Hizmet hareketi [Dr. Hüseyin Kara]

Altmışlı yılların ortalarında Türkiye’de ilim-ahlak yörüngeli yeni bir neslin yetiştirilmesi gayretleri beklenen neticeyi vermiş, Türkiye içinde belli bir seviyeye gelmişti ki doksanlı yılların başında Rusya'nın yıkılması ile birlikte önce Türkî cumhuriyetlerden başlamak üzere hizmet hareketinin yurt dışı macerası başlamış ve beş kıtaya yayılmış oldu. 

Bir çeyrek asır gibi kısa sayılabilecek bir zaman diliminde gelinen noktada 170 ülkede 2000'i aşkın okul ve 25 üniversite ve pek çok dil ve kültür merkezleri, hastane ve yardım dernekleri ile ulaştığı seviyesi sosyologları da tarihçileri de şaşırtmaya devam etmektedir. Samimi bir niyet ile başlanılan bu yolu bu kadar kolay ve hızlı aşmanın bir inayet-i ilahî olduğuna kat'iyen şüphe yoktur.

Ancak sebepler açısından bakıldığında bu eğitim hizmetlerinin koordinasyonunun başında bulunan asrın dertli dava insanı ve de bu asrın müceddidi muhterem FETHULLAH GÜLEN Hocaefendi'nin olması ile birlikte müesseselerin kurulmasında ilk günden beri maddi desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen dünyanın en cömert insanlarının hizmet hareketinin içinde yer alması da, en fedakâr öğretmenlerin bulunması da bir tavzıf-i ilâhîdir. 

Zira hizmet hareketinin içinde bulunan kadın-erkek hiç kimse hizmetin içinde oluşunu kendi arayışlarının neticesinde bulduğunu iddia etmemekte, tam tersine hizmetin kendilerini bulduğuna yani kaderin bir sevki sonucu kendilerini hizmet hareketinin içinde bulduklarına inanmaktadırlar.  

Doğru olanı da bu olsa gerek... 

Hizmet hareketinin projesi semavî, içinde tavzif edilenlerin ise arzî olduğu gerçeği asla göz ardı edilemez. Onun için hizmet hareketinde hiç kimse temininde güçlük çekilen insan konumunda değildir. Zira Allah’ın lütuf ve inayetleri tamamen şahs-ı manevi üzerine yoğunlaştığı için kadın-erkek bütün hizmet insanları inayet-i Rabbanî altındadır. Dolayısıyla hizmet hareketinin şahıslara ihtiyacından ziyade şahısların hizmet etmeye ihtiyacı vardır. Zira bu dava iman ve Kur’an davası olması itibarı ile sahibi de, garantisi de, korunması da Allah’a aittir. Hizmet hareketinde bulunanlar ise şahs-ı manevinin içinde bulundukları sürece bu korunmadan istifade ederler. Hizmet insanlarının dünyevî korkusuzluğu da bundan kaynaklanmaktadır. Çünkü kendisine ait herhangi bir şeyin korunma telaşı taşımamakta, tam tersine son nefese kadar kendisinin bu hizmet hareketi içinde kalacağına dair teminatı olmadığından kendi nefsinden endişe etmektedir. Az sayıda da olsa yolda dökülenlerin varlığı bu endişenin haklılığını ispatlamaktadır.  

Dünyalık hiçbir getirisi olmayan bu peygamberanî  yolun yolcuları mükâfatlarını ahirette alacaklarına iman etmişlerdir. (Hizmet dünyada, ücret ukbada prensibi) Dünyada hiç bir kimseden herhangi bir beklentileri olmadığı gibi Allah’tan başka hiçbir kimse ve otoriteden de korkuları ve endişeleri olmaz. Zira Allah’tan gereği gibi korkanlar Allah’ın kullarından korkmazlar, bilirler ki sahip oldukları iyilikler Allah’tan, kötülükler ise kendi nefislerindendir. Hizmet yaparken de başlarına gelen her türlü bela ve musibeti de bu yolun bir kaçınılmazı olarak görür ve asla şikayete tenezzül etmezler. Varsa bir şikâyetleri onu da davanın sahibi olan Yüce Yaratıcı'ya yaparlar ve kendi nefislerinden şikâyet ederler. Başkalarını şikâyet etme hamakatı göstermezler. Zalimlerin zulümlerini de Allah’a havale ederler. Kendileri aradan çekilir, mahfiyet perdesi arkasında hizmetlerine hiçbir şey olmamış gibi devam ederler. İçeride olmuş, dışarıda olmuş gerçek hizmet insanı için farklı mekân sayılsa da değil mi ki ruhlar hapsedilemiyor, öyleyse ne gam. Varsın cesetler medrese-i Yusufiye'de olsun, oranın ecri dışarının ecrinden kat kat daha yüksek ödenecekse ona da dünden razıdır zaten. ‘’Her hangi bir endişeye mahal yoktur’’ der ve işi yine kader-i İlâhiyeye bağlar, zihnen rahat eder. Zira O varsa her şey var, O’nun rızası varsa gerisi teferruattır.
           
Sebepler açısından bakıldığında kanaat-i acizanemce bu hizmet hareketinin muvaffak olmasının bir nedeni de; hem 20. asrın müceddidi  olan üstad Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerini okuyup anlama ve gereğini yapma gayretinin yanı başında, 21 asrın müceddidi olan Hocaefendinin eserlerini okuma talihliliğini aynı anda yaşayan hizmet insanlarını Allah’ın başarılı kıldığı görülecektir. İki müceddidin de Anadolu’dan ard arda zuhuru da asla tesadüfe kurban edilemeyecek kadar büyük bir tasarruf-u ilâhinin gereği bizim milletimizin dünyaya bir kez daha tertemiz bir temsil-tebliğ birlikteliği içinde i’la-i kelimetullah için tavzif edildiği gerçeği yatmaktadır. 
Hatta bu asırda tebliğin dilinin Türkçe olacağını müjdeleyen Üstadımızın beyanları asla görülmezlikten gelinemez. (Birinci şua 4.ayetin yorumu)

Bütün gücünü ve kuvvetini, Kuvveti sonsuz’dan alan bu davanın elemanları ile belli güçlerin ilgilenmemesi elbette düşünülemez. Takibe maruz kalmamaları beklenemez. Hizmet büyüdükçe ona muvazi düşmanlarının da büyüdüğünün farkındayız. İç ve dış hasetçilerin artarak diş gösterdiklerini görerek bugünlere geldi bu hizmet. Aslında ''asfalt yol hiç görmedi bu hizmet hareketi’’ dense yeridir. Bu güne kadar hep akabeleri aşarak Allah’ın inayet ve hafıziyyeti ile bugünlere ulaştı. Bundan sonra da öyle olacaktır. 

Bu hizmet hareketi zaten fizikî güçle de korunamaz, siyasî güçle de asla mağlup edilemez. Zira bu güçlerin hepsi fani, hizmet ise kıyamete kadar devam edecek, bundan hiç bir hizmet insanın zerre kadar endişesi bulunmamaktadır. Dünyevî hiçbir gücün denetimine girmeden, politik mülahazaların dışında olmayı kendisine düstur edinmiş olması düşmanlarının gayzını artırmış olabilir. 

Fakat unutulmamalı ki hizmet hareketinin dünyadaki intişarının biricik nedeni de bu olsa gerek. Her türlü güçten bağımsız olan bir hizmet hareketi ancak diğer milletlerde hüsn-ü kabul görebilir. Arkasında devlet güçlerinin olduğu hizmetler hem endişe kaynağı ve hem de sürekli olamamaktadır.
            
Hizmet hareketinin doğduğu ülkede (Türkiye) son yıllarda karşılaştığı zorluklar, daha önceki karşılaştıklarının belki en ağırı olabilir. Fakat ileriki yıllarda bundan daha ağırı ile karşılaşmayacağımız konusunda şimdilik hiçbir şey bilmiyoruz. Kesin bildiğimiz hakikat ise, karşılaştığımız her zorluktan sonra yaşanan güzellikler olmuştur. Gecenin karanlığından sonra gelen gündüzün aydınlığı gibi. Zaten tarihi gerçeklere bakıldığında  kudsî davalar doğduğu yerde değil hicret ettiği yerde boy atmış gelişmiştir. Sonunda doğduğu ülke de ondan nasiplenmiştir. Allah’ın bu kanununa karşı çıkmaya kimin gücü yeter? Yaşanan sıkıntı ve zorluklara her bir hizmet gönüllüsü kendi penceresinden baktığında fakire gözüken manzarayı maddeler halinde sıralamam gerekirse: (Bu olaylardan bendenizin çıkardığı dersler)

1- Allah bu hizmet hareketini bir dünya hizmeti yapmayı murad buyurduğu için Türkiye’nin dar sınırları içinde kalmasına razı değil. Hele hükümetlerin desteğine hiç mi hiç ihtiyaç kalmayacak.

2- Bu kadar badireleri aşarak bu günlere gelen hizmete, devlet bütün güçleri ile zulmedip gadap gösterse de Allah’ın koruduğu bir hizmeti Allah’ın kullarının bitiremeyeceğini bütün bir aleme gösterecek.

3- Son yılların getirdiği surî rahatlıklar ve hizmet hareketinin cazibesi hizmete pek çok ciddiyetsiz insanların kolayca girmesine yol açmıştı. Zorluklara karşı dayanıklık gösteremeyecek bu zayıf karakterli şahısların ayrılması ile hizmet daha kaliteli ve daha uzun soluklu,samimi kişilerin omuzlarında istikbale yürüyecek.   

4- Hataen, yanılıp da yakın durduğumuz politik yapılardan bu hizmete fayda gelmeyeceğini, fayda beklediğimiz yerlerden şefkat tokatları yiyerek Allah’ın bizi bu yanlışları bir kez daha yapmamamız için uyarıda bulunduğu idrak edilecek.

5- Hizmet hareketi tarihinde hep din-diyanet bilmezlerin gadrine uğrayarak ve hepsinden de Allah’ın lütuf ve inayeti ile güçlenerek çıkmıştı. Şimdi de farklı bir testten geçiyor. O da dindar olduklarını savunan fakat hasetleri ve kinleri basiretlerini örtmüş kişiler devletin gücünü arkalarına alarak hizmet insanlarına zulmediyor, hizmet müesseselerine el koyuyorlar. Bununla Allah’ın bizlere verdiği ders, politikacının müslüman görüntülüsüne de asla bir daha kanmayasınız. Çünkü onların yolu ile sizin yolunuz 180 derece ters düşmektedir. Zira onlar dünyaya talip, sizler ise ahirete talipsiniz. Hizmet hareketi gelecekte bu tiplere karşı takınacağı tavır konusunda büyük bir tecrübe kazanmış olacak.

6- Hizmet hareketinin bütün enstrümanlarını ellerinden alsalar da, hizmet gönüllüleri canları bedenlerinde olduğu sürece sıfırdan ve yeniden vira bismillah deyip ömürlerinin sonuna kadar ister hapiste isterse dışarıda yine hizmet yapmaya devam etmesi gerektiğinin şuuru bu zorlukları gördükten sonra daha güçlü bir biçimde sürdürecek.

7- Hizmet hareketinin er oğlu erlerine göre verilen her şeyi Allah (cc) vermiştir, geri alınan her şeyi de Allah (cc) almıştır. Zira mülkün gerçek sahibi O’dur. Bunların sebeplerini yaratan müsebbib-ul esbab da O’dur. Geride kalan sebeplere takılmadan acaba biz nerede hata yaptık da başımıza bu haller geldi? deyip hata ve kusurlarına tevbe ve istiğfar ile hayat hakkı tanımayacak.

