“Nefs-i Emmâreme Bir Sille-i Te’dib” başlığı altında Bediüzzaman Hazretleri, “Kendilerine verilenlerden ötürü ferah fahür olan öbür taraftan yapmadıkları işlerden dolayı övülmekten sevinen kimseler azaptan kurtulacaklarını zannetmesin, sen de onlar için bir kurtuluşun olduğunu sanma!.. Çünkü onlar o can yakıcı bir azap vardır.” (Âl-i İmran Suresi, 3/188) âyetini izah ederken diyor ki:
“Ey fahre (övünmeye) meftun, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, bencillik ve kendini beğenmişlikte eşsiz sersem nefsim! Eğer binler meyve veren İNCİR’in menşei olan KÜÇÜCÜK ÇEKİRDEĞİ ve kendisine YÜZ SALKIM takılan ÜZÜM’ün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları KENDİ HÜNERLERİ olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dava ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahirlenmeye ve gururlanmaya belki bir hakkın olabilir. Halbuki sen (ey hep kötülük emreden nefsim) daima zemmedilip yerilmeye müstahaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin zayıf, küçük bir iraden bulunmakla, o nimetlerin kıymetini fahirlenip övünmekle azaltıyorsun, gururlanmakla tahrip ediyorsun, yaptığım nankörlükle iptal ediyorsun ve sahiplenmekle gasbediyorsun. Senin vazifen övünmek değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil tevazudur, utanmaktır. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedamettir. Senin kemâlin ve faziletin hodbinlik (bencillik) değil, hüdâbinliktir. (Allah marifetinde derinleşip hidayet yolunu tutmaktır. )” (On Sekizinci Söz, Birinci Makam)
Bu âyet-i kerimede en mühim iki husus var. Birincisi, Cenab-ı Hakkın yaratıp verdiği ihsan ve ikramlarla, sanki o nimetlerin sahibi kendisi imiş gibi insanın övünmesi… Bu vücud ve ona bağlı kabiliyetler, akıl zekâ gibi donanımlar bizim eserimiz değil ki, onlarla gururlanıp övünelim, sevinelim. Onları Cenab-ı Hak yaratıp bizlere vermiş… Bu gurur ve kibir ne oluyor? İkincisi, yapmadığımız şeylerden, işlemediğimiz amellerden dolayı övülmeyi sevmemiz yani sanki onları biz yapmışız gibi hak gasbında bulunmamız… Ama maalesef insan nefsinde böyle bir arzu var. Çoğu zaman da insan toplulukları farkına varmadan bir topluluğun çalışma ve gayretiyle meydana gelen bir güzelliği bir başarıya o işin önünde görülenlerine veriyorlar. Koskoca bir millet erleriyle, hatta kadınıyla, erkeğiyle hatta çoluğuyla çocuğuyla bir istiklâl zaferi kazanıyor ama bunu tek bir kişiye veriyorlar. O kişi tek başına bir kurtarıcı oluyor. Bunda iki şey var. Birincisi bir milletin bir toplumun yaptığı, onların emekleri, fedakârlıkları ve cefâkarlıklarıyla yapılan işler bir kişiye mâl ediliyor ve şirk işleniyor; Allah’ın inayeti ve o kadar insanın say ve gayreti bir kişiye verilip putlaştırılıyor. Allah’ın hârika inayet ve nusreti unutulup, teker teker gayret gösteren insanların emekleri silinip yok ediliyor. Meddahlar vasıtasıyla ve algı operasyonlarıyla bu haksızlıklar yapılıyor. Aslında burada daha derin ve ince bir husus da var. O da şu; “Sizi de yaptığınız iş ve amelleri de yaratan Allah’tır” ) (Saffat Suresi, 94-100. ) âyetine göre, zaten yaptığımız güzel ve hayırlı şeyleri de Allah yarattığı için, bizim övünmeye, gururlanmaya, hele hele kibirlenmeye hiçbir hakkımız yok… Bu âyetleri ve Üstadımızın bu izahlarını çok iyi mütalaa edip ince ince ve derin derin düşünmemiz lâzım…
Hz. Üstad, Lemaat Risalesinde, güzelliklerin ve şereflerin, reislere ve baştakilere peşkeş çekildiğini, fenalık, kötülük ve çirkinliklerin, avama ve alttakilere taksim edildiğini şöyle ifade ediyor: “Gâlip gelen bir aşirette şeref hâsıl olunca ‘Hasan Ağa âferin’ denilir. Hâsıl olan şer ise efrada, olur nefrin… Beşerde şerr-i hazîn.” Yani büyük bir aşiret bütün fertleriyle bir zafer kazanıyor ama âferin şeref ve taltifini Hasan Ağa alıyor. Ama bir mağlubiyet varsa, bütün fertlere nefret yağıyor mesela “Allah cezanızı versin, beceriksiz herifler!..” deniliyor. Halbuki mükafatlar bütün efrada taksim edilip paylaştırılmalı. Kusur ve hatalara gelince, onlar sorumlu başlara verilmelidir. Tâ ki, durum muhakemelerini ve derin muhasebelerini yapıp bir daha hatalara düşmesinler kusurlu hareketlerde bulunmasınlar… İbret ve ders alma olmazsa, hatalar katlanır gider…
Yapılan hizmetler ve gösterilen gayretlerde fertler takdir ve iltifat edilirse, herkes üzerine düşeni en güzel şekilde yapmak için elinden geleni yapmaya çalışır. Bir nevi, ferdin çiçek açması, kendi rengini ve güzelliğini potansiyel durumdan fiilî hâle getirmesi tetiklenmiş olur.
Şimdi öyle fedâkârlar var ki, dağlar aşılmış ve dere tepe denilmeden köy köy her taraf dolaşılmış zekâ tohumları toparlanıp tahsil ettirilerek ülkenin geleceği güzelleştirilip zenginleştirilmiş… Başlara taç bu güzel gayretlerin sahiplerini bugün hiçbir iş yapmamış bir sıradanlık içinde çim biçerken, ortalığı süpürürken, hatta inşaatta çalışırken, pizza dağıtırken şahit oluyorsun ve gözlerin doluyor… Bu sessiz kahramanlar, bu mütevazi yiğitler hiçbir hakkı temettuda bulunmadan sessiz sâkin arkalardan yürüyüp geliyorlar. Hiçbir hak talepleri yok… Ama dünyanın pek çok yerinde onların yetiştirdikleri elitlerle, akademisyenlerle karşılaşıyorsunuz… Çok iyi biliyorsunuz ki, onları Anadolu’nun bir dağ köyünden, bir çadırından getiren cefakâr ağabeyi hiçbir şey yapmamış ve sanki hiçbir şeyden haberi yok gibi bir kenarda çoklarımızın yüksüneceği basit gibi görünen işleri o yaşında yapıp durmakta hiçbir kimseye de en ufak bir şikayet ve sitemde bulunmamakta… Hep haline şükretmekte…
[Abdullah Aymaz] 30.10.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Pes dedirten çarpıtma: Gülen ‘Af’ dedi; onlar yine ‘suikast’ çıkardı!
İktidarın yayın organı Star’ın yazarı Ersoy Dede’nin, akla ziyan bir şekilde çarpıttığı videoya, yine kendisi gibi operasyonel isimlerden destek geldi. Fethullah Gülen’in son sohbetinde Metin Külünk’e suikast emri verdiğini yazan ve montajladığı videoyu paylaşan Dede, söz konusu çarpıtma tweet’ine Metin Külünk’ü de etiketledi.
Dede’nin ifadelerini alıntılayan Külünk de takipçileriyle, “Çok teşekkür ediyorum Ersoy Kardeşim. Dikkat ve duyarlılığınız çok değerli” mesajını paylaştı. Dolaşıma sokulan ‘tamamlanmamış cümle’yi Ersoy Dede gibi iftira ve yalanlarıyla tanınan Fatih Tezcan, Ömer Turan gibi isimler ile AKP terolü hesaplar ardı ardına paylaştı.
Oysa ki Fethullah Gülen, son sohbetinde örnekler vererek Hizmet Hareketi gönüllülerine, ‘Size bu eziyet ve zulümleri yapanları affetmeye hazırlanın, kendinizi buna hazırlayın’ nasihatinde bulunuyor. ‘Size de bana da düşen başınıza balyozlar indirenleri, külünkle vuranları affetmektir. Buna hazırlanın. Büyüklük budur.’ diyen Gülen’in cümlesindeki af kısmı montajlandı. ‘Külünk’e subliminal suikast mesajı diye çarpıtıldı. Videodaki cümlenin tamamı dinlendiğinde, Gülen’in ‘külünk’ ifadesini, TDK’nın ‘Taşları, kayaları parçalamakta kullanılan sivri iki ucu sivri kazma’ anlamında kullandığı net olarak anlaşılıyor.
Çarpıtma videoyu yayan isimlere tepki gösteren herkul.org Editörü Osman Şimşek, videodaki ifadelerin bütününü yayımladı. Şimşek, ”Şeytanın aklına gelmez bunların çarpıtma, hud’a ve entrikaları. “Külünk” kelimesinin manasını cahilliklerinden bilmiyorlar diyeceğim ama siyak-sibaktan olsun anlardı kıt akılları. Hayır, şeytanlık bütün sermaye ve sanatları! İşte kesip parçalayıp yaydıkları videonun ilgili kısmı.” mesajını paylaştı.
İşte o sohbetin ilgili kısmı:
[TR724] 30.10.2018
Dede’nin ifadelerini alıntılayan Külünk de takipçileriyle, “Çok teşekkür ediyorum Ersoy Kardeşim. Dikkat ve duyarlılığınız çok değerli” mesajını paylaştı. Dolaşıma sokulan ‘tamamlanmamış cümle’yi Ersoy Dede gibi iftira ve yalanlarıyla tanınan Fatih Tezcan, Ömer Turan gibi isimler ile AKP terolü hesaplar ardı ardına paylaştı.
Oysa ki Fethullah Gülen, son sohbetinde örnekler vererek Hizmet Hareketi gönüllülerine, ‘Size bu eziyet ve zulümleri yapanları affetmeye hazırlanın, kendinizi buna hazırlayın’ nasihatinde bulunuyor. ‘Size de bana da düşen başınıza balyozlar indirenleri, külünkle vuranları affetmektir. Buna hazırlanın. Büyüklük budur.’ diyen Gülen’in cümlesindeki af kısmı montajlandı. ‘Külünk’e subliminal suikast mesajı diye çarpıtıldı. Videodaki cümlenin tamamı dinlendiğinde, Gülen’in ‘külünk’ ifadesini, TDK’nın ‘Taşları, kayaları parçalamakta kullanılan sivri iki ucu sivri kazma’ anlamında kullandığı net olarak anlaşılıyor.
