Türk Telekom, 15 Temmuz’un yıldönümüne özel bir film hazırladı. Filmde 1855 Kırım Limanı’na yapılan çıkarmadan, 1915 Çanakkale Savaşı’ndan, Kıbrıs Barış Harekatı öncesi diplomatik ilişkilerden ve 15 Temmuz’dan kesitler yer alıyor.
Türk tarihindeki önemli olayları 178 yıllık kendi tarihi ile bir araya getirmeyi amaçladığı iddia edilen yapımda ilk saniyeler 1855 yılında Kırım Limanı’nda denize kablo bırakılmasıyla ‘telgraf’a gönderme yaparak başlıyor.
1915 Çanakkale Savaşı’nda posta hizmetlerine, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı öncesi manuel bağlanan telefona ve 15 Temmuz darbe girişiminde ise mobil haberleşme ve internet öne çıkıyor.
Lübnanlı Hariri ailesiyle Suud sermayesinin ortak kurduğu Ojer Telecom’a 2005 yılında yüzde 55’i satılan Türk Telekom, keşke Cemal Paşa’nın Şam’da Arap aydınlarını astırdığı olaylara da değinseydi. Ya da tehcir gerekçesiyle Deyrülzor’a sürülürken büyük bir katliama uğratılan Ermeni halkının Anadolu’dan koparılışını ‘telgraf’ notlarıyla an be an izleyen Talat Paşa’nın hatırı kalmasaydı. Geçmiş olayları bugüne bağlamayı beceren senaristler belki dönemin meydan infazlarını ve sürgün yollarını, Suriye kentlerinin Türkiye üzerinden giden silahlarla yerle bir edilmesini de film icabı bile olsa gündeme taşıyabilirlerdi.
KAMU BANKALARININ KREDİSİYLE ÖZELLEŞTİRME
2005’teki ihale sonucunda Ojer Telecom (OTAŞ) şirketin %55 oranında hissesini 6,550 milyar dolara satın aldı. 2013 yılında Türk Telekom’da sahip olduğu yüzde 55 hisseyi teminat göstererek 4,75 milyar dolar tutarında kredi aldı. Ancak alınan kredinin taksitlerini bile geri ödemedi.
Türk bankalarından kullandıkları 4,75 milyar dolar kredi borcunu henüz ödemeyen Arap sermayeli Türk Telekom, belki başka şirinliklerle de borcunu öteleyebilir. Fakat, Türk bankaları öyle düşünmüyor.
Akbank, Garanti Bankası ve İş Bankası, kredi borçlarını ödemeyen Ojer Telekomunikasyon’a ait Türk Telekom’un yüzde 55 hissesini devralmak için Rekabet Kurumu’na (RK) başvuruda bulundu bile.
Bankalar Türk Telekom hisselerini kuracakları bir ortak girişim şirketi (SPV) aracılığıyla devralmayı deneyecek.
‘KREDİ ÖDEMESİ YOKSA TÜRK TELEKOM’U VERİN’
Ojer Telekomunikasyon 2013 yılında Türk Telekom’da sahip olduğu yüzde 55 hisseyi teminat göstererek 4.75 milyar dolar tutarında kredi almış, ancak kredinin taksitlerini geri ödeyememişti.
Bankalar krediyi yeniden yapılandırma müzakerelerinde teminat hisselere el koymayı değerlendirirken 15 Temmuz’lu reklam filmi geldi. ‘Milli irade’ vurgusu yapılan filmde sadece adı Türk olan şirket uzun süre üst düzey AKP’lilere dolgun ücretli ödül kapısı olmuştu.
AKP hükumetlerinde Ulaştırma, Savunma ve Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan İsmet Yılmaz, Türk Telekom’daki istihdamının sonunda siyaset basamaklarında hızla yükselmişti.
Mesela Efgan Ala, Fahri Kasırga, Yiğit Bulut… Erdoğan’ın çevresindeki bu ‘yakın’ isimlerin hepsinin yolu Türk Telekom yönetiminden geçti.
‘Milli irade’ye tamamen ‘duygusal’ gönderme yapan filmde replikler de ilginç.
24 Haziran seçimleri öncesi koşa koşa gidilen ‘Payitaht Londra’ ve Bir İngiliz Casusunun Kraliçe hazretlerinin emirlerini yerine getirirkenki neşeli hali ile diğer dış güçler filmde Birleşik Krallık bayrağı etrafında toplanarak kendine yer bulmuş.
Akan görüntülerde Cenevre’den Bakan Bey ‘hatta’yken, Erdoğan’ın mikrofonik sesi, “Halkın üzerinde bir güç ben tanımadım bugüne kadar” diyor. Sonra Kıbrıs Harekatı’nın şifresi, “Ayşe tatile çıksın” sözleri işitiliyor. Oysa Erdoğan’ların aile boyu Marmaris’ten nasıl döndükleri bile hâlâ bir muamma. En son 15 Temmuz’taki Marmaris ve diğer dosyaları ucundan kıyısından didikleyen gazeteci Ece Sevim Ertürk susturuldu, gözaltına alındıktan sonra tutuklandı.
Atatürk’ün İstiklal Harbi’nde komutasındaki ordulara yaptığı, “Ben size taarruz emretmiyorum” direktifini yine Erdoğan’ın “Milletimizi illerimizin meydanlarına davet ediyorum” ricası tamamlıyor. Ardından da, Atatürk’ün emrinin devamı olan “Ölmeyi emrediyorum” sözleri işitiliyor.
Öldüler de… Fakat 15 Temmuz’da darbe girişimi tam bastırıldıktan sonra sokağa çıkan insanları kim ve nasıl öldürdü, neden balistik incelemeleri yapılmadı hâlâ muamma! Üstelik o emri alan sakallı-cübbeli silahlı milislerin, gencecik askeri okul öğrencilerini kemerleriyle boğan lümpenlerin katlettiği onlarca insanın adı bile anılmıyor.
Erdoğan’ın 15 Temmuz gecesi darbe girişimi için yaptığı ‘Allah’ın lütfu’ açıklaması sonrası ilan edilen OHAL’de yapılan gözaltıların, tutuklamaların, işkencelerin, infazların, toplu kıyımların, işten çıkarmaların da sözü bile edilmiyorken…
20 Temmuz 2016’da ilan edilen ve otomatiğe bağlanan KHK’larla her türlü hak aramanın imkânsız hale geldiği Türkiye’de son KHK ile 20 bine yakın kamu emekçisi sokağa bırakılmışken…
Ağır ihmal ve sorumsuzluk sonucu meydana gelen tren kazasında 24 kişi can vermişken…
Türkiye ne hukuksuz uygulamalar, ne Anayasa ve yasaların askıya alınmasıyla, ne de her gün ölüm tuzaklarıyla can veren insanlara yanıyor.
Varsa yoksa Başkanlık merasimi…
Yeryüzünün ne kadar despotu, diktatörü varsa hazır ve nazır!
Mehter vuracak, top atılacak, basılan 1 liralık hatıra paralar verilecek…
Kimin umurunda Türk Telekom’un milli irade sosuyla kapatmaya çalıştığı ve ödemediği borçları ve Saray’ın usulsüz harcamaları…
‘Bedeli’ kamu kaynaklarından ödenmiştir ne de olsa!
[Cem Mora] 9.7.2018 [Kronos.News]
Ebu Cehil ve Velid bin Muğire [Abdullah Aymaz]
Kur’an-ı Kerim, Ebu Cehil ve benzerleri için şöyle bir tesbitte bulunuyor: “Fakat o, ne sadaka verdi, ne namaz kıldı. Fakat yalanladı ve döndü. Sonra da çalım sata sata ailesine gitti. Gerektir o belâ sana, gerek. Evet, gerektir o belâ sana gerek. İnsan başı boş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyamet Suresi, 75/31-36)
Velid b. Muğire ve benzerleri hakkında da şu tesbit var: “Çünkü o bir düşündü, ölçtü, biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti. Yine kahrolası nasıl ölçtü biçti. Sonra baktı. Sonra kaşını çattı, surat astı. Sonra arkasını döndü ve büyüklük tasladı da, ‘Bu, dedi, başka değil öğretile gelen, tesirli bir sihirdir. Bu sadece bir insan sözüdür.’ Ben onu Sekar Cehennemine sokacağım”. (Müddessir Suresi, 74/18-26)
Velid b. Muğîre , Peygamber Efendimizin (S.A.S.) yanına gelmiş. Kur’an dinlemiş ve tesiri altında kalmıştı. Kalkıp Mahzun Oğullarına varmış; ‘Vallahi Muhammed’den az önce bir söz dinledim; ne insan sözü, ne de cin sözü. Onun bir tatlılığı, bir hoşluğu var. Yukarısı meyveli, aşağısı bolluk, zemini bol sulu. O kesinlikle üste çıkar, onun üstüne çıkılmaz.’ Demiş… Buna karşı Kureyş: ‘Velid saptı. Vallahi bütün Kureyş sapacaktır’ demişler. Bunu işiten Ebu Cehil, ‘Ben size onun hakkından gelirim.’ deyip kederli yanına varmış; ‘Ey amca demiş, kavmin sana vermek için mal topluyor. Çünkü sen Muhammed’den bir şey elde etmek için onun yanına gidiyormuşsun.’ Velid, ‘Kureyş bilir ki, ben onların malca en zenginleriyim.’ diye cevap vermiş. Ebu Cehil demiş ki: ‘O halde onun hakkında bir söz söyle de kavmin işitsin, senin onu sevmediğini, inkâr ettiğini anlasınlar.” Velid, ‘Ne diyeyim, içinizde şiiri, mısraları kafiyeli kısa vezinli nazmı, kasideyi ve cin şiirlerini benden iyi bileniniz yoktur. Onun söylediği, bunların hiçbirine benzemiyor ki’ demiş. Ebu Cehil, ‘Yok mutlaka bir şey söylemelisin’ deyince kalkıp kavminin toplandıkları yere varmış. ‘Siz, demiş, Muhammed’e mecnun, diyorsunuz. Hiç kimseyi boğarken gördünüz mü? Kâhin, diyorsunuz. Hiç kâhinlik yaparken gördünüz mü? Şair, diyorsunuz. Hiç şiir ile uğraşırken, şiir söylerken gördünüz mü? Yalancı, diyorsunuz. Hiç yalanını yakaladınız mı?’ Bunlara cevap olarak, ‘Hayır, ama peki o nedir’ demişler. ‘Durun düşüneyim’ demiş, düşünmüş, ‘Bu öğretile gelen tesirli, parlak bir sihirdir; bu sadece bir insan sözüdür!’ demiş. Onun bu sözleri Kureyşlilerin hoşuna gitmiş, salonlarında bir alkıştır kopmuş ve onun sözlerini alkışlayarak dağılmışlar. (Alûsî, Ruhu’l-Meânî)
İnsanların karakterleri değişmiyor. Şeytan insanın imtihan gereği insanın içine yerleştiren bazı duyguları çok iyi bildiği için, insî dostları ile işbirliği içinde hücum eder. O gün Ebu Cehil’i Velid b. Muğîre’yi insanlığa, ahsen-i takvim sırrına yakışmayan girdaplara sürüklediği gibi yakın tarihte de Kur’an-ı Hakim’in mucizeliklerini izhar eden gerçek ve harika bir tefsiri olan Risale-i Nurlar ve Müellifi Bediüzzaman Hazretleri hakkında da feci işler yaptırmıştır. Bunları, “Risale-i Nur, Muarız Yazarların İsnatları Hakkında ilmî Bir Tahlîl” isimli, eseriyle Eşref Edib Fergan anlatmıştır. Risale-i Nurlar hakkında henüz daha Haziran 1963’te Diyanet İşleri Başkanı Hasan Hüsnü Erdem ve diğer ilim heyetinin “Bu eserler, yalnız Kur’an-ı Kerim ve Ehadis-i Şerife’den ilham alınacak… Bir takım ilmî ve hikemî sırları, madde âleminden temsiller getirilerek izahları yapılmış ve hali hazırdaki insanları ve bilhassa memleketimizdeki küçük ve büyük insan kitlelerini gafletten ikaz, fikrî ve şehvânî dalaletten, su-i itikad ve su-i ahlâk çıkmaz sokaklarından kurtarmaya matuf ifadelerden ve devletimizce de arzulanan güzel ahlâka sevk edebilecek yazılardan ibaret bulunmuş olduğu, bu kitapların muhtevasında hiçbir tarikatın, âdâb, erkan ve âyinlerini beyan eden ve herkesi onlara girmeye teşvik eyleyen bir yazı görülmemiş ve bilumum yazıların hülâsa ve neticesi vatandaşları İslâmî itikad ve ibadetlerin ifasına, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviyyeye uymaya teşvik ve terğip eden ifadelerden başka kanunlarımızı ve nizamlarımızı ve devletimizin temel esaslarını ihlâl edecek mahiyette dini veya din kitaplarını vesair mukaddesatı nüfuz ve menfaat temin etmek maksadıyla âlet ederek propaganda yapıldığına delâlet eden bir ifade de görülmemiş olduğu kanaatına varılmıştır. 23-05-1956, 25-05-1958
“Nurculuk bir tarikat veya mezhep olmayıp Said Nursî adındaki zâtın son zamanlarda yayılma istidadı gösteren dinsizlik cereyanına karşı Kur’an-ı Kerim âyetlerini ele alarak Risale-i Nur namıyla yazdığı eserlere izafe edilen bir cereyandır. Adı geçen eserler, imanı, fikirlerle yerleştirmeye çalışmaktadır.” şeklinde raporları varken, Diyanetin başına getirilen Devlet Bakanı Safvet Umay, Diyanet İşleri Başkanı Hasan Hüsnü Erdem’e yardımcı diye emekli bir paşa olan Sadettin Evrin’i tayin eder. O da İlahiyat Fakültesinden oradan buradan topladığı bir gruba düzme bir broşür hazırlatır. Adı: “Tuhfetür-reddiye alâ mezheb-i Saidi’l-Kürdiye” dir. Yazarı da güya Osmanlı devrin son Şeyhülislamı Mustafa Sabri’dir. Libya’da bulunan oğlu İbrahim Sabri Bey bunu duyunca tekzip gönderir. Babasının seneler önce vefat ettiğini söyler. Hazırlayanlar rezil olurlar…
Maalesef bu süreçte de Diyaneti ellerine geçirenler aynı kirli oyunları Hizmet hakkında da oynamışlardır. Onlar da ellerindeki haksız imkân ve iktidarlarını kaybedince aynı rezillik girdabına boylayacaklardır. Allah’tan en çok korkması gereken bir kısım İlahiyatçı ve Diyanetçi insanlar böyle dînî bir cinayeti nasıl işleyebilirler?!.
