunu kaça katladılar sizce? Bu zulüm mezbahası da bir gün bitecek. İşbirliği yaptığınız odaklar sizden nefret ediyor çünkü. Tıpkı bugün ipini çektiklerinizden nefret ettikleri gibi. Sizin kontrol ettiğini sandığınız şey aslında sizi kontrol ediyor. Hiçbir şey hakkında tutarlı ve değişmeden, bugüne dek süregelen bir siyasi pozisyonunuzun olmamasının da sebebi bu. Gücünün kaynağını kontrol edemeyen, yarattığı rejimin dinamiklerini kontrol edemeyen, parası kesilse satın aldığı medyayı ve yazar (!) kasalarını kontrol edemez olan bir diktatörlüğü Türk tipi başkanlık olarak pazarlayan bir aciz rejim var. O kadar çaresiz ki, giderek hızlanmak zorunda olduğu bir amok koşusunda ve koştuğu parkurun sonunda kendi iktidarının da sonu olduğunun farkında bile değil.

Kapatın gazeteleri. Olsun varsın. İçeri atın yazarları, gazetecileri, profesörleri, karikatüristleri, insan hakları savunucularını, Kürtleri, ulusalcıları, Barış Akademisyenlerini, bebekleri, neneleri ve dedeleri, olsun varsın. Bir imzayla işine son verin yüz binlerin, olsun varsın. Doksan bin canı kodeslerde süründürün, yargısız-delilsiz-iddianamesiz, olsun varsın. Görevden alıverin binlerce yargıcı, savcıyı, polisi, olsun varsın. Olsun varsın! Olsun varsın!

Askıya aldığınız anayasayı, o anayasanın düzenini, bağımsız yargıyı, o yargının vazgeçilmezi olan güçler ayrılığını, evrensel ve vazgeçilmez insan haklarını, demokrasiyi, adaleti ve şeffaflığı, kısacası sizin ışıktan nefret eden yarasalar gibi nefret ettiğiniz tüm evrensel ilkeleri savunmaya devam edeceğim, devam edeceğiz. Geciktirebilirsiniz belki, ama engel olamazsınız. Ben kâhin değilim. O yüzden Matrix’teki kâhinin bilgeliği olsun benim bu ilk yazıdaki kehanetim: başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır. O sona koşuyorsunuz.

[Mehmet Efe Çaman] 28.7.2017 [TR724] 

Görmezlerin raporu! [Faik Can]

İlahiyat Fakültesinde okurken Hadis derslerimize gelen merhum Prof. Dr. Ali Yardım’ın çok sevdiğim bir ifadesi vardı: “Zırva, tevil götürmez…” Diyanetin Hizmet ve hususiyle Hocaefendi hakkında hazırladığı raporu okuyunca bu cümle geldi aklıma. Rapor değil aslında, neresinden tutsan dökülen saçmalıklar manzumesi bir zırva!

Güya Hocaefendi’nin İslam’ın temel öğretilerine aykırı sözlerini tespit etmek için çalışmışlar. Ama maksat aykırı sözleri tespit değil de “Hocafendi’yi İslam’a aykırı göstermek” olunca, ancak bir trolün kaleminden çıkacak zavallılıkta bir metinle karşılaşıyoruz. Rapor dedikleri şey, okuyan kişide “Acaba bunu Fatih Tezcan’a mı yazdırdılar?” düşüncesi oluşturacak bir ucûbe!

Hocaefendi hakkında benzeri tezviratlar eskiden beri yapılıyor. Nuh Mete Yüksel’in iddianamelerinden, Haydar Baş tayfasının iftiranamelerine kadar geniş bir yelpazede aynı konular yıllardır ısıtılıp duruyor. Bu metni hazırlayanlar da ya MİT’ten hazır bir kısım dökümanları almışlar (malum, akşam yemeklerini MİT’te yemeyi tercih ediyor Görmez adam) ya da ulusalcı-Ergenekoncu tayfanın tezviratlarını bir araya getirmişler. Çünkü değil bir din işleri yüksek kurulu üyesinin, insaflı herhangi bir üniversite öğrencisinin bile yapmayacağı çarpıtmalara imza atmışlar.