Çarpıtma videoyu yayan isimlere tepki gösteren herkul.org Editörü Osman Şimşek, videodaki ifadelerin bütününü yayımladı. Şimşek, ”Şeytanın aklına gelmez bunların çarpıtma, hud’a ve entrikaları. “Külünk” kelimesinin manasını cahilliklerinden bilmiyorlar diyeceğim ama siyak-sibaktan olsun anlardı kıt akılları. Hayır, şeytanlık bütün sermaye ve sanatları! İşte kesip parçalayıp yaydıkları videonun ilgili kısmı.” mesajını paylaştı.
İşte o sohbetin ilgili kısmı:
[TR724] 30.10.2018
Neden ‘geçici’ isim koydular? Anlatayım… [Tarık Toros]
Meşhur öyküdür.
Alman rahip, Hitler faşizmini anlatır.
Son cümlesi şudur:
“Sonra benim için geldiler ses çıkaracak kimse kalmamıştı.”
Kimse üzerine alınmıyor, alınmayacak.
**
Gemi batarken direk boyanmaz, diye bir laf var.
Bu sözü de kimse üzerine alınmıyor, sonuçta iş oraya gitse bile.
**
Türkiye dün bir bayram “kutladı” yine.
Dini ve milli bayramların anlamı kaldı mı, o ayrı da…
Muhalifler günü nasıl geçirdi, soru bu.
Hoş, ne yapacaklar.
Her zamanki gibi egemenlerin gündemine teslim oldular.
Aynı sakızı çiğnediler.
Ağız birliği etmişçesine…
Yeni havaalanının ismini tartıştılar.
**
Ülkede ne Atatürk, ne herhangi bir ilkesi, ne kurduğu cumhuriyet, ne de adı verilen havaalanı kalmamışken…
Bu konuşuldu.
**
Adının belli olmaması…
Son ana kadar açıklanmaması…
Konulan ismin, yarın yenisiyle rahat değiştirilecek olması…
Bahçeli’nin son dakika çıkışıyla “Metehan” ismini ortaya atması, filan…
Çocuk oyalarken bile yapılmayacak şeyler yapılıyor ülkede.
Neresini, niye ciddiye alıp tartışıyorlar, tuhaf.
Çok tahıl tükettikleri için olabilir mi, acaba.
**
Espri bir yana.
O bile, muazzam kutuplaşmanın tezahürü.
Canan Karatay, “Vegan demek tahıl beyinli demek, veganlık hastalıktır. Tahıl yiyip koyun beyinli olmayın” gibi laflar etti, malum.
Canan Hoca, bir yandan zeytini ve yağını köpürtürken kendiyle çelişmiş o ayrı da…
Yerli tahıl kalmadı onu ne yapacağız?
**
Un ihracatı yapan firmalar şalter indirmiş.
Neden?
İthal unla çalışma zorunluluğu yüzünden.
Öyle bir ülke ki, yerli unu “ithal un şartı” yüzünden satamıyor.
**
Canan Karatay, ülkenin bir rengi.
Hayli kasvetli bir ortamda, mühim enerji boşalmasına yol açtı, Allah razı olsun.
Zararsız bir konuda, insanlar içini döktü.
**
5 yıl kadar oluyor.
Canan Hoca’ya telefon dolandırıcıları musallat olmuştu.
Kendini polis ve savcı olarak tanıtan kişiler…
Bankadan para çektirdiler. Taksiye bindirip Balat’a yönlendirdiler. Taksi fişini bile aldırdılar, gider göstermek için. Parayı poşete koydurup park halindeki otomobilin altına bıraktırdılar.
**
Bitmedi.
Dolandırıcılar tekrar arayıp yine para isteyince…
Canan Hoca, bu sefer çalıştığı hastaneden bunu temin edip Kalamış parkına gitti. Parayı bir ağacın altına bıraktı.
**
Hoca, çok matrak.
Diyor ki, “Devletle çok gizli bir operasyon yaptığım için heyecanlandım. Şimdi bu halime gülüyorum.”
**
Diyorum ya…
Ülkenin bir rengi, gülün geçin.
Et yemekle “et kafalı” olunmadığı gibi…
Ot yiyen de “ot beyinli” olmuyor.
Yukarıdaki gibi dolandırılmamak için normal, mantıklı ve sağlıklı bir zihin kâfi.
**
Son söz işte o düşünen zihinlere:
Havaalanına “geçici” bir isim verilmesi…
Geçiş sürecinin bitmediğini gösteriyor.
Geçip gitmeden bir şey yapın.
Değilse çok geç olacak, tahıl da bulamayacaksınız.
[Tarık Toros] 30.10.2018 [TR724]
Alman rahip, Hitler faşizmini anlatır.
Son cümlesi şudur:
“Sonra benim için geldiler ses çıkaracak kimse kalmamıştı.”
Kimse üzerine alınmıyor, alınmayacak.
**
Gemi batarken direk boyanmaz, diye bir laf var.
Bu sözü de kimse üzerine alınmıyor, sonuçta iş oraya gitse bile.
**
Türkiye dün bir bayram “kutladı” yine.
Dini ve milli bayramların anlamı kaldı mı, o ayrı da…
Muhalifler günü nasıl geçirdi, soru bu.
Hoş, ne yapacaklar.
Her zamanki gibi egemenlerin gündemine teslim oldular.
Aynı sakızı çiğnediler.
Ağız birliği etmişçesine…
Yeni havaalanının ismini tartıştılar.
**
Ülkede ne Atatürk, ne herhangi bir ilkesi, ne kurduğu cumhuriyet, ne de adı verilen havaalanı kalmamışken…
Bu konuşuldu.
**
Adının belli olmaması…
Son ana kadar açıklanmaması…
Konulan ismin, yarın yenisiyle rahat değiştirilecek olması…
Bahçeli’nin son dakika çıkışıyla “Metehan” ismini ortaya atması, filan…
Çocuk oyalarken bile yapılmayacak şeyler yapılıyor ülkede.
Neresini, niye ciddiye alıp tartışıyorlar, tuhaf.
Çok tahıl tükettikleri için olabilir mi, acaba.
**
Espri bir yana.
O bile, muazzam kutuplaşmanın tezahürü.
Canan Karatay, “Vegan demek tahıl beyinli demek, veganlık hastalıktır. Tahıl yiyip koyun beyinli olmayın” gibi laflar etti, malum.
Canan Hoca, bir yandan zeytini ve yağını köpürtürken kendiyle çelişmiş o ayrı da…
Yerli tahıl kalmadı onu ne yapacağız?
**
Un ihracatı yapan firmalar şalter indirmiş.
Neden?
İthal unla çalışma zorunluluğu yüzünden.
Öyle bir ülke ki, yerli unu “ithal un şartı” yüzünden satamıyor.
**
Canan Karatay, ülkenin bir rengi.
Hayli kasvetli bir ortamda, mühim enerji boşalmasına yol açtı, Allah razı olsun.
Zararsız bir konuda, insanlar içini döktü.
**
5 yıl kadar oluyor.
Canan Hoca’ya telefon dolandırıcıları musallat olmuştu.
Kendini polis ve savcı olarak tanıtan kişiler…
Bankadan para çektirdiler. Taksiye bindirip Balat’a yönlendirdiler. Taksi fişini bile aldırdılar, gider göstermek için. Parayı poşete koydurup park halindeki otomobilin altına bıraktırdılar.
**
Bitmedi.
Dolandırıcılar tekrar arayıp yine para isteyince…
Canan Hoca, bu sefer çalıştığı hastaneden bunu temin edip Kalamış parkına gitti. Parayı bir ağacın altına bıraktı.
**
Hoca, çok matrak.
Diyor ki, “Devletle çok gizli bir operasyon yaptığım için heyecanlandım. Şimdi bu halime gülüyorum.”
**
Diyorum ya…
Ülkenin bir rengi, gülün geçin.
Et yemekle “et kafalı” olunmadığı gibi…
Ot yiyen de “ot beyinli” olmuyor.
Yukarıdaki gibi dolandırılmamak için normal, mantıklı ve sağlıklı bir zihin kâfi.
**
Son söz işte o düşünen zihinlere:
Havaalanına “geçici” bir isim verilmesi…
Geçiş sürecinin bitmediğini gösteriyor.
Geçip gitmeden bir şey yapın.
Değilse çok geç olacak, tahıl da bulamayacaksınız.
[Tarık Toros] 30.10.2018 [TR724]
Mehmet Cengiz’in o sözleri ve İstanbul Havalimanı [Semih Ardıç]
Düne kadar ismi 3’üncü havalimanı, artık İstanbul Havalimanı. İlk etapta hizmet verilmeye başlandı.
İhaleyi 2013 senesinde üstlenen Limak-Cengiz-Kolin-Mapa-Kalyon şirketlerine verilen ayrıcalıklara geçmeden havalimanının bulunduğu bölgeye dair bazı tespitleri hatırlatayım.
600 BİNDEN FAZLA AĞAÇ KESİLDİ
Havalimanı, uçakların iniş-kalkışı açısından (Karadeniz’den esen hâkim rüzgârların en etkili olduğu bölge) en riskli mahalden birine inşâ edildi.
Bölgede 600 binden fazla ağaç kesildi. İstanbul’un içme suyu (Terkos, Sazlıdere ve Alibeyköy havzası) kaynaklarının hemen yakınında bulunuyor.
Havalimanında uçak seferleri arttıkça bölgedeki göl, gölcük ve göletler “sulak” vasfını kaybedecek.
Su havzasında canlılar birer birer yok olacak. Artan havayolu trafiği sebebiyle akarsular da zarar görecek. İçme suyunun sağlandığı barajların suları kirlenecek ve seviyeleri düşecek.
RÜZGAR SANTRALİ PROJE SAHASI!
Pilotlar bölgenin ne kadar çok rüzgâra maruz kaldığını zaten biliyor. Bilmeyenler için müşahhas hale getireyim: İstanbul Havalimanı sivil havacılık kurallarına aykırı şekilde Gaziosmanpaşa Rüzgâr Santrali proje sahasında.
Bölgede çok sayıda rüzgâr santrali ruhsatı bulunuyor. Pilotlar adeta rüzgâr denizisinin ortasına inmek mecburiyetinde kalacak.
Meteorolojinin geriye dönük verileri tetkik edilseydi bölgenin senenin 107 günü fırtınalı, 65 günü ise yoğun bulutlu olduğuna dair verilere çok rahat ulaşılabilirdi.
Havalimanının inşa edildiği Tayakadın bölgesi gerek ekolojik ve gerekse uçuş emniyeti açısından uygun değildi.
YAKININDA ÇÖP BERTARAF TESİSİ VAR
Havalimanı bölgesine sadece 6 kilometre mesafede İSTAÇ bertaraf tesisleri bulunuyor.
