Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya bu sabah yayınlanan Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile görevden alındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı görevden aldı, yerine yardımcısı Murat Uysal’ı atadı.
CHP 26. Dönem Milletvekili ve gazeteci Barış Yarkadaş, Murat Çetinkaya’nın görevden alınmasının arka planında ‘kefen parası’ itirazı olduğunu kaydetti.
‘ÇETİNKAYA, MB’NİN İHTİYAT AKÇESİNİN BÜTÇEYE DEVRİNE İTİRAZ ETTİ’
Çetinkaya’nın ‘kefen parası’ olarak bilinen İhtiyat Akçesi’ni Hazine’ye devretmeye itiraz etmesi nedeniyle görevde alındığını öne süren Yarkadaş’ın, sosyal medya hesabı üzerinden yazdıkları şöyle:
“Merkez Bankası Bşk. Murat Çetinkaya, “kefen parası” olarak da bilinen “İhtiyat Akçesi”nin Hazine’ye devrine itiraz ettiği için görevden alındı. 2. Dünya Savaşı koşullarında bile bağımsızlığını korumayı başaran MB’nin getirildiği hal üzücü… AKP hiçbir kurumda itibar bırakmadı.”
‘İHTİYAT’ AKÇESİ NEDİR?
Merkez Bankası’nın kara gün akçesi olarak bilinen, zor durumlar için kenarda tuttuğu 40 milyar TL değerindeki İhtiyat Akçesi İstanbul seçimleri öncesi Hazine’ye aktarılmak istenmişti.
Aynı zamanda “Yedek Akçe” de denen İhtiyat Akçesi, Merkez Bankası’nın kanun gereği olağanüstü durumlarda kullanılmak üzere kenara ayırdığı rezervler anlamına geliyor. Şu anda MB’de yaklaşık 40 milyar TL’nin yedek akçe olarak rezervlerde olduğu biliniyor.
[Kronos.News] 6.7.2019
Prof. Dr. Yeldan: Türkiye’de enflasyon dünya ortalamasının üç katı
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) geçtiğimiz gün açıkladığı Haziran ayı enflasyonu, bir önceki aya oranla daha az bir artış sağlayarak, yüzde 0,03 oldu. Yıllık artış ise yüzde 15.72 olarak açıklandı. Mevcut verilere göre, Türkiye’deki enflasyon oranları hala dünya ortalaması üzerinde. Buna ilave olarak üretici fiyat enflasyonunun yüzde 25 seviyesinde seyretmesi ve ÜFE-TÜFE arasındaki farkın çift hanede olması, artışın yaşanacağına işaret ediyor.
ALBAYRAK: ENFLASYONDA HEDEFLERİMİZİN BİLE ALTINDAYIZ
Tartışılan bir diğer konu ise Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın en son açıklanan enflasyon rakamlarını bir ekonomi yönetimi başarısı şeklinde lanse ederek, “Enflasyonda düşüş trendi sürüyor. Haziran rakamları ile yıllık hedefimizin altına geldik. Gıda tarafındaki kazanımlarımızı özellikle yapısal adımlarımızla koruyacak ve önce tek haneli enflasyonları görecek, ardından yılık hedeflerimizin altında bir oranda kapatacağız” demesiydi.
Uzmanlar, verilerindeki düşüşün sebebini son dönemde petrol fiyatlarındaki iniş trendi, Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) faizleri indireceğine ilişkin beklenti ve Osaka görüşmelerinin piyasalara “olumlu hava” olarak yansıtılmasından kaynaklandığı belirtiyor.
Enflasyon rakamlarını ve olası gelişmeleri değerlendiren İktisat profesörü Erinç Yeldan, fiyatlardaki artışın devam ettiğini söyleyerek, “Kriz biçim değiştiriyor” yorumu yaptı.
‘ENFLASYON DÜNYA ORTALAMASININ ÜÇ MİSLİ’
Enflasyonun malların ya da hizmetlerin fiyatlarındaki artış hızı olduğunu söyleyen Yeldan, fiyatların artma sürecinin devam ettiğinin altını çizdi. Yeldan, şu değerlendirmede bulundu: “Türkiye’nin son yakın geçmişse kadar enflasyon rakamları TÜFE’de kabaca yüzde 20, ÜFE’ de ise yüzde 30 civarlarındaydı. Şimdi en son geçtiğimiz ayın enflasyon verisine baktığımızda; fiyatların artma hızı düşmüş ama fiyatların artması süreci devam ediyor. O da demektir ki fiyatlar bir önceki seneye oranla yüzde 15 artmış. Artış hızındaki yavaşlama fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor. Fiyatlar yükselmeye devam ediyor fakat eski hızında değil, daha yavaş bir tempoda artması anlamına geliyor. Ama bu yavaş tempoya rağmen, Türkiye’yi gelişmiş ya da diğer gelişmekte olan ülkelerle kıyasladığımız zaman Türkiye’deki enflasyon dünya ortalamasının üç misli. Dolayısıyla enflasyondaki gerileme olumlu ancak Türkiye hala dünyanın enflasyon oranı en yüksek ülkelerinden birisi.”
‘KRİZ; İŞSİZLİK, DÜŞÜK TALEP, ARTAN YOKSULLUK OLARAK TEZAHÜR EDİYOR’
Yeldan, enflasyondaki artış hızının düşüşünün “çok doğal” olduğunu belirterek, şöyle açıkladı: “Çünkü artık yüzde 20, yüzde 30 gibi son derece yüksek fiyat artışlarına ne bütçe, ne maaş dayanır. Halk zorunlu olarak fedakârlık ediyor. Sağlık masraflarında, yemeklerinde ya da diğer bir çok alanda fedakarlık ediyor. Yani azalan reel gelirde maaşlar göreceli olarak alınımı düşürüyor. Talepteki daralma böylelikle daha az talep, daha az tüketim, daha az yatırım şeklinde ilerliyor. Yani ekonomideki kriz artık fiyat artışları yolu ile değil, kendisini doğrudan doğruya işsizlik, düşük talep, düşük milli gelir ve artan yoksulluk olarak tezahür ediyor. Krizin biçimi yüksek enflasyondan yüksek işsizlik, yüksek yoksulluk ve daha düşük tüketim ve daha düşük refah olarak tezahür ediyor. Dolayısıyla krizi atlatmadık ve krizi çok doğal olan yoksulluk ve talep azalması olarak kendisini gösteriyor.”
‘RESESYON (DURGUNLUK) DEVAM EDECEK’
ÜFE ile TÜFE arasındaki makasın geniş olmasının resesyonun (durgunluk) devam edeceği anlamına geldiğini söyleyen Yeldan, ÜFE ile TÜFE arasındaki farkın fazla olması meselesinin çok uzun süreden bu yana Türkiye’de devam ettiğini aktardı. Yeldan devamla şunları söyledi: “Neredeyse iki seneye yakın bir süredir ÜFE yani üretici fiyatı endeksi içindeki en önemli kalem, elektrik, enerji ve imalat sanayiye girdi sağlayan diğer mallar. Ama halkı ilgilendiren en önemli şey elektrik ve enerji maliyeti. Elektrik ve enerji maliyetleri sanayiye, tarıma, bankacılığa yani tüm hizmetlere, her şeye girdi olarak çok önemli bir kalem. Üretim maliyeti artıkça, ilerideki dönemde maliyet artışı nedeni ile tüketici fiyatları da artacak. Girdi malların maliyetleri de yükselecek. Dolayısı ile Türkiye’de çok uzun süreden beri yüksek maliyetli, yüksek girdi maliyetli bir enflasyon süreci yaşıyordu. Ekonomi buna şuanda tüketim talebini kısarak, yoksullaşma ile beraber bir uyum gösterdi. İleri ki dönemde bu artan üretim maliyeti hele hele eklenen son zamlar ile birlikte, tüketici fiyatlarda tekrardan ivmelenmeye yol açacak.
‘KRİZ BİÇİM DEĞİŞTİRİYOR’
Sonuç olarak ÜFE ile TÜFE arasındaki farkın büyük olması, resesyonun devam edeceğini gösteriyor. Kriz biçim değiştiriyor. Krizin yapısal nedenleri yüksek dış borç, yüksek üretim maliyetleri, ithalata bağımlı çarpık sanayileşme. Bunlar düzeltilmediği sürece Türkiye’yi yoksullaştırıcı bir büyümeden başka bir şey kazandırmaz.”
[Kronos.News] 6.7.2019
ALBAYRAK: ENFLASYONDA HEDEFLERİMİZİN BİLE ALTINDAYIZ
Tartışılan bir diğer konu ise Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın en son açıklanan enflasyon rakamlarını bir ekonomi yönetimi başarısı şeklinde lanse ederek, “Enflasyonda düşüş trendi sürüyor. Haziran rakamları ile yıllık hedefimizin altına geldik. Gıda tarafındaki kazanımlarımızı özellikle yapısal adımlarımızla koruyacak ve önce tek haneli enflasyonları görecek, ardından yılık hedeflerimizin altında bir oranda kapatacağız” demesiydi.
Uzmanlar, verilerindeki düşüşün sebebini son dönemde petrol fiyatlarındaki iniş trendi, Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) faizleri indireceğine ilişkin beklenti ve Osaka görüşmelerinin piyasalara “olumlu hava” olarak yansıtılmasından kaynaklandığı belirtiyor.
Enflasyon rakamlarını ve olası gelişmeleri değerlendiren İktisat profesörü Erinç Yeldan, fiyatlardaki artışın devam ettiğini söyleyerek, “Kriz biçim değiştiriyor” yorumu yaptı.
‘ENFLASYON DÜNYA ORTALAMASININ ÜÇ MİSLİ’
Enflasyonun malların ya da hizmetlerin fiyatlarındaki artış hızı olduğunu söyleyen Yeldan, fiyatların artma sürecinin devam ettiğinin altını çizdi. Yeldan, şu değerlendirmede bulundu: “Türkiye’nin son yakın geçmişse kadar enflasyon rakamları TÜFE’de kabaca yüzde 20, ÜFE’ de ise yüzde 30 civarlarındaydı. Şimdi en son geçtiğimiz ayın enflasyon verisine baktığımızda; fiyatların artma hızı düşmüş ama fiyatların artması süreci devam ediyor. O da demektir ki fiyatlar bir önceki seneye oranla yüzde 15 artmış. Artış hızındaki yavaşlama fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor. Fiyatlar yükselmeye devam ediyor fakat eski hızında değil, daha yavaş bir tempoda artması anlamına geliyor. Ama bu yavaş tempoya rağmen, Türkiye’yi gelişmiş ya da diğer gelişmekte olan ülkelerle kıyasladığımız zaman Türkiye’deki enflasyon dünya ortalamasının üç misli. Dolayısıyla enflasyondaki gerileme olumlu ancak Türkiye hala dünyanın enflasyon oranı en yüksek ülkelerinden birisi.”
‘KRİZ; İŞSİZLİK, DÜŞÜK TALEP, ARTAN YOKSULLUK OLARAK TEZAHÜR EDİYOR’
Yeldan, enflasyondaki artış hızının düşüşünün “çok doğal” olduğunu belirterek, şöyle açıkladı: “Çünkü artık yüzde 20, yüzde 30 gibi son derece yüksek fiyat artışlarına ne bütçe, ne maaş dayanır. Halk zorunlu olarak fedakârlık ediyor. Sağlık masraflarında, yemeklerinde ya da diğer bir çok alanda fedakarlık ediyor. Yani azalan reel gelirde maaşlar göreceli olarak alınımı düşürüyor. Talepteki daralma böylelikle daha az talep, daha az tüketim, daha az yatırım şeklinde ilerliyor. Yani ekonomideki kriz artık fiyat artışları yolu ile değil, kendisini doğrudan doğruya işsizlik, düşük talep, düşük milli gelir ve artan yoksulluk olarak tezahür ediyor. Krizin biçimi yüksek enflasyondan yüksek işsizlik, yüksek yoksulluk ve daha düşük tüketim ve daha düşük refah olarak tezahür ediyor. Dolayısıyla krizi atlatmadık ve krizi çok doğal olan yoksulluk ve talep azalması olarak kendisini gösteriyor.”
‘RESESYON (DURGUNLUK) DEVAM EDECEK’
ÜFE ile TÜFE arasındaki makasın geniş olmasının resesyonun (durgunluk) devam edeceği anlamına geldiğini söyleyen Yeldan, ÜFE ile TÜFE arasındaki farkın fazla olması meselesinin çok uzun süreden bu yana Türkiye’de devam ettiğini aktardı. Yeldan devamla şunları söyledi: “Neredeyse iki seneye yakın bir süredir ÜFE yani üretici fiyatı endeksi içindeki en önemli kalem, elektrik, enerji ve imalat sanayiye girdi sağlayan diğer mallar. Ama halkı ilgilendiren en önemli şey elektrik ve enerji maliyeti. Elektrik ve enerji maliyetleri sanayiye, tarıma, bankacılığa yani tüm hizmetlere, her şeye girdi olarak çok önemli bir kalem. Üretim maliyeti artıkça, ilerideki dönemde maliyet artışı nedeni ile tüketici fiyatları da artacak. Girdi malların maliyetleri de yükselecek. Dolayısı ile Türkiye’de çok uzun süreden beri yüksek maliyetli, yüksek girdi maliyetli bir enflasyon süreci yaşıyordu. Ekonomi buna şuanda tüketim talebini kısarak, yoksullaşma ile beraber bir uyum gösterdi. İleri ki dönemde bu artan üretim maliyeti hele hele eklenen son zamlar ile birlikte, tüketici fiyatlarda tekrardan ivmelenmeye yol açacak.
‘KRİZ BİÇİM DEĞİŞTİRİYOR’
Sonuç olarak ÜFE ile TÜFE arasındaki farkın büyük olması, resesyonun devam edeceğini gösteriyor. Kriz biçim değiştiriyor. Krizin yapısal nedenleri yüksek dış borç, yüksek üretim maliyetleri, ithalata bağımlı çarpık sanayileşme. Bunlar düzeltilmediği sürece Türkiye’yi yoksullaştırıcı bir büyümeden başka bir şey kazandırmaz.”
[Kronos.News] 6.7.2019
Merkez Bankası'nda gece yarısı depremi: Başkan görevden alındı
Adalet ve Kalkınma Partisi lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Merkez Bankası'na müdahale etti. 20 Nisan 2020'ye Merkez Bankası Başkanlığı görevinde bulunma hakkı olan Murat Çetinkaya gece yarısı kararnamesi ile görevden alındı. Çetinkaya'nın yerine yardımcısı Murat Uysal Atandı. Erdoğan, 20 Haziran'da, "Bu faiz politikasından Türkiye'nin dikkatli bir dönüş yapması lazım." demişti.
SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Merkez Bankası'nda gece yarısı depremi... Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya görevden alındı. Çetinkaya'nın yerine yardımcısı Murat Uysal atandı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan Merkez Bankası Başkanı Atama Kararı, Resmi Gazete’de yayımlandı.
Murat Çetinkaya'nın (sağdan 3'üncü ) görev süresi 20 Nisan 2020 tarihinde dolacaktı. Erdoğan, Çetinkaya'nın yerine yardımcısı Murat Uysal'ı (sağdan 2'nci) tayin etti.
20 HAZİRAN'DA İŞARETİ VERMİŞTİ
Erdoğan, 20 Haziran'da yabancı gazetecilerle bir araya gelmiş ve bu toplantıda Merkez Bankası'na müdahale edeceği imasında bulunmuştu.
Erdoğan aynı toplantıda, "Amerikan Merkez Bankası (Fed) faizleri düşürdü, fakat benim ülkemde yüzde 24'lerde. Böyle bir şey olmaz. Bu yüzden çok yakında buna kesin bir çözüm bulacağız. Bu faiz politikasından Türkiye'nin dikkatli bir dönüş yapması lazım." ifadelerini kullanmıştı.
KANUNDAKİ MADDELER ERDOĞAN'IN KARARNAMESİ İLE DEĞİŞMİŞTİ
4 Temmuz 2018'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile TCMB Başkanı ve yardımcılarının atama yetkisi doğrudan cumhurbaşkanına verilmişti.
