Ne yazık ki bu yaşananlar “iktidarın yarattığı nefret ikliminin ürünü” değil! Bunlar bizzat “ iktidarın eylemleri”.
ALİN OZİNİAN 01 Haziran 2020 YAZARLAR
01 Haziran 2020
Bir gece ansızın gelebilirler, çok haklılar…
Dünya, ABD’li siyah vatandaş George Floyd’un beyaz bir polis tarafından öldürülmesi üzerine başlayan ırkçılık karşıtı protestoların ABD’nin dört bir yanına yayılmasını izliyor…
Amerikalılar uzun yıllardır devam eden ırkçılıkla yeniden yüzleşiyor.
Türkiye’de hükümet ve yandaşları, ABD’de yaşanları zevkle seyrediyor. Seyretmekle kalmıyor kendine pay da çıkartıyor. Neyse ne, bu adamların her olaydan kar etme, sineğin yağını çıkarma gibi bir kabiliyetleri var.
Bu konuda da o kadar keyflendiler ki, Sayın Erdoğan, resmi Twitter hesabından İngilizce konuşmaya başladı.
“Floyd’un işkence sonucu öldürülmesine yol açan ırkçı ve faşist yaklaşım, sadece hepimizi üzmekle kalmamış aynı zamanda tüm dünyada karşı durduğumuz adaletsiz düzenin en acı verici tezahürlerinden biri olmuştur. Bize, yaratandan ötürü insanlığı sevmeyi öğreten İslam medeniyetinin bir üyesi olarak bu insanlık dışı mantaliteyi kınıyorum. Nerede, ne bağlamda, ne şekilde olursa olsun Türkiye, daima insanlığa karşı her türlü saldırıya karşı durmuştur.” dedi.
Şükür Türkiye’miz ırkçı ve faşist anlayışların beşiği değil. Şükür yurdumuz adaletsizliğin bataklığı değil. Şükür insanı yaratandan dolayı seviyoruz. Şükür memleketimiz İslam hoşgörüsü ile yönetiliyor. Yoksa nece olurdu halimiz…
Korona’nın belirsizliği tüm dünyayı etkilerken, Türkiye ekonomik krizler, sahip çıkamadığı eli ve kolunun dolandığı Suriye, Libya ve hatta Yunanistan’daki askeri faaliyetler ile uğraşıyor. Batı ile ilişkiler hiç olmadığı kadar kötü. Böyle bir süreçten geçerken tuhaf ama tandık “işaretler” geliyor.
Mayıs ortasında İstanbul’da yaşanan iki kilise saldırısının ardından, 29 Mayıs’ta Hrant Dink Vakfı’na ve Dink’in eşi Rakel Dink’e ölüm tehditleri geldiğini öğrendik.
Bu “tuhaflıklar” yalnız gayrimüslimlere yönelik değil, 20 Mayıs’ta İzmir’de bazı cami minarelerinden çalınan “Çav Bella” şarkısını da aynı listeye ekleyebiliriz.
Hrant Dink Vakfı hızlıca bir basın açıklaması yaptı: “Şişli Emniyeti ve İstanbul Valiliği’ne durumu yazılı olarak bildirdik. Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de resmi kurumların bilgisi dahilinde, herkesin gözü önünde öldürülmesinden önce de duymaya aşina olduğumuz ve bugünlerde marifet sayarak kimi çevrelerce sıkça tekrarlanan “Bir gece ansızın gelebiliriz” sloganını da içeren tehdit, Hrant Dink Vakfı’nı “kardeş masalları” anlatmakla itham ediyor, ülkeyi terk etmemizi talep ediyor, Rakel Dink’i ve avukatımızı ölümle tehdit ediyor.” dedi.
Hrant Dink öldürüldüğünden sonra daha adil, özgür, eşit bir Türkiye’ye katkı sunmak için kurulan ve o günden beri çalışmalarını bu yönde sürdüren Hrant Dink Vakfı’na destekler geldi, siyasiler, sivil toplum örgütleri, ne vakıf ve de Dink ailesi yalnız değildir dedi.
Bunlar olup biterken tuhaf bir şey daha oldu, gazeteci İsmail Saymaz televizyonda katıldığı bir programdan Vakfın Emniyet ile paylaştığı tehdit mektubunun detaylarını sundu. “”Bilgi almak istiyorum. Kuruluş amacınız nedir, neye hizmet ediyorsunuz? Karabağ Ermeni işgalinde, bununla ilgili neden çalışma yapmıyorsunu? İşinize mi gelmiyor? Bakın hem Türk toprağını işgal edeceksiniz, hem burada kardeş masalını anlatacaksınız. Bir gece ansızın geleceğiz, orayı başınıza yıkacağız. Ya terk edersiniz ya da ölürsünüz, bu kadarını söyleyeyim. Bu sefer Rakel Dink ve avukatı ölecek.” metnini okudu.
Tüm gazeteciler kıskandık, keşke bize de böyle hemen metinler servis edilse dedik.
Bahsettiğim saldırılar ve tehditleri eleştirilip lanetlenirken çokça rastalanan bir cümle var: “Hrant Dink Vakfı’na yönelik tehditler, iktidarın yarattığı nefret ikliminin ürünüdür. Hrant Dink’i koruyamadık. Emanetlerini yalnız bırakmayalım.”
Ne yazık ki bu yaşananlar “iktidarın yarattığı nefret ikliminin ürünü” değil! Bunlar bizzat “ iktidarın eylemleri”.
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Hrant Dink Vakfı’na yönelik tehditlere ilişkin “Bu provokasyonlara müsaade etmeyiz. Kursaklarında kalır. Camileri, kiliseleri, havraları hedef alan; vakıfları, dernekleri, vatandaşlarımızı tehdit etmeye kalkan provokasyonlar Türkiye düşmanlığıdır.” demiş.
Başbakan Erdoğan, Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili bir soru üzerine, “Sıkılan kurşun aslında Türk milletine, Türkiye’ye sıkılmıştır, Türk demokrasisine, özgürlüklere sıkılmıştır” demişti, 23 Ocak 2007’de.
Hrant Dink cinayeti bir mutabakat cinayetiydi. Öncesindeki ve sonrasındaki bir çok cinayet gibi… O yüzden suçlular “bulunamadı”…
Cumhuriyetin ilk yıllarında Milli Amele Hizmetleri, 50’lerde Özal Harp Dairesi, 80’lerde JİTEM, sonrasında Kontrgerilla, Derin Devlet, Ergenekon adlarına alan bu yapılanmaların atası Teşkilat-ı Mahsusa…
Ve Teşkilat-ı Mahsusa’dan günümüze, ne yazık ki katillerimiz kahramanlarımız oldular.
