[Samanyolu Haber] 29.11.2018
Yunanistan'daki mültecilere yardım kampanyası
Yunanistan'da ciddi bir mülteci krizi yaşanıyor. Binlerce Mülteci Yunanistan'da zor şartlarda yaşıyorlar. 15 Temmuz sonrası Türkiye'den de çok sayıda mağdur Yunanistan'a sığındılar . Dr. İsmail Sezgin ile Gazeteci Deniz Zengin girişimi ile bir yardım kampanyası başlattılar. İki Aktivist kampanyalarını ve Yunanistan izlenimlerini Erkam Tufan'ın programında anlattılar
[Samanyolu Haber] 29.11.2018
[Samanyolu Haber] 29.11.2018
Işığa Muhtaç Ruhlar (Velâdet-i Nebî) [Mehmet Ali Şengül]
Işığa muhtaç karanlık bir dünya.. Bütün bir beşeriyet ye’s içinde.. Herkesin umudu gelecek olan son Kurtarıcı‘da.. O dönem itibariyle karanlığın yoğunluğu, şafağın yaklaştığını yâni, karanlığı aydınlatacak insanlığın iftihar Tablosu’nun dünyâya teşrif edeceğini ifâde ediyordu.
Fırtınaların güçlü oluşu, rahmetin, yağmurun müjdesiydi. Öyle bir dönem yaşanıyordu ki, cehâletin ötesinde, îmânın zıddı küfür hâkimdi. Bâtılı tasvir, sâfî zihinleri idlâl edeceği için açık ve net ifâde etmekten hicap ediyorum.
Ne var ki, her şeyin güzelliği, kıymet ve değeri zıddıyla bilindiği için; Cenâb-ı Hak, zaman zaman, yer yer, gece gündüz, yaz kış, acı tatlı, zengin fakir gibi musîbet ve nimetleriyle de kullarını imtihan ediyor.
Allah (cc), insanları bu imtihanları müsbet mânâda başarabilmeleri için; kalp, akıl, irâde ve şuur, el ayak, göz kulak, aynı zamanda sırrına vâkıf olamadığımız paha biçilmez latîfelerle donatmıştır. Bu sermayelerle gerçekleri anlayabilmeleri için, en doğru beyan olan kelâm-ı ezelî Kur’an-ı Muciz-ül Beyân’ı göndermiştir.
“İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!”
“O müttakiler ki, görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.”
“Hem sana indirilen kitabı, hem de senden önce indirilen kitapları tasdik ederler.”
“Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.”
“İşte bunlardır Rableri tarafından doğru yola ulaştırılanlar. Ve işte bunlardır felah bulanlar.” (Bakara sûresi,1-5)
O İlâhî beyânı muhtaç olan gönüllere duyurabilmek için, yanılmayan ve yanıltmayan Efendiler Efendisi Hz.Muhammed’i (sav) gönderdiğini de Cenâb-ı Hak, Enbiya sûresi 107. âyetiyle, “.. Ey Resulüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesîlesi olman için gönderdik” şeklinde ifâde buyurmuştur.
Âl-i İmran sûresi 164.âyette Allah (cc); „Gerçekten Allah, kendi içlerinden birini, onlara âyetlerini okuması, onları her türlü kötülüklerden arındırması, kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesi için resul yapmakla, müminlere büyük bir lütuf ve inâyette bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar besbelli bir sapıklık içinde idiler.” Buyurmaktadır.
Evet O’nun (sav) sâyesinde beşeriyet, maddî mânevî kirlerden arınmak sûretiyle, kalp ve ruhun derece-i hayatına yükselme imkanı bulmuştur. O’na (sav) inanma ve itaat etme şerefine mazhar olanları Allah (cc), o şerefe yüceltti.
Tıpkı bir güneş mâhiyetinde Allah Resûlü’nün (sav) dünyâya teşrîf buyurduğu, bütün cihânı şereflendirdiği ‘Velâdet-i Ahmediyye’ ve neticede nübüvvetle şereflendirilmesi; beşeriyet için bütün bayramların bayram olmasına, sıkıntıların huzura kalbedilmesine, insanların Allah’a yaklaşmasına, dünyâyı bir misafirhâne, aynı zamanda âhiretin bir tarlası hükmüne getirilmesine, kul ile Rabbini buluşturup aradaki engellerin kaldırılmasına gâye büyüklüğünde bir vesîledir. Bu ise, Cenâb-ı Hak’ın cin ve inse en büyük bir lütfu ve en büyük bir ikrâmı ve ihsanıdır.
O câhiliye dönemi ki; kadın erkek putlarla dolu Kâbe’yi uryan olarak dönmeden tutun da, mâsum, günahsız çocukların rızk korkusuyla, ayıp saydıkları kız çocuklarını anne babaların öldürmesine kadar, kadının hiçbir hakkının olmadığı, itilip kakıldığı, alınıp satıldığı, böylece korkunç zulümlerin irtikâb edildiği, yavrularına hayvanlar kadar bile şefkatin, merhametin gösterilemediği bir dönemdir.
Cehâletin, zulmün zirve yaptığı o günlerde, Allah merhamet buyurdu; Hak ve adâletin, şefkat ve merhametin, ahlâk ve fazîletin, huzur ve güvenin temini ve hayâta hâkimiyeti adına, saâdet-i dâreynin temsilcisi Hz.Muhammed’i (sav) gönderdi.
O (sav); Cenneti annelerin ayaklarının altına koydu. Anne ve babaya sahip çıkmayan, onun hak ve hukukuna saygıda bulunmayan evlatların, âhirette zor durumda kalacaklarını haber verip ikaz etmesinin yanında, bilhassa iki-üç kız çocuğunu îmanlı, ahlâklı faziletli yetiştiren ana babanın ehl-i cennet olacakları müjdesini getirdi.
İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz (sav); bir taraftan hayatı, hayatın perde arkasını, insanın ve bütün varlıkların yaratılış gâyesini, akıllara durgunluk verecek kâinattaki müthiş düzen, sistem ve âhenk içinde hareketlerini ve bunları yaratan Allah’ın hâkimiyyetini, kudretini, azametini düşünüyordu.
Diğer taraftan da O (sav); şirâzeden çıkmış, îmânî değerler altüst edilmiş, fazîletleri, güzellikleri ayıp göstererek, ayıp ve kusurları da birer fazîlet ve güzellik gibi telkin ederek; kurtların çoban olduğu, koyunların merhametsiz kurtlara bırakıldığı, kendi çıkarları adına insanların kanının emildiği, bunların da mârifet ve akıllılık sayıldığı bir dönemin sorumluluğunun ıztırabını ruhunda, vicdanında duyuyordu.
Cenâb-ı Hak Tövbe sûresi 128.âyette; “Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki, zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” Buyurmuştur.
Efendimiz (sav), bundan dolayı bütün himmetini ve gayretini, insanlığın îmanla şereflenmesi ve ölümsüz ebedî hayâtı kazanabilmesi yolunda, bütün imkanlarını seferber ediyor ve onları kavl-i leyyinle Hakk’a dâvet ediyordu. Buna rağmen büyük çoğunluğu dâvete icâbet etmekten ictinâb ediyordu.
Âl-i İmran sûresi 159.âyette; “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın (ki öyle değildin), insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşâvere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki, Kendisine dayanıp güvenenleri sever.”
Ve Necm sûresi 2. ve 3.âyetlerde; “Arkadaşınız Muhammed yanılmadı, sapmadı, aldanmadı.” “O kendi hevâ ve hevesiyle konuşmuyor.” Buyrulmaktadır.
O (sav), hayâtında bir defâ bile yalan söylememişti. Öyle emindi ki, herkes nâmusunu bile teslim eder, zerre kadar şüphe etmezdi. Kendi nâmusu gibi onları korurdu.
Ahzab suresi 45. ve 46.âyetlerde; “Ey şanlı Peygamber! Biz seni insanlar hakkında şâhit, müjdeci, uyarıcı, Allah’ın izniyle O’nun yoluna dâvet eden bir peygamber ve aydınlatan bir lamba olarak gönderdik.”
Ve Sebe suresi 28.âyette; “Ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azâbımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler.” Buyrulmaktadır.
Allah (cc) O’nu (sav); Allah’ın kulu mânâsına gelen Abdullah ve emin, doğru mânâsına gelen Âmine vesîlesiyle dünyâya getirmişti. O (sav), müstakîm yaşamış, benzeri olmayan, âlemlerin yaratılmasına vesîle olan bir şahsiyetti.
Helâket ve felâketlerin, fitne ve fesâdın zirve yaptığı günümüz de, o dönemin cahiliye devrine ne kadar benzediği âşikârdır.
Kalplerin öldüğü, gözlerin Hakk’a karşı kör, kulaklarında gerçeklere karşı sağır hâle geldiği asrımızda; insanlığın, küfür ve dalâlet karanlığında boğulmasına engel olacak, gönüllere ve hayata ışık saçan Nebiler Sultanı ‘na (sav) her devirden daha çok muhtaç olduğu da bir gerçektir.
Allah’ım! Bizleri, Efendimiz’in (sav) sünnetini ihyâ ile fitne fesada engel olmaya ve ıslahcılar olarak vazîfemizi hakkıyla yapmaya muvaffak kılmanın yanında, O’nun şefâatiyle şereflenmeyi Senin sonsuz rahmetinden diliyor ve dileniyoruz. Âmin.
[Mehmet Ali Şengül] 29.11.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Fırtınaların güçlü oluşu, rahmetin, yağmurun müjdesiydi. Öyle bir dönem yaşanıyordu ki, cehâletin ötesinde, îmânın zıddı küfür hâkimdi. Bâtılı tasvir, sâfî zihinleri idlâl edeceği için açık ve net ifâde etmekten hicap ediyorum.
Ne var ki, her şeyin güzelliği, kıymet ve değeri zıddıyla bilindiği için; Cenâb-ı Hak, zaman zaman, yer yer, gece gündüz, yaz kış, acı tatlı, zengin fakir gibi musîbet ve nimetleriyle de kullarını imtihan ediyor.
Allah (cc), insanları bu imtihanları müsbet mânâda başarabilmeleri için; kalp, akıl, irâde ve şuur, el ayak, göz kulak, aynı zamanda sırrına vâkıf olamadığımız paha biçilmez latîfelerle donatmıştır. Bu sermayelerle gerçekleri anlayabilmeleri için, en doğru beyan olan kelâm-ı ezelî Kur’an-ı Muciz-ül Beyân’ı göndermiştir.
“İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!”
“O müttakiler ki, görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.”
“Hem sana indirilen kitabı, hem de senden önce indirilen kitapları tasdik ederler.”
“Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.”
“İşte bunlardır Rableri tarafından doğru yola ulaştırılanlar. Ve işte bunlardır felah bulanlar.” (Bakara sûresi,1-5)
O İlâhî beyânı muhtaç olan gönüllere duyurabilmek için, yanılmayan ve yanıltmayan Efendiler Efendisi Hz.Muhammed’i (sav) gönderdiğini de Cenâb-ı Hak, Enbiya sûresi 107. âyetiyle, “.. Ey Resulüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesîlesi olman için gönderdik” şeklinde ifâde buyurmuştur.
Âl-i İmran sûresi 164.âyette Allah (cc); „Gerçekten Allah, kendi içlerinden birini, onlara âyetlerini okuması, onları her türlü kötülüklerden arındırması, kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesi için resul yapmakla, müminlere büyük bir lütuf ve inâyette bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar besbelli bir sapıklık içinde idiler.” Buyurmaktadır.
Evet O’nun (sav) sâyesinde beşeriyet, maddî mânevî kirlerden arınmak sûretiyle, kalp ve ruhun derece-i hayatına yükselme imkanı bulmuştur. O’na (sav) inanma ve itaat etme şerefine mazhar olanları Allah (cc), o şerefe yüceltti.
Tıpkı bir güneş mâhiyetinde Allah Resûlü’nün (sav) dünyâya teşrîf buyurduğu, bütün cihânı şereflendirdiği ‘Velâdet-i Ahmediyye’ ve neticede nübüvvetle şereflendirilmesi; beşeriyet için bütün bayramların bayram olmasına, sıkıntıların huzura kalbedilmesine, insanların Allah’a yaklaşmasına, dünyâyı bir misafirhâne, aynı zamanda âhiretin bir tarlası hükmüne getirilmesine, kul ile Rabbini buluşturup aradaki engellerin kaldırılmasına gâye büyüklüğünde bir vesîledir. Bu ise, Cenâb-ı Hak’ın cin ve inse en büyük bir lütfu ve en büyük bir ikrâmı ve ihsanıdır.
O câhiliye dönemi ki; kadın erkek putlarla dolu Kâbe’yi uryan olarak dönmeden tutun da, mâsum, günahsız çocukların rızk korkusuyla, ayıp saydıkları kız çocuklarını anne babaların öldürmesine kadar, kadının hiçbir hakkının olmadığı, itilip kakıldığı, alınıp satıldığı, böylece korkunç zulümlerin irtikâb edildiği, yavrularına hayvanlar kadar bile şefkatin, merhametin gösterilemediği bir dönemdir.
Cehâletin, zulmün zirve yaptığı o günlerde, Allah merhamet buyurdu; Hak ve adâletin, şefkat ve merhametin, ahlâk ve fazîletin, huzur ve güvenin temini ve hayâta hâkimiyeti adına, saâdet-i dâreynin temsilcisi Hz.Muhammed’i (sav) gönderdi.
O (sav); Cenneti annelerin ayaklarının altına koydu. Anne ve babaya sahip çıkmayan, onun hak ve hukukuna saygıda bulunmayan evlatların, âhirette zor durumda kalacaklarını haber verip ikaz etmesinin yanında, bilhassa iki-üç kız çocuğunu îmanlı, ahlâklı faziletli yetiştiren ana babanın ehl-i cennet olacakları müjdesini getirdi.
İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz (sav); bir taraftan hayatı, hayatın perde arkasını, insanın ve bütün varlıkların yaratılış gâyesini, akıllara durgunluk verecek kâinattaki müthiş düzen, sistem ve âhenk içinde hareketlerini ve bunları yaratan Allah’ın hâkimiyyetini, kudretini, azametini düşünüyordu.
Diğer taraftan da O (sav); şirâzeden çıkmış, îmânî değerler altüst edilmiş, fazîletleri, güzellikleri ayıp göstererek, ayıp ve kusurları da birer fazîlet ve güzellik gibi telkin ederek; kurtların çoban olduğu, koyunların merhametsiz kurtlara bırakıldığı, kendi çıkarları adına insanların kanının emildiği, bunların da mârifet ve akıllılık sayıldığı bir dönemin sorumluluğunun ıztırabını ruhunda, vicdanında duyuyordu.
Cenâb-ı Hak Tövbe sûresi 128.âyette; “Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki, zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” Buyurmuştur.
Efendimiz (sav), bundan dolayı bütün himmetini ve gayretini, insanlığın îmanla şereflenmesi ve ölümsüz ebedî hayâtı kazanabilmesi yolunda, bütün imkanlarını seferber ediyor ve onları kavl-i leyyinle Hakk’a dâvet ediyordu. Buna rağmen büyük çoğunluğu dâvete icâbet etmekten ictinâb ediyordu.
Âl-i İmran sûresi 159.âyette; “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın (ki öyle değildin), insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşâvere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki, Kendisine dayanıp güvenenleri sever.”
Ve Necm sûresi 2. ve 3.âyetlerde; “Arkadaşınız Muhammed yanılmadı, sapmadı, aldanmadı.” “O kendi hevâ ve hevesiyle konuşmuyor.” Buyrulmaktadır.
O (sav), hayâtında bir defâ bile yalan söylememişti. Öyle emindi ki, herkes nâmusunu bile teslim eder, zerre kadar şüphe etmezdi. Kendi nâmusu gibi onları korurdu.
Ahzab suresi 45. ve 46.âyetlerde; “Ey şanlı Peygamber! Biz seni insanlar hakkında şâhit, müjdeci, uyarıcı, Allah’ın izniyle O’nun yoluna dâvet eden bir peygamber ve aydınlatan bir lamba olarak gönderdik.”
Ve Sebe suresi 28.âyette; “Ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azâbımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler.” Buyrulmaktadır.
Allah (cc) O’nu (sav); Allah’ın kulu mânâsına gelen Abdullah ve emin, doğru mânâsına gelen Âmine vesîlesiyle dünyâya getirmişti. O (sav), müstakîm yaşamış, benzeri olmayan, âlemlerin yaratılmasına vesîle olan bir şahsiyetti.
Helâket ve felâketlerin, fitne ve fesâdın zirve yaptığı günümüz de, o dönemin cahiliye devrine ne kadar benzediği âşikârdır.
Kalplerin öldüğü, gözlerin Hakk’a karşı kör, kulaklarında gerçeklere karşı sağır hâle geldiği asrımızda; insanlığın, küfür ve dalâlet karanlığında boğulmasına engel olacak, gönüllere ve hayata ışık saçan Nebiler Sultanı ‘na (sav) her devirden daha çok muhtaç olduğu da bir gerçektir.
Allah’ım! Bizleri, Efendimiz’in (sav) sünnetini ihyâ ile fitne fesada engel olmaya ve ıslahcılar olarak vazîfemizi hakkıyla yapmaya muvaffak kılmanın yanında, O’nun şefâatiyle şereflenmeyi Senin sonsuz rahmetinden diliyor ve dileniyoruz. Âmin.
[Mehmet Ali Şengül] 29.11.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
İnsan ki Nakş-ı Azam [Safvet Senih]
Üstad Bediüzzaman Hazretleri Âhiretin varlığının pek çok delilini saydıktan sonra insan denilen Cenab-ı Hakk'ın İsm-i Âzam’ının bir tecellisi olan NAKŞ-I ÂZAM’ı da delil olarak ele almış ve onun mâhiyeti hakkında şunları söylemiştir:
“İNSAN, şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli MEYVESİ… Hakikat-ı Muhammediye (S.A.S.) cihetiyle ÇEKİRDEK-İ ASLÎSİ… Kâinat Kur’an’ının ÂYET-İ KÜBRÂSI… İsm-i Âzamı taşıyan ÂYETÜ’L-KÜRSÎSÎ… Kâinat sarayının en MÜKERREM MİSAFİRİ… O sarayda bulunanlarda tasarrufa izin verilmiş en FAAL MEMURU… Kâinat şehrinin, dünya mahallesinin bahçesinde ve tarlasında gelirlere –giderlere, ekileceklere-dikileceklere NEZÂRET MEMURU… Yüzlerce fenlerle, binlerce sanatlarla donatılmış en gürültülü ve mesuliyetli NÂZIRI… Kainat ülkesinin arz memleketinde Ezel-Ebed Padişahının gayet dikkat altında bir MÜFETTİŞİ, bir nevi HALİFE-İ ARZI… Cüz’î ve küllî bütün hareketleri kaydedilen bir MUTASARRIFI… Semâ ve arzın ve dağların kaldırmasından çekindikleri EMANET-İ KÜBRÂYI OMUZUNA ALAN… ve önüne iki acib yol açılan; yolların birinde canlı varlıkların en BEDBAHTI… ve diğerinde en BAHTİYARI… Çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir ABD-İ KÜLLİ… Kâinatın Sultanının İsm-i Âzamına mazhar ve bütün Güzel İsimlerinin en CÂMÎ BİR AYNASI… Cenab-ı Hakkın İlâhî hitaplarına ve konuşmalarına en ANLAYIŞLI BİR HÂS MUHATABI… Kâinatın canlı varlıkları içinde en ZİYADE İHTİYAÇLISI… ve hadsiz fahriyle (muhtaçlığıyla) ve âcizliğiyle beraber hadsiz maksatları, arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve kendisini inciten zararlı şeyleri bulunan bir BÎÇÂRE CANLI VARLIĞI… Ve İstidatça en ZENGİNİ… Hayattan lezzet alma cihetinde en çok elem çeken acı duyanı… ve lezzetleri de dehşetli elemlere bulaşmış bulunanı… Sonsuzluk duygusu ve arzusuyla bekâya en ziyade iştiyaklı, muhtaç, en çok lâyık, müstehak ve ebedî saadeti hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri kendisine verilse, onun bâkî olma, ebedî yaşama hissine karşı arzusunu tatmin etmeyen hem kendisine ihsan ve ikramlarda bulunan Zâtı perestiş derecesinde seven, sevdiren ve sevilen çok harika bir İLÂHİ MUCİZE-İ KUDRETİ ve hayranlık uyandıran ve hayret veren bir yaradılış harikası… Bütün cihâzâtı ve donanımları da ebede ve sonsuzluğa gitmek için yaratıldığına şâhitlik eden içinde kâinatlar dürülü (bir nakş-ı âzam, bir sanat bedîası) … Böyle yirmi küllî hakikatlar ile Cenab-ı Hakkın HAK ismine bağlanma… En küçük canlının en cüz’î ihtiyacını gören, niyazını işiten ve fiilen cevap veren Cenab-ı Hakkın Hafîz ismiyle mütemadiyen amelleri kaydedilen… Kâinatı alâkadar edecek fiil ve amelleri, her şeyi muhafaza eden o Hafiz isminin şerefli kâtipleri (Kiramen Kâtibin) tarafından yazılan ve her şeyden ziyade o ismin nazar-ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar için, elbette ve elbette, herhalde ve hiçbir şüphe getirmez ki; bu yirmi hakikatin hükmüyle bir haşir ve neşir olacak… ve HAK ismiyle evvelki hizmetlerinin mükafaatını ve kusurlarının mücâzâtını çekecek… ve HAFİZ ismiyle cüz’î –küllî kayıt altına alınan her amelinden muhasebe ve sorguya çekilecek… ve BÂKÎ DİYAR Âhirette hem ebedî saadetine ziyafetgâhının hem de dâimî bedbahtlık hapisanesinin kapıları açılacak… Bu âlemde çok tâifelere kumandanlık yapan, karışan ve bazen karıştıran bir subay, toprağa girip her amelinden sual olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacaktır.
