Başlığın cazibesine kapılıp Borsa İstanbul’a (BİST) koşmayın sakın! Elhak Borsa İstanbul hiç bu kadar ucuz olmamıştı.
Fakat BİST’te mevcut seviyelerden alım yapmak dipsiz kuyuya atlamaktan farksız.
Zira BİST’in serbest düşüşünün nerede duracağı belli değil. Hisse senetleri pula döndü. Geçen sene 100 lira piyasa değeri olan şirket halihazırda 30-40 liraya alınabiliyor.
BELİRSİZLİK ÇOK FAZLA
BİST’i yerle bir eden o kadar çok belirsizli var ki. Ekonomik kriz yetmezmiş gibi siyasi belirsizlikler, Rus S-400 füzeleri yüzünden Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile karşı karşıya gelinmesi en aktüel olan iki başlık.
İstanbul’da 23 Haziran’da Büyükşehir Belediye Başkanı için yeniden sandığa gidilecek.
31 Mart’ta kurulan sandıktan başkan olarak çıkan Ekrem İmamoğlu’nun mazbatası Yüksek Seçim Kurulu tarafından iptal edildi.
Yatırımcı, Yüksek Seçim Kurulu'nun iptal gerekçesini ikna edici bulmadı ve zaten satış eğiliminde olan BİST yeniden ayı piyasasına girdi. Bu grafik satışların devam edeceğini gösteriyor.
YSK KARARI TEK KELİME İLE FİYASKO
Gerekçesi dün yayımlanan iptal kararını özeti: Biz oy çalındığına dair bir tespitte bulunamadık. Yin de seçimi iptal ettik.
Anketler İmamoğlu’nu Binali Yıldırım’ın yüzde 5 puan önünde olduğunu gösterse de 23 Haziran gecesi sandıktan nasıl bir sonuç çıkacağı ve bu sonucu Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) ne derece kabulleneceği ayrı bir endişe sebebi.
Yatırımcı haklı olarak, “Cumhur İttifakı İmamoğlu kazansa bile yine mızıkçılık yaparsa ne olacak?”sorusunun cevabını arıyor.
BEYAZ SARAY MUHTIRA VERDİ
ABD, Türkiye’ye S-400’ü almaktan vazgeçtiğini açıklaması için iki hafta mühlet verdiğine göre mayıs sonunda öyle ya da böyle herkes bir karar verecek.
Türkiye adım adım ABD’nin hasımları için 2017 yılında çıkardığı kanun (CAATSA) müeyyidelerinin eşiğine geldi.
Bu müeyyidelerle yüzleşmek herkes için elem verici olacak. Türkiye ancak iki ülke arasındaki saat farkı kadar dayanabilir askerî ve malî müeyyidelere.
ERDOĞAN “GERİ ADIM YOK” DEDİ
AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın S-400’de geri adım atılmayacağını, hatta Rusya ile S-500’ler için de mutabakata varıldığını belirtmesi çarpışmanın kaçınılmaz hâle geldiğini gösteriyor.
Alarm zilleri Türkiye için çalarken Borsa İstanbul’a işlem gören hisse senetleri değer kaybediyor.
Borsa’nın değerinin ne kadar düştüğünü anlamak adına bir iki rakam: BİST 100 endeksi geçen seneye kıyasla yüzde 30, sene başından bu yana yüzde 20 düştü.
2019 yılının ilk 5 ayında Güney Afrika ve Hindistan gibi Türkiye ile aynı ligde yer alan ülkelerin borsaları artarken BİST yüzde 20 düştü.
80 MİLYAR DOLARLIK YAĞMUR BULUTUNDAN TÜRKİYE'YE DAMLA DÜŞMEDİ
2019 başından beri düşüşte dikkatten kaçırılmaması gereken bir nokta var. O da şu: ABD Merkez Bankası (Fed) sene başında faiz artışlarına ara verdi.
Bu rüzgârla gelişmekte olan piyasalara 80 milyar dolar civarında sıcak para girişi oldu. Muadilimiz borsalar artarken biz yüzde 20 eridik!
Türkiye aynı kategoride olmasına rağmen tek damla düşmedi bizim kovamıza. Tam aksine ilk 5 ayda 1,7 milyar dolar net sermaye çıkışı oldu. Borsa'dan ve bono-tahvil piyasasından kaçtı yabancı.
Endeks puanının güncel dolar kuruna bölünmesinden elde edilen değer açısından bakalım.
BİST 32 YIL ÖNCEKİ FİYATIN BİLE GERİSİNDE
Borsa endeksi 21 Ağustos 1987’de 1,50 dolar ediyordu. 22 Mayıs Çarşamba günü kapanış itibarıyla bu rakam 1,37 dolar. Bir başka ifadeyle Borsa 32 yıl önceki fiyatın bile altında.
22 Mayıs 2013’te BİST endeksi 93 bin 398 puan seviyesindeydi. O günkü kurdan endeksin değeri 5,10 dolara tekabül ediyordu. Son 6 yılda yüzde 73 değer kaybı var.
Şirketlerin değerindeki erime o kadar dramatik ki! 512 şirketin hisse senetlerinin alınıp satıldığı BİST’te en değerli şirket Koç Holding. Koç’u Garanti Bankası, Tüpraş ve Akbank takip ediyor.
Koç’un sene başında 38,1 milyar TL olan piyasa değeri 22 Mayıs’ta 36,9 milyar TL’ye geriledi.Bankalardaki kayıp artık çift haneli.
Hesabı daha berrak hâle getireyim: 2010 yılında Borsa İstanbul'a 100 dolar yatıran 70 dolarını kaybetti.
BİST'in en değerli 20 şirketi 60 milyar dolar bile etmiyor.
9 MİLYAR DOLARI VEREN GARANTİ VE AKBANK’I ALABİLİR
Garanti Bankası 34,8 milyar TL’den 29,6 milyar TL’ye, Akbank 31,5 milyar TL’den 28,6 milyar TL’ye indi. Bugün 9,5 milyar doları olan hem Garanti’yi hem de Akbank’ı satın alabiliyor.
Hüsnü Özyeğin 2007’de Akbank’ın onda biri etmeyen Finansbank’ı 6 milyar dolara Yunan NBG’ye satmıştı. Nereden nereye?
Dolayısıyla Borsa hiç olmadığı kadar ucuz, fakat alım yapmak için çok uygun bir zamanda olduğumuzu söylemem. Türkiye’nin mevcut krizden çıkışına dair tünelin ucu görünmediği gibi karanlık daha kesif bir hâl aldı.
O IŞIK BİZE DOĞRU SON SÜRAT GELEN ABD TRENİ OLMASIN!
Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın ışık göründü sözüne de aldanmayın, o bize doğru gelen ABD hızlı treni!
Borsa’da artık 1 doların altına inebileceği bile konuşuluyorsa hisse senedi almak için henüz erkendir.
Yatırımı olanlar için sadece sabır diliyorum. Onlar için stop loss (zarar kes) haricinde fazla bir çıkış yolu görünmüyor maalesef.
MEYDAN DEĞNEKÇİLERE KALDI
Bir uyarı daha: Bulanık suda balık avlayanlara gün doğar böyle vakitlerde. Sığ hisse senetlerinde yüzde 200’lere varan çıkışlara kanmayın.
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) işini yapsaydı küçük yatırımcı bir de bu değnekçilerden dayak yemezdi. Aslanlar ormanı terkedince çakallara gün doğdu tabiî.
Türkiye’nin en değerli 20 şirketinin tablosuna bir daha bakın lütfen.
20 şirketin tamamı bugün 60 milyar dolar bile etmezken ve hepsi serbest düşüşe geçmişken tabela şirketlerinin bedelli sermaye artırımı ile yatırımcının sırtından inmeyen İhlas Holding’in şirketleri yüzde 240 nasıl artıyor?
Keriz silkeleme artık anlık...
[Gölge Bankacı] 23.5.2019 [Samanyolu Haber]
Borsa hiç bu kadar ucuz olmamıştı, fakat... [Gölge Bankacı]
Nasipsizler ve Dinlenme şekilleri [Safvet Senih]
“İman edip Rasûlün hak olduğuna şehadet getirdikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder ki? Allah zâlimler topluluğunu doğru yola hidayet etmez” ( l-i İmran, 3/86) âyeti hakkında M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki: “İyiyi bütün güzellikleriyle görüp kötüyü bütün şenaatleriyle müşahede ettikleri halde kötüye, çirkine ve küfre taraftar olan zâlimlerin ve inkârcıların yanında yerlerini alan insanlar, haddini bilmez, inhiraf içinde zâlim insanlardır. Bunlar cibilliyetleri bozulmuş, hidayet kabiliyetlerini köreltmiş öyle talihsizlerdir ki, İlahî âdetine göre Allah, bu türlü kimselere hidayet nasip etmez, onları asla ve kesinlikle doğru yola iletmez. Nasip etmez çünkü bunlar İslam’ın kudsî câzibesinden merkezkaç bir hareketle uzaklaşma sürecine girdikleri için, hep uzaklaşmanın gerektirdiği ruh hâleti içinde olacak ve hep ayrıldıkları merkezi suçlayacak, karalayacak ve dolayısıyla da kendi tabiî renklerini aşkın şekilde kararacaklardır. Böyle yapmakla güya tanıdıkları ehl-i imanı, onları bilen içlerinden birileri gibi olumsuz şekilde deşifre ederek inkâr ve küfür cephesinin moralini yükseltip onları sevindirecek, müminleri de hayal kırıklığına ve kedere boğacaklardır. Ayrıca Allah katında, diğer dinlere nisbeten ışığı, vâridatı ve vadettikleri güneşler mesabesinde olan İslâmdan ayrılmakla, hep arayış içinde olacaklar; ama daha parlağını bulamadıklarından dolayı da ömürleri bir bulunmazın arayışında tükenip gidecek, yol ve erkân bilmeyen şaşkın kitlelere de fena bir örnek teşkil edeceklerdir.”
“(O halde) bir işten boşalınca hemen (başka) bir işe koyul.” (İnşirah Suresi, 94/7) âyeti hakkında M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Müslümanın hayat, çalışma ve dinlenme anlaşyışlarının çerçevesini çizen ve muhtevasına işaret eden bir güzel yorumu şöyle ortaya koyuyor: “Bu âyet-i kerime, Müslümana önemli bir HAREKET FELSEFESİ ve bir HAYAT DÜSTURU sunuyor. Evet mümin her zaman hareket halinde olmalıdır. Çalışırken hareket, dinlenirken hareket… Bir diğer ifade ile o, mesâîsini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında hiç boşluğa yer kalmamalıdır. Gerçi insan olmanın gereği, dinlenmeye ihtiyaç duyacaktır ama, böyle bir dinlenme de yine AKTİF DİNLENME şeklinde gerçekleşmelidir. Mesela, dimağı (beyni) okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, yatarak dinlenebileceği gibi, pekâlâ, meşguliyet değiştirerek dinlenebilir. Kur’an okuyabilir, namaz kılabilir, kültür-fizik yapabilir, sohbet, hatta yerinde şaka yapabilir ve bunların benzerleri gibi şeyler… Bunlarla yorulduğunda da döner, tekrar kitabı mütalaaya koyulur. Kısaca, SÜREKLİ HAREKET; mesâisini, sürekli bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçme şeklinde sürdürme… Böylece, ÇALIŞARAK DİNLENME, DiNLENEREK ÇALIŞMA metoduyla hareket etme, mümince bir davranış olsa gerek.
“Bu meseleyi GENEL HİZMET çerçevesinde değerlendirecek olursak, denebilir ki, müminler olarak, hemen her zaman ifade edildiği üzere, âdeta CEBRÎ LÜTUFLAR CEREYANI içinde bulunuyoruz. Öteden beri kabul edilen ve uygulanagelen Hizmet üslubu içinde, istesek de istemesek de, mümin olmanın gereği, Kur’an’ın bu düsturunun farkına varmadan hayatımıza hep yansıdığını görmüşüzdür. Bir zaman Allah rızası peşinde koşan bazı zenginlerimiz, millete ve ülkeye hizmet adına fakir ve istidatlı talebeler için evler tutmuş; daha sonra ‘vazifemiz bitti’ diye ülfet ve ünsiyete takılıp gevşemeye girilebileceği bir anda geniş hizmet daireleri açılmış ve yepyeni, ter ü taze hizmetlerin en erişilmez zevkleri tadılmıştır. Samimi yüreklerin, ‘bu çizgide sürdürülen çalışmalar akamete mi uğrayacak, daha fazla hizmet sahaları yok mu?’ endişeleriyle hopladığı bir anda ise, çok daha geniş bir coğrafyada hak yolunda koşturmanın bütün zevkleri bir defa daha dolu dolu tadılmıştır. (…) İşin aslına bakılacak olursa, bir müminin bunun dışında bir alternatifi yoktur. Bir kere, Cenab-ı Hakkın müminlere ihsan buyurduğu her nimet çok büyüktür. İnsan olmamız bir nimet; sağlık, âfiyet ayrı bir nimet ve hele imanla bu nimetleri duymak, bambaşka bir nimet; yeme-içme ebediyeti ve ebedî nimetleri bekleme, kısaca herşey ama her şey bir nimet. Fakat, ülfet ve ünsiyetin çocukları olarak, çok defa bunların gerçek kadir ve kıymetini bilemiyor ve dolayısıyla da bir türlü şükürlerini edâ edemiyoruz. (Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar)
Bizler mutlaka Kur’an’ın bu prensibine aynen uymaya çalışmalıyız…
[Safvet Senih] 23.5.2019 [Samanyolu Haber]
“(O halde) bir işten boşalınca hemen (başka) bir işe koyul.” (İnşirah Suresi, 94/7) âyeti hakkında M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Müslümanın hayat, çalışma ve dinlenme anlaşyışlarının çerçevesini çizen ve muhtevasına işaret eden bir güzel yorumu şöyle ortaya koyuyor: “Bu âyet-i kerime, Müslümana önemli bir HAREKET FELSEFESİ ve bir HAYAT DÜSTURU sunuyor. Evet mümin her zaman hareket halinde olmalıdır. Çalışırken hareket, dinlenirken hareket… Bir diğer ifade ile o, mesâîsini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında hiç boşluğa yer kalmamalıdır. Gerçi insan olmanın gereği, dinlenmeye ihtiyaç duyacaktır ama, böyle bir dinlenme de yine AKTİF DİNLENME şeklinde gerçekleşmelidir. Mesela, dimağı (beyni) okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, yatarak dinlenebileceği gibi, pekâlâ, meşguliyet değiştirerek dinlenebilir. Kur’an okuyabilir, namaz kılabilir, kültür-fizik yapabilir, sohbet, hatta yerinde şaka yapabilir ve bunların benzerleri gibi şeyler… Bunlarla yorulduğunda da döner, tekrar kitabı mütalaaya koyulur. Kısaca, SÜREKLİ HAREKET; mesâisini, sürekli bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçme şeklinde sürdürme… Böylece, ÇALIŞARAK DİNLENME, DiNLENEREK ÇALIŞMA metoduyla hareket etme, mümince bir davranış olsa gerek.