Ben bu satırları yazarken Twitter, MHP Mersin Milletvekili Olcay Kılavuz’un danışmanının sosyal medya hesabından Diyarbakır Emniyetinde gözaltındaki kişilere yönelik işkence görüntülerini paylaşması ile çalkalanıyor.
Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde açılan ateş sonucu polis Atakan Arslan’ın hayatını kaybetmesine ilişkin gözaltına alınan bir kişinin Diyarbakır Emniyeti’nde işkence gördüğüne dair görüntüleri “Hain Diyarbakır Emniyeti’nin şefkatli kollarında” notuyla paylaşmış MHP’li vekil danışmanı Emre Soylu.
Fotoğrafta emniyette görevlisi yerde yatan kişinin üstüne ayağıyla basıyor. Çevrede bulunan iki kişi de işkenceyi oturarak izliyor. Görüntüde, yere yatırılan kişinin yakınında bulunan cob da gözüküyor.
Hrant Dink’e “güvercin tedirginliği” yazısını yazdıran, camilerden “Çav Bellayı” çaldıran, kilisedeki haçları parçalayan, Hrant Dink Vakfına tehdit mesajları yollayan, Ayasofya’da fetih çığırtkanlığı yapan, HDP belediyelerine kayyum atayan, düşünen herkesi cezaevine tıkan, coplu fotoğrafı çeken aynı el…
Bu el ortaya çıktığı dönemlerde hiç güzel şeyler olmuyor. Bir gece hatta aydınlıkta ansızın geliyorlar.
[Alin Özinial] 1.6.2020 [Kronos.News]
Bir gece ansızın gelebilirler, çok haklılar… [Alin Özinial]
‘Bebeğime taneyle bez alabiliyorum’ diyen AKP’li pahalılıktan Kılıçdaroğlu’nu suçladı
Hayat pahalılığı ve şişkin faturalardan CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu sorumlu tutan AKP’li genç kadının röportaj videosu dolaşıma girdiği sosyal medyayı salladı.
BOLD- Youtube kanalı Yurttaş TV’nin yaptığı bir sokak röportajı sosyal medyanın gündeminde. Pandemi sürecinde yaşanan ekonomik sıkıntılar hakkındaki düşünceleri için kendisine mikrofon uzatılan bir kadın, salgına rağmen geç saatlere kadar çalışmak zorunda olduğunu söyledi.
FATURALARDAN ŞİKAYET ETTİ
Bebeğine ucuz, tane bez almak zorunda kaldığını anlatan kadın, bugün seçim olsa yine AKP’yi destekleyeceğini söyledi. AKP’nin iyi işler yaptığını savunan kadın, ‘Daha iyisi varsa ona verelim. Kılıçdaroğlu kahvehane ağzı ile konuşuyor. Ben hiç doğalğaz açmama rağmen 280 lira fatura ödedim. Çok değil mi?” dedi.
Hayat pahalılığından CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu suçlayan genç kadının röportaj videosu kısa sürede yüz binlerce sosyal medya kullanıcısı tarafından izlendi.
[Bold Medya] 1.6.2020
BOLD- Youtube kanalı Yurttaş TV’nin yaptığı bir sokak röportajı sosyal medyanın gündeminde. Pandemi sürecinde yaşanan ekonomik sıkıntılar hakkındaki düşünceleri için kendisine mikrofon uzatılan bir kadın, salgına rağmen geç saatlere kadar çalışmak zorunda olduğunu söyledi.
FATURALARDAN ŞİKAYET ETTİ
Bebeğine ucuz, tane bez almak zorunda kaldığını anlatan kadın, bugün seçim olsa yine AKP’yi destekleyeceğini söyledi. AKP’nin iyi işler yaptığını savunan kadın, ‘Daha iyisi varsa ona verelim. Kılıçdaroğlu kahvehane ağzı ile konuşuyor. Ben hiç doğalğaz açmama rağmen 280 lira fatura ödedim. Çok değil mi?” dedi.
Hayat pahalılığından CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu suçlayan genç kadının röportaj videosu kısa sürede yüz binlerce sosyal medya kullanıcısı tarafından izlendi.
Müstehak size müstehak pic.twitter.com/7i8RUbvev0
— No Context Sağcı (@NoContextSag) June 1, 2020
[Bold Medya] 1.6.2020
İki çocuğumuzla gözaltına alındık, saatlerce fiziksel işkenceye maruz kaldım [Sevinç Özarslan]
Tutuklu öğretmen Önder Bozkurt, gözaltında yaşadıkları işkenceleri yazdı. Eşinin psikolojisinin bozulduğunu ifade eden Bozkurt, çaresizliğini haykırmak istediğini söyledi.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 19 Şubat 2018’de eşi ve iki çocuklarıyla birlikte Gümüşhane’de gözaltına alınan Önder Bozkurt gözaltındayken yaşadığı işkenceleri anlattı. HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazan Bozkurt, “Bir haftalık o süreci unutmamız mümkün değil. Hayatımızda derin izler bıraktı. İki çocuğumuzla birlikte alındık. Sözlü hakaret, itham ve galiz küfürlerin dışında bir hafta boyunca her gün ters kelepçe ile ayakta bekletildim. Her gün sistematik olarak bu yapıldı. En önemlisi saatlerce fiziksel şiddete maruz kaldım. Detaylarını anlatarak sizin daha da üzülmenizi istemiyorum.” dedi.
“BAŞKA İLLERDE DAHA FAZLASINI YAPIYORLAR”
15 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin her yerinde gözaltına alınan insanlara işkence yapıldığı biliniyor. Özellikle İstanbul, Ankara, Afyon, Bartın, Aksaray, Mersin emniyet müdürlüklerinde yapılan işkenceler, yaşayanların anlatımıyla ortaya çıktı. Önder Bozkurt, tüm illerde yapılan bu işkenceleri Gümüşhane TEM müdürünün ağzından aktararak mektubunda kayda geçirdi.
TEM müdürünün kendisiyle dalga geçer gibi “Önder, arkadaşların sana bunu yaptıklarını bilseydim izin vermezdim. Ama şunu bil ki, başka illerde daha da fazlası yapılıyor.” dediğini ifade eden Bozkurt, “Bana, ‘sen yine dua et’ der gibi içler acısı hallerini özetliyorlardı. Bu sözü söyleyen samimi olsaydı işkence yapanlar hakkında hemen işlem, soruşturma başlatırdı.” ifadelerini kullandı.
