TCDD, Çorlu faciasında ihmalleri sıraladı: Herkes suçlu! [İlker Doğan]

TCDD Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu, Çorlu’da yaşanan ve 25 kişinin hayatını kaybettiği tren faciasına ilişkin rapor hazırladı. Raporda facianın 7 nedeni tek tek sıralandı. Buna göre menfezdeki dolgu malzemesi erozyona uğramış. Sinyalizasyon devreye girmemiş. Örülmesi gereken duvar örülmemiş. Hattın bakım ve onarımında klasik yöntem ve malzemeler kullanılmış. Devlet Demir Yolları, dönüşüm çalışmalarını tamamlayamamış! Faciada hayatını kaybedenlerin yakınları soruyor: “Madem facia bu nedenlerden olayı yaşandı, o halde neden sadece 4 memur suçlanıyor?”

Çorlu’da 8 Temmuz 2018’de yaşanan hızlı tren faciasında aralarında çocukların da olduğu 25 kişi hayatını kaybetmiş, 340 kişi ise yaralanmıştı. Faciaya ilişkin Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu tarafından hazırlanan rapor, Hürriyet gazetesinde yayınlandı. Buna göre, facia 7 nedenden dolayı yaşandı.

Balast tutucu duvar yapılması yönündeki rapor Çorlu’daki tren faciasından 2 ay önce yazılmış.
Hız ihlali olmadığı ileri sürülen raporda, faciaya neden olan 7 sebep şu şekilde sıralandı:

SİNYALİZASYON ÇALIŞMADI

1-En önemli sebep, menfezdeki balast (demiryoluna döşenen tabaka) ile dolgunun erozyona uğramasıydı. Menfez kapasitesinin yetersizliğinden ötürü yağmur birikip gölleşti, önce balast aktı, ardından erozyon yaşandı ve rayların altı boşaldı. Bu husus hatlardan sorumlu yol bakım onarım müdürlüğünce fark edilemedi.

2-Raylarda kırılma meydana gelmediği için sinyalizasyon sistemi devreye girmedi.

3-Yol bakım onarım şefliği aşırı yağış hususunda farkındalık oluşturamadı.

4-Aşırı yağıştan sonra şeflik hat üzerinde kontrol yapmadı.

5-Hattın bakım-onarımında yeni teknoloji değil, klasik yöntem ve malzemeler kullanıldı.

6-Devlet Demir Yolları dönüşüm çalışmalarını henüz tamamlayamadı. Kendi içinde ve Meteoroloji Genel Müdürlüğü ile koordineli çalışmaları beklenen düzeye getiremedi.

7- Mayıs 2018 tarihli Senelik Umumi Muayene Raporu’nda kaza mahallinde balast tutucu duvar yapılması gerektiğine dair tespit yapılmasına rağmen bir çalışma yapılmadı.

O HALDE NEDEN SADECE 4 KİŞİ SUÇLU!

Çorlu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ‘taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olma’ gerekçesiyle, siyasetçiler, bürokratlar ve TCDD’nin üst yönetiminde yer alan kişiler başlattığı soruşturma geçtiğimiz ay tamamlanmıştı. Soruşturmada, makinistler, siyasetçiler, bürokratlar, TCDD’nin üst yönetiminde yer alan kişiler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmişti. Başsavcılık, sadece 4 memur hakkında iddianame hazırlanmasını kararlaştırdı. 25 kişinin hayatını kaybettiği kaza, 4 memurun üzerine yıkıldı.

DUVARI ÖRNEK MEMURLARIN GÖREVİ Mİ?

Teftiş Kurulu’nun raporuna göre faciadan bürokratlar ve siyasiler de dahil herkes sorumlu. Ancak sadece 4 memur için iddianame hazırlanıyor. Hattın bakım ve onarımında klasik yöntem ve malzemelerin kullanılmasının sorumlusu kim? Sinyalizasyon sisteminin devreye girmemesi kimin suçu? Menfezdeki dolgunun boşalmasının sebebi de mi bu 4 memur? Devlet Demir Yolları’nın dönüşüm çalışmalarını tamamlayamamasının sorumlusu kim ya da kimler? Dolgunun boşalmasını engelleyecek duvarı inşaa ettirmek kimin sorumluluğunda?

HER ŞEY ORTADA AMA VİCDAN YOK!

Faciada 9 yaşındaki oğlu Arda’yı kaybeden Mısra Sel, tepkisini twitter hesabı üzerinden gösterdi. Sel, “Bunca açık ihmali görünce ve hala sadece “dört kişiye” olayı yıktıklarını görüp diğerlerini aklamaya çalışan zihniyeti izleyince kalbim sıkışıyor!? Sorarım yönetimi davaya dahil etmeyene; “kim neden yapmamış bunca eksiği? Memurların görevi miydi?” diye!İddianameyi hazırlamadan önce bu rapor çıkmış olsaydı da Savcı Galip Bey raporunu ‘siyasi, bürokratlar ve TCDD yönetiminin kovuşturmada yer almasına gerek yoktur’ kararını verebilecek miydi? Gerçekler en başından beri hep ortadaydı. Vicdan yoktu ortalarda!” ifadelerini kullandı.

[İlker Doğan] 13.3.2019 [TR724]

Bediüzzaman’ın Son Yolculuğu ve Vefatı [Fikret Kaplan]

Bediüzzaman’ın Son Günleri’ni anlattığımız yazı dizisinde, Üstad ile son yolculuğuna bizzat katılan ve vefat anına kadar yanından ayrılmayan Bayram Yüksel Ağabey ikinci bölümde anlatmaya devam ediyor:

‘… Biz Tahirî Ağabey ile anlaşmıştık, ‘Biz ayrıldığımızda polislere kapıyı açma, hemen yat.’ demiştik. Çünkü, Tahirî Ağabey’i ‘Hoca nereye gitti?’ diye suale çekecekler, bizim ne tarafa gittiğimizi öğreneceklerdi.

Tahiri Ağabey de hiç kapıyı açmıyor, polisler ev sahibesine geliyorlar. ‘Teyze, Hocaefendi ne zaman gitti, nereye gitti, biliyor musunuz?’ dedikleri zaman, Fitnat Hanım polislere:
‘Ben bekçi miyim, ne bileyim, siz bekliyorsunuz ya. Siz bilmiyorsunuz da ben mi bileyim?’ diyor.
Biz garajdan çıktığımızda yağmur yağıyordu, en çok Konya Valisi’nden korkuyorduk. Çünkü o zamanlar gazetelerin baş manşetlerinde, ‘Nurcuların kökünü kazıyacağım.’ diye her gün aleyhte sözleri çıkıyordu.’

(Ne kadar da tanıdık sözler. Bu Hizmetleri çok kişi kazımaya yeltendi ama Allah’ın yanında olduğu, zahîr bulunduğu bir meseleyi, dünyanın bütün şeytanları toplansa da O’nun izni, müsaadesi olmadan engelleyemediler. Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez. Bakın şimdi kim başlara taç yapılıyor, kim lanetle anılıyor…)

Neyse biz yine Bayram Yüksel Ağabey’e kulak verelim:

‘…Bu sebepten (Konya Valisi’nden ötürü) bütün yol boyunca şerrin def’i için Âyetü’l-Kürsî okuduk. Eğirdir’e vardığımızda yağmur çok şiddetlendi. Polis karakolunun önünden geçerken, polisler, yağmurun şiddetinden içeri girmişlerdi, bizi göremediler.

Şarkikaraağaç’a varmadan arabanın plakasına çamur attık. Orada da kimse görmedi. Şarkikaraağaç’ı geçtikten sonra Üstad iyileşti. Arabadan çıktı, abdest tazeledi, geldi. Şarkikaraağaç’ı birkaç kilometre geçtikten sonra yolun sonunda bir çeşme vardı. Bir taşın üzerinde namaz kıldı. Konya’ya varmadan evradları bitirdi, epeyce düzeldi. Meram bağlarına yaklaştığımızda Üstad yine hastalandı. Hiç konuşamıyordu. Konya’ya girişimizde bir bakkaldan zeytin ve peynir aldık. Akşam iftarda yemek için kullanacaktık. Parasını da Üstadımız verdi.

‘Evlâtlarım ben çok hastayım, benim yerime siz yiyin.’ dedi.

Konya’dan bizi kimse görmeden inâyet-i Hak’la, Mevlânâ Camii yanından, Adana yolu üzerinden hareket ettik. Karapınar’dan geçtik. Ereğli’ye varmadan, Üstadımız öne doğru uzandı ve Zübeyir Ağabey ile benim kulağımdan tuttu:

‘Evlâtlarım siz hiç merak etmeyin. Risale-i Nur, dinsizlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Siz hiç merak etmeyin.’ Bunları mükerrer söyledi. Bazı şeyler daha söyledi. Üstadımızın sözü çok zor anlaşılıyordu.

‘Bunlar beni anlayamadılar, bunlar beni anlayamadılar, bunlar beni anlayamadılar, bunlar beni siyasete bulaştırmak istediler.’ dedi.

Ereğli’ye varmadan ikindi namazını kıldık. Burada Üstadımız namazı arabada kıldı. Akşam namazında Ulukışla’ya vardık. Üstad:

‘Acaba biraz yemek yiyebilir miyiz?’ dedi.

Zübeyir Ağabey’le lokantadan pirinç pilavı aldık, pilavdan Üstad’a yemek yapacaktık. Arabanın arkasında gaz ocağı vardı, fakat ayağı kırıktı ve kış olduğu için çok soğuktu. Pozantı’yı geçerken tren yolu bekçisi sobayı yakmış ısınıyordu. Ben memura rica ettim, ‘Hastamız var, ocağımızın ayağı kırıldı, parasını verelim, azıcık yemek ısıtacağız.’ dedim. Memur razı oldu, ‘Buyurun ısıtın.’ dedi. Zübeyir Ağabey’le Üstad arabada kaldı. Hüsnü kardeşle ben yemeğin suyunu süzdük, çok az tereyağımız vardı, çay kaşığı ile kattık, bir yumurta ve biraz da yoğurt kattık. Üstadımız bir kaşık aldı, yiyemedi. Boğazından geçmedi. Gece Adana’dan geçtik, yatsıdan sonra Ceyhan’a vardık. O zaman yol Ceyhan’ın içinden geçiyordu. Ceyhan’ın kıyısında yatsı namazını kıldık
Hüsnü de bir saat uyudu, devamlı arabayı kullanıyordu. Sahurda Osmaniye’ye vardık, girişte benzin aldık. Ve sahur yemeği yedik. Üstadımız ise hiçbir şey yiyemiyordu. Sabah namazını da Alman Pınarı’nın başında, biz dışarıda, Üstadımız yine arabanın içinde kıldık. O zamana kadar o dağa Gâvur Dağı derlerdi. Sonra da o dağa Nur Dağı ismini koydular.

Sabahleyin 7:30 sıralarında Gaziantep’e vardık. Ben lokantadan çorba aldım ve yolu sordum. Gaziantep’te hiç eğlenmedik. Nizip yolundan giderken, kar yağdığından dolayı yollar çok bozuk ve çamurdu. Arabaların birçoğu yollarda saplanmış kalmıştı. Bizim ise ne lastiğimiz patladı, ne de arabamız bozuldu. Adeta rüzgâr gibi gidiyorduk. Zübeyir Ağabey ve Hüsnü kardeşimiz Urfa’da çok kaldıkları için Urfa yollarını çok iyi biliyorlardı. Urfa’ya girdiğimizde saat tam on biri gösteriyordu.
Doğru Kadıoğlu Camii’ne gittik. Çünkü Abdullah Yeğin Ağabey oradaydı. Camiye yakın bir yere vardık. Zübeyir Ağabey camiye Abdullah Ağabey’i çağırmaya koştu. Üstad:

‘Çabuk gidelim benim beklemeye vaktim yok.’ dedi.’ (Üstad ne hikmete binaen bilinmez ama burada kalmak istemiyor ve hemen ayrılmak istiyor.)

İpek Palas’a gittik. Üstad’ı indirirken çok kalabalık bir cemaat geldi, daha çokları Üstad’ı bilemiyordu. Otelin üçüncü katına çıkardık. Üstadımız kollarımızın arasından kendini yere atıverdi. Biz Üstadımızın koltuklarına girerek yatacağı odaya götürerek yatırdık. Köşede, 27 numaralı oda idi.
Ramazan-ı mübarek olduğundan, Urfalılar hatim okumakla meşgul idiler. Halk, Üstad’ın Urfa’ya geldiğini duyunca, İpek Palas’a doğru akın etmeye başladılar. Çokları:

‘Neden bize haber vermediniz? Eğer evvelden haber verseydiniz, biz Gaziantep’e kadar gelir, Üstadımızı karşılardık.’ dediler.

Büyük ziyaret başlamış oldu. Zübeyir Ağabey ziyaretçileri kapıdan sırayla gönderiyordu. Ben de Üstad’ın ellerini tutuyordum, Üstad’ın ellerini öpüyorlardı. Üstad da onların başından öpüyor, bırakmak istemiyordu. Ben:

‘Sen git de başkası gelsin.’ dediğimde, ‘Bak Üstad bırakmak istemiyor.’ diyorlardı. Bizler de hayret ediyorduk. Çünkü bu bizim hiç görmediğimiz bir hâdise idi.

Isparta’da olsun, Emirdağ’da olsun, hasta olduğu zaman kimseyi yanına almazdı. Hatta Isparta’da iken Üstad’ın hastalığı anında:

‘Üstadım, filanca ağabeylerimize söyleyelim mi?’ dediğimizde Üstad:

‘Hayır sizden başka kimse gelmesin.’ derdi.

Urfa’da ise hiç kimseye itiraz etmedi. Bütün Urfalıları kucaklıyordu. Biz bilemedik. Mübarek Üstadımızı bütün Urfalılar ziyaret ettiler. Halk, esnaf, subay, asker; hep ziyaret ettiler. Mübarek Üstad hiç itiraz etmedi. Hem tahammül etti hem de yatmadı. Bizler de yatmadık. Hüsnü kardeş:

‘Ben arabayı götüreyim, bir yere koyayım.’ dedi. Ben de Üstad’ın yanında idim.

Nöbetle Zübeyir Ağabey ve ben Üstad’ı yalnız bırakmıyorduk. Ben nöbeti Zübeyir Ağabey’e teslim ettim. Birden iki sivil polis memuru geldi. Bana:

‘Şoför nerede, hazırlanın gideceksiniz.’ dedi. Ben de:

‘Üstadımız hasta.’ diye konuşurken on-on bir resmî ve sivil polis daha geldiler:
‘Hazırlanın hemen, Isparta’ya gideceksiniz.’ dediler. Ben de:

‘Üstadımıza söyleyeyim.’ dedim. Üstad’ın yanına girdim, vaziyeti anlattım.

Üstad, onları da çağırdı, onlar da Üstad’ın yanına girerek İçişleri Bakanı’nın emri olduğunu, Isparta’ya dönülmesi lâzım geldiğini söylediler.

Üstad:

‘Acayip ben buraya ölmeye geldim. Belki de öleceğim. Siz benim hâlimi görüyorsunuz, siz beni müdafaa edin.’ dedi.

Polisler:

‘Biz emir kuluyuz, biz ne yapalım?’ dediler.

Ve Hüsnü kardeşi araba ile beraber otelin önüne getirdiler, halk müthiş kalabalıklar hâlinde toplandı. O anda otel müsteciri Mahmud Efendi, komiseri merdivenden aşağıya itti:

‘Benim misafirimi nasıl zorla göndermek istersin?’ diye bağırdı.

Halk müthiş bir heyecan içinde idi. Biz de:

‘Üstad’ı zorla Isparta’ya gönderiyorlar.’ diye halka söyleyince halk daha fazla heyecana geldi:
‘Nasıl olur da böyle kıymetli bir misafirimizi, ölüm döşeğinden zorla kaldırıp gönderirler?’ diye bağrışmaya başladılar. Vaziyet çok gerginleşti. Polisler artık yukarı çıkıp otele giremez oldular. O zaman:

‘Aman şoför nerede, arabayı buradan götürsün.’ diye rica ettiler. Araba otelin önünden ayrıldı. Araba gittikten sonra millet biraz teskin oldu. Halk da yine Üstad’ı ziyarete devam ediyorlardı. Esnaf, memur, âmir, bütün particiler, askerler hep geliyorlardı. ‘Üstad’ı göreceğiz, Üstadı ziyaret edeceğiz.’ diye...

