Avrupa Birliği'nin (AB) Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn, bugün dört yıl aradan sonra yapılacak AB-Türkiye Ortaklık Konseyi toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, Türkiye'nin AB üyelik süreci ile ilgili olarak "en ideal durum Türkiye'nin bu projeyi daha fazla devam ettirmemesi konusunda anlaşmak" dedi. Hahn bunun "en dürüst yaklaşım" olacağını, ancak Ankara'nın "henüz o noktada" olmadığını kaydetti.
Hahn'ın açıklamasından birkaç gün önce Avrupa Parlamentosu Türkiye ile AB arasındaki katılım müzakerelerinin askıya alınması önerisinde bulunan kararını Strasbourg'da 13 Mart'ta yapılan genel kurul oturumunda oy çoğunluğuyla kabul etmişti.
GÜMRÜK BİRLİĞİ MODERNİZASYONU
Deutsche Welle Türkçe'de yer alan habere göre, Hahn ayrıca Türkiye ile Gümrük Birliği'nin genişletilmesi müzakerelerinin yeniden başlatılması çağrısında bulundu. Gümrük Birliği modernizasyonu müzakerelerinin başlaması için AB hükümetlerinin yetkilendirme yapmasını isteyen Hahn, Türkiye'nin "ekonomik sorunlar yaşaması ve bu nedenle istikrarsızlık faktörü" olmasının AB'nin çıkarına olmadığını kaydetti.
13 Mart'ta AP'de kabul edilen kararda, Türkiye ile Gümrük Birliği'nin güncellenmesi savunuluyor ancak bu güncelleme reform sürecine ve insan hakları ile temel özgürlüklere saygı koşuluna bağlandı.
Genişlemeden Sorumlu Üye, AB'nin insan hakları ve hukuk devleti ilkeleri konusunda bir "bütün olarak eleştirel" olduğunu söyledi. Hahn, Türkiye'nin üyelik adayı ülke olması nedeniyle "en yüksek standartlarda" değerlendirildiğini kaydetti.
BASIN KARTI GÜNDEMİ
Hahn, Türkiye-AB ilişkilerinin en üst düzeydeki karar alma organı AB-Türkiye Ortaklık Konseyi toplantısında Türkiye'de basın kartları yenilenmeyen yabancı gazeteciler konusunun da gündemde olacağını belirtti. Türkiye'nin yaklaşımının "yıllardır gördüğümüz düşünce özgürlüğünün sınırlanması resmine maalesef uyduğunu" söyleyen Hahn, yine de Gümrük Birliği güncellenmesi konusunda görüşülmesini "mantıklı" bulduğunu çünkü bunun Türkiye'yi "Avrupa'ya daha sıkı bağlacağını" söyledi.
Hahn bunun ayrıca Batılı değerler, demokrasi ve hukuk devletini savunan Türkleri de destekleyeceğini kaydetti. Ancak Hahn Mayıs ayındaki Avrupa Parlamentosu seçimlere kadar AB ülkelerinden Gümrük Birliği'nin modernizasyonu için yetkilendirme beklemediğini de sözlerine ekledi.
AB ve Türkiye, Gümrük Birliği anlaşmasını 1995 yılında imzalamıştı. AB liderleri 2016 yılında mülteci krizi sırasında Türkiye'ye Gümrük Birliği'nin modernize edileceği yönünde söz vermişti. Hizmet sektörü ve tarım gibi alanlarda AB Komisyonu olumlu görüş bildirmişti. Ancak daha sonra Türkiye'deki muhalif kesime karşı iktidarın aldığı tavır ve yaşanan gözaltı ile tutuklamalar nedeniyle 2016 yılı sonundan bu yana görüşmeler durmuştu.
[Samanyolu Haber] 15.3.2019
The Guardian tutuklu yazar ve gazeteci Ahmet Altan’ı yazdı
Yaklaşık 2.5 sene önce tutuklanan halen Silivri Cezaevi’nde hapis yatan gazeteci yazar Ahmet Altan’ın son kaleme aldığı kitabı The Guardian’a konu oldu. Altan’ın parmaklıklar ardında kaleme aldığı son eseri “Dünyayı Bir Daha Göremeyeceğim” kitabıyla ilgili dün The Guardian’da Simon Callow imzalı bir inceleme yayınladı. Televizyon programı ve yazıları nedeniyle 23 Eylül 2016’da tutuklanan ve 5 gazeteciyle birlikte hakkında müebbet hapis verilen Altan en son davasını Yargıtay’a taşımıştı.
Ahmet Altan’ın tutuklanması, tutsaklığı ve bu olayların onda oluşturduğu etkiyle ilgili The Guardian’da bir biyografi yayınlandı. Simon Callow’un biyografi yazısı ve makalenin Türkçe çevirisi şöyle:
Bazı kitapları incelemeyi o kitaplara yapılacak en büyük saygısızlık olarak addederim. Bu kitap da onlardan biri. Kendine özgü netliği, kesinliği ve bilgeliği ile adete kendi kendini anlatan bir kitap ve söylenebilecek tek bir şey varsa o da okunması olur. Ve tekrar tekrar okunması. Her biri, yazarın hapishane tecrübesinden kaynaklanan bazı olayları anlatan, iki bölümden uzun olmayan kısa bölümlere ayrılmış kısa bir kitap.
Harika bir şekilde irdelenmiş ancak kısa bir özet gibi değil; ölümle burun buruna iken bile Altan, diğer yazılarının karakteristik özelliği olan rüyaların canlılığı ile canlı olan berraklığı ve yarı saydamlığı asla kaybetmiyor – İngilizce çevirileri mevcut olan diğer kitapları; Kılıç Yarası Gibi mükemmel, Osmanlı dörtlüsünün ilk ciddi ve fantastik bir suç hikayesi Son Oyun’da da bu benzerlikler kolaylıkla görülebilir. Altan’a özgü, şiddetin merkezinde, rüya gibi geniş bir bakış açısına sahip bir eser. Ahmet Altan’ı bu kitabından yola çıkarak anlamaya çalışmak onun bu zamana kadar ve bundan sonra ki kurtuluş mücadelesini anlamak demektir.
Tutuklanması Ahmet Altan’a hiç de sürpriz olmadı. Atakürd yazarının kitabı olarak, Milliyet gazetesinde, Kürt halkının eşit statüde olduğunu savunduğu çok okunan bir yazı kaleme aldı. Bu yazının akabinde 1995’in başlarında 20 ay hapis cezasına çarptırıldı ve 12 bin dolar para cezası aldı.
2007’de Genel Yayın Yönetmenliğini de yaptığı Taraf gazetesini kurdu. Takip eden yıl ‘Ah Kardeşim’ adında bir yazı kaleme aldı ve bu yazısı Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi uyarınca “Türk kimliğini reddetme” suçundan o dönem bunu sözlü olarak ifade etmediği halde suçlandı. Açık bir hedef olduğu düşüncesi ile kendi can güvenliğini için o dönem üzerinde silah bulundurdu.
Altan ailesi her zaman muhalif kimliği ile tanındı. Ahmet Altan’ın, gazeteci, romancı, editör ve bir dönem milletvekilliği de yapmış olan babası Çetin Altan da oğulları gibi kendi döneminin baskıcı rejimi tarafından tutuklandı. Polis Çetin Altan’ı tutuklamak için evine geldiğinde Ahmet Altan onlara çay ikram etti, bu teklifi polisler geri çevirdi. Ahmet Altan ise kibar bir şekilde bunun bir rüşvet olmadığını birazcık da olsa içebileceklerini ifade etti. Ancak bu ince teklif polisler tarafından pek hoş karşılanmadı. Dört buçuk yıl sonra polisler bu sefer Ahmet Altan’ın kendisi için geldiğinde Ahmet bu hareketini tekrarladı ve bu teklif de bir önceki gibi reddedildi. Bu şartlar altında böyle bir tavır takınmak büyük soğukkanlılık gerektirirdi. Ahmet Altan adil bir yargılanmanın mümkün olmadığını ve kararın çok önceden verildiğinin farkındaydı oysa.
“Bir daha asla sevdiğim kadını öpemeyeceğim, çocuklarımı kucaklayamayacağım, arkadaşlarımla buluşamayacağım, sokaklarda yürüyemeyeceğim… Sucuklu yumurta yiyemeyeceğim, bir kadeh şarap içemeyeceğim ya da bir restorana gidip balık sipariş edemeyeceğim. Güneşin doğuşunu izleyemeyeceğim.”
Onu hapse götüren arabada, gardiyan, ona bir sigara teklif etti. Altan, “Sadece gergin olduğumda sigara içerim” dedi. Kelimelerin nereden geldiğine dair hiçbir fikri olmadığını söyledi. Ama devlet onun hayatını değiştirdi. “Olaylar, tehlikeler ve sizi çevreleyen gerçekler tarafından talep edilen bazı eylemler ve kelimeler var. Bu atanmış rolü oynamayı reddettiğinizde, beklenmeyenleri yapmak ve söylemek yerine, gerçekliğin kendisi şaşırır; zihninizin asi jett’lerine isabet ediyor ve parçalara ayrılıyor. ”
“Gerçeklik beni fethedemedi. Ben gerçeği fethettim”
– Bu içgörü onu bekleyen sonla yüzleşmesi için Ahmet’e güç verdi. Dünyayı Bir Daha Göremeyeceğim hapishaneyle ilgili olduğu kadar yazmakla da ilgili, ama her şeyden önce hayal gücü ile özdeşleştirilen bir özgürlük.
Ahmet’in özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü korunamadı; içsel metanetiniz ne olursa olsun, cezaevi, doğası gereği, alt üst oluyor.
“Sorgu zindanlarına ulaşmak için gereken 5 saatlik zaman dilimini, beş yüzyıl boyunca seyahat ettim”
Duygusal çöküntü kafa karıştırıcı bir durum. Oscar Wilde gibi, zamanın bir şey ifade etmemeye başladığını keşfetti. “Hücremizdeki hava ve ışık hiç değişmedi. Her dakika bir önceki ile aynıydı. Sanki zamanın bir kolu bir barajı vurmuş ve bir gol oluşturmuş gibiydi. O hareketsiz havuzun altına oturduk.”
Mahkemeye çıkarıldığında algısal bozukluğu devam etmekteydi. Yargıçlar Kafka’nın romanına ait değildi, ama Kafka’nın romanında olduğu gibi vahşi ya da acımasız değil, bilakis düzensiz, şaşırtıcı ve gerçek dışıydı. Mahkemede, daha önce de belirtildiği üzere, darbeye teşebbüs etmek amacıyla “subliminal mesajlar” vermek için değil, bilakis darbede yer almak için tutuklandığını fark etti. Suçlamanın değişmesi için itirazda bulundu ve yanıt olarak savcının vermiş olduğu alaycı cevap şu şekilde oldu:
“Savcılarımız, anlamlarını bilmedikleri kelimeleri kullanmayı severler”
Serbest bırakıldı ve eve döndü; o akşam, yeni bir arama karar çıkarıldı ve tekrar Kadınlar Cezaevi olarak adlandırılan bir hücreye kondu. Yargıtay’ın mahkumiyetini reddetmesine dayanarak temyiz başvurusunda bulundu. Kararı beklerken, “aklımın gölgeli kıvrımlarının utangaç şekilde karıştığını” “umutla beslenen soluk titreyen rüyalar”ı reddetmeye çalışıyor. Yıllar önce daha önce yazdığı gibi, bir karakterin karar vermesini beklediği bir Kılıç Yarası Gibi romanında yaşadığını beklerken fark etmeye başladı.
“Yıllar önce, edebiyatın hayatla buluştuğu işaretsiz, esrarengiz ve puslu topraklarda dolaşırken. Kendi kaderimle tanıştım ama tanıyamadım; Bir başkasına ait olduğunu düşünerek yazdım. Romanın ve hayatın dolaştığı, gerçek olan ve yazılı olan her birinin birbirini taklit ettiği ve her birini diğeriyle kılık değiştiren yerleri değiştirdiği düşey, kırıcı bir girdaba sürüklendiğimi hissediyorum.”
Mahkeme kararını verdi: Ömür boyu hapis.
“Dünyayı bir daha asla görmeyeceğim; Asla bir avlunun duvarlarından çerçevesiz bir gökyüzü görmeyeceğim. Hades’e iniyorum. Karanlığın içine kendi kaderini yazan bir tanrı gibi yürüdüm. Kahramanım ve ben karanlıkta birlikte kayboluyoruz.”
Ancak hayal gücü onu ayakta tutan şey oluyor;
“Odysseus gibi, dürüstlük ve ustalık ile kahramanlık ve korkaklık ile hareket edeceğim. Yenilgiyi ve zaferi bileceğim, maceram yalnızca ölümle bitecek… Hücrenin ortasında bir gemi duruyor; kereste gıcırdıyor. Güvertede çelişkili bir Odysseus var.”
Yürek dayanmaz dediğimiz anlarda, kendi kendine konuşuyor;
“Tarif etmek için ne güzel bir manzara. Ben solgun ışıkta beyaz olan elimle bir kaleme ulaşırım. Karanlıkta bile yazabiliyorum. Avuçlarımdaki fırtınada çatlayan gemiyi alıyorum ve yazmaya başladım. Hapishane kapısı arkamdan kapandı.”
Ahmet Altan’ın notları arasında bulduğu kağıtlar ile kaleme aldığı ve avukatları aracılığı ile bize ulaşan bu olağanüstü kitap, arkadaşı, Yasemin Çongar tarafından İngilizce’ye çevrildi.
Dünyayı bir daha göremeyeceğim, dokunaklı bir eser. Bu kitap Midnight Express; Ölülerin Evinden veya De Profundis değil. Bir anlamda bunlarla bir ortak noktaya sahip de. İnsanda, hayal gücünün harekete geçirdiği o parlak var olma iç güdüsünün verdiği coşku. Sürekli olarak ortaya çıkan bu fenomenin en mükemmel ifade edilmiş analizleri arasında, yaratıcı sürecin verdiği yücelik. Ve ruhun zaferi. “Beni hapse atabilirsiniz ama beni burada tutamazsınız. Çünkü bütün yazarlar gibi benim de sihrim var”
“Duvarlarınızdan kolaylıkla geçebilirim” diyor Altan son cümlelerinde…
Evet son sözleri buydu; ama bu kabul edilemez kararlar karşısında insan isyan etmeden “yeter artık” demeden kendini alamıyor. Ahmet Altan hala hapiste. 80 Nobel ödüllü yazarın protestoları başarısız oldu. Bana sorarsanız ne pahasını olursa olsun onu desteklemeliyiz. Gerekirse, Cenneti ve dünyayı hareket ettirmeliyiz.
[Tr724] 15.3.2019
Ahmet Altan’ın tutuklanması, tutsaklığı ve bu olayların onda oluşturduğu etkiyle ilgili The Guardian’da bir biyografi yayınlandı. Simon Callow’un biyografi yazısı ve makalenin Türkçe çevirisi şöyle:
Bazı kitapları incelemeyi o kitaplara yapılacak en büyük saygısızlık olarak addederim. Bu kitap da onlardan biri. Kendine özgü netliği, kesinliği ve bilgeliği ile adete kendi kendini anlatan bir kitap ve söylenebilecek tek bir şey varsa o da okunması olur. Ve tekrar tekrar okunması. Her biri, yazarın hapishane tecrübesinden kaynaklanan bazı olayları anlatan, iki bölümden uzun olmayan kısa bölümlere ayrılmış kısa bir kitap.
Harika bir şekilde irdelenmiş ancak kısa bir özet gibi değil; ölümle burun buruna iken bile Altan, diğer yazılarının karakteristik özelliği olan rüyaların canlılığı ile canlı olan berraklığı ve yarı saydamlığı asla kaybetmiyor – İngilizce çevirileri mevcut olan diğer kitapları; Kılıç Yarası Gibi mükemmel, Osmanlı dörtlüsünün ilk ciddi ve fantastik bir suç hikayesi Son Oyun’da da bu benzerlikler kolaylıkla görülebilir. Altan’a özgü, şiddetin merkezinde, rüya gibi geniş bir bakış açısına sahip bir eser. Ahmet Altan’ı bu kitabından yola çıkarak anlamaya çalışmak onun bu zamana kadar ve bundan sonra ki kurtuluş mücadelesini anlamak demektir.
Tutuklanması Ahmet Altan’a hiç de sürpriz olmadı. Atakürd yazarının kitabı olarak, Milliyet gazetesinde, Kürt halkının eşit statüde olduğunu savunduğu çok okunan bir yazı kaleme aldı. Bu yazının akabinde 1995’in başlarında 20 ay hapis cezasına çarptırıldı ve 12 bin dolar para cezası aldı.
2007’de Genel Yayın Yönetmenliğini de yaptığı Taraf gazetesini kurdu. Takip eden yıl ‘Ah Kardeşim’ adında bir yazı kaleme aldı ve bu yazısı Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi uyarınca “Türk kimliğini reddetme” suçundan o dönem bunu sözlü olarak ifade etmediği halde suçlandı. Açık bir hedef olduğu düşüncesi ile kendi can güvenliğini için o dönem üzerinde silah bulundurdu.
Altan ailesi her zaman muhalif kimliği ile tanındı. Ahmet Altan’ın, gazeteci, romancı, editör ve bir dönem milletvekilliği de yapmış olan babası Çetin Altan da oğulları gibi kendi döneminin baskıcı rejimi tarafından tutuklandı. Polis Çetin Altan’ı tutuklamak için evine geldiğinde Ahmet Altan onlara çay ikram etti, bu teklifi polisler geri çevirdi. Ahmet Altan ise kibar bir şekilde bunun bir rüşvet olmadığını birazcık da olsa içebileceklerini ifade etti. Ancak bu ince teklif polisler tarafından pek hoş karşılanmadı. Dört buçuk yıl sonra polisler bu sefer Ahmet Altan’ın kendisi için geldiğinde Ahmet bu hareketini tekrarladı ve bu teklif de bir önceki gibi reddedildi. Bu şartlar altında böyle bir tavır takınmak büyük soğukkanlılık gerektirirdi. Ahmet Altan adil bir yargılanmanın mümkün olmadığını ve kararın çok önceden verildiğinin farkındaydı oysa.
“Bir daha asla sevdiğim kadını öpemeyeceğim, çocuklarımı kucaklayamayacağım, arkadaşlarımla buluşamayacağım, sokaklarda yürüyemeyeceğim… Sucuklu yumurta yiyemeyeceğim, bir kadeh şarap içemeyeceğim ya da bir restorana gidip balık sipariş edemeyeceğim. Güneşin doğuşunu izleyemeyeceğim.”
Onu hapse götüren arabada, gardiyan, ona bir sigara teklif etti. Altan, “Sadece gergin olduğumda sigara içerim” dedi. Kelimelerin nereden geldiğine dair hiçbir fikri olmadığını söyledi. Ama devlet onun hayatını değiştirdi. “Olaylar, tehlikeler ve sizi çevreleyen gerçekler tarafından talep edilen bazı eylemler ve kelimeler var. Bu atanmış rolü oynamayı reddettiğinizde, beklenmeyenleri yapmak ve söylemek yerine, gerçekliğin kendisi şaşırır; zihninizin asi jett’lerine isabet ediyor ve parçalara ayrılıyor. ”
“Gerçeklik beni fethedemedi. Ben gerçeği fethettim”
– Bu içgörü onu bekleyen sonla yüzleşmesi için Ahmet’e güç verdi. Dünyayı Bir Daha Göremeyeceğim hapishaneyle ilgili olduğu kadar yazmakla da ilgili, ama her şeyden önce hayal gücü ile özdeşleştirilen bir özgürlük.
Ahmet’in özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü korunamadı; içsel metanetiniz ne olursa olsun, cezaevi, doğası gereği, alt üst oluyor.
“Sorgu zindanlarına ulaşmak için gereken 5 saatlik zaman dilimini, beş yüzyıl boyunca seyahat ettim”
Duygusal çöküntü kafa karıştırıcı bir durum. Oscar Wilde gibi, zamanın bir şey ifade etmemeye başladığını keşfetti. “Hücremizdeki hava ve ışık hiç değişmedi. Her dakika bir önceki ile aynıydı. Sanki zamanın bir kolu bir barajı vurmuş ve bir gol oluşturmuş gibiydi. O hareketsiz havuzun altına oturduk.”
Mahkemeye çıkarıldığında algısal bozukluğu devam etmekteydi. Yargıçlar Kafka’nın romanına ait değildi, ama Kafka’nın romanında olduğu gibi vahşi ya da acımasız değil, bilakis düzensiz, şaşırtıcı ve gerçek dışıydı. Mahkemede, daha önce de belirtildiği üzere, darbeye teşebbüs etmek amacıyla “subliminal mesajlar” vermek için değil, bilakis darbede yer almak için tutuklandığını fark etti. Suçlamanın değişmesi için itirazda bulundu ve yanıt olarak savcının vermiş olduğu alaycı cevap şu şekilde oldu:
“Savcılarımız, anlamlarını bilmedikleri kelimeleri kullanmayı severler”
Serbest bırakıldı ve eve döndü; o akşam, yeni bir arama karar çıkarıldı ve tekrar Kadınlar Cezaevi olarak adlandırılan bir hücreye kondu. Yargıtay’ın mahkumiyetini reddetmesine dayanarak temyiz başvurusunda bulundu. Kararı beklerken, “aklımın gölgeli kıvrımlarının utangaç şekilde karıştığını” “umutla beslenen soluk titreyen rüyalar”ı reddetmeye çalışıyor. Yıllar önce daha önce yazdığı gibi, bir karakterin karar vermesini beklediği bir Kılıç Yarası Gibi romanında yaşadığını beklerken fark etmeye başladı.
“Yıllar önce, edebiyatın hayatla buluştuğu işaretsiz, esrarengiz ve puslu topraklarda dolaşırken. Kendi kaderimle tanıştım ama tanıyamadım; Bir başkasına ait olduğunu düşünerek yazdım. Romanın ve hayatın dolaştığı, gerçek olan ve yazılı olan her birinin birbirini taklit ettiği ve her birini diğeriyle kılık değiştiren yerleri değiştirdiği düşey, kırıcı bir girdaba sürüklendiğimi hissediyorum.”
Mahkeme kararını verdi: Ömür boyu hapis.
“Dünyayı bir daha asla görmeyeceğim; Asla bir avlunun duvarlarından çerçevesiz bir gökyüzü görmeyeceğim. Hades’e iniyorum. Karanlığın içine kendi kaderini yazan bir tanrı gibi yürüdüm. Kahramanım ve ben karanlıkta birlikte kayboluyoruz.”
Ancak hayal gücü onu ayakta tutan şey oluyor;
“Odysseus gibi, dürüstlük ve ustalık ile kahramanlık ve korkaklık ile hareket edeceğim. Yenilgiyi ve zaferi bileceğim, maceram yalnızca ölümle bitecek… Hücrenin ortasında bir gemi duruyor; kereste gıcırdıyor. Güvertede çelişkili bir Odysseus var.”
Yürek dayanmaz dediğimiz anlarda, kendi kendine konuşuyor;
“Tarif etmek için ne güzel bir manzara. Ben solgun ışıkta beyaz olan elimle bir kaleme ulaşırım. Karanlıkta bile yazabiliyorum. Avuçlarımdaki fırtınada çatlayan gemiyi alıyorum ve yazmaya başladım. Hapishane kapısı arkamdan kapandı.”
Ahmet Altan’ın notları arasında bulduğu kağıtlar ile kaleme aldığı ve avukatları aracılığı ile bize ulaşan bu olağanüstü kitap, arkadaşı, Yasemin Çongar tarafından İngilizce’ye çevrildi.
Dünyayı bir daha göremeyeceğim, dokunaklı bir eser. Bu kitap Midnight Express; Ölülerin Evinden veya De Profundis değil. Bir anlamda bunlarla bir ortak noktaya sahip de. İnsanda, hayal gücünün harekete geçirdiği o parlak var olma iç güdüsünün verdiği coşku. Sürekli olarak ortaya çıkan bu fenomenin en mükemmel ifade edilmiş analizleri arasında, yaratıcı sürecin verdiği yücelik. Ve ruhun zaferi. “Beni hapse atabilirsiniz ama beni burada tutamazsınız. Çünkü bütün yazarlar gibi benim de sihrim var”
“Duvarlarınızdan kolaylıkla geçebilirim” diyor Altan son cümlelerinde…
Evet son sözleri buydu; ama bu kabul edilemez kararlar karşısında insan isyan etmeden “yeter artık” demeden kendini alamıyor. Ahmet Altan hala hapiste. 80 Nobel ödüllü yazarın protestoları başarısız oldu. Bana sorarsanız ne pahasını olursa olsun onu desteklemeliyiz. Gerekirse, Cenneti ve dünyayı hareket ettirmeliyiz.
[Tr724] 15.3.2019
Fethullah Gülen’den Yeni Zelanda’ya taziye
Fethullah Gülen, Yeni Zelanda’da iki camiye yapılan terörist saldırı nedeniyle taziye ve kınama mesajı yayınladı.
BOLD-Fethullah Gülen, Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrinde iki camiye yapılan ve 50 kişinin ölümü ve 20 kişinin yaralanmasıyla neticelenen terör saldırısı nedeniyle taziye ve kınama mesajı yayınladı. Saldırıyı derin bir teessürle öğrendiğini ifade eden Gülen, “Bu hain saldırıyı şiddetle tel’in ediyor ve saldırıda şehit düşen masumlara Cenab-ı Hakk’tan rahmet, yakınlarına sabr-ı cemil ve yaralılara da acil şifalar diliyorum.” dedi.
NEFRET PSİKOLOJİSİ BİR İNSANLIK PROBLEMİDİR
Gülen mesajında dünyanın değişik yerlerinde meydana gelen cami, kilise, sinagog ve diğer ibadet mekanlarını hedefleyen terör saldırılarına bir yenisinin eklediğine dikkat çekti ve çözümün el ele verilmesi olduğunu ifade etti: “Kendisini yer yer İslamofobi, Antisemitism, Hristiyan düşmanlığı, yabancı düşmanlığı veya başka şekillerde gösteren problemin temelinde yatan ön yargı, korku ve nefret psikolojisi bir insanlık problemidir. Hangi anlayış veya inancın arkasına sığınılarak yapılırsa yapılsın, terör aslında vahşettir ve çözümü de insanlığın el ele vermesidir.”
Fethullan Gülen’in mesajının tam metni:
Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrindeki iki camiye yapılan ve 49 kişinin ölümü ve 20 kişinin yaralanmasıyla neticelenen terör saldırısını derin bir teessürle öğrendim. Bu hain saldırıyı şiddetle tel’in ediyor ve saldırıda şehit düşen masumlara Cenab-ı Hakk’tan rahmet, yakınlarına sabr-ı cemil ve yaralılara da acil şifalar diliyorum.
Müslümanların haftalık bayramı sayılan mübarek Cuma gününde, ibadetlerini yaptıkları esnada meydana gelen bu hain saldırı, maalesef geçtiğimiz aylarda dünyanın değişik yerlerinde meydana gelen cami, kilise, sinagog ve diğer ibadet mekanlarını hedefleyen terör saldırılarına bir yenisini eklemiş oldu. Kendisini yer yer İslamofobi, Antisemitism, Hristiyan düşmanlığı, yabancı düşmanlığı veya başka şekillerde gösteren problemin temelinde yatan ön yargı, korku ve nefret psikolojisi bir insanlık problemidir. Hangi anlayış veya inancın arkasına sığınılarak yapılırsa yapılsın, terör aslında vahşettir ve çözümü de insanlığın el ele vermesidir.
Çözüm adına yapılacak çalışmaların en önemli sacayağı da hepimizin ortak kimliği olan insan olma kimliğimizin bir daha hatırlanması ve içselleştirilmesidir. Hayatına korku ve nefretin yön verdiği insanların kendilerinden farklı gördüğü insanlara saldırma hastalığının tedavisi, diyalog ve eğitim yolu ile her insanı aziz tutma anlayışının yeryüzüne hakim kılınmasıdır.
Bu elim hadise vesilesiyle, bütün dünya Müslümanlarına ve vatandaşlarını kaybeden Yeni Zelanda halkına taziyelerimi sunuyorum. Cenab-ı Hakk, terörle samimi mücadele eden devlet yetkilileri ve sivil toplum kuruluşları ile insanlar arasında sevgi ve kardeşliği yaymaya çalışan herkesin yar ve yardımcısı olsun.
[MedyaBold.com] 15.3.2019
BOLD-Fethullah Gülen, Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrinde iki camiye yapılan ve 50 kişinin ölümü ve 20 kişinin yaralanmasıyla neticelenen terör saldırısı nedeniyle taziye ve kınama mesajı yayınladı. Saldırıyı derin bir teessürle öğrendiğini ifade eden Gülen, “Bu hain saldırıyı şiddetle tel’in ediyor ve saldırıda şehit düşen masumlara Cenab-ı Hakk’tan rahmet, yakınlarına sabr-ı cemil ve yaralılara da acil şifalar diliyorum.” dedi.