Özel dershanelerde öğretmenlik yapan biyoloji öğretmeni Önder Bokurt ile sınıf öğretmeni Fatma Bozkurt’un Betül Hafsa (4) ve Bahadır (6) adlı bir oğlu bulunuyor.
İŞKENCEYİ MAHKEMEDE ANLATTIM AMA RAPOR EDEMEDİM
Gördüğü fiziksel ve psikolojik işkenceyi rapor edemediğini belirten Bozkurt şöyle devam etti: “Çünkü eşim ile korkutuyorlardı. Bu hususta inanılmaz baskı yapıyorlardı. Gördüğüm bu muameleyi ağır cezada anlattım ve yazılı olarak sundum. Ancak hiçbir işlem yapılmadı. Yapmak bir yana en ağır ceza ile cezalandırdılar.”
Eşi Fatma Bozkurt’un da ağır hakaret ve küfürlere maruz kaldığını vurgulayan Önder Bozkurt, “Saatlerce ayakta bekletildi. Ve ağza alınmayacak, bir insanın kuramayacağı küfürler, cümleler. Kadın polis memuru olmaksızın 2 erkek polis tarafından Gümüşhane’nin Toful içle emniyetine götürüldü. Yoğunluk gerekçesiyle orada 6 gün kaldı eşim. Sudan başka ağzına bir lokma dahi almamış. Ben bunları cezaevine konulmamızın hemen ardından eşimin bana yazmış olduğu mektupta öğrendim.” diye yazdı.
Bozkurt: “İlk gözaltına alındığımızda bizi ayırdılar. Kızım annesinin yanında oğlum benimle kaldı. Annesi ile kızımı sağlık kontrolü için hastaneye götürüyorlar. Biri erkek, diğeri bayan memur… Gidiş-dönüş yolu boyunca arabayı süren erkek memur elini sertçe direksiyona vurup eşime hitaben nasıl vatana ihanet edersin, sen teröristin vs. Cümleler kuruyor. Şunu net bir şekilde söylemeliyim ki, insanlıktan nasibi yok böylelerinin direksiyona her vuruşu ve bağırışında kızım korkarak sımsıkı annesine sarılıyormuş.” dedi.
10’AR YIL HAPİS CEZASI
Cemaat soruşturmaları kapsamına tutuklanan Bozkurt çifti, önce Gümüşhane’de hapis yattı, son 5 aydır da Ağrı Patnos L Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılanan çift, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 10’ar yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyaları Yargıtay’da. Önder Bozkurt mektubunda tutuklanma gerekçelerini anlattıktan sonra haklarında ifade veren tanıkların, ifadelerini geri çekmelerine rağmen böyle bir cezaya çarptırılmalarının şokunu yaşadıklarını da ifade etti:
BASKI İLE İFADE VERDİM, DEDİ
“Peki neydi hakkımızdaki iddialar: Eşimin birkaç tanık ve Bylock iddiası. Benim de tanık ve Bylock iddiası. Tahmin edeceğiniz gibi FEM dershanelerinde çalıştığım 4 yıla dönük iddialar. Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesi yargılamamızı yaptı ve akıllara durgunluk veren bir karar verdi. Eşimin iddianamesinin hazırlanmasına dayanak olan iki tanık mahkeme sürecinde ifadelerini geri aldılar. Birisi emniyette baskı ile bunu söylememi istediler dedi. Diğeri ise iftira attım dedi ve eşim buna rağmen serbest bırakılmadı.”
“KIZIMIZ CEBREN SÜTTEN KESİLDİ”
Dershanelerde öğretmenlik yapan biyoloji öğretmeni Önder Bokurt ile sınıf öğretmeni Fatma Bozkurt’un Betül Hafsa (4) ve Bahadır (6) adlı bir oğlu bulunuyor. Bozkurt çifti 28 aydır çocuklarından ayrı. İki kardeş de birbirinden ayrı. Betül anneanne, Bahadır babaanne yanında kalıyor. Gözaltına alındıklarında anne sütü emen kızının cebren sütten kesildiğini belirten Bozkurt, çocuklarından ayrı kalan eşinin psikolojisinin bozulduğunu söyledi ve serbest bırakılmasını istedi.
“KIZIM BİZİ HATIRLAMIYOR”
Koronavirüs nedeniyle ne eşini ne de çocuklarını görebildiğini, dilekçelerine cevap verilmediğini, mektup biriminin çalışmadığını belirten Bozkurt, eşinin sağlık durumundan endişelendiğini sözlerine ekledi:
“Eşim şu anda psikolojik ve ruhsal olarak bir çöküntünün içinde. 27 aydır durmadan ağlıyor. Bir anne canından parçasından olan yavrularından yıllardır ayrı. Bu hale taş olsa çatlardı. Defalarca ilgili makamlara yazdım, bu mağduriyete son verin dedim. Bir anneyi yavrusundan ayırmayın diye yazdım ama nafile. Kızım artık bizi hatırlamıyor bile. Oğlumuz ise bu sene anaokuluna başladı ancak devam etmek istemedi.”
“SİZE YALVARIYORUM, NE OLUR SESİMİZİ DUYURUN”
Önder Bozkurt mektubunun sonunda inşaatlarda çalışarak çocuklarına bakan ailelerinin de maddi manevi çok yıprandığını belirtti ve seslerinin duyurulmasını istedi:
“Bir çaresizliğe terk edilmiş durumdayız. Bugüne değin elime silah almadım, hayatım boyunca faydalı bir insan olmaya gayret ettim. Ancak şimdi birkaç tanık ifadesi ile terörist ilan edildim. Bu kadar kolay mı bir insanın terörist ilan edilmesi. Nasıl bir etiketin içine sokulmuşuz anlamakta güçlük çekiyorum… Aslında size yazmayacaktım. Ancak onca hukuksuzluk çaresizliğimi daha da derinleştirdi. Çaresizliğimi haykırmak istiyorum ancak sesimi duyuracak kişilerin azlığı ya da yokluğu beni daha da bir derin ümitsizliğe sevk ediyor… Allah rızası için size yalvarıyorum, ne olur sesimizi duyurun, ilgili makamlara sesimizi duyurun. Darmadağın olmuş ailemin bir benze olsun toparlanması adına, eşimin yavrularına kavuşması adına sesimizi duyurun. Artık dayanacak gücümüz kalmadı.”