O arada bir doktor geldi, Üstad’ı muayene etmek için emniyetten bizzat gönderilmişti. Doktor muayene etmeden tekrar doktoru geri çevirdiler. Çünkü doktor muayene etse mümkün değil ki sağlam raporu versin. Hasta raporu almaması için muayene ettirmeden geri çevirdiler.

Tekrar komiser rica etti, kendisi bizzat Üstad ile görüşmek istedi. Hatta komiser şöyle demişti:

‘Yaman Üstadınız var. Ona söyleyin, yukarıdan, vekâletten kat’î emir var, hemen Urfa’dan çıkacaksınız. Doğru geldiğiniz yere. Kendi arabanız ile gidemezseniz, sizi ambulansla göndereceğiz.’

‘Efendim hastalığı şiddetlidir, tekrar 24 saatlik yol zahmetine katlanması imkânsız. Biz Üstadımıza müdahale edemeyiz, zaten bitkin bir hâldedir.’ dedik.

O da:

‘Buraya nasıl kalkıp geldi ise, öyle de gidecek. Bizzat Vekil Bey’den gelen emir kat’îdir. Hemen Urfa’dan çıkacaksınız.’

‘Biz hiç müdahale edemeyiz, siz gelin, bizzat söyleyip durumu arzedin, bize gidelim derse biz de gideriz. Biz kendisine hiçbir şey söyleyemeyiz. Sizin emrinizi de biz ona tebliğ edemeyiz.’

Emniyet Müdürü ve memurlar hiddetlenip bağırıp çağırıyorlardı:

‘Ne demek o öyle, siz ona en küçük bir şey de mi söyleyemezsiniz?’

‘Evet efendim, söyleyemeyiz. Üstadımız ne derse harfiyyen yerine getiririz.’

‘Ben de âmirlerime bağlıyım. İki saat içinde burayı terk edip Isparta’ya döneceksiniz.’ diyorlardı.

Bu esnada Bediüzzaman’ın Urfa’dan çıkarılacağı haberi bütün havalide süratle yayılıyordu. Durumu haber alan DP İl Başkanı Mehmed Hatiboğlu koşarak Emniyete gelip Emniyet Müdürü’ne sertçe çıkışıyordu:

‘Ne oluyor, eğer Bediüzzaman Hazretleri’ni buradan çıkarırsanız, karşınızda beni bulursunuz. Bir kılına halel gelmeyeceği gibi, buradan bir adım dahi attıramazsınız. Bu bizim misafirimizdir.’
‘Efendim, üstten, vekâletten emir var. Derhal geldiği gibi dönecek.’ diyorlardı.

‘Nasıl döner yahu, adamcağız şiddetli hasta, kıpırdayacak hâlde değil, çok muhterem bir zâttır, misafir olarak buraya gelmiş. Tanrı misafiridir. Bu kadar tazyike lüzum yok.’

‘Efendim, Ankara’dan gelen emir çok şiddetlidir ve kat’îdir, derhal dönmesi lâzım.’ denince, hiddetlenen Hatiboğlu tabancasını masaya dayadı.

Bediüzzaman’ın Urfa’dan götürüleceğini haber alan beş-altı bin kişi otelin önünde toplanmışlardı. Bu durum karşısında hastaneye koştuk. Baştabibe bir dilekçe ile müracaat ederek, yola devam edemeyecek olduğunu arz ile muayenesini istedik. Mehmed Hatiboğlu hükümet doktorunu getirdi. Bediüzzaman’ı muayene eden doktor:

‘Siz ne cesaretle buraya geldiniz, kırk derece ateşi var. Bu durumda hiçbir yere gidemez. Yarın dokuzda gelin, bu zâta heyet raporu verelim. Bu hâli ile bir yere gidemez.’ diye teminat verdi.
Akşam namazından sonra ben bir türlü ayakta duramadım. Durumu Zübeyir Ağabey’e anlattım:
‘Kardeşim, git yat.’ dedi ve ben de yattım. İki saat filan uyumuşum ki Zübeyir Ağabey geldi:
‘Kardeşim tahammül kalmadı, bir haftadır uyumadım.’ Ben de:

‘Gel Zübeyir Ağabey, hemen nöbeti değişelim.’ dedim. Yatsı namazını kıldım. Zübeyir Ağabey yattı. Hüsnü kardeşimizle beraberdik. Hüsnü:

“Düşeceğim, ayaklarım da uykusuzluktan sancıyor.’ dedi. Hüsnü’ye:

‘Ben iyiyim, sen de git.’ dedim.

Ben, Üstad’ın yanında idim, kapı arkadan kilitliydi. Gündüzden Üstad çok hararetli olduğu için, buz istemişti. Biz aramış bulamamıştık. Gece arkadaşlar bir yerden buz bulup getirmişlerdi:
‘Buz bulduk Üstadım.’ dedim, istemedi.

‘Üstadım çay yapayım.’ dedim. Üstad: ‘İstemez.’ diye işaret etti.

Üstad’ın mübarek dudakları kuruyordu. Ben ıslak mendille siliyordum, bu hiç görülmemiş bir hararetti. Saat iki buçuk sıralarında idi. Ben Üstad’ın üzerini örtüyordum. Üstad yatıyordu. Bir müddet böyle devam etti. Üstad ışıktan rahatsız olmasın diye lâmbaya mendil sararak ışığı azaltmıştım. Bir ara birden Üstad boynumu tuttu, ben Üstad’ın kollarını ovuyordum. O anda Üstad ellerini göğsüne koydu uyudu. Ben de Üstad uyudu diye sobayı yaktım. Üstad’ın ayak ucuna geçip uyanacak diye bekliyordum. Ağabeyler de gelecek ve sahur yemeği yiyeceğiz, diyordum.

Ah bilmiyordum ki Üstadım ebedî âleme göçmüş. Bu fâni dünyaya gözünü yummuş. Başımdan hiç geçmemişti ki nasıl bileyim, Üstadımın vefatını anlamayarak uyudu zannediyordum. Sahur da geçti. Abdullah ve Zübeyir Ağabeyle Hüsnü kardeş geldiler:

‘Bayram, uyuyakalmışız.’ dediler. Ben de:

‘Siz gelin, Üstad uyudu, üşütmeyin, ben sabah namazını kılayım.’ diye onların yattığı odaya geçip namaz kıldım. Cüzüm vardı, onu okuyup biraz yatayım derken, birden içeriden ağabeyler:
“Yahu Bayram, Üstad Hazretleri’nden ses gelmiyor.’ dediler. Ben:

‘Üstad uyudu, onu üşütmeyin.’ dedim. Tekrar geldiler:

‘Bayram, Üstad’dan ses gelmiyor.’ deyince ben de beraber Üstad’ın odasına vardım. Zübeyir Ağabey başucunda, dördümüz Üstad’a bakıyoruz. Üstad’dan hiç ses gelmiyor. Fakat vücudu sıcacık. Bizi müthiş bir telâş aldı. Zübeyir Ağabey:

‘Üstad’da böyle hâller olur, geçer.’ diyordu ama, ben fena üzülüyordum. Hiçbirimizin başından böyle bir hâdise geçmemişti. Zübeyir Ağabey:

‘Urfa’da Elazığlı Vaiz Ömer Efendi var, ona haber gönderelim, o bilir.’ dedi. Haber gönderdik, geldi. Üstad’ı görünce:

“Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.” (Bakara Sûresi 2/156) ‘Üstad vefat etmiş kardeşlerim.’ dedi. (23 Mart 1960 Çarşamba)

Üstad’ın vefatına katiyen inanmıyordum. 1949’da Afyon hapsinde Üstadımızı zehirlemişlerdi. Üstad’ın dili kızarmıştı. Biz devamlı ağlıyorduk. Zübeyir Ağabey’le Ceylân Ağabeyler beraberdi. O anda Ahmed Feyzi Ağabey: ‘Budalalar ne ağlıyorsunuz, daha Üstad’ın ömrü uzun.’ demişti. O anda Ahmed Feyzi Ağabey’in sözleri hatırıma geldi. ‘Acaba yine Üstad’ın ömrü uzun mu?’ diye kendimi teselli ediyordum. Kimseye bir şey diyemiyorduk.

Zübeyir Ağabey, Hüsnü kardeş, Üstad’ın yanından ayrıldılar. Isparta, Ankara, Emirdağ, İstanbul, Diyarbakır vesaire yerlere Üstad’ın vefat haberini telgraf çekerek bildiriyorlardı. Sabahleyin halk yine Üstad’ı ziyarete başladı. Ben de pencereden:
‘Üstadımız uyudu.’ dedim.

Üstadımızın üstüne bir tülbent örtmüştük. Az sonra otel sahibi gelmiş, kapıdan şöyle bakınca durumu anlamıştı. Eyvah, deyip dizlerine vurarak feryat etmeye başlamıştı. Dışarıda otelci ile Emniyet Müdürü karşılaşınca, Emniyet Müdürü:

‘Bu telâş nedir?’ diye soruyor, o da:

‘Bediüzzaman Hazretleri vefat etti.’ demiş.

‘Hakikat mi?’ diyor, o da:
‘Evet.’ diyor.

Emniyet Müdürü ve bütün emniyet teşkilâtı ve otelin önüne Üstad’ı Isparta’ya zorla göndermek için gelen jandarma teşkilâtı geri döndüler. Hemen Emniyet Müdürü aslı olup olmadığını anlamak için bir doktor gönderdi. Doktor geldi ve Üstad’ı muayene etti ve:

‘Allah Allah çok fazla harareti var.’ dedi. Bana:

‘Bir ayna var mı?’ diye sordu. Üstad’ın ağzına, getirdiğim aynayı koydu, nefes gelmediğini görünce:
‘Evet, Üstad vefat etmiş.’ dedi. ‘Fakat hiç ölüm hâline benzemiyor, yalnız bu cenazenin hemen kalkmasını istemiyorum. Biraz kalsın, ben şüpheleniyorum.’ dedi.

Daha sonra doktor raporu yazdı ve emniyete verdi. Zaten biz de hemen kalkmasını istemiyorduk. O arada tereke hâkimi geldi. Üstad’ın saat, cübbe, seccade, sarık gibi eşyalarını tesbit etti. Bunları kardeşine verilmesini kararlaştırdı.

Vefat haberini alan binlerce Urfalı akın ederek otelin önünü doldurdular. Bütün illere telgraflarla, telefonlarla Üstad’ın vefat haberi duyuruldu. Mehmed Hatiboğlu ve diğer Urfa’nın ileri gelenleri, ‘Üstad’ı Dergâh’ta yıkayacağız ve oraya defnedeceğiz.’ diye karar aldılar. Üstad’ın mübarek naaşı öğle namazından sonra İpek Palas’tan alındı ve iki saatte ancak Dergâh’a gidebildi. Müthiş bir kalabalık vardı. Bütün Urfalılar dükkânlarını kapamışlardı. Cenaze giderken ben ve Hüsnü kardeş bayılmıştık.

Urfa’da şimdiye kadar böyle bir kalabalığın daha meydana gelmediğini söylüyorlardı Urfalılar...
Dergâh’a vardığımızda çok kalabalıktı. Dergâh’a girmek de çok zordu. Bizim içeri girmemiz için açıldılar. Üstad’ın cenazesini Dergâh’ın içinde yıkamak mümkün oldu. Üstad’ın cenazesini Molla Abdülhamid Efendi yıkadı.

Bediüzzaman Saîd Nursî’nin cenazesini yıkayan Urfa’nın büyük ve tanınmış âlimlerinden Molla Abdülhamid Efendi bir hatırasını şöyle anlatıyor: “Kadıoğlu Camii’nde itikâfta idim. Gece rüyamda Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’ni gördüm. Bana “Ben vefat edeceğim. Benim cenazemde bulunup beni yıkayacaksın.” diye emretti. Ben de cevaben, ‘Ya Üstad! Şu anda dinen itikâftan çıkmama cevaz yoktur. Nasıl çıkabilirim.’ dedim. Bunun üzerine Hazreti Üstad: ‘Mülteka’l-Ebhur’un filân sayfasında cevaz vardır. Oraya bak.’ dedi. Sabahleyin uyandım. Rüyamın heyecanı içinde hemen kitaba baktım. Hakikaten aynen dediği gibi çıktı. Ben de itikaftan çıkarak cenazesini yıkamak şerefine nail oldum.”

Molla Abdülhamid Efendi Şafiî mezhebindendi. Üstad’ın hizmetkârları Zübeyir Ağabey, Hüsnü kardeş ve Hulusi Ağabey beraber yardım ettik. Oradan Ulu Cami’ye Üstad için hatim okumaya gittik. Cenazeyi de beraber götürdük.

O gece Üstad’ın cenazesi camide kaldı. Diyarbakır, Elâzığ, Maraş, Gaziantep, Adana ve Urfa civarı, vilâyet, kaza ve köylerden gelen çok kalabalık bir cemaatle sabaha kadar hatimler okundu. Cenaze Cuma günü kaldırılacakken Urfa’da çok fazla izdiham olmasından dolayı vazgeçildi. Bir de Isparta milletvekilleri Menderes’e çıkarak, Üstad’ın cenazesini Isparta’ya götürmek istediklerini söylemişler.
Urfa halkı bunu duyunca, ‘Biz buradan cenaze vermeyiz.’ dediler. Ve günden güne de sadece Türkiye’den değil, dış devletlerden duyanlar da Üstad’ın cenazesine geliyorlardı. Bu durum üzerine Urfa Valisi Şerafettin Atak, bizi çağırdı ve rica etti:

‘Cenaze, Cuma günü kalkacaktı, çok fazla dahilden ve hariçten kalabalık gelmeye başladı, sizden rica ediyorum, biz bugün ikindi namazını müteakiben cenazeyi defnedeceğiz.’ dedi. Aniden belediye hoparlörüyle ilân edildi:

‘Cenaze namazı Perşembe günü ikindi namazından sonra kılınacak.’ diye. Bir gün önce de Cuma namazında kılınacağı ilân edilmişti. Ve Perşembe günü ikindi namazını müteakiben, Vali ve Belediye Reisi de dahil olmak üzere cenaze namazı kılındı.

Şunu arzetmeden geçemeyeceğim: Cenaze yıkanırken, muhtelif renk ve büyüklükte çeşitli kuşlar geldiler, biz hayret ettik ve hafif hafif de yağmur devam ediyordu. Urfa’da Mübarek Şeyh Müslim isminde bir zât, 1954 yılında Dergâh’ı tamir ettirdiği sırada ayrıca kendisi için de bu iki kubbeli yeri yaptırıyor. Talebeleri ve müridleri vasiyeti anında, ‘Seni buraya defnedelim.’ dediklerinde, ‘Benim yerim başka yerdir. Buranın sahibi vardır ve gelecektir, burası onundur.’ diyor.

Üstadımızı defin anında, cenaze kabre indirilirken, çok fazla kalabalıktı. Hatta bir ara Vali yere düşüp altta kalarak eziliyordu. Cenazeyi taşımak için birlikler, halk ve polis birbirlerinin ellerinden âdeta zorla alıyorlardı.

Acayip bir kalabalık vardı. Perşembe günü ikindi namazını müteakip Üstadımız defnedildi. Ancak, hususi araba tutanlar yetişebildiler. Ceylân Ağabey, Çalışkan Hanedanı, Emirdağ Nur talebeleri çok zor yetiştiler. Merhum Ceylân Ağabey çok fazla üzüldü. ‘Kaç sene Üstad’a hizmet ettik de vefatında bulunamadım.’ diye. Çokları da Cumaya kalkacak diye, Cuma günü sabah geldiler. Emniyet mülahazasıyla askerî birlikler, Urfa’nın etrafını tanklarla çevirmişti.