“Yoksa, sineğin sesini işitip hayat hakkını vermekle fiilen cevap verdiği halde; gök gürültüsü kuvvetinde bekâya ait insanların hadsiz haklarını (daha önce anlatılan) yirmi hakikatın dilleriyle edilen ve arşı ve tersi çınlatan dualarını işitmemek ve o hadsiz hukuku zâyi etmek… ve sinek kanadının intizamının şâhitliğiyle sinek kanadı kadar israf etmeyen bir HİKMET, bütün o hakikatların bağlandıkları insanî istidatları, ebede uzanan emelleri, arzuları ve o istidat ve arzuları besleyen kainatın pek çok râbıtalarını ve hakikatlarını bütün bütün israf etmek, öyle bir haksızlıktır ve imkan hâricinde ve zâlimâne bir çirkinliktir ki, Cenab-ı Hakkın HAK, HAFÎZ, HAKÎM, CEMÎL ve RAHÎM isimlerine şâhitlik eden bütün mevcudat böyle birşeyi reddeder; ‘Yüz derece muhal ve bin cihetle imkânsızdır’ derler. İşte bizim öldükten sonra dirilmeye dair sorumuza HAK, HAFÎZ, HAKÎM, CEMÎL, RAHÎM isimleriyle cevap verip şöyle derler: ‘Biz, hak ve hakikat olduğumuz gibi ve hem bize, bizim varlığımıza şahitlik eden mevcudatın tahakkuku ve gerçekliği gibi öldükten sonra dirilme ve âhiret haktır ve muhakkaktır.” (Meyve Risalesi, Yedinci Mesele)
Denizli hapishanesinde yazılan Meyve Risalesinden bir bölümü aktardım. Hapishanede yanında hiçbir kitap ve Risale olmadığı için Üstad Hazretleri, tütün sarılan sarı kağıtları Hafız Ali Ağabeye veren cezaevi meydancılarının yardımıyla temin edilen işte bu çeşit kağıtlara parça parça bu harika ifade ve isbatları yazmış, kibrit kutularının içinde gizlice talebelerine ulaştırarak hapishane dışında da kitaplaşmasını Allah’ın yardımı ve izniyle sağlamıştır. Bizlere sadece okuyup anlamak ve anlatmak düşüyor…
[Safvet Senih] 29.11.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
“İNSAN, şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli MEYVESİ… Hakikat-ı Muhammediye (S.A.S.) cihetiyle ÇEKİRDEK-İ ASLÎSİ… Kâinat Kur’an’ının ÂYET-İ KÜBRÂSI… İsm-i Âzamı taşıyan ÂYETÜ’L-KÜRSÎSÎ… Kâinat sarayının en MÜKERREM MİSAFİRİ… O sarayda bulunanlarda tasarrufa izin verilmiş en FAAL MEMURU… Kâinat şehrinin, dünya mahallesinin bahçesinde ve tarlasında gelirlere –giderlere, ekileceklere-dikileceklere NEZÂRET MEMURU… Yüzlerce fenlerle, binlerce sanatlarla donatılmış en gürültülü ve mesuliyetli NÂZIRI… Kainat ülkesinin arz memleketinde Ezel-Ebed Padişahının gayet dikkat altında bir MÜFETTİŞİ, bir nevi HALİFE-İ ARZI… Cüz’î ve küllî bütün hareketleri kaydedilen bir MUTASARRIFI… Semâ ve arzın ve dağların kaldırmasından çekindikleri EMANET-İ KÜBRÂYI OMUZUNA ALAN… ve önüne iki acib yol açılan; yolların birinde canlı varlıkların en BEDBAHTI… ve diğerinde en BAHTİYARI… Çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir ABD-İ KÜLLİ… Kâinatın Sultanının İsm-i Âzamına mazhar ve bütün Güzel İsimlerinin en CÂMÎ BİR AYNASI… Cenab-ı Hakkın İlâhî hitaplarına ve konuşmalarına en ANLAYIŞLI BİR HÂS MUHATABI… Kâinatın canlı varlıkları içinde en ZİYADE İHTİYAÇLISI… ve hadsiz fahriyle (muhtaçlığıyla) ve âcizliğiyle beraber hadsiz maksatları, arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve kendisini inciten zararlı şeyleri bulunan bir BÎÇÂRE CANLI VARLIĞI… Ve İstidatça en ZENGİNİ… Hayattan lezzet alma cihetinde en çok elem çeken acı duyanı… ve lezzetleri de dehşetli elemlere bulaşmış bulunanı… Sonsuzluk duygusu ve arzusuyla bekâya en ziyade iştiyaklı, muhtaç, en çok lâyık, müstehak ve ebedî saadeti hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri kendisine verilse, onun bâkî olma, ebedî yaşama hissine karşı arzusunu tatmin etmeyen hem kendisine ihsan ve ikramlarda bulunan Zâtı perestiş derecesinde seven, sevdiren ve sevilen çok harika bir İLÂHİ MUCİZE-İ KUDRETİ ve hayranlık uyandıran ve hayret veren bir yaradılış harikası… Bütün cihâzâtı ve donanımları da ebede ve sonsuzluğa gitmek için yaratıldığına şâhitlik eden içinde kâinatlar dürülü (bir nakş-ı âzam, bir sanat bedîası) … Böyle yirmi küllî hakikatlar ile Cenab-ı Hakkın HAK ismine bağlanma… En küçük canlının en cüz’î ihtiyacını gören, niyazını işiten ve fiilen cevap veren Cenab-ı Hakkın Hafîz ismiyle mütemadiyen amelleri kaydedilen… Kâinatı alâkadar edecek fiil ve amelleri, her şeyi muhafaza eden o Hafiz isminin şerefli kâtipleri (Kiramen Kâtibin) tarafından yazılan ve her şeyden ziyade o ismin nazar-ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar için, elbette ve elbette, herhalde ve hiçbir şüphe getirmez ki; bu yirmi hakikatin hükmüyle bir haşir ve neşir olacak… ve HAK ismiyle evvelki hizmetlerinin mükafaatını ve kusurlarının mücâzâtını çekecek… ve HAFİZ ismiyle cüz’î –küllî kayıt altına alınan her amelinden muhasebe ve sorguya çekilecek… ve BÂKÎ DİYAR Âhirette hem ebedî saadetine ziyafetgâhının hem de dâimî bedbahtlık hapisanesinin kapıları açılacak… Bu âlemde çok tâifelere kumandanlık yapan, karışan ve bazen karıştıran bir subay, toprağa girip her amelinden sual olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacaktır.
“Yoksa, sineğin sesini işitip hayat hakkını vermekle fiilen cevap verdiği halde; gök gürültüsü kuvvetinde bekâya ait insanların hadsiz haklarını (daha önce anlatılan) yirmi hakikatın dilleriyle edilen ve arşı ve tersi çınlatan dualarını işitmemek ve o hadsiz hukuku zâyi etmek… ve sinek kanadının intizamının şâhitliğiyle sinek kanadı kadar israf etmeyen bir HİKMET, bütün o hakikatların bağlandıkları insanî istidatları, ebede uzanan emelleri, arzuları ve o istidat ve arzuları besleyen kainatın pek çok râbıtalarını ve hakikatlarını bütün bütün israf etmek, öyle bir haksızlıktır ve imkan hâricinde ve zâlimâne bir çirkinliktir ki, Cenab-ı Hakkın HAK, HAFÎZ, HAKÎM, CEMÎL ve RAHÎM isimlerine şâhitlik eden bütün mevcudat böyle birşeyi reddeder; ‘Yüz derece muhal ve bin cihetle imkânsızdır’ derler. İşte bizim öldükten sonra dirilmeye dair sorumuza HAK, HAFÎZ, HAKÎM, CEMÎL, RAHÎM isimleriyle cevap verip şöyle derler: ‘Biz, hak ve hakikat olduğumuz gibi ve hem bize, bizim varlığımıza şahitlik eden mevcudatın tahakkuku ve gerçekliği gibi öldükten sonra dirilme ve âhiret haktır ve muhakkaktır.” (Meyve Risalesi, Yedinci Mesele)
Denizli hapishanesinde yazılan Meyve Risalesinden bir bölümü aktardım. Hapishanede yanında hiçbir kitap ve Risale olmadığı için Üstad Hazretleri, tütün sarılan sarı kağıtları Hafız Ali Ağabeye veren cezaevi meydancılarının yardımıyla temin edilen işte bu çeşit kağıtlara parça parça bu harika ifade ve isbatları yazmış, kibrit kutularının içinde gizlice talebelerine ulaştırarak hapishane dışında da kitaplaşmasını Allah’ın yardımı ve izniyle sağlamıştır. Bizlere sadece okuyup anlamak ve anlatmak düşüyor…
[Safvet Senih] 29.11.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Çığlık atan öğretmen olayının iç yüzü sanıldığı gibi değilmiş..
Polisler tarafından çekilerek sosyal medyadan yayınlanan görüntülerdeki kadının, İstanbul'da bir vakıf üniversitesinde öğretim üyesi olarak görev yapan Dr. Özlem Atan Tarlacı olduğu öğrenildi. Dr. Tarlacı'nın bir öğrencisi, Ekşi Sözlük'te açıklama yaparak, olayın iç yüzünün yansıtıldığı gibi olmadığını belirtti.
Dr. Özlem Atan Tarlacı'nın öğrencisi, yaptığı açıklamada, Tarlacı'nın gerek derslerde, gerekse ders dışında son derece sakin ve anlayışlı olduğunu belirterek, olayın iç yüzünü paylaştı.
Dr. Tarlacı'yı telefonla arayarak bilgi aldığını aktaran öğrencisi şu açıklamayı yaptı:
"Olay tahmin ettiğim gibi kamuoyuna yansıtılandan çok farklı şekilde bizzat hoca tarafından anlatıldı, şu an kendisi savcılıkta, kendisinin söylediklerini sözlükte duyuracağımı belirttiğim ve kabul ettiği için burada paylaşıyorum, sizlerden ricam Twitter ve diğer sosyal medya uygulamalarında kendisine gerekilen desteği vermenizdir, çok klişe olacak biliyorum ama bu olayı sizin bir yakınınızın yaşamaması sadece tesadüftür.
Özlem Hoca konuşmamızda olayı şu şekilde anlattı:
Üniversitede gerçekleşen önemli bir toplantıya yetişmek üzere aracımı sürüyordum, bu esnada trafik polisi durmamı istedi, ehliyet ve ruhsatı kendilerine verdiğimde ehliyetimin kırık olduğunu öne sürerek bu ehliyeti kabul etmeyeceklerini bildirdiler, kendilerine ehliyetimin olduğunu ve ehliyetsiz araba kullanmaktan ceza veremeyeceklerini söyledim, önemli bir toplantıya yetişmek durumunda olduğumu belirttim, kendileri bana herhangi bir şey söylemeden uzun bir süre beklettiler, kendimi tanıtarak sizin gibi bir çok polis öğrencim var bana saygıda kusur etmezler, ben sizleri onlardan ayırmıyorum dedim, o sırada polis 'bana ne öğretmensen, hocaysan' dedi ve ehliyetim olmasına rağmen ehliyetsiz araba kullanmaktan ceza kesti, uzlaşmacı bir tavırla memur olduğumu, sabit bir gelire sahip olduğumu bu cezanın hem ağır hem de lüzumsuz olduğunu söyledim diğer polis cebinden çıkardığı telefonla beni videoya kaydetmeye başlayınca sinir krizi geçirdim, ben de polis memurlarının ve polis arabasının fotoğraflarını çektim, toplantıya gitmek üzere yola koyuldum aradan 1 ay geçtikten sonra video görüntülerinin basına servis edildiğini üzülerek öğrendim, hukuki olarak sürecin takipçisi olacağım.
[Samanyolu Haber] 29.11.2018
Dr. Özlem Atan Tarlacı'nın öğrencisi, yaptığı açıklamada, Tarlacı'nın gerek derslerde, gerekse ders dışında son derece sakin ve anlayışlı olduğunu belirterek, olayın iç yüzünü paylaştı.
Dr. Tarlacı'yı telefonla arayarak bilgi aldığını aktaran öğrencisi şu açıklamayı yaptı:
"Olay tahmin ettiğim gibi kamuoyuna yansıtılandan çok farklı şekilde bizzat hoca tarafından anlatıldı, şu an kendisi savcılıkta, kendisinin söylediklerini sözlükte duyuracağımı belirttiğim ve kabul ettiği için burada paylaşıyorum, sizlerden ricam Twitter ve diğer sosyal medya uygulamalarında kendisine gerekilen desteği vermenizdir, çok klişe olacak biliyorum ama bu olayı sizin bir yakınınızın yaşamaması sadece tesadüftür.
Özlem Hoca konuşmamızda olayı şu şekilde anlattı:
Üniversitede gerçekleşen önemli bir toplantıya yetişmek üzere aracımı sürüyordum, bu esnada trafik polisi durmamı istedi, ehliyet ve ruhsatı kendilerine verdiğimde ehliyetimin kırık olduğunu öne sürerek bu ehliyeti kabul etmeyeceklerini bildirdiler, kendilerine ehliyetimin olduğunu ve ehliyetsiz araba kullanmaktan ceza veremeyeceklerini söyledim, önemli bir toplantıya yetişmek durumunda olduğumu belirttim, kendileri bana herhangi bir şey söylemeden uzun bir süre beklettiler, kendimi tanıtarak sizin gibi bir çok polis öğrencim var bana saygıda kusur etmezler, ben sizleri onlardan ayırmıyorum dedim, o sırada polis 'bana ne öğretmensen, hocaysan' dedi ve ehliyetim olmasına rağmen ehliyetsiz araba kullanmaktan ceza kesti, uzlaşmacı bir tavırla memur olduğumu, sabit bir gelire sahip olduğumu bu cezanın hem ağır hem de lüzumsuz olduğunu söyledim diğer polis cebinden çıkardığı telefonla beni videoya kaydetmeye başlayınca sinir krizi geçirdim, ben de polis memurlarının ve polis arabasının fotoğraflarını çektim, toplantıya gitmek üzere yola koyuldum aradan 1 ay geçtikten sonra video görüntülerinin basına servis edildiğini üzülerek öğrendim, hukuki olarak sürecin takipçisi olacağım.
[Samanyolu Haber] 29.11.2018
Diyabet artık grip kadar yaygın
‘Şeker hastalığı’ olarak bilinen diyabet, grip kadar yaygınlaştı. Kalp, damar ve sinir sistemi rahatsızlıklarına neden olduğu gibi göz damarlarında ve böbreklerde kalıcı hasarlara da yol açabilen bu hastalık, sağlığı ciddi anlamda tehdit ediyor. Beslenme şekli, stres, yaşam tarzı gibi çevresel etkenler de diyabetin çıkışını hızlandırabiliyor.
Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhan Mantar, kırk yaşın üstündekilerin, kilolu ve genetik yatkınlığı olanların şeker taraması yaptırması gerektiğini belirterek, hastalıkla ilgili şu bilgileri veriyor: Kandaki şeker düzeyi belli bir seviyede olmalı ki yaşamsal fonksiyonlarımız devam edebilsin. Ama diyabette olması gerekenden daha yüksek şeker kanda tespit ediliyor. Şekerin fazlalığı da kısa ve uzun vadede vücuda zarar veriyor. Çok su içme, sık idrara çıkma, fazla yeyip buna rağmen kilo alamama gibi durumlar diyabetin belirtileri arasında yer alıyor. Aşırı halsizlik, kas güçsüzlüğü, iyileşmeyen yaralar ve özellikle bayanlarda görülen iyileşmeyen ve tekrarlayan idrar yolu ve genital enfeksiyonlar da belirti olarak sayılabilir.
ŞİŞMANLIK OLUŞUM NEDENİ
Diyabet, Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere ikiye ayrılır. Bunların dışında gebelikte ve pankreas organının hasarına bağlı gelişen diyabet de vardır. Tip 1 diyabette vücudun kendi bağışıklık sistemi pankreasta insülin üreten hücrelere karşı antikorlar oluşturur. Buradaki hücreleri öldürmesi yüzünden insülin yetersizliği söz konusu olur. Tip 2 diyabet ise daha çok beslenme alışkanlıkları, genetik özellikler, çevresel faktörler, stres ve obezite nedenleriyle oluşuyor. Genelde düzensiz ve yanlış beslenme, spordan yoksun bir hayat sonucunda şişmanlık gelişiyor. Kişinin vücudunda özellikle yağ ve kas dokusunda pankreastan yeterince insülin üretilmesine rağmen hedef organlarda insülin şekerinin yeterince kullandırılmaması sonucunda şeker yükselmeye başlıyor.
DENGELİ BESLENMEK ÖNEMLİ
Beslenme ile diyabet arasında önemli bir bağ var. Bu nedenle sağlıklı beslenme büyük önem taşıyor. Mide boşalma zamanları var. İki buçuk saat ile dört saat arasında değişir. Kesinlikle üç ana öğün üç de ara öğün beslenme şeklinde bir hayat tarzı oluşturulmalı ve öğünler sağlıklı bileşenlerden oluşmalı. Karbonhidratlar glikozun ana kaynağıdır. Vücudumuzun enerjisini karşılayacak en önemli besin maddeleridir. İşte bu sebeple, beslenmemizde karbonhidrat olmalı. Meyveden süt ve süt ürünlerine, makarnadan ekmeğe kadar her şeyi yemek gerekiyor. Bunun dışında aşırı proteinli beslenmek de kilo artışına neden olabilir. Yasak kavramına karşıyım. Önemli olan öğünlerde bunların dengeli tüketilmesi. Bol lifli, meyve ve sebze oranı yeterli olan proteini de dengeli olan bir beslenme şekli gerekli. Ara öğünlerde ise badem, yer fıstığı, ceviz gibi besinleri tüketmekte fayda var. Bir avuçtan fazlası yenmemeli.
