Cevahir kadrini cevher fürûşan bilir [Safvet Senih]

Mesuliyet duygusuyla hareket edip emanete ihanet etmemek insan olmanın gereğidir. Ahzâb Suresi 72’inci ayetinde Cenabi Hak mealen buyuruyor ki, “Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi. İnsan (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zalim, çok cahildir.” (Prof. Dr. Suat Yildirim Meali)

Acaba hiç düşündük mü Kurân-ı Mûcizü’l-Beyan’ın kast ettiği emanet nedir, sorumluluğundan dağlar niye korkarlar, bunu yüklenmekten niye çekinirler? Ve insanoğlu bu denli bir emaneti üstlenmekle hangi yükün altına girdiğinin farkında mı, bu emanetin hakkını nasıl gözetmeli ki zalim ve cahil olmaktan kurtulabilsin?

Yeryüzünde halife olarak vazifelendirilen insanoğlu yaşadığı çağın gereklerine uygun emanete nasıl sahip çıkmalıdır?

Akademik kariyerini Oxford, Heriot Watt, Edinburgh ve Leeds Üniversitelerinde sürdürmüş olan Profesor Simon Robinson ömrünü mesuliyet, iş etiği ve sosyal sorumluluk kavramına adamış, bu alanda otorite kabul edilen bir ilim adamı.

Bu yıl yayınladığı “Sorumluluğun Maneviyatı. Fethullah Gülen ve Islami Düşünce” (Bloomsburry yayınları) isimli eserinin “Teşekkür” bölümünde diyor ki:

“Ben bir İslam araştırmaları uzmanı değilim. İlgi alanım Hıristiyan ilahiyatında ve uygulamalı etik alanında sorumluluk kavramı. Fethullah Gülen'le tanıştığımdan beri sorumluluk alanına yaptığı katkılardan hayli etkilendim, öyle ki, en azından onun düşüncesinin bir talebesi oldum.”

Kitabında derin bir epistemik merak, bütünlük ve disiplinle, Fethullah Gülenin nazarında, sohbetlerinde, eserlerinde, yaşam tarzında ve özellikle Hizmet hareketinin pratiğe döktüğü eğitim, diyalog, iş dünyası ve yardım faaliyetlerinin özünde bulunan mesuliyet kavramının İslami çerçevede manevi kaynağını, derin mânâsını ve etkin pratiğini inceleyen Profesör Robinson, 21’inci asırda insanlığın varlığını tehdit eden etik, ekonomik, ekolojik, demografik, diplomatik, manevi ve psikolojik krizlere çözüm arayışında Hocaefendi ve Hareketin katkısının büyüklüğüne ve ehemmiyetine vurguda bulunuyor. Bu anlayışa göre, insanoğlu ömrünün her bir karesinde, her bir anında, şahsi, mesleki, sosyal ve evrensel sorumluluğunu, maddi, manevi, hal ve hareketlerinde, Allaha karşı, kendine karşı, topluma karşı, bütün bir insanlığa karşı, hatta kainatın yekününe karşı, iliklerine kadar hissetse, aklını, kalbini, ruhunu, gönlünü ve latife-i insaniyesinin top yekününü seferber etse, “yetmez!”diye haykırıp “hel min mezid” ufkunda dolaşmalı. Bu çalışmasında Robinson hoca, akademik sorumluluğunun gereği Hareketteki mesuliyet şuurunu ve pratiğini kritik bir nazarla da ele alıyor. Belirli eleştirilerine rağmen genel mânâda Hocaefendiden ve Hareketin uygulamasından asrımızın liderlerinin, sivil hareketlerinin ve akademisyenlerinin öğreneceği çok şey olduğunu ifade ediyor.

Hakperestçe bir analiz sergiliyor ve takdirlerini ifade ediyor. Hâce Muhammed Lütfi (Alvarlı Efe) Hazretleri ne güzel der: “Perişânım bugün canâ perişân olmayan bilmez Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez.”

Bilen biliyor ve istifade ediyor, darısı cümlemizin başına ...

[Safvet Senih] 8.11.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Bugün müttefik olanlar yarın düşman olunca [Ali Ünal]

Erdoğan, bütün iktidar güç ve imkânlarını kullanarak Hizmet'e karşı yürüttüğü savaşın sebebini açıklıyor: “Bana ihanet ettiler.” Demek ki, iktidar, hattâ Türkiye demek, Erdoğan demek.

Ayrıca, AKP'nin Yeni Türkiye'sinde bir pastaneden baklava çalan bir çocuğu polis takip eder, yargı da cezalandırabilir; fakat hukuk AKP'nin bakanlarına ve çocuklarına işletildiği zaman bu, ihanet olur. Oysa hukuk, herkes içindir ve herkes, hukuk önünde eşittir. 17/25 Aralık'ın ortaya çıkardığı tablonun çok azı bile hukukun hakim olduğu bir ülkede ortaya çıktığında sorumlular istifa edip, hukuka teslim oluyorlar. Ama “Yeni Türkiye”de bu, iktidarın başına ihanet oluyor.

Erdoğan, Hizmet müesseselerine çökülmesini de, “Halktan alınanı halka iade etmek.” olarak niteliyor. O müesseseler, halktan alarak değil, halkın gönüllü infakıyla, vermesiyle kuruldu. O halk, o müesseselere onlardan alınan 105 bin lira maaşlı kayyımlarla çökülmesini, iade değil, gasp olarak niteliyor. Kaldı ki, bir işadamının tek bir gayr-ı hukukî işlemi olmadan, “mükemmellik”le kazandığı servetinin üzerine çökmek, kimin malını kime vermek oluyor?

Erdoğan, Hizmet'le savaşını “kendisine ihanet”le açıklarken, gerçeğin tamamını da söylemiş olmuyor. Çünkü Erdoğan, daha 2004 yılında Cemaat'i bitirme kararına imza atmış; dershaneleri iktidara geldiğinden beri kapatma niyeti taşıdığını da itiraf etmişti. Fehmi Koru, 4 Mayıs 2009 tarihli yazısında, “Cemaat'in mübalâğalarla anılmasını, birilerinin Cemaat üzerinden ciddî hesaplaşma planları yapıyor olması”yla izah ediyordu. Erdoğan, söz konusu planlar gibi, sürekli kendisini de devirme planları içinde olmuş çevrelerle ittifak halinde, üzerinde yükseldiği Hizmet'e savaş açmakla, Hizmet'in asıl iyi niyetli desteğine ihanet etmiş olmuyor mu?

Erdoğan, Hizmet'le savaşını kazanıp, Hizmet'i bitirebilir mi? (1) Erdoğan, Allah'ı unutmuşçasına savaş veriyor; oysa akıbet, daima tâkvanındır. (2) Erdoğan, bir ferd-i fâni; Hizmet ise sosyal-dinî-fikrî-ilmî-manevî bir akım; bu tür akımlar, hiçbir zaman bitirilememiştir ve bitirilemez. (2) Cumhuriyet'in ilk çeyrek yüzyılında tek parti iktidarı, daha sonra askerî darbeler, Risale-i Nur'la, benzeri akımlarla hep mücadele etti. Sonuç? (3) Bir vatandaş anlatıyor: “Annem, Erdoğan'a toz kondurmuyordu. Derken, geçen ay bankadan çekiverdiğim yaşlılık maaşını 100 lira eksik verdim. Sebebini sordu. ‘Erdoğan, seçim masrafı olarak bu ay emeklilerin maaşından 100 lira kestirmiş.' dedim. Annem, bu defa, ne kadar beddua varsa Erdoğan'ın üzerine boca etti.” Erdoğan, 100 liraya dinini de, âhiretini de, ülkesini de satabilecek en çürük bir zemine, Hizmet ise dünya adına beklentisizlik ve “Hocaefendi'nin bir tebessümünü bütün servetime değişmem.” civanmertliği üzerine oturuyor. (4) Russel, Gibbon gibi ilim ve düşünce insanları, Hıristiyanların Roma'yı dize getirmesini onlardaki ahlâk, fedakârlık, sabır, iffet gibi faziletlere, bilâhare Müslümanlar karşısındaki mağlûbiyetlerini ise bu faziletleri yitirmelerine ve Müslümanların bu faziletlere sahip olmasına bağlarlar. Hizmet, bu faziletlerle donanmıştır. (5) Erdoğan, kendi itiraflarıyla, bir mevkie 5 tane ehil eleman yetiştiremeyen 100 “Müslüman” vakıf üzerine; kamu malından, resmî ihalelerden beslenenler, devlet kapısını geçim kapısı görenler üzerine; 1995'te yüzde 22 ile iktidara getirdiği RP'yi 7 yıl sonra yüzde 2'ye düşüren bir zemine; Hizmet ise bir mevkie 100 tane dört dörtlük eleman yetiştirebilme ve bulunduğu her yeri hizmet fırsatı görme üzerine oturuyor.

Öyle görünüyor ki, Erdoğan, Hizmet'le savaşını sürdüredursun, Hizmet'i tam “Bitirdim!” dediği noktada, bu savaşta müttefiki, ama kendisini hep devirme planları yapmış çevrelerin planları içinde boğulurken, elini kurtuluş adına Hizmet'e uzatacak ama, kaderin hikmet ve adaleti, o eli geri itecek.

[Ali Ünal] [23 Kasım 2015] [Zaman]

Cezaevinden tahliye olan mağdur anlatıyor: İçeride olan sadece hasretlik [TR724]

Hizmet Hareketi’ne yönelik hukuksuz operasyonlarda gözaltına alınan ve sonra tutuklanan, 12 ay cezaevinde yattıktan sonra tahliye edilen bir mağdur içeride yaşadıklarını bir mektupla anlattı.

İşte o 12 ayın biraz espirili biraz tirajikomik ama bir o kadar da acı hikâyesi:

‘Arkadaşlar, içeride sadece hasretlik var gerisi hiç problem değil..

20 kişilk koğuşta 38 kişi kalıyoruz, kimse şikayetçi değil, yerde yatan sonra ranzada da yatıyor herkes paylaşımcı…

Ben 18 hatim indirdim kendime inanamadım.

123 roman okudum; Dünya klasiklerinden girdim Türk klasiklerinden çıktım…

Bugüne kadar Tecvid öğrenmediğime hayıflandım. Süreler ezberledim.

Namazda okunabilecek ayetleri anlamları ile ezberlerdim valla inanmayacaksınız ama nasıl geçti 14 ay anlayamadım..

İlk girdiğimde 9 gün çantamı boşaltmadım sabah akşam çıkacağım diye; sabah akşam sabah akşam derken 12 ay oluverdi.

Burada Mustafa bey var her gün en az 5 defa “Kardeşlerim Sabah akşam çıkacağız çıkarken yere düşen kalemi alacak kadar bile vaktiniz olmayacak” diyor.

Bir emniyet müdürü var. Bulaşıkları kimseye yıkatmıyor, bu şeref hiçbir makama değişilmez diye..
Bu günleri ve burayı ararsınız diyor. Ben de ona hep amannn abi burası aranır mı valla bir çıksam hiç aramam ne burayı ne sizi dediğimi hatırlıyorum. Çıkalı 10 gün oldu ama hemen hemen hergün aramaya başladım.