NEFRET PSİKOLOJİSİ BİR İNSANLIK PROBLEMİDİR
Gülen mesajında dünyanın değişik yerlerinde meydana gelen cami, kilise, sinagog ve diğer ibadet mekanlarını hedefleyen terör saldırılarına bir yenisinin eklediğine dikkat çekti ve çözümün el ele verilmesi olduğunu ifade etti: “Kendisini yer yer İslamofobi, Antisemitism, Hristiyan düşmanlığı, yabancı düşmanlığı veya başka şekillerde gösteren problemin temelinde yatan ön yargı, korku ve nefret psikolojisi bir insanlık problemidir. Hangi anlayış veya inancın arkasına sığınılarak yapılırsa yapılsın, terör aslında vahşettir ve çözümü de insanlığın el ele vermesidir.”
Fethullan Gülen’in mesajının tam metni:
Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrindeki iki camiye yapılan ve 49 kişinin ölümü ve 20 kişinin yaralanmasıyla neticelenen terör saldırısını derin bir teessürle öğrendim. Bu hain saldırıyı şiddetle tel’in ediyor ve saldırıda şehit düşen masumlara Cenab-ı Hakk’tan rahmet, yakınlarına sabr-ı cemil ve yaralılara da acil şifalar diliyorum.
Müslümanların haftalık bayramı sayılan mübarek Cuma gününde, ibadetlerini yaptıkları esnada meydana gelen bu hain saldırı, maalesef geçtiğimiz aylarda dünyanın değişik yerlerinde meydana gelen cami, kilise, sinagog ve diğer ibadet mekanlarını hedefleyen terör saldırılarına bir yenisini eklemiş oldu. Kendisini yer yer İslamofobi, Antisemitism, Hristiyan düşmanlığı, yabancı düşmanlığı veya başka şekillerde gösteren problemin temelinde yatan ön yargı, korku ve nefret psikolojisi bir insanlık problemidir. Hangi anlayış veya inancın arkasına sığınılarak yapılırsa yapılsın, terör aslında vahşettir ve çözümü de insanlığın el ele vermesidir.
Çözüm adına yapılacak çalışmaların en önemli sacayağı da hepimizin ortak kimliği olan insan olma kimliğimizin bir daha hatırlanması ve içselleştirilmesidir. Hayatına korku ve nefretin yön verdiği insanların kendilerinden farklı gördüğü insanlara saldırma hastalığının tedavisi, diyalog ve eğitim yolu ile her insanı aziz tutma anlayışının yeryüzüne hakim kılınmasıdır.
Bu elim hadise vesilesiyle, bütün dünya Müslümanlarına ve vatandaşlarını kaybeden Yeni Zelanda halkına taziyelerimi sunuyorum. Cenab-ı Hakk, terörle samimi mücadele eden devlet yetkilileri ve sivil toplum kuruluşları ile insanlar arasında sevgi ve kardeşliği yaymaya çalışan herkesin yar ve yardımcısı olsun.
[MedyaBold.com] 15.3.2019
Sedef Demirhan: Eşime birliğine dön emri veren de birliğe girer girmez vurulmasını emreden de aynı kişi [Sevinç Özarslan]
Müebbet hapis cezasına çarptırılan Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan’ın eşi Sedef Demirhan BOLD’a özel röportaj verdi. O gün 23.00’e kadar eşiyle birlikte olan Sedef Demirhan, tanıklıklarını ve mahkemede yaşadığı tartışmaları anlattı.
Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Nejat Atilla Demirhan, Mersin çatı davasında bir yıl önce müebbet hapse mahkum edildi. Demirhan, o gece emrindeki hiçbir askeri birlikten çıkartmadığı ve Mersin’de herhangi bir olay yaşanmadığı halde darbe yapmaya teşebbüs ettiği iddiasıyla kendisine kumpas kurulduğunu ifade etmişti. Dün yayınladığımız mektubunda da adil bir yargılama süreci geçirmediğini, çağırdıkları tanıkların mahkemeye gelmediğini ve hakim taleplerini dikkate almadığı için iddiasını ispatlayamadığını belirtmişti.
BOLD’a özel röportaj veren Nejat Atilla Demirhan’ın eşi Sedef Demirhan o günün yakın tanıklarından biri. 15 Temmuz günü ve gecesinde saat 23.00’e kadar eşinin yanında olan Sedef Demirhan da eşine tuzak kurulduğunu düşünüyor ve eşine o gün birliğe dönmesi emrini veren ile, birliğine girer girmez vurulması emrini veren kişinin Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Hasan Uşaklıoğlu olduğunu söylüyor. Demirhan’ı vurması için ise Kurmay Başkanı Tayfun Ergi görevlendiriliyor. Sedef Demirhan’a göre eğer bu olay gerçekleşseydi ikinci Semih Terzi vakası yaşanacaktı.
Nejat Atilla Demirhan’ı tutuklayan ’emekli’ Merkez Komutanı Albay Ekrem Özer ise, Mersin’de yaşanan 15 Temmuz gecesinin kilit isimlerinden biri. Sedef Demirhan ve müebbet alan bir askerin kardeşi Cengiz Çelebi’nin (müstear isim) iddiasına göre Ekrem Özer’i MİT görevlendirdi.
15 Temmuz’da neredeydiniz?
Afyon’da tatildeydik. Cuma akşamı annemlere yemeğe davetliydik. Benim annemler Afyon’da, kayınvalidemler de Afyon’da yaşıyor. Onları ziyaret için gitmiştik zaten. Yemeğe hazırlanırken eşime bir telefon geldi. Eşimin ‘Buyrun komutanım, tabi komutanım’ dediğini duydum. İçeriği neydi bilmiyorum ama bana aynen şunu söyledi. ‘Benim hemen jandarmaya gidip tafiks hattından görüşmem lazım.’ dedi. Bu askeriyeden askeriye görüşülen gizli bir telefon hattı. Biz Bolvadin ilçesindeydik. Eşim hemen oradaki jandarma komutanlığına gitti. Güney Deniz Saha Komutanlığı’ndan, ‘Terör tehditi var, hemen birliğine dön’ diye emir alıyor.
Kim veriyor emri?
Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Hasan Uşaklıoğlu. O bizim üst amirimiz. Birinci amirimiz oluyor. Eşim geri geldi bana dedi ki, hemen eşyaları topla, gidiyoruz. Neden, niye gitmek zorundayız demeye kalmadan, ‘Acilen çıkmamız lazım, terör tehditi varmış, acilen çıkmamız lazım’ dedi. Normalde biz cumartesi yola çıkacağız, pazar dinleneceğiz, pazartesi de işe başlayacak eşim.
Saat kaç civarı oluyor bu konuşmalar?
17.00-18.00 civarı. Mersin-Afyon arası hızlıca giderseniz 5 saat sürüyor. Biz yola çıktık. Tabi eşim rahat değil ama rahat bir şekilde yol alıyoruz. Konya’da yemek yedik. Darbe yapacak olsa eşim uçarak gider ya da bir şey gelir alır onu. Biz rahat rahat arabamızla, arkada oğlum, yanında ben eşyalarımızı topladık, dönüyoruz. Mersin’e 23.00 civarında ulaşabildik.
Darbe girişimi 22.00 civarında başlamıştı.
Darbe olayı olmuş, oğlum sürekli telefondan Twitter’a bakıyor. İstanbul’da köprünün bir tarafı kapatılmış, diyor. ‘Allah Allah diyoruz, herhalde bir uyuşturucu mafyası var.’ Hiçbir şeyden haberimiz yok. Çünkü yollar tertemiz. Herhangi bir sorun görünmüyor. Fakat sonra Ankara’da jetler uçuşuyor, haberini alıyoruz, meraktayız. Biz 23.00 gibi Mersin’e vardık. Eşim beni lojmana bıraktı. Eşyaları yukarı çıkardı. Ben birliğe geçiyorum, dedi.
Daha sonra biz mahkemede şöyle bir şey öğrendik. O zamanki MİT Bölge Başkanı -tam hatırlayamıyorum adı Ali’ydi galiba- ‘Bir hareketlenme var, ne oluyor’ diye birliğe gidiyor. Eşim daha gitmeden. Eşim gider gitmez de sıkıyönetim emri geldi diye eline bir kağıt tutuşturuyorlar.
Kim tutuşturuyor?
Kurmay Başkanı Albay Tayfun Ergi. Ergi darbeden sonra 20 ay dışarıdaydı, 20. ayda artık suçlamalar artınca içeriye alındı. Eşim eline bu kağıt verilince bir toplantı yapıyor. 12 kişiyle beraber. Bölge Jandarma komutanları, diğer askerlerle beraber. O sırada Hasan Basri Dağdelen (eski emniyet müdürü) geliyor. ‘Beni buradan gönderebilir misiniz’ diyor eşime.
Niye çıkmak istiyor, orada ne işi var?
Hasan Basri Dağdelen’in evine o gece 19.00 sularında bir astsubay gelmiş, kimliğini göstermiş. Dağdelen bu kişinin adını mahkemede verdi fakat öyle bir astsubay olmadığı ortaya çıktı. Yani sahte kimlikli biri evine geliyor. ‘Birliğe gidin, önlem alın, amirallere suikast düzenlenecek’ diye bilgi getiriyorlar. O astsubay iki telefon numarası veriyor kendisine. Biri buranın üst komutanının telefonu, diğeri de ‘Genelkurmay’dan teyit alabileceğiniz numara’ diye. Dağdelen, Genelkurmay’ı aradığında ‘evet böyle bir tehdit var, amirallere suikast düzenlenecek’ diye teyit ederek birliğe gidiyor.
Sonra neden oradan ayrılmak istiyor?
Sıkıyönetim olayını duyduktan sonra oradan çıkmak istiyor. Mahkemede bir telsiz uzmanı şunu söyledi. Biz saat 22.00’de sıkıyönetim emrini aldık. Bütün birliklere geldi emir. Kurmay Başkanı (Tayfun Ergi) bunu okudu, Mazhar Süha Söylem (albay) okudu, Ayhan Canlı (albay) okudu. Bütün albaylar okudular. Böyle bir şey olacağını valiye telefon açıp söyleselerdi, ‘sıkıyönetim ilanı geldi ne yapayım’ diye sorsalardı. Orada 112 acil merkez kurulmuş. Ve madem eşim darbeci daha gelmeden gişelerde yakalansaydı. Biz o sırada Tarsus’a bile girmemiştik, gişelerdeydik.
Niye yapmadılar sizce?
Tayfun Ergi mahkemede ‘komutanın gelmesini bekledik’, dedi. Eviniz yanıyor, ama siz diyorsunuz ki, eşimi bekleyeyim de ondan sonra haber vereyim itfaiyeye. İnsan bekler mi böyle bir şey için. Ama öyle olmuyor, bütün herkes toparlanıyor orada eşim gidince de eline sıkıyönetim kağıdı veriliyor… Saat gece 02.00 gibi kendi astı olan ve o gün emekliliği dolan Mersin Merkez Komutanı Albay Ekrem Özer eşimi darbe yaptığı gerekçesiyle tutuklamaya geliyor.
Nasıl tutuklamaya geliyor? Öyle bir yetkisi var mı?
MİT’ten görev almış. O gece kriz masasında MİT de var. MİT Bölge Başkanı 23.00’te birliğe geliyor. Bunların hepsi mahkeme kayıtlarında. Birlikte 16 kamera var. 15’ini bozuk olduğunu söylüyorlar. Mahkemede sadece bir kamerayı gösterdiler. O kamerada da eşim koridorda yürüyor. Yalancı tanıklar şunu söylüyor. Çok bağırıyordu, çok öfkeliydi. Kameralarda aşırı sakin bir şekilde bir odadan bir odaya gidiyor. Ne bir öfke belirtisi var, ne bir bağırma sesi var. Sadece Ekrem Özer ile bir tartışmaları olmuş ve eşim ‘sen benim astımsın, emekli oldun, tutuklayamazsın’ diye karşı çıkıyor.
Emekli biri istediği zaman birliğe girebiliyor mu?
Aslında kartla giriş yapılıyor birliğe. Ana kapıdan rahatça girebilir. Kimliği, giriş kartları hala elinde var. Sadece ana birlik binasına ayrı bir kartla girilebilir. Ama o gece kart mart kaydı tutulmamış. Biz ısrarla o kart girişlerinden eşimin kaçta geldiği, diğer memurların, binbaşının, yüzbaşının kaçta geldiğini ispatlamak istedik. Ama hiçbir şekilde kayıt tutulmamış.
Ekrem Özer’in MİT’ten emir aldığını nereden biliyorsunuz?
Kendisi mahkemede söyledi. Merkez komutanı zaten bölgenin kara birliğine bakar. Kriz yönetimine gider. 112 acilde de görevlidir, ama o gün hiçbir görevi yok. Ve biz mahkemede şunları öğreniyoruz: Güney Deniz Saha Komutanı, eşim için vur emri vermiş. Birliğine girer girmez vurun. Bunu Ekrem Özer’e de söylemiş. O sırada vekil olan Murat yüzbaşıya da söylemiş. Ve ben Kurmay Başkanı Tayfun Ergi ile mahkemede tartıştım.
Niye tartıştınız?
Tayfun Ergi, döndü bana dedi ki, ‘bana şükretmen lazım.’ Neden dedim, ‘eşini vuracaktım, eşinin tabutu çıkacaktı, sağ kaldığı için bana şükret.’ Sen mi vuracaktın, diye sordum. Evet dedi, ‘ben emir almıştım, ben vuracaktım’ dedi.
Tayfun Ergi’ye eşinizi vur emrini kim veriyor?
Güney Deniz Saha Komutanı Hasan Uşaklıoğlu. Bizi çağıran kişi. İkinci bir Semih Terzi vakası olacaktı.
Eşinizi ‘birliğine dön’ emrini veren kişi de, vurulması emrini veren kişi de aynı. Hasan Uşaklıoğlu nerede şimdi?
Evet aynı kişi. Hasan Uşaklıoğlu’nu tanık olarak mahkemeye çağırdık. Bizim avukatımız mahkeme başkanı ile görüştü. ‘Hasan Uşaklıoğlu’na ulaşamıyoruz, büyük bir ihtimalle yurt dışında’ dedi. Mahkemeye de gelmedi. 2 Ağustos 2017’de emekli edildi -ki kendisi kuvvet komutanı olmayı bekliyordu. Şu anda yurt dışında olabilir. İki çocuğu da Amerika’da yaşıyordu zaten.
Saat 23.30 eşiniz birliğine gitti, o gece daha sonra hiç kendisiyle görüştünüz mü?
16 Temmuz sabahına kadar sürekli telefonla görüştük. Çünkü televizyonda hep alt yazı geçiyor. Akdeniz Bölge Komutanı gözaltına alındı, Akdeniz Bölge Komutanı tutuklandı. Bu haberleri duyuyorum, eşimi arıyorum. Eşim diyor ki, görev yerindeyim, görevimin başındayım, bir problem yok. Sabah altı buçukta aradığımda Tayfun Ergi açtı telefonu. Ne oluyor, bir problem mi var dedim. ‘Komutanımız hiçbirimizi dinlemedi, darbe yapmaya kalktı, şu anda da cezalandırılmak için tutuklanıyor, dedi.
Ben tabi çılgına döndüm. Ya nasıl olur bu, niye olur diye. Tayfun Ergi lojmanda alt komşumuz. 16 Temmuz sabahı karşıma geçti, öyle bir şekilde konuştu ki benimle, ‘inanın hiçbir şekilde bizi dinlemedi, şöyle yaptı böyle yaptı’ diye eşim hakkında bir sürü yalan söyledi. Ben o sırada ‘haklı herhalde, benim kocam yanlış yaptı’ diye düşündüm. O kadar inandırıcı konuşuyor.
Çocuklarım eşimin eşyalarını toplamaya birliğe gittiğinde de bize aşırı derecede yardımcı oldu. Çocuklarıma hakaret ediyorlar tabi, ‘eşyaları aldırtmayız, toplatmayız’ diye. Tayfun Ergi, ‘yapmayın silah arkadaşlarımızın çocuklarına, bu şekilde davranamazsınız, diyor. Bize o kadar iyilik yapıyor ki, ben herhalde bu adam doğru bir adam diye düşünüyorum.
Nejat Atilla Demirhan’ın çocukları da tutuklanmıştı.
Doğru biri olmadığını sonra nasıl anladınız?
Sonra mahkemede öğrendik ki, darbeden üç ya da dört gün sonra yüzbaşıya (eski harekat şube müdürü kurmay yüzbaşı Ali Gül) ısrarla şunu yaptırmış; şunun da cezası var, şu da cezalı, bunu da cezalı yazacaksın diye, eşim hakkında bir sürü şey yazdırmış. Sonra ikisi hakkında evrakta sahtecilikten ikinci bir dava açıldı. Eşimin emir subayı bölgede değildi. Tayfun Ergi, komutanının odası aranacak diye onu birliğe çağırıyor ve 16 Temmuz sabahı altıda birliğe girer girmez kelepçeletiyor. Hiçbir şeyden habersiz bu çocuk.
Ben artık bunları gördükçe, öğrenince ilk mahkemede Tayfun Ergi’ye patladım. Sen neler yaptın, niye böyle şeyler yaptın, yalancısın diye. O şekilde tartışma başladı. Suç duyurusunda bulunacaktık ama uzatmak istemedik, tekrar bir mahkeme… Benim hakkımda da bir soruşturma vardı ve onun için fazla deşelemedik.
Neden deşelemediniz, sonuçta ciddi iddialarınız var.
Şöyle; benim hakkımda da bir soruşturma açıldı. Darbe yapmaktan benim hakkımda da soruşturma açıldı.
Neye dayanarak açıldı?
Onu da bilemiyorum. Takipsizlik aldım. Hatta Mersin yetkisizlik vererek Ankara’ya gönderdi. Ankara herhangi bir şey bulamadık deyip takipsizlik verdi. O dönemde ben bu soruşturmayla uğraşıyordum. Çocukların davasına gittiğimde benim soruşturmam önlerine çıkıyordu, eşimin davasına gittiğimde onun da önüne sunuyorlardı. Ben tekrar bir suç dosyası daha oluşturmak istemedim.
İftira atıyor diye dava açılamıyor mu?
Bunları zaten mahkemede eşim söyledi. Tayfun Ergi’nin tutuklanmasının sebebi de bu zaten. Eşimle birlikte tutuklu olan diğer herkes Tayfun Ergi’yi şikayet edince onu da aldılar. Ben, benim tartışmam adına bir suç duyurusunda bulunacaktım. Bana bu şekilde davrandı, üzerime yürüdü diye. Bunu yapmak istemedim. Başka bir davayla uğraşmak istemedim. Tayfun Ergi’nin şu anda darbe yapmaktan bir davası var, bir de evrakta sahtecilik yapmaktan davası var. Diğer davalardaki binbaşı, yüzbaşı hepsi ayrı suç duyurusunda bulundu hakkında.
Tayfun Ergi’ye ‘darbe yapma’ davasını kim açtı?
O ilk başlarda tutuksuz tanık olarak gidip geliyordu. Hem tanıktı, hem sanıktı. Ama tutuksuz yargılanıyordu. En sonunda bütün herkes onun adını verince siviller, polisler dahiller ‘Tayfun şunu yaptı, öyle dedi, bunu deyince’ artık hakim baskılara dayanamayarak aldı. Yoksa 20 ay dışarıdaydı. Mahkemeye gidip geliyordu.
Bütün bu olanlarla ilgili ne düşünüyorsunuz? Yani Kurmay Başkanı Albay Tayfun Ergi ya da birileri eşinize tuzak mı kurdu?
Tayfun Ergi ve üç albay. Ayhan Canlı, Mazhar Süha Söylem, Habil Uğurluel. Ekrem Özer’in zaten en başta piyon olduğunu düşünüyorum ama birlikte olanlar bunlar. Çünkü önceden her şeyi hazırlamışlar, kazanı kaynatmışlar, eşim on bir buçukta gelir gelmez de içine attılar.
O zamanki Vali Özdemir Çakacak’ın da bu işin içinde olduğunu düşünüyorum. Ekrem Özer darbeden bir buçuk ay önce izne ayrılmıştı. Bir burun ameliyatı olacaktı. Ondan sonran 1,5 ay da istirahatliydi. 15 Temmuz cuma sabahı Mersin Valiliği’nin sitesinde valiyi ziyaret ettiği fotoğraflarını gördüm. İzne ayrılmış, emekliye ayrılmış biri, o sabah resmi kıyafetlerini giymiş valiyi ziyaret ediyor. Eşime gösterdim, Allah Allah niye gitti ki acaba, bu adam bir şey düşünüyor ama dedi… Başka hiçbir şey demedi. Orada bir şeyler planladılar.
Vali darbeden üç gün şehrin ortasında Lütfi Elvan (dönemin Kalkınma Bakanı) ile birlikte miting yapıyorlar. ‘O komutan dediğiniz adam, -halk o kadar çok seviyor ki eşimi, herkes komutan dendi mi ölür biterdi- ki ben ona komutan bile demem.’ diyor. Şöyle yaptı, böyle yaptı. Oysa o gece hiçbir şey olmadı, halkın dışında kimse sokakta değildi. Halk da zaten lojmanların önünde toplandı. Birliği bile kimse bilmez. Çünkü birlik limanın arka tarafındadır.
Bahsettiğiniz diğer isimler neredeler?
Onlar hakkında da davalar açıldı ama organize suçlarda bir dava açıldı. Çünkü mahkemede onlar hakkında da çok şey söylendi. Habil Uğurluel emekli oldu, diğerleri görevde olması lazım. Ekrem Özer zaten baştan itibaren emekliydi. Mersin’de bir hastanenin müdürlüğü yapıyor bildiğim kadarıyla. Üç korumayla geziyor, demek ki bu kadar korkuyor. Mahkemeye müşteki olarak geldi. Bizim avukatların hepsi olayın içinde olan bir kişi müşteki olamaz diye itiraz ettiler. Müşteki sıfatı düştü, tanık sıfatıyla geldi. Mahkemede bunların hepsi konuşuldu.
Peki eşinize bir an bile olsa darbe yapmayı aklından geçirdiğini sordunuz mu?
Hep sordum. Askeriyenin içinde iki yıldır bu hep konuşuluyordu. ‘Biz bu adamı sevmiyoruz, bu adamın inmesi lazım, Hulusi Akar dahil olmak üzere. Ama eşim hep şunu söylüyordu: ‘Darbe ülkeyi 10 yıl geriye götürür. Bu şekilde olmaz. Askeriyenin başa gelmesiyle böyle bir şey düzelmez’ diye bunu hep söylüyordu. Hala söylüyor.
Bu işte bir parmağın var mı diye sordunuz mu?
Sordum, hep sordum. En başta da sordum. Bana ilk başta 30 sayfalık yazı gönderdi. Onda da yazıyor zaten. Hep kendisine terör tehdidi var denildiğini söylüyor. Hatta kurmay başkanı (Tayfun Ergi), Mersin’de lojmanlardan başka bir kamp yeri var. Tatil yapılan bir yer burası. Kurmay Başkanı oraya polis girdi diye eşimi sürekli kışkırtmaya çalışıyor. Asker gönderilmesini istiyor. Yani amaç dışarıya asker çıkartmak. Ve eşim de ısrarla asker çıkartmıyor. Darbeye bir iştiraki olsa emrinde 1500 adam var, kim buna karşı gelebilecek.
Eşim şu an Sincan Cezaevi’nde, gardiyanlar sürekli onu tehlikeli tutuklu kategorisine almak için kışkırtıyorlar. Geçen hafta ben çıktıktan sonra açık görüşte bir tartışma yaşanıyor, eşim de ‘Allah var, hukuk var’ diye karşı çıkıyor. Gardiyanlar ‘sen bize bunu nasıl söylersin’ diye tartaklamışlar. Özellikle kameraların olduğu yerlere geçtiğini söyledi o anda, kameraların olmadığı yerlere çekmişler. Hakaretler etmişler, bağırmışlar. Ertesi gün de savunmasını almışlar. Avukatımıza anlattım durumu, ‘tehlikeli suçlu yapmak istiyorlar’ diyor.
EMEKLİ ALBAY EKREM ÖZER MİT’TEN EMİR ALDI
Cengiz Çelebi müstear isimli bir asker yakını, Mersin davasıyla ilgili 2 Haziran 2018’de Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanlığı’nda neler yaşandığını yazmıştı.
Sosyal medya üzerinde görüştüğümüz Çelebi’nin iddiasına göre o gece olanlar şöyle:
“Davada Ekrem Özer diye bir albay vardı. Emekliliğini vermiş bir albay. MİT Bölge Başkanı 15 Temmuz günü onu arıyor ve garnizonluğa görevine dönmesini istiyor. Medyada 15 Temmuz gecesinde ‘Nejat Atilla Demirhan direndi’ diye haberler yapıldı. Ama Nejat Atilla Demirhan polislere teslim olmak istiyor ama Ekrem Özer olmak istemiyor. O yüzden sorun çıkıyor. Olayın aslı bu.
Eğer o gece Hasan Basri Dağdelen garnizonluğa gitmeseydi aslında maksat Nejat Demirhan’ı öldürüp Mersin’i kana bulamaktı. Nejat Atilla Demirhan izindeyken 15 Temmuz günü aranıyor ve Mersin’e gelmesi emrediliyor.
Yetmedi 21 Temmuz’da Tayfun Ergi, Mazhar Süha Söylem ve Ayhan Canlı Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na rapor gönderiyor. Rapor sahte. Yani o saatlerde orada olmayan kişilerin isimlerini veriyorlar. O rapordan sonra o askerler ihraç oldu. Ama rapor olduğu gibi yalan ve mahkemede kanıtlandı. Zaten ondan sonra Tayfun Ergi’ye belgede sahtecilik davası açtılar. Mazhar Süha Söylem, Ayhan Canlı, Tayfun Ergi bu üçlü her şeyi planlayan. Tayfun Ergi içeride, diğerleri dışarıda. Onlara dışarıdan destek veren Ekrem Özer. Ekrem Özer ve bu üç isim birlikte hareket ediyor. Özer bu 3 ismi kurtarmak için de ifadeler veriyor. Ama kendisi de patladı. Ekrem Özer’in birliği girişi yasak, çünkü emekli. Ekrem Özer’e MİT 23.17’de telefon ediyor.
Mahkemede Ekrem Özer’e ‘senin sicil amirin kim? diye soruldu. Ekrem Özer de ‘Nejat Atilla’ dedi. Orada Ekrem patladı. Öyle bir emir alamaz. Kendisi bir kere emekli. Emri MİT Bölge Başkanı’ndan alıyor. Hepsi resmi kayıtta. Tayfun Ergi niye içeride? O kadar hata yaptı ki…”
Cengiz Çelebi, bu konuşmadan sonra ‘Bize ne kadar haksızlık yapılırsa yapılsın size konuşmam’ diyerek sorularımıza cevap vermedi, bağlantıyı kesti. Bir süre sonra da hesabını kapattı.
[Sevinç Özarslan] 15.3.2019 [MedyaBold.com]
Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Nejat Atilla Demirhan, Mersin çatı davasında bir yıl önce müebbet hapse mahkum edildi. Demirhan, o gece emrindeki hiçbir askeri birlikten çıkartmadığı ve Mersin’de herhangi bir olay yaşanmadığı halde darbe yapmaya teşebbüs ettiği iddiasıyla kendisine kumpas kurulduğunu ifade etmişti. Dün yayınladığımız mektubunda da adil bir yargılama süreci geçirmediğini, çağırdıkları tanıkların mahkemeye gelmediğini ve hakim taleplerini dikkate almadığı için iddiasını ispatlayamadığını belirtmişti.
BOLD’a özel röportaj veren Nejat Atilla Demirhan’ın eşi Sedef Demirhan o günün yakın tanıklarından biri. 15 Temmuz günü ve gecesinde saat 23.00’e kadar eşinin yanında olan Sedef Demirhan da eşine tuzak kurulduğunu düşünüyor ve eşine o gün birliğe dönmesi emrini veren ile, birliğine girer girmez vurulması emrini veren kişinin Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Hasan Uşaklıoğlu olduğunu söylüyor. Demirhan’ı vurması için ise Kurmay Başkanı Tayfun Ergi görevlendiriliyor. Sedef Demirhan’a göre eğer bu olay gerçekleşseydi ikinci Semih Terzi vakası yaşanacaktı.
Nejat Atilla Demirhan’ı tutuklayan ’emekli’ Merkez Komutanı Albay Ekrem Özer ise, Mersin’de yaşanan 15 Temmuz gecesinin kilit isimlerinden biri. Sedef Demirhan ve müebbet alan bir askerin kardeşi Cengiz Çelebi’nin (müstear isim) iddiasına göre Ekrem Özer’i MİT görevlendirdi.
