Kırk Ambar 11 [Safvet Senih]

*Merhum Dr. Ali Kemal Belviranlı anlatmıştı:

Bir köylü her hafta şehre pekmezini satmak için geliyor. Pazar sona eriyor ama bir türlü pekmezini satamıyor. Artık getirip götürmekten bıktığı için pekmezini Müftüye emanet ediyor. Müftü temiz ve saf köylüye bir defasında şöyle bir tavsiyede bulunuyor: ‘Diğer satıcıların kaşığı ile bir defa şöyle bir karıştırıver!..’ Köylü müftünün bu tavsiyesini yerine getirince, pekmezi hemen satılıyor. Köylü bunun sırrını öğrenmek için doğruca Müftüye gidiyor. Müftü de “Senin pekmezin tertemiz, sâfî, helâl. Ama milletin parasına başka şeyler karışmış. Seninki ile denk olmadıkları için o paralarla senin pekmezini alamıyorlar. Biraz seninkine de bir şeyler karışınca, az-çok bir benzerlik ve denklik bulaştığı için hemen satılıverdi.” diyor.

*Haccac-ı Zâlim, birisinin bedduasından çok çekiniyor. Ona biraz para gönderiyor. Adam Haccac'ın parasını kullanınca, haramı yemiş oluyor ve artık duası-bedduası geçmiyor. İşte bunu bildiği için Haccac böyle bir oyun oynuyor.

*Bizim ser-bevvab hastanede yatarken bir arkadaşı bir hastane odasına yetecek meyvelerle ziyaretine geliyor. O gün de bizimki taburcu oluyor. Ama o meyveleri de omuzlayıp geri getiriyor. Arkadaş hayret ediyor. Çünkü  biliyor ki, o çok cömerttir… Ama acaba niye böyle davranmış olabilir diye hikmetini  öğrenmek istiyor. Meğer durumu müsait değilmiş. O oda arkadaşlarına iman-Kur’an adına güzel şeyler anlatmış, belki bu halimle verirsem, ters teper. Ben yıkanıp-temizlenip ondan sonra onlara takdim edeyim diye acele eve geldiğini söylüyor… Güzel bir hassasiyet değil mi?

“*İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik sözünün özüne uyduğuna, Allah’ı da şahit gösterir. Halbuki gerçekte o, düşmanların en yamanıdır. Senin yanından ayrılınca da ülkede fesat çıkarmaya çalışır harsı (ürünleri, kültürleri) ve nesiller bozmak ve mahvetmek için uğraşır. Allah, elbette fesadı (bozgunculuğu) sevmez.”  (Bakara Suresi, 2/204-205)
Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamız bir tefsir âlimi olarak diyor ki: “Bu (son) ayette ülkenin istikbalinin en önemli iki rüknüne dikkat çekilmektedir. Maddi hayatın, ekonomik hayatın esası ürün, manevi hayatın esası ise yeni nesillerin iyi yetiştirilip eğitilmesidir.”
Hormonlu ürünler açısından ve ekolojik sistemin bozulması yönünden “hars” ile “nesil” arasında münasebet vardır. Yiyeceklerin bozulması  nesli de bozar ve maddeten zarar verir. Hibrit nasıl ebter (tohum olma özelliğini kaybetmiş bir ürün) ise, onları yiyenlerde de ebterleşme tesbit edilmiştir.
Hatta merhum Ali İhsan Tola Ağabeyimiz, içtiğimiz sular için şöyle diyordu: “Bugün şehirlerdeki gerek İÇME SUYU şebekelerinin ana depolarında, gerekse apartmanlardaki su tanklarında sağlık için klor kullanıyorlar. Ne kadar yanlış… Ne kadar zararlı… Erkeklerde olsun, kadınlarda olsun kısırlığın asıl sebeplerinden biri ve son yıllardaki kısırlığın bu kadar artış göstermesi SULARIN  KLORLANMASIDIR. Halbuki en güzel dezenfekte maddesi çam çırasıdır. Depoya bir çıra kütüğü atacaksın, hem suya güzel bir koku verir, hem de dezenfekte eder.”

*Hak murad ederse, kişinin işini, mermere saplar dişini / Hak murad eylemezse kişinin işini, pilav yerken kırar dişini…

*Kur’an “Sulh, mutlaka hayırdır” buyuruyor. Hadis-i Şerifte de “Fitne uykudadır, uyandırana Allah lânet etsin.” buyuruluyor.

*“Âhir zamandaki mesihiyet ruhu, ŞEFKAT  ve  MÜLÂYEMET  ruhu ve anlayışı demektir. Efendimizdeki (S.A.S.) o ruhun, âhir zamanda çiçek açıp zâhir olması demektir.

*Yavuz Sultan Selim’in bir şâir arkadaşı, onun bir şakasından dolayı alınganlık göstererek darılıp gücenip gizlice Urfa’ya gider. Orada Müftü katipliği yapmaya başlar. Yavuz pişman olur ve onu bulmak ister. Onun için “Bütün dünya benim olsa, gâmım gitmez nedendir bu?” diye sadece bir mısralık bir şiir yazar. “Bunun geri kalan mısraını en güzel kim tamamlarsa, bin altın ödül verilecektir.” diye ilan eder. Müftü bir şeyler yazıp kâtibe verir. Kâtip de Müftünün yazdıklarını değil de kendi yazdığı “Ezelden gâm türabiyle yoğrulmuş bir bedendir bu” mısraını yazıp gönderiyor. Yavuz Selim meseleyi anlayıp Müftü’ye “Tamam sana bin altın gönderiyorum. Ama sen de benim adamımı gönder.” diye yazıyor. Şâir gidince barışıyorlar… Elbette padişahına göre şair dost olacaktır. Zâten cevher kıymetinden cevher fürûşân bilir…

*Aktif dinlenme; başka konulara geçme demektir. Meselâ Sözler kitabını okuyordunuz, zihnen biraz dinlemeniz gerekti hemen Tarihçe-i Hayat ve Kastamonu Lâhikası gibi bir kitaba el atarsınız…

Avuç avuç ürünleri Kırk Ambar’dan avuçlayıp sizlere takdim ediyoruz. Onları  sizlerin zihin değirmeninizde öğütüp gönül fırınlarında pişirerek başkalarına da takdim edebilirsiniz.

[Safvet Senih] 10.5.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

300 koyun teşvikinin tamamı AKP’lilere gitti!

Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın çiftçiye destek amaçlı başlattığı 300 koyun teşviki, Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesinde tam bir skandala dönüştü. 200 başvurudan ön kabul alan 15 kişiden 14’ünün AKP’den milletvekili olabilmek için görevinden istifa eden SGK Başkanı Mehmet Selim Bağlı’nın yakın akrabası ya da ahbabı olduğu ortaya çıktı.

Cumhuriyet’in haberine göre, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın çiftçinin yüzünü güldürmek için başlattığı 300 koyun teşviği Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesini karıştırdı. Teşvikten yararlanmak için şimdiye kadar 200’ü aşkın köylü başvuru yaptı. Ancak 15 gün önce açıklanan ön kabul başvurusu sonucuna göre, teşvikten yararlanacak olan 15 kişiden 14’ünün geçen haftalarda AKP Milletvekili olabilmek için görevinden istifa eden Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Başkanı Mehmet Selim Bağlı’nın yakın akrabası ya da ahbabı olduğu ortaya çıktı. Bağlı’nın annesi Hanım Bağlı’ya, kız kardeşi Selime Nil Bağlı’ya ve baldızına 280 koyun teşviği çıkarken, Bağlı’nın kahyası, şoförü de teşvikten paylarını aldı. Bakanlığın verilerine göre teşvikin bir aileye yıllık getirisi 300 bin TL.

Konuya ilişkin görüştüğümüz Mehmet Bağlı, başvuruların elektronik ortam üzerinden yapıldığını söyleyerek, “Annem ve kardeşim Çiftçi Kayıt Sistemine kayıtlılar. Müracaat etmişler ön kabul çıkmış. Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı olan herkes teşvik için başvuru yapabiliyor. Elektronik ortamda olduğu için şimdilik sadece ön kabul çıkmış. Henüz alınmış koyun, alınmış bir teşvik söz konusu değildir” dedi.

Listeyi TİGEM gönderdi

Şanlıurfa İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü müdür vekili M.Akan Akmeşe koyun teşviği için kendilerine Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) tarafından gelen 15 kişilik bir ön kabul listesi olduğunu, bu kişilerin ön elemeyi geçtiğini söyledi. Başvuruların Mayıs’ın 11’ine kadar devam ettiğini aktaran Akmeşe, “Şimdilik ön elemeyi geçti bu insanlar. Henüz kendilerine çıkan bir koyun teşviği yok” diye konuştu.

Halfeti’de yaşayan ve koyun teşviğine başvuruda bulunan bir yurttaş ise ön kabul başvuru listesine şu sözlerle tepki gösterdi: “Köylüye destek olmak için böyle bir teşvik programı başlatıldı. Ben ve çok sayıda komşum başvuru yaptık. Ama hiç birimizin ismi ön kabul listesinde çıkmadı. Devletin teşviğinden yararlanmak için SGK başkanının akrabası mı olmak gerekiyor. Bu insan şimdi aday adayı olmak için istifa etmiş. Yetkililere sesleniyoruz. Bu haksızlığa müdahale edin”

[TR724] 10.5.2018

Beş yıl önce yazdığı 17 köşe yazısında 20 aydır tutuklu olan Ali Ünal, yine tahliye edilmedi

20 ayı aşkın süredir tutuklu olan Zaman Gazetesi eski yazarı ve ilahiyatçı Ali Ünal’ın yargılandığı davanın bugünkü duruşmasında yine tahliye edilmedi. Duruşmada savunmasını yapan Ünal için mahkeme tutukluluğun devamına karar verdi. Bir sonraki duruşma 18 Temmuz 2018’de görülecek. Ünal  “darbe” ve “terör örgütü yöneticiliği” suçlamalarıyla yargılanıyor. Delil olarak ise Ünal’ın 2011-2012 yılları arası yazdığı 17 köşe yazısı gösteriliyor.