8- Bu zorlu ve sıkıntılı şartlar hizmet insanını daha üst seviyede bir dua ve yakarış insanı haline getirdi. Gerçek güç ve kuvvetin fani varlıklarda olmayıp ’’La havle vela kuvvete illa billahil ‘aliyyil ‘azim’’ cümlesini yürekten ifade etmesini sağlayacak.

9- Bu zorlu süreç hizmet insanlarına gerçek dostlarını tanıma fırsatı verdi. Kiminle kaç adım yürünebileceğini ve kimlerle mahşerde bile aynı yerde dirilmek istemeyeceğini öğrenme imkanı tanıdı. Bundan sonra dost edinmede daha seçici davranılacak.

10- Allah bu hizmetin hadimlerini çok seviyor. Zira dünyaya karşı onları küstürüyor. Yönlerini kendisine çeviriyor. O sevdiklerine hep böyle yapagelmiş, enbiya, evliya ve mukarrabinden hiç birisini ağır bela ve musibetlerden uzak tutmamış. Hizmet insanları da kimlerin arkasında olduklarını ancak böyle anlayacak.

11- Bela ve musibetler karşısında takva ve sabır urganlarına sımsıkı sarılmak sureti ile selefimiz felah buldular. Aynı yolun yolcusu olan hizmet insanları da bu güzergâhı takip edecek. Asla isyan ve taşkınlıklarda bulunmadan icraat-ı subhaniyeyi bekleyecek . İbrahim Hakkı gibi.  Mevla görelim neyler. Neylerse güzel eyler.

Sonuç: Şöyle veya böyle her şey er veya geç bitecek. Şimdiye kadar bittiği gibi. Ancak geride her zaman olduğu gibi birbirine zıt iki insan tipi kalacak... 1- Kazananlar.  2-Kaybedenler.
            
SİZLER HANGİSİNDEN OLMAK İSTERSİNİZ?       

[Dr. Hüseyin Kara] 15.5.2017 [Samanyolu Haber]
Amman-Ürdün

Tarih, bu HSYK üyelerini nasıl hatırlayacak? [Faruk Mercan]

Danıştay Başkanı, “Olağanüstü Hal kararnameleri ile özgürlükler kısıtlanmamıştır” diyor.

Şaşırdık mı?

Rize'ye gidip Saray'daki şahısla birlikte çay toplayan bir Danıştay Başkanı'ndan başka nasıl bir konuşma bekleyebiliriz? Saraydaki şahsı görünce, düğmesi olmayan cübbesini iliklemek için telaşla düğme arayan bir Danıştay Başkanı ancak böyle konuşur.

Bir kadın Danıştay Başkanı düşünün ki, sırf Cemaat mensubiyeti iddiasıyla 17 bin kadını tutuklamış, 500 küçük çocuğu anneleriyle hapishaneye almış bir düzende, “Özgürlükler kısıtlanmamıştır” diyor! Elbette tarih kaydediyor bu sözleri...

Türkiye'de yüksek yargının hali bu... Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın durumu farklı değil...

Cumhuriyet gazetesi internet sitesinin yayın yönetmeni Oğuz Güven'in gözaltına alınması üzerine İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan, “Türkiye'de hukukun zerresi kalmadı” diyor.

Bade harabül Basra Sayın Turgut Kazan...

Türkiye'de bu kadar hukuksuzluğun yolunu açan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda (HSYK) Turgut Kazan'ın sosyal demokrat arkadaşları var. Bu düzenin en büyük savunucusu HSYK Başkanvekili mesela...

Geçenlerde bir CHP milletvekili, yeni hakim ve savcı yapılan kişilerle ilgili çok çarpıcı listeleri bir basın toplantısı ile açıkladı. Avukatlıktan hakimliğe geçiş sınavıyla yargıya alınan 900 kişiden 800'ü partili... Mesela bir avukat yazılıdan 80 puan almış, mülakatta elenmiş. Ama 55 puan alan partili avukat, hakim yapılmış. Bunların çoğu partinin il ve ilçe teşkilatlarında görev yapan kişiler...

Sonra anlaşıldı ki bu sayı aslında daha fazla. Tek bir sınavla avukatlıktan hakimliğe alınan kişi sayısı tam 1.341 ve bunların yüzde doksanı parti mensubu.

Peki nihai olarak bunların mesleğe kabullerini ve tayinlerini hangi organ yapıyor? Sosyal demokrat Turgut Kazan'ın arkadaşlarının da olduğu HSYK...

Geçenlerde Adalet Akademisi'nin partizan başkanı, “2 bin 500'den fazla hakim ve savcı alındı. Mülakatları devam eden 3 bin 800 kişilik grubun alımı yapılacak. Böylece Hakim ve savcı sayısı 20 bini aşacak.” diyordu. Havuz gazetesi, “Yargıya taze kan” diye başlık atmıştı bu haber için.

Maalesef taze kan dedikleri işte bu isimler...

Bunları nihai olarak yargıya alan, tayinlerini yapan organ elbette HSYK...

Başkanlık referandumundan sonra, şimdi yeni bir kurul oluşturuluyor. Adı, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK)...

Bu kurulun 7 üyesini güya Meclis seçecekmiş, bir bakıyorsunuz, HSK üyesi olmak için Meclis'e başvuran 83 adayın içinden yine partililer seçiliyor.

Evet Bade harabül Basra Sayın Turgut Kazan...

Sizinle İstanbul'da yaptığımız bir konuşmayı hatırlıyorum. HSYK'nın sosyal demokrat üyeleri haktan, adaletten ayrılmayacak, onları tanıyorum demiştiniz. Sonucu hep beraber görüyoruz.

15 Temmuz'un ertesi günü yüzlerce Yargıtay ve Danıştay üyesi, hukuk ayaklar altına alınıp tutuklanırken sessiz kaldınız. Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın bazı üyeleri tamamen hukuksuz bir şekilde tutuklanırken sessiz kaldınız.

Şimdi, “Sizi buraya getiren kuvvet böyle istiyor” diyen Yassıada Mahkemesi Başkanı Salim Başol gibi konuşan bir Danıştay Başkanı var. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın başkanları neredeyse günaşırı saraydalar...

Geçenlerde bir hükümet üyesi, ihraç edilen ve tutuklanan yargı mensuplarının sayısını vermiş. Rakamlar dehşet verici: 2 Anayasa Mahkemesi üyesi, 5 HSYK üyesi, 131 Yargıtay üyesi, 43 Danıştay üyesi, 2.522 hakim, 1.183 savcı...

Referandumdan sonraki ihraçlarla beraber, 4 bin 300'ü aştı ihraç edilen ve tutuklanan hakim, savcı sayısı...

Tutukladığı kadın meslektaşının boynuna sarılıp “Kurban sen misin, ben miyim bilmiyorum, bu kararı almaya mecburum” diyerek ağlayan kadın hakimler var.

Aylardır tutuklu olan gazetecileri tahliye etti diye tenzili rütbe ile görevden alınan mahkeme başkanları var.

Sarayın istediği yüzlerce tutuklama kararı verdiği halde, duruşmada iken bir anda gözaltına alınıp tutuklanan sulh ceza hakimleri var.

Geçenlerde tutuklu bir yargı mensubu Yeni Asya gazetesine mektup yazmış. Bir çok insanı Cemaat mensubu diye tutuklayan bir hakimle şimdi aynı cezaevi koğuşunu paylaşıyorlarmış.

Bir kaç yıldır Cemaat yargılaması yapan mahkemelerin başkanları, üyeleri, duruşma sırasında gözaltına alınıp tutuklanıyor.

Ama bir bakıyorsunuz, yöneticileri ve yazarları tutuklanan, son olarak internet sitesi yayın yönetmeni gözaltına alınan Cumhuriyet gazetesi, “Yargıda Cemaat gitti, parti geldi” diye manşet atıyor hala...

Dört yıl önce, Türkiye'deki toplam hakim ve savcı sayısı 15 bindi. Şimdi 20 bini aşmak üzere...

Tablo çok açık... Son HSYK seçiminde listesine oy vermeyen 5 bin 500 hakim ve savcıyı tek tek ihraç ediyor Saraydaki şahıs... Ve son başkanlık referandumu ile birlikte tepeden tırnağa bir Saray yargısı oluşturacak.

Keşke Türkiye'nin sosyal demokratları, “İran'dan ders alın, devrim yerleşince İran'ın sosyal demokratları nasıl tasfiye edildiyse, sizin akibetiniz de öyle olacak” uyarılarına kulaklarını tıkamasalardı.

En başta da Sayın Turgut Kazan ve HYSK üyesi sosyal demokrat arkadaşları...

Turgut Kazan doğru söylüyor. Türkiye'de artık hukukun zerresi yok.

Turgut Kazan bir şey daha söylüyor: “Türkiye Meksika oluyor. Kimsenin can emniyeti yok. Eşinizle, çocuğunuzla gezerken, işe giderken, cenaze törenindeyken vurulup yere düşeceksiniz, öleceksiniz...”

Türkiye maalesef şu anda böyle bir ülke... İnsanların kaçırıldığı, sokaklarda gündüz saatlerinde infazların, çatışmaların yaşandığı, çetelerin yeniden işbaşı yaptığı bir ülke... Çete liderlerinin hapishaneden çıktığı, binlerce öğretmenin, akademisyenin, hakimin, savcının, polisin, askerin hapishaneye girdiği bir ülke...

Ne yazık ki, Türkiye'de bu hukuksuz rejimin yerleşmesinde en büyük katkıyı bu dönemin HSYK'sı yaptı.

Bu dönemin bütün aktörleri gibi, tarih bu dönemin HSYK üyelerini de kaydedecek... Hukuksuz bir Saray rejiminin, İslamcı bir Nazi rejiminin ortakları olarak elbette...

[Faruk Mercan] 15.5.2017 [Samanyolu Haber]

Onlar kadar da mı olmayalım? [Abdullah Aymaz]

Nur Hizmetindeki insanlar 1971 İZMİR  DAVASINDA cevir-cefâ çekerken, Avukat Bekir Beyin de maznun olduğu bu dâvâda müdafaalarından  bir parça:

“Bildiği bir mevzuda hakikate aykırı iddialar ileri sürülünce, BİLEN KİŞİ nasıl susar? Susmaya hakkı var mıdır? Ahmed  İbni Hanbel’in durumunu hepiniz bilirsiniz: ‘Tehdit altındasın, kalbinle imanında sabit kalarak, yalnız DİLİNLE, onların istediklerini söyleyiversen olmaz mı?’ dediklerinde ‘Olmaz, Âlimler hakkı söylemekten kaçınır ve özüne sığınırlarsa, câhiller ne yapar? Böyle olursa hakkı tesbit nasıl olur?’ demiştir. Bu gerçeğin karşısında, âlim olmamakla beraber, mesleğinin mütehassısı kabul edilen, bilen bir hukukçu, bildiği bir mevzuda nasıl sussun? İşte bu sebeple de konuşmaya mecburum.

“Fransız İhtilalinde: ‘Ben, Konvansiyona iki şey sunuyorum: HAKİKATI  ve KAFAMI… Birinciyi dinledikten sonra, ikincisi hakkında dilediğiniz kararı verebilirsiniz!..’ diyen Berriyer, dünyevî bir meselede bu şekilde hareket ederken, ebede bakan ve hedefi Rızâ-yı İlahî olan bir davanın maznunu olan ben, nasıl aksine hareket edebilirim. Bu sebeple de konuşmak benim vazifemdir, konuşmaya mecburum.