15 Temmuz’da neredeydiniz?
Afyon’da tatildeydik. Cuma akşamı annemlere yemeğe davetliydik. Benim annemler Afyon’da, kayınvalidemler de Afyon’da yaşıyor. Onları ziyaret için gitmiştik zaten. Yemeğe hazırlanırken eşime bir telefon geldi. Eşimin ‘Buyrun komutanım, tabi komutanım’ dediğini duydum. İçeriği neydi bilmiyorum ama bana aynen şunu söyledi. ‘Benim hemen jandarmaya gidip tafiks hattından görüşmem lazım.’ dedi. Bu askeriyeden askeriye görüşülen gizli bir telefon hattı. Biz Bolvadin ilçesindeydik. Eşim hemen oradaki jandarma komutanlığına gitti. Güney Deniz Saha Komutanlığı’ndan, ‘Terör tehditi var, hemen birliğine dön’ diye emir alıyor.
Kim veriyor emri?
Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Hasan Uşaklıoğlu. O bizim üst amirimiz. Birinci amirimiz oluyor. Eşim geri geldi bana dedi ki, hemen eşyaları topla, gidiyoruz. Neden, niye gitmek zorundayız demeye kalmadan, ‘Acilen çıkmamız lazım, terör tehditi varmış, acilen çıkmamız lazım’ dedi. Normalde biz cumartesi yola çıkacağız, pazar dinleneceğiz, pazartesi de işe başlayacak eşim.
Saat kaç civarı oluyor bu konuşmalar?
17.00-18.00 civarı. Mersin-Afyon arası hızlıca giderseniz 5 saat sürüyor. Biz yola çıktık. Tabi eşim rahat değil ama rahat bir şekilde yol alıyoruz. Konya’da yemek yedik. Darbe yapacak olsa eşim uçarak gider ya da bir şey gelir alır onu. Biz rahat rahat arabamızla, arkada oğlum, yanında ben eşyalarımızı topladık, dönüyoruz. Mersin’e 23.00 civarında ulaşabildik.
Darbe girişimi 22.00 civarında başlamıştı.
Darbe olayı olmuş, oğlum sürekli telefondan Twitter’a bakıyor. İstanbul’da köprünün bir tarafı kapatılmış, diyor. ‘Allah Allah diyoruz, herhalde bir uyuşturucu mafyası var.’ Hiçbir şeyden haberimiz yok. Çünkü yollar tertemiz. Herhangi bir sorun görünmüyor. Fakat sonra Ankara’da jetler uçuşuyor, haberini alıyoruz, meraktayız. Biz 23.00 gibi Mersin’e vardık. Eşim beni lojmana bıraktı. Eşyaları yukarı çıkardı. Ben birliğe geçiyorum, dedi.
Daha sonra biz mahkemede şöyle bir şey öğrendik. O zamanki MİT Bölge Başkanı -tam hatırlayamıyorum adı Ali’ydi galiba- ‘Bir hareketlenme var, ne oluyor’ diye birliğe gidiyor. Eşim daha gitmeden. Eşim gider gitmez de sıkıyönetim emri geldi diye eline bir kağıt tutuşturuyorlar.
Kim tutuşturuyor?
Kurmay Başkanı Albay Tayfun Ergi. Ergi darbeden sonra 20 ay dışarıdaydı, 20. ayda artık suçlamalar artınca içeriye alındı. Eşim eline bu kağıt verilince bir toplantı yapıyor. 12 kişiyle beraber. Bölge Jandarma komutanları, diğer askerlerle beraber. O sırada Hasan Basri Dağdelen (eski emniyet müdürü) geliyor. ‘Beni buradan gönderebilir misiniz’ diyor eşime.
Niye çıkmak istiyor, orada ne işi var?
Hasan Basri Dağdelen’in evine o gece 19.00 sularında bir astsubay gelmiş, kimliğini göstermiş. Dağdelen bu kişinin adını mahkemede verdi fakat öyle bir astsubay olmadığı ortaya çıktı. Yani sahte kimlikli biri evine geliyor. ‘Birliğe gidin, önlem alın, amirallere suikast düzenlenecek’ diye bilgi getiriyorlar. O astsubay iki telefon numarası veriyor kendisine. Biri buranın üst komutanının telefonu, diğeri de ‘Genelkurmay’dan teyit alabileceğiniz numara’ diye. Dağdelen, Genelkurmay’ı aradığında ‘evet böyle bir tehdit var, amirallere suikast düzenlenecek’ diye teyit ederek birliğe gidiyor.
Sonra neden oradan ayrılmak istiyor?
Sıkıyönetim olayını duyduktan sonra oradan çıkmak istiyor. Mahkemede bir telsiz uzmanı şunu söyledi. Biz saat 22.00’de sıkıyönetim emrini aldık. Bütün birliklere geldi emir. Kurmay Başkanı (Tayfun Ergi) bunu okudu, Mazhar Süha Söylem (albay) okudu, Ayhan Canlı (albay) okudu. Bütün albaylar okudular. Böyle bir şey olacağını valiye telefon açıp söyleselerdi, ‘sıkıyönetim ilanı geldi ne yapayım’ diye sorsalardı. Orada 112 acil merkez kurulmuş. Ve madem eşim darbeci daha gelmeden gişelerde yakalansaydı. Biz o sırada Tarsus’a bile girmemiştik, gişelerdeydik.
Niye yapmadılar sizce?
Tayfun Ergi mahkemede ‘komutanın gelmesini bekledik’, dedi. Eviniz yanıyor, ama siz diyorsunuz ki, eşimi bekleyeyim de ondan sonra haber vereyim itfaiyeye. İnsan bekler mi böyle bir şey için. Ama öyle olmuyor, bütün herkes toparlanıyor orada eşim gidince de eline sıkıyönetim kağıdı veriliyor… Saat gece 02.00 gibi kendi astı olan ve o gün emekliliği dolan Mersin Merkez Komutanı Albay Ekrem Özer eşimi darbe yaptığı gerekçesiyle tutuklamaya geliyor.
Nasıl tutuklamaya geliyor? Öyle bir yetkisi var mı?
MİT’ten görev almış. O gece kriz masasında MİT de var. MİT Bölge Başkanı 23.00’te birliğe geliyor. Bunların hepsi mahkeme kayıtlarında. Birlikte 16 kamera var. 15’ini bozuk olduğunu söylüyorlar. Mahkemede sadece bir kamerayı gösterdiler. O kamerada da eşim koridorda yürüyor. Yalancı tanıklar şunu söylüyor. Çok bağırıyordu, çok öfkeliydi. Kameralarda aşırı sakin bir şekilde bir odadan bir odaya gidiyor. Ne bir öfke belirtisi var, ne bir bağırma sesi var. Sadece Ekrem Özer ile bir tartışmaları olmuş ve eşim ‘sen benim astımsın, emekli oldun, tutuklayamazsın’ diye karşı çıkıyor.
Emekli biri istediği zaman birliğe girebiliyor mu?
Aslında kartla giriş yapılıyor birliğe. Ana kapıdan rahatça girebilir. Kimliği, giriş kartları hala elinde var. Sadece ana birlik binasına ayrı bir kartla girilebilir. Ama o gece kart mart kaydı tutulmamış. Biz ısrarla o kart girişlerinden eşimin kaçta geldiği, diğer memurların, binbaşının, yüzbaşının kaçta geldiğini ispatlamak istedik. Ama hiçbir şekilde kayıt tutulmamış.
Ekrem Özer’in MİT’ten emir aldığını nereden biliyorsunuz?
Kendisi mahkemede söyledi. Merkez komutanı zaten bölgenin kara birliğine bakar. Kriz yönetimine gider. 112 acilde de görevlidir, ama o gün hiçbir görevi yok. Ve biz mahkemede şunları öğreniyoruz: Güney Deniz Saha Komutanı, eşim için vur emri vermiş. Birliğine girer girmez vurun. Bunu Ekrem Özer’e de söylemiş. O sırada vekil olan Murat yüzbaşıya da söylemiş. Ve ben Kurmay Başkanı Tayfun Ergi ile mahkemede tartıştım.
Niye tartıştınız?
Tayfun Ergi, döndü bana dedi ki, ‘bana şükretmen lazım.’ Neden dedim, ‘eşini vuracaktım, eşinin tabutu çıkacaktı, sağ kaldığı için bana şükret.’ Sen mi vuracaktın, diye sordum. Evet dedi, ‘ben emir almıştım, ben vuracaktım’ dedi.
Tayfun Ergi’ye eşinizi vur emrini kim veriyor?
Güney Deniz Saha Komutanı Hasan Uşaklıoğlu. Bizi çağıran kişi. İkinci bir Semih Terzi vakası olacaktı.
Eşinizi ‘birliğine dön’ emrini veren kişi de, vurulması emrini veren kişi de aynı. Hasan Uşaklıoğlu nerede şimdi?
Evet aynı kişi. Hasan Uşaklıoğlu’nu tanık olarak mahkemeye çağırdık. Bizim avukatımız mahkeme başkanı ile görüştü. ‘Hasan Uşaklıoğlu’na ulaşamıyoruz, büyük bir ihtimalle yurt dışında’ dedi. Mahkemeye de gelmedi. 2 Ağustos 2017’de emekli edildi -ki kendisi kuvvet komutanı olmayı bekliyordu. Şu anda yurt dışında olabilir. İki çocuğu da Amerika’da yaşıyordu zaten.
Saat 23.30 eşiniz birliğine gitti, o gece daha sonra hiç kendisiyle görüştünüz mü?
16 Temmuz sabahına kadar sürekli telefonla görüştük. Çünkü televizyonda hep alt yazı geçiyor. Akdeniz Bölge Komutanı gözaltına alındı, Akdeniz Bölge Komutanı tutuklandı. Bu haberleri duyuyorum, eşimi arıyorum. Eşim diyor ki, görev yerindeyim, görevimin başındayım, bir problem yok. Sabah altı buçukta aradığımda Tayfun Ergi açtı telefonu. Ne oluyor, bir problem mi var dedim. ‘Komutanımız hiçbirimizi dinlemedi, darbe yapmaya kalktı, şu anda da cezalandırılmak için tutuklanıyor, dedi.
Ben tabi çılgına döndüm. Ya nasıl olur bu, niye olur diye. Tayfun Ergi lojmanda alt komşumuz. 16 Temmuz sabahı karşıma geçti, öyle bir şekilde konuştu ki benimle, ‘inanın hiçbir şekilde bizi dinlemedi, şöyle yaptı böyle yaptı’ diye eşim hakkında bir sürü yalan söyledi. Ben o sırada ‘haklı herhalde, benim kocam yanlış yaptı’ diye düşündüm. O kadar inandırıcı konuşuyor.
Çocuklarım eşimin eşyalarını toplamaya birliğe gittiğinde de bize aşırı derecede yardımcı oldu. Çocuklarıma hakaret ediyorlar tabi, ‘eşyaları aldırtmayız, toplatmayız’ diye. Tayfun Ergi, ‘yapmayın silah arkadaşlarımızın çocuklarına, bu şekilde davranamazsınız, diyor. Bize o kadar iyilik yapıyor ki, ben herhalde bu adam doğru bir adam diye düşünüyorum.
Nejat Atilla Demirhan’ın çocukları da tutuklanmıştı.
Doğru biri olmadığını sonra nasıl anladınız?
Sonra mahkemede öğrendik ki, darbeden üç ya da dört gün sonra yüzbaşıya (eski harekat şube müdürü kurmay yüzbaşı Ali Gül) ısrarla şunu yaptırmış; şunun da cezası var, şu da cezalı, bunu da cezalı yazacaksın diye, eşim hakkında bir sürü şey yazdırmış. Sonra ikisi hakkında evrakta sahtecilikten ikinci bir dava açıldı. Eşimin emir subayı bölgede değildi. Tayfun Ergi, komutanının odası aranacak diye onu birliğe çağırıyor ve 16 Temmuz sabahı altıda birliğe girer girmez kelepçeletiyor. Hiçbir şeyden habersiz bu çocuk.
Ben artık bunları gördükçe, öğrenince ilk mahkemede Tayfun Ergi’ye patladım. Sen neler yaptın, niye böyle şeyler yaptın, yalancısın diye. O şekilde tartışma başladı. Suç duyurusunda bulunacaktık ama uzatmak istemedik, tekrar bir mahkeme… Benim hakkımda da bir soruşturma vardı ve onun için fazla deşelemedik.
Neden deşelemediniz, sonuçta ciddi iddialarınız var.
Şöyle; benim hakkımda da bir soruşturma açıldı. Darbe yapmaktan benim hakkımda da soruşturma açıldı.
Neye dayanarak açıldı?
Onu da bilemiyorum. Takipsizlik aldım. Hatta Mersin yetkisizlik vererek Ankara’ya gönderdi. Ankara herhangi bir şey bulamadık deyip takipsizlik verdi. O dönemde ben bu soruşturmayla uğraşıyordum. Çocukların davasına gittiğimde benim soruşturmam önlerine çıkıyordu, eşimin davasına gittiğimde onun da önüne sunuyorlardı. Ben tekrar bir suç dosyası daha oluşturmak istemedim.
İftira atıyor diye dava açılamıyor mu?
Bunları zaten mahkemede eşim söyledi. Tayfun Ergi’nin tutuklanmasının sebebi de bu zaten. Eşimle birlikte tutuklu olan diğer herkes Tayfun Ergi’yi şikayet edince onu da aldılar. Ben, benim tartışmam adına bir suç duyurusunda bulunacaktım. Bana bu şekilde davrandı, üzerime yürüdü diye. Bunu yapmak istemedim. Başka bir davayla uğraşmak istemedim. Tayfun Ergi’nin şu anda darbe yapmaktan bir davası var, bir de evrakta sahtecilik yapmaktan davası var. Diğer davalardaki binbaşı, yüzbaşı hepsi ayrı suç duyurusunda bulundu hakkında.
Tayfun Ergi’ye ‘darbe yapma’ davasını kim açtı?
O ilk başlarda tutuksuz tanık olarak gidip geliyordu. Hem tanıktı, hem sanıktı. Ama tutuksuz yargılanıyordu. En sonunda bütün herkes onun adını verince siviller, polisler dahiller ‘Tayfun şunu yaptı, öyle dedi, bunu deyince’ artık hakim baskılara dayanamayarak aldı. Yoksa 20 ay dışarıdaydı. Mahkemeye gidip geliyordu.
Bütün bu olanlarla ilgili ne düşünüyorsunuz? Yani Kurmay Başkanı Albay Tayfun Ergi ya da birileri eşinize tuzak mı kurdu?
Tayfun Ergi ve üç albay. Ayhan Canlı, Mazhar Süha Söylem, Habil Uğurluel. Ekrem Özer’in zaten en başta piyon olduğunu düşünüyorum ama birlikte olanlar bunlar. Çünkü önceden her şeyi hazırlamışlar, kazanı kaynatmışlar, eşim on bir buçukta gelir gelmez de içine attılar.
O zamanki Vali Özdemir Çakacak’ın da bu işin içinde olduğunu düşünüyorum. Ekrem Özer darbeden bir buçuk ay önce izne ayrılmıştı. Bir burun ameliyatı olacaktı. Ondan sonran 1,5 ay da istirahatliydi. 15 Temmuz cuma sabahı Mersin Valiliği’nin sitesinde valiyi ziyaret ettiği fotoğraflarını gördüm. İzne ayrılmış, emekliye ayrılmış biri, o sabah resmi kıyafetlerini giymiş valiyi ziyaret ediyor. Eşime gösterdim, Allah Allah niye gitti ki acaba, bu adam bir şey düşünüyor ama dedi… Başka hiçbir şey demedi. Orada bir şeyler planladılar.
Vali darbeden üç gün şehrin ortasında Lütfi Elvan (dönemin Kalkınma Bakanı) ile birlikte miting yapıyorlar. ‘O komutan dediğiniz adam, -halk o kadar çok seviyor ki eşimi, herkes komutan dendi mi ölür biterdi- ki ben ona komutan bile demem.’ diyor. Şöyle yaptı, böyle yaptı. Oysa o gece hiçbir şey olmadı, halkın dışında kimse sokakta değildi. Halk da zaten lojmanların önünde toplandı. Birliği bile kimse bilmez. Çünkü birlik limanın arka tarafındadır.
Bahsettiğiniz diğer isimler neredeler?
Onlar hakkında da davalar açıldı ama organize suçlarda bir dava açıldı. Çünkü mahkemede onlar hakkında da çok şey söylendi. Habil Uğurluel emekli oldu, diğerleri görevde olması lazım. Ekrem Özer zaten baştan itibaren emekliydi. Mersin’de bir hastanenin müdürlüğü yapıyor bildiğim kadarıyla. Üç korumayla geziyor, demek ki bu kadar korkuyor. Mahkemeye müşteki olarak geldi. Bizim avukatların hepsi olayın içinde olan bir kişi müşteki olamaz diye itiraz ettiler. Müşteki sıfatı düştü, tanık sıfatıyla geldi. Mahkemede bunların hepsi konuşuldu.
Peki eşinize bir an bile olsa darbe yapmayı aklından geçirdiğini sordunuz mu?
Hep sordum. Askeriyenin içinde iki yıldır bu hep konuşuluyordu. ‘Biz bu adamı sevmiyoruz, bu adamın inmesi lazım, Hulusi Akar dahil olmak üzere. Ama eşim hep şunu söylüyordu: ‘Darbe ülkeyi 10 yıl geriye götürür. Bu şekilde olmaz. Askeriyenin başa gelmesiyle böyle bir şey düzelmez’ diye bunu hep söylüyordu. Hala söylüyor.
Bu işte bir parmağın var mı diye sordunuz mu?
Sordum, hep sordum. En başta da sordum. Bana ilk başta 30 sayfalık yazı gönderdi. Onda da yazıyor zaten. Hep kendisine terör tehdidi var denildiğini söylüyor. Hatta kurmay başkanı (Tayfun Ergi), Mersin’de lojmanlardan başka bir kamp yeri var. Tatil yapılan bir yer burası. Kurmay Başkanı oraya polis girdi diye eşimi sürekli kışkırtmaya çalışıyor. Asker gönderilmesini istiyor. Yani amaç dışarıya asker çıkartmak. Ve eşim de ısrarla asker çıkartmıyor. Darbeye bir iştiraki olsa emrinde 1500 adam var, kim buna karşı gelebilecek.
Eşim şu an Sincan Cezaevi’nde, gardiyanlar sürekli onu tehlikeli tutuklu kategorisine almak için kışkırtıyorlar. Geçen hafta ben çıktıktan sonra açık görüşte bir tartışma yaşanıyor, eşim de ‘Allah var, hukuk var’ diye karşı çıkıyor. Gardiyanlar ‘sen bize bunu nasıl söylersin’ diye tartaklamışlar. Özellikle kameraların olduğu yerlere geçtiğini söyledi o anda, kameraların olmadığı yerlere çekmişler. Hakaretler etmişler, bağırmışlar. Ertesi gün de savunmasını almışlar. Avukatımıza anlattım durumu, ‘tehlikeli suçlu yapmak istiyorlar’ diyor.
EMEKLİ ALBAY EKREM ÖZER MİT’TEN EMİR ALDI
Cengiz Çelebi müstear isimli bir asker yakını, Mersin davasıyla ilgili 2 Haziran 2018’de Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanlığı’nda neler yaşandığını yazmıştı.
Sosyal medya üzerinde görüştüğümüz Çelebi’nin iddiasına göre o gece olanlar şöyle:
“Davada Ekrem Özer diye bir albay vardı. Emekliliğini vermiş bir albay. MİT Bölge Başkanı 15 Temmuz günü onu arıyor ve garnizonluğa görevine dönmesini istiyor. Medyada 15 Temmuz gecesinde ‘Nejat Atilla Demirhan direndi’ diye haberler yapıldı. Ama Nejat Atilla Demirhan polislere teslim olmak istiyor ama Ekrem Özer olmak istemiyor. O yüzden sorun çıkıyor. Olayın aslı bu.
Eğer o gece Hasan Basri Dağdelen garnizonluğa gitmeseydi aslında maksat Nejat Demirhan’ı öldürüp Mersin’i kana bulamaktı. Nejat Atilla Demirhan izindeyken 15 Temmuz günü aranıyor ve Mersin’e gelmesi emrediliyor.
Yetmedi 21 Temmuz’da Tayfun Ergi, Mazhar Süha Söylem ve Ayhan Canlı Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na rapor gönderiyor. Rapor sahte. Yani o saatlerde orada olmayan kişilerin isimlerini veriyorlar. O rapordan sonra o askerler ihraç oldu. Ama rapor olduğu gibi yalan ve mahkemede kanıtlandı. Zaten ondan sonra Tayfun Ergi’ye belgede sahtecilik davası açtılar. Mazhar Süha Söylem, Ayhan Canlı, Tayfun Ergi bu üçlü her şeyi planlayan. Tayfun Ergi içeride, diğerleri dışarıda. Onlara dışarıdan destek veren Ekrem Özer. Ekrem Özer ve bu üç isim birlikte hareket ediyor. Özer bu 3 ismi kurtarmak için de ifadeler veriyor. Ama kendisi de patladı. Ekrem Özer’in birliği girişi yasak, çünkü emekli. Ekrem Özer’e MİT 23.17’de telefon ediyor.
Mahkemede Ekrem Özer’e ‘senin sicil amirin kim? diye soruldu. Ekrem Özer de ‘Nejat Atilla’ dedi. Orada Ekrem patladı. Öyle bir emir alamaz. Kendisi bir kere emekli. Emri MİT Bölge Başkanı’ndan alıyor. Hepsi resmi kayıtta. Tayfun Ergi niye içeride? O kadar hata yaptı ki…”
Cengiz Çelebi, bu konuşmadan sonra ‘Bize ne kadar haksızlık yapılırsa yapılsın size konuşmam’ diyerek sorularımıza cevap vermedi, bağlantıyı kesti. Bir süre sonra da hesabını kapattı.
[Sevinç Özarslan] 15.3.2019 [MedyaBold.com]
Bütçedeki kara deliğe 38 milyar TL'lik yama
SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2019 yılı şubat ayına dair bütçe uygulama sonuçlarını açıkladı.
Bakanlık açıklamasında Merkez Bankası'nın Hazine'ye her yıl nisanda aktardığı temettünün (kâr payı) ocak ayına çekildiğinden ve bütçe açığının bu sayede olduğundan daha düşük çıktığından bahsedilmedi.
Şubatta bütçe gelirleri, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 9,7 artarak 67 milyar lira, bütçe giderleri ise yüzde 33,2 artarak 83,7 milyar lira olarak kaydedildi.
ŞUBATTA VERGİ GELİRİ ARTIŞI 2 MİLYAR TL BİLE DEĞİL
Ocak-şubat döneminde bütçe gelirleri, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 37,5 artarak 163,9 milyar lira, bütçe giderleri ise yüzde 47 artarak 175,6 milyar lira oldu. Ancak ayrıntılara bakıldığında şubatta vergi gelirlerinin geçen yılın aynı dönemine göre sadece 2 milyar TL arttığı görülüyor.
Bütçenin yüzde 90'ını teşkil eden vergi gelirleri şubatta yüzde 5 bile artmadı ve yüzde 20 olarak açıklanan enflasyonun çok gerisinde kaldı.
Vergi gelirleri kriz sebebiyle reel olarak artmadığı gibi harcamaların yüzde 47 artması bütçedeki kara deliğin daha da büyüyeceğine işaret ediyor.
İki aylık bütçe gelirlerinin yüzde 20'den fazlasını TCMB'den gelen 38 milyar TL temettü teşkil etti.
Merkez Bankası'nın aktardığı para sayesinde bütçe açığı şubatta 16,8 milyar lira, ocak-şubat döneminde ise 11,7 milyar lira ile sınırlandırılmış oldu.
MERKEZ BANKASI'NIN AKTARDIĞI 38 MİLYAR TL OLMASA
İki aylık bütçe verilerine göre 2019 yılının tamamı için tahmin edilen 80,1 milyar TL açığın yüzre 62'si şimdiden tahakkuk etti. Bütçe açığının 80 milyar TL'de kalabilmesi için kalan 10 aylık dönemde açığın aylık 2,5 milyar TL'yi geçmemesi gerekiyor.
İktisatçılar vergi gelirleri enflasyon oranında artsa bile mevcut cari harcamalar dikkate alındığında böyle bir rakamın tutturulma ihtimali vermiyor.
Geçen yıl 72,6 milyar TL bütçe açığı ile Cumhuriyet tarihinin rekorunu kıran Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin 2019'da kendi rekorunu 100 milyar TL'nin üzerine çıkarabileceği belirtiliyor.
[Samanyolu Haber] 15.3.2019
Bakanlık açıklamasında Merkez Bankası'nın Hazine'ye her yıl nisanda aktardığı temettünün (kâr payı) ocak ayına çekildiğinden ve bütçe açığının bu sayede olduğundan daha düşük çıktığından bahsedilmedi.
Şubatta bütçe gelirleri, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 9,7 artarak 67 milyar lira, bütçe giderleri ise yüzde 33,2 artarak 83,7 milyar lira olarak kaydedildi.
ŞUBATTA VERGİ GELİRİ ARTIŞI 2 MİLYAR TL BİLE DEĞİL
Ocak-şubat döneminde bütçe gelirleri, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 37,5 artarak 163,9 milyar lira, bütçe giderleri ise yüzde 47 artarak 175,6 milyar lira oldu. Ancak ayrıntılara bakıldığında şubatta vergi gelirlerinin geçen yılın aynı dönemine göre sadece 2 milyar TL arttığı görülüyor.
Bütçenin yüzde 90'ını teşkil eden vergi gelirleri şubatta yüzde 5 bile artmadı ve yüzde 20 olarak açıklanan enflasyonun çok gerisinde kaldı.
Vergi gelirleri kriz sebebiyle reel olarak artmadığı gibi harcamaların yüzde 47 artması bütçedeki kara deliğin daha da büyüyeceğine işaret ediyor.
İki aylık bütçe gelirlerinin yüzde 20'den fazlasını TCMB'den gelen 38 milyar TL temettü teşkil etti.
Merkez Bankası'nın aktardığı para sayesinde bütçe açığı şubatta 16,8 milyar lira, ocak-şubat döneminde ise 11,7 milyar lira ile sınırlandırılmış oldu.
MERKEZ BANKASI'NIN AKTARDIĞI 38 MİLYAR TL OLMASA
İki aylık bütçe verilerine göre 2019 yılının tamamı için tahmin edilen 80,1 milyar TL açığın yüzre 62'si şimdiden tahakkuk etti. Bütçe açığının 80 milyar TL'de kalabilmesi için kalan 10 aylık dönemde açığın aylık 2,5 milyar TL'yi geçmemesi gerekiyor.
İktisatçılar vergi gelirleri enflasyon oranında artsa bile mevcut cari harcamalar dikkate alındığında böyle bir rakamın tutturulma ihtimali vermiyor.
Geçen yıl 72,6 milyar TL bütçe açığı ile Cumhuriyet tarihinin rekorunu kıran Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin 2019'da kendi rekorunu 100 milyar TL'nin üzerine çıkarabileceği belirtiliyor.
[Samanyolu Haber] 15.3.2019
Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-5 [Tarık Burak]
Adil Hakim, Hocaefendi ve Hizmet
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin beş yaşında olduğu 1943 yılında, gerek ülkemizde gerekse dünyada çok büyük hadiseler yaşanıyordu.
Bediüzzaman’ı, kurdukları dünya için tehlikeli görenler tekrar harekete geçmişlerdi. Kadir Gecesi’ne isabet eden 27 Eylül 1943’de, Üstad’ı Kastamonu’dan alıp, üç yüz kilometre uzaklıktaki Ankara’ya sevk ettiler.
Bu sıralarda 1943’te yapılan Moskova Konferansı’nda 2. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşacak dünya düzeni konuşuluyordu. Konferansa İngiltere, Amerika, Sovyet Rusya ve Çin katılmıştı. Aynı yıl (1943’te) Roosevelt, Stalin ve Churchill arasında yapılan Tahran Konferansı’nda ise Türkiye’nin savaşa girmesi kararı alınıyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi düzmece bir hadiseyle ülke savaşa sokulacaktı. Henüz belini doğrultamamış olan memleketimizi tam bir felakete sürükleyeceklerdi. Fakat, kader dünyaya hizmet götürecek olan samimi insanların önüne su serpecek, Allah ülkeyi savaşa sürüklenmekten koruyacaktı.
Bu gelişmeler yaşanırken, Bediüzzaman’ı susturmak için bu sefer Ankara’dan Isparta’ya götürdüler. Burada da bir ay nezarette tuttular. Sonra Denizli’ye götürerek farklı illerden tutuklanıp getirilen talebelerle birlikte Denizli Hapishanesine koydular. Burada da kendisine reva görülen şiddetli sıkıntıların yanında onu üç kez daha, çok ağır şekilde zehirlediler. Hafız Ali Ağabey buradaki zehirlemeyle şehit oldu.
Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Reisi Ali Rıza Bey, Bediüzzaman Hazretleri’ni talebelik yıllarından beri tanımaktaydı. İstanbul’da Hukuk Fakültesinde okurken, Şekerci Han’da onunla görüşmüş ve Üstad’ın ilmine, vatan sevgisine vakıf olmuştu.
Kader onları yıllar sonra Denizli Mehkemesi’nde karşı karşıya getirmişti. Ve Mahkeme Reisi Ali Rıza Bey, Denizli Mahkemesi’nde sunulan iddianamedeki suçlamaların asılsız olduğunu iyi bilmekteydi.
Dava dosyalarında suç teşkil edecek bir şey olmayınca, Ali Rıza Bey beraat verip bu masum insanları salıvermek istiyordu; fakat yukarılardan mahkemeye tayin edilen iki hakim de mutlaka ceza vermek istiyorlardı. Ali Rıza Efendi, bu art niyetlere fırsat vermemek için mahkemeyi dokuz ay uzattı. Üstad Hazretleri bundan sıkıldı. İşinden gücünden edilmiş bir sürü insan boş yere hapiste tutuluyordu.
Bu sırada o iki hâkimden birisi hastalandığı için rapor alıp ayrıldı. Hesnâ Şener Hanım da Denizli Mahkemesi'nde hâkimdi. Ali Rıza Efendi, Hesnâ Hanım'a "Aslında bu davada hiçbir suç unsuru yok. Bu insanlar masum. Gel kızım bizim heyete dahil ol. Âdilâne bir karar verelim. Beraat kararına imza atar mısın?" dedi. Hesna Hanım da hiç beklemeden "Atarım!" deyince Ali Rıza Bey onu mahkeme âzâlığına namzet gösterdi.
Ali Rıza Efendi, üçüncü hakimi de beraat yönünde ikna etti. Böylece, Bediüzzaman Hazretlerinin “Adil Hâkim” olarak vasıflandırdığı Ali Rıza Bey’le diğer mahkeme üyeleri bütün Nur Risaleleri, Bediüzzaman ve talebeleri için 15 Haziran 1944’te oy birliğiyle beraat kararı verdiler.
Üstad Hazretleri Emirdağ Lâhikası’nda yer alan bir mektubunda Hesna Hanım’ı ismen zikrederek teşekkür eder:
“Mahkemede zabıt kâtibi ve azadan Hesna Hanım ve sorgu hâkimi gibi vicdanlı zatlara teşekkür ederiz. Ve onları unutmayacağımı… selâmımızı ve minnettarlığımızı bildiriniz.” (Emirdağ Lahikası, s. 44)
Ali İhsan Tola bundan sonrasını şöyle anlatır:
“Üstadın huzuruna vardığımda, durumu arz ettim.
Üstad:
‘Ali İhsan, ben onun ismini gavsların, kutupların yanına yazdım, ona ben onlarla beraber duâ ediyorum. Erkekler korktu ama o kendisini ortaya koyarak Kur’ân dâvâsına taraftar çıktı. Yarın mahşerde Kur’ân ona şefaatçi olacak!’ dedi.
Bana da:
‘Ne o, Hesnâ tesettürsüz diye darılıyor muydun? İşte tesettüre riâyet etmiyor dediğin Hesnâ, Tesettür Risâlesi’ni de beraat ettirdi. Essebebü ke’l-fâil (Sebep olan yapan gibidir) sırrınca, bütün sizin kazandığınız haseneler, sevaplar tamamen ona da yazılıyor. İşte bütün hasene, o beğenmediğiniz Hesnâ’nın şecaat ve cesaretiyle oldu!’ dedi.”
Bediüzzaman, Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ali Rıza Balaban Efendi’ye, daha sonra bir takım Risale-i Nur gönderdi.
Kaderin sevkine bakın ki bu adil hakim aynı zamanda başka hizmetlere de vesile olacaktı. Ali Rıza Efendi'nin İzmir'de bir dostu vardı. Bu dostu, hep kız olan çocuklarını İzmir’in İslamiyet’e uymayan menfiliklerinden koruyabilmek için o zaman İzmir'in dışında sayılan, Reşat Nuri'nin meşhur Çalıkuşu romanını yazdığı şimdiki ismiyle Bozyaka'daki Çalıkuşu Mahallesi'nde bir ev yaptırmış, etrafını duvarla çevirmişti. Fakat, çocuklar öyle yüksek duvarlar arkasına saklanmakla korunamazdı. Bu yüzden, Ali Rıza Efendi, Bediüzzaman'ın kendisine verdiği Risale-i Nurları okuduktan sonra bu çok sevdiği İzmir'li zengin dostuna verdi. Hediyeyi alan bu zât, Hacı Nefi Akyazılı’nın kayınpederiydi.
Yıllar sonra Ali Rıza Efendi'nin o dostunun damatlarından, Zehra Akyazılı’nın kocası, Nefi Akyazılı, Akyazılı Vakfı'nı kurarak birçok evi, dükkânı ve arsa ile beraber Bozyaka’daki bu yeri de vakfa bağışladı. O tarihlerde hizmet hareketi bir yurt yeri aramaktaydı. İlk defa oraya yurt yapımına uygun olur mu diye bakmaya giden heyet içinde Fethullah Gülen Hocaefendi, Yusuf Pekmezci, diğer Ağabeyler ve tevafuken tamir için İzmir’e getirilen Bediüzzaman’ın şimdi Isparta'da müzede duran arabası da vardı. Yusuf Pekmezci, orasının arazi durumunu ve yüz ölçümünü nazara alarak yurt yapımına uygun olmadığını söyler... Yurt yapmaktan vaz geçilir. Fakat o sırada orada bulunan Üstad Hazretleri’nin arabası da bir türlü o topraklardan çıkmak istememekteymiş gibi direnmekte ve yerinden ayrılmamak için adeta inat etmekteydi. Bunun üzerine Hocaefendi, tevil-i ehadis (olayların dilini okuma ve yorumlama) açısından, Üstad’ın ruhaniyetinin buranın ilim yuvası olmasını istediği işaretini çıkarıp: "Üstad'ın arabası buradan ayrılmak istemiyor gibi... Her halde yurt yapmamız uygun olacak" diye bir yorumda bulununca, inşaata karar verirler. Enteresandır, gerçekten bu karardan sonra hiç itekleme desteği verilmeden araba, o battığı yerden kolaylıkla çıkmış ve yoluna devam etmiştir. Bu yurt daha sonra Yamanlar Kolejine çevrildi ve boğulmak üzere olan insanlığa Nuh Aleyhisselam’ın gemisi gibi hizmet verdi.
Zaten, 1966’da Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir’e geldiği ilk günlerde rüyasında tam bu arazinin bulunduğu alanda dünyayı kuşatacak bir inşaatın başlatıldığını görecek ve ta o günlerde YENİ BİR DÜNYA şiirini yazacaktı… Ve bu şiir, Türkçe Olimpiyatları’nda dünya çocukları tarafından hep birlikte seslendirilecekti.
Bu konuya Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, İzmir’e tayin edildiği 1966 yılına geldiğimizde daha geniş değineceğiz Allah’ın izin ve inayetiyle. Şimdi tekrar 1944 yılına, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 6 yaşında olduğu zamana dönüyoruz:
Mahkemeden berat ettikten sonra, Bediüzzaman, Denizli’de ancak iki ay kalabildi. 1944 yılının Ağustos ayında Afyon’un Emirdağ ilçesine sürgün edildi. Burada üç kez daha zehirlendi. Hasan Feyzi Ağabey bu zehirlemelerle şehit oldu. Zehirin tesiri çok şiddetli olduğu hâlde, Üstad Bediüzzaman:
“Cevşenü’l-Kebir gibi kudsi evradların feyziyle ölümden muhafaza olunuyorum. Fakat hastalık, ızdırap çok şiddetlidir.” diyordu. Üstad, bu şiddetli hastalık zamanlarında dahi namazlarını asla bırakmadı. Fakat, ikinci ve üçüncü zehirlenişinde tahammülü imkansız bir hastalığa düştüğünden iki-üç gün farzları yatağında baygın bir halde ancak kılabildi. (Tarihçe-i Hayat, Emirdağ Hayatı, Risale-i Nur Külliyatı)
Ülkemizde bunlar olurken, bütün şiddetiyle devam eden II. Dünya Savaşı’nın gidişatında ABD Başkanı Roosevelt çok etkili oldu. Roosevelt, mensubu olduğu ırkın penceresinden dünyaya bakıyordu. “Ortanın solu” fikrini ortaya atarak Avrupa’yı Komünizm’de teslim etmek istiyordu. Roosevelt, tarihten gelen düşmanlıkla Almanlar’ı Avrupa’dan silmek istiyordu. Bunun için gerekirse bütün Avrupa’yı yakmayı bile göze alabilirdi. Zaten Avrupa’yı hiç hazmedemiyordu. Kızıl Rejim Rusya’yı Avrupa’ya hâkim kılarsa bütün arzularına kavuşmuş olacaktı. Bu yüzden, Amerikan ordularını Berlin’e kadar sürerek Rusya’yı Avrupa’nın göbeğine kadar çekti. Rusya, yönetimini ele geçirdiği Doğu Avrupa’da komünizmi yaymak için şiddetli zulümlere, ihtilallere, sabotajlara, katliamlara girişti. Aynı zamanda, 1945’te Amerika, üç gün ara ile Japon şehirleri olan Hiroşima ve Nagasaki'ye atom bombalarını attı. Hesaplamalara göre 110.000 kişi meydana gelen şiddetli patlamadan ve oluşan esintiden sonra hemen öldü. Radyasyon zehirlenmesinden aylar ve yıllar sonra da on binlerce insan hayatını kaybetti. Atom bombasının atılmasından birkaç gün sonra Japonya teslim oldu ve böylelikle II. Dünya Savaşı sona ermiş oldu.
Savaşın sonuçları insanlık tarihi açısından tam bir felaketti. II. Dünya Savaşı, katlettiği 73 milyon insanıyla insanlık tarihine en kanlı savaş olarak geçti.
Savaş sonunda Avrupa’nın üstünlüğü sona ererken Amerika ve Rusya dünya üzerinde söz sahibi oldu.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 7 yaşında olduğu 1945’lerde ahirzamanın şiddetli zulümleri her geçen gün etkisini daha da artırarak insanlığı yakıp yok ediyordu. Fakat, zulüm hiçbir zaman uzun ömürlü olmamıştır. Allah zâlimi imhal eder, fakat ihmal etmez. Allah zâlime mehil üstüne mehil verir, bir kere de derdest etti mi, iflahını keser onun. İşte bakın o dönemdeki ibret tablolarına:
Mussolini Kurşuna Dizildi (28 Nisan 1945)
22 Mayıs 1939'da Hitler'le anlaşınca gücüne güç kattığını zannetmişti Mussolini. Artık diğer ülkelerin iç işlerine de müdahale ediyordu. Aynı zamanda, Habeşistan seferi esnasında binlerce silahsız masum Habeşliyi öldüren de oydu. Bir çırpıda 24 bin masum insani kurşuna dizdiren ve temizleme kampına toplattığı 35 bin kişiden 18 binini katleden de yine o…
Mussolini 27 Nisan 1945'te Alman askerleri içinde iki yüz kilo altınla kaçarken yakalandı. O gün gözleri önünde kendisiyle birlikte kaçan bütün bakanları ve adamları kurşuna dizildi. Mussolini kendisini yakalayanlara yalvarıyor ve serbest bırakılmasına mukabil bütün altın ve parasını onlara vereceğini söylüyordu. Mukavemet lideri, "Onlar zaten halkımızın." diye onu tersliyordu.
Mussolini ve yanındaki kadın 28 Nisan 1945'te kurşuna dizildi. Her ikisinin de cesedi Milano yakınındaki bir benzin istasyonunda ayaklarından baş aşağı asıldı. Diktatörlerin sonu hep böyleydi…
İşte bir diğeri…
Adolf Hitler (30 Nisan 1945)
II. Dünya Savaşı’nın sonlarında Almanya'nın yenilgisinin kesinleşmesi ve ümitsizliğin iyice artması üzerine Hitler ve eşi Eva Braun, 30 Nisan 1945'te Berlin'de birlikte intihar etmeye karar verdiler. Kendilerini bir odaya kapattılar ve önce Eva Braun içinde siyanür bulunan bir kapsülü ısırdı ve zehir saniyeler içinde etkisini gösterdi. Hemen ardından ise Hitler bir siyanür kapsülünü ısırdı ve aynı anda tabancayla sağ şakağına ateş etti. Vasiyeti üzerine, Führerbunker bahçesinde bombaların neden olduğu bir çukura cesetleri yerleştirilip benzinle yakıldı. Hitler'in bunu istemesinin sebebinin Sovyet ordusu tarafından yakalanıp teşhir edilmek istememesi olduğu iddia edilmektedir.
Ve…
Yalanların, Algıların Büyük Ustası: Joseph Goebbels (1 Mayıs 1945)
Hitler, Goebbels’in yolsuzluklarına müsamaha edip görmezden gelerek onun her türlü algıyla Alman halkını kandırmasını istemişti. ‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur! Bana vicdansız bir medya ver, sana şuursuz bir toplum vereyim’’ diyordu Goebbels. Bu amaçla, yandaşa kesenin ağzını açtı. Ülkedeki her gazeteyi, her radyo yayınını ve her sosyal faaliyeti verdiği rüşvetlerle, yönlendirme yoluna gitti. Yandaş bir medya ve yalanlarla kurulu bir algı dünyası oluşturdu.
Goebbels, savaş boyunca, yazı ve konuşmalarıyla Almanları bu algı psikolojisinde tutmaya devam etti. Alman halkı bir grup çılgının fantezilerine figüran olduğunu fark ettiğinde artık çok geçti. Hitler’in 30 Nisan 1945’te intihar etmeden önce vasiyetini ve son talimatlarını vermek için yanına çağırdığı dört Nazi yöneticisinden biri de Goebbels’ti. Hitler onu başbakan olarak atamıştı. Hitler’in intihar ettiğini öğrendiğinde, ‘‘Her şeyimizi kaybettik. Artık tek çıkış yolumuz var, o da Führer’in gittiği yol.’’ diyecekti. 1 Mayıs 1945’te Führer’ini izledi. Diş hekimini ayarlayarak önce 6 çocuğunu ayrı ayrı morfin enjekte ederek uyuşturdu. Sonra da her birini ağızlarına bir ampul siyanür kırarak öldürdü. Daha sonra karısıyla beraber kendilerini de öldürdüler.
Bir halkın, oluşturulan algılara ve büyük yalanlara ne kadar inanırsa, ödeyeceği bedelin de o derece büyük olacağının ibreti olan hayatlar böyle son bulmuştu.
Gelecek Bölüm: Hocaefendi’nin okul yılları… Bediüzzaman’ın Afyon Hapishanesi’ndeki ağır imtihanı… ve dünyanın kaderine yön veren önemli gelişmeler...
[Tarık Burak] 15.3.2019 [Samanyolu Haber]
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin beş yaşında olduğu 1943 yılında, gerek ülkemizde gerekse dünyada çok büyük hadiseler yaşanıyordu.
Bediüzzaman’ı, kurdukları dünya için tehlikeli görenler tekrar harekete geçmişlerdi. Kadir Gecesi’ne isabet eden 27 Eylül 1943’de, Üstad’ı Kastamonu’dan alıp, üç yüz kilometre uzaklıktaki Ankara’ya sevk ettiler.
Bu sıralarda 1943’te yapılan Moskova Konferansı’nda 2. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşacak dünya düzeni konuşuluyordu. Konferansa İngiltere, Amerika, Sovyet Rusya ve Çin katılmıştı. Aynı yıl (1943’te) Roosevelt, Stalin ve Churchill arasında yapılan Tahran Konferansı’nda ise Türkiye’nin savaşa girmesi kararı alınıyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi düzmece bir hadiseyle ülke savaşa sokulacaktı. Henüz belini doğrultamamış olan memleketimizi tam bir felakete sürükleyeceklerdi. Fakat, kader dünyaya hizmet götürecek olan samimi insanların önüne su serpecek, Allah ülkeyi savaşa sürüklenmekten koruyacaktı.
Bu gelişmeler yaşanırken, Bediüzzaman’ı susturmak için bu sefer Ankara’dan Isparta’ya götürdüler. Burada da bir ay nezarette tuttular. Sonra Denizli’ye götürerek farklı illerden tutuklanıp getirilen talebelerle birlikte Denizli Hapishanesine koydular. Burada da kendisine reva görülen şiddetli sıkıntıların yanında onu üç kez daha, çok ağır şekilde zehirlediler. Hafız Ali Ağabey buradaki zehirlemeyle şehit oldu.
Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Reisi Ali Rıza Bey, Bediüzzaman Hazretleri’ni talebelik yıllarından beri tanımaktaydı. İstanbul’da Hukuk Fakültesinde okurken, Şekerci Han’da onunla görüşmüş ve Üstad’ın ilmine, vatan sevgisine vakıf olmuştu.
Kader onları yıllar sonra Denizli Mehkemesi’nde karşı karşıya getirmişti. Ve Mahkeme Reisi Ali Rıza Bey, Denizli Mahkemesi’nde sunulan iddianamedeki suçlamaların asılsız olduğunu iyi bilmekteydi.
Dava dosyalarında suç teşkil edecek bir şey olmayınca, Ali Rıza Bey beraat verip bu masum insanları salıvermek istiyordu; fakat yukarılardan mahkemeye tayin edilen iki hakim de mutlaka ceza vermek istiyorlardı. Ali Rıza Efendi, bu art niyetlere fırsat vermemek için mahkemeyi dokuz ay uzattı. Üstad Hazretleri bundan sıkıldı. İşinden gücünden edilmiş bir sürü insan boş yere hapiste tutuluyordu.
Bu sırada o iki hâkimden birisi hastalandığı için rapor alıp ayrıldı. Hesnâ Şener Hanım da Denizli Mahkemesi'nde hâkimdi. Ali Rıza Efendi, Hesnâ Hanım'a "Aslında bu davada hiçbir suç unsuru yok. Bu insanlar masum. Gel kızım bizim heyete dahil ol. Âdilâne bir karar verelim. Beraat kararına imza atar mısın?" dedi. Hesna Hanım da hiç beklemeden "Atarım!" deyince Ali Rıza Bey onu mahkeme âzâlığına namzet gösterdi.
Ali Rıza Efendi, üçüncü hakimi de beraat yönünde ikna etti. Böylece, Bediüzzaman Hazretlerinin “Adil Hâkim” olarak vasıflandırdığı Ali Rıza Bey’le diğer mahkeme üyeleri bütün Nur Risaleleri, Bediüzzaman ve talebeleri için 15 Haziran 1944’te oy birliğiyle beraat kararı verdiler.
Üstad Hazretleri Emirdağ Lâhikası’nda yer alan bir mektubunda Hesna Hanım’ı ismen zikrederek teşekkür eder:
“Mahkemede zabıt kâtibi ve azadan Hesna Hanım ve sorgu hâkimi gibi vicdanlı zatlara teşekkür ederiz. Ve onları unutmayacağımı… selâmımızı ve minnettarlığımızı bildiriniz.” (Emirdağ Lahikası, s. 44)
Ali İhsan Tola bundan sonrasını şöyle anlatır:
“Üstadın huzuruna vardığımda, durumu arz ettim.
Üstad:
‘Ali İhsan, ben onun ismini gavsların, kutupların yanına yazdım, ona ben onlarla beraber duâ ediyorum. Erkekler korktu ama o kendisini ortaya koyarak Kur’ân dâvâsına taraftar çıktı. Yarın mahşerde Kur’ân ona şefaatçi olacak!’ dedi.
Bana da:
‘Ne o, Hesnâ tesettürsüz diye darılıyor muydun? İşte tesettüre riâyet etmiyor dediğin Hesnâ, Tesettür Risâlesi’ni de beraat ettirdi. Essebebü ke’l-fâil (Sebep olan yapan gibidir) sırrınca, bütün sizin kazandığınız haseneler, sevaplar tamamen ona da yazılıyor. İşte bütün hasene, o beğenmediğiniz Hesnâ’nın şecaat ve cesaretiyle oldu!’ dedi.”
Bediüzzaman, Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ali Rıza Balaban Efendi’ye, daha sonra bir takım Risale-i Nur gönderdi.
Kaderin sevkine bakın ki bu adil hakim aynı zamanda başka hizmetlere de vesile olacaktı. Ali Rıza Efendi'nin İzmir'de bir dostu vardı. Bu dostu, hep kız olan çocuklarını İzmir’in İslamiyet’e uymayan menfiliklerinden koruyabilmek için o zaman İzmir'in dışında sayılan, Reşat Nuri'nin meşhur Çalıkuşu romanını yazdığı şimdiki ismiyle Bozyaka'daki Çalıkuşu Mahallesi'nde bir ev yaptırmış, etrafını duvarla çevirmişti. Fakat, çocuklar öyle yüksek duvarlar arkasına saklanmakla korunamazdı. Bu yüzden, Ali Rıza Efendi, Bediüzzaman'ın kendisine verdiği Risale-i Nurları okuduktan sonra bu çok sevdiği İzmir'li zengin dostuna verdi. Hediyeyi alan bu zât, Hacı Nefi Akyazılı’nın kayınpederiydi.
Yıllar sonra Ali Rıza Efendi'nin o dostunun damatlarından, Zehra Akyazılı’nın kocası, Nefi Akyazılı, Akyazılı Vakfı'nı kurarak birçok evi, dükkânı ve arsa ile beraber Bozyaka’daki bu yeri de vakfa bağışladı. O tarihlerde hizmet hareketi bir yurt yeri aramaktaydı. İlk defa oraya yurt yapımına uygun olur mu diye bakmaya giden heyet içinde Fethullah Gülen Hocaefendi, Yusuf Pekmezci, diğer Ağabeyler ve tevafuken tamir için İzmir’e getirilen Bediüzzaman’ın şimdi Isparta'da müzede duran arabası da vardı. Yusuf Pekmezci, orasının arazi durumunu ve yüz ölçümünü nazara alarak yurt yapımına uygun olmadığını söyler... Yurt yapmaktan vaz geçilir. Fakat o sırada orada bulunan Üstad Hazretleri’nin arabası da bir türlü o topraklardan çıkmak istememekteymiş gibi direnmekte ve yerinden ayrılmamak için adeta inat etmekteydi. Bunun üzerine Hocaefendi, tevil-i ehadis (olayların dilini okuma ve yorumlama) açısından, Üstad’ın ruhaniyetinin buranın ilim yuvası olmasını istediği işaretini çıkarıp: "Üstad'ın arabası buradan ayrılmak istemiyor gibi... Her halde yurt yapmamız uygun olacak" diye bir yorumda bulununca, inşaata karar verirler. Enteresandır, gerçekten bu karardan sonra hiç itekleme desteği verilmeden araba, o battığı yerden kolaylıkla çıkmış ve yoluna devam etmiştir. Bu yurt daha sonra Yamanlar Kolejine çevrildi ve boğulmak üzere olan insanlığa Nuh Aleyhisselam’ın gemisi gibi hizmet verdi.
Zaten, 1966’da Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir’e geldiği ilk günlerde rüyasında tam bu arazinin bulunduğu alanda dünyayı kuşatacak bir inşaatın başlatıldığını görecek ve ta o günlerde YENİ BİR DÜNYA şiirini yazacaktı… Ve bu şiir, Türkçe Olimpiyatları’nda dünya çocukları tarafından hep birlikte seslendirilecekti.
Bu konuya Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, İzmir’e tayin edildiği 1966 yılına geldiğimizde daha geniş değineceğiz Allah’ın izin ve inayetiyle. Şimdi tekrar 1944 yılına, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 6 yaşında olduğu zamana dönüyoruz:
Mahkemeden berat ettikten sonra, Bediüzzaman, Denizli’de ancak iki ay kalabildi. 1944 yılının Ağustos ayında Afyon’un Emirdağ ilçesine sürgün edildi. Burada üç kez daha zehirlendi. Hasan Feyzi Ağabey bu zehirlemelerle şehit oldu. Zehirin tesiri çok şiddetli olduğu hâlde, Üstad Bediüzzaman:
“Cevşenü’l-Kebir gibi kudsi evradların feyziyle ölümden muhafaza olunuyorum. Fakat hastalık, ızdırap çok şiddetlidir.” diyordu. Üstad, bu şiddetli hastalık zamanlarında dahi namazlarını asla bırakmadı. Fakat, ikinci ve üçüncü zehirlenişinde tahammülü imkansız bir hastalığa düştüğünden iki-üç gün farzları yatağında baygın bir halde ancak kılabildi. (Tarihçe-i Hayat, Emirdağ Hayatı, Risale-i Nur Külliyatı)
Ülkemizde bunlar olurken, bütün şiddetiyle devam eden II. Dünya Savaşı’nın gidişatında ABD Başkanı Roosevelt çok etkili oldu. Roosevelt, mensubu olduğu ırkın penceresinden dünyaya bakıyordu. “Ortanın solu” fikrini ortaya atarak Avrupa’yı Komünizm’de teslim etmek istiyordu. Roosevelt, tarihten gelen düşmanlıkla Almanlar’ı Avrupa’dan silmek istiyordu. Bunun için gerekirse bütün Avrupa’yı yakmayı bile göze alabilirdi. Zaten Avrupa’yı hiç hazmedemiyordu. Kızıl Rejim Rusya’yı Avrupa’ya hâkim kılarsa bütün arzularına kavuşmuş olacaktı. Bu yüzden, Amerikan ordularını Berlin’e kadar sürerek Rusya’yı Avrupa’nın göbeğine kadar çekti. Rusya, yönetimini ele geçirdiği Doğu Avrupa’da komünizmi yaymak için şiddetli zulümlere, ihtilallere, sabotajlara, katliamlara girişti. Aynı zamanda, 1945’te Amerika, üç gün ara ile Japon şehirleri olan Hiroşima ve Nagasaki'ye atom bombalarını attı. Hesaplamalara göre 110.000 kişi meydana gelen şiddetli patlamadan ve oluşan esintiden sonra hemen öldü. Radyasyon zehirlenmesinden aylar ve yıllar sonra da on binlerce insan hayatını kaybetti. Atom bombasının atılmasından birkaç gün sonra Japonya teslim oldu ve böylelikle II. Dünya Savaşı sona ermiş oldu.
Savaşın sonuçları insanlık tarihi açısından tam bir felaketti. II. Dünya Savaşı, katlettiği 73 milyon insanıyla insanlık tarihine en kanlı savaş olarak geçti.
Savaş sonunda Avrupa’nın üstünlüğü sona ererken Amerika ve Rusya dünya üzerinde söz sahibi oldu.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 7 yaşında olduğu 1945’lerde ahirzamanın şiddetli zulümleri her geçen gün etkisini daha da artırarak insanlığı yakıp yok ediyordu. Fakat, zulüm hiçbir zaman uzun ömürlü olmamıştır. Allah zâlimi imhal eder, fakat ihmal etmez. Allah zâlime mehil üstüne mehil verir, bir kere de derdest etti mi, iflahını keser onun. İşte bakın o dönemdeki ibret tablolarına:
Mussolini Kurşuna Dizildi (28 Nisan 1945)
22 Mayıs 1939'da Hitler'le anlaşınca gücüne güç kattığını zannetmişti Mussolini. Artık diğer ülkelerin iç işlerine de müdahale ediyordu. Aynı zamanda, Habeşistan seferi esnasında binlerce silahsız masum Habeşliyi öldüren de oydu. Bir çırpıda 24 bin masum insani kurşuna dizdiren ve temizleme kampına toplattığı 35 bin kişiden 18 binini katleden de yine o…
Mussolini 27 Nisan 1945'te Alman askerleri içinde iki yüz kilo altınla kaçarken yakalandı. O gün gözleri önünde kendisiyle birlikte kaçan bütün bakanları ve adamları kurşuna dizildi. Mussolini kendisini yakalayanlara yalvarıyor ve serbest bırakılmasına mukabil bütün altın ve parasını onlara vereceğini söylüyordu. Mukavemet lideri, "Onlar zaten halkımızın." diye onu tersliyordu.
Mussolini ve yanındaki kadın 28 Nisan 1945'te kurşuna dizildi. Her ikisinin de cesedi Milano yakınındaki bir benzin istasyonunda ayaklarından baş aşağı asıldı. Diktatörlerin sonu hep böyleydi…
İşte bir diğeri…
Adolf Hitler (30 Nisan 1945)
II. Dünya Savaşı’nın sonlarında Almanya'nın yenilgisinin kesinleşmesi ve ümitsizliğin iyice artması üzerine Hitler ve eşi Eva Braun, 30 Nisan 1945'te Berlin'de birlikte intihar etmeye karar verdiler. Kendilerini bir odaya kapattılar ve önce Eva Braun içinde siyanür bulunan bir kapsülü ısırdı ve zehir saniyeler içinde etkisini gösterdi. Hemen ardından ise Hitler bir siyanür kapsülünü ısırdı ve aynı anda tabancayla sağ şakağına ateş etti. Vasiyeti üzerine, Führerbunker bahçesinde bombaların neden olduğu bir çukura cesetleri yerleştirilip benzinle yakıldı. Hitler'in bunu istemesinin sebebinin Sovyet ordusu tarafından yakalanıp teşhir edilmek istememesi olduğu iddia edilmektedir.