[Abdullah Aymaz] 9.7.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Velid b. Muğire ve benzerleri hakkında da şu tesbit var: “Çünkü o bir düşündü, ölçtü, biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti. Yine kahrolası nasıl ölçtü biçti. Sonra baktı. Sonra kaşını çattı, surat astı. Sonra arkasını döndü ve büyüklük tasladı da, ‘Bu, dedi, başka değil öğretile gelen, tesirli bir sihirdir. Bu sadece bir insan sözüdür.’ Ben onu Sekar Cehennemine sokacağım”. (Müddessir Suresi, 74/18-26)
Velid b. Muğîre , Peygamber Efendimizin (S.A.S.) yanına gelmiş. Kur’an dinlemiş ve tesiri altında kalmıştı. Kalkıp Mahzun Oğullarına varmış; ‘Vallahi Muhammed’den az önce bir söz dinledim; ne insan sözü, ne de cin sözü. Onun bir tatlılığı, bir hoşluğu var. Yukarısı meyveli, aşağısı bolluk, zemini bol sulu. O kesinlikle üste çıkar, onun üstüne çıkılmaz.’ Demiş… Buna karşı Kureyş: ‘Velid saptı. Vallahi bütün Kureyş sapacaktır’ demişler. Bunu işiten Ebu Cehil, ‘Ben size onun hakkından gelirim.’ deyip kederli yanına varmış; ‘Ey amca demiş, kavmin sana vermek için mal topluyor. Çünkü sen Muhammed’den bir şey elde etmek için onun yanına gidiyormuşsun.’ Velid, ‘Kureyş bilir ki, ben onların malca en zenginleriyim.’ diye cevap vermiş. Ebu Cehil demiş ki: ‘O halde onun hakkında bir söz söyle de kavmin işitsin, senin onu sevmediğini, inkâr ettiğini anlasınlar.” Velid, ‘Ne diyeyim, içinizde şiiri, mısraları kafiyeli kısa vezinli nazmı, kasideyi ve cin şiirlerini benden iyi bileniniz yoktur. Onun söylediği, bunların hiçbirine benzemiyor ki’ demiş. Ebu Cehil, ‘Yok mutlaka bir şey söylemelisin’ deyince kalkıp kavminin toplandıkları yere varmış. ‘Siz, demiş, Muhammed’e mecnun, diyorsunuz. Hiç kimseyi boğarken gördünüz mü? Kâhin, diyorsunuz. Hiç kâhinlik yaparken gördünüz mü? Şair, diyorsunuz. Hiç şiir ile uğraşırken, şiir söylerken gördünüz mü? Yalancı, diyorsunuz. Hiç yalanını yakaladınız mı?’ Bunlara cevap olarak, ‘Hayır, ama peki o nedir’ demişler. ‘Durun düşüneyim’ demiş, düşünmüş, ‘Bu öğretile gelen tesirli, parlak bir sihirdir; bu sadece bir insan sözüdür!’ demiş. Onun bu sözleri Kureyşlilerin hoşuna gitmiş, salonlarında bir alkıştır kopmuş ve onun sözlerini alkışlayarak dağılmışlar. (Alûsî, Ruhu’l-Meânî)
İnsanların karakterleri değişmiyor. Şeytan insanın imtihan gereği insanın içine yerleştiren bazı duyguları çok iyi bildiği için, insî dostları ile işbirliği içinde hücum eder. O gün Ebu Cehil’i Velid b. Muğîre’yi insanlığa, ahsen-i takvim sırrına yakışmayan girdaplara sürüklediği gibi yakın tarihte de Kur’an-ı Hakim’in mucizeliklerini izhar eden gerçek ve harika bir tefsiri olan Risale-i Nurlar ve Müellifi Bediüzzaman Hazretleri hakkında da feci işler yaptırmıştır. Bunları, “Risale-i Nur, Muarız Yazarların İsnatları Hakkında ilmî Bir Tahlîl” isimli, eseriyle Eşref Edib Fergan anlatmıştır. Risale-i Nurlar hakkında henüz daha Haziran 1963’te Diyanet İşleri Başkanı Hasan Hüsnü Erdem ve diğer ilim heyetinin “Bu eserler, yalnız Kur’an-ı Kerim ve Ehadis-i Şerife’den ilham alınacak… Bir takım ilmî ve hikemî sırları, madde âleminden temsiller getirilerek izahları yapılmış ve hali hazırdaki insanları ve bilhassa memleketimizdeki küçük ve büyük insan kitlelerini gafletten ikaz, fikrî ve şehvânî dalaletten, su-i itikad ve su-i ahlâk çıkmaz sokaklarından kurtarmaya matuf ifadelerden ve devletimizce de arzulanan güzel ahlâka sevk edebilecek yazılardan ibaret bulunmuş olduğu, bu kitapların muhtevasında hiçbir tarikatın, âdâb, erkan ve âyinlerini beyan eden ve herkesi onlara girmeye teşvik eyleyen bir yazı görülmemiş ve bilumum yazıların hülâsa ve neticesi vatandaşları İslâmî itikad ve ibadetlerin ifasına, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviyyeye uymaya teşvik ve terğip eden ifadelerden başka kanunlarımızı ve nizamlarımızı ve devletimizin temel esaslarını ihlâl edecek mahiyette dini veya din kitaplarını vesair mukaddesatı nüfuz ve menfaat temin etmek maksadıyla âlet ederek propaganda yapıldığına delâlet eden bir ifade de görülmemiş olduğu kanaatına varılmıştır. 23-05-1956, 25-05-1958
“Nurculuk bir tarikat veya mezhep olmayıp Said Nursî adındaki zâtın son zamanlarda yayılma istidadı gösteren dinsizlik cereyanına karşı Kur’an-ı Kerim âyetlerini ele alarak Risale-i Nur namıyla yazdığı eserlere izafe edilen bir cereyandır. Adı geçen eserler, imanı, fikirlerle yerleştirmeye çalışmaktadır.” şeklinde raporları varken, Diyanetin başına getirilen Devlet Bakanı Safvet Umay, Diyanet İşleri Başkanı Hasan Hüsnü Erdem’e yardımcı diye emekli bir paşa olan Sadettin Evrin’i tayin eder. O da İlahiyat Fakültesinden oradan buradan topladığı bir gruba düzme bir broşür hazırlatır. Adı: “Tuhfetür-reddiye alâ mezheb-i Saidi’l-Kürdiye” dir. Yazarı da güya Osmanlı devrin son Şeyhülislamı Mustafa Sabri’dir. Libya’da bulunan oğlu İbrahim Sabri Bey bunu duyunca tekzip gönderir. Babasının seneler önce vefat ettiğini söyler. Hazırlayanlar rezil olurlar…
Maalesef bu süreçte de Diyaneti ellerine geçirenler aynı kirli oyunları Hizmet hakkında da oynamışlardır. Onlar da ellerindeki haksız imkân ve iktidarlarını kaybedince aynı rezillik girdabına boylayacaklardır. Allah’tan en çok korkması gereken bir kısım İlahiyatçı ve Diyanetçi insanlar böyle dînî bir cinayeti nasıl işleyebilirler?!.
[Abdullah Aymaz] 9.7.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Mapushane Edebiyatı'nın Sonu mu? [Kadir Gürcan]
Gazetelerde yazdığı yazılarıyla, takipçi ve okuyucularını sürekli şaşırtan, onlara beklediklerini değil, kendi entellektüel kalitesi, müşkilpesent itina ile zenginleştirdiği birikimlerini enfes bir dil maharetiyle sunan Ahmet Turan Alkan, haksız yere tutulduğu cezaevinden tahliye edildi. Hapishane günlerinde de okuyucu ve sevenlerini şaşırtmaya devam etmişti.
Bir kaç hafta önce, Ahmet Turan'ın kendisi ile alakalı mahkemede yaptığı onurlu savunma, Hasan Cemal'in dikkatini çekmişti. Eski Zaman Gazetesi yazarı ile düşünce mihveri olarak farklı zeminlerde kalem oynatan Hasan Cemal, ortak bir mağduriyeti paylaşma noktasında, Türk münevverleri arasındaki suni bariyerleri aşmasını bildi. Hatta Ahmet Turan'ın kilo kaybına dikkat çekecek kadar, kendisini ona yakın bulması gayet ilginçti. Ahmet Turan'ın tahliye olmasının ardından eşi Süheyla Hanım ile paylaştığı aile fotoğrafında, Hasan Cemal'in, kilo meselesindeki haklılığı dikkatimi çekti. Zaman Gazetesi yazarları ile ilgili verilen nihai kararlarda, eski dostu Şahin Alpay'ın salıverilmemesi kederini de Ahmet Turan'ın tahliyesi ile teselli etmiş.
Cezaevindeki gazetecilere yazılı sorularla ulaşan The Guardian, Ahmet Turan'ı da ihmal etmemiş. Yazılı röportajda, duayen yazar, 23 ay içinde yazdığı iki kitabtan bahsediyor. Emre Kongar da çıkan röportajı olduğu gibi, Cumhuriyet Gazetesindeki köşesine taşımıştı. Kongar'ın Ahmet Turan'a olan fikri alakası da şimdiye kadar, Hasan Cemal'den farklı değildi. Son beş yılda, içine düştüğü düşünce sefaletinden kurtulamayan yazar-çizer esnafından iyice ümit kestiğimiz bir dönemde, bu iki kalem erbabının, mağdur meslekdaşlarına karşı takındıkları bu şahsiyetli sahipleniş, ümitlerimizi bir nebze olsun yeşertti. Ülkenin, uçurumun kenarında raks etmeye başladığı bir dönemde, şahsi tercih ve ısrarlar bir kenara bırakılabiliyormuş demek ki! Emre Kongar yazısını, Ahmet Turan'ın müjdesini verdiği iki kitabının da basılabilmesi temennisi ile bitiriyor.
Ahmet Turan'ın The Guardian'a verdiği kısa röportajını okumadan önce, ne yalan söyleyeyim, bunca yazarın içeriye düştüğü bir zamanda, hapishane hatıraları kütüphanesine ciddi katkıların olacağını düşünmüş ve bunun çok tabii bir insiyak olacağına kendimi ikna etmiştim. Ahmet Turan, bu beklenti ve kuruntu balonlarımızı “Hapishane edebiyatının bir parçası olmaya niyetim yok!” iğnesiyle patlatıverdi. Eğer onu kitaplarından tanıyorsunuz, bu kararın alelade bir kırgınlık ve rest çekme olmadığını fark ederseniz. Anadolu insanının milli ve dini hislerini suistimal ederek üretilen hapishane edebiyatını, müstebit iktidarın bitmez tükenmez hırsları için teşrifat malzemesi olarak kullanan milliyetçi düşünceye son otuz yıldır şahsiyetli bir tavır koyan bir kaç yazardan birisi Ahmet Turan Alkan. Bu yüzden onun, tel tel dökülen Milliyetçi Düşünce ile alakalı imalarını dikkate almamız gerekiyor. Hatta usta yazarın “Yatağına Kırgın Irmaklar!” isimli enfes kitabı Türk Milliyetçiliği'nin boydan çekilmiş, önemli bir vesikası olma özelliği taşıyor.
Roman, senaryo, dizi ve televizyon yapımlarındaki maganda çeşnisi ağır, hapishane edebiyatı, 19. Asır Haman Tellakı ve Yeniçeri kaçkınlarını 21. Yüzyıl Türkiyesine uyarlamanın ötesine geçemedi. Şu an Türk Televizyonlarında seyredilme rekoru kıran diziler bu bayat edebiyatın farklı versiyonlarından ibaret. Seçim meydanlarında en çok alkış ve tasdik bulan hal ve tavırları da unutmayalım. Veliyyü Nimetlerinin “Yürüyüşüne kurban olan!” ucuz yazarlar ıkına sıkına, ancak köhne külhanbeyi edebiyatı üretebilirler. Abartıyor muyum? Etrafınıza bir bakın, takım elbiseli Tatar Ramazanlar sizi de rahatsız etmiyor mu? Külhanbeyi, savaş ve muharebelerde tükenen binlerce vatan evladının geride bıraktıklarına musallat olan bir sürü başıbozuk kırıntılarından oluşturulmuş karton bir karakter olmaktan asla kurtulamadı. Hiçbir zaman sevimli, sempatik ve cana yakın tedailer uyarmadı.
Bu ucuz sempatinin örneklerini bulmak için çok gerilere gitmeye gerek yok. On beş gün önce yapılan genel seçimler öncesi, Milliyetçi kanadın zavallı lideri, halen hapiste olan ve organize suçlardan hüküm giymiş birisini ziyaret ederek kendi seçmenine ümit, iktidara da aba altından sopa göstermiş oldu. Mesaj açık; “İşsiz-güçsüz takımının idollerini harekete geçiririz. El altından silahlandırdığınız İran orijinli, silahlı ekiplerin farkındayız!” Siyasi liderin hapiste ziyaret ettiği Tatar Ramazan, bir kaç gün sonra, suikast düzenleyeceği yazarların isimlerini verdi. O iki yazar da anında yazmayı bıraktılar. Kolay değil! Adam vuracağı adamların isimlerini önceden veriyor. Siz de benim gibi, gün ortasında Bab-ı Ali'de gazeteci vuran başıbozuk Yeniçeri artıklarını hatırlamadınız mı?
Hapishanedeki tehditleri anında iş gören organize suç şebekelerinin, yarın sokaklara indiğinde neler yapabileceklerini düşünmek bile istemiyoruz! Hayal dünyanızı fazla zorlamayın, şimdi birbirlerine destek oluyor görünen Milliyetçi camia ile Siyasi İslamcılar yetmişli yıllarda kanlı-bıçaklıydılar. Ahmet Turan'ın malzeme olmaktan imtina ettiği, hapishane edebiyatının bir çoğu işte o kavgaların ürettiklerinden ibaret. Usta yazarımızın bu yerinde ve zamanında çıkışı, şu an haksız yere, hapishaneden tutulan elli bin masum insana “Şimdi sıra sizde!” diye sırıtan Saray Dalkavuklarına “Siz, o zaman da haksızdınız, şimdi de haksız ve müstebitsiniz!” mesajı veriyor.
Ahmet Turan, cezaevi edebiyatı ile kendi arasına koyduğu mesafe ile geleceğin Türkiyesi için çözüm üretecek bir siyasi proje de teklif ediyor. Ülke içi kamplaşmaların ateşine benzin döken mağduriyet edebiyatları, Türk Demokrasi tecrübesi için iyi neticeler vermedi. Ahmet Turan, Hasan Cemal ve Emre Kongar'ı bir araya getiren asgari ve makul zeminler ne ise, bunu geliştirmenin yollarına bakmak gerekiyor.
Hapishane edebiyatı konusunda yanılma pahasına, Türk Siyasetini mevcut bataklıktan kurtulabilmenin, şahsi mahduriyetlerini bir kenara bırakabilmiş entellektüellerle olabileceği ihtimalini canlı tutmakta ısrarlıyım. Ahmet Turan Alkan örneğinde, Hasan Cemal, Emre Kongar ve benim dikkatimden kaçan diğer kıymetli ehl-i kalem bu içtenliği okurlarından esirgemediler. Bunun için Türk Edebiyatı bir kaç ucuz cezaevi günlüğünden mahrum olsun. Önemli bir kayıp sayılmaz.
[Kadir Gürcan] 9.7.2018 [Samanyolu Haber]
Bir kaç hafta önce, Ahmet Turan'ın kendisi ile alakalı mahkemede yaptığı onurlu savunma, Hasan Cemal'in dikkatini çekmişti. Eski Zaman Gazetesi yazarı ile düşünce mihveri olarak farklı zeminlerde kalem oynatan Hasan Cemal, ortak bir mağduriyeti paylaşma noktasında, Türk münevverleri arasındaki suni bariyerleri aşmasını bildi. Hatta Ahmet Turan'ın kilo kaybına dikkat çekecek kadar, kendisini ona yakın bulması gayet ilginçti. Ahmet Turan'ın tahliye olmasının ardından eşi Süheyla Hanım ile paylaştığı aile fotoğrafında, Hasan Cemal'in, kilo meselesindeki haklılığı dikkatimi çekti. Zaman Gazetesi yazarları ile ilgili verilen nihai kararlarda, eski dostu Şahin Alpay'ın salıverilmemesi kederini de Ahmet Turan'ın tahliyesi ile teselli etmiş.
Cezaevindeki gazetecilere yazılı sorularla ulaşan The Guardian, Ahmet Turan'ı da ihmal etmemiş. Yazılı röportajda, duayen yazar, 23 ay içinde yazdığı iki kitabtan bahsediyor. Emre Kongar da çıkan röportajı olduğu gibi, Cumhuriyet Gazetesindeki köşesine taşımıştı. Kongar'ın Ahmet Turan'a olan fikri alakası da şimdiye kadar, Hasan Cemal'den farklı değildi. Son beş yılda, içine düştüğü düşünce sefaletinden kurtulamayan yazar-çizer esnafından iyice ümit kestiğimiz bir dönemde, bu iki kalem erbabının, mağdur meslekdaşlarına karşı takındıkları bu şahsiyetli sahipleniş, ümitlerimizi bir nebze olsun yeşertti. Ülkenin, uçurumun kenarında raks etmeye başladığı bir dönemde, şahsi tercih ve ısrarlar bir kenara bırakılabiliyormuş demek ki! Emre Kongar yazısını, Ahmet Turan'ın müjdesini verdiği iki kitabının da basılabilmesi temennisi ile bitiriyor.
Ahmet Turan'ın The Guardian'a verdiği kısa röportajını okumadan önce, ne yalan söyleyeyim, bunca yazarın içeriye düştüğü bir zamanda, hapishane hatıraları kütüphanesine ciddi katkıların olacağını düşünmüş ve bunun çok tabii bir insiyak olacağına kendimi ikna etmiştim. Ahmet Turan, bu beklenti ve kuruntu balonlarımızı “Hapishane edebiyatının bir parçası olmaya niyetim yok!” iğnesiyle patlatıverdi. Eğer onu kitaplarından tanıyorsunuz, bu kararın alelade bir kırgınlık ve rest çekme olmadığını fark ederseniz. Anadolu insanının milli ve dini hislerini suistimal ederek üretilen hapishane edebiyatını, müstebit iktidarın bitmez tükenmez hırsları için teşrifat malzemesi olarak kullanan milliyetçi düşünceye son otuz yıldır şahsiyetli bir tavır koyan bir kaç yazardan birisi Ahmet Turan Alkan. Bu yüzden onun, tel tel dökülen Milliyetçi Düşünce ile alakalı imalarını dikkate almamız gerekiyor. Hatta usta yazarın “Yatağına Kırgın Irmaklar!” isimli enfes kitabı Türk Milliyetçiliği'nin boydan çekilmiş, önemli bir vesikası olma özelliği taşıyor.
Roman, senaryo, dizi ve televizyon yapımlarındaki maganda çeşnisi ağır, hapishane edebiyatı, 19. Asır Haman Tellakı ve Yeniçeri kaçkınlarını 21. Yüzyıl Türkiyesine uyarlamanın ötesine geçemedi. Şu an Türk Televizyonlarında seyredilme rekoru kıran diziler bu bayat edebiyatın farklı versiyonlarından ibaret. Seçim meydanlarında en çok alkış ve tasdik bulan hal ve tavırları da unutmayalım. Veliyyü Nimetlerinin “Yürüyüşüne kurban olan!” ucuz yazarlar ıkına sıkına, ancak köhne külhanbeyi edebiyatı üretebilirler. Abartıyor muyum? Etrafınıza bir bakın, takım elbiseli Tatar Ramazanlar sizi de rahatsız etmiyor mu? Külhanbeyi, savaş ve muharebelerde tükenen binlerce vatan evladının geride bıraktıklarına musallat olan bir sürü başıbozuk kırıntılarından oluşturulmuş karton bir karakter olmaktan asla kurtulamadı. Hiçbir zaman sevimli, sempatik ve cana yakın tedailer uyarmadı.