İlk alındığım gün ayağımda terlik tişörtüm de az yırtılmış onla hakime çıkıyoruz belki hakim acır çıkarır diye tişörtü az daha yırttım valla hiç tınlamadı.. Çünkü ilahi kader bizi sevkediyor o ne yapsın. Hakim 9 ay sonra ilk makemede tam beraat verecek şu kadar yıl SSK’lı bunlarda çalışmışsın dedi. Bende SSK’sız çalışmak şuçtu biz içerdeyken değişti mi deyivermişim, kızdı tahliyeyi iptal etti tutukluluğum devamına dedi.. 9 ay öylesine 3 ay da çenemden yattım. Yine mahkeme oldum bu sefer oğlum mahkemeye 20 tane arkadaşı ile gelmiş. Tahliye kararını verdi hakim bir alkış bravo tufanı koptu hakim hepimizi çıkardı mahkemeden kararı da açıklamadı.. 3 ay da oğlandan yatacağız anlaşılan derken tahliyem geldi.

Ben içerdeyken hanım hep biz iyiyiz, diyordu inanmıyordum. Beni üzmemek için diyordur diye düşünüyordum zira herkes burdaydı dışarda kim kaldı ki diyordum. Çıkınca gördüm ki gerçekten sahipsiz koymamışlar. Allah razı olsun..

Hasılı herkes bir sebebe binaen Allah tarafından ya içerde tutuluyor ya dışarda önemli olan neredeysen oranın hakkını verebilmekte diye düşünüyorum.

Bana iftira eden itirafçı müdür bir abi var onu hastaneye giderken gördüm yüzüme bakamadı. Duydum ki koğuşta sabah akşam ağlar dururmuş… ben ne yaptım diye, yazık dedim..

Nezarethanede bir abi var, yan bölümdeki sarhoşları görünce başlıyor hayıflanıp dövünmeye, nezarethanede ordan oraya yürümeye ve söylenmeye başlıyor: “Şunlara ulaşamadık ulaşamadık bu gariplere allah katında mesulüz yazık bize” diye… O arada içerde yanındaki bir esnaf abi esprili bir şekilde üzülme Eyüp abi diyor ulaşsaydık o tarfataki hücrede değil bu taraftaki hücrede bizim yanımızda olacaklardı çok şey kaybetmiş sayılmazlar diyor.

Avukatım duruşmalara gelmedi. Hakimin yüzünü avukatan fazla gördüm, samimice savunmamı ilk günkü gibi yaptım. Allah’a teslim oldum, tahliye ettiler. Avukata 5 bin vermişler gitti bizim para ona acıdım biraz…

Dediğim gibi içerdekilerin selamları var, hasretlikten öte bir şey yok. İtirafçı olanlar ona üzülüyorlar.

Bir abi benim için 10 ile 20 bin ayırmış seni diyar diyar gezdirip stand-up yaptıracağım diyor, nasip artık teklifler çığ gibi geliyor yumurtadan kuruyemişe iş teklifi yağıyor. Lakin teklif edenler içerde dışarı çıkınca olacak bizim işler, o yüzden çok dua edelim de hem benim iş hem de onların işi yani tahliyesi olsun İnşallah.

Hoş kalın hoşca kalın abiler… hürmetlerimle…’

[TR724] 7.11.2017

Bizi affeder misin yavru? [Bahattin Karataş]

Doğarken annenin sütü, kokusu, kucağı en tabii hakkın idi. Hani derler ya ananın ak sütü gibi helal.. İşte biz o helalinden mahrum ettik yavrum! Mahrum ettik seni, kucağından da ettik, kokusundan da...

Annen seni koklayamadı, bağrına basıp sevemedi, sevincini yaşayamadı yavru.. Annenin kokusundan önce hapsin ölüm kokan duvarlarını kokladın.. Seni annen değil, hapishane duvarları sardı. Ne ninen, ne deden, ne halan, ne teyzen seni kucaklayamadılar, saramadılar, öpemediler. Sevincini yaşayamadılar. Eben ninni söyleyemedi yavru! Beşiğin yoktu, yatağın da yoktu..

Mahkum doğmuştun kuzum! Mazlum geldin dünyaya işkenceler yumağında belendin, kundaklandın.
Annenin başında polisler bekledi, doğumdan hemen sonra seni annenden ayırdılar.

Herkes suç işler mahkum olur, sense masumiyetinle mahkum oldun kuzum!. Hani cahiliyede diri diri kuyulara atılan yavrular için Kuran 'Ne suç işlediniz de sizi öldürdüler?' der ya siz de yavru bebek! Ne suç işlediniz de sizi zindanlarda çürüttüler?

Bu merhametsizlikten dolayı affeder misin bizi?

Her anne adayının belki en büyük hayali dünyaya bir çocuk getirmek, onu kucağına alıp koklamaktır. Beşiğini süsleyip patikler örmek, dolabını donatmaktır. Seninki öyle olmadı. Hamile iken anneni içeri aldılar yavru! Doğum sancılarına bin rahmet okutacak işkencelerle acıttılar seni ve anneni..

Bu necabetsizlik ve bu soysuzluktan dolayı affeder misin?

Dünyasına yeni bir dünya katıp sevincini yaşayacakken senin acı ve ızdırabın da onunkine eklendi.. 'Keşke on daha çekseydim de yavrumu penceresiz soğuk buz gibi mahpushanede gardiyanların abus bakışları arasında, doktorsuz, iffetin namusun payimal olduğu bir yerde dünyaya getirmeseydim' demiştir.

Bir de dinden imandan nasipsiz ve ahlaksızca ”zamanlama yapıyorlar” demezler mi? Veyl olsun, yuh olsun der misin?

Bu densizlikten, bu ahlaksızlıktan dolayı bizi affeder misin?

Nurhayat hanım öyle alınmıştı. Yedi aylık hamileydi. İkizi olacaktı.. İşkence altında nezarette, doktorsuz sancılar içinde kıvrana kıvrana doğumunu yaptı.. Çocuklarını vermediler, emzirtmediler seni ve kardeşini.

Devlet baba sizi ölüme mahkum etti yavru! Katlettiler sizi.

Gıdasızlıktan önce merhametsizlikten ölmüştünüz yavru!.

Devletin ve katillerin yakalarından tutar mısınız kuzum?

Yine doğumundan hemen sonra anneni 150 km. uzaklıkta ayrı bir cezaevine götürdüler.. Daha emzirmeden, anne sütünü tattırmadan.. Ölesiniz diye sen ve annene soykırım uyguladılar.

İnsan bozması bu canavarları affeder misin kuzum? Taş kesildi vicdanlar, lâl kesildi diller, sustu bütün hacılar, hocalar dilsiz şeytanlar.. İçlerinde oh olsun çekenler bile oldu...

Duyarsız duygusuz, hissiz merhametsiz topyekun bir yığını affeder misin? Doğarken sana suç urbasını giydirenleri affeder misin?Ya ziyaretçilerin gelemesin diye hapishane hapishane dolaştıran zalimleri?

Adalet zulüm külahını giydi.. Zulüm ise adalet.. En canavar hayvan aslan bile avının yavrusuna bir şey yapmıyor, koruyor.. Belgesellerde onlarca örneğini gördük.. Ama kuzum! Sana bunu reva görenler güya müslüman ve insan kılıklı.. Sarıklısı, cübbelisi.. Cemaatlisi, cemaatsizi.. Alimi, zır cahili.. Sağcısı, solcusu...

Ellerin yakalarında olsun bu insan bozmalarının.. Affeder misin, affeder misin yavru, hissiz hissiz bakan bu aymazları?

Deden, eben, amcaların, halaların bağrına basacakken gecenin geç vaktinde seni ve anneni kapıya koydular.. Bu evde terörist istemiyoruz dediler.. Utanmadan yabancıya teslim ettiler.. Alın götürün dediler.

Doğmadan suçlanır mı bir insan? Seni suçladık, yaftaladık ve acımadık, kapıya koyduk yavrum, kuzum!..
Merhametsiz ebeni ve dedeni, acımasız, yoz yobaz, biri imam öteki Kuran kursu hocası amcalarını affedecek misin? Henüz daha doğmamış yavru? Söyle sen ne terör suçu işledin? Sahi sen terörist misin?

Mümkün olsaydı belki kahırlar edip lanet okuyacak, batsın dünyanız diyecek ve aramıza gelmeyecektin!..

Bir defasında da anneni ve babanı feryat figanınız arasında gözünüzün önünde kelepçeleyip götürdüler.. Ve siz üç kardeş birbirinize sarılıp ağlıyordunuz, ortada kalakalmıştınız. Yakınınız kalmış mıydı bilmem ama, komşular sizi almışlardı.

Birisinde de babanızı ziyarete gelmiştiniz, polis anneni arabadan indirip almıştı.. Arabada bırakmışlardı siz üç kardeşi.. Down hastası kardeşinize bile acımamışlar, öylece kalmıştınız...

Birisinde de anneni almışlardı.. Polis karakol kapısının önüne koymuştu kundağını.. Sözün bittiği yerdi, bebeğim!.

Birisinde ise meydanda kimi kimsesiz yapayalnız kalmıştın. Seni saracak annenin kollarını kanatlarını kırdılar, kelepçeler vurmuşlar alıp götürmüşlerdi.. Mele-i alanın sakinleri seni seyrediyordu.. Bizse duygusuz ve duyarsızdık.. Sen olan bitenden habersiz ortada kalmış bütün masumiyetinle etrafına gülücükler dağıtıyordun.

Merhametsiz zalimleri, seni ağlatanları, yalnız koyanları, annenden babandan ayıranları affedecek misin gülüm?

Asrın tiranlarını, deccal ve süfyanını, kaskatı taş kesilen idarecilerini, dilsiz şeytan suskun hocalarını, sözüm ona zalim hakim ve savcıları affedecek misin?

Siz asrımız zulüm, cebbarlık ve merhametsizliğine şahitlik yaptınız.. Asrın tarihine, kem talihine not düştünüz..

Siz Kur'an bir vadide, onlar ayrı bir vadide ahir zaman duyarsız müslümananlarına şahitlik yaptınız...

Siz ham softa yobazların basit bir dünya metaına dinini ve ahiretini sattıklarına bir imtihan oldunuz.. Sarıklı cübbeli nice sırtlanları deşifre ettiniz. Ayaklı mezarları kabre gömdünüz.. Başlarına mezar taşı oldunuz.. Müslümanlık bu değil deyip dünyanın dört bir tarafına hakiki İslamı anlatmaya giden Peygamberimize güzel kardeşler oldunuz..

Ne olur yavrular, ne olur 672 bebek bizi de Allah ve Resulünün hatırına affedin.. Hatırına affedin, çünkü biz zaten vicdanlarımızın mahkumuyuz azap çekiyoruz... Size ve annelerinize bakacak yüzümüz yok. Ne olur bizi bir de siz mahkum etmeyin..

[Bahattin Karataş] 8.11.2017 [Samanyolu Haber]
bkaratas@samanyoluhaber.com

12 Eylül’den 15 Temmuz’a akademik kıyım [Serdar Efeoğlu]

Geçen hafta 27 Mayıs darbecilerinin yaptığı tasfiyeyi ve akademisyenlerin geri dönüş mücadelelerini yazmıştık. Bu hafta ise 12 Eylül darbecilerinin 1402’likler tasfiyesini nasıl gerçekleştirdiklerini ve ihraç edilen akademisyenlerin geri dönüş mücadelesini kaleme almaya çalıştık.

12 EYLÜL DARBESİ VE YÖK

12 Eylül darbecileri yönetime el koyduktan sonra üniversiteleri tek tipleştirme anlayışıyla hareket ettiler. Üniversiteleri tamamen kontrol etmek amacıyla da 2547 sayılı kanunla Yüksek Öğretim Kurulu’nu yani YÖK’ü kurdular.