Devam edecek: Üstad’ın Kabrinin Bilinmeyen Bir Yere Nakledilmesi ve Üstad’ın Kabri İle Alâkalı Vasiyeti…

[Fikret Kaplan] 13.3.2019 [Samanyolu Haber]

Dirilişler [Safvet Senih]

Garip olarak başlayan İslâmiyetin zaman zaman gecelere ve kışlara maruz kalacağı, tekrar bu garipliklerden, mağduriyet  ve mazlumiyetlerden sonra baharlara ve yazlara kavuşacağı malum hadis-i şerifle müjdelenmiştir… Şimdi de öyle şiddetli bir kış sürecini yaşamakta olduğumuz herkesin malumudur… Seneler önce yazdığı bir Başyazı’da Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi, “Söğüt’ün Bağrındaki Diriliş”i şöyle anlatıyor:

“Dünya kuruldu kurulalı gündüzler geceleri, ışık da karanlığı adım adım takip etmekte; yok olmaları VAR  olmalar, ölmeleri de DİRİLMELER  kovalayıp durmaktadır. Toprağın sinesinde kendini çürümeye salmış bir TOHUM, sümbül hayatını netice vermekte; kayaların bağrını döl yatağı edinmiş minik çam çekirdeği, şartların müsamahasızlığına rağmen salkım salkım boy atıp gelişmekte ve tıpkı hasmını yenmiş bir glatyatör havası içinde, dalların diliyle gerilip varlığını haykırmaktadır… Nice dev Çağlayanlar vardır ki, menbaları küçük birer Sızıntı; nice bitip tükenme bilmeyen Işık Kaynakları vardır ki, esasları birer zerreden ibarettir. Tomurcuk dudaklarını açıp varlığını haykıracağı, güller, çiçekler yüzümüze gamze çakacakları güne kadar onların varlıklarından haberdar bile olamayız. Oysa ki, onlar, İsrafil’in Sûr’unu çoktan duymuş ve belli bir tempo ile dirilişe geçmişlerdir bile…

“Cihanı üst üste karanlıkların sardığı bir dönemde, âdeta Kehkeşanlardan yıldızlar derip, bununla her gün ayrı bir donanma gecesi teşkil ederek kendi ülke ve kendi insanına hep başka başka şenlikleri yaşatanlar, üstûreleşen koca bir  tarihin ilk rüyalarını cılız bir SÖĞÜT Ağacının dalları altında görmüşlerdi.

“Mütevâzi bir toprak parçası üzerinde hayat yaşayan bir avuç insanın, hayallere sığmayan bir müthiş patlamayla, denizlerin dev dalgaları gibi birdenbire belirip ortaya çıkmaları, hangi sebeplerle izah edilirse edilsin, katiyen inandırıcı olamayacaktır. (…) Dostların vefa bilmediği, düşmanların cefadan yılmadığı, handikapların handikapları takip ettiği  çalkantılı bir devrede, her türlü imkânsızlığı aşarak kemmiyetin (sayı çokluğunun) bütün müesseselerine galebe çalmaları, yani ‘bir sineğin, bir kartalı sallayıp yere vurması’ nasıl mümkün olmuştu?.. Rica ederim, olup biten bunca şeye; ganimet tutkusu, şöhret hissi, kavga hırsı, cihanı istila etme arzusu dememiz  mümkün müdür?

“Hayır hayır! Bu âteşin ruhları harekete geçiren, bu çelik iradeleri dünyanın hâkimi kılan sır, ne bunlarda ne de bunlar gibi şeylerde katiyen aranmamalıdır. Bence bu sır, onların sağlam inançlarında, tarih şuurlarında ve mukaddes ideallerinde aranmalıdır. (…)

“Yüksek inanç sistemi, ruhundaki fazilet aşkı, herkesi hayran bırakan güzel seciye, üstün ahlâk, disiplin ruhu, itaat şuuru ve hayatı hakir görme gibi eşsiz meziyetleri sayesinde, dünyanın üç kıtasında yaşayan insanların hemen ekserisinin gönüllerini fethederek arkasına almasını bildi. (…)  Şöhret ve servet, hiçbir zaman inanç ve yüksek ideallere bağlılık kadar insanlık üzerinde tesirli olamamıştır ve olamazdı da…

“Bir gökkuşağı gibi daima onların düşünce ufkuna tutan ve bir bayrak gibi hep başlarının üzerinde dalgalanıp duran bu yüksek  inanç idealinin, onlar üzerinde tesiri o kadar büyük olmuştur ki, daha ilk kıpırdanış dönemlerinde, altı-yedi yüz senelik muhteşem bir milletin düşünce hareketinin, teşkilat ve idaresinin plan ve programlarının mevcut olduğu hemen sezilebilir. Bir de bu yüksek ideal; sağlam bir dînî duygu, dupduru bir heyecan, her işte sıkı bir disiplin, fevkalâde yiğitlik ve civanmertlik; herkesi memnun edecek ölçüde bir idare, işleyen bir adliye, cesaret ve hak ölçüsüyle gürül gürül bir askerî bir teşkilatta bütünleşince çarçabuk dünyanın efendisi oluvermişti.

“Aslında bu, tarih felsefesine göre tabiî bir netice idi. Zira bir tarafta kin, nefret ve türlü türlü ihtiraslarla, durmadan bir cadı kazanı gibi kaynayan, çevrede çapulculuk yaparak zayıfları ezen millet şeklindeki yığınlar; beri tarafta, insanlık ve mürüvvet adına mazlumların imdadına koşan, dünyayı yeni baştan hak ölçüsüne göre planlayan, camileri, çeşmeleri, sebilleri hastaneleri, vakıf ve imaretleriyle yüzlerce  insanî müesseseyi  gergef gibi işleyen incelerden ince ayrı bir dünya… Bu dünya, insanlık çapında, hayata yeni bir mânâ, yeni bir tefsir getirme düşüncesiyle ortaya çıktı ve yeryüzünü saran bütün şirretliklere rağmen, kendine has bu yüksek hayat felsefesini insanlığa kabul ettirmesini bildi.

“Keşke, bu mübarek dünya, duygu, düşünce ve anlayış ve hayat felsefesiyle hiç değişmeseydi! Keşke, onun yiğitliği, sadeliği ve mertliği bugüne kadar dipdiri kalabilseydi! Keşke o, muhteşem saray ve yüksek kasırların altın yıldızlı kubbeleri altında, baygın ve mahmur dolaşan hasım dünyanın talihsiz insanlarının durumuna düşmeseydi!..

“Ah, o zevkle dalıp özden uzaklaşmalar, fîruze ve zebercet yaldızlı tavanlar altında çalım  satmalar; zümrüt gibi bağ ve bahçelerde, lâle ve zambaklar arasında mest ve mahmur rahata ve rehavete teslim olmalar!..

“Eyvah ki, bütün bunların hepsi oldu!... Ne çıkar!.. Söğüt’ün gök rengi tomurcuklarının dudaklarında yeni bir günün muştusu var!..”

İnşaallah bu muştu köküyle gürleyerek insanlığa hizmet ve yaşatma idealleriyle arz-ı endam eder.

[Safvet Senih] 13.3.2019 [Samanyolu Haber]

Mülteci kampında sen ne gördün? [Gökhan Demir]

Hizmet Gönüllülerinin hayata bakışı ve içlerindeki eğitim aşkı ile ilgili bir hikaye aktaracağım size. Türkiye’de sadece eğitim faaliyetlerinde bulunduğu için terörist ilan edilen bir ‘Gülenist’in ‘Güzel bakan güzel görür’ düsturunu nasıl hayatlarının bir parçası yaptığına dair yaşanmış bir olay bu.

Yer Yunanistan’da bir kent, Hizmet gönüllülerini mültecileri misafir eden mütevazi bir evdeyiz. Karşımda oturan kişi, 15 Temmuz kontrollü darbesinden çok daha önce Erdoğan rejiminin zulmü ile tanışmış bir eğitici.

Adını soyadını, rejimin adam kaçırma eylemlerine hedef olmamak için gizleyen, ‘Mustafa’ bey anlatmaya başlıyor.

Yaşadığı sıkıntıları. Çalıştığı kurumların polis ve jandarma tarafından nasıl basıldığını, nasıl işsiz kaldığını, daha sonra ailesine bakabilmek için iş aradığında AKP’lilerin iş bulmasına nasıl engel olduğunu, Televizyonlarda ve gazetelerde kendileri hakkında her gün yayınlanan nefret söylemleri ve yalan haberler yüzünden anne babası başta olmak üzere tüm akraba ve komşularının nasıl onu düşman gibi gördüğünü hızlı ve seri cümlelerle bir çırpıda sıralıyor.

Hukuk iflas ettiği için kendisini savunmasına, suç işlemediğini anlatmasına bile izin verilmeyen Türkiye’de, gözaltına alınmamak, işkence görmemek, hapse düşmemek için eşi ve çocuklarından ayrı geçirdiği 2.5 yılı bile kısa cümlelerle özetledi.

Görüşmemizin hemen başında soracağım bütün soruları, o kadar seri şekilde anlatıverdi ki, son cümlesinin ardından uzun bir sessizlik yaşandı.

Gözlerindeki pırıltıdan ve heyecanından, bana anlatmak istediği bambaşka bir hikayesi olduğunu anladım.

‘Biliyor musun, burada yapacak çok şeyimiz var’ diyerek başladı yeniden söze.

Yunanistan’a geçen mültecilerin götürüldüğü kamplardan birindeki manzarayı tasvir etti önce. ‘Kampa ilk girdiğimde dikkatimi Afganistan, Pakistan ve Suriye’den gelen 18 yaşının altındaki mülteci çocuklar çekti’ dedi ve ekledi:

‘Bu genç çocuklar kamplarda çok uzun süre kalıyor, eğitim alamıyorlar. Pek çoğu ile konuşma tanışma fırsatım oldu. Aralarında o kadar zeki, gözleri ışıl ışıl, eğitime susamış çocuklar var ki, bizim bu çocuklara sahip çıkmamız lazım, eğitimlerine yardımcı olmamız lazım, onları hayata kazandırmamız lazım.’

Şöyle bir düşündüm. Bu insan, Türkiye’de yıllarını çocukların eğitimine vakfetmiş, senelerce Türkiye’nin dört bir yanındaki farklı dershanelerde  ve okullarında eğitim vermiş. Öğretmenlikle başladığı meslek hayatına, parlak bir yönetici olarak devam ettiği sırada, tüm geçmişi ve geleceği zorba bir yumrukla elinden alınmış. Bir gecede terörist ilan edilmiş. Buna rağmen, içindeki eğitim çağlayanı bir an bile duraklamadan gürül gürül akmaya devam ediyor.

İşin nasıl realize edilebileceği ile ilgili de çalışmış:

‘BM Kampına Time To Help aracılığı ile eğitim hizmeti götürebiliriz? Zira Time To Help, BM’ye akredite olan BM ile birlikte projeler geliştirebilen bir yardım kuruluşu. Çok büyük bütçeler değil bunlar, 2 İngilizce öğretmeni, Türkiye’den gelen mülteci çocuklar için 1 Türkçe bilen öğretmen, 1 psikiyatrist, 1 doktor ile başlanır, proje genişledikçe bu sayılar çoğaltılır.’

Türkiye’de acımasız soykırım yöntemleri ile yok edilmeye çalışılan Hizmet gönüllüleri, ‘Güzel bakan güzel görür’ düsturunca, düştükleri mülteci kampında bile güzellikleri görmeye eğitim için çalışmaya devam ediyor.

Kim bilir bu sesi bir Time To Help yöneticisi, bir BM yetkilisi duyar ve dünya mülteci çocuklar için de güzel bir yer olmaya başlar..

Kim bilir…

[Gökhan Demir] 13.3.2019 [TR724]

Seçim ayarlı ithalat, çiftçiyi bitirir [İlker Doğan]

Tanzim satış noktaları da patates fiyatlarını düşürmeye çare olmadı. Tarlada fiyatı 3 lirayı geçen patates pazarda 5 liradan satılıyor. Ve iktidar, 31 Mart yerel seçimleri öncesinde patatesin fiyatını düşürmek için ithalat kartını açtı. 20 Nisan’a kadar sıfır gümrük vergisi ile 200 bin tonluk ithalat kararı alındı. Yeni hasat döneminin hemen öncesinde yapılacak ithalat, zaten zor durumda olan yerli üreticiyi tamamen bitirir.

İktidar temsilcileri her ne kadar ‘ezan’ provokasyonuyla parti tabanını ‘diri’ tutmaya çalışsa da Türk halkının birinci gündem maddesi ekonomi. Çerçeveyi daha da daraltırsak patates, soğan fiyatları. Ne depo baskınları ne de tanzim satış noktaları fiyatları aşağı çekmeye yetmedi. Zira sorun stokçuluk değildi! Bugün pazarda soğanın kilosu 5-5,5 TL iken, patates 4,5-5 liraya satılıyor.

İTHALAT KAPISI YİNE AÇILDI!

Yoksul halkın en büyük besin maddesi olan patatesin fiyatını düşüremeyen iktidar, seçimlere sayılı günler kala ithalat kapısını açtı. 11 Mart 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesine göre, 20 Nisan 2019’a kadar 200 bin ton patates sıfır gümrükle ithal edilecek. Peki bu çözüm olacak mı? Hayır! Aksine yeni hasat döneminin hemen öncesinde yapılacak ithalat, zaten zor durumda olan yerli üreticiyi tamamen yok edecek.

İHRACATÇIYDIK, İTHALATÇI OLDUK!

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, ithalat kararına tepkisini, “Yıllardır üreticinin sesini duymayan, destek vermeyen iktidar, şimdi patates yok diye dışarıdan patates getiriyor. Bölgede çiftçiyi bitirdiler.” sözleriyle dile getirdi. CHP İzmir Milletvekili Kamil Okyay Sındır da hükümetin ‘ithalat’ kararına tepkili: “Bu hükümetin bir üretim politikası yok. Dolayısıyla her üründe fiyat dalgalanmalarının olması kaçınılmazdır. Türkiye´yi patates ihraç eden bir ülkeyken, patates ithal eden bir ülke konumuna getiren bu iktidar utanmalıdır.”

TEŞVİKLER YETERSİZ, GİRDİ MALİYETLERİ YÜKSEK

Sorunun temelinde aslında hükümetin bir tarım politikasının olmaması yatıyor. İktidar günü kurtarmanın derdinde. Patates ithalatını önünün açılması da bu düşüncenin bir sonucu. Patates üretimi konusunda da bir planlama yok. Bu yıl patates fazla para edince gelecek yıl daha fazla ekim yapılıyor. Ürün çok olduğu için bu kez fiyat dibi görüyor. Tam bir kısır döngü… İktidarın, tutarlı ve sistemli bir destek/teşvik sistemi de bulunmuyor. Patates konusunda hazırlanan akademik raporlara göre çiftçiye verilen ilaç ve gübre desteği toplam maliyetin yüzde 5’ini bile karşılamıyor.

EKİM ALANLARI DÜZENLİ OLARAK AZALIYOR

Patates fiyatlarındaki dalgalanmanın en önemli sebeplerinden biri de ekim alanları ve buna bağlı olarak üretim miktarının azalması. 2002’de 1 milyon 980 bin dekar olan ekim alanı 2005’de 1 milyon 528 bin dekara geriledi. 2010 yılında ise rakam 1 milyon 388 bin dekara kadar düştü. Geçtiğimiz yıl ekim yapılan alan ise TÜİK’in verilerine göre 1 milyon 359 bin dekar olarak kayıtlara geçti. Söz konusu yıllarda üretim miktarları ise sırasıyla şöyle oldu: 2002’de 5 milyon 200 bin ton. 2005’de 4 milyon 60 bin ton. 2010’da 4 milyon 513 bin ton ve 2018’de 4 milyon 550 bin ton. 2002’de 2,6 ton olan dekar başına verimlilik ise geçtiğimiz yıl 3,3 tona çıktı.

NÜFUS ARTIYOR, ÜRETİM DÜŞÜYOR

Patates üretiminin 5 milyon tondan fazla olduğu 2002 yılında Türkiye’nin nüfusu 65 milyondu. Geçtiğimiz yıl üretim miktarı TÜİK’e göre 4.5 milyon tona düştü. Ancak ülke nüfusu 82 milyona çıktı. Nüfusun artış oranı yüzde 25’den fazla. Buna ters orantılı olarak patates üretimi ise yaklaşık yüzde 11 oranında düşmüş. Fiyatlardaki artışın sebeplerinden biri de gerekli denetimlerin olmaması nedeniyle, aracıların süreci suistimal etmesi.