Oysa dünyada kabul görmüş kurallara göre bir havalimanı yapılacak yerin 13,5 kilometrelik civarında kuşları kendine çeken çöp bertaraf tesislerinin bulunmaması lazım.
Erdoğan terminal binası içerisinde golf arabası kullandı. (Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı)
Havalimanı kuş hareketliliğinin en yoğun olduğu bölgelerden birinin tam ortasında yer alıyor. Göç dönemlerinde her hafta yaklaşık 50 bin leylek bu bölgeden geçiyor.
KOT 30 METRE DÜŞÜRÜLDÜ, 1,3 MİLYAR DOLAR FİRMALARA KALDI
İhale şartnamesinde 90 metre dolgu yapılması şartı ihalenin akabinde değiştirildi. Dolgu yüksekliği 60 metreye indirildi.
Bölgede daha evvel kömür ocakları bulunduğu için uzmanların yaptıkları incelemeler sonucunda 90 metrelik dolgu yapılmasına karar verilmişti. İstenen teknik şartların ancak bu yükseklikte sağlanacağı belirtilmişti.
Maç ortasında oyun kuralı değiştirildi denilecek kadar basit bir hâdise değil bu. Teknik şartname ihlal edildiği gibi 30 metrelik farkla ihaleyi alan 5’li konsorsiyuma 1,3 milyar dolar haksız kazanç da sağlandı.
İNŞAAT RANTI KİMLERE YARADI?
Sayıştay’ın dikkatinden kaçmayacak kadar afaki bir kamu zararı unutturuldu.
Kot seviyesindeki düşüş çevrede inşaat ruhsatı alanlar için havalimanı seviyesine göre 30 metre daha yüksek bina inşa edebileceği manasına da geliyor.
Rantı kimlerin sömüreceğini söylememe lüzum var mı? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) en mahir olduğu bir mevzudan bahsediyoruz.
BULGARİSTAN VE ROMANYA’YA ÖDENECEK PARA
İstanbul Havalimanı’nı kullanacak uçakların yanaşma ve alçalma sahaları Bulgaristan ve Romanya hava sahasına giriyor. Bu ayrıntı da halktan saklandı.
Her sene bu iki devlete 45 milyon euro (300 milyon TL) hava sahası bedeli ödenecek. Bilin bakalım bu ücreti kim ödeyecek?
Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) ödeyecek. Yani işletmecilerin cebinden değil vatandaşın vergilerinden çıkacak o masraf.
İstanbul Havalimanı, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın ettiği duaların ardından hizmete girdi. Dua esnasında farklı dinlere mensup liderler de sahnedeydi. (Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı)
İLK 12 YILDA 6,3 MİLYAR EURO YOLCU GARANTİSİ VERİLDİ
25 yıllık işletme karşılığı havalimanını inşa ve işletmesini üstlenen 5’li konsorsiyuma 22 milyar euro ödenecek. Senelik 880 milyon euroya tekabül ediyor.
İlk 12 yılda 6,3 milyar euro yolcu garantisi verildi. Garanti tutarı yolcu başına dış hat giden yolcu için 20 euro, dış hattan gelip dış hata giden transit yolcu için 5 euro ve iç hattan gelip dış hata giden transit yolcu için 3 euro servis ücreti üzerinden hesaplanacak.
Havalimanında elde edilecek toplam gelir üzerinden değil de sadece dış hat ve transit yolcu sayısına göre garanti verildi.
Oysa ofis, dükkan, banko, kontuar ve otopark kiralamaları gibi onlarca kalemde elde edilecek gelirler işletmecinin hanesine yazılacak. Fakat garantiden düşürülmeyecek bu rakamlar.
ATLANTA HAVALİMANI’NI 100 MİLYON KİŞİ KULLANDI
Dünyanın en fazla yolcu trafiğine sahip Atlanta Havalimanı 1.625 hektar üzerine kuruldu. Atlanta 2017 senesinde 100 milyon yolcuya ev sahipliği yaptı. İstanbul Havalimanı 7 bin 650 hektar üzerine inşa ediliyor.
DHMİ’nin hesabına bakılırsa senede 150 milyon yolcu kullanacak İstanbul Havalimanı’nı
Hakikatte ne kadar mümkün?
İstanbul’da Atatürk Havalimanı’nın senelik yolcu rekoru 60 milyon. Anadolu Yakası’ndaki Sabiha Gökçen Havalimanı’nı da 30 milyon yolcu kullandı.
İstanbul Havalimanı’nın açıldığı 29 Ekim 2018 tarihi itibarıyla senelik 90 milyon yolcu garantisi yürürlüğe girmiş oldu.
2025’TE 200 MİLYON YOLCU GARANTİSİ
Gelmeyen her yolcu için ödenecek rakamları yukarıda belirttim. 2025 senesinde garanti edilen yolcu sayısı 200 milyona çıkacak. Bu rakamlar hayalden ibaret. Maksat hırsızlığa kılıf hazırlamak. Başka dertleri yok
Bu da demek oluyor ki senelik 90 milyon yolcu hedefine ulaşılmadığında Kütahya Zafer Havalimanı, İstanbul Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli ve Kocaeli Osman Gazi Köprüsü’nde olduğu gibi aradaki fark havalimanını kullanmayan Karslı Mehmet amcanın cebinden çıkacak.
KREDİYİ DE GARANTİSİNİ DE DEVLET VERDİ
İhaleyi daha manidar kılan bir tarafı daha var. Yaklaşık 10 milyar euro maliyeti olan havalimanı ihalesini kazanan Limak-Cengiz-Kolin-Mapa-Kalyon konsorsiyumu güya krediyi yurt dışından getirecekti.
Türkiye ekonomisinin nereye gittiğini gayet iyi bilen yabancı bankalar kredi vermedi. Hal böyle olunca 5’li konsorsiyumun patronları yine devletin kapısını çaldı.
Kamu bankaları Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank öncülüğünde Türk bankalarından alındı kredi. Hazine de bankalara garanti verdi. Yani kredi ödenmezse bankaların tahsilatı Hazine’den, yani vatandaşın cebinden yapacak.
MEHMET CENGİZ’İN TELEFONDAKİ O SÖZLERİ…
Atatürk Havalimanı’nın mukavelesi 2021 senesi ocak ayına kadar devam ettiği için işletmeci Tepe ve Akfen gruplarına (TAV) ödenecek tazminat da işin cabası.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’a İstanbul Havalimanı hakkında bilgi veren Cengiz Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Cengiz’in (sağdan 2’nci) neşeli olması dikkatten kaçmadı. (Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı)
DHMİ TAV’ın 3 yıl içinde ödeyeceği 520 milyon euro gelirin de üzerine çizgi çekti. İstanbul Havalimanı’ndaki çukur daha büyük olduğu için Atatürk Havalimanı’nda sebep olunan kamu zararı ortaya bile gelmiyor.
Mehmet Cengiz’in telefonda ortağı Nihat Özdemir ile paylaştığı galiz ifadeler maalesef İstanbul Havalimanı ile ete kemiğe bürünmüştür.
Devlet eliyle vatandaşın nasıl soyulduğunu merak edenler İstanbul Havalimanı’nın serencamına bakabilir.
Asrın en büyük soygununda emeği geçen herkes efendileri tarafından fazlası ile mükâfatlandırıldı… Bu kadar aleni soygunun her defasında 50 liralık benzin alanların nezdinde kıymeti de yok zaten.
Keşke “hayırlı olsun” diyebilseydim…
[Semih Ardıç] 30.10.2018 [TR724]
İhaleyi 2013 senesinde üstlenen Limak-Cengiz-Kolin-Mapa-Kalyon şirketlerine verilen ayrıcalıklara geçmeden havalimanının bulunduğu bölgeye dair bazı tespitleri hatırlatayım.
600 BİNDEN FAZLA AĞAÇ KESİLDİ
Havalimanı, uçakların iniş-kalkışı açısından (Karadeniz’den esen hâkim rüzgârların en etkili olduğu bölge) en riskli mahalden birine inşâ edildi.
Bölgede 600 binden fazla ağaç kesildi. İstanbul’un içme suyu (Terkos, Sazlıdere ve Alibeyköy havzası) kaynaklarının hemen yakınında bulunuyor.
Havalimanında uçak seferleri arttıkça bölgedeki göl, gölcük ve göletler “sulak” vasfını kaybedecek.
Su havzasında canlılar birer birer yok olacak. Artan havayolu trafiği sebebiyle akarsular da zarar görecek. İçme suyunun sağlandığı barajların suları kirlenecek ve seviyeleri düşecek.
RÜZGAR SANTRALİ PROJE SAHASI!
Pilotlar bölgenin ne kadar çok rüzgâra maruz kaldığını zaten biliyor. Bilmeyenler için müşahhas hale getireyim: İstanbul Havalimanı sivil havacılık kurallarına aykırı şekilde Gaziosmanpaşa Rüzgâr Santrali proje sahasında.
Bölgede çok sayıda rüzgâr santrali ruhsatı bulunuyor. Pilotlar adeta rüzgâr denizisinin ortasına inmek mecburiyetinde kalacak.
Meteorolojinin geriye dönük verileri tetkik edilseydi bölgenin senenin 107 günü fırtınalı, 65 günü ise yoğun bulutlu olduğuna dair verilere çok rahat ulaşılabilirdi.
Havalimanının inşa edildiği Tayakadın bölgesi gerek ekolojik ve gerekse uçuş emniyeti açısından uygun değildi.
YAKININDA ÇÖP BERTARAF TESİSİ VAR
Havalimanı bölgesine sadece 6 kilometre mesafede İSTAÇ bertaraf tesisleri bulunuyor.
Oysa dünyada kabul görmüş kurallara göre bir havalimanı yapılacak yerin 13,5 kilometrelik civarında kuşları kendine çeken çöp bertaraf tesislerinin bulunmaması lazım.
Erdoğan terminal binası içerisinde golf arabası kullandı. (Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı)
Havalimanı kuş hareketliliğinin en yoğun olduğu bölgelerden birinin tam ortasında yer alıyor. Göç dönemlerinde her hafta yaklaşık 50 bin leylek bu bölgeden geçiyor.
KOT 30 METRE DÜŞÜRÜLDÜ, 1,3 MİLYAR DOLAR FİRMALARA KALDI
İhale şartnamesinde 90 metre dolgu yapılması şartı ihalenin akabinde değiştirildi. Dolgu yüksekliği 60 metreye indirildi.
Bölgede daha evvel kömür ocakları bulunduğu için uzmanların yaptıkları incelemeler sonucunda 90 metrelik dolgu yapılmasına karar verilmişti. İstenen teknik şartların ancak bu yükseklikte sağlanacağı belirtilmişti.
Maç ortasında oyun kuralı değiştirildi denilecek kadar basit bir hâdise değil bu. Teknik şartname ihlal edildiği gibi 30 metrelik farkla ihaleyi alan 5’li konsorsiyuma 1,3 milyar dolar haksız kazanç da sağlandı.