Bu ucuz sempatinin örneklerini bulmak için çok gerilere gitmeye gerek yok. On beş gün önce yapılan genel seçimler öncesi, Milliyetçi kanadın zavallı lideri, halen hapiste olan ve organize suçlardan hüküm giymiş birisini ziyaret ederek kendi seçmenine ümit, iktidara da aba altından sopa göstermiş oldu. Mesaj açık; “İşsiz-güçsüz takımının idollerini harekete geçiririz. El altından silahlandırdığınız İran orijinli, silahlı ekiplerin farkındayız!” Siyasi liderin hapiste ziyaret ettiği Tatar Ramazan, bir kaç gün sonra, suikast düzenleyeceği yazarların isimlerini verdi. O iki yazar da anında yazmayı bıraktılar. Kolay değil! Adam vuracağı adamların isimlerini önceden veriyor. Siz de benim gibi, gün ortasında Bab-ı Ali'de gazeteci vuran başıbozuk Yeniçeri artıklarını hatırlamadınız mı?
Hapishanedeki tehditleri anında iş gören organize suç şebekelerinin, yarın sokaklara indiğinde neler yapabileceklerini düşünmek bile istemiyoruz! Hayal dünyanızı fazla zorlamayın, şimdi birbirlerine destek oluyor görünen Milliyetçi camia ile Siyasi İslamcılar yetmişli yıllarda kanlı-bıçaklıydılar. Ahmet Turan'ın malzeme olmaktan imtina ettiği, hapishane edebiyatının bir çoğu işte o kavgaların ürettiklerinden ibaret. Usta yazarımızın bu yerinde ve zamanında çıkışı, şu an haksız yere, hapishaneden tutulan elli bin masum insana “Şimdi sıra sizde!” diye sırıtan Saray Dalkavuklarına “Siz, o zaman da haksızdınız, şimdi de haksız ve müstebitsiniz!” mesajı veriyor.
Ahmet Turan, cezaevi edebiyatı ile kendi arasına koyduğu mesafe ile geleceğin Türkiyesi için çözüm üretecek bir siyasi proje de teklif ediyor. Ülke içi kamplaşmaların ateşine benzin döken mağduriyet edebiyatları, Türk Demokrasi tecrübesi için iyi neticeler vermedi. Ahmet Turan, Hasan Cemal ve Emre Kongar'ı bir araya getiren asgari ve makul zeminler ne ise, bunu geliştirmenin yollarına bakmak gerekiyor.
Hapishane edebiyatı konusunda yanılma pahasına, Türk Siyasetini mevcut bataklıktan kurtulabilmenin, şahsi mahduriyetlerini bir kenara bırakabilmiş entellektüellerle olabileceği ihtimalini canlı tutmakta ısrarlıyım. Ahmet Turan Alkan örneğinde, Hasan Cemal, Emre Kongar ve benim dikkatimden kaçan diğer kıymetli ehl-i kalem bu içtenliği okurlarından esirgemediler. Bunun için Türk Edebiyatı bir kaç ucuz cezaevi günlüğünden mahrum olsun. Önemli bir kayıp sayılmaz.
[Kadir Gürcan] 9.7.2018 [Samanyolu Haber]
93 Sivas, Başbağlar projeleri! [Ali Emir Pakkan]
2 Temmuz bir büyük acının yıldönümü. 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde 35 sanatçı öldürüldü. Çoğu Alevi ve sol görüşlüydü.
3 gün sonra Erzincan Başbağlar’dan bir haber geldi. 33 vatandaşımız katledilmişti. Hepsi sünniydi. Erzurum Yavi ve Çiçekli katliamları bunları izledi.
Olayların üzerinden 25 yıl geçti... Sosyal medyaya baktım yine herkes kendi acısına ağlıyor ve büyük fotoğrafı görmüyordu.
93 terör olayları Devlet Denetleme Kurulu ve Meclis Araştırma komisyonuna konu olmuştu. Ortaya çıkan bazı belgeler ve tanık ifadeleri katliamların kapsamlı bir planın parçaları olduğunu gösteriyordu. Derin devlet unsurları işin içindeydi...
Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonuna ifade veren dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin, olayın önceden hazırlanmış bir senaryonun ( proje) hayata geçirilmek istenmesinden ibaret olduğunu söylemişti. Vali Karabilgin olayların önlenmesi için askerî garnizondan yardım istediğini ancak gerekli yardımı alamadığını açıklamıştı.
Devlet Denetleme Kurulu’na gelen bir istihbarat raporunda ise şu cümleler dikkat çekiyordu:
“23 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ karayolu kesilerek tezkere almış 33 silahsız askerin şehit edildiği olaydan sonra terörle mücadelede gayrinizami harp düzenine geçildi, iç güvenlik harekatı konsepti temelinde özel kuvvetler komutanlığı devreye sokuldu, Doğu ve Güneydoğu illerinde olağanüstü halin ilan edildi, koruculuk sistemi kuruldu. Sivas, Başbağlar, Yavi ve Çiçekli katlamlarından sonra da, demokratik çözüm arayışları tamamen sona erdirildi.”
93 olayları aydınlatılmadı. Bu yönde atılan adımların önü AKP tarafından kesildi.
Bugün ise daha farklı projelerle toplum ve siyaset biçimlendiriliyor.
Son itiraf 6 Temmuz’da başbakandan geldi. Anadolu Ajansı’nı ziyaret eden Binali Yıldırım, gazetecilerin “Sizi çok zorlayan, ‘Bu işe girmeseydik’ dediğiniz bir proje oldu mu” sorusuna “Hangi birini söylesem… Hoşuma gitmeyen proje 15 Temmuz” cevabını verdi. Bunun üstüne gazetecilerle Yıldırım arasında gülüşme gerçekleşti.
15 Temmuz darbe girişiminde 248 kişi hayatını kaybetmiş, 2196 kişi yaralanmıştı.
[Ali Emir Pakkan] 9.7.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
3 gün sonra Erzincan Başbağlar’dan bir haber geldi. 33 vatandaşımız katledilmişti. Hepsi sünniydi. Erzurum Yavi ve Çiçekli katliamları bunları izledi.
Olayların üzerinden 25 yıl geçti... Sosyal medyaya baktım yine herkes kendi acısına ağlıyor ve büyük fotoğrafı görmüyordu.
93 terör olayları Devlet Denetleme Kurulu ve Meclis Araştırma komisyonuna konu olmuştu. Ortaya çıkan bazı belgeler ve tanık ifadeleri katliamların kapsamlı bir planın parçaları olduğunu gösteriyordu. Derin devlet unsurları işin içindeydi...
Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonuna ifade veren dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin, olayın önceden hazırlanmış bir senaryonun ( proje) hayata geçirilmek istenmesinden ibaret olduğunu söylemişti. Vali Karabilgin olayların önlenmesi için askerî garnizondan yardım istediğini ancak gerekli yardımı alamadığını açıklamıştı.
Devlet Denetleme Kurulu’na gelen bir istihbarat raporunda ise şu cümleler dikkat çekiyordu:
“23 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ karayolu kesilerek tezkere almış 33 silahsız askerin şehit edildiği olaydan sonra terörle mücadelede gayrinizami harp düzenine geçildi, iç güvenlik harekatı konsepti temelinde özel kuvvetler komutanlığı devreye sokuldu, Doğu ve Güneydoğu illerinde olağanüstü halin ilan edildi, koruculuk sistemi kuruldu. Sivas, Başbağlar, Yavi ve Çiçekli katlamlarından sonra da, demokratik çözüm arayışları tamamen sona erdirildi.”
93 olayları aydınlatılmadı. Bu yönde atılan adımların önü AKP tarafından kesildi.
Bugün ise daha farklı projelerle toplum ve siyaset biçimlendiriliyor.
Son itiraf 6 Temmuz’da başbakandan geldi. Anadolu Ajansı’nı ziyaret eden Binali Yıldırım, gazetecilerin “Sizi çok zorlayan, ‘Bu işe girmeseydik’ dediğiniz bir proje oldu mu” sorusuna “Hangi birini söylesem… Hoşuma gitmeyen proje 15 Temmuz” cevabını verdi. Bunun üstüne gazetecilerle Yıldırım arasında gülüşme gerçekleşti.
15 Temmuz darbe girişiminde 248 kişi hayatını kaybetmiş, 2196 kişi yaralanmıştı.
[Ali Emir Pakkan] 9.7.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
İzzet Özgenç KHK ihraçlarını değerlendirdi: “Halk tarafından seçilmiş olmak, kişileri sorumlu olmaktan asla kurtarmaz”
Ceza Hukuku profesörü ve yürürlükteki Türk Ceza Kanununun baş mimarı İzzet Özgenç, sosyal medya hesabı üzerinden KHK ihraçlarıyla ilgili açıklamalarda bulundu.
Kişiler hakkında usulüne göre soruşturma yapılmadan, sebepleri açıkça gösterilmeden yapılan ihraçların mağduriyetler ortaya çıkardığını belirten Özgenç, “İzlenen bu yöntem yanlışlığının, mağduriyetlere sebebiyet vermesi kaçınılmazdır. Mağdur, aynı zamanda MAZLUMdur; yani haksızlığa uğramış kişidir. İster seçilmiş ister atanmış olsun, kamu görevlilerinin en hassas davranması gereken husus, mazlumun bedduasını almamak olmalıdır. Halk tarafından seçilmiş olmak, kişileri sorumlu olmaktan asla kurtarmaz.” dedi.
Özgenç’in açıklamaları şöyle;
KAMU GÖREVİNDEN İHRAÇLAR ÜZERİNE
(1) Kişiler hakkında usulüne göre soruşturma yapılmadan, sebepleri açıkça gösterilmeden, anayasal denetimden muaf tutulmasına sığınılarak genel düzenleyici işlemlerle (KHK ve Kanunla) kişilerin kamu görevinden çıkarılmasının mağduriyetler ortaya çıkardığı kuşkusuzdur.
(2) İzlenen bu yöntem yanlışlığının, mağduriyetlere sebebiyet vermesi kaçınılmazdır.
(3) Mağdur, aynı zamanda MAZLUMdur; yani haksızlığa uğramış kişidir.
(4) İster seçilmiş ister atanmış olsun, kamu görevlilerinin en hassas davranması gereken husus, mazlumun bedduasını almamak olmalıdır.
(5) Halk tarafından seçilmiş olmak, kişileri sorumlu olmaktan asla kurtarmaz.
[TR724] 9.7.2018
Kişiler hakkında usulüne göre soruşturma yapılmadan, sebepleri açıkça gösterilmeden yapılan ihraçların mağduriyetler ortaya çıkardığını belirten Özgenç, “İzlenen bu yöntem yanlışlığının, mağduriyetlere sebebiyet vermesi kaçınılmazdır. Mağdur, aynı zamanda MAZLUMdur; yani haksızlığa uğramış kişidir. İster seçilmiş ister atanmış olsun, kamu görevlilerinin en hassas davranması gereken husus, mazlumun bedduasını almamak olmalıdır. Halk tarafından seçilmiş olmak, kişileri sorumlu olmaktan asla kurtarmaz.” dedi.
Özgenç’in açıklamaları şöyle;
KAMU GÖREVİNDEN İHRAÇLAR ÜZERİNE
(1) Kişiler hakkında usulüne göre soruşturma yapılmadan, sebepleri açıkça gösterilmeden, anayasal denetimden muaf tutulmasına sığınılarak genel düzenleyici işlemlerle (KHK ve Kanunla) kişilerin kamu görevinden çıkarılmasının mağduriyetler ortaya çıkardığı kuşkusuzdur.
(2) İzlenen bu yöntem yanlışlığının, mağduriyetlere sebebiyet vermesi kaçınılmazdır.
(3) Mağdur, aynı zamanda MAZLUMdur; yani haksızlığa uğramış kişidir.
(4) İster seçilmiş ister atanmış olsun, kamu görevlilerinin en hassas davranması gereken husus, mazlumun bedduasını almamak olmalıdır.
(5) Halk tarafından seçilmiş olmak, kişileri sorumlu olmaktan asla kurtarmaz.
[TR724] 9.7.2018
‘Hoşumuza gitmeyen proje’ [Semih Ardıç]
Türkiye parlamenter sistemi 24 Haziran 2018 Pazar günü resmen defnetti ve Binali Yıldırım “son Başbakan” unvanı ile Çankaya Köşkü’ne 7 Temmuz Cumartesi günü veda etti.
Yıldırım veda merasiminde tarihe geçecek, hatta Türkiye’nin son iki karanlık senesinin aydınlatılmasına vesile olabilecek sözler sarfetti. Meğer Son Başbakan’ın hoşuna gitmeyen projelerin başında 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsü geliyormuş.
Hazine’den her sene 70-80 milyon TL aktarılan Anadolu Ajansı’nın editörleri ile yaptığı son mülakatta böyle söyledi.
15 Temmuz hoşa gitmeyen bir proje imiş…
O sözleri sosyal medyada yayıldığı ve infiale sebebiyet verdiği halde Binali bey beyanına herhangi bir tavzih yahut izahat getirmedi.
O halde sürç-i lisan yahut anlam kaymasından mütevellit bir cümleden bahsetmiyoruz. Bir nevi itiraf, en yetkili kişiden gelen ibretlik bir itiraf!
TÜRKİYE’Yİ KHK CEHENNEMİNE ÇEVİRDİLER
Binali beyin hoşuna gitmeyen projesinin memleketi nasıl cehenneme çevirdiğini 701 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bir kere daha müşahede ettik.
Kahir ekseriyeti Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nden olmak üzere 18 bin 632 kişi Resmi Gazete ilamı ile “işsiz” bırakıldı.
Esasında kararnameler keyfi hazırlandığı için gerekçe yazılmıyordu. Mamafih 5 ismin karşısında -telaştan unutulmuş olacak- bir kutucuk yer aldı.
Memuriyetten atılma gerekçesi olarak mahkeme kararından eser yok.
“Bylock”, “kurum kanaati” ve “sosyal medya” yazıyor o kutucukta. Sosyal medya hesabına kadar insanları takip eden muhaberat devleti böyle münasip görmüş.
Senelerin emeğine, gayretine ve alın terine mukabil 18 bin 632 memura “ihraç” listelerinin yer aldığı o excel tablolarında tek satır layık görüldü.
Olağanüstü Hal’i (OHAL) kaldıracağına dair seçimden evvel taahhütte bulunanlar yangından mal kaçırırcasına keyfi kararnameler çıkarıyor. Seçim bitti nasıl olsa!
ERDOĞAN REJİMİNİN İLK ADIMLARI
OHAL’i fiilen icra edecekleri için kâğıt üzerinde kalkmış gibi yapıyorlar. 699, 700 ve 701 sayılı KHK’lar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) temsil ettiği parlamenter sistemin (Recep Tayyip) Erdoğan rejimine dönüştüğünün ilk işaretleridir.
Başkanlık projesini İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiği 1994 senesinden beri ince ince işleyen Erdoğan’ı bundan böyle sadece kendisinin insaf ve merhamet hudutları tahdit edebilir.
Ne bağımsız yargı ne tarafsız medya kaldı. TBMM de otoriterlik yumruğunun kadife eldiveni olarak kullanılacak.
Bir tarafta 20 bin haneyi açlık ve sefalete mahkum eden ihraç kararına imza atarken diğer tarafta 181 bin 500 kişinin pasaportlarına getirdikleri keyfi tahditi kaldıracaklarını söyleyebiliyorlar.
Adeta sağ elinde yalancı bir cennet, sol elinde yalancı bir cehennemi hatırlatan bir duruş sergiliyor.
Binali Yıldırım’ın hoşuna gitmeyen projenin meyvelerini Erdoğan toplamaya devam edecek.
AİLE ŞİRKETİ PROJESİ
Hazır projeden bahis açılmışken Pazartesi günü akşam saatlerinde bin küsur odalı Saray’da Başkan Recep Tayyip Erdoğan ilk kabinesini ve ilk fermanını ilan edecek.
Kabinede Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) rozeti taşıyanların haricinde isimlerin olacağı işaretini bizzat Erdoğan vermişti.
Proje safahatı yeni imar ve inşa faaliyetlerini ihtiva ediyor. Erdoğan bugüne dek kendisine ayak bağı olan eskiye ait bütün uzuvları kesip budayacak.
Kabinede koltuk tahsis ettiği isimler eski sistemi kesip doğrayan, kıyma makinesinde öğüten kasaplar olarak tarihe geçecek.
BÜROKRATLAR ENDİŞELİ
Ahval-i umumî kimse adına ümit vaat etmiyor. Ekonomi bürokratları derin bir endişe ile akıbetlerini merak ediyor.
Bürokrasinin tamamında fırtına evvelindeki sessizlik hâkim. Kanun, nizam, teamül hak getire artık!
1.Meşrutiyet’in ilan edildiği 1876’dan beri bürokrasi Meclis ve kabine ikilisi ile çalışıyordu.
Darbe, harp gibi mücbir sebeplerle bu ikilinin inkıtaya uğradığı devirlerde bile müktesebata riayet ederek ayakta kalan bürokrasi için yeni devir tam bir muamma olacak.
Erdoğan’ın nazarında her biri oligarşinin mümessilliğini yapan bürokratlar bundan böyle şamar oğlanına dönecek.
Hukuken bakanlar ve Başbakan Erdoğan layüs’el, memurlar ve bürokratlar ise eski mevzuata tabi olacak.
Yetki Saray’da, her nevi mesuliyet bürokratlarda.
HEPSİ MAZİDE KALDI
Bakanlıklar, Merkez Bankası, Hazine, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Borsa İstanbul (BIST), Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT), Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank için müktesebat, serbest piyasa vs.’nin hepsi tarih oldu.
Artık yeni bir rejim inşâ edilecek.
