ABD Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Direktörü Dr. Anthony Fauci, Covid-19 salgınında ikinci dalganın kaçınılmaz olduğunu belirterek, virüs ile mücadelenin ülkenin kaderini belirleyeceğini vurguladı.
ABD Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Direktörü Dr. Anthony Fauci, sivil toplum kuruluşu Washington DC Ekonomi Kulübü’nün düzenlediği programa katıldı.
Aynı zamanda Beyaz Saray Covid-19 ile Mücadele Görev Gücü’nün üyesi olan Fauci, “Bu virüs bir anda yeryüzünden silinmeyecek, bu da demek oluyor ki Covid-19 salgınında ikinci dalga kaçınılmaz. Bu virüs gelecek dönemde tekrar ortaya çıkacaktır, hatta belki de hiç kaybolmayacak” değerlendirmesinde bulundu.
Fauci, o zamana kadar alınacak önlemler ve geliştirilecek yöntemlerin oldukça önemli olduğunun altını çizerek, “Salgının ikinci dalgasını nasıl ele alacağımız, kaderimizi belirleyecek. İkinci dalga gelene kadar, gereken tüm önlemler alınırsa iyi bir iş çıkarırız. Bu konuda başarısız olursak, kötü bir sonbahar ve kış geçiririz” dedi.
‘GEREKTİĞİNDEN ÖNCE GEVŞETMEYİN’
Bazı eyaletlerin virüs önlemlerini gevşetmeye başladığına işaret eden Fauci, “Eyaletler virüs önlemlerini gerektiğinden önce gevşetirse, bir iki haftaki önceki durumumuza geri döneriz. Ayrıca ölü sayımız da beklenenden daha fazla olur” diye konuştu.
Fauci, ikinci dalga geldiğinde vakaların temas izinin sürülmesinin ve enfekte kişilerin izole edilmesinin, en önemli faktör olacağının altını çizdi.
ABD, Covid-19 vakaları ve ölümleri bakımından dünyada ilk sırada yer alıyor. Johns Hopkins Üniversitesinin paylaştığı verilere göre, ülkede 1 milyon 13 bin 168 kişide virüse rastlanırken, 58 bin 368 kişi yaşamını yitirdi.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Lübnan’da işsizlik ve pahalılık: Bankalar ateşe verildi
Lübnan'da hayat pahalılığı ve işsizlik nedeniyle Ekim ayında başlayan protestolar koronavirüs salgını nedeniyle alınan önlemlerle bir süre durmasının ardından iki gündür yeniden şiddetlendi. Dün gece gerçekleşen eylemlerde ülkedeki pek çok banka hedef alındı.
KRONOS -29 Nisan 2020
Lübnan’da koronavirüs salgını nedeniyle bir süre duran protestolar Lübnan lirasının dolar karşısında giderek değer kaybetmesi, hayat pahalılığının ve işsizliğinin artmasıyla iki gündür yeniden başladı. Dün gece yapılan eylemde yüzlerce protestocu sokaklara çıktı.
1 EYLEMCİ HAYATINI KAYBETTİ
Pek çok eylemcinin gözaltına alındığı eylemlerin en şiddetli olduğu şehir Trablus oldu. Trablus’ta bir gece önce protestolar sırasında Fouaz al-Semaan isimli bir eylemci hayatını kaybetmişti.
ORDU ‘ÜZÜNTÜ DUYUYORUZ’ AÇIKLAMASI YAPTI
Hayatını kaybeden 26 yaşındaki Semaan’ın ablası askerlerin abisini vurduğunu söyledi. Protestocunun hayatını kaybetmesinin ardından ordu sorumluluk üstlenmese de yaşananlardan “üzüntü duyulduğunu” açıklayarak inceleme başlattı.
ONLARCA BANKA ATEŞE VERİLDİ
Lübnan genelinde onlarca banka dün gece ateşe verildi. Polis ve ordu göstericileri dağıtmak için gaz bombası ve plastik mermi kullanırken zaman zaman havaya ateş açtı.
[Kronos.News] 29.4.2020
KRONOS -29 Nisan 2020
Lübnan’da koronavirüs salgını nedeniyle bir süre duran protestolar Lübnan lirasının dolar karşısında giderek değer kaybetmesi, hayat pahalılığının ve işsizliğinin artmasıyla iki gündür yeniden başladı. Dün gece yapılan eylemde yüzlerce protestocu sokaklara çıktı.
1 EYLEMCİ HAYATINI KAYBETTİ
Pek çok eylemcinin gözaltına alındığı eylemlerin en şiddetli olduğu şehir Trablus oldu. Trablus’ta bir gece önce protestolar sırasında Fouaz al-Semaan isimli bir eylemci hayatını kaybetmişti.
ORDU ‘ÜZÜNTÜ DUYUYORUZ’ AÇIKLAMASI YAPTI
Hayatını kaybeden 26 yaşındaki Semaan’ın ablası askerlerin abisini vurduğunu söyledi. Protestocunun hayatını kaybetmesinin ardından ordu sorumluluk üstlenmese de yaşananlardan “üzüntü duyulduğunu” açıklayarak inceleme başlattı.
ONLARCA BANKA ATEŞE VERİLDİ
Lübnan genelinde onlarca banka dün gece ateşe verildi. Polis ve ordu göstericileri dağıtmak için gaz bombası ve plastik mermi kullanırken zaman zaman havaya ateş açtı.
[Kronos.News] 29.4.2020
Moody’s: 2020’de Türkiye’yi yüzde 5 küçülme bekliyor
Kredi derecelendirme kuruluşu Moody's, G20 ülkeleri için 2020 ve 2021 yılı GSYH büyüme tahminlerini revize etti. Moody's Türkiye ekonomisinin 2020 yılında yüzde 5 daralacağını öngördü.
KRONOS -29 Nisan 2020
Moody’s’in yayınladığı raporda, G20 ülkeleri için 2020 ve 2021 yılı büyüme tahminlerini revize etti. Türkiye ekonomisinin 2020 yılında yüzde 5 daralacağını tahmin eden Moody’s, 2021 yılında ise yüzde 3,5 büyüme yaşanacağını öngördü.
GSYH, KRİZ ÖNCESİ SEVİYELERİN ALTINDA KALACAK
Bugün yayınlanan “Global Makro Görünüm 2020-2021” raporunda, G20’nin gelişmiş ekonomilerinin 2020 yılında yüzde 5,8 daralacağı tahmininde bulunan Moody’s, 2021’de ise bu ülkelerin çoğunda reel GSYH’da bir toparlanma olsa da GSYH’nın kriz öncesi seviyelerin altında kalmaya devam edeceğini vurguladı.
Çin dışarıda bırakıldığında G20’nin gelişmekte olan ekonomilerinde daralmanın yüzde 3,5 olacağını belirten Moody’s, salgın öncesinde yüzde 3,2 büyüme beklediğini hatırlattı.
ÇİN EKONOMİSİ YÜZDE 1 KÜÇÜLECEK
Moody’s 2020 yılında Çin ekonomisini sadece yüzde 1,0 büyümesini bekliyor. G20’nin tamamı dikkate alındığında ise bu yıl yüzde 4,0 daralma ve 2021 yılında yüzde 4,8 büyüme yaşanacağı tahmin edildi.
[Kronos.News] 29.4.2020
KRONOS -29 Nisan 2020
Moody’s’in yayınladığı raporda, G20 ülkeleri için 2020 ve 2021 yılı büyüme tahminlerini revize etti. Türkiye ekonomisinin 2020 yılında yüzde 5 daralacağını tahmin eden Moody’s, 2021 yılında ise yüzde 3,5 büyüme yaşanacağını öngördü.
GSYH, KRİZ ÖNCESİ SEVİYELERİN ALTINDA KALACAK
Bugün yayınlanan “Global Makro Görünüm 2020-2021” raporunda, G20’nin gelişmiş ekonomilerinin 2020 yılında yüzde 5,8 daralacağı tahmininde bulunan Moody’s, 2021’de ise bu ülkelerin çoğunda reel GSYH’da bir toparlanma olsa da GSYH’nın kriz öncesi seviyelerin altında kalmaya devam edeceğini vurguladı.
Çin dışarıda bırakıldığında G20’nin gelişmekte olan ekonomilerinde daralmanın yüzde 3,5 olacağını belirten Moody’s, salgın öncesinde yüzde 3,2 büyüme beklediğini hatırlattı.
ÇİN EKONOMİSİ YÜZDE 1 KÜÇÜLECEK
Moody’s 2020 yılında Çin ekonomisini sadece yüzde 1,0 büyümesini bekliyor. G20’nin tamamı dikkate alındığında ise bu yıl yüzde 4,0 daralma ve 2021 yılında yüzde 4,8 büyüme yaşanacağı tahmin edildi.
[Kronos.News] 29.4.2020
Merkez Bankası rezervleri 1 ayda yüzde 14.5 eridi
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın brüt rezervleri Mart'ta bir önceki aya göre yüzde 14.5 azalarak 92.1 milyar dolara geriledi.
CEM MORA -29 Nisan 2020
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın brüt rezervleri Mart’ta bir önceki aya göre yüzde 14.5 azalarak 92.1 milyar dolara geriledi. Mart’ta döviz varlıkları yüzde 21.9 azalarak 59.2 milyar dolara gerilerken, altın rezervleri yüzde 3.3 artışla 31.4 milyar dolara çıktı.
Eski bankacı Kerim Rota, Twitter’da yaptığı yorumda Merkez Bankası’nın Mart’ta rezervlerden 14.1 milyar dolar daha satıldığını kaydederek son 15 ayda net uluslararası rezervlerden 65.7 milyar dolar harcandığını belirtti.
‘TEMMUZ’DA TÜM REZERVLER ERİMİŞ OLACAK’
Londra’daki yatırım şirketi TD Securities’ten Cristian Maggio da Bloomberg’e yaptığı değerlendirmede, “Rezervler bu hızda azalmaya devam ederse Haziran ortasında altın dışında rezerv kalmayacak. Temmuz’un 3. haftasında da tüm rezervler erimiş olacak” yorumunu yaptı.
Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch ise Merkez Bankası’nın brüt rezervlerini dikkate almak gerektiği görüşünde. Brüt rezervler bankaların Merkez Bankası’nda tuttuğu karşılıkları da kapsıyor. Merkez Bankası, bankalardan Swap yoluyla sağladığı dövizi de rezervlerinde gösteriyor…
[Kronos.News] 29.4.2020
CEM MORA -29 Nisan 2020
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın brüt rezervleri Mart’ta bir önceki aya göre yüzde 14.5 azalarak 92.1 milyar dolara geriledi. Mart’ta döviz varlıkları yüzde 21.9 azalarak 59.2 milyar dolara gerilerken, altın rezervleri yüzde 3.3 artışla 31.4 milyar dolara çıktı.
Eski bankacı Kerim Rota, Twitter’da yaptığı yorumda Merkez Bankası’nın Mart’ta rezervlerden 14.1 milyar dolar daha satıldığını kaydederek son 15 ayda net uluslararası rezervlerden 65.7 milyar dolar harcandığını belirtti.
‘TEMMUZ’DA TÜM REZERVLER ERİMİŞ OLACAK’
Londra’daki yatırım şirketi TD Securities’ten Cristian Maggio da Bloomberg’e yaptığı değerlendirmede, “Rezervler bu hızda azalmaya devam ederse Haziran ortasında altın dışında rezerv kalmayacak. Temmuz’un 3. haftasında da tüm rezervler erimiş olacak” yorumunu yaptı.
Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch ise Merkez Bankası’nın brüt rezervlerini dikkate almak gerektiği görüşünde. Brüt rezervler bankaların Merkez Bankası’nda tuttuğu karşılıkları da kapsıyor. Merkez Bankası, bankalardan Swap yoluyla sağladığı dövizi de rezervlerinde gösteriyor…
[Kronos.News] 29.4.2020
Maillerinden “yargıya müdahale, şantaj, rüşvet, yolsuzluk” çıktı
Metin Cihan, merkezinde Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın yer aldığı "yargıya müdahale, torpil, şantaj, rüşvet ve yolsuzluk" belgelerini açıkladı. Albayrak’ın hacklenen maillerinden alınan belgelerde kirli ilişkiler bir bir ortaya dökülüyor.
KRONOS -29 Nisan 2020
ANKARA – Hakkındaki soruşturmalar nedeniyle yurtdışına yerleşmek zorunda kalan gazeteci Metin Cihan, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın hacklenen maillerinden büyük bir yargıya müdahale, şantaj ve yolsuzluk dosyası çıkardı. Belgelerde yargı kararlarına müdahale için mahkeme başkanlarıyla görüşmeler de var, yardım istenen yargı mensubunun torpil talebi de.
“Bu bir suç duyurusudur” diyen Metin Cihan, “Berat Bey’in herkese açık posta kutusundaki bu mesaj merakımı cezbetti. Gizli kısımları çözünce; yargıya müdahale, torpil, şantaj, rüşvet, yolsuzluk içeren bir skandal çıktı. İşin ucunda siyasetçiler, hakimler, bürokratlar var. Hepsini açıklayacağım.” dedi.
Cihan’ın okuyanı hayretler içerisinde bırakan sıralı tweetleri şöyle:
“2010 yılındayız. Çalık Holding’e bağlı Doğu Akdeniz Petrokimya ve Rafineri San Tic A.Ş. (DAPRAŞ) Adana Yumurtalık’taki projesi için Hazine’den 14,800,000,000 tl yatırım teşvik belgesi alır. Bugünün hazine bakanı, o tarihte bu holdingin CEO’sudur. Ve tabii Başbakan’ın da damadı.
HAZİNE TEŞVİĞİ KOLAY OLUR
Hazine teşviği kolay hallolur ama gerekli izinler için belediye, Çed Raporu ve mahkeme süreçleri öyle kolay olmaz. Skandal bu aşamada ortaya çıkıyor. Bulmacayı adım adım çözelim. Kolaydan başlayalım. Yargıya müdahale söz konusu olduğu için “mahkeme” sözcüğü bile açık yazılmamış.
O dönem bu dosyaya Adana 1. İdare Mahkemesi bakıyor. O halde heyetteki isimlerden ikisini boşluklara yerleştirebiliriz. Tahmini davrandığımı ya da spekülasyon yaptığımı hiç düşünmeyin. İlerleyen twitlerde bu bilgilerin şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğru olduğunu göreceksiniz.
Tülay Bulgurcu o dönem mahkeme heyeti başkanı. Kısa bir süre sonra bölge idare mahkemesine, birkaç yıl sonra da Danıştay üyeliğine atanıyor. Yazışmalarda adı aşağıdaki şekillerde geçiyor. Burada bir suç unsuru var mı? Yok sanırım. Ama en azından tanıklığına başvurulması gerekir.
MAHKEME ÜYESİ TORPİL İSTEDİ
Heyetin kıdemli üyesi Mehmet Toprak önce Konya Bölge İdare Mahkemesi sonra İstanbul Bölge İdare Mahkemesi üyeliğine atanıyor. Fatih Kocaispir’in anlatımına göre, şirket talebini yerine getirme karşılığında bir yakını için atama isteğinde bulunuyor. HSK bunu soruşturmalıdır.
İsmi gizlenen bir kişiyi daha yukarıdaki yazışmalardan tespit edebildiğimizin farkına varmışsınızdır. O dönem Adana 1. İdare Mahkemesi üyesi olan Mehmet Toprak’ın kayınpederi Yusuf Yürekli. Yusuf Bey görüşmeye aracılık yapıyor ve tabii karşılığında beklentisi oluyor.
TAYİN TALEBİ DEFALARCA ALBAYRAK’A İLETİLİYOR
Fatih Kocaispir’e göre; mahkeme heyeti üyesi ve onun kayınpederi Malatya’daki memur Mehmet Tanrıöver’in Adana’ya tayinini istiyorlar. Bu talep defalarca Berat Albayrak’a iletiliyor. Çünkü, mahkemeden istedikleri sonucu almanın bir gereği olarak görüyorlar.
Anlaşılan torpil işe yaramış.. @AKTanriover’in tayininde etkisi olup olmadığı konusunda belki @omerrcelik bize bir açıklama yapar. Ayrıca yazışmayı okuyunca göreceksiniz, @diskinsesi ve @herkesicinCHP de açıklama yapmalı… (Tanrıöver daha sonra memurluğu bırakıp siyasete atılmış)
MECLİS ÜYELERİ RÜŞVET İSTİYOR
Şimdi bulmacadaki bir boşluğu daha doldurabiliriz. Bilal Gökçe. Dönemin Yumurtalık İlçesi Ak Partili Belediye Meclis Üyesi. Fatih Kocaispir’in anlatımına göre, borçları var ve “evet” oyu için bir miktar rüşvet istiyor. Fatih bey bu “masraf” için ilk etapta 10 bin tl talep ediyor.
Bulmacanın son boşluğunu da artık doldurabiliriz. Fatih Kocaispir’e göre; dönemin Yumurtalık Belediyesi’nin bir diğer Ak Partili Meclis Üyesi Şaban Yetkin rüşvet istiyor. Ancak Şaban Yetkin, yazılardan anladığım kadarıyla, kamu ve çevre yararını gözettiğini iddia ediyor.
Fatih Kocaispir, davacı vatandaşın oğlunun belediyede çalıştığını, dönemin Belediye Başkanı Turgut Erişmen ile bu konuda görüştüğünü ve şantaj yoluyla davanın geri çektirileceğini yazıyor. @ErismenTurgut’un bu iddiaya ve ekteki usulsüzlük ve “onay harcı” iddiasına yanıt vermesi gerekiyor.
İL BAŞKANLARI BELEDİYE MECLİSİ İÇİN DEVREDE
Konu mevzuat gereği il genel meclisine geliyor ve ne yazık ki yöntemler değişmiyor. Bu aşamada özellikle MHP eski İl Başkanı @ahmeterdoganweb’in Fatih Kocaispir’in iddialarına yanıt vermesi gerekiyor. Özellikle, yazışmalarda geçen maddi çıkar bağlantısı kuruldu mu kurulmadı mı?
Fatih Kocaispir’in iddialarına konu olan bir diğer isim dönemin MHP İl Başkanı @kuckardesler’den açıklama bekliyoruz. Şirkete vereceği destek karşılığında bağış istedi mi istemedi mi? Fatih Bey’in önerdiği 50.000 lirayı aldı mı almadı mı?
Peki süreç nasıl sonuçlanıyor? Ziraat Mühendisleri Odası dava açıyor, mahkeme “plan değişikliği” gerektiği sonucunu varıyor, değişiklik yapılıyor, ZMO ikinci bir dava açıyor ve nihayet yürütmeyi durdurma kararı çıkıyor. Karar için geçen sürede mahkeme üyeleri de değişiyor.
ÇARKIN GÖBEĞİNDEKİ İSİM ŞU AN YÜREĞİR BELEDİYE BAŞKANI
Seriyi okuyanların belki en çok merak ettiği soru: Fatih Kocaispir kim? 2015’e kadar Çalık Holding Adana Bölge Temsilcisi.. Peki şimdi? tanıştırayım @fmkocaispir.. Kendisi şu an Adana Yüreğir Belediye Başkanı. (Fatih bey, tüm cevap haklarınız saklıdır. Aynen yayınlayacağım.)
Elbet haberiniz olacak ama özellikle bilgilendirmek istedim. Baronuza kayıtlı avukat Fatih Kocaispir’in bu faaliyetleri avukatlık mesleği kapsamında hoş görülebilir mi? İnceleme yapacak mısınız? @AdanaBarosu ve baro başkanı @velikk3
OPERASYONUN MERKEZİNDEKİ İSİMLER TURKCELL YÖNETİMİNDE ÜST DÜZEY YÖNETİCİ
Operasyonu uzun süre Çalık Holding adına yöneten Av. Serhat Demir kim? Şu an @Turkcell Hukuktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı. Özellikle gizlediğini fark ettiğim için özellikle belirtiyorum: Fatih Koleji Mezunu ve Fatih Üniversitesi Yüksek Lisanslı. (Serhat bey, cevap haklarınız saklıdır.)
Serhat Demir’den sonra Çalık Holding adına operasyonun başına Tahsin Yazar geçiyor. Şu an ne yapıyor? O da @Turkcell’de Yönetim Kurulu Üyesi. Eşi Songül Yazar ise HSK Üyesi. Umarım bu durum, açılması gereken HSK soruşturmasına engel olmaz. (Tahsin bey, cevap haklarınız saklıdır)
ALBAYRAK’A: TÜM İŞLEMLER DÖNÜP DOLAŞIP SİZDE DÜĞÜMLENİYOR
Ve elbette Berat Albayrak. Tüm talepler size geliyor. Maillerde Fatih Kocaispir’in ilgilisine ulaştırmak için istediği rüşvet paraları ve yargıya müdahale aracına dönüşen tayin işlemleri, en yetkili isim olarak, bir şekilde dönüp dolaşıp sizde düğümleniyor. Açıklama yapmalısınız.”
ADANA BAROSU, İSPİR’İ MESLEKİ İNCELEMEYE TABİ TUTACAK
Gazeteci Metin Cihan’ın çağrıda bulunduğu Adana Barosu Başkanı Veli Küçük, Cihan’a verdiği cevapta, “Sizin vesilenizle haberdar oluyoruz. Elbette ki meslek kuralları ve etiği yönünden inceleyip değerlendiririz” açıklamasında bulundu.
[Kronos.News] 29.4.2020
KRONOS -29 Nisan 2020
ANKARA – Hakkındaki soruşturmalar nedeniyle yurtdışına yerleşmek zorunda kalan gazeteci Metin Cihan, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın hacklenen maillerinden büyük bir yargıya müdahale, şantaj ve yolsuzluk dosyası çıkardı. Belgelerde yargı kararlarına müdahale için mahkeme başkanlarıyla görüşmeler de var, yardım istenen yargı mensubunun torpil talebi de.
“Bu bir suç duyurusudur” diyen Metin Cihan, “Berat Bey’in herkese açık posta kutusundaki bu mesaj merakımı cezbetti. Gizli kısımları çözünce; yargıya müdahale, torpil, şantaj, rüşvet, yolsuzluk içeren bir skandal çıktı. İşin ucunda siyasetçiler, hakimler, bürokratlar var. Hepsini açıklayacağım.” dedi.
Cihan’ın okuyanı hayretler içerisinde bırakan sıralı tweetleri şöyle:
“2010 yılındayız. Çalık Holding’e bağlı Doğu Akdeniz Petrokimya ve Rafineri San Tic A.Ş. (DAPRAŞ) Adana Yumurtalık’taki projesi için Hazine’den 14,800,000,000 tl yatırım teşvik belgesi alır. Bugünün hazine bakanı, o tarihte bu holdingin CEO’sudur. Ve tabii Başbakan’ın da damadı.
HAZİNE TEŞVİĞİ KOLAY OLUR
Hazine teşviği kolay hallolur ama gerekli izinler için belediye, Çed Raporu ve mahkeme süreçleri öyle kolay olmaz. Skandal bu aşamada ortaya çıkıyor. Bulmacayı adım adım çözelim. Kolaydan başlayalım. Yargıya müdahale söz konusu olduğu için “mahkeme” sözcüğü bile açık yazılmamış.
O dönem bu dosyaya Adana 1. İdare Mahkemesi bakıyor. O halde heyetteki isimlerden ikisini boşluklara yerleştirebiliriz. Tahmini davrandığımı ya da spekülasyon yaptığımı hiç düşünmeyin. İlerleyen twitlerde bu bilgilerin şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğru olduğunu göreceksiniz.
Tülay Bulgurcu o dönem mahkeme heyeti başkanı. Kısa bir süre sonra bölge idare mahkemesine, birkaç yıl sonra da Danıştay üyeliğine atanıyor. Yazışmalarda adı aşağıdaki şekillerde geçiyor. Burada bir suç unsuru var mı? Yok sanırım. Ama en azından tanıklığına başvurulması gerekir.
MAHKEME ÜYESİ TORPİL İSTEDİ
Heyetin kıdemli üyesi Mehmet Toprak önce Konya Bölge İdare Mahkemesi sonra İstanbul Bölge İdare Mahkemesi üyeliğine atanıyor. Fatih Kocaispir’in anlatımına göre, şirket talebini yerine getirme karşılığında bir yakını için atama isteğinde bulunuyor. HSK bunu soruşturmalıdır.
İsmi gizlenen bir kişiyi daha yukarıdaki yazışmalardan tespit edebildiğimizin farkına varmışsınızdır. O dönem Adana 1. İdare Mahkemesi üyesi olan Mehmet Toprak’ın kayınpederi Yusuf Yürekli. Yusuf Bey görüşmeye aracılık yapıyor ve tabii karşılığında beklentisi oluyor.
TAYİN TALEBİ DEFALARCA ALBAYRAK’A İLETİLİYOR
Fatih Kocaispir’e göre; mahkeme heyeti üyesi ve onun kayınpederi Malatya’daki memur Mehmet Tanrıöver’in Adana’ya tayinini istiyorlar. Bu talep defalarca Berat Albayrak’a iletiliyor. Çünkü, mahkemeden istedikleri sonucu almanın bir gereği olarak görüyorlar.
Anlaşılan torpil işe yaramış.. @AKTanriover’in tayininde etkisi olup olmadığı konusunda belki @omerrcelik bize bir açıklama yapar. Ayrıca yazışmayı okuyunca göreceksiniz, @diskinsesi ve @herkesicinCHP de açıklama yapmalı… (Tanrıöver daha sonra memurluğu bırakıp siyasete atılmış)
MECLİS ÜYELERİ RÜŞVET İSTİYOR
Şimdi bulmacadaki bir boşluğu daha doldurabiliriz. Bilal Gökçe. Dönemin Yumurtalık İlçesi Ak Partili Belediye Meclis Üyesi. Fatih Kocaispir’in anlatımına göre, borçları var ve “evet” oyu için bir miktar rüşvet istiyor. Fatih bey bu “masraf” için ilk etapta 10 bin tl talep ediyor.
Bulmacanın son boşluğunu da artık doldurabiliriz. Fatih Kocaispir’e göre; dönemin Yumurtalık Belediyesi’nin bir diğer Ak Partili Meclis Üyesi Şaban Yetkin rüşvet istiyor. Ancak Şaban Yetkin, yazılardan anladığım kadarıyla, kamu ve çevre yararını gözettiğini iddia ediyor.
Fatih Kocaispir, davacı vatandaşın oğlunun belediyede çalıştığını, dönemin Belediye Başkanı Turgut Erişmen ile bu konuda görüştüğünü ve şantaj yoluyla davanın geri çektirileceğini yazıyor. @ErismenTurgut’un bu iddiaya ve ekteki usulsüzlük ve “onay harcı” iddiasına yanıt vermesi gerekiyor.
İL BAŞKANLARI BELEDİYE MECLİSİ İÇİN DEVREDE
Konu mevzuat gereği il genel meclisine geliyor ve ne yazık ki yöntemler değişmiyor. Bu aşamada özellikle MHP eski İl Başkanı @ahmeterdoganweb’in Fatih Kocaispir’in iddialarına yanıt vermesi gerekiyor. Özellikle, yazışmalarda geçen maddi çıkar bağlantısı kuruldu mu kurulmadı mı?
Fatih Kocaispir’in iddialarına konu olan bir diğer isim dönemin MHP İl Başkanı @kuckardesler’den açıklama bekliyoruz. Şirkete vereceği destek karşılığında bağış istedi mi istemedi mi? Fatih Bey’in önerdiği 50.000 lirayı aldı mı almadı mı?
Peki süreç nasıl sonuçlanıyor? Ziraat Mühendisleri Odası dava açıyor, mahkeme “plan değişikliği” gerektiği sonucunu varıyor, değişiklik yapılıyor, ZMO ikinci bir dava açıyor ve nihayet yürütmeyi durdurma kararı çıkıyor. Karar için geçen sürede mahkeme üyeleri de değişiyor.
ÇARKIN GÖBEĞİNDEKİ İSİM ŞU AN YÜREĞİR BELEDİYE BAŞKANI
Seriyi okuyanların belki en çok merak ettiği soru: Fatih Kocaispir kim? 2015’e kadar Çalık Holding Adana Bölge Temsilcisi.. Peki şimdi? tanıştırayım @fmkocaispir.. Kendisi şu an Adana Yüreğir Belediye Başkanı. (Fatih bey, tüm cevap haklarınız saklıdır. Aynen yayınlayacağım.)
Elbet haberiniz olacak ama özellikle bilgilendirmek istedim. Baronuza kayıtlı avukat Fatih Kocaispir’in bu faaliyetleri avukatlık mesleği kapsamında hoş görülebilir mi? İnceleme yapacak mısınız? @AdanaBarosu ve baro başkanı @velikk3
OPERASYONUN MERKEZİNDEKİ İSİMLER TURKCELL YÖNETİMİNDE ÜST DÜZEY YÖNETİCİ
Operasyonu uzun süre Çalık Holding adına yöneten Av. Serhat Demir kim? Şu an @Turkcell Hukuktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı. Özellikle gizlediğini fark ettiğim için özellikle belirtiyorum: Fatih Koleji Mezunu ve Fatih Üniversitesi Yüksek Lisanslı. (Serhat bey, cevap haklarınız saklıdır.)
Serhat Demir’den sonra Çalık Holding adına operasyonun başına Tahsin Yazar geçiyor. Şu an ne yapıyor? O da @Turkcell’de Yönetim Kurulu Üyesi. Eşi Songül Yazar ise HSK Üyesi. Umarım bu durum, açılması gereken HSK soruşturmasına engel olmaz. (Tahsin bey, cevap haklarınız saklıdır)
ALBAYRAK’A: TÜM İŞLEMLER DÖNÜP DOLAŞIP SİZDE DÜĞÜMLENİYOR
Ve elbette Berat Albayrak. Tüm talepler size geliyor. Maillerde Fatih Kocaispir’in ilgilisine ulaştırmak için istediği rüşvet paraları ve yargıya müdahale aracına dönüşen tayin işlemleri, en yetkili isim olarak, bir şekilde dönüp dolaşıp sizde düğümleniyor. Açıklama yapmalısınız.”
ADANA BAROSU, İSPİR’İ MESLEKİ İNCELEMEYE TABİ TUTACAK
Gazeteci Metin Cihan’ın çağrıda bulunduğu Adana Barosu Başkanı Veli Küçük, Cihan’a verdiği cevapta, “Sizin vesilenizle haberdar oluyoruz. Elbette ki meslek kuralları ve etiği yönünden inceleyip değerlendiririz” açıklamasında bulundu.
[Kronos.News] 29.4.2020
‘Kriz kahini’ Roubini: Ekonomik buhran 10 yıl sürecek
ABD’de başlayan 2008 ekonomik krizini iki yıl önce tahmin etmesiyle ‘kriz kâhini’ olarak anılan Prof. Nouriel Roubini, korona virüsünün küresel ekonomide 10 yıl sürecek bir buhrana neden olabileceğine işaret etti. Roubini, tahmininin gerekçelerini 10 maddede açıkladı.