[Sevinç Özarslan] 1.6.2020 [BoldMedya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 19 Şubat 2018’de eşi ve iki çocuklarıyla birlikte Gümüşhane’de gözaltına alınan Önder Bozkurt gözaltındayken yaşadığı işkenceleri anlattı. HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazan Bozkurt, “Bir haftalık o süreci unutmamız mümkün değil. Hayatımızda derin izler bıraktı. İki çocuğumuzla birlikte alındık. Sözlü hakaret, itham ve galiz küfürlerin dışında bir hafta boyunca her gün ters kelepçe ile ayakta bekletildim. Her gün sistematik olarak bu yapıldı. En önemlisi saatlerce fiziksel şiddete maruz kaldım. Detaylarını anlatarak sizin daha da üzülmenizi istemiyorum.” dedi.
“BAŞKA İLLERDE DAHA FAZLASINI YAPIYORLAR”
15 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin her yerinde gözaltına alınan insanlara işkence yapıldığı biliniyor. Özellikle İstanbul, Ankara, Afyon, Bartın, Aksaray, Mersin emniyet müdürlüklerinde yapılan işkenceler, yaşayanların anlatımıyla ortaya çıktı. Önder Bozkurt, tüm illerde yapılan bu işkenceleri Gümüşhane TEM müdürünün ağzından aktararak mektubunda kayda geçirdi.
TEM müdürünün kendisiyle dalga geçer gibi “Önder, arkadaşların sana bunu yaptıklarını bilseydim izin vermezdim. Ama şunu bil ki, başka illerde daha da fazlası yapılıyor.” dediğini ifade eden Bozkurt, “Bana, ‘sen yine dua et’ der gibi içler acısı hallerini özetliyorlardı. Bu sözü söyleyen samimi olsaydı işkence yapanlar hakkında hemen işlem, soruşturma başlatırdı.” ifadelerini kullandı.
Özel dershanelerde öğretmenlik yapan biyoloji öğretmeni Önder Bokurt ile sınıf öğretmeni Fatma Bozkurt’un Betül Hafsa (4) ve Bahadır (6) adlı bir oğlu bulunuyor.
İŞKENCEYİ MAHKEMEDE ANLATTIM AMA RAPOR EDEMEDİM
Gördüğü fiziksel ve psikolojik işkenceyi rapor edemediğini belirten Bozkurt şöyle devam etti: “Çünkü eşim ile korkutuyorlardı. Bu hususta inanılmaz baskı yapıyorlardı. Gördüğüm bu muameleyi ağır cezada anlattım ve yazılı olarak sundum. Ancak hiçbir işlem yapılmadı. Yapmak bir yana en ağır ceza ile cezalandırdılar.”
Eşi Fatma Bozkurt’un da ağır hakaret ve küfürlere maruz kaldığını vurgulayan Önder Bozkurt, “Saatlerce ayakta bekletildi. Ve ağza alınmayacak, bir insanın kuramayacağı küfürler, cümleler. Kadın polis memuru olmaksızın 2 erkek polis tarafından Gümüşhane’nin Toful içle emniyetine götürüldü. Yoğunluk gerekçesiyle orada 6 gün kaldı eşim. Sudan başka ağzına bir lokma dahi almamış. Ben bunları cezaevine konulmamızın hemen ardından eşimin bana yazmış olduğu mektupta öğrendim.” diye yazdı.
Bozkurt: “İlk gözaltına alındığımızda bizi ayırdılar. Kızım annesinin yanında oğlum benimle kaldı. Annesi ile kızımı sağlık kontrolü için hastaneye götürüyorlar. Biri erkek, diğeri bayan memur… Gidiş-dönüş yolu boyunca arabayı süren erkek memur elini sertçe direksiyona vurup eşime hitaben nasıl vatana ihanet edersin, sen teröristin vs. Cümleler kuruyor. Şunu net bir şekilde söylemeliyim ki, insanlıktan nasibi yok böylelerinin direksiyona her vuruşu ve bağırışında kızım korkarak sımsıkı annesine sarılıyormuş.” dedi.
10’AR YIL HAPİS CEZASI
Cemaat soruşturmaları kapsamına tutuklanan Bozkurt çifti, önce Gümüşhane’de hapis yattı, son 5 aydır da Ağrı Patnos L Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılanan çift, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 10’ar yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyaları Yargıtay’da. Önder Bozkurt mektubunda tutuklanma gerekçelerini anlattıktan sonra haklarında ifade veren tanıkların, ifadelerini geri çekmelerine rağmen böyle bir cezaya çarptırılmalarının şokunu yaşadıklarını da ifade etti:
BASKI İLE İFADE VERDİM, DEDİ
“Peki neydi hakkımızdaki iddialar: Eşimin birkaç tanık ve Bylock iddiası. Benim de tanık ve Bylock iddiası. Tahmin edeceğiniz gibi FEM dershanelerinde çalıştığım 4 yıla dönük iddialar. Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesi yargılamamızı yaptı ve akıllara durgunluk veren bir karar verdi. Eşimin iddianamesinin hazırlanmasına dayanak olan iki tanık mahkeme sürecinde ifadelerini geri aldılar. Birisi emniyette baskı ile bunu söylememi istediler dedi. Diğeri ise iftira attım dedi ve eşim buna rağmen serbest bırakılmadı.”
“KIZIMIZ CEBREN SÜTTEN KESİLDİ”
Dershanelerde öğretmenlik yapan biyoloji öğretmeni Önder Bokurt ile sınıf öğretmeni Fatma Bozkurt’un Betül Hafsa (4) ve Bahadır (6) adlı bir oğlu bulunuyor. Bozkurt çifti 28 aydır çocuklarından ayrı. İki kardeş de birbirinden ayrı. Betül anneanne, Bahadır babaanne yanında kalıyor. Gözaltına alındıklarında anne sütü emen kızının cebren sütten kesildiğini belirten Bozkurt, çocuklarından ayrı kalan eşinin psikolojisinin bozulduğunu söyledi ve serbest bırakılmasını istedi.
“KIZIM BİZİ HATIRLAMIYOR”
Koronavirüs nedeniyle ne eşini ne de çocuklarını görebildiğini, dilekçelerine cevap verilmediğini, mektup biriminin çalışmadığını belirten Bozkurt, eşinin sağlık durumundan endişelendiğini sözlerine ekledi:
“Eşim şu anda psikolojik ve ruhsal olarak bir çöküntünün içinde. 27 aydır durmadan ağlıyor. Bir anne canından parçasından olan yavrularından yıllardır ayrı. Bu hale taş olsa çatlardı. Defalarca ilgili makamlara yazdım, bu mağduriyete son verin dedim. Bir anneyi yavrusundan ayırmayın diye yazdım ama nafile. Kızım artık bizi hatırlamıyor bile. Oğlumuz ise bu sene anaokuluna başladı ancak devam etmek istemedi.”