“Bir Müslüman, bir Mümin kişi olarak da konuşmaya mecburum. Evet ben Bediüzzaman Said Nursi’den, onun Risale-i Nur Külliyatından tahkîkî iman dersi aldım. Onun eserleri vasıtasıyla İslâm'ın, Kur’an’ın hikmetlerini hakikatlarını öğrendim. Âlemlere rahmet olarak gönderilen şanlı Peygamberimizin (S.A.S.) şahsiyet-i mâneviyesinin derinliğini ve enginliğini, Kur’an’ın emsalsizliğini, dinimin büyüklüğünü ve üstünlüğünü öğrendim. Bu sebeple ona minnettarım. Bu sebeple ona yönelen taarruzlara mukabele etmeye mecbur olduğum gibi, benim yüzümden ona olacak hücumlar karşısında da susmak benim için vardır. Benim dâvam münasebetiyle, sevdiğim hürmet ettiğim, eserlerinden istifade ettiğim bir şahsiyete sövülürken ve hem de bu beni mahkum ettirmek suretiyle bir çok maznun müdafaasız bırakılmak için yapılırken nasıl susayım?

“İmanlı bir adam, imansız bir adamdan üstün olduğu gibi, en son ve en mükemmel din olan İslamiyete bağlı bir kişi olarak da bir Hıristiyandan geri kalamam. Bu sebeple de konuşmaya mecburum.

“Evet, bundan 1817 sene önce burada, İzmir’de imanından dolayı muhakeme edilen Sen Polikarp’tan geri kalmaya dînimin izzeti mânidir.

“155 senesinde İzmir’de yakalanıp muhakeme edilen Sen Polikarp’la kendisini sorguya çeken şahıs arasında şu konuşma tarihe intikal etmiştir:  

-İmparatora and iç!
-Eğer beni bu sözlerle yola getirebileceğini sanıyorsan yanılıyorsun. Şüphen varsa haber vereyim: Ben İsa’ya bağlıyım ve hiçbir fâniye and içmem.
-Unutma ki, emrimde vahşi hayvanlar var!
-Olsun. Ölüm bize saadettir. Kötüden, iyiye geçmiş oluruz.
-Madem vahşi hayvanlardan korkmuyorsun, dediğimi yapmazsan seni ateşe atarım.
-Senin ateşin ancak bir saat yanar. Peşinden söner. Sen yakında gelecek olan  ADÂLETİN  ATEŞİNİ  düşün, EBEDÎ  CEHENNEM  ATEŞİNİ düşün. Karar ver ve ne yapacaksan yap.”

“Ateşe atılmak tehdidi karşısında Sen Polikarp, Hz. İsa’ya sövmezken, ben bir Müslüman olarak nasıl hürmet ettiğim bir şahsiyete yönelen hakaret ve iftiralara karşı susar ve hakikatı ifade etmem… ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’ Hadis-i Şerifinin mânâsını idrak etmiş bir Müslüman olarak da hürmet ettiğim bir şahsa sövülürken susmaya iznim olamaz. (…) Sokrat, ‘Eğer insan ruhunu alçaltmaya göz yumarsa, türlü türlü tehlikede ölümden kaçmak için çeşit çeşit yol bulur. Fakat ey insanlar! Ölümden kaçmak güç bir iş değil; kötülükten kaçmak çok daha zor. Zira kötülük ölümden daha tez koşar. Şimdi ben, tarafınızdan hüküm giymiş ve idama mahkum olarak gidiyorum. Düşmanlarımı da hakikat tarafından hüküm giymiş ve alçaklıkla haksızlığa mahkum edilmiş olarak gidiyorlar. Ben kendi cezamla kalırım, onlar da kendi cezalarıyla. Belki bu şeylerin böyle olması gerekti. Olan her şey iyidir. Kişi teslim olmamalı, geri çekilmemeli, safını bırakmamalı…”

“Evet, Sokrat böyle demiş ve söylediği gibi hareket etmiştir. Evet muhterem hâkimler!... Sokrat ve Brütüsler her devirde görülmüşlerdir. BRÜTÜS, yalnız minnet borçlu olduğu şahsa düşmanlarıyla beraber HANÇER  SAPLAYAN  KİŞİNİN  ADI  DEĞİLDİR. Kendisinden istifade ettiği şahsiyete  ve eserlere sövülürken SUSANLARIN  DA  ADIDIR  BRÜTÜS…”

Bu süreçte o kadar çok BRÜTÜSLER’e  şâhit olduk ki, hangisi, hangi çeşide giriyor, bunların bir taksimatlarını da yapma imkanımız olmadı… Bekir Berk Ağabeyimizin ruhu şâd olsun… Allah rahmet eylesin… 

[Abdullah Aymaz] 15.5.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Özal ve Gülen [Ali Emir Pakkan]


Şu cadı avı döneminde devletin önemli kurumlarında görev yapmış siyaset adamlarının suskunluğu da tarihe geçiyor. Eski Bakanlar, milletvekilleri ve bürokratlar... Korku veya başka sebeplerden hizmet hareketine linç girişimine seyirci kalıyor, hak ve hakikata tercüman olmuyorlar! Oysa arşivler açılsa düne kadar bu devlet adamlarının Fethullah Gülen Hocaefendi'den nasıl övgü ile söz ettikleri görülecektir.

Rahmetli cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın siyasî yol arkadaşı, sağ siyasetin önemli figürlerinden Mehmet Keçeciler gibi bazıları da hatıratlarında gerçeklere ışık tutmuşlardı. Kimseye bunlar zorla, kafalarına silah dayanarak yazdırılmadı.

Eski bakan Mehmet Keçeciler, "Merkez Siyasetin Perde Arkası” kitabında bugüne kadar bilinmeyen birçok olayı Turgut Özal’ın en yakınındaki isim olarak anlatıyor. Kitapta, Özal-Fethullah Gülen ilişkisine de yer veriliyor. 

Mesela şu satırlar onun: 

"Fethullah Hoca isteseydi Turgut Özal milletvekilliği verirdi. Ama Fethullah Hoca istemezdi. Çünkü Hoca’nın iktidar talebi yoktur. Fethullah Gülen, ANAP hükümetinden bir günden bir güne siyasî bir talepte bulunmamıştır.” 

Keçeciler, hangi dini grupların Özal'dan neler istediğini de isim ve örneklerle anlatıyor. 

Eski bakan, Özal’ın yurtdışındaki Türk okullarına ve Gülen’e bakışını ise şöyle aktarıyor: 

"Özal, yurtdışındaki Türklerin eğitimini çok önemserdi. MEB aracılığıyla bunun başarılı olamadığını gördü. Başbakanlığı sırasında gittiği bütün ülkelerde baktı ki yurtdışındaki okullarda en başarılı olanları Fethullah Gülen’in okulları. Turgut Bey, Türk ülkelerin liderlerine Fethullah Gülen okullarının açılması için tavsiyelerde bulundu. Onlara, dedi ki: ‘Bakın bu okullar çok iyi eğitimler veriyor. Göreceksiniz çok beğeneceksiniz. İngilizceyi de çok iyi öğretiyorlar.’ Türk cumhuriyetlerinde Gülen’in okullarının açılmasına aracılık etti.”

Ülkede bir katliam, soykırım sürerken sessizliğe bürünenlerin yarın fırtına dindiğinde konuşmalarının hiç bir anlamı olmayacaktır. Çıkıp gerçekleri açıklasalar, rahmetli Özal adını iftiralara alet edenlerin maskeleri de düşecektir. 

[Ali Emir Pakkan] 15.5.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Welcome, you terrorist [Zeynep Zâhide]

Öyle zor ki dostlar, düşen her ateşin yangınlar çıkardığı şu sineye Hizmet Hareketine mensup insanlara reva görülen zulümleri sizlerle paylaşmak için bana gönderilen mağdur mesajlarını okuyup ve sizinle paylaşma işi. Gönderilen mağdur mektuplarını bazen sizinle paylaşmaya haya ediyorum. Benim yüreğim kaldırmıyor sizin yüreğinizin de kaldıracağını zannetmiyorum. Zira Hizmet Hareketine mensup insanların dünyasında tek geçerli değer sevgi olduğu için yapılanların bu hassas yüreklerde ağır tahribata yol açmaması için sizlerle paylaştığım mağdur mesajlarının bir çoğunu aynen aktaramıyorum.

 Zulüm bitmek bilmiyor. Zulüm yapmak zalim için adeta içtikçe azdıran iksirli bir mayi sanki. Bugün sizlerle bana gelen bir mektubu paylaşacağım. Bazen gelen mektupları aynen size aktarırken bazen de sizlerin sabır kadehini taşıracak kısımlarını benim yüreğime gömüp, tarihin not defterine kaydediyorum. Bir gün gelecek bunların hesabı hukukun egemen olduğu bir dünyada görülecek. Bunlar, imanın şartlarından olan “Ahirete iman” mevzuunn sadece demagojisini yapıyorlar. Zira ahirete iman hakikatinin ciddiyetini, sıratı geçme dünyada yapılan hazırlıkla mümkün olacağını idrak etselerdi, üç kuruşluk dünya menfaati için onur ve haysiyetlerini bu denli ayaklar altına almazlar, şimdi yaptıkları zulüm ve zalime verdikleri desteğin zerresini yapmaya cesaret edemezlerdi.

Aşağıdaki mektup, malum dört harften oluşan, dili kuruyasıcaların uydurduğu; dinin ve Kur’an’ın kıstaslarına vurduğumuzda söyleyenlerin imanlarını tehlikeye atan o mel’un kelime gerekçe gösterilerek görevinden ihraç edilmiş bir kardeşimizin mektubu.

                 ……

                     Sonra dostun nice dost

                     Düşmanın nice düşman olduğunu görmek

Fırtınayı

Tufanı göğüslemek

Yenilmemek

Yıkılmamak

Zordur

Açlığın gencecik gelinlere pusu

Ve körpe canlara mezar olduğu

bu zalim dünyada*

Dayanmak

Direnmek

Ve bir bayrak gibi gerilmek

Zulmün

Zorbalığın

Dönekliğin önüne

Zor olan bir şey daha var elbet

Alnının orta yerinde

Hıyanetin mührü

Ve göğsünün gürültüsünde

Korku yatarken

Aydınlık günleri düşlemek

Sevgiyle

İçtenlikle öpmek çocukları

Ve dünyaya

Gururla bakabilmek

Kimseyi suçlamayacaksın elbet

……

Orhan Kotan

Bir Cuma akşamı, Ankara’dan gelen birkaç sayfalık soruşturma kağıdında, şu gsm numarasını kullanan silahlı terör örgütü F… üyesi kimdir? sualinin aradığı cevap ve babamın, eşimin, arkadaşlarımın teker teker karakola çağrılarak verdikleri ifadelerde ‘’kim olduğunu bilmiyoruz’’ dedikleri gönüllü bir persona non granataydım ben.

Bir tuzağın eşiğinde, bir hafiye şeraresi arefesinde, ensemizde zalimin kokuşmuş nefesi, korkular, tedirginlikler... Aklımdan daha önce yaşananlar film şeridi gibi geçiyordu. Bir sabah vakti ansızın evinden götürülen dostlar, sağa sola savrulmuş insanlar, saklananlar, kaçırılmalar, eziyetler, işkenceler, ölümler. Daraldıkça daralan dünya… Ve tüm bunlardan sonra aranan bir kaçış… Hz. Ali(r.a)’ye ithafen, gökyüzündeki her uçağa “Kaçıp gitmek için ne kadar güzel bir binek’’ diyordum artık. Cafer b. Ebi Talip misali, belki bil’mana ile belki günümüze uyarlayarak ''Ey kral biz cahil bir millettik. Putlara tapıyorduk, paraya, güce, eve-barka, makama, atalarımızın kahramanlıklarına tapıyorduk. Çirkin işler yapıyorduk. Akrabalarımız, dostlarımız, yıllardır bizi tanıyanlar bizimle alakayı kesiyor, ihbarlar ediyor. Komşularımız en yakın karakola bizleri jurnalliyor, bir ucuz kahramanlık peşinde “Aha işte bu teröristtir’’ deyip parmakla gösteriyorduk. Güce tapanlar mazlumları eziyor, namuslu kadınlara yapılmadık kalmıyor, analar hapishanelerde sütlerini sağıp lavabolara döküyorlar, babalar akla hayale gelmez işkencelere maruz kalıyordu. İşte böyle bir atmosferde biz davamızdan dur olmuyorduk. Bunun üzerine bize yine saldırıyorlar, eziyette bulunuyorlar, davamızdan dönüp kendi putperestliklerine tav olmamızı bekliyorlar. Olmadık işkenceler ve zulümler yaptıkları için kendi vatanımızı bırakıp senin ülkene geldik. Burayı, vatanımıza tercih ettik, himayene sığındık. Buraya herhangi bir zulme uğramayacağımızı umarak geldik….'' diyebileceğimiz bir diyara göç vaktiydi benim için.