Erdoğan memleketi aile şirketi gibi idare etmek hayaline kavuştu.
Hâlâ konuşma hürriyetimiz kaldı mı? Binali Yıldırım gibi bizim de hoşumuza gitmeyen projeyi söyleme hakkımız var mı?
Varsa bilesiniz ki “Türkiye’nin aile şirketi gibi idare edilmesi” projesinden ziyadesi ile müteessiriz.
İmza:
Aile şirketinin çalışanları…
[Semih Ardıç] 9.7.2018 [TR724]
Yıldırım veda merasiminde tarihe geçecek, hatta Türkiye’nin son iki karanlık senesinin aydınlatılmasına vesile olabilecek sözler sarfetti. Meğer Son Başbakan’ın hoşuna gitmeyen projelerin başında 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsü geliyormuş.
Hazine’den her sene 70-80 milyon TL aktarılan Anadolu Ajansı’nın editörleri ile yaptığı son mülakatta böyle söyledi.
15 Temmuz hoşa gitmeyen bir proje imiş…
O sözleri sosyal medyada yayıldığı ve infiale sebebiyet verdiği halde Binali bey beyanına herhangi bir tavzih yahut izahat getirmedi.
O halde sürç-i lisan yahut anlam kaymasından mütevellit bir cümleden bahsetmiyoruz. Bir nevi itiraf, en yetkili kişiden gelen ibretlik bir itiraf!
TÜRKİYE’Yİ KHK CEHENNEMİNE ÇEVİRDİLER
Binali beyin hoşuna gitmeyen projesinin memleketi nasıl cehenneme çevirdiğini 701 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bir kere daha müşahede ettik.
Kahir ekseriyeti Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nden olmak üzere 18 bin 632 kişi Resmi Gazete ilamı ile “işsiz” bırakıldı.
Esasında kararnameler keyfi hazırlandığı için gerekçe yazılmıyordu. Mamafih 5 ismin karşısında -telaştan unutulmuş olacak- bir kutucuk yer aldı.
Memuriyetten atılma gerekçesi olarak mahkeme kararından eser yok.
“Bylock”, “kurum kanaati” ve “sosyal medya” yazıyor o kutucukta. Sosyal medya hesabına kadar insanları takip eden muhaberat devleti böyle münasip görmüş.
Senelerin emeğine, gayretine ve alın terine mukabil 18 bin 632 memura “ihraç” listelerinin yer aldığı o excel tablolarında tek satır layık görüldü.
Olağanüstü Hal’i (OHAL) kaldıracağına dair seçimden evvel taahhütte bulunanlar yangından mal kaçırırcasına keyfi kararnameler çıkarıyor. Seçim bitti nasıl olsa!
ERDOĞAN REJİMİNİN İLK ADIMLARI
OHAL’i fiilen icra edecekleri için kâğıt üzerinde kalkmış gibi yapıyorlar. 699, 700 ve 701 sayılı KHK’lar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) temsil ettiği parlamenter sistemin (Recep Tayyip) Erdoğan rejimine dönüştüğünün ilk işaretleridir.
Başkanlık projesini İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiği 1994 senesinden beri ince ince işleyen Erdoğan’ı bundan böyle sadece kendisinin insaf ve merhamet hudutları tahdit edebilir.
Ne bağımsız yargı ne tarafsız medya kaldı. TBMM de otoriterlik yumruğunun kadife eldiveni olarak kullanılacak.
Bir tarafta 20 bin haneyi açlık ve sefalete mahkum eden ihraç kararına imza atarken diğer tarafta 181 bin 500 kişinin pasaportlarına getirdikleri keyfi tahditi kaldıracaklarını söyleyebiliyorlar.
Adeta sağ elinde yalancı bir cennet, sol elinde yalancı bir cehennemi hatırlatan bir duruş sergiliyor.
Binali Yıldırım’ın hoşuna gitmeyen projenin meyvelerini Erdoğan toplamaya devam edecek.
AİLE ŞİRKETİ PROJESİ
Hazır projeden bahis açılmışken Pazartesi günü akşam saatlerinde bin küsur odalı Saray’da Başkan Recep Tayyip Erdoğan ilk kabinesini ve ilk fermanını ilan edecek.
Kabinede Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) rozeti taşıyanların haricinde isimlerin olacağı işaretini bizzat Erdoğan vermişti.
Proje safahatı yeni imar ve inşa faaliyetlerini ihtiva ediyor. Erdoğan bugüne dek kendisine ayak bağı olan eskiye ait bütün uzuvları kesip budayacak.
Kabinede koltuk tahsis ettiği isimler eski sistemi kesip doğrayan, kıyma makinesinde öğüten kasaplar olarak tarihe geçecek.
BÜROKRATLAR ENDİŞELİ
Ahval-i umumî kimse adına ümit vaat etmiyor. Ekonomi bürokratları derin bir endişe ile akıbetlerini merak ediyor.
Bürokrasinin tamamında fırtına evvelindeki sessizlik hâkim. Kanun, nizam, teamül hak getire artık!
1.Meşrutiyet’in ilan edildiği 1876’dan beri bürokrasi Meclis ve kabine ikilisi ile çalışıyordu.
Darbe, harp gibi mücbir sebeplerle bu ikilinin inkıtaya uğradığı devirlerde bile müktesebata riayet ederek ayakta kalan bürokrasi için yeni devir tam bir muamma olacak.
Erdoğan’ın nazarında her biri oligarşinin mümessilliğini yapan bürokratlar bundan böyle şamar oğlanına dönecek.
Hukuken bakanlar ve Başbakan Erdoğan layüs’el, memurlar ve bürokratlar ise eski mevzuata tabi olacak.
Yetki Saray’da, her nevi mesuliyet bürokratlarda.
HEPSİ MAZİDE KALDI
Bakanlıklar, Merkez Bankası, Hazine, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Borsa İstanbul (BIST), Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT), Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank için müktesebat, serbest piyasa vs.’nin hepsi tarih oldu.
Artık yeni bir rejim inşâ edilecek.
Erdoğan memleketi aile şirketi gibi idare etmek hayaline kavuştu.
Hâlâ konuşma hürriyetimiz kaldı mı? Binali Yıldırım gibi bizim de hoşumuza gitmeyen projeyi söyleme hakkımız var mı?
Varsa bilesiniz ki “Türkiye’nin aile şirketi gibi idare edilmesi” projesinden ziyadesi ile müteessiriz.
İmza:
Aile şirketinin çalışanları…
[Semih Ardıç] 9.7.2018 [TR724]
Çarşamba’yı nasıl bekleriz? [Levent Kenez]
24 Haziran akşamından beri en merak ettiğim soruların başında geliyordu? CHP’nin yeni dönemde grup başkanvekilleri kim olacaktı? Ve en önemlisi CHP meclis başkanlığı için kimi aday gösterecekti? Sorularımın ilkinin cevabını dün aldım. Sağolsun Özgür Özel yapılan parti içi seçimi aktardı. Geçen dönem başarılı çalışmaları ile göz dolduran 3 grup başkanvekili aynen devam edecekmiş. Zaten başka aday da çıkmamış. ‘Siz zaten bu işi öğrendiniz, aynen devam edin’ demişler. Ancak kimi meclis başkanlığı için aday gösterecekleri çarşamba günü belli olacakmış.
Eski isimlerle devam ediyorlarsa acaba Deniz Baykal’ı aday gösterirler mi? Baykal demişken ne ihtiyarlık ne de hastalık ayıp ya da utanılacak bir şeydir. Ancak vekillik görevini yerine getiremeyecek kadar sağlık sorunu olan birisini vekil yapmak ne vefadır ne de kadirşinaslıktır. Tam tersine onu kamuoyunda tartışma konusu yapmak en büyük vefasızlıktır. Kılıçdaroğlu’na onursal başkanlık gibi abudik gubidik şeyler düşünen partinin bunu düşünmemiş olması mümkün değil ama işte ‘Mecliste bir vekilimiz daha eksik olsun’ diyerek kimin değirmenine su taşıdıklarının aslında ipuçlarını vermişlerdi.
CHP, şu an Türkiye’deki en büyük illüzyon, son sürat duvara toslamaya doğru giden Türkiye’de insanları uyutan en büyük ninnidir. Şu zamanda muhalefete muhalefet yapmak gibi abes işlerle enerjimizi alan bir organizmadır. İktidar ne yapacağını zaten söylüyor. Türkiye’yi şimdikinden daha beter, diktatörlükle idare edilen 3. Dünya ülkesi yapacağım diyor. Ben oy verdiğim muhalefet napıyor ona bakarım.
Muharrem İnce’nin tabiri ile adam iki gün önce KHK ile Türkiye’nin tapusunu üzerine geçirmiş, hiçbir denetimin olmayacağı kararnameler çıkaracağını ilan etmiş. Sözde ana muhalefet partisinden çıt yok.
Peki ne yapsın? CHP ne yapabilir ki? Adamın ordu elinde, emniyet elinde, Anayasa Mahkemesi dahil tüm mahkemeler emrinde. Kendi vekillerini bile kurtaramayan CHP ne yapsın?
CHP’liler artistliğini yaptıkları solculuğun zekatını yapsalar ben razıyım. CHP şimdiye kadar vesayet üçgeninin işleri çözdüğünden dolayı hiç gelişmemiş reflekslere sahip. Muhalefette bilse olsalar iktidar nimetlerini tattıkları ordu, adliye, hariciye elden gidince öğrenilmiş çaresizlikle baş başa kaldığı yetmediği gibi gidişattan memnun olmayan hilesiz gayri resmi rakamlara göre daha kalabalık olan kitlenin de yapılanlara ses çıkaramamasına sebep oluyor.
Evet, kitabın ortası şudur: CHP’liler ve vekilleri korkuyor. Bu işin sonu sokakta kavga. Kimlerin eli silahlı, kimlerin çakma cihatçısı ve mafyası olduğunu bildikleri için korkuyorlar. Yapılan ibreti alemlerle, radara girdiklerinde sonlarının cezaevi olduğunun da farkındalar. Konforlarını bozdukları zaman, Ankara’da güzel güzel vekillik yapmak varken kendilerini nerede bulacaklarının da. Yoksa basın toplantısında ses yükseltmek, artık bir işe yaramayan meclis kürsüsünde tribünlere oynamak, selfie vekilliği yapmak da bir sorun yok.
Tamam kardeşim birinizi alırlar diyelim, hepinizi aynı anda mı alacaklar? Mecliste varlığınızla zaten bir işe yaramayacaksınız, bari şimdiye kadar yaptığınız klasik muhalefetten, Erdoğan’ın istediği gibi ülkede meclis varmış demokrasi varmış gibi yapmaktan vazgeçin. Ben de biliyorum olmayacağını da yarın öbür gün kaybetmekten korktuğunuz her şeyi zaten kaybedeceksiniz diye söylüyorum. Neden olmaz? Seçimden sonra eğer İnce’yi takip ediyorsanız ne demek istediğimi anlarsınız. İnce diyor ki Odtü’de öğrenci temsilcisini gözaltına aldılar ODTÜ’ye gitmekten vazgeçtim. Ben mi anlayamıyorum okudukları mı? ODTÜ’ye gitmen gereken zaman asıl şimdi. Bütün seçim zamanı ülkede demokrasi yok diyen adam seçimden sonra demokrasi böyle bir şey zaten der oldu.
Hazır CHP bölücülükle suçlanırken bir KHK ile kapatılsa ne güzel olur? Eksikliği hissedilmez. Boşluğu dolduracak her ne ise bundan kötü olmaz. Erdoğan böyle bir aptallık yapmaz tabii ki. Hem ona daha var.
CHP böyle de yavru muhalefet çok mu farklı? Birinci dakikadan el öpmeye başlayan İyi Partililerin genel başkanı diyor ki bize Fetöcü diyenlerin eli nasıl öpülür. Kafa hala nerede? İttifak olmasa meclise giremeyecekler, yaptıkları ilk toplantıda ittifaka sallıyorlar. Prensip falan diyorlar. Sen bırak millete fetöcü demeyi parti oyundan az oy alan genel başkan olarak çok prensipliysen istifa et. Yok öyle etrafa sordum devam dediler demek. Ama sorsan seçime çok zor şartlar altında girmişlerdir. E zaten sana o şartları dayatan adamların elini öpüyorsunuz.
Hiçbir anlamı olmayan Meclis’te tek muhalefet partisi HDP. Onlar da geçen dönemin sonunda hukuksuz icraatlarla epey sindirilmişlerdi. İnşallah bu dönem öyle olmaz. Sinmeseler ne olacak? Tek tek içeri almaya başlamayacaklar mı? En azından kuliste çay içip selfie çeken CHP’liden daha onurludur.
Barış Yarkadaş’ın ilettiği, son seçimde 50 bin sandıktan CHP’nin veri alamadığı bilgisi ile bitirelim.
[Levent Kenez] 9.7.2018 [TR724]
Eski isimlerle devam ediyorlarsa acaba Deniz Baykal’ı aday gösterirler mi? Baykal demişken ne ihtiyarlık ne de hastalık ayıp ya da utanılacak bir şeydir. Ancak vekillik görevini yerine getiremeyecek kadar sağlık sorunu olan birisini vekil yapmak ne vefadır ne de kadirşinaslıktır. Tam tersine onu kamuoyunda tartışma konusu yapmak en büyük vefasızlıktır. Kılıçdaroğlu’na onursal başkanlık gibi abudik gubidik şeyler düşünen partinin bunu düşünmemiş olması mümkün değil ama işte ‘Mecliste bir vekilimiz daha eksik olsun’ diyerek kimin değirmenine su taşıdıklarının aslında ipuçlarını vermişlerdi.
CHP, şu an Türkiye’deki en büyük illüzyon, son sürat duvara toslamaya doğru giden Türkiye’de insanları uyutan en büyük ninnidir. Şu zamanda muhalefete muhalefet yapmak gibi abes işlerle enerjimizi alan bir organizmadır. İktidar ne yapacağını zaten söylüyor. Türkiye’yi şimdikinden daha beter, diktatörlükle idare edilen 3. Dünya ülkesi yapacağım diyor. Ben oy verdiğim muhalefet napıyor ona bakarım.
Muharrem İnce’nin tabiri ile adam iki gün önce KHK ile Türkiye’nin tapusunu üzerine geçirmiş, hiçbir denetimin olmayacağı kararnameler çıkaracağını ilan etmiş. Sözde ana muhalefet partisinden çıt yok.
Peki ne yapsın? CHP ne yapabilir ki? Adamın ordu elinde, emniyet elinde, Anayasa Mahkemesi dahil tüm mahkemeler emrinde. Kendi vekillerini bile kurtaramayan CHP ne yapsın?
CHP’liler artistliğini yaptıkları solculuğun zekatını yapsalar ben razıyım. CHP şimdiye kadar vesayet üçgeninin işleri çözdüğünden dolayı hiç gelişmemiş reflekslere sahip. Muhalefette bilse olsalar iktidar nimetlerini tattıkları ordu, adliye, hariciye elden gidince öğrenilmiş çaresizlikle baş başa kaldığı yetmediği gibi gidişattan memnun olmayan hilesiz gayri resmi rakamlara göre daha kalabalık olan kitlenin de yapılanlara ses çıkaramamasına sebep oluyor.
Evet, kitabın ortası şudur: CHP’liler ve vekilleri korkuyor. Bu işin sonu sokakta kavga. Kimlerin eli silahlı, kimlerin çakma cihatçısı ve mafyası olduğunu bildikleri için korkuyorlar. Yapılan ibreti alemlerle, radara girdiklerinde sonlarının cezaevi olduğunun da farkındalar. Konforlarını bozdukları zaman, Ankara’da güzel güzel vekillik yapmak varken kendilerini nerede bulacaklarının da. Yoksa basın toplantısında ses yükseltmek, artık bir işe yaramayan meclis kürsüsünde tribünlere oynamak, selfie vekilliği yapmak da bir sorun yok.
Tamam kardeşim birinizi alırlar diyelim, hepinizi aynı anda mı alacaklar? Mecliste varlığınızla zaten bir işe yaramayacaksınız, bari şimdiye kadar yaptığınız klasik muhalefetten, Erdoğan’ın istediği gibi ülkede meclis varmış demokrasi varmış gibi yapmaktan vazgeçin. Ben de biliyorum olmayacağını da yarın öbür gün kaybetmekten korktuğunuz her şeyi zaten kaybedeceksiniz diye söylüyorum. Neden olmaz? Seçimden sonra eğer İnce’yi takip ediyorsanız ne demek istediğimi anlarsınız. İnce diyor ki Odtü’de öğrenci temsilcisini gözaltına aldılar ODTÜ’ye gitmekten vazgeçtim. Ben mi anlayamıyorum okudukları mı? ODTÜ’ye gitmen gereken zaman asıl şimdi. Bütün seçim zamanı ülkede demokrasi yok diyen adam seçimden sonra demokrasi böyle bir şey zaten der oldu.
Hazır CHP bölücülükle suçlanırken bir KHK ile kapatılsa ne güzel olur? Eksikliği hissedilmez. Boşluğu dolduracak her ne ise bundan kötü olmaz. Erdoğan böyle bir aptallık yapmaz tabii ki. Hem ona daha var.