Üniversiteler YÖK tarafından denetlenecek, rektörleri YÖK’ün önereceği dört aday arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, dekanlar da Rektörün teklif edeceği adaylar arasından YÖK tarafından belirlenecekti. AKP dâhil olmak üzere bütün siyasi partiler, YÖK’ü kaldırmayı vaat etmelerine rağmen, iktidara gelince bu güçlü kurumla üniversiteleri kontrol etmeyi tercih ettiler.
12 Eylül’ün kudretli generalleri, ülkenin düştüğü anarşi ortamının suçlusu olarak üniversiteleri ve akademisyenleri de görüyorlardı. Bu nedenle 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’nda değişiklik yaparak “muhalif” olarak değerlendirdikleri yüzlerce akademisyeni ihraç ettiler.

1402’LİKLER

1402 sayılı kanundaki değişiklikle sadece akademisyenler değil, bütün kamu çalışanları hedef alınmıştı. Buna göre sıkıyönetim komutanları kendi bölgelerinde genel güvenlik, asayiş gibi nedenlerle “sakıncalı” görülen personeli bir başka bölgeye “sürgün edebilecek” veya bir daha dönmemek üzere “kamu hizmetinden ihraç edebileceklerdi”. Böylece komutanlar “keyfi” bir yetki elde ederek savunma almaksızın ve bir yargı kararına dayanmadan binlerce kişiyi kamudan ihraç ettiler.

Bu kanunla ihraç edilenler kamuoyunda “1402’likler” olarak tanınmıştır. Resmi açıklamalara göre 1402’liklerin sayısı 4.891 olarak belirtilmesine karşılık, baskı ortamından dolayı kendi isteğiyle istifa edenler veya sıkıyönetim komutanlığına çağrılarak istifası istenenler dâhil edildiğinde sayının 20 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu ihraçlar, 27 Mayıs’ta olduğu gibi Resmi Gazete’de ilan yoluyla yapılmamış, komutanların ihraç emrinin rektörlükler tarafından akademisyenlere tebliğiyle gerçekleşmiştir. Bu durum sayının tespitini zorlaştırmaktadır.

İhraç edilecek kişilerin belirlenmesiyle ilgili de net bir şey söylemek mümkün değildir. 1402’liklerin ifadelerinden istihbarat birimleri ve üniversitelerin işbirliği ve 147’liklerde olduğu gibi akademisyenlerin ihbarlarıyla listelerin oluşturulduğu anlaşılmaktadır.

Başbakanlık da bir genelge ile muhbirliği teşvik etmiş, “çeşitli olaylara karıştığı halde adli takiple ortaya çıkarılamayan” kişilerin bildirilmesini istemişti. 27 Mayıs’ta olduğu gibi “solcu, sağcı, dindar, Kürt milliyetçisi, Türk milliyetçisi, İslamcı” gibi çok farklı kesimlerden kişiler üniversiteden uzaklaştırılmıştır.

İhraçlar, dönemin YÖK Başkanı İhsan Doğramacı’nın “kişiye özel” ve “çok gizli” olarak gönderdiği yazılarla gerçekleşmiştir. Tebligatlar rektör, dekan, bölüm başkanı gibi kişiler tarafından yapılsa da bazen bir “odacı” veya “eve gelen bir subay” ihraç kararını tebliğ etmiştir.

Tasfiyede en büyük darbenin Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne vurulduğu anlaşılmaktadır. SBF’den aralarında Mete Tunçay, Baskın Oran, Anıl Çeçen, Cem Eroğul ve Korkut Boratav’ın da bulunduğu birçok hoca ihraç edilmiş, yaşanan istifalarla fakülte, akademisyenlerinin yarısını kaybetmiştir.

Bu durum birçok dersin verilememesine yol açmış, açığı kapamak için “Uluslararası İlişkiler” bölümünde “emekli Hariciyeciler”, ekonometri bölümünde “muhasebeciler” derse girmiş, bunlar çare olmayınca “sabahçı-öğlenci” uygulaması bile yapılmıştır.

15 Kasım 1982’de yapılan açıklamada üniversitelerden ihraç edilen öğretim üyesi ve asistan sayısının 148 olduğu açıklanmıştı. Ancak asistanların kadrolu olmaktan çıkarılarak sözleşmeli statüye geçirilmesi ve istifalarla bu sayı daha da artmıştır.

GERİ DÖNÜŞ MÜCADELELERİ

12 Eylül yönetimi, kamudan ihraç edilen kişilerin akademisyenler dâhil olmak üzere bir daha kamu görevine dönemeyeceklerini belirtmişti. 1402’likler, 1983 sonunda Turgut Özal’ın başbakanlığında sivil hükümet kurulmasına rağmen hukuk mücadelelerine sıkıyönetimin kalktığı 1985 yılında başlayabildiler.

Mahkemeler başlangıçta “kamuda görev alma yasağının” ömür boyu geçerli olduğuna hükmettiler. Daha sonra İstanbul’da bir mahkemenin “yasakların sıkıyönetim süresince geçerli olduğu” kararı, sürecin seyrini değiştirdi. Ancak, kanunda geri dönüşlerin sıkıyönetim komutanının onayıyla olacağı belirtilmişti. Fakat bu kez de şöyle bir durum ortaya çıktı. “Sıkıyönetim” kalktığından “sıkıyönetim komutanı” yoktu ve bu durumun aşılması gerekiyordu.

Bu aşamada Özal hükümetlerinin “kanuni” bir düzenleme yapmamaları ilginçtir. 1402’liklerin geri dönüşleri, Danıştay İctihadları Birleştirme Kurulu’nun kararı sonrasında gerçekleşmiştir. Kurulun 1989’da verdiği karar şu şekildeydi:

“Sıkıyönetim komutanlarının istemleri üzerine işlerine son verilen memurların, diğer kamu görevlilerinin ve kamu hizmetlerinde görevli işçilerin, ilk kez kamu görevine girdikleri tarihte bu görev için yasa ve yönetmeliklerde öngörülen nitelikleri kaybetmemiş olmaları koşuluyla, işlerine son verildiği bölgede sıkıyönetim kalktıktan sonra, kurumlarınca eski görevlerine iade edilmeleri gerekir”.

Danıştay’ın bu kararında Başkan Nuri Alan’ın önemli katkısı vardı ve bu karar, 1402’liklerin “Ankara’da hâkimler var” demelerine neden olmuştu. Kanuni düzenleme ise daha sonra yapılarak 12 Eylül döneminde ihraç edilen akademisyenlerin istifa edenler de dâhil olmak üzere “kadro şartı aranmaksızın” üniversitelerine dönmelerine imkân sağlandı. Hatta sıkıyönetimin bitiş tarihiyle üniversiteye dönüş tarihi arasındaki özlük hakları da ödendi.

DOĞRAMACI VE EVREN PAŞA

Tasfiye sürecinde YÖK ve başındaki İhsan Doğramacı, üniversiteleri korumak yerine darbecilerle işbirliği içinde hareket etti. Ancak sivil iktidarın gücü arttıkça Doğramacı’nın söylemleri değişmiş ve tasfiyeleri onaylamadığını, zaten ihraçların hukukî bir süreç değil, “idari tasarruf” olduğunu söylemiştir. Hatta üniversiteleri suçlamış ve listelerin rektörlüklerden geldiğini iddia etmiştir.

12 Eylül’ün baskıcı ortamında YÖK ve rektörler, eğitim yerine “fişleme” ve “muhbirlikle” uğraşmışlar, tek tip üniversite için her şeye müdahale eden bir rol üstlenmişler ve gülünç uygulamalara imza atmışlardır. Örneğin Rektör’ün sakalını kesmesi baskısı karşısında Emre Kongar Hoca istifa etmeyi tercih etmiştir.

Üniversitelerin komik uygulamalarına bir örnek de büyük bir akademik kıyım yapan ve binlerce hukuksuz karara imza atan Kenan Evren’e “hukuk” alanında “fahri profesörlük” verilmesi oldu. Evren’e bu unvan, İstanbul Üniversitesi tarafından verildi.

2 Aralık 1982 tarihli Senato kararında “Haiz olduğu ahlaki faziletler ve meziyetler yanında vatana hizmet ve yurtta ilmin yayılmasında büyük hizmetler ifasıyla temayüz etmiş olan Cumhurbaşkanı Sayın Kenan Evren’e ilmi kıymet ve meziyetlerinin tescili için ‘fahri profesörlük’ payesinin tevcihine karar verilmiştir” denilmekteydi.

Törene Doğramacı ve 28 üniversitenin rektörü katılmış, diğer rektörler de Evren’e “fahri doktora” vermek istediklerini söylemişlerdi. İstanbul Üniversitesi hocaları ve öğrencileri ise “protesto” endişesiyle törene alınmamıştı.

İLBER ORTAYLI ÖDÜLÜ ALACAK MI?

Halil İnalcık Hoca’nın vefatı sonrasında “Şeyh-ül Müverrihin (tarihçilerin şeyhi) unvanını fazlasıyla hak eden İlber Ortaylı Hoca da bazı yerlerde 1402’likler arasında gösterilmektedir. Gerçekte ise Hoca’nın “1402’lik olmamak için” SBF’den istifa ettiği anlaşılıyor. Nitekim Hoca’nın özgeçmişinde 1983–1989 arasında yurtdışındaki üniversitelerde çalıştığı belirtiliyor.

Bu yılki Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülleri’nin verileceği kişiler arasında “tarih” alanında İlber Ortaylı yer alıyor. On beş vakıf üniversitesini bir gecede kapatan ve binlerce nitelikli akademisyeni ihraç eden bir iktidarın elinden Hoca bu ödülü alacak mı? Kendisi de bir dönemin “mağduru” bir akademisyen olarak akademik ihraçları da onaylama anlamına gelen bu ödülü kabul edecek mi? Yoksa reddederek bilim adamına yakışan bir tavır mı sergileyecek?

27 Mayıs’ta 147’lik olup yurt dışına çıkmak zorunda kalan dünyaca tanınmış bilim tarihçisi Fuat Sezgin ve 1402’liklerden bazılarının bile akademik kıyımlara ses çıkarmadığını gördükten sonra İlber Hoca’nın nasıl bir tepki vereceğini kamuoyu da merakla bekliyor.

Kaynaklar: B. Nergiz, 12 Eylül Döneminde Milli Güvenlik Konseyi’nin Yasama Faaliyetleri, İÜ SBE, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, 2012; M. Şengül, “Türkiye’de Üniversite ile İktidar İlişkileri ve Taşra Halleri”, Toplum ve Demokrasi, S. 17–18, 2014; B. Oran, “Üniversite Nedir? Ne Değildir”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, C. 47, S. 1, 1992.