Eğer Hocaefendi’nin kitaplarını tamamen okusalardı bu neticeleri çıkarmaları mümkün olmazdı. Tabii imanları ve insafları varsa. Tamamını okumalarına rağmen bunları yazdılarsa, Hocaefendi’ye olan hasetleri veya günümüz Firavunu’ndan korkuları imanlarının önüne geçmiş demektir. Bakış açıları da, metinlere getirdikleri kısa yorumlar da asırlardır Anadolu topraklarında yaşanmış tasavvuf ağırlıklı Ehli Sünnet anlayışından çok, Abdülaziz Bayındır tipi Harici, Selefi bakışı yansıtıyor.

Uyguladıkları yöntemin aynısını ateistler Kur’an ayetlerine ve Efendimiz’in hadislerine karşı uyguluyorlar. (Şimdi bu ifademden “Fethullah Gülen’in sözlerini Kur’an’a benzetti” yorumunu çıkaracak beyin fukaraları da olacaktır.) Son zamanlarda özellikle sosyal medyada bilinçli bir şekilde Kur’an ayetlerine yönelik saldırılar var. Ateistler bir tek ayeti alıp, bağlamından kopararak insanların zihinlerini karıştırmak, imanlarını kaybettirmek için yoğun çaba harcıyorlar. Paylaşımların aldıkları beğenilere ve retwitlere bakılınca maalesef başarılı da oluyorlar. Görmez’in raporcuları da Hocaefendi’nin söylemleri ve kitapları konusunda aynı metodu kullanıyorlar. Bağlamından, siyak ve sibakından kopararak salt bir paragrafı ya da cümleyi alıp, söyleyeni mahkûm etmek istiyorlar.

Rapor, Bediüzzaman’ın “Tükürün zalimin hayâsız yüzüne!” muamelesini hak ediyor ama hakikate olan vefamız bu iftiralara sessiz kalmamayı salıklıyor. Hocaefendi’nin talebeleri eminim ki bir tekini bile atlamadan, bütün iftira ve isnatlara gereken cevabı en kısa zamanda vereceklerdir. Ama raporun pespayeliğini ortaya koymak adına kısaca birkaç noktaya işaret etmekte fayda var.

Din İşleri Yüksek Kurulu (!) Ne İş Yapar

Raporun önsözünü Görmez başkan yazmış. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun “Toplumu din konusunda aydınlatmak gibi kutsi bir görevi” olduğundan bahisle, toplumu hizmet ve Hocaefendi hakkında uyarmak ihtiyacı doğduğunu anlatmış. Ama bu kurulun toplumu başka hangi hayati konularda uyardığından bahsetmemiş.

Sözgelimi, televizyonlarda, sosyal medyada hemen her gün maaşlı diyanet hocalarının arkasında namaz kılan cami cemaatinin dinle ilgili cehaletlerinden örnekler yayınlanıyor. Güleriz ağlanacak halimize, dedirten rezillikler sergileniyor. Kelime-i tevhidin anlamını bilmeyen, dört halifenin isimlerini sayamayan, büyük peygamberlerden ve onlara gönderilen kitaplardan habersiz bu cami cemaatini eğitmek ve aydınlatmak için Görmezgiller ne yapmayı planlıyorlar?

Ya da, camileri ibadethane olmaktan çıkarıp parti bürosuna çeviren, cemaatini devlete ispiyonlayan, insanların arasına ayrılık tohumları eken, vaazlarında Allah’tan daha çok Tiran’ı anlatan, slaytlarında ayetleri değil, siyasi içerikli gazete küpürlerini gösteren memurlara yönelik diyanetin bir çalışması var mı?

Ateistlerin, yukarıda anlattığımız faaliyetleri ya da Kur’an’a attıkları iftiralara dair, bu kurul şimdiye kadar neler yapmış?