“Bu meseleyi GENEL HİZMET çerçevesinde değerlendirecek olursak, denebilir ki, müminler olarak, hemen her zaman ifade edildiği üzere, âdeta CEBRÎ LÜTUFLAR CEREYANI içinde bulunuyoruz. Öteden beri kabul edilen ve uygulanagelen Hizmet üslubu içinde, istesek de istemesek de, mümin olmanın gereği, Kur’an’ın bu düsturunun farkına varmadan hayatımıza hep yansıdığını görmüşüzdür. Bir zaman Allah rızası peşinde koşan bazı zenginlerimiz, millete ve ülkeye hizmet adına fakir ve istidatlı talebeler için evler tutmuş; daha sonra ‘vazifemiz bitti’ diye ülfet ve ünsiyete takılıp gevşemeye girilebileceği bir anda geniş hizmet daireleri açılmış ve yepyeni, ter ü taze hizmetlerin en erişilmez zevkleri tadılmıştır. Samimi yüreklerin, ‘bu çizgide sürdürülen çalışmalar akamete mi uğrayacak, daha fazla hizmet sahaları yok mu?’ endişeleriyle hopladığı bir anda ise, çok daha geniş bir coğrafyada hak yolunda koşturmanın bütün zevkleri bir defa daha dolu dolu tadılmıştır. (…) İşin aslına bakılacak olursa, bir müminin bunun dışında bir alternatifi yoktur. Bir kere, Cenab-ı Hakkın müminlere ihsan buyurduğu her nimet çok büyüktür. İnsan olmamız bir nimet; sağlık, âfiyet ayrı bir nimet ve hele imanla bu nimetleri duymak, bambaşka bir nimet; yeme-içme ebediyeti ve ebedî nimetleri bekleme, kısaca herşey ama her şey bir nimet. Fakat, ülfet ve ünsiyetin çocukları olarak, çok defa bunların gerçek kadir ve kıymetini bilemiyor ve dolayısıyla da bir türlü şükürlerini edâ edemiyoruz. (Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar)
Bizler mutlaka Kur’an’ın bu prensibine aynen uymaya çalışmalıyız…
[Safvet Senih] 23.5.2019 [Samanyolu Haber]
Kirli hava KOAH riskini artırıyor
Doğal bir koruma mekanizmasına sahip olan akciğerlerin, havada bulunan zararlı gazlara, partiküllere ve sigaranın oluşturduğu kimyasal etkilere sürekli maruz kalması KOAH için zemin hazırlıyor. En sık görülen belirtileri nefes darlığı ve öksürük olan KOAH hastalığı toplum tarafından hala yeterince bilinmiyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Yaman, KOAH’ın ilk evrelerinde tedaviye başlamanın hastalığın ilerlemesini engelleyebilmek adına büyük önem taşıdığına vurgu yapıyor.
Çevre ve hava kirliliği, sigara, ev içi kirlilik ve mutfakta yemek pişirmek için kullanılan yakıtların gazları KOAH’a neden olabildiğini belirten Prof. Dr. Mustafa Yaman, KOAH, ölüme yol açan hastalıklar arasında dünyada 4. Türkiye’de ise 3. sırada yer aldığını söylüyor. KOAH’LI insan sayısının her geçen gün giderek arttığına dikkat çeken Prof. Dr. Yaman, şu önemli bilgileri veriyor:
Akciğer bir sünger gibi düşünülürse, sünger suyla doldurulduğunda şişer, sıkıldığında ise su boşalır ve sünger eski haline döner. Sünger kullanıldıkça bir müddet sonra artık deforme olmaya ve fonksiyonunu yapamaz hale gelmektedir. Akciğerin elastik yapısı da çok yavaş bir şekilde bozulur. 20 yaşındaki birinin boyu ve kilosuna göre olan solunum kapasitesi 70 yaşındaki biriyle aynı olmamaktadır. Solunum kapasitesi, hastanın kilosu, cinsiyeti ve yaşına göre olması gereken fonksiyon hedef alınıp ölçülmektedir. Normalde solunum farkında olmadan yapılmaktadır. Başlangıçta kişi gündelik hızlı yürüyüşünde nefes darlığı hissetmiyorsa problemi yoktur. Fakat kişi artık gündelik işlerini yaparken bile nefes nefese kalıyorsa, hızlı yürümeye başladığında “Ben eskiden daha iyi bir efor kapasitesine sahiptim, neden düştü?” diyorsa mutlaka bir göğüs hastalıkları uzmanına gidip solunum fonksiyon testi yaptırmalıdır.
KOAH sigara içen 5 kişiden birinde görülüyor
KOAH’ın hafif, orta, ileri ve çok ileri olmak üzere 4 seviyesi bulunmaktadır. Erken dönemde hastalığın geriye dönüşü mümkündür. Kişi 40 yaşının üstündeyse, sigara, çevresel faktörler veya çalışma ortamı solunum yollarını etkilemektedir. Eğer kişide öksürük, balgam ve nefes darlığı varsa mutlaka göğüs hastalıkları uzmanına görünmelidir. Bazı insanlarda, genetik yatkınlıkları da varsa KOAH’ a doğru evrilen süreç başlamaktadır. Sigara içmek KOAH’ ın önemli sebeplerinden biridir. Sigara içen 5 kişinden birinde KOAH görülmektedir. Ayrıca hiç sigara içmemiş birinde de KOAH görülebilir. Bir diğer faktör son senelerde Türkiye’de giderek artan obezitedir. Obez insanların bir bölümünde akciğerde KOAH gelişme potansiyeli ortaya çıkmaktadır. Ayrıca KOAH kişiyi herhangi bir operasyon için alınacak anestezi sırasında oluşabilecek her türlü komplikasyona açık hale gelmektedir. O yüzden bu hastalar KOAH dışında diğer oluşabilecek problemler açısından da ciddi risk oluşturmaktadır. Her türlü anestezi öncesi KOAH hastaları bir göğüs hastalıkları uzmanına görünmeli ve risk değerlendirilmesi mutlaka yapılmalıdır.
[TR724] 23.5.2019
Çevre ve hava kirliliği, sigara, ev içi kirlilik ve mutfakta yemek pişirmek için kullanılan yakıtların gazları KOAH’a neden olabildiğini belirten Prof. Dr. Mustafa Yaman, KOAH, ölüme yol açan hastalıklar arasında dünyada 4. Türkiye’de ise 3. sırada yer aldığını söylüyor. KOAH’LI insan sayısının her geçen gün giderek arttığına dikkat çeken Prof. Dr. Yaman, şu önemli bilgileri veriyor:
Akciğer bir sünger gibi düşünülürse, sünger suyla doldurulduğunda şişer, sıkıldığında ise su boşalır ve sünger eski haline döner. Sünger kullanıldıkça bir müddet sonra artık deforme olmaya ve fonksiyonunu yapamaz hale gelmektedir. Akciğerin elastik yapısı da çok yavaş bir şekilde bozulur. 20 yaşındaki birinin boyu ve kilosuna göre olan solunum kapasitesi 70 yaşındaki biriyle aynı olmamaktadır. Solunum kapasitesi, hastanın kilosu, cinsiyeti ve yaşına göre olması gereken fonksiyon hedef alınıp ölçülmektedir. Normalde solunum farkında olmadan yapılmaktadır. Başlangıçta kişi gündelik hızlı yürüyüşünde nefes darlığı hissetmiyorsa problemi yoktur. Fakat kişi artık gündelik işlerini yaparken bile nefes nefese kalıyorsa, hızlı yürümeye başladığında “Ben eskiden daha iyi bir efor kapasitesine sahiptim, neden düştü?” diyorsa mutlaka bir göğüs hastalıkları uzmanına gidip solunum fonksiyon testi yaptırmalıdır.
KOAH sigara içen 5 kişiden birinde görülüyor
KOAH’ın hafif, orta, ileri ve çok ileri olmak üzere 4 seviyesi bulunmaktadır. Erken dönemde hastalığın geriye dönüşü mümkündür. Kişi 40 yaşının üstündeyse, sigara, çevresel faktörler veya çalışma ortamı solunum yollarını etkilemektedir. Eğer kişide öksürük, balgam ve nefes darlığı varsa mutlaka göğüs hastalıkları uzmanına görünmelidir. Bazı insanlarda, genetik yatkınlıkları da varsa KOAH’ a doğru evrilen süreç başlamaktadır. Sigara içmek KOAH’ ın önemli sebeplerinden biridir. Sigara içen 5 kişinden birinde KOAH görülmektedir. Ayrıca hiç sigara içmemiş birinde de KOAH görülebilir. Bir diğer faktör son senelerde Türkiye’de giderek artan obezitedir. Obez insanların bir bölümünde akciğerde KOAH gelişme potansiyeli ortaya çıkmaktadır. Ayrıca KOAH kişiyi herhangi bir operasyon için alınacak anestezi sırasında oluşabilecek her türlü komplikasyona açık hale gelmektedir. O yüzden bu hastalar KOAH dışında diğer oluşabilecek problemler açısından da ciddi risk oluşturmaktadır. Her türlü anestezi öncesi KOAH hastaları bir göğüs hastalıkları uzmanına görünmeli ve risk değerlendirilmesi mutlaka yapılmalıdır.
[TR724] 23.5.2019
Had Gadya [Murat Aydın]
Anlatılır Hag gadah’ta
Düzenbaz kedi yattı pusuya,
zıplayıp yuttu kuzuyu bir lokmada.
Sonra köpek boğdu,
babamın aldığı kuzuyu, yiyen kediyi.
Babam sadece iki paraya
almıştı onu bana
kuzucuk! Ah kuzucuk!
Derken sopa geldi,
vurup dövdü.
Babamın aldığı,
kuzuyu yiyen,
kediyi boğan,
köpeği.
Sadece iki paraya,
almıştı onu bana
kuzucuk! Ah kuzucuk!
Gecikmeden
ateş çıktı ve kül etti.
Babamın aldığı,
kuzuyu yiyen,
kediyi boğan,
köpeği döven,
sopayı.
Ardından su geldi
babamın aldığı,
kuzuyu yiyen,
kediyi boğan,
köpeği döven,
sopayı yakan,
ateşi söndürdü.
Babam almıştı o kuzuyu bana
sadece iki paraya.
Sonra öküz geldi ve
babamın aldığı,
kuzuyu yiyen,
kediyi boğan,
köpeği döven,
sopayı yakan,
ateşi söndüren,
suyu içti.
Ardından kasap çıktı ortaya
ve babamın aldığı,
kuzuyu yiyen,
kediyi boğan,
köpeği döven,
sopayı yakan,
ateşi söndüren,
suyu içen,
öküzü kesti.
Sonra ölüm meleği geldi
babamın aldığı,
kuzuyu yiyen,
kediyi boğan,
köpeği döven,
sopayı yakan,
ateşi söndüren,
suyu içen,
öküzü kesen,
kasabın aldı canını.
Babam almıştı onu bana
sadece iki paraya.
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Neden şarkı söylüyorsun, küçük kuzu?
Henüz bahar gelmedi buraya,
ne de Fısıh bayramı erişti.
Değiştin mi hiç?
Değiştim ben bu sene.
Ve her gece,
her bir gece.
Sadece dört soru sormuştum sana
ama bu gece
başka bir soru düşündüm:
zalimin mazlum ile,
celladın kurban ile
dönüp durduğu,
bu dehşet çemberi
bunca delilik ne kadar daha sürecek böyle?
Bu yıl, benim değişen.
Eskiden uysal bir kuzuydum,
sonra bir kaplan oldum
ve vahşi bir kurt.
Güvercindim önceden, bir ceylandım.
Bugünse bilmiyorum ne olduğumu.
Babamız almıştı onu bize
sadece iki paraya.
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Babam almıştı onu bana sadece iki paraya
Ve her şey, yeniden başlıyor işte (*)
Ve yaşanan hiçbir şeyden ders almadan her şey yeniden başlıyor. Kim daha çok zulmedecek, kim daha çok can yakacak, zulüm yarışında kim öne geçecek? Kim hasmından daha çok, daha zalim bir katil olabilecek? Yarışı her daim yeniden başlıyor.
Ne zaman bitecek bu kısır döngü?
Yok; yaşanan hiçbir şey bu coğrafyada empati yapmayı ve yaşananlardan ders almayı öğretmiyor. Yaşanan zulümler adalete olan susuzluğu değil, gücü ele geçirme şehvetini arttırıyor. Mağdur edilenler, zulme maruz kalanlar adaletin ne kadar önemli bir şey olduğunu değil nasıl intikam alınacağını öğreniyor.
Kedi kuzuyu, köpek kediyi, sopa köpeği, ateş sopayı, su ateşi dövüp dururken, ağzı burnu kan revan içinde kalanlar adalet diye değil intikam diye ayağa kalkıyor.
Yaşadıklarımız bizi kalıplarımızdan, ideolojilerimizden, tarafgirliklerimizden kurtarıp herkes için ‘amasız, fakatsız’ adalet, ‘eşit’ hukuk demeyi öğretmiyor.
Gücün sopası önüne gelene bu dayağı atarken, kendisinden başka herkesin yediği dayağı hak gören anlayış sıra kendisine gelene kadar uyanmıyor/ uyanmak istemiyor. Uyanmanın bir bedeli var; bir de yılan bana dokunmaz umudu.
Her kesim devlet gücüne kavuşup kendinden olmayanların hakkından gelme planları yaptığı için de, ‘herkes için mutlak hukuk, mutlak adalet’ mücadelesine girişmiyor.
Ve; Kedi kuzuyu, köpek kediyi, sopa köpeği, ateş sopayı, su ateşi, ölüm meleği hepsini..,
Ne diyordu Had Gadya’da…
Zalimin mazlum ile,
celladın kurban ile
dönüp durduğu
bu dehşet çemberi
bunca delilik ne kadar daha sürecek böyle?
*(Filistin’de ve Yahudi Hamursuz bayramının sonunda Yahudilerin söylediği eski bir savaş tekerlemesi.)
[Murat Aydın] 23.5.2019 [TR724]
Düzenbaz kedi yattı pusuya,
zıplayıp yuttu kuzuyu bir lokmada.
Sonra köpek boğdu,
babamın aldığı kuzuyu, yiyen kediyi.
Babam sadece iki paraya
almıştı onu bana
kuzucuk! Ah kuzucuk!
Derken sopa geldi,
vurup dövdü.
Babamın aldığı,
kuzuyu yiyen,
kediyi boğan,
köpeği.
Sadece iki paraya,
almıştı onu bana
kuzucuk! Ah kuzucuk!
Gecikmeden
ateş çıktı ve kül etti.
Babamın aldığı,
kuzuyu yiyen,
kediyi boğan,
köpeği döven,
sopayı.
Ardından su geldi
babamın aldığı,
kuzuyu yiyen,
kediyi boğan,
köpeği döven,
sopayı yakan,
ateşi söndürdü.
Babam almıştı o kuzuyu bana
sadece iki paraya.
Sonra öküz geldi ve
babamın aldığı,
kuzuyu yiyen,
kediyi boğan,
köpeği döven,
sopayı yakan,
ateşi söndüren,
suyu içti.
Ardından kasap çıktı ortaya
ve babamın aldığı,
kuzuyu yiyen,
kediyi boğan,
köpeği döven,
sopayı yakan,
ateşi söndüren,
suyu içen,
öküzü kesti.
Sonra ölüm meleği geldi
babamın aldığı,
kuzuyu yiyen,
kediyi boğan,
köpeği döven,
sopayı yakan,
ateşi söndüren,
suyu içen,
öküzü kesen,
kasabın aldı canını.
Babam almıştı onu bana
sadece iki paraya.
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Neden şarkı söylüyorsun, küçük kuzu?
Henüz bahar gelmedi buraya,
ne de Fısıh bayramı erişti.
Değiştin mi hiç?
Değiştim ben bu sene.
Ve her gece,
her bir gece.
Sadece dört soru sormuştum sana
ama bu gece
başka bir soru düşündüm:
zalimin mazlum ile,
celladın kurban ile
dönüp durduğu,
bu dehşet çemberi
bunca delilik ne kadar daha sürecek böyle?