[Serdar Efeoğlu] 8.11.2017 [TR724]

Öykülere mekân yazarlara ilham olan şehir! [TR724]

Ahmet Hamdi Tanpınar, Bursa’yı nasıl anlatır öykülerinde? Peki ya Sabahattin Ali’nin Bursa’sında neler saklıdır? ‘’Saatçıoğullarının ipek fabrikası bu rüzgârsız öğle güneşi altında ağırlaşan havayı, uzaklarda dönen bir uskur uğultusuyla sarsıyor; mini mini çocuklar, ateşler içinde yanan yoksul mahallenin bu nöbetli nabzını dinleyerek tahta beşiklerinde uyukluyordu. Aşağıda, Bursa’da, müezzinler ezanlarını okumuşlar, bu yönde fabrikalar kalın düdükleriyle öğle dinlenmesinin bittiğini haber vermişlerdi. Artık ta akşama kadar, işleyen çarklardan başka bir ses duyulmayacak, yalnız bacalar ateşli nefesleriyle sıcak sıcak soluyacaktı.” Refik Halit Karay’ın yüreğe dokunan bu cümlelerinde tahayyülündeki Bursa gizli. Hakk-ı Sükût hikâyesinde yazar, Bursa’yı ipek fabrikalarıyla, fırtınalardan kubbelerinin kurşunları kalkmış Yıldırım Beyazıt Camii’yle, gayrimüslim nüfusuyla, yıldızlı gecelerinde kurbağa sesleriyle tasvir ediyor. Farklı kalemlerin Bursa hikayelerinden oluşan “Öykülerde Bursa” kitabı, Refik Halit’in Hakk-ı Sükût’uyla başlıyor. Edebiyatçıların kadim şehir için yazdıkları, sizi alıp götürüyor.

Medeniyetlerin buluşma noktası Bursa zikredildiğinde Ahmet Hamdi Tanpınar’ı anmadan olmaz. Zira ruh dünyasında Bursa’nın ayrı bir yeri vardır. “Bursa’da Zaman” şairi, kitapta karşımıza ‘Geçmiş Zaman Elbiseleri’ isimli öyküyle çıkıyor. “Mayısa doğru bir hafta için Bursa’ya gitmiştim. Hem dinlenecek hem de camileri, türbeleri gezecektim. Seyahatimin üçüncü günüydü. Öğleden sonrayı tamamıyla Yeşil Cami ile Yıldırım’da geçirmiştim. Şimdi de yorgun, fakat düşünce ve tahassüs itibariyle zengin Çekirge’deki otelime dönüyordum.” diye yazıyor öyküsünde.



Peki ya Sait Faik’in Bursa’sı nasıldır? Ayışığında Emir Sultan’da kızak kayılan, Gökdere’nin havuzlarında derisi kararan, elleri erik, şeftali, fındık yaprağı kokan çocukların olduğu bir Bursa çıkıyor bu defa karşımıza. Nurettin Topçu’nun Bursa’sı… Bursa’yı manevi yönleriyle okumak isterseniz eğer, Nurettin Topçu’nun “Yıldırım’ın Huzurunda” isimli öyküsüne başvurmalısınız. ‘Şerden ve ıstıraptan yapılmış bir insanlığın’ üstüne çöken ağırlığı altında bunaldığı bir gün sabah ezanı okunurken şehre adımını atar Topçu. Kovulduğu cennete benzettiği Ulu Cami’de ilk insan ilk abdestini alıyor gibi hisseder kendisini. Huzur bulma düşüncesiyle Rabb’ine seslenir. İlahi bir nida onu Hüdavendigâr’a yönlendirir. Oradan da Yıldırım’a… Sabahattin Ali, Reşat Nuri Güntekin, Haldun Taner ve daha birçok edebiyatçının kaleme aldığı öykülerden bir araya gelen kitapta, her isim Osmanlı başkentinin farklı bir yanına değiniyor. Nihayetinde kitabın tamamında Bursa’ya dair detaylı bir okuma yaparken önemli kalemlerin sunumuyla edebi bir lezzete de erişmiş oluyorsunuz.

[TR724] 8.11.2017

Af mı tuzak mı? Ankara’da ne pişiyor? [Adem Yavuz Arslan]

Normal şartlarda gündemim şöyle olmalıydı;

-Başbakan Binali Yıldırım’ın dün başlayan Washington seyahati ve Başkan Yardımcısı Mike Pence ile olan görüşmesi,

-Vize krizinde gelinen nokta, ‘tuhaf’ basın açıklamaları ve Türkiye’nin Amerika’yı ‘yalancılıkla’ suçlaması,

-Zarrab davası.

Fakat gerek bu üç başlıkta da -şimdilik- yazacak yeni bir şeylerin olmaması, gerekse de Ankara’da yaşanan hareketlilik nedeniyle bu konuları birkaç cümle ile geçeceğim.

‘NE İSTERSENİZ TAMAM’ SEYAHATİ

Başbakan Yıldırım’ın Washington seyahati üzerinde uzun uzun analiz yapmaya değecek türden değil.
Bunun birkaç nedeni var; birincisi ABD ‘patronun kim olduğunu’ biliyor. Doğal olarak ‘düşük profil’le vakit kaybetmek istemiyorlar.

Ayrıca Binali Yıldırım’ın getirdiği ‘ne isterseniz tamam, ne istiyorsanız verelim ama Reza’yı bize verin’ mesajının da alıcısı yok.

Binali Yıldırım, Perşembe günü ABD Başkan yardımcısı Mike Pence ile görüşecek. Pence’in Türkiye’de tutuklu bulunan Rahip Brunson ile ‘şahsen’ ilgilendiği biliniyor.

Bu görüşmenin sonuçlarını birkaç gün içinde görmek mümkün olabilir.

Vize meselesi de kördüğüm oldu.

Yıldırım’ın seyahatinden bir gün önce yapılan ‘yumuşama’ açıklamalarındaki ‘dil’ bile krizin sanılandan derin olduğunu teyit ediyor.

ABD tarafı ‘bir takım garantiler alındığı’nı söyleyip vize yasağını gevşettiğini duyururken Ankara çok sert ve diplomaside pek görülmeyen bir üslupla ‘garanti verilmedi, ABD yalan söylüyor’ dedi.
ABD’nin bu lafın altında kalmayacağını bilmek için diplomasi uzmanı olmaya gerek yok.

Öte yandan Ankara’nın tepkisini ‘tamam, perde gerisinde söyledik ama neden ifşa ediyorsunuz?’ diye okumak mümkün.

ZARRAB-ERDOĞAN İLİŞKİSİ DOSYADA

Zarrab davasına gelince.

Daha önce bu köşede yazmıştım. ABD medyasının ‘fikri takip’ geleneği güçlüdür. Bir konuyu ele aldığı zaman didik didik etmeden bırakmaz.

Nitekim hafta içerisinde ABD medyasında Zarrab soruşturmasına dair çarpıcı detaylar yer aldı. Böylece Zarrab dosyasına Erdoğan ismi de girmiş oldu. Hal böyle olunca da Amerikan medyasının ilgisi giderek artıyor.

Zarrab’la birlikte dosyanın tutuklu sanığı Hakan Atilla’nın ‘dosya üzerindeki gizlilik kararı kalksın’ talebini reddeden mahkeme duruşmanın 27 Kasım’da başlayacağını ve ‘başka erteleme olmayacağını’ açıkladı.

Yani artık mahkeme safhasındayız ve dananın kuyruğu orada kopacak.

Bu konuyu daha çok konuşacağımız için ben bu aşamada bir virgül koyup Ankara’ya gitmek istiyorum.

YARGIDA YAPALIM ŞEYİNİ….

Malum olduğu üzere Erdoğan, ABD’ye hitaben ‘verin papazı alın papazı’ deyip ‘yargıda yapalım şeyini’ demişti.

Tek başına bu ifade bile ‘Erdoğanizm’in özeti ve ‘hukuk diye bir şey’in olmadığının delili.
Nitekim bugünlerde yargı çevrelerinde ‘yapalım şeyini’ mesaisi var.

‘Washington’dan Ankara kulisi yazmak nasıl oluyor?’ demeyin, o kadar sene Ankara Temsilciliği yaptım.

Eğer AKP rejimi İpek Medya’yı gasp edip yağmalamasa, arşivini kapatmasaydı, o dönem yazdığım kulis yazılarındaki uyarılarımın ne kadar haklı olduğunu görebilirdiniz.

Gelelim Ankara’da pişmekte olan gündeme.

Aslında konu üç dört aydır kapalı kapılar ardında tartışılıyordu. Hatta ‘dosya’ Saray ile AKP arasında birkaç kez geldi gitti.

Fakat Erdoğan’ın ‘zinhar olmaz’ tepkisi üzerine rafa kaldırılmıştı. O dosya bugünlerde raflardan indi, üzerinde çalışılıyor.

Abdulkadir Selvi ve Muharrem Sarıkaya kaleme aldıkları yazılarda ‘yargıda önemli değişiklikler olabilir’ diyerek yapılan çalışmaya dair ipuçlarını verdiler.

Onlar detay yazmadı ama ben size dosyanın detaylarını ve tartışmanın boyutlarını anlatayım.

Meselenin özü şu: 17/25 Aralık sonrası hukuku askıya alan, suçlu suçsuz ayırt etmeden yüzbinleri mağdur eden AKP, bu sürecin sürdürülemez olduğunu düşünüyor.

AKP hem ülke içinde hem yurt dışında alan kaybettiğini görüyor.

Bu yüzden yargıda bir takım düzenlemeler yaparak ‘ortamı yumuşatmayı’ hedefliyor.

Ancak buradaki hedef adaletsizlikleri gidermek filan değil. Bilakis daha büyük ve kötü niyetli bir planlama var.

Şöyle ki:

AKP Türkiye’sinde Cemaat okullarına kayıt yaptırmak, sendikaya üye olmak ya da legal bir bankaya para yatırmak ‘terör örgütü üyeliği’ için yetiyor.

İnternetteki yüzlerce aplikasyondan biri olan Bylock için de aynı durum söz konusu. MİT’in hazırladığı ve teknik olarak hatalı olduğu ortaya çıkan bir dosya ile binlerce insan tutuklandı.

Halihazırda 50 bini tutuklu toplam 120 bin kişi Cemaat davalarından yargılanıyor.

Kamudan ihraç edilenlerle birlikte mağdur edilenlerin toplamı yüz binlere ulaşıyor.

AKP açısından sorun da burada başlıyor. Çünkü bu insanların çoğu son seçime kadar AKP’ye oy vermiş kişiler.

Bu durum özellikle milletvekilleri için ciddi bir sıkıntı. Çünkü seçim bölgelerine gittiklerinde bu sorunla yüzleşiyorlar.

AKP toplantılarındaki temel gündemlerden birisi bu. Konu defalarca tartışıldı ancak Erdoğan’ın karşı çıkması nedeniyle askıya alınmıştı.

Ancak son dönem yapılan anketlere yansıyan oy düşüşü sonrası dosyanın kapağı tekrar açıldı.

YENİ KHK İLE TAHLİYELERİN ÖNÜ AÇILABİLİR

Bugünlerde hem Yargıtay hem de Adalet Bakanlığı’nda çalışmalar var. Önümüzdeki günlerde çıkacak bir KHK ile köklü değişiklikler gelebilir.

Ancak kulislere yansıyanlara göre fikir birliği yok. Hem AKP cephesinde hem de ‘Erdoğan’ın yeni müttefikleri’nde.

Bir grup (Bekir Bozdağ ve Kenan İpek bu gruptaydı) ‘Ne olursa olsun geri dönüş yok, köklerini kazıyacağız’ derken öbür taraf ‘Bu sürdürülebilir değil, iktidardan olacağız’ diyor.

‘Öbür’ tarafta da iki tür görüş var.

Bir kısım ‘Son ferdine kadar hepsini hapse atacağız’ derken karşı görüş bildirenler de ‘Derslerini aldılar, zaten kamuya dönüşleri mümkün değil, lider kadrosu hariç diğerlerine şartlı tahliye olabilir’ görüşünde.