“SİZE YALVARIYORUM, NE OLUR SESİMİZİ DUYURUN”
Önder Bozkurt mektubunun sonunda inşaatlarda çalışarak çocuklarına bakan ailelerinin de maddi manevi çok yıprandığını belirtti ve seslerinin duyurulmasını istedi:
“Bir çaresizliğe terk edilmiş durumdayız. Bugüne değin elime silah almadım, hayatım boyunca faydalı bir insan olmaya gayret ettim. Ancak şimdi birkaç tanık ifadesi ile terörist ilan edildim. Bu kadar kolay mı bir insanın terörist ilan edilmesi. Nasıl bir etiketin içine sokulmuşuz anlamakta güçlük çekiyorum… Aslında size yazmayacaktım. Ancak onca hukuksuzluk çaresizliğimi daha da derinleştirdi. Çaresizliğimi haykırmak istiyorum ancak sesimi duyuracak kişilerin azlığı ya da yokluğu beni daha da bir derin ümitsizliğe sevk ediyor… Allah rızası için size yalvarıyorum, ne olur sesimizi duyurun, ilgili makamlara sesimizi duyurun. Darmadağın olmuş ailemin bir benze olsun toparlanması adına, eşimin yavrularına kavuşması adına sesimizi duyurun. Artık dayanacak gücümüz kalmadı.”
[Sevinç Özarslan] 1.6.2020 [BoldMedya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Daha baskıcı bir OHAL peşindeler
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Saray'ın yeni bir OHAL için fırsat kolladığını iddia etti
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "CHP'lileri sokağa dökme planları" yapıldığına işaret ederek, "Baskıcı bir yönetim anlayışıyla herkesi susturmanın arayışı içindeler, Böylece, daha baskıcı yönetimle önce olağanüstü hal (OHAL) ilan edip sonra da kimsenin itiraz edemeyeceği bir yönetim arzuları var" diye konuştu.
Sözcü’den Saygı Öztürk’e konuşan Kılıçdaroğlu, iktidar partisi içinden çıkan DEVA ve Gelecek partilerinin seçime girmesinin engellenmeye çalışıldığını ve bunun demokrasiye karşı ‘kumpas’ olduğunu belirterek, “Bu kumpası bozmak da boynumuzun borcudur” dedi.
AKP iktidarının gitmesinin kaçınılmaz olduğunu ve bunun farkında olduklarını belirten Kılıçdaroğlu, “Bir iktidar, gidici olduğunu görüp gitmemenin yollarını hukukun, demokrasinin dışına çıkarma arayışına başladıysa, bu demokrasiye zarar verir. Erdoğan gidiyor. Erdoğan, demokrasi, ekonomi, siyasal ahlak, israf açılarından ülkemize bir yüktür. Bunu görüyor, yerinde nasıl kalabileceği arayışı içinde. Ama bu arayışlar onun istediği sonucu vermez. Halk, Erdoğan’ı daha yakından görmeye başladı” diye konuştu.
"OYUN VAR AMA GELMEYECEĞİZ"
Kılıçdaroğlu, son dönemde ‘CHP’lileri sokağa dökme planları’ yapıldığını belirterek, “Baskıcı bir yönetim anlayışıyla herkesi susturmanın arayışı içindeler. Bu arayışı gerekçelendirmek için de ‘CHP sokağa çıktı, anarşiden, terörden yana’ söylemlerine yöneldiler. Böylece, daha baskıcı yönetimle önce olağanüstü hal ilan edip sonra da kimsenin itiraz edemeyeceği bir yönetim arzuları var. Biz, bu oyunlara gelmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.
Kılıçdaroğlu Siyesi Partiler Yasası’nda yapılması planlanan değişiklikle ilgili de görüşlerini aktararak, bu konudaki önerilerini şöyle sıraladı:
“1- Yüzde 10 seçim barajını ya kaldıralım ya da makul düzeye indirelim. Yüzde 10 barajı bizden başka hiçbir ülkede uygulanmıyor. Artık 7 mi, 5 mi, 3 mü, 1 mi… Ama mutlaka indirilmeli.
2- Milletvekili adayını parti liderleri belirlememeli. Adayları millet belirlemeli.”
[Samanyolu Haber] 1.6.2020
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "CHP'lileri sokağa dökme planları" yapıldığına işaret ederek, "Baskıcı bir yönetim anlayışıyla herkesi susturmanın arayışı içindeler, Böylece, daha baskıcı yönetimle önce olağanüstü hal (OHAL) ilan edip sonra da kimsenin itiraz edemeyeceği bir yönetim arzuları var" diye konuştu.
Sözcü’den Saygı Öztürk’e konuşan Kılıçdaroğlu, iktidar partisi içinden çıkan DEVA ve Gelecek partilerinin seçime girmesinin engellenmeye çalışıldığını ve bunun demokrasiye karşı ‘kumpas’ olduğunu belirterek, “Bu kumpası bozmak da boynumuzun borcudur” dedi.
AKP iktidarının gitmesinin kaçınılmaz olduğunu ve bunun farkında olduklarını belirten Kılıçdaroğlu, “Bir iktidar, gidici olduğunu görüp gitmemenin yollarını hukukun, demokrasinin dışına çıkarma arayışına başladıysa, bu demokrasiye zarar verir. Erdoğan gidiyor. Erdoğan, demokrasi, ekonomi, siyasal ahlak, israf açılarından ülkemize bir yüktür. Bunu görüyor, yerinde nasıl kalabileceği arayışı içinde. Ama bu arayışlar onun istediği sonucu vermez. Halk, Erdoğan’ı daha yakından görmeye başladı” diye konuştu.
"OYUN VAR AMA GELMEYECEĞİZ"
Kılıçdaroğlu, son dönemde ‘CHP’lileri sokağa dökme planları’ yapıldığını belirterek, “Baskıcı bir yönetim anlayışıyla herkesi susturmanın arayışı içindeler. Bu arayışı gerekçelendirmek için de ‘CHP sokağa çıktı, anarşiden, terörden yana’ söylemlerine yöneldiler. Böylece, daha baskıcı yönetimle önce olağanüstü hal ilan edip sonra da kimsenin itiraz edemeyeceği bir yönetim arzuları var. Biz, bu oyunlara gelmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.
Kılıçdaroğlu Siyesi Partiler Yasası’nda yapılması planlanan değişiklikle ilgili de görüşlerini aktararak, bu konudaki önerilerini şöyle sıraladı:
“1- Yüzde 10 seçim barajını ya kaldıralım ya da makul düzeye indirelim. Yüzde 10 barajı bizden başka hiçbir ülkede uygulanmıyor. Artık 7 mi, 5 mi, 3 mü, 1 mi… Ama mutlaka indirilmeli.