Bu yıl, benim değişen.
Eskiden uysal bir kuzuydum,
sonra bir kaplan oldum
ve vahşi bir kurt.
Güvercindim önceden, bir ceylandım.
Bugünse bilmiyorum ne olduğumu.
Babamız almıştı onu bize
sadece iki paraya.
Kuzucuk! Ah kuzucuk!
Babam almıştı onu bana sadece iki paraya
Ve her şey, yeniden başlıyor işte (*)
Ve yaşanan hiçbir şeyden ders almadan her şey yeniden başlıyor. Kim daha çok zulmedecek, kim daha çok can yakacak, zulüm yarışında kim öne geçecek? Kim hasmından daha çok, daha zalim bir katil olabilecek? Yarışı her daim yeniden başlıyor.
Ne zaman bitecek bu kısır döngü?
Yok; yaşanan hiçbir şey bu coğrafyada empati yapmayı ve yaşananlardan ders almayı öğretmiyor. Yaşanan zulümler adalete olan susuzluğu değil, gücü ele geçirme şehvetini arttırıyor. Mağdur edilenler, zulme maruz kalanlar adaletin ne kadar önemli bir şey olduğunu değil nasıl intikam alınacağını öğreniyor.
Kedi kuzuyu, köpek kediyi, sopa köpeği, ateş sopayı, su ateşi dövüp dururken, ağzı burnu kan revan içinde kalanlar adalet diye değil intikam diye ayağa kalkıyor.
Yaşadıklarımız bizi kalıplarımızdan, ideolojilerimizden, tarafgirliklerimizden kurtarıp herkes için ‘amasız, fakatsız’ adalet, ‘eşit’ hukuk demeyi öğretmiyor.
Gücün sopası önüne gelene bu dayağı atarken, kendisinden başka herkesin yediği dayağı hak gören anlayış sıra kendisine gelene kadar uyanmıyor/ uyanmak istemiyor. Uyanmanın bir bedeli var; bir de yılan bana dokunmaz umudu.
Her kesim devlet gücüne kavuşup kendinden olmayanların hakkından gelme planları yaptığı için de, ‘herkes için mutlak hukuk, mutlak adalet’ mücadelesine girişmiyor.
Ve; Kedi kuzuyu, köpek kediyi, sopa köpeği, ateş sopayı, su ateşi, ölüm meleği hepsini..,
Ne diyordu Had Gadya’da…
Zalimin mazlum ile,
celladın kurban ile
dönüp durduğu
bu dehşet çemberi
bunca delilik ne kadar daha sürecek böyle?
*(Filistin’de ve Yahudi Hamursuz bayramının sonunda Yahudilerin söylediği eski bir savaş tekerlemesi.)
[Murat Aydın] 23.5.2019 [TR724]
Hadi Cemaati linç edelim, Ergenekon’u zemzem ile yıkayalım! (1) [Av. Osman Ertürk]
Geçen hafta ajanslara düşen bir fotoğraf gözüme ilişti. Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sarayda ziyaret etmiş ve birde fotoğraf çektirmişlerdi. Taraflardan biri, bizim mesleğin en önemli ismi olunca, fotoğraf daha da dikkatimi çekti. İkisi de objektiflere bakarken “Yüzü sirke satma” modundaydı. El sıkışıyorlar ama konuştukları konunun ağırlığı ve sevimsizliği göstere göstere “Ben buradayım.” diyordu. Her iki tarafta ziyaretin amacını biliyordu. Keyifsizliğin sebebi bu olsa gerek. Ne olabilirdi ki bu amaç acaba? Bir sonraki gün karar duruşması olan Ergenekon dosyası olmasın? Ben Feyzioğlu’na Ergenekon’un postası diyorum.
Askerlik yapan bilir. Komutanın postası onun getir götür işlerini yapar. Bizim başkan, Ergenekon’un aklanma sürecini, bazen gizli bazen saklı Tayyip Erdoğan ile beraber götürüyor. Ama beş yıldır dosyalar kapanmadığı için koltuğuna şöyle bir yaslanıp güzel bir keyif kahvesi içemedi garibim. Saray kapılarında süründürüyorlar onu. Ümitle yapılan bu ziyaret fayda etmedi demek ki, dosyada karar yine verilmedi ve duruşma 1 Temmuz 2019 tarihine ertelendi.
Ergenekon deyince üzerinde çoktur düşündüğüm bir konuyu yazmak aklıma geldi. Tam da zamanı dedim. Birkaç yıldır cemaatten hıncını alamayanlar “Ama sizde şöyle yapmıştınız. Oh olsun size!” diyorlardı. Bu ve benzeri bakış açıları, Ergenekon’u zemzemle yıkamaya çalışırken, diğer taraftan cemaati silahlı terör örgütü ilan etti. Ülkemizde cemaate yapılan, örnekleri görülmemiş zulüm ve toplumsal linçi, “Ama sizde şöyle yapmıştınız.” diyerek hafife almak, görmezden gelmek, yutturmaya çalıştıklarına şahit oluyoruz. Silivri’de Ergenekon duruşması takip eden, ayrıca bu soruşturmalarda çalışan polislerle bire bir konuşan, diğer taraftan da günümüzde cemaate yapılan linçi yakinen bilen bir avukat olarak şunu söylemek isterim. Günümüzde yaşanılan toplumsal linç, bu ülkenin yüzyıllık tarihinde 2-3 benzer örneği olan bir dramdır. Küçük gösteren ve hafife alanlar bu melaneti işleyenlerin piyonudur ancak.
Bu zulme sorunlu yaklaşımın aslında iki tarafı var. Eğer bir insan Ergenekon yargılamaları ile cemaat yargılamalarını karşılaştırıp, oradaki şüpheli ve sanıklara daha kötü davranıldı, eziyet edildi diyorsa bu insanlar, dosyaları bilmediği için cahildir. Diğer taraftan ise, eğer hakikati bilerek bunu söylüyorsa Ergenekon’un projesi olan vicdansız bir ahmaktır. Basın-yayın organlarında, ölüm ve hastalık hadiseleri üzerinden yapılan bu kara propagandayı birkaç yazıda değerlendirmek gerekiyor. Ortalığı boş bulanlar bir taraftan polislere, bir taraftan mağdurlara sarıyor. Ergenekon yargılamalarını bugünün zulmüyle eşitlemeye çalışmak en hafifinden söylemek gerekirse vicdansızlıktır. Bir yazıya sığacak bir iş değil bu! Onun için bu zulmü dört yazıda örnekleriyle değerlendireceğiz.
2007’den bu yana Ergenekon ile yatıp kalkan bir nesil büyüdü. Yakın tarihimizde bu çapta cereyan eden bir dava silsilesi olmamıştı. Ne zamana kadar? Dönemin Başbakan’ı Erdoğan’ın Başdanışmanı ve Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan’ın, 17 Aralık’ta yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan bir hafta sonra Star Gazetesi’nde “Türk ordusuna kumpas kurulduğunu” ileri sürmesine kadar. Akdoğan şöyle dedi: ”Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi bilir.” Vauuv. Büyük bir laf! Bu sözle beraber Türkiye’de yeni bir dönem başlayacaktı. Bir anda Ergenekon mizansen olurken, günah keçisi ilan edilen cemaate tüm fatura kesilecekti. 17 Aralık tarihi ile beraber “Tefe konulan” cemaat mensupları ve kurumları hakkında 15 Temmuz darbe tiyatrosuna kadar yüzlerce, ondan sonra ise binlerce dosya açıldı. Hâlihazırda 510 binden fazla kişi hakkında soruşturma yürütülüyor. Cemaatle bir şekilde iltisaklandırılan binlerce insan tutuklu ve hükümlü. Sonuçta Ergenekon yargılamalarını anlamak için 17 Aralık sürecini değerlendirmek önemli. Gazeteci Ahmet Altan’ın da dediği gibi siyasi iktidar “Hırsızlık yaparken yakalanmıştı. Paçayı kurtarmak için de hırsızlıktan büyük suçlar işleyip darbecilere sığınmışlardı.”
Hani Kumpastı?
Yukarıda ifade ettiğimiz, Yalçın Akdoğan’ın işaret fişeğini çakmasıyla bir anda Türkiye’de siyaset hareketlendi. Birbirini günahı kadar sevmeyen, imkân olsa bir kaşık suda boğacak iki grup, AKP ve Ergenekon, bir anda sarmaş dolaş oldular. Dönemin başbakanı Erdoğan, Ergenekon hakkında mazide söylediği şeyleri bir anda yuttu ve onların ağzıyla konuşmaya başladı. Bu açıklamalardan birkaçını tarihi sırasıyla görmek, Erdoğan’ın evrimini ortaya koyacak. Öncelikle 17 Aralık 2013 öncesi beyanlara bakalım:
(22 Ocak 2010) (Taraf’ın Balyoz darbe planını yayınlaması sonrası) – “Millet iradesine el uzatanlara karşı hukuku savunacağız. Kimse millete korku salmaya çalışmasın. Bu uğurda her türlü sıkıntıyı göğüsleyeceğimizi buradan açık açık ifade ediyorum. Allah’ın verdiği ömrü ondan başka alacak yoktur.”
( 28 Eylül 2012) (NTV canlı yayınında) “Türkiye’de Balyoz yok muydu? CD’leri dinliyorum şok oluyorum. YAŞ toplantılarında beraber olduğumuz arkadaş. Yolculuklarımızın olduğu arkadaş. İnanın dinlemesem inanmayacağım. Nasıl olur böyle bir şey diyorum.”
Bu ve bunun gibi onlarca şey söyleyen Erdoğan, 17 Aralık sonrası 180 derece dönüp evrim geçirmiş ve akla ziyan açıklamalar yapar olmuştu.
(5 Ocak 2014) ( Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ile görüşme sonrasında) – “Metin bey ile yaptığımız görüşme olumlu oldu. Biz yeniden yargılanma konusuna olumlu bakıyoruz, arkadaşlarım çalışmalarını yapıyorlar. Bu çalışmalar da bitmek üzere. Yeniden yargılanma noktasında bizim açımızdan hiçbir sıkıntı yok.”
(15 Ocak 2014) “Bugün artık geçmişteki Balyoz gibi bazı yargılamaların üzerinde çok büyük soru işaretlerinin oluştuğunu daha net olarak görüyoruz.”
(8 Mart 2014) (İlker Başbuğ’un tahliyesi sonrasında) – “Balyoz’da katakulli olduğu çok açık. Balyoz davasını alelacele hallettiler. Bütün bu davalarda intikam hissiyle hareket ettiler. Kısacası paralel yapı bu davalarda görevini icra etti.” derken aslında kendini inkâr etmiş, hırsızlıkta suçüstü yakalanması, feleğini şaşırtmıştı. Ama daha ilginç olanı, kumpas diye yeri göğü inletenler, bu dosyaları kapatıp, arşive atamamışlardı. Dosyalar hala açık. Hani kumpastı bu dosyalar, hani milli orduya katakulli yapılmıştı? Bu kuyruklu yalanı ellerindeki dev propaganda organlarıyla millete yedirdiler.
Ayrıca şunu iyi idrak etmek lazım. Ergenekon’un oskarlık başarısı, Tayyip Erdoğan’ın da onlardan tevarüs ettiği şey, yalan söylerken en büyük yalanı söylemesi. Buna Gobbels taktiği olarak tanımlanan şarlatanlık da diyebiliriz. Örneğin “Kumpas” sözcüğü böyle icat edilmiş bir kelime. Bunu, binlerce kere hiç yılmadan tekrar edince kelime insanların beynine kazındı. Dosyalardaki buz gibi deliller, kişilerin ikrarları ve tanıkların söyledikleri bile unutuldu. Ergenekon davaları kumpasmış gibi bir algı insanların zihninde yer etti. Öyle büyük yalandı ki bu karanlık gibi her şeyi birdenbire yuttu.
Cemaat dosyaları ile Ergenekon neden karşılaştırılıyor?
Aşamalı bir şekilde, günümüzde yapılan cemaat yargılamaları ile Ergenekon yargılamalarını karşılaştırmak mümkün değil. Ne sayılar, ne de zulmün boyutu bir değil. Bugün sesleri çok çıksa da hakikatleri onların yüzlerine vurmak gerek. Sayılarla konuşacak olursak, tüm Ergenekon dosyalarında 740 sanık varken, cemaatten çoluk çocuk demeden 510 bin insan soruşturma geçirdi/geçiriyor. 335 tutuklu bir tarafta diğer tarafta toplamda 100 bine yakın cezaevi görmüş insan var. Rakamların yüzlerce kat olması dikkatinizden kaçmıyordur. Hamile-Lohusa kadınlarla uğraşılması, mala çökme haramilikleri, binlerce kurum kapatılması vs. gibi hususların karşılaştırması yapıldığında, Ergenekon’un sözde mağduriyetini göklere çıkaran ve mesnetsiz konuşanların yüzüne tokat gibi inen, tüyler ürpertici hakikatler ortaya saçılmış oluyor.
Şunu açıkça söylemek gerek, Ergenekon yargılamalarında muvazzaf ve emekli paşalara, gazetecilere vs gösterilen muamele, hukuk standardı, delil toplanması, yargılama yapılırken kullanılan usul, bugünün mağdurlarından esirgenmektedir. Kan davasının ve savaşın bile düşman hukuku varken, günümüzün uygulayıcıları her şeyi bir tarafa bıraktılar. Bir anda zaman makinesi 40-50 yıl geriye sarıp, 27 Mayıs veya 12 Eylül dönemine gitmiş, o dönemin usulleri insanlar üzerinde kullanılır olmuştur. Bazı uygulamaların ise tarihte örneği olmamakla, cemaate yapılan linçin boyutu başka bir seviyeye çıkmıştır. Kadın eş gözaltına alıp, kocasının gelmesini istemek, haramilikle mallara çökmek, yurtdışında rüşvetle devletin itibarını beş paralık etme, adam kaçırma ve işkence hadiseleri vb. ise en alçakça örnekler olarak tarihteki yerini almıştır. (Haftaya devam edelim efendim.)
[Av. Osman Ertürk] 23.5.2019 [TR724]
Askerlik yapan bilir. Komutanın postası onun getir götür işlerini yapar. Bizim başkan, Ergenekon’un aklanma sürecini, bazen gizli bazen saklı Tayyip Erdoğan ile beraber götürüyor. Ama beş yıldır dosyalar kapanmadığı için koltuğuna şöyle bir yaslanıp güzel bir keyif kahvesi içemedi garibim. Saray kapılarında süründürüyorlar onu. Ümitle yapılan bu ziyaret fayda etmedi demek ki, dosyada karar yine verilmedi ve duruşma 1 Temmuz 2019 tarihine ertelendi.
Ergenekon deyince üzerinde çoktur düşündüğüm bir konuyu yazmak aklıma geldi. Tam da zamanı dedim. Birkaç yıldır cemaatten hıncını alamayanlar “Ama sizde şöyle yapmıştınız. Oh olsun size!” diyorlardı. Bu ve benzeri bakış açıları, Ergenekon’u zemzemle yıkamaya çalışırken, diğer taraftan cemaati silahlı terör örgütü ilan etti. Ülkemizde cemaate yapılan, örnekleri görülmemiş zulüm ve toplumsal linçi, “Ama sizde şöyle yapmıştınız.” diyerek hafife almak, görmezden gelmek, yutturmaya çalıştıklarına şahit oluyoruz. Silivri’de Ergenekon duruşması takip eden, ayrıca bu soruşturmalarda çalışan polislerle bire bir konuşan, diğer taraftan da günümüzde cemaate yapılan linçi yakinen bilen bir avukat olarak şunu söylemek isterim. Günümüzde yaşanılan toplumsal linç, bu ülkenin yüzyıllık tarihinde 2-3 benzer örneği olan bir dramdır. Küçük gösteren ve hafife alanlar bu melaneti işleyenlerin piyonudur ancak.