[TR724] 29.11.2019
Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhan Mantar, kırk yaşın üstündekilerin, kilolu ve genetik yatkınlığı olanların şeker taraması yaptırması gerektiğini belirterek, hastalıkla ilgili şu bilgileri veriyor: Kandaki şeker düzeyi belli bir seviyede olmalı ki yaşamsal fonksiyonlarımız devam edebilsin. Ama diyabette olması gerekenden daha yüksek şeker kanda tespit ediliyor. Şekerin fazlalığı da kısa ve uzun vadede vücuda zarar veriyor. Çok su içme, sık idrara çıkma, fazla yeyip buna rağmen kilo alamama gibi durumlar diyabetin belirtileri arasında yer alıyor. Aşırı halsizlik, kas güçsüzlüğü, iyileşmeyen yaralar ve özellikle bayanlarda görülen iyileşmeyen ve tekrarlayan idrar yolu ve genital enfeksiyonlar da belirti olarak sayılabilir.
ŞİŞMANLIK OLUŞUM NEDENİ
Diyabet, Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere ikiye ayrılır. Bunların dışında gebelikte ve pankreas organının hasarına bağlı gelişen diyabet de vardır. Tip 1 diyabette vücudun kendi bağışıklık sistemi pankreasta insülin üreten hücrelere karşı antikorlar oluşturur. Buradaki hücreleri öldürmesi yüzünden insülin yetersizliği söz konusu olur. Tip 2 diyabet ise daha çok beslenme alışkanlıkları, genetik özellikler, çevresel faktörler, stres ve obezite nedenleriyle oluşuyor. Genelde düzensiz ve yanlış beslenme, spordan yoksun bir hayat sonucunda şişmanlık gelişiyor. Kişinin vücudunda özellikle yağ ve kas dokusunda pankreastan yeterince insülin üretilmesine rağmen hedef organlarda insülin şekerinin yeterince kullandırılmaması sonucunda şeker yükselmeye başlıyor.
DENGELİ BESLENMEK ÖNEMLİ
Beslenme ile diyabet arasında önemli bir bağ var. Bu nedenle sağlıklı beslenme büyük önem taşıyor. Mide boşalma zamanları var. İki buçuk saat ile dört saat arasında değişir. Kesinlikle üç ana öğün üç de ara öğün beslenme şeklinde bir hayat tarzı oluşturulmalı ve öğünler sağlıklı bileşenlerden oluşmalı. Karbonhidratlar glikozun ana kaynağıdır. Vücudumuzun enerjisini karşılayacak en önemli besin maddeleridir. İşte bu sebeple, beslenmemizde karbonhidrat olmalı. Meyveden süt ve süt ürünlerine, makarnadan ekmeğe kadar her şeyi yemek gerekiyor. Bunun dışında aşırı proteinli beslenmek de kilo artışına neden olabilir. Yasak kavramına karşıyım. Önemli olan öğünlerde bunların dengeli tüketilmesi. Bol lifli, meyve ve sebze oranı yeterli olan proteini de dengeli olan bir beslenme şekli gerekli. Ara öğünlerde ise badem, yer fıstığı, ceviz gibi besinleri tüketmekte fayda var. Bir avuçtan fazlası yenmemeli.
[TR724] 29.11.2019
Binlerce kişi tecrit işkencesinde ruhsal bunalıma sürükleniyor [İlker Doğan]
Hakim Ayşe Neşe Gül 28 aydır tek kişilik hücrede tecrit edilmiş halde tutuluyor. Tarih öğretmeni Seyit Ahmet Aydın, 7 aydır tek kişilik hücrede. Eski HSYK üyesi Hüseyin Serter de 26 aydır tıpkı diğerleri gibi yaşarken ‘ölüme’ mahkum edilen isimlerden biri… Bu isimler gibi binlerce insan bugün sözde ‘F.tö’ soruşturması kapsamında ‘tek kişilik’ tecrit edilmiş hücrelerde tutuluyor. ‘İzolasyon, tecrit’ bir işkence yöntemi olarak kabul ediliyor. Zira tek kişilik hücrelerde/odalarda tecride tabi tutulan insanların fiziksel ve ruhsal sağlıkları kalıcı olarak bozuluyor. İnfaz Kanunu’nda bile bir ‘cezalandırma’ yöntemi olarak en fazla 20 gün verilebilen ‘hücre’ cezası, sözde ‘f.tö’ soruşturmasında tutuklanan insanlara aylarca hatta yıllarca uygulanıyor… İnsanlar, ‘yaşayan ölüler’ haline getiriliyor.
“… halen uygulanmakta olan fiili tecrit sistemi kabul edilemez ve hemen sona erdirilmelidir.” Yukarıdaki cümleler Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin 2001 tarihli Türkiye raporundan. Türkiye’de söz konusu tarihte uygulanan ‘tecrit’ sisteminin kabul edilemeyeceğini söylüyor. Birleşmiş Milletler (BM) İşkence Özel Raportörü Juan E. Mendez ise 24 Ekim 2013’teki açıklamasında hücre hapsi cezası başta olmak üzere, bir çok uygulamanın yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini söylemişti. Dönemin AKP milletvekillerinden avukat Ayhan Sefer Üstün, söz konusu açıklama üzerine, “Türkiye’de yumuşatılarak uygulanıyor. Tamamen kaldırılabilir, hücre cezası insani değil,” ifadelerini kullanmıştı. O günden bugüne bırakın tamamen kaldırmayı, tek kişilik hücrede tecrit uygulaması daha da arttı. Özellikle OHAL döneminde binlerce insan tek kişilik ‘hücre’ tipi odalara konuldu. Bu konuda kesin bir rakam yok; ancak ‘f.tö’ tutuklularının yüzde 5’inin bile tek kişilik koğuşlarda olduğunu düşünsek, sayının 3 binlere yakın olduğunu söyleyebiliriz.
EŞİ TUTUKLU, KENDİSİ 25 AYDIR TEK KİŞİLİK TECRİTTE
Eski Hakim Ayşe Neşe Gül. 2014’te HSYK seçimlerine katılmıştı. 15 Temmuz’dan saatler sonra hem kendisi hem de savcı olan eşi Cevat Gül hakkında gözaltı kararı çıkarıldı. Her ikisi de tutuklandı. Ayşe Gül, yaklaşık 28 aydır tek kişilik hücrede, hayattan soyutlanmış şekilde tecrit edilmiş vaziyette. Eşi ise başka bir cezaevinde. Haklarında 3’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor. Tarih öğretmeni Seyit Ahmet Aydın ise 3 Mart 2018’de Manisa F Tipi’ne nakledildi. 7 aydır hücrede tutuluyor. İtiraz dilekçeleri, ‘keyfi’ olarak işleme konulmuyor. Cezaevi yönetimi bu konuda açıklama yapma ihtiyacı bile hissetmiyor.
TECRİTTE 50 KİLO VERDİ
Denizlili işadamı Levent Yaşar. Darbeden hemen sonra tutuklandı. Denizli Kocabaş D tipi cezaevinde 1 yıldır tek kişilik koğuşta kalıyor. 50 Kg zayıfladı. Yüksek tansiyon rahatsızlığı var. Onun da dilekçeleri cevaplanmıyor. Eski HSYK üyesi Hüseyin Serter de tıpkı diğerleri gibi darbenin hemen ardından tutuklandı. Sincan Cezaevi’nde tutuluyor. 25 aydır tek kişilik hücrede tecrit edilmiş halde.
KALICI TAHRİBATA NEDEN OLUYOR
İnfaz kanununa göre hücreye koymak bir ceza yöntemi. Ve yine aynı kanuna göre hücre cezasında süre 20 günü geçemez. Zira uzun süre tecrit edilen insanlarda kalıcı ruhsal ve fiziksel rahatsızlıkların oluştuğu bilimsel raporlarla sabit. Aynı kanunda ayrıca ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının infazı rejimine ait esaslar’ bölümünde, ‘Hükümlü, tek kişilik odada barındırılır.’ deniliyor. Yani kişini tek kişilik odada tutuklaması için ‘hüküm’ giymiş olması gerekiyor.
İktidar, yaşayan ölüler yaratıyor!
Tecridin sonu ‘ruhsal’ ölüm
İnsanları tek kişilik, ‘izole’ edilmiş hücrelere koymak işkence olarak kabul ediliyor. İnsanı toplumdan soyutlamak, tecrit etmek ruhsal işkencenin en önemli yöntemlerinden biri olarak gösteriliyor. Aylarca yalnız kalan kişi zaman ve mekan algısını yitiriyor. Yalnızlaşıyor, içine kapanıyor. Algı ve duygu bozuklukları yaşıyor. Gerçeklik duygusunu yitiriyor. Diğer insanlarla iletişime geçmekte zorlanıyor. Güven duygusunu yitiriyor. Depresyon, uyku bozuklukları, panik atak gibi çok sayıda rahatsızlık baş gösteriyor. İntihar riski artıyor. Sözde ‘f.tö’ soruşturmaları sebebiyle son iki yılda onlarca kişinin intihar etti.
KANSER VAKIALARI NEDEN ARTTI?
Uzun süre 6-7 metrekarelik bir alanda kaldığı için gözleri tembelleşiyor ve görme yetisini zamanla kaybediyor. Ayrıca sessizliğe alıştığı için en küçük sesler bile rahatsızlık vermeye başlıyor. Bağışıklık sistemi zayıflıyor. Strese bağlı hastalıklar ortaya çıkıyor. Kötü huylu tümörlerin büyüme hızında artış yaşanıyor. Özellikle son dönemde kanser vakalarındaki artışa dikkat edin… İnsanları ruhsal olarak öldüren iktidar, yaşayan ölüler ortaya çıkarıyor.
[İlker Doğan] 29.11.2018 [TR724]
“… halen uygulanmakta olan fiili tecrit sistemi kabul edilemez ve hemen sona erdirilmelidir.” Yukarıdaki cümleler Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin 2001 tarihli Türkiye raporundan. Türkiye’de söz konusu tarihte uygulanan ‘tecrit’ sisteminin kabul edilemeyeceğini söylüyor. Birleşmiş Milletler (BM) İşkence Özel Raportörü Juan E. Mendez ise 24 Ekim 2013’teki açıklamasında hücre hapsi cezası başta olmak üzere, bir çok uygulamanın yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini söylemişti. Dönemin AKP milletvekillerinden avukat Ayhan Sefer Üstün, söz konusu açıklama üzerine, “Türkiye’de yumuşatılarak uygulanıyor. Tamamen kaldırılabilir, hücre cezası insani değil,” ifadelerini kullanmıştı. O günden bugüne bırakın tamamen kaldırmayı, tek kişilik hücrede tecrit uygulaması daha da arttı. Özellikle OHAL döneminde binlerce insan tek kişilik ‘hücre’ tipi odalara konuldu. Bu konuda kesin bir rakam yok; ancak ‘f.tö’ tutuklularının yüzde 5’inin bile tek kişilik koğuşlarda olduğunu düşünsek, sayının 3 binlere yakın olduğunu söyleyebiliriz.
EŞİ TUTUKLU, KENDİSİ 25 AYDIR TEK KİŞİLİK TECRİTTE
Eski Hakim Ayşe Neşe Gül. 2014’te HSYK seçimlerine katılmıştı. 15 Temmuz’dan saatler sonra hem kendisi hem de savcı olan eşi Cevat Gül hakkında gözaltı kararı çıkarıldı. Her ikisi de tutuklandı. Ayşe Gül, yaklaşık 28 aydır tek kişilik hücrede, hayattan soyutlanmış şekilde tecrit edilmiş vaziyette. Eşi ise başka bir cezaevinde. Haklarında 3’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor. Tarih öğretmeni Seyit Ahmet Aydın ise 3 Mart 2018’de Manisa F Tipi’ne nakledildi. 7 aydır hücrede tutuluyor. İtiraz dilekçeleri, ‘keyfi’ olarak işleme konulmuyor. Cezaevi yönetimi bu konuda açıklama yapma ihtiyacı bile hissetmiyor.
TECRİTTE 50 KİLO VERDİ
Denizlili işadamı Levent Yaşar. Darbeden hemen sonra tutuklandı. Denizli Kocabaş D tipi cezaevinde 1 yıldır tek kişilik koğuşta kalıyor. 50 Kg zayıfladı. Yüksek tansiyon rahatsızlığı var. Onun da dilekçeleri cevaplanmıyor. Eski HSYK üyesi Hüseyin Serter de tıpkı diğerleri gibi darbenin hemen ardından tutuklandı. Sincan Cezaevi’nde tutuluyor. 25 aydır tek kişilik hücrede tecrit edilmiş halde.
KALICI TAHRİBATA NEDEN OLUYOR
İnfaz kanununa göre hücreye koymak bir ceza yöntemi. Ve yine aynı kanuna göre hücre cezasında süre 20 günü geçemez. Zira uzun süre tecrit edilen insanlarda kalıcı ruhsal ve fiziksel rahatsızlıkların oluştuğu bilimsel raporlarla sabit. Aynı kanunda ayrıca ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının infazı rejimine ait esaslar’ bölümünde, ‘Hükümlü, tek kişilik odada barındırılır.’ deniliyor. Yani kişini tek kişilik odada tutuklaması için ‘hüküm’ giymiş olması gerekiyor.
İktidar, yaşayan ölüler yaratıyor!
Tecridin sonu ‘ruhsal’ ölüm
İnsanları tek kişilik, ‘izole’ edilmiş hücrelere koymak işkence olarak kabul ediliyor. İnsanı toplumdan soyutlamak, tecrit etmek ruhsal işkencenin en önemli yöntemlerinden biri olarak gösteriliyor. Aylarca yalnız kalan kişi zaman ve mekan algısını yitiriyor. Yalnızlaşıyor, içine kapanıyor. Algı ve duygu bozuklukları yaşıyor. Gerçeklik duygusunu yitiriyor. Diğer insanlarla iletişime geçmekte zorlanıyor. Güven duygusunu yitiriyor. Depresyon, uyku bozuklukları, panik atak gibi çok sayıda rahatsızlık baş gösteriyor. İntihar riski artıyor. Sözde ‘f.tö’ soruşturmaları sebebiyle son iki yılda onlarca kişinin intihar etti.
KANSER VAKIALARI NEDEN ARTTI?
Uzun süre 6-7 metrekarelik bir alanda kaldığı için gözleri tembelleşiyor ve görme yetisini zamanla kaybediyor. Ayrıca sessizliğe alıştığı için en küçük sesler bile rahatsızlık vermeye başlıyor. Bağışıklık sistemi zayıflıyor. Strese bağlı hastalıklar ortaya çıkıyor. Kötü huylu tümörlerin büyüme hızında artış yaşanıyor. Özellikle son dönemde kanser vakalarındaki artışa dikkat edin… İnsanları ruhsal olarak öldüren iktidar, yaşayan ölüler ortaya çıkarıyor.
[İlker Doğan] 29.11.2018 [TR724]
Soğan lobisi ya da popülist ajandanın gücü [Yavuz Altun]
Zaman zaman medyaya “üfürükçü hoca” olarak düşen tipleme, Türkiye toplumunda yaygın bir vakıa. Sadece muhafazakâr ailelerin değil üstelik, yer yer seküler kimselerin de başvurduğu bir “işletme” bu.
Büyü, nazar gibi İslam’da var olan fakat “rasyonel” izahının kolay olmadığı (ya da belki de hiç olmadığı) meseleleri, günlük dertlere çare olarak sunmanın alıcısı çok. Metafizik bir alan olduğu için oturup değerlendirme yapmak da kolay değil. Son zamanlarda psikoloji terimlerini de sos olarak kullananlar var.
“Suç sende değil,” yaklaşımı bu türlü işletmelerin ekmek kapısı. Nitekim yaşadığı olumsuzluklardan bunalan birçok insan, bu kapılara giderek “çare” ararken, biraz da sorunun kendisiyle yüzleşmek yerine, böylesi hazır çorba kıvamında çözümlere yöneliyor.
Şu tematik hayli yaygın: Sana düşman olan kimseler kuyunu kazmak istiyor, eğer şunu şunu yaparsan (genelde alakasız bir takım şeyler) sıkıntın da geçecektir. Çekememe, haset, kıskançlık… Farklı tonlardaki kişisel düşmanlıklar, cazip birer bahaneye dönüşebiliyor.
Bu insanlara “zayıf karakterli” diyerek küçültmek istemem zira gerçekten zor zamanlar yaşayan kimselerin hangi kapıları aşındıracağını tahmin bile edemezsiniz. Çünkü insan psikolojisi “rahatlamak” için pek çok şeyi yapmaya hazırdır. Ayrıca zihnimiz, hemen her zaman “kısa yolları” tercih eder.
Bu sebeple de uzun vadeli, çok çalışma, gayret ve zihnî efor gerektiren çözümler, ortalama insanlarda pek karşılık bulmaz. Aynı şekilde geniş toplum kesimlerini de böyle ikna edemezsiniz. Ancak kendisiyle yüzleşmeyi önemseyen, “kendilik bilinci” olan ve meselelere duygusal değil rasyonel yaklaşan insanlar bu durumu bir miktar aşabiliyor.
Bunu en iyi bilenler de günümüzün popülist politikacıları. Çoğunlukla bir şeyler ters gittiğinde ortaya çıkan bu tipler, size “hazır” çözümler sunarlar. Ekonomik kriz mi var? Normalde yapılması gerekenler bellidir. Hemen her zaman da bu yapılması gerekenler “acı” gelir. Bu sebeple bir popülist lider çıkar ve krizi başka bir yoldan çözeceğine toplumu ikna eder.
“Başka yol” ekonomiyle ilgisizdir. Mesela toplumun bir bölümü bunun için suçlanabilir. Dış düşmanların, karanlık tabiatlı kimselerin rolüne atıfta bulunulabilir. Ekonominin kötü gitmesinin sorumluları çoğu zaman “gafletteki elitler”dir.
Topluma şu mesaj verilir: Bu yaşadıklarımızda siz sıradan insanların hiçbir kabahati yok, normal hayatınıza, her kimseniz o olmaya devam edebilirsiniz. Suçlu, işte şunlardır. Onlara inat, bizi destekleyin. Biz, “onların aksine” size “çözüm” getireceğiz.
Asla mağlup edilemeyecek bir retoriktir bu. Çünkü bu söylemden birazcık taviz verilse, muhataplara bir mecburiyet biçecek ve onlardan değişmelerini talep edecektir.
Grup içi popülizmde de geçerlidir bu. Herhangi bir toplumsal grubun (sağ, sol fark etmez) en “sevileni” genelde o toplumsal grubun mensuplarını en çok övgüye boğan, onların “kıymetlerinin bilinmediğini” söyleyenlerdir.
Gerçekten de sıradan insanlar, toplumdaki problemlerde, ekonomik gidişatta, sistemsel krizlerde bir payı olmadığını düşünür. Belki haklıdır da, onun tek istediği kendi küçük dünyasının idamesidir. Çocuklarının iyi bir geleceğe sahip olmasıdır. Popülizmin ortaya çıkışında biraz da merkez siyasetin bu “sıradanlığı” es geçmesinin payı var.