2- Milletvekili adayını parti liderleri belirlememeli. Adayları millet belirlemeli.”
[Samanyolu Haber] 1.6.2020
AKP trollerinden yeni ahlaksızlık: Hocaefendi'den zorunlu açıklama
ABD’de George Floyd'un polis güçleri tarafından öldürülmesinin ardından oluşan gergin ortamı fırsat bilen AKP trolleri yeni bir ahlaksızlığa imza attı.
ABD'deki toplumsal olayları fırsat bile bir grup AKP trolü sahte sosyal medya mesajları ile karışıklıktan istifade etmeye çalıştılar.
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmi hesabından paylaşılmış gibi sahte bir mesajı dolaşıma sürdüler... ABD'de hayatını kaybeden George Floyd’u suçlayan ve olayı protesto eden göstericilere hakaret eden bir twit atılmış gibi sahte görseller oluşturan AKP trolleri bununla Gülen’i hedef haline getirmeye çalıştı. Gülen’in kaldığı evin adresini de bu sahte görsellere ekleyen troller, göstericileri Gülen’i ‘ortadan kaldırmaya’ çağırdı.
Fethullah Gülen Hocaefendin'in resmi Twitter hesabından da görsellerin sahte olduğuna ve ilgili hesapların Twitter'a bildirildiğine dair bir paylaşım yapıldı.
[Samanyolu Haber] 1.6.2020
ABD'deki toplumsal olayları fırsat bile bir grup AKP trolü sahte sosyal medya mesajları ile karışıklıktan istifade etmeye çalıştılar.
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmi hesabından paylaşılmış gibi sahte bir mesajı dolaşıma sürdüler... ABD'de hayatını kaybeden George Floyd’u suçlayan ve olayı protesto eden göstericilere hakaret eden bir twit atılmış gibi sahte görseller oluşturan AKP trolleri bununla Gülen’i hedef haline getirmeye çalıştı. Gülen’in kaldığı evin adresini de bu sahte görsellere ekleyen troller, göstericileri Gülen’i ‘ortadan kaldırmaya’ çağırdı.
Fethullah Gülen Hocaefendin'in resmi Twitter hesabından da görsellerin sahte olduğuna ve ilgili hesapların Twitter'a bildirildiğine dair bir paylaşım yapıldı.
[Samanyolu Haber] 1.6.2020
Zor günlerin kardeşliği
Bu mecburi tecrit günlerinde, üniversite diplomalarını alıp dünyanın dört bir yanına dağılmış Hizmet gönüllüleri internetin imkânlarıyla "Hey gidi günleri" daha farklı hissediyor.
Hatırat-ı Hindistan ya da zor günlerin kardeşliği
TÜRKMEN TERZİ | Johennesburg
Hizmet Hareketi son 7 yıldır yer yer 20'nci yüzyılın eli kanlı diktatörlerinin başında gelen Hitler'in zulmünü arattırmayacak bastı ve zulme maruz kalıyor.
Yüz binlerce kişi sosyal ölüme mahkûm edildi. Aileler dağılmış, herkes hayatta kalma mücadelesi veriyor. Koronavirüs de son 2 aydır bütün dünyayı etkisi altına aldı. İnsanlar geleceklerinden endişeli.
İşte bu mecburi tecrit günlerinde, üniversite diplomalarını alıp dünyanın dört bir yanına dağılmış Hizmet gönüllüleri internetin imkânlarıyla "Hey gidi günleri" daha farklı hissediyor.
Tabii beyinleri kaynatan, nem ve hararetin ülkesi Hindistan'ın kardeşliği bir başka olur.
HİNDİSTAN HATIRALARI YAYIMLANDI
Kuzey ülkelerinde 9 yıl kalmış, cadı avı ile bugünlerde Avrupa'nın bir başşehrinde hayata tutunma mücadelesi veren Ömer Bey'in ifadesi ile, Hindistan'ın üç aylık zorluğu, Sibirya'nın 9 yılına denk.
Bir Ramazan Bayramı meyvesi diyebileceğimiz "Hatırat-ı Hindistan" isimli eser, son 20 yılda Gandi'nin memleketinde gençliklerini tüketen, şimdilerde dünyaya yayılan eğitim gönüllerinin hatıralarını ihtiva ediyor.
Kitep Birleşmiş Milletler'in (BM) tanımlamasına göre dünyanın en hızlı yazılan eseri olma iddiasında.
Uzun süre bulunduğu ülkede "Hindistan Kendini Yavaştan Sevdirir" kitabının da yazarı Ali Akkız'ın derlediği Hatırat-ı Hindistan'ı yayınevi CrabPublishing'in şöyle özetliyor: "Okul açmak ve Anadolu'nun hoşgörü anlayışını Hindistan'da temsil etmek için oraya giden insanların yaşadıkları garip olayları anlatması ile kendinizi Nasrettin Hoca ve Temel fıkralarının içinde bulacağınız bir eser."
KİTABIN ÖNSÖZÜ OKURU HİNDİSTAN'IN BAHARAT KOKAN RENKLİ DÜNYASINA GÖTÜRÜYOR:
"Bahar değil, Cennet ve Cehennem diyarı.
Hindistan’a nice milletler akın etmiş. Dünyayı fetheden Mekadonyalı İskender’in orduları Balucistan’da mikroplardan kırılmış. Nice Acem, Moğol ve Orta Asya sultanları erimiş gitmiş nem ve hararetin ülkesinde.
Şimdiler de teknolojinin imkânları ile Hint yarımadasını terk edebilenler ne kadar diyar gezseler de Hindistan kadar ruhlarında ve bedenlerinde derin izler bırakan başka bir belde yoktur evrende desem abartılı olmaz.
Hint’ten ayrılıp dünyaya yayılan yaklaşık 40 Anadolu ereninin Koronalı iki günde paylaştıkları hatıradan oluşan bu dünyanın en hızlı yazılan eseri olma iddiasındaki “HATIRAT”; Hint’in acı, tatlı, ekşi, trajikomik anlarını ölümsüzleştiriyor.
Türkiye'de Hindistan deyince akla hep inek gelir. Bollywood fimlerini bilmeyen, Awara Hu’yu izlemeyen kimse yok gibidir bizim ülkemizde. Cemil Meriç hiç gelmediği Hindistan’a “ebedi Bahar ülkesi” demiştir.
Üstad Meriç, “Bir Dünyanın Eşiğiden” isimli eserinde Hind’i şu alıntıyla esrarengizleştirir: “Altın Gözlü Kız’ın kahramanı sevgilisine şöyle seslenir: ...Hinde gidelim. Ebedi bir bahar yaşanır orada, topraktan yalnız çiçek fışkırır, kuşlar aşkı terennüm eder”.