Bu zulme sorunlu yaklaşımın aslında iki tarafı var. Eğer bir insan Ergenekon yargılamaları ile cemaat yargılamalarını karşılaştırıp, oradaki şüpheli ve sanıklara daha kötü davranıldı, eziyet edildi diyorsa bu insanlar, dosyaları bilmediği için cahildir. Diğer taraftan ise, eğer hakikati bilerek bunu söylüyorsa Ergenekon’un projesi olan vicdansız bir ahmaktır. Basın-yayın organlarında, ölüm ve hastalık hadiseleri üzerinden yapılan bu kara propagandayı birkaç yazıda değerlendirmek gerekiyor. Ortalığı boş bulanlar bir taraftan polislere, bir taraftan mağdurlara sarıyor. Ergenekon yargılamalarını bugünün zulmüyle eşitlemeye çalışmak en hafifinden söylemek gerekirse vicdansızlıktır. Bir yazıya sığacak bir iş değil bu! Onun için bu zulmü dört yazıda örnekleriyle değerlendireceğiz.
2007’den bu yana Ergenekon ile yatıp kalkan bir nesil büyüdü. Yakın tarihimizde bu çapta cereyan eden bir dava silsilesi olmamıştı. Ne zamana kadar? Dönemin Başbakan’ı Erdoğan’ın Başdanışmanı ve Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan’ın, 17 Aralık’ta yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan bir hafta sonra Star Gazetesi’nde “Türk ordusuna kumpas kurulduğunu” ileri sürmesine kadar. Akdoğan şöyle dedi: ”Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi bilir.” Vauuv. Büyük bir laf! Bu sözle beraber Türkiye’de yeni bir dönem başlayacaktı. Bir anda Ergenekon mizansen olurken, günah keçisi ilan edilen cemaate tüm fatura kesilecekti. 17 Aralık tarihi ile beraber “Tefe konulan” cemaat mensupları ve kurumları hakkında 15 Temmuz darbe tiyatrosuna kadar yüzlerce, ondan sonra ise binlerce dosya açıldı. Hâlihazırda 510 binden fazla kişi hakkında soruşturma yürütülüyor. Cemaatle bir şekilde iltisaklandırılan binlerce insan tutuklu ve hükümlü. Sonuçta Ergenekon yargılamalarını anlamak için 17 Aralık sürecini değerlendirmek önemli. Gazeteci Ahmet Altan’ın da dediği gibi siyasi iktidar “Hırsızlık yaparken yakalanmıştı. Paçayı kurtarmak için de hırsızlıktan büyük suçlar işleyip darbecilere sığınmışlardı.”
Hani Kumpastı?
Yukarıda ifade ettiğimiz, Yalçın Akdoğan’ın işaret fişeğini çakmasıyla bir anda Türkiye’de siyaset hareketlendi. Birbirini günahı kadar sevmeyen, imkân olsa bir kaşık suda boğacak iki grup, AKP ve Ergenekon, bir anda sarmaş dolaş oldular. Dönemin başbakanı Erdoğan, Ergenekon hakkında mazide söylediği şeyleri bir anda yuttu ve onların ağzıyla konuşmaya başladı. Bu açıklamalardan birkaçını tarihi sırasıyla görmek, Erdoğan’ın evrimini ortaya koyacak. Öncelikle 17 Aralık 2013 öncesi beyanlara bakalım:
(22 Ocak 2010) (Taraf’ın Balyoz darbe planını yayınlaması sonrası) – “Millet iradesine el uzatanlara karşı hukuku savunacağız. Kimse millete korku salmaya çalışmasın. Bu uğurda her türlü sıkıntıyı göğüsleyeceğimizi buradan açık açık ifade ediyorum. Allah’ın verdiği ömrü ondan başka alacak yoktur.”
( 28 Eylül 2012) (NTV canlı yayınında) “Türkiye’de Balyoz yok muydu? CD’leri dinliyorum şok oluyorum. YAŞ toplantılarında beraber olduğumuz arkadaş. Yolculuklarımızın olduğu arkadaş. İnanın dinlemesem inanmayacağım. Nasıl olur böyle bir şey diyorum.”
Bu ve bunun gibi onlarca şey söyleyen Erdoğan, 17 Aralık sonrası 180 derece dönüp evrim geçirmiş ve akla ziyan açıklamalar yapar olmuştu.
(5 Ocak 2014) ( Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ile görüşme sonrasında) – “Metin bey ile yaptığımız görüşme olumlu oldu. Biz yeniden yargılanma konusuna olumlu bakıyoruz, arkadaşlarım çalışmalarını yapıyorlar. Bu çalışmalar da bitmek üzere. Yeniden yargılanma noktasında bizim açımızdan hiçbir sıkıntı yok.”
(15 Ocak 2014) “Bugün artık geçmişteki Balyoz gibi bazı yargılamaların üzerinde çok büyük soru işaretlerinin oluştuğunu daha net olarak görüyoruz.”
(8 Mart 2014) (İlker Başbuğ’un tahliyesi sonrasında) – “Balyoz’da katakulli olduğu çok açık. Balyoz davasını alelacele hallettiler. Bütün bu davalarda intikam hissiyle hareket ettiler. Kısacası paralel yapı bu davalarda görevini icra etti.” derken aslında kendini inkâr etmiş, hırsızlıkta suçüstü yakalanması, feleğini şaşırtmıştı. Ama daha ilginç olanı, kumpas diye yeri göğü inletenler, bu dosyaları kapatıp, arşive atamamışlardı. Dosyalar hala açık. Hani kumpastı bu dosyalar, hani milli orduya katakulli yapılmıştı? Bu kuyruklu yalanı ellerindeki dev propaganda organlarıyla millete yedirdiler.
Ayrıca şunu iyi idrak etmek lazım. Ergenekon’un oskarlık başarısı, Tayyip Erdoğan’ın da onlardan tevarüs ettiği şey, yalan söylerken en büyük yalanı söylemesi. Buna Gobbels taktiği olarak tanımlanan şarlatanlık da diyebiliriz. Örneğin “Kumpas” sözcüğü böyle icat edilmiş bir kelime. Bunu, binlerce kere hiç yılmadan tekrar edince kelime insanların beynine kazındı. Dosyalardaki buz gibi deliller, kişilerin ikrarları ve tanıkların söyledikleri bile unutuldu. Ergenekon davaları kumpasmış gibi bir algı insanların zihninde yer etti. Öyle büyük yalandı ki bu karanlık gibi her şeyi birdenbire yuttu.
Cemaat dosyaları ile Ergenekon neden karşılaştırılıyor?
Aşamalı bir şekilde, günümüzde yapılan cemaat yargılamaları ile Ergenekon yargılamalarını karşılaştırmak mümkün değil. Ne sayılar, ne de zulmün boyutu bir değil. Bugün sesleri çok çıksa da hakikatleri onların yüzlerine vurmak gerek. Sayılarla konuşacak olursak, tüm Ergenekon dosyalarında 740 sanık varken, cemaatten çoluk çocuk demeden 510 bin insan soruşturma geçirdi/geçiriyor. 335 tutuklu bir tarafta diğer tarafta toplamda 100 bine yakın cezaevi görmüş insan var. Rakamların yüzlerce kat olması dikkatinizden kaçmıyordur. Hamile-Lohusa kadınlarla uğraşılması, mala çökme haramilikleri, binlerce kurum kapatılması vs. gibi hususların karşılaştırması yapıldığında, Ergenekon’un sözde mağduriyetini göklere çıkaran ve mesnetsiz konuşanların yüzüne tokat gibi inen, tüyler ürpertici hakikatler ortaya saçılmış oluyor.
Şunu açıkça söylemek gerek, Ergenekon yargılamalarında muvazzaf ve emekli paşalara, gazetecilere vs gösterilen muamele, hukuk standardı, delil toplanması, yargılama yapılırken kullanılan usul, bugünün mağdurlarından esirgenmektedir. Kan davasının ve savaşın bile düşman hukuku varken, günümüzün uygulayıcıları her şeyi bir tarafa bıraktılar. Bir anda zaman makinesi 40-50 yıl geriye sarıp, 27 Mayıs veya 12 Eylül dönemine gitmiş, o dönemin usulleri insanlar üzerinde kullanılır olmuştur. Bazı uygulamaların ise tarihte örneği olmamakla, cemaate yapılan linçin boyutu başka bir seviyeye çıkmıştır. Kadın eş gözaltına alıp, kocasının gelmesini istemek, haramilikle mallara çökmek, yurtdışında rüşvetle devletin itibarını beş paralık etme, adam kaçırma ve işkence hadiseleri vb. ise en alçakça örnekler olarak tarihteki yerini almıştır. (Haftaya devam edelim efendim.)
[Av. Osman Ertürk] 23.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Osman Ertürk
‘Manchester City ve PSG, futbolu mahvediyor’ [Hasan Cücük]
Başlıktaki cümle bana ait değil. Cümlenin sahibi La Liga Başkanı Javier Tebas. Financial Times’in düzenlediği Futbol Yönetimi Zirvesi’nde konuşan Tebas, Manchester City ve Paris Saint-Germain (PSG) kulüplerinin milyarderlerin oyuncağı haline geldiğini belirtip, arkasına devlet gücünü alan kulüplerin Avrupa futbolunu mahvettiğini söyledi. Javier Tebas, 2003’te Chelsea’nın satılmasıyla başlayan süreçte zenginlerin futbolu nasıl bir oyuncağa çevirdiğini üst perdeden dile getirmiş oldu.
Tebas Javier’i haklı olmakla birlikte futbolun kurulu düzeninin hep büyüklerden yana olduğunu unutmuşa benziyor. La Liga denince akla Barcelona ve Real Madrid gelmesinin nedeni sportif başarıyı getiren arkasındaki destek değil mi? Real Madrid yıllarca devletin desteğini arkasında gördü. Özellikle diktatör Franco döneminde Real Madrid’e tüm imkanlar seferber edildi. Real devletin, Barcelona Katalan halkının takımı olarak öne çıktı. Franco düzenine başkaldıran Katalanlar, Barcelona için ‘Bir kulüpten çok ötesi’ deyip, maddi- manevi desteği verdi. Biri devleti diğeri bir bölgeyi arkasına alarak ülkenin en önemli kulübü oldular. Maddi destek sportif başarının yolunu da açtı. Elbette bu kulüp yöneticileri sadece destekle kulübü ayakta tutma yolunu seçmeyip, kurumsallaşarak bir marka değeri oluşturdular.
Real Madrid ve Barcelona, dün devlet ve bölge tarafından desteklenirken bugün yayın gelirinden aldıkları aslan payıyla rakiplerine fark atıyor. La Liga’daki yayın gelirinin yüzde 40’ına yakını iki kulüp arasında eşit pay edilirken, geri kalan yüzde 60’lık dilim, 18 takım paylaşıyor. Yayın gelirlerine sponsorluk, ürün satışı ve Avrupa kupalarından gelen kazanç eklendiğinde ortaya devasa bir rakam çıkıyor. La Liga’nın diğer takımlarının uzun soluklu olarak Real ve Barcelona ile rekabet etmesi oldukça zor oluyor. Son yıllarda bu iki takımın yanına Atletico Madrid’in adını eklemesi tamamen teknik patron Diego Simeone’nin kalitesinden kaynaklanıyor. Simeone sonrası Atletico Madrid’in bu başarısını sürdürmesi biraz zor gözüküyor. Zira benzer başarıyı 2000’li yılların başında Valencia yakalamış ancak kısa süre sonra tekrar sıradanlaşmıştı.
La Liga’da durum bu haldeyken Javier Tebas’ın ‘City ve PSG, futbolu mahvediyor’ çıkışında haklılık payı oldukça yüksek. Futbolun sportan çıkıp bir endüstriye dönüşmesiyle zenginlerin iştahını kabarttığı bir gerçekti. Zenginlerin futbola yatırımı yeni bir şey değildi. Özellikle İtalya Serie A’daki kulüplerin tamamına yakını zengin ailelerin kontrolündeydi. Chelsea’nın 2003’te Rus milyarder Roman Abramovich tarafından satın alınmasıyla ortaya farklı bir durum çıkıyordu. Genç yaşında milyarder olan Abramovich için futbol bir yatırım değil, kendini tatmin etme arenasıydı. Abramovich, Chelsea ile transfer borsasını alt üst edip, milyonları bastırıp yıldız oyuncuları transfer etmesinin semeresini şampiyonlukla alması futbolu oyuncak olarak gören zenginlerinde iştahını kabarttı. Arap zenginler hem tatmin olma hem de ülke reklamı adına milyonları futbola akıtmaya başlamasıyla futbolun güç dengesi ekseni değişmeye başladı. Petrol veya iktidar ailesinin para desteğini arkasına alan takımlarla rekabet etmek imkansız oluyordu. Manchester City, 2008’de Birleşik Arap Emirlikleri’nde iktidar ailesinin üyesi ve aynı zamanda petrol zengini olan Şeyh Mansour tarafından satın alınmıştı. PSG ise 2012’de Qatar Sports Investments tarafından alınmış ve her iki kulüp de son zamanlarda büyük başarılara imza atmıştı.
La Liga Başkanı Javier Tebas, “Manchester City ve PSG’nin sorunu, devlet tarafından işletilmesi. Biri petrol, diğeri doğalgaz gelirleriyle yönetiliyor. Avrupa futboluna verdikleri zarar had safhada. City ve PSG, piyasayı öyle bir şişiriyor ki diğer kulüpler, oyuncularını korumak için saçma meblağlar ödemek zorunda kalıyor. Bu iki kulüp, devlet tarafından desteklendiği için bütçelerine bakmaksızın istediği oyuncuları alıyorlar. Diğer kulüpler de bu durumdan etkilenerek ellerinde olandan fazlasını harcıyor. Tüm Avrupa futbol yapısının dengesini bozuyorlar. Futbol, artık bir spor dalı ya da endüstri değil. Daha çok devletin bir oyuncağı gibi. Ve futbol, oyuncak haline gelirse çocukların eline düşer ve bütün bir sistemi berbat edersiniz.” sözleriyle gelinen durumu özetliyor.
Fransa’da PSG’ye rakip olacak bir takımın çıkması hayal ötesi bir tasavvur olarak algınanıyor. PSG’nin şampiyonluğundan ziyade sezonun bitimine kaç hafta kala şampiyonluğunu ilan edeceği bahislere konu oluyor. Keza, City iyi oyuncu kadar iyi hoca da lazım taktiğiyle Pep Guardiola’yı getirmesiyle farklı bir kimliğe büründü. Liverpool’un 97 puanla ligi ikinci sırada bitirmiş olması, City ile rekabetin ne denli zor olduğunu ortaya koyuyor. Futbol, zenginler tarafından birer oyuncağa dönüşürken, video yardımcı hakem sistemi VAR ile de mekanikleşmeye doğru ilerliyor.
