BM'de Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı rüzgârı

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV), 75'inci Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu çerçevesinde 2 gün süren bir konferans düzenledi. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi tartıştığı bir dönemde GYV, kadın haklarını öne çıkaran önemli bir etkinliğe imza attı.

SAMANYOLUHABER- Birleşmiş Milletler (BM) sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin üç ayrı panelde tartışıldığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV) konferansında uzmanlar “Kadının Konumunun Güçlendirilmesi ve Fırsat Eşitliği’, "Barış Adalet ve Güçlü Kurumlar" ve "Koronavirüs Salgınından Çıkarılan Dersler Işığında Sosyal ve Ekonomik Kalkınma Hedeflerinin Dönüşümü” ve “Covid-19 salgınında Türkiye’deki mahkumlarına tanınmayan hak ihlalleri” başlıklı konuları müzakere etti.

"Dünyamızı dönüştürmek: Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine Doğru Beş Yıllık Aksiyon" temalı konferansa 24 ülkeden 35 sivil toplum örgütü destek verdi. 

İlk günkü panelin açılış konuşmasını yapan eski Avustralya Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Bob Carr, küresel ısınma, barış ve adalet gibi güçlü kurumların olduğu bir dünya oluşturmanın zorluğunu anlattı. 

"GÜVENLİ KURUMLAR TEŞKİL ETMELİYİZ"

Eski diplomat Carr, iklim değişikliğinin büyük bir mesele olduğunu, ancak barış, güvenli ve dirençli kurumlar oluşturmanın daha büyük bir problem olduğuna dikkati çekti. 

Prof. Carr, “İnsanların hükûmetlerden bağımsız hareket edebilecekleri ve eleştirilerde bulunabilecekleri, bilgi arayabilecekleri ve hakları için savaşabileceklerini düşündüğümüz sivil alanda trajik bir şekilde geri çekilmesine şahit olduk.” dedi. 

İnsanların özgürlük sınırlarının ve ifade etme özgürlüklerinin kısıtlandığına dikkat çeken eski Dışişleri Bakanı, dünya liderlerinin siyasi muhalifliği ve çoğulculuk normlarını garanti altına alarak, başkalarının görüşlerine saygı duyabileceği muhalif fikirlere sahip oldukları için insanlara zulmetmeyerek bu tür zorlukları çözebileceklerini öne sürdü.

Özellikle gazetecilerin, muhabirlerin ve insan hakları savunucularının kamusal bilgilere erişmesinin önemine vurgu yapan Prof. Dr. Carr, birçok gazetecinin ve insanların sadece bilgiye erişim elde etme özgürlüğünü kaybederek hapishaneye konduğunu söyledi. 

İnsan hakları savunucularının adalet ve eşitlik için savaşa devam etmeleri için kamuoyunun desteğine ihtiyacı olduğunu belirten eski Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Carr, "Üye devletler (BM), ulusal insan hakları örgütleri ve sivil toplum, barışçıl, adil ve güçlü kurumlar yaratmak için insan haklarının entegrasyonu hakkında tekrar gündem yapmaları gerekir." dedi. 

TÜRKİYE’DE MAHKÛMLARIN HAKLARI KORUNAMIYOR
 
İngiltere merkezli  İnsan Hakları Dayanışması'ndan (HRS) insan hakları uzmanı Burak Haylamaz, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını döneminde Türkiye’deki hapishanelerde gerekli önlemlerin alınmadığını anlattı. 

Haylamaz, İstanbul'daki Silivri cezaevinde ve ülke genelindeki bütün cezaevlerinde resmi olarak doğrulanmış Covid-19 vakaları ile ilgili bilgi paylaşımında bulundu. Türkiye’de mahkûm haklarının korunamadığını savunan Haylamaz, "Mahkûmların çoğu, virüsün yayılmasını da hızlandıran aşırı kalabalık nüfustan muzdarip." diye konuştu. 

Jamaika Planlama Enstitüsü Genel Müdürü Dr. Wayne Henry, COVID-19 ve ötesi konulu panelde yaptığı konuşmada ülkesinin kalkınma hedeflerini aktardı. 

Dr. Henry, Vizyon 2030 hedeflerinin, planlama, koordinasyon, ortaklık, kapasite geliştirme, veri, istatistikler, iletişim ve savunuculuk gibi stratejik önceliklerinin Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine Doğru (SDG) hedefleri ile uyumlu hale getirdiklerini söyledi. 

Dr. Henry “COVID-19 salgını nedeniyle Jamaika’nın insan sermayesi gelişimi, makroekonomik istikrar ve yönetişimde elde edilen performans ve kazanımlarla karışık sonuçlar aldığına” dikkat çekti. 

Dr. Henry kapanış konuşmasında, Covid-19'un küresel sistemlerde ve yapılarda tehdit oluşturduğunu değindi. Salgın nedeniyle Jamaika ekonomisinin yüzde 10 oranında küçüleceğini belirten Dr. Henry kamu sağlığı ve hayatta kalma gibi endişelerin nüfus üzerinde farklı kırılganlıkları artırdığını vurguladı. 
 
BM’DEKİ DEĞİŞİKLİK TÜM DÜNYAYA İLHAM VERDİ 

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mehmet Kılıç panelde yaptığı konuşmada, “Kadınların güçlendirilmesi ve cinsiyet eşitliği sadece kadın haklarına vurgu yapan tekil bir konu olmadığını, aksine, kadın haklarını teşvik etmenin, korumanın, barışçıl- kapsayıcı toplumlar oluşturarak ve sosyo-ekonomik kalkınmaya katkıda bulunduğunu” ifade etti. 

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Birleşmiş Milletleri üst düzey yönetici kademelerinde yüzde 50/50 kadın ve erkek temsiliyle cinsiyet eşitliği politikasına atıfta bulunan Kılıç, “Bu politika cinsiyet eşitliği ve insani eşitliğini bir öncelik haline getirdi. Üst düzey liderlikteki bu politika değişikliği, dünya çapında milyonlarca kadın ve kıza ilham verdi.” şeklinde konuştu. 

KADINLARIN SPOR FAALİYETLERİNE KATILMASI ÇOK ÖNEMLİ
 
ABD Kadın Ulusal Basketbol Birliği'nin (WNBA) eski Başkanı Donna Orender, Covid-19 salgının dünyayı tam anlamıyla alt üst ettiğini belirtti. Profesyonel sporcu “Pandemi, ortak çabalara rağmen kadın ve kızları orantısız bir şekilde olumsuz etkilemeye devam ediyor.” dedi.
 
Orender “Kadınların güçlendirilmesi, cinsiyet eşitliği, sosyal adalet ve herkes için eşitlik” argümanlarını savunan Yüksek Mahkeme eski üyesi Ruth Bader Ginsbery' nin yakın zamanda kaybedilmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi. 


GYV'nin BM Genel Kurulu çerçevesinde düzenlediği sanal konferansta önemli tespitlerde bulunuldu.

Daha sağlıklı bir yaşam ve insanın kendine güvenmesi açısında kadınların bütün spor faaliyetlerine ulaşabilmesinin önemine dikkati çeken Orender, “Sporun gücü küçümsenmemelidir çünkü spor kurumları güçlendirir, ulusları yoksulluk ve açlıktan uzaklaştırır, barışı, uyumu ve etkileşim ve iletişim için en büyük uluslararası dillerden biri olarak farklı kültürlerin anlaşılmasını kolaylaştırır. Kızlara sporun gücüyle olasılıkların kilidini açma, rekabet etme ve başarılı olma şansı verilirse, güçlü aileler, kurumlar ve topluluklar inşa etmede lider ve değişim aracıları olabilirler.” ifadelerini kullandı. 

Orender, sporun kızların ve kadınların hayatının gidişatını değiştirdiği, atletik ve ticari başarı arasında güçlü bir bağlantı olduğunu savundu.

PEKİN DEKLARASYONU’NA DİKKAT ÇEKİLDİ 

Kadının Statüsü Komitesi Derneği Başkanı (CSW) Houry Geudelekian, 1995’te Pekin’de imzalanan Pekin Deklarasyonu’nun tekrar gözden geçirilmesi gerektiğinden bahsetti. 

Geudelekian, son 25 yıldır cinsiyet eşitliliği için güçlü bir belge olan Pekin Eylem Platformu’nu uyguladıklarını ama hükümletleri bu konuda sorumlu tutma açısından nasıl bir sonuç vereceği hakkında bilgilerinin olmadığını ifade etti.
 
Erken evliliğin herhangi bir toplum üzerinde olumsuz etkileri olduğuna vurgu yapan Geudelekian, “Kızları eğitimden uzaklaştırdığınızda ve onların sesini kısmaya çalıştığınızda o toplumun gücünü ellerinden almış olursunuz.” şeklinde konuştu.

Geudelekian, kadın ve kızlardan vazgeçerek insanlığın gözden çıkarılmaması gerektiği çağrısında bulundu. 

Ulusal İnsan Hakları Komisyonu (NEPAL) Üye Komiseri Mohna Ansari, politika yaparken cinsiyet perspektifleri ve kadın liderliği hakkında konuştu. 

Ansari, “Nepal'in kadın hakları, cinsiyet eşitliği ve sosyal ortama dahil edilmesi alanlarında kayda değer bir ilerleme kaydettiğini görebiliyorum. Bununla birlikte, köklü ataerkil normlar ve uygulamalar, kadınların eşitlik, kendine güven ve bağımsızlık haklarını zayıflatmaya devam ediyor.” dedi.

Panelin bir diğer konuşmacısı İngiltere’deki Essex Üniversitesi emekli Prof. Diane Elson, Covid-19 salgını döneminde ön saflardaki sağlık çalışanlarının çoğunluğunun kadınlardan oluştuğunu belirtti. 

Salgın döneminde kadınların erkeklere göre daha fazla çalıştığını savunan Prof.Dr Elson, “Kadınlar ayrıca evde bakımın çoğunu üstlenirler. Kadınların ücretsiz bakım işleri, okulların kapanması ve yaşlıların artan ihtiyaçlarının bir sonucu olarak önemli ölçüde artmıştır.” şeklinde konuştu.

İnternet alışveriş devi Amazon’un Yapay Zeka Etiği Uzmanı Diya K. Wynn, eğitim ve teknolojiye erişimin sosyo-kültürel normları  ve ataerkil yapılarda kadınların güçlendirilmesi ve cinsiyet eşitliği açısından kritik bir öneme sahip olduğunu söyledi. 

Wynn, “Pekin Deklarasyonu ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinde benimsenen dünya çapında kadınların güçlendirilmesi için cinsiyet eşitliği ve sosyal adaleti sağlamak için kadınlara karşı engellerin kaldırılması gerektiğini” vurguladı. 

ÖDÜLLER SAHİPLERİNİ BULDU 

BM Genel Kurulu kapsamında düzenlenen konferans çerçevesinde bir de ödül töreni düzenlendi. Sürdürülebilir kalkınma ve barış çabalarına katkıda bulunan kişi ve kurumlar sanal bir törenle onurlandırıldı. 

Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin Öncüleri Ödül’lerinde "Kenya'dan Acad İnterfaith Kenya-Swiss-Turk Curatorium Bamboo-Equator Africa" isimli kurumun hazırladığı ve iklim değişikliğini anlatan “Viktorya Gölünü Kurtaralım ve Toksik Atımı Durduralım” projesi birinci oldu.

İkincilik ödülünü Kanada’dan Green Hope Foundation kurumunun “Değişim Yaratanlar Gençler ile Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini Yerelleştirilmesi” projesi aldı.

Üçüncülük ödülünü, Güney Afrika'dan Turquoise Harmony Enstitüsü'nün "Mülteciler için Dil Kursları ile Entegrasyon" projesi aldı.

Kamukunji Toplum Barış Ağı (KACPEN) 'nin "Şiddet İçeren Aşırıcılığı Önleme ve Mücadele Etme" projesi, küresel zorluklara yaratıcı çözümler bulduğu için İnovasyon Ödülü'nü kazandı.

Kenya Tunu Futbol Vakfı'nın projesi "Tunu Futbol Kulübü", gençleri spor yoluyla güçlendirerek Küresel hedefleri uyguladığı için Kapsam Ödülü'nü kazandı.

Çin (Hong Kong) tan katılan EMIC Kültür Birliği'nin “Kültür Koruma Temelli Entegre Kalkınma” projesi, topluma katkıda bulunmak ve kültürel mirası korumak için Etki Ödülü'nü aldı.