Bugüne kadar “iktidarların düşman ihtiyacı” deyip makro seviyede tek bir düşmanın icadının yeterli olduğunu düşünüyorduk belki fakat mikro seviyede bakıldığında, bu ihtiyaç öyle kolay bitmiyor. Çünkü gündelik hayat içinde vatandaşların çok çeşitli problemleri var. Bazen bu “tek düşman” olgusunu toplumun zihnine kazımak için sürekli bir cadı avı yürütmeniz gerekir. Korku/nefret döngüsünü sürekli kılmak içindir bu. Bazen de hayatın farklı alanlarında, birbiriyle çelişse de geneli yakalayacak bir popülist söylem icat edersiniz.
Bütün bunların yönetimi sadece propaganda makinesinin icadıyla sağlanamaz. Onu, ustaca yönlendirmeniz de gerekir. Hanelerin içinde ne konuşulduğuna kadar etki edebiliyor olmanız şarttır.
Türkiye’de elbette bunun en somut örneği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın idare tarzı. 2012’de “Gündemi ben belirlemezsem Başbakan olamam,” demişti bir TV kanalındaki röportajında. 2013’te, Gezi Parkı olaylarından çok kısa süre önce, “Her kürtaj bir Uludere’dir” demişti sonra. Bilerek, isteyerek, kışkırtarak. Şimdi yerel seçimler yaklaştığı için, yeniden bu “Gezi eksenli” retoriğe döndü.
“Her kürtaj bir Uludere’dir,” diyen adam ne dediğinin farkında gibi geliyor bana. Farkında olmayanlar, ona cevap yetiştirmeye çalışanlar. Popülist ajandanın stratejisi, toplumun (bazı) sorunlarını çözmeyip onlar üzerinde sörf yapmaya, problemleri kutuplaşmaya yakıt olarak kullanmaya dayanıyor. Bu sebeple de seviyeyi düşürüyor. Tahrik ediyor. Makul bir tartışma ortamını değil, karşılıklı hakaretleşmeyi önceliyor.
Bugünlerde bazı Amerikan gazetecileri, ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim kampanyasında söylediği her absürt söze cevap yetiştireceğiz derken aslında onun ülke çapında popülerleşmesini sağladıklarını itiraf etmekte.
Popülizmin, siyasetin sokaktan, gündelik hayattan çekildiği bir dönemde yükselmesinin bize anlattıkları var. Politikacıların salonlarda, medyada ya da sadece parlamentoda varlık gösterdiği, “toplumsal tartışmanın” sadece karar vericilerle uzmanlar arasında sıkıştığı, sıradan insanın da kendini etkisiz ve pasif hissettiği bir vasatta mayalandı popülizm yeniden.
İngiltere’deki AB’den ayrılma referandumunun en çok hatırlanan anlarından biri, ayrılma taraftarı vekilin, “Uzmanlardan bıktık!” demesiydi. Elbette uzmanların söyledikleri dinlenmeli fakat “oyunun dışında bırakılanlar” bir zaman sonra intikam almaya gelirler, bunu da unutmamalı.
Ulaşılmazlık hissi uyandıran, kaybeder. Ne kadar haklı olursa olsun, o artık “yabancıdır”. Ve “biz bu kasabada yabancıları sevmeyiz”. Toplumlar yöneticilerinin ulaşılmazlığına tahammül edebilirler, ama onlara “dokunan” biri varsa da onu tercih ederler. Bu “dokunma” riyakârca olabilir, nitekim siyaset riyakârca bir iştir çoğu zaman.
Popülistler, siyaseti yeniden sıradan insanın “anlayabileceği” seviyeye indirmek, “biz” dediği “yerli” halkların (Avrupa’da kadim uluslar, Amerika’da beyazlar) çıkarlarını öncelemek gibi metotlara sarılırken mevzi de kazanıyor. Çünkü karşılarında neredeyse Aydınlanma’dan bu yana “insanın bir canavar olduğunu ve yasalarla zapt edilmesi gerektiğini” düşünen liberal demokrat ekol var. (Kim haklı, kim haksız tartışması yapmıyorum elbette.)
Maalesef en gelişmiş ülkelerde bile ifade ve basın özgürlüğü “günlük dertler” arasında değil. Sokakta, geniş toplum kesimlerinde başka kaygılar ön planda. Korku siyaseti buraları çabucak esir alıyor.
Türkiye’de iyice kıvama gelen bu istibdat ortamında kimse siyasetten daha fazla özgürlük ve çoğulculuk beklemiyor. Genel eğilimler, “günü kurtarma” odaklı. Bu sebeple en çok tartıştığımız konular arasında soğan meselesi var. Her eve giren soğan, popülist ajandaya sahip AKP gibi iktidarların çokça önemseyeceği meselelerden biri. Hemen de bir kılıf buldu: Stokçular. Yukarıda sayıp döktüğüm şemaya birebir uyan bir hamle.
İktidara yakın medyayı yakından takip edin. Emeklilere sürekli zam yapıldığı şeklindeki haberlerin amacı belli. Muhalif gazeteler özgürlüklerin daraltılması karşısında tamamen bu yönde gazetecilik yaparken, iktidarın bir aparatına dönüşen medya, toplumun geniş kesimlerindeki günlük meselelerle ilgileniyor yalnızca. Yeni Akit’in ara ara gündeme taşıdığı “nafaka zulmü” yahut CHP milletvekilinin bile Meclis’te gündeme taşıdığı “erken evlilik mağdurları” meselesi, bu günlük ihtiyaçlara en iyi örnekler.
Hatırlarsanız OHAL’in en civcivli zamanlarında, KHK ile düzenleme getirilen araçlardaki cam filmin yasaklanması da, gelen tepkiyle geri döndürülmüştü. Zira o da “en acil ihtiyaçlar” arasında. Ya da bedelli askerlik lobisinin siyasette nasıl sonuç aldığına bakın.
Popülist ajandaya karşı, sözgelimi basın özgürlüğü için milyonların sokağa döküldüğü bir eylem yapamıyorsanız, herhangi bir ülkede fazla bir şeyi değiştirmek mümkün değil. Günü kurtarma peşindeki sıradan insanlar, “iktidarı değiştirme” gibi ajandaları olmadığı için her zaman daha fazla sonuç alacaktır ve popülist istibdat rejimleri de onlara dayanarak, ömürlerini uzatacaktır.
[Yavuz Altun] 29.11.2018 [TR724]
Büyü, nazar gibi İslam’da var olan fakat “rasyonel” izahının kolay olmadığı (ya da belki de hiç olmadığı) meseleleri, günlük dertlere çare olarak sunmanın alıcısı çok. Metafizik bir alan olduğu için oturup değerlendirme yapmak da kolay değil. Son zamanlarda psikoloji terimlerini de sos olarak kullananlar var.
“Suç sende değil,” yaklaşımı bu türlü işletmelerin ekmek kapısı. Nitekim yaşadığı olumsuzluklardan bunalan birçok insan, bu kapılara giderek “çare” ararken, biraz da sorunun kendisiyle yüzleşmek yerine, böylesi hazır çorba kıvamında çözümlere yöneliyor.
Şu tematik hayli yaygın: Sana düşman olan kimseler kuyunu kazmak istiyor, eğer şunu şunu yaparsan (genelde alakasız bir takım şeyler) sıkıntın da geçecektir. Çekememe, haset, kıskançlık… Farklı tonlardaki kişisel düşmanlıklar, cazip birer bahaneye dönüşebiliyor.
Bu insanlara “zayıf karakterli” diyerek küçültmek istemem zira gerçekten zor zamanlar yaşayan kimselerin hangi kapıları aşındıracağını tahmin bile edemezsiniz. Çünkü insan psikolojisi “rahatlamak” için pek çok şeyi yapmaya hazırdır. Ayrıca zihnimiz, hemen her zaman “kısa yolları” tercih eder.
Bu sebeple de uzun vadeli, çok çalışma, gayret ve zihnî efor gerektiren çözümler, ortalama insanlarda pek karşılık bulmaz. Aynı şekilde geniş toplum kesimlerini de böyle ikna edemezsiniz. Ancak kendisiyle yüzleşmeyi önemseyen, “kendilik bilinci” olan ve meselelere duygusal değil rasyonel yaklaşan insanlar bu durumu bir miktar aşabiliyor.
Bunu en iyi bilenler de günümüzün popülist politikacıları. Çoğunlukla bir şeyler ters gittiğinde ortaya çıkan bu tipler, size “hazır” çözümler sunarlar. Ekonomik kriz mi var? Normalde yapılması gerekenler bellidir. Hemen her zaman da bu yapılması gerekenler “acı” gelir. Bu sebeple bir popülist lider çıkar ve krizi başka bir yoldan çözeceğine toplumu ikna eder.
“Başka yol” ekonomiyle ilgisizdir. Mesela toplumun bir bölümü bunun için suçlanabilir. Dış düşmanların, karanlık tabiatlı kimselerin rolüne atıfta bulunulabilir. Ekonominin kötü gitmesinin sorumluları çoğu zaman “gafletteki elitler”dir.
Topluma şu mesaj verilir: Bu yaşadıklarımızda siz sıradan insanların hiçbir kabahati yok, normal hayatınıza, her kimseniz o olmaya devam edebilirsiniz. Suçlu, işte şunlardır. Onlara inat, bizi destekleyin. Biz, “onların aksine” size “çözüm” getireceğiz.
Asla mağlup edilemeyecek bir retoriktir bu. Çünkü bu söylemden birazcık taviz verilse, muhataplara bir mecburiyet biçecek ve onlardan değişmelerini talep edecektir.
Grup içi popülizmde de geçerlidir bu. Herhangi bir toplumsal grubun (sağ, sol fark etmez) en “sevileni” genelde o toplumsal grubun mensuplarını en çok övgüye boğan, onların “kıymetlerinin bilinmediğini” söyleyenlerdir.
Gerçekten de sıradan insanlar, toplumdaki problemlerde, ekonomik gidişatta, sistemsel krizlerde bir payı olmadığını düşünür. Belki haklıdır da, onun tek istediği kendi küçük dünyasının idamesidir. Çocuklarının iyi bir geleceğe sahip olmasıdır. Popülizmin ortaya çıkışında biraz da merkez siyasetin bu “sıradanlığı” es geçmesinin payı var.
Bugüne kadar “iktidarların düşman ihtiyacı” deyip makro seviyede tek bir düşmanın icadının yeterli olduğunu düşünüyorduk belki fakat mikro seviyede bakıldığında, bu ihtiyaç öyle kolay bitmiyor. Çünkü gündelik hayat içinde vatandaşların çok çeşitli problemleri var. Bazen bu “tek düşman” olgusunu toplumun zihnine kazımak için sürekli bir cadı avı yürütmeniz gerekir. Korku/nefret döngüsünü sürekli kılmak içindir bu. Bazen de hayatın farklı alanlarında, birbiriyle çelişse de geneli yakalayacak bir popülist söylem icat edersiniz.
Bütün bunların yönetimi sadece propaganda makinesinin icadıyla sağlanamaz. Onu, ustaca yönlendirmeniz de gerekir. Hanelerin içinde ne konuşulduğuna kadar etki edebiliyor olmanız şarttır.
Türkiye’de elbette bunun en somut örneği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın idare tarzı. 2012’de “Gündemi ben belirlemezsem Başbakan olamam,” demişti bir TV kanalındaki röportajında. 2013’te, Gezi Parkı olaylarından çok kısa süre önce, “Her kürtaj bir Uludere’dir” demişti sonra. Bilerek, isteyerek, kışkırtarak. Şimdi yerel seçimler yaklaştığı için, yeniden bu “Gezi eksenli” retoriğe döndü.
“Her kürtaj bir Uludere’dir,” diyen adam ne dediğinin farkında gibi geliyor bana. Farkında olmayanlar, ona cevap yetiştirmeye çalışanlar. Popülist ajandanın stratejisi, toplumun (bazı) sorunlarını çözmeyip onlar üzerinde sörf yapmaya, problemleri kutuplaşmaya yakıt olarak kullanmaya dayanıyor. Bu sebeple de seviyeyi düşürüyor. Tahrik ediyor. Makul bir tartışma ortamını değil, karşılıklı hakaretleşmeyi önceliyor.
Bugünlerde bazı Amerikan gazetecileri, ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim kampanyasında söylediği her absürt söze cevap yetiştireceğiz derken aslında onun ülke çapında popülerleşmesini sağladıklarını itiraf etmekte.
Popülizmin, siyasetin sokaktan, gündelik hayattan çekildiği bir dönemde yükselmesinin bize anlattıkları var. Politikacıların salonlarda, medyada ya da sadece parlamentoda varlık gösterdiği, “toplumsal tartışmanın” sadece karar vericilerle uzmanlar arasında sıkıştığı, sıradan insanın da kendini etkisiz ve pasif hissettiği bir vasatta mayalandı popülizm yeniden.
İngiltere’deki AB’den ayrılma referandumunun en çok hatırlanan anlarından biri, ayrılma taraftarı vekilin, “Uzmanlardan bıktık!” demesiydi. Elbette uzmanların söyledikleri dinlenmeli fakat “oyunun dışında bırakılanlar” bir zaman sonra intikam almaya gelirler, bunu da unutmamalı.
Ulaşılmazlık hissi uyandıran, kaybeder. Ne kadar haklı olursa olsun, o artık “yabancıdır”. Ve “biz bu kasabada yabancıları sevmeyiz”. Toplumlar yöneticilerinin ulaşılmazlığına tahammül edebilirler, ama onlara “dokunan” biri varsa da onu tercih ederler. Bu “dokunma” riyakârca olabilir, nitekim siyaset riyakârca bir iştir çoğu zaman.
Popülistler, siyaseti yeniden sıradan insanın “anlayabileceği” seviyeye indirmek, “biz” dediği “yerli” halkların (Avrupa’da kadim uluslar, Amerika’da beyazlar) çıkarlarını öncelemek gibi metotlara sarılırken mevzi de kazanıyor. Çünkü karşılarında neredeyse Aydınlanma’dan bu yana “insanın bir canavar olduğunu ve yasalarla zapt edilmesi gerektiğini” düşünen liberal demokrat ekol var. (Kim haklı, kim haksız tartışması yapmıyorum elbette.)
Maalesef en gelişmiş ülkelerde bile ifade ve basın özgürlüğü “günlük dertler” arasında değil. Sokakta, geniş toplum kesimlerinde başka kaygılar ön planda. Korku siyaseti buraları çabucak esir alıyor.
Türkiye’de iyice kıvama gelen bu istibdat ortamında kimse siyasetten daha fazla özgürlük ve çoğulculuk beklemiyor. Genel eğilimler, “günü kurtarma” odaklı. Bu sebeple en çok tartıştığımız konular arasında soğan meselesi var. Her eve giren soğan, popülist ajandaya sahip AKP gibi iktidarların çokça önemseyeceği meselelerden biri. Hemen de bir kılıf buldu: Stokçular. Yukarıda sayıp döktüğüm şemaya birebir uyan bir hamle.
İktidara yakın medyayı yakından takip edin. Emeklilere sürekli zam yapıldığı şeklindeki haberlerin amacı belli. Muhalif gazeteler özgürlüklerin daraltılması karşısında tamamen bu yönde gazetecilik yaparken, iktidarın bir aparatına dönüşen medya, toplumun geniş kesimlerindeki günlük meselelerle ilgileniyor yalnızca. Yeni Akit’in ara ara gündeme taşıdığı “nafaka zulmü” yahut CHP milletvekilinin bile Meclis’te gündeme taşıdığı “erken evlilik mağdurları” meselesi, bu günlük ihtiyaçlara en iyi örnekler.
Hatırlarsanız OHAL’in en civcivli zamanlarında, KHK ile düzenleme getirilen araçlardaki cam filmin yasaklanması da, gelen tepkiyle geri döndürülmüştü. Zira o da “en acil ihtiyaçlar” arasında. Ya da bedelli askerlik lobisinin siyasette nasıl sonuç aldığına bakın.
Popülist ajandaya karşı, sözgelimi basın özgürlüğü için milyonların sokağa döküldüğü bir eylem yapamıyorsanız, herhangi bir ülkede fazla bir şeyi değiştirmek mümkün değil. Günü kurtarma peşindeki sıradan insanlar, “iktidarı değiştirme” gibi ajandaları olmadığı için her zaman daha fazla sonuç alacaktır ve popülist istibdat rejimleri de onlara dayanarak, ömürlerini uzatacaktır.
[Yavuz Altun] 29.11.2018 [TR724]
TCMB bankaların kredilerini teminat olarak kabul edecek [Semih Ardıç]
Bile bile lades
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, “Gece 02:30’a kadar yeni borçlanma metotları üzerine çalışıyorum.” demişti. Nelere kafa yorduğu yavaş yavaş belli oluyor.
Anlaşılan o ki Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Albayrak, Amerika’yı yeniden keşfetmeye karar vermiş. Hatta 2008 mortgage krizine götüren tehlikeli patikalardan ilerliyor.
MÜTEAHHİTE VERİLEN KREDİ TEMİNAT OLACAK!
Yurt dışından borç bulmak deveye hendek atlatmaktan daha zor hale geldi. Bankalar bile borç bulamıyor. Tahvil ihraç ederek 3 aylık vadelerle vaziyeti kurtarma telaşındalar.
Damat Berat hepsine toptan çare bulmuş: Bankaların köprü, otoyol, tünel, havalimanı, hastane projelerine verdiği krediler teminat olarak gösterilecek. Konut kredileri de listede.
Krediler bir nevi devlet kâğıdına çevrilecek ve bahse konu krediler Kalkınma Bankası tarafından Merkez Bankası’na teminat olarak verilecek. Banka da verdiği teminat kadar ilave borçlanma imkânına kavuşacak.
BDDK MÜDAHALE EDEMEYECEK
Dikkat edilirse bu işleme Kalkınma Bankası tavassut edecek. İki hafta evvel Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) teftişinden muaf kılınan bankadan bahsediyoruz. Hayli manidar!
Kalkınma Bankası kredi batırsa da sermayesi yüzde 12’nin altına inse de BDDK hesap soramayacak. Banka, mamafih kanunî külfet yüklenmiyor. Cumhurbaşkanı’na bağlı çalışan yönetim kurulu ne derse o olacak.
“KAMU-ÖZEL” DİYE YAZILIR, ”YANDAŞI İHYA DÜZENİ” DİYE OKUNUR
BDDK’nın bankalara gönderdiği Varlığa Dayalı Menkul Kıymet çalışmasına göre öncelikle PPP (Public-Private Partnerships), yani kamu-özel sektör işbirliğinde yapılan dev projeler için verilen krediler ile konut kredileri menkul kıymetleştirilecek.
Yandaşı ihya düzeninde son perde.
Osmangazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Yeni İstanbul Havalimanı gibi projeleri tanımlayan PPP projeleri için kredi vermiş bankaların menkul kıymetleştirme (seküritizasyon) işlemi teminat sayılacak.
Tıpkı ellerindeki tahvil ve bonolar karşılığı repo yaparak borçlandıkları gibi rahatça Merkez Bankası’ndan borçlanabilecekler.
AYNI MÜTEAHHİTLER…
Fark ettiyseniz yine aynı projeleri ve onların garantilere doymayan müteahhitlerini kurtarmaktan başka bir maksadı yok bu tumturaklı işlemlerin. Limak, Cengiz, Kolin, Kalyon, IC vd…
Bankalar yukarıdaki gruplara verdiği krediyi kâğıda çevirip Kalkınma Bankası’na verecek, Kalkınma Bankası’nın bu menkul kıymet karşılığında verdiği kâğıt ile bankalar bunu gösterip likidite sağlayabilecek.
Bankaların hükümete yakın gruplara verilen ihaleler için kullandırdığı kredi tutarı 40 milyar dolar, yani yaklaşık 210 milyar Türk Lirası civarında.
Konut kredileri tutarı ise 193 milyar lirayı aşmış durumda. 400 milyar liralık bir paket söz edebiliriz.