Mahkeme bir sonraki duruşmaya Nurettin Veren ve Hasan Polat’ın tanık olarak talimatla dinlenilmesine de karar verdi.

Ali Ünal’ın yargılandığı 3. duruşma  Uşak 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün görüldü. Duruşmada dosyaya savcılık tarafından Nurettin Veren’in Yeni Akit’te yayımlanan iki köşe yazısı ve Akşam gazetesinde çıkan bir haber eklendi.

Mahkeme başkanı İstanbul’da Ali Ünal hakkında gizli yürütülen bir soruşturma açıldığını belirterek dosyanın Uşak 2. ACM’ye gönderilmesi için Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazı yazılacağını söyledi.

Duruşmada Ali Ünal söz aldı:

“HSK’nın kendisine sorulmadan tahliye kararı verilmemesi yönünde hâkimler üzerinde baskısı var. AK Parti Sözcüsü Mahir Ünal’ın basına yansıyan açıklamaları da bunu doğruluyor. İddianamede yer alan 17 yazı nedeniyle yargılanıyorum. Bu yazıların 11’i 2011-2012 yıllarına ait ve suçlamalarla alakası yok.  17 Aralık 2013’e kadar hükümetle F… diye adlandırılan yapı iç içeydi, birlikte hareket ediyordu. O dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan Türkçe Olimpiyatları’nda Fethullah Gülen’i “bitsin bu hasret” diyerek Türkiye’ye çağırmıştı. İktidar medyası da destekliyordu.  İktidarın bu muazzam desteği dururken benim haftada bir yazı yazarak darbeye teşebbüs ettiğimin iddia edilmesi kabul edilemez.

“İddianamede Erdoğan’ı eleştiren yazılar yazdığım söyleniyor. Ben Erdoğan’ı iktidara geldiği 2002 yılından beri gerektiği zamanlarda eleştirmişimdir. Benim elebaşılarından biri olduğum iddia edilen yapının en büyük destekçilerinden biri siyasi iktidar olmuştur. Hükümetin FETÖ/PDY denilen yapıya karşı 17-25 Aralık’a kadar hiçbir tepkisi olmamıştır. Onlar hiçbir eleştiri yapmamışken benim tavrım mı suç sayılıyor? Ergenekon ve Balyoz gibi davaları desteklediğim söyleniyor. Benim bu davaları açıkça destekleyen hiçbir yazım olmamıştır. Ergenekon ve Balyoz davalarının en büyük destekçisi iktidar olmuştur, bunu kamuoyu da böyle bilmektedir. 50 yıllık bir örgüt olduğu ve bu örgütün darbeye teşebbüs ettiği söyleniyor. O zaman bu örgüte 50 yıldır destek veren siyasiler, bakanlar yargılanmalı.”

Mahkeme başkanı Ali Ünal’ı daha önceki savunmasında söylediklerini tekrar ettiğini söyleyerek sözlerini toparlaması için uyardı.

Ünal devam etti: “Benim 15 Temmuz’u 5 yıl öncesinden bildiğim ve yazılarımla yönlendirdiğim iddia ediliyor. O halde neden 5 yıl önce hakkımda bir soruşturma açılmadı? Benim FETÖ’den talimat aldığım söyleniyor. Bunu ispat eden bir belge var mıdır? Soyut söylemlerle suçlanıyorum. Tutuklu bulunmamı gerektiren hiçbir delil yoktur. Hiçbir örgüte yöneticilik yapmadım. Arkanızda “Adalet Mülkün Temelidir” yazıyor. Ben orada yazan ifadeye güveniyorum. Beraatimi talep ediyorum.”

Ali Ünal’ın avukatı Ayşe Sueda Ünal söz aldı:

“Nurettin Veren ve Akşam gazetesinin haberinde adı geçen Hasan Polat’ın tanık olarak dinlenilmesini talep ediyoruz.”

Ali Ünal devam etti:

“Nurettin Veren Fethullah Gülen’i dava etmek istedi, beni de şahit gösterdi. Ben tanıklık etmek istemeyince bana husumet beslemeye başladı.”

Duruşmada Ali Ünal üzerinde ele geçirilen ve daha sonra iade edilen cep telefonunun IMEI numarası mahkemece Av. Ünal’dan talep edildi. Telefonun taşınma sırasında kaybolduğunu belirten Av. Ünal,

“Bu telefon 16 ay boyunca güvenlik güçlerinin elindeydi. Neden IMEI numarası o zaman alınmadı? Müvekkilim 17 yazısından dolayı yargılanıyor. Bu yazılar fikirlerini beyan ettiği yazılardır. Hakkında somut hiçbir suçlama yoktur. Müvekkilim gazetecidir. İfadenin yargılanması kabul edilemez. Hiçbir örgütün üyesi olmayan müvekkilim örgüt yöneticiliğiyle suçlanıyor.”

Mahkeme Ali Ünal’ın tutukluluğunun devamına karar verdi. Bir sonraki duruşma 18 Temmuz 2018’de görülecek.

[TR724] 10.5.2018

Çok bilinmeyenli siyasi denklem! [Erhan Başyurt]

Cumhurbaşkanlığı yarışında yer alacak isimler neredeyse kesinleşti.

Recep Tayyip Erdoğan, Muharrem İnce, Meral Akşener, Selahattin Demirtaş, Temel Karamollaoğlu, Doğu Perinçek…

***

Şüphe yok ki, seçime en hazır aday Erdoğan.

Aylar öncesinden seçim çalışmasına başlandı.

Yasalar değiştirildi. Parti kadroları yenilendi. İttifaklar kuruldu. Mitingler yapıldı.

Medyada muhaliflere yer verecek gazete ve kanallar yandaşlaştırıldı…

Muhaliflere operasyonlar yapıldı.

Hassaten HDP’nin barajı aşma potansiyeli yok edilmeye ve MHP desteğinde ilk turda seçimin kazanılması için hazırlanıldı…

***

Ekonomik kriz, hukukun yok edilmesi, dış politik açmazlar, muhaliflere baskılar Erdoğan’ın aylardır süren hesaplarını alt üst etmiş görünüyor.

Seçimin 24 Haziran’a alınması ile İYİ Parti’nin de seçime girmesi engellenmesi hesaplanmıştı, CHP’nin 15 vekil transferiyle bu hesap da tutmadı.

Erdoğan beklemediği şekilde sandıktan bir ’T A M A M’ çıkışı ile karşılaşabilir.

Bu konuda, iktidar kanadında ilk kez bir panik havası gözlemleniyor…

***

Gelelim diğer adaylara.

Meclis’te yer alıp da aday gösteremeyen tek parti; MHP…

Bahçeli’nin adayı da Erdoğan…

Bu yüzden parti tabanından önemli bir oy kayması aynı siyasi kültürden gelen Akşener’e gidecek.

Ancak Akşener AK Parti, MHP ve hatta CHP’den oy bile alıyor olsa, ikinci tura kalması CHP’nin partili adayı nedeniyle iyice zora girdi.

Akşener’in bir diğer dezavantajı, ‘ultra-milliyetçi’ izlenimi veren partilileri ve HDP ile arasına mesafe koyma çabası.

Oysa ikinci tura kalsa, HDP’nin oyları olmadan seçilme şansı yok!

MHP tabanının oylarını alayım derken, kuşatıcı olamadığı için Cumhurbaşkanlığı yarışında favori olma iddiasını kaybetti….

***

DEMİRTAŞ TAMAM, HDP BARAJI GEÇMELİ

HDP lideri Demirtaş, bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 13 almıştı.

Şimdi ise hapis. Özgürlüğünden yoksun, tek bir miting bile yapamadan, kendisine ait bir twitter hesabından ‘Seni başkan seçtirmeyeceğiz’ diye mücadelesini sürdürüyor.

İlgi çekici şekilde, bir önceki performansı şartlar gereği gösteremezse bile Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin muhalefetin de istediği gibi ikinci tura kalmasında önemli bir rol oynayacak.

HDP’nin Cumhurbaşkanlığı yarışında bir iddiası yok denilebilir, ama parti olarak barajı geçmeleri en elzem husus…

HDP’nin barajı geçememesi halinde, AK Parti 40’tan fazla vekili hak etmediği halde tek başına kazanacak.

(HDP’nin muhalif partiler tarafından dışlanmasının nasıl bir siyasi miyopluk olduğunu bir önceki yazımda yine bu köşede dile getirmeye çalışmıştım…)

***

KARAMOLLAOĞLU,   İKİNCİ TUR İÇİN KİLİT ROLDE

Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu’nun adaylığı, seçimi kazanmasından veya ikinci tura kalması ihtimalinden çok, seçimin ikinci tura kalmasında oynayacağı kilit rol nedeniyle önemli.

SP’nin genel seçimlere katılabilmesi ve barajı geçme kaygısının bulunmaması, çekirdek seçmenin bu seçimde partisine dönmesine yarayabilir.

SP, direkt olarak AK Parti’ye kayan kendi tabanından oy alacağı için seçimin en kritik önemdeki partisi denilebilir.

Alacakları yüzde 3 oy bile hem Meclis hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hesapları alt üst etmeye yetiyor.