ABD, Endonezya, Timor-Leste'den 100 Millik Açlık Yürüyüşü projesi, Kenya'dan İnsanlık Elçileri projesi ve 240 Milyon Nilotu Kirlenmiş Balık ve Göl Kaynaklı Hastalıklardan Önleme projesi, geçim kaynaklarında fark oluşturduğu ve dünyanın diğer bölgelerine transfer edilebilir projeler hazırladığı için Değişim Yapanlar ödülünü kazandı.

Birinci olan proje 1.000 dolar, ikinci proje 750 dolar ve üçüncü proje 500 dolar para ödülünü almaya hak kazandı.

29.9.2020 [Samanyolu Haber]

Anne babası tutuklanan hasta Bahar bebek yemiyor, uyumuyor, sürekli ağlıyor

Anne ve babaları iki gün önce tutuklanan 14 aylık Bahar Hüma ve 3 yaşındaki Vildan Nazlı, yaşlı nine dedelerinin yanında kalıyor. Gelişim geriliği yaşayan Bahar Hüma, anne sütünden başka bir şeyle beslenmiyor. Annesi karantina koğuşunda olduğu için emzirmesine de müsaade edilmeyen Bahar Hüma, dışarıda hiçbir şey yemiyor, sürekli ağlıyor ve uyku uyumuyor. Amcası ise “Çok zor durumdayız, ne yapacağımızı şaşırdık” diyor.

24 Eylül’de gözaltına alınan Sultan Ataş ve İbrahim Ataş çifti, çıkartıldıkları Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklanarak cezaevinde gönderildi. Çocuklarıyla adliye koridorunda vedalaşan çiftten İbrahim Ataş Silivri, Sultan Ataş ise Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderildi.

İbrahim ve Sultan Ataş çifti

Kronos'tan Yavuz Genç'in haberine göre çiftin geride kalan küçük çocukları ise anne babalarını arıyor. Özellikle 14 aylık Bahar Hüma, gelişim geriliği nedeniyle 6-7 aylık bebek formunda. Anne sütünden başka gıda almayan Bahar Hüma, anne babasının arandığı dönemde neredeyse hiç dışarı çıkmadığı için insanlara ve dış dünyaya yabancı, bu yüzden tedirginlik hissediyor, sürekli ağlıyor. Ek gıda almak istemeyen Bahar Hüma bebek, uyumakta da zorlanıyor. Sürekli ağlayan bebeğe bakan astım ve tansiyon hastası nine ve dede ise çaresiz durumda.

EMZİRMEYE İZİN ÇIKMADI

14 aylık Bahar Hüma, dün Bakırköy Cezaevi’ne annesinin sütünü emmesi için götürüldü ancak anne Sultan Ataş covid-19 nedeniyle karantina koğuşunda olduğu gerekçesiyle emzirmeye izin verilmedi. Savcılığa başvuran aile, izin alamadı. Bebek, cezaevi kapısından döndü. Daha sonra aileyi arayan cezaevi yönetimi, hiçbir emzirme dönemindeki çocuğa müsaade edilmediğini belirterek, eğer isterlerse bebeğe covid-19 testi yapılarak karantina koğuşuna annesinin yanına alınabileceği söylendi. Ancak aile, hem cezaevi şartları hem de karantina koğuşunun gelişim geriliği yaşayan bebeğe uygun olmayacağını düşünerek bu öneriyi de kabul edemedi. Cezaevi yetkilileri de “Karantina koğuşu olduğu için hastalık kapabilir” dedi. 14 aylık olmasına rağmen 6-7 aylık bebek formunda olan Bahar Hüma için endişelenen aile, çocuğu alıp eve dönmek durumunda kaldı.

NİNE ASTIM, DEDE TANSİYON HASTASI

Bahar Hüma ve Vildan Nazlı, yaşlı dede ve babaannelerinin yanına bırakıldı. Babaanne astım hastası, dede ise tansiyon hastası. Bir şey yemeye, sürekli ağlayan ve uyumakta da zorlanan Bahar Hüma’ya bakmakta zorlanan yaşlı çift, gelinlerinin adli kontrol şartı, ev hapsi veya elektronik kelepçe ile serbest bırakılmasını istiyor.


“MAMA YA DA TAKVİYE GIDA KABUL ETMİYOR”

Çocukların son durumunu Kronos’a anlatan amca İsmail Ataş, özellikle 14 aylık Bahar Hüma’nın çok zorlandığını anlatıyor. Ağabeyi ve yengesinin saklandıkları dönemde bebeğin dışarı neredeyse hiç çıkmadığını, diğer insanlarla temas etmediğini, gelişim geriliği nedeniyle 6-7 aylık bebek durumunda olduğunu kaydeden amca Ataş, “Dışarıya çok çıkmadı, gelişim geriliği var. 14 aylık ama herhangi bir mama, takviye gıda kabul etmiyor. Sadece anne sütüyle besleniyor. Normalde bu yaştaki bir bebek takviye gıda alabilir ama bizimki gelişim geriliği yüzünden sadece anneden aldığıyla besleniyor. Annesi karantina koğuşunda, ortam uygun olmadığı için ve de çekindiğimiz için bırakmak istemedik” şeklinde konuşuyor.

“UYUMUYOR, AĞLIYOR”

Küçük bebeğin durmadığını, sürekli ağladığını kaydeden amca İsmail Ataş, “Durmuyor, geceleri uyumuyor. 14 aydır annesinden başka kimseyi görmediği için diğer insanlardan da çekiniyor. Kaçak olarak yaşamak zorunda kalmışlar çünkü. Çocuk kimseyi görmediği için insanlara da alışkın değil. Yabancılık çekiyor, sürekli ağlıyor, annesini arıyor. Zoraki de olsa yedirmeye çalışıyoruz ama kabul etmiyor” diyor. Amca, 3 yaşındaki Vildan Nazlı’nın nispeten daha iyi durumda olduğunu kaydederek, “O 3 yaşında, bazı şeyleri anlayabiliyor, kuzenleri var onlarla oyun oynayarak vakit geçiriyor ama annesini, babasını da soruyor. İşteler, gelecekler diyoruz mecburen” ifadelerini kullanıyor.

“YASALAR GEREĞİ ANNENİN BIRAKILMASI LAZIM”

İbrahim ve Sultan Ataş çifti için tutukluluğa itiraz ettiklerini kaydeden amca Ataş, “Beklentimiz, arzumuz annenin tutuksuz yargılanması veya ev hapsi, elektronik kelepçe gibi adli kontrol yöntemleriyle bırakılmasıydı. Konuştuğumuz tüm avukatlar da bu düşüncedeydi. Savcılığın tutuklama talebi nöbetçi hakim tarafından, sanki annenin hiç böyle bir durumu yokmuş gibi, tutuklama verildi. Yasalar gereği bırakılması lazım, küçük bebeği var. Yapılan açık zulüm, bu çocuk annesiz babasız büyüyemez. Tutukluluğa itiraz ettik, bir karar çıkmasını bekliyoruz” şeklinde konuştu.

29.9.2020 [Samanyolu Haber]

'Erdal Bey'di KHK sonrası Çaycı Erdal oldu

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bünyesinde 12 yıldır çalışırken KHK ile işinden olan Erdal Murat Aydın şimdilerde çaycılık yaparak geçimini sağlıyor.

Evli 1 çocuk babası Aydın bir gün bu sorunların sona ereceğine inanıyor. İşletme Yüksek lisansı mezunu Aydın "Şimdi yüksek lisans mezunu olarak çok harika çay yapıyorum" diyerek trajikomik durumunu You Tube'ta yayın yapan KHK TV'ye anlattı

"DEVLETE MİLLETE ZARAR VERMEDİM"

Hakkında hiç bir soruşturma olmadığını istihbarat raporlarına göre ihraç edildiğini belirten KHKlı Çaycı Erdal Murat Aydın " Ben devletime milletime zarar verecek hiç bir şey yapmadım. Ben sadece işimi yaptım" diyor. 

Yaşadıklarını KHK Tv'ye anlatan Erdal Murat Aydın Bizi çaresiz bırakmaya çalışıyorlar. Ancak başaramayacaklar" diye konuşuyor.

"İŞSİZ KALDI 1 YIL KIZINA BAKTI"

 İşsiz kaldıktan sonra eşi çalıştığı için 1 yıl boyunca Feza isimli kızına baktığını aktaran Aydın " Bu süre içinde annelik yaptım. Bu süreç bana çok şey kazandırdı. Bu sürede kendime iş de baktım. Çevrem sağ olsun bana sahip çıktı" ifadelerini kullandı. 

"YÜKSEK LİSANS MEZUNU ÇAYCILIK YAPIYOR"

Diyarbakır'da çevresinin desteğiyle bir çaycı dükkanı açtığını ve işlerinin çok iyi olduğunu aktaran Yüksek Lisans Mezunu Erdal Murat Aydın şunları söyledi: " Bu dükkanı kendi emeklerimle kurdum. Bazı zamanlar çok yoruldum. Günde 2-3 uykuyla çalıştım. Ancak mücadeleyi hiç bırakmadım. İşten atılmak bizlere çok şey kazandırdı. Prof. Dr. Haluk Savaş'ın dediği gibi KHKlar gidecek biz kalacağız" 

Okuduğu dönemde hiç aklına çay ocağı açacağı gelmediğini şimdi çay mühendisi olduğunu belirten Aydın " Eskiden Erdal bey diye çağırıyorlardı. Şimdi çaycı Erdal olarak çağırıyorlar." diye konuştu.

29.9.2020 [Samanyolu Haber]

Borç batağındaki Türk hastaneleri borç indirimi talep etti

Türkiye'de yurt dışındaki ilaç ve tıbbi malzeme şirketlerine toplam 2,43 milyar dolar borcu olan devlet ve üniversite hastanelerinin, geri ödemede indirim talep ettiği bildirildi.

Reuters haber ajansı, Türkiye'deki devlet ve üniversite hastanelerinin yurt dışındaki ilaç ve tıbbi malzeme şirketlerine olan 2,43 milyar dolarlık (yaklaşık 19 milyar TL) borçlarında indirim talebinde bulunduğunu duyurdu. Ajans, haberini üç farklı kaynağa dayandırdı.

Reuters'a konuşan sektör yetkilileri, şirketlerin kendilerine önerilen teklifi kabul etmeleri hâlinde, hastanelerin tıbbi malzeme firmalarına yüzde 25 indirimle borç ödeyeceğini söyledi.

Yetkililer, ilaç şirketlerinden devlet hastanelerinin yüzde 6, üniversite hastanelerinin ise yüzde 18 indirim talep ettiğini belirtti.

Hastanelerin 19 milyar TL'lik borcunun ne kadarlık bölümünün yeniden yapılandırılacağı, şirketlerden kaçının anlaşmaya yanaşacağına bağlı.

ABD'li büyükelçi gündeme taşımıştı

Devlet hastanelerinin borçları, ilk olarak geçen hafta ABD'nin Ankara Büyükelçisi David Satterfieldtarafından gündeme getirilmişti. İstanbul'daki 38'inci Amerikan-Türk Konferansı'nda konuşan Satterfield, Türkiye'deki devlet hastanelerinin ABD ve diğer ülkelerdeki ilaç şirketlerine 2,3 milyar dolar borcu olduğunu söylemişti.

Borçların ödenmemesinin ya da ödemelerin eksik yapılmasının sonuçları olacağını belirten ABD'li büyükelçi, "Şirketler Türkiye piyasasından ayrılmayı ya da Türkiye riskini azaltmayı değerlendirecek. Bu da Türkiye'nin çıkarlarına hizmet eden bir istikamet değil" ifadesini kullanmıştı.

Satterfield, ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross'un da bu konuyu geçen yıl Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile görüştüğünü ve ödemelerin zamanında yapılmasına ilişkin düzenlemelerin gerçekleştirileceğine dair kendisine güvence verildiğini belirtmişti. Satterfield, bir yıl sonrasında ise ABD'li şirketlerden borç indirimi talep edildiğini söylemişti.

29.9.2020 [Samanyolu Haber]

Respect Graduate School ‘Risale-i Nur Okulu’ başlatıyor

ABD’de 2015 yılında açılan ve İslami çalışmalar alanında yüksek lisans eğitimi veren  Respect Graduate School (RGS) tamamen online olacak olan ‘Risale-i Nur Okulu’ başlatıyor. Okulun ilk dönemi 24 Ekim’de başlayacak.