20 milyar dolara yakın Hazine garantisi verildiği halde yeni bir mekanizmaya ihtiyaç duyulmasına bakılırsa batıklar tahminlerin çok ötesinde.
2008 KRİZİ DE BÖYLE GELMİŞTİ
Kâğıt üzerinde son derece ışıltılı görünen bu mekanizma 2008 krizinden evvel ABD’de bankalar tarafından kullanıldı. Neticeleri vahim oldu.
Sadece ABD’yi değil bütün dünyayı sarsan bir krizin devrilen ilk domino taşıydı mortgage (ipotekli konut kredileri) krizi.
Damat Berat yüzde 4’ü şimdiden batmış kredileri teminat olarak takdim ettiğinde hangi fon buna inanacak? Hazine’ye yüzde 20’nin üzerinde borç vermek varken niye böyle bir meçhule para yatırsınlar?
TÜRKİYE’NİN RİSK PRİMİ 410
Türkiye’nin Kredi Temerrüt Takası (CDS) 28 Kasım’da 410’u geçti. Arjantin’in akabinde en yüksek repo faizine rağmen risk primi yükseliyor.
CDS grafiği dolar/TL kurundaki gerilemenin de artık son safhasına gelindiğini gösteriyor. Geçen sene 170 civarında olan CDS’in halihazırda 410’u geçmesi aradan geçen zaman zarfında Türkiye’nin ne kadar riskli görüldüğüne işaret ediyor.
Türkiye krizle yüzleşmeyi göze almadığı her gün daha girift bir labirentin ortasına doğru ilerliyor. Çıkış yolunu bulmak giderek maliyetli hale geliyor.
Zira 2008 krizinin yavaşlatılmış halini seyrediyoruz. Hazine’nin başındaki isim bile bile lades olacak.
[Semih Ardıç] 29.11.2018 [TR724]
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, “Gece 02:30’a kadar yeni borçlanma metotları üzerine çalışıyorum.” demişti. Nelere kafa yorduğu yavaş yavaş belli oluyor.
Anlaşılan o ki Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Albayrak, Amerika’yı yeniden keşfetmeye karar vermiş. Hatta 2008 mortgage krizine götüren tehlikeli patikalardan ilerliyor.
MÜTEAHHİTE VERİLEN KREDİ TEMİNAT OLACAK!
Yurt dışından borç bulmak deveye hendek atlatmaktan daha zor hale geldi. Bankalar bile borç bulamıyor. Tahvil ihraç ederek 3 aylık vadelerle vaziyeti kurtarma telaşındalar.
Damat Berat hepsine toptan çare bulmuş: Bankaların köprü, otoyol, tünel, havalimanı, hastane projelerine verdiği krediler teminat olarak gösterilecek. Konut kredileri de listede.
Krediler bir nevi devlet kâğıdına çevrilecek ve bahse konu krediler Kalkınma Bankası tarafından Merkez Bankası’na teminat olarak verilecek. Banka da verdiği teminat kadar ilave borçlanma imkânına kavuşacak.
BDDK MÜDAHALE EDEMEYECEK
Dikkat edilirse bu işleme Kalkınma Bankası tavassut edecek. İki hafta evvel Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) teftişinden muaf kılınan bankadan bahsediyoruz. Hayli manidar!
Kalkınma Bankası kredi batırsa da sermayesi yüzde 12’nin altına inse de BDDK hesap soramayacak. Banka, mamafih kanunî külfet yüklenmiyor. Cumhurbaşkanı’na bağlı çalışan yönetim kurulu ne derse o olacak.
“KAMU-ÖZEL” DİYE YAZILIR, ”YANDAŞI İHYA DÜZENİ” DİYE OKUNUR
BDDK’nın bankalara gönderdiği Varlığa Dayalı Menkul Kıymet çalışmasına göre öncelikle PPP (Public-Private Partnerships), yani kamu-özel sektör işbirliğinde yapılan dev projeler için verilen krediler ile konut kredileri menkul kıymetleştirilecek.
Yandaşı ihya düzeninde son perde.
Osmangazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Yeni İstanbul Havalimanı gibi projeleri tanımlayan PPP projeleri için kredi vermiş bankaların menkul kıymetleştirme (seküritizasyon) işlemi teminat sayılacak.
Tıpkı ellerindeki tahvil ve bonolar karşılığı repo yaparak borçlandıkları gibi rahatça Merkez Bankası’ndan borçlanabilecekler.
AYNI MÜTEAHHİTLER…
Fark ettiyseniz yine aynı projeleri ve onların garantilere doymayan müteahhitlerini kurtarmaktan başka bir maksadı yok bu tumturaklı işlemlerin. Limak, Cengiz, Kolin, Kalyon, IC vd…
Bankalar yukarıdaki gruplara verdiği krediyi kâğıda çevirip Kalkınma Bankası’na verecek, Kalkınma Bankası’nın bu menkul kıymet karşılığında verdiği kâğıt ile bankalar bunu gösterip likidite sağlayabilecek.
Bankaların hükümete yakın gruplara verilen ihaleler için kullandırdığı kredi tutarı 40 milyar dolar, yani yaklaşık 210 milyar Türk Lirası civarında.
Konut kredileri tutarı ise 193 milyar lirayı aşmış durumda. 400 milyar liralık bir paket söz edebiliriz.
20 milyar dolara yakın Hazine garantisi verildiği halde yeni bir mekanizmaya ihtiyaç duyulmasına bakılırsa batıklar tahminlerin çok ötesinde.
2008 KRİZİ DE BÖYLE GELMİŞTİ
Kâğıt üzerinde son derece ışıltılı görünen bu mekanizma 2008 krizinden evvel ABD’de bankalar tarafından kullanıldı. Neticeleri vahim oldu.
Sadece ABD’yi değil bütün dünyayı sarsan bir krizin devrilen ilk domino taşıydı mortgage (ipotekli konut kredileri) krizi.
Damat Berat yüzde 4’ü şimdiden batmış kredileri teminat olarak takdim ettiğinde hangi fon buna inanacak? Hazine’ye yüzde 20’nin üzerinde borç vermek varken niye böyle bir meçhule para yatırsınlar?
TÜRKİYE’NİN RİSK PRİMİ 410
Türkiye’nin Kredi Temerrüt Takası (CDS) 28 Kasım’da 410’u geçti. Arjantin’in akabinde en yüksek repo faizine rağmen risk primi yükseliyor.
CDS grafiği dolar/TL kurundaki gerilemenin de artık son safhasına gelindiğini gösteriyor. Geçen sene 170 civarında olan CDS’in halihazırda 410’u geçmesi aradan geçen zaman zarfında Türkiye’nin ne kadar riskli görüldüğüne işaret ediyor.
Türkiye krizle yüzleşmeyi göze almadığı her gün daha girift bir labirentin ortasına doğru ilerliyor. Çıkış yolunu bulmak giderek maliyetli hale geliyor.
Zira 2008 krizinin yavaşlatılmış halini seyrediyoruz. Hazine’nin başındaki isim bile bile lades olacak.
[Semih Ardıç] 29.11.2018 [TR724]
Katlinin 3. yılında Tahir Elçi’yi vuranlara, saiklerine dair [Ramazan Faruk Güzel]
Bundan tam 3 yıl önce Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, gözü gibi sevdiği Diyarbakır’ın tarihi değeri Dörtayaklı Minare’nin önünde basın açıklaması yaparken, bütün kameraların gözü önünde/ göstere göstere katledilmişti. Aradan koca 3 yıl geçmesine, – başta Diyarbakır Barosu olmak üzere- onu sevenlerin canhıraş çabalarına rağmen, halen gerçek failleri ve azmettiricileri bulunamadı, olay aydınlatılamadı.
Katledildiği dönemde Diyarbakır’da görevli idim; 10 Eylül’de Tahir Elçi ye beraat kararı vermiş, Dolayısıyla da 11 Eylül 2015’de ihraç edilmiştim, kendisini de 2,5 ay sonra da infaz etmişlerdi. O vurulmadan az önce de ben ülkeyi terk etmiştim. Aradan 3 yıl geçmiş ve içimde hep bir burkuntu, (bunu sosyal medya üzerinden de itiraf etmiştim) keşke kendisine şunu deme cesareti gösterebilseydim: “Başkan, gel gidelim buradan, bizi yaşatmazlar!”
Diyebilirdim, diyemedim! Ama şimdi olsun bir şeyler demeli.. Vicdanı olan herkes, diyeceği olan herkes de diyeceğini demeli.. O zaman diyemedim çünkü tepkiyi kestiremediydim. Apar topar odası basılıp atılmış ve lojmandan da atılması talimatı verilmiş “FETÖcü hakim!” yaftası yenmiş birisiydim. (Gerçi biraz daha bekleseler, Kobani Eylemleri esnasında nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği yaptığımda verdiğim kararları pek beğenmediklerinden, verdiğim bazı beraat kararları hoşlarına gitmediğinden PKK-KCK- PDY iddiası ile hakkımda dava açılması da eli kulağındaydı ama FETÖ daha pratik olduğundan ordan infaz etmişlerdi şahsımı.)
Bu yargılamalar sürerken de Diyarbakır Emniyeti’nden gelen bir yazı ile de “PKKlı suikastçılarca infaz edilecek mahkeme hakimi” olarak da açıkça uyarılmıştım, dolayısıyla da acilen orayı terk etmek zorunda kalmış birisi idim. Benim uyarımın etkisi olur muydu o dönemde? Çevresindeki bazı arkadaşları:
“Kes lan FETÖcü! Hadi yoluna, nereye gideceksen git” deyip geçeceklerdi belki de.. (Eski KCK operasyonlarından dolayı “Cemaatçi” diye damgalanmış yargı mensuplarına karşı önyargının had safhada olduğu dönemlerdi.. şimdi gerçek yüzü aydınlanmaya başlıyor olsa da..) Ama yaklaşmakta olan tehlikeyi farkediyordum. Zaten kendisi de çemberin sürekli olarak daraldığının farkında idi. Eşi Türkan hanım da verdiği bir çok demeçte, rahmetli eşinin benzer çok suikast girişimi atlattığını ve kendisinin de canına kast edildiğinin farkında olduğunu dile getirmişti.
KATLE GİDEN PUSLU HAVA!
Elçi bu kadar hedefte idiyse, neden öldürüldü, kim öldürdü? Bunu anlamak için kavramları iyi oturtalım. Tam kendisinin basın açıklaması yapılacağında “bazı teröristlerin takibi, kovalaması esnasında öldüğü, öldürüldüğü” gibi çocuksu senaryoların tartışmasına hiç girmiyorum bile.. Yer işgali.
O dönemdeki puslu havayı anlatmak için ortamı bilmek gerek.. Hatırlarsınız, o dönemde sırayla askerler, polisler vuruluyordu. Bunların da PKK tarafından gerçekleştirildiği söyleniyordu. Ağır Ceza Mahkemesi olarak, bu tür cinayetlerin teknik takibi için dinleme kararlarına imza atıyordum. Dosyaları inceliyordum, hemen hepsi laf olsun diye hazırlanmış, yani gerçek failleri yakalanmasın diye kurgulanmış şeylerdi. Zaten hemen hiç birisinden de bir netice çıkmamıştı.
Tahir Elçi, gazeteci F. Geerdink gibi tanınan kimselerin davalarına bakmaya başladığım dönemlerde bir gün kapıyı bile çalmadan mahkeme kalem müdürüm odama dalmıştı. Yüzü kıpkırmızı idi: “Sayın hakimim, Emniyet’ten böyle bir yazı bırakıp gittiler. Böyle iş olur mu?” demişti. Yazıda, “PKK/KCK’nın 6. Ağır Ceza Hakimlerini infaz etmek için keşif ve hazırlık içinde oldukları, bu yönde bazı elemanların da yakalandığı, hazırlıklı olunması gerektiği” yazıyordu. Müdürümü şoke eden şey, bu kadar hassas bir tebliğin, bir polis marifetiyle, Molotof kokteyli atan bir eylemci gibi mahkeme kalemine bırakılıp kaçılması idi..
Mahkememde görevli bütün hakim ve savcılara koruma verilmiş ama ısrarla bana vermekten kaçınmışlardır. Bunun üzerine Valilik’ten ve Emniyet’ten defeatle koruma istemiş ama her seferinde ret almıştım. Sonra HSYK’dan ve Diyarbakır Adliyesi’nden dolaylı “işbirliği içinde olma mesajları” gelmişti. Mesaj açıktı: Ya onların dediği şekilde hareket edecek, ya da akibetime hazır olacaktım.
Hemen ruhsatlı bir silah almış, onla birlikte gezmeye başlamıştım. (Hatta rahat taşıyayım diye kendime özel silah kılıfı ve çantası bile yapmıştım, eşimi bıraktığım deri çanta kursunda.. Hayatta kalmak için kursta aldığım bir eğitimin, şimdi hayatımı idame için bir tutanak olması ne garip denk gelme.. Zira eşimle şimdi el yapımı çanta yapıp satmaya başladık. Hey Allah’ım ya, ne sıradışı bir espri anlayışın var öyle!)
Tahir Elçi’yi böyle kameraların önünde meydan okurcasına katletmeleri gösterdi ki, derin yapı seni ortadan kaldırmak istedi mi mutlaka bir yolunu bulur!. Benim yaptığım ise sadece içimi rahatlatmak idi belki de.. (Hatta adliyedeki arkadaşlar da ben dışarıya çıkacak olduğumda gönüllü olarak yanıma geliyordu ki, öldürmek isteyenlere caydırıcı olsun diye.. Bu yürekli tutumları için de kendilerini burada minnetle anıyorum.) Silahım masamın altında, mermisi ağzına sürülü bekliyordum. İstanbul Savcısı M. Selim Kiraz odasında elik deşik ediliyorsa, beni ise toz haline getirirlerdi.. Tahir Elçi kararının ertesinde odamı bastıklarında bedenen infaz etmemişlerdi ama itibar ve meslek olarak benim işimi bitirmişlerdi.. (En azından hayatta idik, bu da bir şeydi..)
İşte, T. Elçi’nin katli öncesi puslu hava böyleydi. Öldürülenler, hedeftekiler farklı kesimlerden olsa da aslında perde arkasındaki kimseler, güçler hep aynı idi. Bunu da o kadar sinsice ve haince yapıyorlardı ki, bir de suçu bir başkasına atıp geçiyorlardı.
PEKİ; KİM/ NEDEN ELÇİ’Yİ ÖLDÜRDÜ?
Şu an Tahir Elçi’nin katli ile ilgili yayın yasağı var, gizlilik kararı var! Dosyası, adeta birilerinin himayesi altında duruyor. Katlinden sonra telefonla görüştüğüm oradaki hakimler ve baro avukatlarının ortak beyanı şu:
Kamera görüntülerine ulaşma imkanı yok. Dosya hakkında detay sorulamıyor. Dört ayaklı minarenin olduğu yeri (Yani Elçi’nin vurulduğu yeri) çok net gören Postane kameralarına ulaşılamıyor. O minarenin hemen yanında bir tarihi cami var ve onun kamera görüntüleri de yok. En önemlisi, cinayetle ilgili en hassas kurşun çekirdeği yok! Peki ne var:
Yayın yasağı, gizlilik kararı, ihmaller, kasıtlar.. Dolayısıyla da devlet ve onun gücünü elinde bulunduranla üzerinde derin bir şüphe. Her faili meçhulün olan şüphelisi devletin ta kendisidir! (Şimdi benden, “Onu vuran kişinin adı soyadı şudur” dememi bekleyenler var mı? (Azmettiren, göz yuman bir çok kişinin ismini şurada sıralayabilirim ama zaten hakkımda açılmış bir sürü dava var, yenilerini açtırmaya gerek yok.)
Tahir Elçi ile aynı yüreğe, dolayısıyla da aynı akibete sahip Hrant Dink’in katline baksanız, resmi anlarsınız. Onda tetikçinin adı belli diyelim (Ogün Samast), ne oldu, herşey halloldu mu? Muhsin Yazıcıoğlu’nun şaibeli helikopter kazası, Ankara Garı Katliamı, Demirtaş’ın Diyarbakır Meydanı’ndaki mitingindeki bombalı katliamda, Roboski/ Uludere katliamı.. Liste uzayıp gidiyor. Bütün bunların zanlısı bellidir: Bu olayların meydana gelmesinde ihmali, organizesi olanlar.. Ve bu güç sahipleri çekip gitmeden de bu dosyalar öylece karanlıkta kalacak..
ÖLDÜRSELER DE YAKASINI BIRAKMIYORLAR
Hadisenin olduğu dönemin atmosferi anlaşılırsa, perde arkasındakiler biraz daha rahat anlaşılır. Kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak olanları kısaca sıralayayım (Bunu da bir blog sayfasında dile getirmiştim.):
– “PKK Terör örgütüne dair terör propagandası yapmakla” suçlanırken hakkında beraat kararı verdiğim Hollandalı gazeteci Frederika Geerding, 6 Eylül’de Yüksekova’da gözaltına alındı, (Aynı gece “Beraat kararı verenlere de gereğinin yapılacağı” şeklinde bir tehdit mesajı aldım),
– 9 Eylül’de Geerdink hakkında “sınırdışı edilme” kararı alındı ,
– 10 Eylül 2015 Perşembe- Tahir Elçi ve Diyarbakır Barosu Yönetiminin yargılandığı davanın son celsesinde Beraat kararı verdim ve de aynı gün benim için ihraç süreci başlatıldı.
– Nihayet 11 Eylül Cuma günü mesai bitimine yarım saat kala odam basıldı, hakimlik kimliğime/ bilgisayarıma/ ‘e-imza’ma el konuldu ve ihraç oldum.
Hakimlik kimliğime el koyma tutanaklarının bir sureti.
İhracımdan 2,5 ay sonra, görev yaptığım adliyenin 10 dakika yürüme mesafesindeki, öğlen aralarında bazen ciğer yemeye gittiğimiz yerde, (Hatta baro yönetiminin yargılanmasında da duruşma bitiminde Sn Elçi ve avukatlara bir tadına bakmalarını tavsiye ettiğim bölgede) Sn. Elçi’yi infaz ettiler. (Onun, Sur’un tarihi zenginliğinin korunmasına dair yaptığı basın açıklamasında bir de.. Şimdi öğrendiğime göre oraları öyle dümdüz etti ki birileri, savunacak tarihi pek bir şey kalmadı artık sanırım!)
Kalsaydım, muhtemelen akıbetim Rahmetli Elçi gibi olacaktı… Evet, Elçi’yi öldürdüler, ben dahil mahkemedeki hemen herkesi ihraç ettiler, o gazeteciyi de sınırdışı ettiler. Dümen sularına gitmeyeceği düşünülen 4 binden fazla yargı mensubu da ihraç ve çoğu da hapiste… Ve şimdi meydan onların. Ellerinizde boya küpü, istediğinize kara çalabilirler artık, kim dur diyebilir ki?!
Geçen yıl ajanslara düşen bir habere göre Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımlar nedeniyle Berat Baran isimli vatandaş hakkında “Örgüt propagandası yapmak” ve “Suç ve suçluyu övmek” suçlamalarıyla 1 yıldan 7 yıla kadar hapis istemiyle dava açmış. Savcı, Baran’ın sosyal medya hesabında paylaştığı Tahir Elçi’nin cenazesinin bulunduğu tabutun fotoğrafını iddianameye suç delili olarak koyarak, fotoğraf için şu ifadeyi kullanmış:
“Terör örgütü mensubunun cenazesine ait olan bir fotoğraf üzerine ‘yasta değil isyandayız’ şeklinde yorum yaptığı…” Yani bu iddianamede savcılık, Tahir Elçi’yi terörist ilan etmiş. Blog yazımda dediğim gibi, “Öldürseler de rahat bırakmadılar Elçi’yi”. Şimdi, böyle bir maktule bu şekilde yaklaşan bir yargının sağlıklı bir neticeye varacağına inanıyor musunuz?!