Peki ne tür bir çalışma yapılıyor?

Son şekli verilmemiş olsa da ‘alternatifli planlar’ şöyle:

Yargıtay ve Adalet Bakanlığı’nda çalışılan dosyaya göre ‘Cemaatin tabanı’ olarak tanımlanan kesime ‘Rahşan Affı’na benzer bir af gelecek.

’15 Temmuz’a karışanlar ve Cemaatin lider kadrosu hariç’ diğerlerine ‘5 yıl dava/soruşturma erteleme’ yapılacak. 5 yılın sonunda da beraat değil davanın düşmesi kararı verilecek.

Buradaki temel nokta şu: Bu şekilde tahliye edilenler kamudaki görevlerine dönemeyecekler. Devlet hem tutukluluk tazminatı ödemeyecek hem de tahliye edilen kişiler ‘ben aklandım, işimi istiyorum’ diyemeyecek.

Sonuçta ‘özgür’ ama ‘mağdur’ olmaya devam edilecek.

PLANIN ASIL HEDEFİ BAŞKA

Bu planın bir de görünmeyen bir boyutu var ki o da ‘gizli ajandayı’ işaret ediyor.

Erdoğan ve Milli Görüş geleneğinin genelde Nur Cemaatleri, özelde de Gülen Hareketi’nden hazzetmedikleri bilinen bir gerçek.

(Erdoğan’ın metin yazarı Aydın Ünal’ın Yenişafak’ta yazdığı meşhur Türkçe Olimpiyatları yazısına bu kapsamda bakılabilir)

Şu an yapılan çalışmanın hedefinin, mağduriyetleri gidermekten çok ‘Cemaati bitirme’ amaçlı olduğunu düşünenler de var.

Yeni düzenleme ile tahliye edilecek kişilere ‘5 yıl suç işlememe’ şartı getiriliyor. Bu şu demek: ‘Biz seni bırakıyoruz ama Cemaat’e önümüzdeki 5 yıl içinde selam dahi verirseniz yeniden tutuklanırsınız.’

Böylece lütuf gibi sunulan tahliyelerle Cemaat tabanını koparmayı hedefliyorlar.

Bir süredir AKP ve Havuz Medyası tarafından koro halinde söylenen ‘Cemaatin tabanı hapiste yöneticileri yurtdışında zevk-u sefa içinde’ söylemi de bu planın bir parçası.

Toparlamak gerekirse:

Şu anda Adalet Bakanlığı ve Yargıtay’da çalışılan dosyadan şartlı af çıkabilir.

Böylece bir yandan 2019 seçimleri öncesi siyasi bir manevra yaparken bir yandan da Cemaat’e darbe vurmuş olacaklar.

Dosyada eksik olan bir şey var o da ‘adalet’. Dediğim gibi dosyayı çalışanların derdi hukuku tesis etmek değil.

AF DEĞİL ADALET OLMALI

Başkasını bilemem ama ben bu affı istemiyorum.

Hali hazırda yazdığım kitaplar ve yaptığım haberler nedeniyle 2 müebbet + 25 yıl hapisle yargılanıyorum.

Avukatım bile tutuklu. Sadece ben değil, eşim ve akrabalarım da ‘kara listeye’ alınmış.

Hakkımda yazılıp çizilen yalanın haddi hesabı yok.

Büyük emekler verdiğim İpek Medya gasp edilmiş, ben bunca yıllık kariyerden sonra alakasız işlerde çalışmak zorunda bırakılmışım.

Şimdi, ‘Hadi seni cezanı erteliyoruz, 5 yıl uslu çocuk ol’ diyecekler ve ben de ‘Hay Allah razı olsun’ mu diyeceğim? Beni saçma sapan iddialarla, hele de Dink İddianamesine akla ziyan bir şekilde sanık olarak ekleyenlerden bunun hesabını sormayacak mıyım?

Kimse kusura bakmasın.

Bu süreç ancak hukukun tesis edilmesi, zalimlerin hukuk önünde hesap vermesi ile sona erer.

Sonuç olarak, ‘Büyük demokratik reform’ veya ‘AKP’den tarihi adım’ diye satmaya çalışacakları ‘şartlı tahliye’ projesi yeni bir tuzaktan başka bir şey değil.

[Adem Yavuz Arslan] 8.11.2017 [TR724]

Epey terbiye olmuşsunuz [Barbaros J. Kartal]

Bu en beyefendi bilineni. En son Zaman Gazetesi’nde görmüştüm.

Twitter’da mağduriyetlerle ilgili paylaşımlar yapan bir hesap bunun diğer hapisteki gazetecilerle beraber porte fotoğraflarını yan yana koymuş, beyefendi de rahatsız olmuş.

Kimlerin fotoğrafı var: Program arkadaşı Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Ali Ünal, Mümtaz’er Türköne, Hidayet Karaca, Ahmet Altan, Gültekin Avcı, Murat Aksoy, Mehmet Baransu, Ahmet Şık, Murat Sabuncu bir de bu.

Önce, aklı sıra Gültekin Avcı’yı aşağılıyor. Savcılıktan köşe yazarlığına dönüşen diyor. Dedik ya en beyefendisi bu. Gültekin Avcı’yı hiç tanımadığı ne kadar belli. Sorsanız hakkında 2 cümle edemez. Kendi gazetesinin dönüşen köşe yazarlarından bihaber bu adama, Avcı bilgisinin zekatını verse 3 tane Kadri Gürsel çıkar.

Beyefendiyi en çok ama en çok Mehmet Baransu ile bir arada olmak rahatsız etmiş. İsim vermiyor. “Bavulcu namlı tetikçi” diyor. Bunların seviyesi bu işte. Bunlara anladığı dilden cevap verince hemen bizim atanamayan ombudsmanlar vıdı vıdı ediyor. Yahu size dedik kaç kez bunlar dürüst insanlar değil. Sizin bırakın gazeteci olmanızdan, varlığınızdan rahatsız bu adamlar, bunlara yüz vermeyin diye.

Neymiş Mehmet Baransu “Bavulcu”ymuş. Balyoz belgelerinin kendisine bir bavul içerisinde geldiğini ve yayınlandıktan sonra savcılığa götürmeden önce kendisi bavul ile poz verdiği için kendisine yapıştırılan bir yafta. Hiçbir haberi tekzip edilmemiş, ezbere 10 tane gündem olmuş haberini sayabileceğim, bir çok prestijli ödülün sahibi bir muhabirden bahsettiğimizi not düşeyim. Ayrıca yıllardır hapiste olan ve bu beyefendinin yazdığı aşağılık yazıya cevap veremeyecek bir insan.

Beyefendinin yönetiminde olduğu IPI’ın (International Press Institute) Baransu hala hapiste olduğu için bir kınama bildirisi yayınladığını hatırlatalım. Madem bir tetikçi için yazılı bildiri yayınlıyor o zaman IPI’dan istifa etmeniz gerekmez miydi? Yok ama siz IPI heyeti ile Zaman’a ziyarete gelirisiniz çünkü elalem sizin ideolojik takıntılarınıza prim vermez ama ziyarete geldiğiniz insanların arkasından bunlar gazeteci değil diye yazarsınız. Çünkü Cumhuriyet yazarı olmak bunu gerektirir.

Balyoz mu kumpastı? Hadi canım. Neyin ne olduğunu adınız gibi biliyorsunuz. Bizzat Balyoz planının başındaki kişi çıktı ve bütün konuşulanların gerçek olduğunu Fatih Altaylı’ın programında kabul etmedi mi? Etti. Hatırlarlar mı? Hatırlamazlar, çünkü işlerine gelmez. Peki başındaki adamın kabul ettiği konuşmaların belgelerini yayınlayan neden suçlu oluyor? Baransu savcı mı, hakim mi, avukat mı? Gazeteci olarak kendisine gelen belgeleri yayınlamış.

Bavulcu diye aşağıladıkları Baransu’ya bunları diyorlar da peki Can Dündar’a Mit tırları haberi nasıl gelmiş. Aynı şey değil mi? Baransu olunca bavulcu, Can Dündar olursa gazeteci. İki yüzlülüğün bile bir sınırı olmalı. O zaman Can Dündar ile ilgili havuzun bütün söyledikleri doğru o zaman.

Kimsenin şüphesi olmasın Balyoz’daki tek kumpas daha sonra bu davanın akamete uğramış olmasıdır. Er ya da geç Ergenekon dahil bütün bu vesayet kalıntıları ile ilgili gerçekler bir gün gün yüzüne çıkacak.

Gelelim esas meseleye. Baransu kolay lokma ya, çocukcağız içerde ya her türlü hakareti edip bırakıyor beyefendi. Peki aynı karede Ahmet Altan var. O belgeleri yayınlayan gazetenin yöneticisi. Belki de o yayınların birinci sorumlusu. Muhabir bir haber getirir, onu yayınlayıp yayınlamamak editör ve yöneticilerin işidir. Baransu imzalı haberin sorumlusu Ahmet Altan’dır. Madem bu kadar rahatsızsınız aynı kareye girmekten ki Taraf’a da operasyon için kurulduğu iftirasını atıyor. Hemen üst resimde Ahmet Altan var. Ona da iki laf etsene? Ondan da rahatsız olsana. Yemez değil mi? Çünkü Ahmet Altan sana öyle bir cevap verir hapisten çıktığına pişman eder. Ayrıca Ahmet Altan’a destek veren epey prestijli yabancı kuruluş var, işinize gelmez kendinizi düşünürsünüz. Kolaydır zavallı Baransu’ya çakmak.

Senin başka bir versiyonun aynı ezberletilmiş kelimelerle sözüm ona yazdı durdu.  “İftiralarınla intihara sürüklediğin Yarbay Tatar’ diye sanki çok  umurlarındaymış gibi duyar kastı. Altan cevap verdi. İntihar edene kadar Yarbay Tatar’ın ismi bizim gazetede geçmemiş diye. Özür mü? Ne gezer. Ahmet Altan’ın beni programına çağır şu Ergenekon, Balyoz kumpas işlerini konuşalım diye teklif etti. Cevabı tahmin edersiniz. Kimse sorgulamıyor ya aynı tekerlemeleri ver gitsin. Bir de kendi adımı konuşayım sorgulayıcı olduğumuz için hapse atıldık demiyorlar mı!

Bakın aynı yazıdaki şu terbiyesiz ifadelere:

Cemaatçiler, üzerimizden kendi elemanlarına meşruiyet transfer etmek için bize yönelik bu suç isnadını kullanıyorlar ve diyorlar ki “Aynı nedenden dolayı cezaevindeler”… Biz gazeteci olduğumuz için, onlar da bizim sırtımızdan gazeteci olarak görünmeye çalışıyor.

Bunun neresini düzeltmeli. Mide bulandırıcı kibri bir kenara bırakıyorum. Ahmet Şık, Murat Sabuncu ne kadar gazeteci ise cemaat ile ilişiklendirilen gazeteciler de en az onlar kadar gazetecidir. Bakın en az diyorum.  50 binden fazla insanı hapiste olan bir grubun meşruiyet için sana mı ihtiyacı var? Siz kendinizi nerede görüyorsunuz? Ülkede bir diktatör var beğenmediğini hapse atıyor. Siz hapse girince gazeteci diğerleri şebeke elemanı öyle mi?