Niğde üretimde birinci sırada

Türkiye’de 82 ilin 71’inde patates üretimi yapılıyor. En fazla üretim yapılan iller ise TÜİK’in verilerine göre Niğde, Konya, Afyonkarahisar, İzmir, Kayseri, Nevşehir, Adana ve Bolu. Niğde, geçtiğimiz yıl 202 bin 990 dekar alanda yaptığı 732 bin 188 ton üretimle birinci sırada yer alıyor.

HASAT HAZİRANDA BAŞLIYOR

Patates yılda iki kez hasat ediliyor. Ana hasad dönemi haziranda başlıyor. Şubat ve mart aylarında ekilen ürün 3-4 ay sonra hasat ediliyor. Yaz hasadı toplam üretimin yüzde 80’nini oluşturuyor. Güz patatesi hasadı ise kasım ayında yapılıyor.

KİŞİ BAŞINA TÜKETİM DÜŞTÜ

Patates, Türkiye’de en fazla tüketilen sebzelerin başında geliyor. Geçtiğimiz yıla kadar patatesin yıllık kişi başına tüketim miktarı 55-60 kilogram arasındaydı. Ancak fiyatlardaki yüzde 140’lara varan artışın 2018’de tüketimi 40 kiloya kadar düşürdüğü tahmin ediliyor.

DÜNYADA 14. SIRADAYIZ

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) verilerine göre dünyada yaklaşık 20 milyon hektar alanda 377 milyon ton patates üretiliyor. En fazla patates üreten ülkeler ise sırasıyla Çin (99 milyon ton), Hindistan (48,6 milyon ton) ve Rusya (29,5 milyon ton). Türkiye ise 2017 yılında 4,8 milyon tonluk üretimiyle, dünyanın en çok patates üreten 14’üncü, Avrupa Birliği ülkeleri arasındaysa 5’inci sırada yer alıyordu.

Patatesler, bakanın danışmanlık yaptığı firmadan mı ithal edilecek?
Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin, 2013-2018 yılları arasında dünyanın en büyük patates üreticisi McCain Food’un danışmanlığı yaptığının ortaya çıkması patates ithalatı tartışmalarını alevlendirdi. Tarım, Orman ve Köyişleri Komsiyonu üyesi CHP Edirne Milletvekili Okan Gaytancıoğlu, patates ithalatının söz konusu şirketten yapılıp yapılmayacağını bir soru önergesiyle Meclis gündemine de taşıdı. Gaytancıoğlu’nun soru önergesinde, “Türkiye sıfır vergi ile patates ithalatını, McCain Food şirketi aracılığıyla Rusya, Ukrayna ve Irak’tan mı gerçekleştirecektir?” ifadelerini kullandı.

25 İLDE ÜRETİM YASAKLANDI

Son yaşanan gelişmeler ve zorunlu değilken ithalatın önünün açılması Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli’yi ve aldığı kararları da tartışmalı hale getirdi. Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in konuya ilişkin soru önergesini cevaplayan Pakdemirli, karantina nedeniyle 25 ilde toplamında 141 bin 650 dekar alanda patates ekiminin yasaklandığını belirtmişti. Bakan’ın iddiasına göre patetes üretiminin fazla olduğu Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Artvin, Balıkesir, Bilecik, Bolu, Çanakkale, Erzurum, Eskişehir, Gümüşhane, Hatay, Iğdır, İzmir, Kahramanmaraş, Kastamonu, Kayseri, Konya, Nevşehir, Ordu, Sivas, Tokat, Trabzon gibi illerdeki bazı bölgelerde karantina nedeniyle patates ekimi yasaklanmıştı.

[İlker Doğan] 13.3.2019 [TR724]

Bir postmodern darbe olarak 12 Mart [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Osmanlı Devleti askeri temellere dayanan bir devletti. Bu durum ordunun yönetimde etkili olmasına neden oldu. Taht kavgalarında ve padişah değişikliklerinde askerler her zaman önemli roller oynadılar.

Avrupa’yı örnek alarak 18. yüzyılda başlayan yenileşme hareketleri de ordunun rolünü azaltmadı. 1908’de Abdülhamit’in ikinci defa Meşrutiyeti ilan etmesinde en önemli pay, İttihat ve Terakki’nin asıl gücünü oluşturan genç subaylara aitti.

27 MAYIS SONRASI CUNTALAR

İttihatçı subaylar 31 Mart Olayında Hareket Ordusu ile İstanbul’a yürüyerek Abdülhamit’i tahttan indirdiler. Ayrıca Balkan Harbi’nde Babıali Baskınını yaparak Kâmil Paşa Hükümeti’ni devirdiler. Böylece modern dönemde de askerin müdahalesi devam etti.

Cumhuriyetin kurucu kadrosunun asker olması, ordunun yönetimdeki ağırlığının devam etmesine yol açtı. Subayların kendilerini “Atatürkçü” tanımlayarak CHP’ye yakın hissetmeleri, çok partili dönemde iktidarda bulunan sağ partilerin hedef olmalarına neden oldu.

DP’nin 1950 seçimlerini kazanmasıyla orduda ilk cunta oluşumları başladı ve bu süreç, 27 Mayıs Darbesiyle sonuçlandı. Emir komuta zinciri dışında “albaylar” tarafından yapılan bu darbe sonrasında da ordunun darbe hevesi bitmedi.

Darbeyi yapan Milli Birlik Kurulu (MBK) üyelerinin bazılarının da dâhil olduğu cuntalar, 1971 yılına kadar ülkenin kurtuluşu için “darbe rüyaları” görmeye devam ettiler.

1962 ve 1963’de darbeye teşebbüs eden Talat Aydemir ve arkadaşları başarılı olamadılar. Talat Aydemir ve Fethi Gürcan idam edilseler de “şahin kanat” darbeden vazgeçmedi..

Bu durum 12 Mart 1971’de yani bundan 48 yıl önce ordunun muhtıra vermesine ve ara rejim hükümetleri kurulmasıyla sonuçlandı.

DOĞAN AVCIOĞLU: YÖN’DEN DEVRİM’E

12 Mart 1971 Muhtırasına yol açan temel neden, ordu içinde Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ve Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler önderliğinde 9 Mart 1971 tarihinde bir darbe planlanmasıydı.

27 Mayıs’tan ve sonraki darbelerden farklı olarak 9 Mart‘ta siviller önemli bir rol üstlenmişlerdi. Bu kişilerin başında da Doğan Avcıoğlu geliyordu.

9 Martçılara göre Atatürk, Türk devrimini yapmışsa da tam bir dönüşüm gerçekleştirememişti. “Halka rağmen halk için gerçekleşen” Türk devriminin tamamlanabilmesi, “Milli Demokratik Devrimle” mümkün olabilirdi.

Aslında bu düşünceler, Atatürk hayattayken Şevket Süreyya Aydemir ve arkadaşları tarafından yayınlanan “Kadro” dergisinin Türk devrimine ideolojik bir altyapı oluşturma gayretlerinin devamı gibiydi.

Doğan Avcıoğlu 1961’de Yön dergisini çıkardı. Bu dergide çıkan yazılarda sömürgecilikten yeni kurtulmuş toplumların azgelişmişlik ve kapitalizm aşamalarını atlayarak sosyalizme nasıl geçebilecekleriyle ilgili fikirler tartışılmaktaydı.

İttifak edilen görüş, “zinde güçler” dedikleri ordu önderliğinde aydınlar ve gençlerin işbirliğiyle reformları gerçekleştirecek güçlü bir hükümet kurulmasıydı. Bu da subaylar vasıtasıyla gerçekleşecekti.

Yön, Roger Garady’nin “İslam ve Sosyalizm” kitabının da yer aldığı kitaplar yayınlayarak İslamiyet’le sosyalizmin çelişmediği düşüncesini subaylara ve Türk toplumuna benimsetmeye çalışmıştı.

Yön’den sonra Avcıoğlu, Türkiye’de sol kesim arasında büyük rağbet görecek “Türkiye’nin Düzeni” adlı kitabını yayınladı. Avcıoğlu ve arkadaşları, 27 Mayıs’ın gerekli ideolojiden ve yetişmiş kadrodan mahrum olmasından dolayı başarılı olamadığını düşünüyorlardı.

1969’da çıkan gazetenin adının “Devrim” olması, gazetenin subaylar arasında ciddi rağbet gördüğü düşünüldüğünde gelinen aşamayı gösteriyordu. Gazetede “antiemperyalizm ve Amerikan karşıtlığı” öne çıkmakta, Türkiye’nin rejimine “cici demokrasi” denilmekteydi.

MDD

Avcıoğlu ve arkadaşları ideolojilerine “Milli Demokratik Devrim (MDD)” adını vermişlerdi. Aslında bu yaklaşım Arap ülkelerindeki Baasçı sosyalizmin Türkiye’ye uygulanmış şekliydi. Irak, Mısır ve Suriye’de darbeyle işbaşına gelen “askerler” Amerikan ve İsrail karşıtlığının öne çıktığı sosyalist bir ideoloji olarak demokrasiden uzak Baasçılığı geliştirmişlerdi.

MDD’ye göre devrimi her zaman “ilerici olan” Türk ordusu yapacaktı. MDD’de devletçilik savunulmakta, yerli ve yabancı sermayenin daraltılması, köklü bir toprak reformu yapılması, kalkınmada sanayinin öncü olması amaçlanmaktaydı. Böylece Atatürk devrimleri tamamlanacaktı. Aslında bunlar sosyalizme geçiş yolunda bir ara modelden başka bir şey değildi.

Askerlerle irtibat içinde olan MDD’ciler, 1968’de Fransa’da başlayan ve kısa zamanda Türkiye’yi de etkileyen öğrenci hareketlerinin ve 1970’de yayılmaya başlayan grevlerin de etkisiyle darbe hazırlıklarını olgunlaştırdılar.

Nitekim Uğur Mumcu 1970 Eylülünde Devrim’deki yazısında 27 Mayıs’ı yapan darbecilerin artık üst kademelerde önemli görevlere geldiklerini ve tamamlanamayan reformların bu kadrolarla tamamlanacağını yazıyordu.

KABİBAY VE KAYNAK

27 Mayısçılardan olup sonra tasfiye edilen 14’lerden birisi de CHP milletvekili Orhan Kabibay’dı. Kabibay, bu dönemde “çözüm olarak askeri darbeyi gerekli gören” oluşumlarda aktif bir üye, başlatıcı ve koordinatör olarak yer alıyordu.

Avcıoğlu, İlhan Selçuk ve İlhami Soysal’ı da bir araya getirerek “tehlikeli gidişe karşı fikri hazırlık” önerisinde bulunmuş ve bu gruba yine 27 Mayısçı olan Cemal Madanoğlu dâhil olmuştu. Sonra da cuntanın başkanlığını Madanoğlu, genel sekreterliğini Avcıoğlu üstlenmiş ve bir de tüzük hazırlanmıştır.

Bu sırada İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi asistanı Mahir Kaynak toplantılara dâhil edilmiş ve MİT’e çalışan Kaynak vasıtasıyla bütün gelişmeler istihbarat tarafından takip edilmiştir. Bu yıllar ordu içinde farklı cuntaların olduğu bir dönemdi ve bu oluşumlardan Harp Akademileri çevresi de Madanoğlu’nun liderliğini kabul etmişti.

Kabibay ayrıca darbeye komutan devşirmek için karargâh ziyaretlerinde bulunmaktaydı. Cuntacılar özellikle Faruk Gürler’in Kara Kuvvetleri Komutanı olmasıyla darbe için ümitlendiler.  Çünkü Madanoğlu aktif bir görevde olmadığından lider olma şansı yoktu. Ancak Kaynak’ın ihbarıyla 1970 yılında Madanoğlu grubunun asker kesimi Türkiye’nin farklı yerlerine dağıtılınca grup ağır bir darbe yedi.

Bu aşamada darbe sonrası için Baas anayasalarından yararlanarak bir “Devrim Anayasası” bile hazırlanmıştı.

BATUR, GÜRLER, TAĞMAÇ

Darbe heveslilerinden birisi de dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’du. Darbeciler bir Bakanlar Kurulu listesi de yaptılar. Plana göre darbe sonrasında Gürler “devlet başkanı”, Batur ise “başbakan” olacaktı.

1971 başından itibaren darbeciler arasında hareketlilik artmış ve darbe tarihi 9 Mart olarak belirlenmişti. Hâlbuki darbecilerin görüşmeleri, toplantılara katılan ve darbe sonrasının Genelkurmay Başkanı olarak düşünülen Korgeneral Atıf Erçıkan tarafından Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’a ulaştırılmaktaydı.

Tağmaç Mart başında darbe kararını öğrendiğinde “ne yapılacaksa biz yapacağız “ diyecek ve alttan gelecek darbeyi emir komuta zincirine çevirecektir.

9 Mart günü Batur’un odasında son toplantı yapılmıştı. Bu sırada cuntacı diğer subaylar da hareket emrini beklemekteydi.

O zamana kadar “Batur ne derse o olur” diyerek darbeye yeşil ışık yakan Gürler kararın 10 Mart’taki “Genişletilmiş Komuta Konseyi” tarafından alınmasını teklif etmiştir.  Alt rütbedeki subaylar da tepe yönetiminin desteği olmayınca “kan döküleceği” endişesiyle harekete geçmediler.

Böylece yıllardır Avcıoğlu ve arkadaşları tarafından olgunlaştırılan, askerlerin de dahil olduğu “Milli Demokratik Devrim” amaçlı darbe suya düşmüş, inisiyatif cuntalar yerine Tağmaç’a geçmiştir.

ŞAPKAYI ALIP GİTMEK

10 Mart’ta yapılan toplantıda ise komuta kademesi emir komuta zinciriyle hareket etme kararı aldı. Ertesi gün hazırlanan muhtıra metni, 12 Mart 1971’de saat 13.00’de radyoda okundu ve dönemin Başbakanı Demirel “şapkasını alıp gitti”.

MDD’ciler başlangıçta 12 Mart’ı desteklediklerini açıkladılar. Ancak bir süre sonra hem sağdan hem de soldan tutuklamalar başladı. Tutuklanan kişiler İstanbul’da Ziverbey Köşkü’nde işkenceden geçirildiler.

“Darbeyi olgunlaştıran” Madanoğlu Davası’ndan Avcıoğlu gibi siviller de dâhil olmak üzere 23 kişi tutuklandı. Deliller arasında Mahir Kaynak’ın kaydettiği ses kayıtları da yer alıyordu. Bu sırada MİT kendi elemanı Kaynak’ı mahkemede deşifre etti.

Sonuçta cuntaların gerek asker gerekse sivil üyeleri beraat ederken 14’lerden İrfan Solmazer’in (Gönen-1925, Mersin-2008) yönlendirerek eylem yaptırdıklarını söylediği “devrimci gençler” ağır cezalar aldılar. Hatta 9 Mart’ın önderleri Gürler 1973’de, Batur da 1980’de cumhurbaşkanı adayı bile oldular.

DARBELERİN NE HAYRI OLABİLİR?

12 Mart darbecileri kurdurdukları ara rejim hükümetleri vasıtasıyla ülkeyi kendi düşüncelerine göre bir yörüngeye sokmaya çalıştılar. 1. ve 2. Nihat Erim, Ferit Melen ve Naim Talu hükümetleri 1973’e kadar ülkenin ordunun isteği doğrultusunda “otoriter” bir şekilde yönetilmesini sağladılar.

12 Mart dönemine damgasını vuran olaylar ise Ziverbey İşkenceleri, sonradan önemli bir sembole dönüşecek olan Deniz Gezmiş ve iki arkadaşının idam edilmesi, sürecin sadece sol kesimi değil dindar kesimi de hedef alması oldu.

Fethullah Gülen de bu süreçten nasibini alarak İzmir’de yargılandı ve yedi ay hapiste kaldı. Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi kapatılırken Necmettin Erbakan da yurt dışına gitmek zorunda kaldı.

Sonuçta darbenin olgunlaşmasını sağlayan askerlere bir şey olmadı. 12 Mart, askerler arasında darbe hevesinin devamına zemin hazırladı ve ordu dokuz yıl sonra bu sefer de “doğrudan” yönetime el koydu.