Aynı kararname ile TCMB başkan, başkan yardımcıları ve para politikası kurulu üyelerinin görev süresi beş yıldan dört yıla indirilmişti.
Söz konusu kararname ile TCMB başkan yardımcıları için aranan "meslekleriyle ilgili en az on yıl çalışma ve başkanın önerisi ile müşterek kararla beş yıl süreyle atanma" ibaresi de kaldırılmıştı.
1211 sayılı Merkez Bankası Kanunu'na göre başkanın görev süresi beş yıl.
KANUN AYNEN DURUYOR
Merkez Bankası Kanunu'nda yer alan hükümlere dair Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) herhangi bir değişiklik yapılmadığı halde Erdoğan'ın imzası ile yayımlanan kararname ile başkan ve yardımcıların görev süreleri beş yıldan dört yıla indirilmişti.
Kararnamenin yıl dönümünde özerkliği tamamen ortadan kalkan Merkez Bankası doğrudan Saray'a bağlanmış oldu.
Erdoğan kendi tayin ettiği Murat Çetinkaya'yı faiz indirimine yanaşmadığı için görevden aldı.
MURAT UYSAL KİMDİR?
1971 yılında İstanbul'da doğan Murat Uysal, Galatasaray Lisesi'nin ardından İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi (İngilizce) İktisat Bölümünden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü Bankacılık Anabilim dalında yüksek lisans yaptı.
Meslek hayatına 1998 yılında bankacılık sektöründe başlayan Uysal, 2007-2011 tarihleri arasında Türkiye Halk Bankası'nda Para ve Sermaye Piyasaları Daire Başkanı olarak görev yaptı.
2011 yılı kasım ayından itibaren de Türkiye Halk Bankasında Hazine Yönetimi'nden sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürüttü.
2012-2014 yılları arasında Halk Portföy A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini ifa etti.
2014 yılı Mart ayından itibaren ise Halk Yatırım Menkul Değerler A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini sürdürdü.
Uysal, 9 Haziran 2016 tarihinde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı'na atanmıştı.
IMF "TAM BAĞIMSIZLIK" ŞARTI İLE KREDİ VERMİŞTİ
Türkiye, 2001 yılında patlak veren ekonomik krizden çıkış için Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) kapısını çalmıştı.
IMF'nin 30 milyar dolar kredi için şart koştuğu değişikliklerden biri de Merkez Bankası'na "tam bağımsızlık" hakkı verilmesiydi.
25 Nisan 2001 tarihli ve 4651 sayılı Kanun ile Merkez Bankası Kanunu'nun 4'üncü maddesi şu şekilde değiştirilmişti: "Bankanın temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Banka, fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisi belirler."
Erdoğan'ın son bir yılda kanuna rağmen yaptığı müdahaleler ile 2001 öncesine dönülmüş oldu ve TCMB'nin hükümetten bağımsız karar alma imtiyazına son verildi.
YENİ TCMB BAŞKANI UYSAL NE YAPACAK?
Erdoğan, Doç. Dr. Erdem Başçı gibi başarılı ve para politikasında ihtisas yapmış bir ismi talimatlarını yerine getirmediği için 2'nci kez TCMB Başkanlığı'na atamak yerine Çetinkaya'yı tercih etmişti.
Aynı şekilde Erdoğan'ın gece yarısı kararnamesi ile göreve getirdiği Uysal'dan beklentisi gayet açık: Faizleri indirin!
Nisan ayında banka Genel Kurulu tarafından TCMB Banka Meclisi'ne atanan iki üye göreve baştılmamış ve iki ismin yerine hükümetin uygun gördüğü iki isim atanmıştı.
Kararın Resmi Gazete'de yayımlanmasının akabinde ilk mesajını paylaşan Murat Uysal, "Para politikaları araçlarını bağımsız olarak uygulamaya devam edeceğim. Uygulanacak politikalarla ilgili iletişim kanallarını üst düzeyde kullanacağım." dedi.
Erdoğan kafasındaki para politikası için taşları tek tek döşerken, Uysal'ın Saray'ın "faiz indirin" baskısına ne kadar direnebileceğini ve ne kadar bağımsız karar alabileceğini zaman gösterecek.
[TR724] 6.7.2019
SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Merkez Bankası'nda gece yarısı depremi... Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya görevden alındı. Çetinkaya'nın yerine yardımcısı Murat Uysal atandı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan Merkez Bankası Başkanı Atama Kararı, Resmi Gazete’de yayımlandı.
Murat Çetinkaya'nın (sağdan 3'üncü ) görev süresi 20 Nisan 2020 tarihinde dolacaktı. Erdoğan, Çetinkaya'nın yerine yardımcısı Murat Uysal'ı (sağdan 2'nci) tayin etti.
20 HAZİRAN'DA İŞARETİ VERMİŞTİ
Erdoğan, 20 Haziran'da yabancı gazetecilerle bir araya gelmiş ve bu toplantıda Merkez Bankası'na müdahale edeceği imasında bulunmuştu.
Erdoğan aynı toplantıda, "Amerikan Merkez Bankası (Fed) faizleri düşürdü, fakat benim ülkemde yüzde 24'lerde. Böyle bir şey olmaz. Bu yüzden çok yakında buna kesin bir çözüm bulacağız. Bu faiz politikasından Türkiye'nin dikkatli bir dönüş yapması lazım." ifadelerini kullanmıştı.
KANUNDAKİ MADDELER ERDOĞAN'IN KARARNAMESİ İLE DEĞİŞMİŞTİ
4 Temmuz 2018'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile TCMB Başkanı ve yardımcılarının atama yetkisi doğrudan cumhurbaşkanına verilmişti.
Aynı kararname ile TCMB başkan, başkan yardımcıları ve para politikası kurulu üyelerinin görev süresi beş yıldan dört yıla indirilmişti.
Söz konusu kararname ile TCMB başkan yardımcıları için aranan "meslekleriyle ilgili en az on yıl çalışma ve başkanın önerisi ile müşterek kararla beş yıl süreyle atanma" ibaresi de kaldırılmıştı.
1211 sayılı Merkez Bankası Kanunu'na göre başkanın görev süresi beş yıl.
KANUN AYNEN DURUYOR
Merkez Bankası Kanunu'nda yer alan hükümlere dair Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) herhangi bir değişiklik yapılmadığı halde Erdoğan'ın imzası ile yayımlanan kararname ile başkan ve yardımcıların görev süreleri beş yıldan dört yıla indirilmişti.
Kararnamenin yıl dönümünde özerkliği tamamen ortadan kalkan Merkez Bankası doğrudan Saray'a bağlanmış oldu.
Erdoğan kendi tayin ettiği Murat Çetinkaya'yı faiz indirimine yanaşmadığı için görevden aldı.
MURAT UYSAL KİMDİR?
1971 yılında İstanbul'da doğan Murat Uysal, Galatasaray Lisesi'nin ardından İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi (İngilizce) İktisat Bölümünden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü Bankacılık Anabilim dalında yüksek lisans yaptı.
Meslek hayatına 1998 yılında bankacılık sektöründe başlayan Uysal, 2007-2011 tarihleri arasında Türkiye Halk Bankası'nda Para ve Sermaye Piyasaları Daire Başkanı olarak görev yaptı.
2011 yılı kasım ayından itibaren de Türkiye Halk Bankasında Hazine Yönetimi'nden sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürüttü.
2012-2014 yılları arasında Halk Portföy A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini ifa etti.
2014 yılı Mart ayından itibaren ise Halk Yatırım Menkul Değerler A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini sürdürdü.
Uysal, 9 Haziran 2016 tarihinde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı'na atanmıştı.
IMF "TAM BAĞIMSIZLIK" ŞARTI İLE KREDİ VERMİŞTİ
Türkiye, 2001 yılında patlak veren ekonomik krizden çıkış için Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) kapısını çalmıştı.
IMF'nin 30 milyar dolar kredi için şart koştuğu değişikliklerden biri de Merkez Bankası'na "tam bağımsızlık" hakkı verilmesiydi.
25 Nisan 2001 tarihli ve 4651 sayılı Kanun ile Merkez Bankası Kanunu'nun 4'üncü maddesi şu şekilde değiştirilmişti: "Bankanın temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Banka, fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisi belirler."
Erdoğan'ın son bir yılda kanuna rağmen yaptığı müdahaleler ile 2001 öncesine dönülmüş oldu ve TCMB'nin hükümetten bağımsız karar alma imtiyazına son verildi.
YENİ TCMB BAŞKANI UYSAL NE YAPACAK?
Erdoğan, Doç. Dr. Erdem Başçı gibi başarılı ve para politikasında ihtisas yapmış bir ismi talimatlarını yerine getirmediği için 2'nci kez TCMB Başkanlığı'na atamak yerine Çetinkaya'yı tercih etmişti.
Aynı şekilde Erdoğan'ın gece yarısı kararnamesi ile göreve getirdiği Uysal'dan beklentisi gayet açık: Faizleri indirin!
Nisan ayında banka Genel Kurulu tarafından TCMB Banka Meclisi'ne atanan iki üye göreve baştılmamış ve iki ismin yerine hükümetin uygun gördüğü iki isim atanmıştı.
Kararın Resmi Gazete'de yayımlanmasının akabinde ilk mesajını paylaşan Murat Uysal, "Para politikaları araçlarını bağımsız olarak uygulamaya devam edeceğim. Uygulanacak politikalarla ilgili iletişim kanallarını üst düzeyde kullanacağım." dedi.
Erdoğan kafasındaki para politikası için taşları tek tek döşerken, Uysal'ın Saray'ın "faiz indirin" baskısına ne kadar direnebileceğini ve ne kadar bağımsız karar alabileceğini zaman gösterecek.
[TR724] 6.7.2019
Satışlar bıçak gibi kesildi, otomotiv sektörü komada! [Yusuf Dereli]
30 Haziran’da ÖTV teşviğinin sona ermesi, otomobil fiyatlarının da yüzde 11 civarında artmasına neden oldu. Haziranda 105 bin liraya satılan otomobilin fiyatı 121 bin liraya fırladı. Satışlar ise bıçak gibi kesildi. Yüzlerce bayii Temmuz ayında tek bir otomobil bile satamadı. Otomotiv sektörü temsilcileri acil çözüm bekliyor. Aksi halde sektördeki daralma geçtiğimiz yıla göre yüzde 55’i bulacak…
Motor hacmi 1.6 litre altında kalan otomobillere uygulanan 15 puanlık ÖTV indirimi 30 Haziran tarihinde sona erdi. İndirimin sona ermesiyle sıfır otomobil fiyatlarında ortalama yüzde 11’lik bir artış yaşandı. İndirim kapsamında vergi öncesi değeri 70 ila 120 bin lira olan 1.6 litre motora sahip otomobillerden yüzde 35 ÖTV alınıyordu. Bu oran yeniden yüzde 50’ye yükseldi. Örneğin, ÖTV indirimiyle 105 bin liraya satılan Toyota Corolla’nın düz vites benzinli versiyonu bugün 121 bin lira. Corolla’nın 183 bin liradan satılan en ful hibrit versiyonu ise 203 bin liraya çıktı. Diğer markalarda da benzer fiyat artışları yaşandı. Bir başka markanın 146 bin liradan sattığı otomobilin fiyatı ise bugün 164 bin liraya yükseldi. Satışlar bıçak gibi kesildi. Yüzlerce bayii Temmuz ayının ilk 5 gününde tek bir otomobil bile satamadı. Sektör temsilcileri zaten neredeyse durma noktasında olan satışların, ÖTV teşviğinin sona ermesiyle tamamen bittiğini belirterek acil çözüm bekliyor.
İLK 6 AYDA DARALMA YÜZDE 45
Otomotiv Distribütörleri Derneği’nden (ODD) yapılan açıklamaya göre, Türkiye otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı 2019 yılının ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 44,7 azalarak 195 bin 144 oldu. 2018 yılının 6 ayında toplam pazarda 353 bin 348 adet satış yapılmıştı.
DARALMA YÜZDE 50’Yİ AŞACAK
ÖTV teşviğine rağmen yılın ilk yarısında satış rakamları 200 bini bile bulamadı. Teşvik sona erdi ve sıfır otomobil fiyatları yükseldi. Yılın ikinci yarısında satışların düşeceği kesin. Eğer yeni bir düzenleme yapılmazsa ilk 6 ayda 195 bin satış yaşan pazar, ikinci 6 ayda 150 bin rakamını bile bulamaz. Bu da sektörün 2019’da bir önceki yıla göre yüzde 55’e yakın bir daralma yaşayacağı anlamına geliyor.
ÜÇ YILDA 984 BİNDEN 350 BİNE!
2016’da toplam otomobil ve ticari araç satışı yaklaşık 984 bin olarak kayıtlara geçmişti. Bir sonraki yıl rakam 956 bine geriledi. Geçtiğimiz yıl pazar yüzde 35 daraldı, toplam satış yaklaşık 621 bin olarak açıklandı. Ancak sektör bu yıl geçtiğimiz seneyi mumla arıyor! Daha 3 yıl önce neredeyse 1 milyon araç satan pazar, bu yıl 350 bini bile zor bulacak.
İkinci elde fiyatlar arttı
ÖTV teşviğinin sona ermesi sadece sıfır otomobil fiyatlarını etkilemedi. İkinci elde de fiyatlar güncellendi. Daha önce 35 bin liradan satılan otomobil bugün 38-39 bin liraya fırladı. 80 bin liralık ikinci el otomobilin fiyatı ise 89 bin lira olarak güncellendi. Bu arada, ÖTV’deki 15 puanlık indirim sona ererken 12 Haziran’da Resmi Gazete’de yayımlanan kararla üst limiti 10 bin liradan 15 bin liraya çıkarılan hurda araç teşviki devam ediyor.
Ekspertiz yaptırın, başınız ağrımasın
Dolar kurunun yükselmesi sebebiyle özellikle bir 1 yılda sıfır otomobil fiyatları yüzde 50’den fazla zamlandı. Sıfır otomobillerde fiyatların yükselmesi doğal olarak ikinci el piyasasının hareketlenmesine neden oldu. Ancak özellikle Türkiye’de ikinci el otomobil alırken çok dikkatli olun! Zira ‘pert’ bir otomobilin ‘hatasız’ olduğuna sizi ikna edebilirler! O nedenle almayı düşündüğünüz otomobilin değeri 50-60 bin TL bile olsa satın almadan önce mutlaka bir ekspertize götürün. 200 TL verin, başınız ağrımasın!
Bugün Türkiye’de C segment giriş seviyesinde bir otomobilin başlangıç fiyatı 110 bin lira civarında. Aynı otomobilin full versiyonunu almak istediğinizde marka ve modele göre değişmekle beraber rakam 200 bin lirayı bile geçebiliyor. Ancak 60-100 bin lira vererek, bir kaç yıllık, düşük km’li, temiz ikinci el B ve C segment bir otomobil bulabilirsiniz.
İNTERNETTEN ALIŞVERİŞTE AMAN DİKKAT!
Galeriden satışlarda ekspertiz raporunun zorunlu olacağı açıklanmıştı. Ancak söz konusu değişiklik henüz yürürlüğe girmedi. Ancak siz siz olun, otomobili nereden alırsanız alın mutlaka ekspertiz raporu yaptırın. 200 lira vererek yaptıracağınız ekspertiz raporu, 40-50 ve belki de 100 bin liraya aldığınız otomobilinize gönül rahatlığıyla binmenizi sağlar. Ekspertiz raporu, alacağınız otomobili güvenle kullanabileceğinizden emin olmanız için çok önemli.
EKSPERTİZ RAPORU NEDEN ÖNEMLİ?
Ekspertiz raporu, almayı düşündüğünüz otomobilde görünen ya da görünmeyen arızaların neler olduğunu ortaya koyar. Otomobilin sağlık muayenesi raporudur. Ekspertiz raporu ile alacağınız otomobilin daha önce kaza yapıp yapmadığını, değişen ya da arızalı bir parçasının olup olmadığını görebilirsiniz.