KRONOS -29 Nisan 2020
‘Kriz kâhini’ olarak adlandırılan ekonomist Nouriel Roubini, 1929-1932 dönemindeki Büyük Buhran’a gönderme yaparak “Daha büyük buhran kaçınılmaz” dedi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) mevcut durumu 1929-1932 döneminde ABD’de başlayıp tüm dünyaya yayılan ve ‘büyük buhran’ olarak adlandırılan ekonomik krize atıfla ‘büyük tecrit’ olarak adlandırmıştı.
2008 EKONOMİK KRİZİNİ İKİ YIL ÖNCEDEN ÖNGÖRMÜŞTÜ
2008 krizinden iki yıl önce ABD’de ev kredilerinin geri ödemelerinde sorun olduğunu tespit ederek küresel ekonomik krizi tahmin edip tarihe geçen Roubini ise salgından önce de küresel ekonomide kaygı verici ve riskli eğilimler olduğuna dikkat çekti; sert ve uzun süreli bir kriz anlamına gelen L şeklinde bir buhranın çok muhtemel olduğunu öne sürdü.
New York Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Roubini, İngiliz gazetesi The Guardian’da yayımlanan yazısında öngörüsüne dair 10 nedeni şöyle sıraladı:
1. BORÇ KRİZİ İFLASLARI TETİKLEYECEK
Açıklar borç krizi ve iflas riskini artırıyor. Salgına karşı alınan tedbirler, zaten kamu borç seviyeleri birçok ülkede yüksek ve sürdürülemez seviyelerdeyken, bütçe açıklarını ciddi şekilde artırıyor.
Birçok kişi ve firma için gelir kaybı, özel sektör borçlarının da sürdürülemez seviyelere geleceğini gösteriyor. Bu da kitlesel iflaslara neden olabilir. Bu nedenle 2008 krizi sonrasında yaşanan hızlı toparlanmanın aksine uzun süreli durgunluk yaşanabilir.
2. SALGIN SAĞLIK HARCAMALARINI, O DA BORÇLARI ARTIRACAK
Gelişmiş ülkelerdeki demografi saatli bomba ikinci faktör. Salgın, sağlık sistemlerine çok daha fazla harcama yapılmasının gerektiğini gösteriyor. Gelişmiş ülkelerin çoğunda nüfus yaşlı olduğu için, sağlık giderlerini fonlamak da borçları artıracak.
3. EMTİA FİYATLARI VE ÜCRETLER DÜŞECEK, BU DA İFLASLARI ARTIRACAK
Üçüncü faktör, artan deflasyon (fiyatlar genel seviyesinde düşüş) riski. Salgın derin bir durgunluğun yanı sıra, petrol ve endüstriyel metaller gibi emtialarda fiyat çöküşlerine neden oluyor. Bu durum hem ürünlerde hem de ücretlerde deflasyona neden olabilir. Bu durum da borç ve iflas riskini artırıyor.
4. PARA BİRİMLERİNİN DEĞERİ DÜŞECEK, STAGFLASYON OLACAK
Dördüncü faktör, para birimlerinin değerlerindeki düşüş olacak. Merkez bankaları deflasyonla mücadele etmeye ve faiz oranlarının artışı riskini önlemeye çalışırken, para politikaları geleneksel formların daha da dışına çıkacak. Hükümetler, açıkları kapatmak ve buhranı önlemek için kısa vadede para basılmasına ihtiyaç duyacak. Ancak küreselleşmeden geriye dönülmesi ve artan korumacılık kaynaklı kalıcı arz şoku, stagflasyonu (durgunluk ile yüksek enflasyonun birlikteliği) kaçınılmaz kılacak.
5. DİJİTALLEŞME İŞSİZLİĞİ ARTIRACAK, ÜCRETLERİ DÜŞÜRECEK
Dijitalleşmedeki artış, ekonomik bozulmayı artıracak. Milyonlarca insan işini kaybederken, milyonlarca kişinin de ücretleri düşecek. Gelir ve servet eşitsizliği artacak. Arz zincirindeki şoklara karşı gelişmiş ekonomiler, üretimi düşük maliyetli bölgelerden yüksek maliyetli kendi ülkelerine çekecek. Ancak bu durum, otomasyonu artıracak ve bu durum ücretler üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturacak. Popülizm, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı artacak.
6. KORUMACILIK İÇİN KISITLAMALAR SIKILAŞACAK
Altıncı faktör, küreselleşmenin geri çevrilmesi. Salgın, Balkanlaştırma ve parçalama eğilimlerini hızlandıracak. ABD ve Çin, daha hızlı ayrışacak. Birçok ülke korumacılık önlemlerini artıracak. Salgın sonrasında ürünlerin, hizmetlerin, sermayenin, emeğin, teknolojinin, verinin ve bilginin dolaşımı üzerindeki kısıtlamalar sıkılaşacak.
7. POPÜLİZM YÜKSELECEK
Popülist liderler ekonomik zayıflıktan, kitlesel işsizlikten ve artan eşitsizlikten çoğu örnekte faydalanıyor. Artan ekonomik güvensizlik ortamında, krizin sorumlusu olarak yabancıları gösterme eğilimi güçlenecek. Mavi yakalı işçiler ve orta sınıfın geniş kesimleri, ticaret ve mülteciler konusundaki kısıtlama önerileri başta olmak üzere popülist söyleme daha duyarlı hale gelecek.
8. ABD İLE ÇIN ARASINDAKİ AYRIŞMA ŞİDDETLENECEK
ABD ile Çin arasındaki jeostratejik ayrılık artacak. İki ülke arasında ticaret, teknoloji, yatırım, bilgi ve para politikalarındaki ayrışma şiddetlenecek.
9. SİBER SAVAŞ VE ASKERİ ÇATIŞMALAR OLABİLİR
Diplomatik ayrılıklar, ABD ile rakipleri Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore arasında yeni bir soğuk savaşa neden olacak. ABD başkanlık seçimlerinin yaklaşmasıyla, siber savaş riski artıyor ve bu durum askeri çatışmaya bile dönüşebilir. Teknoloji, geleceğin endüstrilerinin kontrolünde ve salgınlarla mücadelede kilit silah olduğu için, ABD’de özel teknoloji şirketleri giderek ulusal güvenlik sisteminin daha fazla parçası haline gelecek.
10. 2030’LARDA BELKİ ÇÖZÜLEBİLİR
Son risk ise bir finansal krizden çok daha fazla ekonomik tahribat yaratabilecek olan çevresel bozulma. Salgınlar gibi iklim krizi de insanların neden olduğu felaketler. Zayıf sağlık ve hijyen standartları, doğal sistemlere zarar verilmesi, bu felaketlere yol açıyor.
Bu 10 risk, küresel ekonomiyi umutsuz bir 10 yıla sürükleyebilecek kusursuz bir fırtınaya neden olabilir. 2030’larda teknoloji ve daha becerikli siyasi liderlikler, bu sorunları belki azaltabilir ya da çözebilir.
[Kronos.News] 29.4.2020
KRONOS -29 Nisan 2020
‘Kriz kâhini’ olarak adlandırılan ekonomist Nouriel Roubini, 1929-1932 dönemindeki Büyük Buhran’a gönderme yaparak “Daha büyük buhran kaçınılmaz” dedi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) mevcut durumu 1929-1932 döneminde ABD’de başlayıp tüm dünyaya yayılan ve ‘büyük buhran’ olarak adlandırılan ekonomik krize atıfla ‘büyük tecrit’ olarak adlandırmıştı.
2008 EKONOMİK KRİZİNİ İKİ YIL ÖNCEDEN ÖNGÖRMÜŞTÜ
2008 krizinden iki yıl önce ABD’de ev kredilerinin geri ödemelerinde sorun olduğunu tespit ederek küresel ekonomik krizi tahmin edip tarihe geçen Roubini ise salgından önce de küresel ekonomide kaygı verici ve riskli eğilimler olduğuna dikkat çekti; sert ve uzun süreli bir kriz anlamına gelen L şeklinde bir buhranın çok muhtemel olduğunu öne sürdü.
New York Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Roubini, İngiliz gazetesi The Guardian’da yayımlanan yazısında öngörüsüne dair 10 nedeni şöyle sıraladı:
1. BORÇ KRİZİ İFLASLARI TETİKLEYECEK
Açıklar borç krizi ve iflas riskini artırıyor. Salgına karşı alınan tedbirler, zaten kamu borç seviyeleri birçok ülkede yüksek ve sürdürülemez seviyelerdeyken, bütçe açıklarını ciddi şekilde artırıyor.
Birçok kişi ve firma için gelir kaybı, özel sektör borçlarının da sürdürülemez seviyelere geleceğini gösteriyor. Bu da kitlesel iflaslara neden olabilir. Bu nedenle 2008 krizi sonrasında yaşanan hızlı toparlanmanın aksine uzun süreli durgunluk yaşanabilir.
2. SALGIN SAĞLIK HARCAMALARINI, O DA BORÇLARI ARTIRACAK
Gelişmiş ülkelerdeki demografi saatli bomba ikinci faktör. Salgın, sağlık sistemlerine çok daha fazla harcama yapılmasının gerektiğini gösteriyor. Gelişmiş ülkelerin çoğunda nüfus yaşlı olduğu için, sağlık giderlerini fonlamak da borçları artıracak.
3. EMTİA FİYATLARI VE ÜCRETLER DÜŞECEK, BU DA İFLASLARI ARTIRACAK
Üçüncü faktör, artan deflasyon (fiyatlar genel seviyesinde düşüş) riski. Salgın derin bir durgunluğun yanı sıra, petrol ve endüstriyel metaller gibi emtialarda fiyat çöküşlerine neden oluyor. Bu durum hem ürünlerde hem de ücretlerde deflasyona neden olabilir. Bu durum da borç ve iflas riskini artırıyor.
4. PARA BİRİMLERİNİN DEĞERİ DÜŞECEK, STAGFLASYON OLACAK
Dördüncü faktör, para birimlerinin değerlerindeki düşüş olacak. Merkez bankaları deflasyonla mücadele etmeye ve faiz oranlarının artışı riskini önlemeye çalışırken, para politikaları geleneksel formların daha da dışına çıkacak. Hükümetler, açıkları kapatmak ve buhranı önlemek için kısa vadede para basılmasına ihtiyaç duyacak. Ancak küreselleşmeden geriye dönülmesi ve artan korumacılık kaynaklı kalıcı arz şoku, stagflasyonu (durgunluk ile yüksek enflasyonun birlikteliği) kaçınılmaz kılacak.
5. DİJİTALLEŞME İŞSİZLİĞİ ARTIRACAK, ÜCRETLERİ DÜŞÜRECEK
Dijitalleşmedeki artış, ekonomik bozulmayı artıracak. Milyonlarca insan işini kaybederken, milyonlarca kişinin de ücretleri düşecek. Gelir ve servet eşitsizliği artacak. Arz zincirindeki şoklara karşı gelişmiş ekonomiler, üretimi düşük maliyetli bölgelerden yüksek maliyetli kendi ülkelerine çekecek. Ancak bu durum, otomasyonu artıracak ve bu durum ücretler üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturacak. Popülizm, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı artacak.
6. KORUMACILIK İÇİN KISITLAMALAR SIKILAŞACAK
Altıncı faktör, küreselleşmenin geri çevrilmesi. Salgın, Balkanlaştırma ve parçalama eğilimlerini hızlandıracak. ABD ve Çin, daha hızlı ayrışacak. Birçok ülke korumacılık önlemlerini artıracak. Salgın sonrasında ürünlerin, hizmetlerin, sermayenin, emeğin, teknolojinin, verinin ve bilginin dolaşımı üzerindeki kısıtlamalar sıkılaşacak.
7. POPÜLİZM YÜKSELECEK
Popülist liderler ekonomik zayıflıktan, kitlesel işsizlikten ve artan eşitsizlikten çoğu örnekte faydalanıyor. Artan ekonomik güvensizlik ortamında, krizin sorumlusu olarak yabancıları gösterme eğilimi güçlenecek. Mavi yakalı işçiler ve orta sınıfın geniş kesimleri, ticaret ve mülteciler konusundaki kısıtlama önerileri başta olmak üzere popülist söyleme daha duyarlı hale gelecek.
8. ABD İLE ÇIN ARASINDAKİ AYRIŞMA ŞİDDETLENECEK
ABD ile Çin arasındaki jeostratejik ayrılık artacak. İki ülke arasında ticaret, teknoloji, yatırım, bilgi ve para politikalarındaki ayrışma şiddetlenecek.
9. SİBER SAVAŞ VE ASKERİ ÇATIŞMALAR OLABİLİR
Diplomatik ayrılıklar, ABD ile rakipleri Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore arasında yeni bir soğuk savaşa neden olacak. ABD başkanlık seçimlerinin yaklaşmasıyla, siber savaş riski artıyor ve bu durum askeri çatışmaya bile dönüşebilir. Teknoloji, geleceğin endüstrilerinin kontrolünde ve salgınlarla mücadelede kilit silah olduğu için, ABD’de özel teknoloji şirketleri giderek ulusal güvenlik sisteminin daha fazla parçası haline gelecek.
10. 2030’LARDA BELKİ ÇÖZÜLEBİLİR
Son risk ise bir finansal krizden çok daha fazla ekonomik tahribat yaratabilecek olan çevresel bozulma. Salgınlar gibi iklim krizi de insanların neden olduğu felaketler. Zayıf sağlık ve hijyen standartları, doğal sistemlere zarar verilmesi, bu felaketlere yol açıyor.
Bu 10 risk, küresel ekonomiyi umutsuz bir 10 yıla sürükleyebilecek kusursuz bir fırtınaya neden olabilir. 2030’larda teknoloji ve daha becerikli siyasi liderlikler, bu sorunları belki azaltabilir ya da çözebilir.
[Kronos.News] 29.4.2020
Vurulmuş kalbinden Ali, kanıyor…
'Gencecik evladı gözlerinin önünde, vurulmuş kalbinden, kanıyor. Yüzü, tarifsiz acılardan bir harita. Sahipsiz, kimliksiz, devletsiz, bir sığıntı gibi hissetmenin verdiği keder de o haritanın bir yerinde.'
YAVUZ GENÇ -29 Nisan 2020
Ali El Hamdani, ülkesindeki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye gelen milyonlarca Suriyeli göçmenden biriydi. Sınırı geçerken üzerine yapışan ‘Suriyeli’ kimliği, 3 metreden kalbinden vurulup yere yığıldığı gün de ilk dile getirilen özelliği oldu. İnsan olmak, çocuk olmak, yoksul olmak, salgında bile çalışmak zorunda kalmak önemli değildi ne de olsa. Yabancı bir ülkede hepsi ‘Suriyeli’ olmaya sığdırılmış bu ‘kimliksiz kimlik’ ona yapılanları aklamak için yeterliydi.
Adana’ya geldikten sadece bir yıl sonra çalışmaya başladı Ali. Ülkedeki ‘çocuk işçi’ gerçeğinden apayrı bir noktada görmezden gelinen on binlerce ‘Suriyeli çocuk işçi’ gibi… Tekstil atölyesinde, overlokçu olarak ve elbette sigortasız çalışan Ali’nin tek derdi, ailesindeki yoksulluğun bir ucundan tutarak kaldırmaktı. Canını korumak için sığındığı ülkede yoksulluk nedeniyle sağlığını koruyacak kadar zengin değildi ailesi. 20 yaş altına uygulanan sokağa çıkma yasağına rağmen çalışmaya mecburdu.
Polisin dur ihtarına 3 bin liralık cezayı yememek için kaçarak karşılık verdi önce. Bir ara sokağa daldı. Polis hâlâ peşindeydi, kaçamayacağını düşünerek bu kez dur ihtarına uydu, durdu, arkasını döndü, kendisine sadece 3 metre mesafede olan polisle göz göze geldiği an kalbinin üstüne kurşunu yedi. Onu vuran polisin, “oruçluydum, kafam yerinde değildi, yere düşerken ateşlenmiş olabilir” dediği silah 17 yaşındaki Ali’nin göğsünde patladığında, pırıl pırıl gözlerinin feri söndü. Kaldırıldığı hastanede öldü. Vurulduktan sonra ortaya çıkan görüntülerde panikle üstelik kalp masajı yapılarak hayata döndürülmeye çalışılan Ali, Valiliğin de otopsi raporunu beklemeden peşinen ‘kaza’ dediği bir seremoniyle uğurlandı.
Hikayenin bundan sonraki kısmında yaşananlar 12 yaşında sığındığı, 13 yaşında çalışmak zorunda kaldığı, 17 yaşında da kalbinden vurularak betona düştüğü ülkede insanı insanlığından utandıracak kadar rezildi. Sanki Türkiye’de ilk kez bir çocuk, polis kurşunuyla katledilmiş gibi “şaşıranlar”, “ama o da kaçmasaymış” diye ölmüş bir çocuğa akıl verenler, “zaten Suriyeliymiş” diye öldürmeye kılıf bulanlar, “keşke tüm Suriyeliler vurulsa” diyen ama sorsan “asla ırkçı” olmayan kalpsizler, “polis de ne yapsın, başka çare bırakmamış” diyerek katledilmeye polisten yana merhamet rezervi kullananlar, ne yaparsa yapsın devleti ve devleti temsil eden her şeyi aklayanlar…
Bir de basın var tabi. Uzunca bir süredir argümanlarının neredeyse tamamı “devleti, hükümeti, polisi zor durumda bırakmak isteyen hainlerle mücadeleye sığdırılmış” basın. Uğruna özgürlüklerin, demokrasinin, hukukun ve elbette vicdanın da rafa kaldırıldığı bu “kutsal mücadelede”, 17 yaşındaki bir çocuğun polisin kurşununun önüne atılarak “hükümeti zor duruma düşürmesine” elbette ve kesinlikle izin vermeyeceklerdi! Diyarbakır meydanında polise birkaç metre mesafede sırtından kurşunlanarak katledilen Kemal Kurkut’un hikâyesinde olduğu gibi “ölüm aklamaya” hızlı giriştiler ancak yine, onların bile reddedemeyeceği görüntüler, “yere düşen silah değil, polis döner dönmez kalbinden vurdu” diyen tanıklar ve bir çocuğun ölümünün üstünün örtülmesine izin vermeyecek milyonlarca sosyal medya kullanıcısı vardı. “Dur ihtarına uymadı, vuruldu” aklama manşetler, “polise başka çare bırakmadı” gibi mesajı saklama gereği bile duymayan başlıklar, devlete yönelmiş her eleştirinin önüne “hainler!” diye bağırarak atlayan basının bu cinayetlerdeki rolü hakkında epey bilgi veriyor.
Ali’nin babasının o vurulduktan sonraki görüntüleri en kalpsiz insanın dahi içini yakar. Gencecik evladı gözlerinin önünde, vurulmuş kalbinden, kanıyor. Yüzü, tarifsiz acılardan bir harita. Yeni bir hayat umuduyla düşülen yolda, yıllardır küçük elleriyle ailesine bakan bir çocuğun, bir oğulun, bir evladın düşmesi değildi yalnız babanın yüzündeki keder. Sahipsiz, kimliksiz, devletsiz, bir sığıntı gibi hissetmenin verdiği keder de o haritanın bir yerindeydi.
Savaştan kaçarak bir başka ülkede kimliksiz olmak, yoksulluk nedeniyle 13 yaşından beri çalışmak zorunda kalmak, pandemiye dair alınan tedbirlerden eşit şekilde yararlanamamak yetmedi: Orantısız güç kullanılarak polis eliyle kalbinden vuruldu Ali El Hamdani.
Ali’nin ölümü, hepimizin gerçek yüzünü faş etti.
[Kronos.News] 29.4.2020
YAVUZ GENÇ -29 Nisan 2020
Ali El Hamdani, ülkesindeki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye gelen milyonlarca Suriyeli göçmenden biriydi. Sınırı geçerken üzerine yapışan ‘Suriyeli’ kimliği, 3 metreden kalbinden vurulup yere yığıldığı gün de ilk dile getirilen özelliği oldu. İnsan olmak, çocuk olmak, yoksul olmak, salgında bile çalışmak zorunda kalmak önemli değildi ne de olsa. Yabancı bir ülkede hepsi ‘Suriyeli’ olmaya sığdırılmış bu ‘kimliksiz kimlik’ ona yapılanları aklamak için yeterliydi.
Adana’ya geldikten sadece bir yıl sonra çalışmaya başladı Ali. Ülkedeki ‘çocuk işçi’ gerçeğinden apayrı bir noktada görmezden gelinen on binlerce ‘Suriyeli çocuk işçi’ gibi… Tekstil atölyesinde, overlokçu olarak ve elbette sigortasız çalışan Ali’nin tek derdi, ailesindeki yoksulluğun bir ucundan tutarak kaldırmaktı. Canını korumak için sığındığı ülkede yoksulluk nedeniyle sağlığını koruyacak kadar zengin değildi ailesi. 20 yaş altına uygulanan sokağa çıkma yasağına rağmen çalışmaya mecburdu.
Polisin dur ihtarına 3 bin liralık cezayı yememek için kaçarak karşılık verdi önce. Bir ara sokağa daldı. Polis hâlâ peşindeydi, kaçamayacağını düşünerek bu kez dur ihtarına uydu, durdu, arkasını döndü, kendisine sadece 3 metre mesafede olan polisle göz göze geldiği an kalbinin üstüne kurşunu yedi. Onu vuran polisin, “oruçluydum, kafam yerinde değildi, yere düşerken ateşlenmiş olabilir” dediği silah 17 yaşındaki Ali’nin göğsünde patladığında, pırıl pırıl gözlerinin feri söndü. Kaldırıldığı hastanede öldü. Vurulduktan sonra ortaya çıkan görüntülerde panikle üstelik kalp masajı yapılarak hayata döndürülmeye çalışılan Ali, Valiliğin de otopsi raporunu beklemeden peşinen ‘kaza’ dediği bir seremoniyle uğurlandı.
Hikayenin bundan sonraki kısmında yaşananlar 12 yaşında sığındığı, 13 yaşında çalışmak zorunda kaldığı, 17 yaşında da kalbinden vurularak betona düştüğü ülkede insanı insanlığından utandıracak kadar rezildi. Sanki Türkiye’de ilk kez bir çocuk, polis kurşunuyla katledilmiş gibi “şaşıranlar”, “ama o da kaçmasaymış” diye ölmüş bir çocuğa akıl verenler, “zaten Suriyeliymiş” diye öldürmeye kılıf bulanlar, “keşke tüm Suriyeliler vurulsa” diyen ama sorsan “asla ırkçı” olmayan kalpsizler, “polis de ne yapsın, başka çare bırakmamış” diyerek katledilmeye polisten yana merhamet rezervi kullananlar, ne yaparsa yapsın devleti ve devleti temsil eden her şeyi aklayanlar…
Bir de basın var tabi. Uzunca bir süredir argümanlarının neredeyse tamamı “devleti, hükümeti, polisi zor durumda bırakmak isteyen hainlerle mücadeleye sığdırılmış” basın. Uğruna özgürlüklerin, demokrasinin, hukukun ve elbette vicdanın da rafa kaldırıldığı bu “kutsal mücadelede”, 17 yaşındaki bir çocuğun polisin kurşununun önüne atılarak “hükümeti zor duruma düşürmesine” elbette ve kesinlikle izin vermeyeceklerdi! Diyarbakır meydanında polise birkaç metre mesafede sırtından kurşunlanarak katledilen Kemal Kurkut’un hikâyesinde olduğu gibi “ölüm aklamaya” hızlı giriştiler ancak yine, onların bile reddedemeyeceği görüntüler, “yere düşen silah değil, polis döner dönmez kalbinden vurdu” diyen tanıklar ve bir çocuğun ölümünün üstünün örtülmesine izin vermeyecek milyonlarca sosyal medya kullanıcısı vardı. “Dur ihtarına uymadı, vuruldu” aklama manşetler, “polise başka çare bırakmadı” gibi mesajı saklama gereği bile duymayan başlıklar, devlete yönelmiş her eleştirinin önüne “hainler!” diye bağırarak atlayan basının bu cinayetlerdeki rolü hakkında epey bilgi veriyor.
Ali’nin babasının o vurulduktan sonraki görüntüleri en kalpsiz insanın dahi içini yakar. Gencecik evladı gözlerinin önünde, vurulmuş kalbinden, kanıyor. Yüzü, tarifsiz acılardan bir harita. Yeni bir hayat umuduyla düşülen yolda, yıllardır küçük elleriyle ailesine bakan bir çocuğun, bir oğulun, bir evladın düşmesi değildi yalnız babanın yüzündeki keder. Sahipsiz, kimliksiz, devletsiz, bir sığıntı gibi hissetmenin verdiği keder de o haritanın bir yerindeydi.
Savaştan kaçarak bir başka ülkede kimliksiz olmak, yoksulluk nedeniyle 13 yaşından beri çalışmak zorunda kalmak, pandemiye dair alınan tedbirlerden eşit şekilde yararlanamamak yetmedi: Orantısız güç kullanılarak polis eliyle kalbinden vuruldu Ali El Hamdani.
Ali’nin ölümü, hepimizin gerçek yüzünü faş etti.
[Kronos.News] 29.4.2020
MİT’in zorla kaybetmeleri İnsan Hakları İzleme Örgütü raporunda
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Gökhan Türkmen’e geniş yer ayırdığı raporunda, kaçırılanlara yapılan işkence ve sonrasında cezaevinde süren baskılara yer verdi.
BOLD – İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch/HRW) bugün yaptığı yazılı açıklamada, halen tutuklu olan Gökhan Türkmen’in devlet görevlilerince kaçırılarak işkenceye maruz bırakıldığını anlattığı ifadesiyle ilgili etkin soruşturma yürütülmesini talep etti.
İfade, şu anda tutuklu olan Gökhan Türkmen’ ait. 43 yaşındaki Türkmen, kaçırılması ve işkence görmesi hakkında ilk olarak 10 Şubat 2020’de görülen duruşmada konuştu. Görevlilerin onu hapishanede de ziyaret ettiklerini ve kendisi ile ailesini tehdit ettiklerini anlattı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, “yetkililer Türkmen’in kaçırıldığı, işkence gördüğü ve susması için baskı gördüğü yönündeki iddiaları acilen soruşturmalı ve konuştukları için yapılabilecek misillemelere karşı onun ve ailesinin korunmalarını sağlamalı. Yusuf Bilge Tunç da sekiz aydır kayıp, nerede olduğunu belirleyerek ailesine bilgi vermek Türkiye’nin yükümlülüğüdür ve bu yükümlülüğün acilen yerine getirilmesi gerekir” dedi.
SUÇ DUYURULARINA TAKİPSİZLİK
HRW’nin konuya dair verdiği bilgi şöyle:
“Türkmen, 7 Şubat 2019 tarihinde Antalya’da kayboldu. Yetkililerden Türkmen’in nerede olduğuna ilişkin defalarca bilgi almaya çalışan ailesi, soruları yanıtsız kalınca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Türkmen 6 Kasım tarihinde emniyette gözaltında yeniden ortaya çıktı. Ankara’daki bir mahkeme Türkmen’in tutuklanmasına karar verdi.
“Halen Ankara Sincan’da, 1 Nolu F Tipi Cezaevinde, tecrit koşullarında tutulan Türkmen, casusluk ve terör örgütü üyeliğiyle yargılanıyor”.
“Avukatı Gökhan Türkmen’in, 15 Kasım’dan beri, kendilerini Milli İstihbarat Teşkilatı görevlileri olarak tanıtan kişilerce altı defa ziyaret edilmesine, bu kişilerin Türkmen’i ve ailesini tehdit etmesine ilişkin suç duyurusu yaptı. Bu kişiler Mart 2020’deki bir ziyarette, Türkmen’in Şubat ayındaki duruşmada dile getirdiği, kaçırıldığı ve işkence gördüğü yönündeki iddiaları geri çekmesi için ona baskı yapmışlar.”
“Ankara Cumhuriyet Savcılığı 16 Nisan’da suç duyuruları hakkında üç ayrı takipsizlik kararı verdi. Türkmen’in avukatı bu takipsizlik kararlarına itiraz etti.”
“Türkmen’in eşi, İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne tanımadığı kişiler tarafından kendisine gözdağı verildiğini, bu kişilerin kocasının bulunması için bir kampanya yürütmek amacıyla, onun adına açtığı bir Twitter hesabını ele geçirdiklerini ve yine kocasının adına ikinci bir hesap açtıklarını anlattı.””
SORUŞTURMA YÜRÜTÜLMÜYOR
HRW, tutuklu olan Gökhan Türkmen’in son üç yıldır aileleri, birkaç vakada ise kendileri, devlet görevlilerince kaçırıldıklarını ve aylar boyunca zorla kaybedildiklerini iddia eden en az iki düzine insandan biri olduğunu açıkladı:
“Bunlardan biri dışında hepsi erkek. HRW 2017 yılından beri bu türden 16 vakayı inceledi. Bu vakaların hiçbiri hakkında etkin bir soruşturma yürütülmüş değil.”
“Adalet aramak amacıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş çok sayıda aile bulunuyor. Bir kişinin nerede bulunduğu ve akıbetinin ne olduğu ise hala bilinmiyor.”
“2019 Şubat’ında kaybedilen ve Temmuz ayında emniyette gözaltında yeniden ortaya çıkan dört kişi ise olayın tam olarak ne şekilde gerçekleştiği konusunda sessiz kaldılar, ancak bu kişilerin aileleri, Türkiyeli yetkililere ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne çok sayıda suç duyurusunda ve başvuruda bulundu. Halen Sincan Cezaevi’nde tutuklu olarak bulunan Selim Zeybek, Özgür Kaya, Yasin Ugan ve Erkan Irmak, Gülen hareketi ile ilişkili olmak ve casusluk suçlarından yargılanıyorlar.”
“2019 Şubat’ında kaçırılan, Mustafa Yılmaz da Ekim ayında emniyette gözaltında yeniden ortaya çıktı ve halihazırda Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor. 6 Ağustos 2019 tarihinde Ankara’da kaybolan Yusuf Bilge Tunç’un nerede olduğu ise, ailesinin bilgi almak için Türkiyeli yetkililere defalarca başvurmuş olmasına rağmen, halen bilinmiyor.”
“Mesut Geçer, 2017 Mart’ında kaybedildiğini ve emniyette gözaltına sevk edilmeden evvel 16 ay boyunca alıkonulduğunu ve defalarca işkence gördüğünü söylüyor. Ayten Öztürk de 2018 Mart’ında kaybedildiğini ve emniyette gözaltında resmen kayıt altına alınmadan evvel, beş ay boyunca işkence gördüğünü söylüyor.”
[Bold Medya] 29.4.2020
BOLD – İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch/HRW) bugün yaptığı yazılı açıklamada, halen tutuklu olan Gökhan Türkmen’in devlet görevlilerince kaçırılarak işkenceye maruz bırakıldığını anlattığı ifadesiyle ilgili etkin soruşturma yürütülmesini talep etti.