CHP böyle de yavru muhalefet çok mu farklı? Birinci dakikadan el öpmeye başlayan İyi Partililerin genel başkanı diyor ki bize Fetöcü diyenlerin eli nasıl öpülür. Kafa hala nerede? İttifak olmasa meclise giremeyecekler, yaptıkları ilk toplantıda ittifaka sallıyorlar. Prensip falan diyorlar. Sen bırak millete fetöcü demeyi parti oyundan az oy alan genel başkan olarak çok prensipliysen istifa et. Yok öyle etrafa sordum devam dediler demek. Ama sorsan seçime çok zor şartlar altında girmişlerdir. E zaten sana o şartları dayatan adamların elini öpüyorsunuz.
Hiçbir anlamı olmayan Meclis’te tek muhalefet partisi HDP. Onlar da geçen dönemin sonunda hukuksuz icraatlarla epey sindirilmişlerdi. İnşallah bu dönem öyle olmaz. Sinmeseler ne olacak? Tek tek içeri almaya başlamayacaklar mı? En azından kuliste çay içip selfie çeken CHP’liden daha onurludur.
Barış Yarkadaş’ın ilettiği, son seçimde 50 bin sandıktan CHP’nin veri alamadığı bilgisi ile bitirelim.
[Levent Kenez] 9.7.2018 [TR724]
Çocuk istismarında hepimiz suçluyuz! [Umut Vera Tuna]
Leyla…
Adının geçtiği türküler daha bir yanık, şiirler daha bir hüzünlü…
Bütün gözyaşları birleşse söndüremeyecek bir yangın bıraktın yüreklere.
Sevinçle parlayan gözlerinden utandı insanlık.
Bu utancın da bir gün geçecek olması ayrı bir hüzün.
Yıllar önce kıyıya vuran Aylan bebeği aldığı gibi, bir dalga gelip senin de yaşadıklarını alıp götürecek zihnimizden.
Yine de, yüreğimizin incinmesi, seni hatırlatıkça hiç geçmeyecek, biz yaşadıkça sürecek ve sen hiç ölmeyeceksin.
***
Çocuğa cinsel istismar konusu, 4 yaşındaki Leyla’nın ve 8 yaşındaki Eylül’ün ölümleriyle yeniden gündeme geldi. İstismarın memleketi yok, Leyla Ağrı’lı, Eylül Ankara-Polatlı. Dünyada çocuk istismarının en çok olduğu ülkeler listesinde; Güney Afrika da var Amerika da, Hindistan da var İngiltere de.
Herkes, haklı olarak, çok öfkeli!
Küçücük, savunmasız çocuklara yapılan bu insanlık dışı hareketin en kötü şekilde cezalandırılmasını istiyor. Listenin başında idam ve kimyasal hadım var.
Bunlar suçlulara ceza olabilir ama cinsel istismara çözüm değil. Çünkü, vaka sadece mağdur ve sapkını değil, her iki tarafın da anne-babasını, öğretmenini, komşusunu, arkadaşını, ve içinde yetiştiği toplumu ilgilendiriyor. Her ne kadar verilen cezalar mevcut sapkınlar için caydırıcı olsa da, kapsamlı eğitim olmadığı takdirde istismarı önleme adına yetersiz kalacaktır.
Ayrıca hukuki cezalar, sadece taciz ve tecavüz vakaları için değil, kadına ve çocuğa yapılan her türlü şiddete karşı caydırıcı ve aşırı içki kullanımı gibi şiddete sebep olabilecek durumları da içine alacak kadar kapsayıcı olmalı.
Hukuki mücadele yanında bize düşenler ne?
Ebeveyne ve topluma bakan, önemli gördüğüm iki mesele var;
EBEVEYNLER NE YAPMALI?
İnsan kendine ait olanı korur. Bir çocuk kendi oyuncağını başkası almaya çalıştığında direniyor, izinsiz vermiyor veya kaçırıyorsa oyuncağın kendisine ait olduğunu biliyordur. Oyuncak için böyle savunmacı olan çocuğun kendine dokunmak isteyen kişiye karşı savunmasız olmasının bir sebebi de beden aidiyetinin tam öğretilmemesidir.
Bu bilinci kazandırmak, çocuğun bedenine saygı duymakla ve çocukta özsaygınlık inşa etmekle mümkün. Bunun bir yolu da evde “onay kültürü” oluşturmaktır.
Onay kültürü, çocuktan hususiyle bedenine ait meselelerde izin almaktır. Örneğin sarılmadan önce sormak, saçını kestirmek için danışmak, öpmeye zorlamamak ve bez değiştirmek gibi çocuğun mutlak faydası olan şeyleri yaparken bile rızasını almak. Buradaki önemli nokta, bunun herseferinde yapılacak olup olmaması değil, çocuğun bu farkındalığın olduğu evde büyümesidir.
En başta anne baba çocuğun bedenine saygı duyarsa, akrabaya tanıdığa veya adete an’aneye feda edilmeyecek ilke ve prensipler oluşturulmuş olur. Herhangi bir şahsa karşı kendini koruma nasihatına gerek kalmaz ve çocuk her şartta hangi şahıs olursa olsun sınırlarını koruyabilir. Böylelikle hem istismarcıların büyük oranda ailenin tanıdığı olma durumuna karşı önlem alınmış olur hem de herkese potansiyel sapkın paranoyası ile yaklaşılmamış olur ki bu, huzuru güvenle tesis eden toplumlarda çok mühim.
Onay kültürü evden okula, okuldan sokağa taşınmalı. Teması seven bir toplumuz ve dokunsallığı samimiyet olarak kodlamışız. Bu durum, bir kişinin hiç tanımadığı bir çocuğun yanağını ne tatlısın diye okşamayı normalleştiriyor!! Samimiyet kodumuzu değiştirip mesafe korunarak da çocuklarla iletişim kurmayı öğrenmeliyiz. Bu farkındalık hususiyle çocuklarla çalışan meslek grupları içinde de yaygınlaştırılmalı.
İSTİSMARA SEYİRCİ KALMA
Bakıcı tarafından fiziksel ve cinsel istismara uğrayan küçük bir çocuğun haberini hatırlıyorum. Anne-baba ayrı ve çocuk babayla yaşıyor. Birşeylerin ters gittiğini anlayan babanın eve gizli kamera yerleştirmesiyle de, kan donduran gerçek ortaya çıkıyor ve bakıcı ceza alıyor. Bu haberde asıl dikkatimi komşular çekti. Muhabir komşulara olayı soruyor, hepsi ağız birliğiyle uzun süredir çocuğun ağlamalarını duyduklarını söylüyorlar, böyle birşeyi tahmin etmediklerini ve üzgün olduklarını ifade ediyorlar. Bu cümlelerin psikolojik çevirisi şu “1964’te, 28 yaşında Kitty Genoseve’nın tecavüze uğrayıp öldürülürken seyreden komşuları gibi, seyrettik. Uzun süredir çocuk dayak yiyordu, ağlayarak yardım talep ediyordu ama biz çok büyük birşey olduğunu düşünmedik, eğer büyük birşey olsa biri müdahele eder dedik, seyrettik, çünkü kolay olan buydu, hem istesek de elimizden ne gelirdi ki”.
Çocuk her gün bakıcı tarafından istismar edilirken, komşular duruma seyirci kaldı. İçlerinden sadece biri, “Birşey yapmalıyız” dese, duruma karşı harekete geçse, babayı haberdar ederek veya polise giderek, bu çocuğun hayatı kararmayabilirdi. Kendi vazifesi olmadığını düşündügü için olay sonunda bir pişmanlık da vicdan azabı da olmuyor. Toplumdaki nemelazımcılık virüsü tam da bu olsa gerek.
Toplum olarak şiddete karşı durmalıyız. İnternetten bir kaç satırlık istismarı lanetleyen tvit yazarak veya istismara uğrayana acıyıp, istismarcıya küfrederek değil, şiddete uğrayan biri gördüğümüzde duruma müdahele ederek, konfor alanımızdan sıyrılıp istismara karşı gelerek, seyretmeyip engelleyerek, sapkına, sapığa, şiddetsevere ve pedofile DUR demeliyiz. İhbar etmeliyiz!
Son iki yılda 155 Terör İhbar Hattını bütün vatandaşa ezberleten devlet, 183 Cinsel İstismar İhbar hattının varlığıyla alakalı bir çalışma yaptı mı acaba? Ensar Vakfındaki çocuklara tecavüz rezaletini örten, Araştırma Komisyonu reddeden devletten böyle bir beklentimin olmasını garipsediğinizi duyar gibiyim.
Ne yapalım, umut, fakirin ekmeği, keki.
[Umut Vera Tuna] 9.7.2018 [TR724]
Adının geçtiği türküler daha bir yanık, şiirler daha bir hüzünlü…
Bütün gözyaşları birleşse söndüremeyecek bir yangın bıraktın yüreklere.
Sevinçle parlayan gözlerinden utandı insanlık.
Bu utancın da bir gün geçecek olması ayrı bir hüzün.
Yıllar önce kıyıya vuran Aylan bebeği aldığı gibi, bir dalga gelip senin de yaşadıklarını alıp götürecek zihnimizden.
Yine de, yüreğimizin incinmesi, seni hatırlatıkça hiç geçmeyecek, biz yaşadıkça sürecek ve sen hiç ölmeyeceksin.
***
Çocuğa cinsel istismar konusu, 4 yaşındaki Leyla’nın ve 8 yaşındaki Eylül’ün ölümleriyle yeniden gündeme geldi. İstismarın memleketi yok, Leyla Ağrı’lı, Eylül Ankara-Polatlı. Dünyada çocuk istismarının en çok olduğu ülkeler listesinde; Güney Afrika da var Amerika da, Hindistan da var İngiltere de.
Herkes, haklı olarak, çok öfkeli!
Küçücük, savunmasız çocuklara yapılan bu insanlık dışı hareketin en kötü şekilde cezalandırılmasını istiyor. Listenin başında idam ve kimyasal hadım var.
Bunlar suçlulara ceza olabilir ama cinsel istismara çözüm değil. Çünkü, vaka sadece mağdur ve sapkını değil, her iki tarafın da anne-babasını, öğretmenini, komşusunu, arkadaşını, ve içinde yetiştiği toplumu ilgilendiriyor. Her ne kadar verilen cezalar mevcut sapkınlar için caydırıcı olsa da, kapsamlı eğitim olmadığı takdirde istismarı önleme adına yetersiz kalacaktır.
Ayrıca hukuki cezalar, sadece taciz ve tecavüz vakaları için değil, kadına ve çocuğa yapılan her türlü şiddete karşı caydırıcı ve aşırı içki kullanımı gibi şiddete sebep olabilecek durumları da içine alacak kadar kapsayıcı olmalı.
Hukuki mücadele yanında bize düşenler ne?
Ebeveyne ve topluma bakan, önemli gördüğüm iki mesele var;
EBEVEYNLER NE YAPMALI?
İnsan kendine ait olanı korur. Bir çocuk kendi oyuncağını başkası almaya çalıştığında direniyor, izinsiz vermiyor veya kaçırıyorsa oyuncağın kendisine ait olduğunu biliyordur. Oyuncak için böyle savunmacı olan çocuğun kendine dokunmak isteyen kişiye karşı savunmasız olmasının bir sebebi de beden aidiyetinin tam öğretilmemesidir.
Bu bilinci kazandırmak, çocuğun bedenine saygı duymakla ve çocukta özsaygınlık inşa etmekle mümkün. Bunun bir yolu da evde “onay kültürü” oluşturmaktır.
Onay kültürü, çocuktan hususiyle bedenine ait meselelerde izin almaktır. Örneğin sarılmadan önce sormak, saçını kestirmek için danışmak, öpmeye zorlamamak ve bez değiştirmek gibi çocuğun mutlak faydası olan şeyleri yaparken bile rızasını almak. Buradaki önemli nokta, bunun herseferinde yapılacak olup olmaması değil, çocuğun bu farkındalığın olduğu evde büyümesidir.
En başta anne baba çocuğun bedenine saygı duyarsa, akrabaya tanıdığa veya adete an’aneye feda edilmeyecek ilke ve prensipler oluşturulmuş olur. Herhangi bir şahsa karşı kendini koruma nasihatına gerek kalmaz ve çocuk her şartta hangi şahıs olursa olsun sınırlarını koruyabilir. Böylelikle hem istismarcıların büyük oranda ailenin tanıdığı olma durumuna karşı önlem alınmış olur hem de herkese potansiyel sapkın paranoyası ile yaklaşılmamış olur ki bu, huzuru güvenle tesis eden toplumlarda çok mühim.
Onay kültürü evden okula, okuldan sokağa taşınmalı. Teması seven bir toplumuz ve dokunsallığı samimiyet olarak kodlamışız. Bu durum, bir kişinin hiç tanımadığı bir çocuğun yanağını ne tatlısın diye okşamayı normalleştiriyor!! Samimiyet kodumuzu değiştirip mesafe korunarak da çocuklarla iletişim kurmayı öğrenmeliyiz. Bu farkındalık hususiyle çocuklarla çalışan meslek grupları içinde de yaygınlaştırılmalı.
İSTİSMARA SEYİRCİ KALMA
Bakıcı tarafından fiziksel ve cinsel istismara uğrayan küçük bir çocuğun haberini hatırlıyorum. Anne-baba ayrı ve çocuk babayla yaşıyor. Birşeylerin ters gittiğini anlayan babanın eve gizli kamera yerleştirmesiyle de, kan donduran gerçek ortaya çıkıyor ve bakıcı ceza alıyor. Bu haberde asıl dikkatimi komşular çekti. Muhabir komşulara olayı soruyor, hepsi ağız birliğiyle uzun süredir çocuğun ağlamalarını duyduklarını söylüyorlar, böyle birşeyi tahmin etmediklerini ve üzgün olduklarını ifade ediyorlar. Bu cümlelerin psikolojik çevirisi şu “1964’te, 28 yaşında Kitty Genoseve’nın tecavüze uğrayıp öldürülürken seyreden komşuları gibi, seyrettik. Uzun süredir çocuk dayak yiyordu, ağlayarak yardım talep ediyordu ama biz çok büyük birşey olduğunu düşünmedik, eğer büyük birşey olsa biri müdahele eder dedik, seyrettik, çünkü kolay olan buydu, hem istesek de elimizden ne gelirdi ki”.
Çocuk her gün bakıcı tarafından istismar edilirken, komşular duruma seyirci kaldı. İçlerinden sadece biri, “Birşey yapmalıyız” dese, duruma karşı harekete geçse, babayı haberdar ederek veya polise giderek, bu çocuğun hayatı kararmayabilirdi. Kendi vazifesi olmadığını düşündügü için olay sonunda bir pişmanlık da vicdan azabı da olmuyor. Toplumdaki nemelazımcılık virüsü tam da bu olsa gerek.
Toplum olarak şiddete karşı durmalıyız. İnternetten bir kaç satırlık istismarı lanetleyen tvit yazarak veya istismara uğrayana acıyıp, istismarcıya küfrederek değil, şiddete uğrayan biri gördüğümüzde duruma müdahele ederek, konfor alanımızdan sıyrılıp istismara karşı gelerek, seyretmeyip engelleyerek, sapkına, sapığa, şiddetsevere ve pedofile DUR demeliyiz. İhbar etmeliyiz!
Son iki yılda 155 Terör İhbar Hattını bütün vatandaşa ezberleten devlet, 183 Cinsel İstismar İhbar hattının varlığıyla alakalı bir çalışma yaptı mı acaba? Ensar Vakfındaki çocuklara tecavüz rezaletini örten, Araştırma Komisyonu reddeden devletten böyle bir beklentimin olmasını garipsediğinizi duyar gibiyim.
Ne yapalım, umut, fakirin ekmeği, keki.
[Umut Vera Tuna] 9.7.2018 [TR724]
Erdoğan idamı geri getirir mi? [Kamil Maman]
Türkiye karadeliğe doğru yol alıyor. Erdoğan olağanüstü yetkilerle donatılmış Başkanlık koltuğuna oturdu. Suç işlediğinde kendisini yargılayacak bir kanun ya da sistemin olmadığı bir Başkanlık. Kararlarının sorgulanamadığı, geri çevrilemediği bir sistem. Bu bir Diktatörlük. Her diktatör birbirine benzer. Aynı ruhsal ve duygusal hastalıklara sahiptirler. Ülkelerini yönetme şekilleri aynıdır. Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti yasalarında yaptığı değişikliğin benzerini geçmişte Hitler ve onun gibiler yaptı. Diktatör kendini ve çevresindekileri korumak, gücün tamamını elinde tutmak için attı her adım, aynı zamanda onu kendi felaketine doğru götürür. Diktatörler genellikler bu şekilde kendilerini devirirler.
Bütün diktatörlerin uykularını kaçıran, aklında dolaşan tek soru vardır: “Beni yıkmak için şimdi kimler plan yapıyor?” Her saniye, aleyhinde planlar, tuzaklar ve komplolar düzenlendiğini düşünen diktatör, kendini olağanüstü yasalarla ve yetkilerle donatarak güvenlik duvarı örmeye çalışır. Gerçekte ise uykusunu kaçıran, ruhsal ve duygusal hastalıklar (Narsist, psikopat, paranoyak, epileptik, diyabetik vb) olduğu için yasalar ve yetkilerle kendini donatmak diktatörü hiçbir zaman rahatlatmaz, tatmin etmez ve ona güven sağlamaz. Her seferinde daha fazlasını ister.