[Hasan Cücük] 23.5.2019 [TR724]
Tebas Javier’i haklı olmakla birlikte futbolun kurulu düzeninin hep büyüklerden yana olduğunu unutmuşa benziyor. La Liga denince akla Barcelona ve Real Madrid gelmesinin nedeni sportif başarıyı getiren arkasındaki destek değil mi? Real Madrid yıllarca devletin desteğini arkasında gördü. Özellikle diktatör Franco döneminde Real Madrid’e tüm imkanlar seferber edildi. Real devletin, Barcelona Katalan halkının takımı olarak öne çıktı. Franco düzenine başkaldıran Katalanlar, Barcelona için ‘Bir kulüpten çok ötesi’ deyip, maddi- manevi desteği verdi. Biri devleti diğeri bir bölgeyi arkasına alarak ülkenin en önemli kulübü oldular. Maddi destek sportif başarının yolunu da açtı. Elbette bu kulüp yöneticileri sadece destekle kulübü ayakta tutma yolunu seçmeyip, kurumsallaşarak bir marka değeri oluşturdular.
Real Madrid ve Barcelona, dün devlet ve bölge tarafından desteklenirken bugün yayın gelirinden aldıkları aslan payıyla rakiplerine fark atıyor. La Liga’daki yayın gelirinin yüzde 40’ına yakını iki kulüp arasında eşit pay edilirken, geri kalan yüzde 60’lık dilim, 18 takım paylaşıyor. Yayın gelirlerine sponsorluk, ürün satışı ve Avrupa kupalarından gelen kazanç eklendiğinde ortaya devasa bir rakam çıkıyor. La Liga’nın diğer takımlarının uzun soluklu olarak Real ve Barcelona ile rekabet etmesi oldukça zor oluyor. Son yıllarda bu iki takımın yanına Atletico Madrid’in adını eklemesi tamamen teknik patron Diego Simeone’nin kalitesinden kaynaklanıyor. Simeone sonrası Atletico Madrid’in bu başarısını sürdürmesi biraz zor gözüküyor. Zira benzer başarıyı 2000’li yılların başında Valencia yakalamış ancak kısa süre sonra tekrar sıradanlaşmıştı.
La Liga’da durum bu haldeyken Javier Tebas’ın ‘City ve PSG, futbolu mahvediyor’ çıkışında haklılık payı oldukça yüksek. Futbolun sportan çıkıp bir endüstriye dönüşmesiyle zenginlerin iştahını kabarttığı bir gerçekti. Zenginlerin futbola yatırımı yeni bir şey değildi. Özellikle İtalya Serie A’daki kulüplerin tamamına yakını zengin ailelerin kontrolündeydi. Chelsea’nın 2003’te Rus milyarder Roman Abramovich tarafından satın alınmasıyla ortaya farklı bir durum çıkıyordu. Genç yaşında milyarder olan Abramovich için futbol bir yatırım değil, kendini tatmin etme arenasıydı. Abramovich, Chelsea ile transfer borsasını alt üst edip, milyonları bastırıp yıldız oyuncuları transfer etmesinin semeresini şampiyonlukla alması futbolu oyuncak olarak gören zenginlerinde iştahını kabarttı. Arap zenginler hem tatmin olma hem de ülke reklamı adına milyonları futbola akıtmaya başlamasıyla futbolun güç dengesi ekseni değişmeye başladı. Petrol veya iktidar ailesinin para desteğini arkasına alan takımlarla rekabet etmek imkansız oluyordu. Manchester City, 2008’de Birleşik Arap Emirlikleri’nde iktidar ailesinin üyesi ve aynı zamanda petrol zengini olan Şeyh Mansour tarafından satın alınmıştı. PSG ise 2012’de Qatar Sports Investments tarafından alınmış ve her iki kulüp de son zamanlarda büyük başarılara imza atmıştı.
La Liga Başkanı Javier Tebas, “Manchester City ve PSG’nin sorunu, devlet tarafından işletilmesi. Biri petrol, diğeri doğalgaz gelirleriyle yönetiliyor. Avrupa futboluna verdikleri zarar had safhada. City ve PSG, piyasayı öyle bir şişiriyor ki diğer kulüpler, oyuncularını korumak için saçma meblağlar ödemek zorunda kalıyor. Bu iki kulüp, devlet tarafından desteklendiği için bütçelerine bakmaksızın istediği oyuncuları alıyorlar. Diğer kulüpler de bu durumdan etkilenerek ellerinde olandan fazlasını harcıyor. Tüm Avrupa futbol yapısının dengesini bozuyorlar. Futbol, artık bir spor dalı ya da endüstri değil. Daha çok devletin bir oyuncağı gibi. Ve futbol, oyuncak haline gelirse çocukların eline düşer ve bütün bir sistemi berbat edersiniz.” sözleriyle gelinen durumu özetliyor.
Fransa’da PSG’ye rakip olacak bir takımın çıkması hayal ötesi bir tasavvur olarak algınanıyor. PSG’nin şampiyonluğundan ziyade sezonun bitimine kaç hafta kala şampiyonluğunu ilan edeceği bahislere konu oluyor. Keza, City iyi oyuncu kadar iyi hoca da lazım taktiğiyle Pep Guardiola’yı getirmesiyle farklı bir kimliğe büründü. Liverpool’un 97 puanla ligi ikinci sırada bitirmiş olması, City ile rekabetin ne denli zor olduğunu ortaya koyuyor. Futbol, zenginler tarafından birer oyuncağa dönüşürken, video yardımcı hakem sistemi VAR ile de mekanikleşmeye doğru ilerliyor.
[Hasan Cücük] 23.5.2019 [TR724]
AYM’den vitrin süsü bir karar ve rejimin kitap düşmanlığı [Mehmet Tahsin]
Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu, önceki gün resmî gazetede yayınlanan bir kararında cezaevindeki mahpuslara parasını ödeyerek talep ettikleri süreli yayınların verilmemesini ifade özgürlüğü ihlali saydı. (Recep Bekik ve Diğerleri 2016/12936)
Büyük çoğunluğu PKK örgütüne mensubiyetleri nedeniyle cezaevinde bulunan başvuruculara, Özgürlükçü Demokrasi, Demokrasi, Demokratik Ulus, Özgür Gündem, Özgür Halk, Azadiya Welat gibi yayınlar parasını ödedikleri halde cezaevi yönetimi tarafından teslim edilmemiş.
AYM kararından öğrendiğimize göre bu yayınlar hakkında verilmiş bir toplatma ya da elkoyma kararı yokmuş. Buna rağmen cezaevi yönetimi adı geçen yayınlarda ‘ağırlıklı olarak PKK terör örgütü ve liderleri ile üyelerini öven, bunların sözleri ile eylemlerine yer verilen ve terör örgütü propagandası teşkil eden içerikler bulunduğu’ ve ‘… terör örgütlerinin bu gazeteler vasıtasıyla tabanına talimatlar verdiği örgüt tabanının bu şekilde bilinçlenmesinin sağladığı, cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlüler arasında örgütsel dayanışmayı artırıcı ibareler taşıdığı, kurumlarda örgütsel faaliyeti artırarak disiplinsizliğe yol açmak suretiyle kurum güvenliğini tehlikeye düşürecek haberler yapıldığı’ gerekçeleriyle yayınları teslim etmemiş.
Bu karar üzerine gerekli adımları atan başvurucular olağan hukuk yollarını tüketerek konuyu AYM’ye taşımışlar. AYM Genel Kurulu verdiği kararda, anayasanın 26. Maddesinde düzenlenen Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti’nin ihlal edildiğine hükmetmiş.
AYM, kararında şunları belirtiyor:
‘Tutuklu ve hükümlülerin süreli veya süresiz yayınlara ulaşabilmesi de bilgi ve kanaatlere ulaşma özgürlüğünün somut yansıması olarak ifade özgürlüğünün koruması altındadır. Süreli yayın şeklindeki yazılı dokümanların onlara verilmemesinin haber veya fikir alma özgürlüğüne, dolayısıyla ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahale olduğu kabul edilmiştir.
Çoğunluğa muhalif olanlar da dahil olmak üzere düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve gerçekleştirme konusunda başkalarını ikna etme çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir.’
*
Öncelikle AYM kararını doğru bulduğumu söylemeliyim. Ancak aynı konuda daha önce yapılan bireysel başvuruların neden reddedildiğini de sormak boynumuzun borcu. Mesela 18.07.2018 tarihli İbrahim Kaptan kararında aynı sebeple yapılan başvuru hakkında kabul edilmezlik kararı verilmiş. AYM genel kurulu dün yayınlanan Recep Bekik kararında bunun doğru olmadığını da kayda geçirmiş. Bu iyi.
Sorun şu ki bugüne kadar AYM’nin verdiği kararlar, başvurucuların iltisak durumuna göre değişkenlik arz ediyor. Mahkemenin Gülen cemaatine karşı negatif bir tutumu söz konusu. Başvurucunun Gülen cemaatiyle herhangi bir irtibatı yoksa AYM pek bir özgürlükçü oluveriyor! Aksi halde AYM kararlarında avamca ifade edersek, ‘Uyap’tan baktık, başvurucunun FETÖ/PDY irtibatı olduğunu gördük’ diyerek başvurunun içeriğine dahi bakmadan binlerce kabul edilmezlik kararı veren de aynı mahkeme. Recep Bekik kararındaki başvurucuların PKK ile, İbrahim Kaptan’ın Gülen cemaatiyle irtibatlı olması AYM’nin özgürlüklere bakış açısını bir anda değiştiriyor.
Bu arada Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanan üyeler Rıdvan Güleç ve Yıldız Seferinoğlu’nun, AYM’nin hak ihlali kararına muhalif kaldıklarını hatırlatalım. Kendilerini oraya atayan iradeyi mahcup etmemişler (!) yani.
*
Şimdi gelelim asıl konuya: AYM, Recep Bekik kararında başvurucuların kendilerine verilmeyen yayınlar hakkında toplatma veya el koyma kararı bulunmadığını ileri sürdüklerini belirtiyor. Kaldı ki AYM, kararında toplatma kararı olan yayınların bile belli şartlar altında verilebileceğinden bahsediyor. Peki uygulama öyle mi?
15 Temmuz’dan sonra Sonsuz Nur gibi Peygamberimizin hayatını anlatan kitaplar başta olmak üzere hakkında toplatma kararı olmayan binlerce kitap, örgüt üyeliğine delil sayıldı. Evinde bu kitaplardan bulunan on binlerce kişi sırf bu yüzden soruşturma geçirdi ve tutuklandı. Örneğin gazeteci bir arkadaşımızın eşinin gözaltına alındığı evde, birkaç yıl öncesine ait bir Zaman gazetesi nüshası bulunması tutuklama sebebi sayıldı.
El konulan yayınevlerinin depolarında bulunan on binlerce kitap içeriğine bakılmaksızın imha edildi. İhtimal bu kararları veren yargı mensuplarının bile çoğunun evinde olan kitaplar bir anda suç aleti sayıldı.
Cezaevinde tutuklu olanlara verilecek yayınlardan değil, artık açık cezaevi haline gelmiş koca bir ülkeden bahsediyoruz.
Hatırlarsınız, bazı cezaevlerinde tutuklulara Kur’an dahi verilmediği haberler yansımıştı. Kendisine Kur’an verilmediği için konuyu AYM gündemine taşıyan tutuklu bir hâkimin başvurusu üzerine AKP’li Adalet Bakanlığı, AYM’ye verdiği cevapta Kur’an yasağını savunmuştu. Neymiş, ‘örgüt üyeleri Kur’an ayetlerini şifre olarak kullanarak haberleşiyorlar’mış!
Ülke tımarhaneye döndü deyince abartmış olmuyoruz yani.
Bakın size iki örnek daha…
İBB Saraçhane binasının yakınlarında bulunan küçük bir caminin kütüphanesinde bir dönem Zaman Gazetesi’nin okurlarına verdiği Merhum İbrahim Canan’ın kaleme aldığı Hadis Ansiklopedisi de varmış. 15 Temmuz’dan kısa süre önce cadı avının şiddetini artırdığı günlerde bir sivri zekalının uyarısı üzerine cami cemaati paniğe kapılır, ne yapacağını bilemez. Önce çöpe atmak isterler, çarpılırız diye korkarlar. Yakmayı teklif eden olur. Sonunda kitapları gömmeye karar verirler.
İkinci olay daha komik. 2016 yılında Millî Eğitim Bakanlığı’nın, öğrencilere dağıtılmak üzere özel yayınevlerinden satın aldığı veya baskısını yaptırdığı 892 bin kitap ‘Fetö’ propagandası yaptığı gerekçesiyle imha edilmiş.
İmha gerekçesi kitapların içinde, Fethullah Gülen’in yaşadığı eyalet olan ‘Pensilvanya’ ifadesinin geçmesi! Konu ortaya çıktığında bir ana muhalefet partisi milletvekili tarafından TBMM’de soru önergesiyle gündeme getirilmişti.
Velhasıl, kitap – gazete düşmanlığı, daha çok özgürlük vaadiyle iktidara gelen AKP’nin sicilinde kapkara bir leke olarak işlendi.
Bazı kitaplar bombadan daha tehlikelidir diyerek tarihe geçen Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın YÖK üyesi olarak atadığı bir profesörün ‘okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ülkeyi cahiller kurtaracak’ dediği yerde cezaevi idaresinin tutuklulara kitap gazete vermiyor olmasının ne hükmü olabilir ki?
Anayasa Mahkemesi’nin Recep Bekik kararı, umalım bir vitrin süsü olarak kalmasın da ifade özgürlüğü konusunda yeni bir dönemin başlangıcı olsun.
[Mehmet Tahsin] 23.5.2019 [TR724]
Büyük çoğunluğu PKK örgütüne mensubiyetleri nedeniyle cezaevinde bulunan başvuruculara, Özgürlükçü Demokrasi, Demokrasi, Demokratik Ulus, Özgür Gündem, Özgür Halk, Azadiya Welat gibi yayınlar parasını ödedikleri halde cezaevi yönetimi tarafından teslim edilmemiş.
AYM kararından öğrendiğimize göre bu yayınlar hakkında verilmiş bir toplatma ya da elkoyma kararı yokmuş. Buna rağmen cezaevi yönetimi adı geçen yayınlarda ‘ağırlıklı olarak PKK terör örgütü ve liderleri ile üyelerini öven, bunların sözleri ile eylemlerine yer verilen ve terör örgütü propagandası teşkil eden içerikler bulunduğu’ ve ‘… terör örgütlerinin bu gazeteler vasıtasıyla tabanına talimatlar verdiği örgüt tabanının bu şekilde bilinçlenmesinin sağladığı, cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlüler arasında örgütsel dayanışmayı artırıcı ibareler taşıdığı, kurumlarda örgütsel faaliyeti artırarak disiplinsizliğe yol açmak suretiyle kurum güvenliğini tehlikeye düşürecek haberler yapıldığı’ gerekçeleriyle yayınları teslim etmemiş.
Bu karar üzerine gerekli adımları atan başvurucular olağan hukuk yollarını tüketerek konuyu AYM’ye taşımışlar. AYM Genel Kurulu verdiği kararda, anayasanın 26. Maddesinde düzenlenen Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti’nin ihlal edildiğine hükmetmiş.
AYM, kararında şunları belirtiyor:
‘Tutuklu ve hükümlülerin süreli veya süresiz yayınlara ulaşabilmesi de bilgi ve kanaatlere ulaşma özgürlüğünün somut yansıması olarak ifade özgürlüğünün koruması altındadır. Süreli yayın şeklindeki yazılı dokümanların onlara verilmemesinin haber veya fikir alma özgürlüğüne, dolayısıyla ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahale olduğu kabul edilmiştir.
Çoğunluğa muhalif olanlar da dahil olmak üzere düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve gerçekleştirme konusunda başkalarını ikna etme çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir.’