İfade, şu anda tutuklu olan Gökhan Türkmen’ ait. 43 yaşındaki Türkmen, kaçırılması ve işkence görmesi hakkında ilk olarak 10 Şubat 2020’de görülen duruşmada konuştu. Görevlilerin onu hapishanede de ziyaret ettiklerini ve kendisi ile ailesini tehdit ettiklerini anlattı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, “yetkililer Türkmen’in kaçırıldığı, işkence gördüğü ve susması için baskı gördüğü yönündeki iddiaları acilen soruşturmalı ve konuştukları için yapılabilecek misillemelere karşı onun ve ailesinin korunmalarını sağlamalı. Yusuf Bilge Tunç da sekiz aydır kayıp, nerede olduğunu belirleyerek ailesine bilgi vermek Türkiye’nin yükümlülüğüdür ve bu yükümlülüğün acilen yerine getirilmesi gerekir” dedi.
SUÇ DUYURULARINA TAKİPSİZLİK
HRW’nin konuya dair verdiği bilgi şöyle:
“Türkmen, 7 Şubat 2019 tarihinde Antalya’da kayboldu. Yetkililerden Türkmen’in nerede olduğuna ilişkin defalarca bilgi almaya çalışan ailesi, soruları yanıtsız kalınca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Türkmen 6 Kasım tarihinde emniyette gözaltında yeniden ortaya çıktı. Ankara’daki bir mahkeme Türkmen’in tutuklanmasına karar verdi.
“Halen Ankara Sincan’da, 1 Nolu F Tipi Cezaevinde, tecrit koşullarında tutulan Türkmen, casusluk ve terör örgütü üyeliğiyle yargılanıyor”.
“Avukatı Gökhan Türkmen’in, 15 Kasım’dan beri, kendilerini Milli İstihbarat Teşkilatı görevlileri olarak tanıtan kişilerce altı defa ziyaret edilmesine, bu kişilerin Türkmen’i ve ailesini tehdit etmesine ilişkin suç duyurusu yaptı. Bu kişiler Mart 2020’deki bir ziyarette, Türkmen’in Şubat ayındaki duruşmada dile getirdiği, kaçırıldığı ve işkence gördüğü yönündeki iddiaları geri çekmesi için ona baskı yapmışlar.”
“Ankara Cumhuriyet Savcılığı 16 Nisan’da suç duyuruları hakkında üç ayrı takipsizlik kararı verdi. Türkmen’in avukatı bu takipsizlik kararlarına itiraz etti.”
“Türkmen’in eşi, İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne tanımadığı kişiler tarafından kendisine gözdağı verildiğini, bu kişilerin kocasının bulunması için bir kampanya yürütmek amacıyla, onun adına açtığı bir Twitter hesabını ele geçirdiklerini ve yine kocasının adına ikinci bir hesap açtıklarını anlattı.””
SORUŞTURMA YÜRÜTÜLMÜYOR
HRW, tutuklu olan Gökhan Türkmen’in son üç yıldır aileleri, birkaç vakada ise kendileri, devlet görevlilerince kaçırıldıklarını ve aylar boyunca zorla kaybedildiklerini iddia eden en az iki düzine insandan biri olduğunu açıkladı:
“Bunlardan biri dışında hepsi erkek. HRW 2017 yılından beri bu türden 16 vakayı inceledi. Bu vakaların hiçbiri hakkında etkin bir soruşturma yürütülmüş değil.”
“Adalet aramak amacıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş çok sayıda aile bulunuyor. Bir kişinin nerede bulunduğu ve akıbetinin ne olduğu ise hala bilinmiyor.”
“2019 Şubat’ında kaybedilen ve Temmuz ayında emniyette gözaltında yeniden ortaya çıkan dört kişi ise olayın tam olarak ne şekilde gerçekleştiği konusunda sessiz kaldılar, ancak bu kişilerin aileleri, Türkiyeli yetkililere ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne çok sayıda suç duyurusunda ve başvuruda bulundu. Halen Sincan Cezaevi’nde tutuklu olarak bulunan Selim Zeybek, Özgür Kaya, Yasin Ugan ve Erkan Irmak, Gülen hareketi ile ilişkili olmak ve casusluk suçlarından yargılanıyorlar.”
“2019 Şubat’ında kaçırılan, Mustafa Yılmaz da Ekim ayında emniyette gözaltında yeniden ortaya çıktı ve halihazırda Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor. 6 Ağustos 2019 tarihinde Ankara’da kaybolan Yusuf Bilge Tunç’un nerede olduğu ise, ailesinin bilgi almak için Türkiyeli yetkililere defalarca başvurmuş olmasına rağmen, halen bilinmiyor.”
“Mesut Geçer, 2017 Mart’ında kaybedildiğini ve emniyette gözaltına sevk edilmeden evvel 16 ay boyunca alıkonulduğunu ve defalarca işkence gördüğünü söylüyor. Ayten Öztürk de 2018 Mart’ında kaybedildiğini ve emniyette gözaltında resmen kayıt altına alınmadan evvel, beş ay boyunca işkence gördüğünü söylüyor.”
[Bold Medya] 29.4.2020
Dünyada demokrasi zayıflıyor: Türkiye’de ‘fiili diktatörlük’ var
Alman Bertelsmann Vakfının Dönüşüm Endeksi’nde Türkiye, “ılımlı otokrasi” olarak sınıflandırıldı. Raporda 137 ülke arasında 77’nci sırada gelen Türkiye için “de facto (fiilen, gerçekte) diktatörlük” nitelendirmesi yapıldı.
BOLD – Alman Bertelsmann Vakfı’nın 2004 yılından bu yana iki yılda bir yayınladığı “Dönüşüm Endeksi” (BTI) araştırması, dünya genelinde demokrasilerin zayıfladığını ortaya koydu. Demokrasinin zayıfladığı ülkeler arasında Türkiye de yer aldı.
Çarşamba günü yayınlanan raporun Türkiye ile ilgili bölümünde, 2017’deki anayasa değişikliği referandumunun ardından Haziran 2018’de yeni sisteme geçilmesiyle “Türk siyasetinde yeni bir dönemin başladığına” atıfta bulunularak “Parlamenter sistemin yerine aşırı güçlü bir cumhurbaşkanının mevcut olduğu yeni bir başkanlık sistemi geldi. Bu de facto diktatörlüğün, Türk demokrasisi ve dış politikası üzerinde etkileri oldu” ifadelerine yer verildi.
“TÜRKİYE, BİR DEMOKRASİ OLARAK SINIFLANDIRILAMAZ”
Endekste “yeni bir Türkiye’nin” oluştuğunun gözlemlendiği kaydedilirken, “Ülkenin iç politikası ve uluslararası ilişkilerinde radikal bir dönüşüm gerçekleşti” sözlerine yer verildi. Raporda, son dönemde yaşanan gelişmeler ışığında “Türkiye’nin artık bir demokrasi olarak sınıflandırılamayacağı” belirtildi.
İncelenen ülkeler arasında Türkiye, “Demokrasi Statüsü” sıralamasında 10 üzerinden 4,9 puanla 77’nci sırada geldi. Bu puan ile Türkiye, orta kategori olan “ılımlı otokrasiler” grubunda sınıflandırıldı. Böylece Türkiye, Bertelsmann tarafından ilk kez “otokrasi” olarak sınıflandırılmış oldu. Buna basın özgürlüğünün kısıtlanması, insan haklarının ihlal edilmesi ve güçler ayrılığı ilkesinin saf dışı bırakılması gerekçe gösterildi.
KORONAVİRÜS DURUMU DAHA DA KÖTÜLEŞTİRECEK
Bertelsmann araştırması, güçler ayrılığı ilkesinin son 10 yılda 60 ülkede gözle görülür biçimde zarar gördüğünü su yüzüne çıkardı. Değerlendirmeye alınan 137 ülkeden 74’ü demokrasi ve 63’ü otokrasi olarak nitelendirildi. Buna göre bu raporda demokrasilerin oranı yüzde 54 oldu. Bu oran, 2010 yılında yüzde 57 idi.
Araştırmayı yürüten uzmanlar, koronavirüs salgınının da bu trendi şiddetlendireceği görüşünde. Bazı devlet liderlerinin otoriter yapıları sağlamlaştırmak için krizi kullanacağını savunan Bertelsmann uzmanları, “Kovid-19 ile mücadele, yürütmenin daha da güçlü hale gelmesini teşvik ediyor” ifadesini kullandı.
[Bold Medya] 29.4.2020
BOLD – Alman Bertelsmann Vakfı’nın 2004 yılından bu yana iki yılda bir yayınladığı “Dönüşüm Endeksi” (BTI) araştırması, dünya genelinde demokrasilerin zayıfladığını ortaya koydu. Demokrasinin zayıfladığı ülkeler arasında Türkiye de yer aldı.
Çarşamba günü yayınlanan raporun Türkiye ile ilgili bölümünde, 2017’deki anayasa değişikliği referandumunun ardından Haziran 2018’de yeni sisteme geçilmesiyle “Türk siyasetinde yeni bir dönemin başladığına” atıfta bulunularak “Parlamenter sistemin yerine aşırı güçlü bir cumhurbaşkanının mevcut olduğu yeni bir başkanlık sistemi geldi. Bu de facto diktatörlüğün, Türk demokrasisi ve dış politikası üzerinde etkileri oldu” ifadelerine yer verildi.
“TÜRKİYE, BİR DEMOKRASİ OLARAK SINIFLANDIRILAMAZ”
Endekste “yeni bir Türkiye’nin” oluştuğunun gözlemlendiği kaydedilirken, “Ülkenin iç politikası ve uluslararası ilişkilerinde radikal bir dönüşüm gerçekleşti” sözlerine yer verildi. Raporda, son dönemde yaşanan gelişmeler ışığında “Türkiye’nin artık bir demokrasi olarak sınıflandırılamayacağı” belirtildi.
İncelenen ülkeler arasında Türkiye, “Demokrasi Statüsü” sıralamasında 10 üzerinden 4,9 puanla 77’nci sırada geldi. Bu puan ile Türkiye, orta kategori olan “ılımlı otokrasiler” grubunda sınıflandırıldı. Böylece Türkiye, Bertelsmann tarafından ilk kez “otokrasi” olarak sınıflandırılmış oldu. Buna basın özgürlüğünün kısıtlanması, insan haklarının ihlal edilmesi ve güçler ayrılığı ilkesinin saf dışı bırakılması gerekçe gösterildi.
KORONAVİRÜS DURUMU DAHA DA KÖTÜLEŞTİRECEK
Bertelsmann araştırması, güçler ayrılığı ilkesinin son 10 yılda 60 ülkede gözle görülür biçimde zarar gördüğünü su yüzüne çıkardı. Değerlendirmeye alınan 137 ülkeden 74’ü demokrasi ve 63’ü otokrasi olarak nitelendirildi. Buna göre bu raporda demokrasilerin oranı yüzde 54 oldu. Bu oran, 2010 yılında yüzde 57 idi.
Araştırmayı yürüten uzmanlar, koronavirüs salgınının da bu trendi şiddetlendireceği görüşünde. Bazı devlet liderlerinin otoriter yapıları sağlamlaştırmak için krizi kullanacağını savunan Bertelsmann uzmanları, “Kovid-19 ile mücadele, yürütmenin daha da güçlü hale gelmesini teşvik ediyor” ifadesini kullandı.
[Bold Medya] 29.4.2020
Esma Uludağ’ın annesi: En zor gün, yine mezarının başındayız [Sevinç Özarslan]
Sürgün yollarında hayatını kaybeden üç çocuk annesi Esma Uludağ’ın vefatının ikinci yıl dönümü. Annesi Makbule Işık, bu sabah saat 07.00’de kızının yanındaydı.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Üç çocuğuyla birlikte Meriç’i geçtikten sonra beyin kanamasından hayatını kaybeden Esma Uludağ’ın ölümünün üzerinden iki yıl geçti. Çocukları Veli Said, Müşerref Zümra ve Ceyda Almanya’ya yerleşmek zorunda kalan babaları Mehmet Ali Uludağ’a kavuştu ve burada yeni hayatlarına tutunmaya çalışıyorlar.
29 Nisan 2018’de Atina’da vefat eden Esma Uludağ’ın cenazesi, annesi, babası ve iki kız kardeşinin yaşadığı İzmir Buca’da toprağa verildi. Annesi Makbule Işık, kızının ikinci ölüm yıl dönümünde, bu sabah saat 07.00’de onun yanındaydı. O anları “En zor gün, yine mezarının başındayız” diye anlatan Işık’ın gözyaşı iki yıldır dinmiş değil. Makbule-Enver Işık çiftinin 3 kızı bulunuyor. Diğer kızları öğretmen. Dershanelerde öğretmenlik yapan damatları ise şu an hapiste, hükümlü.
ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜ SEMBOL OLDU
Esma Uludağ 11 Ekim 2017’de çocukları ile yola çıkmış ve Meriç’i geçtikten sonra 5-6 saat Yunanistan topraklarında yürümek zorunda kalmıştı. Ceyda’yı sırtında taşıyan Uludağ’ın özgürlük yürüyüşü sırasında çekilen kısa videodaki hali, Ceyda’nın gözyaşları ve Zümra’nın “Anne dondum” haykırışı Tenkil sürecinin sembol anlarından biri oldu.
Esma Uludağ’ın ve ailesinin yaşadıkları Bold Medya tarafından geçen yıl belgesel yapılmıştı.
64 GÜN SİNCAN CEZAEVİNDE KALDI
Esma Uludağ 17-25 Aralık sonrasında yaşanan hukuksuzlukların ilk kurbanlarından. Çocuğunu Yamanlar Kolejine gönderdiği için memur olarak çalıştığı İzmir Karabağlar Kaymakamının hedefi oldu. Onun hikâyesi 20 Nisan 2015’te sabaha karşı kapısının çalınmasıyla başladı. Ankara’da yürütülen soruşturma kapsamında polisler evine geldi ve gözaltına alındı. 24 Nisan’da tutuklandı, 64 gün Sincan Cezaevinde kaldı. Ardından mesleğinden ihraç edildi. Çocuğunu Hizmet Hareketi’ne bağlı bir okula göndermek, Şifa Hastanesinde tedavi olmak, Bank Asya’daki hesabında 293 lira 28 kuruş para bulundurma suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı.
5 KEZ EGE VE MERİÇ’İ GEÇMEYE ÇALIŞTI
Eşi Mehmet Ali Uludağ da zabıta olarak çalıştığı mesleğinden ihraç edildi. Hakkında soruşturma açılınca, sekiz ay boyunca bir arkadaşının evinde saklanmak zorunda kaldı. Bu arada evine sürekli polis geldiğinden ailesine zarar gelmemesi için Mehmet Ali Uludağ Almanya’ya iltica etmeye karar verdi. Esma Uludağ da eşinden üç ay sonra yurt dışına çıkma kararı aldı. Özgürlük için önce Ege Denizinde, ardından Meriç Nehrinde şansını denedi. Üç çocuğuyla beraber beş kez nehirleri, denizleri aşma girişiminde bulundu. 25 gün süren Türkiye’den çıkma girişimi sırasında defalarca ölümle burun buruna geldiler. En sonunda sınırın diğer tarafına, Yunanistan’a ulaşmayı başardılar.
AİLE BİRLEŞİMİ İÇİN 6,5 AY BEKLEDİ
Esma Uludağ, aile birleşim için altı buçuk ay bekledikleri Atina’da sekiz defa ev değiştirmek zorunda kaldı. Sekizinci eve taşındığı gün, eşine mesaj atıp “İyi değilim.” dedi. Üç çocuğuyla yaşadıkları artık ağır geliyordu. Yaşadığı sıkıntı ve strese bağlı olarak vücudunda sivilceler çıkmaya, kalbi teklemeye, bedeni yavaş yavaş uyuşmaya başlamıştı. Psikolojisi de iyi değildi. Yeni bir eve taşındıkları günün akşamında önce felç, ardından beyin kanaması geçirdi.
BİRİNCİLİK DİPLOMASINI 38 GÜNLÜK BEBEĞİYLE ALDI
Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulundan birincilikle mezun olan Esma Uludağ, sıra dışı bir başarı öyküsüne sahip. 32 yaşında ölen Uludağ, 2007 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümünü bitirdi, 2009’da bu kez Celal Bayar Üniversitesinde lisanüstü eğitimi gördü. Bu arada evlendi, memur oldu, anne oldu ama öğrencilikten asla kopmadı. Son olarak Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulunu kazandı.
Bir yandan İzmir Karabağlar Kaymakamlığında çalışıp eğitimini sürdürdü, diğer yandan da çocuklarına annelik yaptı. Bu sırada 3’üncü çocuğunu dünyaya getirdi. Memurluğa ve anneliğe öğrenciliği ekleyen Esma Uludağ, derslerinde de üstün başarı elde etti. 4 üzerinden 3.89 not ortalamasıyla tüm arkadaşlarını geride bıraktı. Bölüm birincisi olarak diplomasını 8 yaşındaki oğlu Veli Said, 4 yaşındaki kızı Müşerref Zümra ve 38 günlük bebeği Ceyda ile beraber aldı.
HAYALİ AVRUPA’DA HUKUK OKUMAKTI
Öğrenme ve kendini geliştirme merakıyla bilinen Esma Uludağ iki üniversite bitirmişti, üçüncüsünü ise özgür olmak için yola çıktığı Avrupa’da tamamlamak istiyordu. Yaşasaydı, hukuk okuyup insan hakları savunucusu bir avukat olmak en büyük hayaliydi.
[Bold Medya] 29.4.2020 [Sevinç Özarslan]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Üç çocuğuyla birlikte Meriç’i geçtikten sonra beyin kanamasından hayatını kaybeden Esma Uludağ’ın ölümünün üzerinden iki yıl geçti. Çocukları Veli Said, Müşerref Zümra ve Ceyda Almanya’ya yerleşmek zorunda kalan babaları Mehmet Ali Uludağ’a kavuştu ve burada yeni hayatlarına tutunmaya çalışıyorlar.
29 Nisan 2018’de Atina’da vefat eden Esma Uludağ’ın cenazesi, annesi, babası ve iki kız kardeşinin yaşadığı İzmir Buca’da toprağa verildi. Annesi Makbule Işık, kızının ikinci ölüm yıl dönümünde, bu sabah saat 07.00’de onun yanındaydı. O anları “En zor gün, yine mezarının başındayız” diye anlatan Işık’ın gözyaşı iki yıldır dinmiş değil. Makbule-Enver Işık çiftinin 3 kızı bulunuyor. Diğer kızları öğretmen. Dershanelerde öğretmenlik yapan damatları ise şu an hapiste, hükümlü.
ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜ SEMBOL OLDU
Esma Uludağ 11 Ekim 2017’de çocukları ile yola çıkmış ve Meriç’i geçtikten sonra 5-6 saat Yunanistan topraklarında yürümek zorunda kalmıştı. Ceyda’yı sırtında taşıyan Uludağ’ın özgürlük yürüyüşü sırasında çekilen kısa videodaki hali, Ceyda’nın gözyaşları ve Zümra’nın “Anne dondum” haykırışı Tenkil sürecinin sembol anlarından biri oldu.
Esma Uludağ’ın ve ailesinin yaşadıkları Bold Medya tarafından geçen yıl belgesel yapılmıştı.
64 GÜN SİNCAN CEZAEVİNDE KALDI
Esma Uludağ 17-25 Aralık sonrasında yaşanan hukuksuzlukların ilk kurbanlarından. Çocuğunu Yamanlar Kolejine gönderdiği için memur olarak çalıştığı İzmir Karabağlar Kaymakamının hedefi oldu. Onun hikâyesi 20 Nisan 2015’te sabaha karşı kapısının çalınmasıyla başladı. Ankara’da yürütülen soruşturma kapsamında polisler evine geldi ve gözaltına alındı. 24 Nisan’da tutuklandı, 64 gün Sincan Cezaevinde kaldı. Ardından mesleğinden ihraç edildi. Çocuğunu Hizmet Hareketi’ne bağlı bir okula göndermek, Şifa Hastanesinde tedavi olmak, Bank Asya’daki hesabında 293 lira 28 kuruş para bulundurma suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı.
5 KEZ EGE VE MERİÇ’İ GEÇMEYE ÇALIŞTI
Eşi Mehmet Ali Uludağ da zabıta olarak çalıştığı mesleğinden ihraç edildi. Hakkında soruşturma açılınca, sekiz ay boyunca bir arkadaşının evinde saklanmak zorunda kaldı. Bu arada evine sürekli polis geldiğinden ailesine zarar gelmemesi için Mehmet Ali Uludağ Almanya’ya iltica etmeye karar verdi. Esma Uludağ da eşinden üç ay sonra yurt dışına çıkma kararı aldı. Özgürlük için önce Ege Denizinde, ardından Meriç Nehrinde şansını denedi. Üç çocuğuyla beraber beş kez nehirleri, denizleri aşma girişiminde bulundu. 25 gün süren Türkiye’den çıkma girişimi sırasında defalarca ölümle burun buruna geldiler. En sonunda sınırın diğer tarafına, Yunanistan’a ulaşmayı başardılar.
AİLE BİRLEŞİMİ İÇİN 6,5 AY BEKLEDİ
Esma Uludağ, aile birleşim için altı buçuk ay bekledikleri Atina’da sekiz defa ev değiştirmek zorunda kaldı. Sekizinci eve taşındığı gün, eşine mesaj atıp “İyi değilim.” dedi. Üç çocuğuyla yaşadıkları artık ağır geliyordu. Yaşadığı sıkıntı ve strese bağlı olarak vücudunda sivilceler çıkmaya, kalbi teklemeye, bedeni yavaş yavaş uyuşmaya başlamıştı. Psikolojisi de iyi değildi. Yeni bir eve taşındıkları günün akşamında önce felç, ardından beyin kanaması geçirdi.
BİRİNCİLİK DİPLOMASINI 38 GÜNLÜK BEBEĞİYLE ALDI
Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulundan birincilikle mezun olan Esma Uludağ, sıra dışı bir başarı öyküsüne sahip. 32 yaşında ölen Uludağ, 2007 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümünü bitirdi, 2009’da bu kez Celal Bayar Üniversitesinde lisanüstü eğitimi gördü. Bu arada evlendi, memur oldu, anne oldu ama öğrencilikten asla kopmadı. Son olarak Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulunu kazandı.
Bir yandan İzmir Karabağlar Kaymakamlığında çalışıp eğitimini sürdürdü, diğer yandan da çocuklarına annelik yaptı. Bu sırada 3’üncü çocuğunu dünyaya getirdi. Memurluğa ve anneliğe öğrenciliği ekleyen Esma Uludağ, derslerinde de üstün başarı elde etti. 4 üzerinden 3.89 not ortalamasıyla tüm arkadaşlarını geride bıraktı. Bölüm birincisi olarak diplomasını 8 yaşındaki oğlu Veli Said, 4 yaşındaki kızı Müşerref Zümra ve 38 günlük bebeği Ceyda ile beraber aldı.
HAYALİ AVRUPA’DA HUKUK OKUMAKTI
Öğrenme ve kendini geliştirme merakıyla bilinen Esma Uludağ iki üniversite bitirmişti, üçüncüsünü ise özgür olmak için yola çıktığı Avrupa’da tamamlamak istiyordu. Yaşasaydı, hukuk okuyup insan hakları savunucusu bir avukat olmak en büyük hayaliydi.
[Bold Medya] 29.4.2020 [Sevinç Özarslan]
Bir talan hazırlığı daha!
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti nerede nadide bir koy ya da orman var orayı rant uğruna imara açıyor. Ege'nin incisi Datça Yarımadası’nın en önemli alanı Alavara Koyu’nun SİT derecesi düşürüldü.
Muğla'nın Datça ilçesi sınırları içinde bulunna Alavara Koyu’nun SİT derecesi düşürüldü.
Karar nadide güzellikteki koy üzerinde yapılaşmanın önünü açıyor. Muğla Çevre Platformu Datça Meclisi karara karşı imza kampanyası başlattı.
Muğla Çevre Platformu Datça Meclisi’nden Güngör Erçil, “Bu karar telafisi imkânsız sonuçlar doğuracak.” dedi.
OTEL-VİLLA İNŞÂ EDİLECEK, MADEN BİLE İŞLETİLECEK
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzası ile Resmi Gazete’de yayımlanan kararla "Nitelikli doğal koruma alanı" olarak anılan alanlarda turizm tesisi inşâ edilmesinin imkân tanındı.
Ayrıca "Sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanı" statüsüne düşürülerek madencilik faaliyetlerinin önü açıldı.
Muğla Çevre Platformu Datça Meclisi'nden Güngör Erçil, “Datça Yarımadası’nın doğasına gerçekten büyük bir kötülük yapmak için hedef seçmek isteseniz Alavara’dan daha iyisi olamazdı.” dedi.
MADEN ARANIP İŞLETİLEBİLECEK
Kararın yarımadanın çok daha geniş bir bölümünü etkileyen sonuçları olacağını belirten Erçil, şunları dile getirdi: “Alavara Koyu en özel yerlerden biri. Bölgenin ekolojik yapısına ciddi boyutlarda zarar vererek. Bu statüyü verdiğinizde maden bile aranabiliyor, işletilebiliyor."
Erçil, "Etkileri yarımadanın bütününü etkilemeye dönüşebilir. Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım alanı statüsüne yer verilmeyen, Nitelikli Doğal Koruma Alanı ve Kesin Korunacak Hassas Alan statülerine göre düzenlenmiş yeni bir karar alınarak ilan edilmesini talep ediyoruz.” dedi.
Erçil, Datça'nın felaketle karşı karşıya kalmaması için mücadeleye devam edeceklerini vurguladı.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Muğla'nın Datça ilçesi sınırları içinde bulunna Alavara Koyu’nun SİT derecesi düşürüldü.
Karar nadide güzellikteki koy üzerinde yapılaşmanın önünü açıyor. Muğla Çevre Platformu Datça Meclisi karara karşı imza kampanyası başlattı.
Muğla Çevre Platformu Datça Meclisi’nden Güngör Erçil, “Bu karar telafisi imkânsız sonuçlar doğuracak.” dedi.
OTEL-VİLLA İNŞÂ EDİLECEK, MADEN BİLE İŞLETİLECEK
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzası ile Resmi Gazete’de yayımlanan kararla "Nitelikli doğal koruma alanı" olarak anılan alanlarda turizm tesisi inşâ edilmesinin imkân tanındı.
Ayrıca "Sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanı" statüsüne düşürülerek madencilik faaliyetlerinin önü açıldı.
Muğla Çevre Platformu Datça Meclisi'nden Güngör Erçil, “Datça Yarımadası’nın doğasına gerçekten büyük bir kötülük yapmak için hedef seçmek isteseniz Alavara’dan daha iyisi olamazdı.” dedi.
MADEN ARANIP İŞLETİLEBİLECEK
Kararın yarımadanın çok daha geniş bir bölümünü etkileyen sonuçları olacağını belirten Erçil, şunları dile getirdi: “Alavara Koyu en özel yerlerden biri. Bölgenin ekolojik yapısına ciddi boyutlarda zarar vererek. Bu statüyü verdiğinizde maden bile aranabiliyor, işletilebiliyor."
Erçil, "Etkileri yarımadanın bütününü etkilemeye dönüşebilir. Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım alanı statüsüne yer verilmeyen, Nitelikli Doğal Koruma Alanı ve Kesin Korunacak Hassas Alan statülerine göre düzenlenmiş yeni bir karar alınarak ilan edilmesini talep ediyoruz.” dedi.
Erçil, Datça'nın felaketle karşı karşıya kalmaması için mücadeleye devam edeceklerini vurguladı.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
'Alman şirketleri bu krize en fazla 6 ay dayanabilir'
Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle dünya çapında ekonomiler durgunluğa girerken, Almanya’daki şirketlerin durumu da araştırmaya konu oldu.
Almanya Ifo Ekonomik Araştırma Enstitüsü'ne göre, bu ülkedeki şirketlerin yüzde 29,2’sinin, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını kapsamındaki kısıtlamalar daha uzun süre devam ettiği takdirde en fazla üç ay daha ayakta kalabileceğini tahmin etti.
Aynı enstitüye göre şirketlerin yüzde 52,7’sinin ise en fazla altı ay daha ayakta kalabilecek.
"İFLAS DALGASININ İŞARETLERİ"
Diken.com.tr'de yer alan habere göre Ifo’dan ekonomist Klaus Wohlrabe, verilerin tedirgin edici olduğunu belirterek, “Bunlar, gelecekte bir iflas dalgasının olacağını işaret eden endişe verici rakamlar.” dedi.
Salgına karşı sıkı tedbirler alan Almanya’da vak'a sayısı 159 bin 912, hayatını kaybedenlerin sayısı ise 6 bin 314.
Alman otomotiv şirketi Volkswagen ilk çeyrekte kârının yüzde 81 düştüğünü açıklamıştı.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Almanya Ifo Ekonomik Araştırma Enstitüsü'ne göre, bu ülkedeki şirketlerin yüzde 29,2’sinin, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını kapsamındaki kısıtlamalar daha uzun süre devam ettiği takdirde en fazla üç ay daha ayakta kalabileceğini tahmin etti.
Aynı enstitüye göre şirketlerin yüzde 52,7’sinin ise en fazla altı ay daha ayakta kalabilecek.
"İFLAS DALGASININ İŞARETLERİ"
Diken.com.tr'de yer alan habere göre Ifo’dan ekonomist Klaus Wohlrabe, verilerin tedirgin edici olduğunu belirterek, “Bunlar, gelecekte bir iflas dalgasının olacağını işaret eden endişe verici rakamlar.” dedi.
Salgına karşı sıkı tedbirler alan Almanya’da vak'a sayısı 159 bin 912, hayatını kaybedenlerin sayısı ise 6 bin 314.
Alman otomotiv şirketi Volkswagen ilk çeyrekte kârının yüzde 81 düştüğünü açıklamıştı.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Yerel yönetime binlerce Korona davası
Avusturya Tüketiciyi Koruma Derneği, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) tedbirlerini geç aldığı, barları ve restoranları zamanında kapatmadığı gerekçesiyle yerel hükûmete dava açmaya hazırlanıyor.
Mart ayı başında Avusturya'nın gözde kayak merkezleri Tirol bölgesinin Ischgl, Sölden veya St. Anton'da tatil yapan Alman turistler virüsü bütün Almanya'ya yaymıştı.
O tarihlerde tatil yapıp Koronavirüs'e yakalanan Almanlar ve diğer turistler hukuki mücadeleye başladı.
Virüsün Tirol'den hızla yayılmasından sonra, Innsbruck savcılığı “bulaşıcı hastalıklar sebebiyle insanları tehlikeye atma” konusunda soruşturma yürütüyor. Avusturya'da suç için üç yıla kadar, ihmalkâr fiiller veya para cezası için bir yıla kadar hapis cezası.