İNŞAAT RANTI KİMLERE YARADI?
Sayıştay’ın dikkatinden kaçmayacak kadar afaki bir kamu zararı unutturuldu.
Kot seviyesindeki düşüş çevrede inşaat ruhsatı alanlar için havalimanı seviyesine göre 30 metre daha yüksek bina inşa edebileceği manasına da geliyor.
Rantı kimlerin sömüreceğini söylememe lüzum var mı? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) en mahir olduğu bir mevzudan bahsediyoruz.
BULGARİSTAN VE ROMANYA’YA ÖDENECEK PARA
İstanbul Havalimanı’nı kullanacak uçakların yanaşma ve alçalma sahaları Bulgaristan ve Romanya hava sahasına giriyor. Bu ayrıntı da halktan saklandı.
Her sene bu iki devlete 45 milyon euro (300 milyon TL) hava sahası bedeli ödenecek. Bilin bakalım bu ücreti kim ödeyecek?
Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) ödeyecek. Yani işletmecilerin cebinden değil vatandaşın vergilerinden çıkacak o masraf.
İstanbul Havalimanı, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın ettiği duaların ardından hizmete girdi. Dua esnasında farklı dinlere mensup liderler de sahnedeydi. (Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı)
İLK 12 YILDA 6,3 MİLYAR EURO YOLCU GARANTİSİ VERİLDİ
25 yıllık işletme karşılığı havalimanını inşa ve işletmesini üstlenen 5’li konsorsiyuma 22 milyar euro ödenecek. Senelik 880 milyon euroya tekabül ediyor.
İlk 12 yılda 6,3 milyar euro yolcu garantisi verildi. Garanti tutarı yolcu başına dış hat giden yolcu için 20 euro, dış hattan gelip dış hata giden transit yolcu için 5 euro ve iç hattan gelip dış hata giden transit yolcu için 3 euro servis ücreti üzerinden hesaplanacak.
Havalimanında elde edilecek toplam gelir üzerinden değil de sadece dış hat ve transit yolcu sayısına göre garanti verildi.
Oysa ofis, dükkan, banko, kontuar ve otopark kiralamaları gibi onlarca kalemde elde edilecek gelirler işletmecinin hanesine yazılacak. Fakat garantiden düşürülmeyecek bu rakamlar.
ATLANTA HAVALİMANI’NI 100 MİLYON KİŞİ KULLANDI
Dünyanın en fazla yolcu trafiğine sahip Atlanta Havalimanı 1.625 hektar üzerine kuruldu. Atlanta 2017 senesinde 100 milyon yolcuya ev sahipliği yaptı. İstanbul Havalimanı 7 bin 650 hektar üzerine inşa ediliyor.
DHMİ’nin hesabına bakılırsa senede 150 milyon yolcu kullanacak İstanbul Havalimanı’nı
Hakikatte ne kadar mümkün?
İstanbul’da Atatürk Havalimanı’nın senelik yolcu rekoru 60 milyon. Anadolu Yakası’ndaki Sabiha Gökçen Havalimanı’nı da 30 milyon yolcu kullandı.
İstanbul Havalimanı’nın açıldığı 29 Ekim 2018 tarihi itibarıyla senelik 90 milyon yolcu garantisi yürürlüğe girmiş oldu.
2025’TE 200 MİLYON YOLCU GARANTİSİ
Gelmeyen her yolcu için ödenecek rakamları yukarıda belirttim. 2025 senesinde garanti edilen yolcu sayısı 200 milyona çıkacak. Bu rakamlar hayalden ibaret. Maksat hırsızlığa kılıf hazırlamak. Başka dertleri yok
Bu da demek oluyor ki senelik 90 milyon yolcu hedefine ulaşılmadığında Kütahya Zafer Havalimanı, İstanbul Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli ve Kocaeli Osman Gazi Köprüsü’nde olduğu gibi aradaki fark havalimanını kullanmayan Karslı Mehmet amcanın cebinden çıkacak.
KREDİYİ DE GARANTİSİNİ DE DEVLET VERDİ
İhaleyi daha manidar kılan bir tarafı daha var. Yaklaşık 10 milyar euro maliyeti olan havalimanı ihalesini kazanan Limak-Cengiz-Kolin-Mapa-Kalyon konsorsiyumu güya krediyi yurt dışından getirecekti.
Türkiye ekonomisinin nereye gittiğini gayet iyi bilen yabancı bankalar kredi vermedi. Hal böyle olunca 5’li konsorsiyumun patronları yine devletin kapısını çaldı.
Kamu bankaları Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank öncülüğünde Türk bankalarından alındı kredi. Hazine de bankalara garanti verdi. Yani kredi ödenmezse bankaların tahsilatı Hazine’den, yani vatandaşın cebinden yapacak.
MEHMET CENGİZ’İN TELEFONDAKİ O SÖZLERİ…
Atatürk Havalimanı’nın mukavelesi 2021 senesi ocak ayına kadar devam ettiği için işletmeci Tepe ve Akfen gruplarına (TAV) ödenecek tazminat da işin cabası.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’a İstanbul Havalimanı hakkında bilgi veren Cengiz Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Cengiz’in (sağdan 2’nci) neşeli olması dikkatten kaçmadı. (Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı)
DHMİ TAV’ın 3 yıl içinde ödeyeceği 520 milyon euro gelirin de üzerine çizgi çekti. İstanbul Havalimanı’ndaki çukur daha büyük olduğu için Atatürk Havalimanı’nda sebep olunan kamu zararı ortaya bile gelmiyor.
Mehmet Cengiz’in telefonda ortağı Nihat Özdemir ile paylaştığı galiz ifadeler maalesef İstanbul Havalimanı ile ete kemiğe bürünmüştür.
Devlet eliyle vatandaşın nasıl soyulduğunu merak edenler İstanbul Havalimanı’nın serencamına bakabilir.
Asrın en büyük soygununda emeği geçen herkes efendileri tarafından fazlası ile mükâfatlandırıldı… Bu kadar aleni soygunun her defasında 50 liralık benzin alanların nezdinde kıymeti de yok zaten.
Keşke “hayırlı olsun” diyebilseydim…
[Semih Ardıç] 30.10.2018 [TR724]
‘İyi Ermeni’ ile ‘tavşan gibi üreyen Suriyeliler’ [Mehmet Efe Çaman]
“Tavşan gibi üreyen 5 milyon Suriyeliyi ısıttıkta 2 vatan evladını ısıtamadık” diyor Natali Avazyan. Tabi, bu cümlenin yanlışı, sadece dahi anlamındaki –de ve –da ekinin ayrı yazılmaması değil. Majör bir yanlış var, etik bir yanlış bu cümlede.
İki dramdan, kolayına kaçıp bir iktidar devşirme, bir diskura uyum gayreti söz konusu olan. Adı ve soyadı ile bile tek başına veya beraberce Türkiye’de birilerinin nefretini çekmeye aday, dahası soykırıma uğramış bir etnik grubun üçüncü veya dördüncü nesli, her zaman büyük saygıyla yorumlarını okuduğum bir insan kurdu bu cümleyi. Böylesi bir cümleyi, milyonlarcası yollarda, bir yerlere göç ettirilirken zorla, ama hastalıktan, ama kötü muameleden, ama da kasten katledilerek, bir coğrafyadan varlığı silinmeye çalışılan bir toplumun kızı söylüyorsa, ben durup resmi diskurun gücü üzerine düşünürüm.
Duyunca, sarsılmamak elde mi? Dudaklarını kıpırdatırken arkadan seslendirme yapılan yabancı filmlerde hissettiğim yadırgama ve yabancılama gibi, sanki birileri o klavyede tuşlamış o elim cümleyi. Tavşan gibi üreyen Suriyeliler, içinizde kimler yok ki! Üzerinde cicili bicili tişörtü ve tokası olan, saçları kirli ama yine de misler gibi kokan anasına, mini minnacık kızlar. Saçları sıfıra yakın kazıtılmış, gözlerinde 70 yaşındaki yaşlı adamların hayal kırıklığı izlerini gördüğüm selpak satan beş yaşındaki emer oğlan. Konuşurken sizinle gözünüze bakamayan ve yerde bir yerlerde dolaştıran bakışlarını, o sürme gözlü ama sürmesiz genç anne. İnşaatta ya da ne bileyim helâ temizliğinde, öğrendiği üç beş kelime Türkçeyle sizinle muhabbet etmek isteyen, gülerken ağladığını düşündüğüm genç adam. Sağken yaşadığına sevinmediğini gülerken bile görebildiğim canlar. Geride babasının anasının mezarını bıraktığında çektiği acısını ancak benim de başıma gelince anladığım garibanlar. Tavşan gibi üremeyin, nüfusunuz 3,5 milyon civarı olsa da Anadolu’da, Anadolu sizi dört beş milyon diye algılar durur. Ortak olmayın müthiş refahına bu cumhuriyetin der, sizin yüzünüze sizin uğradığınız dramı vurur. Okula giden çocuklarınız az da olsa huzur bulmuşken, siz, ben ve diğerleri gibi, olan her türlü olumsuzluğun, kötülüğün, doğal ve yapay belanın, başarısızlık ve kifayetsizliklerin, hatta ve hatta katılaşan kalplerin bedelini ödemeye mecbur bırakılacaksınız!
Hani güvenilen dağlara yağan kar vardır ya! Ağrı’ya mı Ararat’a mı yağdı o kar, bu sorudaki kadar o kadar içerik ve anlam farklılığı aklımı kurcalayan Avazyan’ın ifadesinde. Ermeni olmanın anti-faşizm ve kirli milliyetçilik karşıtlığıyla aynı anlama geldiğini sanan ben ve benim gibiler, sanırım hâkim diskurun ve onun dayattığı kimliğin bulduğu geniş karşılığın şokunu uzun süre üzerinden atamayacak. Evet, Ayşe Hür’ün dediği gibi, bütün faşistler aynı analojiyi kullanıyorlar. Naziler Yahudiler için, Türk faşistleri de Kürtler ve Ermeniler için. Hatta Kürdün “en kötü Kürt olduğunu” da onun “sünnetsiz” oluşuyla ve bunun da “Ermeni olması anlamına gelmesiyle” ele güne “ispat ediyor, edemese de propaganda ediyor. Benim de aklıma Schindler’in Listesi (Schindler’s List) filmindeki bir sahneyi getirdi bu tweet. “Özel muamele” (Sondernehandlung) terimini kullanan Schindler’e, Stern bu terimin ölüm kampına gönderilme anlamına geldiğini ima edince, Yahudileri kurtarmak için gayret eden Schindler sitem ederek, “ayrı bir dil mi yaratmamız gerek!” diyor. Stern, “sanırım öyle!” diye yanıtlıyor bu sitemi. Galiba bizim de yeni bir yaratmamız gerekecek. Suriyelilerin tavşanlar gibi çoğaldığı, senin çocuğun olurken Kürtlerin “çoğaldığı”, Ermenilerin çocuklarına da kendi soylarından gelenlerin “dölü” dendiği bir dil yerine, insanın insan olmaktan dolayı değerli ve dokunulmaz olduğu, insanın hakkını ve hukukunu korumanın salt (o da uyulmayan) yasal prosedüre indirgenmediği, farklılığın doğal ve güzel kabul edildiği bir toplum rüyası kurmak!