Kendi ürettiği iç düşmanla mücadele diye istediğini yapıyor
Erdoğan iç ve dış düşman oluşturarak Türkiye’yi yönetiyor. Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) diye bir iç düşman uydurdu. Kendine muhalif olan ve toplumda solcu, sağcı, ateist, dindar, liberal, demokrat, komünist, Alevi, Kürt, Ermeni kimliğiyle bilinen, ona karşı çıkan herkesi FETÖ diye ürettiği hayali iç düşmanın içine atarak davalar açıyor, işkenceden geçiriyor, hapse atıyor, cezaevlerinde öldürüyor ya da sürgüne gönderiyor. Türkiye, Erdoğan’la sanki Hitler Almanyasının bir benzerini yaşıyor.
Erdoğan iktidara geldiği zaman daha sosyalken, zaman içinde bütün diktatörler gibi yalnızlaştı. Yalnızlaştıkça da çevresine karşı güvensizliği artmaya başladı ve giderek paranoyaları derinleşiyor. Diktatörleştiğinin ayrımına varamayan Erdoğan ve halk, tam tersine onun, insanların mutluluğu için yeryüzüne Tanrı tarafından gönderildiğine inanmaya başladı. Erdoğan 17 Aralık 2013’ten 2018 yılına kadar kendi yetkilerini artırmak için 5000 den fazla yasa ve kanun değişikliği yaptı. Bu değişiklikleri giderek yetersiz görmeye başlayan Erdoğan, kendisine suikast ya da darbe yapılacağı şeklinde her söylentiden etkileniyor. Korku, Erdoğan’ı daha zalim ve acımasız bir diktatöre dönüştürüyor.
Erdoğan’ın korkusu dayanılmaz bir noktaya doğru gidiyor. Türkiye, ekonomik, sosyal, ahlaki, eğitim, sağlık, insan hakları ve hukuk alanında hızlı bir çöküşe doğru ilerliyor. Bu gidiş Erdoğan’ın en korkulu rüyası sanırım. Şimdilik halkın yarısı Erdoğan’ı destekliyor. Fakat halkın tercihleri menfaatleri doğrultusunda çok hızlı bir şekilde değişebilir. Erdoğan ülkede iç karışıklıklar ve ayaklanmaların çıkmasından korkuyor. Toplumu ve muhalifleri kendisine yönelik bir ayaklanma sözkonusu olduğunda caydıracak bir yasaya ihtiyacı var. Kendine muhalif olanlara yönelik kullanacağı yasa olan idam cezasının yeniden geri getirilmesi gündemde. Türkiye’de, 3 Ağustos 2002’de Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde kaldırılan idam cezasının geri getirilmesi için Erdoğan’ın kurmaylarına çalışma yapması yönünde talimat verdiği biliniyor.
Erdoğan idam cezasını nasıl geri getirecek?
Bu yasa insanlık dışı, aynı zamanda tehlikeli bir uygulama olduğu için o da bütün diktatörlerin gitti yolu izleyecektir. Diktatörler getirdikleri yasaları ilk başta, halkın güvenliği, darbeciler, ajanlar ya da sapıklar için getirdiklerini söyler. Bu sayede halktan da büyük destek alırlar. Büyük bir halk desteği karşısında CHP ve diğer muhaliflerin Erdoğan’ı durdurma şansı yok. Hatta küçük çocukların ve kadınların tecavüz edilip canice katledilmeleriyle ilgili getirilecek bir idam cezasını Erdoğan’ın muhaliflerinin de desteklemek zorunda kalacakları bir gerçek. Fakat bütün diktatörler gibi Erdoğan da idam cezasını “vatana ihanet, başka ülkelere ajanlık yapmak, terör örgütü kurmak ve yönetmek vb” gibi bazı unsurlarla genişleterek kendisine muhalif kişileri idamla yargılayacağını görmemek gerçekten saflık olur. Kendisini desteklemeyen herkesi vatan haini, ajan ve dış güçlerin maşası şeklinde lanse eden Erdoğan ve etrafındakilerin çıkaracağı idam yasasıyla, herkesi ölüme götürebilecek bir yolun taşları döşeniyor. Erdoğan Türkiye’de korku oluşturarak, ülkedeki muhalefeti dizginlemek için geçmişte çıkardığı bütün yasalar gibi idam yasasını da kendi şahsi menfaatleri doğrultusunda kullanacağı çok açık.
Sistemin tamamını tek başına Erdoğan kontrol ediyor. Kendisini durduracak yasal bir güç bulunmuyor. Erdoğan 2017 yılında birçok kere meydanlarda halka yaptığı konuşmalarda idamı desteklediği ve idamı isteği görülüyor: “Parlamentodan geçip, benim önüme geldiğinde ben bunu onaylarım. Eğer olmadı bir halk oylaması da onun için yaparız. Şehitlerimizin katillerini bizim affetme yetkimiz yoktur.”
Erdoğan idam cezasını getirirken, tepki toplamamak için bu insanlık dışı yasayı meşru bir zeminde halka kabul ettirmeye çalışacaktır. Bugünlerde tartışılan ve konuşulan halkın idam cezasının geri gelmesi için desteklediği konuların başında kayıp ve kaçırılıp tecavüz edilerek öldürülen çocuklar geliyor. Ankara’da 8 yaşındaki Eylül’ün kaçırılıp öldürülmesi, son olarak Ağrı’da 4 yaşındaki Leyla’dan gelen acı haber, kayıp çocukları tekrar gündeme getirdi. Türkiye’de kimi kaçmış kimi kaçırılmış 5 binden fazla çocuk var. Bu veya buna benzer bir mesele üzerinden Türkiye’ye idamı tekrardan geri getirebilirler. Sapık ve caniler için getireceği bir idam cezasının sınırlarını geniş tutarak, bu yasayla kendine muhalif kişileri cezalandırma yoluna gideceklerdir.
“Uzun Bıçaklar Gecesi”
Diktatörler her sorunu kendi çıkarları için kullanabilen insanlardır. Erdoğan da buna benzer bir durumu lehine çevirerek, yakın bir zamanda istediğini idam edebilecek bir yetkiyi de kendinde toplamıyı planladığı görülüyor. “Uzun Bıçaklar Gecesi” diye bilinen ve Nazilerin “Operation Kolibri” adını verdiği iç temizliğin zirve noktası olarak bilinen benzer bir operasyonu Erdoğan idam cezasını geri getirerek yapabilir mi?
Diktatörler hayatta ve ayakta kalmak için herşeyi yapar. Bütün medyayı ve yargıyı Erdoğan kontrol ediyor. Erdoğan getireceği idam cezası sonrası kontrol ettiği medyada yaptıracağı haberlerle, bazı muhalif siyasilerin ve kişilerin kendisine yönelik suikast hazırlığı içinde olduklarını ve vatana ihanet ettiklerini, başka ülkeler adına casusluk yaptıklarını söyleyebilir. Daha sonra bunları yargılayıp idam cezasına mahkum ettirebilirler. Erdoğan bunu daha önce de yaptı. Muhaleflerin kendisine ve ailesine yönelik suikast planları yaptıklarını, muhaliflerin vatana ihanet ettikleriyle ilgili kendine yakın medya kuruluşlarında yalan haberler yaptırdı. Bu haberleri delil kabul eden Erdoğan’ın kontrolündeki yargı ‘Ağır Ceza Mahkemelerinde’ çok sayıda dava açarak birçok kişiyi müebbet hapis cezası ile yargılıyor şuanda. Eğer Türkiye’de idam cezası yürürlükte olsaydı, müebbet hapis cezasından yargılanan bu muhalif kişilerin tamamı idam cezasıyla yargılanacaklardı ve idam edileceklerdi. Diktatörün iki dudağı arasından çıkan her söz, Tanrı sözünden daha güçlüdür!
İngilizcesi için tıklayınız
[Kamil Maman] 9.7.2018 [TR724]
Bütün diktatörlerin uykularını kaçıran, aklında dolaşan tek soru vardır: “Beni yıkmak için şimdi kimler plan yapıyor?” Her saniye, aleyhinde planlar, tuzaklar ve komplolar düzenlendiğini düşünen diktatör, kendini olağanüstü yasalarla ve yetkilerle donatarak güvenlik duvarı örmeye çalışır. Gerçekte ise uykusunu kaçıran, ruhsal ve duygusal hastalıklar (Narsist, psikopat, paranoyak, epileptik, diyabetik vb) olduğu için yasalar ve yetkilerle kendini donatmak diktatörü hiçbir zaman rahatlatmaz, tatmin etmez ve ona güven sağlamaz. Her seferinde daha fazlasını ister.
Kendi ürettiği iç düşmanla mücadele diye istediğini yapıyor
Erdoğan iç ve dış düşman oluşturarak Türkiye’yi yönetiyor. Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) diye bir iç düşman uydurdu. Kendine muhalif olan ve toplumda solcu, sağcı, ateist, dindar, liberal, demokrat, komünist, Alevi, Kürt, Ermeni kimliğiyle bilinen, ona karşı çıkan herkesi FETÖ diye ürettiği hayali iç düşmanın içine atarak davalar açıyor, işkenceden geçiriyor, hapse atıyor, cezaevlerinde öldürüyor ya da sürgüne gönderiyor. Türkiye, Erdoğan’la sanki Hitler Almanyasının bir benzerini yaşıyor.
Erdoğan iktidara geldiği zaman daha sosyalken, zaman içinde bütün diktatörler gibi yalnızlaştı. Yalnızlaştıkça da çevresine karşı güvensizliği artmaya başladı ve giderek paranoyaları derinleşiyor. Diktatörleştiğinin ayrımına varamayan Erdoğan ve halk, tam tersine onun, insanların mutluluğu için yeryüzüne Tanrı tarafından gönderildiğine inanmaya başladı. Erdoğan 17 Aralık 2013’ten 2018 yılına kadar kendi yetkilerini artırmak için 5000 den fazla yasa ve kanun değişikliği yaptı. Bu değişiklikleri giderek yetersiz görmeye başlayan Erdoğan, kendisine suikast ya da darbe yapılacağı şeklinde her söylentiden etkileniyor. Korku, Erdoğan’ı daha zalim ve acımasız bir diktatöre dönüştürüyor.
Erdoğan’ın korkusu dayanılmaz bir noktaya doğru gidiyor. Türkiye, ekonomik, sosyal, ahlaki, eğitim, sağlık, insan hakları ve hukuk alanında hızlı bir çöküşe doğru ilerliyor. Bu gidiş Erdoğan’ın en korkulu rüyası sanırım. Şimdilik halkın yarısı Erdoğan’ı destekliyor. Fakat halkın tercihleri menfaatleri doğrultusunda çok hızlı bir şekilde değişebilir. Erdoğan ülkede iç karışıklıklar ve ayaklanmaların çıkmasından korkuyor. Toplumu ve muhalifleri kendisine yönelik bir ayaklanma sözkonusu olduğunda caydıracak bir yasaya ihtiyacı var. Kendine muhalif olanlara yönelik kullanacağı yasa olan idam cezasının yeniden geri getirilmesi gündemde. Türkiye’de, 3 Ağustos 2002’de Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde kaldırılan idam cezasının geri getirilmesi için Erdoğan’ın kurmaylarına çalışma yapması yönünde talimat verdiği biliniyor.
Erdoğan idam cezasını nasıl geri getirecek?
Bu yasa insanlık dışı, aynı zamanda tehlikeli bir uygulama olduğu için o da bütün diktatörlerin gitti yolu izleyecektir. Diktatörler getirdikleri yasaları ilk başta, halkın güvenliği, darbeciler, ajanlar ya da sapıklar için getirdiklerini söyler. Bu sayede halktan da büyük destek alırlar. Büyük bir halk desteği karşısında CHP ve diğer muhaliflerin Erdoğan’ı durdurma şansı yok. Hatta küçük çocukların ve kadınların tecavüz edilip canice katledilmeleriyle ilgili getirilecek bir idam cezasını Erdoğan’ın muhaliflerinin de desteklemek zorunda kalacakları bir gerçek. Fakat bütün diktatörler gibi Erdoğan da idam cezasını “vatana ihanet, başka ülkelere ajanlık yapmak, terör örgütü kurmak ve yönetmek vb” gibi bazı unsurlarla genişleterek kendisine muhalif kişileri idamla yargılayacağını görmemek gerçekten saflık olur. Kendisini desteklemeyen herkesi vatan haini, ajan ve dış güçlerin maşası şeklinde lanse eden Erdoğan ve etrafındakilerin çıkaracağı idam yasasıyla, herkesi ölüme götürebilecek bir yolun taşları döşeniyor. Erdoğan Türkiye’de korku oluşturarak, ülkedeki muhalefeti dizginlemek için geçmişte çıkardığı bütün yasalar gibi idam yasasını da kendi şahsi menfaatleri doğrultusunda kullanacağı çok açık.
Sistemin tamamını tek başına Erdoğan kontrol ediyor. Kendisini durduracak yasal bir güç bulunmuyor. Erdoğan 2017 yılında birçok kere meydanlarda halka yaptığı konuşmalarda idamı desteklediği ve idamı isteği görülüyor: “Parlamentodan geçip, benim önüme geldiğinde ben bunu onaylarım. Eğer olmadı bir halk oylaması da onun için yaparız. Şehitlerimizin katillerini bizim affetme yetkimiz yoktur.”
Erdoğan idam cezasını getirirken, tepki toplamamak için bu insanlık dışı yasayı meşru bir zeminde halka kabul ettirmeye çalışacaktır. Bugünlerde tartışılan ve konuşulan halkın idam cezasının geri gelmesi için desteklediği konuların başında kayıp ve kaçırılıp tecavüz edilerek öldürülen çocuklar geliyor. Ankara’da 8 yaşındaki Eylül’ün kaçırılıp öldürülmesi, son olarak Ağrı’da 4 yaşındaki Leyla’dan gelen acı haber, kayıp çocukları tekrar gündeme getirdi. Türkiye’de kimi kaçmış kimi kaçırılmış 5 binden fazla çocuk var. Bu veya buna benzer bir mesele üzerinden Türkiye’ye idamı tekrardan geri getirebilirler. Sapık ve caniler için getireceği bir idam cezasının sınırlarını geniş tutarak, bu yasayla kendine muhalif kişileri cezalandırma yoluna gideceklerdir.
“Uzun Bıçaklar Gecesi”
Diktatörler her sorunu kendi çıkarları için kullanabilen insanlardır. Erdoğan da buna benzer bir durumu lehine çevirerek, yakın bir zamanda istediğini idam edebilecek bir yetkiyi de kendinde toplamıyı planladığı görülüyor. “Uzun Bıçaklar Gecesi” diye bilinen ve Nazilerin “Operation Kolibri” adını verdiği iç temizliğin zirve noktası olarak bilinen benzer bir operasyonu Erdoğan idam cezasını geri getirerek yapabilir mi?
Diktatörler hayatta ve ayakta kalmak için herşeyi yapar. Bütün medyayı ve yargıyı Erdoğan kontrol ediyor. Erdoğan getireceği idam cezası sonrası kontrol ettiği medyada yaptıracağı haberlerle, bazı muhalif siyasilerin ve kişilerin kendisine yönelik suikast hazırlığı içinde olduklarını ve vatana ihanet ettiklerini, başka ülkeler adına casusluk yaptıklarını söyleyebilir. Daha sonra bunları yargılayıp idam cezasına mahkum ettirebilirler. Erdoğan bunu daha önce de yaptı. Muhaleflerin kendisine ve ailesine yönelik suikast planları yaptıklarını, muhaliflerin vatana ihanet ettikleriyle ilgili kendine yakın medya kuruluşlarında yalan haberler yaptırdı. Bu haberleri delil kabul eden Erdoğan’ın kontrolündeki yargı ‘Ağır Ceza Mahkemelerinde’ çok sayıda dava açarak birçok kişiyi müebbet hapis cezası ile yargılıyor şuanda. Eğer Türkiye’de idam cezası yürürlükte olsaydı, müebbet hapis cezasından yargılanan bu muhalif kişilerin tamamı idam cezasıyla yargılanacaklardı ve idam edileceklerdi. Diktatörün iki dudağı arasından çıkan her söz, Tanrı sözünden daha güçlüdür!
İngilizcesi için tıklayınız
[Kamil Maman] 9.7.2018 [TR724]
Rüzgâra karşı tükürmek [Hakan Zafer]
İnsanın inanç imtihanındaki şaşkınlığı yok mu?
Yönü hemen değişen sonbahar rüzgârı gibi… İleriye savurup attığı tükürüğünü biraz sonra yapıştırıverir suratına. Bitti geçti dersin, bir de bakmışsın günlerin haftaların, yılların perişan olmuş. Geçer geçmesine de ben başlardaki engellenemez cesareti anlayamıyorum.
Etrafı güzel, iyilikle haşir neşirken kötünün sinsi yönünü pek tanıyamamış, haliyle ilk buluşmaya hazırlıksız. Öğrendiklerinden rahatını kaçırmayanları gayr-i iradi seçtiği için zihni hep pembe. O pembiş zihinde, kültür ürünlerinin yoğun teşvikiyle (menkıbe, keramet, evliya, seçilmiştik, vs.) kendi iç dindarlığını oluşturmasına rağmen ilk rüzgârda savrulanımız hiç az değil.