Her darbe yeni bir darbeyi tetikledi ve Türkiye diğer Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi asker-sivil dengesinin bir türlü kurulamadığı, her dönem bazı kesimlerin askerden medet umduğu bir devlet olmaya devam etti.

Kaynakça: E. Macar, Doğan Avcıoğlu ve 12 Mart, İÜ SBE yüksek lisans tezi, İstanbul, 1992; E. Şen, 9 Mart Darbe Girişimi, İTÜ SBE yüksek lisans tezi, İstanbul, 2014; 12 Mart Araştırma Raporu, TBMM, 2012, Ankara; M. Kaynak TBMM Tutanağı, 2012.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 13.3.2019 [TR724]

Efsanenin dönüşü [Hasan Cücük]

Futbolun süper yıldızları kramponlarını çıkarıp, eşofmanlarını giydiğinde çoğu zaman hüsran yaşıyor. Oyuncuyken gösterdikleri performansı teknik adamlığa taşıyamıyorlar. Maradona, Lothar Matthaus, Hagi, Gullit gibi onlarca ismi saymak mümkün, futbolcuyken döktürüp, teknik adam olarak dökülen. Tersi örneklerde yok değil. Ama sayıları oldukça az. Johan Cruyff ve Franz Beckenbauer, futbolculuk başarısını teknik adamlığa taşıyan nadir isimlerdi. Bu isimlere son yıllarda Zinedine Zidane eklenmişti. 10 ay önce görevi bırakıp, Real Madrid’e veda eden Zidane işler kötü gidince yeniden göreve geldi. Bir anlamda ateşten gömleği giydi.

Futbol sahnesine ilk kez Euro 96’da çıkan Zidane, Fransa’nın ev sahipliğini yaptığı 1998 Dünya Kupası’na damgasını vurmuştu. Cezayirli bir göçmen ailenin çocuğu olarak futbolda zirveye çıkmakla kalmamış, hor görülen bir topluluğun temsilcisi olarak Fransa’yı tarihinde ilk kez dünya şampiyonluğuna taşımıştı. Zidane adı Fransa’da saygıyla eşdeğer olmuştu. Üst üste ülkenin ev sevilen ismi seçiliyor, Fransa’yı dünya kupasından sonra 2000’de Avrupa Şampiyonluğuna taşıyordu. 2006’da futbola veda ederken bile Fransa’yı Dünya Kupası’nda finale taşımayı başarıyordu. Milli başarısını Juventus ve Real Madrid’de kulüp düzeyine taşıyordu. Futbolun efsaneleri arasına adını üst sıralardan yazdırıyordu.

Futbolu bıraktıktan sonra aceleci davranmayan Zidane önce Real Madrid’in sportif direktörlüğü görevinde bulundu. İspanyol kulübü ısrarla yıldız ismin teknik adam olmasını istiyordu. Zidane’nin haklı çekinceleri vardı. Önünde kötü örnekler çoktu. Ağustos 2014’te Real Madrid’in 2. takımı olan Castilla’da eşofmanlarını giydi. Acelesi yoktu. Merdivenleri yavaş yavaş tırmanacaktı. Ocak 2016’da Rafael Benitez’i gönderen Real Madrid, koltuğu Zidane teslim ediyordu.

Zidane tıpkı 2008’de Pep Guardiola’nın Barcelona’nın başına gelmesinin benzerini yaşıyordu. Guardiola gibi tecrübesizdi. Guardiola çok başarılı olmuştu. Ya Zidane? Bu sorunun cevabı Mayıs 2015’te kazanılan Şampiyonlar Ligi kupasıyla alınıyordu. Sonrası adeta bir kupa canavarına dönüşen Zidane vardı. 2,5 yılda 9 kupa kazandırdı. Her 97 güne bir kupa demekti. Üst üste 3 kez Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak adını tarihe yazdırdı.

Zidane Ocak 2016’da geldiğinde Real sadece Şampiyonlar Ligi kulvarında yoluna devam ediyordu. Şimdi ise tüm kulvarlarda havlu atmış bir Real var. Zidane ilk kez bir dönemi kupasız kapatacak. Şartlarda farklı. Ocak 2016’da geldiğinde takımda dünyanın en iyisi Cristiano Ronaldo vardı. Şuan için bitme noktasına gelmiş bir Real var. Zidane zamanında takımın yıldızlığına yükselen Isco ve Asensio kayıplarda. Gareth Bale parlamayan yıldız, Modric 33 yaşını geride bırakmış, Toni Kroos formsuz.

Real kötü ama en büyük rakibi Barcelona’da farklı değil. Tüm yük Messi’nin omuzlarında. Neymar, Iniesta ve Xavi yok. Ousmane Dembele ve Coutinho bir türlü kabuğunu kıramadı. Buna rağmen Barcelona, takım olmaz özelliğini devam ettirip şampiyonluk yolunda ilerliyor.

Sezon sonunda Real’de ciddi temizlik bekleniyor. Bir anlamda Zidane, Real’e kendi boyasını sürecek. Gidecekler listesi kabarık olduğu gibi gelecek isimlerde bir hayli yer tutuyor. Zidane’nin başkan Perez’den transferde tam yetki alması elini kolaylaştıracak. Zidane’nin listesinin ilk sırasında Eden Hazard, Christian Eriksen ve Harry Kane bulunuyor. Perez’in Kylian Mbappe ve Neymar içinde Zidane’a söz verdiği ifade ediliyor. Bale ve Modric gibi isimlerin sezon bitimiyle ayrılması bekleniyor. Dahası Zidane sönün isimleri yeniden parlatacaktır.

Yıldızlar topluluğu oyunculara sahip kulüplerin teknik adamlarının da en az oyuncular kadar ünlü olması gerekiyor. Zidane, Real’e gelirken tecrübesizdi ama ismiyle oyuncuların saygısını kazandı. İsminin üzerine kısa sürede teknik adamlık becerisini ekleyince oyuncular nezdinde efsane oldu. Şimdi var olan olan efsane adıyla geldi. Handikapı yok değil. Başarısız olursa adı yara alacak. 46 yaşında teknik adamlığı bırakmayacağına göre böyle bir riski mecburen bir gün alacaktı. Taraftar ve takım üzerindeki kredisi avantajı olacak. La Liga, Zidane’nın gelmesiyle daha heyecanlı olacak.

[Hasan Cücük] 13.3.2019 [TR724]

Erdoğan’ın çemberi daralıyor [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Hâkim söylem gittikçe gemi azıya almakta. “Gabar’da inlerine girdiğimiz teröristlerle CHP kol kola yürüyor!” diyor “reis”. Lakabına uygun bir retoriktir bu esasında. Hiçbir izanı ve etik bariyeri kalmadığı anlaşılıyor artık. “Kürdistan’ı çok seviyorsa Irak’ın kuzeyinde Kürdistan var, buyursun oraya gitsin” diyor. Kime söylüyor bunu? HDP ile işbirliği yaptığını ısrarla reddeden CHP’ye! Esasen mesele çok açık!

HDP resmi bir partidir. Her ne kadar artık esamisi okunmasa da, anayasaya uygun kurulmuş bir parti olduğu tartışılabilir mi? Dahası, adama demezler mi, “sen daha düne kadar bırak HDP’yi, PKK ile görüştüğünü resmi ağızdan hem de TBMM’de açıklamadın mı?” diye. Bakın açık yazıyorum, bu bir tuzaktır. Erdoğan ve yakın çevresine kurulan bir tuzak! Tabi, beni hiç ilgilendirmiyor tuzak kuranların amacı falan da, bunlarda azıcık stratejik analiz kabiliyeti olsa, yaklaşan tehlikeyi görürler. Bu söylemlerle, ilerideki paravan davaların konusunu hazırlıyorlar kanımca. Buna, bir sarıklı-çember sakallı genç adamların “molla mezuniyeti” fotoğraflarını ekleyin. 28 Şubat süreci ve sonrasında ortaya atılan Milli Güvenlik Belgesi çerçevesinde tanımlanmış iki tehlikenin biri Kürtçülük diğeri ise dincilikti. Bu tabloda, Erdoğan ve yakın çevresini sıkıştırdıkları nokta, budur. Çember daralıyor.

Suriye’de derin devletin dediği oldu

Türkiye uslu bir şekilde Rusya (ve Esad) güdümüne sokuldu ve çıkarlarını Suriye’deki Kürtler olarak sınırladı. Rusya’nın kendine bağladığı Ankara’daki rejim, Türkiye ile NATO köprüsünü fiilen attırdı. Son değerlendirmelerde NATO’da hâkim kanaat, artık Ankara’nın salt kâğıt üzerinde NATO üyesi olduğudur. NATO bir gereklilik olsa Türkiye’yi savunur mu? Zaten ılıktan-ılıktan saraylı çukur medya paçavraları da halkı bu duruma alıştırmaya çabalıyor. Demeleri o ki, zaten bu “kâfir Batılılar bizi asla savunmazlardı!”. İyi de soğuk Savaş’ı ne çabuk unuttunuz, demeyin boşuna. Onların artık kendi kendilerini kandırma evresini geride bıraktıklarını, fiilen kendi menfaatlerini ülkenin çıkarlarının önüne koydukları şüphe götürmez bir gerçek. Bunu anlamak için geçmişteki değerlendirmelerini okumanız yeterli olur. Orwell’ın 1984’ündeki gibi, her gün neredeyse tarihi gerçekleri yeniden yazıyorlar. Bir versiyonda dost, öbür versiyonda ise düşman oluveriyor aynı ülke! Bunu kabul ettirebilmek ne büyük bir güçtür. Artık bu güç, hedefini bir üst seviyeye çıkardı.

Sırada muhalefet içinde hâlihazırdaki duruma karşın elde kalan birkaç potansiyel tehdidi de yok etmek var. Bir de işlevi kalmasa da, en azından yerel seçimlerde yapacakları manipülasyonu daha az göze batan bir düzeye çekmek için, mümkün olduğunca anti HDP-CHP-İYİ cephesine saldırıyorlar. Hem de ne saldırma. Mansur Yavaş üzerinde yapılan operasyonu görünce, bir kez daha emin oldum artık: derin devlet çok sistematik ve disiplinli. Erdoğan üzerinden adam yeme oyununa devam etmekte kararlılar. Rejim konsolide oldu ve artık kendilerini daha rahat hissediyorlar. Açıkçası CHP’de de ulusalcı kanat MHP ile beraber Erdoğan rejimine ciddi katkı sağlıyor. Çünkü Erdoğan’ın arkasında derin yapı var. Gayet iyi biliniyor ki Erdoğan yalnızlaştırıldı. AKP diye bir parti var mı? Dalkavuk ve fırsatçı bir “reisçi” tutum içinde, hiçbir kontrol ve denge mekanizması kalmamış kaygan bir yapı var. 2000’lerin başında ortak akıl üreten ve iç dengelerin olduğu bir parti dinamiği kaldı mı? Bunu iyidir-kötüdür denkleminden bağımsız düşünmenizi rica ediyorum. Mesele şu: ipler Erdoğan’ın elinde. Erdoğan ise kimlere bağlı bunu gün geçtikçe daha iyi anlıyoruz.

CHP içinde bir operasyon bekliyorum

Muharrem İnce kendisini gayet iyi devir teslim operasyonuna odaklamış görünüyor. Derinlerin diskurunu (dilini) iyice özümsedi. Kılıçdaroğlu gibi “kontrollü darbe” falan da demiyor. Solun Bahçelisi olmaya aday, görev adamıyım mesajı veriyor. Onun gibi Metin Feyzioğlu ve diğer nasyonalist kanat oyuncular da hazır, bekliyorlar. Hem CHP’de bir operasyon olursa, “aslan sosyal demokratlar!” bununla en az altı ay oyalanır. Kendi içlerine odaklanır. HDP’yi de bu süreçte daha kötüsü bekliyor. Tahminim, Öcalan güdümündeki radikaller, derinlerle daha fazla ortak zemine sahip. Çünkü bugünkü rejim, PKK ve dağdakileri besliyor. Tam onların istediği oluyor. Türkiye aklını tümden kaybetmiş bir dev gibi, oraya buraya saldırdıkça, bölücülük lehine daha uygun bir iklim oluşuyor. Demirtaş gibi HDP’yi daha fazla meşrulaştırmak ve Türkiyelileştirmek isteyen kanat, zaten hapiste. Rejim bu duruma toplumu gayet hızlı şekilde alıştırdı. Şimdi sırada diğerleri var. Ayrıca yerel seçimlerden sonra yine belediyelerde operasyon yapılacak. SS lakaplı Soylu bunu sinyallerini veriyor.

Ekonomide daralma resmileşti

Enflasyon oranına ilişkin rakamları manipüle eden TÜİK, aynen Yunanistan’ın yaptığı hatayı yapıyor ve balon şiştikçe şişiyor! Dış borç geri ödeme tarihi yaklaşıyor ve Ankara faizi geri ödemek ve daha pahalı hale gelen rayiç üzerinden yeni kredi bulmak arasında soğuk terler döküyor. Bu ayın sonunda dananın kuyruğu kopacak ve ak koyun kara koyun belli olacak. Bizim Akkoyunlu devleti vatandaşları da belki o zaman hipnozdan uyanır!

Bu arada derin devlet, hiçbir konuda hukuki mesuliyeti olmamasının verdiği dayanılmaz hafiflikle, arkasına yaslanmış, kontrol ettiği Türkiye’de hukuken de yönetimde görünmesini geciktirmeye çalışıyor. Erdoğan’ı yedek bir oyuncuyla değiştirmeleri çok basitleşti artık. Halk bazında kredibilitesi hızla eriyen “reis” bunun bilincinde, daha fazla etki kaybederken, Ergenekoncu derin müttefiklerine taviz üzerine taviz veriyor.

S-400 teslim tarihi de yaklaştı

Rusya’nın korkusundan geri adım atmaları da imkansız. ABD ise bastırıyor. Geri adım atmıyor. Bu durumda Batılı kredi kuruluşlarının ABD’yi karşısına almış bir Türkiye’ye bu rayiçten bile yeni kredi olanağı sunmaları olasılığı azalıyor. Kredi derecelendirme kuruluşları da yakında Türkiye’yi bir alt kümeye düşürecektir. Zarrab-Halkbank davasının kararı (Türkiye’ye kesilecek fatura) ise, ABD’nin elinde bir joker olarak duruyor. Ankara’nın işi zor! Ve bu ödenecek tüm bedeller, Erdoğan’a kesilecek!

Tüm bunları gören Erdoğan’ın bir B planı var mı? SADAT ve diğer paramiliter güçlerle polis, etkili olabilir mi? Erdoğan bunlara mı bel bağlıyor yoksa? Komik olmayalım! Bu iş, abrakadabra karışıklık çıkartmaca, masum askeri öğrencilere vahşice saldırmaca, emniyeti işkence merkezine çevirmece gibi şeylere benzemez! Avrasyacı derin yapı devlette en önemli ağırlıktır. Zaten defalarca yazdım: bu tür rejimlerde orduyu elinde tutan rejimi kontrol eder. Erdoğan orduyu kontrol ediyor mu? Bunu mümkün görenlere hayret ediyorum doğrusu. Geçici bir pat durumunu (satrançta güç eşitlenmesini) bile mümkün görmüyorum. Erdoğan’ın ocaktaki sıcak kestanelerin alınması ve görece “karizması” dışında, derin yapının hiçbir şekilde Erdoğan’a bağlı olmadığını, bu ittifakı devam ettirmeye gerek duymayacağını düşünüyorum.

O halde ne olur?

Yerel seçimler falan hiçbir şey getirmez. Bir demokratikleşme bu saatten sonra on yıllar alır. Zaten buna talip ne toplum ne de partiler var. Olacak şey, bu yapı devam eder, ama bir oyuncu değişikliği olur ve Erdoğan yerine bir başka satıh aktörü göreve atanabilir. Seçimler olsa-olsa ancak buna vesile olabilecek bir başka faktör olur. Ama esas faktör ekonomi ve dış etkiler olacak. Bu arada likidite sorununu ötelemek amacıyla, Rusya’ya daha fazla taviz verilebilir. Açıkçası Rusya Türkiye’yi taksitle almak düşüncesine sıcak bakıyor. Bu, 200 yıllık Moskova rüyalarının gerçekleşmesi anlamına gelecek. Bundan para esirgemeyebilirler.