O hengamede ilk gitmek istediğimiz yer, çok samimi bir abimin ikamet ettiği bir başka Müslüman(!) ülkesi olmuştu. Ama öğrendik ki zalimler bütün coğrafyalarda aynı gıdalarla beslenirlermiş. İster mü’min ister gayrı müslim olsun onların tek dertleri sahip olduğu imkanların bir gün elinden gideceğini düşünüp; yalını yerken yanına yaklaşan her kim olursa olsun yalını paylaşacağını zannederek, yaklaşanı parçalamaya kalkan azgın köpekler gibidirler.

Ve zulümler hızla çoğalan bir virüstü. Maalesef bu coğrafyaların alameti farikasıydı. Tıpkı o cahiliye günleri gibi. Tarihin bir tekerrürü, kaderin cilvesi… Bize bağrını açan, o günün ehli kitap Habeşistan'ı olduğu gibi bugünün de bir başka ehli kitap ülkesiydi.

“Bir bavula sığdırılan hayatlar…’’  lafını ne çok duymuştuk. Şimdi gitme vakti ya, ben ve eşim 2 bavul ve 2 çantaya bir hayat sığdırıyorduk. Geride ana, baba, kardeş, abi, abla, dost, arkadaş bırakıyorduk. Yağmurlu bir ocak akşamı Rabbim’den bize hazin bir tablo… Eserin adı ‘’Ayrılık Vakti’’. Ne kayınpeder ne kayınvalidem gelemediler havaalanına kadar uğurlamaya.'' Yüreğim dayanmaz.'' deyip kayınpederimin gözyaşlarını hatırlıyorum arabaya binerken… Henüz 5 ay önce evinden gelinlikle uğurlarken kızını aklına gelmezdi neticenin bu olacağı. Kim bilir terk ettiğimiz hanemize döndüklerinde salonumuzun duvarları ne hüzünlere şahit olmuştur…

Arabaya bindik ve bir dosttan bir not: “Dikkatli olun bugün yollarda çevirmeler var” “Ya Ali sen o zaman küçüktün. Biz dışarı çıktığımızda içeri girmemizin, içeri girdiğimizde ise dışarı çıkabilmemizin garantisi yoktu. Bıçaklar gayzla bileniyordu bizim için” sözünün hatırında 1 saatlik havaalanı yolculuğu… Ne bir akraba ne bir arkadaş. Sadece ailemizin haberdar olduğu ama onların da kestiremedikleri bir kayboluşa gidiyorduk. Babamın apronda dediği söz “Oğlum bıyıklarım beyazlamış geçen aynaya baktım da”… Annem… “Hadi gidin oğlum biraz tatil yapın’’ deyip elini öpmem için uzattığında ve sarıldığımda boynuna ikimizde biliyorduk, bu gidiş bir tatil gidişi değildi… Annemin gözlerinde boşanan yaşların içinde boğulurken ben, “Anne ne ağlıyorsun alt tarafı balayı’’ demiştim. İkimizde biliyorduk ki bu balayı çok uzun olacak gibiydi. Bir gerilim filmi tatsızlığında gerim gerim gerildiğimiz pasaport kontrol noktasında, “iki kişiden ikincisinin” ürpertisi gibi kalbim titrerken, eşimin o hendekten atlamasıyla bir nebze rahatladım. Rahatladım çünkü o bu eşikten kurtuldu ya ben bu çukurda takılsam da bana değildi gam. O hendeği ben de atlayınca, son bir bakış attık arkadakilere… Yüzlerinde tebessüm, dudaklarda “güle güle’’  kalplerde ise “Gitmeyin!’’ nidası…

Uçağın tekerlerinin zeminden ayrılması bir ayrılık busesi gibiydi vatanına, sevdiklerine. Küçük pencereden izlediğimiz İstanbul manzarası, o hüzün tablosunun bir başka açısıydı… Arkama dönersem, Haticemi görürsem, gidemem kalırım Mekke’de duygusuyla, arkasını dönüp “Ey Mekke vallahi seni ne çok seviyorum. Bu zulüm olmasa senden ayrılmazdım’’ duyguları arasında bakıyorum tepeden İstanbul’a. Bir nebze Halil ve Habib duygusu içimizde…

Başını yaslamış bağrıma, gözleri yaş

Başım yaslı başına, saçları yaş

Süzülürken demirden alamet göklerde, bir niyet sorgusu içimizden; ''Rabbimiz arzın dar değil, ayrıldığımız yerin, varacağımız yerin, yaşayacağımız hayatın ve öleceğimiz anın sebeb-i mucibesi Sen ol''

Uçağımızın indiği yerde bizi karşılayan eski bir dost. Bir büyüğüm. Ensarım. Abim… Hava soğuk, yerler buz. Biraz şaşkınlık. Birkaç gün kaldığımız otelden sonra bulduğumuz tek odadan ibaret bir ev. Elhamdulillah. İstanbul’da kaldığımız 100 m2’lik evin bize küçük geldiği zamanları hatırlayınca dudağımızda alaycı bir tebessüm. Ne burası “Şuraya takım olsun” diye aldığımız mobilyalarımız ne de diğer eşyalarımız var... Yalnızca 15 m2’lik bir cennetimiz var şimdi..

Adaptasyon, alışma, dil... Abdurrahman b. Avf(r.a) gibi elime urgan yaptığım küçük bir işim vardı. Tebdili mekanın zihinlerdeki bulanıklığı gidermesi hakikatinin gölgesinde, geride kalanlara edilen dualar ve hal-i ızdırarla bir hayattı burada yaşadığımız. Böyle geçen günlerden birinde buradaki bir esnafın dükkanında Alex adında yerli biri ile karşılaşıyorum. Alex’in espri olsun diye tebessümle söylediği bir söz var ki aklımdan çıkmayan…''Welcome you terrorist!'' Evet trajikomik bir espriydi bu. Ancak gülüp geçilecek bir söylemdi bize memleketimizde yapıştırılan bu yafta. Öyle bir teröristtik(!) ki Alex’lerin çocuklarını emanet ettikleri okullarımız var. Pawel’lerin alışverişte güvendikleri esnaflarımız vardı. Helen’lerin çaylı muhabbetlerine dilbeste oldukları ablalarımız vardı. Ve yine Yulya’lar vardı evleri ardına kadar bizlere açık olan. ‘’Sizin ülkenizde çektiğiniz sıkıntıları biliyoruz, üzülmeyin’’ deyip evlerinde kaldığı müddetçe kira almayan ve bunun gibi daha nice bizlere kucak açan bir dünya vardı. Neyse ki biliyoruz bu işin oluru bu. Allah bu şuurumuzu ve imanımızı arttırsın. Yoksa ‘bizden öncekilerin çektikleri sıkıntılara maruz kalmadan kurtulacağını mı zannediyorduk?’ Haşa ve kella vesselam..

Bir gün denizin kenarında, berilerden, öteleri süzerken aklıma yine o söz geldi. “Welcome you terrorist…” ve aklımdan uydurduğum iki mısra dudaklarımdan düştü;

Ben bir şaki, tut-i malayani gûyem,

Cezama razı, cebren tehcirem…

TM/28.4.2017


*Bu kısım değiştirilmiştir.


[Zeynep Zâhide] 15.5.2017 [Samanyolu Haber] zzahide@samanyoluhaber.com

Yeni bir 'oluşum' göz kırpıyor! [Kadir Gürcan]

En son vatandaşlık görevini yerine getirdiğimiz seçimlerin üzerinden uzun zaman geçti ama, bir hissim zihnimde takılı kaldı. En son yapılan referandum, usulsüzlük şaibelerinden kurtulamadığı için onu demokratik seçim kategorisine almayalım.

Sandık başında, oy pusulasını görünce “Ya hu, adını-sanını duymadığımız ne çok parti varmış! Bu kadara ne gerek var!” teessürümde ne kadar yanıldığımı anlamak için, “Tek Adam!” dayatması karşısındaki çaresizliği iliklerime kadar hissetmem gerekiyormuş. Demokrasiyi benimseme konusunda zihnen, sınıf geçecek ortalamayı bir türlü tutturamıyoruz. Bir de, çok partili parlamenter sistem münakaşalarında lafı kimseye bırakmayız. Her siyasi partinin seveni var; çürük buğdayın bile kör alıcısı olurmuş. Fazla partiden zarar gelmiyor. 

Pusulada gördüğüm üç çeyrek asrı devirmiş bir isim, bizim liseli yıllarımızda da aktif siyaset yapıyordu. İdealist-ateşli gençler arasında da epey popülerdi. Kafayı “kadrolar”a takmıştı. Geçmiş gün, gençlik ideallerini köpürten menifestolarını topladığı bir el kitapçığı da vardı. Çok ısrar ederseniz, sempatizanlarının çok kullandıkları Ayet-i kerimeyi de söyleyebilirim. Ne yalan söyleyeyim “Hazret vefat etmiştir!” diye düşünüyordum. Orada kendi ismiyle özdeşleşmiş partisini görünce, buruk bir nostalji yaşadım. Kolay mı dört on yıl geçmiş. Türk siyasi hayatının verimsizliğine, çoraklığına rağmen, siyasi figürlerin uzun ve bereketli hayatlarıyla ne kadar övünsek(!) yeridir. 

Küçük kıvılcımlar, ilginç münasebetleri alevlendiriyor. Yakın zamanlarda Türkiye gündemine, külhanbeyi replikleriyle katkıda bulunan biri, en son “Beni kızdıracaksınız, medya sahibi yapacaksınız!” dedi. Kızgınlık ve asabiyetin böylesine pahalı tatminlerle teskin edildiği ülke vatandaşı olmakta bir ayrıcalık. O piyasada asabiyetlerin para değeri Dolar, Euro ya da daha muhafazakar gözüksün diye altın üzerinden işlem görüyor olmalı. Yoksa “Medya sahibi olmak!” marketten bir paket çay almaya benzemez. 

Kaç zamandır, sağa-sola savrulan, başındaki biçare liderin peşinde her gün küçülen  milliyetçi eğilimin, bir siyasi oluşumu tetiklemesi ihtimali, mevcut iktidarın gayr-ı memnun, küskün, parti içi muhalif döküntülerden beklenen “yeni oluşum” ihtimalinden daha güçlü duruyor. Birisi eski Reis-i Cumhur diğeri, zamanında parti sözcülüğü de yapmış iki siyasi figürün küllenen közlerini harlatmaya kimsenin nefesi yetmez. Biraz erken ama, bu iki siyasinin Türkiye de bir eğilim oluşturacak vizyonlarının kalmadığını görmek için daha ne olması gerekiyor? 