SP’nin Abdullah Gül’ü ‘çatı aday’ gösterme çabası önemli bir siyasi hamleydi.

Erdoğan ve ekibini korkuttuğu, Genelkurmay Başkanı’nı ofisine gönderip ‘muhtıra’ verdirmesinden belli.

Ancak Erdoğan kaybederse, AK Partililer Gül’e karşı kaybetmediği için çok iç geçirecek ve en büyük hatayı ‘kendilerinden olan’ bir ismin tüm bu yetkilerle başa gelmesini engellemekle yaptıklarını görecekler.

Kişisel olarak düşüncem, Gül’ün kazanmasının Erdoğan’ın kazanmasından farksız olacağı şeklindeydi…

Garip olan Gül ne zaman aday olsa, bir askeri muhtıra geliyor!

***

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek için başarının çıtası yüksek değil.

Yüzde 1’i aşmaları halinde, seçimi kazanmış gibi bunu 10’la yüzle çarpıp, en büyük parti olduklarını yazıp çizip ekranlarda anlatmaya başlayacaklar…

***

CHP’NİN İNCE SÜRPRİZİ

Erken seçim kararı alındığı andan itibaren, ‘’Cumhurbaşkanı’nı CHP’nin adayı belirleyecek’’ diye yine bu köşede yazdım ve ekrandan dile getirdim.

Muharrem İnce, CHP seçmeni için iyi bir isim olabilir. Ancak ‘’CHP’nin seçimi kazanmak için gösterebileceği 3 sol ismi sıralayın’’ deselerdi, listemde yer almazdı.

Gerçekte, CHP’nin açıkladığı ilk aday özelliklerine de uymuyor.

Bilardoda kullanılan tabirle, ‘’CHP topu ‘İnce’ göremedi…’’

15 vekil transferinde gösterdiği ustalığı, Cumhurbaşkanlığı adayı konusunda maalesef gösteremedi.

Ne ekonomik kriz için ne adalet yoksunluğu için geçmişte ortaya koyduğu bir tecrübe yok.

Oysa genel prensip, tek parti yönetimlerini kendisi içinden çıkmış veya geçmişte bakanlık yapmış parti içi isimlerin yıktığı şeklinde… Seçmende geçmişte olumlu bir iz bırakması, seçim sonucuna etki ediyor.

***

Ancak bu aşamadan sonra, şayet Cumhurbaşkanlığı ikinci tura kalacaksa, Erdoğan ile yarışması muhtemel isim Akşener’den ziyade İnce görünüyor.

CHP’nin bir kemik oyu var. Saadet kendi adayını çıkardığına göre, Akşener’in CHP’den de oy alması ve yüzde 20’yi belki aşması gerekiyor. Kolay gözükmüyor.

AK Parti’nin İYİ Parti’yi seçime sokmama çabası, Akşener’den çekindiklerini gösteriyor.

Erdoğan için CHP adayı ile ikinci tura kalmak, aşırı kutuplaştırdığı ülkede maça 1-0 önde başlamak anlamına geliyor.

***

Ancak İnce’nin performansı ve seçmen tabanından nasıl bir sinerji bıraktığını şu an tam olarak bilemiyoruz.

Henüz adaylığı sonrası ilk tarafsız anket sonuçları da basına yansımadı.

Anadolu aile yapısından gelmesi, ‘gariban’ olması bir eksiklik değil aksine bir artı sağlayacaktır.

Ancak, Erdoğan hariç hiçbir aday seçime programını ve kampanyasını önceden hazırlayarak girmedi.

Kadroları da izleyecekleri programı da belli değil.

Sadece İnce ismi, seçmenin yüzde 50+1 kişinin oyunu alabilir mi? Kolay değil…

Bundan sonrası İnce’nin performansına ve Erdoğan’ın hatalarına bağlı.

***

AKP-MHP İTTİFAKI NASIL KAYBEDER?

AK Parti ve MHP ittifakının seçimi kaybetmesi, 7 Haziran ve 3 Kasım 2015’teki en düşük performanslarının altına inmeleri ile mümkün.

AK Parti 7 Haziran’da yüzde 40, MHP de yüzde 16 almıştı.

AK Parti 3 Kasım’da yüzde 49, MHP de yüzde 11 almıştı.

İlkinde toplamları yüzde 56, ikincisinde yüzde 60 ediyor.

CHP’nin yüzde 25 oyunu koruması, HDP’nin mutlaka barajı aşması, İYİ Parti’nin MHP ve AK Parti’den yüzde 10’un üzerinde oy alması, SP seçmeninin hiç değilse yüzde 2 ila 3 oranında oylarını AK Parti’den geri döndürmesi ile seçimin ikinci tura kalması mümkün.

Aynı şekilde Meclis’te muhalefetin üstünlüğü de en az bu kadar iyi performans gösterilmesine bağlı. Bu şartlarda AK Parti’nin MHP ile ittifak kurmuş olması, azınlığa düşmesine engel değil.

Ortada çok bilinmeyenli bir siyasi denklem var. Halkın basireti ne çıkarı bilemeyiz.

***

Yine de ortada bir sandık var. Seçim hilelerine karşı tedbir almak kaydıyla, sandık demokrasilerde tek umuttur.

Sonucu İnce’nin performansı, HDP’nin barajı aşması, İYİ Parti ve SP’nin en az yüzde 15 civarı oy toplayıp toplayamacağı belirleyecek.

Ne aşırı umuda kapılmak ne de umutsuz olmak doğru.

Bilinen tek gerçek, Erdoğan kazanırsa bu son özgür seçim olacak.

Erdoğan’a T A M A M mı DEVAM mı denildiğini, muhalefetin performansı ve seçmenin gayretleri ortaya koyacak…

[Erhan Başyurt] 10.5.2018 [TR724]

Zaruret halinde Şeytan olmak caiz midir? [Alper Ender Fırat]

Ülkenin eli kanlı Tiran’ı peşkircibaşına soruyor;

Zaruret halinde insanların mallarına çökmek, onları gasp etmek caiz midir?

Peşkircibaşı hemen cevap veriyor ‘caiz caiz’

Tiran aldığı cevaptan pek memnun kalınca sorular devam ediyor;

Zaruret halinde; devletin yani benim bekam için suikast düzenlemek, adam öldürmek caiz midir?

Cevap yine aynı ‘Caiz caiz’

Diyelim hırsızlık yaparken suçüstü yaptılar, bütün kirli çamaşırları ortaya döktüler ve zaruret hasıl oldu, bunu yapanlara en ağır iftiralar atmak, devletin sopasıyla dövmek, hapse atmak caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde; Kadınları, yaşlıları, çocukları, öğretmenleri, akademisyenleri, alimleri, ilim erbabını işten atıp hapsetmek caiz midir?

‘Caiz caiz’

Peki zaruret halinde; alimleri, öğretmenleri, kadınları, yaşlıları, çocukları hapsedebilmek için tecavüzcüleri, sübyancıları, baba katillerini hapisten çıkarmak caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde bana istediğimi vermeyenlerin şehirlerini bombalamak, oraları yaşanmaz hale getirmek, insanlara başını sokacak bir mekan bırakmamak caiz midir?

Cevap yine aynı ‘Caiz caiz’

Zaruret halinde panzerlerle çocuk, yaşlı, kadın ezmek, bunu yapanların sırtını sıvazlamak caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde yüz binlerce insanı işten atmak, çoluk çocuk demeden açlığa mahkum etmek, ona yardım eden kadınları hapiste öldürmek caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde; okulları, medreseleri, üniversiteleri kapatmak burada ders verenlerin hepsini hapse atmak caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde; Dünyayı inanan insanlara dar etmek için yetim malından Yahudi Lobilerine on milyonlarca dolar kaynak aktarmak caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde; haram yemek, rüşvet almak, yolsuzluk yapmak, asmak, kesmek caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde sürekli yalan söylemek, masumlara iftira atmak, hile yapmak caiz midir?

Caiz caiz

Zaruret halinde; ülkeyi çiftlik haline getirmek, devlet imkanlarıyla herkesin hakkından gelmek caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde; yola çıktığın herkesin hakkından gelmek, hepsinin başına çorap örmek caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde; herkesi suça bulaştırmak ve daha sonra onu şantajlara aracı yapmak caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde oy çalmak, dalavere çevirmek, hırsızlık yapmak caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde her gün fır dönmek, bir gün önce söylediğinin 180 derece tersini söylemek ve ne söylersem söyleyeyim hep haklıymış gibi yapmak caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde muhalifleri hapsetmek, iktidarda kalabilmek için zulmü her gün daha çok daha çok arttırmak, milleti hayattan bezdirmek caiz mi?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde Şeytan olmak caiz midir?

‘Caiz caiz’

Zaruret halinde firavun olmak caiz midir?

Caiz caiz

Zaruret halinde iktidardan vazgeçmek caiz midir?

Soruyu bile anlamadan her sorulana ‘Caiz caiz’ fetvası veren Peşkircibaşı o soru üzerine zınk diye durdu. İster şeytan ol ister firavun ol, ister kafir ol ister münafık ama sakın ha sakın iktidarı bırakma. Zinhar caiz değildir.