Ve…
Yalanların, Algıların Büyük Ustası: Joseph Goebbels (1 Mayıs 1945)
Hitler, Goebbels’in yolsuzluklarına müsamaha edip görmezden gelerek onun her türlü algıyla Alman halkını kandırmasını istemişti. ‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur! Bana vicdansız bir medya ver, sana şuursuz bir toplum vereyim’’ diyordu Goebbels. Bu amaçla, yandaşa kesenin ağzını açtı. Ülkedeki her gazeteyi, her radyo yayınını ve her sosyal faaliyeti verdiği rüşvetlerle, yönlendirme yoluna gitti. Yandaş bir medya ve yalanlarla kurulu bir algı dünyası oluşturdu.
Goebbels, savaş boyunca, yazı ve konuşmalarıyla Almanları bu algı psikolojisinde tutmaya devam etti. Alman halkı bir grup çılgının fantezilerine figüran olduğunu fark ettiğinde artık çok geçti. Hitler’in 30 Nisan 1945’te intihar etmeden önce vasiyetini ve son talimatlarını vermek için yanına çağırdığı dört Nazi yöneticisinden biri de Goebbels’ti. Hitler onu başbakan olarak atamıştı. Hitler’in intihar ettiğini öğrendiğinde, ‘‘Her şeyimizi kaybettik. Artık tek çıkış yolumuz var, o da Führer’in gittiği yol.’’ diyecekti. 1 Mayıs 1945’te Führer’ini izledi. Diş hekimini ayarlayarak önce 6 çocuğunu ayrı ayrı morfin enjekte ederek uyuşturdu. Sonra da her birini ağızlarına bir ampul siyanür kırarak öldürdü. Daha sonra karısıyla beraber kendilerini de öldürdüler.
Bir halkın, oluşturulan algılara ve büyük yalanlara ne kadar inanırsa, ödeyeceği bedelin de o derece büyük olacağının ibreti olan hayatlar böyle son bulmuştu.
Gelecek Bölüm: Hocaefendi’nin okul yılları… Bediüzzaman’ın Afyon Hapishanesi’ndeki ağır imtihanı… ve dünyanın kaderine yön veren önemli gelişmeler...
[Tarık Burak] 15.3.2019 [Samanyolu Haber]
İnsan, ruhunu nasıl teslim eder? [Dr. Ali Demirel]
Bu haftaki yazımızda, okurlarımızdan Mehmet Bey’in iki sorusunu cevaplandırmaya çalışacağız. Birinci soruyu yazının başlığına çektik: Bir insan, ruhunu nasıl teslim eder? O esnada neler yaşar?
Bu sorunun cevabını, hem de detaylı bir şekilde Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bakınız nasıl veriyor? Sahabeden Hz. Bera b. Azib anlatıyor:
Resulullah ile birlikte Medineli bir müslümanın cenazesinde bulunuyorduk. Cenazenin üzeri henüz kapatılmamıştı. Allah Resulü oturdu, biz de etrafına oturduk. Gayet sessiz ve sakin bir şekilde oturuyorduk. Peygamber Efendimiz’in elinde bir çubuk vardı. Başını önüne eğmiş derin derin düşünüyor ve elindeki çubukla yere çizgiler çiziyordu. Bir müddet sonra başını kaldırdı ve:
- Kabir azabından Allah’a sığının, buyurdu. Bu sözünü üç defa tekrarladı ve devamla şöyle dedi:
- Mümin bir kul dünyadan irtibatını kesip ahirete yöneldiği zaman Yüce Allah gökten güzel ve güneş gibi parlak yüzlü melekler indirir. Onların ellerinde Cennet kefenlerinden pek çok kefen ve Cennet kokularından kokular bulunur. Melekler, o kimsenin etrafına otururlar, öyle ki gözünün görebildiği alanı doldururlar.
Bu sırada ölüm meleği gelir baş ucunda oturur ve,
- Ey Allah’a iman ve itaatla tertemiz olan can! Allah’ın mağfiret ve rızasına kavuşmak için çık bedenden, diye seslenir.
Ruh çıkar, ölüm meleği ruhu eline alır. O anda diğer melekler ölüm meleğinin elinden ruhu kaparak Cennet’ten getirdikleri güzel bezlere sarar, üzerine güzel koku dökerler. O anda ruhtan dünyada bulanan en güzel misk kokusu gibi kokular yayılır. Melekler ruhu o halde göğe yükseltirler. Dünya semasından yedinci kat göğe kadar çıkarlar.
Bu arada yanlarından geçtikleri bütün melekler topluluğu,
- Bu ne güzel bir koku, kimdir bu kokunun sahibi? diye sorarlar. Ruhu götüren melekler de o kimsenin dünyadaki en güzel ismini söyleyerek: “Bu falan oğlu filandır” diye kendisini tanıtırlar. Bu şekilde yedinci kat göğe çıkarlar. Yüce Allah:
- Kulumun kitabını (ismini ve amelini) “illiyyin-yücelerin arasına” yazın ve sonra onu bedeninin olduğu yeryüzüne götürün, buyurur.
Ruh bedenle kabirde buluşur. O anda iki melek gelir. Bunlara “Münker ve Nekir” melekleri denir. Melekler ölüye sorarlar:
- “Rabbin kimdir?
- Rabbim Allah’tır.
- Dinin nedir?
- Dinim İslam’dır.
- Size gönderilen Peygamber kimdir?
- O, Allah’ın Resulü’dür.
- Amelin nedir?
- Allah’ın kitabını okudum, ona inandım, içindekileri tasdik ettim.
Bunun üzerine gökten bir münadi şöyle seslenir:
- Kulum doğru söyledi. Ona Cennet’ten güzel döşekler hazırlayan, rahat ettirin, kendisine Cennet elbiseleri giydirin. Onun için Cennet’e bakan bir kapı açın.
Hepsi yapılır, kendisine Cennetin güzel kokular gelir. Sonra kabri gözünün görebildiği kadar genişletilir. O arada ölen kimsenin yanına güzel yüzlü birisi gelir, kendisine güzel müjdeler verir. Vefat eden kimse:
- Sen kimsin? Yüzün hayır getiren bir yüz, der. O da:
- Ben senin güzel amelinim, diye cevap verir. Bunun üzerine vefat eden kimse:
- Ya Rabbi! Kıyameti başlat ki, aileme kavuşayım, der.
Peki cehennemlik bir insan nasıl ruhunu teslim eder?
Böyle bir kimse dünyadan ilgisini kesip ahirete yönelince kendisine siyah yüzlü ve ellerinde kalın çullar bulunan melekler gelir. Gözünün gördüğü kadar geniş bir alanı doldururlar. O arada ölüm meleği gelir, başında durup:
- Ey küfür ve isyanla kirlenmiş habis ruh! Allah’ın gazap ve azabına doğru çık, diye seslenir.
Ruh cesetten ayrılır, zorla çıkar. Ölüm meleği Azrail ruhu, ıslak yünden çengeli çekip çıkarırcasına çıkarıp alır. Bu arada diğer melekler çıkan ruhu ölüm meleğinin elinde bir an bırakmaksızın hemen alıp getirdikleri kirli elbiseler içine sararlar. Ondan, dünyadaki en kötü leşten beter bir koku çıkar. Melekler onu alıp yükselirler. Yanlarından geçtikleri melekler:
- Kim bu pis kokulu, diye sorarlar. Onlar da onun dünyadaki en kötü ismini vererek, “Falan oğlu filandır” diye tanıtırlar. Dünya semasına gelirler, göğün kapısının açılmasını isterler, açılmaz.
Allah Resulü (s.a.s.) sözlerinin burasında şu ayeti okur:
“Âyetlerimizi yalan sayanlara ve onları kabule tenezzül etmeyenlere gök kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçmedikçe onlar da cennete giremeyeceklerdir.” (A’raf, 7/40)
Efendimiz anlatmaya devam eder:
Yüce Allah meleklerine:
- Onun kitabını yerin en alt tabakasındaki “Siccîn”e - Cehennemliklerin isim ve amellerinin yazıldığı deftere yazın, emrini verir. Ruhu şiddetli bir şekilde atılır.
Daha sonra ruh bedenle kabirde buluşur. Yanına iki melek gelir. Kendisine sorarlar:
- Rabbin kimdir?
- Ne! Ne! Bilmiyorum!
- Dinin nedir?
“Ne! Ne! Bilmiyorum!” diye cevap verir. Melekler:
- (Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kasd ederek): Şu size gönderilen şahıs hakkında ne diyorsun?
- “Ha, ha! Bilmiyorum!
Bu arada semadan bir münadi şöyle seslenir:
- Hep yalanladı. Ona cehennemden bir yatak hazırlayın, onun için cehenneme bir kapı açın.
Hepsi yapılır. Açılan kapıdan kabrine Cehennemin sıcaklığı ve zehirli alevleri ulaşır. Kabir onu öyle bir sıkar ki, kaburga kemikleri birbirine geçer. Karşısına çirkin yüzlü pis kokulu birisi gelir ve:
- Bu sana vaad edilen gündür; seni üzüntüden perişan edecek akıbeti bekle, der. Adam:
- Sen de kimsin, bu ne uğursuz yüz, diye sorar. O çirkin suratlı kimse:
- Ben senin çirkin, kötü amelinim, diye cevap verir. Bunun üzerine adam:
- Ya Rabbi! Sakın kıyameti koparma, helak olurum, temennisinde bulunur. (Ahmed, Müsned, 6/74; Hakim, Müstedrek, l/37-40)
Yazımızı Hocaefendi’nin şu sözleriyle noktalayalım: “Aşk ile çıkıp yola revân olanlar, ölüme, ecele dost gibi bakar, asla korkmazlar. Kabre gülerek girer, katiyyen ürkmezler. Orayı, ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı görmez; aksine orayı; sevdiklerine kavuşturan bir rahmet, nur ve Hak kapısı görür, tereddüt ve telâşa kapılmazlar.” (Yitirilmiş Cennete Doğru, s. 62)
BİR SORU-BİR CEVAP
Azrail (a.s.) aynı anda pek çok insanın ruhunu nasıl alır?
Bu da Mehmet Bey’in diğer sorusu idi.
Sorunuzu şöyle bir örnekle cevaplandırmaya çalışalım Mehmet Bey. Televizyondaki tek spikerin bir anda her evde hazır bulunması, haberlerin tamamını da her seyirciye anında iletmesi hâdisesi; artık tek Azrâil’in, vefat ânı gelmiş her insanın evinde kolayca hazır bulunduğuna güzel bir misal teşkil etmiş olsa gerektir.
Mesela bir şehrin elektrik şebekesinde bekleyen tek memur, bir düğmeye basmasıyla yüz binlerce lâmbayı bir saniye içinde söndürebiliyor. Koskoca şehri bir anda karanlıklara gömebiliyor.
Misâl âleminin bir ferdi olan Hazret-i Azrâil’in hakikî şahsı bir merkezde beklerken, temsilî şahısları, vefatı vâki olacakların yanında temessül edip ruhlarını, kolayca kabzeder. Spikerin, Ankara’da bulunduğu halde televizyon olan her evde konuşup sözlerini işittirmesi gibi.
Ankara’daki bir adam bütün ülkeye tek başına nasıl görünebilecek, sesini, sözünü nasıl duyurabilecek diyebilir miyiz?
İnsanın kendisinin yaptığı icraatlarla mümkün olan şey, insana bu bilgi ve zekâyı ihsan eden Allah’ın nezdinde neden olmaz gibi görünsün?.. Kaldı ki Azrâil aleyhisselâm’ın yardımcıları da vardır. Onları da görevlendirdiği kaynaklarımızda kaydedilmektedir.
Ayrıca elektrik bir tane olduğu halde bir şehrin her yerinde aynı anda hem ampullerde, hem fırınlarda hem buzdolaplarında bulunuyor ve iş yapıyor. Diğer taraftan yer çekimi kanunu da bir tane olduğu halde dünyanın her yerinde bir anda her şeyi çekiyor.
Elektrik ve yer çekimi kanunu gibi bir şey bir anda bu kadar işleri yaparsa, ruhları almakla görevli meleğin aynı anda binler ruhu alması daha kolay olur.
Bu sorunun cevabını, hem de detaylı bir şekilde Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bakınız nasıl veriyor? Sahabeden Hz. Bera b. Azib anlatıyor:
Resulullah ile birlikte Medineli bir müslümanın cenazesinde bulunuyorduk. Cenazenin üzeri henüz kapatılmamıştı. Allah Resulü oturdu, biz de etrafına oturduk. Gayet sessiz ve sakin bir şekilde oturuyorduk. Peygamber Efendimiz’in elinde bir çubuk vardı. Başını önüne eğmiş derin derin düşünüyor ve elindeki çubukla yere çizgiler çiziyordu. Bir müddet sonra başını kaldırdı ve:
- Kabir azabından Allah’a sığının, buyurdu. Bu sözünü üç defa tekrarladı ve devamla şöyle dedi:
- Mümin bir kul dünyadan irtibatını kesip ahirete yöneldiği zaman Yüce Allah gökten güzel ve güneş gibi parlak yüzlü melekler indirir. Onların ellerinde Cennet kefenlerinden pek çok kefen ve Cennet kokularından kokular bulunur. Melekler, o kimsenin etrafına otururlar, öyle ki gözünün görebildiği alanı doldururlar.
Bu sırada ölüm meleği gelir baş ucunda oturur ve,
- Ey Allah’a iman ve itaatla tertemiz olan can! Allah’ın mağfiret ve rızasına kavuşmak için çık bedenden, diye seslenir.
Ruh çıkar, ölüm meleği ruhu eline alır. O anda diğer melekler ölüm meleğinin elinden ruhu kaparak Cennet’ten getirdikleri güzel bezlere sarar, üzerine güzel koku dökerler. O anda ruhtan dünyada bulanan en güzel misk kokusu gibi kokular yayılır. Melekler ruhu o halde göğe yükseltirler. Dünya semasından yedinci kat göğe kadar çıkarlar.
Bu arada yanlarından geçtikleri bütün melekler topluluğu,
- Bu ne güzel bir koku, kimdir bu kokunun sahibi? diye sorarlar. Ruhu götüren melekler de o kimsenin dünyadaki en güzel ismini söyleyerek: “Bu falan oğlu filandır” diye kendisini tanıtırlar. Bu şekilde yedinci kat göğe çıkarlar. Yüce Allah:
- Kulumun kitabını (ismini ve amelini) “illiyyin-yücelerin arasına” yazın ve sonra onu bedeninin olduğu yeryüzüne götürün, buyurur.
Ruh bedenle kabirde buluşur. O anda iki melek gelir. Bunlara “Münker ve Nekir” melekleri denir. Melekler ölüye sorarlar:
- “Rabbin kimdir?
- Rabbim Allah’tır.
- Dinin nedir?
- Dinim İslam’dır.
- Size gönderilen Peygamber kimdir?
- O, Allah’ın Resulü’dür.
- Amelin nedir?
- Allah’ın kitabını okudum, ona inandım, içindekileri tasdik ettim.
Bunun üzerine gökten bir münadi şöyle seslenir:
- Kulum doğru söyledi. Ona Cennet’ten güzel döşekler hazırlayan, rahat ettirin, kendisine Cennet elbiseleri giydirin. Onun için Cennet’e bakan bir kapı açın.
Hepsi yapılır, kendisine Cennetin güzel kokular gelir. Sonra kabri gözünün görebildiği kadar genişletilir. O arada ölen kimsenin yanına güzel yüzlü birisi gelir, kendisine güzel müjdeler verir. Vefat eden kimse:
- Sen kimsin? Yüzün hayır getiren bir yüz, der. O da:
- Ben senin güzel amelinim, diye cevap verir. Bunun üzerine vefat eden kimse:
- Ya Rabbi! Kıyameti başlat ki, aileme kavuşayım, der.
Peki cehennemlik bir insan nasıl ruhunu teslim eder?
Böyle bir kimse dünyadan ilgisini kesip ahirete yönelince kendisine siyah yüzlü ve ellerinde kalın çullar bulunan melekler gelir. Gözünün gördüğü kadar geniş bir alanı doldururlar. O arada ölüm meleği gelir, başında durup:
- Ey küfür ve isyanla kirlenmiş habis ruh! Allah’ın gazap ve azabına doğru çık, diye seslenir.
Ruh cesetten ayrılır, zorla çıkar. Ölüm meleği Azrail ruhu, ıslak yünden çengeli çekip çıkarırcasına çıkarıp alır. Bu arada diğer melekler çıkan ruhu ölüm meleğinin elinde bir an bırakmaksızın hemen alıp getirdikleri kirli elbiseler içine sararlar. Ondan, dünyadaki en kötü leşten beter bir koku çıkar. Melekler onu alıp yükselirler. Yanlarından geçtikleri melekler:
- Kim bu pis kokulu, diye sorarlar. Onlar da onun dünyadaki en kötü ismini vererek, “Falan oğlu filandır” diye tanıtırlar. Dünya semasına gelirler, göğün kapısının açılmasını isterler, açılmaz.
Allah Resulü (s.a.s.) sözlerinin burasında şu ayeti okur:
“Âyetlerimizi yalan sayanlara ve onları kabule tenezzül etmeyenlere gök kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçmedikçe onlar da cennete giremeyeceklerdir.” (A’raf, 7/40)
Efendimiz anlatmaya devam eder:
Yüce Allah meleklerine:
- Onun kitabını yerin en alt tabakasındaki “Siccîn”e - Cehennemliklerin isim ve amellerinin yazıldığı deftere yazın, emrini verir. Ruhu şiddetli bir şekilde atılır.
Daha sonra ruh bedenle kabirde buluşur. Yanına iki melek gelir. Kendisine sorarlar:
- Rabbin kimdir?
- Ne! Ne! Bilmiyorum!
- Dinin nedir?
“Ne! Ne! Bilmiyorum!” diye cevap verir. Melekler:
- (Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kasd ederek): Şu size gönderilen şahıs hakkında ne diyorsun?
- “Ha, ha! Bilmiyorum!
Bu arada semadan bir münadi şöyle seslenir:
- Hep yalanladı. Ona cehennemden bir yatak hazırlayın, onun için cehenneme bir kapı açın.
Hepsi yapılır. Açılan kapıdan kabrine Cehennemin sıcaklığı ve zehirli alevleri ulaşır. Kabir onu öyle bir sıkar ki, kaburga kemikleri birbirine geçer. Karşısına çirkin yüzlü pis kokulu birisi gelir ve:
- Bu sana vaad edilen gündür; seni üzüntüden perişan edecek akıbeti bekle, der. Adam:
- Sen de kimsin, bu ne uğursuz yüz, diye sorar. O çirkin suratlı kimse:
- Ben senin çirkin, kötü amelinim, diye cevap verir. Bunun üzerine adam:
- Ya Rabbi! Sakın kıyameti koparma, helak olurum, temennisinde bulunur. (Ahmed, Müsned, 6/74; Hakim, Müstedrek, l/37-40)
Yazımızı Hocaefendi’nin şu sözleriyle noktalayalım: “Aşk ile çıkıp yola revân olanlar, ölüme, ecele dost gibi bakar, asla korkmazlar. Kabre gülerek girer, katiyyen ürkmezler. Orayı, ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı görmez; aksine orayı; sevdiklerine kavuşturan bir rahmet, nur ve Hak kapısı görür, tereddüt ve telâşa kapılmazlar.” (Yitirilmiş Cennete Doğru, s. 62)
BİR SORU-BİR CEVAP
Azrail (a.s.) aynı anda pek çok insanın ruhunu nasıl alır?
Bu da Mehmet Bey’in diğer sorusu idi.
Sorunuzu şöyle bir örnekle cevaplandırmaya çalışalım Mehmet Bey. Televizyondaki tek spikerin bir anda her evde hazır bulunması, haberlerin tamamını da her seyirciye anında iletmesi hâdisesi; artık tek Azrâil’in, vefat ânı gelmiş her insanın evinde kolayca hazır bulunduğuna güzel bir misal teşkil etmiş olsa gerektir.
Mesela bir şehrin elektrik şebekesinde bekleyen tek memur, bir düğmeye basmasıyla yüz binlerce lâmbayı bir saniye içinde söndürebiliyor. Koskoca şehri bir anda karanlıklara gömebiliyor.
Misâl âleminin bir ferdi olan Hazret-i Azrâil’in hakikî şahsı bir merkezde beklerken, temsilî şahısları, vefatı vâki olacakların yanında temessül edip ruhlarını, kolayca kabzeder. Spikerin, Ankara’da bulunduğu halde televizyon olan her evde konuşup sözlerini işittirmesi gibi.
Ankara’daki bir adam bütün ülkeye tek başına nasıl görünebilecek, sesini, sözünü nasıl duyurabilecek diyebilir miyiz?
İnsanın kendisinin yaptığı icraatlarla mümkün olan şey, insana bu bilgi ve zekâyı ihsan eden Allah’ın nezdinde neden olmaz gibi görünsün?.. Kaldı ki Azrâil aleyhisselâm’ın yardımcıları da vardır. Onları da görevlendirdiği kaynaklarımızda kaydedilmektedir.
Ayrıca elektrik bir tane olduğu halde bir şehrin her yerinde aynı anda hem ampullerde, hem fırınlarda hem buzdolaplarında bulunuyor ve iş yapıyor. Diğer taraftan yer çekimi kanunu da bir tane olduğu halde dünyanın her yerinde bir anda her şeyi çekiyor.
Elektrik ve yer çekimi kanunu gibi bir şey bir anda bu kadar işleri yaparsa, ruhları almakla görevli meleğin aynı anda binler ruhu alması daha kolay olur.
[Dr. Ali Demirel] 15.3.2019 [Samanyolu Haber]
Oregon Senatörü Ron Wyden Senato’da Enes Kanter’i anlattı: Bu münferit bir mesele değil, ABD sessiz kalamaz
Oregon Eyaleti Senatörü Ron Wyden, Enes Kanter’e desteğini bu kez Senato kürsüsünden dile getirdi. Daha önce de ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya mektup yazan Wyden, Senatoda yaptığı konuşmada, Enes Kanter’in bir NBA oyuncusu olduğunu ve ABD’de yaşadığını belirterek, Kanter’in durumunun münferit olarak değerlendirilemeyeceğini vurguladı. ”ABD, özgür fikir ve ifadeye yönelik böylesine açık bir saldırı karşısında sessiz kalamaz. Bana göre bu tam da münferit bir mesele değil. Bu yalnızca bir spor meselesi değil ve daha geniş bir kapsamda incelenmeli…” dedi.
Enes Kanter’in ailesine yönelik baskıları hatırlatan Ron Wyden, babasının neden yargılandığı sorulduğunda Enes’in “yalnızca babam olduğu için” dediğini aktardı. Senatör Wyden, bunun kabul edilemeyeceğinin altını çizdi. Konuşmasında Erdoğan’a da seslenen Wyden, “Dünya Enes Kanter’in babasına bu ve sonraki haftalarda nasıl davranacağınızı izliyor. Dünyanın gözleri üzerinizde.” ifadelerini kullandı. Oregon Senatörü Ron Wyden, konuşmasını şöyle sürdürdü:
Kanter ciddi tehlikeler yaşıyor
Senato’ya memleketimin takımı Portland Trailblazers’ta basketbol oynayayan Enes Kanter adında genç bir adam hakkında konuşmak için geldim. Keşke bugün burada Cumartesinin sonuçları ya da bu akşam Clippers’a karşı yapılacak maçın üzerinden geçmek için olabilseydim ama maalesef Sayın Kanter herhangi bir basketbol maçının sonucundan çok daha fazla ciddi tehlikeler yaşıyor. Ailesi de şu an bu tehlikelerle karşı karşıya.
Sayın Kanter Türkiyeli. Basketbol aşkı onu 2009’da ABD’ye getirdi ve 2012 seçmelerinde üçüncü olarak Utah Jazz tarafından seçildi. Enes parlak, akıllı ve nazik bir adam. Memleketi Türkiye’de olan bitenle ilgileniyor ve ülkesinin geleceğiyle de yakından alakadar oluyor. Ve bu önemli meseleler hakkındaki fikirlerini haklı bir şekilde dilediğince ifade edebilmesi gerektiğine inanıyor. Türkiye Başkanı Erdoğan bu yüzden terörist olarak yaftaladı. Sayın Erdoğan, Başkan Erdoğan ve yakın arkadaşları Enes Kanter’in saha dışındaki belagat ve uluslararası, özür dilerim, ilham veren muhalefetini hoş görmek için fazla duygusallar. Erdoğan, Sayın Kanter’in pasaportunu gerçek herhangi bir kanıttan yoksun suçlamalar temelinde iptal etti.
“Yalnızca babam olduğu için”
Başkan Erdoğan, İnterpol’den Sayın Kanter hakkında kırmızı bülten çıkarmasını talep etti – ki bu da takımı her ne zaman yurtdışına giderse kendisinin ABD’de kalması gerektiği anlamına geliyor. Bu durum, Londra ve Toronto’ya gitmesine mani oldu. Bizzat Sayın Kanter’in kısa süre önce yayımlanan bir Washington Post makalesinde yazdığı gibi, ve burada alıntı yapacağım, “Kesinlikle bir hedefim ve Erdoğan beni susturabileceği Türkiye’ye dönmemi istiyor.” Erdoğan, tam da diktatörlerin oyun kitabından çıkma stratejileri izleyerek, hala Türkiye’de yaşayan ailesini tehdit yoluyla kendisini susturmaya çalışarak Sayın Kanter’in eleştirilerine bir korkak gibi karşılık verdi. Sayın Kanter kısa süre önce gazetecilere babasının bu hafta içinde, sadece birkaç gün zarfında Türkiye’de mahkemeye çıkacağını söyledi. Bu yargılamanın detayları otoriterlerin serpildiği gizlilik sisiyle örtülü ancak Sayın Kanter’in güçlü sözleri bu sisi yalnızca birkaç gün önce delip geçti. Babasının neden yargılandığı sorulduğunda Enes “yalnızca babam olduğu için” dedi.
Enes şimdiden çok fazla fedakarlık yapmış genç bir adam. NBA’da oynama hayalini kovalamak için bir delikanlıyken evden binlerce mil uzağa taşındı. Yalnızca sözde bir Amerikan müttefiki olan Türkiye’nin geleceği hakkındaki görüşlerini açıklama suçundan bir terörist olarak yaftalandı. Yıllar önce ailesiyle irtibatını kesti çünkü Erdoğan’ın hükümetini eleştiren biriyle konuştukları için onları cezalandıracağına inanıyordu. Şimdi ise, onlara bir erişemeksizin, Enes sürekli olarak memleketinde sevdiklerine ne olacağı korkusuyla yaşamak zorunda. Bugün burada, ABD Senatosu kürsüsündeyken iki önemli konu hakkında herhangi bir kafa karışıklığı kalmasın isterim: İlk olarak, Sayın Erdoğan, dünyanın gözleri üzerinizde, dünya Enes Kanter’in babasına bu ve sonraki haftalarda nasıl davranacağınızı izliyor. Ve Sayın Erdoğan, dünya Enes Kanter gerek ABD toprakları üzerinde gerekse yurtdışına gittiğinde nasıl davrandığınızı izliyor. İkinci olarak, ABD, Enes ve ailesi bu otokratik eziyete maruz kalırken bir köşede öyle duramaz ve duramamalıdır.
Pompeo’ya bilgi verdim
Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya Sayın Kanter’in durumu mevkidaşları ile gündeme getirmesi çağrısında bulundum ve dışişleri bakanımızdan ülkemizin bu uydurma kırmızı bültenlere ve iade taleplerine aktif bir şekilde karşı koyacağını açık bir şekilde belirtmesini istedim. Gerçek şu ki dışişleri bakanlığımız Sayın Kanter’in Trailblazers’la birlikte güven içinde seyahat etmesi ve halkının özgürlüğü savunabilmesi için gerekli tüm adımları atıyor olmalıdır. Enes Kanter, anayasamızca kutsal kabul edilen ifade özgürlüğünü kullanan genç bir adam ve Amerika sakini.