Tabii Hind’e hiç gelmemiş Meriç’i, çok sevdikleri hayat arkadaşlarını bu Bahar ülkesine getirenlerin tasdik etmeleri mümkün değildir.
Gaziantep’in sıcağında yaşamış bir “sevgili” bile, Hint’e indiği anda havalimanında gördüğü manzara karşısında eşine “Sen beni kandırdın.” dediyse, Hümayunname’nin, Kelile ve Dimne’nin masalları ile hiç bir Anadolu genci sevgilisini tam avutamamıştır bu beyinlerin kaynadığı yerde.
Hint’in çilekeşlerinden Sadi Bey’in deyimiyle, bu coğrafya, Hizmetlerde sevap katsayısının en yüksek olduğu yer(lerden)dir.
Hint’te orta yol yani bahar yoktur. Her şey ya cennet ya cehennemdir. Selim ve Kerim restoranları cennettir, kapı önünde 50 derece sıcakta bekleyen, bir deri bir kemik yüzlerce dilenci size cehennemi hatırlatır.
Rikşalara, bisikletlere, motorlara, bazen atlara sürtünerek-mahşeri beşeri saymıyorum- sürtünerek ilerlediğiniz Lajpat Nagar cehenneminde ne cennetler sizi bekliyordur.
Herhangi sıradan bir dükkandan aldığınız kolyeler, yüzükler, ipek kumaşlar, halılar, panayırı andıran pazarlarda dev kupalı bardaklarla içtiğiniz nar suları cennettir.
Ekmek kırıntılarına koşan tavuklar gibi, onlarca farenin yerlerde bulduğu yiyecek artıklarına saldırdığı, dünyanın en dar, en pis, en ağır kokulu cehennem sokaklarından sonra ulaştığınız miski anber kokulu Abdullah Dehlevi’nin türbesi bir cennettir.
Atlar, filler, traktörler, kamyonlar arasından 100 kilometreyi 5 saatte kat ederek ulaştığınız şimdinin Serhend’i, cahiliye döneminin bütün adetlerinin yaşandığı Mekke ise, İmam-ı Rabbani’nin bu beldedeki duvarlarla çevrili küçük yeri cahiliye Mekkesi içinde bir Kâbe gibidir.
Bir zamanların cennet şehri Agra’nın, şimdiki cehenneminde dimdik ayakta duran Tac Mahal halen cennettir.
Her bir sokak başındaki putlara karşı Imam-ı Rabbani’nin izini sürdüğü, mezarlarını bilmeseniz de kalp ve ruhunuzu uçuran 5 binden fazla peygamberin, binlerce evliyanın gezdiği bir cennettir Hindistan.
Bombay’ın parkları, meyveleri, mangoları, baharatları, kumaşı, mücevheri, cehennem slumları arasındaki dünyanın en renkli cennetidir.
Jinnah’ın şehrinde basılan bir gazetenin resmettikleri, sanki başka diyarların gerçek vadisinden, çarşısından daha canlıdır. Hindistan’ın köprü altlarında yaşayan 700 milyon paryası cehennemi yaşar, fakat 70 milyon Racası da dünyada ne gözlerin gördüğü ne akılların alacağı dünya cennetini yaşar.
Nizamlarin Haydarabat'ı halen tarihten gelen kahraman ruhun yaşandığı yerdir.
Küçük Anadolu da Hint’e benzer... Nice farklı mevsimlerin, dillerin, ırkların memleketi Anadolu’dan Hint’e uçan, gençliklerini Gandi’nin ülkesinde tüketen Konya’dan, Mersin’den, Susurluk’tan, Maraş’tan, Kırşehir’den, Konya’dan, Diyarbakır’dan, İzmir’den nice farklı ses var, gönül var bu eserde. "
Kitaba şu link üzerinden ulaşılabilir.
[Samanyolu Haber] 1.6.2020
Hatırat-ı Hindistan ya da zor günlerin kardeşliği
TÜRKMEN TERZİ | Johennesburg
Hizmet Hareketi son 7 yıldır yer yer 20'nci yüzyılın eli kanlı diktatörlerinin başında gelen Hitler'in zulmünü arattırmayacak bastı ve zulme maruz kalıyor.
Yüz binlerce kişi sosyal ölüme mahkûm edildi. Aileler dağılmış, herkes hayatta kalma mücadelesi veriyor. Koronavirüs de son 2 aydır bütün dünyayı etkisi altına aldı. İnsanlar geleceklerinden endişeli.
İşte bu mecburi tecrit günlerinde, üniversite diplomalarını alıp dünyanın dört bir yanına dağılmış Hizmet gönüllüleri internetin imkânlarıyla "Hey gidi günleri" daha farklı hissediyor.
Tabii beyinleri kaynatan, nem ve hararetin ülkesi Hindistan'ın kardeşliği bir başka olur.
HİNDİSTAN HATIRALARI YAYIMLANDI
Kuzey ülkelerinde 9 yıl kalmış, cadı avı ile bugünlerde Avrupa'nın bir başşehrinde hayata tutunma mücadelesi veren Ömer Bey'in ifadesi ile, Hindistan'ın üç aylık zorluğu, Sibirya'nın 9 yılına denk.
Bir Ramazan Bayramı meyvesi diyebileceğimiz "Hatırat-ı Hindistan" isimli eser, son 20 yılda Gandi'nin memleketinde gençliklerini tüketen, şimdilerde dünyaya yayılan eğitim gönüllerinin hatıralarını ihtiva ediyor.
Kitep Birleşmiş Milletler'in (BM) tanımlamasına göre dünyanın en hızlı yazılan eseri olma iddiasında.
Uzun süre bulunduğu ülkede "Hindistan Kendini Yavaştan Sevdirir" kitabının da yazarı Ali Akkız'ın derlediği Hatırat-ı Hindistan'ı yayınevi CrabPublishing'in şöyle özetliyor: "Okul açmak ve Anadolu'nun hoşgörü anlayışını Hindistan'da temsil etmek için oraya giden insanların yaşadıkları garip olayları anlatması ile kendinizi Nasrettin Hoca ve Temel fıkralarının içinde bulacağınız bir eser."
KİTABIN ÖNSÖZÜ OKURU HİNDİSTAN'IN BAHARAT KOKAN RENKLİ DÜNYASINA GÖTÜRÜYOR:
"Bahar değil, Cennet ve Cehennem diyarı.
Hindistan’a nice milletler akın etmiş. Dünyayı fetheden Mekadonyalı İskender’in orduları Balucistan’da mikroplardan kırılmış. Nice Acem, Moğol ve Orta Asya sultanları erimiş gitmiş nem ve hararetin ülkesinde.