*
Öncelikle AYM kararını doğru bulduğumu söylemeliyim. Ancak aynı konuda daha önce yapılan bireysel başvuruların neden reddedildiğini de sormak boynumuzun borcu. Mesela 18.07.2018 tarihli İbrahim Kaptan kararında aynı sebeple yapılan başvuru hakkında kabul edilmezlik kararı verilmiş. AYM genel kurulu dün yayınlanan Recep Bekik kararında bunun doğru olmadığını da kayda geçirmiş. Bu iyi.
Sorun şu ki bugüne kadar AYM’nin verdiği kararlar, başvurucuların iltisak durumuna göre değişkenlik arz ediyor. Mahkemenin Gülen cemaatine karşı negatif bir tutumu söz konusu. Başvurucunun Gülen cemaatiyle herhangi bir irtibatı yoksa AYM pek bir özgürlükçü oluveriyor! Aksi halde AYM kararlarında avamca ifade edersek, ‘Uyap’tan baktık, başvurucunun FETÖ/PDY irtibatı olduğunu gördük’ diyerek başvurunun içeriğine dahi bakmadan binlerce kabul edilmezlik kararı veren de aynı mahkeme. Recep Bekik kararındaki başvurucuların PKK ile, İbrahim Kaptan’ın Gülen cemaatiyle irtibatlı olması AYM’nin özgürlüklere bakış açısını bir anda değiştiriyor.
Bu arada Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanan üyeler Rıdvan Güleç ve Yıldız Seferinoğlu’nun, AYM’nin hak ihlali kararına muhalif kaldıklarını hatırlatalım. Kendilerini oraya atayan iradeyi mahcup etmemişler (!) yani.
*
Şimdi gelelim asıl konuya: AYM, Recep Bekik kararında başvurucuların kendilerine verilmeyen yayınlar hakkında toplatma veya el koyma kararı bulunmadığını ileri sürdüklerini belirtiyor. Kaldı ki AYM, kararında toplatma kararı olan yayınların bile belli şartlar altında verilebileceğinden bahsediyor. Peki uygulama öyle mi?
15 Temmuz’dan sonra Sonsuz Nur gibi Peygamberimizin hayatını anlatan kitaplar başta olmak üzere hakkında toplatma kararı olmayan binlerce kitap, örgüt üyeliğine delil sayıldı. Evinde bu kitaplardan bulunan on binlerce kişi sırf bu yüzden soruşturma geçirdi ve tutuklandı. Örneğin gazeteci bir arkadaşımızın eşinin gözaltına alındığı evde, birkaç yıl öncesine ait bir Zaman gazetesi nüshası bulunması tutuklama sebebi sayıldı.
El konulan yayınevlerinin depolarında bulunan on binlerce kitap içeriğine bakılmaksızın imha edildi. İhtimal bu kararları veren yargı mensuplarının bile çoğunun evinde olan kitaplar bir anda suç aleti sayıldı.
Cezaevinde tutuklu olanlara verilecek yayınlardan değil, artık açık cezaevi haline gelmiş koca bir ülkeden bahsediyoruz.
Hatırlarsınız, bazı cezaevlerinde tutuklulara Kur’an dahi verilmediği haberler yansımıştı. Kendisine Kur’an verilmediği için konuyu AYM gündemine taşıyan tutuklu bir hâkimin başvurusu üzerine AKP’li Adalet Bakanlığı, AYM’ye verdiği cevapta Kur’an yasağını savunmuştu. Neymiş, ‘örgüt üyeleri Kur’an ayetlerini şifre olarak kullanarak haberleşiyorlar’mış!
Ülke tımarhaneye döndü deyince abartmış olmuyoruz yani.
Bakın size iki örnek daha…
İBB Saraçhane binasının yakınlarında bulunan küçük bir caminin kütüphanesinde bir dönem Zaman Gazetesi’nin okurlarına verdiği Merhum İbrahim Canan’ın kaleme aldığı Hadis Ansiklopedisi de varmış. 15 Temmuz’dan kısa süre önce cadı avının şiddetini artırdığı günlerde bir sivri zekalının uyarısı üzerine cami cemaati paniğe kapılır, ne yapacağını bilemez. Önce çöpe atmak isterler, çarpılırız diye korkarlar. Yakmayı teklif eden olur. Sonunda kitapları gömmeye karar verirler.
İkinci olay daha komik. 2016 yılında Millî Eğitim Bakanlığı’nın, öğrencilere dağıtılmak üzere özel yayınevlerinden satın aldığı veya baskısını yaptırdığı 892 bin kitap ‘Fetö’ propagandası yaptığı gerekçesiyle imha edilmiş.
İmha gerekçesi kitapların içinde, Fethullah Gülen’in yaşadığı eyalet olan ‘Pensilvanya’ ifadesinin geçmesi! Konu ortaya çıktığında bir ana muhalefet partisi milletvekili tarafından TBMM’de soru önergesiyle gündeme getirilmişti.
Velhasıl, kitap – gazete düşmanlığı, daha çok özgürlük vaadiyle iktidara gelen AKP’nin sicilinde kapkara bir leke olarak işlendi.
Bazı kitaplar bombadan daha tehlikelidir diyerek tarihe geçen Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın YÖK üyesi olarak atadığı bir profesörün ‘okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ülkeyi cahiller kurtaracak’ dediği yerde cezaevi idaresinin tutuklulara kitap gazete vermiyor olmasının ne hükmü olabilir ki?
Anayasa Mahkemesi’nin Recep Bekik kararı, umalım bir vitrin süsü olarak kalmasın da ifade özgürlüğü konusunda yeni bir dönemin başlangıcı olsun.
[Mehmet Tahsin] 23.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Mehmet Tahsin
Her şey çok güzel olacak (mı?) [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Lafı uzatmadan bu yazının anafikrini baştan yazayım ki, rüyadan uyandırılmak istemeyenler baştan metnin devamını okumayı bıraksın: Sloganların basitliğine sığınarak muhalefetin kolayına kaçan, kof, bomboş, gerçeklerden kopuk bir ana muhalefet partisinden kurtuluş beklemek Polyannacılık oynamaktır.
Her şey çok güzel olmayacak. Çünkü her şeyin çok güzel olması için, önce çirkinleştirici faktörlerin ortaya konması, sonra da küçük adımlarla da olsa o faktörlerle mücadele etmek lazım! Ciddi bir çöküş var. Yazılarımda ısrarla vurguladığım sosyoloji ve siyaset bağlantısı çok belirleyici kanımca. Siyaseti toplumsal durumun sebebi olarak gören anlayışı eleştiriyorum. Siyaset kısmen toplumu yönlendirir ve değiştirir, evet. Ancak esas toplum, siyasetin ana girdisini oluşturur. Ve siyaseti anlamak isteyenler, öncelikle toplumsal dinamiklere bakmalıdır. Siyaset de ekonomi de kültür de ve evet, hatta din de, sosyolojik manada toplumsal dinamikleri yansıtır. Siyaset toplumsal söküklere yama yapabilir, ama yeni bir elbise dikemez! Oysa toplum, vücut metaforuyla betimlenecek olursa, kendi bedenine uymayan bir giysiyi taşıyamaz. Her şeyin güzel olması için öncelikle toplum olma vasfının yeniden kazanılması gerekmez mi? Bir toplum düşünün, kendisini oluşturan grupların birkaçını ötekileştirerek ve şeytanlaştırarak onların tüm hak ve hukukunu ceberutça gasp ediyor. Problemleri görmeden ya da daha kötüsü görmezden gelerek her şeyi daha güzel yapamazsınız.
Bir diğer sorun, “her şey daha güzel olacak” derken, neyi kast ettiğinizdir. Güzel olacak olan nedir? Güzeli nasıl tanımlıyorsunuz? Bununla doğrudan bağlantılı olan şey, güzelin zıt anlamlısı olan kötüdür. Kötü nedir? Kötüyü nasıl tanımlıyorsunuz? Eğer kötü olan, örneğin sadece sizin iktidarda olmamanızsa, evet, siz iktidara gelince belki her şey çok güzel olabilir. Ama önemli olan her şeyin salt sizin için değil, herkes için güzel olmasıysa, güzel sıfatının içini doldurmalısınız. Buna kötü olan nedir sorusunu açıkça yanıtlayarak yapabilirsiniz. Mesela eğer kötü olan on binlerce insanın hapse tıkılmasıysa hukuksuzca, ya da yüz binlercesinin kamu görevinden ihraç edilmesiyse fabrikasyon gerekçelerle, işe bunu eleştirmekle başlayabilirsiniz. Bunu değiştireceğim, bu değiştikten sonra her şey güzel olmaya başlayacak diyebilirsiniz örneğin.
YSK kararını eleştirmek inandırıcı olabilir mi!
Elbette İstanbul belediye başkanlığının CHP’den ve İmamoğlu’ndan çalınması eleştirilmelidir. Ve evet, elbette İstanbul büyükşehir belediyesinin el değiştirmesi önemsenmeyecek bir şey değildir. Ancak göz göre göre YSK eliyle bir hukuksuzluk yapılmışsa, bunun diğer hukuksuzluklar toplamı içinde değerlendirilmesi gerekmez mi? Kürtlerin çoğunlukta yaşadığı yerlerde çalınan belediye başkanlıklarını, daha öncesinde gasp edilen ve kayyum atanan belediyeleri, hapse tıkılan Selahattin Demirtaş’ları görmezden gelip, sonra sanki ilk kez milli irade gaspı oluyormuşçasına son YSK kararını eleştirmek inandırıcı olabilir mi!
Slogan vari bir biçimde, futbol stadyumlarında veya sokaklarda bağırmak her şeyi güzel kılmayacak. Hapishanede ölüme mahkûm edilen kanserli hastaların kemikleri sayılan bedenleri, rutubetli ortamlarda büyüyen gariban bebeklerin hüzünlü bakışları, Meriç’i geçerken sonsuzluğa göçen annelerin-babaların çocuklarını kurtaramama acısıyla son nefeslerini vermeleri karşı çıkacak size! Ve diyecek ki: “her şey güzel olmayacak!”. Kafasını bedeninden hunharca ayırdıkları gariban erlerin ve katlettikleri, katlederken yüzlerini ve bedenlerini tanınmaz hale getirdikleri Harbiyelilerin ruhu karşı çıkacak size! Hapishanede yıllarını çaldıkları Ahmet Altan’lar, Nazlı Ilıcak’lar, Mehmet Baransu’lar, Mümtaz’er Türköne’ler, Sedat Laçiner’ler ve diğer yüzlerce eli kalem tutan aydın karşı çıkacak size. Hepsi de bağırıyor, “güzel olmayacak hiçbir şey!” diye, sizin kendinizi kandıran ayinsi çığlıklarınızın uğultusu arasında!
Her şey güzel olmaz, siz güzelleştirmedikçe. Her şey güzel olmaz, siz arınmadıkça. Güzel olamaz hiçbir şey, siz değirmene su götürdüğünüz müddetçe. Hak ve hukuk mücadelesi için terlemeden, samimiyetle, güzel kılamazsınız berbatlaştırılan ve yaşanılmaz kılınan bu toprakları. Boş sözlerdir, es geçiniz. Sözden çok cesaret lazım size!
Umudu kaybetmek veya kaybetmemek meselesi değil bu. Umut ederek düzelmiyor işler. Umut, motivasyon verir, ama fiilin, eylemin, yapılan işin yerini tutamaz. Dahası, umut yüklenip hayal kırıklığına uğratılan halkın gelecekteki mücadele azminin de aylını oyma hakkınız yok. Ülkeyi var eden umut olamaz. Ülkeyi var eden gayret ve fiil olur ancak.
Ancak bunlar yapılmaya başladıktan sonra “her şey çok güzel” olabilir!
Bakın ben size söyleyeyim işler nasıl düzeli ve nasıl güzel olur her şey. Önce rejimin dilinin derhal terk edilmesi gerek. Ardından 15 Temmuz öncesi ve sonrasında gerçekleşen tüm hukuksuz takibatların (tutuklama, gözaltı ve ihraçların) tüm sonuçlarıyla beraber iptal edilmesinin talep edilmesi, bunun birincil hedef ilan edilmesi lazım. Ayrıca 15 Temmuz darbe girişiminin tüm ayrıntılarını araştıran bir komisyon kurulması, muhalefetin öncelikler sıralamasında olmalı. Anayasal düzenin – 1982 devlet mimarisinin – yeniden yürürlüğe girmesi için çalışılmalı. Ayrıca 17 Aralık’ta sulandırılarak sümenaltı edilen yolsuzlukların gündeme getirilmesi, bu doğrultuda toplumun bilinçlendirilmesi şart. Bunların gerçekleşmesi, kolayca fark edileceği üzere dünya görüşü, ideoloji ve parti aidiyeti gibi kimliklerden bağımsız talepler. Dolayısıyla çok geniş tabanlı bir muhalefet oluşturulabilir bu talepler temelinde. Bu muhalefet cephesi, rejimin tüm mağdurlarına sahip çıkmalı, tüm mazlumların derlerine tercüman olmalı. İşte ancak bunlar yapılmaya başladıktan sonra “her şey çok güzel” olabilir!
Bugün bulunulan noktada salt İstanbul belediyesinde yapılan yolsuzlukların üzerinden bir temizlenme ve arınma mesajı vermek gülünç! Bu rejimin parçası olmaktan kurtulmayı talep ve ilan etmeyen, Yenikapı 2016 ve Samsun 19 Mayıs fotoğraf karelerine girerek rejime meşruiyet ve güç devşiren bir muhalefet, ancak kozmetik taleplerle sizi kandırır. Umut devşirmekle bu durumdan kurtulmak imkânsız! Umut, sağlam bir talepler listesi ve bunlara ulaşmak için oluşturulan yalın bir yol haritası olmadan, ancak toplumun hak arayan kesimini uyuşturmaya yarıyor ve dolayısıyla rejimin yelkenlerine rüzgâr oluyor.
Her şeyin güzel olması, ancak çirkinliklerin sona erdirilmesiyle olur. Slogan atarak değil!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.5.2019 [TR724]
Her şey çok güzel olmayacak. Çünkü her şeyin çok güzel olması için, önce çirkinleştirici faktörlerin ortaya konması, sonra da küçük adımlarla da olsa o faktörlerle mücadele etmek lazım! Ciddi bir çöküş var. Yazılarımda ısrarla vurguladığım sosyoloji ve siyaset bağlantısı çok belirleyici kanımca. Siyaseti toplumsal durumun sebebi olarak gören anlayışı eleştiriyorum. Siyaset kısmen toplumu yönlendirir ve değiştirir, evet. Ancak esas toplum, siyasetin ana girdisini oluşturur. Ve siyaseti anlamak isteyenler, öncelikle toplumsal dinamiklere bakmalıdır. Siyaset de ekonomi de kültür de ve evet, hatta din de, sosyolojik manada toplumsal dinamikleri yansıtır. Siyaset toplumsal söküklere yama yapabilir, ama yeni bir elbise dikemez! Oysa toplum, vücut metaforuyla betimlenecek olursa, kendi bedenine uymayan bir giysiyi taşıyamaz. Her şeyin güzel olması için öncelikle toplum olma vasfının yeniden kazanılması gerekmez mi? Bir toplum düşünün, kendisini oluşturan grupların birkaçını ötekileştirerek ve şeytanlaştırarak onların tüm hak ve hukukunu ceberutça gasp ediyor. Problemleri görmeden ya da daha kötüsü görmezden gelerek her şeyi daha güzel yapamazsınız.