Bizim bahsettiğimiz, sözde milliyetçiliği de toparlayacak farklı bir fraksiyon. Parti içi beceriksizlerden değil. Muhtemel lider adayında şimdikileri hala iktidarda tutan hemen hemen her şey var; boy-bos, yürüyüş, kafa tutma, tehdit, şiddet, hapishane tecrübesi, gözünü budaktan sakınmama vaziyetleri; adeta modern zamanların Tatar Ramazan temsilcisi… “Son Osmanlı” deyip, kılıç artığı, savaş firarisi, Yeniçeri başıbozuklarını Osmanlı bakiyesi zannedenler için bulunmaz bir aday. Her ne kadar siyaset mutfağından çıkmasa da, en az şimdikiler kadar sokağın dilini bildikleri belli; “Kanınızla duş alacağız, falan'ı sallandıralım...” vecizelerinin (!) hangi derin hakikatlere tercüman olduğunu anlayamadık, vesselam. 

Eğer fazla “kızdırılınca...” medya sahibi olunuyorsa, asabiyetin dozajı biraz daha artırılırsa yeni bir siyasi parti neden kurulmasın? Her iki sektör de paraya bakıyor. Ayrıca, orada çalıştırılacak yazar-çizer türünden maaşlı fikir tacirlerinden bir kadro kurmak zor olmaz. Şimdiden çekirdek kadronun belli olduğunu bile tahmin edebiliriz. Güpegündüz, tutuklu bir gazeteciyi “sallandıralım...” tehdidi yapan malum şahsa karşı, erbab-ı kalemden ciddi bir ses yükselmedi. Veliyyü nimetlerinin “yürüşüne kurban olayım...” divaneliğine düşmüş zavallılardan başka ne beklenir? Ha yürüyüşüne kurban olmuşlar, ha silah tutan ele... 

Fedai, filinta, külhanbeyi, şehir magandası, mafyavari ilişkiler paydasında birleşen siyasi bir oluşumun Türkiye'de yaşanan sistem kavgalarına adaptasyonda sıkıntı çekmez. Devlet güç ve imkanlarını demokratik kurum ve kuruluşları-özgür medya, gazeteciler, akademisyenler...- bitirme yönünde kullanmanın ne demek olduğuna zaten şahidiz. Müstakbel yeni oluşumun parti lideri de zaten işe oradan başladı; önce akademisyenlere giydirdi, içerideki gazeteciler için yargısız infaz, hem de ne infaz, muhalif düşünenler için de kanlarıyla duş almaktan bahsetti. 

Ciddi şekilde zemin yoklaması yaptığını hissettiğimiz yeni oluşum, milliyetçi seçmen tabanının büyük bir çoğunluğunda da karşılık bulabilir. Mesele kısa, sert ve kan ile renklendirilmiş sloganlar ise, fazlası var eksiği yok. Medyaya yansıdığı kadarıyla muhtemel parti başkanı da genç görünüyor. Yeni oluşum uzun yıllar başkan sıkıntısı da çekmez. Alın size, bir asrı daha zayi edecek milliyetçi lider ve parti! 

Bir sonraki seçimlerde oy kullanma imkanım olursa, benim gözlerim yine o gençlik yıllarındaki  ateşli, “kadro” düşkünü siyasiyi arayacak. Oy vereceğim için değil, nostaljik buruklukluğumu tatmin için... 

[Kadir Gürcan] 15.5.2017 [Samanyolu Haber] newkadirgurcan@gmail.com

Asimile olmayın, entegre olun ama bize masrafsız olun! [Analiz: Hasan Cücük]

Şubat 2008… Recep Tayyip Erdoğan, başbakan sıfatıyla Almanya’yı ziyaretinde, mevkidaşı Angela Merkel’le birlikte Berlin’de Türk kökenli öğrencilerle bir araya geliyor. Erdoğan, Almanya’da bir Türk okulu açmak istediklerini dile getiriyor. Merkel, “Yeterli Almanca öğrenemezler” gerekçesiyle okul fikrine sıcak bakmadığını ifade ediyor.

Mart 2010… Almanya Başbakanı Angela Merkel, 4 yıl aradan sonra Türkiye’ye geliyor. Merkel’i ağırlamasına günler kala Die Zeit Gazetesi’ne konuşan Erdoğan, “İstanbul’da bir avuç Alman yokken Alman Lisesi kuruldu” diyor, sayıları 3 milyonu aşan Türkiye kökenlinin olduğu Almanya’da mutlaka bir Türk lisesi açmak isteğinden bahsediyor. Hatta bunu bir adım daha ileri götürerek Türk üniversitesi açma hayalini de açıklıyor. Erdoğan-Merkel görüşmesinden çıkan tek somut gelişme, Türkiye’nin Almanya’da lise, Almanya’nın Türkiye’de üniversite açmasına yeşil ışık yakılması oluyor. Gelgelelim, Erdoğan’ın söz verdiği Türk lisesi 7 yıl geçmesine rağmen gerçeğe dönüşmezken; Almanya, 2013’te İstanbul’da Alman Üniversitesi’ni açtı.

Bu hatırlatmayı Binali Yıldırım’ın Londra’da Türklerle buluşmasında sarfettiği cümleler için yaptım. Binali Yıldırım “Bulunduğunuz ülkelerde hiç o ülkenin insanlarına benzemeye çalışmayın” diye başladığı konuşmasından hareketle “Sakın bunlara benzeyip, bozulmayalım” başlıklı yazıyı kaleme almıştım. Yıldırım konuşmasında “Kendi değerlerinizi koruyarak ‘ben varım’ deyin. Asimile olmadan ama entegre olalım” cümlelerini de kuruyordu. Gelin biz asimilasyon ve entegrasyon nedir üzerinde durup, Türkiye’nin Avrupa’da yaşayan 5 milyon vatandaşı için neler yaptıklarına bakalım.

Uzun yıllar ‘döviz’ kaynağı şimdi ‘oy deposu’

Türkiye, Avrupa’daki ‘gurbetçisine’ uzun yıllar sadece ‘döviz’ kaynağı olarak baktı. AKP, kurduğu Yurt Dışı Türkler Başkanlığı aracılığıyla sorunlara çözüm bulmak için çalıştığı intibaı verirken, ilerleyen yıllarda bu kurumun Avrupa’da kuracağı ‘arka bahçesi’ Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD) için ‘mayalık’ ettiği ortaya çıktı. Yurt dışında yaşayan Türklere bulundukları ülkede oy kullanma hakkının verilmesiyle, AKP için Avrupa’daki 2,5 milyon seçmen ‘oy deposu’ olarak görülmeye başladı.

Devletimizin övünç kaynaklarından biri  Avrupa’ya ‘imam’ göndermedir. Bir lütuf gibi sunulan bu hizmetin arka planında 1980’li yıllarda Avrupa’da güçlenen cemaatler var. Gurbetçilerin ‘zararlı cemaatlere’ bulaşmaması için devlet, Diyanet aracılığıyla kontrol sağlamayı amaçlamıştır. Öyle her isteyene imam gönderilmiyor. Gurbetçiler bulundukları şehirde cami alıyor, tapusunu Diyanet’e teslim ediyor. Milyonluk mülkün tapusunu alan Diyanet de lütuf olarak imam gönderiyor. İmamlar devrin iktidarının dünya görüşüne göre şekil alıyor. Son dönemde partizanlıkta hayli ilerleyip, ajanlık yapmaya başlayanların sayısı bir hayli fazla.

Türk liseleri projesi hayata geçirilmedi

Asimilasyonun önündeki en büyük engellerin başında ana dili bilmek geliyor. Ana dilini bilenler kendi kültür ve değerlerini unutmadan yaşayabiliyor. Bizim devlet masrafsız hizmet vermeyi sevdiği için gurbetçilerinin ana dil eğitimini pek ciddiye almıyor. Bu konuyu ciddiye almış olsaydı 7 yıl önce sözünü verdikleri Almanya’da Türk lisesi projesini hayata geçirirlerdi. Sahi Maarif Vakfı ile Hizmet Haraketi’nin dünyanın değişik ülkelerinde açtığı okullara çökme yerine neden Avrupa ülkelerinde okul açmazlar?

Eğitim ataşelikleri boş

Haydi okul işi çok masraflı diyelim. Ya konsolosluklardaki boş olan eğitim ataşeliklerine neden atama yapılmaz? Hem de yıllarca. Milli Eğitim Bakanlığı 20’den fazla ülkede 54 eğitim ataşesi ve müşaviri kadrosuna sahip. Ancak bu kadroların yarısından fazlasında ataşe ya da müşavir bulunmuyor. Almanya genelinde mevcut olan 13 eğitim ataşeliğinden Berlin dışında 12’sinde eğitim ataşesi bulunmuyor Frankfurt’ta yaklaşık 10 yıldır, Mainz’de 7 yıldır eğitim ataşesi yok. Türk nüfusunun yoğun olarak yaşadığı yerlerden Stuttgart, Karlsruhe, gibi şehirlere 2012 yılında atanan eğitim ataşeleri sürelerini tamamlayamadan geri döndüler. Durum sadece Almanya’da vahim değil. Danimarka, Avusturya, İsviçre, Belçika ve Fransa gibi Türklerin sayısının çok olduğu ülkelerde eğitim müşavirliği kadrosu yıllarca boş bulunuyor.

Türkçe ana dil eğitimi ülkelerin mevzuatına göre değişiyor. Ana dili hak olarak gören ülkeler olduğu gibi gönüllü kuruluşlar aracılığıyla bu hizmetin yerine getirilmesine izin verip, maddi destek sağlayan ülkelerde var. Maalesef devlet yine bu konuda ihmalkar. Konuştuklarında mangalda kül bırakmayıp, gurbetçilere gaz verenler iş icraata gelince sessizliğe gömülüyorlar. Türkiye gurbetçilere masrafsız hizmeti seviyor. Tabi döviz getireni ve iktidara oy vereni bir başka seviyor. Hepsi bu kadar.

Ya içinde yaşadığımız ülkeler? Sanki Türkleri asilime etmek için pusuda bekleyen birer canavar gibi gördüğümüz bu ülkeler tam tersi bir tutum sergiliyor. Dini özgürlükler konusunda sorun çıkarmıyorlar. Yeterli öğrenci sayısı olunca ana dil eğitimi için lokal hizmet veriyor. Bazı ülkeler masrafın tamamını bazıları bir kısmını karşılıyor. Vatandaşımız eline cebine atması durumunda, tıp devletimiz (Türkiye) gibi düşünüp ‘Zaten evde Türkçe konuluyoruz’ deyip, çocuğuna ana dil eğitimi aldırmıyor. Dini ve kültürel değerleri yaşamada Avrupa’nın hiçbir ülkesinde ciddi sıkıntı bulunmuyor. Ha buna karşı olanlar yok mu? Zaten onlara ırkçı deniyor ve toplumun büyük kesimi tarafından tasvip edilmiyor.

Ana dil eğitimi sorunu kim çözüyor dersiniz?

Türkiye’nin masraflı olduğu için gurbetçilerinde cebine dokunduğu için yanına yanaşmadığı asimilasyonun panzehiri ana dil eğitimi sorununu kim çözüyor dersiniz? Kestirmeden söyleyelim, Hizmet Hareketi. Hem de tam 25 yıldır. Nasıl mı? Hizmet Hareketi’ne gönül verenler tarafından Avrupa’da açılan özel okullar sayesinde. Özel okullara tanınan müfredat ‘esnekliğinden’ dolayı bu okullarda Türkçe ana dil eğitimi veriliyor, ‘ana dil’in unutulmasının, dolayısıyla asimilasyonun önüne geçiliyor. Bu okullarda dini eğitim verilmiyor ancak müfredatta olan din dersinde İslam ve Müslümanlıkla ilgili bilgiler öğretiliyor. Diyanet İşleri’ne bağlı olarak faaliyet gösteren camilerde hafta sonları dini eğitim veriliyor ancak yaşı 12-13’lere gelenler kurslara uğramıyor. Bu kurslara gidip de yeterli dini bilgi öğrenenlerin oranı oldukça düşük.