Bu müferit mesele değil, ABD sessiz kalamaz
ABD, özgür fikir ve ifadeye yönelik böylesine açık bir saldırı karşısında sessiz kalamaz. Bana göre bu tam da münferit bir mesele değil. Bu yalnızca bir spor meselesi değil ve daha geniş bir kapsamda incelenmeli: Bir hükümet bir sözde NATO müttefikini giderek daha da otoriter bir yola sokuyor. Suudiler Washington Post köşeyazarı Cemal Kaşıkçı’yı Türkiye’deki bir konsoloslukta yüzsüzce öldürdüğünde Erdoğan kendisini gazetecilerin ateşli bir savunucu olarak sundu. Ama bu ‘aynası iştir kişinin lafa bakılmaz’ (actions speak louder than words) deyiminin karşıladığı klasik bir durum. Erdoğan, Suudilerden daha fazla gazeteciyi hapsediyor. Aslında Erdoğan, Ruslardan, Çinlilerden ve dünya üzerindeki bütün otoriter rejimlerden de daha fazla gazeteciyi hapsediyor. Çünkü, Erdoğan tümü hakikati anlatmak istediklerinde bilerek ve korkusuzca bu baskıcı eylemleri göze alan gazeteci ve bağımsız medya kuruluşlarını hedef almıyor. Erdoğan barışçıl göstericileri de hapse attı. Daha geçen Cuma, Dünya Kadınlar Günü için barışçıl bir şekilde İstanbul’da toplanan insanlara baskı uyguladı. Ve kötüye gidiyor çünkü Erdoğan saldırılarını ve ademokratik normlarını işte buraya Amerikan topraklarına zorlayacak kadar yüzsüz. İki yıldan kısa süre önce, Erdoğan korumalarına şiddete başvurmayan göstericilere tam burada, ülkenin başkentinde saldırması için izin verdi. Vurgulamak gerekirse, bu saldırı tam da burada Amerikan topraklarında gerçekleşti. Tam burada. Tam burada. Beyaz Saray’dan kısa bir yürüme mesafesinde…
Dışişleri bakanlığı bu davranışı reddetmelidir
Amerikalılar bu tarz davranışlar karşısında küplere binmeli, özellikle de bunlar Türkiye gibi bir sözde dost ve müttefikten geldiğinde. Erdoğan’ın kısa süre önce Vladimir Putin’in Rusya’sından büyük bir askeri alım yapma kararında daha da kararlı hale geldiği dikkatlerden kaçmadı. Uydurma İnterpol kırmızı bültenleri kullanma da tam Vladimir Putin’in taktikler kitabından çıkma. Şimdi Dışişleri bakanlığının bu davranışa karşı çıkma zamanı. Dışişleri bakanlığı bu davranışı reddetmelidir. Bu federal hükümetin kolaylıkla yok sayabileceği başka insanlara yönelik uzak bir tehdit değil. Erdoğan’ın istismarları tam burada, ülkemizde, Amerikan topraklarında yaşanıyor. Ve Enes Kanter gibi insanlar da bunun kurbanları.
Sayın Başkan, ben üniversiteye zamanında daha genç bir adam olarak basketbol bursuyla gittim. Yerel meclis toplantılarında sık sık insanlara, çok kısa ve yavaş olmamdan ötürü gülünç bir fikir olan, vaktiyle NBA’de oynamak istediğimden bahsediyorum. Sahadaki becerilerim Enes Kanterinkilerden kesinlikle ışık yılları kadar uzaktı. Ama üniversitede (basketbol) oynamış biri olarak tam saha presin değerini tam olarak hatırladığımı söyleyebilirim. Buna sıkı sıkıya inanıyorum ve bir kez daha belirtmek isterim ki dışişleri bakanlığımız Sayın Kanter ve Erdoğan’ın totaliter rejimine karşı çıkan herkese insan hakları ve ifade özgürlüğü çerçevesinde davranması için Türkiye’ye tam saha pres uygulamalıdır.
[TR724] 15.3.2019
Şiddetli baş ağrınızın sebebi glokom olabilir!
Glokomun toplumda görülme sıklığı artış gösteriyor. Göz tansiyonu olarak da bilinen glokomun, özellikle 35-40 yaş sonrasında iyi takip edilmesi gerekiyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Abdullah Özkaya, göz tansiyonunun yüksekliğiyle seyreden, zaman içerisinde göz siniri harap ederek görme alanında daralma ve görme fonksiyonu kaybına sebep olan glokomun, tanı konulur konulmaz tedavi edilmesi gerektiğini söylüyor. Özkaya, glokomun, yeni doğan bir bebekte bile görülebildiğini ancak temel olarak 40 yaş ve üzeri grupta ortaya çıktığına dikkat çekiyor.
Glokomun açık açılı ve kapalı açılı olarak iki türü olduğunu belirten Doç. Dr. Abdullah Özkaya, şu önemli bilgileri veriyor: Glokom şikayetleri özellikle göz tansiyonu 21 mmHg ve üzerine çıktığında belirginleşir. 40-50 mmHg seviyelerine ulaşmadığı sürece ağrı gibi şikayetlere yol açmaz ancak 30-35 mmHg gibi seviyeler de oldukça yüksektir. Eğer 45-50 mmHg’nin üstüne çıkarsa gözde kızarıklık, sulanma ve hangi tarafta yüksekse o tarafta yarım baş ağrısı şeklinde şiddetli baş ağrısı yapar.
İlk adımda damla tedavisi uygulanıyor
Glokom tedavisi; ilaç tedavileri, lazer tedavileri ve cerrahi tedaviler olmak üzere 3 gruba ayrılır. Glokom, şeker hastalığı, damar tıkanıklığı, katarakt veya başka bir nedene bağlı gelişen bir tür ikincil glokom değilse -yani en sık glokom türü olan sebebi bilinmeyen (primer) glokom grubundansa- ilk tedavi seçeneği damla uygulaması olur. Etkin göz damlaları sayesinde çoğu hastanın göz tansiyonu damla tedavisiyle kontrol altına alınır. Tedavide göz tansiyonunun göz sinirlerine zarar vermeden düşürülmesi hedeflenir. Glokomun çok ilerlediği hasta grubunda ileri göz siniri harabiyeti olacağı için ilaç tedavisine hiç başlamadan cerrahi de önerilebilir. Glokomun körlük yapan bir hastalık olduğu unutulmamalıdır. Tedavi önemsenmez ve aksatılırsa son safhasında maalesef ışık kaybına kadar gidebilir. Bu nedenle özellikle 35-40 yaş sonrası mutlaka düzenli ölçüm yaptırılmalıdır.
Glokoma özel beslenme
Glokom hastalığında bazı vitamin gruplarının hastalığa pozitif katkı sağladığı ortaya konulmuştur. Sinir dokusu fonksiyonlarını koruyan B1 vitamini (Tiamin) ve B3 vitamini (niasin) bunların başında gelir. B9 vitamini olarak isimlendirilen folik asit de hücresel reaksiyonlarda ve tüm sinir sistemi fonksiyonlarında oldukça etkilidir. Bu nedenle özellikle B12 vitaminiyle beraber folik asit kullanımının glokomda koruyucu etkisinin olduğu düşünülmektedir. Glokom tedavisini olumlu destekleyen vitaminlerden bir diğeri sebze ve meyvelerde bol miktarda bulunan C vitaminidir. Antioksidan özelliği nedeniyle görme sinirini korumakta ve göz tansiyonu hastalarında tansiyonu düşürdüğü söylenmektedir. D vitamini ise göz içi sıvısının yapımını-dışa akımını etkileyerek göz tansiyonunu düşürür ve göze olan kan akımını artırarak görme sinirini hasara karşı korur.
[TR724] 15.3.2019
Glokomun açık açılı ve kapalı açılı olarak iki türü olduğunu belirten Doç. Dr. Abdullah Özkaya, şu önemli bilgileri veriyor: Glokom şikayetleri özellikle göz tansiyonu 21 mmHg ve üzerine çıktığında belirginleşir. 40-50 mmHg seviyelerine ulaşmadığı sürece ağrı gibi şikayetlere yol açmaz ancak 30-35 mmHg gibi seviyeler de oldukça yüksektir. Eğer 45-50 mmHg’nin üstüne çıkarsa gözde kızarıklık, sulanma ve hangi tarafta yüksekse o tarafta yarım baş ağrısı şeklinde şiddetli baş ağrısı yapar.
İlk adımda damla tedavisi uygulanıyor
Glokom tedavisi; ilaç tedavileri, lazer tedavileri ve cerrahi tedaviler olmak üzere 3 gruba ayrılır. Glokom, şeker hastalığı, damar tıkanıklığı, katarakt veya başka bir nedene bağlı gelişen bir tür ikincil glokom değilse -yani en sık glokom türü olan sebebi bilinmeyen (primer) glokom grubundansa- ilk tedavi seçeneği damla uygulaması olur. Etkin göz damlaları sayesinde çoğu hastanın göz tansiyonu damla tedavisiyle kontrol altına alınır. Tedavide göz tansiyonunun göz sinirlerine zarar vermeden düşürülmesi hedeflenir. Glokomun çok ilerlediği hasta grubunda ileri göz siniri harabiyeti olacağı için ilaç tedavisine hiç başlamadan cerrahi de önerilebilir. Glokomun körlük yapan bir hastalık olduğu unutulmamalıdır. Tedavi önemsenmez ve aksatılırsa son safhasında maalesef ışık kaybına kadar gidebilir. Bu nedenle özellikle 35-40 yaş sonrası mutlaka düzenli ölçüm yaptırılmalıdır.
Glokoma özel beslenme
Glokom hastalığında bazı vitamin gruplarının hastalığa pozitif katkı sağladığı ortaya konulmuştur. Sinir dokusu fonksiyonlarını koruyan B1 vitamini (Tiamin) ve B3 vitamini (niasin) bunların başında gelir. B9 vitamini olarak isimlendirilen folik asit de hücresel reaksiyonlarda ve tüm sinir sistemi fonksiyonlarında oldukça etkilidir. Bu nedenle özellikle B12 vitaminiyle beraber folik asit kullanımının glokomda koruyucu etkisinin olduğu düşünülmektedir. Glokom tedavisini olumlu destekleyen vitaminlerden bir diğeri sebze ve meyvelerde bol miktarda bulunan C vitaminidir. Antioksidan özelliği nedeniyle görme sinirini korumakta ve göz tansiyonu hastalarında tansiyonu düşürdüğü söylenmektedir. D vitamini ise göz içi sıvısının yapımını-dışa akımını etkileyerek göz tansiyonunu düşürür ve göze olan kan akımını artırarak görme sinirini hasara karşı korur.
[TR724] 15.3.2019
Yem pahalı, üretici zararda; Süt inekleri kesime gidiyor [İlker Doğan]
Süt sığırcılığı yapan çiftçiler zor günler geçiriyor. Bir çok üretici zarar ettiği gerekçesiyle süt ineklerini satmaya başladı. Zira yem maliyetleri son bir yılda yüzde 100’e yakın artarken, çiğ süt fiyatı ise 1 lira 30 kuruştan ortalama 1 lira 70 kuruşa ancak çıkabildi. Tr724’ün mikrofon tuttuğu üreticilere göre, inekler bu şekilde kesime gitmeye devam ederse, marketlerde sütün litre fiyatı çok kısa zamanda 7 lirayı görebilir.
Afyonkarahisarlı çiftçi Hasan A. yıllardır süt inekçiliği yapıyor. Bundan 3 yıl öncesine kadar 15 ineği varmış. Zarar ettiği için her yıl bir ineğini, bir ya da iki danasını sattığını anlatıyor. Şimdi 12 süt ineği var. Ancak bu baharda birini daha satacağını söylüyor: “Zarar ediyoruz. Yemin kilosu sütün kilosunu geçti. Ben nasıl para kazanacağım! Her yıl bir inek, bir iki dana satıyorum.”
YEM FİYATLARI ARTARKEN, SÜT YERİNDE SAYDI
Hasan A. bu konuda yalnız değil. Türkiye’de onun gibi binlerce çiftçi var. Hayvan pazarlarında satılan süt ineklerinin sayısı her geçen gün daha da artıyor. Zira yem fiyatları aldı başını gitti. 2017 Ocak ayında 40-45 lira olan (50 kg) yemin bugünkü fiyatı 80-90 lira arasında değişiyor. Yem fiyatlarının yüzde 100 artmasına karşılık çiğ süt fiyatları neredeyse yerinde sayıyor. 2017’de litresi 1,30-1,40 TL olan çiğ süt bugün 1.60-1.70 liradan kooperatiflere veriliyor. Yem fiyatları yüzde 100 artarken, çig sütten artış oranı sadece yüzde 25.
BİR İNEK GÜNLÜK 15 KİLO YEM TÜKETİYOR
Yem fiyatlarındaki artış önemli zira süt inekçiliğinde en büyük maliyet kalemi yem giderleri olarak gösteriliyor. Toplam maliyetin yüzde 65’ini oluşturuyor yem masrafları. Süt inekleri verimli olabilmesi için günlük canlı ağırlıklarının en az yüzde 2,5’i kadar yem tüketmek zorunda. Bu da ortalama 600 kilogram olan bir süt ineğinin günlük en az 15 kg yem tüketmesi anlamına geliyor. Kısaca bir ineğin sadece günlük kaba ve kesif yem maliyeti yaklaşık 30 lirayı buluyor.
KAZANÇ 32 LİRA, MALİYET 40!
Peki 30 liralık yem tüketen bir inek günlük kaç kilo süt veriyor? Haberimize konu olan Afyonkarahisarlı çiftçi, bir inekten ortalama 20 kilo süt aldığını anlatıyor. Ve aldığı sütün litresini 1 lira 60 kuruştan kooperatife veriyor. Bir inekten kazandığı para toplam 32 lira. Ancak o ineğin sadece yem masrafı yaklaşık 30 lirayı buluyor. Bunun içerisine veteriner, elektirik, su ve işçilik giderleri de eklendiğinde günlük 32 lira kazandıran bir ineğin toplam maliyet 40 liranın da üzerine çıkıyor.
ÇİĞ SÜT FİYATI ARTIRILMALI
Ulusal Süt Konseyi, geçtiğimiz yıl 27 Temmuz’da yapılan toplantısında soğutma bedeli dahil 1 litre çiğ sütün referans fiyatı 1 lira 53 kuruştan 1 lira 70 kuruşa çıkardı. Ancak yukarıda da görüldüğü gibi çiğ sütü 1,60 liradan alan kooperatifler var. Alınan kararlar yok sayılıyor. Çiğ sütün fiyatı acilen 2 hatta 2 lira 20 kuruşa çıkarılmazsa, binlerce süt ineği kesime gidecek. Bu ise süt üretiminin azalması, fiyatın yükselmesi ve dolayısıyla ithalatın artması anlamına geliyor.
Türkiye’de süt verimi düşük
Türkiye’de süt ineklerinin verimi düşük. Almanya’da yıllık inek başına verim 5,5 tondan fazla. İsveç’te ise 7 ton. Türkiye’de ise 3 ton civarı. Bunun en büyük sebebi de yem fiyatlarının çok yüksek olması. Zira süt verimini artırmak belli oranlarda kaba yem ve kesif yemi karıştırmanız gerekiyor. İdeal miktarda yem vermeye kalktığınızda yem masrafları da artıyor.
Süt üretim miktarı yüzde 4,9 azaldı
Ekonomik kriz nedeniyle önce tekstil harcamalarını düşüren vatandaşlar, artık boğazlarından da kısmaya başladı. TÜİK, ocak ayına ilişkin süt üretimine dair rakamları önceki gün açıkladı. Buna göre, ticari süt işletmelerince Ocak ayında 808 bin 222 ton inek sütü toplandı. İnek sütü miktarı Ocak ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 4,9 azaldı. Ocak ayında ticari süt işletmeleri tarafından içme sütü üretimi 146 bin 63 ton olarak gerçekleşti ve bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 18 azalış gösterdi. İnek peyniri üretimi 59 bin 175 ton ile bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 1,4 azaldı. Yoğurt üretimi 90 bin 368 ton ile bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 3,4 azaldı.
[İlker Doğan] 15.3.2019 [TR724]
Afyonkarahisarlı çiftçi Hasan A. yıllardır süt inekçiliği yapıyor. Bundan 3 yıl öncesine kadar 15 ineği varmış. Zarar ettiği için her yıl bir ineğini, bir ya da iki danasını sattığını anlatıyor. Şimdi 12 süt ineği var. Ancak bu baharda birini daha satacağını söylüyor: “Zarar ediyoruz. Yemin kilosu sütün kilosunu geçti. Ben nasıl para kazanacağım! Her yıl bir inek, bir iki dana satıyorum.”
YEM FİYATLARI ARTARKEN, SÜT YERİNDE SAYDI
Hasan A. bu konuda yalnız değil. Türkiye’de onun gibi binlerce çiftçi var. Hayvan pazarlarında satılan süt ineklerinin sayısı her geçen gün daha da artıyor. Zira yem fiyatları aldı başını gitti. 2017 Ocak ayında 40-45 lira olan (50 kg) yemin bugünkü fiyatı 80-90 lira arasında değişiyor. Yem fiyatlarının yüzde 100 artmasına karşılık çiğ süt fiyatları neredeyse yerinde sayıyor. 2017’de litresi 1,30-1,40 TL olan çiğ süt bugün 1.60-1.70 liradan kooperatiflere veriliyor. Yem fiyatları yüzde 100 artarken, çig sütten artış oranı sadece yüzde 25.
BİR İNEK GÜNLÜK 15 KİLO YEM TÜKETİYOR
Yem fiyatlarındaki artış önemli zira süt inekçiliğinde en büyük maliyet kalemi yem giderleri olarak gösteriliyor. Toplam maliyetin yüzde 65’ini oluşturuyor yem masrafları. Süt inekleri verimli olabilmesi için günlük canlı ağırlıklarının en az yüzde 2,5’i kadar yem tüketmek zorunda. Bu da ortalama 600 kilogram olan bir süt ineğinin günlük en az 15 kg yem tüketmesi anlamına geliyor. Kısaca bir ineğin sadece günlük kaba ve kesif yem maliyeti yaklaşık 30 lirayı buluyor.
KAZANÇ 32 LİRA, MALİYET 40!
Peki 30 liralık yem tüketen bir inek günlük kaç kilo süt veriyor? Haberimize konu olan Afyonkarahisarlı çiftçi, bir inekten ortalama 20 kilo süt aldığını anlatıyor. Ve aldığı sütün litresini 1 lira 60 kuruştan kooperatife veriyor. Bir inekten kazandığı para toplam 32 lira. Ancak o ineğin sadece yem masrafı yaklaşık 30 lirayı buluyor. Bunun içerisine veteriner, elektirik, su ve işçilik giderleri de eklendiğinde günlük 32 lira kazandıran bir ineğin toplam maliyet 40 liranın da üzerine çıkıyor.
ÇİĞ SÜT FİYATI ARTIRILMALI
Ulusal Süt Konseyi, geçtiğimiz yıl 27 Temmuz’da yapılan toplantısında soğutma bedeli dahil 1 litre çiğ sütün referans fiyatı 1 lira 53 kuruştan 1 lira 70 kuruşa çıkardı. Ancak yukarıda da görüldüğü gibi çiğ sütü 1,60 liradan alan kooperatifler var. Alınan kararlar yok sayılıyor. Çiğ sütün fiyatı acilen 2 hatta 2 lira 20 kuruşa çıkarılmazsa, binlerce süt ineği kesime gidecek. Bu ise süt üretiminin azalması, fiyatın yükselmesi ve dolayısıyla ithalatın artması anlamına geliyor.
Türkiye’de süt verimi düşük
Türkiye’de süt ineklerinin verimi düşük. Almanya’da yıllık inek başına verim 5,5 tondan fazla. İsveç’te ise 7 ton. Türkiye’de ise 3 ton civarı. Bunun en büyük sebebi de yem fiyatlarının çok yüksek olması. Zira süt verimini artırmak belli oranlarda kaba yem ve kesif yemi karıştırmanız gerekiyor. İdeal miktarda yem vermeye kalktığınızda yem masrafları da artıyor.
Süt üretim miktarı yüzde 4,9 azaldı
Ekonomik kriz nedeniyle önce tekstil harcamalarını düşüren vatandaşlar, artık boğazlarından da kısmaya başladı. TÜİK, ocak ayına ilişkin süt üretimine dair rakamları önceki gün açıkladı. Buna göre, ticari süt işletmelerince Ocak ayında 808 bin 222 ton inek sütü toplandı. İnek sütü miktarı Ocak ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 4,9 azaldı. Ocak ayında ticari süt işletmeleri tarafından içme sütü üretimi 146 bin 63 ton olarak gerçekleşti ve bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 18 azalış gösterdi. İnek peyniri üretimi 59 bin 175 ton ile bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 1,4 azaldı. Yoğurt üretimi 90 bin 368 ton ile bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 3,4 azaldı.
[İlker Doğan] 15.3.2019 [TR724]
UEFA İngiliz & Cristiano Ligi [Hasan Cücük]
Şampiyonlar Ligi son 16 turu uzun yıllar unutulmayacak maçlara sahne oldu. Dev takımların birer birer elendiği bir tur yaşadık. Uzun yıllar sonra ilk kez çeyrek finale sadece bir İspanyol takımı yükseldi. Yine uzun yıllar sonra Bayern Münih son 16 turunda Devler Ligi’ne veda etti. Bol hikayesi olan bir son 16 turu yaşadık ama önce Cristiano Ronaldo’dan başlamak gerekiyor.
Cristiano Ronaldo ‘bir futbolcudan ötesi’ olmaya 34 yaşına rağmen devam ediyor. Adı Şampiyonlar Ligi ile özdeşleşen bir isim varsa, bu Ronaldo’dur. 2003-04 sezonunda Manchester United formasıyla Şampiyonlar Ligi’nde boy göstermeye başlayan Ronaldo, United, Real Madrid ve Juventus formasıyla çıktığı 160 maçta 124 gole imza attı. Tek başına onlarca kulübü geride bırakan bir istatistik yakaladı. Manchester United formasıyla 2003-06 arasında Şampiyonlar Ligi’nde 18 maça çıkan Ronaldo, gol atmaya muvaffak olamadı. Yıldız oyuncu 2006-07 sezonunda 3 gol atarak siftah yaptıktan sonra bir daha durdurmak mümkün olmadı.
United ile bir, Real Madrid ile 4 kez Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıran Ronaldo, son 3 yılda kupaya damgasını vuran oyuncu olmuştu. Bu yıl Juventus yolunu tutan Ronaldo’dan beklenti Şampiyonlar Ligi oluyordu. Grup maçlarında sadece 2 gol atan süperstar bir anlamda hayal kırıklığı yaşattı. Son 16 turunun ilk maçında deplasmanda Atletico Madrid’e 2-0 yenilen Juventus, turu zora sokmuştu. Zira karşısında oynadığı 100 kupa maçının 55’inde gol yememiş, 26’sında sadece bir gol yemiş Atletico vardı. Takım savunmasını en iyi yapan takıma karşı sahneye Ronaldo çıktı. ‘Şampiyonlar Ligi benim ligim’ deyip 3 gol atarak tarihi bir başarıya daha imza attı. Şampiyonlar Ligi’nde iki kez final oynayan Atletico Madrid şuana kadar bu ligde 118 gol kaydederken, Ronaldo’nun gol sayısının 124 olması yıldız oyuncunun bir takım için ne anlama geldiğini net şekilde ortaya koyuyor.
Zidane ve Cristiano Ronaldo’suz, Real Madrid’in Şampiyonlar Ligi performansı merak ediliyordu. Son 3 yılda kupayı müzesine taşıyan Real Madrid başarısının iki önemli mimarı artık yoktu. Son 16 turunun ilk maçında deplasmanda Ajax’ı 2-1 yenerek büyük avantaj elde eden Real Madrid, 78 bin taraftarı önünde hezimete uğrayıp 4-1 yenilince Şampiyonlar Ligi’ne veda etti. Son 3 yılın şampiyonun vedası sıradan bir veda değildi. Avrupa kupalarında en acı iç saha yenilgisi taşları yerinden oynattı. Takım yeniden 10 ay önce ayrılan Zidane teslim edildi. Bu yıl kayıp ama seneyi kurtarmanın planı hemen yapıldı.
İngiltere 10 yıl aradan sonra Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde 4 takımla temsil edilme hakkını elde etti. 2008-09 sezonunda Manchester United, Arsenal, Liverpool ve Chelsea adını çeyrek finale yazdırmıştı. Manchester United’i finale kadar gelirken, kupayı 2-0 kaybettiği Barcelona’ya kaptırmıştı. 10 yıl sonra bu kez Manchester United ve Liverpol’la birlikte Tottenham ve Manchester City adını çeyrek finale yazdırdı. Bakalım bu yıl nasıl bir sonuç ortaya çıkacak.
İspanya’yı sadece Barcelona temsil edecek
İngilizlerin damga vurduğu çeyrek finalde gözler İspanyol ve Alman takımlarını arayacak. İspanya’yı uzun bir aradan sonra sadece Barcelona temsil edecek. Almanların çeyrek final rüyasına İngilizler son verdi. Madrid kulüpleri Real ve Atletico’nun veda ettiği Şampiyonlar Ligi’nde, Barcelona İspanya’nın kupa umudu olacak. Lyon’u sahasında 5-1 yenerek güle oynaya adını çeyrek finale yazdıran Barcelona bir rekorunda sahibi oldu. Nou Camp’ta oynadığı 30 karşılaşmada 27 galibiyet ve 3 beraberlik alan İspanya temsilcisi, Bayern Münih’in evindeki maçlarda elde ettiği yenilmezlik rekorunu 29’dan 30 müsabakaya çıkardı. Barcelona, turnuvada üst üste 12’nci kez çeyrek finale kalarak bu alanda da rekorun yeni sahibi oldu.
En fazla hayal kırıklığı yaşayan ülke Almanya
Şampiyonlar Ligi’nde en fazla hayal kırıklığı yaşayan ülke ise Almanya oldu. Son 16 turunda Bayern Münih, Borussia Dortmund ve Schalke 04’ün elenmesiyle 13 yıl sonra ilk kez turnuvanın çeyrek finalinde Alman takımı kalmadı. İlk maçta Liverpool ile deplasmanda 0-0 berabere kalarak avantaj yakalayan Bayern Münih, tur umutlarını sahasında 3-1 yenilerek bitirdi. Bayern, Liverpool’u Avrupa kupalarında en son 48 yıl önce yenmişti.
Son 16 turunda hüsranın adı Real Madrid ve Bayern Münih’le birlikte PSG oldu. Deplasmanda 2-0 kazandığı Manchester United’e sahasında 3-0 yenilen Fransız temsilcisi üst üste 3. yıl Devler Ligi’ne son 16 turunda veda etti. Elenen sadece PSG olmadı. Lyon’da Barcelona engeline takılınca yine çeyrek finale kalan Fransız takımı kalmadı. Çeyrek finalin sürpriz takımları Ajax ve FC Porto oldu. Ajax 16 yıl sonra çeyrek final sevinci yaşadı.
Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde 4 İngiliz takımı Manchester United, Manchester City, Liverpool ve Tottenham’ın yanı sıra Ajax (Hollanda), Barcelona (İspanya), Juventus (İtalya) ve Porto (Portekiz) mücadele edecek.
[Hasan Cücük] 15.3.2019 [TR724]
Cristiano Ronaldo ‘bir futbolcudan ötesi’ olmaya 34 yaşına rağmen devam ediyor. Adı Şampiyonlar Ligi ile özdeşleşen bir isim varsa, bu Ronaldo’dur. 2003-04 sezonunda Manchester United formasıyla Şampiyonlar Ligi’nde boy göstermeye başlayan Ronaldo, United, Real Madrid ve Juventus formasıyla çıktığı 160 maçta 124 gole imza attı. Tek başına onlarca kulübü geride bırakan bir istatistik yakaladı. Manchester United formasıyla 2003-06 arasında Şampiyonlar Ligi’nde 18 maça çıkan Ronaldo, gol atmaya muvaffak olamadı. Yıldız oyuncu 2006-07 sezonunda 3 gol atarak siftah yaptıktan sonra bir daha durdurmak mümkün olmadı.
United ile bir, Real Madrid ile 4 kez Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıran Ronaldo, son 3 yılda kupaya damgasını vuran oyuncu olmuştu. Bu yıl Juventus yolunu tutan Ronaldo’dan beklenti Şampiyonlar Ligi oluyordu. Grup maçlarında sadece 2 gol atan süperstar bir anlamda hayal kırıklığı yaşattı. Son 16 turunun ilk maçında deplasmanda Atletico Madrid’e 2-0 yenilen Juventus, turu zora sokmuştu. Zira karşısında oynadığı 100 kupa maçının 55’inde gol yememiş, 26’sında sadece bir gol yemiş Atletico vardı. Takım savunmasını en iyi yapan takıma karşı sahneye Ronaldo çıktı. ‘Şampiyonlar Ligi benim ligim’ deyip 3 gol atarak tarihi bir başarıya daha imza attı. Şampiyonlar Ligi’nde iki kez final oynayan Atletico Madrid şuana kadar bu ligde 118 gol kaydederken, Ronaldo’nun gol sayısının 124 olması yıldız oyuncunun bir takım için ne anlama geldiğini net şekilde ortaya koyuyor.