Bavyeralı Yeni X6 sahne alıyor!
Alman otomotiv devinin coupe görünümlü SUV otomobili BMW X6 resmen tanıtıldı. X6’nın benzinli tarafında xDrive40i ve M50i görev yapacak. Dizel yelpazesinde ise xDrive30d ve M50d yer alıyor. M50i versiyonu, 4.4 litre hacmindeki V8 turbo şarjlı benzinli motoru kullanacak. 530 bg güç ve 750 Nm tork üretecek X6 M50i, 0-100 km/s hızlanmasını 4.3 saniyede tamamlıyor. WLTP ölçümlerine göre ortalama yakıt tüketimi ise 10.4 lt/100 km. Bir alt seçenek olan xDrive40i ise 3.0 litre hacimli ve sıralı altı silindire sahip benzinli motoru kaputunun altında taşıyor. 340 bg güce ve 450 Nm torka sahip araç, 0-100 km/s hızlanmasını 5.5 saniyede tamamlıyor.
V6 MOTOR, 400 BEYGİR GÜÇ
En performanslı dizel BMW X6 versiyonu M50d’de yer alan 3.0 litrelik V6 ünite, 400 bg güç ve 760 Nm tork üretiyor. 0’dan 100 km/s’ye 5.2 saniyeye çıkıyor. Ortalama yakıt tüketimi ise 6.9 lt/100 km. xDrive30d’de ise 3.0 litrelik V6 dizel motor, 265 bg güç ve 620 Nm tork üretiyor. 0-100 km/s hızlanması 6.5 saniye. 100 kilometrede ortalama 6.1 litre yakıt tüketen SUV, 159 g/km karbondioksit salıyor. Tüm BMW X6’lar 8 ileri tork konvertörlü otomatik şanzımanla kombine edilecek.
Fiat 500 ailesi rekora doymuyor
Fiat’ın ikonik modeli 500’den ilham alınarak farklı müşteri beklentilerini karşılamak üzere geliştirilen 500 Model Ailesi satış rekorları kırmaya devam ediyor. 500, 500L ve 500X SUV’dan oluşan aile, Avrupa’da 3 milyon satış adedine ulaştı. Fiat 500 Ailesi’nin satılan 3 milyonuncu üyesi ise Avrupa’nın birçok ülkesinde, kendi sınıfının en çok tercih edilen modeli unvanına sahip olan Fiat 500 modelinin Cabrio gövdeli versiyonu.
[Yusuf Dereli] 6.7.2019 [TR724]
Motor hacmi 1.6 litre altında kalan otomobillere uygulanan 15 puanlık ÖTV indirimi 30 Haziran tarihinde sona erdi. İndirimin sona ermesiyle sıfır otomobil fiyatlarında ortalama yüzde 11’lik bir artış yaşandı. İndirim kapsamında vergi öncesi değeri 70 ila 120 bin lira olan 1.6 litre motora sahip otomobillerden yüzde 35 ÖTV alınıyordu. Bu oran yeniden yüzde 50’ye yükseldi. Örneğin, ÖTV indirimiyle 105 bin liraya satılan Toyota Corolla’nın düz vites benzinli versiyonu bugün 121 bin lira. Corolla’nın 183 bin liradan satılan en ful hibrit versiyonu ise 203 bin liraya çıktı. Diğer markalarda da benzer fiyat artışları yaşandı. Bir başka markanın 146 bin liradan sattığı otomobilin fiyatı ise bugün 164 bin liraya yükseldi. Satışlar bıçak gibi kesildi. Yüzlerce bayii Temmuz ayının ilk 5 gününde tek bir otomobil bile satamadı. Sektör temsilcileri zaten neredeyse durma noktasında olan satışların, ÖTV teşviğinin sona ermesiyle tamamen bittiğini belirterek acil çözüm bekliyor.
İLK 6 AYDA DARALMA YÜZDE 45
Otomotiv Distribütörleri Derneği’nden (ODD) yapılan açıklamaya göre, Türkiye otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı 2019 yılının ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 44,7 azalarak 195 bin 144 oldu. 2018 yılının 6 ayında toplam pazarda 353 bin 348 adet satış yapılmıştı.
DARALMA YÜZDE 50’Yİ AŞACAK
ÖTV teşviğine rağmen yılın ilk yarısında satış rakamları 200 bini bile bulamadı. Teşvik sona erdi ve sıfır otomobil fiyatları yükseldi. Yılın ikinci yarısında satışların düşeceği kesin. Eğer yeni bir düzenleme yapılmazsa ilk 6 ayda 195 bin satış yaşan pazar, ikinci 6 ayda 150 bin rakamını bile bulamaz. Bu da sektörün 2019’da bir önceki yıla göre yüzde 55’e yakın bir daralma yaşayacağı anlamına geliyor.
ÜÇ YILDA 984 BİNDEN 350 BİNE!
2016’da toplam otomobil ve ticari araç satışı yaklaşık 984 bin olarak kayıtlara geçmişti. Bir sonraki yıl rakam 956 bine geriledi. Geçtiğimiz yıl pazar yüzde 35 daraldı, toplam satış yaklaşık 621 bin olarak açıklandı. Ancak sektör bu yıl geçtiğimiz seneyi mumla arıyor! Daha 3 yıl önce neredeyse 1 milyon araç satan pazar, bu yıl 350 bini bile zor bulacak.
İkinci elde fiyatlar arttı
ÖTV teşviğinin sona ermesi sadece sıfır otomobil fiyatlarını etkilemedi. İkinci elde de fiyatlar güncellendi. Daha önce 35 bin liradan satılan otomobil bugün 38-39 bin liraya fırladı. 80 bin liralık ikinci el otomobilin fiyatı ise 89 bin lira olarak güncellendi. Bu arada, ÖTV’deki 15 puanlık indirim sona ererken 12 Haziran’da Resmi Gazete’de yayımlanan kararla üst limiti 10 bin liradan 15 bin liraya çıkarılan hurda araç teşviki devam ediyor.
Ekspertiz yaptırın, başınız ağrımasın
Dolar kurunun yükselmesi sebebiyle özellikle bir 1 yılda sıfır otomobil fiyatları yüzde 50’den fazla zamlandı. Sıfır otomobillerde fiyatların yükselmesi doğal olarak ikinci el piyasasının hareketlenmesine neden oldu. Ancak özellikle Türkiye’de ikinci el otomobil alırken çok dikkatli olun! Zira ‘pert’ bir otomobilin ‘hatasız’ olduğuna sizi ikna edebilirler! O nedenle almayı düşündüğünüz otomobilin değeri 50-60 bin TL bile olsa satın almadan önce mutlaka bir ekspertize götürün. 200 TL verin, başınız ağrımasın!
Bugün Türkiye’de C segment giriş seviyesinde bir otomobilin başlangıç fiyatı 110 bin lira civarında. Aynı otomobilin full versiyonunu almak istediğinizde marka ve modele göre değişmekle beraber rakam 200 bin lirayı bile geçebiliyor. Ancak 60-100 bin lira vererek, bir kaç yıllık, düşük km’li, temiz ikinci el B ve C segment bir otomobil bulabilirsiniz.
İNTERNETTEN ALIŞVERİŞTE AMAN DİKKAT!
Galeriden satışlarda ekspertiz raporunun zorunlu olacağı açıklanmıştı. Ancak söz konusu değişiklik henüz yürürlüğe girmedi. Ancak siz siz olun, otomobili nereden alırsanız alın mutlaka ekspertiz raporu yaptırın. 200 lira vererek yaptıracağınız ekspertiz raporu, 40-50 ve belki de 100 bin liraya aldığınız otomobilinize gönül rahatlığıyla binmenizi sağlar. Ekspertiz raporu, alacağınız otomobili güvenle kullanabileceğinizden emin olmanız için çok önemli.
EKSPERTİZ RAPORU NEDEN ÖNEMLİ?
Ekspertiz raporu, almayı düşündüğünüz otomobilde görünen ya da görünmeyen arızaların neler olduğunu ortaya koyar. Otomobilin sağlık muayenesi raporudur. Ekspertiz raporu ile alacağınız otomobilin daha önce kaza yapıp yapmadığını, değişen ya da arızalı bir parçasının olup olmadığını görebilirsiniz.
Bavyeralı Yeni X6 sahne alıyor!
Alman otomotiv devinin coupe görünümlü SUV otomobili BMW X6 resmen tanıtıldı. X6’nın benzinli tarafında xDrive40i ve M50i görev yapacak. Dizel yelpazesinde ise xDrive30d ve M50d yer alıyor. M50i versiyonu, 4.4 litre hacmindeki V8 turbo şarjlı benzinli motoru kullanacak. 530 bg güç ve 750 Nm tork üretecek X6 M50i, 0-100 km/s hızlanmasını 4.3 saniyede tamamlıyor. WLTP ölçümlerine göre ortalama yakıt tüketimi ise 10.4 lt/100 km. Bir alt seçenek olan xDrive40i ise 3.0 litre hacimli ve sıralı altı silindire sahip benzinli motoru kaputunun altında taşıyor. 340 bg güce ve 450 Nm torka sahip araç, 0-100 km/s hızlanmasını 5.5 saniyede tamamlıyor.
V6 MOTOR, 400 BEYGİR GÜÇ
En performanslı dizel BMW X6 versiyonu M50d’de yer alan 3.0 litrelik V6 ünite, 400 bg güç ve 760 Nm tork üretiyor. 0’dan 100 km/s’ye 5.2 saniyeye çıkıyor. Ortalama yakıt tüketimi ise 6.9 lt/100 km. xDrive30d’de ise 3.0 litrelik V6 dizel motor, 265 bg güç ve 620 Nm tork üretiyor. 0-100 km/s hızlanması 6.5 saniye. 100 kilometrede ortalama 6.1 litre yakıt tüketen SUV, 159 g/km karbondioksit salıyor. Tüm BMW X6’lar 8 ileri tork konvertörlü otomatik şanzımanla kombine edilecek.
Fiat 500 ailesi rekora doymuyor
Fiat’ın ikonik modeli 500’den ilham alınarak farklı müşteri beklentilerini karşılamak üzere geliştirilen 500 Model Ailesi satış rekorları kırmaya devam ediyor. 500, 500L ve 500X SUV’dan oluşan aile, Avrupa’da 3 milyon satış adedine ulaştı. Fiat 500 Ailesi’nin satılan 3 milyonuncu üyesi ise Avrupa’nın birçok ülkesinde, kendi sınıfının en çok tercih edilen modeli unvanına sahip olan Fiat 500 modelinin Cabrio gövdeli versiyonu.
[Yusuf Dereli] 6.7.2019 [TR724]
Enes Kanter Tr724’e konuştu: Tatil yerine kampı seçtim [Zafer Özsoy]
NBA’de sezonu, batı finallerine çıkarak bitiren Enes Kanter, tatil yerine çocuklarla kamp yapmayı tercih etti. Ücretsiz kamplara olan yoğun ilgi ABD medyasının da gündeminde. Kanter, bu hafta yeni takımı Boston Celtics’le de sözleşme imzaladı.
NBA’deki başarılı temsilcimiz, kampları, ABD’deki yaşamını, Blazers’ta geçirdiği başarılı sezonu ve yeni takımındaki hedeflerini Tr724’e anlattı.
– Herkes tatile çıktı sen kamplara başladın. Bu proje kimin fikriydi?
– NBA’de sezon bittikten sonra bütün oyuncuların çıkış toplantıları oluyor. Herkes tatilde ne yapacağını konuşurken, ben ise farklı bir şeyler yapmak istedim. Menajerlerim ve NBA’deki bazı oyuncular ile konuştuk. NBA bazı oyuncular yazın ücretli kamp yapıyorlar. Burada da çocuklarla yapılan kamp rekoru dokuzmuş. Çılgın bir şey yapalım dedik ve 50 tane kamp düzenleyelemeyi kararlaştırdık. Hem de değişik eyaletlerde. Sezon biter bitmez yollara düştük şu ana kadar 27 kamp düzenledik.
– Bize biraz anlatır mısın, nasıl geçiyor kamplar, çocuklar memnun mu?
– Kamplarda çok güzel şeylerle karşılaşıyoruz. Çocuklarla soru cevap yapıyoruz. Basketbol konuşup basketbol oynuyoruz. Biz çocuklarla Eğitim konuşuyoruz. İlk başlarda bir NBA oyuncusunun eğitimden konuşması garip karşılanıyor ama üniversitenin ne kadar önemli olduğunu o yaşlarda okulun basketbol kadar hatta daha da önemli olduğunu söyledim.
Bu çocuklar çok NBA oyuncusu görmüşler ama hiç hayatlarında bir NBA oyuncusu ile konuşmamışlar, hiçbir NBA oyuncusu ile oyun oynamamışlar. Birebir maç yapmak, şut atmak, ilk başlarda şok oluyorlar. Sonra sevinçli ve güzel anılarla dönüyorlar. Bu benim için güzel bir sosyal sorumluluk projesi. NBA’de bir çok oyuncu bunu para kazanmak için yapıyor. Ama biz bunu bedava yaptık. Çocuklar eğlensinler diye, Ailelerden de pozitif dönüşler aldık.
– ABD basının ilgisini nasıl değerlendiriyorsun?
– İlk başlarda çok şaşırdılar. Herkes çok şaşırdı sadece medya değil takım arkadaşlarım da şaşırdılar. Dünya medyası da ABD medyası da bunu haber yaptı. 50 kamp ve bunların tamamı ücretsiz. Sonra bunların hepsini bir video haline getirip paylaşacağız. Güzel bir video olacak.
YENİ TAKIMI BOSTON CELTİCS VE HEDEFLERİ
– Boston Celtics, en çok şampiyonluğu olan bir ekip. Şimdi bu kadrodasın. Batı’dan Doğu’ya geçtin… Hedeflerini bizimle paylaşır mısın?
Bostan çok köklü bir organizasyon. Şampiyonluklar yaşamışlar. NBA’in en çok şampiyon olan takımlarından biri. İyi transferler yaptılar. Koç olsun, takım olsun şehir olsun bu sene şampiyonlukta bir hayli iddialıyız. Boston da oynayacağım için çok heyecanlıyım. Avrupa’dan 2 kişi aldık. Ayrıca Kemba Walker transfer edildi. Hedefimiz Doğu finalleri.
– Maçlar Türkiye’de yayınlanamayacak!
– Çok üzücü bir durum. Benim burada yaptığım şey ülkemi bayrağımı insanımı temsil edebilmek. Ama bu olaylar yüzünden takip edemiyorlar. Takım arkadaşlarım ve ABD basını da bunu anlayamıyor. Bazen yarım saat anlatmak zorunda kalıyorum. Üzücü bir durum. Olayları anlatmaya çalışıyorum. Koskoca bir ülke, bir kişi istedi diye şampiyonluklar yaşamış bir takımın maçlarını izleyemiyor. Umarım tez zamanda her şey normale döner.
– Celtics formaları Türkiye’de en çok satılan formalar. Dolayısıyla takipçisi de çok…
– NBA komiserleri yayın haklarına çok karışamıyor ama NBA uygulaması var. Ve Türk basketbol severler bu NBA uygulaması üzerinden bu maçları izleyebilirler. Biz burada başarılı olduğumuz zaman Enes Kanter’den çok Türkiye’nin adı geçiyor. Benim adımdan önce Türkiye’nin adı geçiyor.
PORTLAND VE BATI FİNALİ
– Portland’da finale çıktınız, bekliyor muydunuz?
– Çok garip birşey oldu. Aslında öyle bir hedefleri de yoktu. En son finallere 2000 yılında kalmışlardı. New York’tan sonra Portland’a geçince bir anda iddialı bir takım olduk ve kendimizi NBA finallere kalan 4 takım arasında bulduk. Gerek koçlar gerek takım arkadaşlarım ile güzel bir 3 ay geçirdim. Bu benim ikinci finallere gidişim ama en keyif aldığım maçlar bu maçlar oldu.
RAMAZAN VE FİNALLER
– Ramazan’da maçlara oruçlu çıktın… Zor olmadı mı?