Bu okullar ana dilin yanı sıra gurbetçi çocuklarının kriminal suçlara karışmasına engel oluyor. Avrupa’da Türkler arasında kriminal suç işleyenlerin oranı azımsanmayacak oranda. Eğitim hayatında başarılı olamayanlar veya ayrımcılığa tabi tutulduğuna inanan gençler, yasa dışı çetelerin ve grupların ağına kolayca düşüyor. Bu okullarda sadece eğitim değil, rehberlik hizmetleriyle gençlerin suç şebeklerinin ağına düşmesi engelleniyor. Velilerin bu okulları tercih etmesinde en önemli etkenlerden biri eğitim kalitesi yanında suçtan uzak duran bir nesil yetiştirmesi.

Hizmet’in entegrasyona katkısı

Ve tabi ki bu okullar yaşanan ülkeye entegrasyonu sağlıyor. Türk yetkililer, Avrupa’daki Türklerle her buluşmasında ‘bulunduğunuz ülkeye entegre olun’ diyor ama yine bu görevi bu okullar yerine getiriyor. Avrupa’da entegrasyon denince kastedilen, vatandaşlık bilinci, eğitim ve iştir. Bu okullarda yetişenler, bulundukları ülkenin kanun ve kurallarına uyuyorlar, başarılı eğitim sonunda iş hayatına atılarak entegrasyon soruna çözüm oluyorlar.

Kısaca Türkiye, asilime olmadan entegre olun diyor ama bunun gereğini yerine getirmediği gibi bu yolda çalışanlara köstek oluyor. Olan bu süslü laflara kanıp, çocuklarına yıllarca eğitim veren kurumlara sırtını dönen gurbetçilere olacak. Ama şimdilik bunun farkında değiller. Farkına vardıklarında umarım çok geç olmaz!

[Hasan Cücük] 15.5.2017 [TR724]

Yargıda da ‘birlik’! [Haber-Yorum: Sefer Can]

Taraflı ve partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın birinci önceliği kendisi. Bütün planlarını bundan sonra yargılanmamak üzerine kuruyor. Yargı, normal insanlara caydırıcı olmak için var, böylece hukuk egemen oluyor. Erdoğan ise başka bir yoldan gidiyor, yargıyı ve onun amentüsü hukuku ortadan kaldırarak kendini garanti altına almaya çalışıyor. Bu çok riskli, Rus ruleti gibi bir kumar. Tetiğe bastığın anda mermi namluda değilse yaşadın! Ama tetiğe basmaya devam ederse kaçınılmaz son seni buluyor. Erdoğan attığı her hukuksuz adımla o sona bir adım daha yaklaşıyor. Oyunu devam ettirmek zorunda hissediyor ve gittikçe kıyıdan uzaklaşıyor. Yorulduğunda üzerinde soluklandığı adacıklardan da birer birer ayrılıyor. Onları, varlığına tehdit olarak görmeye başlıyor. O adacıklar üzerinde düşmanlarının tuzak kurabileceğini düşünüyor. Hukuk sahilinden ne kadar uzaklaşırsa o kadar güvende olacağını sanıyor. “Geçici olarak soluklandığı, güç topladığı adacıkları terkediyor” tezinin son örneği yargıdaki koalisyon. ‘Yargıda birlik bitti’

ÖNCE LİBERALLER…

Dönemin AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, 2010 referandumundan sonra liberallerle yollarının ayrılacağını açıklamıştı. Yeniden inşa sürecinde birlikte hareket etmeyeceklerini duyurmuştu. Dediği çıktı, Erdoğan gemiden en önce liberalleri attı. ‘Hasan Abi’ diye uçağın baş köşesine oturttuğu Hasan Cemal, rica minnet anayasa hazırlattıkları Ergün Özbudun, Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler, Cengiz Çandar, Eser Karakaş şimdi kara listede. Hizmet Hareketinin başına gelenler de ortada. Partililerin giremediği mahallelerde  broşür dağıttıkları için teşekkür edilen ‘ablalar’ şimdi cezaevinde. Erdoğan’ın Çözüm Süreci’nde onlarca defa Öcalan ile Kandil arasında kuryelik yaptırdığı HDP’liler aynı gerekçeyle yargılanıyor. 15 Temmuz’dan sonra sırf o fotoğrafa ihtiyacı olduğundan yanına aldığı Yenikapı gazisi Kemal Kılıçdaroğlu, tekrar boy hedefinde.

Partiye ilk harcı birlikte koydukları eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, trollerini üzerinden çekmediği için sadece sitem edebiliyor, Erdoğan’a. Bülent Arınç’a sanki Çin işkencesi yapıyorlar. Yakında ‘buna değmiş buna değmemiş’ Manisa’da kimse kalmayacak. Arınç da kuşatmanın farkında olduğunu söylüyor ancak elinden bir şey gelmiyor.

PELİKAN’A YEM OLAN İSLAMCILAR

‘Tekkeye mürit aramıyoruz’ sözleriyle İslamcılara kapıyı gösterdi. ‘Yok canım Reis bizi satmaz, Pelikan yemi yapmaz’ sayıklamaları devam edenler var. O tatlı rüyadan uyanmak istemiyorlar. Kemal Öztürk, Başbakan Binali Yıldırım’ı dolduruşa getirip “kimse racon kesemez” dedirtmiş. Pelikan canlıları sesle gülüyor bu hallere. Ben Erdoğan’ın bir siyasal İslamcı olduğuna hiç inanmadım. Bir kere donanım ve birikimi buna müsait değil. İslamcılık da onun için sadece kullanışlı bir koltuk değneği. İslamcılar fazlasına talip olunca tokatı yiyor. Mavi Marmara konusundaki taban tabana zıt duruşlar Erdoğan’ı özetliyor. Kitleyi uyuşturmak adına İslamcılık afyonuna ihtiyacı var. Onu da Necip Fazıl’dan uygun dozlarda bulabiliyor. Daha fazlasını iktidar alanına tehdit görüyor.

YARGI KOALİSYONU DAĞILIRKEN

Bit pazarına düşen son parça, yargıdaki ‘ulusolcular’ (onlara solcu, ya da sosyal demokrat demek, solculara hakaret). Düşünsenize Mehmet Yılmaz bu kategoride.) Adliyeyi, Yargıda Birlik tepsisiyle saraya sunmuşlardı. Şimdi satışa çıkmanın şaşkınlığını yaşıyorlar. Cumhuriyet’ten Alican Uludağ’ın haberini acı tebessümlerle okudum. Hakimler Savcılar Kurulu üyeliklerinin AKP ve MHP arasında pay edilmesinden hoşnut değillermiş. “Yeni kurul oluşturduktan sonra tabloya bakacağız. Eğer dışlanırsak biz de adımlarımızı bundan sonra ona göre atacağız ve yol haritamızı belirleyeceğiz” diyorlarmış.

Ne demişti Erdoğan referandumdan sonra: ‘Atı alan Üsküdar’ı geçti’. Bunu referandum sonuçlarıyla sınırlı sanıyorsanız geçmiş olsun! Her anlamda Üsküdar geçildi. Son umut, ulusolcu ve sosyal demokrat yargıçların sandığa sahip çıkmasıydı. Yapmadılar. Bilmiyoruz belki sahip çıktıkları için yüzde 51 buçukluk yüz ekşiten sonuç çıktı. Fakat nihayetinde at da gitti Üsküdar da…

[Sefer Can] 15.5.2017 [TR724]

Radikalleştiremediklerimizden misiniz? [Analiz: Kemal Ay]

Birinci Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra, Kasım 1948’de Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in içindeki ‘gizli bir örgütün’ 32 lideri tutuklanmış ve Müslüman Kardeşler markalı faaliyetler ülkede yasaklanmıştı. O sırada 2 bine yakın şubesi ve 500 bine yakın takipçisi olduğu düşünülüyordu. Derken kısa süre sonra Mısır’ın Başbakanı suikasta kurban gitti. Katilin genç bir Müslüman Kardeşler üyesi olduğu iddia edildi. Bu arada hareketin kurucusu Hasan El Benna da suikasta uğradı.

1952’de Kahire’de çıkan ve çoğunlukla İngilizlere ait işyerlerini vuran büyük yangının Müslüman Kardeşler tarafından çıkarıldığı söylendi. Nitekim Hasan El Benna, Mısır’daki İngiliz siyasî varlığına karşıydı. Derken aynı yıl bir darbe oldu. Müslüman Kardeşler’e yakın bir milliyetçi asker olan Cemal Abdül Nasır’ın örgütlediği darbe, Mısır monarşisini sona erdirecekti. Gelgelelim, Abdül Nasır yönetimi ele geçirince ilk iş olarak Müslüman Kardeşler’i yok etmeye karar verdi. Gerekçesi, Kardeşler’in kendi hayatına kastetmesiydi. Delil? General öyle söylüyor.

RADİKALLEŞTİRME ÇABASI

Müslüman Kardeşler’in ‘şiddet yanlısı’ olup olmadığı uzun boylu bir tartışma. Ancak onlara yapılanlar açık şiddet. 1970’lere kadar Mısır’da büyük acılar çeken ve yurt dışında bir araya gelmeye çalışan İhvan, Enver Sedat döneminde tekrar Mısır’a davet edildi. Ancak yaşananlardan ötürü pasif bir hareket olarak kaldı uzun süre. İçerisinde ‘şiddet yanlıları’ vardı muhtemelen ve bu süreçte onlarla yüzleşildi. Ancak başka bir şey daha oldu: Hareketin çektiği acılar, dilden dile dolaşırken Arap dünyasında İhvan’dan ilham alan çok sayıda hareket baş gösterdi.

Bu, Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in de halk nezdinde meşruiyet kazanmasına yardım etti. Bölgede git gide yükselen Arap milliyetçiliği, seküler diktatörlerin eski güçlerine sahip olmaması, Mısır’da İhvan’ın yeniden önünü açtı. Mübarek döneminde devletle iyi geçinen ve ülkedeki ‘ilk resmi muhalefet partisi’ hâline gelen Müslüman Kardeşler, başlangıçta biraz mesafeli durduğu Tahrir Olayları’nın sonucunda yapılacak ‘ilk özgür seçimleri’ kazanarak iktidara yürüdü.

İKİNCİ KEZ ‘SİLİNDİ’

Hareketin mihnet dönemini görenler, muhtemelen bu hadiseden sonra şöyle düşünmüştür: Nihayet çektiklerimizin karşılığını göreceğiz! Gelgelelim çok kısa sürdü her şey. İhvan’ın önde gelenleri doğrudan politikaya girmek istemeyince Muhammed Mursî, başkan adayı olarak belirdi. Çok geçmeden Mısır ordusu hareketlenmeye başladı. Tahrir Protestocuları İhvan’dan desteğini çekince, ordu bunu bir işaret olarak algıladı ve Müslüman Kardeşler tıpkı 1950’lerde olduğu gibi vahşice katledilerek Mısır’dan yine ‘silindi’.

Bugün Müslüman Kardeşler, ülkedeki ilk serbest seçimlerle iktidara geldiği hâlde, ‘terörist’ olmakla suçlanıyor. Darbe yönetimi ise halkın ‘başka yöne baktığı’ (nitekim sandıklara bile gitmiyor artık Mısırlılar) bir dönemde meşruiyetin tadını çıkarıyor. El Sisi, uluslararası güçlerle iyi bir diplomasi yöneterek, İhvan’ın ‘terörist’ olarak kabullenilmesini sağlamaya çalışıyor. ABD’nin yeni yönetiminin de bu konuda ikna olmaya yakın olduğu konuşuluyor.