ELÇİ’NİN İNFAZI İLE AİHM!
Diyarbakır’da bir başka hukuk garabeti olmuştu. HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş iki yıl önce, “gizli tanık beyanları, sarfettiği sözler” gibi tutar yanı olmayan delillerle tutuklanmıştı ve halen rehin.. Yakın zamanlarda AİHM, Demirtaş ile ilgili olarak, “Haksız ve siyasi gerekçelerle içeride tutulduğuna ve ivedilikle bırakılmasına” hükmetmişti. Ülkenin “Başyargıcı”, bütün adli işlerin organizatörü, “Salmam! Gereğini yapar ve yolumuza devam ederiz” demişti. Buna dair detayları buradan bulabilirsiniz.)
Tahir Elçi’nin katli ile AİHM başvuruları arasında da ciddi bir korelasyon bulunmakta.. Binaenaleyh, Tahir Elçi’nin öldürülme sebebini anlamak için, akademisyen Kerem Altıparmak’ın da hatırlattığı gibi, Tahir Elçi’nin AİHM’e taşıdığı davalara bakmalı.
Tahir Elçi ki, Türkiye’deki mahkemelerde adalete ulaşamayan mağdurlarla ilgili de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne birçok başvuru yapmış ve çoğunu da kazanmıştı.
Yaşam hakkı, işkence yasağı, etkin soruşturma hakkı, adil yargılanma hakkı, gözaltında kaybedilenler, yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler, gözaltında işkence, mayın patlaması gibi birçok hak ihlalinde mağdurlar ve aileleri için adalet mücadelesi vermişti. Elçi’nin AİHM’de kazandığı bazı davaları listesine bakarsanız, ne demek istediğimi, dolayısıyla da neden öldürülmüş olabileceğini anlarsınız.
(Yani zamanında o, derin devletin adamlarının nasırına çok basmış, maskelerini düşürmüş ve şimşekleri üzerine çekmişti. Bu yapı ile birlikte kurgulanan faşizan bir yönetim için, kendilerine ileride pürüz çıkarabilecek, AİHM gibi uluslararası kurum ve kuruluşlarda kendilerini zora sokabilecek kimselerin ortadan kaldırılması gerekiyordu ve yaptılar da! Elçi de bunun önemli bir aşaması idi.
Evet, tek adamlığa giden yolda, faşizmin bayrağı dikilmeden önce kendilerine pürüz çıkarabilecek insanları böyle teker teker ortadan kaldırdılar. Zaten emniyeti, adliyeyi tasfiye etmişlerdi. Ergenekon Davalarında başlattıkları orduyu dizayn çalışmalarına 15 Temmuz 2016 sonrasında da tüy dikmiş oldular ve bütün orduyu adeta tasfiye ettiler.
En önemli aşamalardan birisi de Tahir Elçi ve Selahattin Demirtaş gibi sembol figürleri bitirerek Kürt halkı sindirmek idi.. Demirtaş’ın seçimlerde miting yaptığı kürsünün altına konan bombanın patlamaması ile o, kıl payı kurtulmuştu. Şimdi hapiste, ama en azından hayatta.. Elçi’yi ise bütün kameraların önünde infaz ederek Kürtlere çok güçlü bir mesaj vermiş oldular. Sonrasında da tanklarla şehirlerine girip top atışlarıyla evlerini başlarına yıkarak Faşizmin temel bir sütununu dikmiş oldular kendilerince…
Bütün bunları görünce, insanın aklına bazen geliyor, şaka yollu diyenler de oldu: “Bari sen ceza verseydin, Tahir Elçi de içeride olsaydı, belki o da Demirtaş gibi hayatta olurdu.” İşin kader boyutunu bilemem. Ama ben orada bir yargı görevlisi olarak işimi yapmış, adil olmaya dikkat etmiş ve aldığım maaşın hakkını verebilmek için görevimi yapmıştım. O davanın gereği “beraat” idi, başka davalarda da öyle icap etmişti. Aksini yapsam, görevimi kötüye kullanmış olurdum. Bir de zaten onu yok etmeye birileri kafaya koymuşsa, onu içeride de infaz ederlerdi. Döner bir de, “Fetöcü hakimin hapse attığı Elçi, yine içeride Fetöcülerle öldürüldü” der geçerlerdi! Çünkü karşımızda hiçbir ilkeleri olmayan sınırsız ve vicdansız insanlar var.
Sözün bittiği yerde, kültürel mirası korumak için yaptığı basın açıklaması esnasında Tahir Elçi’nin katledilmeden dakikalar önce söyledikleriyle bitiriyorum:
“Biz bu tarihi bölgede, birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede, insanlığın bu ortak mekânında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz… Tarihine, tarihsel değerlerine, tarihsel mirasına sahip çıkmayan toplumlar doğru ve güvenli bir gelecek de kuramazlar. Bu nedenle tarihimize, değerlerimize, tarihi ve kültürel mirasımıza sahip çıkalım diyoruz.”
[Ramazan Faruk Güzel] 29.11.2018 [TR724]
Katledildiği dönemde Diyarbakır’da görevli idim; 10 Eylül’de Tahir Elçi ye beraat kararı vermiş, Dolayısıyla da 11 Eylül 2015’de ihraç edilmiştim, kendisini de 2,5 ay sonra da infaz etmişlerdi. O vurulmadan az önce de ben ülkeyi terk etmiştim. Aradan 3 yıl geçmiş ve içimde hep bir burkuntu, (bunu sosyal medya üzerinden de itiraf etmiştim) keşke kendisine şunu deme cesareti gösterebilseydim: “Başkan, gel gidelim buradan, bizi yaşatmazlar!”
Diyebilirdim, diyemedim! Ama şimdi olsun bir şeyler demeli.. Vicdanı olan herkes, diyeceği olan herkes de diyeceğini demeli.. O zaman diyemedim çünkü tepkiyi kestiremediydim. Apar topar odası basılıp atılmış ve lojmandan da atılması talimatı verilmiş “FETÖcü hakim!” yaftası yenmiş birisiydim. (Gerçi biraz daha bekleseler, Kobani Eylemleri esnasında nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği yaptığımda verdiğim kararları pek beğenmediklerinden, verdiğim bazı beraat kararları hoşlarına gitmediğinden PKK-KCK- PDY iddiası ile hakkımda dava açılması da eli kulağındaydı ama FETÖ daha pratik olduğundan ordan infaz etmişlerdi şahsımı.)
Bu yargılamalar sürerken de Diyarbakır Emniyeti’nden gelen bir yazı ile de “PKKlı suikastçılarca infaz edilecek mahkeme hakimi” olarak da açıkça uyarılmıştım, dolayısıyla da acilen orayı terk etmek zorunda kalmış birisi idim. Benim uyarımın etkisi olur muydu o dönemde? Çevresindeki bazı arkadaşları:
“Kes lan FETÖcü! Hadi yoluna, nereye gideceksen git” deyip geçeceklerdi belki de.. (Eski KCK operasyonlarından dolayı “Cemaatçi” diye damgalanmış yargı mensuplarına karşı önyargının had safhada olduğu dönemlerdi.. şimdi gerçek yüzü aydınlanmaya başlıyor olsa da..) Ama yaklaşmakta olan tehlikeyi farkediyordum. Zaten kendisi de çemberin sürekli olarak daraldığının farkında idi. Eşi Türkan hanım da verdiği bir çok demeçte, rahmetli eşinin benzer çok suikast girişimi atlattığını ve kendisinin de canına kast edildiğinin farkında olduğunu dile getirmişti.
KATLE GİDEN PUSLU HAVA!
Elçi bu kadar hedefte idiyse, neden öldürüldü, kim öldürdü? Bunu anlamak için kavramları iyi oturtalım. Tam kendisinin basın açıklaması yapılacağında “bazı teröristlerin takibi, kovalaması esnasında öldüğü, öldürüldüğü” gibi çocuksu senaryoların tartışmasına hiç girmiyorum bile.. Yer işgali.
O dönemdeki puslu havayı anlatmak için ortamı bilmek gerek.. Hatırlarsınız, o dönemde sırayla askerler, polisler vuruluyordu. Bunların da PKK tarafından gerçekleştirildiği söyleniyordu. Ağır Ceza Mahkemesi olarak, bu tür cinayetlerin teknik takibi için dinleme kararlarına imza atıyordum. Dosyaları inceliyordum, hemen hepsi laf olsun diye hazırlanmış, yani gerçek failleri yakalanmasın diye kurgulanmış şeylerdi. Zaten hemen hiç birisinden de bir netice çıkmamıştı.
Tahir Elçi, gazeteci F. Geerdink gibi tanınan kimselerin davalarına bakmaya başladığım dönemlerde bir gün kapıyı bile çalmadan mahkeme kalem müdürüm odama dalmıştı. Yüzü kıpkırmızı idi: “Sayın hakimim, Emniyet’ten böyle bir yazı bırakıp gittiler. Böyle iş olur mu?” demişti. Yazıda, “PKK/KCK’nın 6. Ağır Ceza Hakimlerini infaz etmek için keşif ve hazırlık içinde oldukları, bu yönde bazı elemanların da yakalandığı, hazırlıklı olunması gerektiği” yazıyordu. Müdürümü şoke eden şey, bu kadar hassas bir tebliğin, bir polis marifetiyle, Molotof kokteyli atan bir eylemci gibi mahkeme kalemine bırakılıp kaçılması idi..
Mahkememde görevli bütün hakim ve savcılara koruma verilmiş ama ısrarla bana vermekten kaçınmışlardır. Bunun üzerine Valilik’ten ve Emniyet’ten defeatle koruma istemiş ama her seferinde ret almıştım. Sonra HSYK’dan ve Diyarbakır Adliyesi’nden dolaylı “işbirliği içinde olma mesajları” gelmişti. Mesaj açıktı: Ya onların dediği şekilde hareket edecek, ya da akibetime hazır olacaktım.
Hemen ruhsatlı bir silah almış, onla birlikte gezmeye başlamıştım. (Hatta rahat taşıyayım diye kendime özel silah kılıfı ve çantası bile yapmıştım, eşimi bıraktığım deri çanta kursunda.. Hayatta kalmak için kursta aldığım bir eğitimin, şimdi hayatımı idame için bir tutanak olması ne garip denk gelme.. Zira eşimle şimdi el yapımı çanta yapıp satmaya başladık. Hey Allah’ım ya, ne sıradışı bir espri anlayışın var öyle!)
Tahir Elçi’yi böyle kameraların önünde meydan okurcasına katletmeleri gösterdi ki, derin yapı seni ortadan kaldırmak istedi mi mutlaka bir yolunu bulur!. Benim yaptığım ise sadece içimi rahatlatmak idi belki de.. (Hatta adliyedeki arkadaşlar da ben dışarıya çıkacak olduğumda gönüllü olarak yanıma geliyordu ki, öldürmek isteyenlere caydırıcı olsun diye.. Bu yürekli tutumları için de kendilerini burada minnetle anıyorum.) Silahım masamın altında, mermisi ağzına sürülü bekliyordum. İstanbul Savcısı M. Selim Kiraz odasında elik deşik ediliyorsa, beni ise toz haline getirirlerdi.. Tahir Elçi kararının ertesinde odamı bastıklarında bedenen infaz etmemişlerdi ama itibar ve meslek olarak benim işimi bitirmişlerdi.. (En azından hayatta idik, bu da bir şeydi..)
İşte, T. Elçi’nin katli öncesi puslu hava böyleydi. Öldürülenler, hedeftekiler farklı kesimlerden olsa da aslında perde arkasındaki kimseler, güçler hep aynı idi. Bunu da o kadar sinsice ve haince yapıyorlardı ki, bir de suçu bir başkasına atıp geçiyorlardı.
PEKİ; KİM/ NEDEN ELÇİ’Yİ ÖLDÜRDÜ?
Şu an Tahir Elçi’nin katli ile ilgili yayın yasağı var, gizlilik kararı var! Dosyası, adeta birilerinin himayesi altında duruyor. Katlinden sonra telefonla görüştüğüm oradaki hakimler ve baro avukatlarının ortak beyanı şu:
Kamera görüntülerine ulaşma imkanı yok. Dosya hakkında detay sorulamıyor. Dört ayaklı minarenin olduğu yeri (Yani Elçi’nin vurulduğu yeri) çok net gören Postane kameralarına ulaşılamıyor. O minarenin hemen yanında bir tarihi cami var ve onun kamera görüntüleri de yok. En önemlisi, cinayetle ilgili en hassas kurşun çekirdeği yok! Peki ne var:
Yayın yasağı, gizlilik kararı, ihmaller, kasıtlar.. Dolayısıyla da devlet ve onun gücünü elinde bulunduranla üzerinde derin bir şüphe. Her faili meçhulün olan şüphelisi devletin ta kendisidir! (Şimdi benden, “Onu vuran kişinin adı soyadı şudur” dememi bekleyenler var mı? (Azmettiren, göz yuman bir çok kişinin ismini şurada sıralayabilirim ama zaten hakkımda açılmış bir sürü dava var, yenilerini açtırmaya gerek yok.)
Tahir Elçi ile aynı yüreğe, dolayısıyla da aynı akibete sahip Hrant Dink’in katline baksanız, resmi anlarsınız. Onda tetikçinin adı belli diyelim (Ogün Samast), ne oldu, herşey halloldu mu? Muhsin Yazıcıoğlu’nun şaibeli helikopter kazası, Ankara Garı Katliamı, Demirtaş’ın Diyarbakır Meydanı’ndaki mitingindeki bombalı katliamda, Roboski/ Uludere katliamı.. Liste uzayıp gidiyor. Bütün bunların zanlısı bellidir: Bu olayların meydana gelmesinde ihmali, organizesi olanlar.. Ve bu güç sahipleri çekip gitmeden de bu dosyalar öylece karanlıkta kalacak..
ÖLDÜRSELER DE YAKASINI BIRAKMIYORLAR
Hadisenin olduğu dönemin atmosferi anlaşılırsa, perde arkasındakiler biraz daha rahat anlaşılır. Kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak olanları kısaca sıralayayım (Bunu da bir blog sayfasında dile getirmiştim.):
– “PKK Terör örgütüne dair terör propagandası yapmakla” suçlanırken hakkında beraat kararı verdiğim Hollandalı gazeteci Frederika Geerding, 6 Eylül’de Yüksekova’da gözaltına alındı, (Aynı gece “Beraat kararı verenlere de gereğinin yapılacağı” şeklinde bir tehdit mesajı aldım),
– 9 Eylül’de Geerdink hakkında “sınırdışı edilme” kararı alındı ,
– 10 Eylül 2015 Perşembe- Tahir Elçi ve Diyarbakır Barosu Yönetiminin yargılandığı davanın son celsesinde Beraat kararı verdim ve de aynı gün benim için ihraç süreci başlatıldı.
– Nihayet 11 Eylül Cuma günü mesai bitimine yarım saat kala odam basıldı, hakimlik kimliğime/ bilgisayarıma/ ‘e-imza’ma el konuldu ve ihraç oldum.
Hakimlik kimliğime el koyma tutanaklarının bir sureti.
İhracımdan 2,5 ay sonra, görev yaptığım adliyenin 10 dakika yürüme mesafesindeki, öğlen aralarında bazen ciğer yemeye gittiğimiz yerde, (Hatta baro yönetiminin yargılanmasında da duruşma bitiminde Sn Elçi ve avukatlara bir tadına bakmalarını tavsiye ettiğim bölgede) Sn. Elçi’yi infaz ettiler. (Onun, Sur’un tarihi zenginliğinin korunmasına dair yaptığı basın açıklamasında bir de.. Şimdi öğrendiğime göre oraları öyle dümdüz etti ki birileri, savunacak tarihi pek bir şey kalmadı artık sanırım!)
Kalsaydım, muhtemelen akıbetim Rahmetli Elçi gibi olacaktı… Evet, Elçi’yi öldürdüler, ben dahil mahkemedeki hemen herkesi ihraç ettiler, o gazeteciyi de sınırdışı ettiler. Dümen sularına gitmeyeceği düşünülen 4 binden fazla yargı mensubu da ihraç ve çoğu da hapiste… Ve şimdi meydan onların. Ellerinizde boya küpü, istediğinize kara çalabilirler artık, kim dur diyebilir ki?!
Geçen yıl ajanslara düşen bir habere göre Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımlar nedeniyle Berat Baran isimli vatandaş hakkında “Örgüt propagandası yapmak” ve “Suç ve suçluyu övmek” suçlamalarıyla 1 yıldan 7 yıla kadar hapis istemiyle dava açmış. Savcı, Baran’ın sosyal medya hesabında paylaştığı Tahir Elçi’nin cenazesinin bulunduğu tabutun fotoğrafını iddianameye suç delili olarak koyarak, fotoğraf için şu ifadeyi kullanmış:
“Terör örgütü mensubunun cenazesine ait olan bir fotoğraf üzerine ‘yasta değil isyandayız’ şeklinde yorum yaptığı…” Yani bu iddianamede savcılık, Tahir Elçi’yi terörist ilan etmiş. Blog yazımda dediğim gibi, “Öldürseler de rahat bırakmadılar Elçi’yi”. Şimdi, böyle bir maktule bu şekilde yaklaşan bir yargının sağlıklı bir neticeye varacağına inanıyor musunuz?!
ELÇİ’NİN İNFAZI İLE AİHM!
Diyarbakır’da bir başka hukuk garabeti olmuştu. HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş iki yıl önce, “gizli tanık beyanları, sarfettiği sözler” gibi tutar yanı olmayan delillerle tutuklanmıştı ve halen rehin.. Yakın zamanlarda AİHM, Demirtaş ile ilgili olarak, “Haksız ve siyasi gerekçelerle içeride tutulduğuna ve ivedilikle bırakılmasına” hükmetmişti. Ülkenin “Başyargıcı”, bütün adli işlerin organizatörü, “Salmam! Gereğini yapar ve yolumuza devam ederiz” demişti. Buna dair detayları buradan bulabilirsiniz.)
Tahir Elçi’nin katli ile AİHM başvuruları arasında da ciddi bir korelasyon bulunmakta.. Binaenaleyh, Tahir Elçi’nin öldürülme sebebini anlamak için, akademisyen Kerem Altıparmak’ın da hatırlattığı gibi, Tahir Elçi’nin AİHM’e taşıdığı davalara bakmalı.
Tahir Elçi ki, Türkiye’deki mahkemelerde adalete ulaşamayan mağdurlarla ilgili de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne birçok başvuru yapmış ve çoğunu da kazanmıştı.
Yaşam hakkı, işkence yasağı, etkin soruşturma hakkı, adil yargılanma hakkı, gözaltında kaybedilenler, yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler, gözaltında işkence, mayın patlaması gibi birçok hak ihlalinde mağdurlar ve aileleri için adalet mücadelesi vermişti. Elçi’nin AİHM’de kazandığı bazı davaları listesine bakarsanız, ne demek istediğimi, dolayısıyla da neden öldürülmüş olabileceğini anlarsınız.
(Yani zamanında o, derin devletin adamlarının nasırına çok basmış, maskelerini düşürmüş ve şimşekleri üzerine çekmişti. Bu yapı ile birlikte kurgulanan faşizan bir yönetim için, kendilerine ileride pürüz çıkarabilecek, AİHM gibi uluslararası kurum ve kuruluşlarda kendilerini zora sokabilecek kimselerin ortadan kaldırılması gerekiyordu ve yaptılar da! Elçi de bunun önemli bir aşaması idi.