Zor olmadı. Basketbolda şöyle bir şey mental her zaman fizikten önce gelir. Ben normal de de haftada bir iki gün oruç tutmaya çalışan biriyim. Vücut alışık olunca çok zor olmadı. Genç jenerasyona örnek olmak istedim. Benim zamanımda Hakeem Alajuwan vardı. Benim rol modelimdi. O da oruç tutardı. Kendisinden tüyolar aldım. Ben de benden sonrakilere örnek olmak istedim.
[Zafer Özsoy] 6.7.2019 [Tr724]
NBA’deki başarılı temsilcimiz, kampları, ABD’deki yaşamını, Blazers’ta geçirdiği başarılı sezonu ve yeni takımındaki hedeflerini Tr724’e anlattı.
– Herkes tatile çıktı sen kamplara başladın. Bu proje kimin fikriydi?
– NBA’de sezon bittikten sonra bütün oyuncuların çıkış toplantıları oluyor. Herkes tatilde ne yapacağını konuşurken, ben ise farklı bir şeyler yapmak istedim. Menajerlerim ve NBA’deki bazı oyuncular ile konuştuk. NBA bazı oyuncular yazın ücretli kamp yapıyorlar. Burada da çocuklarla yapılan kamp rekoru dokuzmuş. Çılgın bir şey yapalım dedik ve 50 tane kamp düzenleyelemeyi kararlaştırdık. Hem de değişik eyaletlerde. Sezon biter bitmez yollara düştük şu ana kadar 27 kamp düzenledik.
– Bize biraz anlatır mısın, nasıl geçiyor kamplar, çocuklar memnun mu?
– Kamplarda çok güzel şeylerle karşılaşıyoruz. Çocuklarla soru cevap yapıyoruz. Basketbol konuşup basketbol oynuyoruz. Biz çocuklarla Eğitim konuşuyoruz. İlk başlarda bir NBA oyuncusunun eğitimden konuşması garip karşılanıyor ama üniversitenin ne kadar önemli olduğunu o yaşlarda okulun basketbol kadar hatta daha da önemli olduğunu söyledim.
Bu çocuklar çok NBA oyuncusu görmüşler ama hiç hayatlarında bir NBA oyuncusu ile konuşmamışlar, hiçbir NBA oyuncusu ile oyun oynamamışlar. Birebir maç yapmak, şut atmak, ilk başlarda şok oluyorlar. Sonra sevinçli ve güzel anılarla dönüyorlar. Bu benim için güzel bir sosyal sorumluluk projesi. NBA’de bir çok oyuncu bunu para kazanmak için yapıyor. Ama biz bunu bedava yaptık. Çocuklar eğlensinler diye, Ailelerden de pozitif dönüşler aldık.
– ABD basının ilgisini nasıl değerlendiriyorsun?
– İlk başlarda çok şaşırdılar. Herkes çok şaşırdı sadece medya değil takım arkadaşlarım da şaşırdılar. Dünya medyası da ABD medyası da bunu haber yaptı. 50 kamp ve bunların tamamı ücretsiz. Sonra bunların hepsini bir video haline getirip paylaşacağız. Güzel bir video olacak.
YENİ TAKIMI BOSTON CELTİCS VE HEDEFLERİ
– Boston Celtics, en çok şampiyonluğu olan bir ekip. Şimdi bu kadrodasın. Batı’dan Doğu’ya geçtin… Hedeflerini bizimle paylaşır mısın?
Bostan çok köklü bir organizasyon. Şampiyonluklar yaşamışlar. NBA’in en çok şampiyon olan takımlarından biri. İyi transferler yaptılar. Koç olsun, takım olsun şehir olsun bu sene şampiyonlukta bir hayli iddialıyız. Boston da oynayacağım için çok heyecanlıyım. Avrupa’dan 2 kişi aldık. Ayrıca Kemba Walker transfer edildi. Hedefimiz Doğu finalleri.
– Maçlar Türkiye’de yayınlanamayacak!
– Çok üzücü bir durum. Benim burada yaptığım şey ülkemi bayrağımı insanımı temsil edebilmek. Ama bu olaylar yüzünden takip edemiyorlar. Takım arkadaşlarım ve ABD basını da bunu anlayamıyor. Bazen yarım saat anlatmak zorunda kalıyorum. Üzücü bir durum. Olayları anlatmaya çalışıyorum. Koskoca bir ülke, bir kişi istedi diye şampiyonluklar yaşamış bir takımın maçlarını izleyemiyor. Umarım tez zamanda her şey normale döner.
– Celtics formaları Türkiye’de en çok satılan formalar. Dolayısıyla takipçisi de çok…
– NBA komiserleri yayın haklarına çok karışamıyor ama NBA uygulaması var. Ve Türk basketbol severler bu NBA uygulaması üzerinden bu maçları izleyebilirler. Biz burada başarılı olduğumuz zaman Enes Kanter’den çok Türkiye’nin adı geçiyor. Benim adımdan önce Türkiye’nin adı geçiyor.
PORTLAND VE BATI FİNALİ
– Portland’da finale çıktınız, bekliyor muydunuz?
– Çok garip birşey oldu. Aslında öyle bir hedefleri de yoktu. En son finallere 2000 yılında kalmışlardı. New York’tan sonra Portland’a geçince bir anda iddialı bir takım olduk ve kendimizi NBA finallere kalan 4 takım arasında bulduk. Gerek koçlar gerek takım arkadaşlarım ile güzel bir 3 ay geçirdim. Bu benim ikinci finallere gidişim ama en keyif aldığım maçlar bu maçlar oldu.
RAMAZAN VE FİNALLER
– Ramazan’da maçlara oruçlu çıktın… Zor olmadı mı?
Zor olmadı. Basketbolda şöyle bir şey mental her zaman fizikten önce gelir. Ben normal de de haftada bir iki gün oruç tutmaya çalışan biriyim. Vücut alışık olunca çok zor olmadı. Genç jenerasyona örnek olmak istedim. Benim zamanımda Hakeem Alajuwan vardı. Benim rol modelimdi. O da oruç tutardı. Kendisinden tüyolar aldım. Ben de benden sonrakilere örnek olmak istedim.
[Zafer Özsoy] 6.7.2019 [Tr724]
Kimin yolundan gideceksin, karar ver?! (2) [Prof. Dr. Osman Şahin]
Sevgiyi sevmek ve nefretten nefret etmek esastır; şahıslara değil onların kötü sıfatlarına karşı tavır alınmalıdır…
Bir yazısında Hocaefendi konuyu şu şekilde açıklamaktadırlar: “Evet, sevgiyi sevmek ve nefretten nefret etmek; bütün mesele, bu!..
Bunun dışında, bir kısım şeylerden de nefret edilebilir: Kâfir sıfatı olan şeylere karşı insan, nefret duyabilir. “İlhad” gibi, “kin” gibi, “hased” gibi, “hazımsızlık” gibi, “başkalarını karalama tavrı” gibi şeylere karşı insan, nefret duyabilir. Fakat bu nefret duyma, “şahıslara karşı nefret” şekline getirilmemelidir. O evsâf-ı hasîseye, evsâf-ı deniyyeye, kötü sıfatlara karşı, esas, nefret duyulmalı, kin duyulmalı ama onu onlardan uzaklaştırma istikametinde o gerilim kullanılmalıdır.
Öyle bir duygu bizde ciddî bir metafizik gerilim hâsıl ediyorsa, onu -boğulmak üzere olan bir insanı kurtarmak gibi- o evsâf-ı deniyyeden, evsâf-ı hasîseden, evsâf-ı şeytâniyyeden o insanı kurtarma istikametinde kullanmalıyız. Evet, “kin”, evsâf-ı şeytâniyyeden; “nefret”, evsaf-ı şeytâniyyeden; “tahrip”, evsâf-ı şeytâniyyeden; “hased”, evsâf-ı şeytâniyyedendir. Bunların pençesine düşmüş biri, boğuluyor demektir, farkına varmadan. O, ayakta görülse bile, hiç farkına varmadan, mânevî bir “mesh” yaşıyor demektir. Yaptığı mâsiyetin keyfiyetine göre, mânevî meshi itibarıyla, bazen -bağışlayın- maymun, bazen goril, bazen dübb (ayı) -saygısızlık olur diye Türkçesini söylemedim-, bazen zi’b -Kur’an-ı Kerim’de de geçiyor, kurt demek- ve bazen de çakal olur. Bunların her birisinin kendine ait hususiyetleri vardır; kimisi ısırır, kimisi parçalar, kimisi bir yönüyle mukallittir, kimisi boğar, kimisi yılan gibi zehirler. Evsâf-ı deniyye-i hasîse-i şeytâniyye bunlar.
Birinde böyle bir şey gördüğümüz zaman, doğru, bir nefret duygusu insanın içinde hemen depreşir. Fakat onu, o şahsa karşı kullanmamalı. Belki o insanı o türlü evsâf-ı deniyyeden sıyırma adına, boğulan bir insanı kurtarma cehdi ile kurtarma adına, bir gayret sarf edilmeli; bütün güç, o istikamette kullanılmalı.
Genel ahlakımız bu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i öyle tanıyoruz; Hulefâ-i Râşidîn’i öyle tanıyoruz. Kini, nefreti, tahribi tel’in ediyoruz.”
Bunun karşısında susanlar da “dilsiz şeytan”lardır…
Hocaefendi, bu insanların hedef tahtasına konmadan, sergilenen kötü vasıflara karşı nefret beslenip, bunlara karşı bir savaş verilmesi ve asla bu yanlışlıklar karşısında susmamak gerektiğine vurgu yapmaktadırlar. Diğer taraftan, bu insanları bitirme üzerine kurulu olan mülahazaları ve bunlara bağlı bir hareket tarzını ise şeytanî olarak nitelemektedirler: “Entelektüel olmak, hakkı ve doğruyu her şeye rağmen seslendirmeyi gerektirir; maalesef günümüzde kendisini dilsiz şeytanlığa salmamış aydın yok denecek kadar azdır.
Geriye dönelim: Meslek itibarıyla, sevgiyi sevmek, sevgiye âşık olmak ve nefretten nefret etmek, onu yedi kapı kovmak şiarımızdır. Kimseye karşı nefret hissi, kin ve garaz duygusu taşımamak; ta’yîr, ta’yîb, tahkîr, tezyîf, tehcîr, tehdit, tenkîl, ibâde mülahazalarına gitmemek; hayatını “başkalarını bitirme” gibi şeytanî bir mülahazaya bağlamamak… Şeytanî mülahazadır bunlar. “Hepsini bitireceğiz; bilenmiş kılıç gibiyiz, onları yok edeceğiz!” mülahazası, şeytanî bir mülahazadır.
Bunun karşısında susanlar da “dilsiz şeytan”lardır. En azından bir entelektüel gibi “Yahu, bu kadarı fazla!” demeyen insanlar… Birileri mesh olmuş, ciddî bir deformasyona, bir tebeddüle, bir tagayyüre uğramışlarsa, bunlar da bu olumsuzluklar karşısında sükût etmekle, dilsiz şeytanlığa kendilerini salmışlardır, hafizanallah. Hâlbuki entelektüel olmak, hakkı ve doğruyu -her şeye rağmen- seslendirmeyi gerektirir.”
Sosyal medya üzerinden gerçekleştirilen toplum mühendisliği…
Malum olduğu üzere kitleleri istedikleri yöne sevk edebilmek için toplum mühendisliğinden istifade edilmektedir. Bu alandaki çalışmaların bir kısmı da sosyal medya üzerinden gerçekleştirilmektedir. Önemli sayıda insana sosyal medya üzerinden kolaylıkla ulaşılabilmektedir. Nasıl ki toplum mühendisliği profesyoneller tarafından yapılmaktadır, benzer şekilde sosyal medya üzerinde de istenen amaçlarına ulaşmak için profesyonellerden istifade edilmektedir.
Sosyal medya kanallarını müsbet amaçlar için kullanmak isteyenlerin ve hususen önemli takipçi sayısına sahip olanların bu hususlarda çok daha dikkatli olmaları gerekmektedir. Bu işte vazifellendirilmiş işin uzmanı olan insanlar, bu hesapların sahiplerini çok iyi takip etmekte, onların karakterlerini, boşluklarını, hassasiyetlerini çok iyi analiz etmekte ve fırsat bulduklarında buna uygun olarak bu hesap sahiplerini, hissettirmeden manipule etmeye çalışmaktadırlar. Hiç olmazsa kendi davaları adına faydalı olabilecek bir takım mesajları bunlar eliyle duyurabilmektedirler. Süreç boyunca yaşanan tecrübelerden hareketle de bu işte çok başarılı oldukları söylenebilir.
Daha önceki bir kaç yazıda, sosyal medya üzerinden insanları isimleriyle ve cisimleriyle teşhir etmenin yol açabileceği zararları ele almaya çalışmıştık. Bugünlerde, bu ifade edilen onca zararlarına ve nebev-i usule aykırı olmasına rağmen, bazıları bu yola başvurarak isimleri teşhir etme yoluna gittiler. Bu teşebbüsler, Hizmet hareketine zarar vermek isteyenler için bulunmaz fırsatlar oluşturmuştur. Tabi ki bu muazzam fırsatı değerlendirmek için hemen bir takım hesaplar devreye girdiler.
İnsanların değer verdiği bazı insanlar bu teşhir etme işine başlayınca, art niyetli bazı insanlar bu açılan kapıdan girerek hemen bunu su-i istimal etmeye başladılar. Bu amaçla son bir iki ay içinde, müstear isimle bazı hesaplar açılmış ve bu hesaplar teşhir işlemini destekleyerek teşvik etmişlerdir.
Diğer taraftan, daha önceki yıllarda birbirleri ile anlaşamamış ve aralarında bir takım husumetler oluşmuş insanlar da düşmanlık besledikleri insanlar hakkında bir takım şeyler yazmaya başlamışlardır. Bunlar da anlaşamadıkları insanlar hakkındaki bir takım bilgileri, kimisi kendi sosyal medya kanallarında, kimisi de daha etkili olan hesaplara servis ederek, bu insanların teşhir edilmesini sağlamaya çalışmaktadırlar.
Bu şekilde bir çok insanla ilgili haberler yazılmaya başlandı ve bunlar sosyal medya kanallarında hızla yayılma imkanı buldu. Dolayısıyla, doğru ve yanlış bilgiler birbirine karıştı. Maalesef, doğrusuyla ve yanlışıyla beraber bu bilgiler, daha önceki yazılarda ele almaya çalıştığımız problemlere yol açmaktadırlar.
İnsana, duyduğu her şeyi söylemesi (başkalarına iletmesi), günah olarak yeter!..
Sizin niyetiniz ne kadar iyi olursa olsun başlattığınız bu olay sizin kontrolunuzden çıkmakta ve birileri bu yolu kullanmaktadırlar. Bu şekilde ortaya atılan doğruluğu test edilmemiş haberleri engellemek istediğinizde ya da bu haberleri yalanlamak istediğinizde bile bu insanların ekmeğine yağ sürmeye devam edersiniz. Siz aslında bunları ve yanlışlarını tekzip ettiğinizde bile, bu haberlerin daha çok bilinmesine ve hızla yayılmasına katkı sağlamış olursunuz.
Halbuki “Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” Ayet-i Kerimesi ve “İnsana, duyduğu her şeyi söylemesi (başkalarına iletmesi), günah olarak yeter!” hadisi şerifi bu tarz hareketlerden bizleri men etmektedirler.
Hocaefendi bu hadis-i şerife şu şekilde bir açıklama getirmişlerdir: “Birileri bir yerde bir borazan öttürüyor; bakıyorsunuz, sizin içinizden bir kısım safderun kimseler de aynı şeyi mırıldanıyorlar; kuvve-i maneviyeyi kırıyorlar”
Öyle ki, bu şekildeki bir teşhir olayının neticesinde insanların Hizmet Hareketine karşı güvenlerinde ve ümitlerinde ciddi kırılmalar yaşandığı görülmektedir. Bunu çevrenizdeki bazı insanlar üzerinde ve sosyal medyadaki bazı hesapların yorumlarında çok rahat görebilirsiniz. Bu haberlerin etkisinde kalan bazılarında ise sınırlı sayıdaki şahıslara mahsus olan bu problemlerin, hizmetin genelinde var olduğu düşüncesi oluşmuştur. Bütün bunlar bir kısım insanları ümitsizliğe düşürmekte ve kuvve-i maneviyelerini kırmaktadırlar.