VİRÜS TATİL MERKEZİNDEN YAYILDI
Koronavirüs'ün yayılma merkezlerinden Ischgl tatil merkezinde konaklayanlar virüs kaptığı gerekçesiyle dava açıyor. 5 bin kişinin davaya müdahil oldu. Tirol Valisi Günther Platter ise, “Bugün bildiklerimize bakarsak yapılan eleştirileri kabul ediyorum. Ancak tüm kararlar bölgesel ve federal uzmanlarla birlikte tüm vicdanımızla, o dönemde sahip olduğumuz bilgilere göre alındı.” diye konuştu.
Sloganı, “Rahatla. Eğer yapabilirsen…” olan Ischgl, 239 kilometrelik pistleriyle Avusturya Alpleri'nin kayak merkezi konumunda. Tatil beldesi, Elton John gibi dünyaca ünlü isimlerin konserlerine de ev sahipliği yaptı.
Ancak Ischgl'in son günlerde kötü bir şöhreti var: Avrupa'da Koronavirüs'ün yayılma merkezlerinden biri oldu.
"5 BİN KİŞİ DAVA İÇİN SIRAYA GİRDİ"
Alman turist Ludger Görg de virüsü Ischgl'de kapanlardan biri. “Açgözlülük, cehalet ve kibir beni hasta etti.” ifadelerini kullanan Görg, Tirol eyaletine dava açmaya hazırlanan binlerce tatilciden biri.
Financial Times’ta yer alan habere göre; dava dosyasını, Avusturya Tüketiciyi Koruma Derneği (VSV) Başkanı Peter Kolba düzenleniyor.
Kolba, “Yerel makamları, insanları çok geç uyarmak ve otellerle barları ekonomik sebeplerle iş işten geçene kadar kapatmamakla suçluyoruz. En az 5 bin kişi bu davaya dahil olmak için müracaat etti.” dedi.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Mart ayı başında Avusturya'nın gözde kayak merkezleri Tirol bölgesinin Ischgl, Sölden veya St. Anton'da tatil yapan Alman turistler virüsü bütün Almanya'ya yaymıştı.
O tarihlerde tatil yapıp Koronavirüs'e yakalanan Almanlar ve diğer turistler hukuki mücadeleye başladı.
Virüsün Tirol'den hızla yayılmasından sonra, Innsbruck savcılığı “bulaşıcı hastalıklar sebebiyle insanları tehlikeye atma” konusunda soruşturma yürütüyor. Avusturya'da suç için üç yıla kadar, ihmalkâr fiiller veya para cezası için bir yıla kadar hapis cezası.
VİRÜS TATİL MERKEZİNDEN YAYILDI
Koronavirüs'ün yayılma merkezlerinden Ischgl tatil merkezinde konaklayanlar virüs kaptığı gerekçesiyle dava açıyor. 5 bin kişinin davaya müdahil oldu. Tirol Valisi Günther Platter ise, “Bugün bildiklerimize bakarsak yapılan eleştirileri kabul ediyorum. Ancak tüm kararlar bölgesel ve federal uzmanlarla birlikte tüm vicdanımızla, o dönemde sahip olduğumuz bilgilere göre alındı.” diye konuştu.
Sloganı, “Rahatla. Eğer yapabilirsen…” olan Ischgl, 239 kilometrelik pistleriyle Avusturya Alpleri'nin kayak merkezi konumunda. Tatil beldesi, Elton John gibi dünyaca ünlü isimlerin konserlerine de ev sahipliği yaptı.
Ancak Ischgl'in son günlerde kötü bir şöhreti var: Avrupa'da Koronavirüs'ün yayılma merkezlerinden biri oldu.
"5 BİN KİŞİ DAVA İÇİN SIRAYA GİRDİ"
Alman turist Ludger Görg de virüsü Ischgl'de kapanlardan biri. “Açgözlülük, cehalet ve kibir beni hasta etti.” ifadelerini kullanan Görg, Tirol eyaletine dava açmaya hazırlanan binlerce tatilciden biri.
Financial Times’ta yer alan habere göre; dava dosyasını, Avusturya Tüketiciyi Koruma Derneği (VSV) Başkanı Peter Kolba düzenleniyor.
Kolba, “Yerel makamları, insanları çok geç uyarmak ve otellerle barları ekonomik sebeplerle iş işten geçene kadar kapatmamakla suçluyoruz. En az 5 bin kişi bu davaya dahil olmak için müracaat etti.” dedi.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Orucun yeni keşfedilen iki hikmeti daha...
Orucun tıbbî hikmetleri her yıl geniş geniş anlatılır. Ancak Prof. Dr. Atıf Yorulmaz'ın Çağlayan Dergisi'nde yayınlanan makalesinde orucun henüz bilmediğimiz, yeni keşfedilen iki faydasına işaret ediliyor.
Oruç ve iki yeni keşif
Prof. Dr. Atıf Yorulmaz | Çağlayan Dergisi Haziran 2019
Bütün dinlerde farklı biçim ve süreler şeklinde emredilen bir ibadet olan oruç üzerinde yapılan tıbbî araştırmalara her gün bir yenisi eklenirken, bu ibadetin vücut sağlığımız üzerindeki muhteşem tesirleri dünya medyasında giderek daha fazla yer bulmaya başlamıştır.
Tıp otoriteleri, bilhassa şişmanlığın en önemli sağlık problemi hâline geldiği günümüzde, kansere varıncaya pek çok hastalıkta tetiği çeken birinci faktörün, aşırı beslenme olduğunu düşünmektedir.
Hâlbuki çok eski olmayan bir geçmişte, oruç yüzünden aç ve susuz kalındığında vücudun büyük tahribata uğrayacağı, doku ve organların zaafa uğradığı için verimli çalışamayacağı, özellikle de susuzluğun böbrekleri bitirip tüketeceği ve böbrek yetmezliğine sebep olacağını iddia ederek, orucun insan fıtratına uygun olmadığını ve ilâhî bir buyruk olamayacağını söyleyenler epey çoktu.
Allah’ın en hassas ölçülerle ve mükemmel sanatlarla teçhiz ederek yarattığı insanlara, ölmeleri için aç ve susuz bırakan bir ibadeti teklif etmesi, en başta akla ve sağduyuya aykırıdır. Kulluğunun şuurunda olan bir insan için ihlası ve samimiyeti ölçüsünde ibadetlerin zorluğu ve sıkıntısı, imtihanın gereği olduğundan hiçbir zaman problem olmaz, ama Allah (celle celâluhu) da kullarına katlanamayacağı ve zarar verici bir ibadeti teklif etmez.
Çağlayan’ın 2018 Haziran ve Temmuz sayılarında, orucun tıbbî hikmetleri, çok geniş iki makale ile ele alınmıştı. Ancak yeni araştırmalarda, orucun henüz bilmediğimiz, yeni keşfedilen iki faydasından daha bahsedilmektedir.
Yenilenen Kök Hücreleri1
ABD’deki MIT’de çalışan ilim adamı Ömer H. Yılmaz’ın yaptığı yeni araştırma, oruç tutmanın bağırsaklardaki kök hücrelerin fonksiyonlarını artırdığını ve ayrıca enerji kaynağı olarak kullanmak için, fazla yağların yakılmasını kolaylaştırdığını ortaya koymaktadır.
Günün belli bir bölümünde aç kalmanın metabolizmayı iyileştirdiği, yağ kaybını hızlandırdığı, oksidatif stresi* azalttığı, karaciğer, bağırsak ve hatta beyin de dahil olmak üzere çeşitli organları yapısını teşkil eden dokuların fonksiyonunu iyileştirdiğine dair çok ciddi deliller mevcuttur. Ancak bu süreçlerin temelinde yer alan iki yeni keşiften birincisi, bulmacanın eksik olan bir parçasının bulunması gibi, açlığın kök hücrelerde meydana getirdiği inanılmaz değişikliğin önemini anlamamıza yardımcı olmuştur.
MIT’deki araştırmacılar, Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Cambridge’deki Whitehead Biyomedikal Araştırma Enstitüsü, kısa süre önce Stem Cell’de bu bulmacanın bir kısmının mitokondrinin içindeki yağ asidi oksidasyonu (yakılması) olabileceğini ortaya koyan bir makale yayınladılar.2
Ömer H. Yılmaz ve arkadaşları, 24 saatlik açlıktan sonra bir farenin hızlı bir şekilde bağırsak kök ve özel progenitör hücrelerinde yağ parçalanmasına sebep olduğunu bulmuşlardır. Bu yağ asidi oksidasyonu, yaşlı farelerde bile kök hücrelerin fonksiyonlarını geliştirmektedir.
Oruç, Bağırsak Kök Hücrelerinde Yağların Yakılmasını Uyarıyor
Orucun çeşitli organizmalarda doku yenilenmesine sebep oluşu ve belli zaman aralıklarında kalori alımını engelleyerek, düşük kalorili bir zemin hâsıl etmenin derin tesirleri üzerinde çalışan Dr. Ömer H. Yılmaz şu tespitte bulunmaktadır: “Laboratuvarımda, genel olarak dokuların beslenme ve açlık dönemlerindeki faaliyetleriyle ilgileniyoruz ve çalıştığımız dokulardan birisi de vücudumuzdaki en büyük dokulardan birisi olan bağırsaklardaki faaliyetler, çünkü bağırsaklarımız aynı zamanda en hızlı üreten ve yenilenen bir dokudur.”1
Bağırsakların iç yüzünü astarlayarak döşeyen tek hücreli epitel tabakası, normal olarak her beş ila yedi günde bir yenilenmektedir. Bağırsaklarımızdaki sindirim ve emilim faaliyetleri için salgılanan asitler ve enzimler, bağırsağı koruyan mukusa rağmen hücreleri yıpratmakta, bazı hücreler ise zaten salgılarını boşaltırken patlayıp harap olmaktadır. Ayrıca aldığımız çeşitli ilaçlar (bilhassa kemoterapi) bağırsak epitel hücre tabakasının yıkılıp dağılmasına sebep olmaktadır.
Ancak sonsuz ilmiyle bütün bunları bilerek Yaratan Rabbimiz, bağırsak epitel hücreleri arasına yerleştirdiği hızlı çoğalan kök hücreleriyle bu tabakayı yenilemektedir. Bildiniz gibi kök hücreler, çok canlı, genç ve devamlı bölünerek çoğalabilen bir yapıdadır. Bu hücreler, bağırsak enfeksiyonları ve kemoterapi gibi sebeplerin yol açtığı bağırsak hasarını tamir etmek için önemlidir.
Dr. Yılmaz, “Yaşlandıkça, başta bağırsak olmak üzere, kan ve sinir sistemlerini de dâhil edersek, vücudun diğer birçok dokusunda, kök hücrelerinin faaliyetleri ve yenileme güçleri giderek zayıflamaktadır. Yetişkin insanlarda kök hücrelerin fonksiyonları zayıfladıkça bedenin yaşlanması da hızlanmaktadır.
Laboratuvarımızda bu kök hücrelerin zayıflamasını geciktirmek için düşük kalorili beslenme ve açlığın tesirlerini inceliyoruz. Aslında oruç ve kalori kısıtlamasının doku sağlığı ve yaşlanma üzerinde müspet tesirleri olabileceği 100 yıldan uzun bir süredir bilinmektedir.
Meselâ ishale yol açan bağırsak enfeksiyonlarında oruç tutmanın, bağırsak zarının iyileşmesini artırabileceğini gösteren neticeler gördük”1ifadeleriyle meselenin önemini vurguladıktan sonra, bütün bunlara rağmen bu yenilenmenin hücre seviyesindeki mekanizmalarının bugüne kadar tespit edilemediğini belirterek, orucun ve açlığın nasıl bir yolla bu iyileşmeyi sağladığını bulmak için çalıştıklarını ifade etmektedir.
Yılmaz ve arkadaşları, 24 saat boyunca fareleri aç tutup kök hücrelerin durumunu incelediler. Açlığın hemen ilk döneminde bile hem genç hem de yaşlı farelerde bağırsak kök hücre fonksiyonlarının arttığını ve yağ metabolizmasının hızlandığını buldular. Vücudun enerji ihtiyacı için yağ kullanılmasının bağırsak kök hücrelerinin sağlığını ve gücünü koruduğunu gördüler; ayrıca yağları parçalama ve kullanma sırasında enerji harcanmasının yaşlı kişilerde giderek bozulmakta olduğunu fark ettiler.
Çalışmalar ilerledikçe çok şaşırtıcı neticeler elde ettiler. Sadece bir kerelik 24 saatlik bir açlık sonunda bile bağırsak hücre yenilenme faaliyetindeki hızlanma, yaşlı farelerin de kök hücre fonksiyonlarında çok bariz iyileşmeler görüldü. Ayrıca enteresan bir netice olarak bağırsakları zarar görmüş farelerde aç bırakılanların, beslenen farelerden çok daha hızlı iyileştiği keşfedildi.
Kök Hücreler Yağ İçinde Mutlu Oluyor!
Deneyler sayesinde araştırmacılar, aç farelerde kök hücre fonksiyonunun, bağırsak hücrelerinde yağ asitlerinin yakılmasıyla (oksidasyon), ortaya çıkabileceğini keşfettiler. Genetik mühendisliği yoluyla yağ metabolizmasını durdurduklarında, farelerin bağırsak kök hücrelerinde aç kalmanın faydalarının engellendiğini gördüler.
Batı diyetinin dayattığı normal beslenme şartlarında, enerjimizin yaklaşık %60–70’ini karbonhidratlardan veya şekerden, %20’sini yağdan ve %10’unu da amino asitlerden almaktayız. Fakat Ömer H. Yılmaz ve araştırma grubunun tespit ettiği enteresan olan husus, oruç tuttuğunuzda, esas olarak yağların kullanılmasıyla çok daha fazla enerji elde etmeye başlamamız. Farelerden elde edilen bu bilgiye göre, açlık sırasında hem genç hem de yaşlı hayvanlardaki bağırsak kök hücreleri, esas enerji kaynağı olarak karbonhidrat kullanımından yağ kullanımına geçmekte ve bu dönüşüm ile birlikte kök hücre fonksiyonlarında bir iyileşme sağlanmaktadır.
Henüz oruç tutmaya cevap olarak kök hücre fonksiyonlarını geliştiren yağ metabolizmasının altında neler yattığı bilinmemekte, ancak kök hücrelerin enerji için yağ yakarken daha iyi çalıştığı görülmektedir. Diğer taraftan yaşlandıkça, yağları verimli bir şekilde metabolize etme kabiliyeti giderek azalmaktadır.
Yağ miktarının yüzde 70’lere yükseltildiği, karbonhidrat alımının ise en fazla %5 olarak sınırlandırıldığı bazı diyet tiplerinin (keto diyeti) epilepsi nöbetleri ve benzer nörolojik rahatsızlıklarda iyi gelmesi, yağların metabolizması sırasında üretilen keton cisimlerinin, beyinde enerji kaynağı olarak kullanılması, muhtemelen bu metabolizma ile alâkalıdır.
Dr. Yılmaz’ın tahminlerine göre oruç tutmak, bağırsak kök hücrelerinin yağ metabolizması yoluyla fonksiyonlarını iyileştirebiliyorsa, bu faaliyetten mesul olan hücrenin enerji santralleri olan mitokondrianahtar konumundadır.
Hücreye giren yağın derhal parçalanması ve “yanması” demek olan yağ metabolizması mitokondride yürütülür. Yaşlanmaya ve mitokondrilerin azalmasına bağlı olarak bozulmuş enerji üretimi, insan beyninin yaşa bağlı hastalıklara karşı hassas olmasının bir sebebi olabilir, çünkü oruç tutma ile yağ asitlerinin oksidasyonu arasındaki münasebete benzer olarak beyin faaliyetlerinde de müspet gelişmeler görülmektedir.
Otofaji ve Oruç
Kıştan çıkıldığında hanımlar evlerinde genellikle geniş bir temizlik yaparlar. Kışın kapı pencereler çok fazla açılmadığı için evin içine tozlar, kirli atıklar, kömür tozları gibi birçok atık sinmiş durumdadır. Evi bu kirden ve tozdan temizlemek için derinlemesine bir bahar temizliği yapılır.
Benzer şekilde, 11 ay boyunca yiyip içtiklerimizden arta kalan bir takım yanlış katlanmış protein parçacıklarının, hasarlı organel kalıntılarının, bozuk molekül parçalarının veya artık bölünemeyen yaşlı hücrelerin öldükten sonra ortamdan temizlenmesi gerekir. Çünkü içinde atıklar birikmiş bir hücre rahat çalışamaz.
Bu birikimlerin temizlenerek hücre içinde rahat bir ortam oluşturulması işini oruç harika bir şekilde yerine getirmektedir. Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) “Her şeyin bir zekatı (temizlenme vasıtası) vardır, cesedin zekatı da oruçtur(İbn-i Mâce, Sıyam 44)” hadis-i şerifi sanki bu temizlenmeyi dile getirmektedir.
Otofaji nedir?
Otofaji, kelime olarak kendi kendini yemek mânâsına gelen Eski Yunancadan Auto(kendini), Phagos(yiyen) mânâsında kullanılmaktadır. Burada kastedilen, hücre içinde birikmiş protein atıkları, yaşlı ve bozulmuş moleküllerin, hücre içi sindirim organeli olan lizozomlar tarafından parçalanıp geri dönüşüme uğratılmasıdır. Böylece proteinler veya hücre organelleri sindirilir ve dolaşımdan çıkarılır.
Bunu bir çeşit çöp toplama işlemi olarak düşünebiliriz.
Japon Yoshinori Ohsumi’nin 2016 yılında Nobel Tıp Mükâfatını almasına vesile olan çalışmasında, oruç veya açlık sebebiyle hücrelerin içinde yürütülen otofajinin yaşlanmada, enfeksiyonlarda ve tümörlerin önlenmesindeki önemi ortaya konulmuştur.Otofaji fonksiyonu bozulursa, kanser de dâhil olmak üzere birçok hastalığın ortaya çıkışı tetiklenebilir.
Otofaji faaliyeti düzenliyse, gelişim safhasına ve tümör tipine bağlı olarak, tümörleri baskılayabilir. Kanser tedavisinde uzun zamandan beri bu otofaji faaliyetlerini yönlendirme üzerine yoğunlaşılmaktadır. Oruç tutarak yapılan gıda kısıtlaması, normal hücreleri korurken otofajiyi tetikleyerek kanser tedavilerinin tesirini artırmak için umut vermektedir.
Geçtiğimiz on yıl boyunca, gıda kısıtlaması ile tetiklenen otofaji; enfeksiyonlar ve iltihabî hastalıklar,3nörodejenerasyon,4metabolik ve kardiyovasküler hastalıklar,5obesite6 ve metabolizma hastalıkları dâhil olmak üzere, birkaç hastalık için diyet düzenlemelerinde büyük ilgi görmüştür.
Klinik öncesi çalışmalarda, oruç tutarak diyet kısıtlamasının ömrü uzattığı, diyabet, kanser, nörodejeneratif ve kardiyovasküler hastalıklar7 gibi yaşa bağlı hastalıkların gelişimini azalttığı gösterilmiştir. Son olarak yine Efendimiz’in şu mucizevî hadis-i şerifi her şeyi özetlemektedir: “Oruç (sahibini) koruyan bir kalkandır.(Buhari, Savm 2).”
*Oksidatif stres:Kan şekerini hızla yükselten (yüksek glisemik indeksli) yiyeceklerden metabolik atık olarak çıkan serbest oksijen radikallerinin aşırı miktarda çoğalması neticesinde hücrelere saldırarak hasar meydana getirmesine oksidatif stres denir.
Elma, muz gibi bazı gıdaların soyulduktan bir süre sonra kararmaya başlamaları oksidatif strese güzel bir örnektir.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Oruç ve iki yeni keşif
Prof. Dr. Atıf Yorulmaz | Çağlayan Dergisi Haziran 2019
Bütün dinlerde farklı biçim ve süreler şeklinde emredilen bir ibadet olan oruç üzerinde yapılan tıbbî araştırmalara her gün bir yenisi eklenirken, bu ibadetin vücut sağlığımız üzerindeki muhteşem tesirleri dünya medyasında giderek daha fazla yer bulmaya başlamıştır.
Tıp otoriteleri, bilhassa şişmanlığın en önemli sağlık problemi hâline geldiği günümüzde, kansere varıncaya pek çok hastalıkta tetiği çeken birinci faktörün, aşırı beslenme olduğunu düşünmektedir.
Hâlbuki çok eski olmayan bir geçmişte, oruç yüzünden aç ve susuz kalındığında vücudun büyük tahribata uğrayacağı, doku ve organların zaafa uğradığı için verimli çalışamayacağı, özellikle de susuzluğun böbrekleri bitirip tüketeceği ve böbrek yetmezliğine sebep olacağını iddia ederek, orucun insan fıtratına uygun olmadığını ve ilâhî bir buyruk olamayacağını söyleyenler epey çoktu.
Allah’ın en hassas ölçülerle ve mükemmel sanatlarla teçhiz ederek yarattığı insanlara, ölmeleri için aç ve susuz bırakan bir ibadeti teklif etmesi, en başta akla ve sağduyuya aykırıdır. Kulluğunun şuurunda olan bir insan için ihlası ve samimiyeti ölçüsünde ibadetlerin zorluğu ve sıkıntısı, imtihanın gereği olduğundan hiçbir zaman problem olmaz, ama Allah (celle celâluhu) da kullarına katlanamayacağı ve zarar verici bir ibadeti teklif etmez.
Çağlayan’ın 2018 Haziran ve Temmuz sayılarında, orucun tıbbî hikmetleri, çok geniş iki makale ile ele alınmıştı. Ancak yeni araştırmalarda, orucun henüz bilmediğimiz, yeni keşfedilen iki faydasından daha bahsedilmektedir.
Yenilenen Kök Hücreleri1
ABD’deki MIT’de çalışan ilim adamı Ömer H. Yılmaz’ın yaptığı yeni araştırma, oruç tutmanın bağırsaklardaki kök hücrelerin fonksiyonlarını artırdığını ve ayrıca enerji kaynağı olarak kullanmak için, fazla yağların yakılmasını kolaylaştırdığını ortaya koymaktadır.
Günün belli bir bölümünde aç kalmanın metabolizmayı iyileştirdiği, yağ kaybını hızlandırdığı, oksidatif stresi* azalttığı, karaciğer, bağırsak ve hatta beyin de dahil olmak üzere çeşitli organları yapısını teşkil eden dokuların fonksiyonunu iyileştirdiğine dair çok ciddi deliller mevcuttur. Ancak bu süreçlerin temelinde yer alan iki yeni keşiften birincisi, bulmacanın eksik olan bir parçasının bulunması gibi, açlığın kök hücrelerde meydana getirdiği inanılmaz değişikliğin önemini anlamamıza yardımcı olmuştur.
MIT’deki araştırmacılar, Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Cambridge’deki Whitehead Biyomedikal Araştırma Enstitüsü, kısa süre önce Stem Cell’de bu bulmacanın bir kısmının mitokondrinin içindeki yağ asidi oksidasyonu (yakılması) olabileceğini ortaya koyan bir makale yayınladılar.2
Ömer H. Yılmaz ve arkadaşları, 24 saatlik açlıktan sonra bir farenin hızlı bir şekilde bağırsak kök ve özel progenitör hücrelerinde yağ parçalanmasına sebep olduğunu bulmuşlardır. Bu yağ asidi oksidasyonu, yaşlı farelerde bile kök hücrelerin fonksiyonlarını geliştirmektedir.
Oruç, Bağırsak Kök Hücrelerinde Yağların Yakılmasını Uyarıyor
Orucun çeşitli organizmalarda doku yenilenmesine sebep oluşu ve belli zaman aralıklarında kalori alımını engelleyerek, düşük kalorili bir zemin hâsıl etmenin derin tesirleri üzerinde çalışan Dr. Ömer H. Yılmaz şu tespitte bulunmaktadır: “Laboratuvarımda, genel olarak dokuların beslenme ve açlık dönemlerindeki faaliyetleriyle ilgileniyoruz ve çalıştığımız dokulardan birisi de vücudumuzdaki en büyük dokulardan birisi olan bağırsaklardaki faaliyetler, çünkü bağırsaklarımız aynı zamanda en hızlı üreten ve yenilenen bir dokudur.”1
Bağırsakların iç yüzünü astarlayarak döşeyen tek hücreli epitel tabakası, normal olarak her beş ila yedi günde bir yenilenmektedir. Bağırsaklarımızdaki sindirim ve emilim faaliyetleri için salgılanan asitler ve enzimler, bağırsağı koruyan mukusa rağmen hücreleri yıpratmakta, bazı hücreler ise zaten salgılarını boşaltırken patlayıp harap olmaktadır. Ayrıca aldığımız çeşitli ilaçlar (bilhassa kemoterapi) bağırsak epitel hücre tabakasının yıkılıp dağılmasına sebep olmaktadır.
Ancak sonsuz ilmiyle bütün bunları bilerek Yaratan Rabbimiz, bağırsak epitel hücreleri arasına yerleştirdiği hızlı çoğalan kök hücreleriyle bu tabakayı yenilemektedir. Bildiniz gibi kök hücreler, çok canlı, genç ve devamlı bölünerek çoğalabilen bir yapıdadır. Bu hücreler, bağırsak enfeksiyonları ve kemoterapi gibi sebeplerin yol açtığı bağırsak hasarını tamir etmek için önemlidir.
Dr. Yılmaz, “Yaşlandıkça, başta bağırsak olmak üzere, kan ve sinir sistemlerini de dâhil edersek, vücudun diğer birçok dokusunda, kök hücrelerinin faaliyetleri ve yenileme güçleri giderek zayıflamaktadır. Yetişkin insanlarda kök hücrelerin fonksiyonları zayıfladıkça bedenin yaşlanması da hızlanmaktadır.
Laboratuvarımızda bu kök hücrelerin zayıflamasını geciktirmek için düşük kalorili beslenme ve açlığın tesirlerini inceliyoruz. Aslında oruç ve kalori kısıtlamasının doku sağlığı ve yaşlanma üzerinde müspet tesirleri olabileceği 100 yıldan uzun bir süredir bilinmektedir.
Meselâ ishale yol açan bağırsak enfeksiyonlarında oruç tutmanın, bağırsak zarının iyileşmesini artırabileceğini gösteren neticeler gördük”1ifadeleriyle meselenin önemini vurguladıktan sonra, bütün bunlara rağmen bu yenilenmenin hücre seviyesindeki mekanizmalarının bugüne kadar tespit edilemediğini belirterek, orucun ve açlığın nasıl bir yolla bu iyileşmeyi sağladığını bulmak için çalıştıklarını ifade etmektedir.
Yılmaz ve arkadaşları, 24 saat boyunca fareleri aç tutup kök hücrelerin durumunu incelediler. Açlığın hemen ilk döneminde bile hem genç hem de yaşlı farelerde bağırsak kök hücre fonksiyonlarının arttığını ve yağ metabolizmasının hızlandığını buldular. Vücudun enerji ihtiyacı için yağ kullanılmasının bağırsak kök hücrelerinin sağlığını ve gücünü koruduğunu gördüler; ayrıca yağları parçalama ve kullanma sırasında enerji harcanmasının yaşlı kişilerde giderek bozulmakta olduğunu fark ettiler.
Çalışmalar ilerledikçe çok şaşırtıcı neticeler elde ettiler. Sadece bir kerelik 24 saatlik bir açlık sonunda bile bağırsak hücre yenilenme faaliyetindeki hızlanma, yaşlı farelerin de kök hücre fonksiyonlarında çok bariz iyileşmeler görüldü. Ayrıca enteresan bir netice olarak bağırsakları zarar görmüş farelerde aç bırakılanların, beslenen farelerden çok daha hızlı iyileştiği keşfedildi.
Kök Hücreler Yağ İçinde Mutlu Oluyor!
Deneyler sayesinde araştırmacılar, aç farelerde kök hücre fonksiyonunun, bağırsak hücrelerinde yağ asitlerinin yakılmasıyla (oksidasyon), ortaya çıkabileceğini keşfettiler. Genetik mühendisliği yoluyla yağ metabolizmasını durdurduklarında, farelerin bağırsak kök hücrelerinde aç kalmanın faydalarının engellendiğini gördüler.
Batı diyetinin dayattığı normal beslenme şartlarında, enerjimizin yaklaşık %60–70’ini karbonhidratlardan veya şekerden, %20’sini yağdan ve %10’unu da amino asitlerden almaktayız. Fakat Ömer H. Yılmaz ve araştırma grubunun tespit ettiği enteresan olan husus, oruç tuttuğunuzda, esas olarak yağların kullanılmasıyla çok daha fazla enerji elde etmeye başlamamız. Farelerden elde edilen bu bilgiye göre, açlık sırasında hem genç hem de yaşlı hayvanlardaki bağırsak kök hücreleri, esas enerji kaynağı olarak karbonhidrat kullanımından yağ kullanımına geçmekte ve bu dönüşüm ile birlikte kök hücre fonksiyonlarında bir iyileşme sağlanmaktadır.
Henüz oruç tutmaya cevap olarak kök hücre fonksiyonlarını geliştiren yağ metabolizmasının altında neler yattığı bilinmemekte, ancak kök hücrelerin enerji için yağ yakarken daha iyi çalıştığı görülmektedir. Diğer taraftan yaşlandıkça, yağları verimli bir şekilde metabolize etme kabiliyeti giderek azalmaktadır.
Yağ miktarının yüzde 70’lere yükseltildiği, karbonhidrat alımının ise en fazla %5 olarak sınırlandırıldığı bazı diyet tiplerinin (keto diyeti) epilepsi nöbetleri ve benzer nörolojik rahatsızlıklarda iyi gelmesi, yağların metabolizması sırasında üretilen keton cisimlerinin, beyinde enerji kaynağı olarak kullanılması, muhtemelen bu metabolizma ile alâkalıdır.
Dr. Yılmaz’ın tahminlerine göre oruç tutmak, bağırsak kök hücrelerinin yağ metabolizması yoluyla fonksiyonlarını iyileştirebiliyorsa, bu faaliyetten mesul olan hücrenin enerji santralleri olan mitokondrianahtar konumundadır.
Hücreye giren yağın derhal parçalanması ve “yanması” demek olan yağ metabolizması mitokondride yürütülür. Yaşlanmaya ve mitokondrilerin azalmasına bağlı olarak bozulmuş enerji üretimi, insan beyninin yaşa bağlı hastalıklara karşı hassas olmasının bir sebebi olabilir, çünkü oruç tutma ile yağ asitlerinin oksidasyonu arasındaki münasebete benzer olarak beyin faaliyetlerinde de müspet gelişmeler görülmektedir.
Otofaji ve Oruç
Kıştan çıkıldığında hanımlar evlerinde genellikle geniş bir temizlik yaparlar. Kışın kapı pencereler çok fazla açılmadığı için evin içine tozlar, kirli atıklar, kömür tozları gibi birçok atık sinmiş durumdadır. Evi bu kirden ve tozdan temizlemek için derinlemesine bir bahar temizliği yapılır.