Sığınmacılara aktarılan sosyal ve finansal kaynaklardan memnun olmak durumunda değilsiniz. Ama sığınmacıların da sizin gibi insan olduğunu, tavşan gibi çoğalmadığını yani, kabul etmek zorundasınız! Zorundasınız! Suriyelilerin sizinle eşit vatandaş olmamasına karşın, sizinle eşit insan olduklarını, eşit insan olduklarını kabul etmek zorundasınız, zorundasınız! Analoji yaparken, kinaye yaparken, kelime oyunu yaparken, benzetme yaparken, espri ve şaka yaparken, düşünürken, evet hatta düşünürken bile, insanlarla muhatap olduğunuzu, insanlarla muhatap olduğunuzu unutmamak, hatırlamak, hatırlamak zorundasınız, zorundasınız! Geometrik artış yapanlara ne diyelim türünden ırkçılığın bile daniskası olan yorum altı yorumları, dikkate almak, hangi kitlenin size destek olduğunu, sizden medet umduğunu, sizden medet umduğunu düşünmek, düşünmek zorundasınız, zorundasınız! Ve Ermeni’ye bile kabul ettirttik, söylettik işte türünden düşüncelerin, düşünce kanalizasyonlarının sizin destekçiniz olduğunu, sizi desteklediklerini görmek, görmek zorundasınız!
Sığınmacıların Türkiye’deki varlığından rahatsız olduğunuz anlaşılıyor. “Çok veciz şekilde” – gurur duyulacak şekilde olmasa da – ifade etmişsiniz zaten, akılda kalıcı ve unutulması olanaksızca. O zaman, bu sığınmacıları Türkiye’ye kabul edenleri eleştirsenize! Hatta bunu yapmadan önce, isterseniz bu göç dalgasına neden olan, Şam Emevi Camisi’nde Cuma namazı kılmak üzere Ortadoğu’da neo-Osmanlıcı politika izleyen “reis ve reisçilere” dil uzatsanıza? Kendini savunmayı bırak, sizi anlayacak veya takip edebilecek imkânları olmayan, zaten hayatın darbesini yemiş, savaş görmüş, iç savaş görmüş, ölüm ve tecavüz görmüş, anasını babasını kaybetmiş, kolunu ayağını kaybetmiş, en kötüsü de canım ülkesini kaybetmiş zavallı insanları malzeme yapmak mı doğru tutum? Aynı koşullarda sizin anneanne-babaanne-dedeleriniz yalın ayak, acılı, ağrılı, kalbi kırık, süngü ucunda öz vatanlarını terke zorlanırken, soyları kırılır, anne karnındaki bebeklerine kadar katledilirken, Suriye topraklarına göçtüklerinden de mi ders çıkarmaz, ibret almazsınız? İnsan olmamız için insan doğmamız yeterli olmuyor, Natali Hanım. Ermeni olmadan önce insan olmak lazım diyecektim, ama aklıma bir önceki cümle gelip onu kurmuş bulununca vazgeçtim!
Sizin bu yorumu yapmanız, Türkiye’de hâkim diskurun, egemen dilin, ceberut devletin, faşizan rejimin, derinlerin galibiyetidir. İyi bir Ermeni olan ve iyi de solcu olduğuna inanan Hrant Dink’in o cümlesini profilinizden silin atın, çünkü onu hak etmiyorsunuz. Onu öldürenle aynı retoriği kullanan biri, isterse “en iyi Ermeni olsun”, soykırımın acılarına ortak olmayı hak etmiyordur, soykırımcısıyla aynı dili üçüncü bir zavallı halk için kullanıyorsa Natali Hanım! Ben babamdan annemden insanların tavşan gibi çoğaldıklarını öğrenmedim. İnsan olanın dünyalar güzeli insan çocuklarını bu dünyayı zenginleştirdiğini, bu dünyanın çiçekleri olduğunu öğrendim. Bu öğrendiğim romantik dünyanın gerçeklerimize tekabül etmediğimi görsem de, kendi okuluma ve yazı-çizime yoğunlaştım, gerçekte var olmayan acımasız dünyanın o masalsı hülyaya dönüşmesi için kendimi ve kalemimi sakındım özenle. Hata yapınca ki çok hata yaptım, özür diledim, insanım, hata yaparım affedin be beni demekten imtina etmedim. Şimdi siz bunu okur musunuz, okumaz mısınız bunu bilmiyorum, ama okursanız eğer, bilin ki size yakıştıramadığım için yazıyorum bunu, tarihe not düşerek.
Donarak ölen iki gariban askerin ahı, Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Suriyeli garibanlarda değil. Askeri donduranla Suriyelilerin dramına yol açanların aynı rejim olduğunu anladığınızda, belki günün birinde demokratik bir Cumhuriyetin bayramını da Türkiye’deki herkese nasip olur. O gün gelecekse eğer, gelişi kullandığımız dilden anlaşılacak. Umarım askerler donmaz. Umarım insanlar ölmez. Umarım insan olma ümidi sönmez. Umarım. Umarım.
[Mehmet Efe Çaman] 30.10.2018 [TR724]
İki dramdan, kolayına kaçıp bir iktidar devşirme, bir diskura uyum gayreti söz konusu olan. Adı ve soyadı ile bile tek başına veya beraberce Türkiye’de birilerinin nefretini çekmeye aday, dahası soykırıma uğramış bir etnik grubun üçüncü veya dördüncü nesli, her zaman büyük saygıyla yorumlarını okuduğum bir insan kurdu bu cümleyi. Böylesi bir cümleyi, milyonlarcası yollarda, bir yerlere göç ettirilirken zorla, ama hastalıktan, ama kötü muameleden, ama da kasten katledilerek, bir coğrafyadan varlığı silinmeye çalışılan bir toplumun kızı söylüyorsa, ben durup resmi diskurun gücü üzerine düşünürüm.
Duyunca, sarsılmamak elde mi? Dudaklarını kıpırdatırken arkadan seslendirme yapılan yabancı filmlerde hissettiğim yadırgama ve yabancılama gibi, sanki birileri o klavyede tuşlamış o elim cümleyi. Tavşan gibi üreyen Suriyeliler, içinizde kimler yok ki! Üzerinde cicili bicili tişörtü ve tokası olan, saçları kirli ama yine de misler gibi kokan anasına, mini minnacık kızlar. Saçları sıfıra yakın kazıtılmış, gözlerinde 70 yaşındaki yaşlı adamların hayal kırıklığı izlerini gördüğüm selpak satan beş yaşındaki emer oğlan. Konuşurken sizinle gözünüze bakamayan ve yerde bir yerlerde dolaştıran bakışlarını, o sürme gözlü ama sürmesiz genç anne. İnşaatta ya da ne bileyim helâ temizliğinde, öğrendiği üç beş kelime Türkçeyle sizinle muhabbet etmek isteyen, gülerken ağladığını düşündüğüm genç adam. Sağken yaşadığına sevinmediğini gülerken bile görebildiğim canlar. Geride babasının anasının mezarını bıraktığında çektiği acısını ancak benim de başıma gelince anladığım garibanlar. Tavşan gibi üremeyin, nüfusunuz 3,5 milyon civarı olsa da Anadolu’da, Anadolu sizi dört beş milyon diye algılar durur. Ortak olmayın müthiş refahına bu cumhuriyetin der, sizin yüzünüze sizin uğradığınız dramı vurur. Okula giden çocuklarınız az da olsa huzur bulmuşken, siz, ben ve diğerleri gibi, olan her türlü olumsuzluğun, kötülüğün, doğal ve yapay belanın, başarısızlık ve kifayetsizliklerin, hatta ve hatta katılaşan kalplerin bedelini ödemeye mecbur bırakılacaksınız!
Hani güvenilen dağlara yağan kar vardır ya! Ağrı’ya mı Ararat’a mı yağdı o kar, bu sorudaki kadar o kadar içerik ve anlam farklılığı aklımı kurcalayan Avazyan’ın ifadesinde. Ermeni olmanın anti-faşizm ve kirli milliyetçilik karşıtlığıyla aynı anlama geldiğini sanan ben ve benim gibiler, sanırım hâkim diskurun ve onun dayattığı kimliğin bulduğu geniş karşılığın şokunu uzun süre üzerinden atamayacak. Evet, Ayşe Hür’ün dediği gibi, bütün faşistler aynı analojiyi kullanıyorlar. Naziler Yahudiler için, Türk faşistleri de Kürtler ve Ermeniler için. Hatta Kürdün “en kötü Kürt olduğunu” da onun “sünnetsiz” oluşuyla ve bunun da “Ermeni olması anlamına gelmesiyle” ele güne “ispat ediyor, edemese de propaganda ediyor. Benim de aklıma Schindler’in Listesi (Schindler’s List) filmindeki bir sahneyi getirdi bu tweet. “Özel muamele” (Sondernehandlung) terimini kullanan Schindler’e, Stern bu terimin ölüm kampına gönderilme anlamına geldiğini ima edince, Yahudileri kurtarmak için gayret eden Schindler sitem ederek, “ayrı bir dil mi yaratmamız gerek!” diyor. Stern, “sanırım öyle!” diye yanıtlıyor bu sitemi. Galiba bizim de yeni bir yaratmamız gerekecek. Suriyelilerin tavşanlar gibi çoğaldığı, senin çocuğun olurken Kürtlerin “çoğaldığı”, Ermenilerin çocuklarına da kendi soylarından gelenlerin “dölü” dendiği bir dil yerine, insanın insan olmaktan dolayı değerli ve dokunulmaz olduğu, insanın hakkını ve hukukunu korumanın salt (o da uyulmayan) yasal prosedüre indirgenmediği, farklılığın doğal ve güzel kabul edildiği bir toplum rüyası kurmak!