Program Güz (Ekim-Kasım), Kış (Ocak-Şubat), Bahar (Nisan-Mayıs) ve Yaz (Temmuz-Ağustos) olmak üzere 4 dönemden oluşacak. 8 haftadan oluşan her bir dönemde 6 sınıfta toplam 48 saat ders sunulacak. Programa senelik, mevsimlik ya da en az iki hocanın dersine senelik şekilde kayıt yaptırmak mümkün olacak. Program çerçevesinde dönemler arasında katılımcıların sözlü ve yazılı ifade becerilerini artırma adına 4 haftalık yazı atölyeleri da olacak.

24 Ekim’de başlayacak dersler online gerçekleşecek. Cumartesi ve Pazar günleri (EST) 12:00 – 3:30 PM arası canlı dersler gerçekleşecek. Ders kaçıran öğrenciler programları video olarak da izleyebilecek.

Programda hoca olarak yer alacak bazı isimler şöyle; Dr. Hakan Gök, Dr. Ayhan Tekineş, Emine Eroğlu, Dr., Kerim Balcı, Ömer Kuru, Hilmi Okur.


29.9.2020 [TR724]

Türkiye, Karabağ’daki çatışmaların neresinde?

Gazeteci-Yazar Alin Ozinian, Erivan’dan gelişmeleri Tr724’e yorumladı.

-Dağlık Karabağ bölgesi 1990’lara mı döndü?

-Rusya, son ana kadar Karabağ’a müdahale etmeyecektir

-Ermenistan, Rusya’nın büyük abiliğini kabul eder

-Türkiye’deki Ermeni toplumu tedirgin mi?


29.9.2020 [TR724]

Kahramanlık öyküleri ve kadın pilotlar [Yüksel Durgut]

26 yıllık gazeteci dostum İsmail Kavak, geçtiğimiz günlerde bana bölgedeki gazetecilik geçmişimden dolayı, Hindistan tarihindeki ilk kadın pilotun hikâyesini anlatan bir filmden bahsetti. Hemen internette filmle ilgili bilgi almak için dolaşmaya çıktım.

Karşıma haliyle Hindistan’ın ilk kadın pilotuyla ilgili bir film çıktı. Böylece bana, bu araştırmacı gazetecilik haberini masa başından yazmak kaldı. Alanın duayeni M. Nedim Hazar’ın affına sığınarak size bu hikâyeyi anlatmak istedim.

Hollywood filmlerinde işlenen vatanperverlik öyküleri üzerinden hemen bütün Amerikan başkanlarının dünyaya çeşitli mesajları olmuştur. Bir Hollywood filminin bütün dünyada etki uyandırdığını, Hollywood yıldızlarının dünya genelinde takipçi kitleleri olduğunu düşünürsek, bu filmlerin arkasındaki mesajları da göz ardı etmemek gerekir. Bu konuda ABD yalnız değil. Dünyadaki çeşitli devletler de kendi kahramanlarını, halklarının vatanseverlik duygularını pekiştirmek ve bu duygudan biraz da para kazanmak için beyaz perdenin gücünü kullanmışlar.

Kadınlar 1908 yılından bu yana motorlu uçaklara pilotluk yapıyor. Birçoğu, genç kadınlara da yol göstererek öncülük etti. 20. yüzyılın daha ilk çeyreğinde, dünyanın dört bir yanında kadınlar uçakları uçurmaya, hava şovlarında boy göstermeye, paraşütle atlamaya ve savaşlara havacı olarak katılmaya başlamıştı. II. Dünya Savaşı yıllarında ciddi roller üstlendiler. Ancak her zaman operasyonlara gönderilmediler. Birçok ülke kadınları ofis işlerinde kullandı. Uçuş simülasyon eğitimi, hava trafik kontrolü ve uçuş görevlisi olarak destek alanlarına kısıtlandılar. Ancak 1970’lerden itibaren bombardıman uçaklarında da sıklıkla kadın pilota rastlayacaktık.

İLK UÇAN KADIN

Hava taşıtlarına binen ilk kadının, 1784 yılında Fransa’nın Lyon kentinin üzerinden uçan bir hava balonunda yolcu olan Élisabeth Thible olduğu düşünülüyor. Dört yıl sonra Jeanne Labrosse, bir balonla tek başına uçan ve aynı zamanda paraşütle atlayan ilk kadın olacaktı. Sophie Blanchard, 1811’de Fransız İmparatoru Napolyon’un hava hizmetleri şefiydi. Blanchard, 1819’da bir kazada hayatını kaybetmişti.

Amerika’da 1930’a gelindiğinde yaklaşık 200 kadın pilot vardı. Women of Aviation dergisindeki verilere göre bugün Hindistan’da ticari hava araçlarında uçan kadınlar, bütün pilotların yüzde 20’sini oluşturuyor. Dünya genelinde kadın pilotların oranı ise yüzde 10’a yakın.

Rusya’yı bu alanda es geçmemek lazım. II. Dünya Savaşı’nda bir savaş pilotu olarak görev alan Valeria Khomyakova, ülkenin ilk savaş pilotuydu. 1966 yapımı “Kanatlar” (Wings, Krylya) isimli film, savaşa katılan 41 yaşındaki kadın pilot Nadezhda Petrukhina’nun hayatına odaklanıyordu.

GÖKLERİN EFSANEVİ KIZI

1910 yılında Raymonde de Laroche dünyanın ilk kadın pilotu olarak uçuş lisansına sahip olurken, “Göklerin Efsanevi Kızı” belgeseline konu olan Sabiha Gökçen, tarihte bilinen ilk kadın savaş pilotu olarak kayda geçti. Mustafa Kemal’in manevi kızlarından Gökçen, 1937’de Dersim’e düzenlenen hava harekatına katılan ve “isyancıların” üzerine bomba atan pilotlardan biriydi.

Gökçen’in adına çekilmiş bir film yok ama beyaz perdede çok sayıda “kahraman kadın pilot” hikâyesi seyrettik bugüne kadar. Bazıları gişede pek bekleneni veremese de, sinema tarihinde yer edindiler.

2009’da bir Kanada-Amerikan ortak yapımı olan “Amelia” filmi, Atlantik Okyanusu’nu uçakla ilk kez geçen kadın pilot Amelia Earhart’ın hayat hikâyesini anlatıyordu. Başrollerinde Richard Gere’in rol almasının filme olan ilgiyi arttırması da tarihin ironilerinden birisiydi. 

KARGİL’İN KIZI MI YOKSA MARİUM MU?

Haberin çıkış noktasında dönecek olursak, Hindistan ve Pakistan arasındaki büyük rekabet beyaz perdede de hissediliyor. Bollywood’u pek hafife almamalı. Hollywood’a kafa tutacak kadar büyük bir izleyici kitlesi var. Ancak Pakistan’da henüz bu seviyede bir film endüstrisi yok.

Sarla Thukral ilk Hindistanlı kadın pilot. 1914 doğumlu. 21 yaşındayken havacılık lisansı alarak tek başına uçuşlar yapmaya başlıyor.

Onu bugün gündeme getiren şey, Ağustos ayında Netflix’te yayınlanmaya başlayan Kargil’in Kızı: Gunjan Saxena isimli film. Hindistan ordusunun ağır eleştirisine maruz kalan film, Hindistan Hava Kuvvetlerinde (IAF) görev alan ilk kadın pilotlardan Gunjan Saxena’nın biyografisini ele almış. Ordu, filmde Hindistan silahlı kuvvetlerinin “cinsiyetçi” gösterildiğini iddia ediyor. Film, genç kadınlara ilham olsun diye çekilmiş belli ki ama ilk günden beridir tartışmaların odağında. 

Pakistan bu konuda elini daha çabuk tutmuştu oysa. 2016’da Ek Thi Marium (Bir Zamanlar Marium) isimli film gösterime girdi. Vatanseverliği ön plana koyan bu film büyük de beğeni topladı. Film, Pakistanlı kadın savaş pilotu Marium Mukhtiar’ın hayatını konu ediniyor.

Kadın pilotlar, sinemada tabiri caizse “şık” duran bir konu. Hem vatanseverliği “yumuşak” bir şekilde topluma aktarabiliyor, hem de hemcinslerine örnek olacak bir rol model inşa edebiliyorsunuz. Bu sebeple pek çok ülkede “ilk kadın pilot” hikâyesinin filme alındığını söylersem, şaşırmayın.

Tarihteki ilk kadın savaş pilotuna sahip Türkiye’de hâlen beyaz perdede bu hikâyeyi seyredememek daha şaşırtıcı aslına bakarsanız. 7 ayda 6 kez havalanan Cumhurbaşkanlığı uçak filosunun harcadığı 13 milyon dolarlık bütçeden, birkaç film çıkar bana kalırsa.

Bu arada NASA’nın 28 milyar dolarlık Artemis programı ile 1972’den sonra ilk kez Ay’a astronot göndermeyi planladığını hatırlatalım. Bu kez gidecek astronot bir kadın.

[Yüksel Durgut] 29.9.2020 [TR724]

Azerbaycan-Ermenistan çatıştı; TL değer kaybetti [Yusuf Dereli]

İktidarın yanlış ekonomi ve dış politikası nedeniyle Türk Lirası erimeye devam ediyor. Dolar kuru dün 7,83 ₺ seviyesini aşarak bir rekor daha kırdı. Euro 9,10 ₺, sterlin de ilk kez 10 ₺ seviyesini aştı. Merkez Bankası (MB), 200 baz puanlık faiz artışı yaptığı 24 Eylül’de dolar kuru 7.70 seviyelerindeydi. Ardından Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’ndan (BDDK) swap ve aktif rasyosu hamleleri geldi. 7.50’lere gerileyen dolar, artan jeopolitik risklerle birlikte yeni haftaya yükselişle başladı. Türk lirasının ABD doları karşısındaki bir günlük değer kaybı yüzde 2’yi aştı. Bir yıllık değer kaybı ise yaklaşık yüzde 39! Euro karşısında bir yıldaki değer kaybı ise yüzde 48 civarında.

Peki TL neden inanılmaz bir hızla değer kaybediyor? Dün yaşanan kur şokunun en önemli sebebi olarak Ermenistan ve Azerbaycan arasında yaşanan çatışma gösteriliyor. Londra merkezli varlık yönetimi şirketi BlueBay Capital’dan Gelişen Piyasalar Stratejisti Tim Ash, yatırımcılara gönderdiği piyasa notunda, “Türk Lirası şu ana kadar Azerbaycan – Ermenistan çatışmalarının en büyük kaybedeni oldu. Türkiye’nin yeni bir bölgesel çatışmanın içine çekilmesi endişeleri artırıyor,” diyor. 

SORUN EKONOMİK DEĞİL, SİYASİ!

MB ve BDDK’nın hamlelerine rağmen doların düşmemesinin sebebi piyasaların iktidar ve onun ekonomi/para politikalarına güveninin kalmaması. Negatif faiz uygulaması ve MB gibi özerk olması gereken kurumlara yapılan müdahaleler de TL üzerindeki baskıyı artırıyor. Türkiye’nin sorunu ekonomik olmaktan çok siyasi. Yapısal reformlar hayata geçirilerek, hukuk hakim kılınmadıkça, yargı bağımsızlığı tesis edilmedikçe ekonominin düzelmesini beklemek beyhude! 

Tarih 20 Haziran 2020… Daha birkaç ay öncesi… Türkiye’de her şeyin iki dudağının arasında döndüğü AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kars’ta konuşuyor. “Türk lirasını, dünya çapında işlem gören istikrarlı ve itibarlı bir para birimi haline getiriyoruz,” diyor. Söz konusu tarihte dolar kuru 6.84, Euro ise 7,67 seviyelerinde.

Söz konusu konuşmanın üzerinden 100 gün bile geçmedi! Dolar ve Euro dün rekor üzerine rekor kırdı. Güne hareketli başlayan dolar, gece yarısı illikit piyasada yeni zirve olan 7,80’i aştı. Dün sabah saatlerinde 7,66-7,67 seviyelerinde dengelendi. Piyasalar açıldıktan sonra ise 7,73-7,74 bandına oturdu. Öğleden sonra ise 7.82’yi aşarak tarihi bir rekora imza attı. Euro/TL ise 9,12 liranın üzerine çıktı. Akşam saatlerinde ise dolar 7.78, Euro ise 9.07 seviyelerine indi. MB’nın faiz artırım kararından önce dolar 7.70, Euro ise 8,90 seviyelerindeydi…

DOLAR NEDEN YÜKSELİYOR?