Televizyonlarda her gün ayrı bir şarlatan çıkıp dini konularda ahkâm kesiyor. Kimisi hadisleri “deve sidiği” üzerinden tamamen itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Bir başkası Kader’i inkâr ediyor. Hazreti Âdem’i ilk insan olarak kabul etmiyor, Kur’an Müslümanlığı deyip insanları hadisten soğutuyor. Görmez başkan ve kurulu sadece seyrediyor.

Dili sakalından uzun, uçkuru dilinden gevşek biri ise yanmayan kefenden, terliğe kadar istismar etmedik hiçbir kutsal bırakmıyor. Sümük-ü şerif tartışmalarıyla insanlara dini nahoş göstermek için elinden geleni yapıyor. Görmez başkan ve yüksek kurul yine seyrediyor.

Altı yedi yaşında kızlarla evlenmek fetvası veriyor bir başkası, kadınların evde oturmaları gerektiğini söyleyerek. Bütün sosyal medya ayağa kalkıyor ama Din işleri yüksek kurulumuz bu konuda toplumu bilgilendirmek ihtiyacı duymuyor.

İŞİD fetvacısı Ebu Hanzala lakaplı adam her tarafta konferanslar verip video sohbetleri yayınlıyor. Kafa kesmekten, intihar eylemlerine kadar pek çok konuda fetva veriyor. Görmez adam onu da görmüyor.

Kedicikleriyle her gece ayrı bir rezilliğe imza atan serseri kılıklı herifin biri, Kur’an’ı, İslam’ı dilediği gibi yorumlayıp insanların zihinlerini idlal edebiliyor. Diyanet bunların da tamamını sadece seyrediyor.

Zıplayarak müzik eşliğinde zikir yapanlardan, insanları silahlanmaya çağıranlara kadar onlarca nev-zuhur tip dinin köküne kibrit suyu döküyor ve Görmez başkan ile tayfası hiçbir şey yapmıyor. Yoksa bu konularda açıklama yapmak, toplumu aydınlatıp bilgilendirmek için Tiranlarından izin veya emir mi bekliyorlar?

Zalim, hırsız, ahlaksız ve katil bir diktatör, kendisini “rahmetim gazabımı aşacaktır” söylemiyle pazarladı. Yalakaları tarafından kendisine neredeyse ulûhiyet isnat edildi, peygambere benzetildi. Ona dokunmanın ibadet olduğu bile söylendi, körü körüne itaat ve biat edileceği duyuruldu. Doğduğu belde mübarek olarak tanımlandı, onun sünnetine (!) uyma çağrıları yapıldı. Bütün bunlara karşı Görmez başkandan ve tayfasından tek bir itiraz, düzeltme ya da ikaz duyulmadı. Belli ki onlar Allah’tan, ahiretten, hesaptan, haşirden, azaptan değil, Tiran’dan korkuyorlar.

İşte bu adamlar, Hocaefendi hakkında toplumu uyarmak için rapor hazırlamışlar. Rapora şu cümleyle giriş yapıyorlar: “Çalışmanın daha kolay okunabilmesi ve anlaşılabilmesi için uzun ilmi tahliller yerine kısa açıklamalarla yetinilmiştir.” Neden, çünkü uzun ilmi tahlillere girerlerse, oluşturmak istedikleri algının tutmayacağını biliyorlar. Demek ki, seksen yıldır ellerinde tuttukları camilerin cemaatini kandırmak için bu kadarını yeterli görüyorlar.

17/25 Aralık Hırsızlar Bayramı Münasebetiyle

Kendilerine gelmesi muhtemel “Bugüne kadar niye böyle bir rapor hazırlama ihtiyacı duymadınız?” eleştirisinin önünü almak için de bütün AKP kurnazları gibi “17/25 Aralık sürecine kadar bu yapıyı fark etmedik” ifadesine sarılıyorlar. Bu aynı zamanda Diyanet’in hizmete olan düşmanlığının tamamen ahlaksız bir siyasi iradenin talimatıyla başladığının da itirafı! 17/25 Aralık’tan sonra camilerde hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, zulüm vb konuların işlendiği hutbelere yer verilmemesi de Diyanet’in nasıl bir Görmezliğe savrulduğunun ayrı bir göstergesi.