Benzer şekilde, 11 ay boyunca yiyip içtiklerimizden arta kalan bir takım yanlış katlanmış protein parçacıklarının, hasarlı organel kalıntılarının, bozuk molekül parçalarının veya artık bölünemeyen yaşlı hücrelerin öldükten sonra ortamdan temizlenmesi gerekir. Çünkü içinde atıklar birikmiş bir hücre rahat çalışamaz.
Bu birikimlerin temizlenerek hücre içinde rahat bir ortam oluşturulması işini oruç harika bir şekilde yerine getirmektedir. Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) “Her şeyin bir zekatı (temizlenme vasıtası) vardır, cesedin zekatı da oruçtur(İbn-i Mâce, Sıyam 44)” hadis-i şerifi sanki bu temizlenmeyi dile getirmektedir.
Otofaji nedir?
Otofaji, kelime olarak kendi kendini yemek mânâsına gelen Eski Yunancadan Auto(kendini), Phagos(yiyen) mânâsında kullanılmaktadır. Burada kastedilen, hücre içinde birikmiş protein atıkları, yaşlı ve bozulmuş moleküllerin, hücre içi sindirim organeli olan lizozomlar tarafından parçalanıp geri dönüşüme uğratılmasıdır. Böylece proteinler veya hücre organelleri sindirilir ve dolaşımdan çıkarılır.
Bunu bir çeşit çöp toplama işlemi olarak düşünebiliriz.
Japon Yoshinori Ohsumi’nin 2016 yılında Nobel Tıp Mükâfatını almasına vesile olan çalışmasında, oruç veya açlık sebebiyle hücrelerin içinde yürütülen otofajinin yaşlanmada, enfeksiyonlarda ve tümörlerin önlenmesindeki önemi ortaya konulmuştur.Otofaji fonksiyonu bozulursa, kanser de dâhil olmak üzere birçok hastalığın ortaya çıkışı tetiklenebilir.
Otofaji faaliyeti düzenliyse, gelişim safhasına ve tümör tipine bağlı olarak, tümörleri baskılayabilir. Kanser tedavisinde uzun zamandan beri bu otofaji faaliyetlerini yönlendirme üzerine yoğunlaşılmaktadır. Oruç tutarak yapılan gıda kısıtlaması, normal hücreleri korurken otofajiyi tetikleyerek kanser tedavilerinin tesirini artırmak için umut vermektedir.
Geçtiğimiz on yıl boyunca, gıda kısıtlaması ile tetiklenen otofaji; enfeksiyonlar ve iltihabî hastalıklar,3nörodejenerasyon,4metabolik ve kardiyovasküler hastalıklar,5obesite6 ve metabolizma hastalıkları dâhil olmak üzere, birkaç hastalık için diyet düzenlemelerinde büyük ilgi görmüştür.
Klinik öncesi çalışmalarda, oruç tutarak diyet kısıtlamasının ömrü uzattığı, diyabet, kanser, nörodejeneratif ve kardiyovasküler hastalıklar7 gibi yaşa bağlı hastalıkların gelişimini azalttığı gösterilmiştir. Son olarak yine Efendimiz’in şu mucizevî hadis-i şerifi her şeyi özetlemektedir: “Oruç (sahibini) koruyan bir kalkandır.(Buhari, Savm 2).”
*Oksidatif stres:Kan şekerini hızla yükselten (yüksek glisemik indeksli) yiyeceklerden metabolik atık olarak çıkan serbest oksijen radikallerinin aşırı miktarda çoğalması neticesinde hücrelere saldırarak hasar meydana getirmesine oksidatif stres denir.
Elma, muz gibi bazı gıdaların soyulduktan bir süre sonra kararmaya başlamaları oksidatif strese güzel bir örnektir.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Toplu cenaze namazı kılınan köyde 45 kişinin Korona testi pozitif çıktı
Nevşehir'in Ürgüp ilçesinde 8 gün önce karantina altına alınan Taşkınpaşa Köyü'nde toplu olarak cenaze namazı kılınması sonrası 45 kişinin Koronavirüs testi pozitif çıktı. Ürgüp Kaymakamlığı toplu cenaze namazı kılınmasına izin veren muhtar, muhtar azaları ve namazı kıldıran imam hakkında soruşturma başlattı.
Ürgüp'te 900 nüfuslu Taşkınpaşa Köyü'nde oturan D.İ. ile eşi İ.İ, geçen mart ayında Diyarbakır'da yaşayan oğullarını ziyarete gitti. Ardından evlerine dönen çift, öksürük ve yüksek ateş şikayetiyle Nevşehir Devlet Hastanesi'ne başvurdu.
Hastanede çifte yapılan Koronavirüs testi pozitif çıktı. Bunun üzerine köy 21 Nisan'da karantina altına alındı.
Bu sırada köyde oturan Rıza Uzun ciğerlerinde yaşadığı sorunlar sebebiyle hayatını kaybetti. Rıza Uzun'un köyde kılınan cenaze namazına çok sayıda vatandaş katılarak, sosyal mesafe kuralına uymadı.
SORUŞTURMA AÇILDI
Cenaze namazı sonrası sağlık ekiplerinin yaptığı kontrollerde köyde yaşayan 45 kişinin Koronavirüs testi pozitif çıktı. Ürgüp Kaymakamlığı, bunun üzerine toplu olarak cenaze namazı kılınmasına izin veren köy muhtarı Emin Esentürk, muhtar azaları ve köye dışarıdan gelerek cenaze namazını kıldıran imam hakkında soruşturma başlattı.
Soruşturmanın sürdüğü bildirildi.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Ürgüp'te 900 nüfuslu Taşkınpaşa Köyü'nde oturan D.İ. ile eşi İ.İ, geçen mart ayında Diyarbakır'da yaşayan oğullarını ziyarete gitti. Ardından evlerine dönen çift, öksürük ve yüksek ateş şikayetiyle Nevşehir Devlet Hastanesi'ne başvurdu.
Hastanede çifte yapılan Koronavirüs testi pozitif çıktı. Bunun üzerine köy 21 Nisan'da karantina altına alındı.
Bu sırada köyde oturan Rıza Uzun ciğerlerinde yaşadığı sorunlar sebebiyle hayatını kaybetti. Rıza Uzun'un köyde kılınan cenaze namazına çok sayıda vatandaş katılarak, sosyal mesafe kuralına uymadı.
SORUŞTURMA AÇILDI
Cenaze namazı sonrası sağlık ekiplerinin yaptığı kontrollerde köyde yaşayan 45 kişinin Koronavirüs testi pozitif çıktı. Ürgüp Kaymakamlığı, bunun üzerine toplu olarak cenaze namazı kılınmasına izin veren köy muhtarı Emin Esentürk, muhtar azaları ve köye dışarıdan gelerek cenaze namazını kıldıran imam hakkında soruşturma başlattı.
Soruşturmanın sürdüğü bildirildi.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Türkiye'nin kaç aylık dövizi kaldı?
Merkez Bankası'nın doların 7 TL'nin üzerine çıkmaması için eldeki dövizleri ucuz fiyata kamu bankalarına sattırması Türkiye'ye pahalıya patladı. 15 ayda net uluslararası rezervlerden 65,7 milyar dolar harcandı. Mart ayında altın dahil rezerv 92 milyar dolara indi. Türkiye'nin kaç aylık dövizi kaldı?
SAMANYOLUHABER- Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) altın dahil brüt rezervleri martta bir önceki aya kıyasla yüzde 14,5 azalarak 92,1 milyar dolara geriledi.
Aynı dönemde döviz varlıkları yüzde 21,9 azalarak 59,2 milyar dolara gerilerken, altın rezervleri yüzde 3,3 artışla 31,4 milyar dolara çıktı.
Buna göre TCMB rezervlerden 14,1 milyar dolar daha harcadı. 15 ayda net uluslararası rezervlerden 65,7 milyar dolar harcanmış oldu.
TD Securities yöneticisi Cristian Maggio Türkiye'nin elinde yeteri kadar döviz kalmadığını söyledi.
"BÖYLE GİDERSE DÖVİZ REZERVLERİ TÜKENECEK"
İngiltere'nin başşehri Londra'da faaliyet gösteren yatırım şirketi TD Securities yöneticisi Cristian Maggio, Bloomberg’e verdiği mülakatta, "Rezervler bu hızda azalmaya devam ederse haziran ortasında altın dışında rezerv kalmayacak. Temmuzun 3'üncü haftasında da tüm rezervler erimiş olacak.” yorumunu yaptı.
Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch ise Merkez Bankası’nın brüt rezervlerinin dikkate alınması gerektiği görüşünde.
Brüt rezervler bankaların Merkez Bankası’nda tuttuğu karşılıkları da kapsıyor. Merkez Bankası, bankalardan swap (dolar-TL takası) yoluyla sağladığı dövizi de rezervlerinde gösteriyor.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
SAMANYOLUHABER- Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) altın dahil brüt rezervleri martta bir önceki aya kıyasla yüzde 14,5 azalarak 92,1 milyar dolara geriledi.
Aynı dönemde döviz varlıkları yüzde 21,9 azalarak 59,2 milyar dolara gerilerken, altın rezervleri yüzde 3,3 artışla 31,4 milyar dolara çıktı.
Buna göre TCMB rezervlerden 14,1 milyar dolar daha harcadı. 15 ayda net uluslararası rezervlerden 65,7 milyar dolar harcanmış oldu.
TD Securities yöneticisi Cristian Maggio Türkiye'nin elinde yeteri kadar döviz kalmadığını söyledi.
"BÖYLE GİDERSE DÖVİZ REZERVLERİ TÜKENECEK"
İngiltere'nin başşehri Londra'da faaliyet gösteren yatırım şirketi TD Securities yöneticisi Cristian Maggio, Bloomberg’e verdiği mülakatta, "Rezervler bu hızda azalmaya devam ederse haziran ortasında altın dışında rezerv kalmayacak. Temmuzun 3'üncü haftasında da tüm rezervler erimiş olacak.” yorumunu yaptı.
Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch ise Merkez Bankası’nın brüt rezervlerinin dikkate alınması gerektiği görüşünde.
Brüt rezervler bankaların Merkez Bankası’nda tuttuğu karşılıkları da kapsıyor. Merkez Bankası, bankalardan swap (dolar-TL takası) yoluyla sağladığı dövizi de rezervlerinde gösteriyor.
Kimse bu kadarını beklemiyordu!
Koronavirüs salgını Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ekonomisini derinden sarsıyor. ABD, 2020 yılın ilk üç ayında (ilk çeyrek) olumsuz etkisiyle yüzde 4,8 daraldı
SAMANYOLUHABER- 21 trilyon dolar milli geliri ile dünyanın en büyük ekonomisi olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yeni tip Koronavirüs salgınında ağır yara aldı.
Ülkede Korona vak'a sayısı 1 milyonu geçerken, ABD uzun süredir devam eden büyüme eğilimi sona erdi.
Ticaret Bakanlığı'nın bugün açıkladığı veriye göre 2020'nin ilk çeyreğinde gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) yüzde 4,8 daraldı. Bu 2008'den beri en büyük daralma olarak kayda geçti.
TAHMİNLER ALT ÜST OLDU
Beklenti yüzde 4 daralma olmasıydı. Kişisel harcamalar ilk çeyrekte yıllık yüzde 7,6 geriledi. Tahminler harcamaların yüzde 3,6 düşeceği yönündeydi.
İKİNCİ ÜÇ AY DÜŞÜŞ DAHA SERT OLACAK
Salgının yayılımının önlenmesi amacıyla işletmelerin faaliyetlerini durdurması ekonomik daralmada etkili oldu. Yılın ikinci çeyreğinde ise yüzde 8'e yakın bir daralma bekleniyor.
Bugünkü veri ekonominin resesyona girmeye başladığını gösterdi.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
SAMANYOLUHABER- 21 trilyon dolar milli geliri ile dünyanın en büyük ekonomisi olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yeni tip Koronavirüs salgınında ağır yara aldı.
Ülkede Korona vak'a sayısı 1 milyonu geçerken, ABD uzun süredir devam eden büyüme eğilimi sona erdi.
Ticaret Bakanlığı'nın bugün açıkladığı veriye göre 2020'nin ilk çeyreğinde gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) yüzde 4,8 daraldı. Bu 2008'den beri en büyük daralma olarak kayda geçti.
TAHMİNLER ALT ÜST OLDU
Beklenti yüzde 4 daralma olmasıydı. Kişisel harcamalar ilk çeyrekte yıllık yüzde 7,6 geriledi. Tahminler harcamaların yüzde 3,6 düşeceği yönündeydi.
İKİNCİ ÜÇ AY DÜŞÜŞ DAHA SERT OLACAK
Salgının yayılımının önlenmesi amacıyla işletmelerin faaliyetlerini durdurması ekonomik daralmada etkili oldu. Yılın ikinci çeyreğinde ise yüzde 8'e yakın bir daralma bekleniyor.
Bugünkü veri ekonominin resesyona girmeye başladığını gösterdi.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
MİT’in zorla kaybetmeleri İnsan Hakları İzleme Örgütü raporunda
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Gökhan Türkmen’e geniş yer ayırdığı raporunda, kaçırılanlara yapılan işkence ve sonrasında cezaevinde süren baskılara yer verdi.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch/HRW) bugün yaptığı yazılı açıklamada, halen tutuklu olan Gökhan Türkmen’in devlet görevlilerince kaçırılarak işkenceye maruz bırakıldığını anlattığı ifadesiyle ilgili etkin soruşturma yürütülmesini talep etti.
İfade, şu anda tutuklu olan Gökhan Türkmen’ ait. 43 yaşındaki Türkmen, kaçırılması ve işkence görmesi hakkında ilk olarak 10 Şubat 2020’de görülen duruşmada konuştu. Görevlilerin onu hapishanede de ziyaret ettiklerini ve kendisi ile ailesini tehdit ettiklerini anlattı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, “yetkililer Türkmen’in kaçırıldığı, işkence gördüğü ve susması için baskı gördüğü yönündeki iddiaları acilen soruşturmalı ve konuştukları için yapılabilecek misillemelere karşı onun ve ailesinin korunmalarını sağlamalı. Yusuf Bilge Tunç da sekiz aydır kayıp, nerede olduğunu belirleyerek ailesine bilgi vermek Türkiye’nin yükümlülüğüdür ve bu yükümlülüğün acilen yerine getirilmesi gerekir” dedi.
SUÇ DUYURULARINA TAKİPSİZLİK
HRW’nin konuya dair verdiği bilgi şöyle:
“Türkmen, 7 Şubat 2019 tarihinde Antalya’da kayboldu. Yetkililerden Türkmen’in nerede olduğuna ilişkin defalarca bilgi almaya çalışan ailesi, soruları yanıtsız kalınca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Türkmen 6 Kasım tarihinde emniyette gözaltında yeniden ortaya çıktı. Ankara’daki bir mahkeme Türkmen’in tutuklanmasına karar verdi.
“Halen Ankara Sincan’da, 1 Nolu F Tipi Cezaevinde, tecrit koşullarında tutulan Türkmen, casusluk ve terör örgütü üyeliğiyle yargılanıyor”.
“Avukatı Gökhan Türkmen’in, 15 Kasım’dan beri, kendilerini Milli İstihbarat Teşkilatı görevlileri olarak tanıtan kişilerce altı defa ziyaret edilmesine, bu kişilerin Türkmen’i ve ailesini tehdit etmesine ilişkin suç duyurusu yaptı. Bu kişiler Mart 2020’deki bir ziyarette, Türkmen’in Şubat ayındaki duruşmada dile getirdiği, kaçırıldığı ve işkence gördüğü yönündeki iddiaları geri çekmesi için ona baskı yapmışlar.”
“Ankara Cumhuriyet Savcılığı 16 Nisan’da suç duyuruları hakkında üç ayrı takipsizlik kararı verdi. Türkmen’in avukatı bu takipsizlik kararlarına itiraz etti.”
“Türkmen’in eşi, İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne tanımadığı kişiler tarafından kendisine gözdağı verildiğini, bu kişilerin kocasının bulunması için bir kampanya yürütmek amacıyla, onun adına açtığı bir Twitter hesabını ele geçirdiklerini ve yine kocasının adına ikinci bir hesap açtıklarını anlattı.””
SORUŞTURMA YÜRÜTÜLMÜYOR
HRW, tutuklu olan Gökhan Türkmen’in son üç yıldır aileleri, birkaç vakada ise kendileri, devlet görevlilerince kaçırıldıklarını ve aylar boyunca zorla kaybedildiklerini iddia eden en az iki düzine insandan biri olduğunu açıkladı:
“Bunlardan biri dışında hepsi erkek. HRW 2017 yılından beri bu türden 16 vakayı inceledi. Bu vakaların hiçbiri hakkında etkin bir soruşturma yürütülmüş değil.”
“Adalet aramak amacıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş çok sayıda aile bulunuyor. Bir kişinin nerede bulunduğu ve akıbetinin ne olduğu ise hala bilinmiyor.”
“2019 Şubat’ında kaybedilen ve Temmuz ayında emniyette gözaltında yeniden ortaya çıkan dört kişi ise olayın tam olarak ne şekilde gerçekleştiği konusunda sessiz kaldılar, ancak bu kişilerin aileleri, Türkiyeli yetkililere ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne çok sayıda suç duyurusunda ve başvuruda bulundu. Halen Sincan Cezaevi’nde tutuklu olarak bulunan Selim Zeybek, Özgür Kaya, Yasin Ugan ve Erkan Irmak, Gülen hareketi ile ilişkili olmak ve casusluk suçlarından yargılanıyorlar.”
“2019 Şubat’ında kaçırılan, Mustafa Yılmaz da Ekim ayında emniyette gözaltında yeniden ortaya çıktı ve halihazırda Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor. 6 Ağustos 2019 tarihinde Ankara’da kaybolan Yusuf Bilge Tunç’un nerede olduğu ise, ailesinin bilgi almak için Türkiyeli yetkililere defalarca başvurmuş olmasına rağmen, halen bilinmiyor.”
“Mesut Geçer, 2017 Mart’ında kaybedildiğini ve emniyette gözaltına sevk edilmeden evvel 16 ay boyunca alıkonulduğunu ve defalarca işkence gördüğünü söylüyor. Ayten Öztürk de 2018 Mart’ında kaybedildiğini ve emniyette gözaltında resmen kayıt altına alınmadan evvel, beş ay boyunca işkence gördüğünü söylüyor.”
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch/HRW) bugün yaptığı yazılı açıklamada, halen tutuklu olan Gökhan Türkmen’in devlet görevlilerince kaçırılarak işkenceye maruz bırakıldığını anlattığı ifadesiyle ilgili etkin soruşturma yürütülmesini talep etti.
İfade, şu anda tutuklu olan Gökhan Türkmen’ ait. 43 yaşındaki Türkmen, kaçırılması ve işkence görmesi hakkında ilk olarak 10 Şubat 2020’de görülen duruşmada konuştu. Görevlilerin onu hapishanede de ziyaret ettiklerini ve kendisi ile ailesini tehdit ettiklerini anlattı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, “yetkililer Türkmen’in kaçırıldığı, işkence gördüğü ve susması için baskı gördüğü yönündeki iddiaları acilen soruşturmalı ve konuştukları için yapılabilecek misillemelere karşı onun ve ailesinin korunmalarını sağlamalı. Yusuf Bilge Tunç da sekiz aydır kayıp, nerede olduğunu belirleyerek ailesine bilgi vermek Türkiye’nin yükümlülüğüdür ve bu yükümlülüğün acilen yerine getirilmesi gerekir” dedi.
SUÇ DUYURULARINA TAKİPSİZLİK
HRW’nin konuya dair verdiği bilgi şöyle:
“Türkmen, 7 Şubat 2019 tarihinde Antalya’da kayboldu. Yetkililerden Türkmen’in nerede olduğuna ilişkin defalarca bilgi almaya çalışan ailesi, soruları yanıtsız kalınca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Türkmen 6 Kasım tarihinde emniyette gözaltında yeniden ortaya çıktı. Ankara’daki bir mahkeme Türkmen’in tutuklanmasına karar verdi.
“Halen Ankara Sincan’da, 1 Nolu F Tipi Cezaevinde, tecrit koşullarında tutulan Türkmen, casusluk ve terör örgütü üyeliğiyle yargılanıyor”.
“Avukatı Gökhan Türkmen’in, 15 Kasım’dan beri, kendilerini Milli İstihbarat Teşkilatı görevlileri olarak tanıtan kişilerce altı defa ziyaret edilmesine, bu kişilerin Türkmen’i ve ailesini tehdit etmesine ilişkin suç duyurusu yaptı. Bu kişiler Mart 2020’deki bir ziyarette, Türkmen’in Şubat ayındaki duruşmada dile getirdiği, kaçırıldığı ve işkence gördüğü yönündeki iddiaları geri çekmesi için ona baskı yapmışlar.”
“Ankara Cumhuriyet Savcılığı 16 Nisan’da suç duyuruları hakkında üç ayrı takipsizlik kararı verdi. Türkmen’in avukatı bu takipsizlik kararlarına itiraz etti.”
“Türkmen’in eşi, İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne tanımadığı kişiler tarafından kendisine gözdağı verildiğini, bu kişilerin kocasının bulunması için bir kampanya yürütmek amacıyla, onun adına açtığı bir Twitter hesabını ele geçirdiklerini ve yine kocasının adına ikinci bir hesap açtıklarını anlattı.””
SORUŞTURMA YÜRÜTÜLMÜYOR
HRW, tutuklu olan Gökhan Türkmen’in son üç yıldır aileleri, birkaç vakada ise kendileri, devlet görevlilerince kaçırıldıklarını ve aylar boyunca zorla kaybedildiklerini iddia eden en az iki düzine insandan biri olduğunu açıkladı:
“Bunlardan biri dışında hepsi erkek. HRW 2017 yılından beri bu türden 16 vakayı inceledi. Bu vakaların hiçbiri hakkında etkin bir soruşturma yürütülmüş değil.”
“Adalet aramak amacıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş çok sayıda aile bulunuyor. Bir kişinin nerede bulunduğu ve akıbetinin ne olduğu ise hala bilinmiyor.”
“2019 Şubat’ında kaybedilen ve Temmuz ayında emniyette gözaltında yeniden ortaya çıkan dört kişi ise olayın tam olarak ne şekilde gerçekleştiği konusunda sessiz kaldılar, ancak bu kişilerin aileleri, Türkiyeli yetkililere ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne çok sayıda suç duyurusunda ve başvuruda bulundu. Halen Sincan Cezaevi’nde tutuklu olarak bulunan Selim Zeybek, Özgür Kaya, Yasin Ugan ve Erkan Irmak, Gülen hareketi ile ilişkili olmak ve casusluk suçlarından yargılanıyorlar.”
“2019 Şubat’ında kaçırılan, Mustafa Yılmaz da Ekim ayında emniyette gözaltında yeniden ortaya çıktı ve halihazırda Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor. 6 Ağustos 2019 tarihinde Ankara’da kaybolan Yusuf Bilge Tunç’un nerede olduğu ise, ailesinin bilgi almak için Türkiyeli yetkililere defalarca başvurmuş olmasına rağmen, halen bilinmiyor.”
“Mesut Geçer, 2017 Mart’ında kaybedildiğini ve emniyette gözaltına sevk edilmeden evvel 16 ay boyunca alıkonulduğunu ve defalarca işkence gördüğünü söylüyor. Ayten Öztürk de 2018 Mart’ında kaybedildiğini ve emniyette gözaltında resmen kayıt altına alınmadan evvel, beş ay boyunca işkence gördüğünü söylüyor.”
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Kur'ân ayında Kur'ân'a yönelme [Ali Akpınar]
Ramazan-ı Şerif öyle kutlu ve bereketli bir ay ki, orucu, teravihi, mukabelesi, zekâtı, fitresiyle ve her yönüyle ötelerden gelen bir esenlik ve huzur ayıdır. Diğer aylara sultanlık yapacak kadar şerefi haiz olan, bin aydan daha hayırlı bir geceyi de içinde barındıran bu ayı bu denli önemli kılan hiç şüphesiz ki Kur’ân-ı Kerim’in onda indirilmiş olmasıdır. ‘’O Ramazan ayı ki insanlığa bir Rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi…’’1 ayetinin beyanı bunu açık şekilde ifade eder. Bundan anlıyoruz ki ramazan Kur’ân ile bir bütünlük kazanmakta, asıl hüviyetini Kur’ân ile almaktadır. Kur’ân’sız bir ramazan düşünülemeyeceği gibi hayat rehberimiz olan bu Kitab’ı okumadan, ahkâmını anlamaya çalışmadan, ihtiva ettiği mânâları tefekkür etmeden geçireceğimiz günler de ramazanımız adına verimsiz olur.
Dağların bile kabul etmekten ictinap ettiği o büyük emaneti yüklenen insana bir nur, bir hidayet rehberi olarak gelen Kur’ân’ın; indiği zamanı, mekânı ve o günün insanlarının yaşadığı cahiliyeyi düşündüğümüzde, onlarda ne büyük inkılâplar ve tahavvüller gerçekleştirdiğine tefekkürle bakmak bizi her daim hayretlere sevk eder. Evet, hayranlıkla ve ibretle baktığımızda göreceğiz ki O Kur’ân, indiği mağarayı hira sultanlığına çevirdi, cahiliye devrini saadet asrı yaptı; indiği yerdeki kömürleri elmaslara dönüştürdü ve insanlık için hidayet, huzur ve ilim kaynağı oldu. Asırlar geçsede O, daha dün inmiş gibi yeni ve âdeta el değmemiş gibi tazeliğini korumakta. O İlâhî Nûr, sadece indiği zamanı ve insanları aydınlatmakla kalmamış; ezelî ve ebedî hitabıyla tüm asırları parlak şuâlarıyla aydınlatmış, meleklerin bile imreneceği a’lâ-yı illiyîne mazhar insan modeli çıkarmıştır.
Kur’ân’ın rahlesine tam bir sadakatla diz çöken ve ilk talebeleri olan sahabe efendilerimiz imanda, ilimde, irfanda, irşatta; askerî, iktisadî, idarî ve diğer alanlarda zirveleri tutmuş, cihanı kendilerine hayran bırakmışlardı. Demek ki Kur’ân hangi vadide ise onlar da o vadideydi. O vadiden hiç mi hiç ayrılmamışlardı. Ma’rifetullahı, muhabbetullahı, hidayet nurunu, huzuru, kurtuluşu, problemlerinin çözümünü, ilimlerin kaynağını ve daha ne varsa, ne aradılarsa herşeyi Kur’ân’da bulmuşlardı. Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın en genç ama en âlim sahabîlerinden olan ve Tercümanü’l-Kur’ân ünvanı ile bilinen Abdullah ibn Abbas’ın (r.a), "Devemin ipi kaybolsa, onu herhâlde Allah'ın Kitabı'nda bulurum" 2 sözünde onun Kur’ân’a olan teveccühlerini ve itimadını görüyoruz. Bu söz, "…Ne yaş ne de kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir şekilde Kitap’ta yazılmış olmasın." 3 ayet-i kerimesinin âdeta bize bir nevî tefsirini vermiş oluyor.
Evet Kur’an, her zamanın ve insanının ihtiyaç duyduğu her şeyi açık veya kapalı, işareten veya imâen ihtiva eder. Fakat her insan Kur’ân’dan mutlaka birşeyler alsa da herkes O’ndan aynı ölçüde yararlanamaz. Kur’ân’ı anlamak, onun diline vukûfiyeti, idrak, anlayış, kapasite, samimiyet ve en önemlisi ciddi bir azim ve gayreti gerektirir. Abdullah ibn Mesud (r.a), "Kur'ân'da her şeyin ilmi indirilmiş ve her şey beyan edilmişse de bizim ilmimiz ondaki her şeyi anlamaya yetmez."4 derken bu hakikatı dile getiriyor olsa gerek. Bununla birlikte hiç şüphesiz ki Kur’ân’ı anlamamız, onun ruhuna yönelmemiz, ufkuna mümkün olduğunca erişip onunla aydınlanmamız her şeyden önce Allahü Teâlânın bizi bunda muvaffak kılmasına bağlıdır. “Men talebe ve cedde vecede’’, yani “bir şeyi gönülden isteyen ve onu gerçekleştirme hususunda ciddi davranan, samimi gayret gösteren kimse er ya da geç o arzusuna ulaşır." sözünü dikkate alır ve Kur’ân’ı anlamada gayret gösterirsek Muînü’l-Müsteân’ın (c.c) tevfikine mazhar olabiliriz.
Evet şu mübarek Kur’ân ayında Efendimizin (s.a.v) her sene ramazanda Cibril (a.s) ile yaptığı mukabeleyi imkânlar ölçüsünde devam ettirmekle beraber, özellikle Kur’ân’ın özünü, mânâsını ve ruh ufkunu anlama adına açıklamalı (Ali Ünal’ın,Suat Yıldırım’ın açıklamalı meâlleri gibi) bir meâlle ve bilhassa başta Risale-i Nur olmak üzere bir tefsirle ciddi bir meşguliyet hem bir vazife hem Kur’ân’ın ruhuna hem Ramazanın ruhuna karşı bir kadirşinaslık, saygı ve vefanın gereğidir. Bu sebeple, bilhassa şu cebrî karantina günlerinde meşgalemizin az, insanlarla münasebetimizin de asgarî seviyede olması hasebiyle Kur’ân üzerinde yoğunlaşmamız, şer gibi gözüken durumu kendi adımıza hayra dönüştürebilmede kaçırılmaması gereken bir fırsattır.
*Dipnotlar:
1) Bakara, 2/185.
2) Süyûtî, el-İtkan fî Ulûmi'l-Kur'ân, 2/273.
3)En’âm, 6/59.
4) Buhârî, Kitabü’l-Kunâ, s. 44.
[Ali Akpınar] 29.4.2020 [Samanyolu Haber]
Dağların bile kabul etmekten ictinap ettiği o büyük emaneti yüklenen insana bir nur, bir hidayet rehberi olarak gelen Kur’ân’ın; indiği zamanı, mekânı ve o günün insanlarının yaşadığı cahiliyeyi düşündüğümüzde, onlarda ne büyük inkılâplar ve tahavvüller gerçekleştirdiğine tefekkürle bakmak bizi her daim hayretlere sevk eder. Evet, hayranlıkla ve ibretle baktığımızda göreceğiz ki O Kur’ân, indiği mağarayı hira sultanlığına çevirdi, cahiliye devrini saadet asrı yaptı; indiği yerdeki kömürleri elmaslara dönüştürdü ve insanlık için hidayet, huzur ve ilim kaynağı oldu. Asırlar geçsede O, daha dün inmiş gibi yeni ve âdeta el değmemiş gibi tazeliğini korumakta. O İlâhî Nûr, sadece indiği zamanı ve insanları aydınlatmakla kalmamış; ezelî ve ebedî hitabıyla tüm asırları parlak şuâlarıyla aydınlatmış, meleklerin bile imreneceği a’lâ-yı illiyîne mazhar insan modeli çıkarmıştır.