Dolardaki yükselmenin temel nedeni piyasanın iktidara güvenini tamamen kaybetmiş olması. İktidarın yanlış ekonomi ve para politikaları nedeniyle MB’nın rezervleri eritildi. Kasa tam takır! Erdoğan, 2018’deki Haziran seçimleri öncesinde, “24’ünde bu kardeşinize yetkiyi verin, bakın nasıl uğraşılıyor faizle, dolarla!” dediğinde kur 4.77 liraydı. O tarihten bu yana  TL’nin değer kaybı yüzde 63! O gün bir öğretmen maaşıyla yaklaşık 950 dolar alabiliyordu. Bugün ise aynı öğretmen 700 dolar ancak alabiliyor. Yüzde 35 fakirleşmiş! 

Ekonomistlere göre krizden çıkışın reçetesi belli ancak siyasi iktidarın bunu uygulamaya niyeti yok. Yıllardır ‘faiz’ inadıyla MB’nin rezervlerini eriten rejim, iki yıl sonra zoraki faizleri 2 puan artırdı. Ancak etkisi neredeyse sıfır oldu. Eski Hazine Müsteşarı ekonomist Mahfi Eğilmez, dolar/TL’deki kontrolsüz yükselişi durdurmak için atılması gereken kısa ve uzun vadeli adımları daha önce de paylaşmıştı. Eğilmez’e göre, negatif reel faiz uygulaması terk edilmeli, bunu sağlamak için TCMB politika faizini artırmalı. Geçtiğimiz hafta politika faizi artırıldı ancak faiz oranı hala enflasyonun altında. Dolayısıyla yeterli değil. İkinci olarak bankalara uygulanan Aktif Rasyosu kaldırılmalı. Eğilmez, bankalara yönelik ‘aldığınız mevduatları kredi olarak dağıtacaksınız’ baskısının son bulması gerektiğini söylüyor.

SORUN EKONOMİK DEĞİL, SİYASAL!

Üçüncü maddede ise ‘devlet, fon yöneticisi gibi çalışmaktan vazgeçmeli’ diyor. Dövize dövizle müdahaleden vazgeçilmesi gerekiyor. Ayrıca MB gibi özerk olması gereken kuruluşlara müdahale edilmemeli. Son olarak Eğilmez, “Uzun vade için de yapısal reformlara başlanmalı,” uyarısında bulunuyor. Yani; hukuk yeniden tesis edilmeli, tek adam rejiminin yarattığı ‘güvensizlik’ ortamı izole edilmeli, yargının bağımsızlığı sağlanmalı. Kısaca hukuk tesis edilmeden doların düşmesi, ekonominin yeniden rayına oturması mümkün değil.

[Yusuf Dereli] 29.9.2020 [TR724]

Şampiyonluk sevinci kursaklarında kalanlar [Hasan Cücük]

Son şampiyon unvanıyla sezona başlayan Başakşehir, ilk 3 haftayı puansız kapatmayı başardı. Aslında bir nevi geçen sezonun tekrarını yaşıyor. Geçen sezon ilk iki haftayı Yeni Malatyaspor ve Fenerbahçe yenilgileriyle tamamlayan Başakşehir, ilerleyen haftalarda toparlanıp şampiyonluk yarışına dâhil olmuştu. Bu sezon Hatayspor ve Galatasaray’a yenilip dejavu dedirtti. Ama mağlubiyet serisine 3. haftada da devam edince, akıllara “şampiyonluktan sonraki yıl küme düşen takımlar” geldi. Elbette daha sezonun başı, yorum yapmak için çok erken. Ama biz yine de hatırlatmış olalım…

62 yıllık lig tarihimize adını 6. şampiyon olarak yazdıran Başakşehir, ilk üç haftada maçlarını 2-0’lık yenilgiyle tamamladı. Ligin puansız tek ekibi. Gol atamayan takımlar listesinde ise adının yanında sadece Gençlerbirliği yer alıyor. Bugüne kadar bir önceki seneyi şampiyon kapatan takımlar arasında en kötü sezon başlangıcına imza attı. Süper Lig’in son şampiyonu turuncu-lacivertli ekip bugüne kadar Beşiktaş, Bursaspor, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’un yapamadığını yaptı.

Bu alanda daha önce en kötü performansı sergileyen takım Fenerbahçe’ydi. Şampiyonluğa ulaştığı 1964-65 sezonundan sonraki yıl çıktığı 3 maçta 1 galibiyet ve 2 yenilgi almıştı. Bir de şampiyon olduktan sonraki sezona fırtına gibi girenler var. Galatasaray 7, Fenerbahçe 5, Beşiktaş 3 ve Bursaspor da 1 kez, şampiyonluktan sonraki sezonda ilk 3 maçını kayıpsız kapatmayı bildi. Başakşehir, bu rekoru tersinden yaşıyor. Bir ilke imza atıp şampiyonluktan hemen sonraki sezon küme düşer mi?

HALA REKORUNU KIRABİLEN YOK

İngiltere’nin Manchester City takımının tarihinde kara bir leke bulunuyor. İlk şampiyonluğunu 1936-37 sezonunda yaşayan City, ertesi sezon başına geleceklerden habersizdi. Olmaz denilen şey 1937-38 sezonunda gerçekleşti. 22 takımla oynanan İngiltere 1. Ligi’nde sadece 2 takım yarış sonunda küme düşecekti. Son şampiyon City, ilk 20’ye giremedi ve sezonu +3 averajla 21. sırada tamamlayıp İngiltere tarihinde bir ilke imza attı. Hâlâ da rekoru kırılabilmiş değil.

ALMANYA’NIN BİR DÖNEMİNE DAMGA VURDU

Almanya’nın 1920’li yıllarına sizce hangi takım damgasını vurmuştur? Bayern Münih, Dortmund, Schalke 04 gibi takımlar aklınıza gelmişse, yanılıyorsunuz. Bu ekip FC Nürnberg. 1920-27 arasında tam 5 şampiyonluk yaşadı. Bundesliga’nın kurulacağı 1946 yılına kadar müzesine 3 kupa daha götürdü. 1967-68 sezonunu da şampiyon olarak tamamlayan FC Nürnberg, sonraki yıl ligde 17. sıradan kurtulamayıp Bundesliga’ya veda etti. Zaman zaman yeniden en üst lige çıkma başarısı gösteren FC Nürnberg, son 3 yıldır 2. Lig’de mücadele ediyor. Tabi şarkıda dendiği gibi, “o hâlinden eser yok şimdi…”

DANİMARKA’DA PERİ MASALI

Danimarka Süper Ligi’nin 1999-2000 sezonu şampiyonu sürpriz bir takımdı. 7 bin nüfuslu Herfölge kasabasının takımı Herfölge BK, teknik adam John Faxe Jensen yönetiminde tarihi bir başarıya imza attı. Jensen, Danimarka’nın plajdan toplayıp turnuva götürdüğü ve Euro 92’de kupayı eve getiren kahramanlardan biriydi. Danirmarka finalde Almanya’yı 2-0 yenmiş, ilk gol Jensen’den gelmişti.

1999’da bu küçük kasaba takımını çalıştırmaya başlayan Jensen, ilk sezonunda bütün beklentileri alt üst edecekti. 1921’de kurulan Herfölge BK’nın daha önceki tek başarısı 1990’da kazanılan kupaydı. 2000 yılına şampiyonlukla giren takım, bir sonraki sezonda tersten esen rüzgâra çare bulamadı. 12 takımlı Danirmarka ligini 11. sırada tamamladı ve küme düştü. 2009 yılında takım Köge BK ile birleşti ve HB Köge ismini aldılar. Şimdilerde bir alt ligde mücadeleye devam ediyor.

ŞİKECİLER SUÇÜSTÜ YAKALANDI

Bir de şikeden dolayı küme düşürülen son şampiyonlar var. İkisi İtalya’dan, biri Fransa’dan. İtalyan futbolunun lokomotif ekipleri Juventus ve Milan, şikeden dolayı ligden düşürülme utancı yaşadılar. 1978-79 sezonunda 44 puanla şampiyonluğa ulaşan Milan, toplamda 10. kez ligi zirvede tamamlayıp formasına yıldız ekletme başarısını göstermişti. Bir sonraki sezon 3. oldular. Ama sezon sonunda, bir önceki sezona dair şike kayıtları ortaya çıktı. Lazio ile birlikte küme düşürüldüler ve formadaki yıldızı kaybettiler.

Son 9 yıldır şampiyonluğu kimseye kaptırmayan Juventus’un, 2006’da İtalya’daki “Temiz Eller Operasyonu” ile şikeciliği tescillenmişti. 2004-2006 arasında ligi zirvede bitiren takımın 2004-05 sezonunda şike yaptığı ortaya kondu. 2006-07 sezonunu Serie B’de oynadı ancak ertesi sezon ait olduğu yere çıktı. 2012’den beriyse şampiyonluğu kimseye bırakmıyorlar.

AVRUPA’NIN EN BÜYÜĞÜYDÜ

Şimdilerde PSG’nin borusunun öttüğü Fransa Ligue 1’de 1990’lı yılların flaş ismi Marsilya’ydı. Bernard Tapie başkanlığında ligde fırtına gibi esen Marsilya, üst üste 4 yıl şampiyon oldu. Bu başarıyı 1992-93 sezonunda Şampiyonlar Ligi kupasını müzesine taşıyarak taçlandırdı. Şampiyonlar Ligi olarak isimlendirilen turnuvanın da ilk şampiyonuydu. Ancak bu sevinç kısa sürdü. Valenciennes ile oynanan lig maçında Marsilya’dan Jean-Jacques Eydelie’nin rakip takımdan Jacques Glassmann, Jorge Burruchaga ve Christophe Robert ile temasa geçip Milan’ı yendikleri Şampiyonlar Ligi finali öncesi hem oyuncuların sakatlanmaması hem de maçı kaybetmeleri için şike teklif ettiği ortaya çıktı. Davanın sonuçlandığı 1994’te Marsilya ikinci, Valenciennes ise üçüncü lige düşürüldü.

[Hasan Cücük] 29.9.2020 [TR724]

AKP, Türk sağını dönüştürme şansını nasıl tepti? [Yavuz Altun]

2008 yılından bir gazete haberi: “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermenistan’a gidiyor.”

Türkiye ile Ermenistan arasında oynanacak Dünya Kupası grup eleme maçını izlemek için Gül, dönemin Dışişleri Bakanı Ali Babacan’la birlikte Erivan’a ziyaret gerçekleştirmişti. Davet, devrin Ermeni Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’dan gelmiş, Gül de bu davete icabet edeceğini ofisinden yapılan kısa bir açıklamayla teyit etmişti.

Açıklama dikkatli bir diplomatik dile sahipti ama olumlu da bir havası vardı:

“Sözkonusu maçın ortak tarihi olan iki halkın yakınlaşmasının önünü tıkayan unsurların ortadan kaldırılmasına ve yeni bir zemin hazırlanmasına vesile teşkil edeceğine inanılmaktadır. Bu ziyaretin iki ülke halklarının birbirlerini daha iyi anlamaları için bir fırsat oluşturacağı ümit edilmektedir.”

Haberin sonunda ilginç bir detay da var: AKP milletvekilleri bu ziyarete katılabilmek için genel merkezden izin istiyor fakat dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, vekillere gitmeyin talimatı veriyor.

O dönem bu ziyarete karşı çıkanlardan biri de CHP’nin başındaki Deniz Baykal’dı. Baykal, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin “sınırlı” tutulması gerektiğini 3 sebeple izah ediyordu.

1) Türkiye’nin toprak bütünlüğü Ermenistan tarafından kabul edilmiş değil.

2) Türkiye’ye karşı soykırım iddiasını Ermenistan bütün olanaklarıyla destekliyor.

3) Ermenistan, Azerbaycan topraklarını, Yukarı Karabağ’ı işgal etti, bu işgal fiilen devam ediyor.

Bugün Baykal iktidarda değil ama fikirleri iktidarda!

Cumhurbaşkanı Gül, yine de gidiyor Ermenistan’a. Dünya basınının da ilgisini çeken, bölge adına önemli bir gelişme. Hiçbir şey olmasa bile, “yeni bir adım”. Nitekim Ermeni Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın sözleri de bu iyi niyetin yansıması: “Bu sorunları biz çözeceğiz ve gelecek nesillere bırakmayacağız.”

Daha sonra bu kez Sarkisyan Bursa’ya ikinci maçı izlemeye geliyor. Yine Abdullah Gül’le bir arada poz veriyorlar.