Raporda yer alan, Hocaefendi’nin kendisini seçilmiş bir kişi olarak anlattığı iddiası da tamamen bir niyet okuma ve iftiradan ibaret. Elli senedir yaptığı bütün konuşmaları, yazdığı bütün eserleri ortada olan bir insan Hocaefendi. Bir tek yerde bile kendisine olağanüstü bir sıfat izafesinde bulunmadığı gibi bulunanlara da sert tepki veriyor. Hocaefendi bunla alakalı sevenlerine defalarca ikazlarda ve uyarılarda bulundu. Sıradan bir kulluğu her türlü manevi makama tercih ettiğini yüzlerce defa söyledi.

Kendisine yapılan ulûhiyet, peygamberlik vb isnatların hiçbirine itiraz etmeyen Tiran’larına tek ses etmeyip, Hocaefendi’yi seçilmişlik pozisyonuna sokma gayreti içine girmek için herhalde Görmez olmak gerekiyor.

Görmez adamlar, Hocaefendi’nin üçüncü şahıslar üzerinden anlattığı hakikatleri bile sanki kendisini kastetmiş gibi yansıtıyorlar. Onlara göre güya Hocaefendi sohbetlerinde “ehl-i keşiften biri” “nâkil” “âlem-i menamda” “yakazaten görülmüş” gibi ifadeler kullanıyorsa kendisini anlatıyordur. Peki, buna dair en ufak bir delilleri var mı? Hayır! Ama mesele algı oluşturup mahkûm etmek olunca dinin en çok nefret ettiği suçlardan olan iftiraya sarılmak Din İşleri Kurulu’na nasip oluyor!

Birinci bölümde yaptıkları ilk alıntı, ne kadar art niyetli olduklarını bir kere daha gösteriyor. Fasıldan Fasıla-4 adlı eserin Tevazu ve Kibir başlıklı bölümünde Hocaeefendi tevazu ve kibir arasındaki dengeyi anlatıyor. Cenab-ı Hakk’ın ekstradan lütuflarına mazhar insanların tevazularının küfran-ı nimet manasına gelebileceği tehlikesinden bahsediyor. Ve diyor ki: “Şayet Allah kendi katından göndermiş olduğu bir kısım ışınları o şahıslar üzerinde kırıp başkalarına yansıtıyorsa, o insanın bu iş için kendisini seçen Rabbi’ne karşı şükran duyguları ile iki büklüm olması gerekmez mi?.” Buradan Hocaefendi’nin vahye, ilhama, keşfe mazhar olduğunu ve Allah’ın onun üzerinden insanlara mesaj dağıttığı sonucunu çıkarmışlar.

Bu kadar cehalet için Görmez olmak gerekir

Bir başka alıntıları ise tamamen cehl-i mürekkep örneği. Hocaefendi söz konusu metinde, harama karşı gözlerini kapatma iradesini gösteren bir mü’mine Allah’ın imandaki lezzeti duyuracağını anlatıyor. Devamında da diyor ki: “O kişinin haram karşısındaki tutumu, devamında Cenab-ı Hakk’ı müşâhede gibi mühim bir neticeyi de semere verecektir. Bu müşâhede ötede olabileceği gibi bu dünyada da olabilir.” Bu ifadelerden yola çıkarak Hocaefendi’nin Allah’ı gördüğünü iddia ettiği iftirasını atıyorlar. Ardından Allah’ın bu dünyada gözle görülemeyeceğine dair ayetleri sıralıyorlar.