Kur’ân’ın rahlesine tam bir sadakatla diz çöken ve ilk talebeleri olan sahabe efendilerimiz imanda, ilimde, irfanda, irşatta; askerî, iktisadî, idarî ve diğer alanlarda zirveleri tutmuş, cihanı kendilerine hayran bırakmışlardı. Demek ki Kur’ân hangi vadide ise onlar da o vadideydi. O vadiden hiç mi hiç ayrılmamışlardı. Ma’rifetullahı, muhabbetullahı, hidayet nurunu, huzuru, kurtuluşu, problemlerinin çözümünü, ilimlerin kaynağını ve daha ne varsa, ne aradılarsa herşeyi Kur’ân’da bulmuşlardı. Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın en genç ama en âlim sahabîlerinden olan ve Tercümanü’l-Kur’ân ünvanı ile bilinen Abdullah ibn Abbas’ın (r.a), "Devemin ipi kaybolsa, onu herhâlde Allah'ın Kitabı'nda bulurum" 2 sözünde onun Kur’ân’a olan teveccühlerini ve itimadını görüyoruz. Bu söz, "…Ne yaş ne de kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir şekilde Kitap’ta yazılmış olmasın." 3 ayet-i kerimesinin âdeta bize bir nevî tefsirini vermiş oluyor.
Evet Kur’an, her zamanın ve insanının ihtiyaç duyduğu her şeyi açık veya kapalı, işareten veya imâen ihtiva eder. Fakat her insan Kur’ân’dan mutlaka birşeyler alsa da herkes O’ndan aynı ölçüde yararlanamaz. Kur’ân’ı anlamak, onun diline vukûfiyeti, idrak, anlayış, kapasite, samimiyet ve en önemlisi ciddi bir azim ve gayreti gerektirir. Abdullah ibn Mesud (r.a), "Kur'ân'da her şeyin ilmi indirilmiş ve her şey beyan edilmişse de bizim ilmimiz ondaki her şeyi anlamaya yetmez."4 derken bu hakikatı dile getiriyor olsa gerek. Bununla birlikte hiç şüphesiz ki Kur’ân’ı anlamamız, onun ruhuna yönelmemiz, ufkuna mümkün olduğunca erişip onunla aydınlanmamız her şeyden önce Allahü Teâlânın bizi bunda muvaffak kılmasına bağlıdır. “Men talebe ve cedde vecede’’, yani “bir şeyi gönülden isteyen ve onu gerçekleştirme hususunda ciddi davranan, samimi gayret gösteren kimse er ya da geç o arzusuna ulaşır." sözünü dikkate alır ve Kur’ân’ı anlamada gayret gösterirsek Muînü’l-Müsteân’ın (c.c) tevfikine mazhar olabiliriz.
Evet şu mübarek Kur’ân ayında Efendimizin (s.a.v) her sene ramazanda Cibril (a.s) ile yaptığı mukabeleyi imkânlar ölçüsünde devam ettirmekle beraber, özellikle Kur’ân’ın özünü, mânâsını ve ruh ufkunu anlama adına açıklamalı (Ali Ünal’ın,Suat Yıldırım’ın açıklamalı meâlleri gibi) bir meâlle ve bilhassa başta Risale-i Nur olmak üzere bir tefsirle ciddi bir meşguliyet hem bir vazife hem Kur’ân’ın ruhuna hem Ramazanın ruhuna karşı bir kadirşinaslık, saygı ve vefanın gereğidir. Bu sebeple, bilhassa şu cebrî karantina günlerinde meşgalemizin az, insanlarla münasebetimizin de asgarî seviyede olması hasebiyle Kur’ân üzerinde yoğunlaşmamız, şer gibi gözüken durumu kendi adımıza hayra dönüştürebilmede kaçırılmaması gereken bir fırsattır.
*Dipnotlar:
1) Bakara, 2/185.
2) Süyûtî, el-İtkan fî Ulûmi'l-Kur'ân, 2/273.
3)En’âm, 6/59.
4) Buhârî, Kitabü’l-Kunâ, s. 44.
[Ali Akpınar] 29.4.2020 [Samanyolu Haber]
İtalya ile başladı, devamı gelecek
Yatırımcıların akıl hocalarından biri olarak kabul edilen Fitch, İtalya'nın kredi notunu çöp seviyesinin bir üst basamağına kadar indirdi. İtalya'dan sonra sırada İspanya, Yunanistan ve Türkiye mi var?
Üç büyük kredi derecelendirme kuruluşu peş peşe not indirimi kararları açıkladı.
Amerikan Merkez Bankası'nın (Fed) düşük kredi notlu tahviller pazarına müdahalesinin sonuç vermemesi halinde ek bir not indiriminden ve akabinde temerrüt fırtınasından endişe ediliyor.
Fitch, İtalya’nın kredi notunu “çöp” diye bilinen seviyenin bir kademe üstüne (BBB-) indirdi. Hükûmet karara veryansın ederken, İtalyan devlet tahvili faizlerinin yükselmesi Avrupa Birliği (AB) liderlerini ve Avrupa Merkez Bankası'nı (ECB) zorlayacak.
İTALYA YÜZDE 8 DARALACAK
Cuma günü S&P’nin ülkenin kredi notunu BBB’de tutması ile sevinen yatırımcılar, Fitch’ten beklenmeyen not indirimi ile sarsıldı.
Fitch, Roma’nın borç yükünün milli geliri (GSYH) oranının bu sene 20 puan yükselerek yüzde 156’ya yükseleceğine işaret etti. Bu da ekonomini yüzde 8 daralacağını ortaya koyuyor.
İtalya Ekonomi Bakanı Roberto Gualtieri, Fitch’in not indirimi kararınının AB ve ECB tarafından alınmış önemli ekonomik kararları hesaba katmadığını iddia etti.
Fitch ise borçluluğun uzun vadede sürdürülebilir olmadığı görüşünde.
AB liderleri 550 milyar euroluk ortaklaşa yardım paketinde mutabık kalmıştı. Paket ortak yardım fonundan verilecek kredilerden oluşuyor. İtalya ise hibe istiyor.
"BORCU O SEVİYEYE GELENİ ÇÖP SEVİYESİNE ATARLAR"
Allianz Global Investors tahvil fonu yöneticisi Mike Riddell, Financial Times’a verdiği mülakatta şunları kaydetti: “Er ya da geç İtalya’nın yatırım yapılır ülke statüsünü kaybetmesi kaçınılmaz. Kamunun borç yükü milli gelirin yüzde 170’ine doğru yol alıyor. O seviyede ECB ne kadar tahvil alırsa alsın bir ülkeyi 'çöp' statüsüne atarlar.”
Geçen hafta yüzde 2,22’ye kadar yükselen İtalyan 10 yıllık tahvili getirisi, S&P kararı ardından yüzde 1,72’ye gerilemişti.
İtalyan tahvillerinde panik kamu bilançosu zayıf İspanya ve Yunanistan gibi ülkelere de sıçrayabilir.
Foreks’e göre, Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poors (S&P), Macaristan’ın kredi notunu teyit ederken, görünümünü düşürdü.
S&P’den yapılan açıklamaya göre, Ülkenin uzun ve kısa dönem yabancı para cinsinden kredi notu ‘BBB’, yerel para cinsinden notu ‘A-2’ olarak teyit edildi.
Kredi notunun görünümü ‘Pozitif’ten ‘Durağan’a çekildi.
Ayrıca, S&P 23 Nisan’da yayınladığı Gelişmekte Olan Ülkeler görünüm raporunda derin bir resesyon beklendiğini ifade etti ve genel görünümü negatife revize etti. Bu rapor ülke bazında değerlendirmelere referans teşkil edecek ki, ekonomilerin yılın ilk yarısında toparlanamaması halinde, not indirimlerinin başlayacabileceğinin bir göstergesi.
Türkiye, Macaristan, Çin, Brezilya gibi bir çok GOÜ’de şirketler 2009’da başlayan dolar bolluğundan yararlanarak çok miktarda FX borç aldılar. Dolar Endeksi’nin 100 civarında gezindiği ve şirketlerin yerel para cinsinden nakit akımlarının kayda değer ölçüde aşındığı bir ortamda, not indirimleri ve temerrütler ufukta olabilir. Her şey Covid-19 salgının bir an önce atlatılmasına bağlı.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Üç büyük kredi derecelendirme kuruluşu peş peşe not indirimi kararları açıkladı.
Amerikan Merkez Bankası'nın (Fed) düşük kredi notlu tahviller pazarına müdahalesinin sonuç vermemesi halinde ek bir not indiriminden ve akabinde temerrüt fırtınasından endişe ediliyor.
Fitch, İtalya’nın kredi notunu “çöp” diye bilinen seviyenin bir kademe üstüne (BBB-) indirdi. Hükûmet karara veryansın ederken, İtalyan devlet tahvili faizlerinin yükselmesi Avrupa Birliği (AB) liderlerini ve Avrupa Merkez Bankası'nı (ECB) zorlayacak.
İTALYA YÜZDE 8 DARALACAK
Cuma günü S&P’nin ülkenin kredi notunu BBB’de tutması ile sevinen yatırımcılar, Fitch’ten beklenmeyen not indirimi ile sarsıldı.
Fitch, Roma’nın borç yükünün milli geliri (GSYH) oranının bu sene 20 puan yükselerek yüzde 156’ya yükseleceğine işaret etti. Bu da ekonomini yüzde 8 daralacağını ortaya koyuyor.
İtalya Ekonomi Bakanı Roberto Gualtieri, Fitch’in not indirimi kararınının AB ve ECB tarafından alınmış önemli ekonomik kararları hesaba katmadığını iddia etti.
Fitch ise borçluluğun uzun vadede sürdürülebilir olmadığı görüşünde.
AB liderleri 550 milyar euroluk ortaklaşa yardım paketinde mutabık kalmıştı. Paket ortak yardım fonundan verilecek kredilerden oluşuyor. İtalya ise hibe istiyor.
"BORCU O SEVİYEYE GELENİ ÇÖP SEVİYESİNE ATARLAR"
Allianz Global Investors tahvil fonu yöneticisi Mike Riddell, Financial Times’a verdiği mülakatta şunları kaydetti: “Er ya da geç İtalya’nın yatırım yapılır ülke statüsünü kaybetmesi kaçınılmaz. Kamunun borç yükü milli gelirin yüzde 170’ine doğru yol alıyor. O seviyede ECB ne kadar tahvil alırsa alsın bir ülkeyi 'çöp' statüsüne atarlar.”
Geçen hafta yüzde 2,22’ye kadar yükselen İtalyan 10 yıllık tahvili getirisi, S&P kararı ardından yüzde 1,72’ye gerilemişti.
İtalyan tahvillerinde panik kamu bilançosu zayıf İspanya ve Yunanistan gibi ülkelere de sıçrayabilir.
Foreks’e göre, Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poors (S&P), Macaristan’ın kredi notunu teyit ederken, görünümünü düşürdü.
S&P’den yapılan açıklamaya göre, Ülkenin uzun ve kısa dönem yabancı para cinsinden kredi notu ‘BBB’, yerel para cinsinden notu ‘A-2’ olarak teyit edildi.
Kredi notunun görünümü ‘Pozitif’ten ‘Durağan’a çekildi.
Ayrıca, S&P 23 Nisan’da yayınladığı Gelişmekte Olan Ülkeler görünüm raporunda derin bir resesyon beklendiğini ifade etti ve genel görünümü negatife revize etti. Bu rapor ülke bazında değerlendirmelere referans teşkil edecek ki, ekonomilerin yılın ilk yarısında toparlanamaması halinde, not indirimlerinin başlayacabileceğinin bir göstergesi.
Türkiye, Macaristan, Çin, Brezilya gibi bir çok GOÜ’de şirketler 2009’da başlayan dolar bolluğundan yararlanarak çok miktarda FX borç aldılar. Dolar Endeksi’nin 100 civarında gezindiği ve şirketlerin yerel para cinsinden nakit akımlarının kayda değer ölçüde aşındığı bir ortamda, not indirimleri ve temerrütler ufukta olabilir. Her şey Covid-19 salgının bir an önce atlatılmasına bağlı.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Büyük depresyon kaçınılmaz!
2008 Mortgage (ipotekli konut) Krizi'ni önceden bilen iktisatçı Nouriel Roubini, Koronavirüs’ün dünya ekonomisinde 1929 Buhranı'na benzer büyük bir depresyona yol açmasının kaçınılmaz olduğunu söyledi. Roubini'ye göre çok sayıda şirket borcunu ödeyemediği için iflas edecek.
Yatırımcıların dikkat kesildiği iktisatçıların başında gelen Profesör Nouriel Roubini, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının eşi görülmemiş bir krize yol açtığını kaydetti.
Dünya ekonomisinde 1929 Büyük Ekonomik Buhranı'na benzer büyük bir depresyonun kaçınılmaz hâle geldini ifade eden Roubini, The Guardian gazetesinde yayımlanan makalesinde Korona Krizi'ne dair değerlendirmelerde bulundu.
Roubini, "Büyük Depresyon" diye tarif ettiği Korona Krizi'nde neler olacağını şöyle özetledi:
1) Koronavirüs’e karşı açılan dev destek paketleri zaten çok yüksek olan kamu borçlarını sürdürülemez bir noktaya çıkaracak. Özel sektör borçları da sürdürülemez bir noktada olduğu için kaçınılmaz biçimde temerrütlere ve iflaslara yol açacak.
Profesör Nouriel Roubini, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sonrası siyasetten ekonomiye her alanda köklü değişiklikler olacağını, otoriterliğin güç kazanacağını söyledi.
2) Demografik saatli bomba: Salgın sağlık sistemine çok daha fazla kaynak ayrılmasını zorunlu kılıyor, fakat Batı ülkeleri yaşlı toplumlar; sosyal güvenlik sistemini ayakta tutacak genç çalışanların sayısı yetersiz. Bu durum borcu daha da artıracak.
3) Deflasyon: Salgın petrolde olduğu gibi emtialarda ve diğer ürünlerde sert fiyat düşüşlerine yol açacak. Sadece emtia fiyatları değil, yüksek işsizlik sebebiyle emeğin de fiyatı (yani maaşlar) düşecek.
ÜRETİM DOĞU'DAN BATI'YA KAYACAK
4) Stagflasyon: Küreselleşmenin geriye çevrilmesi ve korumacılıktaki artış, ekonomilerin yavaşlamasına yol açacak. Salgına karşı uygulanan negatif faiz politikası enflasyonu canlandıracak.
5) Otomasyon: Salgın sebebiyle tedarik zincirlerinde yaşanan aksamalara çözüm bulmak isteyen şirketler üretimlerini Batı’ya kaydıracak.
Ancak burada işçilik maliyeti yüksek olduğu için otomasyonu, yani robotlarla üretimi tercih edecekler. Bu eğilim popülizmi ve aşırı milliyetçiliği besleyecek.
6) Balkanizasyon: Koronavirüs salgını küreselleşmeyi tersine çevirirken korumacılık yükselecek. Sadece insanın değil, malların emeğin, teknolojinin ve verinin dolaşımı da sınırlandırılacak.
Dünya fragmante olacak. Bir zamanlar Balkan ülkelerinde olduğu gibi Batı’dan kopuk, anti-demokratik rejimler güç kazanacak.
POPÜLİST LİDERLER İŞSİZLİKTEN GÜÇ ALACAK
7) Demokrasi karşıtı dalga: Yukarıda anlatılan eğilimler özgürlükçü demokrasinin dünyada gözden düşmesine yol açacak. Popülist liderler artan işsizlik ve büyüyen eşitsizlikten güç alacak.
İşçiler ve orta sınıf, popülist söyleme daha fazla prim verecek.
8) Amerika ile Çin’in jeo-stratejik ayrılığı: Dünyanın iki süper gücü birbirlerinden uzaklaşacaklar, işbirliği imkânları azalacak. ABD Başkanı Donald Trump’ın Koronavirüs salgını sebebiyle Çin’i suçlaması bunun ilk işareti.
9) Yeni soğuk savaş: Amerika, Çin’in yanı sıra İran, Rusya gibi ülkelerle de ilişkilerini sertleştirecek. Sanal savaşlar ile başlayan süreç konvansiyonel savaşlara kadar gidebilecek.
10) Çevresel yıkım: Koronavirüs salgınıyla birlikte iklim değişikliği ve insanlığın dünyaya verdiği zararların çevresel sonuçları daha da artacak.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Yatırımcıların dikkat kesildiği iktisatçıların başında gelen Profesör Nouriel Roubini, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının eşi görülmemiş bir krize yol açtığını kaydetti.
Dünya ekonomisinde 1929 Büyük Ekonomik Buhranı'na benzer büyük bir depresyonun kaçınılmaz hâle geldini ifade eden Roubini, The Guardian gazetesinde yayımlanan makalesinde Korona Krizi'ne dair değerlendirmelerde bulundu.
Roubini, "Büyük Depresyon" diye tarif ettiği Korona Krizi'nde neler olacağını şöyle özetledi:
1) Koronavirüs’e karşı açılan dev destek paketleri zaten çok yüksek olan kamu borçlarını sürdürülemez bir noktaya çıkaracak. Özel sektör borçları da sürdürülemez bir noktada olduğu için kaçınılmaz biçimde temerrütlere ve iflaslara yol açacak.
Profesör Nouriel Roubini, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sonrası siyasetten ekonomiye her alanda köklü değişiklikler olacağını, otoriterliğin güç kazanacağını söyledi.
2) Demografik saatli bomba: Salgın sağlık sistemine çok daha fazla kaynak ayrılmasını zorunlu kılıyor, fakat Batı ülkeleri yaşlı toplumlar; sosyal güvenlik sistemini ayakta tutacak genç çalışanların sayısı yetersiz. Bu durum borcu daha da artıracak.
3) Deflasyon: Salgın petrolde olduğu gibi emtialarda ve diğer ürünlerde sert fiyat düşüşlerine yol açacak. Sadece emtia fiyatları değil, yüksek işsizlik sebebiyle emeğin de fiyatı (yani maaşlar) düşecek.
ÜRETİM DOĞU'DAN BATI'YA KAYACAK
4) Stagflasyon: Küreselleşmenin geriye çevrilmesi ve korumacılıktaki artış, ekonomilerin yavaşlamasına yol açacak. Salgına karşı uygulanan negatif faiz politikası enflasyonu canlandıracak.
5) Otomasyon: Salgın sebebiyle tedarik zincirlerinde yaşanan aksamalara çözüm bulmak isteyen şirketler üretimlerini Batı’ya kaydıracak.
Ancak burada işçilik maliyeti yüksek olduğu için otomasyonu, yani robotlarla üretimi tercih edecekler. Bu eğilim popülizmi ve aşırı milliyetçiliği besleyecek.
6) Balkanizasyon: Koronavirüs salgını küreselleşmeyi tersine çevirirken korumacılık yükselecek. Sadece insanın değil, malların emeğin, teknolojinin ve verinin dolaşımı da sınırlandırılacak.
Dünya fragmante olacak. Bir zamanlar Balkan ülkelerinde olduğu gibi Batı’dan kopuk, anti-demokratik rejimler güç kazanacak.
POPÜLİST LİDERLER İŞSİZLİKTEN GÜÇ ALACAK
7) Demokrasi karşıtı dalga: Yukarıda anlatılan eğilimler özgürlükçü demokrasinin dünyada gözden düşmesine yol açacak. Popülist liderler artan işsizlik ve büyüyen eşitsizlikten güç alacak.
İşçiler ve orta sınıf, popülist söyleme daha fazla prim verecek.
8) Amerika ile Çin’in jeo-stratejik ayrılığı: Dünyanın iki süper gücü birbirlerinden uzaklaşacaklar, işbirliği imkânları azalacak. ABD Başkanı Donald Trump’ın Koronavirüs salgını sebebiyle Çin’i suçlaması bunun ilk işareti.
9) Yeni soğuk savaş: Amerika, Çin’in yanı sıra İran, Rusya gibi ülkelerle de ilişkilerini sertleştirecek. Sanal savaşlar ile başlayan süreç konvansiyonel savaşlara kadar gidebilecek.
10) Çevresel yıkım: Koronavirüs salgınıyla birlikte iklim değişikliği ve insanlığın dünyaya verdiği zararların çevresel sonuçları daha da artacak.
[Samanyolu Haber] 29.4.2020
Dünyayı değiştirmek hâlâ mümkün mü? [Can Bahadır Yüce]
Bir hülya (hayalle rüya karışımı) olarak ‘dünyayı değiştirmek’ten artık pek söz eden yok. Dünyayı değiştirmek bir ihtimalden çok nostaljik bir hatıra sanki. Peki, ‘dünyayı değiştirmek’ten ne anlamalıyız? Edebiyat bütün bunların neresinde duruyor?
CAN BAHADIR YÜCE -29 Nisan 2020
Bir belirsizlik kıskacında sıkışıp kaldık. Şu sıkışmışlık halinde en çok bundan sonraki hayatımızın nasıl değişeceği konuşuluyor: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, salgın eski alışkanlıklarımızı unutturacak, insan ilişkileri farklılaşacak… Bu kehanetlerde pek değinilmeyen bir şey var: Dünya bizi değiştirirken, bizim onu değiştirme yeteneğimiz yok oluyor. Bir hülya (hayalle rüya karışımı) olarak ‘dünyayı değiştirmek’ten artık pek söz edilmiyor. Dünyayı değiştirmek bir ihtimalden çok nostaljik bir hatıra sanki.
Dünyayı değiştirebilmek gerçekten bir geçmiş zaman düşü mü? İnsanlığın son iki yüzyılını bu düş biçimlendirdi. On dokuzuncu yüzyılda ideolojiler dünyayı değiştirmek üzere yola çıkmıştı (“dünyanın çocukluk çağı” bitiyordu), geçen yüzyılsa uçlara savruldu. (Eric Hobsbawm’ın kısa yirminci yüzyılı “aşırılıklar çağı” diye vaftiz etmesi boşuna değil. Yeni Hobsbawm biyografisinde* Richard J. Evans, dünyayı değiştirme arzusunun tarihçi için hem bir entelektüel saplantı hem bir yaşam biçimi olduğunu ayrıntılarıyla anlatıyor. Geçen yüzyılın yazgısı buydu.)
Peki, ‘dünyayı değiştirmek’ten ne anlamalıyız? Değişim olumlu bir evrilme demekse, yirminci yüzyıl çoğu hayal kırıklığıyla sonuçlanan bir dizi deneyimin sahnesiydi. Nihayetinde Hitler’in, Stalin’in, Pol Pot’un şekil verdiği bir çağdan söz ediyoruz.
Dünyayı değiştirmek için yola çıkıp düş kırıklığı yaşayanlar ya anlaşılmadıklarından ya da dünyanın değişime hazır olmadığından yakındılar. (Türkiye’de 70’lerde düzeni değiştirmek ve ‘halkı kurtarmak’ için dağa çıkan devrimci gençler kurtarmak istedikleri halkın eliyle güvenlik güçlerine teslim edilmişti.) Yirminci yüzyılın sonuna gelinirken hikâyenin kahramanları, dünyayı değiştirmek isterken dünyanın değiştirdiği insanlardı.
Bugün dünyayı değiştirme hayali kuranlara omuz silken ya da küçümsemeyle bakanların zihninde belki bütün bu düş kırıklıklarının izleri vardır. (Greta Thunberg’e burun kıvıranların çoğunun eski kuşaktan olması rastlantı mı?)
Dünyanın nasıl değişeceği sorusu bize geçen yüzyıldan miras kaldı. Örneğin sadece fikirlerle dünyayı değiştirmek mümkün mü? (Dünyanın az da olsa değişeceğine inanmıyorsa niçin masaya oturup yazsın insan?) Eylem gerekli mi? Bu aydın çıkmazı, aydın-kurtarıcı geleneğiyle de ilişkilidir. Bizde ve Amerika’da cılız, Avrupa’da güçlü olan bu gelenek aydının toplumdaki yeri hakkında da ipucu verir. (Niçin birçok konuda söz söyleme ihtiyacı duyduğunu soran Amerikalı gazeteciye “Sizin anlamanız zor,” derken bunu kastediyordu Umberto Eco). Avrupalı aydın için dünyanın dönüşümüne katkıda bulunmak, hiç değilse tanık olmak başat meseledir. Bizdeyse kurtarıcılık daha çok liderle özdeştir. (Bu yüzden aydınlar bile kurtarıcı bekler.)
Edebiyat bütün bunların neresinde duruyor? Bütün büyük yapıtlar dünyaya karşı birer meydan okuma olduğuna göre yazının dünyayı değiştirmediği söylenemez. Steven Pinker, geride kalan 5 bin yılda şiddet eylemlerinin birden azalmasını edebiyatın yükselişiyle açıklıyordu. Roman ama öncesinde şiiri başka dünyaların var olduğunu gösterip insanlığa empatiyi, daha şefkatli olmayı öğretmiş, yani edebiyat dünyayı değiştirmişti.
Bir de şu var: ‘Dünyayı değiştirme’nin ölçüsü nedir? Dünyayı başka bir kalıba sokmak için illa bir ideoloji var etmek, ülke kurtarmak, devrim yapmak mı gerekir? Bir insan hayatının değişmesine katkı sağlayan biri de dünyayı değiştirmiş sayılmaz mı? (Yıllar önce bir dostum çantasını alıp dilini bilmediği bir ülkeye öğretmenlik yapmaya gitmişti—bu onun dünyayı değiştirme eylemiydi.) Yeri gelmişken, büyük dinlerin peygamberlerinden sonra bence dünyayı en köklü biçimde değiştiren kişi -ateşi ya da tekerleği bulanı tanımadığımıza göre- Roma imparatoru Konstantin: Onun Hıristiyanlığı devlet dini olarak seçmesi tarihin akışını, medeniyeti, kültürü, kısacası her şeyi değiştirdi.
İnsanın dünyayı değiştirmesi giderek zorlaşıyor. Salgın sonrası her şeyin daha kötü olacağına, hiç değilse iyileşmeyeceğine dair kötümserliğin arkasında bu kabulleniş de var. (Bu teslimiyetçiliğe bir itiraz Tuncay Birkan’dan geldi.) İnsanlığın sonunu düşlemek kapitalizmin sonunu düşlemekten kolaydır, diyenlerden değilim ama çok iyimser de olamıyorum. 1920’lerin sonundaki Fransız aydınlarını hatırlayalım: 1929 krizinin ardından Simone de Beauvoir kapitalizmin sonu geldi, faşizm sahneden çekiliyor diye sevindiklerini anlatır. Oysa üç yıl sonra Hitler iktidara gelecek, Mussolini’nin güç gösterilerini İspanya İç Savaşı izleyecektir. Dev bir ekonomik krizin neoliberal kapitalizmi yerle bir edeceğini söylemek hâlâ iyimser bir kehanet.
Yine de bugünlerin en önemli zihinsel uğraşı, dünyayı değiştirme yeteneğimizi hatırlamak olmalı.
Bir virüs karşısında çaresiziz—hayat bizi değiştiriyor, bize sınırlarımızı öğretiyor. Her şeye rağmen bizim onu değiştirebilme ihtimalimizin (hırsımızın değil) varlığı, insanlık durumunu korumamızı sağlayacak. Edebiyat tam da burada işe yarayabilir.
Dünyayı değiştirmek—bütün hayaller gibi güzel ama zor. Bunu hatırlatırcasına bir roman cümlesi gelip belleğin duvarına çarpıyor:
“Hayatı değiştirmek isteyenlerin kimsesi yoktur.”
* Eric Hobsbawm: A Life in History, Richard J Evans, Oxford University Press, 2019.
[Can Bahadır Yüce] 29.4.2020 [Kronos.News]
CAN BAHADIR YÜCE -29 Nisan 2020
Bir belirsizlik kıskacında sıkışıp kaldık. Şu sıkışmışlık halinde en çok bundan sonraki hayatımızın nasıl değişeceği konuşuluyor: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, salgın eski alışkanlıklarımızı unutturacak, insan ilişkileri farklılaşacak… Bu kehanetlerde pek değinilmeyen bir şey var: Dünya bizi değiştirirken, bizim onu değiştirme yeteneğimiz yok oluyor. Bir hülya (hayalle rüya karışımı) olarak ‘dünyayı değiştirmek’ten artık pek söz edilmiyor. Dünyayı değiştirmek bir ihtimalden çok nostaljik bir hatıra sanki.
Dünyayı değiştirebilmek gerçekten bir geçmiş zaman düşü mü? İnsanlığın son iki yüzyılını bu düş biçimlendirdi. On dokuzuncu yüzyılda ideolojiler dünyayı değiştirmek üzere yola çıkmıştı (“dünyanın çocukluk çağı” bitiyordu), geçen yüzyılsa uçlara savruldu. (Eric Hobsbawm’ın kısa yirminci yüzyılı “aşırılıklar çağı” diye vaftiz etmesi boşuna değil. Yeni Hobsbawm biyografisinde* Richard J. Evans, dünyayı değiştirme arzusunun tarihçi için hem bir entelektüel saplantı hem bir yaşam biçimi olduğunu ayrıntılarıyla anlatıyor. Geçen yüzyılın yazgısı buydu.)
Peki, ‘dünyayı değiştirmek’ten ne anlamalıyız? Değişim olumlu bir evrilme demekse, yirminci yüzyıl çoğu hayal kırıklığıyla sonuçlanan bir dizi deneyimin sahnesiydi. Nihayetinde Hitler’in, Stalin’in, Pol Pot’un şekil verdiği bir çağdan söz ediyoruz.
Dünyayı değiştirmek için yola çıkıp düş kırıklığı yaşayanlar ya anlaşılmadıklarından ya da dünyanın değişime hazır olmadığından yakındılar. (Türkiye’de 70’lerde düzeni değiştirmek ve ‘halkı kurtarmak’ için dağa çıkan devrimci gençler kurtarmak istedikleri halkın eliyle güvenlik güçlerine teslim edilmişti.) Yirminci yüzyılın sonuna gelinirken hikâyenin kahramanları, dünyayı değiştirmek isterken dünyanın değiştirdiği insanlardı.
Bugün dünyayı değiştirme hayali kuranlara omuz silken ya da küçümsemeyle bakanların zihninde belki bütün bu düş kırıklıklarının izleri vardır. (Greta Thunberg’e burun kıvıranların çoğunun eski kuşaktan olması rastlantı mı?)
Dünyanın nasıl değişeceği sorusu bize geçen yüzyıldan miras kaldı. Örneğin sadece fikirlerle dünyayı değiştirmek mümkün mü? (Dünyanın az da olsa değişeceğine inanmıyorsa niçin masaya oturup yazsın insan?) Eylem gerekli mi? Bu aydın çıkmazı, aydın-kurtarıcı geleneğiyle de ilişkilidir. Bizde ve Amerika’da cılız, Avrupa’da güçlü olan bu gelenek aydının toplumdaki yeri hakkında da ipucu verir. (Niçin birçok konuda söz söyleme ihtiyacı duyduğunu soran Amerikalı gazeteciye “Sizin anlamanız zor,” derken bunu kastediyordu Umberto Eco). Avrupalı aydın için dünyanın dönüşümüne katkıda bulunmak, hiç değilse tanık olmak başat meseledir. Bizdeyse kurtarıcılık daha çok liderle özdeştir. (Bu yüzden aydınlar bile kurtarıcı bekler.)