Zidane ve Cristiano Ronaldo’suz, Real Madrid’in Şampiyonlar Ligi performansı merak ediliyordu. Son 3 yılda kupayı müzesine taşıyan Real Madrid başarısının iki önemli mimarı artık yoktu. Son 16 turunun ilk maçında deplasmanda Ajax’ı 2-1 yenerek büyük avantaj elde eden Real Madrid, 78 bin taraftarı önünde hezimete uğrayıp 4-1 yenilince Şampiyonlar Ligi’ne veda etti. Son 3 yılın şampiyonun vedası sıradan bir veda değildi. Avrupa kupalarında en acı iç saha yenilgisi taşları yerinden oynattı. Takım yeniden 10 ay önce ayrılan Zidane teslim edildi. Bu yıl kayıp ama seneyi kurtarmanın planı hemen yapıldı.
İngiltere 10 yıl aradan sonra Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde 4 takımla temsil edilme hakkını elde etti. 2008-09 sezonunda Manchester United, Arsenal, Liverpool ve Chelsea adını çeyrek finale yazdırmıştı. Manchester United’i finale kadar gelirken, kupayı 2-0 kaybettiği Barcelona’ya kaptırmıştı. 10 yıl sonra bu kez Manchester United ve Liverpol’la birlikte Tottenham ve Manchester City adını çeyrek finale yazdırdı. Bakalım bu yıl nasıl bir sonuç ortaya çıkacak.
İspanya’yı sadece Barcelona temsil edecek
İngilizlerin damga vurduğu çeyrek finalde gözler İspanyol ve Alman takımlarını arayacak. İspanya’yı uzun bir aradan sonra sadece Barcelona temsil edecek. Almanların çeyrek final rüyasına İngilizler son verdi. Madrid kulüpleri Real ve Atletico’nun veda ettiği Şampiyonlar Ligi’nde, Barcelona İspanya’nın kupa umudu olacak. Lyon’u sahasında 5-1 yenerek güle oynaya adını çeyrek finale yazdıran Barcelona bir rekorunda sahibi oldu. Nou Camp’ta oynadığı 30 karşılaşmada 27 galibiyet ve 3 beraberlik alan İspanya temsilcisi, Bayern Münih’in evindeki maçlarda elde ettiği yenilmezlik rekorunu 29’dan 30 müsabakaya çıkardı. Barcelona, turnuvada üst üste 12’nci kez çeyrek finale kalarak bu alanda da rekorun yeni sahibi oldu.
En fazla hayal kırıklığı yaşayan ülke Almanya
Şampiyonlar Ligi’nde en fazla hayal kırıklığı yaşayan ülke ise Almanya oldu. Son 16 turunda Bayern Münih, Borussia Dortmund ve Schalke 04’ün elenmesiyle 13 yıl sonra ilk kez turnuvanın çeyrek finalinde Alman takımı kalmadı. İlk maçta Liverpool ile deplasmanda 0-0 berabere kalarak avantaj yakalayan Bayern Münih, tur umutlarını sahasında 3-1 yenilerek bitirdi. Bayern, Liverpool’u Avrupa kupalarında en son 48 yıl önce yenmişti.
Son 16 turunda hüsranın adı Real Madrid ve Bayern Münih’le birlikte PSG oldu. Deplasmanda 2-0 kazandığı Manchester United’e sahasında 3-0 yenilen Fransız temsilcisi üst üste 3. yıl Devler Ligi’ne son 16 turunda veda etti. Elenen sadece PSG olmadı. Lyon’da Barcelona engeline takılınca yine çeyrek finale kalan Fransız takımı kalmadı. Çeyrek finalin sürpriz takımları Ajax ve FC Porto oldu. Ajax 16 yıl sonra çeyrek final sevinci yaşadı.
Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde 4 İngiliz takımı Manchester United, Manchester City, Liverpool ve Tottenham’ın yanı sıra Ajax (Hollanda), Barcelona (İspanya), Juventus (İtalya) ve Porto (Portekiz) mücadele edecek.
[Hasan Cücük] 15.3.2019 [TR724]
Neden dolayı istişareler hakkıyla yapılmamaktadır? (3) [Prof. Dr. Osman Şahin]
Fikirlerin Dayatılmadığı, Kıdem/Makam/Paraya Sahip Olma Üstünlüğü Etkisinden ve Ekipçilik/Tarafgirlik’den Uzak İstişareler
Şimdi de “ideal istişare” yazısında Hocaefendi’nin ideal bir istişarenin yapılması adına istişarede münazara ve müzakere ahlakının nasıl olması gerektiği hususundaki tesbitlerine bakalaım: “Öncelikle bir ferdin kendi kafasına göre karar alması, aldığı bu kararı bir sabite haline getirmesi ve daha sonra da meşverette görüşülecek bütün meseleleri bu sabitelere göre örgülemeye çalışması meşveretin ruhunu bilmeme demektir. Bunun yerine insan, işin içine hislerinin karışmaması, heva ve hevesini akıl ve mantık zannetmemesi için meşverette görüşülecek mevzularla ilgili aklına gelen mülahazaları, akl-ı selim, hiss-i selim ve kalb-i selimin yanı sıra batınî hasseleriyle de değerlendirip bir yere not etmeli, görüşülecek mevzuların çerçevesini belirlemeli, daha sonra meseleyi meşverete sunmalıdır.“
İstişare Kendi Fikirlerimizi Dayatma Yeri Olmamalıdır…
İstişare öncesinde kendi başımıza ya da bizim gibi düşünen insanlarla kararlar alınıp, sabit fikirler haline getirilmemeli ve bu düşüncelerin kabul edilmesi için istişareler yapılmamalıdır. Bu toplantılar kendi fikirlerimize meşruiyet kazandırma yerleri olmamalıdır. Hislerimizin etkisi altında, heva ve heveslerimizin yönlendirmesiyle değil ve işin manevi boyutları da hesaba katılarak önceden bir takım gündem maddeleri oluşturma gayreti içerisinde olmalıdır. Ne kadar orijinal olurlarsa olsunlar, istişareye arzedilen fikir ve tekliflerin kabul görmemesine de hazır bir ruh haliyle toplantılar yapılmalı ve kabul görmediğinde ise ısrar ve inat tavrı sergilemeden, çıkan sonuçları hazmedilebilmelidir.
Hocaefendi aynı yazıda bu hususa istişarelerdeki usul uzerinden de değinmektedir: “Esasında meşverette izlenmesi gereken usul münazara ve müzakeredir. Münazara ve müzakere ise kesinlikle tartışma ve didişme demek değildir. Buradaki asıl hedef, hakikatin tebellür etmesi, billurlaşıp ortaya çıkmasıdır. Zira “müsademe-i efkârdan barika-i hakikat tecelli eder.” Tartışmadan ise hakikat parıltıları değil, parçalanmalar, bölünmeler doğar. Çünkü münazarada insaflı olmak ve karşı tarafın düşüncesine saygılı kalmak asıl iken, tartışmada “dediğim dedik” mülahazasıyla hareket etmek ve karşı tarafı mahcup düşürmek de vardır.”
Kıdem ve Makam Üstünlüğü Değil Hakk’ın Hatırı…
Diğer taraftan Hocaefendi kıdemlerin ve makamların kullanılarak istişarelerin fikirleri dayatma yerleri olmaması gerektiği ile ilgili şu önemli tesbitleri yapmaktadırlar: “O halde dile getirilen görüşlerden birisinin zerre kadar hayır ağırlığının söz konusu olduğu bir yerde; ne kıdemin, ne unvanın, ne makamın ne de parmakla gösterilen biri olmanın etkisi söz konusu olamaz. Aksine hakikat orta yerde dururken bütün bunları bir kredi olarak görme ve baskı unsuru yapma meşveretin ruhunu tahrip etme demektir.
Karşı tarafı dinleme saygısını gösteremeyen ve sürekli kendi düşüncelerini doğru gören kimse esasında nefsini put haline getirmiş bir zavallıdır. Nefsi karşısında rükû ve secdeye varan böyle bir zavallı ise din ve hizmet adına konuştuğunu zannetse de, hakikatte nefsi hesabına konuşuyor demektir. Dolayısıyla onun ortaya koyduğu düşünceler hep reaksiyona sebebiyet verecek, tepkiyle karşılanacaktır.”
İstişarelerde kıdem ve kredilerini kullanma zaafı olan insanların bu egoist ve bencilce tavırları istişarelerin yümün ve bereketini alıp götürecektir. Halbuki, Hz. Üstad, Münazarat’ta ortaya konan fikirleri sadece kendisi söylediği için kabul etmemeleri gerektiği ile ilgili şunları söylemektedir: “Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip, tamamını kabul etmeyiniz; belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın; mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız; bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne ve bedduâyı arkasına takınız; bana reddediniz, gönderiniz.”
Maddi güç sahiplerinin fikirlerini dayatmaları…
Zenginlerin, parayı kontrol eden insanların bu sahip oldukları imkanı fikirlerini kabul ettirmek için kullanmaları da aynı şekildedir. Bazen kıdem, makam ve mevkiler, bazen de ekonomik üstünlükler bu amaçla kullanılabilmektedir. Bu hususların hiç birisinin istişarelerde daha fazla söz söyleme hakkı vermemesi gerekmektedir. İstişarelere katılan herkes bu noktada aynı haklara sahiptir. Bu hususların önlenebilmesi açısından, dönem başlarında ve belirli aralıklarla şuranın mahiyetinin, usullerinin ve prensiplerinin müzakere ortamında ele alınması ve karar alma süreçlerinin nasıl gerçekleşeceği ile ilgili ortak bir mütabakata varılması faydalı olacaktır.
Mutlaka İstişare; Fakat, Kiminle?!.
Daha önce hizmet insanlarında olabilecek tarafgirlik, adam kayırma ve ekipçilik hastalıklarının yol açtığı önemli tehlikelerden bahsetmiştik. Bu tehlikelerden bir tanesi de, istişarelerin aynı düşüncedeki, bir takım menfaatler ortak paydasına sahip ve bir kısım çıkar bağları ile bağlanmış olan insanlarla yapılmasıdır. Böyle olunca, istişareler, muhaliflere veya muhalif fikirlere hakkı hayat tanımayan, ikili-üçlü ekip kulislerinde alınmış kararların kabul veya dikte ettirildiği toplantılar olmaktan kurtulamayacaktır.
Hocaefendi “Mutlaka İstişare; Fakat, Kiminle?!.” Başlıklı bir sohbetinde istişarenin kimlerle yapılması gerektiği ile ilgili çok önemli tesbitler yapmaktadırlar: “Size yağ çekenlerle istişare etmeyeceksiniz. Bir yönüyle bir kısım çıkar bağlarıyla size bağlanmış insanlarla istişare etmeyeceksiniz. Onlar ‘Âlem seninle gurur duyuyor’ derler. Sizden bir kısım beklentileri bulunan insanlarla istişare ederseniz, ‘Eşin yok, menendin yok, kakül-ü gülberlerine acem mülkü fedadır!’ diyenlerle istişare ederseniz, yanıltırlar sizi. Çünkü onlar dar ufukludurlar. Sadece bugünü görürler; belki bir de çocuklarının hayatlarının sonuna kadarki zaman dilimini görürler. Böylesine dar düşünceli kimselerle engin ufuk isteyen meseleler çözülemez. Başka bir derdi olmayan, oturup kalkıp mefkurenizi ikame etme istikametinde sancı çeken ve bir çıkar bir menfaat beklemeyen insanlarla istişare edeceksiniz. Size de dokunsa başkalarına da dokunsa düşüncelerini objektif olarak, makul ve uygun bir üslupla ortaya koyacak insanlarla istişare edeceksiniz.”
Bilmiyorum ki mesele bu kadar güzel, bu kadar açık ve hiçbir tevile imkan tanımayacak şekilde daha nasıl ifade edilebilir. “Size yağ çekenlerle istişare etmeyeceksiniz. Bir yönüyle bir kısım çıkar bağlarıyla size bağlanmış insanlarla istişare etmeyeceksiniz. Başka bir derdi olmayan, oturup kalkıp mefkurenizi ikame etme istikametinde sancı çeken ve bir çıkar bir menfaat beklemeyen insanlarla istişare edeceksiniz.”
Aksi takdirde yaptıklarınız iştişare olmaktan çıkar. Buna riayet etmeden yapacağınız toplantıların bir bereketi olmayacağı gibi buralarda aldığınız kararlarla insanlara zulmedecek, insanların kin ve nefretlerine maruz kalmaktan kurtulamayacaksınız. Niyetlerinizin temiz olması, manevi yönden çok donanımlı ve deha seviyesinde yeteneklere sahip olmanız sonucu değiştirmeyecektir.
Hayırhah Arkadaş ve Mâbeyn-i Hümâyûn…
Hocaefendi “Hayırhah Arkadaş ve Mâbeyn-i Hümâyûn” başlıklı sohbetinde bu hayati problemi şu şekilde ele almaktadır: “Ertuğrul Düzdağ Bey der ki: “Esas Abdülhamid’in (cennet-mekân) başına gelen o gailelerin arkasında mâbeyn-i hümâyûn vardı.” Mâbeyn-i hümâyûn dediğimiz o kalem-i mahsus (özel kalem) müdürleri, danışmanlar, mütebasbıs insanlar çevreyi sarınca, hiçbir hakikat doğrudan doğruya merciine ulaşmıyordu. Düşünün ki, Hazreti Üstad yüz sene önce güneydoğuda, doğuda üniversite yapma meselesini teklif etmişti. Doğunun problemi cehaletti, ilimle giderilecekti; ihtilaftı, ittifakla giderilecekti; fakirlikti, millete kazanma yolları gösterilmekle giderilecekti. Bediüzzaman bu reçeteyle gelmiş, mâbeyn-i hümâyûna müracaat etmişti. Heyhat, sesi yukarıya çok farklı ve çarpık aksettirilmiş; neticede hakkında deli denmiş ve Hazret tımarhaneye gönderilmişti. Bu, mâbeyn-i hümâyûnun, o çevrenin, o danışmanların, o kalem-i mahsus müdürlerinin gazabına uğrama demekti.
Dolayısıyla o dönemde Abdülhamid’e (Mekânı Cennet olsun, ona karşı hürmetim yürektendir) alerji duymayan, ondan rahatsız olmayan bir elit yok gibiydi; hemen herkes rahatsızdı ondan. Mesela büyük müfessir Allâme Hamdi Yazır küstürülmüştü; Sultan hal’ edilirken fetvanın metnini o yazmıştı. Mehmet Akif gibi bir insan diyor ki, hal edildikten sonra, “Ne melunsun ki rahmet okuttun ruh-u iblise!” Siz zannediyorum sıradan bir insan için bile kullanmazsınız bu tabiri. “Yıkıldın gittin ey mülevves devr-i istibdad” şiirinde açıktan açığa “Ne melunsun ki rahmet okuttun ruh-u iblise!” diyor. Fakat bunu dedirten nedir? O mâbeyn-i hümâyûn. O her dediğine “Efendimiz, ne buyuruyorsanız, doğrusu odur! Nasıl ferman ediyorsanız, ne dediyseniz mahz-ı hikmettir efendim, mahz-ı maslahattır efendim, mahz-ı istihsandır efendim; siz kat’iyen yanlış söylemezsiniz!..” diyen kimselerdir.”
Yeter ki Konuşan Hakikat Olsun!
Bir diğer önemli husus ise hakikatlerin başkaları eliyle ortaya konulmasından rahatsızlık duymamaktır. Eğer bir düşünce başkaları tarafından dile getirilmiyor ve bunun ifade edilmesi bir öneme sahip ise hakkın hatırı için konuşmalıdır. Hocaefendi istişarelerde gıybete girmemenin önemini ele aldığı kısımda şu hususlara dikkat çekmektedir: “Evet, mü’minin sükûtu tefekkür, konuşması ise hikmet olmalıdır. Yani sözlerinde bir hikmet varsa konuşmalı, yoksa susmalıdır. Şairin dediği gibi “Leylî sözü söyle yoksa hâmûş!” Yani konuşacaksan sevgiliden söz et, aksi hâlde sus! İnsanları Allah’a giden yollara ulaştırmayan, onlara Peygambere (sallallâhu aleyhi ve sellem) giden yolları açmayan ve İslâmî hakikatler adına bir şey ifade etmeyen konularda gevezelik yapma ihtimali belirdiğinde, kalbten daha büyük hale getirilen o yaramaz dil ısırılmalı ve sükût edilmelidir.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 15.3.2019 [TR724]
Şimdi de “ideal istişare” yazısında Hocaefendi’nin ideal bir istişarenin yapılması adına istişarede münazara ve müzakere ahlakının nasıl olması gerektiği hususundaki tesbitlerine bakalaım: “Öncelikle bir ferdin kendi kafasına göre karar alması, aldığı bu kararı bir sabite haline getirmesi ve daha sonra da meşverette görüşülecek bütün meseleleri bu sabitelere göre örgülemeye çalışması meşveretin ruhunu bilmeme demektir. Bunun yerine insan, işin içine hislerinin karışmaması, heva ve hevesini akıl ve mantık zannetmemesi için meşverette görüşülecek mevzularla ilgili aklına gelen mülahazaları, akl-ı selim, hiss-i selim ve kalb-i selimin yanı sıra batınî hasseleriyle de değerlendirip bir yere not etmeli, görüşülecek mevzuların çerçevesini belirlemeli, daha sonra meseleyi meşverete sunmalıdır.“
İstişare Kendi Fikirlerimizi Dayatma Yeri Olmamalıdır…
İstişare öncesinde kendi başımıza ya da bizim gibi düşünen insanlarla kararlar alınıp, sabit fikirler haline getirilmemeli ve bu düşüncelerin kabul edilmesi için istişareler yapılmamalıdır. Bu toplantılar kendi fikirlerimize meşruiyet kazandırma yerleri olmamalıdır. Hislerimizin etkisi altında, heva ve heveslerimizin yönlendirmesiyle değil ve işin manevi boyutları da hesaba katılarak önceden bir takım gündem maddeleri oluşturma gayreti içerisinde olmalıdır. Ne kadar orijinal olurlarsa olsunlar, istişareye arzedilen fikir ve tekliflerin kabul görmemesine de hazır bir ruh haliyle toplantılar yapılmalı ve kabul görmediğinde ise ısrar ve inat tavrı sergilemeden, çıkan sonuçları hazmedilebilmelidir.
Hocaefendi aynı yazıda bu hususa istişarelerdeki usul uzerinden de değinmektedir: “Esasında meşverette izlenmesi gereken usul münazara ve müzakeredir. Münazara ve müzakere ise kesinlikle tartışma ve didişme demek değildir. Buradaki asıl hedef, hakikatin tebellür etmesi, billurlaşıp ortaya çıkmasıdır. Zira “müsademe-i efkârdan barika-i hakikat tecelli eder.” Tartışmadan ise hakikat parıltıları değil, parçalanmalar, bölünmeler doğar. Çünkü münazarada insaflı olmak ve karşı tarafın düşüncesine saygılı kalmak asıl iken, tartışmada “dediğim dedik” mülahazasıyla hareket etmek ve karşı tarafı mahcup düşürmek de vardır.”
Kıdem ve Makam Üstünlüğü Değil Hakk’ın Hatırı…
Diğer taraftan Hocaefendi kıdemlerin ve makamların kullanılarak istişarelerin fikirleri dayatma yerleri olmaması gerektiği ile ilgili şu önemli tesbitleri yapmaktadırlar: “O halde dile getirilen görüşlerden birisinin zerre kadar hayır ağırlığının söz konusu olduğu bir yerde; ne kıdemin, ne unvanın, ne makamın ne de parmakla gösterilen biri olmanın etkisi söz konusu olamaz. Aksine hakikat orta yerde dururken bütün bunları bir kredi olarak görme ve baskı unsuru yapma meşveretin ruhunu tahrip etme demektir.
Karşı tarafı dinleme saygısını gösteremeyen ve sürekli kendi düşüncelerini doğru gören kimse esasında nefsini put haline getirmiş bir zavallıdır. Nefsi karşısında rükû ve secdeye varan böyle bir zavallı ise din ve hizmet adına konuştuğunu zannetse de, hakikatte nefsi hesabına konuşuyor demektir. Dolayısıyla onun ortaya koyduğu düşünceler hep reaksiyona sebebiyet verecek, tepkiyle karşılanacaktır.”
İstişarelerde kıdem ve kredilerini kullanma zaafı olan insanların bu egoist ve bencilce tavırları istişarelerin yümün ve bereketini alıp götürecektir. Halbuki, Hz. Üstad, Münazarat’ta ortaya konan fikirleri sadece kendisi söylediği için kabul etmemeleri gerektiği ile ilgili şunları söylemektedir: “Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip, tamamını kabul etmeyiniz; belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın; mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız; bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne ve bedduâyı arkasına takınız; bana reddediniz, gönderiniz.”
Maddi güç sahiplerinin fikirlerini dayatmaları…
Zenginlerin, parayı kontrol eden insanların bu sahip oldukları imkanı fikirlerini kabul ettirmek için kullanmaları da aynı şekildedir. Bazen kıdem, makam ve mevkiler, bazen de ekonomik üstünlükler bu amaçla kullanılabilmektedir. Bu hususların hiç birisinin istişarelerde daha fazla söz söyleme hakkı vermemesi gerekmektedir. İstişarelere katılan herkes bu noktada aynı haklara sahiptir. Bu hususların önlenebilmesi açısından, dönem başlarında ve belirli aralıklarla şuranın mahiyetinin, usullerinin ve prensiplerinin müzakere ortamında ele alınması ve karar alma süreçlerinin nasıl gerçekleşeceği ile ilgili ortak bir mütabakata varılması faydalı olacaktır.
Mutlaka İstişare; Fakat, Kiminle?!.
Daha önce hizmet insanlarında olabilecek tarafgirlik, adam kayırma ve ekipçilik hastalıklarının yol açtığı önemli tehlikelerden bahsetmiştik. Bu tehlikelerden bir tanesi de, istişarelerin aynı düşüncedeki, bir takım menfaatler ortak paydasına sahip ve bir kısım çıkar bağları ile bağlanmış olan insanlarla yapılmasıdır. Böyle olunca, istişareler, muhaliflere veya muhalif fikirlere hakkı hayat tanımayan, ikili-üçlü ekip kulislerinde alınmış kararların kabul veya dikte ettirildiği toplantılar olmaktan kurtulamayacaktır.
Hocaefendi “Mutlaka İstişare; Fakat, Kiminle?!.” Başlıklı bir sohbetinde istişarenin kimlerle yapılması gerektiği ile ilgili çok önemli tesbitler yapmaktadırlar: “Size yağ çekenlerle istişare etmeyeceksiniz. Bir yönüyle bir kısım çıkar bağlarıyla size bağlanmış insanlarla istişare etmeyeceksiniz. Onlar ‘Âlem seninle gurur duyuyor’ derler. Sizden bir kısım beklentileri bulunan insanlarla istişare ederseniz, ‘Eşin yok, menendin yok, kakül-ü gülberlerine acem mülkü fedadır!’ diyenlerle istişare ederseniz, yanıltırlar sizi. Çünkü onlar dar ufukludurlar. Sadece bugünü görürler; belki bir de çocuklarının hayatlarının sonuna kadarki zaman dilimini görürler. Böylesine dar düşünceli kimselerle engin ufuk isteyen meseleler çözülemez. Başka bir derdi olmayan, oturup kalkıp mefkurenizi ikame etme istikametinde sancı çeken ve bir çıkar bir menfaat beklemeyen insanlarla istişare edeceksiniz. Size de dokunsa başkalarına da dokunsa düşüncelerini objektif olarak, makul ve uygun bir üslupla ortaya koyacak insanlarla istişare edeceksiniz.”
Bilmiyorum ki mesele bu kadar güzel, bu kadar açık ve hiçbir tevile imkan tanımayacak şekilde daha nasıl ifade edilebilir. “Size yağ çekenlerle istişare etmeyeceksiniz. Bir yönüyle bir kısım çıkar bağlarıyla size bağlanmış insanlarla istişare etmeyeceksiniz. Başka bir derdi olmayan, oturup kalkıp mefkurenizi ikame etme istikametinde sancı çeken ve bir çıkar bir menfaat beklemeyen insanlarla istişare edeceksiniz.”
Aksi takdirde yaptıklarınız iştişare olmaktan çıkar. Buna riayet etmeden yapacağınız toplantıların bir bereketi olmayacağı gibi buralarda aldığınız kararlarla insanlara zulmedecek, insanların kin ve nefretlerine maruz kalmaktan kurtulamayacaksınız. Niyetlerinizin temiz olması, manevi yönden çok donanımlı ve deha seviyesinde yeteneklere sahip olmanız sonucu değiştirmeyecektir.
Hayırhah Arkadaş ve Mâbeyn-i Hümâyûn…
Hocaefendi “Hayırhah Arkadaş ve Mâbeyn-i Hümâyûn” başlıklı sohbetinde bu hayati problemi şu şekilde ele almaktadır: “Ertuğrul Düzdağ Bey der ki: “Esas Abdülhamid’in (cennet-mekân) başına gelen o gailelerin arkasında mâbeyn-i hümâyûn vardı.” Mâbeyn-i hümâyûn dediğimiz o kalem-i mahsus (özel kalem) müdürleri, danışmanlar, mütebasbıs insanlar çevreyi sarınca, hiçbir hakikat doğrudan doğruya merciine ulaşmıyordu. Düşünün ki, Hazreti Üstad yüz sene önce güneydoğuda, doğuda üniversite yapma meselesini teklif etmişti. Doğunun problemi cehaletti, ilimle giderilecekti; ihtilaftı, ittifakla giderilecekti; fakirlikti, millete kazanma yolları gösterilmekle giderilecekti. Bediüzzaman bu reçeteyle gelmiş, mâbeyn-i hümâyûna müracaat etmişti. Heyhat, sesi yukarıya çok farklı ve çarpık aksettirilmiş; neticede hakkında deli denmiş ve Hazret tımarhaneye gönderilmişti. Bu, mâbeyn-i hümâyûnun, o çevrenin, o danışmanların, o kalem-i mahsus müdürlerinin gazabına uğrama demekti.
Dolayısıyla o dönemde Abdülhamid’e (Mekânı Cennet olsun, ona karşı hürmetim yürektendir) alerji duymayan, ondan rahatsız olmayan bir elit yok gibiydi; hemen herkes rahatsızdı ondan. Mesela büyük müfessir Allâme Hamdi Yazır küstürülmüştü; Sultan hal’ edilirken fetvanın metnini o yazmıştı. Mehmet Akif gibi bir insan diyor ki, hal edildikten sonra, “Ne melunsun ki rahmet okuttun ruh-u iblise!” Siz zannediyorum sıradan bir insan için bile kullanmazsınız bu tabiri. “Yıkıldın gittin ey mülevves devr-i istibdad” şiirinde açıktan açığa “Ne melunsun ki rahmet okuttun ruh-u iblise!” diyor. Fakat bunu dedirten nedir? O mâbeyn-i hümâyûn. O her dediğine “Efendimiz, ne buyuruyorsanız, doğrusu odur! Nasıl ferman ediyorsanız, ne dediyseniz mahz-ı hikmettir efendim, mahz-ı maslahattır efendim, mahz-ı istihsandır efendim; siz kat’iyen yanlış söylemezsiniz!..” diyen kimselerdir.”
Yeter ki Konuşan Hakikat Olsun!
Bir diğer önemli husus ise hakikatlerin başkaları eliyle ortaya konulmasından rahatsızlık duymamaktır. Eğer bir düşünce başkaları tarafından dile getirilmiyor ve bunun ifade edilmesi bir öneme sahip ise hakkın hatırı için konuşmalıdır. Hocaefendi istişarelerde gıybete girmemenin önemini ele aldığı kısımda şu hususlara dikkat çekmektedir: “Evet, mü’minin sükûtu tefekkür, konuşması ise hikmet olmalıdır. Yani sözlerinde bir hikmet varsa konuşmalı, yoksa susmalıdır. Şairin dediği gibi “Leylî sözü söyle yoksa hâmûş!” Yani konuşacaksan sevgiliden söz et, aksi hâlde sus! İnsanları Allah’a giden yollara ulaştırmayan, onlara Peygambere (sallallâhu aleyhi ve sellem) giden yolları açmayan ve İslâmî hakikatler adına bir şey ifade etmeyen konularda gevezelik yapma ihtimali belirdiğinde, kalbten daha büyük hale getirilen o yaramaz dil ısırılmalı ve sükût edilmelidir.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 15.3.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Seçimde gaz çıkartırlar mı? [Levent Kenez]
Yok İmamoğlu konuşurken yayını kesip Erdoğan’ı girmişler, yok TRT iktidar dışında kimseye yer vermemiş. HDP’nin hiçbir canlı yayını yokmuş. Sanki bunun olacağını bilmiyorlar, beklemiyorlar gibi şikayet etmiyorlar mı, insan gülsün mü ağlasın mı bilemiyor. “Türkiye’de seçim var” adlı oyunun figüranı bile değil dekorudur muhalefet.