Sığınmacılara aktarılan sosyal ve finansal kaynaklardan memnun olmak durumunda değilsiniz. Ama sığınmacıların da sizin gibi insan olduğunu, tavşan gibi çoğalmadığını yani, kabul etmek zorundasınız! Zorundasınız! Suriyelilerin sizinle eşit vatandaş olmamasına karşın, sizinle eşit insan olduklarını, eşit insan olduklarını kabul etmek zorundasınız, zorundasınız! Analoji yaparken, kinaye yaparken, kelime oyunu yaparken, benzetme yaparken, espri ve şaka yaparken, düşünürken, evet hatta düşünürken bile, insanlarla muhatap olduğunuzu, insanlarla muhatap olduğunuzu unutmamak, hatırlamak, hatırlamak zorundasınız, zorundasınız! Geometrik artış yapanlara ne diyelim türünden ırkçılığın bile daniskası olan yorum altı yorumları, dikkate almak, hangi kitlenin size destek olduğunu, sizden medet umduğunu, sizden medet umduğunu düşünmek, düşünmek zorundasınız, zorundasınız! Ve Ermeni’ye bile kabul ettirttik, söylettik işte türünden düşüncelerin, düşünce kanalizasyonlarının sizin destekçiniz olduğunu, sizi desteklediklerini görmek, görmek zorundasınız!
Sığınmacıların Türkiye’deki varlığından rahatsız olduğunuz anlaşılıyor. “Çok veciz şekilde” – gurur duyulacak şekilde olmasa da – ifade etmişsiniz zaten, akılda kalıcı ve unutulması olanaksızca. O zaman, bu sığınmacıları Türkiye’ye kabul edenleri eleştirsenize! Hatta bunu yapmadan önce, isterseniz bu göç dalgasına neden olan, Şam Emevi Camisi’nde Cuma namazı kılmak üzere Ortadoğu’da neo-Osmanlıcı politika izleyen “reis ve reisçilere” dil uzatsanıza? Kendini savunmayı bırak, sizi anlayacak veya takip edebilecek imkânları olmayan, zaten hayatın darbesini yemiş, savaş görmüş, iç savaş görmüş, ölüm ve tecavüz görmüş, anasını babasını kaybetmiş, kolunu ayağını kaybetmiş, en kötüsü de canım ülkesini kaybetmiş zavallı insanları malzeme yapmak mı doğru tutum? Aynı koşullarda sizin anneanne-babaanne-dedeleriniz yalın ayak, acılı, ağrılı, kalbi kırık, süngü ucunda öz vatanlarını terke zorlanırken, soyları kırılır, anne karnındaki bebeklerine kadar katledilirken, Suriye topraklarına göçtüklerinden de mi ders çıkarmaz, ibret almazsınız? İnsan olmamız için insan doğmamız yeterli olmuyor, Natali Hanım. Ermeni olmadan önce insan olmak lazım diyecektim, ama aklıma bir önceki cümle gelip onu kurmuş bulununca vazgeçtim!
Sizin bu yorumu yapmanız, Türkiye’de hâkim diskurun, egemen dilin, ceberut devletin, faşizan rejimin, derinlerin galibiyetidir. İyi bir Ermeni olan ve iyi de solcu olduğuna inanan Hrant Dink’in o cümlesini profilinizden silin atın, çünkü onu hak etmiyorsunuz. Onu öldürenle aynı retoriği kullanan biri, isterse “en iyi Ermeni olsun”, soykırımın acılarına ortak olmayı hak etmiyordur, soykırımcısıyla aynı dili üçüncü bir zavallı halk için kullanıyorsa Natali Hanım! Ben babamdan annemden insanların tavşan gibi çoğaldıklarını öğrenmedim. İnsan olanın dünyalar güzeli insan çocuklarını bu dünyayı zenginleştirdiğini, bu dünyanın çiçekleri olduğunu öğrendim. Bu öğrendiğim romantik dünyanın gerçeklerimize tekabül etmediğimi görsem de, kendi okuluma ve yazı-çizime yoğunlaştım, gerçekte var olmayan acımasız dünyanın o masalsı hülyaya dönüşmesi için kendimi ve kalemimi sakındım özenle. Hata yapınca ki çok hata yaptım, özür diledim, insanım, hata yaparım affedin be beni demekten imtina etmedim. Şimdi siz bunu okur musunuz, okumaz mısınız bunu bilmiyorum, ama okursanız eğer, bilin ki size yakıştıramadığım için yazıyorum bunu, tarihe not düşerek.
Donarak ölen iki gariban askerin ahı, Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Suriyeli garibanlarda değil. Askeri donduranla Suriyelilerin dramına yol açanların aynı rejim olduğunu anladığınızda, belki günün birinde demokratik bir Cumhuriyetin bayramını da Türkiye’deki herkese nasip olur. O gün gelecekse eğer, gelişi kullandığımız dilden anlaşılacak. Umarım askerler donmaz. Umarım insanlar ölmez. Umarım insan olma ümidi sönmez. Umarım. Umarım.
[Mehmet Efe Çaman] 30.10.2018 [TR724]
Fenerbahçe kayıp yılını kazanç yılına çevirebilir [Hasan Cücük]
Ve beklenen oldu. Fenerbahçe, Phillip Cocu defterini kapattı. Ligin 10. haftasında sahasında renktaşı Ankaragücü’ne 3-1 yenilen Fenerbahçe, ligde son 5 haftada galibiyet yüzü görmemiş oldu. Maçın hemen sonunda Fenerbahçe adına yapılan kısa açıklamada, “Futbol A takımı teknik direktörümüz Phillip Cocu bu akşam itibariyle görevinden alınmıştır. Kamuoyunun bilgisine sunarız,” denildi. Cocu gitti ama tartışma bitmedi.
HOLLANDALILARLA KAN UYUŞMAZLIĞI
Fenerbahçe takımı geçmişte iki kez Hollandalılara emanet edilmişti. Biri Guus Hiddink diğeri Dick Advocaat’tı. Guus Hiddink, 1987-90 arasında 3 yıl PSV’yi üst üste lig şampiyonluğuna taşımış, bu başarısını 1988’de şimdinin Şampiyonlar Ligi olan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası ile taçlandırmış bir isimdi. Fenerbahçe dönemi ise daha ilk maçında kabusa dönüştü. Hiddink’le çıkılan maçta sahasında Aydınspor’u ağırlayan Fenerbahçe sahadan 6-1 mağlup ayrılarak, tarihi bir hezimete imza atıyordu. Hiddink – Fenerbahçe kan uyuşmazlığı daha ilk maçta kendini belli ederken, sezonun bitimine bir hafta kala ünlü hocanın bileti kesildi. Hiddink yönetiminde 33 maça çıkan sarı-lacivertiler 11 galibiyet, 10 mağlubiyet ve 8 beraberlik aldı. Kalesinde 53 gol görerek bir sezonda en çok gol yeme rekorunu kırdı.
Fenerbahçe’nin ikinci Hollandalısı 2016-17 sezonunda görev yapan Dick Advocaat oldu. Yeni sezonun başlamasına günler kala Portekizli Vitor Pereira’nın biletini kesen Aziz Yıldırım takımı artık emekli olmaya hazırlanan 69 yaşındaki Advocaat’a teslim etti. Advocaat yönetimindeki Fenerbahçe, sezonu üçüncü sırada tamamlarken, şampiyon Beşiktaş’ın 13, ikinci Başakşehir’in 9 puan gerisinde kaldı. Sahasında aldığı beraberlikler ve yenilgilerle dikkat çekti. Türkiye Kupası’nda yarı finalde elenen Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi ön eleme turunda Monaco engeline takıldı. Sezonun bitimiyle Advocaat gönderilirken, Fenerbahçe kayıp yıllarından birini daha yaşadı.
EKONOMİK SIKINTILAR KENDİNİ GÖSTERDİ
Son 4 yıldır şampiyonluğa hasret Fenerbahçe sezona Ali Koç’un başkan olması moraliyle girmeye hazırlanıyordu. 20 yıllık Aziz Yıldırım dönemi 3 Haziran’da bitmiş koltuğun sahibi taraftarın gözdesi Ali Koç olmuştu. Türkiye’nin en zengin ailesinin üyesi Ali Koç’la yeni bir Fenerbahçe hayali kuruluyordu. Ali Koç, sportif direktörlük görevine Damien Comilli’yi getirirken, mevcut teknik direktör Aykut Kocaman’la devam edilip edilmeyeceği konusunda uzun bir süre net bir açıklama yapılmadı.
Sonunda Kocaman’la yollar ayrılıp, takımın yeni patronunun Hollandalı Phillip Cocu olduğu ilan edildi. Fenerbahçe’nin sorunu sadece teknik direktör değildi. Geniş bir kadrosu vardı. Kadronun genişliği kaliteden ziyade yüktü. Oyunculara ödenen yüksek bonservis ve maaş Fenerbahçe’nin FİFA’nın Finansal Fair Play kuralına takılmasını sağlamıştı. Yattığı yerden para alan oyuncular için kadroya girmek pek de önemli olmuyordu. Maaş indirimine yanaşmayanları satmak ise kolay değildi. Transferde rota mecburen bonservissiz oyunculara ve kiralıklara çevrildi. Yeni transfer için eldeki oyuncuların satılması gerekiyordu. Josef de Souza ve Giuliano’nun satışından gelen 22,5 milyon Euro Fenerbahçe’ye nefes aldırdı. Ligin başlamasına günler kala takıma yeni isimlerin katılması gelecek başarısız sonuçların bir anlamda habercisiydi.
TARİHİNİN EN KÖTÜ SEZONU
Yeni bir hoca ve bir düzine yeni oyuncuyla sezona başlanıyordu. Ne hoca takımı ne de oyuncular hocayı tanıyordu. Kronikleşen bölgelere transfer yapılmaması ayrı bir handikaptı. Caner Erkin ve Gökhan Gönül’ün ayrılmasıyla yıllardır sağ ve sol bekte sorun yaşayan Fenerbahçe’nin sezona Hasan Ali Kaldırım ve Şener Özbayraklı ile başlaması taraftarın ümidini kıran etkenlerden biri oluyordu. İlk maçlarda gençlere yer veren Cocu ilerleyen haftalarda herkese sürpriz gelen kadrolar sahaya sürüyordu. Gol atmakta zorlanan, gol yemede cömert bir Fenerbahçe vardı.
Alınan kötü sonuçlara rağmen Ali Koç, uzun vadeli hesap yaptıklarını belirtip, hoca değişikliğine yeşil ışık yakmıyordu. Bardağı taşıran Ankaragücü yenilgisi oldu. Cocu ile çıkılan 15 resmi maçta alınan sadece 3 galibiyet vardı. Sahadan 7 maçta mağlup ayrılmış, 5 kez ise berabere kalmış bir Fenerbahçe bırakmıştı. Tarihinin en kötü sezonunu yaşıyordu. Rakip ağları 13 kez havalandıran Fenerbahçe kalesinde 21 gol gördü.