Peygamberler ve varislerinin uslublarına aykırı olan bu tarz yaklaşımlardan hiç bir zaman bir fayda elde edilememiş ve daha çok neticeleri itibarıyla tahrip olan durumlar ortaya çıkmıştır.
İnşaAllah bir sonraki yazıda, Kur’an”daki bazı ayetlerin meselemize ne şekilde ışık tuttukları ile devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 6.7.2019 [TR724]
Bir yazısında Hocaefendi konuyu şu şekilde açıklamaktadırlar: “Evet, sevgiyi sevmek ve nefretten nefret etmek; bütün mesele, bu!..
Bunun dışında, bir kısım şeylerden de nefret edilebilir: Kâfir sıfatı olan şeylere karşı insan, nefret duyabilir. “İlhad” gibi, “kin” gibi, “hased” gibi, “hazımsızlık” gibi, “başkalarını karalama tavrı” gibi şeylere karşı insan, nefret duyabilir. Fakat bu nefret duyma, “şahıslara karşı nefret” şekline getirilmemelidir. O evsâf-ı hasîseye, evsâf-ı deniyyeye, kötü sıfatlara karşı, esas, nefret duyulmalı, kin duyulmalı ama onu onlardan uzaklaştırma istikametinde o gerilim kullanılmalıdır.
Öyle bir duygu bizde ciddî bir metafizik gerilim hâsıl ediyorsa, onu -boğulmak üzere olan bir insanı kurtarmak gibi- o evsâf-ı deniyyeden, evsâf-ı hasîseden, evsâf-ı şeytâniyyeden o insanı kurtarma istikametinde kullanmalıyız. Evet, “kin”, evsâf-ı şeytâniyyeden; “nefret”, evsaf-ı şeytâniyyeden; “tahrip”, evsâf-ı şeytâniyyeden; “hased”, evsâf-ı şeytâniyyedendir. Bunların pençesine düşmüş biri, boğuluyor demektir, farkına varmadan. O, ayakta görülse bile, hiç farkına varmadan, mânevî bir “mesh” yaşıyor demektir. Yaptığı mâsiyetin keyfiyetine göre, mânevî meshi itibarıyla, bazen -bağışlayın- maymun, bazen goril, bazen dübb (ayı) -saygısızlık olur diye Türkçesini söylemedim-, bazen zi’b -Kur’an-ı Kerim’de de geçiyor, kurt demek- ve bazen de çakal olur. Bunların her birisinin kendine ait hususiyetleri vardır; kimisi ısırır, kimisi parçalar, kimisi bir yönüyle mukallittir, kimisi boğar, kimisi yılan gibi zehirler. Evsâf-ı deniyye-i hasîse-i şeytâniyye bunlar.
Birinde böyle bir şey gördüğümüz zaman, doğru, bir nefret duygusu insanın içinde hemen depreşir. Fakat onu, o şahsa karşı kullanmamalı. Belki o insanı o türlü evsâf-ı deniyyeden sıyırma adına, boğulan bir insanı kurtarma cehdi ile kurtarma adına, bir gayret sarf edilmeli; bütün güç, o istikamette kullanılmalı.
Genel ahlakımız bu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i öyle tanıyoruz; Hulefâ-i Râşidîn’i öyle tanıyoruz. Kini, nefreti, tahribi tel’in ediyoruz.”
Bunun karşısında susanlar da “dilsiz şeytan”lardır…
Hocaefendi, bu insanların hedef tahtasına konmadan, sergilenen kötü vasıflara karşı nefret beslenip, bunlara karşı bir savaş verilmesi ve asla bu yanlışlıklar karşısında susmamak gerektiğine vurgu yapmaktadırlar. Diğer taraftan, bu insanları bitirme üzerine kurulu olan mülahazaları ve bunlara bağlı bir hareket tarzını ise şeytanî olarak nitelemektedirler: “Entelektüel olmak, hakkı ve doğruyu her şeye rağmen seslendirmeyi gerektirir; maalesef günümüzde kendisini dilsiz şeytanlığa salmamış aydın yok denecek kadar azdır.
Geriye dönelim: Meslek itibarıyla, sevgiyi sevmek, sevgiye âşık olmak ve nefretten nefret etmek, onu yedi kapı kovmak şiarımızdır. Kimseye karşı nefret hissi, kin ve garaz duygusu taşımamak; ta’yîr, ta’yîb, tahkîr, tezyîf, tehcîr, tehdit, tenkîl, ibâde mülahazalarına gitmemek; hayatını “başkalarını bitirme” gibi şeytanî bir mülahazaya bağlamamak… Şeytanî mülahazadır bunlar. “Hepsini bitireceğiz; bilenmiş kılıç gibiyiz, onları yok edeceğiz!” mülahazası, şeytanî bir mülahazadır.
Bunun karşısında susanlar da “dilsiz şeytan”lardır. En azından bir entelektüel gibi “Yahu, bu kadarı fazla!” demeyen insanlar… Birileri mesh olmuş, ciddî bir deformasyona, bir tebeddüle, bir tagayyüre uğramışlarsa, bunlar da bu olumsuzluklar karşısında sükût etmekle, dilsiz şeytanlığa kendilerini salmışlardır, hafizanallah. Hâlbuki entelektüel olmak, hakkı ve doğruyu -her şeye rağmen- seslendirmeyi gerektirir.”
Sosyal medya üzerinden gerçekleştirilen toplum mühendisliği…
Malum olduğu üzere kitleleri istedikleri yöne sevk edebilmek için toplum mühendisliğinden istifade edilmektedir. Bu alandaki çalışmaların bir kısmı da sosyal medya üzerinden gerçekleştirilmektedir. Önemli sayıda insana sosyal medya üzerinden kolaylıkla ulaşılabilmektedir. Nasıl ki toplum mühendisliği profesyoneller tarafından yapılmaktadır, benzer şekilde sosyal medya üzerinde de istenen amaçlarına ulaşmak için profesyonellerden istifade edilmektedir.
Sosyal medya kanallarını müsbet amaçlar için kullanmak isteyenlerin ve hususen önemli takipçi sayısına sahip olanların bu hususlarda çok daha dikkatli olmaları gerekmektedir. Bu işte vazifellendirilmiş işin uzmanı olan insanlar, bu hesapların sahiplerini çok iyi takip etmekte, onların karakterlerini, boşluklarını, hassasiyetlerini çok iyi analiz etmekte ve fırsat bulduklarında buna uygun olarak bu hesap sahiplerini, hissettirmeden manipule etmeye çalışmaktadırlar. Hiç olmazsa kendi davaları adına faydalı olabilecek bir takım mesajları bunlar eliyle duyurabilmektedirler. Süreç boyunca yaşanan tecrübelerden hareketle de bu işte çok başarılı oldukları söylenebilir.
Daha önceki bir kaç yazıda, sosyal medya üzerinden insanları isimleriyle ve cisimleriyle teşhir etmenin yol açabileceği zararları ele almaya çalışmıştık. Bugünlerde, bu ifade edilen onca zararlarına ve nebev-i usule aykırı olmasına rağmen, bazıları bu yola başvurarak isimleri teşhir etme yoluna gittiler. Bu teşebbüsler, Hizmet hareketine zarar vermek isteyenler için bulunmaz fırsatlar oluşturmuştur. Tabi ki bu muazzam fırsatı değerlendirmek için hemen bir takım hesaplar devreye girdiler.
İnsanların değer verdiği bazı insanlar bu teşhir etme işine başlayınca, art niyetli bazı insanlar bu açılan kapıdan girerek hemen bunu su-i istimal etmeye başladılar. Bu amaçla son bir iki ay içinde, müstear isimle bazı hesaplar açılmış ve bu hesaplar teşhir işlemini destekleyerek teşvik etmişlerdir.
Diğer taraftan, daha önceki yıllarda birbirleri ile anlaşamamış ve aralarında bir takım husumetler oluşmuş insanlar da düşmanlık besledikleri insanlar hakkında bir takım şeyler yazmaya başlamışlardır. Bunlar da anlaşamadıkları insanlar hakkındaki bir takım bilgileri, kimisi kendi sosyal medya kanallarında, kimisi de daha etkili olan hesaplara servis ederek, bu insanların teşhir edilmesini sağlamaya çalışmaktadırlar.
Bu şekilde bir çok insanla ilgili haberler yazılmaya başlandı ve bunlar sosyal medya kanallarında hızla yayılma imkanı buldu. Dolayısıyla, doğru ve yanlış bilgiler birbirine karıştı. Maalesef, doğrusuyla ve yanlışıyla beraber bu bilgiler, daha önceki yazılarda ele almaya çalıştığımız problemlere yol açmaktadırlar.
İnsana, duyduğu her şeyi söylemesi (başkalarına iletmesi), günah olarak yeter!..
Sizin niyetiniz ne kadar iyi olursa olsun başlattığınız bu olay sizin kontrolunuzden çıkmakta ve birileri bu yolu kullanmaktadırlar. Bu şekilde ortaya atılan doğruluğu test edilmemiş haberleri engellemek istediğinizde ya da bu haberleri yalanlamak istediğinizde bile bu insanların ekmeğine yağ sürmeye devam edersiniz. Siz aslında bunları ve yanlışlarını tekzip ettiğinizde bile, bu haberlerin daha çok bilinmesine ve hızla yayılmasına katkı sağlamış olursunuz.
Halbuki “Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” Ayet-i Kerimesi ve “İnsana, duyduğu her şeyi söylemesi (başkalarına iletmesi), günah olarak yeter!” hadisi şerifi bu tarz hareketlerden bizleri men etmektedirler.
Hocaefendi bu hadis-i şerife şu şekilde bir açıklama getirmişlerdir: “Birileri bir yerde bir borazan öttürüyor; bakıyorsunuz, sizin içinizden bir kısım safderun kimseler de aynı şeyi mırıldanıyorlar; kuvve-i maneviyeyi kırıyorlar”
Öyle ki, bu şekildeki bir teşhir olayının neticesinde insanların Hizmet Hareketine karşı güvenlerinde ve ümitlerinde ciddi kırılmalar yaşandığı görülmektedir. Bunu çevrenizdeki bazı insanlar üzerinde ve sosyal medyadaki bazı hesapların yorumlarında çok rahat görebilirsiniz. Bu haberlerin etkisinde kalan bazılarında ise sınırlı sayıdaki şahıslara mahsus olan bu problemlerin, hizmetin genelinde var olduğu düşüncesi oluşmuştur. Bütün bunlar bir kısım insanları ümitsizliğe düşürmekte ve kuvve-i maneviyelerini kırmaktadırlar.
Peygamberler ve varislerinin uslublarına aykırı olan bu tarz yaklaşımlardan hiç bir zaman bir fayda elde edilememiş ve daha çok neticeleri itibarıyla tahrip olan durumlar ortaya çıkmıştır.
İnşaAllah bir sonraki yazıda, Kur’an”daki bazı ayetlerin meselemize ne şekilde ışık tuttukları ile devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 6.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Eusebio, Figo, Ronaldo ve sahne sırası Felix’te [Hasan Cücük]
Portekiz için kullanılan tabir ‘Avrupa’nın Brezilyalısı’ olmuştu. Samba futbolunun Avrupa’daki temsilcisi olan Portekiz, futbol tarihine yetiştirdiği önemli yıldızlarla da imzasını attı. ‘Kara Panter’ Eusebio’dan sonra Luis Figo’yu sahneye süren Portekiz, Cristiano Ronaldo ile uzun yıllar dünya futboluna damga vurdu. Cristiano Ronaldo yavaş yavaş kariyerinin sonuna yaklaşırken, bu kez Portekiz Joao Felix’te yeniden gündeme geldi.
Mozambik asıllı Eusebio, Portekiz’in futbol sahasındaki ilk önemli yıldızı olarak boy gösterdi. Hızı, sert ve isabetli şutlarıyla tanınan Eusebio, Portekiz’in 1966 Dünya Kupası’nda 3. olmasında önemli rol oynamış, bu turnuvada attığı 9 golle gol kralı oldu. 1965’de Avrupa’da yılın futbolcusu unvanını alan Eusebio, 16 sezon boyunca Benfica’da forma giydi. Benfica tarihine en çok gol atan futbolu olarak geçen Kara Panter, 1961-73 yılları arasında 64 kez Portekiz millî formasını giyip 41 gol attı.
Luis Figo adını ilk kez Sporting Lİzbon formasıyla duyurmaya başladı. 1995 yılında 23 yaşındayken FC Barcelona’ya transfer olan Luis Figo, sağ kanatta ortaya koyduğu futbolla tüm dünyanın yakından tanıdığı bir isim oldu. Rakip defans oyuncularını aciz duruma düşüren çalımları, mesafe tanımayan şutları, öldürücü pasları ve frikikten attığı gollerle Figo, futbolun yükselen yıldızı oldu. 2001’de ezeli rakibi Real Madrid’e 56 milyon Euro bedelle transfer olunca, Barcelona taraftarlarını hayal kırıklığına uğrattı.
Figo sevgisi bir anda nefrete dönüştü. Barcelona – Real Madrid maçlarında 90 dakikaya yayılan Figo protestoları yıllarca sürdü. Real Madrid’de Zidane’ın gölgesinde kalan Figo, 2005’te Serie A yolunu tutup İnter’e transfer oldu. Ancak futbolunun son yılları oldukça sönük geçti. Euro 2004’te finalde Yunanistan’a yenilince, Figo’nun milli takımla şampiyonluk hayali gerçeğe dönüşmedi. 2000’de Avrupa’da, 2001’de dünyada yılın futbolcusu seçildi.
Figo’nun düşüşe geçtiği yıllarda Portekiz futbolunun sahaya sürdüğü isim Cristiano Ronaldo oldu. Figo gibi Sporting Lizbon’dan yetişen Ronaldo, 2003’de Manchester United’e transfer olmasıyla birlikte dünyanın yakından tanıdığı bir isim oldu. Alex Ferguson’un prensi olan Ronaldo, daha kariyerinin başında adını dünya yıldızı olarak listeye ekletti. United’da geçen 6 yılın ardından 2009’da Real Madrid’e 94 milyon Euro’ya transfer olurken, dünyanın en pahalı futbolcusu unvanını da aldı. Madrid’de geçen 9 yılın sonunda geçtiğimiz yıl 117 milyon Euro bedelle Juventus’a transfer oldu.
Manchester United, Real Madrid ve Juventus formasıyla kazanmadık kupa bırakmadı. Tam 5 kez dünyada yılın futbolcusu seçildi. Futbol tarihinin gördüğü en başarılı futbolculardan biri olan Ronaldo, Portekiz milli takımını Euro 2016’da şampiyonluğa taşıyarak, ülke tarihinde hiçbir yıldıza nasip olmayan başarının bir numaralı mimarı oldu. Artık yaşı 34. Her ne kadar kalitesinden fazla birşey kaybetmeden resital sunmaya devam etse de kariyerinin artık sonuna doğru ilerliyor.
Eusebio, Figo, Cristiano Ronaldo’dan sonra Portekiz’in sahneye sürdüğü son isim Joao Felix oldu. 10 Kasım 1999 doğumlu olan Joao Felix, FC Porto alt yapısından yetişti. 15 yaşına kadar FC Porto’da kalan Felix, temmuz 2014’te Dragon Force takımının yolunu tuttu. Bir yıl sonra ise kendini Benfica’da buldu. Geçtiğimiz sezon A takım kadrosuna dahil edilen Felix, ligde çıktığı 26 maçta 15 gole imza atıp, 10 asist yaptı. UEFA Avrupa Ligi’nde Frankfurt’ta attığı 3 golle, bu turnuvada hattrick yapan en genç oyuncu oldu. Bu başarısıyla dev kulüplerin radarına giren genç yıldız, Ronaldo sonrası Portekiz’in umudu olacağını ortaya koydu.