Ben nerede yazacak esas yazacağını diye baktım; hani o artık alıştığımız, ülkede yaşanan zulümlerden yana içten içe sevinç duyduğunu, cemaatin başına gelenlerden dolayı aslında mutlu olduğunu nerede kusacak derken en beyefendi yazar ağzından baklayı çıkarıyor: “İktidar, gazetecileri “FETÖ’cülük” suçlamasıyla içeri atmanın dışarıda inandırıcılığını azaltarak elini zayıflattığı gerçeğini pek de dert etmiyor…Bu durum, FETÖ’ye karşı Batı’dan gereken destek ve anlayışı görmesini daha da zorlaştırıyor.”

Bakın siz neden hapse girdiniz anlatayım. Ahmet Şık tek bir sebepten içeride. 15 temmuz ile ilgili yazdığı yazı dizisinden dolayı. Tek sebep bu. Bunu da hepiniz biliyorsunuz. Diğerleriniz terbiye edilmek için atıldınız. Mesela internetin başındaki arkadaşınız epey terbiye olup çıktı. Yakında sitede photoshop’a başlayacak artık kesmiyor iftiralar, alakasız arşiv fotoğraflar. Şu son yazdığından anlaşılıyor ki sen de epey terbiye olmuşsun.

Daha önceki ifademizi tekrar edelim:

Sizinle bizi aynı örgüte üye yazan adaletsizliğe tüküreyim. İnanın sizden çok daha fazla biz rahatsısız. Hepinizi salsalar da şu maskeli balo bitse.

[Barbaros J. Kartal] 8.11.2017 [TR724]

Cam filmi müdafaası [İskender Derviş]

26 Nisan 2017 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanarak ‘belli şartlar dahilinde’ yasal hâle gelen araçlara cam filmi taktırılması, 26 Ekim 2017 tarihinde ilgili bakanlığın yayınladığı bir yönetmelikle ‘1 yıl sonra geçerli olacak şekilde’ yeniden yasaklandı. Bir anda gündeme oturdu bu gelişme. Eylem yapan vatandaşlar görüldü. Modifiye araç tutkunları ve ‘gizem sever’ Türk halkı, bir anda cam filmi hassasiyeti ile sosyal medyayı salladı. Öyle ki, yandaş medya ‘Bir el 2019’a kadar hükümetimizle halkımızın arasını açmaya çalışıyor’ bile dedi. En mühim oyun da tabi cam filminin yeniden yasaklanmasıymış.

Zannedersiniz Rus uçağı meselesindeki tornistandan daha büyük bir tornistan! Ama bu tablonun bize anlattığı bir şeyler var. İsterseniz biraz onu konuşalım…

MAĞDURİYETLERİ ANLATSAK…

Türkiye’de vatandaşların ‘insan hakları’ denen kavrama pek kıymet vermediğini Kürtler, Aleviler ve solcular 1990’larda çok yakından tecrübe etmişti. Yaşadıkları işkenceleri, zulümleri anlattıklarında, kitlelere duyurduklarında, bir şekilde vatandaşların tepki vereceğini, seçimleri bile etkileyebileceklerini düşünmüşlerdi. Fakat yakılan Kürt köylerine, öldürülen gazeteci ve iş adamlarına, hapisteki işkencelere, mesela Hayata Dönüş Operasyonu’na rağmen vatandaşların çoğunluğunun umru değildi bu meseleler.

Şu meşhur fıkra o günlerde yaygınlaşmıştı: İyi giyimli bir avukat, Diyarbakır’da taksiye biner. Taksiciye Kürtlerin durumunu sorar. Taksici, olumlu şeyler söyler. Devletin iyiliklerinden bahseder. Sonra avukat kendisinin ‘insan hakları avukatı’ olduğunu söyleyince, taksici problemlerden bahsetmeye başlar. Avukat neden iki farklı şey söylediğini sorunca da, taksicinin cevabı durumun özetidir: ‘İlki resmi görüşümdü, ikincisi ise şahsi görüşüm.’ Bu fıkraya romanında yer veren Orhan Pamuk, kitabının girişinde şöyle bir şerh düşer: “Vatandaşlarımızın şahsi görüşleriyle resmi görüşleri arasındaki farkın derinliği devletimizin gücünün kanıtıdır.”

Vatandaşların insan hakları, ifade özgürlüğü, adil yargılama gibi konularda ‘duyarlı’ olmayışlarının bir sebebi var. Evvela Türkiye’de devlet, vatandaş karşısında çok güçlü. Buna devlet geleneği mi dersiniz, ne derseniz deyin, asker, polis ve yargı birimleri çoğunlukla vatandaşa karşı ‘birlik’ olmuş durumda. Hele ki mesele ‘terör’ davalarıysa, hiçbir tepki görmeyeceklerinin, işkence etseler bile bunun yanlarına kâr kalacağının ‘bilincinde’ hareket ediyorlar. Mesela ‘demokrat emniyet müdürü’ ve ‘asrın mağduru’ olarak yüceltilen Hanefi Avcı’ya göre Cemaat’le mücadele ‘yanlışlar’ olduğu için aslında Cemaat’ten büyük kopuşlar yaşanmıyor. Yoksa Cemaat’i terör örgütü olarak yaftalamakta bir beis yok.

ASKERİ MANTIK, HER YERİMİZE SİNMİŞ

Battlestar Galactica isimli dizide çok şahane bir tespit vardır: Uzay gemisinin askerî sorumlusu, kendisinden ‘asayiş görevi’ isteyen Başkan’a şöyle der (mealen): Askerlerle polislerin görevinin ayrılmasının bir anlamı var. Asker, devletin düşmanlarıyla uğraşır. Polisse halka hizmet eder. Eğer polisin yaptığı işi askere verirseniz, bu sefer halkımız devlet düşmanı gibi algılanır. Türkiye’deki ‘devlet geleneği’nin her dönemde, kendi halkını ‘devlet düşmanı’ belleyerek gücünü daha da pekiştirmekte olduğunu görmek için tarihçi olmaya bile lüzum yok. Yani aslında ‘yasa koruyucular’ olması gereken asker ve polisin militarist zihniyetle, yasayı ve vatandaşı değil, sadece ve sadece devleti koruduklarını görüyoruz.

Devletin vatandaş karşısındaki hesapsız gücü, bir korku ikliminin oluşmasına zemin hazırlıyor. Sadece AKP döneminde değil, daha önceki dönemlerde de polisin ve askerin mutlak gücü, vatandaşların fikrini rahatça söylemelerinin önündeki en büyük engeldi. Düşünsenize, iktidarın hoşuna gitmeyecek bir söylemi dile getirdiğinizde, devlet sizi işinizden edebiliyor, aşınızdan edebiliyor, oturduğunuz eve kadar elinizden alabiliyor. Böyle bir ortamda, hakkı savunmak isteyenlerin, hele ki yurt dışı ya da içinden ciddi destek bulamıyorlarsa, yalnızlarsa, ısrarcı olma imkânları neredeyse sıfır. Bu türlü bir korku imparatorluğunda, insanların ihtiyaçlarının bile doğru düzgün karşılanamadığı, yığınların kendi yaşamsal mücadelelerine mahkûm edildiği bir yerde, kitlelerin manipülasyona prim vermemesini beklemek, biraz fazla kaçıyor maalesef. Zira, insanlar duydukları hikâyelerin ‘öyle olmadığına’ inanmak istiyorlar. Başka türlüsü, pahalı bir uğraş. Türkiye’de pek çok haksızlık karşısında insanlar ‘dava açma’ gibi bir hakkı bile kullanamıyor, çünkü avukat tutmak, mahkeme masrafını karşılamak, hiç de hesapta olmayan bir gider kalemi. Borçla, ucu ucuna yaşayan insanlar için imkânsız bir uğraş.

‘ELİTLER’ VE DAYANIŞMA AĞLARI

Öte yandan Türkiye’de bu meseleleri gündem edebilen, sesini çıkarabilen, yurt içinde ve yurt dışında bu konularda açıklama yapacak güvene sahip insanlar genellikle belli bir ekonomik skalada yer alıyorlar. AKP iktidarının ‘elit’ diyerek aşağıladığı bu isimler, cam filmi gündeminden bir hayli uzaklar fakat daha önemli meselelerde ön plana çıkabiliyorlar. Zira işini kaybetme, hapse düşme, toplumdan tecrit edilme gibi yaptırımlara karşı durabilecek sosyo-ekonomik güvene sahipler. Bunun alternatifi ise ‘dayanışma ağları’. 1990’larda Kürtler, Aleviler ve solcular bu dayanışmayı sağlayabildikleri için uzun soluklu direnebildiler. Şimdilerde Cemaat’in ‘dik durabilmesi’nin yegâne koşulu da, aynı şekilde dayanışma. Bu sebeple iktidarın toplumu tamamen teslim almasının yolu, ‘elitleri’ ve dayanışma ağlarını çökertmekten geçiyor. Örgütlü sivil toplum diyebileceğimiz kurumlar, dernekler, vakıflar kapatılıyor. ‘Elitler’ ise ya hapse atılıyor ya da yurt dışına çıkmaları bekleniyor.

Bütün bu hengâmede ise sıradan vatandaşın özgürlük alanı kısıtlanmış oluyor. Elbette iktidara ‘yakın’ fikirleriniz varsa, sonsuz özgürlükten sarhoş olabilirsiniz. Zaten otoriter rejimler, bazıları için cehennemken, bazıları için cennet sunabildiği ölçüde yaşarlar. Ama iktidarla bir kez ters düşerseniz, geçmişteki birikimleriniz hiçbir surette sizi kurtaramaz. Cam filmi sebebiyle sokağa çıktığınızda bugün değil belki ama yarın birileri kapınızı çalabilir. Çünkü kainat boşluk kabul etmez ve bir kez özel alanınızı devlete açtınız mı, devlet gidebildiği yere kadar gitmek ister.

[İskender Derviş] 8.11.2017 [TR724]

En kırılgan beşlinin gediklisi: Türkiye [Semih Ardıç]

Türkiye ilk defa 2013 senesinde kırılgan beşli arasında telaffuz edilmişti. O güne dek yıldızı parlayanlar liginde top koşturuyordu. Yatırımcıların akıl hocası Standard&Poor’s (S&P), ABD Merkez Bankası’nın para musluğunu kısmaya başlaması halinde kimin ne kadar zorlanacağına dair bir rapor yayımlamıştı.

Raporda Türkiye, Brezilya, Hindistan, Endonezya ve Güney Afrika için ‘Kırılgan Beşli’ ifadesi kullanılmış ve doların maliyetinin artmasının beş ekonomide ağır hasarlara sebebiyet verebileceğine dikkat çekilmişti.

DİĞERLERİ ÇALIŞTI, TÜRKİYE KEMAN ÇALDI

Dört seneyi müteakip S&P yeni kırılgan ekonomileri açıkladı. Türkiye haricindeki dört devlet bu defa listede yok. Ağustos böceği ile karıncanın hikâyesi tekrar ediyor.

Onlar dolar bolluğunun bittiğini erken fark etti ve kemer sıktı. Bütçe açıklarını azalttılar, icap ettiğinde ani kur artışlarına karşı faiz silahını çektiler. İhracat ve turizm gelirlerini artırırken, kamuda tasarruf odaklı reformlara imza attılar.

Mülkiyet hakkını perçinlerken dünyanın farklı coğrafyalarından yeni yatırımlar çekmeyi başardılar. Temel hak ve hürriyetleri ihlal etmeden yolsuzluk ve rüşvete karşı hukukî mücadeleden taviz vermediler.