Sanki Allah ilk kez bir insan yaratmış, yeni model deniyor, ona kurallar koymuş, tutup tutmayacağını deniyormuş gibi davranıyor insan. “Niye şöyle şöyle yapmıyor ki?” diye kendi vicdan hallerini tanrısal akıl yerine tutarak ölçüp biçiyor. Her ne kadar kendine yetmiyor gözükse de dilin gerisinde “ben olsam” demliyor. Tırnak içine aldığım bu söz başlangıçlarını, inanç değişimi süreci yaşayan kimselerle yaptığım mülakatlarda önemli sayıda kişiden duymuştum. Hem insan, bir otorite sarsarken yerine hiç olmazsa zihninde bir şey koymadan ne kadar ısrar edebilir ki…
*****
Çok önemli iki nokta var:
Birincisi, Allah, kimse uğruna kendi kurduğu intizamın ihlal edicisi olmayacağını defalarca beyan ediyor: “Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik, sapma bulamazsın.” (Enfal 38, İsra 77, Ahzab 62, Fatır 43, Mümin 85, Fetih 23).
İkincisi, şu iki durumda Allah kuluna müdahale etmez.
Kendini düzeltme adına ortaya bir irade ve gayret koymamış kişi ve toplumların yolunu zorla düzeltmez. (Rad 11)
Kötülüğe meyletmediği sürece bir kişi veya toplumun iyi gidişini zorla durdurmaz. (Nisa 147, Maide 105, Enfal 53)
Kanun değiştirmeme ve müdahale etmeme, yetersizlik ve bilgisizlikten değildir. Kullarına yüklediği sorumluluğu üzerine almayarak Allah’ın, koyduğu kuralların aynı zamanda koruyucusu olmasındandır. Bu aynı zamanda kulların imtihanını bozmamak, imtihanı bozulmuş kuldan hesap sorulamayacağı yönüyle de ilahi adaletin bir tür tecellisidir.
Peki, anlaşılmayan, anlaşılmadığı için de kendi kavrayış ve duygusallıklarını terazinin diğer kefesine koyduracak kadar insanı rüzgârına karşı cesaretlendiren nedir? İmtihanın asıl sahibi insanın sorumluluklarından kaçması, daha iyi ihtimalle farkında olmamasıdır. Bu farkında olmamanın, sıcaklığı esnasında hissettirmeyen kanamaları da var üstelik. Soyutlayıp kenardan bakmıyorsanız kendi kendinize o kadar mantıklı gelirsiniz ki karşınızda duracak teolojiye aşk olsun.
İnandığımız bir gazap tanrısı değildir. Ancak dizi senaryolarının kaldırabileceği kıvamda bir suç ve adalet denklemini Allah namına kuramayız. Unutmamamız gereken, yeryüzünde adaletin sağlanması görevi insana, hem de tamamen insana ait bir görevdir. Suçsuzu suçtan ayrı tutmak da suçluyu cezalandırmak da suçu, olabildiğince engellemek de masumu kötülerden korumak da insanın görevidir.
*****
Freud’un hiç katılmadığım ama dindar görünenlerin doğrulamak adına göbek çatlattığı bir sözü var; “Hayatın anlamı var mı sorusuna ancak din cevap verebilir. Bu anlamı aramak beyhude, arayan ise hastadır.”
Aramak hastalık değil elbet ama bazen arayışın hastalık sonrasında ancak gerçekleştiğini, hasta olmayanların arama gereği duymamasını görünce düşüncem Freud’a yaklaşacak telaşından (!) kendimi alamıyorum.
“Hastalık, insanın bedenini hissetmesidir” tesellisi işe yaramazsa eğer, bu hastalığın, kulluğu, ibadeti, duayı Allah’tan razı olacak kadar yapmak gibi bir şifası olduğunu düşünüyorum. Elbette Allah’ın razı olacağını yapmak ama yaptığın kulluk seni Allah’tan razı edecek kadar.
Ya etmiyorsa?
Yolda çok tabela varsa ayağı gazdan çekmekle başlayabiliriz.
[Hakan Zafer] 9.7.2018 [TR724]
Yönü hemen değişen sonbahar rüzgârı gibi… İleriye savurup attığı tükürüğünü biraz sonra yapıştırıverir suratına. Bitti geçti dersin, bir de bakmışsın günlerin haftaların, yılların perişan olmuş. Geçer geçmesine de ben başlardaki engellenemez cesareti anlayamıyorum.
Etrafı güzel, iyilikle haşir neşirken kötünün sinsi yönünü pek tanıyamamış, haliyle ilk buluşmaya hazırlıksız. Öğrendiklerinden rahatını kaçırmayanları gayr-i iradi seçtiği için zihni hep pembe. O pembiş zihinde, kültür ürünlerinin yoğun teşvikiyle (menkıbe, keramet, evliya, seçilmiştik, vs.) kendi iç dindarlığını oluşturmasına rağmen ilk rüzgârda savrulanımız hiç az değil.
Sanki Allah ilk kez bir insan yaratmış, yeni model deniyor, ona kurallar koymuş, tutup tutmayacağını deniyormuş gibi davranıyor insan. “Niye şöyle şöyle yapmıyor ki?” diye kendi vicdan hallerini tanrısal akıl yerine tutarak ölçüp biçiyor. Her ne kadar kendine yetmiyor gözükse de dilin gerisinde “ben olsam” demliyor. Tırnak içine aldığım bu söz başlangıçlarını, inanç değişimi süreci yaşayan kimselerle yaptığım mülakatlarda önemli sayıda kişiden duymuştum. Hem insan, bir otorite sarsarken yerine hiç olmazsa zihninde bir şey koymadan ne kadar ısrar edebilir ki…
*****
Çok önemli iki nokta var:
Birincisi, Allah, kimse uğruna kendi kurduğu intizamın ihlal edicisi olmayacağını defalarca beyan ediyor: “Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik, sapma bulamazsın.” (Enfal 38, İsra 77, Ahzab 62, Fatır 43, Mümin 85, Fetih 23).
İkincisi, şu iki durumda Allah kuluna müdahale etmez.
Kendini düzeltme adına ortaya bir irade ve gayret koymamış kişi ve toplumların yolunu zorla düzeltmez. (Rad 11)
Kötülüğe meyletmediği sürece bir kişi veya toplumun iyi gidişini zorla durdurmaz. (Nisa 147, Maide 105, Enfal 53)
Kanun değiştirmeme ve müdahale etmeme, yetersizlik ve bilgisizlikten değildir. Kullarına yüklediği sorumluluğu üzerine almayarak Allah’ın, koyduğu kuralların aynı zamanda koruyucusu olmasındandır. Bu aynı zamanda kulların imtihanını bozmamak, imtihanı bozulmuş kuldan hesap sorulamayacağı yönüyle de ilahi adaletin bir tür tecellisidir.
Peki, anlaşılmayan, anlaşılmadığı için de kendi kavrayış ve duygusallıklarını terazinin diğer kefesine koyduracak kadar insanı rüzgârına karşı cesaretlendiren nedir? İmtihanın asıl sahibi insanın sorumluluklarından kaçması, daha iyi ihtimalle farkında olmamasıdır. Bu farkında olmamanın, sıcaklığı esnasında hissettirmeyen kanamaları da var üstelik. Soyutlayıp kenardan bakmıyorsanız kendi kendinize o kadar mantıklı gelirsiniz ki karşınızda duracak teolojiye aşk olsun.
İnandığımız bir gazap tanrısı değildir. Ancak dizi senaryolarının kaldırabileceği kıvamda bir suç ve adalet denklemini Allah namına kuramayız. Unutmamamız gereken, yeryüzünde adaletin sağlanması görevi insana, hem de tamamen insana ait bir görevdir. Suçsuzu suçtan ayrı tutmak da suçluyu cezalandırmak da suçu, olabildiğince engellemek de masumu kötülerden korumak da insanın görevidir.
*****
Freud’un hiç katılmadığım ama dindar görünenlerin doğrulamak adına göbek çatlattığı bir sözü var; “Hayatın anlamı var mı sorusuna ancak din cevap verebilir. Bu anlamı aramak beyhude, arayan ise hastadır.”
Aramak hastalık değil elbet ama bazen arayışın hastalık sonrasında ancak gerçekleştiğini, hasta olmayanların arama gereği duymamasını görünce düşüncem Freud’a yaklaşacak telaşından (!) kendimi alamıyorum.
“Hastalık, insanın bedenini hissetmesidir” tesellisi işe yaramazsa eğer, bu hastalığın, kulluğu, ibadeti, duayı Allah’tan razı olacak kadar yapmak gibi bir şifası olduğunu düşünüyorum. Elbette Allah’ın razı olacağını yapmak ama yaptığın kulluk seni Allah’tan razı edecek kadar.
Ya etmiyorsa?
Yolda çok tabela varsa ayağı gazdan çekmekle başlayabiliriz.
[Hakan Zafer] 9.7.2018 [TR724]
Savaş veya barış teorisi Kur’an ayetleri ile temellendirilemez mi? [Ahmet Kurucan]
Beş yazılık serinin sonuna geldik. Biliyorsunuz bu seriye Kur’an’daki gayri müslimlere yönelik şiddet içeren ayetler çıkarılsın mesajını veren ve 300 Fransız’ın imzaladığı bildiri üzerine kaleme almaya başlamış ve birinci yazıda ayetlerin olgu ile alakasını, ikinci yazıda “gayri müslimlerle kesintisiz savaş esastır” diyenlerin cihad ayetlerini merkeze alan görüşlerini, üç ve dördüncü yazıda ise barışı savunanların bu ayetlere nasıl cevaplar verdiği ve barış düşüncelerini nasıl temellendirdiğini anlatmıştık. Şimdi sıra geldi şahsi değerlendirmelerime.
Kur’an 23 yıl içinde Müslümanların karşı karşıya kaldığı hadiseler merkezli özel ve genel, dinamik ve statik emir, yasak, tavsiye ve mesaj niteliğini taşıyan geçmiş ümmetlerin hikayelerini öncelikle 610-632 yılları arasında yaşayan ilk muhataplarına ve ardından kıyamete kadar gelecek Müslümanlara yol haritası çizen bir hitaptır. Hitabın ilk muhatapları hiçbir te’vil ve tefsire ihtiyaç duymadan, duyduğunda da Hz. Muhammed’in (sas) rehberliğinde Allah’ın muradını anlama imkanına sahipti. Sonraki nesiller ise bunu olgu-norm arasındaki ilişkiyi yerli yerine oturtarak yapabilirdi. Zira evrensel, tarih-üstü gibi kavramlarla anlatılmaya çalışılan mesajların keşfi ve hayata taşınmasının başka türlü imkânı yoktu. Bunun için aklî çabaya ve tabii ki metodolojiye ihtiyaç vardı. Nitekim bu ihtiyacı karşılamak, Allah’ın iradesini hâkim kılmak için Efendimizin vefatının hemen akabinde sahabe ve peşinden tabiin, tebe-i tabiin çok hummalı zihni bir gayretin içine girmiştir. Fıkıh, kelam, hadis ve tefsir başta bütün usul ilimleri bunun metodolojisini ortaya koymaya çalışan ilimlerdir. Siyer, megazi ve tarih de bu ilimlere sahih malzeme taşıma gayretini gütmüştür.
Yalnız erken dönemlerde yapılmaya çalışılan bu faaliyetler sonraki dönemlerde aynı canlılığını korumuş mudur? Aynı soruyu şöyle de sorabiliriz, eşyanın tabiatı, hayatın tabii akışı gereği statiklikten uzak mutlak dinamizm gerektiren, değişen ve gelişen sosyal, siyasal, ekonomik, ahlaki, hukuki, askeri vb. arka plan şartlarına göre sabitelerde sabit kalıp İlahi murad ve maksadı gerçekleştirecek teorik ve pratik değişimler yapılabilmiş midir? Bu ayrı bir yazı dizisinin konusu. Burada ısrarla vurgulamak istediğimiz husus, Kur’an ayetlerinin 610-632 yılları arasında yaşanan gerçekliklerden bağımsız olmadığıdır. Cihad ayetlerine evvel emirde bu gözle bakmak lazım. Bir başka tabirle cihad ayetleri yaşanan gerçekliklere bağlı olarak nazil olmuş ve o hadiselerde rol alan Müslümanların nasıl tavır alacağını açık-seçik ve net bir dille ifade eden, somut problemlerle somut çözümler üreten beyanlardır.
“İSLAM’A GÖRE” DENİLDİĞİNİ AN AKAR SULAR DURUYOR
“İslam’da uluslararası ilişkilerde esas olan savaş veya barış.” Yazı serisi boyunca bu cümleyi her iki tarafın görüşlerini aktarırken defalarca bilerek kullandım. Bana göre bu cümle ve onun ihtiva ettiği mana bütünüyle yanlış. Neden diyebilirsiniz? Çünkü böyle bir ezber var ve ben ezberi tekrar ettim ama aşağıda okuyacağınız düşünceleri yazının sonunda yazarak bir tashihe gideceğimi bile bile.
Bildiğiniz gibi “İslam’da”, “İslam’a göre” denildiğini an akar sular duruyor. Okuyucu bunları makalenin başında okuyunca veya konuşmanın evvelinde dinleyince biraz sonra okuyacağı ve duyacağı sözleri Allah’ın ve Hz. Peygamberin emri, yasağı ve tavsiyesi gibi algiliyor. Halbuki onlar beşerin ayet ve hadislerden anladığı şeyler. Bir başka tabirle üretilmiş beşeri düşünceler. Yorumlar, te’viller, tefsirler. Bu açıdan “İslam’da” veya “İslam’a göre” yerine “Müslüman hukukunda, Müslümanların tarihinde, İslami esaslara getirilen yorumlara göre” denilse çok daha doğru bir tanımlamadır. Bu denildiği takdirde İslam, Müslüman, hukuk, tarih, İslami esas, yorum kelimeleri yerli yerine oturmuş ve oturtulmuş olacak. Kimseyi itham etmeyelim; belki İslam’da diyen insanlar da böyle düşünüyor ama algı ve kabul öyle değil.
Bu önemli hususu yeri gelmişken biraz daha açacak olursak, İslam bir dinin adı. Bir başka anlatımla İslam, gerek Allah’ın ayetleri gerekse Hz. Peygamberin (sas) peygamber olarak kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanları bağlayıcı emir ve yasakları ile dolu sabitelerden müteşekkil bir manzumenin adıdır. Bu bağlamda bir din olarak İslam’ın uluslararası ilişkiler gibi tamamıyla dinamik, şartlara göre her an değişime açık bir meselede yeri, ancak ve ancak ilke, prensip ve değerlerini sunması itibariyle olur. Bu yaklaşımı ret aksini kabuldür ki o da İslam dinini yani onun kutsal kitabını teori, doktrin veya kanun kitabı, Peygamberini de bunu tatbikle mükellef olan bir zat olduğuna inanmak demektir. Halbuki uluslararası ilişkiler siyasi bir alandır ve bu alanda hâkim irade, statik ve dinamik güç olarak halkın ve yöneticilerin elindedir. Bununla alakalı teoriler geliştirecek, doktrinler üretecek ve bunları pratik hayata taşıyacak olan insanlardır, din değil. Öyleyse vakıaya mutabık olan “İslami değerler ışığında uluslararası ilişkilerde savaş mı barış mı esastır?” cümlesidir ve doğrusu da budur.
Ayrıca uluslararası ilişkiler modern manada devletin ortaya çıkmasından sonra ortaya atılmış bir kavramdır. Kur’an’ın nazil olduğu bundan 15 asır önceki Hicaz yarımadasında ne bugünkü manada bir devlet ve hükümet yapılanması ne de teorik düzlemde ilişkiler adına ortaya konulmuş çeşitli seçenekler söz konusuydu. Çok insaflı bir şekilde ifade edecek olursak “savaş, barış ve sulh” tan söz edebiliriz ki bugünkü dünyada uluslararası ilişkiler adına onlarca teoriden söz edilmektedir.
Cihad ayetleri Kur’an’da yer aldığına göre, savaş veya barış teorisi Kur’an ayetleri ile temellendirilemez mi? Elbette temellendirilebilir. Ama başta söylediğimiz olgu-norm ya da reel-politik ile ideal-politik arasındaki ilişkiyi unutmamak şartıyla. Olgu veya reel politik nüzul sürecinde yaşanan hadiseler üzerine somut çözümler getiren ayetler; ideal-politik ise gerek cihad ile alakalı ayetlerden gerekse Kur’an’a bütüncül gözle bakışın neticesi elde edilecek değerler, ilkeler ve prensiplerdir. Somut örnek verecek olursak, Bakara 191’de Mekke müşriklerini kastederek “onları nerede yakalarsanız öldürün” reel-politiğe, “fitne yani insanlara inançlarından dolayı baskı, zulüm, işkence yapma katilden beterdir.” ideal-politiğe işaret eder ki buradan çıkartılacak ilke din ve inanç özgürlüğüdür.
Burada şunu da özellikle kaydetmeliyim ki cihad ayetlerinde olgulardan norm çıkartma, reel-politik ile ideal-politik arasındaki farkı fark etme tarihi süreçte sunmaya çalıştığımız çerçeve içinde yapılamamıştır. Fransa’daki 300 imzalı Kur’an’dan şiddet içeren ayetler çıkartılsın bildirisinin altında yatan da biz Müslümanlara ve özellikle ulemaya bakan yani itibariyle en önemli sebeplerinden biri budur. Neden yapılamamıştır sorusunun cevabı ontoloji, epistemoloji ve metodoloji ana başlıkları altında müstakil bir yazı ile verilmesi gereken ayrı bir konudur.