Ziyaret Türkiye’de özellikle ulusalcı muhalefet tarafından ciddi eleştiri almaya devam etti. O kadar ki, Başbakan Erdoğan topa girme ihtiyacı hissetti. 4 Ekim 2008 tarihli haberde şu sözleri sarf etti:

“Tabii ki orada maç arası, maç sonrası bir şeyler de belki aralarında görüşülecektir. Ama biz kendimize inanıyorsak, düşüncelerimize inanıyorsak, yaptığımız siyasete inanıyorsak, bizim bu tür buluşmalardan, bu tür masadan kaçmamızın hiçbir anlamı yok diye düşünüyorum.”

Gelgelelim, 2015’te “Cumhurbaşkanlığı sofrası” adı verilen bir toplantıda Mustafa Armağan, Erdoğan’ın bu ziyareti tasvip etmediği intibaı edinen bir konuşma yaptığını aktardı. Armağan’a göre bu ziyaret “yumuşak politika” kapsamına giriyormuş.

AKP’nin ilk 10 yılında kendi şartlarında uygulamaya çalıştığı “komşularla sıfır sorun” politikası, birçok yönden heyecan uyandırıcı bir gelişmeydi. Yumuşak güç kavramı popülerdi o zamanlar.

2002 öncesinde Türkiye’nin komşularıyla ciddi problemleri vardı. Suriye ve Irak’la arada PKK kaynaklı sorunlar çıkmıştı. İran, ülkedeki “irticai faaliyetlerin” sponsoru olarak görülüyordu. Azerbaycan’la (ve diğer Türkî cumhuriyetlerle) Türklük üzerinden bir bağ kurulmuştu ama Rusya’nın etkisinden çekiniliyordu. Ermenistan’a bakış, yukarıda Baykal’ın ifade ettiği çerçevedeydi. Yunanistan, ezelî düşmandı.

Turgut Özal’ın özellikle ABD’yle geliştirdiği yakın ilişkinin ülke içinde dönüştürücü etkisi olacağından çekinilmiş, yeniden “Misak-ı Milli sınırları bize yeter, biz kimseyle görüşmeyelim, kimse de bizimle görüşmesin” ürkekliğine dönülmüştü.

Bu hesaplanmış ürkekliğin arka planında da “dört tarafı düşmanlarla çevrili” bir Türkiye efsanesi yaratılmış, eğitim sisteminden medyaya, çeşitli kanallarla topluma boca ediliyordu.

Dolayısıyla AKP’nin ilk dönemdeki pro-aktif dış politikası, sadece uluslararası dengeleri değil aynı zamanda ülke içindeki “efsaneleri” de tersyüz edebilirdi. Aslına bakarsanız bu yönde kamuoyu da oluşturabilmişti.

Kıbrıs’ın birleşmesi yönünde diplomasi yürütülmüş, Suriye’yle ortak bakanlar kurulu toplantısı gerçekleştirilmiş, yıllarca ihmal edilen Afrika’ya diplomat çıkarması yapılmış, Avrupa Birliği üyeliğine hiç olmadığı kadar yaklaşılmıştı.

Peki, ne oldu da bugünlere geldik?

Bugünlere geliş hikâyesinde tek bir sebep saymak, hayatın olağan akışına ters. Türkiye’nin “komşularla sıfır sorun” politikasından çıkıp her komşusuyla ayrı ayrı problem yaşayan bir ülkeye dönüştüğü bu yolda birçok farklı şey oldu.

İç politikada alan kaybettikçe, otoriterleşme ihtiyacı arttı. Bununla birlikte önce “one minute” efsanesi, sonra da Arap Baharı ile bölgede “liderlik” gibi bir hayale kapılındı.

Bugünden bakınca bu hayalin kendisine ayrı, altının ne kadar da boş olduğuna ayrı üzülüyor insan. Yukarıda da bahsetmiştim, Türk hariciyesi hiçbir zaman bölgesel liderlik gibi bir vizyona sahip olmadı. Bu sebeple de, buna uygun personel yetiştirme, çalışma yapma ihtiyacı hissetmedi.

AKP’nin ilk 10 yıllık döneminde bu yönde bir adım atıldı mı? Hayır. Bürokraside eskileri dengelemek maksadıyla yeni alımlar yapıldı ama ABD ve AB ülkelerindeki diplomasi hamlelerinde bile Gülen Cemaati gibi aktörlere yaslanacak kadar “yetersizdi” Türk dışişleri.

Nitekim, 2011’de başlayan Suriye iç savaşıyla ilgili “saha istihbaratının” da çoğu zaman İHH çalışanlarından geldiği yönünde dedikodular dolaşmaya başladı. Zamanla İHH gibi yardım kuruluşlarının “Erdoğan rejiminin” aparatları olmaya hevesli oldukları da farklı ülkelerin istihbarat raporlarına yansıdı. Suriye’deki cihatçı militan gruplar, bugün Türk diplomasisinin “en önemli” unsurları hâline geldi.

ABD’nin savaş gemisi gönderdiği, Fransa’nın donanmasıyla kalkıp geldiği Doğu Akdeniz macerasının, kıymetleri kendinden menkul iki denizci paşanın aklından çıkması da, bu yetersizliğin bir kanıtı adeta. Cihat Yaycı ve Cem Gürdeniz’in sorunları haklı ya da haksız olmaları değil, vizyonlarının bir hayli dar olması. İsteyenler, TV ekranlarında kendilerini dinleyebilir.

Bir zamanlar SETA’da üç beş kaynak tarayıp rapor yazan kim varsa, bugün dışişlerinde ya da ilgili bakanlıklarda “uzman” olarak görev yapıyor muhtemelen.

Bugünlerde en çok “İnsansız Hava Araçları” (İHA) ile övünmemizin bir başka sebebi de, “insanlı diplomatik hamlelerin” olağanüstü başarısızlığı bana kalırsa.

Dış politikada atılan büyük adımların devamı getirilemediği ve getirilemeyeceği için, bu maceraların uzun vadede Türkiye’ye etkileri üzerinde konuşmak daha makul olur kanaatindeyim. Çünkü hava her an değişebilir, bugün dost olanlar yarın düşman, düşman olanlar da dost olabilir.

AKP, Türk sağının içinden çıkmış ve onu dönüştürme potansiyeline sahip bir partiydi. Türk sağı dediğimiz kitle, kabaca “yeni yeni şehirlileşen” muhafazakar ve milliyetçi bir topluluk. Belirli bir yaşın üzerindekiler, “eski rejim propagandası” ile büyüdü. Eski Türkiye refleksleri veren, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” hikâyesiyle büyüyen, komplocu ve paranoyak bir devletin propagandasına maruz kalan bu kitle, AKP’nin “yeni hikâyesi” ile kendini kurtarabilirdi.

2002 ile 2013 arasında AKP, kemikleşmiş pek çok hurafeye karşı adımlar attı. Sadece dış politikada da değil üstelik. Kürt meselesinde PKK ile masaya oturacak kadar ileri gitti. “Dersim özrü” her ne kadar CHP’yi açıkta bırakmak için yapılmışsa da, toplumda “Dersim’de ne olmuş ki?” sorusunu sormaya vesile oldu. AKP’li yöneticilerin en üst perdeden ezber bozan çıkışlar yapması, hitap ettikleri Türk, Sünni ve orta yaş üstü kitlede yılların zehirli birikimini kırabilirdi.

12 Eylül 2010’daki referandumdan az evvel memlekete ziyarete gittiğimde, babaannemin seyrettiği “yandaş medya” sayesinde 1980 darbesinden sonra Diyarbakır hapishanelerinde Kürtlere yapılanları duyup, “Neler etmişler, ne kadar yazık!” demesini hiç unutamıyorum mesela. O güne kadar hiç duymadığı şeylerdi bunlar muhtemelen.

Erdoğan ve partisi tabanının dini ve milli duygularını istismar etmek yerine, tabanına gerçekten liderlik edebilselerdi, bugün çok farklı bir Türkiye görebilirdik. Hiç olmazsa, Cumhuriyet’ten bu yana hamasetle, aşırı milliyetçilik ve devletçilikle yoğrulmuş bir toplum, azıcık daha nefes alırdı.

Onun yerine “her ne olursa olsun iktidarda kalalım” yoluna girildi. Zamanla o boşlukların dolacağı, “yetersiz kadroların” yerine birikimli insanların yetişeceği zannedildi. Oysa iktidar için toplumun üstüne gerilen “propaganda” ağı, tıpkı Fahrettin Altun’un İletişim Başkanlığı’nın sosyal medya videoları gibi, Türkiye’yi gerçeklikten koparmaktan başka işe yaramıyor.

Bugün ulusalcı hamasetle, İslamcı hamaset maalesef el ele verdi ve toplumu zehirliyor. Olaylar nereye gider bilemiyorum ama aykırı sesler çıkıp bu mutabakat hâlindeki illüzyonu kırmazsa, gelecek nesillere yazık olacak.

Nitekim bu politikaların etkilerini bugün Azerbaycan’la Ermenistan arasında yükselen tansiyona Türkiye’de verilen tepkilere bakarak görmek mümkün…

[Yavuz Altun] 29.9.2020 [TR724]

Güvenlikleştirilmiş Türkiye siyaseti [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Demokrasi liginden otoriter ülkeler ligine serbest düşüş devam ederken, ekonomik kriz etkilerini giderek daha fazla gösteriyor. İnsan hakları ve demokrasi ile ekonomik güven arasındaki korelasyon, yabancı ve yerli sermayenin Türkiye’de kendisini güvende hissetmemesine neden oldu. Aynı zamanda denetim ve kontrol frenleri boşalan Türkiye, bir avuç güç odağının oyun alanına dönüştü ve yolsuzluklar tavan yaptı. Demokrasiden ve hukuk devletinden uzaklaşıldıkça, fakirleşen ve yaşam standartları düşen Türkiye halkı, rejim iktidarına olan güvenini kaybediyor. Bu güven erozyonu öylesine ciddi boyutlara ulaştı ki, kamuoyu araştırmaları Erdoğan ve AKP’ye güven oranının 2002’den bu yana en düşük düzeylere yaklaştığını işaret ediyor. Bu, her otoriterleşen rejimin kâbusudur.

Bununla başa çıkmak için siyasetin güvenlikleştirilmesi gerekiyor. Nedir güvenlikleştirme? Objektif politika alanlarının güvenlik politikalarına dâhil edilmesidir. Güvenlik politikaları, bir devletin en temel ve görece hükümetler üstü politika alanlarıdır. Bir tür varoluş veya varlığını devam ettirme meselesi olan güvenlik politikaları özellikle ülke savunmasını ilgilendiren tüm konuları kapsar. Savunma politikaları ve dış politika gibi güvenlik politikasının omurgasını oluşturan alanların yanında, mesela teknoloji politikaları sahası gibi savunma sanayi ile bağlantılı olabilecek alanlar güvenlik politikasına dâhil edilebilir. Güvenlikleştirilen alanlar bir bakıma siyasi rekabete kapatılır. Bu alanlarda bir tür tekel oluşturulur. Toplum belli diskurları kabule zorlanır ve tektipleştirilir. Alternatif politikalar üretebilecek muhalefetin eli kolu bağlanır. Bu tür güvenlikleştirilmiş politika alanlarına haddinden fazla kaynak ayrılması meşrulaştırılır. İktidarın eli güçlenir, demokratik tartışma ortamı erozyona uğrar. Aydınlar ve entelektüellerin iktidarı eleştirmeleri zorlaşır. Bu politikaların alternatifinin olamayacağı inancı yerleştikçe, “güvenliğe zarar veren odaklar” elimine edilir. Hukuk devleti dışına çıkılması kolaylaşır. Terörizm gibi güvenlikleştirmeye çok uygun araçlar, rejimin otoriterleşmesine inanılmaz malzeme ve meşruiyet devşirir. “FETÖ” söylemini hatırlayalım. Bir gruba terörist demek, o grubun tüm meşruiyetini baltalar. O grubu ilkesel olarak savunabilecek odakları da nötralize eder. Onları destekleyenler de güvenlikleştirmeye uğrar. Onların da hakkı ve hukuku “teröristlerle” aynı seviyeye çekilir.