HAREKETİN BAŞARISI

İhvan, şiddete bulaşmış mıydı? En azından Hasan El Benna’nın ya da ondan sonra gelen İhvan yöneticilerinin bu konuda açık bir çağrısı olmadığını biliyoruz. Buna rağmen, Mısır iktidarları Müslüman Kardeşler’i birkaç defa ‘terörist’ olarak yargıladıklarına şahit olduk. 1950’lerdeki olaylar esnasında da, 2013’teki olaylar esnasında da aynı tema karşımıza çıkıyor: Ülkedeki karışık durumun faturası çoluk çocuk demeden komple bir sosyal gruba çıkarılıyor ve kimse de buna itiraz etmiyor veya edemiyor. Dinî motifli bir topluluk olduğu için de (tabi Batı-karşıtlığı ve Arap milliyetçiliği de etkili), Batılı demokrasi taraftarları hep şüpheyle yaklaşıyor.

Arap Baharı sırasında Tahrir’de bulunmuş, sosyal medyada aktif şekilde olayları dünyaya duyurmuş gençlerle konuşurken de, Mısır’da İhvan’ın diğer görüşteki insanlarla pek iyi ilişkileri olmadığı izlenimi edinmiştim. Bunda belki de 1950’lerde yaşananların sonrasında hareketin ‘kendi meseleleriyle’ fazlaca meşgul olmasının bir payı olabilir. Siyasal hareketle, kapalı cemaat olma arasında gidip gelen İhvan, belli ki bu süreçte bir ‘kendilik bilinci’ geliştirmişti ve bu sebepl de, dışarıdan bakanlar tarafından ‘bencil’ (yani kendi çıkarları için hareket ediyor sadece) olmakla itham ediliyordu.

Mısır gibi karışık bir coğrafyada, Arap milliyetçiliği gibi ‘agresif’ bir düşüncenin içinde, bunca zulüm ve şiddet altında Müslüman Kardeşler’in gerçek anlamda bir ‘terör örgütüne’ dönüşmemesi aslında hareketin başarısı olarak görülmeli.

AŞIRI ZULÜMDEN UMULAN

Çünkü bir topluluğa yönelik acımasızca zulmetmenin bir arzulanan sebebi, bir de beklenen sonucu vardır. Arzulanan sebep: insanların o topluluğa hiçbir şekilde yanaşmamasını temin etmek. Devletler bu yöntemle, ‘siz başka yöne bakın’ mesajı verir topluma, ‘bizim işimiz bunlarla’. Beklenen sonuç: Topluluğun, en azından bir bölümünün, radikalleşmesinin sağlanması. Önce sembolik düzeyde, söylemde bir radikalleşme sağlanmaya çalışılır. Bunun için tahrik edilir. Sert söylemler tatlıdır, bu tuzağa hemen düşülür. Akabinde işkencelerle, baskılarla, çaresizlik ağına iterek ‘intikam yemini edilmesi’ için çabalar devlet.

1980 darbesinden sonra Diyarbakır Hapishanesi’nde ‘Apoculara’ (PKK henüz yoktu) yapılanlar, adeta böyledir. Çünkü şiddete bulaşmamış bir sosyal hareketle ‘mücadele’ etmek zordur devlet açısından, muhatabını ‘ezebilmek’ için onu da ‘kendi seviyesine’ (tabi şiddet tekeli devlettedir ve devletin şiddeti hep ‘meşru’ görülür) çekmeye çalışır.

‘YAFTA’NIN ŞİFRELERİ

Devletin bir topluluğu yok etmek için seçtiği yol, ona isnat edilen ‘yaftada’ açıkça görülür. Eğer sizi ‘terörist’ ilân etmek istiyorlarsa, bunun yolları bellidir. Son haftalarda PKK’lıların ve DHKP-C’lilerin evlerinde Fethullah Gülen kitapları çıkması, polis baskını sırasında ‘silahlı direnişe geçen FETÖ’cü’ tarzı ‘haberlerin’ yandaş medyaya servis edilmesi, ‘faili meçhullerde FETÖ izi’ gibi manşetler, bilhassa ‘PKK ile işbirliği’ meselesinin sürekli köpürtülmesi, ne amaçlandığını az çok ele veriyor. Rus Büyükelçi suikastında yüklenilen nokta da burasıydı. ‘Terör örgütü’ yaftasıyla yok edilmeye çalışılan Cemaat’in, bir şekilde ‘terör eylemi’ne karışması, iktidarın en büyük temennisi muhtemelen. Bunun için perde arkasında, işkenceler dışında, başka türlü çabaların olup olmadığı da merak edilmesi gereken bir mesele.

15 Temmuz darbe girişiminin üzerindeki şaibeler, bu yöntemlerle giderilmeye çalışılırsa, sürpriz olmaz. Allah fırsat vermesin.

[Kemal Ay] 15.5.2017 [TR724]

Amerika ile savaş! [Vehbi Şahin]

Cumhurbaşkanı Erdoğan için büyük gün yarın…

ABD Başkanı Trump’la bir araya gelecek.

Erdoğan, bu buluşmaya büyük ‘anlam’ yüklemiş durumda…

Oval Ofis’te vereceği fotoğrafla bir taşla birkaç kuşu aynı anda vurmak niyetinde…

1) Dışarıda kaybettiği itibarını yeniden kazanmak istiyor.

2) İçeride büyük erozyona uğrayan meşruiyetini dış destekle ayakta tutmaya çalışıyor.

Asıl derdi ise Reza Zarrab…

İran asıllı Zarrab’ı, mahkemede suçlarını itiraf etmeden önce kurtarmak istiyor.

Bu amaçla Zarrab’ın yeni avukatı Giuliani ile Ankara’da görüşüyor.

Erdoğan’ın tüm bu çabaları, hakkında oluşan “Zarrab davasıyla kişisel bir hesabı var” şüphelerini daha da pekiştiriyor.


İKİNCİ ÇUVAL VAKASI

İşin kötü tarafı ne biliyor musunuz?

Türkiye’nin çıkarları Erdoğan’ın politikalarına kurban ediliyor.

Bakın Amerikan yönetimi ziyaret öncesi ne yaptı?

Genelkurmay Başkanı Akar, MİT Müsteşarı Fidan ve Cumhurbaşkanı Sözcüsü Kalın Washington’da görüşmeler yaparken, Türkiye’nin terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olarak tanımladığı YPG’ye ağır silahlar verilmesini Trump’ın onayladığını duyurdu.

Bu hamle, Türkiye açısından ikinci bir ‘çuval’ hadisesiydi aslında…

Ama Erdoğan ciddi bir tepki vermedi.

Neden?

Çünkü Trump’la ‘pazarlık’ yapabileceğini ve istediğini alabileceğini düşünüyor.

Bu niyetini de geçen hafta yaptığı açıklamada dile getirdi.

Trump’la yapacağı görüşmeyi ‘peşrev’ olarak nitelendirdi.

“Sayın Başkan ile yapılacak görüşmeyi neticelere göre, adeta ben peşrev gibi görüyorum” dedi.

Yani…

İkili ilişkilerde “yeni bir başlangıç” yapacaklarını söylemek istedi herhalde…


AMACI TEK ADAM REJİMİ KURMAK

İyi de bunu daha ‘yalın’ bir ifadeyle dile getirebilirdi.

Neden ‘peşrev’ kavramını kullandı peki?

Bana göre Erdoğan’ın zihninde bir ‘strateji’ var.

Adım adım bunu hayata geçiriyor.

Nedir bu oyun planı?

-ABD ve AB ile ipleri tamamen koparmak…

Türkiye ‘tek adam’ rejiminden İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin baskısıyla kurtuldu.

1946’da çok partili demokratik bir yönetim anlayışına geçti.

Şimdi Erdoğan, Türkiye’yi 71 yıl öncesine geri götürmek istiyor.

ABD ve AB’nin ‘daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk’ baskısından kurtulmak için yeni bir ‘tek adam’ rejimi ihdas etme peşinde…

Amacı ise basit…

İşlediği suçların hesabını yargı önünde vermemek…


SIRADA ABD VAR

15 Temmuz’dan bu yana Erdoğan, normal hukuk sistemine bir daha geri dönemeyeceğini çok iyi biliyor.

Bu hedefe ulaşabilmesi için ihtiyacı olan tek şey Batı ile kavga etmek…

Şu anda tam da bunu yapıyor zaten…

Evrensel değerlere savaş açıyor.

Bunu, Hilal ile Haç arasındaki kavga gibi gösteriyor.

İlk denemesini 16 Nisan’daki referandum öncesi Avrupa Birliği ülkeleri üzerinden yaptı.

Şimdi sırada ABD var.

“Bu daha peşrev” derken “Yakında ABD ile sıkı bir güreş yapacağız” demek istiyor.

Peki, ABD ile güreş yapmak ne anlama gelir?

1) Savaş mı?

2) NATO’dan çıkmak mı?

3) İncirlik Üssü’nü kapatmak mı?

4) Rusya ile ortak savunma anlaşması yapmak mı?

5) Hepsi mi?


YAĞLI GÜREŞ HAZIRLIĞI

Bilmiyoruz ne olduğunu…

Bildiğimiz tek şey peşrev…

Malumunuz yağlı güreş Türklerin ata sporu…

Güreş başlamadan önce pehlivanlar ısınma hareketleri yapar.

İşte buna yağlı güreşte peşrev çekme deniliyor.

Bir tür kültür-fizik hareketi yani…

Belli ritüelle yapılan bu hareketlerle hem rakibine gözdağı veriyorsun hem de kendine özgüven aşılaması yapıyorsun.

Özetle…

Pehlivan peşrev ile nefesini, kaslarını ve kalbini biraz sonra başlayacak olan mücadeleye hazırlar.

Peki, Türkiye’nin kalbi, kasları ve nefesi ABD ile güreşe hazır mı?


ELENSE, TIRPAN, KAZIK, BOYUNDURUK

Yağlı güreşteki oyunlarla ne kadar hazır olduğunu anlatmaya çalışalım.

ELENSE – Yağlı güreş oyunları içinde pehlivanların korkulu rüyasıdır.

Sağlam elense çeken bir pehlivan, rakibini yüzüstü yere düşürebilir ya da dengesini bozabilir.

Bugün ABD, karşı konulamaz bir askeri güce sahip…

En yakın rakibi Çin ve Rusya’yı bile sağlam bir elense ile diz üstü çökertebilir.

Peki, ABD, hafif bir elense çekse Türkiye’nin hali nice olur hiç düşündünüz mü?


EKONOMİK VE SİYASİ AMBARGO

TIRPAN – Yağlı güreşte pehlivanların gaflet halinde yakalanmak istemeyeceği bir diğer oyundur.

Ayağın iç tarafı ile rakibin baldırına veya ayak bileğine vurulur.

Tırpanın şiddeti rakibi devirebilir ya da en azından sendeletebilir.

Bazı pehlivanlar elense çekerken tırpanı da beraber vurabilir.

Günümüz dünyasında ABD bir numaralı ekonomiye sahip.

Dünya Bankası, IMF ve kredi derecelendirme kuruluşları ile küresel piyasaları kontrol altında tutuyor.

Ekonomik bir tırpan vurduğunda Türkiye ayakta kalabilir mi?


BOYUNDURUK – Sürekli elense ve tırpan yiyen pehlivan, rakibinin paçalarına dalmak ister.

Boyunduruk, bu oyuna verilen karşı oyunun adıdır.

Önce rakibin başını koltuğunun altına alır.

Sonra yine o kolu rakibin boynuna dolar.

Başını çok sıkarsa hasmı nefes alamaz hale gelir ve durumu iyice kötüleşir.

ABD, siyasi ambargo uyguladığında Türkiye bu boyunduruktan kolayca kurtulabilir mi?