Bir diğer sorun, “her şey daha güzel olacak” derken, neyi kast ettiğinizdir. Güzel olacak olan nedir? Güzeli nasıl tanımlıyorsunuz? Bununla doğrudan bağlantılı olan şey, güzelin zıt anlamlısı olan kötüdür. Kötü nedir? Kötüyü nasıl tanımlıyorsunuz? Eğer kötü olan, örneğin sadece sizin iktidarda olmamanızsa, evet, siz iktidara gelince belki her şey çok güzel olabilir. Ama önemli olan her şeyin salt sizin için değil, herkes için güzel olmasıysa, güzel sıfatının içini doldurmalısınız. Buna kötü olan nedir sorusunu açıkça yanıtlayarak yapabilirsiniz. Mesela eğer kötü olan on binlerce insanın hapse tıkılmasıysa hukuksuzca, ya da yüz binlercesinin kamu görevinden ihraç edilmesiyse fabrikasyon gerekçelerle, işe bunu eleştirmekle başlayabilirsiniz. Bunu değiştireceğim, bu değiştikten sonra her şey güzel olmaya başlayacak diyebilirsiniz örneğin.
YSK kararını eleştirmek inandırıcı olabilir mi!
Elbette İstanbul belediye başkanlığının CHP’den ve İmamoğlu’ndan çalınması eleştirilmelidir. Ve evet, elbette İstanbul büyükşehir belediyesinin el değiştirmesi önemsenmeyecek bir şey değildir. Ancak göz göre göre YSK eliyle bir hukuksuzluk yapılmışsa, bunun diğer hukuksuzluklar toplamı içinde değerlendirilmesi gerekmez mi? Kürtlerin çoğunlukta yaşadığı yerlerde çalınan belediye başkanlıklarını, daha öncesinde gasp edilen ve kayyum atanan belediyeleri, hapse tıkılan Selahattin Demirtaş’ları görmezden gelip, sonra sanki ilk kez milli irade gaspı oluyormuşçasına son YSK kararını eleştirmek inandırıcı olabilir mi!
Slogan vari bir biçimde, futbol stadyumlarında veya sokaklarda bağırmak her şeyi güzel kılmayacak. Hapishanede ölüme mahkûm edilen kanserli hastaların kemikleri sayılan bedenleri, rutubetli ortamlarda büyüyen gariban bebeklerin hüzünlü bakışları, Meriç’i geçerken sonsuzluğa göçen annelerin-babaların çocuklarını kurtaramama acısıyla son nefeslerini vermeleri karşı çıkacak size! Ve diyecek ki: “her şey güzel olmayacak!”. Kafasını bedeninden hunharca ayırdıkları gariban erlerin ve katlettikleri, katlederken yüzlerini ve bedenlerini tanınmaz hale getirdikleri Harbiyelilerin ruhu karşı çıkacak size! Hapishanede yıllarını çaldıkları Ahmet Altan’lar, Nazlı Ilıcak’lar, Mehmet Baransu’lar, Mümtaz’er Türköne’ler, Sedat Laçiner’ler ve diğer yüzlerce eli kalem tutan aydın karşı çıkacak size. Hepsi de bağırıyor, “güzel olmayacak hiçbir şey!” diye, sizin kendinizi kandıran ayinsi çığlıklarınızın uğultusu arasında!
Her şey güzel olmaz, siz güzelleştirmedikçe. Her şey güzel olmaz, siz arınmadıkça. Güzel olamaz hiçbir şey, siz değirmene su götürdüğünüz müddetçe. Hak ve hukuk mücadelesi için terlemeden, samimiyetle, güzel kılamazsınız berbatlaştırılan ve yaşanılmaz kılınan bu toprakları. Boş sözlerdir, es geçiniz. Sözden çok cesaret lazım size!
Umudu kaybetmek veya kaybetmemek meselesi değil bu. Umut ederek düzelmiyor işler. Umut, motivasyon verir, ama fiilin, eylemin, yapılan işin yerini tutamaz. Dahası, umut yüklenip hayal kırıklığına uğratılan halkın gelecekteki mücadele azminin de aylını oyma hakkınız yok. Ülkeyi var eden umut olamaz. Ülkeyi var eden gayret ve fiil olur ancak.
Ancak bunlar yapılmaya başladıktan sonra “her şey çok güzel” olabilir!
Bakın ben size söyleyeyim işler nasıl düzeli ve nasıl güzel olur her şey. Önce rejimin dilinin derhal terk edilmesi gerek. Ardından 15 Temmuz öncesi ve sonrasında gerçekleşen tüm hukuksuz takibatların (tutuklama, gözaltı ve ihraçların) tüm sonuçlarıyla beraber iptal edilmesinin talep edilmesi, bunun birincil hedef ilan edilmesi lazım. Ayrıca 15 Temmuz darbe girişiminin tüm ayrıntılarını araştıran bir komisyon kurulması, muhalefetin öncelikler sıralamasında olmalı. Anayasal düzenin – 1982 devlet mimarisinin – yeniden yürürlüğe girmesi için çalışılmalı. Ayrıca 17 Aralık’ta sulandırılarak sümenaltı edilen yolsuzlukların gündeme getirilmesi, bu doğrultuda toplumun bilinçlendirilmesi şart. Bunların gerçekleşmesi, kolayca fark edileceği üzere dünya görüşü, ideoloji ve parti aidiyeti gibi kimliklerden bağımsız talepler. Dolayısıyla çok geniş tabanlı bir muhalefet oluşturulabilir bu talepler temelinde. Bu muhalefet cephesi, rejimin tüm mağdurlarına sahip çıkmalı, tüm mazlumların derlerine tercüman olmalı. İşte ancak bunlar yapılmaya başladıktan sonra “her şey çok güzel” olabilir!
Bugün bulunulan noktada salt İstanbul belediyesinde yapılan yolsuzlukların üzerinden bir temizlenme ve arınma mesajı vermek gülünç! Bu rejimin parçası olmaktan kurtulmayı talep ve ilan etmeyen, Yenikapı 2016 ve Samsun 19 Mayıs fotoğraf karelerine girerek rejime meşruiyet ve güç devşiren bir muhalefet, ancak kozmetik taleplerle sizi kandırır. Umut devşirmekle bu durumdan kurtulmak imkânsız! Umut, sağlam bir talepler listesi ve bunlara ulaşmak için oluşturulan yalın bir yol haritası olmadan, ancak toplumun hak arayan kesimini uyuşturmaya yarıyor ve dolayısıyla rejimin yelkenlerine rüzgâr oluyor.
Her şeyin güzel olması, ancak çirkinliklerin sona erdirilmesiyle olur. Slogan atarak değil!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Bu yazı AKP destekçilerine! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Yazı sadece partiden menfaat, makam, konum elde edenlere değil, suskunluğu ile sürece destek verenlere, gelecekle kaygısıyla zulme kulak tıkayanlara! AKP ile aynı haram, yalan, talan havuzuna giren Diyanet camiasına, ilahiyat hocalarına, tarikatlara-cemaatlere, cami cemaatine, dindarlara! “İstikrar” diye her melanete onay verenlere! Güya milliyetçi kaygılarla Zulüm koalisyonuna destek verenlere!
Memleket 80 milyonun gözü önünde soyuldu, paralar havada uçuştu, rüşvet çocukların diline kadar düştü; yok saydınız! Dürüstlüğüyle, cömertliğiyle tanıdığınız İstikbal, İpek, Nakiboğlu aileleri gibi hepinizin bildiği, sevdiği insanların malına-mülküne çöküldü; korktunuz, tepki vermediniz! Devletin içinde dönen kirli iş ve ilişkilerin en mide kaldırmazlarına şahit oldunuz; koltuğum gider diye gözünüzü kapattınız! Başörtülü ve eğitimli yüzbinlerce hanım işinden atıldı, eşlerinden çocuklarından ayrıldı ve hapislere dolduruldu; “bir suçları var ki devlet bunu yapıyor!” dediniz. Kadınlar doğum yaparken kelepçelendi, lohusa halde bebeğiyle cezaevine gönderildi; “bu İslam’a, hukuka sığmaz, bunu nasıl yaparsınız?” diyemediniz! Masum bebeklerin betonlar arasında büyümek zorunda kalması, işkencelerle gelen ölümler bile vicdanınızı harekete geçiremedi.
Erdoğan bütün gücü ele geçirmekle, kamu kaynaklarını tek başına kullanmakla yetinmedi; çocuklarınızın geleceği olan eğitimi bitirdi! Ekonomiyi çökertti! İki yüzlü dindarlıktan ve ahlaksız din anlayışından dolayı ülkede deizm ve ateizm patlama yaptı! Yüzbinlerce kaliteli, eğitimli insan işinden atılınca kamu kurumları iflas etti. Camiler iktidarın siyasi arenası, din görevlileri militanı haline geldi. Ağzınızı açıp iki kelam edemediniz. Çünkü iktidarla bağımlılık ilişkiniz vardı. Konumları, makamları, çıkarları yitirmek istemediniz. Hem kendinizi, hem ülkeyi heder ettiniz. Toplumda dine, inanana güveni bitirdiniz; İslam karşıtlarına kıyamete kadar yetecek malzeme ürettiniz!
Sanırım sizler de görüyorsunuz ki bu gidişin hayra yorulacak tarafı kalmadı. Kurulan ahlaksız, kirli düzen tıkandı, yolun sonuna geldi. Böyle devam ederse Erdoğan dünyasını ve ahiretini bitirmiş bir zalim olarak diktatörlerin yaşadığı akıbeti bekleyecek. Ülke, beşinci sınıf itibarsız bir ülkeye, insanların endişeyle yaşadığı toprak parçasına dönüşüyor.
Artık otoriterleşme ve kirlenme herkese dokunuyor. Başbakanlık yapmış Davutoğlu, CB yapmış Gül bile ötekileştirmeden, nefretten nasibini alıyor. Çember daha da daralacak ve gün gelecek Erdoğan’a ölümüne sadık kişilere dahi dokunacak. Bu bir kehanet değil. Zira bütün diktatörler zamanla gerçeklikten kopar paranoyalarının esiri olur. En yakınları dahil pek çok insana kıyar. Bu çivili sopa bir gün sizin de başınıza inecek. Gün gelecek ülkede size de hayat alanı kalmayacak. Siz de bunalacak, nefes alamayacaksınız! Beslediğiniz zulüm düzeni size de dokunacak, canınızı, malınızı hedef alacak!
Eyy AKP destekçileri! Susarak siz inşa ettiniz bu zorba düzeni! Siyaset kürsülerinden söylenen kuru dini nutuklara itibar ederek, açık haramları, günahları yok sayarak, İslamın esaslarını partizanlığa feda ederek memleketi bu batağa siz soktunuz! Bu çamurdan çıkmanın yolu, vicdanlarınızı dinlemek! Grup/cemaat/tarikat çıkarına değil, Hakka taraftar olmak! Kısa vadeli kazanımları değil, ülkenin geleceğini düşünmek! Ülkenin sıkıştığı halden kurtulmanın çözümü “dilsiz şeytan olmamak” için ses vermek! Haklının yanında olmak, zalime ve zulme karşı duruş sergilemek!
Verdiğiniz destekle nerdeyse zulüm düzenini tekmil kuruldu. Aynı şekilde devam ederseniz, insafsız zulüm düzenine yakıt olmaktan, destek vermekten hep başınızı eğmek zorunda kalacaksınız. Eğer yaşıyorsanız, hiç bir günaha/vebale tevbe için geç değildir. Bazı hakikatleri artık seslendirin ki vicdanınız nefes alsın! Bari evde çoluk çocuğunuzun yüzüne bakacak haliniz kalsın!
Yerel seçimler nedeniyle, tek adama dayalı zulüm düzeninden pişmanlık duymak ve bazı şeylere tevbe etmek için, değişim ümidini güçlendirmek için ortam oluştu. Bütünüyle geç olmadan bari bu fırsatı değerlendirin, tek adam rejimine dolgu malzemesi olarak kalmayın!
CHP’ye oy vermekten , İmamoğluna destek olmaktan bahsetmiyorum. Zulme, adaletsizliğe, soygun düzenine karşı çıkmaktan; ona yüreğiniz yetmiyorsa tasvip etmediğinizi ifade etmekten bahsediyorum. Açıkça Erdoğan’ı eleştiremiyor, vereceği zarardan endişe ediyorsanız, bari ağır mağduriyete maruz kişilere kulak verin. Bebekli bir annenin, kanserle mücadele eden ama pasaportu verilmeyen akademisyenin, işinden atılan KHK’lının hakkını savunun! Ayıptır, günahtır, yazıktır deyin. Bir şeyler söyleyin! Yoksa onurunuzu bütünüyle yitirecek, tarihe o şekilde gömüleceksiniz!
Sözüm havuz medya izleyip galeyana gelen vatandaşa değil. Onların tavrı da elbette önemli ama sözüm, vicdanı hala ölmemiş siyasetçilere, bürokratlara, aydınlara, din adamlarına, kanaat önderlerine, cemaat liderlerine, akademisyenlere, ilahiyat profösörlerine, müftülere, sanatçılara! Gerçekleri görecek kapasitesi olduğu halde iktidardan nemalandığı için susan herkese! Eğer bunu bugün yapmazsanız yarın yapmaya fırsatınız kalmayacak! Zira dikta rejimeri kendi evlatlarını da yer. Destek olduğunuz yapı kullanışlılığınızı yitirdiğiniz gün sizi de itibarsızlaştrır. A. Gül bir twet atınca ne duruma sokuldu görmediniz mi? Davutoğlu’nu bir günde F.tö’cü ilan ettiler, fark etmiyor musunuz?
Bu süreci muhalefetin bitirme iradesi ve potansiyeli yok. F.TÖ saçmalığını en çok ulusalcılar, Kemalistler sevdi. Yıllardır kurtulmak istedikleri kesimlerden Erdoğan eliyle kurtuldular. Muhalefetin duruşu sanki ülkede hala “demokrasi ve muhalefet var” algısı oluşturmak üzerine kurulu. İmamoğlu’nun çıkışı bir heyecan uyarsa da muhalefetin ciddi bir değişimi tetiklemesi zor. Ama AKP içinden çıkacak sesler, AKP’ye yakın isimlerin söyleyecekleri otoriterleşme sürecini yavaşlatacak, diktatörlük eğilimini engelleyecektir. Devran dönecek, er-geç süreç taşınamaz hale gelecek ve bitecek! Şu anda ses verirseniz bir nebze itibarınızı kurtarır, ülkenin daha fazla tahrip edilmesine engel olursunuz.
Bari bundan sonra vicdanınızı dinleyin, çocuklarınızın geleceğini düşünün! Çıkarlarınızı değil, adalet duygusunu, dinin esaslarını dikkate alın!