Güvenlikleştirmenin başarılı olması, toplumun iknasına bağlıdır. Bu ise medya ve söylem kontrolü yoluyla gerçekleşir. Dediğim gibi, “tehdidin” ille de gerçek bir tehdit olmasına gerek yoktur. Yaratılan illüzyon, var olmayan tehdidi varmış gibi gösterir. Devletin tüm kamu diplomasisi bir propaganda aracına dönüştürülür ve kontrol altına alınan – ya da havuç ve sopa taktiği ile evcilleştirilen – işbirlikçi medya sayesinde toplumda istenen algı yaratılır.



Türkiye’de rejim, gerek içeride gerekse dışarıda normal politika alanlarının güvenlikleştirilmesiyle güç devşiriyor ve devamlılığını sağlıyor. Örnek olarak içeride orijinali kilise olan Ayasofya Müzesi’nin dramaturjik bir kurguyla camileştirilmesinin ardından, Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan yayılmacılığına meşruiyet devşiriliyor. Bu Akdeniz ve Ege politikaları güvenlikleştirilerek muhalefetin ve muhaliflerin elli kolu bağlanıyor. Vatanseverlik veya vatana ihanet arasında bir denklem kuruluyor. Bu politikayı desteklemeyenler vatan haini ilan edilmemek için pozisyon değiştirmek veya susmak zorunda kalıyorlar. Rejim politikası, artık her “Türk’ün” kayıtsız şartsız desteklemesi gereken bir alandır. Çünkü bu politikadan taviz Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ihanettir. Türkiye’yi yıkmak isteyenlerle işbirliğidir. Bu algı yaratıldıktan sonra, artık muhalefet üzerinde başka baskıya gerek yoktur. Muhalefet ve muhalifler zaten oto-sansür uygulayarak kendi iradeleriyle susmayı veya politik pozisyonlarını değiştirmeyi seçerler. Örneğin, Kürt meselesinde de böyle bir güvenlikleştirilme yapıldı. Daha önce bizzat AKP tarafından güvenlikleştirilmiş konumu ortadan bin bir güçlükle kaldırılan Kürt meselesi, yeniden güvenlikleştirilerek 1990’ların politika paradigmasına geri dönülmesine kapıyı araladı. Bunlar iç politikada güvenlikleştirmenin dinamiğini göstermesi bakımından iyi örneklerdir.

Dış politika, güvenlikleştirmeye çok daha müsaittir. Çünkü dış düşman yaratmak daha basit ve hızlı ilerleyebilen bir süreçtir. Bugün Ege ve Doğu Akdeniz üzerinden Yunan-Rum düşman figürleri üretmek ve bu politika alanını teknik bir alan olmaktan çıkartarak güvenlikleştirmek çok başarılı bir biçimde uygulanıyor. Böylece rejimin veya daha önceki hükümetlerin politika tercihleri “milli menfaatler” ilan edilerek, alternatif yaklaşımların önü kesiliyor. Mesela Rodos ve Girit adalarını içine alacak şekilde bir münhasır ekonomik alan ilan eden Ankara’daki rejime kalkıp “siz manyak mısınız?” diye sormak imkansızlaşıyor. Böylece manyaklığın olağanlaştığı, hatta norm haline geldiği bir güvenlikleştirme süreci yaşanıyor. Yine aynı şekilde Azerbaycan ve Karabağ Ermenileri arasındaki çatışmalarda uygulanan güvenlikleştirme siyaseti sayesinde rejim Azerbaycan güvenliğini Türkiye güvenliği olarak kapsama alanına alıyor. Bunun rasyonalitesini sorgulamak bile vatan hainliği ile eşdeğerlidir artık. İşte bu sayede mesela kimse çıkıp da “iyi de o zaman Azerbaycan neden KKTC’yi tanımıyor?” diye soramıyor. Çünkü bunun bedeli artık ağırdır. Ya da kimse “Karabağ’daki Ermeni işgalini eleştiriyorsunuz da, neden Kıbrıs’taki Türk işgalini aynı ilkelerle eleştirmiyorsunuz?” diye soramıyor. Çünkü Kıbrıs da güvenlikleştirilmiş bir alandır. Oh! Ne güzel!

Güvenlikleştirme, tartışmaları bitirir. Tektipleşme sağlar. Hizaya sokar. Muhalefeti iktidara eklemler. Oyunun alanını daraltır. Yönetimi kolaylaştırır. Bu bakımdan daha çok otoriter veya hibrit rejimler tarafından kullanılır. Otoriterleşmeyi kolaylaştırıcı, meşruiyet sağlamaya yardımcı olan, mega ya da orta büyüklükteki projeleri ve misyonları kabul ettirmede inanılmaz olumlu rol oynayan bir enstrümandır. Mesela Neo-Osmanlıcı veya cihatçı politikaları bu yöntemle küçük drajeler haline getirip topluma yutturabilirsiniz. Bu rejim bu sayede Suriye’de, Libya’da ve Ermenistan’da bugün küçük cihat operasyonları yürütüyor. Bunları devletin istihbaratını ve bütçesini kullanarak yaptıkları halde kimse çıkıp “siz ne yapıyorsunuz!” diyemiyor. Çünkü zemin oluşturuldu! Güvenlikleştirme ile bunun “gerekli bir şey olduğuna” ikna edildiniz!

Diğer bir güvenlikleştirme ekonomi politikalarında gerçekleştiriliyor. Türk Lirası’nın serbest düşüşü ve inanılmaz devalüasyon, yabancı “odakların” oyunları olarak satılıyor. “Batı’ya kafa tutan Müslüman Türklere karşı yedi düvel birleşmiş, operasyon çekiyor”. Daha önce Yahudi lobisi, faiz lobisi, azınlıklar, Geziciler, “FETÖ’cüler” gibi “yabancı ajanlar” tarafından ekonomiye saldırıldığı diskur olarak sabah akşam tekrarlandı. Artık sade vatandaş bile sokakta röportajlara “bizi çekemiyorlar” diye yorum yapıyor. Böylece kapalı devre bir toplum yaratılmış oldu. “Ekonomiye saldıran düşmanlar” varken, küçük farklılıklarınıza odaklanmak olur mu? İşte ekonomi sahası bile güvenlikleştirilerek, rejim kadar alıcılarının büyük başarısızlıkları örtbas ediliyor.

Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Güvenlikleştirmenin bir an önce sonlandırılması ve “politik tartışma ve rekabet alanının” derhal genişletilmesi lazım. Bunu yazarlar ve akademisyenler kısmen yapabilir. Esas görev muhalefete düşüyor. Oyunu bozmak için cesaretle alternatif pozisyonların üretilmesi ve halka bu pozisyonların özellikle sosyal medya yoluyla aktarılması lazım. Rejimin güvenlik hipnozundan çıkmadan normalleşme olmayacak.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 29.9.2020 [TR724]

Zor zamanın dik adamı: Haluk Savaş [M.Nedim Hazar]

RÖPORTAJ | M. NEDİM HAZAR – FOTO-6

TR724 HABER – “Hayat denizde bir yolculuk yapmak gibidir: sakin ve fırtınalı günleri vardır; önemli olan kendi gemimize iyi bir kaptan olmaktır.” Der 20. Yüzyılın en sağlam yazarlarından İspanyol Jacinto Benavente. Durgun suların iyi kaptan yetiştirdiği görülmemiştir ve denizciler derler ki, “İyi kaptan fırtınalı denizlerde kendini gösterir!”

Öyle ya, halı gibi bir denizde şarkı söyleyerek gemi yüzdürmek dünyanın en romantik ama en kolay işi. Gecenin zifiri karanlığında, fırtınanın ortasında devasa dalgalarla uğraşırken gemisini yüzdürmektir esas marifet.

Bu sözlerin önemini sanırım en iyi bugünlerde anlıyoruz.

Düne kadar adam bildiğimiz, yürekli, cesur, ilkeli, vicdanlı dediğimiz nice isim ilk sarsıntıda yalpalayıp yer ile yeksan oldu ne yazık ki!


Şu an ülkeyi yöneten zihniyetin belki de bize sağladığı en önemli fayda bu oldu.

Hiçbir kıymet ifade etmeyeceklere yıllarca “delikanlı” gözüyle bakmışız ne yazık ki!

Yaklaşık üç ay önce kaybettiğimiz hem önemli bir bilim insanı hem de kelimenin tam anlamıyla münevver kişi olan Prof. Dr. Haluk Savaş fırtınanın en koyu zamanında dik duruşunu kaybetmeyen, kendisine yapılan onca zulme rağmen doğruyu haykırmaktan çekinmeyen, dahası son nefesine kadar mazlumun, mağdurun yanında olan nadide bir insandı.

Allah mekanını cennet etsin.


Haluk Savaş 2.5 yaşında… Yüzündeki o gülümseme hiç değişmedi
Haluk Hoca ile tanışıklığımız öğrencilik yıllarımıza rastlar. Aynı kuşağın insanlarıydık. Ben Urfa’dan o Adana’dan gelmişti İstanbul’a.

Tıp okuyordu ama kültür ve sanatla ilgisi hobiden öte bir insandı.

Okumayı, izlemeyi, gezmeyi, incelemeyi çok severdi.

Pek çok sanat projesine danışmanlık yaptı.


Haluk Savaş annesi ve her ikisi de boksör olan abileriyle…
Gençlik yıllarında TV ve radyolarda kültür sanat programları hazırladı.

Hz. Mevlana’nın pergel metaforu gibi bir ayağı sürekli mesleğindeydi, diğer ayağını ise alabildiğince geniş açıyordu rahmetli Haluk Hoca.


İstanbul’a Tıp okumaya gelen Haluk Savaş’ın daha sonra eşi olan Esen Hanım’a yolladığı fotoğraf… Fotoğrafın hikayesi ve arkasındaki not Youtube.com/TR724’te
Çok büyük mağduriyetler yaşadı, çok büyük zulüm gördü.

Kanser gibi amansız bir hastalığa yakalandığı zaman bile umutsuz olmadı. Aksine umutsuzlara umut verdi, destek oldu.

Kendi sıkıntılarını asla ön plana çıkarmadı Haluk Savaş.

Vefatını eşi çok değerli bilim insanı Doç. Dr. Esen Savaş’tan öğrenmiştik.

Şöyle yazmıştı Esen Hoca sosyal medya hesabından:

“Elim birine değsin, 

Isıtayım üşüdüyse 

Boşa gitmesin son sıcaklığım” zihniyeti ile yaşamış, herkese iyilik yapmaya çalışan, melek kalpli eşimi kaybettim.”

Sevenleri bekliyordu böyle acı bir haberi ama yine de kahrolmuştuk.

Üzülmüştük derinden.


Haluk Savaş oğlu ile…
Sonra Esen Hoca ile Haluk Savaş üzerine sohbet etmeye başladık.

Çocukluğu, gençliği, entelektüel yönü, gezi ve dünyayı görme sevdası, manevi yönü gibi pek çok bilinmeyen yönleri vardı rahmetlinin.

Esen Hanım’a “bunu herkesin öğrenmesi lazım” dediğimde, “Haluk da bunu isterdi” dediğinde çok sevinmiştim.

Halbuki, Haluk Hoca’nın vefatıyla çilesi bitmemişti Esen Hoca’nın da.

Kötülük bir türlü peşlerini bırakmıyordu adeta.

Haluk Hoca için bu dünyada zalimlerin yapabileceği bir şey kalmamış olabilirdi ama bir çileyi devralmış olmuştu Esen Hoca.

Merhum Necip Fazıl;

“Kalkılır bir yerde, kalır oyuncak,

Kurgular biter.

Ölüm… O geldi mi ne var korkacak?

Korkular biter.”


Esen Savaş, ‘ailece mutlu şekilde kutladığımız son anneler günü’ dediği o anlar fotoğraf karesine böyle yansımış…
Diyordu ama zaten korkusuz olanda sorun yoktu, kötünün korkusu ise bakiydi sanki!

Esen Hanım tüm sıkıntılarına rağmen günlerce, belki yüzlerce, binlerce görsel taraması yaptı. 

Epey bir miktarda fotoğraf derledi Haluk Hoca’nın hayatından…

2 yaşından son nefesine kadar ne kadar görsel varsa taramıştı sağ olsun.


Haluk Savaş
Benim Youtube kanalımıza yaptığım ‘Foto-6’ programında Esen hoca ile bir araya gelip, Haluk Savaş’ın hayatına dair fotoğraf altları yazmaya çabaladık. 

Hayatımda en çok hüzünlendiğim ama en çok haz aldığım programlardan biri oldu. 

Esen hanım da zaman zaman hüzünlendi, gözyaşlarını tutamadı ama tarihe güzel bir not düştüğümüzü zannediyorum.