Evet, tek adamlığa giden yolda, faşizmin bayrağı dikilmeden önce kendilerine pürüz çıkarabilecek insanları böyle teker teker ortadan kaldırdılar. Zaten emniyeti, adliyeyi tasfiye etmişlerdi. Ergenekon Davalarında başlattıkları orduyu dizayn çalışmalarına 15 Temmuz 2016 sonrasında da tüy dikmiş oldular ve bütün orduyu adeta tasfiye ettiler.
En önemli aşamalardan birisi de Tahir Elçi ve Selahattin Demirtaş gibi sembol figürleri bitirerek Kürt halkı sindirmek idi.. Demirtaş’ın seçimlerde miting yaptığı kürsünün altına konan bombanın patlamaması ile o, kıl payı kurtulmuştu. Şimdi hapiste, ama en azından hayatta.. Elçi’yi ise bütün kameraların önünde infaz ederek Kürtlere çok güçlü bir mesaj vermiş oldular. Sonrasında da tanklarla şehirlerine girip top atışlarıyla evlerini başlarına yıkarak Faşizmin temel bir sütununu dikmiş oldular kendilerince…
Bütün bunları görünce, insanın aklına bazen geliyor, şaka yollu diyenler de oldu: “Bari sen ceza verseydin, Tahir Elçi de içeride olsaydı, belki o da Demirtaş gibi hayatta olurdu.” İşin kader boyutunu bilemem. Ama ben orada bir yargı görevlisi olarak işimi yapmış, adil olmaya dikkat etmiş ve aldığım maaşın hakkını verebilmek için görevimi yapmıştım. O davanın gereği “beraat” idi, başka davalarda da öyle icap etmişti. Aksini yapsam, görevimi kötüye kullanmış olurdum. Bir de zaten onu yok etmeye birileri kafaya koymuşsa, onu içeride de infaz ederlerdi. Döner bir de, “Fetöcü hakimin hapse attığı Elçi, yine içeride Fetöcülerle öldürüldü” der geçerlerdi! Çünkü karşımızda hiçbir ilkeleri olmayan sınırsız ve vicdansız insanlar var.
Sözün bittiği yerde, kültürel mirası korumak için yaptığı basın açıklaması esnasında Tahir Elçi’nin katledilmeden dakikalar önce söyledikleriyle bitiriyorum:
“Biz bu tarihi bölgede, birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede, insanlığın bu ortak mekânında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz… Tarihine, tarihsel değerlerine, tarihsel mirasına sahip çıkmayan toplumlar doğru ve güvenli bir gelecek de kuramazlar. Bu nedenle tarihimize, değerlerimize, tarihi ve kültürel mirasımıza sahip çıkalım diyoruz.”
[Ramazan Faruk Güzel] 29.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Başakşehir ilkler arasına katılacak mı? [Hasan Cücük]
Türkiye’de şampiyonluğun uzun yıllar adresi İstanbul’un üç büyükleri Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş oldu. 1976’da Trabzonspor, Anadolu ihtilalini yapıp şampiyonluğu İstanbul dışına çıkaran ilk takımdı. Karadeniz ekibi son şampiyonluğunu 1984’te yaşadıktan sonra ligin zirvesinin tek hakimi yine İstanbul takımları oldu. 2010’da Bursaspor, tarihi bir başarıya imza atıp İstanbul’un tekelini kırmayı başardı. Son yıllardaysa Başakşehir zirve mücadelesi verdiği hâlde şampiyonluk göremedi. Bu sezon 6 puan farkla liderliğini sürdüren Başakşehir, sezonu zirvede tamamlarsa ligimizin 6. şampiyonu olarak tarihe geçecek.
Bursaspor’un şampiyonluğunun yankıları uzun süre devam etti. Bu başarı diğer Anadolu takımlarına da ilham oldu. Ancak henüz 6. şampiyon çıkmadı. Futbolun kurulu düzenine başkaldıran Bursaspor gibi takımlar, Avrupa’da 2000’li yıllarda sıkça karşımıza çıksa da, tarihinde ilk kez şampiyon olan bu takımlar tıpkı Bursaspor gibi, başarıyı devam ettiremedi.
LYON’LU YILLAR
Bugünlerde PSG’nin başarısının gölgesinde kalan yakın zamana kadar Fransa’nın en başarılı takımı olan Lyon, ilk şampiyonluğunu 2002’de elde etti ve 2008’e kadar tam 7 yıl arka arkaya şampiyonluğu kimseye kaptırmadı. Fransa Ligi’nde Paris Saint Germain, Monaco, Bordeaux ve Marsilya kulüplerini silen Lyon’un başarısının temelini, 1987’de kulübü satın alan Jean Michel Aulas attı. Bir taraftan takıma bol para akıtırken, diğer taraftan genç yeteneklerin keşfi için teknik adamları teşvik etti. Essien, Malouda, Eric Abidal, Kerim Benzema, Muhammed Diarra ve Patrick Müller gibi isimleri futbola kazandıran Lyon, 2002 yılında ilk şampiyonluğunu elde ederek yılların hasretine son verdi.
CİTY’NİN İLK ŞAMPİYONLUĞU
İngiltere Premier Lig’de son yıllarda esen Manchester City fırtınası sizi yanıltmasın, uzun yıllar United’ın gölgesinde kalan City ilk şampiyonluğuna 2011-12 sezonunda ulaştı. City’nin toplam 3 şampiyonluğu bulunuyor. Premier Lig’de Arap sermayesini arkasına alan City’nin şampiyonluğu sıradışı bir durum değildi. Asıl ihtilali 2015’te 132 yıllık tarihinde ilk kez şampiyon olan Leicester City yaptı. ‘Peri masalının’ kahramanı olan Leicester City benzeri bir başarıyı Premier Lig’de bir daha görmek pek mümkün olmayabilir.
MOSKOVA’YA ÇİZİK ATTI
Rusya Ligi demek, Moskova demektir. Adının önünde CSKA, Spartak, Dinamo ve Lokomotiv olan Moskova takımları, şampiyonluklara yıllarca ambargo koydu. Moskova hegemonyasına 2007’de Fatih Tekke’nin o zamanki takımı Zenith Petersburg son verirken, Gökdeniz Karadeniz’in takımı Rubin Kazan da 2008 ve 2009’da şampiyon olarak Moskova takımlarına hüsran yaşattı. Bu takımlar, tarihlerinde ilk kez şampiyonluğa ulaştılar.
LUCESCU’LU DONETSK
Ukrayna Ligi’nde ‘sadece Dinamo Kiev şampiyon olur’ anlayışı vardı. Bu anlayışı Shakhtar Donetsk yıktığında yıl 2002 idi. 2004’ten itibaren Mircea Lucescu’nun çalıştırmaya başladığı Shakhtar Donetsk, Rumen hoca ile 8 şampiyonluk gördü. Lucescu sonrası başarısına devam eden Shakhtar Donetsk son iki yılı da zirvede tamamladı.
BİR KEZ BÜKREŞ YIKILINCA
Romanya Ligi de yakın zamana kadar Bükreş takımlarının kontrolü altındaydı. Bükreş takımları Dinamo, Steaua ve Rapid’in hegemonyasına 2008’de CFR Cluj son verip tarihinde ilk kez şampiyon oldu. Özellikle diktatör Çavuşesku döneminde altın yıllarını yaşayan Bükreş takımları, demokrasinin gelmesiyle ‘devlet’ desteğini ve ‘saha dışı’ avantajını kaybetti. CFR Cluj’dan bir yıl sonra da bu kez 2009’da FC Unirea tarihinde ilk kez şampiyon oldu. Bu takımın 2006’da Romanya Ligi’ne çıktığı hesaplanırsa, başarısının büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Romanya Ligi’nde ilkler devam etti. Viitorul Constanța, Oțelul Galați, Romano-Americana Bükreş, Astra Giurgiu takımları 2010’dan sonar tarihlerinde ilk kez şampiyonluk yaşayan takımlar oldular.
TWENTE’DEN ÇALIM
Hollanda, futbolun lokomotif ülkelerindendir. Johan Cruyff, Van Basten, Gullit gibi onlarca efsane yetiştirmiştir. Bu yıldızların çıkış takımları Ajax, PSV Eindhoven ve Feyenoord’dur. Konu şampiyonluğa gelince Ajax ve PSV adları hep öne çıkmıştır ve arada Feyenoord bu takımlara eşlik etmiştir. Hakkını yememek lazım; bu takımlar sadece yerel lig başarısıyla yetinmeyip Avrupa’da da kupa kaldırmıştır. 2009’da 28 yıl aradan sonra AZ Alkmaar şampiyon olduğunda ‘seneye kesin Ajax veya PSV şampiyon olur’ yorumu yapılmıştı. Ancak bu ezberi bu kez tarihinde ilk kez şampiyon olan Twente 2009-10 sezonunda bozdu. Sonrası şampiyonluğun adresi yine Ajax, PSV ve Feyenoord oldu.
MAGATH’IN İNTİKAMI
Almanya Bundesliga şampiyonluğu denildiğinde ise akla ilk olarak Bayern Münih geliyor. Bayern Münih’in şampiyon olmasının değil, olmamasının haber olduğu Almanya’da ezber bozan takım Wolfsburg oldu. Felix Magath yönetimindeki Wolfsburg, 2008-09 sezonunda Edin Dzeko ve Grafite gibi iki usta golcünün sayesinde tarihinde ilk kez şampiyonluk sevinci yaşadı. Magath, sadece Wolfsburg’u şampiyon yapmakla kalmadı, bir yıl önce Bayern Münih’i şampiyon yapmasına rağmen kendisini kovan yöneticilerden de intikamını en güzel şekilde aldı.
ŞAMPİYONLUK BURNUNDAN GELDİ
Portekiz için ‘Avrupa’nın Brezilyası’ denir. Göze hitap eden bir futbol oynanan Portekiz Ligi’nde konu şampiyonluğa gelince Porto, Benfica ve Sporting Lizbon takımları öne çıkar. 2003’te tarihinde ilk kez şampiyonluğa ulaşan Boavista, 2004-05 sezonunda ortaya çıkarılan ‘altın düdükler’ skandalında en ağır cezayı alarak 2. lige düşürüldü. Bir zamanlar Nuno Gomes, Petit ve Bosingwa gibi yıldızların forma giydiği Boavista, bu ligde de fazla tutunamayarak 3. lige düştü.
İSKANDİNAV PERİ MASALI
‘Norveç ligini nasıl bilirsiniz?’ sorusuna ‘Rosenborg takımından ibarettir’ cevabı yanlış olmasa gerek. 1992-2004 yılları arasında 13 kez üst üste şampiyon olan Rosenborg, bu cevabı elbette hak ediyor. Norveç Ligi’nin ezber bozan takımı ise tarihinde ilk kez 2008’de şampiyon olan Stabaek IF oldu. Aynı başarıyı bu kez 2011’de Molde gösterdi. İsveç’te ise 2000’li yıllarda ilk şampiyonluğu yaşayan iki takım var. Hammarby IF 2001, Kamlar FF 2008 yılında ligi zirvede bitirdi. 2004’te Avusturya Ligi şampiyonluğuna tarihinde ilk kez ulaşan Grazer AK, 2006-07 sezonunda iflas ederek kayyuma teslim edildi. 6 yıl öncenin lig şampiyonu şu an 3. ligde bulunuyor.
ÜST ÜSTE 5 KEZ
Çek Cumhuriyeti’nde de Slovan Liberec takımı, 2002 ve 2006 yılında şampiyon olarak Prag takımlarının (Slavia Prag, Sparta Prag) ligdeki hâkimiyetine son verdi. 2004 yılında da Banik Ostrava, tarihinde ilk kez Çek Cumhuriyeti Ligi’nde şampiyonluk ipini göğüsledi. 2011’de ilk şampiyonluğunu yaşayan Viktoria Plezen, 2011-18 arasına 5 şampiyonluk sığdırarak başarısının tesadüfi olmadığını ortaya koydu.
[Hasan Cücük] 29.11.2018 [TR724]
Bursaspor’un şampiyonluğunun yankıları uzun süre devam etti. Bu başarı diğer Anadolu takımlarına da ilham oldu. Ancak henüz 6. şampiyon çıkmadı. Futbolun kurulu düzenine başkaldıran Bursaspor gibi takımlar, Avrupa’da 2000’li yıllarda sıkça karşımıza çıksa da, tarihinde ilk kez şampiyon olan bu takımlar tıpkı Bursaspor gibi, başarıyı devam ettiremedi.
LYON’LU YILLAR
Bugünlerde PSG’nin başarısının gölgesinde kalan yakın zamana kadar Fransa’nın en başarılı takımı olan Lyon, ilk şampiyonluğunu 2002’de elde etti ve 2008’e kadar tam 7 yıl arka arkaya şampiyonluğu kimseye kaptırmadı. Fransa Ligi’nde Paris Saint Germain, Monaco, Bordeaux ve Marsilya kulüplerini silen Lyon’un başarısının temelini, 1987’de kulübü satın alan Jean Michel Aulas attı. Bir taraftan takıma bol para akıtırken, diğer taraftan genç yeteneklerin keşfi için teknik adamları teşvik etti. Essien, Malouda, Eric Abidal, Kerim Benzema, Muhammed Diarra ve Patrick Müller gibi isimleri futbola kazandıran Lyon, 2002 yılında ilk şampiyonluğunu elde ederek yılların hasretine son verdi.
CİTY’NİN İLK ŞAMPİYONLUĞU
İngiltere Premier Lig’de son yıllarda esen Manchester City fırtınası sizi yanıltmasın, uzun yıllar United’ın gölgesinde kalan City ilk şampiyonluğuna 2011-12 sezonunda ulaştı. City’nin toplam 3 şampiyonluğu bulunuyor. Premier Lig’de Arap sermayesini arkasına alan City’nin şampiyonluğu sıradışı bir durum değildi. Asıl ihtilali 2015’te 132 yıllık tarihinde ilk kez şampiyon olan Leicester City yaptı. ‘Peri masalının’ kahramanı olan Leicester City benzeri bir başarıyı Premier Lig’de bir daha görmek pek mümkün olmayabilir.
MOSKOVA’YA ÇİZİK ATTI
Rusya Ligi demek, Moskova demektir. Adının önünde CSKA, Spartak, Dinamo ve Lokomotiv olan Moskova takımları, şampiyonluklara yıllarca ambargo koydu. Moskova hegemonyasına 2007’de Fatih Tekke’nin o zamanki takımı Zenith Petersburg son verirken, Gökdeniz Karadeniz’in takımı Rubin Kazan da 2008 ve 2009’da şampiyon olarak Moskova takımlarına hüsran yaşattı. Bu takımlar, tarihlerinde ilk kez şampiyonluğa ulaştılar.
LUCESCU’LU DONETSK
Ukrayna Ligi’nde ‘sadece Dinamo Kiev şampiyon olur’ anlayışı vardı. Bu anlayışı Shakhtar Donetsk yıktığında yıl 2002 idi. 2004’ten itibaren Mircea Lucescu’nun çalıştırmaya başladığı Shakhtar Donetsk, Rumen hoca ile 8 şampiyonluk gördü. Lucescu sonrası başarısına devam eden Shakhtar Donetsk son iki yılı da zirvede tamamladı.
BİR KEZ BÜKREŞ YIKILINCA
Romanya Ligi de yakın zamana kadar Bükreş takımlarının kontrolü altındaydı. Bükreş takımları Dinamo, Steaua ve Rapid’in hegemonyasına 2008’de CFR Cluj son verip tarihinde ilk kez şampiyon oldu. Özellikle diktatör Çavuşesku döneminde altın yıllarını yaşayan Bükreş takımları, demokrasinin gelmesiyle ‘devlet’ desteğini ve ‘saha dışı’ avantajını kaybetti. CFR Cluj’dan bir yıl sonra da bu kez 2009’da FC Unirea tarihinde ilk kez şampiyon oldu. Bu takımın 2006’da Romanya Ligi’ne çıktığı hesaplanırsa, başarısının büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Romanya Ligi’nde ilkler devam etti. Viitorul Constanța, Oțelul Galați, Romano-Americana Bükreş, Astra Giurgiu takımları 2010’dan sonar tarihlerinde ilk kez şampiyonluk yaşayan takımlar oldular.
TWENTE’DEN ÇALIM
Hollanda, futbolun lokomotif ülkelerindendir. Johan Cruyff, Van Basten, Gullit gibi onlarca efsane yetiştirmiştir. Bu yıldızların çıkış takımları Ajax, PSV Eindhoven ve Feyenoord’dur. Konu şampiyonluğa gelince Ajax ve PSV adları hep öne çıkmıştır ve arada Feyenoord bu takımlara eşlik etmiştir. Hakkını yememek lazım; bu takımlar sadece yerel lig başarısıyla yetinmeyip Avrupa’da da kupa kaldırmıştır. 2009’da 28 yıl aradan sonra AZ Alkmaar şampiyon olduğunda ‘seneye kesin Ajax veya PSV şampiyon olur’ yorumu yapılmıştı. Ancak bu ezberi bu kez tarihinde ilk kez şampiyon olan Twente 2009-10 sezonunda bozdu. Sonrası şampiyonluğun adresi yine Ajax, PSV ve Feyenoord oldu.
MAGATH’IN İNTİKAMI
Almanya Bundesliga şampiyonluğu denildiğinde ise akla ilk olarak Bayern Münih geliyor. Bayern Münih’in şampiyon olmasının değil, olmamasının haber olduğu Almanya’da ezber bozan takım Wolfsburg oldu. Felix Magath yönetimindeki Wolfsburg, 2008-09 sezonunda Edin Dzeko ve Grafite gibi iki usta golcünün sayesinde tarihinde ilk kez şampiyonluk sevinci yaşadı. Magath, sadece Wolfsburg’u şampiyon yapmakla kalmadı, bir yıl önce Bayern Münih’i şampiyon yapmasına rağmen kendisini kovan yöneticilerden de intikamını en güzel şekilde aldı.
ŞAMPİYONLUK BURNUNDAN GELDİ
Portekiz için ‘Avrupa’nın Brezilyası’ denir. Göze hitap eden bir futbol oynanan Portekiz Ligi’nde konu şampiyonluğa gelince Porto, Benfica ve Sporting Lizbon takımları öne çıkar. 2003’te tarihinde ilk kez şampiyonluğa ulaşan Boavista, 2004-05 sezonunda ortaya çıkarılan ‘altın düdükler’ skandalında en ağır cezayı alarak 2. lige düşürüldü. Bir zamanlar Nuno Gomes, Petit ve Bosingwa gibi yıldızların forma giydiği Boavista, bu ligde de fazla tutunamayarak 3. lige düştü.
İSKANDİNAV PERİ MASALI
‘Norveç ligini nasıl bilirsiniz?’ sorusuna ‘Rosenborg takımından ibarettir’ cevabı yanlış olmasa gerek. 1992-2004 yılları arasında 13 kez üst üste şampiyon olan Rosenborg, bu cevabı elbette hak ediyor. Norveç Ligi’nin ezber bozan takımı ise tarihinde ilk kez 2008’de şampiyon olan Stabaek IF oldu. Aynı başarıyı bu kez 2011’de Molde gösterdi. İsveç’te ise 2000’li yıllarda ilk şampiyonluğu yaşayan iki takım var. Hammarby IF 2001, Kamlar FF 2008 yılında ligi zirvede bitirdi. 2004’te Avusturya Ligi şampiyonluğuna tarihinde ilk kez ulaşan Grazer AK, 2006-07 sezonunda iflas ederek kayyuma teslim edildi. 6 yıl öncenin lig şampiyonu şu an 3. ligde bulunuyor.