***
Son olarak “İslam savaş dinidir” veya “İslam barış dinidir” sloganlarının –ki ben bunlara slogan diyorum- her ikisinin de doğru olduğunu düşünmüyorum. Hatta bu türlü indirgemeci ilmi yaklaşımlardan uzak klişe söylemlerin İslam dinini anlamanın önünde büyük engel teşkil ettiğine inanıyorum. Savaş ve barış uluslararası, devletlerarası münasebeti ilgilendiren siyasi bir konudur. Bu konuda içinde yaşadıkları şartlara bağlı olarak politika belirleyecek olanlar idarecilerdir. İdeal-politik olarak barış elbette öncelenir, öncelemek zorundadır ama şartların gerektirmesine bağlı olarak savaş da yapılabilir. Onun için savaşa da kapısı açık dengeli barış siyaseti İslami değerlere daha uygun bir tanımlamadır. Ama illa slogan kullanacağız diyorsanız İslam dinini savaş ve barıştan ziyade merhamet ve şefkat mayalı adalet dini olarak tanımlamak daha doğrudur. İslam varlığın tamamına karşı şefkat ve merhamet etmeyi ama aynı zamanda adil olmayı emreden dinin adıdır. Evet, İslam Müslüm-gayrı müslim, Türk, Kürt, Arap vb. dini ve etnik kimliğe bakmaksızın kadın-erkek, canlı-cansız Allah’ın bütün mahlukatına karşı şefkat ve merhameti emreden adalet dinidir.
***
Hasılı, medeniyet kavramlar üzerine inşa edilir. Bu cümleyi tersinden okuyup kavramlar medeniyeti inşa eder de diyebilirsiniz. Ama unutulmamalı kavramlar canlı bir organizma gibidir. İhtiva ettiği anlamlar yaşanan gerçekliğe bağlı olarak daralır, genişler, değişir, dönüşür. Bu gözle baktığımı zaman Kur’an kendi kavramlarını oluşturmuştur. Cihad da bunlardan biridir. Ama aradan geçen 15 asır içinde değişen şartlar bu kavramın anlam çerçevesini daraltmış, genişletmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür. Bugün Müslümanlar olarak bize düşen hem teori hem de pratikte bu kavramı Kur’anî zemine yeniden taşımak, aslına irca etmektir. Bu uzun yazı dizisi ile yapılmaya çalışılan da budur.
[Ahmet Kurucan] 9.7.2018 [TR724]
Kur’an 23 yıl içinde Müslümanların karşı karşıya kaldığı hadiseler merkezli özel ve genel, dinamik ve statik emir, yasak, tavsiye ve mesaj niteliğini taşıyan geçmiş ümmetlerin hikayelerini öncelikle 610-632 yılları arasında yaşayan ilk muhataplarına ve ardından kıyamete kadar gelecek Müslümanlara yol haritası çizen bir hitaptır. Hitabın ilk muhatapları hiçbir te’vil ve tefsire ihtiyaç duymadan, duyduğunda da Hz. Muhammed’in (sas) rehberliğinde Allah’ın muradını anlama imkanına sahipti. Sonraki nesiller ise bunu olgu-norm arasındaki ilişkiyi yerli yerine oturtarak yapabilirdi. Zira evrensel, tarih-üstü gibi kavramlarla anlatılmaya çalışılan mesajların keşfi ve hayata taşınmasının başka türlü imkânı yoktu. Bunun için aklî çabaya ve tabii ki metodolojiye ihtiyaç vardı. Nitekim bu ihtiyacı karşılamak, Allah’ın iradesini hâkim kılmak için Efendimizin vefatının hemen akabinde sahabe ve peşinden tabiin, tebe-i tabiin çok hummalı zihni bir gayretin içine girmiştir. Fıkıh, kelam, hadis ve tefsir başta bütün usul ilimleri bunun metodolojisini ortaya koymaya çalışan ilimlerdir. Siyer, megazi ve tarih de bu ilimlere sahih malzeme taşıma gayretini gütmüştür.
Yalnız erken dönemlerde yapılmaya çalışılan bu faaliyetler sonraki dönemlerde aynı canlılığını korumuş mudur? Aynı soruyu şöyle de sorabiliriz, eşyanın tabiatı, hayatın tabii akışı gereği statiklikten uzak mutlak dinamizm gerektiren, değişen ve gelişen sosyal, siyasal, ekonomik, ahlaki, hukuki, askeri vb. arka plan şartlarına göre sabitelerde sabit kalıp İlahi murad ve maksadı gerçekleştirecek teorik ve pratik değişimler yapılabilmiş midir? Bu ayrı bir yazı dizisinin konusu. Burada ısrarla vurgulamak istediğimiz husus, Kur’an ayetlerinin 610-632 yılları arasında yaşanan gerçekliklerden bağımsız olmadığıdır. Cihad ayetlerine evvel emirde bu gözle bakmak lazım. Bir başka tabirle cihad ayetleri yaşanan gerçekliklere bağlı olarak nazil olmuş ve o hadiselerde rol alan Müslümanların nasıl tavır alacağını açık-seçik ve net bir dille ifade eden, somut problemlerle somut çözümler üreten beyanlardır.
“İSLAM’A GÖRE” DENİLDİĞİNİ AN AKAR SULAR DURUYOR
“İslam’da uluslararası ilişkilerde esas olan savaş veya barış.” Yazı serisi boyunca bu cümleyi her iki tarafın görüşlerini aktarırken defalarca bilerek kullandım. Bana göre bu cümle ve onun ihtiva ettiği mana bütünüyle yanlış. Neden diyebilirsiniz? Çünkü böyle bir ezber var ve ben ezberi tekrar ettim ama aşağıda okuyacağınız düşünceleri yazının sonunda yazarak bir tashihe gideceğimi bile bile.
Bildiğiniz gibi “İslam’da”, “İslam’a göre” denildiğini an akar sular duruyor. Okuyucu bunları makalenin başında okuyunca veya konuşmanın evvelinde dinleyince biraz sonra okuyacağı ve duyacağı sözleri Allah’ın ve Hz. Peygamberin emri, yasağı ve tavsiyesi gibi algiliyor. Halbuki onlar beşerin ayet ve hadislerden anladığı şeyler. Bir başka tabirle üretilmiş beşeri düşünceler. Yorumlar, te’viller, tefsirler. Bu açıdan “İslam’da” veya “İslam’a göre” yerine “Müslüman hukukunda, Müslümanların tarihinde, İslami esaslara getirilen yorumlara göre” denilse çok daha doğru bir tanımlamadır. Bu denildiği takdirde İslam, Müslüman, hukuk, tarih, İslami esas, yorum kelimeleri yerli yerine oturmuş ve oturtulmuş olacak. Kimseyi itham etmeyelim; belki İslam’da diyen insanlar da böyle düşünüyor ama algı ve kabul öyle değil.
Bu önemli hususu yeri gelmişken biraz daha açacak olursak, İslam bir dinin adı. Bir başka anlatımla İslam, gerek Allah’ın ayetleri gerekse Hz. Peygamberin (sas) peygamber olarak kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanları bağlayıcı emir ve yasakları ile dolu sabitelerden müteşekkil bir manzumenin adıdır. Bu bağlamda bir din olarak İslam’ın uluslararası ilişkiler gibi tamamıyla dinamik, şartlara göre her an değişime açık bir meselede yeri, ancak ve ancak ilke, prensip ve değerlerini sunması itibariyle olur. Bu yaklaşımı ret aksini kabuldür ki o da İslam dinini yani onun kutsal kitabını teori, doktrin veya kanun kitabı, Peygamberini de bunu tatbikle mükellef olan bir zat olduğuna inanmak demektir. Halbuki uluslararası ilişkiler siyasi bir alandır ve bu alanda hâkim irade, statik ve dinamik güç olarak halkın ve yöneticilerin elindedir. Bununla alakalı teoriler geliştirecek, doktrinler üretecek ve bunları pratik hayata taşıyacak olan insanlardır, din değil. Öyleyse vakıaya mutabık olan “İslami değerler ışığında uluslararası ilişkilerde savaş mı barış mı esastır?” cümlesidir ve doğrusu da budur.
Ayrıca uluslararası ilişkiler modern manada devletin ortaya çıkmasından sonra ortaya atılmış bir kavramdır. Kur’an’ın nazil olduğu bundan 15 asır önceki Hicaz yarımadasında ne bugünkü manada bir devlet ve hükümet yapılanması ne de teorik düzlemde ilişkiler adına ortaya konulmuş çeşitli seçenekler söz konusuydu. Çok insaflı bir şekilde ifade edecek olursak “savaş, barış ve sulh” tan söz edebiliriz ki bugünkü dünyada uluslararası ilişkiler adına onlarca teoriden söz edilmektedir.
Cihad ayetleri Kur’an’da yer aldığına göre, savaş veya barış teorisi Kur’an ayetleri ile temellendirilemez mi? Elbette temellendirilebilir. Ama başta söylediğimiz olgu-norm ya da reel-politik ile ideal-politik arasındaki ilişkiyi unutmamak şartıyla. Olgu veya reel politik nüzul sürecinde yaşanan hadiseler üzerine somut çözümler getiren ayetler; ideal-politik ise gerek cihad ile alakalı ayetlerden gerekse Kur’an’a bütüncül gözle bakışın neticesi elde edilecek değerler, ilkeler ve prensiplerdir. Somut örnek verecek olursak, Bakara 191’de Mekke müşriklerini kastederek “onları nerede yakalarsanız öldürün” reel-politiğe, “fitne yani insanlara inançlarından dolayı baskı, zulüm, işkence yapma katilden beterdir.” ideal-politiğe işaret eder ki buradan çıkartılacak ilke din ve inanç özgürlüğüdür.
Burada şunu da özellikle kaydetmeliyim ki cihad ayetlerinde olgulardan norm çıkartma, reel-politik ile ideal-politik arasındaki farkı fark etme tarihi süreçte sunmaya çalıştığımız çerçeve içinde yapılamamıştır. Fransa’daki 300 imzalı Kur’an’dan şiddet içeren ayetler çıkartılsın bildirisinin altında yatan da biz Müslümanlara ve özellikle ulemaya bakan yani itibariyle en önemli sebeplerinden biri budur. Neden yapılamamıştır sorusunun cevabı ontoloji, epistemoloji ve metodoloji ana başlıkları altında müstakil bir yazı ile verilmesi gereken ayrı bir konudur.
***
Son olarak “İslam savaş dinidir” veya “İslam barış dinidir” sloganlarının –ki ben bunlara slogan diyorum- her ikisinin de doğru olduğunu düşünmüyorum. Hatta bu türlü indirgemeci ilmi yaklaşımlardan uzak klişe söylemlerin İslam dinini anlamanın önünde büyük engel teşkil ettiğine inanıyorum. Savaş ve barış uluslararası, devletlerarası münasebeti ilgilendiren siyasi bir konudur. Bu konuda içinde yaşadıkları şartlara bağlı olarak politika belirleyecek olanlar idarecilerdir. İdeal-politik olarak barış elbette öncelenir, öncelemek zorundadır ama şartların gerektirmesine bağlı olarak savaş da yapılabilir. Onun için savaşa da kapısı açık dengeli barış siyaseti İslami değerlere daha uygun bir tanımlamadır. Ama illa slogan kullanacağız diyorsanız İslam dinini savaş ve barıştan ziyade merhamet ve şefkat mayalı adalet dini olarak tanımlamak daha doğrudur. İslam varlığın tamamına karşı şefkat ve merhamet etmeyi ama aynı zamanda adil olmayı emreden dinin adıdır. Evet, İslam Müslüm-gayrı müslim, Türk, Kürt, Arap vb. dini ve etnik kimliğe bakmaksızın kadın-erkek, canlı-cansız Allah’ın bütün mahlukatına karşı şefkat ve merhameti emreden adalet dinidir.
***
Hasılı, medeniyet kavramlar üzerine inşa edilir. Bu cümleyi tersinden okuyup kavramlar medeniyeti inşa eder de diyebilirsiniz. Ama unutulmamalı kavramlar canlı bir organizma gibidir. İhtiva ettiği anlamlar yaşanan gerçekliğe bağlı olarak daralır, genişler, değişir, dönüşür. Bu gözle baktığımı zaman Kur’an kendi kavramlarını oluşturmuştur. Cihad da bunlardan biridir. Ama aradan geçen 15 asır içinde değişen şartlar bu kavramın anlam çerçevesini daraltmış, genişletmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür. Bugün Müslümanlar olarak bize düşen hem teori hem de pratikte bu kavramı Kur’anî zemine yeniden taşımak, aslına irca etmektir. Bu uzun yazı dizisi ile yapılmaya çalışılan da budur.
[Ahmet Kurucan] 9.7.2018 [TR724]
Sıcaklar nefesinizi kesmesin!
Sıcaklarla birlikte nem oranının da artmasıyla özellikle astım ve KOAH hastaları ciddi sorunlar yaşayabiliyor. Yaz aylarına özgü polen ve küf mantarları da solunum sıkıntısına sebep oluyor. Sıcak, nem yüksekliği ve polenler astımı tetiklediğini belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Metin Özkan, ’’Bu aylarda kalp, diyabet ve böbrek hastalarının kullandığı ilaçlar ısı dengelemesinden ötürü zorluklara neden olabilir. Bu yüzden gerekli tedbirlerin alınması büyük önem taşıyor.’’ uyarısında bulunuyor.
Amerika’da yapılan bir çalışmada hava sıcaklığındaki 10 derecelik artışın aynı gün içinde acil servise başvuranların sayısını 4.3 kat artırdığını göstermektedir. Vücudun ısı düzenlemesini yapamamasıyla hava kirliliği ve nem yüksekliği 75 yaş üstü insanlarda solunum sistemi hastalıklarına bağlı hastaneye yatışları yüzde 90’lara kadar artıyor. Astım, hava yollarında mikrobik olmayan iltihaplanma ve daralmaya bağlı olarak nefes alıp vermede zorlanma, öksürük, göğüste sıkışma gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Sıcak, nem yüksekliği ve yaz aylarındaki bazı polenler hastalığın kötüleşmesine açabiliyor.
Depresyon nefes darlığını tetikliyor
Yapılan çalışmalarda aşırı sıcak ve nemin neden olduğu endişe yani anksiyete ve depresyonun da nefes darlığını artırdığını gösteriyor. Nem ve sıcak hava durumunda vücut kendini soğutmak için daha fazla ve sık soluma ihtiyacı hisseder. Bu da daha fazla polen ve nem anlamına geliyor. Sürekli sıcak ve nemli havaya maruz kalmak sıcak çarpması olasılığını artırır. Bunun sık belirtileri baş dönmesi, şuur bulanıklığı, ciddi baş ağrıları ve bayılmadır. Sıcak çarpması acil müdahale edilmezse ölümcül olabilmektedir. Astım ve KOAH hastalarında bu risk daha fazladır.
Sıcak havalarda solunum sorunu yaşamamak ne yapılabilir:
[TR724] 9.7.2018
Amerika’da yapılan bir çalışmada hava sıcaklığındaki 10 derecelik artışın aynı gün içinde acil servise başvuranların sayısını 4.3 kat artırdığını göstermektedir. Vücudun ısı düzenlemesini yapamamasıyla hava kirliliği ve nem yüksekliği 75 yaş üstü insanlarda solunum sistemi hastalıklarına bağlı hastaneye yatışları yüzde 90’lara kadar artıyor. Astım, hava yollarında mikrobik olmayan iltihaplanma ve daralmaya bağlı olarak nefes alıp vermede zorlanma, öksürük, göğüste sıkışma gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Sıcak, nem yüksekliği ve yaz aylarındaki bazı polenler hastalığın kötüleşmesine açabiliyor.
Depresyon nefes darlığını tetikliyor
Yapılan çalışmalarda aşırı sıcak ve nemin neden olduğu endişe yani anksiyete ve depresyonun da nefes darlığını artırdığını gösteriyor. Nem ve sıcak hava durumunda vücut kendini soğutmak için daha fazla ve sık soluma ihtiyacı hisseder. Bu da daha fazla polen ve nem anlamına geliyor. Sürekli sıcak ve nemli havaya maruz kalmak sıcak çarpması olasılığını artırır. Bunun sık belirtileri baş dönmesi, şuur bulanıklığı, ciddi baş ağrıları ve bayılmadır. Sıcak çarpması acil müdahale edilmezse ölümcül olabilmektedir. Astım ve KOAH hastalarında bu risk daha fazladır.
Sıcak havalarda solunum sorunu yaşamamak ne yapılabilir:
- Mümkün olduğu kadar klimalı bir ortamda, kapalı alanda kalın. Özellikle kuru havalarda rüzgar varsa dışarıya çıkmayın
- Açık renk, ince kıyafetler giyinin. Bol sıvı alının. Dışarı çıkarken geniş kenarlı gözlükler kullanın. Çok alerjik yapıya sahip olanlar ve astım hastaları alerji maskeleri kullanmalı.
- Kullandığınız ilaçlar varsa her an elinizin altında olsun
- Çim biçme, yabani ot temizleme gibi işlerinden uzak durun.
- Tatil yapılacak yerleri alerjenler açısından gözden geçirin
- Dışarıda giyilen kıyafetler eve dönünce değiştirin. Çamaşırlar, havlu ve çarşafları dışarıda kurutmayın
- Polen yoğunluğunun fazla olduğu saatlerde kapı ve pencereleri kapalı tutun. Evde ve arabada cam açmak yerine bakımları düzenli olarak yapılan ve polen filtreli klimalar kullanın.
- Yaşam alanlarının nem oranını düşük tutun.
- Ev temizliği HEPA filtresi içeren vakumlu bir süpürge ile yapılmalıdır.
[TR724] 9.7.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)