Haluk Hoca’nın yaşamı üzerine yaptığımız Foto-6 ile sizi başbaşa bırakıyorum.

Bir de son not; Esen hanım harika bir şey daha yapıyor ve Prof. Dr. Haluk Savaş’ın hayatı ve mücadelesini kaleme alıyor. İnşallah yakın zamanda kitap olarak da okuma imkanına sahip olacağız.

Zor zamanın bu dimdik insanını bir kez daha saygıyla selamlıyor ve rahmet diliyorum.

Kabri pürnur, mekanı cennet olsun inşallah!

[M.Nedim Hazar] 29.9.2020 [TR724]

Öğretmenleri Türkiye'ye verdikten sonra ülkeden kaçan Plahotniuk İstanbul'da iddiası

2018 eylül ayında Moldova’daki Türk öğretmenlerin evlerinden alınıp hukuka aykırı şekilde ülkeden uzaklaştırılmasının organizatörü olan Vladimir Plahotniuk’un Türkiye’de olduğu iddia edildi.

Vladimir Plahotniuc Moldova'nın en zengin iş adamı kabul edilen Oligarklarından biri . Bir dönem Parlamento Başkan Yardımcılığı yapan Vladimir Plahotniuc  Şubat 2019'daki parlamento seçimlerini kaybettikten sonra ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı . Moldova'da , seçim sahtekarlığı,  vergi dolandırıcılığı , kaçakçılık , kara para aklama , adam kaçırma , muhalif siyasetçilerin zehirlenmesi, cezaevlerinde işkencegibi suçlar sebebiyle aranmaya başlayan  Plahotniuk’un 15 aydır ülke dışında Miami’de yaşadığı açıklanmıştı.

Ancak TR724.com'dan Necdet Çelik'in haberine göre Oligark  Plahotniuk’un ABD’yi terk edip İstanbul’a yerleştiiği ileri sürüldü. 

Moldova Bizim Parti lideri Renato Usatii, eski başbakan ve ünlü oigark için şu ifadeleri kullandı: ”10 Eylül’den bu yana İstanbul’da. Politikacılarla ve Moldovalı aracılarla, ülkedeki mahkeme sürecini etkilemek için her gün buluşuyor.”

ARTIK ABD’YE DÖNEMEZ

Plahotniuk’un Avrupa Birliği’ne girmeyi denediğini ama başarılı olamadığını ileri süren Usatii, ”Artık Amerika’ya da dönemez.” yorumunda bulundu.

Pro TV’nin ulaştığı avukat Lucia Rogac ise Plahotniuk’un İstanbul’da olup olmadığına ‘müvekkilinin özel bilgileri’ olduğu gerekçesiyle cevap vermekten kaçındı.
Aynı zamanda parti lideri olan Vladimir Palhotniuk, hakkında başlatılan yolsuzluk soruşturması nedeniyle 15 Haziran 2019’da ülkeden kaçmıştı. Nerede olduğunu açıklamayan ünlü oligark, kişisel facebook sayfasından kendini güvende hissedene kadar Moldova’ya dönmeyeceğini duyurmuştu.

Vladimir Plahotniuk’un Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yakınlığı olduğu biliniyor. Erdoğan, Türk öğretmenlerin kaçırılmasından 41 gün sonra Kişinev’e yaptığı ziyarette Vladimir Plahotniuk’la bir araya gelmişti.

29.9.2020 [Samanyolu Haber]

Dolar kuruna bakmayan Hazine Bakanı! [Turhan Bozkurt]

Hazine ve Maliye Bakan Berat Albayrak, eski ismi ile Orta Vadeli Program (OVP) yeni ismi ile Yeni Ekonomi Programı’nı (YEP) neredeyse 1 aylık tehirli de olsa ilan etti. 

Maalesef ekonomik krize çare olabilecek bir program çıkmadığı gibi YEPyeni, gıcır gıcır yalanlar tedavüle sürüldü. 

Türkiye’nin ilk başkanlık kabinesi 9 Temmuz 2018’de işbaşı yapmıştı. Albayrak da AKP lideri ve Cumhurbaşkanı unvanlarının sahibi kayınpederi Recep Tayyip Erdoğan tarafından Hazine Bakanlığı koltuğunu oturtulmuştu. 

BERAT ALBAYRAK VARSA KRİZ VAR

Koltuğa geçtikten 45 gün geçmemişti ki Türkiye, 2001 Ekonomik Krizi’nden sonraki en ağır kur şoku ile karşı karşılaştı. Dolar, Türk Lirası’na mukabil bir ayda yüzde 35 kıymet kazandı. Dolar 7,24 TL’ye kadar tırmandı. 

Enflasyon yüzde 30’a yaklaştı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) toz pembe tablolarında bile işsizlik yüzde 13’ü geçti. 

Doları ucuzlatmak için elde avuçta kalan son döviz, altın ve TL namına ne varsa harcandı. Osmanlı’nın çöküş dönemlerinde Hazine’de para kalmayınca ordunun sefere çıkabilmesi için gümüş kap kacak eritildiği gibi Merkez Bankası (TCMB) bankalardan emanet aldığı dövizleri eritti. 

Brüt döviz rezervleri altın dahil 133 milyar dolardan 83 milyar dolara geriledi. Dolar 6 TL’nin altına kısa müddet inse de yeniden 8 TL’nin eşiğine geldi. 

Ekonomik krizin hukuk ve demokrasi açığından mütevellit sari bir hastalığa düçar olduğu hakikati halının altına süpürüldü. Tek sesli medya her gün emekliye müjde paketleri aça dursun TCMB’nin kasası 50 milyar dolar açık verdi. 

YEP’TEN EVVEL YDP’YE İHTİYAÇ VAR

Yabancı sermaye kaçıyor, yerli yatırımcı da parasını, altınını bankadan çekip çelik kasalara, yastık altına naklediyor. Yarın ne olacağını kimse bilmiyor. 

Suriye, Libya, Doğa Akdeniz ve Dağlık Karabağ meseleleri derken önüne gelenle kavga eden AKP lideri Erdoğan’ın elinde giderek yalnızlaşan Türkiye, YEP’ten evvel Yeni Demokrasi Programı’na (YDP) muhtaç. 

Gazeteciler, siyasetçiler, esnaflar, avukatlar, hekimler, polis memurları ve ev hanımları "suçsuzlluklarını ispat edene kadar mahpus". AKP Türkiyesinde hukuk tersten icra olunuyor.

Haddizatında kendisine dalkavukluk yapmayan herkesi "düşman" ilan eden Erdoğan için demokrasi bir sonraki durakta inilen bir tramvaydan ibaretti.

YDP’nin Erdoğan’ın rüyalarını süsleyen Türkiye Aile Şirketi (TAŞ) için çok fantastik olacağı aşikâr. 

Siyasî ve iktisadî çöküşün sarsıntıları bugün YEP tanıtım toplantısı esnasında devam ediyordu. 

ALBAYRAK KONUŞTUKÇA DOLAR FIRLADI

Albayrak konuşmadan evvel 7,78 TL civarında seyreden 1 Amerikan Doları televizyon kanallarının naklen yayını devam ederken 7,85 TL’yi aştı. Euro 9,20 TL’ye yaklaştı. Türkiye’nin risk primi (CDS) 550 ki 300 üzeri “iflas riski” olarak kabul ediliyor. 

Karşılıksız basılan banknotlar gibi gıcır gıcır yalanlarla krizin biteceğine inanan varsa Albayrak’ın verdiği hedeflere göre bütçe tesis edebilir. 

YEPyeni yalanların başında yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını paketlerinin büyüklüğü geliyor. 

Albayrak, “Korona yardım paketlerinin büyüklüğü 494 milyar lira.” dedi. 100 milyar TL ile başladılar. Daha sonra 200 milyar, 250 milyar diye devam edildi. Nihayetinde paketten 494  milyar TL çıktı. 

AKP’ye yakın 2 milyon kişiye 1.000’er lira seyyanen nakdi yardım haricinde doğrudan kimseye herhangi bir yardımda bulunulmadı. En azından sokaktaki vatandaşa böyle bir yardım dağıtılmadı. 494 milyar 83 milyona bölünse herkesin en az 5 bin 951 TL yardım alması icap ederdi. 

AKP herkesin cebine neredeyse üç asgari ücret tutarında nakdi yardım koymuşsa bundan sonraki bütün seçimlerde sandıktan açık ara birinci çıkacağından zerre kadar tereddüdü olmasın. 

İŞSİZLİK FONU DA OLMASA…
 
Kısa çalışma ödeneği ile ücretsiz izin yardımlarını kast ediyorsa o ödemeler İşsizlik Fonu’ndan (Yıllardır çalışanlardan ve işverenden kesilen paralar) alındı. Bırakın halka yardım etmeyi, IBAN numarası veren AKP halktan yardım istedi. 

Haklarını teslim edeyim: Bedava kolonya dağıttılar. Cumhurbaşkanlığı forsu ile süslenmiş mini poşetleri AKP teşkilat üyeleri bazı meskenlere dağıttı.

Gıcır gıcı yalanlardan birkaçı: “Temmuz ayında ekonomik faaliyette önemli bir toparlanma sürecine girdik. Ekonomik veriler V tipi toparlanmaya işaret etti ancak bazı sektörlerde henüz istediğimiz seviyede toparlanmaya ulaşmış değiliz.”

YEPyeni büyüme tahminleri: 
2020: %0,3
2021: %5,8
2022: %5,0
2023: %5,0

YEPyeni enflasyon tahminleri:
2020: %10,5
2020: %8
2022: %6
2023: %4,9

Bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 2’yi geçtiğinde “Kriz” alarm zilleri çalardı. 2020 sonunda bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 4,9’a çıkacak ki hesaba Merkez Bankası’ndan gelen 40 milyar TL dahil. 

BU HEDEFLERİN TUTMASI İMKÂNSIZ

Bütçe açığının en az 200 milyar TL’yi bulacağı bir yılın akabinde 2021’de Türkiye yüzde 5,8 büyüyecekmiş. Bir evvelki EYP’ye göre Türkiye 2020’de yüzde 5 büyüyecekti. Power point sunumda hedef açıklamanın bir maliyeti yok ki!     

Kur böyle artarken, döviz borcunun ve Hazine garantili ihalelerin TL maliyeti olduğu yerde katlanıyor. YEPyeni gıcır gıcır yalanların konfeti yağmuru ne mi oldu? 

Berat Albayrak’ın “Döviz kuru benim için önemli değil, oraya hiç bakmıyorum.” beyanı, “Fazla söze ne hacet!” dedirtecek kadar hazin. 

Türkiye hakikaten yerli ve milli yalanlarla uçuyor… 

[Turhan Bozkurt] 29.9.2020 [Samanyolu Haber]

Fırsat Elde İken... [Mehmet Ali Şengül]

İnsanların gözünü dünyaya ilk açtığı anlarda, hiçbir şey bilmeyen ama her şeyi öğrenmeye müsait kabiliyette yaratıldığını görüyoruz. Onun için taallümle tekemmül kabiliyetiyle donatılan insana cehaletten kurtulup rabbini tanıyabilmesi, hakikatleri okuyup gerçekleri görebilmesi için, islam dininin ve Kur’an’ın ilk emri olan “ikra’ bismi rabbikellezi halak…”  
“Yaratan Rabbinin adıyla oku,” 
“İnsanı (rahim cidarına) yapışkan bir hücreden yaratan.” 
“Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” 
“Kalemle yazmayı öğretendir.” 
“İnsana bilmediklerini öğretendir.” (Alak sûresi 1-5) 

Görülüyor ki Kur’an-ı Muciz-ül beyanın ilk emri bu ayetle başlamıştır. Cehaletin insan için en büyük düşman olduğuna dikkat çekilmekte olduğunu, insanın bu düşmanı, ancak ilimle yenebileceği ifade edilmektedir.

Hz. Üstad; İnsanların en büyük düşmanı cehalet, zaruret ve ihtilaftır buyurmaktadır. Zaruret ve ihtilâfı, cehalet doğurmaktadır. İnsanlar gerçek manada yaratılış gayelerinden uzak, Allah ve Resulüllah(sav)’a muhalif, dinin ruhundan mahrum kalmanın neticesinde; cehalet, atalet ve ihtilafa maruz kalmaktadırlar. Birde misafir oldukları dünyada vahdet-i ruhiye içinde hayatlarını kazanmaları gerekirken, farkına varmadan ölümle sona erecek dünyanın fani ve basit şeylerine takılarak ihtilafa düşmektedirler. 
Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye ’ye gönül vermiş, Allah’a ve Resulüllah(sav)’a ait çok yüce ve kutsî bir davaya hizmet veren hasbî, fedakâr ve cefakar müslümanların arasında da, zaman zaman çok basit şeylere takılmalar, ihtilaflar ve birbirini rencide edip gönül kırmalar olabilmektedir.