Milan, Juventus, Real Madrid, Liverpool, Manchester City takımları Joao Felix’i yakın takibe aldı. Bu takımlara ilave olarak Atletico Madrid’de yarışa katıldı. Antoine Griezmann’ın takımdan ayrılacağını deklare etmesinden sonra arayışa giren Atletico Madrid, doğan boşluğu Joao Felix’le doldurma yoluna gitti. 19 yaşındaki genç yıldıza tam 126 milyon Euro ödeyip, kadrosuna kattı. Böylece Felix Joao bu yazın, şu ana kadar, en pahalı transferi oldu. Felix, Benfica’da ortaya koyduğu futbolu Atletico Madrid’de devam ettirirse uzun yıllar yine bir Portekizli futbol dünyasına damga vurmaya devam edecek.
[Hasan Cücük] 6.7.2019 [TR824]
Mozambik asıllı Eusebio, Portekiz’in futbol sahasındaki ilk önemli yıldızı olarak boy gösterdi. Hızı, sert ve isabetli şutlarıyla tanınan Eusebio, Portekiz’in 1966 Dünya Kupası’nda 3. olmasında önemli rol oynamış, bu turnuvada attığı 9 golle gol kralı oldu. 1965’de Avrupa’da yılın futbolcusu unvanını alan Eusebio, 16 sezon boyunca Benfica’da forma giydi. Benfica tarihine en çok gol atan futbolu olarak geçen Kara Panter, 1961-73 yılları arasında 64 kez Portekiz millî formasını giyip 41 gol attı.
Luis Figo adını ilk kez Sporting Lİzbon formasıyla duyurmaya başladı. 1995 yılında 23 yaşındayken FC Barcelona’ya transfer olan Luis Figo, sağ kanatta ortaya koyduğu futbolla tüm dünyanın yakından tanıdığı bir isim oldu. Rakip defans oyuncularını aciz duruma düşüren çalımları, mesafe tanımayan şutları, öldürücü pasları ve frikikten attığı gollerle Figo, futbolun yükselen yıldızı oldu. 2001’de ezeli rakibi Real Madrid’e 56 milyon Euro bedelle transfer olunca, Barcelona taraftarlarını hayal kırıklığına uğrattı.
Figo sevgisi bir anda nefrete dönüştü. Barcelona – Real Madrid maçlarında 90 dakikaya yayılan Figo protestoları yıllarca sürdü. Real Madrid’de Zidane’ın gölgesinde kalan Figo, 2005’te Serie A yolunu tutup İnter’e transfer oldu. Ancak futbolunun son yılları oldukça sönük geçti. Euro 2004’te finalde Yunanistan’a yenilince, Figo’nun milli takımla şampiyonluk hayali gerçeğe dönüşmedi. 2000’de Avrupa’da, 2001’de dünyada yılın futbolcusu seçildi.
Figo’nun düşüşe geçtiği yıllarda Portekiz futbolunun sahaya sürdüğü isim Cristiano Ronaldo oldu. Figo gibi Sporting Lizbon’dan yetişen Ronaldo, 2003’de Manchester United’e transfer olmasıyla birlikte dünyanın yakından tanıdığı bir isim oldu. Alex Ferguson’un prensi olan Ronaldo, daha kariyerinin başında adını dünya yıldızı olarak listeye ekletti. United’da geçen 6 yılın ardından 2009’da Real Madrid’e 94 milyon Euro’ya transfer olurken, dünyanın en pahalı futbolcusu unvanını da aldı. Madrid’de geçen 9 yılın sonunda geçtiğimiz yıl 117 milyon Euro bedelle Juventus’a transfer oldu.
Manchester United, Real Madrid ve Juventus formasıyla kazanmadık kupa bırakmadı. Tam 5 kez dünyada yılın futbolcusu seçildi. Futbol tarihinin gördüğü en başarılı futbolculardan biri olan Ronaldo, Portekiz milli takımını Euro 2016’da şampiyonluğa taşıyarak, ülke tarihinde hiçbir yıldıza nasip olmayan başarının bir numaralı mimarı oldu. Artık yaşı 34. Her ne kadar kalitesinden fazla birşey kaybetmeden resital sunmaya devam etse de kariyerinin artık sonuna doğru ilerliyor.
Eusebio, Figo, Cristiano Ronaldo’dan sonra Portekiz’in sahneye sürdüğü son isim Joao Felix oldu. 10 Kasım 1999 doğumlu olan Joao Felix, FC Porto alt yapısından yetişti. 15 yaşına kadar FC Porto’da kalan Felix, temmuz 2014’te Dragon Force takımının yolunu tuttu. Bir yıl sonra ise kendini Benfica’da buldu. Geçtiğimiz sezon A takım kadrosuna dahil edilen Felix, ligde çıktığı 26 maçta 15 gole imza atıp, 10 asist yaptı. UEFA Avrupa Ligi’nde Frankfurt’ta attığı 3 golle, bu turnuvada hattrick yapan en genç oyuncu oldu. Bu başarısıyla dev kulüplerin radarına giren genç yıldız, Ronaldo sonrası Portekiz’in umudu olacağını ortaya koydu.
Milan, Juventus, Real Madrid, Liverpool, Manchester City takımları Joao Felix’i yakın takibe aldı. Bu takımlara ilave olarak Atletico Madrid’de yarışa katıldı. Antoine Griezmann’ın takımdan ayrılacağını deklare etmesinden sonra arayışa giren Atletico Madrid, doğan boşluğu Joao Felix’le doldurma yoluna gitti. 19 yaşındaki genç yıldıza tam 126 milyon Euro ödeyip, kadrosuna kattı. Böylece Felix Joao bu yazın, şu ana kadar, en pahalı transferi oldu. Felix, Benfica’da ortaya koyduğu futbolu Atletico Madrid’de devam ettirirse uzun yıllar yine bir Portekizli futbol dünyasına damga vurmaya devam edecek.
[Hasan Cücük] 6.7.2019 [TR824]
Bir dostluk öyküsü [M.Nedim Hazar]
Rakamlar her kadar tam tersini söylese de, Türk insanının televizyonda en çok belgesel izlediği söylenir. Özellikle doğal hayvan hayatı konusundaki belgeselleri seyretmeyi herkesin içi kaldırmıyor elbette.
Ancak sanırım bu biraz bizim bakış açımızla ilgili bir olay.
Bir karıncaya göre aslan ya da kaplan dünyanın en zararsız hayvanları arasındadır. Keza yine bir sineğe göre ise bir kurbağa dünyanın en tehlikeli yaratığıdır!
Bize son derece yırtıcı ve vahşi gelen şey hayvanların doğasında olan aslında. Yani bir aslanın zebraya saldırması yahut bir yılanın tavşanı kovalaması bizim açımızdan kabul edilir gibi görünmese de, tabiatın yaradılışına asla zıt bir şey değil. Ve bilim/teknoloji geliştikçe daha da iyi fark ediyoruz ki, aslında hepsinde bir hikmet ve yararlılık var.
Sıkıntı insan/hayvan arasındaki mesafelerin açılmasından daha büyük. İnsanın tabiat ve hayvandan gittikçe uzaklaşmasından kaynaklanıyor. Kendi kurduğumuz üretilmiş bir mekan/çevre ile kuşatılmayı medeniyet zannediyoruz maalesef.
Dolayısıyla bırakınız yırtıcı diye tanımladığımız hayvanları bilmeyi, anlamayı evcil ve tarih boyunca insanla beraber yaşayan hayvanlarla bile mesafeyi epey açmış durumdayız.
Yaklaşık on yıl önce yıl önce Fransız sinemacı Jacques Perrin’in Le Peuple Migrateur (Kanatlı Uygarlık) hayranlıkla izlerken sadece bir belgesel filmin değil, insan-hayvan yakınlaşmasının tarihteki ender yakınlaşmalarından birinin şahidi olmuştuk. Perrin, Kanatlı Uygarlık filminden önce de, yerin altındaki bambaşka bir alemi Microcosmos filmiyle perdeye yansıtmıştı ama göçmen kuşları anlatan son belgeseli bambaşkaydı: Kamera kuşların göç için kanat çırptığı ilk andan itibaren takibe başlıyor ve mevsim, iklim, coğrafya demeden neredeyse birkaç santim uzaklarında onlarla beraber yaptıkları seyahati kayıt altına alıyordu. Bu büyülü yolculuk yapımcılarla röportaj yapmak için yazıp, ‘Nasıl başardınız?’ diye sorduğumda gelen cevap, ‘Filmin çekim belgeselini bekle’ olmuştu. Ve yapım belgeselinde inanılmaz bir şey vardı. Belgeselciler kuşlar daha yumurtalarda iken onlarla beraber kafeslerine giriyor, doğum ve büyümelerinde hep yanlarında oluyorlardı. Kuşlar, belgeselcileri aileden biri saydıkları için bu vefa hissiyle 20 bin kilometre boyunca yanlarında uçmalarına ve film çekmelerine izin veriyordu!
Açıkçası büyüleyici bir denemeydi bu ama daha doğalı ve etkileyici olanı vardı.
2008 yılında sosyal paylaşım sitesi Youtube’da bir görüntü yayınlandı. İzleyeni hem şok eden hem de ağlatacak derecede etkileyen bu videoda iki insan ile bir aslanın sıra dışı vefa hikayesi vardı. Sonradan araştırınca öğrendim ki, vaktiyle (1971) yayınlanan bir kitabı da varmış bu görüntülerin: Christian isimli bir Aslan. Sonradan tekrar düzenlenerek da yayınlanan kitap son derece etkileyici bir insan/hayvan vefasına dair yaşanmış bir öykü anlatıyor.
1969 yılında Londra’da yaşayan John Rendall ve Anthony Bourke isimli iki Avustralyalı küçük bir aslan satın alıyorlar. Yavruyken evlerinde bakıp, beraber vakit geçiren bu iki kafadar, aslanın iyice büyümesiyle ne yapacaklarını şaşırır bir hale geliyorlar. Ve mecburen sevimli ev arkadaşlarını alıp Kenya’ya götürerek doğal hayata bırakıyorlar.
Aradan 6 yıla yakın bir zaman geçtikten sonra yolları yine Kenya’ya düşüyor ve dostlarını merak ediyor Rendall ve Bourke. Umutsuzca Kenya çölünde gezerken bir kayalıktan kendilerine doğru bakan kocaman bir aslan görüyorlar. Kısa bir tereddüt sonrası aslan üzerlerine öyle bir geliş geliyor ki inanılmaz! Ve kavuşma anı. Üç kadim dost, izleyeni gözyaşlarına boğacak şekilde sarılıyor, hasret gideriyorlar. Aradan geçen zaman içerisinde çoluk çocuğa kavuşmuş olan Christian, adeta bir bebek gibi onlarla şakalaşıyor, yerlere yatırıyor, öpüyor, kokluyor…
Meraklısı belgeseli izlemek isterse diye aşağıya ekliyorum:
[M.Nedim Hazar] 6.7.2019 [TR724]
Ancak sanırım bu biraz bizim bakış açımızla ilgili bir olay.
Bir karıncaya göre aslan ya da kaplan dünyanın en zararsız hayvanları arasındadır. Keza yine bir sineğe göre ise bir kurbağa dünyanın en tehlikeli yaratığıdır!
Bize son derece yırtıcı ve vahşi gelen şey hayvanların doğasında olan aslında. Yani bir aslanın zebraya saldırması yahut bir yılanın tavşanı kovalaması bizim açımızdan kabul edilir gibi görünmese de, tabiatın yaradılışına asla zıt bir şey değil. Ve bilim/teknoloji geliştikçe daha da iyi fark ediyoruz ki, aslında hepsinde bir hikmet ve yararlılık var.
Sıkıntı insan/hayvan arasındaki mesafelerin açılmasından daha büyük. İnsanın tabiat ve hayvandan gittikçe uzaklaşmasından kaynaklanıyor. Kendi kurduğumuz üretilmiş bir mekan/çevre ile kuşatılmayı medeniyet zannediyoruz maalesef.
Dolayısıyla bırakınız yırtıcı diye tanımladığımız hayvanları bilmeyi, anlamayı evcil ve tarih boyunca insanla beraber yaşayan hayvanlarla bile mesafeyi epey açmış durumdayız.
Yaklaşık on yıl önce yıl önce Fransız sinemacı Jacques Perrin’in Le Peuple Migrateur (Kanatlı Uygarlık) hayranlıkla izlerken sadece bir belgesel filmin değil, insan-hayvan yakınlaşmasının tarihteki ender yakınlaşmalarından birinin şahidi olmuştuk. Perrin, Kanatlı Uygarlık filminden önce de, yerin altındaki bambaşka bir alemi Microcosmos filmiyle perdeye yansıtmıştı ama göçmen kuşları anlatan son belgeseli bambaşkaydı: Kamera kuşların göç için kanat çırptığı ilk andan itibaren takibe başlıyor ve mevsim, iklim, coğrafya demeden neredeyse birkaç santim uzaklarında onlarla beraber yaptıkları seyahati kayıt altına alıyordu. Bu büyülü yolculuk yapımcılarla röportaj yapmak için yazıp, ‘Nasıl başardınız?’ diye sorduğumda gelen cevap, ‘Filmin çekim belgeselini bekle’ olmuştu. Ve yapım belgeselinde inanılmaz bir şey vardı. Belgeselciler kuşlar daha yumurtalarda iken onlarla beraber kafeslerine giriyor, doğum ve büyümelerinde hep yanlarında oluyorlardı. Kuşlar, belgeselcileri aileden biri saydıkları için bu vefa hissiyle 20 bin kilometre boyunca yanlarında uçmalarına ve film çekmelerine izin veriyordu!
Açıkçası büyüleyici bir denemeydi bu ama daha doğalı ve etkileyici olanı vardı.
2008 yılında sosyal paylaşım sitesi Youtube’da bir görüntü yayınlandı. İzleyeni hem şok eden hem de ağlatacak derecede etkileyen bu videoda iki insan ile bir aslanın sıra dışı vefa hikayesi vardı. Sonradan araştırınca öğrendim ki, vaktiyle (1971) yayınlanan bir kitabı da varmış bu görüntülerin: Christian isimli bir Aslan. Sonradan tekrar düzenlenerek da yayınlanan kitap son derece etkileyici bir insan/hayvan vefasına dair yaşanmış bir öykü anlatıyor.
1969 yılında Londra’da yaşayan John Rendall ve Anthony Bourke isimli iki Avustralyalı küçük bir aslan satın alıyorlar. Yavruyken evlerinde bakıp, beraber vakit geçiren bu iki kafadar, aslanın iyice büyümesiyle ne yapacaklarını şaşırır bir hale geliyorlar. Ve mecburen sevimli ev arkadaşlarını alıp Kenya’ya götürerek doğal hayata bırakıyorlar.
Aradan 6 yıla yakın bir zaman geçtikten sonra yolları yine Kenya’ya düşüyor ve dostlarını merak ediyor Rendall ve Bourke. Umutsuzca Kenya çölünde gezerken bir kayalıktan kendilerine doğru bakan kocaman bir aslan görüyorlar. Kısa bir tereddüt sonrası aslan üzerlerine öyle bir geliş geliyor ki inanılmaz! Ve kavuşma anı. Üç kadim dost, izleyeni gözyaşlarına boğacak şekilde sarılıyor, hasret gideriyorlar. Aradan geçen zaman içerisinde çoluk çocuğa kavuşmuş olan Christian, adeta bir bebek gibi onlarla şakalaşıyor, yerlere yatırıyor, öpüyor, kokluyor…
Meraklısı belgeseli izlemek isterse diye aşağıya ekliyorum:
[M.Nedim Hazar] 6.7.2019 [TR724]
Sayenizde faiz lobisi ihya oldu [Semih Ardıç]
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak hakikaten masallar diyarında dolaşıyor.