[Alper Ender Fırat] 10.5.2018 [TR724]

TAMAM [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’nin üçte biri “güvenlik bölgesi” olarak ilan edilmiş. Tamam. Güneydoğu’da birçok yerde sokağa çıkma yasakları devam ediyor. Tamam. Selahattin Demirtaş ve onlarca HDP’li milletvekili hapishane duvarları arasında özgür Türkiye’nin tadını çıkartıyorlar. Tamam. Kürt il ve ilçelerinin büyükşehir ve belde belediyeleri – sayıları yüzlü rakamlarda – aynı özgürlük ikliminde aylardır mahpus. Tamam. İçerideki gazetecilerin sadece adını soyadını buraya yazacak olsam, tek yazıda bitiremezdim – budur özgür Türkiye basınının durumu. Tamam.

Ege deyince yaz ve tatil, Meriç deyince masmavi serin suları olan güzel bir nehir gelirdi akla, şimdilerde “dondum anne” diyen çocuklar, ülkesinden ellere kaçarken botu devrilen ve donmak-boğulmak arasında bir yerlerde canını teslim eden zavallıların cesetleri akla geliyor – ve bir yerlerde, derinlerinde ruhumuzun, bu yaraların izi kalıyor son yıllarda. Tamam.

İçeride on binler – maaş hesabının belli bir bankada olması veya o bankadan kredi çekmek suçuyla, ya da kızı bir okula kayıtlıydı diye, ne bileyim, kermes yapmış, bir gazeteye aboneliği olmuş, birileriyle telefonda görüşmüş gibi “suçlardan dolayı” tutsaklar. Tamam. Bu ve benzeri kanunlarda yer almayan suçlamalardan dolayı “yargı” önünde olanların kulaklarına fısıldanan, “sizi içeri tıkan güç öyle istiyor” türünden tanıdık bir açıklama. Tamam. Yani bilindik mesele, devletin genleri. Tamam.

Dolar almış başını gidiyor, Türk lirası değer kaybediyor – teknik değimiyle “devalüasyon” var. Tamam. Bir nane üretemeyen, devlet kumpaslı inşaatçılar sınıfının modern gecekondulaşma misali vatandan kopardığı yerlere beton diken ve cebini dolduranların ekonomisinde, insanlar et kuyruklarında 5 lira ucuza et almak için saatlerce sokakta bekliyor, çoğu yine oyunu ona verecek ama emin olun – büyük patlamadan sonra bilimin çözmeye uğraştığı en büyük muammalardan biri. Tamam. Hal böyleyken, aklıma AB bütçesi yapılırken artık Türkiye’nin aday olarak değil de komşu olarak hesaplamalara alındığı haberleri geliyor, 2008 ile 2018 arasındaki düzlemdeki ışık yılı fark, demokrasi ve temel hak ve özgürlükler bakımından! Tamam. Devam?

17 Aralıkta suçüstü yapılanların hâkimleri, savcıları ve polisleri görevden almalarıyla birlikte yapılan sivil darbe, bunun ardından 15 Temmuz sonrası OHAL adıyla fiili rejim değişikliğine gidilmesi, referandumda Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) mühürsüz oy pusulalarını – abrakadabra yapılan oylar! – geçerli sayarak plebisitin sonuçlarını değiştirmesi, buna CHP’nin Yenikapı Ruhu çerçevesinde adet yerini bulsun türünden göstermelik itirazları, güm! Bugünkü ceberutluklar cehennemine hoş geldiniz! Tamam.

Batı düşmanlığının pompalanması, darbe girişiminin arkasında ABD var, Almanya var türü kamuoyu algısının aralıksız propagandayla kitlelere benimsetilmesi. Tamam. Buna paralel olarak, rejimin arkasını sağlama almak, silah ve enerji temininde aksama olmasın babında Rusya’nın güdümüne girilmesi, Rusya’da olan Putinist rejimin Erdoğanist İslamo faşist versiyonunun konsolidasyonu, tamam! İran nükleer programını finanse etmeye yönelik İranlı Zarrab’ın önüne yatan kabine üyeleri, cebe indirilen İran rüşvetleri, buna Türkiye’nin bir kamu bankasının (hatta birkaçının) adının bulaştırılması, tüm bunların uluslararası ambargolara ve reel politik dengelere karşın yapılması, tamam! Ahmet Turan Alkan, Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler, Nazlı Ilıcak, Mümtaz’er Türköne; gasp edilen Zaman başta, onlarca medya abidesi, el koyulan milyarlarca liralık özel mülk, tüm bunlar kanunsuzca! Tamam.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri, Zeyid Ra’ad El Hussein “Muhalif görüşlerin ağır şekilde cezalandırıldığı bir ortamda güvenilir bir seçimin nasıl yapılabileceğini düşünmek zor” demiş. Tamam. Avrupa Birliği, Almanya, ABD, dünyanın birçok saygın gazetesi, medya organı söz birliği etmişçesine bu koşullarda seçim yapılmaz diyor. Tamam. Bizde aday furyası var. Sanki en renkli, ortamın en normal olduğu, her şeyin anayasal ve yasal prosedürlere uygun şekilde devam ettiği bir varmış gibi, demokratik ve adil seçimler yapılacakmış havasında “cıvıl-cıvıl” bir seçim atmosferi yaşıyoruz! Tamam. Bu arada adaylardan biri, ironi bu ya, hapishanede olan diğer bir adayı hapishanede ziyaret ediyor! Tamam. İşte umutlanmamızı gerektiren bir diğer gelişme, haydi mutlu olalım bir süreliğine. Tamam. Sonuçta gerçekleri yazmanın ve “siz kendinizi kandırıyorsunuz sadece” demenin âlemi yok, milletin tadını kaçırma! Tamam.

Eski bir cumhurbaşkanı aday olmasın diye adamın yanı başına askeri helikopterle genelkurmay başkanı, yanında rejimin seslerinden Kalın Bey gitmiş, çıkışta aday adayımız zaten aday olmaya niyeti olmadığını bilfiil alelacele deklare etmişken, biz seçim meçim gibi konulara giriyor, olsun canım ne olacak ki, bir deneyelim diyoruz. O zaman, tamam! Aynı genelkurmay başkanı ve istihbaratın başındaki arkadaşı 15 Temmuz’da komutasındaki askerler darbe teşebbüsünde bulunmasına karşın ne istifaya zorlanmış, ne de – çakma da olsa – konuyu araştırmakla görevli meclis komisyonuna çağrılmış (buna bizim mahallede ‘oh ne kebap’ derler), buna da tamam.

Medya tümüyle zatı-şahanelerinin denetiminde, dediklerini yazan, sonra da şakşağını mütemadiyen yineleyen bir tür yazar (kasa) kalemşorlar takımı emre amade, sektirmeden “gerçekleri” aktarıyor, “sofistike” yorumlarıyla. Tamam! Her gün Almanya’nın neden bizi kıskandığını, ABD’nin neden bizi yok etmek istediğini, Batı’nın Türkiye’nin duruşunu hazmedemediğini duyuyoruz, hatta rejimin riyasetini yürüten zatı şahane, “Ey Batı, sizi alaşağı edeceğiz!” diyor, motorsuz tank, 100 kilometre menzilli “uzun menzilli roket”, model uçak (ANKA), üç yat boyu hücumbot yapıyoruz, ve bunu milli silah sanayi diye kakalıyoruz, alıcısı var neticede, alan razı, satan razı – doğruysa tamam de! E, Tamam. Zaten zatı şahanenin zehir gibi zekâya sahip oğlu da “Batı medeniyetinin bir ümit vaat etmediğini” belirtmemiş miydi – İtalya’daki doktorasına devam edemeyeceğini anladıktan sonra – unuttunuz mu? Tamam!

Afrin’e – Suriye toprağı! – giren ve göndere Türk bayrağı çeken, oraya mülki amir (kaymakam) atayan, yani raftaki anayasada kabul edilen sınırların ötesine doğru Türkiye kamu yönetimi sahasını genişleten, bunu bir tür fütuhat edebiyatıyla topluma pazarlayan, dünyanın sayılı gücüyüz mesajını sağır kulakların bile duyacağı güçte yeri göğü inletecek şekilde haykıran bir güçlü liderimiz var. Tamam. İşte Kırım-Rusya, işte Afrin-Türkiye, ABD Irak’ı bombalarken, ne diye Türkiye’yi eleştiriyorsunuz diyen ve “dış mihraklara” dikkati çeken nice siyasilerimiz, yazar ve akademisyenlerimiz var! Tamam.

Emzirdikten sonra sırtına pıt-pıt vurulan bebekler gibi, kucakta gazı alınan bir diktatörlük var demek suretiyle ne yapmak, nereye varmak istemekteyim ben? Tamam. Hem ben KHK ile kamu hizmetinden vatan haini damgası yiyerekten atılmış, Barış Akademisyenleri imzacısı, babası da sol cenahtan, muhalif bir adam, bir de tiyatrocu üstelik ha, utanmadan bir de Cemaat gazetelerinde falan yazmış, rejimin dilini-belagatini reddeden bir “liboş” olarak, ben kim, doğruyu söylemek kim! Tamam. Zaten bazı okurlarım “sen kendini ne zannediyorsun ya, bir tek sen bunları böyle yazıp duruyorsun, bizim ümidimizi kırma!” diye esip gürlüyor. Tamam. Seçimler gaz maz almıyor, bal gibi de gidecek bu, yeter ki biz tamam, tamam, tamam (…) demeye devam edelim! Tamam.

Bakın, bu yazıda defalarca tamam yazdım. Bu şeklide göndereceğiz zannedenler belki haklıdır diye – Twitter’dan da paylaştığım gibi – tamam deyip görevimi yaptım. Sonuçta mesele kalbimin istememesi değil, aklımın olmayacak duaya “âmin” diyememesidir. Yine de, ben şunu tarihe not düşeyim: memleketin anayasal düzeni restore edilmeden, insan hakları ve temel özgürlüklere hukuk önünde riayet edilmeden SEÇİMLERLE BU REJİM DEĞİŞEMEZ! Buna karşın değişir beklentisine girenler, birinci veya ikinci turdan sonra ciddi bir hayal kırıklığı yaşayacak, çünkü siz tamam deseniz de YSK devam diyecek. Tamam?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.5.2018 [TR724]

‘Ben içmiyorum arkadaşım içiyor’ bahanesine sığınmayın!