İÇ KARGAŞA

KAZIK – Pehlivanın ellerinden birini, rakibin kispetinin içine sokmak demektir.

El arkadan girerse dış kazık, ön taraftan girerse iç kazık adını alır.

Ayakta da yerde de kazık atılır.

Bilhassa rakibe belden atılan kazıklar çok etkili olur.

Kazık, insanın iç organlarını tazyik ettiği için zararlıdır.

Sağlam atılan bir kazık rakip pehlivanı pes ettirebilir.

ABD örtülü operasyonların bir numaralı ustasıdır.

İçeride ve dışarıda atacağı sağlam birkaç kazıkla Türkiye’nin iç bünyesinde karışıklık çıkarabilir.

Sizce Erdoğan buna karşı koyabilir mi?


KÜNDE – Rakibin altta olduğu zamanda uygulanır.

Alttaki pehlivanı, elinizi birini önden diğerini arkadan geçirip kilitlersiniz.

İlk fırsatta da rakibinizin sırtını yere getirirsiniz.

Künde pozisyonuna düşürdükten sonra rakibi yenmek daha kolay olabilir.

ABD, Zarrab’ı Miami’de yakalayarak Erdoğan’ı künde pozisyonuna getirdi.

Şimdi sırtını yerine getirmeye hazırlanıyor.


YILDIRIM HAMLE

Yağlı güreşte konumuzu anlatacak başka güzel oyunlar da var.

Sarma, çapraz, köstek, katır yuları boyunduruk, tilki kuyruğu, kepçe, kaz kanadı gibi…

Uzatmayalım…

Meramımız anlaşıldı sanırım.

Erdoğan, ABD ile yağlı güreş yapmak istiyor olabilir.

Ama bu ona pahalıya patlayabilir.

Sadece onunla sınırlı kalsa iyi…

Tüm Türkiye bu maceradan zarar görebilir.

Meselenin şakaya gelir bir yanı yok yani…

Ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız ama çoğu kişi farkında bile değil maalesef.

İlginçtir vahameti ilk kavrayan kişi Başbakan Yıldırım oldu.

Kendisinden hiç beklenilmeyecek bir çıkış yaptı geçen gün…

BBC’ye “ABD’ye savaş ilan edecek değiliz” dedi.

Bence önemli bir uyarıydı.

Fakat söyleyen kişi Erdoğan değil de Yıldırım olunca kamuoyunda pek dikkat çekmedi.

Bence Erdoğan bu uyarıyı dikkate almalı…

Amerika ile güreşerek Türkiye’de tek adam rejimi kurarım diye düşünmemeli…

Tamam, yağlı güreş bizim ata sporumuz…

Ama iki ülke arasında çok ciddi sıklet farkı var.

Hem ABD bu güreşte Türkiye’den daha iyi…

Futbolcu olduğu için Erdoğan bilmiyor olabilir.

Bizden hatırlatması…

[Vehbi Şahin] 15.5.2017 [TR724]

Ekonomide tükenmişlik sendromu [Analiz: Semih Ardıç]

Ekonomi krizde. Medya ve iş âleminin suskunluğu bile bu hakikati unutturamaz. Kaynak yok. Hükümet yana yakıla para arıyor. Merkez Bankası (TCMB) matbaasında karşılıksız para bastırmaktan farksız bir hazırlık yapılıyor. Bankaların firmalara tahsis ettiği kredilere ait borç senetleri TCMB tarafında satın alınacak. Bahsi geçen kredilerin içinde an itibarıyla batmış 7-8 milyar liralık krediler de var. Bu kadarını kimse akıl edemezdi. Batacağını bile bile firmalara kredi kullandır. Tahsilât aksayınca da borcu Merkez Bankası’na yık!

Merkez Bankası Kanunu’nun cevaz vermediği bir işlemin siyasî talimatla tesis edilmesi, demokratik bir memlekette hükümeti düşürmek için yeter de artar bile. Türkiye artık alıştı takiyyeci demokrasiye. Devleti devlet yapan kaideler kimsenin hayal edemeyeceği kadar hızlı değiştiriliyor. Muhalefeti merak eden varsa her biri kendi koltuk kavgaları ile meşgul.

REFERANDUM EKONOMİSİNİN FATURASI KABARIYOR

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, referandum ekonomisi uğruna havaya saçtığı paralarla Türkiye’nin borç yükünü daha da artırdı. Faizler 4 puandan fazla arttı. Bankalardaki döviz hesapları azalmadığı gibi üç haftada 10 milyar dolara yakın arttı. Referandumdan evvel kredileri coşturmak için Hazine’nin kefaleti 250 milyar liraya kadar çıkarıldı. Bankalara verilen talimat gayet sertti: Firmaların mali tablolarına bakmadan kredi tahsis edin, yoksa şafak vakti ansızın gelebiliriz. Bu çerçevede kullanılan kredi tutarı 160 milyar lira.

KREDİLERLE YAT-KAT ALANLAR VAR

Fıtri olmayan kredilerin yatırım, istihdama dönüşmediği o kadar belli ki! Bazı firmalarda kredilerin lüks araba, yat-kat aldığı iddiaları üzerine Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) idarî tahkikat başlattı. O tahkikat bittiğinde iş işten geçmiş olacak. Batıkların günden güne artacağını bilen hükümet, ‘zimmet suçuna giren’ bu krediler yüzünden bankacıların hapse girmemesi için dahîyane bir formül geliştirdi. Geri dönmeyecek kredilerin kâğıtları çuvallara doldurulup TCMB’nin kapısına bırakılacak. ‘Seküritizasyon’ yapacaklar.

Varlık Fonu’nu allayıp pulladıkları gibi bu borç senetlerini de parlatıyorlar. Güya piyasada bu senetleri almak isteyen hayli fon varmış. Yahu Türkiye’nin kredi notu ‘çöp seviyesinde’ değil mi? İlaveten batık firmaları yüzdürmek maksadıyla bizzat hükümet tarafından tahsis ettirilen kredilere ait senetleri hangi akl-ı evvel satın alır! Bünyesine kanunsuz biçimde devredilen en gözde şirketlere rağmen Varlık Fonu’na bile rağbet yokken borç senetlerine nasıl ciddi ciddi talep gelecek?

RİSKİ MERKEZ BANKASI ÜSTLENECEK

Kelime oyunları ile esas maksat saklanıyor. Risk bankalardan alınıp Merkez Bankası’nın bilançosuna taşınacak. Buna mukabil bankalara ilave para girecek. Bankalar da bu paralarla yine tüketim odaklı harcamaları finanse edecek. KGF ile 16 Nisan’a kadar vaziyet idare edildi. Batıklara çare bulunmazsa bankacılar her an ‘biz yokuz’ diyebilir. İflaslar, işten çıkarmalar AKP ve Saray’ın en son arzu edeceği hâdiselerdir. Başkanlık seçimine kadar ekonomi gümbür gümbür olmalı.

Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli’nin, “TCMB bu senetleri likidite yönetimi amacıyla satın alabilir.” beyanatı bile Merkez Bankası’nın bağımsızlığının çoktan tarih olduğunu ispat ediyor. TCMB’nin mevcut başkanı Murat Çetinkaya’nın bu sözlerin akabinde, “Katiyen olmaz. Böyle bir adımın vahim neticeleri olur.” cevabını verme ihtimali milyonda bir bile değil. Merkez Bankası’nın bilançosu şişecek.

Piyasaya verilen TL sadece reel ekonomiye gitmeyecek. Menkul kıymetlere yani Borsa ve dövize de gidecek. Zımnen de olsa faizi 4 puandan fazla artırarak doları en azından 3,57 TL civarında tutmaya çalışan Merkez’in taban tabana zıt bir bilanço büyümesine gitmesi dövizi, haliyle de enflasyonu fırlatacaktır. Mevduata yıllık yüzde 15 vaat eden bankalar, kredi için yüzde 18’den daha az bir farkı niye kabul etsin? Merkez Bankası’nın piyasaya vereceği likiditenin karşılığı olarak gösterilen senetlerin en az 15 milyar lirası batık olacak.

YANDAŞIN BORCU VATANDAŞIN SIRTINA YÜKLENİYOR

Hükümete yakın firmaları ihya etmek için daha ne kadar kaynak buharlaştırılacak. Neticede bu paralar birilerinin bilançosundan silinirken vatandaşın sırtındaki yük daha da ağırlaşıyor. Neticede ortada bir borç var. Borcu alan taahhüdünü yerine getirmiyorsa mücazat yerine mükâfatın tercih edilmesi ‘tuzun koktuğu makama gelindi’ demektir.

Batık firmaların sahiplerinin borçlarını ödememesi için bizzat hükümet marifetiyle bütün usul ve esaslar alt üst ediliyorsa zararın bütün veçhesi ile ortaya konulması mümkün olmaz. TCMB’nin böyle bir hülle için kullanılacağını farkeden piyasa tilkileri çoktan pozisyon almıştır. Faizin ve kurun daha da yükseleceği ihtimaline mukabil Hazine kâğıtlarının (DİBS) portföydeki ağırlığını artırmışlardır.

Seküritizasyonun, faiz ve kurun daha stabil olduğu bir dönemde müspet neticeleri de olabilirdi. Amma velakin Türkiye’nin düşük büyüme, yüksek kur ve faiz atmosferinde böyle bir adım atmak, faiz lobisine tam teslimiyetle bitecek bir savaşa girmektir.

YENİ YATIRIMA KİMSE CESARET EDEMEZ

Altın çizeyim: TCMB’nin verdiği TL’ler bu kadar riskli bir ekonomide yeni yatırıma dönmeyecek. Birkaç ay daha piyasa hareketlendirilse bile ekonominin iliklerine kadar işlemiş ‘tükenmişlik sendromu’ yüzünden sadece borçluluk artacak. Bütün bankacılar da borçları Merkez’e yıkma hamlesini desteklemiyor. Hükümetin hışmına uğramamak için sükût ediyorlar.

Yeni Türkiye’de korku esareti sâri bir hastalık! Türkiye Bankalar Birliği (TBB), hepsi adına yazılı bir beyanatta bulunabilse böyle bir hatadan dönülebilir belki. O ihtimal de çok zayıf. Zira başkanlık koltuğuna Ziraat Bankası Genel Müdürü Hüseyin Aydın oturduğu tarihten beri TBB, kamu bankaları birliği kimliğine büründü.

Her kale ele geçirilince Anayasa ve kanunların ne dediğinin kıymeti harbisi kalmıyor. Gemisini yüzdüren kaptan! Talimatları yerine getirecek bürokratların banka hesaplarındaki bol sıfırlı rakamlar hükümet açısından en büyük koz. Bu düzen yıkılana kadar menfaat ittifakları Türkiye’nin içini boşalmaktan geri durmayacak.

KARŞILIKSIZ PARA BASMAKTAN FARKI NE!

1990’larda koalisyon hükümetleri Merkez Bankası’na karşılıksız para bastırıyordu. Hal-i hazırda AKP iktidarı, şeklen farklı olsa da aynı neticeyi verecek formüllerle ekonomiyi düzlüğe çıkaracağını zannediyor.

Varlık Fonu ile kamunun elinde avucunda kalan son gümüşler gasp edildi. Kredi Garanti Fonu (Hazine), bankalar ve Merkez Bankası üçgeninde dönen dolaplarla halk daha da fakirleştirilecek. Bu operasyondan sadece hükümete yakın firmalar istifade edecek. Kalan herkes adına Hazine daha fazla faiz ödeyerek daha fazla borç temin edecek.

AKP bu son çırpınışların ekonomiyi 2019’a kadar ayakta tutmaya kâfi gelmeyeceğini bilmiyor olamaz. Sistem çöktü zira…

O halde kimin değirmenine su taşıyor?

[Semih Ardıç] 15.5.2017 [TR724]