Damlaya damlaya göl oldu. Brezilya, Hindistan, Endonezya ve Güney Afrika 2017’nin sonuna doğru kırılganlık prangasını kırıp attı.

PARA MUSLUĞU DARALDIKÇA TÜRKİYE’NİN RİSKİ ARTIYOR

O liste ile yeni ilan edilen listenin tek müşterek noktası Türkiye maalesef. Türkiye’ye Yeni Kırılgan Beşli’de Arjantin, Pakistan, Mısır ve Katar eşlik ediyor. S&P’nin 6 Kasım 2017 tarihli raporuna göre Türkiye yeni kırılgan beşli içerisindeki en kırılgan ekonomi. Bir nevi kırılganlık listesinin gediklisi olduk.

Raporda, “Bu beş ülke de büyük cari işlemler açıkları, ulusal yatırımları karşılamak için yetersiz tasarruf oranı ortaya koyuyorlar” tespiti yapılıyor. Akabinde ufuktaki tehlikeye dikkat çekiliyor: “Bizim görüşümüze göre bu ülkeler, global malî şartlar er ya da geç sıkılaştığında en fazla risk altında olabilecek ülkeler.”

KATAR İLE YAN YANA

Türkiye ile Katar’ın Yeni Kırılgan Beşli’nin ikisini teşkil etmesi calib-i dikkat. Haziran ayından beri Körfez’de malî ve siyasî tecride maruz bırakılan Katar’ın bankaları nakit sıkıntısı çekiyordu. Merkez Bankası rezervleri günden güne eriyor.

Ablukaya kadar zenginliği konuşulan Katar da birkaç ayda Türkiye gibi döviz şoklarına karşı zayıf düştü. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın tecrite kadar iki ayda bir ziyaret ettiği Katar’ın nakit darboğazına düşmesi sıradan bir hâdise değildir. Ablukanın Katar kadar Erdoğan’ı hedef aldığı alenen ifade edilmese de bu husus perde arkasında hâlâ konuşuluyor.

Dünyanın seyrini okumaktan aciz liderlerin devleti ne hale düşürdüğünü S&P raporu bir kere daha ortaya koydu. Katar Emiri Şeyh Temim ile Reis-i Cumhur Erdoğan’ın yakınlığı Katar’ı da aşağı çekmiş anlaşılan.

KRİTİK EŞİK: 2013

Erdoğan 17/25 Aralık 2013’ten bu yana yolsuzluk dosyalarını kapatmak için mütemadiyen birilerini düşman ilan ediyor. Hukuk ve demokraside Türkiye’yi askerî darbe dönemlerinin bile gerisine götürüyor. Gazeteciler, yazarlar, avukatlar, öğretmenler, polisler, hâkim ve savcılar, ev hanımları, iş adamaları hapse atılıyor. Erdoğan’ın Yeni Türkiye’si yasak ve baskılarla medenî dünyadan hızla uzaklaşıyor.

İnsanlığa karşı işlenen suçların üzerini, “Üst akıl bizi yok etmek istiyor.” hezeyanı ile örtmeye çalışıyorlar. Türkiye’nin Katar, Arjantin, Pakistan ve Mısır ile beraber zikredilmesine Ankara’nın verdiği cevap hatadan ders alınmadığını gösteriyor.

ERDOĞAN’IN MÜŞAVİRİ S&P’Yİ HEDEF ALDI

Erdoğan’ın müşavirlerinden Bülent Gedikli, artık aşina olduğumuz kalıplarla S&P’yi Türkiye ekonomisi üzerinde ameliyat yapmaya kalkmakla itham etti: “Hemen speküle edip ortalığı bulandırmayın. Aynı zamanda bazı çevreler istatistikleri şaibeli hale getirmeye çalışıyor, sanal olumluluk üretiyorlar vs diye. Sanal olumluluk ya da üretilmiş rakamlarla küresel piyasa algısını yönetenlerin hangi ülkeler olduğu bellidir. Türkiye ekonomisine, siyasetine ameliyata müsaade etmeyeceğiz. Bu süreçte ‘Kredi kuruluşlarına laf etme’ diyenler de hem ekonomi bilgisinin hem millî duygularının eksikliğinden kaynaklı hezeyanlarıdır.”

S&P’nin Türkiye’nin kredi notunu ‘yatırıma değer’ seviyeye çıkardığında aynı Gedikli, AKP’nin ekonomide ne kadar başarılı olduğunu ispat sadedinde bu kuruluşların ne kadar kıymetli ve muteber olduğunu uzun uzun anlatıyordu. Ne vakit devran tersine döndü ve hataları yüzlerine vurulmaya başlandı o vakit gömdükleri baltaları çıkardılar.

ÖKÜZ ÖLDÜ, ORTAKLIK BOZULDU

İktidar varsın rahatsız olsun. İkaz edici raporları hazırlayanlara teşekkür bile etmeliyiz. 2013’te verilen mesajı idrak edebilseydik bugün kırılganlar içinde en kırılganı olmazdık. Yarın geç olabilir. Ne kadar erken müdahale edilirse tahribat kadar azaltılabilir.

Ekonominin hali ortada değil mi? Türk Lirası’nın bir ayda 40 kuruştan fazla erimesi tamamen dünya çapında bir komplonun parçası mı? Yatırımcılara vazifeleri icabı, Türkiye’yi tavsiye ederken iyi, “Aman dikkat edin, ekonomi iyiye gitmiyor.” dediklerinde kötü öyle mi? Hiç sırtlarından indirmeyecekler ki sizleri memnun edebilsinler…

İktidarın aymazlığı ekonomide lüzumlu tedbirleri geciktiriyor ve bunun vatandaşa maliyeti katlanıyor.

S&P’nin raporunda dikkat çektiği riskleri hafife almaya gelmez. Bilakis hafife alan yanar!

Haddi zatında kimsenin kimseyi ameliyat ettiği yok!

[Semih Ardıç] 8.11.2017 [TR724]

İbretlik akıbete doğru [Naci Karadağ]

Haber şöyle diyor: “Teröristler sınırı geçerken yakalandı…”

Eminim bu haber başlığını kısa süre, örneğin iki yıl önce okumuş olsak, “Ağır silahlı PKK militanlarının dağlardan geçerken çatışmaya girdiğini” zannederdik.

Ama artık öyle olmuyor.

Ergenekon yapısı, emrine kul ettiği AKP medyası ve kitlesiyle beraber Cemaati şeytanlaştırmayı başardığı için (tabii burada Recep Tayyip Erdoğan’ın eşsiz başarısını teslim etmek lazım) terörist denilince aklımıza artık silahlı militanlar gelmiyor.

Peki, kim bu teröristler?

Yine haberden okuyoruz…

“Yakalanan teröristlerin arasında kadın ve çocuklar olduğu bildirildi. 5 teröristin öğretmen, üç kişinin doktor, iki kişinin ise akademisyen olduğu ifade edildi.”

Akıbet ise malum; hepsi cezaevine, kadın, çoluk çocuk fark etmiyor Erge-AKP yargısı için…

İşkence artık sıradan vakıa.

SORSAN HEPSİ ALLAH’TAN KORKARLAR!

Her fırsatta Allah, din, iman diyenlerin nefretleri o kadar büyük ki, hamile kadınlara, bebelere acımadan işkence ediyor, üç kişilik koğuşta on kişi, 7 kişilik koğuşta kırk kişi zorla esir tutuluyor.

Bunlara sorsan hepsi Allah’tan korkarlar…

Reislerinden korkuyorlar bir tek oysa!

Reisleri de her ne hikmetse Ergenekon korkusuyla nefretini bulamaç etmiş muazzam bir bitmeyen kin üretmiş, kaşıkladıkça kaşıklıyor.

Trolleriyle, vekilleriyle, bürokratlarıyla (bazen üçü bir arada oluyor, trole ayrı, vekile ayrı, belediye başkanına ayrı vakitleri olmuyor) görünüşte acayip merhametliler, acayip mağdurlar. Reisleri üç beş ay hapiste yatmıştı (Gerçi o kısım da bizzat arkadaşının ifadesiyle o kısım da şüpheli ama) hala mağdur edebiyatı yapmaya devam ediyor.

Hepsinin çocuk sevgisi muazzam… Görüntüde öyle, cami önlerine gidip bilmem nerede zulüm gören Müslümanlar için her türlü şovu yapmaktan geri durmuyorlar ama burunlarının dibindeki yaşanan soykırımı bırakınız görmeyi, yapmaktan zevk alır hale gelmiş durumdalar.

80’i aşkın yaşıyla tuvalet ihtiyacı bile göremeyen yaşlı dedeyi terörist diye hapse atmayı Müslümanlıklarına yedirebilen geniş mideli tuhaf bir siyasal dinci tayfa var bugün iktidarda. Kendilerinden geçmiş, dört koldan çengi avuçluyorlar devletin tüm imkanlarını, semirdikçe semiriyorlar.

Patlayacak kıvama gelenleri ise tehditle filan görevden alıp sofraya yenilerini davet ediyorlar.

‘SUÇLU DİYEMEYİZ DAHA HATİCE HANIM’A…’

Beğenin ya da eleştirin çok önemli değil; bunların kanalında Müge Anlı isimli bir bayan var. Epey popüler bir program yapıyor. Polisin görevini yerine getiriyor adeta. Katilleri ortaya çıkarıyor, kayıpları buluyor, dolandırıcıları canlı yayında derdest ediyor.

Bugünlerde Sakarya’da yaşanan bir cinayeti işliyor Müge Anlı.

Genç bir adamın ölümünü konuşuyorlar günlerdir.

Enteresan bir şekilde yol kenarında darp edilmiş şekilde cesedi bulunan Uğur isimli bir adamın ailesi çıkıyor yayına günlerdir.

İddialar havada uçuşuyor.

İki çocuklu Uğur’un uyuşturucu kullandığını, kendisine işkence yaptığını söylüyor eşi.

Uğur’un annesi ise gelininin uyuşturucu bağımlısı olduğunu ve başka evli erkekle ilişkisi olduğunu söylüyor.

Enteresandır Hatice Hanım da reddetmiyor bu iddiaları.

Cinayet suçlamasıyla yargılanıyor kadın. Kocasını öldürme suçundan.

Hapishanelerde yer olmadığından olsa gerek, ev hapsinde duruşmalarını bekliyor genç kadın.

Müge Anlı şöyle bir şey dedi önceki gün:

“Gerçi daha suçlu diyemeyiz Hatice Hanım’a ve iki küçük bebeği olduğu için tutuklu olarak yargılanmıyor ev hepsinde tutuluyor…”

Ne kadar merhametli bir devletimiz var değil mi?

‘YA SABIR’…

Kocasını öldürmekle suçlanan kadın evinde duruşmasını beklerken, kermeste börek satan teyzeyi, yeni doğum yapmış öğretmeni, üstelik hayatlarında tek bir suça bulaşmamış insanları aylarca hapiste, neyle suçlandıklarını bilmeden içeri atıyor, işkence yapıyor, bebekleri öldürüyor AKP iktidarı ve Ergenekon yargısı.

Sorsan hepsi insan, hepsi Müslüman…

Şimdi başka şey söyleyesi geliyor insanın ama “ya sabır” diyor mazlumlar gibi.