Ben inanın bu yaşananları Sevr sonrası Osmanlı Türkiye’sinin durumundan bile daha olumsuz görüyorum. Bu büyük bir yıkımdır aslında. Yazık ettiler güzelim ülkeye!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.3.2019 [TR724]

Sevdiniz mi size saldıranları [Alper Ender Fırat]

Tam yüz yıl sonra Taksim’de toplanan cübbeli ve sarıklı güruh “Ezana uzanan eller kırılsın” sloganlarıyla sokağa çıkmasından ve üzerinize saldırmalarından mutlu oldunuz mu?

Bu IŞİD kafalıları sevdiniz mi? Size söylüyorum bu ülkenin solcuları, laikçileri, Kemalistleri…

Yok bunlar provokatör değil bunlar sahici yobaz, bunlar Türkiye sosyolojisinin yüzeye çıkmış hali. Bunlar cehaletin din ile füzyona girmiş şekli. Bunlar tam sizin istediğiniz, yıllarca karikatürize ettiğiniz tiplerin birebir aynısı. Nihayet gerçek olup gün yüzüne çıktılar.

Bu yeni Türkiye’nin başarısı, AKP kadar sizin de katkınız var. Hiç de öyle ‘vay AKP’ diye ağıt yakmayın. Dinin bu yobazların elinde kalmasında emeğiniz inkar edilemez.

Eğer vakti zamanında elinizde olan gücü demokrasi ve özgürlük adına kullansaydınız evrensel değerleri herkese uygulasaydınız saha bu kadar mümbit olmazdı bu ayrık otları için. Ama bunu yapmadınız kendinizden başkasına özgürlüğü, demokrasiyi, hukuku, ilerlemeyi çok gördünüz.

Size ve bugünkü dinbazlara, dinin bu olmadığını göstermek için çok ama çok gayret edildi. Yüzlerce kolejde, en modern eğitim kurumlarında bilimin, sanatın, sporun, müziğin, eğitimin, dinle barışık olabileceğini, dindar insanların da bütün bunlarla birlikte yaşayabileceği gösterildi.

Ama sizin için bütün bu çabaların hiçbir önemi olmadı. Kafa kesenlere beslediğiniz duygunun aynısını beslediniz. Milli Şef dönemi kodlarınızı değiştirmemekte çok kararlıydınız. Ufku dünyaya açık dindarlar sizin sadece öfkenizi arttırdı. Din deyince önüne gelene saldıran tipler aklınıza gelirdi ve din adına sadece bu tipler olsun istediniz.

Bu harami yobaz güruh ‘Hizmete’ soykırım uygularken ‘oh ne güzel yesinler birbirini’ diye mutluluk hormonları salgılıyordunuz/salgılıyorsunuz. Daha da ileri gidip bu harami dinbazlarla, ülkenin en eğitimli kitlesini yok etme konusunda ittifak ettiniz. Barbarlar, üniversiteleri ortadan kaldırılırken hiç de mutsuz görünmüyordunuz. Kütüphaneleri kapatıp,  yüzbinlerce, milyonlarca kitabı yaktıklarında yüzünüz pek bir gülüyordu. Ne de olsa fırsat bulsanız sizin yapmak istediğiniz şeylerdi bunlar.

Tam sizin gibi olmayan hiçbir düşünceyi, kimliği sevmediniz yaşamasına tahammül etmediniz.  Ne kadar güzel, birbirlerini yiyorlar diye mutluluk içinde ellerinizi ovuşturuyordunuz. Bunlar birbirlerini yiyecek hiç yorulmadan ortalık da size kalacaktı. Evet yediler, harami vandallar sizin yardım ve yataklığınızla masumları yedi. Yobazlarla yaptığınız ittifak başarılı oldu.

Haramiler ve onların iki dudağında harekete geçen cahil bir yobaz kitleyle başbaşa kaldınız. Suriye’de işi kalmayan IŞİD’liler de bu cehaletin arasına birer birer karışıyor. Hiç şikayet etmeyin bunu siz istediniz. Hayatında kuşa taş atmamışların, -bırakın birisine zarar vermeyi- hep başkaları için yaşayanların varlığı size çok ağır geldi.

Bugün hâlâ zalimin ağzıyla konuşup, ‘beni bırak onu al’ diyerek kurtulmaya çalışıyor kimileri. Ama nafile, sıra sizde!

Evet bu yobazlar, dinbazlar, dinciler, haramilere müstahaksınız!

[Alper Ender Fırat] 13.3.2019 [TR724]

Yaptıkları ‘yapabileceklerinin’ teminatıdır [Adem Yavuz Arslan]

Haberin Türkiye’de fark edildiğini sanmıyorum.

ABD muhtemel bir katliam ve seri suikastlerin eşiğinden döndü. 2016 yılından bu yana ABD Sahil Güvenlik Güçleri’nde görev yapan eski deniz piyadesi Christopher Paul Hasson beraberinde 15 silah ve çok sayıda mühimmat ile yakalandı.

Polis, eski deniz piyadesinin Maryland eyaleti Silver Spring bölgesindeki evine operasyon yaptığında şok oldu. Tek odalı, yarı bodrum dairede bir manga askere yetecek kadar silah vardı.

Araştırmayı derinleştiren polis silahlar ve mermilerin yanında biyolojik silah izlerine de rastladı. Hasson gözaltına alınırken evraklarından ve bilgisayarından şok edici veriler çıktı.

Hasson ‘yabancılar’dan nefret ediyor, beyaz ırkın üstünlüğüne inanıyor ve “dünya üzerindeki herkesi öldürmenin bir yolunu’ hayal ediyordu. 2011 yılında çoğunluğu çocuk 77 kişiyi öldüren Breivik hayranıydı.

Hasson’da bir de liste ele geçirildi.

Demokrat Partili siyasiler; Nency Pelosi, Chuck Schumer ve Alexandria Ocasio-Cortez gibi isimlerin yanında CNN ve MSNBC’de çalışan gazeteciler Dan Lemon ve Chirs Cuomo gibi ünlü simalara suikast planladığı görüldü. Tüm ‘hedefler’in ortak noktası Trump’ın tepki gösterdiği isimler olmasıydı.

Hasson tutuklandı ve cezaevine kondu.

Ancak tehlike geçmiş değil. Çünkü FBI kayıtlarına göre ABD genelinde nefret suçları bir önceki yıla oranla yüzde 17 artmış. Üstelik bu artış trendi son üç yılda artarak devam ediyor. Analistlere göre yabancı  düşmanlığı, dini ve etnik gruplara yönelik olumsuz yaklaşım yaygınlaşarak büyüyor.

Başkan Trump’ın azınlıkları hedef alan ifadeleri ve muhafazakar medyanın popülist söylemleri artan saldırılarda önemli bir neden olarak gösteriliyor.

Uzmanlar başta Başkan Trump olmak üzere siyasilere çağrı yapıyorlar; “Kullandığınız dile dikkat edin. Ötekileştiren, ayrıştıran, dışlayan ifadelerden kaçının. Popülizmden uzak durun.  Toplumu kutuplaştırmaktan vazgeçin ”

TÜRKİYE’NİN KARANLIK TARİHİ

Peki ABD’de yaşanan bu olay ile Erdoğan ve Türkiye’nin ne ilgisi var?

ABD gibi ifade özgürlüğünün adeta kutsandığı bir ülkede bile populist ifadeler ve nefret suçlarına karşı büyük bir hassasiyet var. Herkes en uçta bile olsa fikirlerini söyleyebiliyor fakat iş kutuplaştırıcı, şeytanlaştırıcı söylemlere gelince çok ağır yaptırımlar devreye giriyor.

Buna karşılık ne bağımsız yargısı ne de etkili bir kolluk gücü olan Türkiye’de tam tersine bir trend var. Bizzat iktidar ve medyası eliyle nefret pompalanıyor. Erdoğan’ı desteklemeyen herkes ‘terörist.’

Erdoğan’ın körüklediği nefret söyleminin, ötekileştirmenin, dini ve milli değerleri istismarın son örneği ise ‘ezan tartışması’nda yaşanıyor.

Erdoğan ve AKP kurmaylarının iddiasına göre Dünya 8 Mart Kadınlar Günü sebebiyle Taksim’de toplanan protestocular ezanı protesto ettiler.

Göstenin organizatörleri protestonun polis barikatına karşı olduğunu, ezan öncesinde başladığını, ezana yönelik bir hareketin olmadığını söylüyorlar. Meydandan sosyal medyaya yansıyan görüntüler de bunu teyit ediyor. Hatta bazı Havuz yazarları ve sıkı Aktroller bile Ezan’a yönelik bir protestonun olmadığını söylediler.

Görüntülere, açıklamalara ve katılımcıların tersi yönde ifadelerine rağmen Erdoğan ve AKP kurmayları Ezan’ın protesto edildiğinde ısrarlılar. Hatta iktidarın güdümündeki onlarca ‘STK’ meydanlarda protesto gösterileri organize etti.

NE İLK NE DE SON

Erdoğan rejiminin ezan istismarı doğal olarak akıllara Kabataş yalanını getirdi.

Malum olduğu üzere Erdoğan ve AKP kurmaylarına göre Gezi olayları sırasında başörtülü bir anne ‘üzerleri çıplak, deri pantalonlu, ellerinde bira şişeleri olan 50-100 kadar göstericinin’ saldırısına uğramıştı. İktidarın kampanyaya çevirdiği iddiaya göre göstericiler başörtülü mağdur (!) Zehra Develioğlu’nun üzerine işeyip bebeğini darp ettiler.

Erdoğan bu iddiayı TBMM kürsüsünden dile getirdi. İktidar sözcüleri hemen kampanyaya çevirdi. Havuz medyası hep bir ağızdan manşetlere taşıdı.

‘Başörtüsüne saldırı’ söylemi sonuna kadar kullanıldı.

Buna karşın yapılan kapsamlı incelemede iddia edildiği türden bir olayın olmadığı, Zehra Develioğlu’nun anlatımlarının hayal ürünü olduğu ortaya çıktı.

GÖRÜNTÜLERE RAĞMEN YALANI SÜRDÜRDÜLER

Erdoğan rejiminin politik amaçlar için din istismarında ne kadar pervasız olduğunun en somut örneklerinden birisi bu süreçte yaşandı.

Saldırı iddiası ortaya atıldıktan sonra Erdoğan ve AKP kurmayları ‘saldırı görüntülerini yayınlarsak sokaklar karışır’ söylemini kullandı. Hatta aralarında İsmet Berkan gibi gazeteciler ‘görüntüleri izlediğini, durumun fecaat olduğunu’ söylediler.  Mehmet Metiner gibi Havuz yazarları görüntünün ellerinde olduğunu anlattı.

Oysa ki ortada görüntü yoktu.

Hatta o dönem Vatan Emniyette gelişmeleri takip eden gazeteciler şöyle bir trafiğe şahit oldu; Bugünün Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şenol Kazancı o dönemde Erdoğan’ın danışmanıydı.

Erdoğan’ın olayı meclis kürsüsünden anlatmasının ardından İstanbul Emniyeti’ne gitti. Dönemin emniyet müdürü Hüseyin Çapkın’ın odasında asayiş şube müdürü Ertan Erçıktı ve istihbarat şubeden ekiplerin de olduğu heyetle tüm görüntüleri baştan sona izledi.

Anlatılan olaya dair herhangi bir ipucu olmadığını kendisi gördü. Moral bozukluğu ile Ankaraya döndüğü akşam İstanbul emniyeti arayıp görüntüleri istedi. Görüntüler o akşam itibariyle Erdoğan’ın önündeydi.

Bu tip durumlarda Erdoğan’ın danışmanlarını dinlemekle yetinmeyip, ‘gözlüğünü takarak’ görüntüleri bizzat izlediği ‘başka örnekler’den biliniyor. Erdoğan’da görüntülerde anlatılan olaya dair bir iz bulamadı. Ama yalanı kullanmaya devam etti.

Sonuç itibariyle Kabataş olayı kurguydu.

Erdoğan ve AKP kurmayları siyasi hedefler için başörtüsünü istismar etmekten çekinmediler. (Bu arada küçük bir hatırlatma; Perinçek’in ‘siyasetin köpeği’, Erdoğan’ın ‘yargıda yaparız şeyini’ dediği yargı bile Kabataş hikayesine inanmadığı için Gezi İddianamesi’nin mağdurlar bölümünde Zehra Develioğlu yer almadı. Camide içki içtiler gibi Kabataş olayı da iddianameye giremedi)

Ezan tartışmasına dönersek.

Daha önce pervasızca Kabataş yalanını söyleyenler şimdi aynı şeyi Ezan üzerinden yapıyorlar. Seçimi yine din-iman-vatan-millet söylemiyle bastırmak istiyorlar.

KANLI ÖRNEKLERİN SÖYLEDİĞİ

Türkiye tarihi provokasyonlar tarihi gibi.

Siyasi amaçlarla dini ve milli değerlerin provoke edilmesi nedeniyle yaşanan Maraş Katliamı’ndan Sivas’a 6-7 Eylül olaylarından Dink’e kadar sayısız örnek var.

Eğer her olaya daha yakından bakar, ayrı ayrı incelersek hepsinde de benzeri bir istismar görmek mümkün. İktidarın ‘hedef’ olarak belirlediği gruplara yönelik ötekileştirici, düşmanlaştırıcı ve şeytanlaştırıcı söylemler artış gösteriyor.

Ardından iktidar yandaşı medyada ortamın ısıtılmasına yönelik haberler, yorumlar patlıyor. Toplumsal tansiyon yükseltildikten sonra ‘derin devlet irtibatlı’ birileri devreye girip ‘final dokunuş’u yapıyor.

İstisnasız tüm olaylarda bu zinciri görmek mümkün.

Mesela yakın tarihli Hrant Dink ve Malatya Zirve Cinayetleri’ne bakalım. Bu iki olayda ‘ortamın ısıtılması’ ve ‘tetiğin çekilmesi’ aynı projenin parçaları olarak kurgulandı.

Siyaseler pervasızca ‘din elden gidiyor’ ‘gençlerimiz Hıristiyanlaştırılıyor’ söylemini kullandı. Medya yangına körükle gitti. Bizzat MGK’da pişirilen proje yurt sathında özel harp uzantılı kişilerce uygulamaya kondu.

Bu olaylarda doğrudan bir ‘devlet’ eli vardı.

Aslında herhangi bir ‘devlet eli’ olmasa da benzeri cinayetler yaşanabilirdi. Çünkü gerek Dink’i vuran Ogün Samast gerekse de Malatya’da ki misyonerleri vahşice katleden liseli çocuklar ifadelerinde ‘medyadaki tartışmalardan etkilendiklerini, gençlerin misyonerlerce Hıristiyanlaştırıldığını, Dink’ün Türklüğe hakaret ettiğini’ anlatıp cinayeti işlediklerini söylediler.

Benzeri sayısız örnek sıralamak mümkün. Sonuçta odayı ısıtırsanız orada bulunanlar da ceketini çıkartacaktır. Yada şöyle ifade edelim; bir bahçeyi sürekli sularsanız, tohum atmasanız bile ayrık otu bitecektir.

Eğer sürekli din-ezan-başörtüsü istismarı yapar, 7/24 bunların propagandasını sürdürürseniz -herhangi bir şekilde derin devletin eli olmasa bile- kahraman olmak isteyen bir tetikçi mutlaka çıkar.

Erdoğan’ın pervasızca ‘bunlar hain, bunlar ajan, bunlar terörist’ dediği kişileri hedef alabilirler.

RİSK BÜYÜK

Gelinen noktada riski büyüten bir kaç faktör daha var.

Birincisi Erdoğan yandaşları fazlasıyla silahlandılar. Sokağa çıkma konusunda da çok istekliler. İkincisi artık pervasızlar. Silahlarla poz verip Erdoğan karşıtlarının kanıyla banyo yapmaktan bahsedebiliyorlar. Üçüncüsü güvenlik bürokrasisi de tamamen iktidarın arka bahçesine döndüğü için artık önleyici tedbir de alınmıyor. Böyle olunca kadınlara biber gazı, tazyikli su ile müdahale eden polis, tekbir getirerek yürüyen cübbeli sarıklı protestocularla dokunmuyor.