Akciğer kanseri tüm dünyada kanserden ölümler arasında birinci sırada yer alıyor. Bunların yüzde 85’ini sigara içenler oluşturuyor. Akciğer kanserine yakalanan pasif içicilerin sayısı da azımsanmayacak rakamlara ulaşmış durumda.

Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Adnan Sayar’a göre, gün içinde içilen sigara miktarı akciğer kanserine yakalanmada önemli role sahip. Eğer kişi 10 yıl boyunca günde 20 adet sigara içerse akciğer kanserine yakalanma riski kesine yakın. ‘Ben içmiyorum arkadaşım içiyor’ bahanesi ise sadece kendinizi avutmadan öteye geçmeyen bir bahane.

Riskinizi öğrenmek için soy ağacınızı bilin

Prof. Sayar, ailesinde akciğer kanseri olan kişilerin çok ciddi risk altında olduğuna dikkat çekiyor. ’’Yakın akrabalarında özellikle anne, baba gibi çok yakın akrabalarında akciğer kanseri bulunanlarda akciğer kanserine rastlama ihtimali 4-5 kart artar. Eğer bu kişiler ilaveten sigara içiyorlarsa bu onlarca kat artacak demektir.’’ diyor. Onun için hem sigaradan hem de doğada maruz kalınan bir takım radyoaktif, kimyasal ve kanserojen maddelerden mümkün olduğunca uzak kalınması gerektiğine işaret ediyor.

Dolu öksürükten şüphelenin

Öncelikle eğer kişi 40 yaşın üzerindeyse, 15 gündür geçmeyen öksürüğü varsa, balgam çıkartıyorsa veya bir kez dahi olsun kanlı balgam olduysa mutlaka bir uzmana başvurmasını tavsiye eden Sayar, yapılacak işlemleri şöyle sıralıyor:’Bütün bu şikayetlerle doktora gidildiğinde akciğer kanseri tanısı için önce radyolojik incelemeler yapılır; düz film ve tomografi çekilir. Sonrasında tanısal işlemler yapılır; bunlar iğne biyopsileri, bronkoskopi gibi günübirlik yapılabilecek non-invaziv yöntemlerdir. Bunlar yapıldıktan sonra hastanın evrelendirme aşamasına geçilir. Akciğer kanserleri tanıdan sonra küçük hücreli ve küçük hücreli dışı diye ayrılır. Küçük hücreliler genellikle onkolojik tedavilere yani kemo-radyoterapilere aday olan hastalardır. Ama küçük hücreli dışı olanların bir grubunda cerrahi ön plana çıkar. Hastanın tam evrelendirilmesi için beyin MR’ı, PET görüntüleme ve mümkünse mediastinoskopi, endoskopik göğüs boşluğu içinde videotorakoskopik incelemeler yapılır. Eğer hastalık erken evre olarak tespit edilirse bütün bu incelemelerin sonunda cerrahiye aday olur. Ameliyata aday olma durumu akciğer tanısı almış hastaların ancak yüzde 15’ine karşılık gelir. Bu yüzde 15’lik küçük grubu tam evrelendirmesi yapılmış, lenf bezi tutulumu ve uzak yayılımı olmayan, tümörü çıkartılabilir durumdaki hastalar oluşturur. Diğer grup hastalar, ya hastalığın yaygınlığı ya genel durum bozukluğu veya yetersiz solunum kapasitesi (kardiyak performans) nedeniyle cerrahiye adayı olamazlar.’

[TR724] 10.5.2018

Şaibe [Naci Karadağ]

Benim kişisel anlamda siyasetten hiçbir beklentim ve umudum yok.

Önce bu gerçeğin altını epeyce kalın bir kalemle çizeyim.

Dolayısıyla birazdan yazacaklarımı Tayyip Erdoğan öznesinde alıp değerlendirmenizin yanlış olacağını düşünüyorum.

Mesele Erdoğan ya da İnce olmadığı gibi, AKP ya da CHP de değil.

Hatta bir anlamda Türkiye bile değil.

Burasını net ifade etmek isterim.

Tayyip Erdoğan ya da totaliter tek adam rejimi artık cemaatin bir meselesi değildir.

En azından bundan sonra değildir.

Çünkü Cemaatin yapılması gerekeni yapmayıp göğe bakarak geçirdiği süreçten sonra, şimdi sadece göğe bakma döneminde bulunduğunu düşünüyorum.

Yani bir ara abartılan stratejik aklını kullanması gerektiği zaman hayal kırıklığı oluşturan bir topluluğun, şimdi bir hamle yapmaya kalksa bile kıymet-i harbiyesi olmadığına inanıyorum.

Öte yandan dünyanın ve İslam âleminin şer topu gibi kocaman bir Recep Tayyip Erdoğan ve Siyasal İslam sorunu olduğuna da inancım tam.

Bu meyanda seçimlerin neticesi ne olursa olsun, ülkenin girdiği karanlık sarmaldan kurtuluşunun olmadığına da maalesef inanmaktayım.

İster İnce gelsin, ister Erdoğan kalsın hiç fark eden bir durum olmayacak gibime geliyor.

Zira temel kodlarıyla oynanan, tüm eklem mafsalları koparılmış, tüm birleşim noktaları kırılmış, dikişleri kesilmiş bir toplumun en azından kısa süre içinde iflah olamayacağı gerçeği tüm çıplaklığıyla halen karşımızda duruyor.

Ne demek istediğimi kamuoyunda “Çomar Dede” olarak meşhur olan AKP’li şu dededen de anlamak mümkün.

Önceki gün bahsettiğim gibi gerçek olanla üretilen gerçek arasındaki makası bu dede şahane örnekliyor.

Dede bir tipoloji…

Tayyip Erdoğan modelinin ürettiği bir vatandaş modeli.

Anında patlamaya hazır, bolca hamaset ve öfke ile sarmalanmış bir müteharrik konvansiyonel silah adeta…

Kendi inandığının aksini gördüğü ya da duyduğu anda, kontrolü kaybedip nefretle “daş yok mu daş” diye sağa sola saldıran iktidar görmüş masum köylü modelidir bu!

Bu videodaki esas tehlikeli refleks ise devlete şikayet etme bölümü.

Hoşuna gitmeyeni anında 155’i aramakla tehdit edebilecek kadar hoyrat bir dede var karşımızda. Bir AKP inanlısı arketipi.

Allah bilir şu an hapisteki on binlerin kaçı şu dede gibi öfkeli partililerin nefret dolu saçma sapan bir ihbarla içeri atılmıştır!

Bu uzun girizgâhtan sonra meselenin ince kısmına gelelim.

Dediğim gibi bir şeyin değişmeyeceğine inanıyorum lakin bir gerçek de var.

Zaten bizzat Tayyip Erdoğan da bu “Beni şaşırtmayı başardılar” diyerek bu gerçeğin hakkını teslim ediyor.

Bu sebeple Başkanlık parkurundaki saf dışı ettiği rakiplerine benzemiyor Muharrem İnce.

Sık sık kimyasını bozuyor, moral dengesini alt üst ediyor ve orantısız zekâ ile girdiği polemiklerin neredeyse tamamını Erdoğan’ın aleyhine çevirmeyi başarıyor.

Son tartışmaları üzerine bir ‘Lokal Focus’ yapalım.

Abdullah Bin Mesud (RA) naklediyor, Hz. Peygamber (ASM) şöyle buyuruyor: “İslam, şüphesiz garip olarak başladı ve günün birinde garip hale dönecektir. Ne mutlu o garip müminlere!”

Durum bu kadar net iken İslam davası güden birinin siyasi rakibini garibanlıkla suçlaması ne tür bir talihsizliktir?

Şu cümleler Erdoğan’ın: “Seçim kampanyasında CHP’nin başındaki zata mı yoksa öne sürdüğü garibana mı bakacağız, onu bilemiyoruz. Ortada bir aslı bir de kuklası var. Bizi çıldırtacaklarını öne sürerek yola çıkmışlardı, haklarını vermek lazım bizi çıldırtmasalar da şaşırtmayı başardılar. Bu karikatür tipin ve adayının maceralarını seçimlere kadar izlemeye devam edeceğiz.”

Daha birkaç gün önce sözüm ona manifesto yayınlayarak kimseyi küçük görmediğini filan söyleyen birinin çelişkisi kadar, dindar bir insanın kesinlikle durmaması gereken bir noktadan ateş açıyor Cumhurbaşkanı.

Muharrem İnce ise saçları değirmende ağartmamış tabii.

Bu muz ortayı tabiri caizse 90’a göndermemek için Binali Yıldırım olmak gerekirdi sanırım.

Cevap çok gecikmedi ve İnce yine tabiri caizse ‘kalın’ gördü bu sefer: “AK Parti Genel Başkanı benim için gariban demiş. Türkiye bu haldeyken bana gariban diyor, Genel Başkana da karikatür diyor. Ben baba tarafından Selanikliyim, anne tarafından Rizeliyim. Cumhurbaşkanı Adayı Sayın Erdoğan’a sesleniyorum, meydanlarda böyle laflar etme hemşerim. Gariban olmak, şaibeli olmaktan iyidir. Ben rahmetli kamyon şoförü Hacı Şerif’in oğluyum. 16 senedir milletvekiliyim, 14 senesi kirada geçti!”