Yerel seçim dediğimiz 3-4 şehrin sonucundan ibaret. AKP çok ezici oranda üstün olduğu yerlerde ki bu 50’den fazla il demek zaten kazanacak. HDP’nin de geçen seçimlerde aldığı yerleri koruyacağı kesin. Her ne kadar İstanbul’da CHP adayının önde olduğu anketlerle muhalefet bir hava estirmeye çalışsa da referandumda hayır diyen İstanbul’un başkanlık seçiminde Erdoğan’ı seçmiş olması İstanbul için ne olacağını anlatıyor. CHP de geleneksel kıyı şehirlerini rahat alacak gibi.
Ankara için durum oldukça tirajikomik. Melih Gökçe gibi bir adamı defalarca aday göstermiş sonra da onursuzca indirmiş AKP kumpas olduğu her halinden belli bir iddia ile temiz siyaset propagandası yapıyor. Gökçek herhalde TC tarihinin en kirli ve en mafyatik belediye başkanı olarak yerini şimdiden almıştır. Geçen olacağını da sanmam. Herhangi bir CHP vekiline ya da twitter trolüne cevap yetiştirmek için kapital harflerle kendini paralayan Gökçek’in bu şekilde görevden alınmasına ses çıkaramaması bile ne kadar kirli olduğunu gösteriyor. İşte böyle bir adamın belediye başkanlığı yaptığı parti Mansur’a dürüst ol diyor.
Göze girmek için hainler mezarlığını dahi gündeme getiren Kadir Topbaş unutuldu gitti. Bir daha en fazla vefatında duyarız. AKP’liler onu hainler arasına zaten gömdüler.
Meclis başkanlığı gibi gayet dinlendirici ve prestijli bir makamı insan neden bırakır ya da bırakmaya zorlanır? Cevabı kumar masasında elinde kadeh, oyun oynayan tosunda gizli olduğunu bilmeyen yok.
Bu yerel seçimlerden sonra uzun bir süre seçime gitmeyecek Türkiye. Ekonomistlerin seçim sonrası acı reçetelerin geleceğini söylüyor olması sadece tahmin değil. Her ne kadar rakamlarla oynasalar da, ekonomik gerçekliğin sunuşunu değiştirebilseler de, negatif büyüdük deyip meydanda hüloooğ duysalar da ceplere yansımasını değiştirmek zor. Türkiye’nin diğer diktatörlükler gibi rejimini sübvanse edebilecek doğal kaynakları yok.
Türkiye’de seçimin adilane olmadığı ve sonuçta iktidar partisinin avantajlı çıktığı masa başı oyunların gerçekleştiğini biliyoruz. Ve artık bu işlerin gayet profesyonelce yapıldığı referandum ve genel seçimlerde çok net görüldü. İlk kez çoğunluğu kaybettiği 7 haziran seçimlerinden sonra bu işlerin şansa bırakılmaması gerektiği konusunda da hemfikirler.
Referandum seçimlerinde sadece bilebildiğimiz 500 bin oyun mühürsüz olarak kabul edilmiş olması ki sonuçları değiştiren bir rakam, son genel seçimlerde MHP’nin bölünmüş olmasına neredeyse hiç miting yapmamış olmasına rağmen oylarını yükseltmiş olması da kuşkuları doğruluyor.
Şimdi bu seçimlerde toplumda biriken gazı almak için ve tekrar “bakın sandık, işte demek ki sandıkta kazanmak mümkün, çalışırsanız olur” havası vermek için masa başı hesaplar yaparlar mı?
Ben bu ihtimalin sıfır olduğunu düşünüyorum. İstanbul’u kaybetmiş olmanın psikolojik etkisini yaşamak istemezler. Yine aynı şekilde 5 dönemdir yönettikleri Ankara’yı kaybetmiş olmak da işlerine gelmez.
Türkiye’de malumunuz seçim sonuçları bir hafta konuşulur sonra başka bir gündem çıkar herkes dağılır.
Mansur Yavaş velev ki seçildi, sonra malum iddianın sonucunda görevden alınır. Sırf intikam için. Yine CHP’li birisi geleceğinden CHP sesini çıkarmaz. Geçmişte görevden alınan CHP’li belediye başkanları ve hapse atılan CHP’li vekiller için CHP’nin neredeyse kınama yayınlamaktan başka bir şey yapamadığını düşününce tereddüt bile etmezler. Kılıçdaroğlu bir iki sert konuşma yapar o kadar. İnce gibi medyatik ve bir rüzgar estirmiş bir adayla İstanbul’u kazanamayınca İmamoğlu profilinden pek bir şey beklemiyorum. İnşallah yanılırım.
Ankara’da da Mansur Yavaş zayıf rakibini çok rahat yenecek gibi görünüyor. Bakalım geçen seçimin galibi bu sefer masa başında kaybetmenin önüne geçebilecek mi? Yalova karşılığında kendi tabanından kimseler olmadığı için kılını kıpırtdatmayarak Üsküdar ve Ankara’yı satan CHP’nin seçim akşamı yine sizin bizim gibi olayları televizyondan seyredeceğinden şüpheniz olmasın.
AKP için MHP’ye ne kadar yazılacağı gündem. Yine ittifakın balını yediği anlaşılsın diye aynı oranlarda tutacaklar gibi görünüyor. Hatta virgül yükseliş bile olabilir.
Türkiye bu seçimlerin ardından artık ne olacağına krizlerin ve çalkantıların karar vereceği en zor dönemine giriyor.
[Levent Kenez] 15.3.2019 [TR724]
Yerel seçim dediğimiz 3-4 şehrin sonucundan ibaret. AKP çok ezici oranda üstün olduğu yerlerde ki bu 50’den fazla il demek zaten kazanacak. HDP’nin de geçen seçimlerde aldığı yerleri koruyacağı kesin. Her ne kadar İstanbul’da CHP adayının önde olduğu anketlerle muhalefet bir hava estirmeye çalışsa da referandumda hayır diyen İstanbul’un başkanlık seçiminde Erdoğan’ı seçmiş olması İstanbul için ne olacağını anlatıyor. CHP de geleneksel kıyı şehirlerini rahat alacak gibi.
Ankara için durum oldukça tirajikomik. Melih Gökçe gibi bir adamı defalarca aday göstermiş sonra da onursuzca indirmiş AKP kumpas olduğu her halinden belli bir iddia ile temiz siyaset propagandası yapıyor. Gökçek herhalde TC tarihinin en kirli ve en mafyatik belediye başkanı olarak yerini şimdiden almıştır. Geçen olacağını da sanmam. Herhangi bir CHP vekiline ya da twitter trolüne cevap yetiştirmek için kapital harflerle kendini paralayan Gökçek’in bu şekilde görevden alınmasına ses çıkaramaması bile ne kadar kirli olduğunu gösteriyor. İşte böyle bir adamın belediye başkanlığı yaptığı parti Mansur’a dürüst ol diyor.
Göze girmek için hainler mezarlığını dahi gündeme getiren Kadir Topbaş unutuldu gitti. Bir daha en fazla vefatında duyarız. AKP’liler onu hainler arasına zaten gömdüler.
Meclis başkanlığı gibi gayet dinlendirici ve prestijli bir makamı insan neden bırakır ya da bırakmaya zorlanır? Cevabı kumar masasında elinde kadeh, oyun oynayan tosunda gizli olduğunu bilmeyen yok.
Bu yerel seçimlerden sonra uzun bir süre seçime gitmeyecek Türkiye. Ekonomistlerin seçim sonrası acı reçetelerin geleceğini söylüyor olması sadece tahmin değil. Her ne kadar rakamlarla oynasalar da, ekonomik gerçekliğin sunuşunu değiştirebilseler de, negatif büyüdük deyip meydanda hüloooğ duysalar da ceplere yansımasını değiştirmek zor. Türkiye’nin diğer diktatörlükler gibi rejimini sübvanse edebilecek doğal kaynakları yok.
Türkiye’de seçimin adilane olmadığı ve sonuçta iktidar partisinin avantajlı çıktığı masa başı oyunların gerçekleştiğini biliyoruz. Ve artık bu işlerin gayet profesyonelce yapıldığı referandum ve genel seçimlerde çok net görüldü. İlk kez çoğunluğu kaybettiği 7 haziran seçimlerinden sonra bu işlerin şansa bırakılmaması gerektiği konusunda da hemfikirler.
Referandum seçimlerinde sadece bilebildiğimiz 500 bin oyun mühürsüz olarak kabul edilmiş olması ki sonuçları değiştiren bir rakam, son genel seçimlerde MHP’nin bölünmüş olmasına neredeyse hiç miting yapmamış olmasına rağmen oylarını yükseltmiş olması da kuşkuları doğruluyor.
Şimdi bu seçimlerde toplumda biriken gazı almak için ve tekrar “bakın sandık, işte demek ki sandıkta kazanmak mümkün, çalışırsanız olur” havası vermek için masa başı hesaplar yaparlar mı?
Ben bu ihtimalin sıfır olduğunu düşünüyorum. İstanbul’u kaybetmiş olmanın psikolojik etkisini yaşamak istemezler. Yine aynı şekilde 5 dönemdir yönettikleri Ankara’yı kaybetmiş olmak da işlerine gelmez.
Türkiye’de malumunuz seçim sonuçları bir hafta konuşulur sonra başka bir gündem çıkar herkes dağılır.
Mansur Yavaş velev ki seçildi, sonra malum iddianın sonucunda görevden alınır. Sırf intikam için. Yine CHP’li birisi geleceğinden CHP sesini çıkarmaz. Geçmişte görevden alınan CHP’li belediye başkanları ve hapse atılan CHP’li vekiller için CHP’nin neredeyse kınama yayınlamaktan başka bir şey yapamadığını düşününce tereddüt bile etmezler. Kılıçdaroğlu bir iki sert konuşma yapar o kadar. İnce gibi medyatik ve bir rüzgar estirmiş bir adayla İstanbul’u kazanamayınca İmamoğlu profilinden pek bir şey beklemiyorum. İnşallah yanılırım.
Ankara’da da Mansur Yavaş zayıf rakibini çok rahat yenecek gibi görünüyor. Bakalım geçen seçimin galibi bu sefer masa başında kaybetmenin önüne geçebilecek mi? Yalova karşılığında kendi tabanından kimseler olmadığı için kılını kıpırtdatmayarak Üsküdar ve Ankara’yı satan CHP’nin seçim akşamı yine sizin bizim gibi olayları televizyondan seyredeceğinden şüpheniz olmasın.
AKP için MHP’ye ne kadar yazılacağı gündem. Yine ittifakın balını yediği anlaşılsın diye aynı oranlarda tutacaklar gibi görünüyor. Hatta virgül yükseliş bile olabilir.
Türkiye bu seçimlerin ardından artık ne olacağına krizlerin ve çalkantıların karar vereceği en zor dönemine giriyor.
[Levent Kenez] 15.3.2019 [TR724]
Erdoğan kültü rejim için neden önemli? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye toplumu üzerinde rasyonel olarak açıklanamayan bir etkisi var Tayyip Erdoğan’ın. Son olarak sosyal medyaya düşen bir videoda kadınlardan oluşan bir grubun önünde görülüyor “reis”. Kadınlar, çığlık çığlığa, histerik ağlama krizi içinde kendinden geçmişçesine kültlerine dokunmak istiyorlar.
Aklıma Mısır gibi eski krallıklardaki Tanrı-kral olan firavuna tapan köleler geliyor. Son peygamber bile olabileceğinden bahsedilen, dokunmanın ibadet olduğu çekinilmeden söylenebilen, peygamberin bile hata yaptığı, ama onun hata yapmadığından dem vurulan Erdoğan, kendi tabanı için nedir? Bunu irdelemeden, arkasındaki gücün ona (hala) neden gereksinim duyduğunu anlamamız zor. Bir Erdoğan kültü yaratıldı.
Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin “ilelebet ezeli ve ebedi başkanı” olmasının bir bedeli vardır. Bu statü ve unvanlar, Mustafa Kemal Atatürk’e bile verilmemiş olmaları bakımında düşündürücüdür. Sevenler için de eleştirenler için de değişmeyen bir gerçek var. Atatürk hem başarılı bir Osmanlı generali olarak, hem Kurtuluş Savaşı’nın başkomutanı ve direniş mücadelesinin beyni olarak, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı ve yapıcısı olarak, “ezeli ve ebedi” bir lider olmayı hak etmişti. Erdoğan’ın sonsuza kadar lider ve ebedi başkan olmasını gerektiren ne gibi bir icraatı ya da katkısı var? Finansmanı efektif ve karlı olmayan altyapı yatırımları ile İslamcı kimliği dışında kitleler önünde kültleştirilmesini haklı çıkartacak ne yaptı?
Kült figürler demokratik ülkelerde olmaz
Türkiye ne zaman demokrasiye yelken açsa, halkın geçmiş ve güncel liderlerine bakışı da oldukça normalleşmiştir. Erdoğan’dan çok daha etkili bir reformcu olan Turgut Özal, mütevazı kişiliği ile Erdoğan’la kıyaslanmayacak kadar şahsiyetli ve bilinçli bir liderdi. Kendisiyle şaka yapılabilinen, kuklasının televizyonlarda mizah amaçlı oynatılmasından, yanı başında taklidinin yapılmasından, kendisine lakap takılmasından bile rahatsız olmayacak “genişlikte” bir karaktere sahipti. Kendisini kanıtlamış bir mühendis ve yönetici olmasının verdiği İTÜ’lü bir özgüvenle konuşur, alanına hâkim ve belli bir felsefesi olan bir siyasi liderdi. Piyasa ekonomisine ve liberalleşmeye inanmıştı. Görev süresi boyunca özelleştirmelerden ve Türkiye’nin dünyaya ekonomik olarak entegrasyonundan yana oldu. Süleyman Demirel de esprileri ile, mizaha, sanata ve sanatçıya olan saygısıyla, kendine güveninin süper egoya tırmanmasına müsaade etmeden onlarca yıl Türkiye siyasetinde önemli bir karar alıcı oldu. Bülent Ecevit de, Alparslan Türkeş de, Necmettin Erbakan da, kendilerinin siyasi parti liderliği dışındaki kimliğini başka sahalara yaymadı. Atatürk’ten itibaren hiçbir Türkiye lideri kendisine kült yaratmak peşinde olmadı. Dahası, kendilerine doğruyu söyleyebilen danışman ve dostları olduğundan, asla tek adam olmadılar. Atatürk bile ekonomiyi Bayar gibi teknokratlara emanet etti, bilmediği alanlara fazla girmedi. Ki Atatürk döneminde Avrupa diktatörlüklerle doluydu. İtalya’da, Almanya’da, İspanya’da ve daha birçok ülkede demir yumruklu ve üniformalı liderler vardı.
Erdoğan’a biçilen bugünkü rol, “Avrasya’nın direnişçisi”, “Batı’ya kafa tutan”, Türkiye’yi “NATO ve ABD güdümünden” çıkartan ve azat eden, lobilere ve kumpaslara direnerek Türkiye’yi “yıkmak veya parçalamak isteyen iç ve dış düşmanlara karşı savaşan” bir komutan, bir “reis”, bir başkan, bir başkomutan, bir tür peygamberimsi varlık, hatta Allah’ın “sıfatlarının tamamını kendisinde toplayan” bir tür ilah!
Kimlik ve devlet inşası yapıyorlar
Bu bahsettiğim durum çok düşündürücüdür. Bir tür efsane, mit, destan yazıyorlar. Türkiye tarihini Erdoğan üzerinden anti-Batı ve anti-dünya diskuruyla yeniden oluşturuyor, kimlik ve devlet inşası yapıyorlar. Bu bir sosyal mühendisliktir. Erdoğan üzerinden Türkiye’nin geleneksel yörüngesinden kopartılması mücadelesidir. İslamcı bir muhterisin kifayetsizliğini ve moral çöküşünü kullanarak, yeni bir cumhuriyet kodlaması yapan Avrasyacılar, Erdoğan’ı paratoner olarak kullanarak kendi güç testlerini Erdoğan’ın üzerinden gerçekleştiriyorlar. ABD’den ve Batı’dan kopan Türkiye, Moskova-Tahran-Pekin üçgenine yamanırken, bunu İslami ve Türkçü bir retorikle “tercüme eden” ve halkı bu konuda ikna eden bir Erdoğan aracını kullanıyorlar. Devleti ele geçirirken, devlet mimarisinde istedikleri değişiklikleri yaptırdılar. Sisteme halkı alıştırdılar. Şimdi seri adımlarla kendi ajandalarını gerçekleştiriyorlar.
Dün Avrupa Parlamentosu’nda alınan karar, Türkiye’ye tam üyelik müzakerelerine yeşil ışık yakmak kadar tarihsel bir olaydır. Türkiye’nin artık Avrupa mimarisinden Avrasya mimarisine kayışı tescillenmiştir. AB’nin değerlerine ilişkin coğrafi sınırlar, Moskova-Ankara hattı üzerinden şekillenirken, AB Parlamentosu bu durumu artık tescil etmiş, Türkiye’nin Batı’dan kopuşu artık daha seri bir hal almıştır. Avrupa Türkiye’yi kurtarabilecek araçlara sahip değil. Artık olanın adını koymak dışında bir çareleri kalmadı. Ankara’yı kaybettiler.
Geriye Atlantik ilişkileri kaldı
Yani Soğuk Savaş’taki gibi, jeopolitik ve askeri strateji son sözü söyleyecek. Erdoğan’ı Putinleştirmeyi başaran Avrasyacı derin yapıyı engellemek ve Perinçek’in Tahran’da söylemekten imtina etmediği “40,000 general-amiral, subay ve astsubay ile askeri öğrencinin tasfiye edilmiş olması”, bu tasfiye edilenlerin “NATO’cu ve Batı yanlısı subaylar olması” gibi gerçekleri görmeye başlayan NATO ve ABD’deki bazı güvenlik politikası uzmanı çevreler, Trump yönetiminin pasifliğinin aynen Münih’te Hitler’i yatıştırmaya çalışmak adına kurban verilen Çekoslovakya gibi, ciddi bir stratejik kaymaya yol açacağını görüyorlar! Putin Rusya’sı yeni Soğuk Savaş’ta Türkiye’yi kendisine bağlayarak son 250 yıldır en büyük stratejik kazanımı elde etti. İşte Erdoğan’ın putlaştırılması, tam da bu bağlamda önemli!
Erdoğan, Türkiye’deki hipnozun devamını sağlayan önemli bir enstrüman. İnsanların “ulvi bir hedef” diye manipüle edildiği, “dış güçlere direnen”, fakir ama içe kapalı bir ülke olmaya razı edilmesi, Erdoğan olmaksızın sağlanamazdı. AKP-MHP ittifakı üzerinden, ulusalcıları da dâhil ettikleri “derin koalisyonun” firavunu Erdoğan. Erdoğan kültünü Erdoğansız olarak da devam ettirecek bir tarih mümkün mü? Oradan oraya savrulan, eklektik bir ajandası olan, pragmatist bir “Erdoğan riyaseti”, sonrasında kim gelirse gelsin kendi politikalarını meşrulaştırma bakımından çok verimli bir referans kaynağı olacaktır, ilerleyen yıllarda belirginleşecek Türkiye’nin otokrasi tarihinde. Erdoğan’ın yerine kim “atanırsa atansın”, Batı yörüngesinden çıkmış bir Türkiye’de Avrasyacılar ve Rusya yanlıları ağır basacaktır. Tıpkı Mısır firavunlarının bin yıllarca politik sistemlerinin ana meşruiyet zeminini oluşturması gibi, “halife-i ruh-i zemin”, “peygamberimsi bir varlık”, bir tür “pop ikonu” olarak lanse edilen Erdoğan, yıllarca her türlü zulmü ve hak ihlalini güvenlik adına “kutsayacak” bir diskur, bir yeni resmi tarih temeli oluşturacaktır. Erdoğan derin yapı için bu bakımdan çok önemlidir.
Rusya-Avrasyacı ana ekseni kırılmadan Türkiye’nin yeniden bir normalleşme iklimine yelken açması olası görünmüyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.3.2019 [TR724]
Aklıma Mısır gibi eski krallıklardaki Tanrı-kral olan firavuna tapan köleler geliyor. Son peygamber bile olabileceğinden bahsedilen, dokunmanın ibadet olduğu çekinilmeden söylenebilen, peygamberin bile hata yaptığı, ama onun hata yapmadığından dem vurulan Erdoğan, kendi tabanı için nedir? Bunu irdelemeden, arkasındaki gücün ona (hala) neden gereksinim duyduğunu anlamamız zor. Bir Erdoğan kültü yaratıldı.
Bu normal değil, kutsal görüyorlar adeta bir tarikat şeyhi gibi#SansürcüCNNTürk pic.twitter.com/YyuriVRLSw— Kaç Saat Oldu?🌍 (@kacsaatolduson) 13 Mart 2019
Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin “ilelebet ezeli ve ebedi başkanı” olmasının bir bedeli vardır. Bu statü ve unvanlar, Mustafa Kemal Atatürk’e bile verilmemiş olmaları bakımında düşündürücüdür. Sevenler için de eleştirenler için de değişmeyen bir gerçek var. Atatürk hem başarılı bir Osmanlı generali olarak, hem Kurtuluş Savaşı’nın başkomutanı ve direniş mücadelesinin beyni olarak, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı ve yapıcısı olarak, “ezeli ve ebedi” bir lider olmayı hak etmişti. Erdoğan’ın sonsuza kadar lider ve ebedi başkan olmasını gerektiren ne gibi bir icraatı ya da katkısı var? Finansmanı efektif ve karlı olmayan altyapı yatırımları ile İslamcı kimliği dışında kitleler önünde kültleştirilmesini haklı çıkartacak ne yaptı?
Kült figürler demokratik ülkelerde olmaz
Türkiye ne zaman demokrasiye yelken açsa, halkın geçmiş ve güncel liderlerine bakışı da oldukça normalleşmiştir. Erdoğan’dan çok daha etkili bir reformcu olan Turgut Özal, mütevazı kişiliği ile Erdoğan’la kıyaslanmayacak kadar şahsiyetli ve bilinçli bir liderdi. Kendisiyle şaka yapılabilinen, kuklasının televizyonlarda mizah amaçlı oynatılmasından, yanı başında taklidinin yapılmasından, kendisine lakap takılmasından bile rahatsız olmayacak “genişlikte” bir karaktere sahipti. Kendisini kanıtlamış bir mühendis ve yönetici olmasının verdiği İTÜ’lü bir özgüvenle konuşur, alanına hâkim ve belli bir felsefesi olan bir siyasi liderdi. Piyasa ekonomisine ve liberalleşmeye inanmıştı. Görev süresi boyunca özelleştirmelerden ve Türkiye’nin dünyaya ekonomik olarak entegrasyonundan yana oldu. Süleyman Demirel de esprileri ile, mizaha, sanata ve sanatçıya olan saygısıyla, kendine güveninin süper egoya tırmanmasına müsaade etmeden onlarca yıl Türkiye siyasetinde önemli bir karar alıcı oldu. Bülent Ecevit de, Alparslan Türkeş de, Necmettin Erbakan da, kendilerinin siyasi parti liderliği dışındaki kimliğini başka sahalara yaymadı. Atatürk’ten itibaren hiçbir Türkiye lideri kendisine kült yaratmak peşinde olmadı. Dahası, kendilerine doğruyu söyleyebilen danışman ve dostları olduğundan, asla tek adam olmadılar. Atatürk bile ekonomiyi Bayar gibi teknokratlara emanet etti, bilmediği alanlara fazla girmedi. Ki Atatürk döneminde Avrupa diktatörlüklerle doluydu. İtalya’da, Almanya’da, İspanya’da ve daha birçok ülkede demir yumruklu ve üniformalı liderler vardı.
Erdoğan’a biçilen bugünkü rol, “Avrasya’nın direnişçisi”, “Batı’ya kafa tutan”, Türkiye’yi “NATO ve ABD güdümünden” çıkartan ve azat eden, lobilere ve kumpaslara direnerek Türkiye’yi “yıkmak veya parçalamak isteyen iç ve dış düşmanlara karşı savaşan” bir komutan, bir “reis”, bir başkan, bir başkomutan, bir tür peygamberimsi varlık, hatta Allah’ın “sıfatlarının tamamını kendisinde toplayan” bir tür ilah!
Kimlik ve devlet inşası yapıyorlar
Bu bahsettiğim durum çok düşündürücüdür. Bir tür efsane, mit, destan yazıyorlar. Türkiye tarihini Erdoğan üzerinden anti-Batı ve anti-dünya diskuruyla yeniden oluşturuyor, kimlik ve devlet inşası yapıyorlar. Bu bir sosyal mühendisliktir. Erdoğan üzerinden Türkiye’nin geleneksel yörüngesinden kopartılması mücadelesidir. İslamcı bir muhterisin kifayetsizliğini ve moral çöküşünü kullanarak, yeni bir cumhuriyet kodlaması yapan Avrasyacılar, Erdoğan’ı paratoner olarak kullanarak kendi güç testlerini Erdoğan’ın üzerinden gerçekleştiriyorlar. ABD’den ve Batı’dan kopan Türkiye, Moskova-Tahran-Pekin üçgenine yamanırken, bunu İslami ve Türkçü bir retorikle “tercüme eden” ve halkı bu konuda ikna eden bir Erdoğan aracını kullanıyorlar. Devleti ele geçirirken, devlet mimarisinde istedikleri değişiklikleri yaptırdılar. Sisteme halkı alıştırdılar. Şimdi seri adımlarla kendi ajandalarını gerçekleştiriyorlar.
Dün Avrupa Parlamentosu’nda alınan karar, Türkiye’ye tam üyelik müzakerelerine yeşil ışık yakmak kadar tarihsel bir olaydır. Türkiye’nin artık Avrupa mimarisinden Avrasya mimarisine kayışı tescillenmiştir. AB’nin değerlerine ilişkin coğrafi sınırlar, Moskova-Ankara hattı üzerinden şekillenirken, AB Parlamentosu bu durumu artık tescil etmiş, Türkiye’nin Batı’dan kopuşu artık daha seri bir hal almıştır. Avrupa Türkiye’yi kurtarabilecek araçlara sahip değil. Artık olanın adını koymak dışında bir çareleri kalmadı. Ankara’yı kaybettiler.
Geriye Atlantik ilişkileri kaldı
Yani Soğuk Savaş’taki gibi, jeopolitik ve askeri strateji son sözü söyleyecek. Erdoğan’ı Putinleştirmeyi başaran Avrasyacı derin yapıyı engellemek ve Perinçek’in Tahran’da söylemekten imtina etmediği “40,000 general-amiral, subay ve astsubay ile askeri öğrencinin tasfiye edilmiş olması”, bu tasfiye edilenlerin “NATO’cu ve Batı yanlısı subaylar olması” gibi gerçekleri görmeye başlayan NATO ve ABD’deki bazı güvenlik politikası uzmanı çevreler, Trump yönetiminin pasifliğinin aynen Münih’te Hitler’i yatıştırmaya çalışmak adına kurban verilen Çekoslovakya gibi, ciddi bir stratejik kaymaya yol açacağını görüyorlar! Putin Rusya’sı yeni Soğuk Savaş’ta Türkiye’yi kendisine bağlayarak son 250 yıldır en büyük stratejik kazanımı elde etti. İşte Erdoğan’ın putlaştırılması, tam da bu bağlamda önemli!
Erdoğan, Türkiye’deki hipnozun devamını sağlayan önemli bir enstrüman. İnsanların “ulvi bir hedef” diye manipüle edildiği, “dış güçlere direnen”, fakir ama içe kapalı bir ülke olmaya razı edilmesi, Erdoğan olmaksızın sağlanamazdı. AKP-MHP ittifakı üzerinden, ulusalcıları da dâhil ettikleri “derin koalisyonun” firavunu Erdoğan. Erdoğan kültünü Erdoğansız olarak da devam ettirecek bir tarih mümkün mü? Oradan oraya savrulan, eklektik bir ajandası olan, pragmatist bir “Erdoğan riyaseti”, sonrasında kim gelirse gelsin kendi politikalarını meşrulaştırma bakımından çok verimli bir referans kaynağı olacaktır, ilerleyen yıllarda belirginleşecek Türkiye’nin otokrasi tarihinde. Erdoğan’ın yerine kim “atanırsa atansın”, Batı yörüngesinden çıkmış bir Türkiye’de Avrasyacılar ve Rusya yanlıları ağır basacaktır. Tıpkı Mısır firavunlarının bin yıllarca politik sistemlerinin ana meşruiyet zeminini oluşturması gibi, “halife-i ruh-i zemin”, “peygamberimsi bir varlık”, bir tür “pop ikonu” olarak lanse edilen Erdoğan, yıllarca her türlü zulmü ve hak ihlalini güvenlik adına “kutsayacak” bir diskur, bir yeni resmi tarih temeli oluşturacaktır. Erdoğan derin yapı için bu bakımdan çok önemlidir.
Rusya-Avrasyacı ana ekseni kırılmadan Türkiye’nin yeniden bir normalleşme iklimine yelken açması olası görünmüyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.3.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)