Bütün yazıda anlatmaya çalıştığım şeyi kitabın ortasından söyleyecek olursam;

Erdoğan ve ‘ortakları’ kendi geleceklerini garanti altına almak için dini ve milli değerleri istismar etmekten çekinmediler, bundan sonra da çekinmeyecekler. Kan dökülmesi umurlarında değil.

Sonuçta yaptıkları yapacaklarının teminatı olarak görülebilir.

Düşünün Türkiye’de ki istismarın, şeytanlaştırmanın, hesapsızca yapılan hedef göstermelerin binde birinin bile yaşanmadığı ABD’de nefret söyleminin kırıntısı bile yetti ve katliamın eşiğinden dönüldü.

Türkiye’de neler olabileceğini tahmin etmek bile ürkütücü.

[Adem Yavuz Arslan] 13.3.2019 [TR724]

Kaptan pilot ve yardımcısının rotası [Semih Ardıç]

Haklı çıkmaktan mahcubiyet duyulan günlerdeyiz. İki gün evvel “Bugün kriz resmen ilan edilecek” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/hayal-tacirliginin-sonunda-turkiyenin-geldigi-nokta-kriz-bugun-resmen-ilan-edilecek/) Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2018 krizinin selâsını okuyacağı tahmininde bulunmuştum. Maalesef haklı çıktım.

O makalede son üç aylık dönemde ekonominin yüzde 3’e yakın küçüleceğini ve yıllık büyümenin yüzde 2,4 civarına gerileyeceğini ifade etmiştim. Maalesef tahminlerimi virgülün neredeyse sağına kadar teyit edecek rakamlar açıklandı.

TÜRKİYE RESMEN DE KRİZDE

İlk 6 ayda yüzde 7,1 büyüyen bir ekonominin senenin sonunda yüzde 2,6’ya razı olması başkanlık sisteminin resmen yürürlüğe girdiği 25 Haziran’ın akabinde tek bir işin yolunda gitmediğinin ispatıdır.

Temmuz-ağustos-eylül aylarını ihtiva eden 3’üncü çeyrekte yüzde 1,6 küçülmüştük.

Son çeyrekte 3,2 daralan Türkiye’de sanayi yüzde 6,7, inşaat yüzde 8,4 geriledi. Hane halkının tüketim harcamaları yüzde  8,9, sabit sermaye teşekkülü yüzde 12,9 azaldı. Üst üste iki çeyrek küçülen ekonomi için “resesyon” (durgunluk) tabiri kullanılıyor.

STAGFLASYON, SLUMFLASYON: KRİZLERDEN KRİZ BEĞEN

Türkiye’nin krize girdiğini TÜİK de tescil etti. “Resesyon” bile kâfi gelmiyor krizin şeklini tarif etmeye. Yüksek enflasyon ile durgunluk bir arada ise stagflasyon, hızlı küçülme ve yüksek enflasyon söz konusu ise slumpflasyon dönemi başlamış demektir. Krizlerden kriz beğen…

2018’in son üç aylık döneminde beyaz eşya, mobilya, otomotiv ve emlak sektörlerini canlandırmak maksadıyla cazip vergi teşviklerinin tüketim ve yatırım cenahında hiç tesiri olmamış.

Toplam talebin nasıl çöktüğünü buradan anlamak mümkün.

Dünyada Arjantin ve Venezuela haricinde iktisadî krizle boğuşan ekonominin olmadığı, İngiltere, Almanya ve ABD gibi gelişmiş ekonomilerin yüzde 2 ila yüzde 3,5 aralığında büyüdüğü bir senede Türkiye nevi şahsına münhasır, nadide bir krize düçar oldu.

YÜZDE 100 YERLİ KRİZİN FÂİLİ KİM?

Harici bahanelerin zerre kadar kadar karşılığı olmadığına göre yüzde 100 yerli krizimizle iktisat tarihine geçmeyi başardık.

Başkanlığının ilk 100 günlük ve 2’nci 100 günlük hedeflerini power point sunumda açıkladığı ile kalan Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlık yaptığı döneme rastlayan 2009 krizi ile zaten iktisat tarihine geçmişti.

Artık ismi, “başkan” yahut “partili cumhurbaşkanlığı” unvanı ile de kriz ile yan yana zikredilecek. Erdoğan kendinden evvelki iktidarları ne ile itham etti ise birebir, hatta misliyle yaşıyor.

Kim ne derse desin. Tereddüte mahal bırakmayacak kadar ağır 2018 krizinin yegâne fâili Erdoğan’dır.

Diploma ve ehliyet tartışmalarına rağmen oralı bile olmadı ve kokpitte kaptan pilot koltuğuna geçtiğinde yardımcı pilot olarak yanına damadı Berat Albayrak’ı aldı. Dolayısıyla krizin ikinci derecede mesuliyeti Albayrak’a aittir.

10 KURUŞ ALTTAN HESAPLA, UÇUŞA GEÇELİM!

Kayın peder-damattan müteşekkil uçuş ekibinin Türkiye’yi 6 ayın sonunda indirdikleri pistin sonunda fert başına gelir tabelasında “9 bin 600 dolar” yazıyor diye zannediyorduk.Meğer o da doğru değilmiş.

Yardımcı pilot sert inişten evvel kuleye telsizle “dolar kurunu 4,82 TL’den değil 4,72 TL olarak hesaba dahil edin. Tamam.” talimatını vermiş.

İktisatçı Mahfi Eğilmez’e göre Türkiye slumflasyon denilen en ağır kriz şekli ile karşı karşıya.
İstatistiklerin kontrol kulesi TÜİK de kendi statüsünü unutmuş ve yardımcı pilota tabi olmuş.

Millî gelir 3 trilyon 700 milyar 989 milyon TL olduğuna göre dolar nevinden gelirimizin 767,8 milyar dolar olması icap ederdi. Oysa TÜİK 784 milyar dolar olarak açıkladı.

Merkez Bankası’nın 2018 resmi ortalama kuru 4,82 TL iken 4,72 TL nasıl hesaba dahil edilebilir ki! Tuz kokunca ediliyor…

10 SENENİN SONUNDA 2008’İN GERİSİNE SAVRULDUK

10 kuruş aşağıdan alınca milli gelir 16,2 milyar dolar artmış oldu. Fert başına gelir de 9 bin 363 dolar yerine 9 bin 562 dolar diye ilan edildi.

Hileli haliyle de olsa Türkiye fert başına gelirin 9 bin 770 dolar seviyesinde olduğu 2008 yılının gerisine düştü. 10 senenin bakiyesi eksi. Bir arpa boyu yol alamamak bir tarafa gerilemek başarı sayılabilir mi?

Saray gazetelerine bakılırsa Türkiye “-3” büyümüş. Zamma “güncelleme” diyebilen zekâdan negatif büyüme kavramını istismar etmemesi beklenemezdi.

Yardımcı pilotumuz damat Berat da “en kötü geride kaldı” meyanında kendisinden başka kimsenin inanmadığı cümleyi tekrarlayıp duruyor. Kaptan pilot, “Ufak bir küçülme oldu.” anonsu ile yolcuları teskin etmeye çalışıyor.

TÜRKİYE 18’İNCİLİĞE İNECEK

Uçak türbülansa girdiğinde kuleden gelen ikazları dinlemeyen pilotun inadı ve cehaleti Türkiye’yi G20 liginde bir basamak aşağı indirecek kadar sert bir inişe sebebiyet verdi.

2018 yılı ağustos ayının başında ABD Başkanı Trump’ın “Pastör Brunson’ı serbest bırakın.” tweeti ile tırmanışa geçen dolar seneyi yüzde 40 artışla kapattı. Türkiye kur şokunu atlamadı ve ekonomik krize sürüklendi.

Muhtemelen Türkiye 18’inciliğe inecek, Hollanda 17’inciliğe çıkacak. Güya 2023’te dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girecektik. Konya büyüklüğünde Hollanda’nın gerisine düştük. Böyle giderse 3-5  seneye kadar ilk 20’den de alt kümeye düşeceğiz.

Zira kriz 2009 senesindeki gibi kısa süreli olmayacak. 2019 da krizin devam ettiği bir sene olacak. İlk 2 ay sanayiden tarıma, inşaattan enerjiye bütün sektörlerde ve tüketim göstergelerinde eksi rekoru kırıldı.

YÜZDE 3 İLA YÜZDE 6 KÜÇÜLMEYE HAZIR OLUN

İlk çeyrek yüzde 3 ila 6 arasında bir küçülme rakamı şaşırtıcı olmayacak. Senenin sonunda da o civarda azalacak millî gelir.

“Zaten inecektik, beklenen bir durumdu.” nevinden beyanlarla mesuliyeti üzerinden atmaya çalışan kokpittekiler yakıt ikmali de yapamayabilir.

Elde avuçta ne varsa seçim öncesi harcadılar. Seçimi kazansalar da kaybetseler de uçak hareket edemeyecek. Halkı fakirleştiren, sadece pilotları zengin eden iktisadî modelin ismini de siz belirleyin.

Keşke en kötü geride kaldı diyebilseydim. Bilakis yeni başlıyor.

[Semih Ardıç] 13.3.2019 [TR724]

Bu belgelere rağmen Harbiyelilere nasıl müebbet verildi? [Ahmet Dönmez]

15 Temmuz akşamı Yalova’daki eğitim kampından 10 otobüsle İstanbul’a getirilen Harbiyeli öğrencilerin çoğu müebbet aldı. Yaklaşık 350 Hava Harp Okulu öğrencisi o gece yataklarından kaldırılarak gece 24.00’den sonra ‘terör tatbikatı var’ denilerek İstanbul’a getirilmişti. Bunların bir kısmı Tuzla gişelerde, bir kısmı Sultanbeyli’de, bir kısmı Boğaziçi Köprüsü’nde, bir kısmı da Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde sıkışıp kaldı. Görülen 4 ayrı davanın üçü tamamlandı. Sultanbeyli davasında 116, Tuzla Orhanlı gişeleri davasında da 61 öğrenci müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bazılarına ağırlaştırılmış müebbet verildi.

Fakat dava dosyalarına giren bazı belgeler var ki, bunlara rağmen öğrencilere bu cezaların nasıl verilebildiği anlaşılamadı. Örneğin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sorularına cevaben Hava Harp Okulu’ndan (HHO) gelen cevaplar ve yine HHO’nun hazırladığı idari tahkikat raporu, öğrencilerin masum olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Her ikisinde de öğrencilerin, bu emre uymamak gibi bir lüksünün olmadığı vurgulanıyor. Ayrıca darbeye yönelik hiç bir eyleme girişilmediğinin altı çiziliyor. Her iki belge de dava dosyalarında mevcut.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 3 Kasım 2016 tarihinde Hava Harp Okulu Komutanlığı’na bir yazı yazarak sorular yöneltti. Cumhuriyet Savcısı Hikmet Pak’ın yönelttiği bu sorulara, 14 Kasım 2016 tarihli resmi yazı ile cevap verildi. Hava Harp Okulu Komutanı Tümgeneral Ali Çetinkaya’nın imzasını taşıyan cevaplar, soru işaretlerini ortadan kaldırıyor.

İlk sorular Harp Okulu öğrencilerinin hangi nedenle Yalova’da bulundukları, kampın Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nca planlanıp planlanmadığı, hangi tarihler arasını kapsadığı ve rutin bir program olup olmadığı yönündeydi. Cevaben, kampın rutin olduğu, yönergeye göre her yıl Temmuz-Ağustos aylarında 2 ila 8 hafta arasında sürdüğü, 2016 kampının Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın 4 Ağustos 2015 tarihli emri ile, yani 1 yıl öncesinden planlandığı ve 13 Temmuz-17 Ağustos tarihleri arasını kapsadığı belirtildi.

“ÖĞRENCİLER EMRİ SORGULAYABİLİRLER MİYDİ?”

Savcının yönelttiği 6. soru, “Kampa katılan öğrencilerin, kendilerine tatbikata gidileceğine veya terör saldırılarına karşı önlem alınmak üzere bir başka il ya da ilçeye gidileceğine ilişkin emirleri sorgulamalarının mümkün olup olmadığı” yönündeydi. Cevap olarak Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliği’nin 10. maddesi ile 33. maddesinden alıntı yapıldı. Buna göre Madde 10’da, “Astın, aldığı bir emirden dolayı âmirine mütalâada bulunması, kat’iyen yasaktır. Alınan emir hiç bir kayıt ve şarta bağlanmaksızın ve hiç bir düşünceye kapılmaksızın yapılacaktır. Bir emri alırken veya aldıktan sonra mırıldanmak, doğru bulmadığını sezdirecek hal ve harekette bulunmak cezayı müstelzimdir.” hükmünün bulunduğu ifade edildi. Madde 33’te de “Emirlerin, hizmete müteallik olması (Silâhlı Kuvvetler İç Hizmet Kanunu madde 8 ve 16) ve kanun ve nizamları ihlâl etmemesi şarttır. Ancak, Askerî Ceza Kanununun 41’inci maddesinin b fıkrası şümulüne giren haller haricinde ast, aldığı emri kanun ve nizama uygun bulmasa bile emri yapar ve ondan sonra şikâyet eder. Amirin verdiği emir Askerî Ceza Kanununun 41’inci maddesinin b fıkrası şümulüne giren hallere mütaallik ise emir ifa olunmaz ve fakat gecikmeksizin en kısa yoldan bir derece yukarı âmire malûmat verilir. Bu takdirde emrin yapılmasından doğacak bütün mesuliyet ast’a aittir.” denildiği aktarıldı. Devamında spesifik olarak Yalova’daki kamptan İstanbul’a getirilen öğrencilerin durumu hakkında komutanlığın değerlendirmesi şu şekilde yer aldı: “Bu kapsamda; yukarıda belirtilen mevzuat çerçevesinde, verilen emirlerin askeri öğrenciler tarafından sorgulanamayacağı, emrin yerine getirileceği ve başka bir seçenek olmadığı değerlendirilmektedir. Ayrıca bu kapsamda benzer şekilde içtima ve eğitim yapılması, kampların rutin uygulamaları arasında yer almaktadır.”

“CEP TELEFONLARI YOKTU”

Bir diğer soru, kampa katılan öğrencilerin cep telefonu bulundurmalarına izin verilip verilmediği idi. Buna cevap olarak da kampla ilgili hazırlanan, Harbiyelilerin Uyması Gereken Kurallar başlıklı Alay Komutanlığı Emri gösterildi. Bu emirde, “Cep telefonlarının sadece cumartesi ve pazar günleri saat 09.00-12.00 arası çadırlar bölgesinde kullanılabileceği, onun dışında cep telefonu dolaplarında kilitli kalacağının” yazdığı aktarıldı. Ardından, “İlgili uygulama emri gereği, belirtilen saatlerde öğrencilerin yanında cep telefonu vb. iletişim araçlarının bulunması yasaklanmıştır.” denildi.

Yazıda ayrıca, bu öğrencilerle ilgili bir idari tahkikat yürütülüp yürütülmediği soruldu. Yürütüldü ise hazırlanan raporun kendilerine gönderilmesi istendi. Buna cevap olarak da bir idari tahkikat yapıldığı, tutuklu olan öğrencilerin ifadelerine başvurulamadığı ama geri kalan bütün personelin ifadeleri alınarak bir rapor hazırlandığı bildirildi. 4 sayfalık yazının eklerinde, bu rapora da yer verildi.

Hava Harp Okulu Komutanlığı’nın 2 Eylül 2016 tarihli emri gereğince hazırlanan idari tahkikat raporunda da okul komutanı Tümgeneral Ali Çetinkaya’nın imzası var. Bu raporda da TSK İç Hizmet Yönetmeliği 10 ve 33. maddelerine atıf yapılarak, “verilen emirlerin askeri öğrenciler tarafından sorgulanamayacağı ve başka bir seçenek olmadığı değerlendirilmektedir.” denildi.