Edebiyat bütün bunların neresinde duruyor? Bütün büyük yapıtlar dünyaya karşı birer meydan okuma olduğuna göre yazının dünyayı değiştirmediği söylenemez. Steven Pinker, geride kalan 5 bin yılda şiddet eylemlerinin birden azalmasını edebiyatın yükselişiyle açıklıyordu. Roman ama öncesinde şiiri başka dünyaların var olduğunu gösterip insanlığa empatiyi, daha şefkatli olmayı öğretmiş, yani edebiyat dünyayı değiştirmişti.
Bir de şu var: ‘Dünyayı değiştirme’nin ölçüsü nedir? Dünyayı başka bir kalıba sokmak için illa bir ideoloji var etmek, ülke kurtarmak, devrim yapmak mı gerekir? Bir insan hayatının değişmesine katkı sağlayan biri de dünyayı değiştirmiş sayılmaz mı? (Yıllar önce bir dostum çantasını alıp dilini bilmediği bir ülkeye öğretmenlik yapmaya gitmişti—bu onun dünyayı değiştirme eylemiydi.) Yeri gelmişken, büyük dinlerin peygamberlerinden sonra bence dünyayı en köklü biçimde değiştiren kişi -ateşi ya da tekerleği bulanı tanımadığımıza göre- Roma imparatoru Konstantin: Onun Hıristiyanlığı devlet dini olarak seçmesi tarihin akışını, medeniyeti, kültürü, kısacası her şeyi değiştirdi.
İnsanın dünyayı değiştirmesi giderek zorlaşıyor. Salgın sonrası her şeyin daha kötü olacağına, hiç değilse iyileşmeyeceğine dair kötümserliğin arkasında bu kabulleniş de var. (Bu teslimiyetçiliğe bir itiraz Tuncay Birkan’dan geldi.) İnsanlığın sonunu düşlemek kapitalizmin sonunu düşlemekten kolaydır, diyenlerden değilim ama çok iyimser de olamıyorum. 1920’lerin sonundaki Fransız aydınlarını hatırlayalım: 1929 krizinin ardından Simone de Beauvoir kapitalizmin sonu geldi, faşizm sahneden çekiliyor diye sevindiklerini anlatır. Oysa üç yıl sonra Hitler iktidara gelecek, Mussolini’nin güç gösterilerini İspanya İç Savaşı izleyecektir. Dev bir ekonomik krizin neoliberal kapitalizmi yerle bir edeceğini söylemek hâlâ iyimser bir kehanet.
Yine de bugünlerin en önemli zihinsel uğraşı, dünyayı değiştirme yeteneğimizi hatırlamak olmalı.
Bir virüs karşısında çaresiziz—hayat bizi değiştiriyor, bize sınırlarımızı öğretiyor. Her şeye rağmen bizim onu değiştirebilme ihtimalimizin (hırsımızın değil) varlığı, insanlık durumunu korumamızı sağlayacak. Edebiyat tam da burada işe yarayabilir.
Dünyayı değiştirmek—bütün hayaller gibi güzel ama zor. Bunu hatırlatırcasına bir roman cümlesi gelip belleğin duvarına çarpıyor:
“Hayatı değiştirmek isteyenlerin kimsesi yoktur.”
* Eric Hobsbawm: A Life in History, Richard J Evans, Oxford University Press, 2019.
[Can Bahadır Yüce] 29.4.2020 [Kronos.News]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
Yandaş basının Suriyeli Ali haberi ile imtihanı: ‘Bacağından vuruldu’ diye vermişler
Olayın meydana geldiği 27 Nisanda, polisten kaçan Suriyeli Ali’nin bacağından vurularak yakalandığını yazan DHA, A Haber ve Milliyet’i mahalle sakinlerinin çektiği görüntüler yalanladı.
BOLD- Adana’da işe giderken polis memuru tarafından kalbinden vurularak öldürülen 18 yaşındaki Ali El Hendam olayını ilk duyuran Demirören Haber Ajansı (DHA), A Haber ve Milliyet’in haberi ‘Bacağından vuruldu’ olarak verdiği ortaya çıktı.
Haberin detayında ise Suriyeli Ali’nin bacağından yaralanarak hastaneye kaldırıldığı iddia edildi.
Olayın meydana geldiği 27 Nisanda yapılan haberlerin gerçeği yansıtmadığı, bir vatandaşın olay anını kaydettiği görüntülerin ortaya çıkmasıyla anlaşıldı.
ŞÜPHELİNİN İFADELERİ ORTAYA ÇIKTI
Bu arada savcılık ifadesine ulaşılan polis memuru F.K, görgü tanıklarını Ali El Hendam’ın yürüdüğü ve polisin doğrudan ateş ettiği iddialarını kabul etmeyerek, ”Kesinlikle çocuk yürümüyordu. Beni görünce koşarak kaçtı. Ben de arkasından koştum. Çocuğa doğrudan ateş ettiğim hususu doğru değildir. Tanık beyanlarını kabul etmiyorum” dedi.
RAMAZAN’I SUÇLADI
Mahkemeye çıkarılan şüpheli polis, buradaki ifadesinde ise, “Böyle bir şey yaşandığı için üzgünüm. Normal şartlarda silahı emniyeti açık olarak taşıyoruz. Sokak sıkıntılı olduğu için silahı elime aldım. Silah yanlışıkla ateş aldı. Elim yanlışıkla tetiğe değdi. Silahı elime almanın nedeni havaya ateş açmaktı. Sendeleyip düştüğüm için yorgunluk ve Ramazan dolayısıyla böyle bir olay meydana geldi.” dedi.
NE OLMUŞTU
Adana’da, 20 yaş altı olmasına rağmen çalışmak zorunda olduğu için yasağı delen ve sokakta denk geldiği polis kontrol noktasından kaçmaya çalışan Suriyeli 18 yaşındaki Ali El Hemdam, kendisini kovalayan polis F.K tarafından kalbinden vurarak öldürüldü. Aynı gün haberi geçen DHA, A Haber ve Milliyet Suriyeli gencin bacağından vurulduğunu iddia etmişti. Olay anını çeken bir vatandaşın paylaştığı görüntüler gerçeği ortaya çıkarmıştı. Mahkemeye çıkarılan polis memuru F.K, ise kasten adam öldürme suçundan tutuklanmıştı.
[Bold Medya] 29.4.2020
BOLD- Adana’da işe giderken polis memuru tarafından kalbinden vurularak öldürülen 18 yaşındaki Ali El Hendam olayını ilk duyuran Demirören Haber Ajansı (DHA), A Haber ve Milliyet’in haberi ‘Bacağından vuruldu’ olarak verdiği ortaya çıktı.
Haberin detayında ise Suriyeli Ali’nin bacağından yaralanarak hastaneye kaldırıldığı iddia edildi.
Olayın meydana geldiği 27 Nisanda yapılan haberlerin gerçeği yansıtmadığı, bir vatandaşın olay anını kaydettiği görüntülerin ortaya çıkmasıyla anlaşıldı.
ŞÜPHELİNİN İFADELERİ ORTAYA ÇIKTI
Bu arada savcılık ifadesine ulaşılan polis memuru F.K, görgü tanıklarını Ali El Hendam’ın yürüdüğü ve polisin doğrudan ateş ettiği iddialarını kabul etmeyerek, ”Kesinlikle çocuk yürümüyordu. Beni görünce koşarak kaçtı. Ben de arkasından koştum. Çocuğa doğrudan ateş ettiğim hususu doğru değildir. Tanık beyanlarını kabul etmiyorum” dedi.
RAMAZAN’I SUÇLADI
Mahkemeye çıkarılan şüpheli polis, buradaki ifadesinde ise, “Böyle bir şey yaşandığı için üzgünüm. Normal şartlarda silahı emniyeti açık olarak taşıyoruz. Sokak sıkıntılı olduğu için silahı elime aldım. Silah yanlışıkla ateş aldı. Elim yanlışıkla tetiğe değdi. Silahı elime almanın nedeni havaya ateş açmaktı. Sendeleyip düştüğüm için yorgunluk ve Ramazan dolayısıyla böyle bir olay meydana geldi.” dedi.
NE OLMUŞTU
Adana’da, 20 yaş altı olmasına rağmen çalışmak zorunda olduğu için yasağı delen ve sokakta denk geldiği polis kontrol noktasından kaçmaya çalışan Suriyeli 18 yaşındaki Ali El Hemdam, kendisini kovalayan polis F.K tarafından kalbinden vurarak öldürüldü. Aynı gün haberi geçen DHA, A Haber ve Milliyet Suriyeli gencin bacağından vurulduğunu iddia etmişti. Olay anını çeken bir vatandaşın paylaştığı görüntüler gerçeği ortaya çıkarmıştı. Mahkemeye çıkarılan polis memuru F.K, ise kasten adam öldürme suçundan tutuklanmıştı.
[Bold Medya] 29.4.2020
Kendini üst geçide asan kişiyi çaresizlik intihara sürüklemiş
İstanbul Aksaray’da kendini üst geçitte asarak yaşamına son veren kişinin bıraktığı not sosyal medyada gündem oldu. İntihar notunda “Koronavirüs öldürmedi beni ama sahipsizlik, çaresizlik, umutsuzluk, tükenmişlik öldürttü” ifadeleri dikkat çekti.
BOLD – İstanbul Aksaray’da iki hafta önce üst geçide kendisini asarak hayatına son veren vatandaşın ardından bıraktığı not yürek burktu.
ÇARESİZLİK, UMUTSUZLUK, TÜKENMİŞLİK…
İstanbul Aksaray’da bir kişi kendini üst geçitte asarak yaşamına son verdi. Yaşamına son veren kişinin bıraktığı not ise sosyal medyada gündem oldu. Ekonomik durumu kötü olan ve son günlerde büyük sıkıntı çektiği belirtilen Ahmet Karakeçi adlı vatandaş, “Koronavirüs öldürmedi beni ama sahipsizlik, çaresizlik, umutsuzluk, tükenmişlik öldürttü” notunu bırakarak yaşamını sonlandırdı.
[Bold Medya] 29.4.2020
BOLD – İstanbul Aksaray’da iki hafta önce üst geçide kendisini asarak hayatına son veren vatandaşın ardından bıraktığı not yürek burktu.
ÇARESİZLİK, UMUTSUZLUK, TÜKENMİŞLİK…
İstanbul Aksaray’da bir kişi kendini üst geçitte asarak yaşamına son verdi. Yaşamına son veren kişinin bıraktığı not ise sosyal medyada gündem oldu. Ekonomik durumu kötü olan ve son günlerde büyük sıkıntı çektiği belirtilen Ahmet Karakeçi adlı vatandaş, “Koronavirüs öldürmedi beni ama sahipsizlik, çaresizlik, umutsuzluk, tükenmişlik öldürttü” notunu bırakarak yaşamını sonlandırdı.
[Bold Medya] 29.4.2020
“Metin Feyzioğlu’nun dediği değil neyi diyemediği önemli”
Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’ı eleştirdiği için hakkında resen soruşturma başlatılan Ankara Barosunun Başkanı Erinç Sağkan’dan, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu’na: “Dediği değil, neyi demediği ya da diyemediği önemli. Yargının sopa olarak kullanılmasına tek kelime söyleyememiştir.”
BOLD – Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ı eleştiren açıklaması sebebiyle Ankara Barosu hakkında resen soruşturma başlatıldı. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, “Diyanet İşleri Başkanımıza saldırı, devlete saldırıdır… Herkes haddini bilecek” sözleri de tartışmalara yol açtı.
KANUNUMUZ İNSAN HAKLARINI KORUMAYI GÖREV YÜKLÜYOR
Cumhuriyet’ten İpek Özbey’e konuşan Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan “Avukatlık kanunumuz insan haklarını korumayı bize görev olarak yüklüyor” diye konuştu. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun, açıklamalarına ilişkin “Tasvip etmiyorum” ifadesini de değerlendiren Sağkan, “Sayın Feyzioğlu’nun dediği değil, neyi demediği ya da diyemediği önemlidir. Ankara Barosu özelinde hukuksuzluğa karşı çıkanlara yargının sopa olarak kullanılmasına tek bir kelime söyleyememiştir” dedi.
BAROLARIN İNSAN HAKLARI MÜCADELESİNDE ETKİN YER ALMASI İSTENMİYOR
– Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanı ile ilgili açıklamaların Ankara Barosu yetkisinde olmadığını ifade etti.
Baroların insan hakları mücadelesinde zaman zaman siyasal iktidardan aldığımız tepki. Barolar gibi baskı unsurlarının insan hakları mücadelesinde etkin yer almalarını istemiyorlar. Siyasi parti değiliz. Siyaset, polemik yapamayız. Cevabımız avukatlık kanunu 95. maddesinde vücut bulmaktadır.
– Ne diyor bu madde?
Barolara açıkça yargı bağımsızlığını ve hukukun üstünlüğünü korumak, yine insan haklarını korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmayı bir görev olarak yüklüyor. Yola çıkış noktamız, Diyanet İşleri Başkanı’nın bir kamu görevlisi olarak beyanlarını sunarken yasalarla bağlı olmaları gerektiğidir.
– Erdoğan, “Başkanımıza saldırı, devlete yapılan saldırıdır… Laiklik ilkesiyle bağdaşıyor mu?” dedi.
Ne söylemek istediğini bilemem. Yeni sistemde iki gömleği var. Cumhurbaşkanlığı sıfatıyla yapılan açıklamaysa değerlendirmesinin farklı olması lazım. Siyasi parti lideri sıfatıyla yaptıysa ‘Siyaset yapıyor’ diyebilirim.
– Savcıları göreve çağırdınız ancak Cumhuriyet savcılığı size karşı harekete geçti…
Enteresan bir tabloyla karşı karşıyayız. Savcılık soruşturması öncesi Adalet Bakanı’nca bizlerle ilgili görüş açıklandı. Soruşturma izni verecek makam tarafsızlığını yitirmiş bir makamdır. Yargının bağımsızlığını yitirdiği şu ortamda hakkımızda dava açılabilir, çıkar savunmamızı yaparız.
– TBB Başkanı Feyzioğlu, açıklamanızı tasvip etmediğini söyledi…
Gündemin salgın olması bu süreçte yaşanan insan hakları ihlallerine ses çıkarmamayı gerektirmez. Sayın Feyzioğlu’nun dediği değil, neyi demediği ya da diyemediği önemlidir. Ankara Barosu özelinde hukuksuzluğa karşı çıkanlara karşı yargının sopa olarak kullanılmasına tek bir kelime söyleyememiştir.
[Bold Medya] 29.4.2020
BOLD – Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ı eleştiren açıklaması sebebiyle Ankara Barosu hakkında resen soruşturma başlatıldı. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, “Diyanet İşleri Başkanımıza saldırı, devlete saldırıdır… Herkes haddini bilecek” sözleri de tartışmalara yol açtı.
KANUNUMUZ İNSAN HAKLARINI KORUMAYI GÖREV YÜKLÜYOR
Cumhuriyet’ten İpek Özbey’e konuşan Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan “Avukatlık kanunumuz insan haklarını korumayı bize görev olarak yüklüyor” diye konuştu. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun, açıklamalarına ilişkin “Tasvip etmiyorum” ifadesini de değerlendiren Sağkan, “Sayın Feyzioğlu’nun dediği değil, neyi demediği ya da diyemediği önemlidir. Ankara Barosu özelinde hukuksuzluğa karşı çıkanlara yargının sopa olarak kullanılmasına tek bir kelime söyleyememiştir” dedi.
BAROLARIN İNSAN HAKLARI MÜCADELESİNDE ETKİN YER ALMASI İSTENMİYOR
– Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanı ile ilgili açıklamaların Ankara Barosu yetkisinde olmadığını ifade etti.
Baroların insan hakları mücadelesinde zaman zaman siyasal iktidardan aldığımız tepki. Barolar gibi baskı unsurlarının insan hakları mücadelesinde etkin yer almalarını istemiyorlar. Siyasi parti değiliz. Siyaset, polemik yapamayız. Cevabımız avukatlık kanunu 95. maddesinde vücut bulmaktadır.
– Ne diyor bu madde?
Barolara açıkça yargı bağımsızlığını ve hukukun üstünlüğünü korumak, yine insan haklarını korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmayı bir görev olarak yüklüyor. Yola çıkış noktamız, Diyanet İşleri Başkanı’nın bir kamu görevlisi olarak beyanlarını sunarken yasalarla bağlı olmaları gerektiğidir.
– Erdoğan, “Başkanımıza saldırı, devlete yapılan saldırıdır… Laiklik ilkesiyle bağdaşıyor mu?” dedi.
Ne söylemek istediğini bilemem. Yeni sistemde iki gömleği var. Cumhurbaşkanlığı sıfatıyla yapılan açıklamaysa değerlendirmesinin farklı olması lazım. Siyasi parti lideri sıfatıyla yaptıysa ‘Siyaset yapıyor’ diyebilirim.
– Savcıları göreve çağırdınız ancak Cumhuriyet savcılığı size karşı harekete geçti…
Enteresan bir tabloyla karşı karşıyayız. Savcılık soruşturması öncesi Adalet Bakanı’nca bizlerle ilgili görüş açıklandı. Soruşturma izni verecek makam tarafsızlığını yitirmiş bir makamdır. Yargının bağımsızlığını yitirdiği şu ortamda hakkımızda dava açılabilir, çıkar savunmamızı yaparız.
– TBB Başkanı Feyzioğlu, açıklamanızı tasvip etmediğini söyledi…
Gündemin salgın olması bu süreçte yaşanan insan hakları ihlallerine ses çıkarmamayı gerektirmez. Sayın Feyzioğlu’nun dediği değil, neyi demediği ya da diyemediği önemlidir. Ankara Barosu özelinde hukuksuzluğa karşı çıkanlara karşı yargının sopa olarak kullanılmasına tek bir kelime söyleyememiştir.
[Bold Medya] 29.4.2020
Diyanet’in hesabına göre 4 kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması 3 bin 240 TL
Diyanet İşleri Başkanlığı, bir kişinin temel gıda ihtiyaçları için günlük 27 TL gerektiğini belirledi. 4 kişilik bir ailenin bir aylık gıda harcaması için ise 3 bin 240 TL gerekiyor. Diyanet’in hesapları milyonlarca asgari ücretlinin aç olduğunu ortaya koydu.
BOLD – CHP Genel Başkan Yardımcısı Lale Karabıyık, Diyanet İşleri Başkanlığının bir kişinin temel gıda ihtiyaçları için bir günlük belirlediği 27 TL tutarındaki fitre oranının 4 kişilik bir ailede aylık 3 bin 240 TL’yi bularak asgari ücreti geçtiğine dikkat çekti. Karabıyık, “Diyanet’in asgari ihtiyaç miktarı, milyonlarca kişinin gelir yetersizliğini gösteriyor” dedi.
SOFRALAR ARTIK BORÇLA KURULUYOR
Cumhuriyet’ten Mahmut Lıcalı’nın haberine göre CHP’li Karabıyık, “İş ve Gelir Kaybı Haneleri Mağdur Ediyor” başlığıyla hazırladığı çalışmada, Ramazan ayı dolayısıyla belirlenen fitre tutarını asgari ücretle karşılaştırdı. Diyanet’in fitre tutarının bir kişi için aylık 810 TL tutarında olduğunu vurgulayan Karabıyık, 4 kişilik bir aile için ise aylık 3 bin 240 TL olarak hesaplandığına dikkat çekti. Karabıyık, temel tüketim ürünlerine yapılan zamlar nedeniyle iftar sofralarının maliyeti göz önüne alındığında salgın krizi nedeniyle iş ve gelir kaybı yaşayan bir ailenin sofrasını bile borçla kurar hale geldiğini dile getirdi.
ASGARİ ÜCRET TEMEL İHTİYAÇLARI KARŞILAMIYOR
Diyanet’in temel gıda ihtiyacı için belirlediği tutar dikkate alındığında asgari ücretin kira, fatura ve diğer harcamaları karşılamadığını hatırlatan Karabıyık, “Cep yakan iftariyelik fiyatları nedeniyle sadece peynir, zeytin, domates, salatalık ve çay ile kurulan iftar sofraları bile dört kişilik bir aile için günlük 20TL – 25TL’ye mal oluyor. Vatandaş, temel ürünlere gelen zamlar nedeniyle sofrasını yüzde 25 zamlı kuruyor” dedi. Aile sigortası uygulamasının yaşama geçirilmesi gerektiğini söyleyen Karabıyık, “Bugün, aile sigortası olsaydı vatandaş, barınma, yeme içme ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılaması için asgari düzeyde bir destek alacaktı” dedi.
[Bold Medya] 29.4.2020
BOLD – CHP Genel Başkan Yardımcısı Lale Karabıyık, Diyanet İşleri Başkanlığının bir kişinin temel gıda ihtiyaçları için bir günlük belirlediği 27 TL tutarındaki fitre oranının 4 kişilik bir ailede aylık 3 bin 240 TL’yi bularak asgari ücreti geçtiğine dikkat çekti. Karabıyık, “Diyanet’in asgari ihtiyaç miktarı, milyonlarca kişinin gelir yetersizliğini gösteriyor” dedi.
SOFRALAR ARTIK BORÇLA KURULUYOR
Cumhuriyet’ten Mahmut Lıcalı’nın haberine göre CHP’li Karabıyık, “İş ve Gelir Kaybı Haneleri Mağdur Ediyor” başlığıyla hazırladığı çalışmada, Ramazan ayı dolayısıyla belirlenen fitre tutarını asgari ücretle karşılaştırdı. Diyanet’in fitre tutarının bir kişi için aylık 810 TL tutarında olduğunu vurgulayan Karabıyık, 4 kişilik bir aile için ise aylık 3 bin 240 TL olarak hesaplandığına dikkat çekti. Karabıyık, temel tüketim ürünlerine yapılan zamlar nedeniyle iftar sofralarının maliyeti göz önüne alındığında salgın krizi nedeniyle iş ve gelir kaybı yaşayan bir ailenin sofrasını bile borçla kurar hale geldiğini dile getirdi.
ASGARİ ÜCRET TEMEL İHTİYAÇLARI KARŞILAMIYOR
Diyanet’in temel gıda ihtiyacı için belirlediği tutar dikkate alındığında asgari ücretin kira, fatura ve diğer harcamaları karşılamadığını hatırlatan Karabıyık, “Cep yakan iftariyelik fiyatları nedeniyle sadece peynir, zeytin, domates, salatalık ve çay ile kurulan iftar sofraları bile dört kişilik bir aile için günlük 20TL – 25TL’ye mal oluyor. Vatandaş, temel ürünlere gelen zamlar nedeniyle sofrasını yüzde 25 zamlı kuruyor” dedi. Aile sigortası uygulamasının yaşama geçirilmesi gerektiğini söyleyen Karabıyık, “Bugün, aile sigortası olsaydı vatandaş, barınma, yeme içme ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılaması için asgari düzeyde bir destek alacaktı” dedi.
[Bold Medya] 29.4.2020
Demir Ailesinin 6-7 Eylül’ü: Aileden 8 kişi tutuklandı malları talan edildi [Cevheri Güven]
Kızı ve torunuyla aynı koğuşta yatan Fatma Demir’in anlattıkları 6-7 Eylül olaylarının 65 yıl sonraki tekrarı: Talan, yağma, organize kötülük…
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – Demir ailesi 28 yıldır Fethiye’de yaşayan Erzurumlu bir aile. 15 Temmuz sonrası ailenin 8 ferdi cezaevine girdi. Yaşadıkları, İstanbul’da azınlık mallarının yağmalandığı 6-7 Eylül olaylarının 65 yıl sonraki tekrarı gibi. Köy kahvesinde alınan mallarının yağmalanması kararından, talan edilen varlıklarına; kızı ve torunuyla aynı koğuştaki mahpusluk günlerinden, tek kıyafetle geçirdiği aylara kadar Fatma Demir’in anlatımıyla bir ailenin 15 Temmuz sonrası yaşadıkları..
POLİS: HAZİNE BULDUK
Fatma Demir ve eşi Mevlüt Demir, 15 Temmuz sonrası pasaportları iptal edilip mal varlıklarına tedbir konulunca, yaklaşan tehlikeyi beklemeye başlarlar.
Ardından beşi aynı gün olmak üzere ailenin 8 ferdi cezaevine girer. Fatma Demir, eşi Mevlüt Demir, oğlu, kızı, gelini, iki damadı ve torunu.
O günü ve sonrasını Fatma Demir anlatıyor:
“Oğlum Onur, gelinim Ezgi, kızım Esra, damadım Mahmut bizi ziyarete gelmişlerdi. Bir aradayken polis baskını oldu. 6 saat bizi bir kanepeye dizdiler hiç harekete izin vermeden. Hatta torunumun sütünü vermek için hemen yanımızdaki dolaba gitmeme bile izin vermediler. O sırada eşim ve kızım dışarıdaydı. Bizi 6 kişi gözaltına aldılar. Polisler telefonda amirlerine ‘hazine bulduk’ diyorlardı. Prim alıyorlar sanırım bu işten.
Nezarethanede 11 gün kaldık. Günlük adli tabibe götürülürken birbirimize bakmamız dahi yasaklanmıştı. 11 gün sonunda 4.5 saat ifadeye aldılar. Uzun yüzlü, uzun boylu, sakallı bir polis, masanın üstünden uzanıp sanki dövecekmiş gibi, bağıra bağıra masaya vura vura sorgu yaptı. ‘Konuş be kadın konuş’ diyor. Ben 54 yaşındayım, bana kim seni evlendirdi diye soruyor. Ben Erzurum’da köy yerinde evlendim diyorum. Kim evlendirdi diyor. Babam evlendirdi diyorum. Tuhaf sorular. 4.5 saatte öyle bir hale geldim ki o baskı altında, başıma bir şeyler oldu. Sonra ‘bundan bir şey olmayacak alın götürün’ dedi. Sanki ne konuşacaksam.
Sonra herkes tutuklandı. Üç ayrı ile dağıttılar bizi soy isimlerimizin aynı olması nedeniyle cezaevi içi görüş de yapamayalım iyice eziyet olsun diye.”
“TEK KIYAFETİM VARDI ONU DA ÇIKARMAMI İSTEDİLER”
Ailenin tüm fertleri tutuklanınca, cezaevine ne kıyafet getiren olmuş ne de hesaplarına para yatırabilen:
“Denizli T Tipi Cezaevine gönderildim. Bana elbise getiren, hesabıma para yatıran olmadı. Hepimiz aynı durumdaydık. Varlık içinden yokluğa düştük. Eşim müteahhit idi durumumuz iyiydi. Bir anda tepeden aşağıya düştük ekonomik olarak.
Lacivert bir elbise ve yeşil pardösüm vardı üzerimde. Cezaevinde lacivert ve yeşil renk yasakmış. Bana çıkart diyorlar. Başka kıyafetim yok diyorum hala ısrar ediyorlar. Başımdaki lacivert boneyi bile aldılar. Başka kıyafetim yok diyorum, yasak diyor. Çok zorladılar. O zaman beyaz bir bez getirin ben deli gibi sarınayım gireyim. Elbisesiz girecek değilim cezaevine dedim
Koğuşta götürdüler koğuşta genç öğrenci kızlar, genç öğretmenler, vardı ben onlara göre kiloluyum, kıyafetleri de bana olmuyor. Elimi kaldırıp dua edecektim, Allah’ım bir tane kilolu biri gelse de buraya bana kıyafet verse diye. Oysa eşim avukatla yeteri kadar kıyafet göndermiş ancak avukat bize vermediği halde eşime verdiğini söylemiş ben bu kıyafetleri ceza evinden çıktıktan sonra avukatın arabasından 5 ay sonra alabildik avukat da ayrı bir zulüm yaşattı.
Levent, Annesiyle birlikte anneannesinin olduğu koğuşa konuldu.
KOĞUŞUN KAPISI AÇILDI KIZIM GİRDİ İÇERİYE
Fatma Demir’in ziyaretçisiz geçirdiği tutukluluğunun ikinci ayında bir gün koğuşundan içeri kızı girer:
“Bir gün koğuşun kapısı açıldı. Yemek saati dışında açılınca biri geldi diye düşünüyoruz. Yerini hazırlıyoruz yardım ediyoruz. Ben de merdivenleri koşarak indim kapı açıldı bir baktım kızım karşımda.
O ‘anne’ dedi ben ‘kızım’ dedim. Sarılıp kucaklaştık bizle beraber koğuştaki herkes ağlıyordu. Kızım babasının da kendisiyle tutuklandığını söyledi. Benim sol tarafımda bir titreme başladı. Uzun sure devam etti. Haftalarca revire gittik, bana çok ağır haplar verdiler. Tabi ne hapı olduğunu bilmiyoruz. Reçeteyi vermiyorlar, sadece kapsülü veriyorlar. Koğuştaki herkesi eğlendiren moral veren bir insanken yatakta robot gibi oturan bir insana dönüştüm. Herkes sana ne oluyor demeye başladı. Sonra öğrendik ki vahşice etrafına saldıran insanlara sakinleşmesi için verilen çok yüksek dozda bir ilaçmış. Ben tamamen kendimi kaybetmiş robot gibi duruyordum. İlaçları tahliye olduktan sonra doktora sorduk çok ağır olduğunu söyledi. Bırakınca günler içinde kendime geldim. Böyle yanlış ilaçlar da veriliyor cezaevinde beyinleri uyuşturuyorlar.
Baba oğul koğuş arkadaşı olular.
Kızımla üç ay kaldım. Kızım üç tane çocuğunu kaybetmişti. Dördüncüyü tedaviyle dünyaya getirebildi. Tabi kızım çocuğunu çok özlüyor, Levent diye sabahlara kadar ağlıyordu. Dayanamadı, torunum Levent’i de yanımıza aldık.
Torunum, kızım, ben aynı koğuştaydık. Damadımla eşim diğer koğuşta oğlum ve bir damadım Muğla cezaevinde, gelinim Aydın cezaevinde tutukluyduk. Oğlum Onur’u babasının yanına nakil için belki yüzlerce dilekçe yazarak yaptırdık. Çünkü babasının hastalıkları vardı ve bakıma ihtiyacı vardı. Baba oğul 1 yıl beraber kaldılar. Yargıtay oğlumun cezasını onayınca oğlumu ayırıp başka koğuşa götürdüler. Oğlum, ‘babam rahatsız diye ben buraya geldim. Cezaevi müdürüyle görüşsek bizi ayırmasa’ demiş. Beyin damarlarında tıkanıklık var ameliyat olamadı tutukluluk nedeniyle. Sırf bu cümleyi dedi diye, acil müdahale timi gelmiş, oğlumun başını bastıra bastıra götürmüşler. Götürüyorlar işkence odasına. Soyunmasını istemişler. Ses geçirmeyen duvarları yumuşatılmış bir oda. Oğlum bize de tam anlatmıyor artık ama zorla soyuyorlar sonra ellerini arkadan kelepçelemişler, ayaklarını da bağlayıp yüz üstü yatırmışlar. Saatler sonra ‘aklın başına geldi mi’ diyerek geri gelmişler. Sadece müdüre babasının hastalığını izah etmek istediği için bunu yapmışlar. Sonra zaten müdüre soruyorlar, olmaz deyince kimse ısrar da etmiyor zaten.”