İyi de Hocaefendi gözle görmekten değil, gaspçı İstanbul Müftüsü, Tasavvuf Profesörü Hasan Kamil Yılmaz’ın da çok iyi bildiği ve tamamen tasavvufi bir terim olan “müşâhede”den bahsediyor. Bunu bahseden ilk insan da Hocaefendi değil. Tasavvuf kaynakları müşâhede ile alakalı yüzlerce sayfa malumatla dolu. Tasavvuf ehli, müşâhedeyi görmekten ayrı tutarlar. Görmek basarla (gözle) alakalı bir eylem iken, müşâhede basiretle (kalp gözü ile) alakadardır. Müşâhede Hakk’ın Zat’ını değil, eserini, eserlerdeki tecellilerini seyretmektir ve Hak yolcularına bu dünyada ihsan edilmiş bir mazhariyettir. Mesele bu kadar açık iken, müşâhedeyi gözle görmek olarak tahrif edip üstüne Hocaefendi’ye Allah’ı gördüğü iftirası atmak ahirette hesabı verilemeyecek büyük bir bühtandır.

Üzerinde tepindikleri bir diğer konu da rüyalar ve yakazalar. Güya Hocaefendi, hizmeti rüyalara, yakazalara göre yönetip yönlendiriyormuş. Evet, Hocaefendi rüya ve yakazalara ehemmiyet verir. Onları, bir kısım zahiriler veya selefiler gibi yok saymaz. Ama rüyalara yaklaşımı Ehl-i sünnet ulemasının yaklaşımları gibidir. Bunu da eserlerinde detaylı olarak ortaya koyar.

Eğer Görmez ve adamları hakikati anlamanın peşinde olsalardı ilk alıntılarını yaptıkları Fasıldan Faslıla-4 kitabında Rüyanın Hakikati başlığına bakarlardı. Orada Hocaefendi’nin “Rüyalar Kur’an ve Sünnet gibi üzerine hüküm bina edilecek esaslar değildir. Onların ahkâmda esas kabul edilmeleri de doğru değildir. Sadece şahıslar, rüyadan aldıkları hakikatlerin meşruluğu (Kur’an ve Sünnete uygunluğu) derecesinde onları kendi hayatlarında uygulayabilirler. Bunda da bir günah ve sorumluluk yoktur. Fakat insan, bunlarla (rüyalarla) başkalarını ilzam etmeye (susturup ikna etmeye) kalkışmamalıdır.” Bunu açıkça ifade eden bir insanı rüyalar ve yakazalar üzerinden vurmaya çalışmak en hafif tabiriyle âdîlikten başka bir şey değildir.

Görmezlerin takıldıkları bir diğer yer de “Müslüman İsevîler” ifadesi. Hocaefendi o sohbetinde bir tespitte bulunuyor. “Kilisede olup Efendimiz’in peygamber olduğuna inanan ve kendilerini Müslüman İsevî’ler olarak tanıtan insanlar var. İseviyetin tasaffisi adına bunu önemli görüyorum” diyor. Bu ifadeyi ilk kullanan da Hocaefendi değil. Görmezlerin baskısını yapıp meydanlarda sallasın diye Tiranlarına verdikleri Mektûbat’ta Bediüzzaman Hazretleri aynı ifadeyi kullanıyor: “Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazreti İsa (as)’ın din-i hakikisini İslâmiyet’in hakikatiyle birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevi cemaati namı altında ve “Müslüman İsevîler” ünvanına layık bir cemiyet…. Beşeri inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracak” (Mektubat s. 441) Bu ifadenin yanlış olduğuna dair herhangi bir izahta ve geçerli delillendirmede bulunmadan cami cemaatine yönelik inşa ettikleri algıya bir tuğla daha koyuyorlar.

Hâsılı rapor, baştan aşağı benzeri iftiralarla dolu; bırakın ilmîliği ve ahlâkiliği, insani ve İslâmî olmaktan uzak, sahibini dünyada rezil, ahirette perişan edecek bir günah vesikası. Selefi ve Vehhabi zihniyet aynı yaklaşımlarla yıllardır Muhyiddin İbn Arabi’yi, Abdülkadir Geylani’yi ve daha pek çok Hak dostunu tekfir ediyor. Eğer Görmezler, baskısını yaptıkları Risale-i Nur’lara aynı haince metotlarla bakarlarsa, Bediüzzaman Hazretlerini de –haşa- benzer isnatlarla mahkûm edebelirler. Kim bilir, belki onu yapmak için de bir emir bekliyorlar!

[Faik Can] 28.7.2017 [TR724]