17/25 yolsuzluklarından sonra AKP’lilere, dindarlara çok seslendim. “Gelin bu kirlenmeye, yozlaşmaya, dini-milii değerlerin, istismarına, otoriterleşmeye destek vermeyin” diye çok yazdım. Bu gidişin vereceği zararlara dikkati çekmek istedim. Maalesef AKP’ye destek verenler ilkelere, değerlere göre değil, çıkarlarına, konjonktöre göre hareket etti. Bu yazının da bir karşılığı olacağını, AKP’lilere, Türkiye’de kafasını kuma sokmuş dindarlara, İslamcılara ulaşacağını sanmıyorum. Ama ben yine de yazdım. Belki de içinden çıktığım mahallenin bu kadar kör, sağır ve duyarsız olmasına tahammül edemiyorum. Herşey harap olmadan bir uyarı daha bırakmak istiyorum boşluğa!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 23.5.2019
Memleket 80 milyonun gözü önünde soyuldu, paralar havada uçuştu, rüşvet çocukların diline kadar düştü; yok saydınız! Dürüstlüğüyle, cömertliğiyle tanıdığınız İstikbal, İpek, Nakiboğlu aileleri gibi hepinizin bildiği, sevdiği insanların malına-mülküne çöküldü; korktunuz, tepki vermediniz! Devletin içinde dönen kirli iş ve ilişkilerin en mide kaldırmazlarına şahit oldunuz; koltuğum gider diye gözünüzü kapattınız! Başörtülü ve eğitimli yüzbinlerce hanım işinden atıldı, eşlerinden çocuklarından ayrıldı ve hapislere dolduruldu; “bir suçları var ki devlet bunu yapıyor!” dediniz. Kadınlar doğum yaparken kelepçelendi, lohusa halde bebeğiyle cezaevine gönderildi; “bu İslam’a, hukuka sığmaz, bunu nasıl yaparsınız?” diyemediniz! Masum bebeklerin betonlar arasında büyümek zorunda kalması, işkencelerle gelen ölümler bile vicdanınızı harekete geçiremedi.
Erdoğan bütün gücü ele geçirmekle, kamu kaynaklarını tek başına kullanmakla yetinmedi; çocuklarınızın geleceği olan eğitimi bitirdi! Ekonomiyi çökertti! İki yüzlü dindarlıktan ve ahlaksız din anlayışından dolayı ülkede deizm ve ateizm patlama yaptı! Yüzbinlerce kaliteli, eğitimli insan işinden atılınca kamu kurumları iflas etti. Camiler iktidarın siyasi arenası, din görevlileri militanı haline geldi. Ağzınızı açıp iki kelam edemediniz. Çünkü iktidarla bağımlılık ilişkiniz vardı. Konumları, makamları, çıkarları yitirmek istemediniz. Hem kendinizi, hem ülkeyi heder ettiniz. Toplumda dine, inanana güveni bitirdiniz; İslam karşıtlarına kıyamete kadar yetecek malzeme ürettiniz!
Sanırım sizler de görüyorsunuz ki bu gidişin hayra yorulacak tarafı kalmadı. Kurulan ahlaksız, kirli düzen tıkandı, yolun sonuna geldi. Böyle devam ederse Erdoğan dünyasını ve ahiretini bitirmiş bir zalim olarak diktatörlerin yaşadığı akıbeti bekleyecek. Ülke, beşinci sınıf itibarsız bir ülkeye, insanların endişeyle yaşadığı toprak parçasına dönüşüyor.
Artık otoriterleşme ve kirlenme herkese dokunuyor. Başbakanlık yapmış Davutoğlu, CB yapmış Gül bile ötekileştirmeden, nefretten nasibini alıyor. Çember daha da daralacak ve gün gelecek Erdoğan’a ölümüne sadık kişilere dahi dokunacak. Bu bir kehanet değil. Zira bütün diktatörler zamanla gerçeklikten kopar paranoyalarının esiri olur. En yakınları dahil pek çok insana kıyar. Bu çivili sopa bir gün sizin de başınıza inecek. Gün gelecek ülkede size de hayat alanı kalmayacak. Siz de bunalacak, nefes alamayacaksınız! Beslediğiniz zulüm düzeni size de dokunacak, canınızı, malınızı hedef alacak!
Eyy AKP destekçileri! Susarak siz inşa ettiniz bu zorba düzeni! Siyaset kürsülerinden söylenen kuru dini nutuklara itibar ederek, açık haramları, günahları yok sayarak, İslamın esaslarını partizanlığa feda ederek memleketi bu batağa siz soktunuz! Bu çamurdan çıkmanın yolu, vicdanlarınızı dinlemek! Grup/cemaat/tarikat çıkarına değil, Hakka taraftar olmak! Kısa vadeli kazanımları değil, ülkenin geleceğini düşünmek! Ülkenin sıkıştığı halden kurtulmanın çözümü “dilsiz şeytan olmamak” için ses vermek! Haklının yanında olmak, zalime ve zulme karşı duruş sergilemek!
Verdiğiniz destekle nerdeyse zulüm düzenini tekmil kuruldu. Aynı şekilde devam ederseniz, insafsız zulüm düzenine yakıt olmaktan, destek vermekten hep başınızı eğmek zorunda kalacaksınız. Eğer yaşıyorsanız, hiç bir günaha/vebale tevbe için geç değildir. Bazı hakikatleri artık seslendirin ki vicdanınız nefes alsın! Bari evde çoluk çocuğunuzun yüzüne bakacak haliniz kalsın!
Yerel seçimler nedeniyle, tek adama dayalı zulüm düzeninden pişmanlık duymak ve bazı şeylere tevbe etmek için, değişim ümidini güçlendirmek için ortam oluştu. Bütünüyle geç olmadan bari bu fırsatı değerlendirin, tek adam rejimine dolgu malzemesi olarak kalmayın!
CHP’ye oy vermekten , İmamoğluna destek olmaktan bahsetmiyorum. Zulme, adaletsizliğe, soygun düzenine karşı çıkmaktan; ona yüreğiniz yetmiyorsa tasvip etmediğinizi ifade etmekten bahsediyorum. Açıkça Erdoğan’ı eleştiremiyor, vereceği zarardan endişe ediyorsanız, bari ağır mağduriyete maruz kişilere kulak verin. Bebekli bir annenin, kanserle mücadele eden ama pasaportu verilmeyen akademisyenin, işinden atılan KHK’lının hakkını savunun! Ayıptır, günahtır, yazıktır deyin. Bir şeyler söyleyin! Yoksa onurunuzu bütünüyle yitirecek, tarihe o şekilde gömüleceksiniz!
Sözüm havuz medya izleyip galeyana gelen vatandaşa değil. Onların tavrı da elbette önemli ama sözüm, vicdanı hala ölmemiş siyasetçilere, bürokratlara, aydınlara, din adamlarına, kanaat önderlerine, cemaat liderlerine, akademisyenlere, ilahiyat profösörlerine, müftülere, sanatçılara! Gerçekleri görecek kapasitesi olduğu halde iktidardan nemalandığı için susan herkese! Eğer bunu bugün yapmazsanız yarın yapmaya fırsatınız kalmayacak! Zira dikta rejimeri kendi evlatlarını da yer. Destek olduğunuz yapı kullanışlılığınızı yitirdiğiniz gün sizi de itibarsızlaştrır. A. Gül bir twet atınca ne duruma sokuldu görmediniz mi? Davutoğlu’nu bir günde F.tö’cü ilan ettiler, fark etmiyor musunuz?
Bu süreci muhalefetin bitirme iradesi ve potansiyeli yok. F.TÖ saçmalığını en çok ulusalcılar, Kemalistler sevdi. Yıllardır kurtulmak istedikleri kesimlerden Erdoğan eliyle kurtuldular. Muhalefetin duruşu sanki ülkede hala “demokrasi ve muhalefet var” algısı oluşturmak üzerine kurulu. İmamoğlu’nun çıkışı bir heyecan uyarsa da muhalefetin ciddi bir değişimi tetiklemesi zor. Ama AKP içinden çıkacak sesler, AKP’ye yakın isimlerin söyleyecekleri otoriterleşme sürecini yavaşlatacak, diktatörlük eğilimini engelleyecektir. Devran dönecek, er-geç süreç taşınamaz hale gelecek ve bitecek! Şu anda ses verirseniz bir nebze itibarınızı kurtarır, ülkenin daha fazla tahrip edilmesine engel olursunuz.
Bari bundan sonra vicdanınızı dinleyin, çocuklarınızın geleceğini düşünün! Çıkarlarınızı değil, adalet duygusunu, dinin esaslarını dikkate alın!
17/25 yolsuzluklarından sonra AKP’lilere, dindarlara çok seslendim. “Gelin bu kirlenmeye, yozlaşmaya, dini-milii değerlerin, istismarına, otoriterleşmeye destek vermeyin” diye çok yazdım. Bu gidişin vereceği zararlara dikkati çekmek istedim. Maalesef AKP’ye destek verenler ilkelere, değerlere göre değil, çıkarlarına, konjonktöre göre hareket etti. Bu yazının da bir karşılığı olacağını, AKP’lilere, Türkiye’de kafasını kuma sokmuş dindarlara, İslamcılara ulaşacağını sanmıyorum. Ama ben yine de yazdım. Belki de içinden çıktığım mahallenin bu kadar kör, sağır ve duyarsız olmasına tahammül edemiyorum. Herşey harap olmadan bir uyarı daha bırakmak istiyorum boşluğa!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 23.5.2019
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Devletin sillesini yiyen birinden dinleyin [Tarık Toros]
Erbakan’ı devirmek için yola çıktıklarında hepsi 40’lı yaşlarındaydı.
Şimdi onun yaşına geldiler bırakmayı bilmiyorlar.
Siyaset böyledir.
Koltuğa oturan ölene kadar kalkmaz istemez.
Siyasiler işgal ettikleri makamı bir gün boşaltacaklarını düşünmezler.
Bu ABD başkanlığı için de böyledir.
Öyle olduğu için iki dönemle sınırlandırılmıştır.
Görevi devreden 78 yaşındaki Ronald Reagan, Beyaz Saray bahçesinden helikopteri yükselirken eşine döner ne der biliyor musunuz: “Bak Nancy, küçük beyaz kulübemiz.”
Reagan hayat boyu başkan olarak kalsa idi, dünya Clinton ve Obama ile tanışamayacaktı.
Zaten orada hayat boyu kalan sistemi de değiştirir, yerine aday yetişmez.
**
Dönelim ülkeye.
Millet, irade, sandık filan umurunda değil bunların.
“AKP örgütü, seçmeni ne der” bu da umurlarında değil.
Hepsi birer manivela.
Tavan, tabana bakacak durumda değil artık.
AKP’nin ve Erdoğan’ın öyküsü bitti.
Korkunç bir ivmeyle siyasi düşüş yaşanıyor.
**
“Bir ülkenin çivisi nasıl çıkar Abidin” diye sorulursa..
Seçim garabetine dair şu yaşananlar bile yeter.
“Kanunsuz” demek naif kaçıyor.
“Yasa dışı” daha doğru.
Ülkedeki uygulamaların meşruiyetini aldığı “yasa” veya “yasalar bütünü” yok.
Haliyle…
Uygulayıcıları yetkilendiren meşru bir seçim olmaması şaşırtıcı gelmesin.
Şaibe ile iktidara gelen, icraatında kanuna kitaba mı bakar!
**
Hem…
YSK gerekçesini açıklasa ne olur açıklamasa ne olur.
Seçim iptaline ret kararı veren üyelerin, gelinen durumu içlerine sindirmeleri kayda geçmeli.
Vicdanlı bir yargıç daha fazla devam etmez, orayı terk ederdi.
Kurumun itibarı kalmamıştır, bu vesileyle ülkede demokrasi kat’i surette yerle bir olmuştur.
**
Seçimi sandıktan önce bitirmeye çalışacaklar.
Sandık günü buna şans bulamazlar, en iyi onlar biliyor.
Ve…
İstanbul’dan sonra sıra Ankara’ya gelecek.
Seçim yenilenemeyeceği, bu tren kaçtığı için görevden alma senaryoları devreye konacak.
**
Faşizm faşizmdir.
Şu son birkaç ayın en mühim yararı, alayını aynı çatı altında buluşturdu.
Maskeler atıldı, altındaki faşist yüzler ortaya çıktı.
Kanun tanımazlığı aynı.
Yöntemi aynı.
Söylemi aynı.
Maşaları aynı.
Propaganda teknikleri aynı.
İmhası aynı.
Yarın, inkârı da aynı olacak.
**
Biz devletin sillesini yemiş insanlarız.
Topyekün medyanın, bürokrasinin hışmına uğramış…
Çok minicik bölümü müstesna tutulursa, milletin linç ettiği insanlarız.
Kırıklığımız geçmez.
Bu bizimle hayat boyu devam eder.
Tahribat giderilir, düzen kurulur, sistem yeniden inşa edilir, inancım tam.
Daha güzeli yapılır.
Lakin bu neviden kalp kırıklığının tamiri yoktur, vesselam.
[Tarık Toros] 23.5.2019 [TR724]
Şimdi onun yaşına geldiler bırakmayı bilmiyorlar.
Siyaset böyledir.
Koltuğa oturan ölene kadar kalkmaz istemez.
Siyasiler işgal ettikleri makamı bir gün boşaltacaklarını düşünmezler.
Bu ABD başkanlığı için de böyledir.
Öyle olduğu için iki dönemle sınırlandırılmıştır.
Görevi devreden 78 yaşındaki Ronald Reagan, Beyaz Saray bahçesinden helikopteri yükselirken eşine döner ne der biliyor musunuz: “Bak Nancy, küçük beyaz kulübemiz.”
Reagan hayat boyu başkan olarak kalsa idi, dünya Clinton ve Obama ile tanışamayacaktı.
Zaten orada hayat boyu kalan sistemi de değiştirir, yerine aday yetişmez.
**
Dönelim ülkeye.
Millet, irade, sandık filan umurunda değil bunların.
“AKP örgütü, seçmeni ne der” bu da umurlarında değil.
Hepsi birer manivela.
Tavan, tabana bakacak durumda değil artık.
AKP’nin ve Erdoğan’ın öyküsü bitti.
Korkunç bir ivmeyle siyasi düşüş yaşanıyor.
**
“Bir ülkenin çivisi nasıl çıkar Abidin” diye sorulursa..
Seçim garabetine dair şu yaşananlar bile yeter.
“Kanunsuz” demek naif kaçıyor.
“Yasa dışı” daha doğru.
Ülkedeki uygulamaların meşruiyetini aldığı “yasa” veya “yasalar bütünü” yok.
Haliyle…
Uygulayıcıları yetkilendiren meşru bir seçim olmaması şaşırtıcı gelmesin.
Şaibe ile iktidara gelen, icraatında kanuna kitaba mı bakar!
**
Hem…
YSK gerekçesini açıklasa ne olur açıklamasa ne olur.
Seçim iptaline ret kararı veren üyelerin, gelinen durumu içlerine sindirmeleri kayda geçmeli.
Vicdanlı bir yargıç daha fazla devam etmez, orayı terk ederdi.
Kurumun itibarı kalmamıştır, bu vesileyle ülkede demokrasi kat’i surette yerle bir olmuştur.
**
Seçimi sandıktan önce bitirmeye çalışacaklar.
Sandık günü buna şans bulamazlar, en iyi onlar biliyor.
Ve…
İstanbul’dan sonra sıra Ankara’ya gelecek.
Seçim yenilenemeyeceği, bu tren kaçtığı için görevden alma senaryoları devreye konacak.
**
Faşizm faşizmdir.
Şu son birkaç ayın en mühim yararı, alayını aynı çatı altında buluşturdu.
Maskeler atıldı, altındaki faşist yüzler ortaya çıktı.
Kanun tanımazlığı aynı.
Yöntemi aynı.
Söylemi aynı.
Maşaları aynı.
Propaganda teknikleri aynı.
İmhası aynı.
Yarın, inkârı da aynı olacak.
**
Biz devletin sillesini yemiş insanlarız.
Topyekün medyanın, bürokrasinin hışmına uğramış…
Çok minicik bölümü müstesna tutulursa, milletin linç ettiği insanlarız.
Kırıklığımız geçmez.
Bu bizimle hayat boyu devam eder.
Tahribat giderilir, düzen kurulur, sistem yeniden inşa edilir, inancım tam.
Daha güzeli yapılır.
Lakin bu neviden kalp kırıklığının tamiri yoktur, vesselam.
[Tarık Toros] 23.5.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)