CHP, AKP ile siyasi rekabet tarihinde belki de ilk kez psikolojik üstünlüğü İYİ Parti koalisyonu hamlesiyle ele geçirdi.

İnce’nin adaylığı ise zaten ekstradan bir sarsıntı yaşatmıştı Erdoğan’a.

Bu sebeple “Bizi çıldırtmasalar da şaşırtmayı başardılar” diyor.

Öte yandan İnce’nin “Gariban” şutuna karşı yaptığı “şaibe” volesi de az buz bir hamle değil.

Zira şaibe meselesi Erdoğan ve iktidarının yumuşak karnı bile değil bataklığı…

Oy sayımından tutun da üniversite diplomasına, mal varlığından alın da Refah Partisi il başkanlığına, sahip olduğu ev, villa, arazi miktarından nereli olmasına kadar uzanan çok geniş bir zaman diliminde çok geniş alanlarda hep şaibe söz konusu.

Muhtemelen Erdoğan bu bahsi hemen kapatmak isteyip vatan millet üzerinden yürümeye devam edecektir.

Toparlıyorum, seçimlerden zerre miktar umudum yok. İyi Parti’nin Türkiye açısından AKP’den hiçbir farkı olmadığını düşünüyorum ama Erdoğan’ı çileden çıkarak bir rakip bulması işi epey eğlenceli kılacak gibi.

Cemaatin yerinde olsam bu maçı en iyi yerden, ceza sahasında yerde ağır yaralı olarak seyrederdim… Şenlik yeni başlıyor zira!

[Naci Karadağ] 10.5.2018 [TR724]

Teknik adam piyasası kızışıyor [Hasan Cücük]

Sezon sonu gelirken takımlar şimdiden önümüzdeki yılın kadrolarını kurmak için kolları sıvadı. Dünya Kupası’ndan dolayı bu yaz oldukça haraketli bir transfer sezonu yaşayacağız. Kulüpler elini çabuk tutup, kupa başlamadan önce imza attırmak istiyor. Zira Dünya Kupası’nda iyi performans gösteren oyuncu değerini katlıyor. Kulüpler sadece oyuncu peşinde olmayacak. Dev kulüplerin bir başka arayışı ise teknik adamlar olacak.

WENGER’İN YERİNE KİM GELECEK?

Arsene Wenger, 22 yıllık Arsenal macerasına sezon sonunda nokta koyacak. İngiliz kulübü 22 yıl boyunca teknik adam arayışına girmemişti. Tecrübeli Fransız hoca, kulübüyle özdeşleşmişti. Ada’da en sıcak konu Wenger’in koltuğunun yeni sahibinin kim olacağı. Futbolseverler yeni sezonla birlikte yaklaşık çeyrek asır sonra yedek kulübesinde Arsenal’i yöneten yeni bir isim görecek. İngiliz basını her gün yeni bir adayı yazıyor. Ancak Arsenal yönetimi bu konuda sessiz bir strateji uyguluyor.

CONTE YOLCU…

Ada’da Guardiola, Mourinho, Klopp, Pochettino gibi isimler yeni sezonda görevlerinin başında olmaya devam edecek. Ancak Chelsea’nın menajeri Antonio Conte için aynı cümleyi kurmak oldukça zor. Geçen sezon takımı şampiyonluğa taşıyan Conte bu sezon oyuncularıyla problem yaşayan bir isim olarak gündeme geldi. Chelsea şampiyonluk yarışında erken havlu atmakla kalmadı Roman Abramovich tarafından satın alındıktan sonra en kötü sezonunu geçirdi. Teknik adam kovmada elini korkak alıştırmayan Abramovich’in sezon sonunda Conte’ye yol vermesi bekleniyor. Böylece Premier Lig’in zirve takımlarından Arsenal ve Chelsea yeni isimlerle gelecek sezona başlayacak.

VALVARDE GİDER, ZİDANE BELKİ

İspanya La Liga’da şampiyonun adı Barcelona oldu ama teknik patron Ernesto Valverde’nin koltuğu sallanmaya devam ediyor. Ligin yanında İspanya Kupası’nı da kazanan Valverde’nin Şampiyonlar Ligi’ndeki hüsranı kendine olan güveni sarstı. Sezonun bitişiyle Valverde ile yolların ayrılacağı İspanya’da herkesin bildiği bir sır. Yeni ismin kim olacağına dair ise bir işaret yok. Sezon ortasında koltuğu sallanan Zidane ise Real’i Şampiyonlar Ligi’nde finale çıkararak rahatlamıştı. Ancak tehlike henüz geçmiş değil. Finali kaybederse yeniden sıkıntılı günler başlar. Bakarsınız iki devin başında gelecek sezon iki yeni isim görürüz.

PSG’YE YENİ HOCA ŞART

PSG’nin teknik direktör Unai Emery ile kan uyuşmazlığı yaşadığı sık sık basına malzeme oldu. Ligdeki başarısına rağmen Şampiyonlar Ligi’nde iki yıldır son 16 turunda elenmesi Emery’nin suyunu ısıtmıştı. Nitekim beklendiği gibi geçtiğimiz günlerde Emery sezon sonunda ayrılacağını açıkladı. Bu sezon ligin yanında Fransa Kupası ve Lig Kupası’nı kazanması Emery’nin kovulmasını engellemedi. PSG’de Emery’nin yerine Arsene Wenger’in adı geçiyor. Sürpriz ise Jose Mourinho. Portekizli hoca ikna olursa yeni sezonda adresi Ligue 1 olur.

BAYERN’DE KOVAC DÖNEMİ

Bundesliga’nın iki devi yeni sezona yeni isimlerle başlayacak. Carlo Ancelotti’yi kovan Bayern Münih takımı sezon sonuna kadar eski hocası Jupp Heynckes’e emanet etmişti. Heynckes sonrası için kolları sıvayan Bayern yönetimi sezon bitmeden yeni hocasını buldu. Bu isim Frankfurt’u çalıştıran eski oyuncuları Niko Kovac’tı. 2001-03 arasında Bayern Münih’te top koşturan Hırvat Kovac, 1 Temmuz’dan itibaren teknik adam olarak göreve başlayacak.

Sezona Peter Bosz ile başlayan Borussia Dortmund ilerleyen haftalarda teknik adam değişikliğine gidip takımı Peter Stöger’e emanet etmişti. Stöger ile devam etmeme kararı alan Dortmund yönetimi aradığı hocayı Fransa Ligue 1’de buldu. Nice’i çalıştıran Lucien Favre yeni sezonda Dortmund’un başında olacak. Nice ile sözleşmesi 2019’da bitecek Favre için Alman kulübü 3 milyon Euro tazminat ödeyecek.

ALLEGRİ VE SARRİ’YE RAĞBET BÜYÜK

Primier Lig, La Liga, Ligue 1 ve Bundesliga’da zirveye oynayan takımlar gelecek sezona yeni isimlerle girecek. İtalya Serie A’da zirveye oynayan takımlarda teknik adam değişikliği beklenmiyor. Ancak Juventus teknik direktörü Massimo Allegri ve Napoli teknik direktörü Maurizio Sarri’nin adı teknik adam arayışındaki takımlar için geçiyor. Sarri ve Allegri’den birini Arsenal veya PSG başında görmemiz sürpriz olmaz.

4 BÜYÜKLERDE HAZIRLIK VAR

Süper Lig’in 4 büyüklerinde teknik adam değişikliği işareti henüz yok. Ama burası Türkiye her an her şey olabilir. Özellikle kongreye giden Fenerbahçe’de. Aykut Kocaman’ın yoğun eleştirilerden bıktığı, sezonun bitimiyle istifa edeceği söyleniyor. Başkan değişikliği olursa teknik adam değişikliği de olacak gibi gözüküyor. Trabzonspor cephesinde ise Rıza Çalımbay’a olan güven sarsılmış durumda. Bakalım kimler gidecek, kimler kalacak.

[Hasan Cücük] 10.5.2018 [TR724]

Türkiye’nin riski 4 ayda 106 puan arttı: Bunun için de TAMAM [Semih Ardıç]

Türkiye’nin kredi temerrüt sigortası (Credit Default Swap/CDS) sene başından bu yana 106 puana yakın arttı. 8 Ocak’ta 154 puan olan CDS 9 Mayıs’ta 260 puana ulaştı. Aradaki fark hem kredi bulmayı müşkül hale getirdi hem de toplam maliyetin katlanmasına sebebiyet verdi.

CDS kredinin ödenmemesi halinde alacaklının teminatı olarak devreye giriyor. Kredi veren bankanın gayrimenkule ipotek tesis etmesi ne ise yurtdışından alınan krediler için CDS de odur.

Türkiye’den bankalar artan dolar ve LIBOR faizine karşı yana yakıla para bulmaya çalıştığı bir iklimde CDS’in artması en son arzu edilecek gelişmedir.

10 MİLYON DOLAR KREDİNİN SADECE SİGORTA MALİYETİ 106 BİN DOLAR ARTTI

Aynı şekilde Hazine’nin borçlanma ihaleleri de CDS artışından nasibini alıyor. 10 milyon dolar bir borcun temerrüt sigortası için sene başında 154 bin dolar ödeniyordu.

Aynı tutarda borç için bugün sigorta bedeli olarak 260 bin doları gözden çıkarmak icap ediyor.

10 milyon dolarlık bir kredi sözleşmesinin sigorta maliyeti 4 ayda 100 bin dolardan fazla arttı. Milyar dolarlık Hazine ihaleleri ve diğer kredilerde CDS artışının sebebiyet verdiği ilave fatura da yüz milyonlarca doları buldu.