TORUNUM KOĞUŞUN TESELLİSİYDİ
Fatma Demir, cezaevinde tek oyuncağı süpürge sapı olan torunuyla geçen günleri anlatıyor:
“Çocuk sürekli dışarı çıkmak istiyor kapıyı zorluyor. Oyuncak yok, bir fırça var yeri süpürdüğümüz onun sapıyla oynuyordu. Yataklara tırmanıyor, düşüyor ağlıyor. Merdiveni inip çıkıyor düşüyor. Biraz dillenince, ‘üzülmeyin az kaldı’ diyordu herkesi güldürüyordu. Normalde çocuklar pırasa gibi yemekleri sevmez ama o mecburen öyle yediği için, ‘bugün pırasa canım istiyor’ diyor, pırasa geliyor. Bugün yumurta gelse diyor yumurta geliyor. Çocuk ne derse o geliyor. Arkadaşlar üşüşüyor başına Levent şunu istesene diyorlardı.
Biri ağlasa başına gidiyor, ‘çok az kaldı zaten çıkacağız’ diyor teselli ediyor. Annesiyle iki sene boyunca çok mahkemeye gitti. Mahkemede bir gün kalkıp namaz kılıyor. Cezaevinde sadece kadınları gördüğü için namazda yazma isterim diye tutturuyordu. Sıfır kollu ya da kısa kollu, şort giydiremedik çocuğa. Kameralar olduğu için biz sürekli kıyafetimize dikkat ediyorduk, tesettüre… Çocuk da kimse kısa kol giymiyor diye giymiyordu. Sonradan kreş oldu cezaevinde ama çocuk dışarı çıkamıyor, gitmiyordu. Sonra gidince oyunu, beline bir şeyler bağlıyor anahtar gibi. Gardiyan oluyor. Kapıları açmaya çalışıyor, sizi görüşe götüreceğim diyor. Sizi görüş salonuna alayım diyor.”
CİĞERİMİN PARÇASINI BIRAKARAK ÇIKTIM
5 aylık tutukluluğun ardından Fatma Demir, ailesinden 8 kişinin tutuklu olması nedeniyle serbest bırakılır:
“Normalde biri tahliye olunca avluda ‘tahliye tahliye’ diye ismini bağırıyorlar, alkışlarla uğurluyorlar. Ben tahliye olurken bunlar olmadı. Sanki evden çıkan gelinin annesiyle ayrılırken üzüldüğü gibiydi. Ben çıkıyorum ama kızım ve torunumu bırakıyorum. Aileden 7 kişiyi bırakıyordum. Ciğerimden parça bırakır gibi. Herkes ağladı, dönüp baktım kızım Esra el sallıyordu arkamdan, çok zordu.
Sonra çıkınca, Aydın, Muğla, Denizli arasında ailemden 7 kişi arasında görüş turu yapmaya başladım. Görüşler sabah erkenden olduğu için bir gün önce o ile gitmeniz gerekiyor. Çok sıkıntılıydı. Haftada bir tek Pazar günü Fethiye’de kalabiliyordum, geri kalanı hep yollardaydım.
KÖYLÜ KAHVEDE TOPLANIP YAĞMA KARARI ALMIŞ
Oldukça varlıklı olan Demir ailesinin mal varlığı bir taraftan kamu eliyle diğer taraftan halk tarafından yağmalanmaya başlanır. Ailenin yaşadıkları 7-6 Eylül 1955’te Rum mallarının yağmalanması olayını hatırlatıyor:
“Banka hesaplarımıza mallarımıza bloke koydular ama borçlar faizle büyümeye devam ediyordu. Çıkınca icralarla, fahiş artırılan borçlarla uğraşmaya başladım.
Yaylada yeni bir arazi almıştık. 23 dönüm arazi, 5 dönüm de şeftali bahçesiydi. Çok güzel kaliteli, şeftaliler. Bir kere topladık. Benden sonra damadım tahliye olunca hadi gidip şeftali toplayalım dedik. Gittik, şeftaliyi bırakın ağaçları yok. Orada bahçemizi emanet ettiğimiz komşu, traktörü sokup bütün şeftalileri köklerinden kesmiş, kendisine tarla yapmak için. Bizim 50 tane şeftali ağacımızı yok etmiş, ceviz ağacımızı kesmiş, armutları, zeytinleri, kavakları kesmiş satmışlar. Köyün kahvesinde konuşmuşlar, bu evi arsayı teröristler almış, burayı yakalım diye. Evin camlarını kırıp içeri girmişler. Bahçedeki sulama sistemini, motoru söküp kendi bahçelerine götürmüşler. Arazi 28 dönüm, istediğin gibi ek biç diye iyilik yaptığımız köylü, 50 şeftali ve ceviz ağacımızı keşmiş. Bizim niyetimizle onlarınki çok farklıymış.”
Fatma Demir tahliye olduktan sonra mallarının talan edildiği gerçeğiyle karşılaşır.
TALAN SÜRECİ
“Daha dört ay bindiğimiz sıfır arabamız vardı. Yayladaki komşu birisine emanet edip evin önünde branda ile üzerini kapatmıştık. Biz içerideyken bir polis yayladaki evin önünden çekici ile gece çalmış. Yaklaşık 1 sene binmiş. Biz arabayı emniyette sanıyoruz. Gelip kapılarını tornavida gibi bir şeyle açmışlar. Polis almış götürmüş binmiş. Biz emniyette yediemin deposunda zannediyoruz.çalındığını bir buçuk yıl sonra öğrendik. Çaresiziz olunca herkes bir şey yapıyor..
Yarım kalan inşaatlar vardı. Adam evin içine 40 bin harcamış bizden 120 bin istiyor. Hem malımızı Milli Emlak’a devrediyolar hem de elektrik su faturalarını ödemeyip bize borç çıkartıyorlar. Sürekli borç ödedim. Ben iki senedir hala sokaklarda, adliye, icra dairesi, topu dairesi uğraşıp duruyorum.
Ofisi Milli Emlak’a devretmişler. Evimizin olduğu 4 katlı bina vardı o satıldı. Borçlar vardı bankalara onlar katlana katlana birkaç kat faizle geldi. Eşimin üzerine olan hiçbir şey satılmıyordu. Benim üzerime olan şeyleri sattık. Evimden olup kiraya çıktım. 2017 yılında hiç bir işimiz yoktu yinede 10 bin gelir vergisi 8 bin KDV borcu çıkarmışlar. Zamanında ödenmedi diye 35 bin TL ceza yazmışlar. Hesaplarımızdaki blokeleri kaldırmıyorlar, mallarımız satılamıyor, hepimiz tutuklu, alacaklarımızı tahsil edemiyoruz, bu olmayan vergi borcu 78 bin TL olmuş, bu borç içinde tüm mal varlığına tedbir koydular.
Eşimin emekli maaşını vermediler, aylarca uğraştık. Doktor gelinim çok uğraştı. Sonra paranızı PTT’ye göndereceğiz siz alın dediler. Nasıl oldu anlamadım. Herkes kendi arasında bir şeyler yapıyor.”
27 BİN ALAN AVUKATIN İŞİ EŞİMİN YERİNİ ÖĞRENENE KADARMIŞ
“Bir avukat tuttuk. Tüm ailenin avukatlığını yapacaktı, vekaletname bile almamış, eşim ve kızımın yerini öğrenene kadar sürdürdü avukatlığı. Başka yerlere çalışıyormuş bilemedik. Kıyafetleri de vermemiş. 27 bin lira da para aldı hiç avukatlık yapmadı. Çile içinde çile yaşadık. Rabbim her şeyden haberdar.”
Fethiye’nin saygın işadamlarından Mevlüt Demir ailesiyle birlikte zor bir süreci göğüsler.
EŞİM TAHLİYE OLDU EVİNİN ADRESİNİ BİLMİYOR
“Eşim tahliye oldu. Evi satılmış, inşat malzemeleri ve ısı yalıtım izolasyon malzemeleri satan iş yerimiz vardı oda satılmış, kiraya çıktığım evin adresini bilmiyor. Arabası yok, evi yok, işi yok, ofis yok, dükkanlar satılmış. 300 bin liralık malzeme vardı içinde sadece 60 bine sattılar. Çaresizlik.
Eşim, ‘bu ülkeye çok vergi ödedim, ülkemi çok sevdim ama şuan çok kırgınım hiçbir iş yapmak istemiyorum’ diyor. Biraz zaman geçmesi lazım.
Şimdi de ofisimizin Milli Emlak’a hukuksuz devriyle ilgili tazminat davası açmayacağımıza, şikayetçi olmayacağına dair ıslak imzalı yazı verirsek dört yıldır mühürlü olan ofisi devredeceklerini söylüyorlar. Eşim de 100 tane daha ofis verseler hakkımdan vazgeçmeyeceğim dedi. Öyle hala kapalı duruyor. Her şey gitti. Tek maaşla iki kira ödüyoruz. Elhamdülillah idare ettik ediyoruz.
SABRIMIZI DA METANETİMİZİ DE KORUDUK
İnsanların ailesinden sadece bir kişi tutuklanınca psikolojisi bozuluyor biz 8 kişi tutuklandık ama psikolojimizi koruduk. Herkesi ziyarete gelen var, açık görüş kapalı görüş. Beni ziyarete gelen yoktu. Görüş günlerinde mutfak nöbetçiliğini hep ben yapıyordum. Arkadaşlar üzülüyorlardı. Ben üzülmüyordum. Sahipsizlerin sahibi var. Allah istemezse sararmış bir yaprak bile düşmez. Sabrım ve metanetim vardı çok şükür. Şuanda bu yaşadıklarımızı geri verseler, üstüne yüz katını verseler önemli değil. Biz hayatımızdan memnunuz. Allah kimseyi pişman etmesin.
EVİMİZE OYUNCAK SİLAH SOKMADIK TERÖRİST DEĞİLİZ
Fatma Demir, infaz yasasıyla umutlandıklarını söylese de çok da beklentiye girmediklerini belirtiyor ve aftan öte adalet belediklerini dile getiriyor:
“Biz terörist değiliz. Torunum oyuncak tabanca almak istediğinde eşim onu ikna etmiş aldırmamıştı. Biz evimize oyuncak silah bile sokmayan insanlarken silahlı terör örgütü üyesi olmakla yargılandık. Rabbim her şeyi görüyor.”
BULUTU DENİZ SANAN ÇOCUKLAR
Cezaevindeki çocukların durumuna da değinen Fatma Demir, torunu Levent’in yaşadığı travmalarla sözlerini tamamlıyor:
“Torunum Levent mahkemeden bir gün önce heyecandan uyumuyor. Annesi oğlum uyusana diyor, çocuk anne yarın mahkememiz var uyuyamıyorum diyor. Mahkemede kızımın tutukluluğuna devem kararı verecekken, Levent hakime, ‘amca bizi bırak ben tavada yağda yumurtayı özledim burada çok kaldık artık eve gidelim’ diyor. 4 yaşında en çok kullandığı kelimeler; mahkeme, tahliye, duruşma, gardiyan, üzülmeyin az kaldıydı.
Tahliye olunca gökyüzündeki bulutları gösterip bunlar deniz mi diye sordu. Denizi götürüp gösterdik. Arabaya binince kucağımıza tırmanıyordu, korkudan.”
[Cevheri Güven] 29.4.2020 [Bold Medya]
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – Demir ailesi 28 yıldır Fethiye’de yaşayan Erzurumlu bir aile. 15 Temmuz sonrası ailenin 8 ferdi cezaevine girdi. Yaşadıkları, İstanbul’da azınlık mallarının yağmalandığı 6-7 Eylül olaylarının 65 yıl sonraki tekrarı gibi. Köy kahvesinde alınan mallarının yağmalanması kararından, talan edilen varlıklarına; kızı ve torunuyla aynı koğuştaki mahpusluk günlerinden, tek kıyafetle geçirdiği aylara kadar Fatma Demir’in anlatımıyla bir ailenin 15 Temmuz sonrası yaşadıkları..
POLİS: HAZİNE BULDUK
Fatma Demir ve eşi Mevlüt Demir, 15 Temmuz sonrası pasaportları iptal edilip mal varlıklarına tedbir konulunca, yaklaşan tehlikeyi beklemeye başlarlar.
Ardından beşi aynı gün olmak üzere ailenin 8 ferdi cezaevine girer. Fatma Demir, eşi Mevlüt Demir, oğlu, kızı, gelini, iki damadı ve torunu.
O günü ve sonrasını Fatma Demir anlatıyor:
“Oğlum Onur, gelinim Ezgi, kızım Esra, damadım Mahmut bizi ziyarete gelmişlerdi. Bir aradayken polis baskını oldu. 6 saat bizi bir kanepeye dizdiler hiç harekete izin vermeden. Hatta torunumun sütünü vermek için hemen yanımızdaki dolaba gitmeme bile izin vermediler. O sırada eşim ve kızım dışarıdaydı. Bizi 6 kişi gözaltına aldılar. Polisler telefonda amirlerine ‘hazine bulduk’ diyorlardı. Prim alıyorlar sanırım bu işten.
Nezarethanede 11 gün kaldık. Günlük adli tabibe götürülürken birbirimize bakmamız dahi yasaklanmıştı. 11 gün sonunda 4.5 saat ifadeye aldılar. Uzun yüzlü, uzun boylu, sakallı bir polis, masanın üstünden uzanıp sanki dövecekmiş gibi, bağıra bağıra masaya vura vura sorgu yaptı. ‘Konuş be kadın konuş’ diyor. Ben 54 yaşındayım, bana kim seni evlendirdi diye soruyor. Ben Erzurum’da köy yerinde evlendim diyorum. Kim evlendirdi diyor. Babam evlendirdi diyorum. Tuhaf sorular. 4.5 saatte öyle bir hale geldim ki o baskı altında, başıma bir şeyler oldu. Sonra ‘bundan bir şey olmayacak alın götürün’ dedi. Sanki ne konuşacaksam.
Sonra herkes tutuklandı. Üç ayrı ile dağıttılar bizi soy isimlerimizin aynı olması nedeniyle cezaevi içi görüş de yapamayalım iyice eziyet olsun diye.”
“TEK KIYAFETİM VARDI ONU DA ÇIKARMAMI İSTEDİLER”
Ailenin tüm fertleri tutuklanınca, cezaevine ne kıyafet getiren olmuş ne de hesaplarına para yatırabilen:
“Denizli T Tipi Cezaevine gönderildim. Bana elbise getiren, hesabıma para yatıran olmadı. Hepimiz aynı durumdaydık. Varlık içinden yokluğa düştük. Eşim müteahhit idi durumumuz iyiydi. Bir anda tepeden aşağıya düştük ekonomik olarak.
Lacivert bir elbise ve yeşil pardösüm vardı üzerimde. Cezaevinde lacivert ve yeşil renk yasakmış. Bana çıkart diyorlar. Başka kıyafetim yok diyorum hala ısrar ediyorlar. Başımdaki lacivert boneyi bile aldılar. Başka kıyafetim yok diyorum, yasak diyor. Çok zorladılar. O zaman beyaz bir bez getirin ben deli gibi sarınayım gireyim. Elbisesiz girecek değilim cezaevine dedim
Koğuşta götürdüler koğuşta genç öğrenci kızlar, genç öğretmenler, vardı ben onlara göre kiloluyum, kıyafetleri de bana olmuyor. Elimi kaldırıp dua edecektim, Allah’ım bir tane kilolu biri gelse de buraya bana kıyafet verse diye. Oysa eşim avukatla yeteri kadar kıyafet göndermiş ancak avukat bize vermediği halde eşime verdiğini söylemiş ben bu kıyafetleri ceza evinden çıktıktan sonra avukatın arabasından 5 ay sonra alabildik avukat da ayrı bir zulüm yaşattı.
Levent, Annesiyle birlikte anneannesinin olduğu koğuşa konuldu.
KOĞUŞUN KAPISI AÇILDI KIZIM GİRDİ İÇERİYE
Fatma Demir’in ziyaretçisiz geçirdiği tutukluluğunun ikinci ayında bir gün koğuşundan içeri kızı girer:
“Bir gün koğuşun kapısı açıldı. Yemek saati dışında açılınca biri geldi diye düşünüyoruz. Yerini hazırlıyoruz yardım ediyoruz. Ben de merdivenleri koşarak indim kapı açıldı bir baktım kızım karşımda.
O ‘anne’ dedi ben ‘kızım’ dedim. Sarılıp kucaklaştık bizle beraber koğuştaki herkes ağlıyordu. Kızım babasının da kendisiyle tutuklandığını söyledi. Benim sol tarafımda bir titreme başladı. Uzun sure devam etti. Haftalarca revire gittik, bana çok ağır haplar verdiler. Tabi ne hapı olduğunu bilmiyoruz. Reçeteyi vermiyorlar, sadece kapsülü veriyorlar. Koğuştaki herkesi eğlendiren moral veren bir insanken yatakta robot gibi oturan bir insana dönüştüm. Herkes sana ne oluyor demeye başladı. Sonra öğrendik ki vahşice etrafına saldıran insanlara sakinleşmesi için verilen çok yüksek dozda bir ilaçmış. Ben tamamen kendimi kaybetmiş robot gibi duruyordum. İlaçları tahliye olduktan sonra doktora sorduk çok ağır olduğunu söyledi. Bırakınca günler içinde kendime geldim. Böyle yanlış ilaçlar da veriliyor cezaevinde beyinleri uyuşturuyorlar.
Baba oğul koğuş arkadaşı olular.
Kızımla üç ay kaldım. Kızım üç tane çocuğunu kaybetmişti. Dördüncüyü tedaviyle dünyaya getirebildi. Tabi kızım çocuğunu çok özlüyor, Levent diye sabahlara kadar ağlıyordu. Dayanamadı, torunum Levent’i de yanımıza aldık.
Torunum, kızım, ben aynı koğuştaydık. Damadımla eşim diğer koğuşta oğlum ve bir damadım Muğla cezaevinde, gelinim Aydın cezaevinde tutukluyduk. Oğlum Onur’u babasının yanına nakil için belki yüzlerce dilekçe yazarak yaptırdık. Çünkü babasının hastalıkları vardı ve bakıma ihtiyacı vardı. Baba oğul 1 yıl beraber kaldılar. Yargıtay oğlumun cezasını onayınca oğlumu ayırıp başka koğuşa götürdüler. Oğlum, ‘babam rahatsız diye ben buraya geldim. Cezaevi müdürüyle görüşsek bizi ayırmasa’ demiş. Beyin damarlarında tıkanıklık var ameliyat olamadı tutukluluk nedeniyle. Sırf bu cümleyi dedi diye, acil müdahale timi gelmiş, oğlumun başını bastıra bastıra götürmüşler. Götürüyorlar işkence odasına. Soyunmasını istemişler. Ses geçirmeyen duvarları yumuşatılmış bir oda. Oğlum bize de tam anlatmıyor artık ama zorla soyuyorlar sonra ellerini arkadan kelepçelemişler, ayaklarını da bağlayıp yüz üstü yatırmışlar. Saatler sonra ‘aklın başına geldi mi’ diyerek geri gelmişler. Sadece müdüre babasının hastalığını izah etmek istediği için bunu yapmışlar. Sonra zaten müdüre soruyorlar, olmaz deyince kimse ısrar da etmiyor zaten.”
TORUNUM KOĞUŞUN TESELLİSİYDİ
Fatma Demir, cezaevinde tek oyuncağı süpürge sapı olan torunuyla geçen günleri anlatıyor:
“Çocuk sürekli dışarı çıkmak istiyor kapıyı zorluyor. Oyuncak yok, bir fırça var yeri süpürdüğümüz onun sapıyla oynuyordu. Yataklara tırmanıyor, düşüyor ağlıyor. Merdiveni inip çıkıyor düşüyor. Biraz dillenince, ‘üzülmeyin az kaldı’ diyordu herkesi güldürüyordu. Normalde çocuklar pırasa gibi yemekleri sevmez ama o mecburen öyle yediği için, ‘bugün pırasa canım istiyor’ diyor, pırasa geliyor. Bugün yumurta gelse diyor yumurta geliyor. Çocuk ne derse o geliyor. Arkadaşlar üşüşüyor başına Levent şunu istesene diyorlardı.
Biri ağlasa başına gidiyor, ‘çok az kaldı zaten çıkacağız’ diyor teselli ediyor. Annesiyle iki sene boyunca çok mahkemeye gitti. Mahkemede bir gün kalkıp namaz kılıyor. Cezaevinde sadece kadınları gördüğü için namazda yazma isterim diye tutturuyordu. Sıfır kollu ya da kısa kollu, şort giydiremedik çocuğa. Kameralar olduğu için biz sürekli kıyafetimize dikkat ediyorduk, tesettüre… Çocuk da kimse kısa kol giymiyor diye giymiyordu. Sonradan kreş oldu cezaevinde ama çocuk dışarı çıkamıyor, gitmiyordu. Sonra gidince oyunu, beline bir şeyler bağlıyor anahtar gibi. Gardiyan oluyor. Kapıları açmaya çalışıyor, sizi görüşe götüreceğim diyor. Sizi görüş salonuna alayım diyor.”
CİĞERİMİN PARÇASINI BIRAKARAK ÇIKTIM
5 aylık tutukluluğun ardından Fatma Demir, ailesinden 8 kişinin tutuklu olması nedeniyle serbest bırakılır:
“Normalde biri tahliye olunca avluda ‘tahliye tahliye’ diye ismini bağırıyorlar, alkışlarla uğurluyorlar. Ben tahliye olurken bunlar olmadı. Sanki evden çıkan gelinin annesiyle ayrılırken üzüldüğü gibiydi. Ben çıkıyorum ama kızım ve torunumu bırakıyorum. Aileden 7 kişiyi bırakıyordum. Ciğerimden parça bırakır gibi. Herkes ağladı, dönüp baktım kızım Esra el sallıyordu arkamdan, çok zordu.
Sonra çıkınca, Aydın, Muğla, Denizli arasında ailemden 7 kişi arasında görüş turu yapmaya başladım. Görüşler sabah erkenden olduğu için bir gün önce o ile gitmeniz gerekiyor. Çok sıkıntılıydı. Haftada bir tek Pazar günü Fethiye’de kalabiliyordum, geri kalanı hep yollardaydım.
KÖYLÜ KAHVEDE TOPLANIP YAĞMA KARARI ALMIŞ
Oldukça varlıklı olan Demir ailesinin mal varlığı bir taraftan kamu eliyle diğer taraftan halk tarafından yağmalanmaya başlanır. Ailenin yaşadıkları 7-6 Eylül 1955’te Rum mallarının yağmalanması olayını hatırlatıyor:
“Banka hesaplarımıza mallarımıza bloke koydular ama borçlar faizle büyümeye devam ediyordu. Çıkınca icralarla, fahiş artırılan borçlarla uğraşmaya başladım.
Yaylada yeni bir arazi almıştık. 23 dönüm arazi, 5 dönüm de şeftali bahçesiydi. Çok güzel kaliteli, şeftaliler. Bir kere topladık. Benden sonra damadım tahliye olunca hadi gidip şeftali toplayalım dedik. Gittik, şeftaliyi bırakın ağaçları yok. Orada bahçemizi emanet ettiğimiz komşu, traktörü sokup bütün şeftalileri köklerinden kesmiş, kendisine tarla yapmak için. Bizim 50 tane şeftali ağacımızı yok etmiş, ceviz ağacımızı kesmiş, armutları, zeytinleri, kavakları kesmiş satmışlar. Köyün kahvesinde konuşmuşlar, bu evi arsayı teröristler almış, burayı yakalım diye. Evin camlarını kırıp içeri girmişler. Bahçedeki sulama sistemini, motoru söküp kendi bahçelerine götürmüşler. Arazi 28 dönüm, istediğin gibi ek biç diye iyilik yaptığımız köylü, 50 şeftali ve ceviz ağacımızı keşmiş. Bizim niyetimizle onlarınki çok farklıymış.”
Fatma Demir tahliye olduktan sonra mallarının talan edildiği gerçeğiyle karşılaşır.
TALAN SÜRECİ
“Daha dört ay bindiğimiz sıfır arabamız vardı. Yayladaki komşu birisine emanet edip evin önünde branda ile üzerini kapatmıştık. Biz içerideyken bir polis yayladaki evin önünden çekici ile gece çalmış. Yaklaşık 1 sene binmiş. Biz arabayı emniyette sanıyoruz. Gelip kapılarını tornavida gibi bir şeyle açmışlar. Polis almış götürmüş binmiş. Biz emniyette yediemin deposunda zannediyoruz.çalındığını bir buçuk yıl sonra öğrendik. Çaresiziz olunca herkes bir şey yapıyor..
Yarım kalan inşaatlar vardı. Adam evin içine 40 bin harcamış bizden 120 bin istiyor. Hem malımızı Milli Emlak’a devrediyolar hem de elektrik su faturalarını ödemeyip bize borç çıkartıyorlar. Sürekli borç ödedim. Ben iki senedir hala sokaklarda, adliye, icra dairesi, topu dairesi uğraşıp duruyorum.
Ofisi Milli Emlak’a devretmişler. Evimizin olduğu 4 katlı bina vardı o satıldı. Borçlar vardı bankalara onlar katlana katlana birkaç kat faizle geldi. Eşimin üzerine olan hiçbir şey satılmıyordu. Benim üzerime olan şeyleri sattık. Evimden olup kiraya çıktım. 2017 yılında hiç bir işimiz yoktu yinede 10 bin gelir vergisi 8 bin KDV borcu çıkarmışlar. Zamanında ödenmedi diye 35 bin TL ceza yazmışlar. Hesaplarımızdaki blokeleri kaldırmıyorlar, mallarımız satılamıyor, hepimiz tutuklu, alacaklarımızı tahsil edemiyoruz, bu olmayan vergi borcu 78 bin TL olmuş, bu borç içinde tüm mal varlığına tedbir koydular.
Eşimin emekli maaşını vermediler, aylarca uğraştık. Doktor gelinim çok uğraştı. Sonra paranızı PTT’ye göndereceğiz siz alın dediler. Nasıl oldu anlamadım. Herkes kendi arasında bir şeyler yapıyor.”
27 BİN ALAN AVUKATIN İŞİ EŞİMİN YERİNİ ÖĞRENENE KADARMIŞ
“Bir avukat tuttuk. Tüm ailenin avukatlığını yapacaktı, vekaletname bile almamış, eşim ve kızımın yerini öğrenene kadar sürdürdü avukatlığı. Başka yerlere çalışıyormuş bilemedik. Kıyafetleri de vermemiş. 27 bin lira da para aldı hiç avukatlık yapmadı. Çile içinde çile yaşadık. Rabbim her şeyden haberdar.”
Fethiye’nin saygın işadamlarından Mevlüt Demir ailesiyle birlikte zor bir süreci göğüsler.
EŞİM TAHLİYE OLDU EVİNİN ADRESİNİ BİLMİYOR
“Eşim tahliye oldu. Evi satılmış, inşat malzemeleri ve ısı yalıtım izolasyon malzemeleri satan iş yerimiz vardı oda satılmış, kiraya çıktığım evin adresini bilmiyor. Arabası yok, evi yok, işi yok, ofis yok, dükkanlar satılmış. 300 bin liralık malzeme vardı içinde sadece 60 bine sattılar. Çaresizlik.
Eşim, ‘bu ülkeye çok vergi ödedim, ülkemi çok sevdim ama şuan çok kırgınım hiçbir iş yapmak istemiyorum’ diyor. Biraz zaman geçmesi lazım.
Şimdi de ofisimizin Milli Emlak’a hukuksuz devriyle ilgili tazminat davası açmayacağımıza, şikayetçi olmayacağına dair ıslak imzalı yazı verirsek dört yıldır mühürlü olan ofisi devredeceklerini söylüyorlar. Eşim de 100 tane daha ofis verseler hakkımdan vazgeçmeyeceğim dedi. Öyle hala kapalı duruyor. Her şey gitti. Tek maaşla iki kira ödüyoruz. Elhamdülillah idare ettik ediyoruz.
SABRIMIZI DA METANETİMİZİ DE KORUDUK
İnsanların ailesinden sadece bir kişi tutuklanınca psikolojisi bozuluyor biz 8 kişi tutuklandık ama psikolojimizi koruduk. Herkesi ziyarete gelen var, açık görüş kapalı görüş. Beni ziyarete gelen yoktu. Görüş günlerinde mutfak nöbetçiliğini hep ben yapıyordum. Arkadaşlar üzülüyorlardı. Ben üzülmüyordum. Sahipsizlerin sahibi var. Allah istemezse sararmış bir yaprak bile düşmez. Sabrım ve metanetim vardı çok şükür. Şuanda bu yaşadıklarımızı geri verseler, üstüne yüz katını verseler önemli değil. Biz hayatımızdan memnunuz. Allah kimseyi pişman etmesin.
EVİMİZE OYUNCAK SİLAH SOKMADIK TERÖRİST DEĞİLİZ
Fatma Demir, infaz yasasıyla umutlandıklarını söylese de çok da beklentiye girmediklerini belirtiyor ve aftan öte adalet belediklerini dile getiriyor:
“Biz terörist değiliz. Torunum oyuncak tabanca almak istediğinde eşim onu ikna etmiş aldırmamıştı. Biz evimize oyuncak silah bile sokmayan insanlarken silahlı terör örgütü üyesi olmakla yargılandık. Rabbim her şeyi görüyor.”
BULUTU DENİZ SANAN ÇOCUKLAR
Cezaevindeki çocukların durumuna da değinen Fatma Demir, torunu Levent’in yaşadığı travmalarla sözlerini tamamlıyor:
“Torunum Levent mahkemeden bir gün önce heyecandan uyumuyor. Annesi oğlum uyusana diyor, çocuk anne yarın mahkememiz var uyuyamıyorum diyor. Mahkemede kızımın tutukluluğuna devem kararı verecekken, Levent hakime, ‘amca bizi bırak ben tavada yağda yumurtayı özledim burada çok kaldık artık eve gidelim’ diyor. 4 yaşında en çok kullandığı kelimeler; mahkeme, tahliye, duruşma, gardiyan, üzülmeyin az kaldıydı.
Tahliye olunca gökyüzündeki bulutları gösterip bunlar deniz mi diye sordu. Denizi götürüp gösterdik. Arabaya binince kucağımıza tırmanıyordu, korkudan.”
[Cevheri Güven] 29.4.2020 [Bold Medya]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)