Bu karanlık çağ ne zaman biter bilmiyorum ama Gayretullah’a ulaşıyor bu ahlar. Fena bir akıbet bekliyor, bu zulmü kurgulayanları, uygulayanları ve sesini çıkarmayanları…

Hem de çok fena…

[Naci Karadağ] 8.11.2017 [TR724]

Kara paraya affın sırrı: Paradise Papers! [Erhan Başyurt]

Çok sayıda politikacı ve iş insanının, off-shore hizmet sağlayıcıları Appleby ve Asiaciti ile gizli ilişkilerini ifşa eden Paradise Papers’ın yayınlanmaya başlaması, dünya genelinde gündem oldu.

Paradise Papers, 13,4 milyon belgeden oluşuyor.

Farklı ülkelerden 67 medya kuruluşu ve 382 gazeteci, uzman gönüllüler desteğinde bir yılı aşkın süredir belgeleri ve ilişkiler ağını inceliyor.

Bu gönüllü işbirliğinin, siyasi baskıları göğüslemek, bilginin yayılmasının önlenmesini engellemek, belgelerin çokluğundan dolayı ortaklaşa altından kalkmak gibi amaçları bulunuyor.

***

Ortak çalışmanın Türkiye ayağında Cumhuriyet Gazetesi yer alıyor.

Cumhuriyet’in verdiği haberlere göre, Paradise Papers skandalında Başbakan Binali Yıldırım’ın oğulları Erkam Yıldırım ve Bülent Yıldırım’ın Malta’da kurdukları şirketler de çıktı.

‘Malta’da Başbakan Binali Yıldırım’ın oğulları, dayısı ve yeğeniyle bağlantılı olan toplam sekiz şirket bulunuyor. Bu şirketlerden ikisine ise Ulaştırma Bakanlığı’ndan aldığı ihalelerle bilinen Salih Zeki Çakır ortak…

Malta’da Binali Yıldırım’ın oğullarının 5, dayısının 2, yeğeninin yöneticisi olduğu 4 şirket bulunuyor. Yıldırım’ın oğulları Bülent ve Erkam’ın Malta’daki şirketleri: Hawke Bay Marine Co Ltd., Black Eagle Marine Co Ltd., South Seas Shipping N.V., Dertel Shipping Limited ve Nova Warrior Limited…’

Bu bilgiyi daha da ilginç kılan, Başbakan Binali Yıldırım’ın kendi resmi Twitter hesabından Cumhurbaşkanı Erdoğan dışında sadece Malta Başbakanı’nı takip ediyor olması.

Yani Başbakan’ın oğullarının ve yakınlarının ticari ilişkilerinden habersiz olması ihtimali sıfır…

***

Cumhuriyet Gazetesi’nin ikinci gün haberine göre Türkiye’den 93 isim ve firma Paradise Papers skandalında adı geçiyor. Yani vergi kaçırmak Malta’da firma kurmuşlar…

Listede yer alan bir diğer siyasi Enerji Bakanı Berat Albayrak ve Serhat Albayrak.

Haberde şu çarpıcı detaylara yer veriliyor:

‘Paradise Papers’ta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın ağabeyi Serhat Albayrak’ın da ismi geçiyor. Serhat Albayrak, belgelere göre Malta’da bir off-shore şirketle bağlantılı görünüyor…

Aynı dönemde Çalık Holding’de genel müdürlük görevini 2007 yılına kadar Serhat Albayrak, daha sonra Berat Albayrak üstleniyordu…’

***

Cumhuriyet’in haberinde yer alan bir ilginç detay da, Ocak 2006’dan beri vergi cennetlerinden yapılan ticari işlemlerde yüzde 30 stopaj alınmasına karar verildiği halde, hükümetin uyum yasalarını çıkarmayarak bugüne kadar uygulamayı engellediği yönünde…

Ortaya saçılan bilgiler çok çarpıcı. Hükümetin başı, bakanlar ve yandaş iş adamları ‘milli araba’, ‘yerli üretim’ gibi popülizm yaparken, ülkeden vergi kaçırmışlar.

Hoş, yandaşın vergi kaçırmayanının da borcunu ödemeyerek, pazarlık usulü af aldığı ortaya çıkmıştı!

Ortaya saçılan bilgiler, iktidarın son yıllarda art arda neden ‘kara paraya af’ çıkardığını da izah ediyor.

Kara para ve kaynağı belirsiz paraya iki de bir kapıların sonuna kadar açılması meğer yurt dışına kaçırdıkları, vergiden ve denetimden uzaklaştırdıkları paraları ‘aklamak’ ve yeniden ülkeye sokmak içinmiş!

***

Çok daha vahim olanı, kendileri ülkeden para vergi kaçırıp, iki de bir mali af ile kirli parayı ülkeye sokarken, tek kuruş vergi kaçırmamış, tüm yatırımlarını ülkesinde yapmış şirketlere ‘kara para’ veya ‘vergi kaçırmak’ iftirasıyla el koyuyorlar.

Paradise Papers sadece bir siyasi skandalı ortaya çıkarmıyor, iki yüzlü popülist politikacıların ülkeyi nasıl talan ettiklerini de ortaya koyuyor!

[Erhan Başyurt] 8.11.2017 [TR724]

Ronaldo yorgun! [Efe Yiğit]

Cristiano Ronaldo, dünya futbolunun Lionel Messi ile birlikte iki süper starından biri. 2003’te Manchester United’a transfer olduktan bu yana adı manşetlerden inmiyor. 2009’dan bu yana ise Messi ile dünyanın en iyi futbolcusu olma yarışı veriyor. Ancak şimdilerde alışık olmadığımız bir Cristiano Ronaldo var sahalarda.

Geçen sezon fırtına gibi esen Real Madrid, bu sezon beklenen sonuçları bir türlü alamıyor. La Liga’da lider Barcelona’nın tam 8 puan gerisindeler. Benzer durum Şampiyonlar Ligi için de geçerli. Tottenham’la sahasında 1-1 berabere kaldıktan sonra deplasmanda İngiliz ekibine 3-1 yenilip, grupta 7 puanla ikinci sırayı alabildi. Ne La Liga’daki durumu ne de Şampiyonlar Ligi’ndeki sıralaması Real Madrid’in klasına yakışmıyor. Özellikle sahasında aldığı başarısız sonuçlarla taraftarlarına hayal kırıklığı yaşattı. Real Madrid’in bu düşüşünde Ronaldo’nun etkisi oldukça büyük.

ETTEN KEMİKTEN BİR İNSAN NETİCEDE

2009’da 95 milyon Euro bonservis ücretiyle Manchester United’dan Real Madrid’e gelen Ronaldo, hep üst düzey performans gösterdi. 90 dakika boyunca sahada rakipleriyle mücadele etti. Tekme yedi yılmadı. Karşısındaki defans oyuncusu kim olursa olsun ekarte etmeyi bildi. Dünyanın en iyi kalecilerini çaresiz bıraktı. Real Madrid taraftarı sahada Ronaldo olduğu müddetçe hep rahattı. Skordan yana endişesi hiç olmadı. Ama Ronaldo da etten kemikten bir insan. Bu ağır tempoya vücudunun daha ne kadar dayanacağı bilinmezdi. Formunu korumak için sürekli çalışsa da, her bedenin bir kritik eşiği olduğunu herkese göstermiş oldu. Bu sezon, bu kritik eşiğin geçilmiş olabileceğinin habercisi.

La Liga’da 11 hafta geride kalırken, Ronaldo ligde sadece 1 gol atabildi. Ligin ilk 4 haftasında kırmızı kart cezasından dolayı oynamadı ama sahne aldığı 7 maçta 1 gol atmak, Ronaldo klasında bir oyuncu için hayal kırıklığı sayılabilir. Real Madrid geçen hafta Las Palmas’ı 3-0 yenerken, gol atanlar arasında yine Ronaldo yoktu. Ligde sadece Getafe’ye gol atan Ronaldo, Avrupa’nın 5 büyük liginde yakaladığı pozisyonları gole çevirme konusunda en düşük ortalamaya sahip isimlerden biri. Tam 48 fırsat yakalayan Ronaldo bunun sadece birinde topu kale çizgisinden geçirmeyi başardı. Örneğin Monaco’nun Kolombiyalı yıldızı Radamel Falcao yakaladığı 26 pozisyonun 13’ünü gole çevirirken, yüzde 50’lik bir oran yakaladı.

BİR SEZONDA 67 MAÇ OYNADI

32 yaşındaki Ronaldo son yıllarda tatil yapma imkânı bulamadan sezona başladı desek yeridir. 2013-14 sezonunda Real Madrid formasıyla lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’nde 50 maça çıkan Ronaldo 53 gole imza attı. Aynı sezon içinde Portekiz milli takımıyla hazırlık, eleme ve Dünya Kupası maçlarında 17 kez sahaya çıktı. Yani bir sezonda toplamda 67 maça çıkmış oldu. 40 maça çıkan oyuncuların ‘yoğun bir sezon’ geçirdiğini düşündüklerini biliyoruz.

2014-15 sezonu Ronaldo’nun kısmen az maç oynadığı bir yıl oldu. Zira Avrupa ve Dünya Kupası’nın olmadığı bir sezondu. Real Madrid formasıyla 51 maça çıkan Ronaldo 59 gol atıyordu. Portekiz formasını ise 4 maçta giyiyordu. Az forma giydi dediğimiz sezonu 55 maçla tamamladı.

ORTALAMASI 50 MAÇ

2015-16 sezonunda Ronaldo, Real Madrid’le 50 maçta sahaya çıkıp 55 gol attı. Özellikle Şampiyonlar Ligi’nde 12 maçta 16 gole imza atarak kırılması zor bir rekorun sahibi oldu. Aynı sezon içinde Portekiz milli takımıyla 16 maçta sahadaydı. Avrupa Şampiyonası yılı olduğu için Ronaldo lig bitince tatile çıkma yerine milli takım kampına katıldı. Portekiz, tarihinde ilk kez Euro 2016’da şampiyonluğa ulaşırken başrolde yine Ronaldo vardı. Fransa karşısındaki final maçında Ronaldo ilk sinyali verdi. Yıldız oyuncu gözyaşları içinde maçın daha başlarında sahadan sedyeyle taşınmak zorunda kaldı.

Sakatlığından dolayı 2016-17 sezonunun ilk iki maçında yer almayan Ronaldo, teknik patron Zidane’ın zaman zaman dinlendirmesiyle ligde 29 maçta forma giydi. Tüm sezon boyunca ise toplam 45 maçta sahaya çıkıp, 38 gole ulaştı. Dinlenerek ve vücudunun dengesini gözeterek bir sezon geçirmişti. Ancak sezon bitiminde dinlenmek yerine milli takım ile Konfederasyon Kupası’na katılacaktı.

LİGDE KAYIP AMA KUPALARDA ‘ESKİ RONALDO’

Barcelona ile oynanan Süper Kupa finalinin ilk maçında gördüğü kırmızı karttan dolayı ligin ilk 4 maçında sahne alamayan Ronaldo, bu sezon şu ana kadar 12 maçta oynadı. Ligde 7 maçta 1 gol atmasına karşılık, Şampiyonlar Ligi’nde 4 maçta 6 gol attı. Portekiz milli takımını Rusya 2018’e taşıyan isim oldu. Grup elemelerinde 9 maçta attığı 15 golle başarının tartışmasız mimarı oldu.

Ronaldo artık 32 yaşında ve buna rağmen yoğun bir maç trafiği içinde. Belki de vücudu pes etme noktasına geldi. Gözlerimiz artık yavaş yavaş yeni Ronaldo’ya alışsa iyi olur!

[Efe Yiğit] 8.11.2017 [TR724]