BU SEZON, HAZIRLIK SEZONU SAYILMALI
Fenerbahçe kaliteli bir kadroya sahip. Yeni transferin kumaşı kaliteli. Ancak uyum sorunu yaşadıkları bir gerçek. Tıpkı hoca gibi oyuncularda takıma ve kulübe uyum sağlayamadı. Cocu’nun değişken kadro kurması uyumu uzattı. Bu sezon Fenerbahçe için kayıp sezon olarak tarihte yerini aldı. Aklı selimle sadece sezon sonuna kadar önümüzdeki sezonlar için hoca bulunmalıdır. Kadrodaki yük oyuncularla ara transferde yollar ayrılır, ihtiyaç duyulan mevkilere oyuncu takviyesi yapılırsa yaz transfer döneminden önce kadro da netleşmiş olur. Şuan Avrupa’da kaliteli olup da boşta olan çok sayıda teknik adam var. Bu sezonu önümüzdeki yıllar için hazırlık dönemi olarak görürse Fenerbahçe kazanır. Yoksa sezon sonuna kadar geçici bir hocayla önümüzdeki yıllar da kaybedilir.
[Hasan Cücük] 30.10.2018 [TR724]
HOLLANDALILARLA KAN UYUŞMAZLIĞI
Fenerbahçe takımı geçmişte iki kez Hollandalılara emanet edilmişti. Biri Guus Hiddink diğeri Dick Advocaat’tı. Guus Hiddink, 1987-90 arasında 3 yıl PSV’yi üst üste lig şampiyonluğuna taşımış, bu başarısını 1988’de şimdinin Şampiyonlar Ligi olan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası ile taçlandırmış bir isimdi. Fenerbahçe dönemi ise daha ilk maçında kabusa dönüştü. Hiddink’le çıkılan maçta sahasında Aydınspor’u ağırlayan Fenerbahçe sahadan 6-1 mağlup ayrılarak, tarihi bir hezimete imza atıyordu. Hiddink – Fenerbahçe kan uyuşmazlığı daha ilk maçta kendini belli ederken, sezonun bitimine bir hafta kala ünlü hocanın bileti kesildi. Hiddink yönetiminde 33 maça çıkan sarı-lacivertiler 11 galibiyet, 10 mağlubiyet ve 8 beraberlik aldı. Kalesinde 53 gol görerek bir sezonda en çok gol yeme rekorunu kırdı.
Fenerbahçe’nin ikinci Hollandalısı 2016-17 sezonunda görev yapan Dick Advocaat oldu. Yeni sezonun başlamasına günler kala Portekizli Vitor Pereira’nın biletini kesen Aziz Yıldırım takımı artık emekli olmaya hazırlanan 69 yaşındaki Advocaat’a teslim etti. Advocaat yönetimindeki Fenerbahçe, sezonu üçüncü sırada tamamlarken, şampiyon Beşiktaş’ın 13, ikinci Başakşehir’in 9 puan gerisinde kaldı. Sahasında aldığı beraberlikler ve yenilgilerle dikkat çekti. Türkiye Kupası’nda yarı finalde elenen Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi ön eleme turunda Monaco engeline takıldı. Sezonun bitimiyle Advocaat gönderilirken, Fenerbahçe kayıp yıllarından birini daha yaşadı.
EKONOMİK SIKINTILAR KENDİNİ GÖSTERDİ
Son 4 yıldır şampiyonluğa hasret Fenerbahçe sezona Ali Koç’un başkan olması moraliyle girmeye hazırlanıyordu. 20 yıllık Aziz Yıldırım dönemi 3 Haziran’da bitmiş koltuğun sahibi taraftarın gözdesi Ali Koç olmuştu. Türkiye’nin en zengin ailesinin üyesi Ali Koç’la yeni bir Fenerbahçe hayali kuruluyordu. Ali Koç, sportif direktörlük görevine Damien Comilli’yi getirirken, mevcut teknik direktör Aykut Kocaman’la devam edilip edilmeyeceği konusunda uzun bir süre net bir açıklama yapılmadı.
Sonunda Kocaman’la yollar ayrılıp, takımın yeni patronunun Hollandalı Phillip Cocu olduğu ilan edildi. Fenerbahçe’nin sorunu sadece teknik direktör değildi. Geniş bir kadrosu vardı. Kadronun genişliği kaliteden ziyade yüktü. Oyunculara ödenen yüksek bonservis ve maaş Fenerbahçe’nin FİFA’nın Finansal Fair Play kuralına takılmasını sağlamıştı. Yattığı yerden para alan oyuncular için kadroya girmek pek de önemli olmuyordu. Maaş indirimine yanaşmayanları satmak ise kolay değildi. Transferde rota mecburen bonservissiz oyunculara ve kiralıklara çevrildi. Yeni transfer için eldeki oyuncuların satılması gerekiyordu. Josef de Souza ve Giuliano’nun satışından gelen 22,5 milyon Euro Fenerbahçe’ye nefes aldırdı. Ligin başlamasına günler kala takıma yeni isimlerin katılması gelecek başarısız sonuçların bir anlamda habercisiydi.
TARİHİNİN EN KÖTÜ SEZONU
Yeni bir hoca ve bir düzine yeni oyuncuyla sezona başlanıyordu. Ne hoca takımı ne de oyuncular hocayı tanıyordu. Kronikleşen bölgelere transfer yapılmaması ayrı bir handikaptı. Caner Erkin ve Gökhan Gönül’ün ayrılmasıyla yıllardır sağ ve sol bekte sorun yaşayan Fenerbahçe’nin sezona Hasan Ali Kaldırım ve Şener Özbayraklı ile başlaması taraftarın ümidini kıran etkenlerden biri oluyordu. İlk maçlarda gençlere yer veren Cocu ilerleyen haftalarda herkese sürpriz gelen kadrolar sahaya sürüyordu. Gol atmakta zorlanan, gol yemede cömert bir Fenerbahçe vardı.
Alınan kötü sonuçlara rağmen Ali Koç, uzun vadeli hesap yaptıklarını belirtip, hoca değişikliğine yeşil ışık yakmıyordu. Bardağı taşıran Ankaragücü yenilgisi oldu. Cocu ile çıkılan 15 resmi maçta alınan sadece 3 galibiyet vardı. Sahadan 7 maçta mağlup ayrılmış, 5 kez ise berabere kalmış bir Fenerbahçe bırakmıştı. Tarihinin en kötü sezonunu yaşıyordu. Rakip ağları 13 kez havalandıran Fenerbahçe kalesinde 21 gol gördü.
BU SEZON, HAZIRLIK SEZONU SAYILMALI
Fenerbahçe kaliteli bir kadroya sahip. Yeni transferin kumaşı kaliteli. Ancak uyum sorunu yaşadıkları bir gerçek. Tıpkı hoca gibi oyuncularda takıma ve kulübe uyum sağlayamadı. Cocu’nun değişken kadro kurması uyumu uzattı. Bu sezon Fenerbahçe için kayıp sezon olarak tarihte yerini aldı. Aklı selimle sadece sezon sonuna kadar önümüzdeki sezonlar için hoca bulunmalıdır. Kadrodaki yük oyuncularla ara transferde yollar ayrılır, ihtiyaç duyulan mevkilere oyuncu takviyesi yapılırsa yaz transfer döneminden önce kadro da netleşmiş olur. Şuan Avrupa’da kaliteli olup da boşta olan çok sayıda teknik adam var. Bu sezonu önümüzdeki yıllar için hazırlık dönemi olarak görürse Fenerbahçe kazanır. Yoksa sezon sonuna kadar geçici bir hocayla önümüzdeki yıllar da kaybedilir.
[Hasan Cücük] 30.10.2018 [TR724]
Kaşıkçı suikastı üzerinden imaj pazarlamak! [Erhan Başyurt]
Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda planlı bir tuzak ile öldürülmesinin üzerinden 4 hafta geçti. “Kaşıkçı’nın cansız bedeni nerede?” ve “Bu vahşet cinayetin emrini kim verdi?” sorularının cevabı halen bulunabilmiş değil.
Görünen o ki, bu sorulara cevap bulacak bir soruşturma ihtimali de her geçen gün azalıyor.
Türkiye ile Suudi Arabistan ilişkileri son dönemde gergin bir dönem yaşıyor.
Türkiye, Suriye ve Mısır’da ters düştüğü Suudi Arabistan’ın adeta ‘Soğuk Savaş’ yürüttüğü Katar ile de çok güçlü ilişkilere sahip.
Kaşıkçı suikastı, Suudi Arabistan’ı suçüstü yapan Türkiye’ye diplomatik hamle imkanı verdi.
Olayın ilk anından itibaren Suudi Arabistan’ı tüm dünyada köşeye sıkıştıran bilgileri yabancı basına sızdırdı ve Kraliyet’in suikastı itiraf etmesini sağladı.
Ankara, Kaşıkçı olayında elde ettiği yüksek ilgiyi ve fırsatı, başarılı bir şekilde bir nevi imaj pazarlamaya dönüştürdü.
Türkiye, sürekli eleştirilerle manşet olduğu Batı basınında bu kez, kanlı bir infazı aydınlatmaya çalışan popüler ‘dedektif’ rolünde yer aldı.
Türkiye son olarak, sorumluların Türkiye’de yargılanmasını talep edecek kadar elini yükseltti, Kaşıkçı suikastında…
TÜRKİYE, SUİKAST TİMİNİN KAÇMASINA GÖZ YUMDU!
Gelelim gerçeklere…
Türkiye, Kaşıkçı’nın can güvenliğini sağlamakta yetersiz kaldı. Kaşıkçı’nın öldürülmesi anına ait ‘dinleme kayıtları’ elinde olduğu ve nişanlısının da durumu bildirmesine rağmen şu an iadesini istediği 15 kişilik suikast timinin elini kolunu sallayıp gitmesine göz yumdu.
Tüm bu süreçlerde, Kaşıkçı’nın bedeninin yok edilmesine neden olan temizliğin Konsolosluk içinde yapılmasına müsaade etti.
AK Parti’nin ilk Dışişleri Bakanı Emekli Büyükelçi Yaşar Yakış’ın, bu ihmallere ışık tutan harika bir değerlendirmesi “Türkiye’nin yaptıkları ve yapmadıkları” başlığıyla Ahval’de yayınlandı.
Yakış, ilgili BM Sözleşmeleri’ne atıfta bulunarak “Türk güvenlik makamlarının yapmaları gereken şey, Başkonsolosluk binasına girip oradakileri tutuklayıp en kısa zamanda Ankara’daki Suudi Büyükelçiliği’ni durumdan haberdar etmekti” diyor.