Kısa müddette böylesine bir sıçrama ekonomide ciddi sıkıntılar olduğunu gösterir.

YATIRIMCI MALİYETİ TÜRKİYE’DEN ÇIKARIYOR

Türkiye’nin risk primindeki artış böyle devam ederse yatırımcılar 2008 senesinden beri kriz programı tatbik eden Yunanistan’dan daha fazla CDS bedeli ödemek mecburiyetinde kalacak.

Yatırımcı ya da krediyi veren nihayetinde bu maliyeti daha fazla faiz isteyerek bankalardan, Hazine’den, bir başka ifade ile Türkiye’den çıkarıyor.

Bankalarımızın, Hazine’nin ve özel şirketlerin yurtdışından kredi bulmakta ne kadar zorlandığını görmek için Türkiye’nin CDS grafiğindeki sert yükselişe bakmak kâfi.

Standard&Poor’s (S&P) kredi notunu indirirken bu hususa da atıf yapmıştı. Ekonomide kontrol tamamen kaybediliyor.

SARAY’DA 2,5 SAAT SÜREN KRİZ TOPLANTISI

Dolar ve euronun ağırlıklı olarak yükselen yer yer gerileyen sert hareketleri (Mehter yürüyüşü) yatırımcının başını döndürüyor. Böyle bir piyasada kimse önünü göremez.

‘İstikrar’ kavramından kendilerinin iktidarda ne kadar uzun müddet kaldığını anlayanlar 9 Mayıs’ta Türkiye saati ile 14.00’de Saray’da toplandı.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya ve Ekonomik Koordinasyon Kurulu’nun diğer üyeleri ile dolar krizini masaya yatırdı.

2,5 saat boyunca nelerin müzakere edildiği açıklanmadı. Saray toplantı akabinde temenniler manzumesi denilebilecek yazılı bir beyanat verdi.

SEÇİM ODAKLI RÜŞVET PAKETİ MALİ DİSİPLİNİN NE TARAFINA DÜŞER!

O beyanatta şu iki cümle de yer aldı: “Ülkemiz ekonomisinin en önemli çıpalarından olan mali disiplinden asla taviz verilmeyecektir. Piyasa mekanizması dışında yöntemler sözkonusu değil.”

Güler misin, ağlar mısın? Mali disiplin mi kaldı Türkiye’de?

Üç ayda 21 milyar TL (sene sonu için tahmin edilen açığın üçte biri) açık veren bütçenin ‘cep delik cepken delik’ haline aldırmadan emekliye her bayramda 1.000 TL ikramiye verileceği açıklanabildi. Sadece bu kalem bütçe açığını 24 milyar 600 milyon TL artıracak.

Konut tesliminde Katma Değer Vergisi (KDV) yüzde 18’den yüzde 8’e, tapu harcı binde 20’den binde 15’e düşürüldü. Ekim sonuna kadar inşaat lobisine feda edilecek toplanan vergiler.

Başbakan Binali Yıldırım geçen hafta trafik cezaları, su faturaları, vergi ve sigorta prim borçları gibi 300 milyar TL kamu alacağının faizinin yüzde 90’ını silecek bir ‘af paketi’ni bizzat duyurdu.

EPDK TALİMATLA AKARYAKITTA İNDİRİM YAPTIRDI

Petrol fiyatının 78 dolara yükseldiği, doların 4.37 TL’ye kadar tırmandığı şu günlerde benzin ve motorine 3-7 kuruş arasında değişen tutarda göstermelik indirim geldi ki o indirimin üzerindeki esrar perdesi yavaş yavaş kalkıyor.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) akaryakıt dağıtım şirketlerini telefonla aradığı ve ‘indirim için inisiyatif’ kullanmalarını istediği belirtiliyor.

Petrol Ofisi, OPET ve Total gibi en yaygın bayi ağına sahip şirketlerin indirim yapmadığını da not edelim. Mali değil siyasî saiklerle yapılan bu indirimle seçime doğru göz boyayacaklar.

Açlık sınırının altında maaşa talim eden emekliye aylık 170 liraya tekabül eden iki ikramiyeyi ‘müjde’ diye verirken 24 Haziran 2018 Pazar günü kurulacak sandıkta seçmenin reyini almaktan başka bir gayeleri yoktu.

Göstermelik akaryakıt indirimi de mütekaid siyasetçi Bülent Arınç’ın tabiri ile oy ütmenin bir parçası o kadar.

SARAY NİHAYET PİYASA MEKANİZMASINI HATIRLADI

Mali disiplinden eser kalmadı. Saray’da ‘kriz’ masası kuran zevat piyasa ile alay edercesine, “Mali disiplinden katiyen taviz verilmeyecek.” diyor.

Piyasayı hatırlamış beyefendiler! Piyasa mekanizması haricinde bir adım atılmayacağını taahhüt ediyorlar.

Dolara karşı yerli ve millî alternatifimizin olduğunu, dolar yerine altına geçilebileceğini, hatta kambiyo kontrol rejimi ile bankalar ile katılım bankalarında bulunan döviz hesaplarını (toplam: 207 milyar dolar) belirli bir kur üzerinden TL’ye çevirebileceklerini ağızlarından kaçırdıklarını unutmuşlar.

Bir büyük fonun yöneticisi geçen gün Bloomberg’te şunları söyledi: “Arjantin’de faiz yüzde 40 oldu. Arjantin pezosuna yatırım yaparım, Türk Lirası’na yapmam. Nitekim Türkiye şu anda çok riskli ve orada ne olacağı belli değil.”

Bir dediği öteki söylediğini tutmayan siyasetçiler her yerde piyasanın kâbusudur. Türkiye’de artık böyle bir kâbus yaşanıyor.

Türkiye’nin risk priminin niçin süratle yükseldiği belli değil mi? Bu şekilde kâbus yaşamaya devam mı, tamam mı?

Daha fazlasını Türkiye hakikaten kaldırmaz.

Bunun için iki gündür Twitter’da #tamam diyen 2 milyona yakın insanın hissiyatına iştirak ediyorum.

[Semih Ardıç] 10.5.2018 [TR724]

Hizmet’i eleştirmenin dayanılmaz hafifliği [Prof. Dr. Adnan Aslan]

Son zamanlarda Hizmet’i eleştiren bir çok yazı ve röportaj okudum. Bunların kahır ekseriyetinin meselenin özünü, yani Hizmetin mahiyet ve misyonunu yeterince anlamadığını düşünüyorum. Bu vesileyle bu tür yazı ve mülakatlarda gördüğüm ve bana temel yanılgı olarak görünen bazı hususları ifade etmek istiyorum.

Eleştiri meselesi bu gibi mülakatların önemli konularından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Hizmet’e yönelik eleştirilerin isabetli olup olmadığı hususu tamamen Hizmet’in gaye ve misyonunun nasıl anlaşıldığıyla alakalıdır. Ben Hizmet’i bir ‘tecdit hareketi’ olarak görüyorum. Tıpkı İmam Gazali, İmam Rabbani ve Halidi Bağdadi gibi Bediüzzaman’ın kurduğu temeller üzerinde Fethullah Gülen Hocaefendi dini yaşayışı yeniden tanımlamış ve dini yaşayışı ferdi ve cemaat planında yeniden inşa etmiştir. Hizmetin asıl misyonu budur. Bu perspektiften bakılınca Hizmet eşittir dini hayatın inşası denebilir. Bu inşa özü itibarıyla manevi bir inşadır ve fikri değildir. Hizmet mensupları Hocaefendi’nin vaaz ve sohbetlerinin manevi tesiriyle, aynı zamanda bu cemaate üye olma süreci içinde dini yaşayışında belirli bir değişim yaşadılar ve yaşamaya devam etmekteler.

Bu süreç manevi ve sosyal alanda icra edilen aksiyonla bir kimlik, daha doğrusu “cemaat” kimliği oluşturdu. Türkiye ve dünyada yüzbinlerce insan İslami yaşayışa Hizmet yoluyla girmiş ve bugün de Hizmet’le olan iltisakı sebebiyle dini yaşayışını belli bir kıvamda devam ettirmektedir. Eğer bu tespitimiz doğruysa, şunu rahatlıkla iddia edebiliriz: Bugün Türkiye ve dünyada belki de yüzbinlerce insan Hizmet’i tanımasaydı İslami bir yaşayıştan uzak olacak ve hatta beş vakit namazı dahi kılmayacaktı. Şimdi bu şartlarda sorulması gereken soru şudur: Hizmetin bu misyonu devam ediyor mu? Evet; içinde bulunduğumuz şartlardan dolayı kemiyet ve keyfiyette biraz düşüş olsa da, Hizmetin bu misyonu devam etmektedir. Bugün dünyanın dört bir yanında yüzbinlerce insan haftalık sohbetlerle, Risale ya da Hocaefendi’nin kitaplarını okuyarak dini yaşayışına nitelik kazandırma gayreti içinde olmaktalar ve samimiyetleri ölçüsünde de bu niteliğe ulaşıyorlar.

MENSUPLARINA KAZANDIRDIKLARI ÜZERİNDEN ELEŞTİRİ

Eğer Hizmet eleştirilecekse öncelikle bu misyon bağlamında, yani mensuplarına dini nitelik kazandırmada başarı ve başarısızlığına göre eleştirilmelidir. Fakat Hizmet bu nokta-ı nazardan eleştirilmiyor. Eğer Hizmeti misyonu açısından, yani yüklendiği tecdit vazifesindeki başarı ve başarısızlığı noktasından eleştirilseydi, eminim yapılan bu eleştirileri kimse göz ardı edemeyecekti. Bence yapılan bunca eleştiriyi uygulayıcıların ciddiye alınmaması eleştirilerin mahiyetinden kaynaklanmaktadır.