Sanki ekonomiyi bir senede batırmış bir bakan değil. Senelik 220 milyar euro cari fazla, 40 milyar euro da bütçe fazlası veren Alman hazinesinin başında bulunan Peter Altmeir edası ile ahkâm kesiyor.
“TÜRKİYE PARADAN PARA KAZANILACAK BİR ÜLKE DEĞİL!”
Manasını sadece kendisinin bildiği “dengelenme” kelimesi ile taçlandırdığı beyanlarında artık kendisi aştı.
İstanbul’da bankacılar hitaben kimsenin Türkiye’ye malî darbe tertip edemeyeceğini uzun uzun anlattı.
Albayrak’ın “Türkiye artık eskisi gibi üzerinden para kazanılacak bir ülke değil.” dediği saatlerde yetki verdiği BNP Paribas, HSBC ve Citigroup Londra’da 1 milyar dolar tutarında eurobond ihraç ediyordu.
2019 senesinin tamamında 8 milyar dolar tahvil ihraç edileceği açıklanmıştı. 6,4 milyar dolarlık kısım ilk üç ayda tamamlanmıştı.
Böylece bütün sene için planlanan borçlanmanın (yüzde 92’si) neredeyse tamamı altı ayda tahakkuk ettirilecek.
O FAİZİ PAPUA YENİ GİNE Mİ ÖDÜYOR?
Yurt dışından yüzde 8 faiz ödeyerek zar zor borç bulabilen bir Hazine’nin başında oturuyorsanız bulutların üzerinde gezmeyeceksiniz.
Hele hele bütçe açığını geçen seneye kıyasla ikiye katlamışsanız ağzınızdan çıkanı kulağınızın duyması lâzım.
“Bundan sonra böyle. Eski taktikler ve teknikleri biliyorsunuz.” gibi zahiren okkalı gibi görünen sözlerin yabancı yatırımcı nezdinde karşılığı tek kelime ile “komik”.
Neymiş efendim! Türkiye üzerinden para para kazanma devri bitmiş. Dünyanın en yüksek 3’üncü faizini kim ödüyor? Papua Yeni Gine’den halliceyiz!
BÜTÇEDE FAİZE GİDEN PARA…
2019 bütçesinde faiz ödemeleri için 117 milyar TL tahsis edilmişti. Söz konusu tutar geçen sene 68,8 milyar TL idi. Sene sonunda muhtemelen faize 130 milyar lira gidecek.
Kamunun toplam yatırım bütçesinden daha fazlasını milletin cebinden alıp faiz lobisine veren bir bakan, “Bundan sonra böyle!” diyorsa bundan ne anlamalıyız?
Albayrak, 17 senelik devr-i iktidarlarında faiz lobisine 200 milyar doları altın tepside sunan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) bildiği yolda ilerleyeceğini mi kastediyor?
Rantiyenin müteşekkir kaldığı bir bakanın Türk Lirası’nın son üç senede maruz kaldığı tahribatı izah ediş tarzına şaşırmamak elde değil.
KÂH İNECEK KÂH ÇIKACAK, ÖYLE Mİ?
Albayrak, “Türk lirası değer kazanıyor, değer kaybediyor. Bu söylemde olmamak lâzım. Kâh inecek, kâh çıkacak.” diyor.
Elbette dalgalı kur rejiminde böyle olmalı. Amma velâkin günde 20 kuruş çıkan bir kur ile dalgalı kurun alâkası yoktur.
Kim, neye göre maliyet hesabı yapacak? En tecrübeli mali işler müdürleri dahi bu kadar oynak döviz kuruna ayak uydurmakta zorlanır.
Nitekim zorlanıyorlar. Şirketler döviz duvarına tosladı. Yanında asma merdiveni olan duvarı yara bere içinde aşsa da duvarın dibinde zayiat tahmin edilenden fazla.
Türkiye risk priminde, kredi notunda, enflasyonda ve ödediği faizde en sefil ekonomilerle aynı ligde.
BÜTÜN İYİ HABERLER TÜKENDİ!
Ekrem İmamoğlu’nun kazanacağı tahmini üzerine Borsa İstanbul’a giren, 6 lira civarından döviz bozduran yabancı yatırımcının temayülü yavaş yavaş değişiyor.
Borsa İstanbul’da (BİST) sekiz haftalık tırmanış bitti. Piyasa artık S-400 krizinde muhtemel Amerikan müeyyidelerine göre tahkimat yapacak. Bütün iyi haberler şu ana kadar fiyatlanmıştı.
Krize çare bulmak yerine krizin bulaşı tesirlerine masa başında müdahale eden, telefonla marketlere indirim yaptıran Albayrak sanayiciden tüccara bütün aktörlere TÜİK rakamları ile kuyuya inmelerini tavsiye ediyor.
YUNANİSTAN BEDELİNİ AĞIR ÖDEDİ
Arjantin ve Yunanistan böyle bir teşebbüste bulunmuştu. İkisi de bedelini çok ağır ödedi, ödemeye devam ediyor.
Yunanistan, 2018 senesini millî gelir seviyesi bakımından kriz öncesi 2007’ye kıyasla yüzde 25 aşağıda kapadı. Aradan 11 sene geçtiği halde hormonlu istatistiklerin yıkıcı tesiri devam ediyor.
Yalancı çobanın hikâyesi diyeceğim netice değişmeyecek. Zira çıplak yalan, “Yüzebilir misin?” diyerek nehre soktuğu hakikatin elbisesini çalmış ve üzerine giydiği o elbise ile iktidar koltuğuna oturmuş!
Albayrak âleme hamasetle nizam vereceğine bütçedeki kara deliğe çare bulsun.
Böyle giderse 2020’de vatandaşın 100 liralık vergisinin 25-30 lirası faiz lobisine aktarılacak.
Faiz lobisi Albayrak’a minnettar!
[Semih Ardıç] 6.7.2019 [TR724]
Sanki ekonomiyi bir senede batırmış bir bakan değil. Senelik 220 milyar euro cari fazla, 40 milyar euro da bütçe fazlası veren Alman hazinesinin başında bulunan Peter Altmeir edası ile ahkâm kesiyor.
“TÜRKİYE PARADAN PARA KAZANILACAK BİR ÜLKE DEĞİL!”
Manasını sadece kendisinin bildiği “dengelenme” kelimesi ile taçlandırdığı beyanlarında artık kendisi aştı.
İstanbul’da bankacılar hitaben kimsenin Türkiye’ye malî darbe tertip edemeyeceğini uzun uzun anlattı.
Albayrak’ın “Türkiye artık eskisi gibi üzerinden para kazanılacak bir ülke değil.” dediği saatlerde yetki verdiği BNP Paribas, HSBC ve Citigroup Londra’da 1 milyar dolar tutarında eurobond ihraç ediyordu.
2019 senesinin tamamında 8 milyar dolar tahvil ihraç edileceği açıklanmıştı. 6,4 milyar dolarlık kısım ilk üç ayda tamamlanmıştı.
Böylece bütün sene için planlanan borçlanmanın (yüzde 92’si) neredeyse tamamı altı ayda tahakkuk ettirilecek.
O FAİZİ PAPUA YENİ GİNE Mİ ÖDÜYOR?
Yurt dışından yüzde 8 faiz ödeyerek zar zor borç bulabilen bir Hazine’nin başında oturuyorsanız bulutların üzerinde gezmeyeceksiniz.
Hele hele bütçe açığını geçen seneye kıyasla ikiye katlamışsanız ağzınızdan çıkanı kulağınızın duyması lâzım.
“Bundan sonra böyle. Eski taktikler ve teknikleri biliyorsunuz.” gibi zahiren okkalı gibi görünen sözlerin yabancı yatırımcı nezdinde karşılığı tek kelime ile “komik”.
Neymiş efendim! Türkiye üzerinden para para kazanma devri bitmiş. Dünyanın en yüksek 3’üncü faizini kim ödüyor? Papua Yeni Gine’den halliceyiz!
BÜTÇEDE FAİZE GİDEN PARA…
2019 bütçesinde faiz ödemeleri için 117 milyar TL tahsis edilmişti. Söz konusu tutar geçen sene 68,8 milyar TL idi. Sene sonunda muhtemelen faize 130 milyar lira gidecek.
Kamunun toplam yatırım bütçesinden daha fazlasını milletin cebinden alıp faiz lobisine veren bir bakan, “Bundan sonra böyle!” diyorsa bundan ne anlamalıyız?
Albayrak, 17 senelik devr-i iktidarlarında faiz lobisine 200 milyar doları altın tepside sunan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) bildiği yolda ilerleyeceğini mi kastediyor?
Rantiyenin müteşekkir kaldığı bir bakanın Türk Lirası’nın son üç senede maruz kaldığı tahribatı izah ediş tarzına şaşırmamak elde değil.
KÂH İNECEK KÂH ÇIKACAK, ÖYLE Mİ?
Albayrak, “Türk lirası değer kazanıyor, değer kaybediyor. Bu söylemde olmamak lâzım. Kâh inecek, kâh çıkacak.” diyor.
Elbette dalgalı kur rejiminde böyle olmalı. Amma velâkin günde 20 kuruş çıkan bir kur ile dalgalı kurun alâkası yoktur.
Kim, neye göre maliyet hesabı yapacak? En tecrübeli mali işler müdürleri dahi bu kadar oynak döviz kuruna ayak uydurmakta zorlanır.
Nitekim zorlanıyorlar. Şirketler döviz duvarına tosladı. Yanında asma merdiveni olan duvarı yara bere içinde aşsa da duvarın dibinde zayiat tahmin edilenden fazla.
Türkiye risk priminde, kredi notunda, enflasyonda ve ödediği faizde en sefil ekonomilerle aynı ligde.
BÜTÜN İYİ HABERLER TÜKENDİ!
Ekrem İmamoğlu’nun kazanacağı tahmini üzerine Borsa İstanbul’a giren, 6 lira civarından döviz bozduran yabancı yatırımcının temayülü yavaş yavaş değişiyor.
Borsa İstanbul’da (BİST) sekiz haftalık tırmanış bitti. Piyasa artık S-400 krizinde muhtemel Amerikan müeyyidelerine göre tahkimat yapacak. Bütün iyi haberler şu ana kadar fiyatlanmıştı.
Krize çare bulmak yerine krizin bulaşı tesirlerine masa başında müdahale eden, telefonla marketlere indirim yaptıran Albayrak sanayiciden tüccara bütün aktörlere TÜİK rakamları ile kuyuya inmelerini tavsiye ediyor.
YUNANİSTAN BEDELİNİ AĞIR ÖDEDİ
Arjantin ve Yunanistan böyle bir teşebbüste bulunmuştu. İkisi de bedelini çok ağır ödedi, ödemeye devam ediyor.
Yunanistan, 2018 senesini millî gelir seviyesi bakımından kriz öncesi 2007’ye kıyasla yüzde 25 aşağıda kapadı. Aradan 11 sene geçtiği halde hormonlu istatistiklerin yıkıcı tesiri devam ediyor.
Yalancı çobanın hikâyesi diyeceğim netice değişmeyecek. Zira çıplak yalan, “Yüzebilir misin?” diyerek nehre soktuğu hakikatin elbisesini çalmış ve üzerine giydiği o elbise ile iktidar koltuğuna oturmuş!
Albayrak âleme hamasetle nizam vereceğine bütçedeki kara deliğe çare bulsun.
Böyle giderse 2020’de vatandaşın 100 liralık vergisinin 25-30 lirası faiz lobisine aktarılacak.
Faiz lobisi Albayrak’a minnettar!
[Semih Ardıç] 6.7.2019 [TR724]
Hicreti bozmama hassasiyeti [Dr. Reşit Haylamaz]
Hicret sonrasında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’ye üç defa geldi.
Anlaşma gereği birincisinde üç gün kalabildi.
İkincisi Mekke fethiydi ve fetih sonrasında yaklaşık iki ay Mekke ve civarında kaldı.
Üçüncüsü de Veda Haccı.
İlk gelişin şartları farklıydı; kısmen bir yumuşama olsa da Mekke’de, hâlâ burnundan soluyanlar vardı!
Fetihle başlayan süreçte başta Mekke olmak üzere Huneyn, Tâif ve Hevâzin kabuk değiştirmeye başlamış, Ci’râne’deki muamelelerle Mekke, bambaşka bir şehir haline gelmişti.
Her geçen gün davet sayısı artıyor ve dünyalarına doğan Güneş’i evlerinde misafir etmek istiyorlardı.
Ancak O (sallallahu aleyhi ve sellem), bu davetlerin hiçbirisine “evet” demedi; hiçbir evin gölgesine adım atmadı, başını gölgesine değdirmedi!
İki yıl sonraki Veda Haccı’nda bu davet zirve yapmış, her kapıdan beklenir olmuştu; lakin Nebevî tavır yine değişmedi, davetlere icabet etmedi.
Zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), hicret ettiği beldeye, -görünürde bile olsa- geriye dönüyor olmayı ifade eden bir adım atmak istemiyordu.
Daha açık bir ifadeyle, hicretini bozmak istemiyordu.
Zî Tuvâ’da konakladığı gece Hazreti Üsâme (radıyallahu anh) sordu:
Yarın evine gidecek misin, nerede konaklayacaksın yâ Resûlallah?
Akîl bize ev mi bıraktı ki, buyurdu ve hac boyunca çadırını Ebtah’a kurmalarını talep etti.
Halbuki Hazreti Akîl, iki yıl önce Müslüman olmuştu ve o gün, canını da isteseydi muhtemelen tereddüt etmez, verirdi.
Oralı olmadı ve umresini yaptıktan sonra ertesi gün Ebtah’a geçti ve Pazartesi’den başlayarak Perşembe gününe kadar burada kaldı.
Perşembe günü sabah namazı sonrası Mina’ya hareket etti. Sonrası Arafat, Müzdelife ve derken yine Mina.
Cemarât, kurban ve saçlarını tıraştan sonra ifâza tavafı Kâbe’ye gelip yine Mina’ya döndü. Aynı akşam, annelerimizle birlikte gelip yine Kâbe’yi tavaf etti.
Sonrasındaki üç gün Mina’da kaldı.
Bayramın bitimiyle birlikte Kâbe’ye gelip vedalaştı ve vazifelerini tamamlamış olarak Ebtah’taki çadırına, iki gün sonra da Medîne’ye döndü.
Hicret ettiği yurduna geri dönmeme hassasiyetini ashâbına da aşılamıştı.
Dönüş öncesinde, çadırında hasta yatan Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs’ı ziyaret etti. Gelişiyle dünyası şenlenen, kudûmuna servetini feda etmek isteyen Hazreti Sa’d’ın, bir de endişesi vardı:
Ölümden korkmuyordu; bütün endişesi, hicret ettiği memleketi Mekke’de ölmekti.
Şifa duasından sonraki müjdeler arasında, Mekke’de ölmemek de vardı.
Ancak, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) derinden üzen bir vefat vardı ve onun adı da Sa’d (İbn-i Havle) idi; hicret sonrasında hac için geldiği Mekke’de ölmüştü!
Âişe Validemiz’in ağabeyi Hazreti Abdurrahmân, Mekke yakınlarında vefat etmiş ve onu Hacûn’a defnetmişlerdi. Hac için geldiği sırada onu ziyarete gelen Annemiz’in, mezarı başında ağladığı ve adeta onunla konuşurcasına şöyle dediği duyuldu:
– Şayet vefat ettiğin gün ben burada olsaydım, seni buraya değil de ruhunu teslim ettiğin yere gömer, ardından da böyle ağlamazdım!
Gurûbdan 41 yıl sonra, Annelerimizden Meymûne Validemiz, hac ibadeti için geldiği Mekke’de hastalanmış, aynı endişelerle kendisini Mekke’den çıkarmalarını istemişti. Dönüş yolunda durumu ağırlaşmış ve Serif’teki bir ağacın altında dinlenmek için mola vermek zorunda kalmışlardı ki işte bu ağaç, altında Efendimiz ile zifafa girdiği aynı ağaçtı. Çok geçmedi ve o ağacın altında dinlenirken ruhunun ufkuna yürüyüverdi!