“Türk güvenlik makamlarının Başkonsolosluk personelini Suudi makamlarından izin almaksızın tutuklama yetkisi vardı” diyen Yakış şunları ekliyor: “Başkonsolosluk binasının ve Başkonsolosun ikametgâhının kuşatma altına alınıp kimsenin girip çıkmasına izin verilmemesi mümkündü. Başkonsolosluğa o gün girip çıkan tüm otomobillerin, İstanbul sokaklarındaki kameralarla izlenmesi ve gerektiğinde durdurulup kontrol edilmesi uygun olurdu…”
Yakış’ın işaret ettiği ihmaller, aslında Türkiye’nin de başlangıçta olayı uzaktan izlemeyi ve müdahil olmamayı tercih ettiğini gösteriyor. Sonrasında yaşanan strateji değişikliği bu kusurları yok etmez…
DÜNYANIN EN BÜYÜK GAZETECİ HAPİSHANESİNDEN…
Çok daha önemlisi, Türkiye’de yurt dışında gazeteci ve eğitimci kaçırıp, onları elçilik binasında elleri kelepçeli fotoğraflayıp, bunu bir başarılı bir istihbarat çalışması gibi duyuran bir ülke.
Yurtdışında suikast çağrılarının canlı yayında ekranda yapıldığı, bırakın cezalandırmayı soruşturma bile açılmayan bir ülke…
Türkiye, basın özgürlüğüne, ifade ve fikir hürriyetine büyük kısıtlamalar getiren, dünyada en fazla gazeteciyi halen hapiste bulunduran bir ülke…
Türkiye, sadece 15 Temmuz sonrası 200 medya kuruluşuna el konulan, 350’den fazla gazetecinin gözaltına alınıp tutuklandığı, 150 gazeteci hakkında gıyabi tutuklama kararı verilen ve yüzlerce gazetecinin halen yargılandığı bir ülke…
Türkiye, yargı bağımsızlığının ve şeffaflığın olmadığı, MİT’e işlediği suçlar nedeniyle hesap sorulamayan bir ülke…
Türkiye ve Suudi Arabistan’ın diplomatik ilişkileri bu şekilde gerilimli bir döneme denk gelmemiş olsaydı, iddia ediyorum Türkiye bu olayı köpürtmek yerine soğutmayı yeğlerdi.
Türkiye’de, Rus istihbaratı tarafından gerçekleştirildiği sonradan ortaya çıkan Çeçen suikastlarına, yine İranlı muhalif bir medya patronunun İstanbul’da öldürülmesi olayları karşısında gösterilen ‘suskunluk’ bunu teyit ediyor…
BM, TÜRKİYE’DEN BAŞVURU BEKLİYOR!
Tüm bu bilgiler, Kaşıkçı suikastının aydınlatılması için faillerin Suudi Arabistan yerine Türkiye’de yargılanmasının da adaletin yerini bulması anlamına gelmeyeceğini gösteriyor.
Şayet ‘suikast emri’ iddia edildiği gibi Veliaht Prens’ten ise, Suudi Arabistan’da da hiçbir yargı mercii ‘emri veren’i ortaya çıkaracak cesareti gösteremez ve orada da tüm devlet yetkilerini elinde bulunduran bir Veliaht’ı yargılayabilecek özgür yargı olmadığı ortadır.
O halde gerçeklerin tam olarak ortaya çıkarılması için tek seçenek kalıyor: Uluslararası bir soruşturma…
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres sözcüsü aracılığıyla açıkladı, “Bağımsız bir soruşturma başlatabilmesi için ülkelerden talep gelmesi gerekiyor, Türkiye’den resmi bir talep gelirse değerlendireceğiz ve bir karar vereceğiz.”
Kaşıkçı suikastının aydınlatılması, sorumluların tespiti ve adaletin tecellisi konusunda Türkiye gerçekçi ve samimiyse, iki yüzlü bir diplomasi gütmüyor ve kanlı bir infazı imaj pazarlama fırsatına dönüştürme ve Suudi Yönetimi’nin kolunu bükmek için kullanmıyorsa, BM’ye bağımsız bir soruşturma için başvuru yapsın.
Hem gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlar hem de ortaya dökülecek bilgiler ve üst düzey isimlere uzanan suçlamalar nedeniyle siyasi bir baş ağrısı da yaşamaz.
[Erhan Başyurt] 30.10.2018 [TR724]
Görünen o ki, bu sorulara cevap bulacak bir soruşturma ihtimali de her geçen gün azalıyor.
Türkiye ile Suudi Arabistan ilişkileri son dönemde gergin bir dönem yaşıyor.
Türkiye, Suriye ve Mısır’da ters düştüğü Suudi Arabistan’ın adeta ‘Soğuk Savaş’ yürüttüğü Katar ile de çok güçlü ilişkilere sahip.
Kaşıkçı suikastı, Suudi Arabistan’ı suçüstü yapan Türkiye’ye diplomatik hamle imkanı verdi.
Olayın ilk anından itibaren Suudi Arabistan’ı tüm dünyada köşeye sıkıştıran bilgileri yabancı basına sızdırdı ve Kraliyet’in suikastı itiraf etmesini sağladı.
Ankara, Kaşıkçı olayında elde ettiği yüksek ilgiyi ve fırsatı, başarılı bir şekilde bir nevi imaj pazarlamaya dönüştürdü.
Türkiye, sürekli eleştirilerle manşet olduğu Batı basınında bu kez, kanlı bir infazı aydınlatmaya çalışan popüler ‘dedektif’ rolünde yer aldı.
Türkiye son olarak, sorumluların Türkiye’de yargılanmasını talep edecek kadar elini yükseltti, Kaşıkçı suikastında…
TÜRKİYE, SUİKAST TİMİNİN KAÇMASINA GÖZ YUMDU!
Gelelim gerçeklere…
Türkiye, Kaşıkçı’nın can güvenliğini sağlamakta yetersiz kaldı. Kaşıkçı’nın öldürülmesi anına ait ‘dinleme kayıtları’ elinde olduğu ve nişanlısının da durumu bildirmesine rağmen şu an iadesini istediği 15 kişilik suikast timinin elini kolunu sallayıp gitmesine göz yumdu.
Tüm bu süreçlerde, Kaşıkçı’nın bedeninin yok edilmesine neden olan temizliğin Konsolosluk içinde yapılmasına müsaade etti.
AK Parti’nin ilk Dışişleri Bakanı Emekli Büyükelçi Yaşar Yakış’ın, bu ihmallere ışık tutan harika bir değerlendirmesi “Türkiye’nin yaptıkları ve yapmadıkları” başlığıyla Ahval’de yayınlandı.
Yakış, ilgili BM Sözleşmeleri’ne atıfta bulunarak “Türk güvenlik makamlarının yapmaları gereken şey, Başkonsolosluk binasına girip oradakileri tutuklayıp en kısa zamanda Ankara’daki Suudi Büyükelçiliği’ni durumdan haberdar etmekti” diyor.
“Türk güvenlik makamlarının Başkonsolosluk personelini Suudi makamlarından izin almaksızın tutuklama yetkisi vardı” diyen Yakış şunları ekliyor: “Başkonsolosluk binasının ve Başkonsolosun ikametgâhının kuşatma altına alınıp kimsenin girip çıkmasına izin verilmemesi mümkündü. Başkonsolosluğa o gün girip çıkan tüm otomobillerin, İstanbul sokaklarındaki kameralarla izlenmesi ve gerektiğinde durdurulup kontrol edilmesi uygun olurdu…”
Yakış’ın işaret ettiği ihmaller, aslında Türkiye’nin de başlangıçta olayı uzaktan izlemeyi ve müdahil olmamayı tercih ettiğini gösteriyor. Sonrasında yaşanan strateji değişikliği bu kusurları yok etmez…
DÜNYANIN EN BÜYÜK GAZETECİ HAPİSHANESİNDEN…
Çok daha önemlisi, Türkiye’de yurt dışında gazeteci ve eğitimci kaçırıp, onları elçilik binasında elleri kelepçeli fotoğraflayıp, bunu bir başarılı bir istihbarat çalışması gibi duyuran bir ülke.
Yurtdışında suikast çağrılarının canlı yayında ekranda yapıldığı, bırakın cezalandırmayı soruşturma bile açılmayan bir ülke…
Türkiye, basın özgürlüğüne, ifade ve fikir hürriyetine büyük kısıtlamalar getiren, dünyada en fazla gazeteciyi halen hapiste bulunduran bir ülke…
Türkiye, sadece 15 Temmuz sonrası 200 medya kuruluşuna el konulan, 350’den fazla gazetecinin gözaltına alınıp tutuklandığı, 150 gazeteci hakkında gıyabi tutuklama kararı verilen ve yüzlerce gazetecinin halen yargılandığı bir ülke…
Türkiye, yargı bağımsızlığının ve şeffaflığın olmadığı, MİT’e işlediği suçlar nedeniyle hesap sorulamayan bir ülke…
Türkiye ve Suudi Arabistan’ın diplomatik ilişkileri bu şekilde gerilimli bir döneme denk gelmemiş olsaydı, iddia ediyorum Türkiye bu olayı köpürtmek yerine soğutmayı yeğlerdi.
Türkiye’de, Rus istihbaratı tarafından gerçekleştirildiği sonradan ortaya çıkan Çeçen suikastlarına, yine İranlı muhalif bir medya patronunun İstanbul’da öldürülmesi olayları karşısında gösterilen ‘suskunluk’ bunu teyit ediyor…
BM, TÜRKİYE’DEN BAŞVURU BEKLİYOR!
Tüm bu bilgiler, Kaşıkçı suikastının aydınlatılması için faillerin Suudi Arabistan yerine Türkiye’de yargılanmasının da adaletin yerini bulması anlamına gelmeyeceğini gösteriyor.
Şayet ‘suikast emri’ iddia edildiği gibi Veliaht Prens’ten ise, Suudi Arabistan’da da hiçbir yargı mercii ‘emri veren’i ortaya çıkaracak cesareti gösteremez ve orada da tüm devlet yetkilerini elinde bulunduran bir Veliaht’ı yargılayabilecek özgür yargı olmadığı ortadır.
O halde gerçeklerin tam olarak ortaya çıkarılması için tek seçenek kalıyor: Uluslararası bir soruşturma…
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres sözcüsü aracılığıyla açıkladı, “Bağımsız bir soruşturma başlatabilmesi için ülkelerden talep gelmesi gerekiyor, Türkiye’den resmi bir talep gelirse değerlendireceğiz ve bir karar vereceğiz.”
Kaşıkçı suikastının aydınlatılması, sorumluların tespiti ve adaletin tecellisi konusunda Türkiye gerçekçi ve samimiyse, iki yüzlü bir diplomasi gütmüyor ve kanlı bir infazı imaj pazarlama fırsatına dönüştürme ve Suudi Yönetimi’nin kolunu bükmek için kullanmıyorsa, BM’ye bağımsız bir soruşturma için başvuru yapsın.
Hem gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlar hem de ortaya dökülecek bilgiler ve üst düzey isimlere uzanan suçlamalar nedeniyle siyasi bir baş ağrısı da yaşamaz.
[Erhan Başyurt] 30.10.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)