Ehl-i imanı, hususiyle dava arkadaşlarımızı, sımsıkı birbirine bağlayacak nuranî bağlar; Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’da, din-i Mübin-i İslam’da açık ve net olarak dikkatlerimiz çekilmiş olmasına rağmen, Kur’an’a ve dine olan cehaletimizden ve içinde olunan bizi birbirimize bağlayıp kardeş yapan hakikatleri bilememe, bilenlerin de uygulamamasından kaynaklanan ihtilâflar, bu boşluklardan istifade eden şeytan ve nefsi emmâre devreye girmekte, insanların hislerini tahrik ederek aralarında ihtilâf çıkaran münafık ve fesat şebekelerinin de fırsatı değerlendirerek bazı insanları etkisi ve tesiri altına almak suretiyle müslümanlar ve cemaatler arası yabancılaşma meydana gelmekte ve adavet duygusu oluşmaktadır.

Böylesine Müslümanları ve alem-i İslam’ı ihtilafa ve zillete mahkum hâle getiren cehaletin en büyük reçetesi, gerçek manada Allah ve Resulüllah(sav)’a iman, en küçükten en büyüğüne kadar yapılan icraatların hesabının sorulacağı büyük mahkemeye, Hakimler Hakimi Allah’a hesap vereceği güne inanmanın ve iz’an haline getirmektir. Böylece inandığı ve hak bildiği davayı, dünyevî-uhrevî ilmî gerçeklere vakıf olmak suretiyle ve onu hayata uygulamaktır. Zümer sûresi 9.âyette Cenab-ı Hak; “De ki: “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Doğrusu ancak akl-ı selim sahipleri öğüt alır (nasihat dinler)” buyurmaktadır.

Dünyanın dört bucağına aşkla, şevkle insanlığa hizmet adına giden arkadaşlarımızın, iftirâka düşmeden farklı fıtrat ve mizaçta olmanın neticesini değerlendirerek, Allah’ın farklı fıtratta ve kabiliyette yarattığı, yüz hatlarını ve parmak izlerini bile birbirine benzetmediği insanların, farklı fikir ve düşüncelerle donatılmış olması Müslümanları ihtilâfa değil, şûra ile müspet harekete yönlendirmiş olduğu unutulmamalıdır. 

Allah (cc), imtihan yurdu olan dünyada insanları vahdete ircâ etme adına, Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’ı ve Efendimiz(sav)’i rehber olarak takdir ve tayin etmiştir. Allah (cc), Âl-i İmran sûresi 103, 104 ve 105.âyetlerde; “Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: 
Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size ayetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz.”
“Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır.” 
“Kendilerine kesin delillerin gelmesinden sonra bölünüp ihtilafa düşenler gibi olmayın. Onlar için büyük bir azap vardır.”

Ve yine Âl-i İmran sûresi 133 ve 134.âyetlerde;
 “Rabbiniz tarafından bir mağfirete, genişliği göklerle yer kadar olan ve muttakiler için hazırlanmış olan bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun!” 
“O muttakiler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever.”

Mutaffifin sûresi 26.âyette de; “...İşte yarışacaklarsa insanlar, bu cennet devletine konmak için yarışsınlar!” buyurulmaktadır.

Yanılmayan ve yanıltmayan Rehberimiz Efendimiz (sav) de; “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” buyurmuşlardır. (Aclûni) (Bu beyan-ı Peygamberi dinin fer’î/ fürûat kısmına aittir.) Buradaki ihtilâf menfi manada değil, müspet ihtilaftır. Yani, ehl-i imanın kitap-sünnet çizgisindeki yaptıkları hizmetlerde birbirlerine engel olmadan, kin, haset ve düşmanlık yaparak birbirinin tahribine çalışmadan, sırat-ı müstakimde, Hakk’a hizmette, İslami hakikatleri muhtaç olanlara ulaştırmada, her mü’minin meslek gurubu, anlayışı içinde istişare ile hareket ederek yarışmaları manasınadır.

Birbiriyle uğraşan ve boğuşanlar ve birbirini ifna etmeye çalışanlar, hiçbir zaman müspet harekette bulunamazlar. Hizmet etmek istedikleri davaya da faydalı olacakları yerde zarar verirler. Velhâsıl; mü’minler insaflı olur, başkalarının eksik ve kusurlu taraflarıyla değil, müspet yönlerini görerek, fark ettirmeden eksik ve kusurlarını tamir etmeye çalışırlar.

Hz. Üstad, “Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı, “Müminler ancak kardeştir” mealindeki ayet-i kerimenin kal’a-i kudsiyesi içine giriniz, tahassün ediniz (sığınınız). Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malumdur ki, iki kahraman birbirleriyle boğuşurken, iki çocuk ikisini de dövebilir.. Bir mizanda (terazide) iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa (tartılsa) bir küçük taş muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir, birini yukarı, birini aşağı indirir.” 
“İşte ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan husumetkarane (düşmanca) tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtima-iyenizle alakanız varsa, Mü’minin mü’mine münasebeti, taşları birbirine destek olan sarsılmaz bir bina gibidir. Mealindeki hadiste belirtilen düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız. Sefalet-i dünyeviyeden ve şekavet-i uhreviyeden (dünyada sefaletten ve ahirette azaptan) kurtulunuz.” (Mektubât)

Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’nin mebdeinden itibaren günümüze kadar, bu dava gönüllüler hareketi olarak devam etmiş ve etmektedir. O günden bugüne, ömrünün baharını yaşayan kız-erkek gençlerimiz üniversiteyi bitirir bitirmez, ilim irfan yuvalarının açılması ve beşerin cehaletten kurtulması, insanların birbirlerine gayz, kin ve nefretle bakışının önlenmesi ve dünya barışına katkıda bulunabilmeleri için kendi rızalarıyla, bu gönüllüler hareketi kervanına katılmışlardır.

Bundan dolayı arkadaşlarımız kendi tecrübelerini yeni yerlere taşıyabilmek, eksik ve kusurlarını tamir edebilmek ve aksiyoner bir ruh kazanabilmek için; ortalama iki, üç, dört yılda bir nöbet değişikliği yapmışlardır ve yapmaktadırlar. Kabile devletlerinden en medeni ve demokrat ülkelere kadar her yerde arkadaşlarımızın saffet ve samimiyetleri, ihlas, vefa ve sadâkatleri, aşk derecesindeki gayretleri, bizim de aşkımızı şevkimizi kamçılamıştır. Birçok ülkede kendi iradeleriyle çiçeği burnunda bazı gençlerin İslâm’la şereflenmeleri aynı zamanda, sadece hizmet adına ülkesini, işini gücünü terk edip oralarda iş kurma gayreti içinde bulunan arkadaşlarımızın samimiyeti bizleri ayrıca memnun ve mesrur etmiştir.

Arkadaşlarımızdan dinlediğimiz kadarıyla, Allah’ın bizim gibi yarattığı o insanların da, fıtraten İslâm’a çok yakın olduklarını, iyi temsil edildiği takdirde fevc fevc dehalet edecekleri müjdesini vermişlerdir.

Bugün bütün dünyanın sevgiye, şefkate, güvenilir bir insan olarak temsile ihtiyacı olduğu muhakkaktır. Tefekkür, tezekkür ve ilimle insanların göz pencerelerini kalp gözüyle irtibatlandırarak, Kur’an ve sünneti, insan ve kâinatı iyi okumalarını sağlamak bizim sorumluluğumuza düşmektedir.

Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, Allah’ın bize bahşettiği fırsatları en iyi şekilde değerlendirip, muhtaç olan gönüllere kavl-i leyyinle, tatlı dil- güler yüzle hakikatleri duyurmakla mükellefiz. Bu mükellefiyetlerimizi ihmal etmemiz bizi sorumlu hâle getirecektir. Fırsatlar elimizde iken Allah’ın bize bahşettiği imkanları, bulunduğumuz yerlerde en iyi şekilde değerlendirmeye ve örnek ve model insan olmaya gayret etmeliyiz.

[Mehmet Ali Şengül] 29.9.2020 [Samanyolu Haber]

Ya Habibe'l - Bekkain! [Abdullah Aymaz]

İzmir İmam-Hatip okulunda öğrenci iken Kemeraltı caddesinde halıcılık yapan Hüseyin Çağdır Ağabeyimizin iş yerine uğrardık. Eğer müşteri yoksa kendisini hep elinde kitap olarak bulurduk. İlk zamanlar Risale-i Nurlar ile ilgili bir meselemiz olunca ona sorardık. Ara sıra Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin Nurların mânevî avukatı dediği Ahmed Feyzi Kul Ağabeyimizi de halıcı dükkanında sohbet ederken görürdük. Zaten onun ağabeylerin evlerindeki haftalık derslerde Risale-i Nurlar hakkındaki derin izahlarına hayrandık. Ahmed Feyzi Ağabeyimiz Halıcı Hüseyin Ağabey için de “Ak Saçlı Evliya”  derdi.

Ben Üstadımızın büyük talebelerinden Zübeyir Gündüzalp’i de ilk defa onun dükkanında gördüm.  Daha sonra M. Fethullah Gülen  Hocaefendi 1967 yaz tatilinde Edirne’ye gönderdiğinde oradan dönerken İstanbul’a uğramıştık. Birkaç hafta İstanbul’da kalmıştım, o zaman her gün gider sabahtan akşama kadar Süleymaniye civarındaki dershane de kalırdım. Zübeyir Ağabey de orada kaldığı için sık sık görürdüm.

Hocaefendi 1966’da İzmir’e gelinceye kadar haftalık Risale-i Nur sohbetleri Mustafa Birlik ve Halıcı Hüseyin Ağabey gibi esnafların evlerinde olurdu,  biz de bu derslere akşamları katılmaya gayret ederdik… Üzerimizde çok hakları vardır. 

Hüseyin Çağdır Ağabeyimiz 2 Eylül 2005 tarihinde  İzmir’de vefat etti. Allah Rahmet eylesin…

Onun bütün aile efradı, damatları Hizmet ehli insanlardır… Bilhassa, Mehmet Atalay ve Dr. Kudret en yakın arkadaşlarımızdan ve kardeşlerimizdendir.

Hüseyin Ağabeyin eşi Gülümser  (Habîbe) Hanım efendi dört senedir kanser hastası idi. Amerika’ya getirilmişti. 12 gün sonra tekrar hastalığı ağırlaştı ve hastaneye kaldırıldı. Sonra bir Cuma günü vefat etti… Allah rahmet eylesin. Üzerimizde hakkı var… Evlerinde sohbet dinledik, çaylarını içtik, yemeklerini yedik. Allah razı olsun… Allah’tan geldiğinin ilk tatil günlerinde Amerika’daki bütün evlatları  ve torunlarıyla görüşmüş, dünya gözüyle onları görmüştü. Sıhhatli göründüğünü de ifade ediyorlardı. Sonra şiddetli kalb çarpıntıları başlayınca “Artık bu ecel!..” demiş…

Cuma akşamı vefatını öğrenmiştim. Cumartesi günü sabah namazına yakın Cevşen okuyordum, birden aklıma “Bugün cenaze namazı da kılınacak bir yazı yazmam da lâzım esas ismi neydi diye bir şeyler geldi. Tam o sırada Cevşen’in 87. Bölümünün başına gelmişim birden karşıma “Yâ Habîbe’l-Bekkâin!” çıktı. Cenab-ı Hakkın Habib ismi ama merhum ve muhterem ablamızın da esas ismiyle bir TEVÂFUK ile karşılaşmıştım “Bekkâin”de “Ağlayanların Habîbi” demek  de ayrı bir tevafukta. Ayrıca ablamız Miladî takvime göre 84 yaşında idi ama Hicrî takvime göre 87 yaşında oluyordu. O da apayrı bir tevafuk idi. Cenaze namazı esnasında bunları anlatınca aile çok memnun oldular. Cenab-ı Hak hepsine sabr-ı cemil versin. Ablamıza da rahmetler eylesin. 

[Abdullah Aymaz] 29.9.2020 [Samanyolu Haber]