84 yaşındaki Abdullah İbn-i Ömer’e (radıyallahu anhümâ), Haccâc’ın adamları suikast kurmuş, metafta zehirli bir hançer saplamışlardı. Her geçen dakika halsizleşen İbn-i Ömer Hazretleri’nin derdi de aynıydı; oğullarını yanına çağırmış, hicretinin yarım kalacağından endişe duyduğunu ifade ettikten sonra, şayet burada ölecek olursa kendisini “harem” sınırları dışında bir yere gömmelerini vasiyet ediyordu!
Zira onlar, Medîne’de doğan bir adamın, yine Medîne’de vefatı üzerine Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), “Keşke doğduğu yerden başka bir yerde vefat etseydi!” buyurduğunu duymuşlardı.
Doğduğu yer ile ruhunu teslim ettiği yer arasının ölçüleceğini ve aradaki mesafeye göre insanın muamele göreceğini de biliyorlardı!
Onun içindir ki onlar, hicretlerini yeni hicretlerle taçlandırmış ve gidebildikleri en uzak noktalara emanet edilen bedenleriyle, beldelerin silinmez mühürleri haline dönüşmüşlerdir.
Evet, yurt olarak önünüze dünya kapıları açılmışsa, memleket sevdasıyla yola düşmek, geniş olanı daraltmak, kapıları açan Kudret’e de saygısızlık olmaz mı?
Ya, Mekke?
Onun idaresi, hem de fetihten iki gün sonra İslâm ile şereflenen 19 yaşındaki bir gence, Attâb İbn-i Esîd’e emanet edildi!
İhtiyaç olduğu için o gün tavzif edilen tek muhâcir, Muâz İbn-i Cebel’den ibaretti.
[Dr. Reşit Haylamaz] 6.7.2019 [TR724]
Anlaşma gereği birincisinde üç gün kalabildi.
İkincisi Mekke fethiydi ve fetih sonrasında yaklaşık iki ay Mekke ve civarında kaldı.
Üçüncüsü de Veda Haccı.
İlk gelişin şartları farklıydı; kısmen bir yumuşama olsa da Mekke’de, hâlâ burnundan soluyanlar vardı!
Fetihle başlayan süreçte başta Mekke olmak üzere Huneyn, Tâif ve Hevâzin kabuk değiştirmeye başlamış, Ci’râne’deki muamelelerle Mekke, bambaşka bir şehir haline gelmişti.
Her geçen gün davet sayısı artıyor ve dünyalarına doğan Güneş’i evlerinde misafir etmek istiyorlardı.
Ancak O (sallallahu aleyhi ve sellem), bu davetlerin hiçbirisine “evet” demedi; hiçbir evin gölgesine adım atmadı, başını gölgesine değdirmedi!
İki yıl sonraki Veda Haccı’nda bu davet zirve yapmış, her kapıdan beklenir olmuştu; lakin Nebevî tavır yine değişmedi, davetlere icabet etmedi.
Zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), hicret ettiği beldeye, -görünürde bile olsa- geriye dönüyor olmayı ifade eden bir adım atmak istemiyordu.
Daha açık bir ifadeyle, hicretini bozmak istemiyordu.
Zî Tuvâ’da konakladığı gece Hazreti Üsâme (radıyallahu anh) sordu:
Yarın evine gidecek misin, nerede konaklayacaksın yâ Resûlallah?
Akîl bize ev mi bıraktı ki, buyurdu ve hac boyunca çadırını Ebtah’a kurmalarını talep etti.
Halbuki Hazreti Akîl, iki yıl önce Müslüman olmuştu ve o gün, canını da isteseydi muhtemelen tereddüt etmez, verirdi.
Oralı olmadı ve umresini yaptıktan sonra ertesi gün Ebtah’a geçti ve Pazartesi’den başlayarak Perşembe gününe kadar burada kaldı.
Perşembe günü sabah namazı sonrası Mina’ya hareket etti. Sonrası Arafat, Müzdelife ve derken yine Mina.
Cemarât, kurban ve saçlarını tıraştan sonra ifâza tavafı Kâbe’ye gelip yine Mina’ya döndü. Aynı akşam, annelerimizle birlikte gelip yine Kâbe’yi tavaf etti.
Sonrasındaki üç gün Mina’da kaldı.
Bayramın bitimiyle birlikte Kâbe’ye gelip vedalaştı ve vazifelerini tamamlamış olarak Ebtah’taki çadırına, iki gün sonra da Medîne’ye döndü.
Hicret ettiği yurduna geri dönmeme hassasiyetini ashâbına da aşılamıştı.
Dönüş öncesinde, çadırında hasta yatan Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs’ı ziyaret etti. Gelişiyle dünyası şenlenen, kudûmuna servetini feda etmek isteyen Hazreti Sa’d’ın, bir de endişesi vardı:
Ölümden korkmuyordu; bütün endişesi, hicret ettiği memleketi Mekke’de ölmekti.
Şifa duasından sonraki müjdeler arasında, Mekke’de ölmemek de vardı.
Ancak, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) derinden üzen bir vefat vardı ve onun adı da Sa’d (İbn-i Havle) idi; hicret sonrasında hac için geldiği Mekke’de ölmüştü!
Âişe Validemiz’in ağabeyi Hazreti Abdurrahmân, Mekke yakınlarında vefat etmiş ve onu Hacûn’a defnetmişlerdi. Hac için geldiği sırada onu ziyarete gelen Annemiz’in, mezarı başında ağladığı ve adeta onunla konuşurcasına şöyle dediği duyuldu:
– Şayet vefat ettiğin gün ben burada olsaydım, seni buraya değil de ruhunu teslim ettiğin yere gömer, ardından da böyle ağlamazdım!
Gurûbdan 41 yıl sonra, Annelerimizden Meymûne Validemiz, hac ibadeti için geldiği Mekke’de hastalanmış, aynı endişelerle kendisini Mekke’den çıkarmalarını istemişti. Dönüş yolunda durumu ağırlaşmış ve Serif’teki bir ağacın altında dinlenmek için mola vermek zorunda kalmışlardı ki işte bu ağaç, altında Efendimiz ile zifafa girdiği aynı ağaçtı. Çok geçmedi ve o ağacın altında dinlenirken ruhunun ufkuna yürüyüverdi!
84 yaşındaki Abdullah İbn-i Ömer’e (radıyallahu anhümâ), Haccâc’ın adamları suikast kurmuş, metafta zehirli bir hançer saplamışlardı. Her geçen dakika halsizleşen İbn-i Ömer Hazretleri’nin derdi de aynıydı; oğullarını yanına çağırmış, hicretinin yarım kalacağından endişe duyduğunu ifade ettikten sonra, şayet burada ölecek olursa kendisini “harem” sınırları dışında bir yere gömmelerini vasiyet ediyordu!
Zira onlar, Medîne’de doğan bir adamın, yine Medîne’de vefatı üzerine Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), “Keşke doğduğu yerden başka bir yerde vefat etseydi!” buyurduğunu duymuşlardı.
Doğduğu yer ile ruhunu teslim ettiği yer arasının ölçüleceğini ve aradaki mesafeye göre insanın muamele göreceğini de biliyorlardı!
Onun içindir ki onlar, hicretlerini yeni hicretlerle taçlandırmış ve gidebildikleri en uzak noktalara emanet edilen bedenleriyle, beldelerin silinmez mühürleri haline dönüşmüşlerdir.
Evet, yurt olarak önünüze dünya kapıları açılmışsa, memleket sevdasıyla yola düşmek, geniş olanı daraltmak, kapıları açan Kudret’e de saygısızlık olmaz mı?
Ya, Mekke?
Onun idaresi, hem de fetihten iki gün sonra İslâm ile şereflenen 19 yaşındaki bir gence, Attâb İbn-i Esîd’e emanet edildi!
İhtiyaç olduğu için o gün tavzif edilen tek muhâcir, Muâz İbn-i Cebel’den ibaretti.
[Dr. Reşit Haylamaz] 6.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Bırakalım Davutoğlu da konuşsun! [Bülent Korucu]
Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun konuşmaya başlamasıyla birlikte tartışma yeniden alevlendi. Kim konuşmalı, ne zaman konuşmalı ve ne konuşmalı diye kısaca özetleyebileceğimiz bir şablon var. Sadece Davutoğlu değil, ağzını açan herkesi pişman etmek ister gibi şablonu önüne koyup saydırmaya başlıyoruz. Biz derken lafın gelişi sanmayın, gerçekten kendimi katarak söylüyorum. Sosyal medyadaki ‘biz susmadık’ kampanyasına destek verdim, bağımsız olarak da sorguladım, bu geç kalmış çıkışı. Yine de içimdeki ‘yanlış yapıyorum’ duygusunu yenemedim. Lunaparklardaki bir oyun aklıma geliyor; hani elinde balyozla bekliyorsun kafasını çıkaranı vurarak içeri sokuyorsun. Ne kadar çok vurursan o kadar puan topluyorsun. O oyunu oynuyormuşuz hissine kapılıyorum.
Şablon kelimesi biraz itici ve negatif anlamı yüksek. Bununla birlikte ‘kim konuşmalı, ne zaman konuşmalı ve ne konuşmalı’ parantezinin haksız ve yersiz olduğunu iddia etmek zor.
‘Bak şu konuşana, bugüne kadar neredeydin?’ Sorusuna haksız diyebilir miyiz? Hele de konuşan “şimdiye kadar sustuk, işler kötü gitmese yine susardık ama…” cümlesiyle söze başlıyorsa…
“Eleştirdiğin şeylerin pek çoğunun hayata geçmesinde vebalin var” itirazına da dayanaksız diyemeyiz. Davutoğlu, basit bir aparat gibi kullanıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, selefi Abdullah Gül’ün önünü kesmek için onu ortaya attı. Kafasındaki emanetçinin Binali Yıldırım olduğu biliniyordu. Hatta Yıldırım mavi boncuğu alamayınca az daha Meclis’te basın toplantısıyla tepki gösterecekti. Patronun işaretiyle vaz geçip beklemeye başladı. Misyonu tamamlanınca Davutoğlu kendini kapının önünde buldu.
Bütün bunların hepsine imzamı atıyorum ama bir açık kapı da bırakmak zorunda değil miyiz? Adına ne derseniz, ister tövbe hakkı, isterse özeleştiri fırsatı tanımak gerektiğini düşünüyorum. ‘İlk taşı hiç günahı olmayan atsın’ şartı koştuğumuzda imkansızı istediğimizin farkında olalım. Ahmet Davutoğlu’nu sadece öne çıkmış sembol olarak söylüyorum. Hasan Cemal konuştuğunda da birileri çıkıp demokrasi ve hukuk devleti yolundaki adımlardan kaynaklanan desteğini öne sürerek susturmaya çalışıyor. Ertuğrul Günay, bakanken de eyyamcılık yapmaz ve müteahhit lobisine direnmeye çalışırdı. Ama nihayetinde milletvekili ve bakandı. Ona da mı ‘sus’ diyeceğiz. Sosyal medyada vaktiyle trolluk yapanların bazıları da şimdi eleştirenler safına geçti. Koro halinde pişman etmeye girişiyoruz. Onların kafa karışıklığı içerdeki nabza göstermesi açısından bile önemli. Hatta hayatını Erdoğan karşıtlığı üzerine kurana bile ‘körü körüne düşmanlıkla bu adamı siz büyüttünüz’ denebilir. Kısacası masum değiliz hiç birimiz.
Yanlış anlaşılmasın her ağzını açanı ‘insanlığı kurtaracak mehdi’ diye omuzlarda taşıyalım demiyorum. Bir orta yolun gerekliliğine dikkat çekiyorum. Elbette samimiyet sorgulamasına gitmeliyiz. Eski veballerin farkında olduğumuzu ve unutmadığımızı gösterelim. Zor zamanda konuşmayıp, risklerin azaldığı dönemleri kollamanın faturasını da keselim. Lakin kimseyi susturmaya çalışmayalım.
Erdoğan, aksi izlenim verse de Atatürk’ü fazlasıyla modelleyen biri. Onu taklit edip muvazaalı muhalefet kurgulamak isteyebilir. Atatürk’ün başına geleni yaşamaktan ve halkın konuşmaya başlamasından korkuyor. O halde sadece ilkesel değil stratejik düşüncenin sonucu olarak da konuşana set çekmemek lazım. Baksanıza bu kadarcık muhalefet bile onu harekete geçirmeye yetti. Sıfırladığı parlamentonun üyelerini toplayıp gazlarını alıyor.
[Bülent Korucu] 6.7.2019 [TR724]
Şablon kelimesi biraz itici ve negatif anlamı yüksek. Bununla birlikte ‘kim konuşmalı, ne zaman konuşmalı ve ne konuşmalı’ parantezinin haksız ve yersiz olduğunu iddia etmek zor.
‘Bak şu konuşana, bugüne kadar neredeydin?’ Sorusuna haksız diyebilir miyiz? Hele de konuşan “şimdiye kadar sustuk, işler kötü gitmese yine susardık ama…” cümlesiyle söze başlıyorsa…
“Eleştirdiğin şeylerin pek çoğunun hayata geçmesinde vebalin var” itirazına da dayanaksız diyemeyiz. Davutoğlu, basit bir aparat gibi kullanıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, selefi Abdullah Gül’ün önünü kesmek için onu ortaya attı. Kafasındaki emanetçinin Binali Yıldırım olduğu biliniyordu. Hatta Yıldırım mavi boncuğu alamayınca az daha Meclis’te basın toplantısıyla tepki gösterecekti. Patronun işaretiyle vaz geçip beklemeye başladı. Misyonu tamamlanınca Davutoğlu kendini kapının önünde buldu.
Bütün bunların hepsine imzamı atıyorum ama bir açık kapı da bırakmak zorunda değil miyiz? Adına ne derseniz, ister tövbe hakkı, isterse özeleştiri fırsatı tanımak gerektiğini düşünüyorum. ‘İlk taşı hiç günahı olmayan atsın’ şartı koştuğumuzda imkansızı istediğimizin farkında olalım. Ahmet Davutoğlu’nu sadece öne çıkmış sembol olarak söylüyorum. Hasan Cemal konuştuğunda da birileri çıkıp demokrasi ve hukuk devleti yolundaki adımlardan kaynaklanan desteğini öne sürerek susturmaya çalışıyor. Ertuğrul Günay, bakanken de eyyamcılık yapmaz ve müteahhit lobisine direnmeye çalışırdı. Ama nihayetinde milletvekili ve bakandı. Ona da mı ‘sus’ diyeceğiz. Sosyal medyada vaktiyle trolluk yapanların bazıları da şimdi eleştirenler safına geçti. Koro halinde pişman etmeye girişiyoruz. Onların kafa karışıklığı içerdeki nabza göstermesi açısından bile önemli. Hatta hayatını Erdoğan karşıtlığı üzerine kurana bile ‘körü körüne düşmanlıkla bu adamı siz büyüttünüz’ denebilir. Kısacası masum değiliz hiç birimiz.
Yanlış anlaşılmasın her ağzını açanı ‘insanlığı kurtaracak mehdi’ diye omuzlarda taşıyalım demiyorum. Bir orta yolun gerekliliğine dikkat çekiyorum. Elbette samimiyet sorgulamasına gitmeliyiz. Eski veballerin farkında olduğumuzu ve unutmadığımızı gösterelim. Zor zamanda konuşmayıp, risklerin azaldığı dönemleri kollamanın faturasını da keselim. Lakin kimseyi susturmaya çalışmayalım.
Erdoğan, aksi izlenim verse de Atatürk’ü fazlasıyla modelleyen biri. Onu taklit edip muvazaalı muhalefet kurgulamak isteyebilir. Atatürk’ün başına geleni yaşamaktan ve halkın konuşmaya başlamasından korkuyor. O halde sadece ilkesel değil stratejik düşüncenin sonucu olarak da konuşana set çekmemek lazım. Baksanıza bu kadarcık muhalefet bile onu harekete geçirmeye yetti. Sıfırladığı parlamentonun üyelerini toplayıp gazlarını alıyor.
[Bülent Korucu] 6.7.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)