“SON ZAMANLARDA ARTAN TERÖR FAALİYETLERİ, PERSONELİ ETKİLEDİ”

Tahkikat raporunda, “Son zamanlarda artan terör faaliyetleriyle beraber üst komutanlıklardan gelen yoğun terör ikaz mesajları personelde hassasiyet oluşturmuştur. Menfur kalkışmaya yönelik sözde sıkıyönetim mesajı Hava Harp Okulu Komutanlığı’na gelmemiştir (gerek muhabere merkezi kayıtlarında, gerek personel beyanlarında bu mesajın herhangi bir iletişim kanalıyla okula geldiğine dair bir bilgi yoktur). Personelin yazılı ve sözlü beyanlarında, Hava Harp Okulu Komutanlığı’nın menfur kalkışmayı desteklediğine yönelik personele (subay, astsubay, harbiyeliler, erbaş/erler) açıktan toplu bir bildirimde bulunulduğuna ilişkin bir veriye rastlanılmamıştır.” ibareleri yer aldı.

Harbiyelilerin ‘tatbikat var’ denilerek otobüslere bindirilmesiyle ilgili olarak, “Askeri öğrencilerin, komutanları tarafından verilen bu emre askeri mevzuatça itiraz etme hakkı bulunmamaktadır.” şeklindeki cümle, raporun en önemli vurgularından biri.

FİLO KOMUTANI, KÖPRÜ’YÜ DUYUNCA DİĞER ÖĞRENCİLERİ ÇADIRLARINA GÖNDERDİ

Bir diğer önemli ayrıntı da ilk 10 otobüsün gitmesinden sonra gece saatlerinde 5 otobüsün daha Yalova’dan çıkarılması sırasında yaşananlarla ilgili. İstanbul Boğaziçi Köprüsü’ne varmış olan otobüslerden birinde bulunan Astsubay Hayati Gültekin, Yalova’daki kampta bulunan Astsubay Hasan Yıldırım’a WhatsApp’tan, “Köprüde sıkıştık, çatışma halindeyiz, yardım istiyoruz” mesajı gönderdi. Astsubay Yıldırım, bu mesajı, öğrencileri otobüslere bindirmekte olan Filo Komutanı Mehmet Gürler’e gösterdi. Gürler bunun üzerine otobüslerdeki bütün öğrencileri aşağı indirip çadırlarına gönderdi.

Bu da öğrencilerin darbeye takviye kuvvet amacıyla yola çıkarılmadığının göstergelerinden birisi olarak kayıtlara geçti.

DAHA ÇOCUKLAR YOLA ÇIKMADAN, POLİSE ANONS GELDİ

Dönemin Hava Harp Okulu Destek Grup Komutanı Yusuf Özdemir’in, 15 Temmuz sabah saat 10.00’dan itibaren ‘birliğimize terör saldırısı olacak, TURUNCU alarma geçiyoruz’ dediği de idari soruşturma raporunda yer aldı. Buna göre Özdemir, saat 18.00 sularında nöbetçi subayları odasına çağırarak gün içerisinde saraylara, köprülere, havaalanına, Harp Okulu’na saldırı beklediklerini açıkladı. Bu yönde ciddi istihbarat aldıklarını belirterek personele bu durumun aktarılmasını istedi. Daha kötü bir durumda ‘çağırma planı’nın uygulanacağını söyledi. Nitekim o akşam, bu ‘çağırma planı’ hayata geçirilerek evlerinde bulunan bütün personel birliğe çağrıldı. Öğrenciler de ‘terör saldırısı’ riskine binaen Yalova’dan birliklerine geri çağrılmıştı.

Bu davaların birinde dikkat çeken bir tanıklık ortaya çıkmıştı. O gece Tuzla gişelerinde görev yapan bir polis, saat 21.30 civarında Harbiyelilerin geleceği anonsunun geçildiği ve hemen İstanbul Orhanlı gişelerini kapattıklarını açıklamıştı. Oysa Yalova’ya talimatın gitme saati 22.00 civarında oluyor. Otobüslerin yola çıkması ise gece 00.00’dan sonrasını buluyor.

Sultanbeyli’de durdurulan Harp Okulu öğrencileri, darbe bilgisini vatandaşlardan almış ve onlarla beraber İstiklal Marşı okumuştu.

TANIK BEYANLARI: DARBEDEN HABERLERİ YOKTU

Ayrıca öğrencilerin hemen hiç birinin silah kullanmadığı, kimseye ateş etmediği kayıtlara girmiş durumda. Duruşmalarda da bu yönde tanıklıklar oldu. Mesela Sultanbeyli davasının görüldüğü mahkemede tanık olarak ifade veren Abdullah Uslu, “Öğrenciler hiç kimseye silah doğrultmadı, hiç kimseye ateş etmedi. Çocuklar korkuyordu, ya oturmuşlar ya da başları öne eğikti. Kafalarını bile kaldırmıyorlardı. Halk da zaten camlara yumruk falan atıyordu. Oraya darbeyi bilerek gelmiş olsalardı veya girişim yapmak isteselerdi çok insanı şehit ederlerdi” dedi. Bir başka tanık Muammer Aslan da  “Öğrencilerin darbeden haberi yoktu kesinlikle. Halktan bir takım kimseler öğrencilere kendi telefonlarından videolar izletti, bizimle İstiklal Marşı okudular, biz ‘En büyük asker bizim asker’ diye onları alkışladık. Biz askerlerle bunları yaşarken hiç polis yoktu. Gece saat 2.30-3.00 gibi sadece 4 polis geldi, öğrenciler polis ne dediyse onu yaptı, baştan beri polislerin direktiflerine uyuyorlardı ve otobüse geçtiler. Sonra otobüsten hiç inmediler.” şeklinde şahitlik etmişti. Bu ifadelerin ardından mahkeme heyeti, daha fazla tanık dinlememe kararı almıştı.

Bu gerçeklere rağmen yüzlerce Harbiyeli’ye müebbet hapis cezası verilmesi, anlaşılır gibi değil.

Bir de tabii Boğaz Köprüsü’nde vahşi bir şekilde katledilen Murat Tekin ve Ragıp Enes Kaplan gibi öğrenciler var. Hiç bir suçları olmadığı halde kanlarına girildi. Diğer arkadaşları daha sonra yargıda ‘infaz’ edilirken onlar henüz o sabah köprüde yargısızca infaz edildiler. Önce katilleri korumak için KHK çıkarıldı, sonra da soruşturmada takipsizlik kararı verildi. Başka türlü davranma imkânları olmadığı halde, her şeyden habersiz bir şekilde, sırf ‘terörle mücadele’ emrine uyarak oraya gelen bu öğrenciler, kendi halkı tarafından linç edildi. Bugün onların hakkını savunan ne komutanları var ne Silahlı Kuvvetler ne yargı ne de millet…

Başımız sağolsun!..

[Ahmet Dönmez] 13.3.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

94 seçimleri öncesi Erdoğan’ın kaçak villa mahkûmiyetini kim hatırlıyor? [Ahmet Dönmez]

Seçimi kazanmasına kesin gözüyle bakılan Millet İttifakı’nın Ankara Adayı Mansur Yavaş’la ilgili ortaya atılan ‘sahte senet’ iddiası, gündeme oturtuldu. Bütün anketlerde Yavaş’ın AKP adayı Mehmet Özhaseki’ye fark attığı görülürken seçime 2 hafta kala böyle bir tartışmanın başlatılması, anlamlı. Resmi evrakta sahtecilikten ve şantajdan mahkum olmuş, hakkında çocuk pornosundan sahte belge ile üniversiteye kaydolmaya kadar bir çok yüz kızartıcı dava bulunan bir kişinin ortaya attığı suçlamalar, havuz medyası tarafından köpürtülüyor. AKP, iddiaların sahibi Necmettin Kesgin’i, “Saygın işadamı” olarak nitelerken Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, işi “Mansur Yavaş adaylıktan çekilmelidir”e kadar götürdü.

Bu kampanya, akıllara 27 Mart 1994 yerel seçimleri öncesi yaşananları getirdi. O seçimlerden önce de RP’nin İstanbul Adayı Recep Tayyip Erdoğan’ın mahkumiyeti gündeme getirilmişti. Dönemin RP İstanbul İl Başkanı Erdoğan, 1989 yılında orman arazisine 6 kaçak villa yapmaktan 10 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Medya, tam da adaylık başvurusundan 3 gün önce bu haberi patlatmış ve Erdoğan’a adaylıktan çekilme çağrısı başlamıştı. Erdoğan ve RP ise “Bunlar önümüzü kesme amaçlı” savunması yapıyordu. 25 yıl sonra bu kez Erdoğan, bir yerel seçim öncesi bir rakip adayı aynı yöntemle engellemeye çalışıyor. Aradaki fark; Erdoğan gerçekten de kaçak villadan mahkum olmuş ve kararı temyize bile götürememişken Yavaş’ın henüz sadece bir suçlama ile karşı karşıya bulunması ve seçimden 20 gün önce hakkında bir iddianame hazırlanmış olması.

SULTANBEYLİ’DE ORMAN ARAZİSİNE KAÇAK YAPILAR

Erdoğan aleyhine 1989’da verilen mahkumiyet kararının detaylarına gelince…

İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü, 1986 yılında Erdoğan’ın RP’li Sultanbeyli belediyesi sınırları içerisindeki bir orman arazisine kaçak inşaat yaptığı iddiası ile dava açtı. İstanbul Kartal 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülen dava 3 yıl sürdü. Sonunda mahkeme, “Sanık Recep Tayyip Erdoğan’ın, devlet ormanından açma yaparak gecekondu inşa ettiği anlaşılmıştır” diyerek, kendisini 10 ay hapse mahkum etti. Fakat bir yıldan düşük olduğu için bu mahkûmiyeti para cezasına çevirdi ve kaçak villanın da yıkılmasına hükmetti.

Bu karar, ancak 1994 yerel seçimleri öncesi medyanın gündemine gelebildi.

Adaylık başvurularının yapılacağı 19 Şubat 1994 tarihinden 3 gün önce Show TV, bu mahkumiyet kararını haberleştirdi. Daha sonra Hürriyet, Sabah ve Cumhuriyet başta olmak üzere bütün yazılı medya bu haberin üzerine gitti. O sırada da anketlerde Erdoğan önde görünüyordu.

SABAH: “MAHKEMEDE HER ŞEYİ İTİRAF ETTİ”

Hürriyet, 17 Şubat 1994 tarihinde, “Tayyip Erdoğan, kaçak yapıları için hapis yemiş” başlıklı habere imza attı. Ertesi gün “Vay Tayyip Ağa vay” manşeti ile çıktı. Haberde, “Erdoğan’ın 10 ay hapse mahkûm olduğunun ortaya çıkması, kamuoyunda bomba gibi patladı. Erdoğan’ın ayrıca hâkime hakaretten 6 ay hapis aldığı öğrenildi. Tayyip telefonlara çıkmıyor.” deniyordu. 19 Şubat’ta da “Tayyip Ağa, mal varlığını açıkla” çağrısı yapılıyordu.

Gazetenin yazarlarından Emin Çölaşan, 18 Şubat 1994’teki “Tayyip’in Arazi Yağması’’ başlıklı yazısında şöyle diyordu: “İşlerine gelince Allah, din, iman, şeriat derler. Oy avcılığı için din sömürüsü yaparlar. Ama işlerine gelince, devletin ve milletin ormanına dalıp yağma ederler, kaçak konut yaparlar…’’

Aynı gün Sabah Gazetesi de “Refah’ta Şok” manşeti ile çıkmıştı. Haberin detaylarında şöyle deniyordu: “Villaların ikisi bitmiş, dördü bitmek üzere. Tayyip Erdoğan mahkûmiyet kararını inkâra çalışıyor. Mahkeme kararına göre burası kesinlikle orman arazisi. Ev yaptığı kanıtlandı. Mahkemede her şeyi itiraf etmişti. İşte tutanak… İşte ispatı. Devletin orman arazisine bina yaptığı için mahkûm olan Tayyip, şimdi nasıl ben yapmadım diyor? Suçu yoksa, mahkemede suçlamaları niçin kabul etti? Mahkumiyet kararını niçin temyiz etmedi?..’’

ECEVİT: ERDOĞAN ADAYLIKTAN ÇEKİLMELİDİR

Doğal olarak diğer rakip partiler de Erdoğan’ın adaylığını sorguluyordu. Dönemin başbakanı ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, 19 Şubat 1994 tarihli Hürriyet’te Muharrem Sarıkaya’ya ‘‘Elimde Tayyip’in Dosyası Var” diyordu. Çiller röportajının spot cümleleri şöyleydi: ‘‘Bu dosya benim elimde. Olayı uzun süredir biliyordum. Tayyip Erdoğan olayının üzerine gideceğim ve adil düzen dedikleri şeyin ne olduğunu, bunların dürüstlüğünün ne olduğunu herkese göstereceğim…’’

Milletvekili Yasası’nın 11. maddesine göre 1 yıldan fazla hapis cezası alanlar belediye başkanı olamıyordu. Muhalefet de bunu gündeme getiriyordu. Erdoğan’ın 10 aylık kaçak inşaat cezasının yanı sıra, kaybettiği 1989 yerel seçimlerinde ilçe seçim kurulu başkanını tartaklamaktan dolayı kesinleşmiş 6 ay mahkûmiyeti de vardı. Dolayısıyla 1 yılın üzerinde bir ceza olduğu için RP İl Başkanı’nın aday olamayacağı öne sürülüyordu. Gazeteler, Erdoğan’ın aday olamayacağına ilişkin hukukçu ve uzman görüşleri ile doluydu.

Dönemin DSP lideri merhum Bülent Ecevit, “Refah Partisi, Tayyip Erdoğan’ı adaylıktan çekmelidir” diye sesleniyordu. RP için “Her türlü hileye başvuran parti” yakıştırmasını yapan Ecevit, “RP, Tayyip Erdoğan’ın durumuna kılıf bulamaz” iddiasında bulunuyordu. Dönemin Orman Bakanı Hasan Ekinci de “Tayyip Erdoğan orman arazisine gecekondu yapmış, yıkım kararı alınmış, bu kararı uygulayacağız” diyordu.

ERDOĞAN: BUNLAR, ÖNÜMÜ KESME AMAÇLI

İlk haberlerin ardından telefonlara çıkmayan ve sorulara cevap vermeyen Tayyip Erdoğan’ın yerine İl Başkanlığı’ndan yazılı açıklama yapılmıştı. Fakat haberlerin artarak devam etmesi üzerine Show TV’ye konuşan Erdoğan, “Bu bir senaryo. Bu oyun, Refah’ın yükselişini hazmedemeyenlerce hazırlanmıştır” diyordu. Dönemin RP Genel Başkanı merhum Necmettin Erbakan da benzer bir söylemle, “Bu bize karşı hazırlanmış bir komplodur” görüşünü savunuyordu.

Fakat bütün bu tartışmalara rağmen il seçim kurulu ve Yüksek Seçim Kurulu, Tayyip Erdoğan’ın adaylığını onayladı. ‘Vesayet düzeni vardı’ denilen yıllarda, bütün muhalefet partileri,  medya ve Silahlı Kuvvetler Erdoğan’a karşı çıkarken YSK, bu adaylığı onaylayabilmişti. Şimdi hayali bile kurulamayacak bir şey.

Ve herkesin bildiği üzere Recep Tayyip Erdoğan o seçimleri kazandı.

Türk siyasetinde Erdoğan gerçeği de bu şekilde başlamış oldu.

İstanbullular, kaçak yapıdan mahkum olmuş bir adayı cezalandırmadı çünkü kentin yüzde 70’i zaten gecekondularda yaşıyordu. Yeni başkanı ‘kendilerinden biri’ olarak görüyorlardı.

Daha da ilginç olanı ise Kartal 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 1998 yılında Erdoğan’ın mahkumiyet kararını sicilinden silecek olmasıydı. Nedense Erdoğan’ın engelleri bir bir kaldırılırken önü de ilginç bir şekilde her zaman açılacaktı.

Belki de bugünü tartışmaya, ta 1994 öncesi yaşanan bu olaylardan başlamak gerekir.

Bugün hiç kimse Erdoğan’ın kaçak villa mahkumiyetini bilmiyor veya hatırlamıyor.

O, basamakları bir bir çıktı.

Yargı daima önünü açtı.

Hakkındaki bütün yolsuzluk iddialarına rağmen her seçimi kazandı.

Bütün memleketi üzerine yaptı.

Bugün Türkiye’nin tüm varlıklarını satışa çıkardı.

Bizse bir tescilli şantajcının Mansur Yavaş hakkındaki suçlamalarını konuşuyoruz.

[Ahmet Dönmez] 13.3.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]