Hizmet sadece dini yaşayışı yeniden inşa etmekle kalmamış aynı zamanda, bu nitelikli dini yaşayıştan mülhem ahlaki standardı esas alarak bir iktidar ve güç oluşturmuştu. Bu iktidar ve güç kurumlar üzerinden; dershaneler, kolejler, üniversiteler, sivil toplum ve bürokratik yapılanmalar üzerinden varlık kazanıyordu. 15 Temmuz meş'um hadisesinden sonra, Hizmet kurumlar yoluyla elde ettiği gücü ve iktidarı tamamen kaybetti. Şimdi Hizmeti bu ilişkiler ağında oluşmuş müesses yapılardan ibaret görenler ve Hizmet’in dini hayatı tecdit hareketi olduğunu unutanlar, Hizmet’in tamamen bittiğini düşünüyor ve onu ölüm döşeğinde bir hasta olarak niteliyorlar. Bunları bu vahim hataya sevk eden şey, Hizmet’in dini misyonunu yeterince idrak edememiş olmalarıdır.

GÜCÜNÜ KAYBEDENLER NE YAPIYOR?

Buna ilaveten Hizmet’le ilişkilerini bu müesseseler üzerinden kuranlar ve bu müesseselerin bir parçası olanlar, müesseseler yıkılınca kendi kısmi iktidar ve güçlerini de kaybetmiş oldular. Bu insanların çile ve imtihanın ağırlaştığı bu dönemde Hizmet’in manevi kanatları altına iltica edip, dini ve ahlaki yaşayışlarını daha da kuvvetlendirmeleri beklenirdi. Ama verdikleri mülakatlarda ileri sürdükleri tenkitlerde meselenin öyle olmadığı anlaşılıyor. Aksine, Hizmetteki yerlerini iktidar ve güç yoluyla tayin edenler, ya da Hizmet’i müeseselerden ibaret görenler veya Hizmeti formel ve informel ilişkiler ağı olarak telakki edenler isyan bayraklarını çektiler. Bu hezimete sebep olanlardan hesap sormak istiyorlar. Aslında onlar daha önceki iktidarlarını veya müesselerini ya da müessese içinde, kendi kimliğini tayinde önemli rol oynayan ilişkiler ağı içindeki konumlarını ve dolayısıyla güçlerini geri istiyorlar; talepleri bu. Talepleri o kadar güçlü ki bu durum, bunca muazzam muaffakiyete sebep olan sistemi bir lahzada müflis ve başarısız ilan etmelerine sebep oldu. Bununla da yetinmiyorlar sorgulama ve eleştirilerini sistemin ‘Mimarı’na yöneltiyorlar. Mimar’ı doğrudan hedef alamayanlar eleştiri oklarını ‘Abi’lere yöneltmekle tatmin olmaya çalışıyorlar. Abiler eleştirisinde Lider’i olan bitenlerden habersiz biri olarak gördüklerinin farkında bile değiller.

15 TEMMUZ HİZMETE BAKIŞIMIZI DEĞİŞTİRMEDİ

Eğer mesele Hizmet’in misyonuna bağlılık ve dini yaşayışın yeniden inşası ise, 15 Temmuz’un öncesi ile sonrası arasında mahiyet farkı yoktur. Diğer taraftan, 15 Temmuz sonrası manevi yaşayışın yoğunlaşıp derinleşmesi için daha uygun bir ortam hazırladığını bile iddia etmek mümkündür. Hizmet’le olan ilişkisini dini yaşayış merkezli tayin edenler; gücü, iktidarı ve müesseselerin bir parçası olmayı ikinci plana koyanlar bu çile dönemini manevi ve uhrevi açıdan verimli bir dönem haline getirmenin bir fırsatı olarak görme gayreti içindeler. Meseleye bu ‘varoluş noktayı nazarından’ bakıyorlar. Öyle değil mi? Ağır çile ve mihnet dönemi İslami varoluşumuzu daha da güçlendirmektedir. Bu ağır imtihanlar içinde çelikleşen karakterler, ahlaki niteliklerini güçlendirip manevi seviyelerine seviye katanlar büyük sorumlulukları yüklenmeye hazır hale geliyorlar. Farid Esack’ın Quran, Liberation and Pluralism isimli kitabında söylediği gibi Kuran-ı Kerim İslami mücadelede içinde bulunduğun çile ve mihnet halinin her bir safhasında bize başka şey söylemektedir. Bunu şimdi en iyi hapishanede çile dolduranlar anlarlar.

Hizmet’i bir fikir hareketi ya da modern bürokratik yapılanma olarak tasavvur edenler Hizmet’in dini ve manevi misyonunu fazla ciddiye almamış görünüyorlar. Zira eleştirileri hep rasyonel bir fikir hareketine yöneltilen eleştiriler cinsinden. Bunlar Hizmeti liberalizm ya da sosyalizm gibi bir fikir hareketi gibi tasavvur ediyorlar ve böyle bir fikir hareketini eleştirir gibi eleştiriyorlar. Dolayısıyla fikri eleştirilerin bir önemi olduğunu düşünüyor ve bu yolla yeni düşünceler oluşturacaklarını, bu düşüncelerin Hizmete yön vereceğini hayal ediyorlar. Doğrusu başladıkları nokta yanlış olduğu için nihayetinde ulaşacakları nokta da yanlış olacaktır. Dolayısıyla bu tarz eleştirenleri icranın içinde bulunanların afaki bulması ve ciddiye almaması normaldir.

MODERN DEVLET YAPILANMASININ GETİRDİKLERİ

Diğer yoğun eleştiri ise hizmetin yapılanmasına yönelik, özünde bürokratik modern devlet modelini esas alarak yapılan eleştirilerdir. Bu eleştirilerden ben modern devlet yapılanmasının ta iliklerimize kadar işlemiş olduğunu görüyorum. “Kargadan başka kuş tanımam” fehvasınca modern bürokratik devleti ideal yapı olarak telakki etmekten kurtulamıyoruz. Tarihten ve Nebevi tecrübenden süzülerek oluşturulmuş örnekleri kendinden olan bu hareketi modern devlet yapısına mahkum etme gayretini de bir türlü anlayamıyorum. Yok efendim bütçe olacakmış, alttan yukarı seçimle insanlar sorumluluk alacakmış, yok efendim denetleme mekanizmaları kurulacakmış, daha neler. Böyle bir yapılanma bana göre Hizmetin sonunu getirecektir. Bürokratik bir yapıya dönüştürülmüş Hizmet bundan sonra o yapının bekası için mücadele edecek ve misyonunu tamamen unutacaktır. Bir başka ifadeyle rasyonel bürokratik sistem haline getirilmiş Hizmetin ne Hocaefendi ne de Bediuzzaman’a ne de dine ihtiyacı kalacaktır. En sonunda kapitalizmin Protestanlığı sırtından attığı gibi, böyle bir yapı İslamı da yük olarak görmeye başlayacak ve sırtından atacaktır.

Moderniteyi dönüştürmek için yola çıkmış bir hareketi modern devlet modeline mahkum etme ne acı bir durum. Böyle bir eleştirinin neresinden tutacaksınız. Neresinden tutsanız orası elinizde kalıyor.

‘DEMOKRATİK LİBERAL BEN’ KARAKTERİNİN ZAYIFLIĞI NEREDE?

Peki bu eleştirilerin kaynağı nedir? Nereden gelmektedir. Hizmet mensupları elbette içinde yaşadıkları toplumlardan, kültür ve akademik çevrelerden etkilendiler. Bazen bu etki düşünme tarzlarını değiştirecek mahiyete ulaştı. Bu etkilenmeler neticesinde Hizmet içinde bir nevi  “demokratik liberal ben” karakteri oluştu. Alasdair MacIntyre, After Virtue isimli kitabında modern dünyadaki ahlaki yozlaşmanın kökenini kendisini hakikatin ölçüsü gören bu “demoktatik liberal ben”de görür. Ne kadar da haklıymış. Kendine has esaslı bir mahiyeti olmayan ve daha çok bulunduğu kabın rengini alan bu “ben”, kendi birikim ve düşüncesini hakikatin ölçüsü saymaktadır. Bence bu “liberal ben” in en önemli özelliği cevherinin zayıf olmasıdır; varlığı kendisine ve kendi niteliklerine değil ilişkilerine dayanır. İlişkileri ve irtibatlı olduğu kişi ve kurumlar üzerinden kendini tanımlar. Hizmetin bu “ben”in kişilik oluşumunda ve dolayısıyla ilişkiler ağında, dolayısıyla kendi varlığını tayinde çok önemli rolü olmuş olmalı. Şimdi bunu kaybetti; ilişkiler bitti ve bu “ben”in varlığı ağır yara aldı ve çırpınması doğaldır.

Hizmet’in bu “liberal demokratik ben” karakteriyle imtihanı zor olacağa benziyor. Çok gürültü koparacak. Bu kesimden bazıları belki de Hizmet’ten kopacak. Bazıları ise ilişki ağları hala Hizmet içinde devam ettiği ve Hizmet dışında yeni ilişki ağları geliştiremedikleri için Hizmette kalmaya devam edecekler. Ama nihayetinde bunlar “havadisin evlatları” oldukları için hadiseler değiştiğinde bunların da değişmesi kaçınılmaz olacaktır. Vesselam.

[Prof. Dr. Adnan Aslan] 10.5.2018 [TR724]