ÜST ÜSTE 5 KEZ
Çek Cumhuriyeti’nde de Slovan Liberec takımı, 2002 ve 2006 yılında şampiyon olarak Prag takımlarının (Slavia Prag, Sparta Prag) ligdeki hâkimiyetine son verdi. 2004 yılında da Banik Ostrava, tarihinde ilk kez Çek Cumhuriyeti Ligi’nde şampiyonluk ipini göğüsledi. 2011’de ilk şampiyonluğunu yaşayan Viktoria Plezen, 2011-18 arasına 5 şampiyonluk sığdırarak başarısının tesadüfi olmadığını ortaya koydu.
[Hasan Cücük] 29.11.2018 [TR724]
Birleşmiş Milletler: ByLock tek başına suç delili olamaz (Mestan Yayman Kararı-4) [Aziz Kamil Can]
Birleşmiş Milletler kararına göre, “barışçıl dini sohbete katılma” ve “olağan bir iletişim uygulaması olan ByLock kullanma” tek başına suç delili olamaz. Bir dini sohbetin hangi suçun işlenmesine yol açtığı gösterilmedikçe veya ByLock aracılığıyla yapılan bir yazışmada suç talimatı verildiği tespit edilmedikçe, bu iki faaliyet temel hakların kullanılmasının kapsamındadır; temel insan haklarını kullanmak suç olamaz.
15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından Gülen Cemaatine yönelik operasyonlarda en önemli delil olarak gösterilen iddia; Cemaat üyelerinin birbirleriyle haberleşmede kullandığı söylenen ByLock isimli haberleşme programıdır.
Her ne kadar hükümet ve savcılar tarafından ısrarla bu programın “gizli” bir program olduğu, kullanılabilmesi için gizli bir “şifre” ile “onay kodu”na ihtiyaç olduğu söylenmişse de hazırlanan uluslararası teknik raporlara göre bu iddiaların bütünüyle geçersiz olduğu ortaya çıktı. ByLock iddiası ile yaklaşık 100 bin kişi hakkında adli soruşturma açıldı ve halen de bu sayı artmaya devam ediyor. 40 binden fazla kişi halen bu iddia nedeniyle tutuklu veya hüküm giydi.
15 Temmuz 2016 tarihinden yaklaşık iki yıl önce kullanılan bu mesajlaşma programı geçtiğimiz yıl Yargıtay tarafından, “tek başına” silahlı terör örgütü üyeliği için yeterli bulunmuştu. Ancak, savcılıklara MİT tarafından ulaştırılan ve hiçbir hukuki niteliği olmayan “ByLock listeleri”nin sorgulanmadan kabul edilmesi, bu delilin en önemli problemlerinden biriydi.
Öyle ki verilen bunca tutuklama kararından yaklaşık 1,5 yıl sonra, bu listelerin hazırlanmasında teknik bir hata olduğu anlaşıldı ve 11 binden fazla ismin bu listelere yanlışlıkla girdiği kabul edildi. Özellikle son birkaç ay içerisinde, yapılan birçok teknik hata ve ihmal edilen gerekli araştırmalar nedeniyle, verilen mahkeme kararları, Yargıtay tarafından bozulmaya başlandı. Buna rağmen anlaşılmaz şekilde neredeyse her gün ByLock iddiasıyla yeni soruşturmalar açılmaya devam edilmekte.
BM Çalışma Grubu, Yayman kararında ByLock delili ile ilgili birçok önemli noktaya temas etmiş. Bunlardan birincisi, ByLock gibi olağan bir iletişim uygulamasını (regular communication application) sadece kullanmanın, ne türden illegal bir suç eylemi oluşturduğunu Hükümetin gösteremediği belirtilmiştir. Herkese açık bir mesajlaşma programını kullanmış olmanın suç delili olamayacağı, üstelik bunun cemaatin silahlı örgüt sayılmasının çok daha önceki bir tarihe dayanıyor olmasının hukuken açıklanabilir bir yönü yoktur.
Bunun dışında kullanılması suç olmayan bir program aracılığı ile “suç” olabilecek mesajlaşmalar yapılması ihtimalinde bu iddia yine kovuşturma konusu yapılabilir. Ancak Çalışma Grubu’nun da belirttiği gibi, her ne kadar mahkemenin, başvuru sahibinin ByLock ile yaptığı iletişime dair kayıtları istediğini ve elde ettiğini belirtse de Hükümet, spesifik olarak başvurucunun yazışmalarının nasıl bir suç eylemi oluşturduğunu da gösterememiştir. Başvuruya konu dosyada olduğu gibi ByLock mesaj içeriklerine ulaşılamayan birçok dosya vardır. Kaldı ki elde edilen mesajlaşmalardan bugüne kadar “suç içeriği” taşıyan bir duruma rastlanıldığına dair tek bir örnek ortaya çıkmış değildir.
BM Çalışma Grubu’na göre, başvurucunun ByLock uygulamasını kullanmış olduğu varsayılsa dahi “bu uygulamanın kullanması, kendisinin sadece düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanmasından ibarettir.” Düşünce ve ifade özgürlüğü, bireyin tam olarak kişiliğini geliştirmesinin olmazsa olmaz koşulları arasında olup bu iki özgürlük her toplum için temel değerinde özgürlüklerdir. Bu özgürlükler, her özgür ve demokratik toplumun temel taşlarındandır.
BM Çalışma Grubu’na göre, “ifade özgürlüğü, ülke sınırları gözetilmeksizin, bilgi, haber ve görüş alma, araştırma ve başkalarına iletme hakkını kapsar. İfade özgürlüğü ayrıca, politik görüşler dahil her türlü fikir ve görüşü açıklama ve diğer kişilere iletilecek nitelikte olan her türlü bilgi ve haberleri elde etme hakkını da kapsar. Üstelik BM MSHS’nin 19 § 2 hükmü, her türlü düşünce açıklamasını ve bu açıklamaları yayma yöntemlerini de korur. Buna, görsel ve işitsel, elektronik ve internet temelli bilgiyi iletme ve açıklama yöntemleri de dahildir. İfade özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar, bu özgürlüğün kendisini kullanılamaz hale getirir nitelikte olamaz. BM Çalışma Grubu’na göre, Hükümet, Yayman’ın ifade özgürlüğüne uyguladığı kısıtlamanın, BM MSHS’nin 19 § 3 hükmüyle nasıl bağdaştığını da açıklayamamıştır.
Bir önceki yazıda da vurgulandığı üzere ceza yargılamasının en önemli unsurlarından birisi “silahların eşitliği” prensibidir. Bu prensip “Adil Yargılanma İlkesi”nin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Şüpheli veya sanıklar, suçlandıkları iddialara karşı tüm hukuki argümanlarla kendilerini savunabilmeli ve mahkeme tarafsız şekilde bu önemli hakkı korunmasını sağlamak zorundadır.
BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu (KTÇG), başvurucunun, “cep telefonunda ByLock uygulamasına dair verilerin bulunup bulunmadığının tespiti için yaptığı bilirkişi inceleme talebinin” yargılamayı yapan mahkemece reddedilmesini de ihlal nedenleri arasında görmüş ve Hükümetin bu hususlarda herhangi bir cevap vermediğini de belirtmiştir.
Çalışma grubuna göre, olağan bir iletişim aracı olan ByLock kullanma ve bu uygulama aracılığıyla yazışma, haber, bilgi ve görüş alma (herhangi bir suçun işlenmesi talimatının verildiği gösterilmedikçe), düşünce ve ifade özgürlüğünün kapsamındadır; suç olamaz. Başvuru konusu olayda mahkemenin istediği bilgilerden, Yayman’ın ByLock aracılığıyla yazıştığına dair bilgiler dosyaya girmiş olup, ByLock aracılığıyla bir kişinin yazıştığı ispatlansa dahi bu faaliyet suç olamaz.
Esasen ByLock server’ından kullanıcılara ait bilgilerin elde edilme yöntemi ve bu bilgilerin kullanıcılar aleyhinde delil vasfında kullanılması bütünüyle CMK 134 ve 135’e aykırıdır.
Ancak başvuruda ByLock’un illegal delil olduğuna dair ayrı bir itiraz olmadığı için, BM KTÇG bu hususu hiçbir şekilde incelemeden, ByLock’un suç delili olamayacağı sonucuna ulaşmıştır. İllegal delil olduğu iddiası yapılmış olsa, muhtemelen bu husus da BM KTÇG tarafından incelenirdi. Ayrıca, illegal delil olması bir yana, ByLock verileri tamamen legal yollarla elde edilmiş olsa dahi, bu uygulama kullanılarak suç talimatının verildiği gösterilmedikçe, tek başına bu uygulamayı kullanma terör örgütü üyeliği suçlamasına delil gösterilemez; zira olağan bir iletişim aracını kullanmayı suç delili olarak göstermek, düşünce ve ifade özgürlüğü (AİHS m. 10) ile iletişim özgürlüğü (AİHS m. 8) gibi temek hakları ihlal eder.
BM KTÇG’nin Mestan Yayman (Türkiye) kararı, Türkiye’de ByLock nedeniyle yapılan yargılamaların tamamının çökertmiştir. BM KTÇG, Hükümetin sunduğu tüm görüşleri inceledikten sonra bu kararı vermiştir. Eş ifade ile, ByLock’un münhasıran Gülenistler tarafından kullanıldığı için örgüt üyeliğine delil olduğu iddiası dahil Türkiye’de savcılık ve mahkemelerce kullanılan tüm iddialar ve argümanlar incelendikten sonra ByLock’un suç delili olamayacağı kararlaştırılmıştır.
Sonuç olarak BM KTÇG’nin tespit ettiği gibi, “barışçıl dini sohbete katılma” ve “olağan bir iletişim uygulaması olan ByLock kullanma” tek başına suç delili olamaz. Katılan bir dini sohbetin hangi suçun işlenmesine yol açtığı gösterilmedikçe veya ByLock aracılığıyla yapılan bir yazışmada suç talimatı verildiği tespit edilmedikçe, bu iki faaliyet temel hakların kullanılmasının kapsamındadır; temel insan haklarını kullanmak suç olamaz.
BM KTÇG’ye göre, Yayman hakkında, temel hakların kapsamındaki bu faaliyetlere dayalı olarak yargılama dahi yapılamaz. Bu değerlendirme dikkate alındığında, benzer iddialarla (Bank Asya’ya para yatırma, çocuğunu Gülen Cemaati ile ilişkili okula gönderme gibi, yasal faaliyetlere dayalı olarak) yapılan tüm yargılamalar hukuken çökmüştür.
Karar ile ilgili değerlendirmeye devam edeceğiz.
[Aziz Kamil Can] 29.11.2018 [TR724]
15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından Gülen Cemaatine yönelik operasyonlarda en önemli delil olarak gösterilen iddia; Cemaat üyelerinin birbirleriyle haberleşmede kullandığı söylenen ByLock isimli haberleşme programıdır.
Her ne kadar hükümet ve savcılar tarafından ısrarla bu programın “gizli” bir program olduğu, kullanılabilmesi için gizli bir “şifre” ile “onay kodu”na ihtiyaç olduğu söylenmişse de hazırlanan uluslararası teknik raporlara göre bu iddiaların bütünüyle geçersiz olduğu ortaya çıktı. ByLock iddiası ile yaklaşık 100 bin kişi hakkında adli soruşturma açıldı ve halen de bu sayı artmaya devam ediyor. 40 binden fazla kişi halen bu iddia nedeniyle tutuklu veya hüküm giydi.
15 Temmuz 2016 tarihinden yaklaşık iki yıl önce kullanılan bu mesajlaşma programı geçtiğimiz yıl Yargıtay tarafından, “tek başına” silahlı terör örgütü üyeliği için yeterli bulunmuştu. Ancak, savcılıklara MİT tarafından ulaştırılan ve hiçbir hukuki niteliği olmayan “ByLock listeleri”nin sorgulanmadan kabul edilmesi, bu delilin en önemli problemlerinden biriydi.
Öyle ki verilen bunca tutuklama kararından yaklaşık 1,5 yıl sonra, bu listelerin hazırlanmasında teknik bir hata olduğu anlaşıldı ve 11 binden fazla ismin bu listelere yanlışlıkla girdiği kabul edildi. Özellikle son birkaç ay içerisinde, yapılan birçok teknik hata ve ihmal edilen gerekli araştırmalar nedeniyle, verilen mahkeme kararları, Yargıtay tarafından bozulmaya başlandı. Buna rağmen anlaşılmaz şekilde neredeyse her gün ByLock iddiasıyla yeni soruşturmalar açılmaya devam edilmekte.
BM Çalışma Grubu, Yayman kararında ByLock delili ile ilgili birçok önemli noktaya temas etmiş. Bunlardan birincisi, ByLock gibi olağan bir iletişim uygulamasını (regular communication application) sadece kullanmanın, ne türden illegal bir suç eylemi oluşturduğunu Hükümetin gösteremediği belirtilmiştir. Herkese açık bir mesajlaşma programını kullanmış olmanın suç delili olamayacağı, üstelik bunun cemaatin silahlı örgüt sayılmasının çok daha önceki bir tarihe dayanıyor olmasının hukuken açıklanabilir bir yönü yoktur.
Bunun dışında kullanılması suç olmayan bir program aracılığı ile “suç” olabilecek mesajlaşmalar yapılması ihtimalinde bu iddia yine kovuşturma konusu yapılabilir. Ancak Çalışma Grubu’nun da belirttiği gibi, her ne kadar mahkemenin, başvuru sahibinin ByLock ile yaptığı iletişime dair kayıtları istediğini ve elde ettiğini belirtse de Hükümet, spesifik olarak başvurucunun yazışmalarının nasıl bir suç eylemi oluşturduğunu da gösterememiştir. Başvuruya konu dosyada olduğu gibi ByLock mesaj içeriklerine ulaşılamayan birçok dosya vardır. Kaldı ki elde edilen mesajlaşmalardan bugüne kadar “suç içeriği” taşıyan bir duruma rastlanıldığına dair tek bir örnek ortaya çıkmış değildir.
BM Çalışma Grubu’na göre, başvurucunun ByLock uygulamasını kullanmış olduğu varsayılsa dahi “bu uygulamanın kullanması, kendisinin sadece düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanmasından ibarettir.” Düşünce ve ifade özgürlüğü, bireyin tam olarak kişiliğini geliştirmesinin olmazsa olmaz koşulları arasında olup bu iki özgürlük her toplum için temel değerinde özgürlüklerdir. Bu özgürlükler, her özgür ve demokratik toplumun temel taşlarındandır.
BM Çalışma Grubu’na göre, “ifade özgürlüğü, ülke sınırları gözetilmeksizin, bilgi, haber ve görüş alma, araştırma ve başkalarına iletme hakkını kapsar. İfade özgürlüğü ayrıca, politik görüşler dahil her türlü fikir ve görüşü açıklama ve diğer kişilere iletilecek nitelikte olan her türlü bilgi ve haberleri elde etme hakkını da kapsar. Üstelik BM MSHS’nin 19 § 2 hükmü, her türlü düşünce açıklamasını ve bu açıklamaları yayma yöntemlerini de korur. Buna, görsel ve işitsel, elektronik ve internet temelli bilgiyi iletme ve açıklama yöntemleri de dahildir. İfade özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar, bu özgürlüğün kendisini kullanılamaz hale getirir nitelikte olamaz. BM Çalışma Grubu’na göre, Hükümet, Yayman’ın ifade özgürlüğüne uyguladığı kısıtlamanın, BM MSHS’nin 19 § 3 hükmüyle nasıl bağdaştığını da açıklayamamıştır.
Bir önceki yazıda da vurgulandığı üzere ceza yargılamasının en önemli unsurlarından birisi “silahların eşitliği” prensibidir. Bu prensip “Adil Yargılanma İlkesi”nin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Şüpheli veya sanıklar, suçlandıkları iddialara karşı tüm hukuki argümanlarla kendilerini savunabilmeli ve mahkeme tarafsız şekilde bu önemli hakkı korunmasını sağlamak zorundadır.
BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu (KTÇG), başvurucunun, “cep telefonunda ByLock uygulamasına dair verilerin bulunup bulunmadığının tespiti için yaptığı bilirkişi inceleme talebinin” yargılamayı yapan mahkemece reddedilmesini de ihlal nedenleri arasında görmüş ve Hükümetin bu hususlarda herhangi bir cevap vermediğini de belirtmiştir.
Çalışma grubuna göre, olağan bir iletişim aracı olan ByLock kullanma ve bu uygulama aracılığıyla yazışma, haber, bilgi ve görüş alma (herhangi bir suçun işlenmesi talimatının verildiği gösterilmedikçe), düşünce ve ifade özgürlüğünün kapsamındadır; suç olamaz. Başvuru konusu olayda mahkemenin istediği bilgilerden, Yayman’ın ByLock aracılığıyla yazıştığına dair bilgiler dosyaya girmiş olup, ByLock aracılığıyla bir kişinin yazıştığı ispatlansa dahi bu faaliyet suç olamaz.
Esasen ByLock server’ından kullanıcılara ait bilgilerin elde edilme yöntemi ve bu bilgilerin kullanıcılar aleyhinde delil vasfında kullanılması bütünüyle CMK 134 ve 135’e aykırıdır.
Ancak başvuruda ByLock’un illegal delil olduğuna dair ayrı bir itiraz olmadığı için, BM KTÇG bu hususu hiçbir şekilde incelemeden, ByLock’un suç delili olamayacağı sonucuna ulaşmıştır. İllegal delil olduğu iddiası yapılmış olsa, muhtemelen bu husus da BM KTÇG tarafından incelenirdi. Ayrıca, illegal delil olması bir yana, ByLock verileri tamamen legal yollarla elde edilmiş olsa dahi, bu uygulama kullanılarak suç talimatının verildiği gösterilmedikçe, tek başına bu uygulamayı kullanma terör örgütü üyeliği suçlamasına delil gösterilemez; zira olağan bir iletişim aracını kullanmayı suç delili olarak göstermek, düşünce ve ifade özgürlüğü (AİHS m. 10) ile iletişim özgürlüğü (AİHS m. 8) gibi temek hakları ihlal eder.
BM KTÇG’nin Mestan Yayman (Türkiye) kararı, Türkiye’de ByLock nedeniyle yapılan yargılamaların tamamının çökertmiştir. BM KTÇG, Hükümetin sunduğu tüm görüşleri inceledikten sonra bu kararı vermiştir. Eş ifade ile, ByLock’un münhasıran Gülenistler tarafından kullanıldığı için örgüt üyeliğine delil olduğu iddiası dahil Türkiye’de savcılık ve mahkemelerce kullanılan tüm iddialar ve argümanlar incelendikten sonra ByLock’un suç delili olamayacağı kararlaştırılmıştır.
Sonuç olarak BM KTÇG’nin tespit ettiği gibi, “barışçıl dini sohbete katılma” ve “olağan bir iletişim uygulaması olan ByLock kullanma” tek başına suç delili olamaz. Katılan bir dini sohbetin hangi suçun işlenmesine yol açtığı gösterilmedikçe veya ByLock aracılığıyla yapılan bir yazışmada suç talimatı verildiği tespit edilmedikçe, bu iki faaliyet temel hakların kullanılmasının kapsamındadır; temel insan haklarını kullanmak suç olamaz.
BM KTÇG’ye göre, Yayman hakkında, temel hakların kapsamındaki bu faaliyetlere dayalı olarak yargılama dahi yapılamaz. Bu değerlendirme dikkate alındığında, benzer iddialarla (Bank Asya’ya para yatırma, çocuğunu Gülen Cemaati ile ilişkili okula gönderme gibi, yasal faaliyetlere dayalı olarak) yapılan tüm yargılamalar hukuken çökmüştür.
Karar ile ilgili değerlendirmeye devam edeceğiz.
[Aziz Kamil Can] 29.11.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)