Şimdiler de teknolojinin imkânları ile Hint yarımadasını terk edebilenler ne kadar diyar gezseler de Hindistan kadar ruhlarında ve bedenlerinde derin izler bırakan başka bir belde yoktur evrende desem abartılı olmaz.
Hint’ten ayrılıp dünyaya yayılan yaklaşık 40 Anadolu ereninin Koronalı iki günde paylaştıkları hatıradan oluşan bu dünyanın en hızlı yazılan eseri olma iddiasındaki “HATIRAT”; Hint’in acı, tatlı, ekşi, trajikomik anlarını ölümsüzleştiriyor.
Türkiye'de Hindistan deyince akla hep inek gelir. Bollywood fimlerini bilmeyen, Awara Hu’yu izlemeyen kimse yok gibidir bizim ülkemizde. Cemil Meriç hiç gelmediği Hindistan’a “ebedi Bahar ülkesi” demiştir.
Üstad Meriç, “Bir Dünyanın Eşiğiden” isimli eserinde Hind’i şu alıntıyla esrarengizleştirir: “Altın Gözlü Kız’ın kahramanı sevgilisine şöyle seslenir: ...Hinde gidelim. Ebedi bir bahar yaşanır orada, topraktan yalnız çiçek fışkırır, kuşlar aşkı terennüm eder”.
Tabii Hind’e hiç gelmemiş Meriç’i, çok sevdikleri hayat arkadaşlarını bu Bahar ülkesine getirenlerin tasdik etmeleri mümkün değildir.
Gaziantep’in sıcağında yaşamış bir “sevgili” bile, Hint’e indiği anda havalimanında gördüğü manzara karşısında eşine “Sen beni kandırdın.” dediyse, Hümayunname’nin, Kelile ve Dimne’nin masalları ile hiç bir Anadolu genci sevgilisini tam avutamamıştır bu beyinlerin kaynadığı yerde.
Hint’in çilekeşlerinden Sadi Bey’in deyimiyle, bu coğrafya, Hizmetlerde sevap katsayısının en yüksek olduğu yer(lerden)dir.
Hint’te orta yol yani bahar yoktur. Her şey ya cennet ya cehennemdir. Selim ve Kerim restoranları cennettir, kapı önünde 50 derece sıcakta bekleyen, bir deri bir kemik yüzlerce dilenci size cehennemi hatırlatır.
Rikşalara, bisikletlere, motorlara, bazen atlara sürtünerek-mahşeri beşeri saymıyorum- sürtünerek ilerlediğiniz Lajpat Nagar cehenneminde ne cennetler sizi bekliyordur.
Herhangi sıradan bir dükkandan aldığınız kolyeler, yüzükler, ipek kumaşlar, halılar, panayırı andıran pazarlarda dev kupalı bardaklarla içtiğiniz nar suları cennettir.
Ekmek kırıntılarına koşan tavuklar gibi, onlarca farenin yerlerde bulduğu yiyecek artıklarına saldırdığı, dünyanın en dar, en pis, en ağır kokulu cehennem sokaklarından sonra ulaştığınız miski anber kokulu Abdullah Dehlevi’nin türbesi bir cennettir.
Atlar, filler, traktörler, kamyonlar arasından 100 kilometreyi 5 saatte kat ederek ulaştığınız şimdinin Serhend’i, cahiliye döneminin bütün adetlerinin yaşandığı Mekke ise, İmam-ı Rabbani’nin bu beldedeki duvarlarla çevrili küçük yeri cahiliye Mekkesi içinde bir Kâbe gibidir.
Bir zamanların cennet şehri Agra’nın, şimdiki cehenneminde dimdik ayakta duran Tac Mahal halen cennettir.
Her bir sokak başındaki putlara karşı Imam-ı Rabbani’nin izini sürdüğü, mezarlarını bilmeseniz de kalp ve ruhunuzu uçuran 5 binden fazla peygamberin, binlerce evliyanın gezdiği bir cennettir Hindistan.
Bombay’ın parkları, meyveleri, mangoları, baharatları, kumaşı, mücevheri, cehennem slumları arasındaki dünyanın en renkli cennetidir.
Jinnah’ın şehrinde basılan bir gazetenin resmettikleri, sanki başka diyarların gerçek vadisinden, çarşısından daha canlıdır. Hindistan’ın köprü altlarında yaşayan 700 milyon paryası cehennemi yaşar, fakat 70 milyon Racası da dünyada ne gözlerin gördüğü ne akılların alacağı dünya cennetini yaşar.
Nizamlarin Haydarabat'ı halen tarihten gelen kahraman ruhun yaşandığı yerdir.
Küçük Anadolu da Hint’e benzer... Nice farklı mevsimlerin, dillerin, ırkların memleketi Anadolu’dan Hint’e uçan, gençliklerini Gandi’nin ülkesinde tüketen Konya’dan, Mersin’den, Susurluk’tan, Maraş’tan, Kırşehir’den, Konya’dan, Diyarbakır’dan, İzmir’den nice farklı ses var, gönül var bu eserde. "
Kitaba şu link üzerinden ulaşılabilir.
[Samanyolu Haber] 1.6.2020
Hep Aynı Fıkraya Gülmek! [Kadir Gürcan]
Normal zamanlarda, şu günler, öğretmenler için en sıkıcı günlerdir. Dönemin bittiğinin herkes bilmesine rağmen Milli Eğitim'in belirlediği çalışma takvimini sonlandırmak için, vakit, ömür ve para harcama rutinine boyun eğmek vatani görevlerden sayılır. Eğitim ve öğretim kalitesini konuşmaya kimsenin vakti yoktur.
Öğretmenler, son on beş gün lise çağındaki gençlerin sulu şakaları ve basit fıkralarına katlanma durumundadırlar. Bu satırların yazarı, öğretmenliği bu ve benzeri sebeplerden dolayı bir türlü sevemediğini itiraf etmeyi büyük günahlardan saymaz. Neyse ki, virüs öğretmen arkadaşları bu lüzumsuz ve katlanılması zor periyottan kurtardı.
Öğretmen bir arkadaşım anlatmıştı; “Aynen böyle, herkesin ceket, kravat, takım elbise gibi resmiyetleri bir kenara bıraktığı Mayıs günlerinde, sınıflarda fıkra anlatma seanslarına geçilmişti. Arka sıralardan fıkra anlatmak için, ısrarla parmağını kaldıran öğrenci için, sınıf arkadaşları “Hocam, Hasan'a anlattırmayın. O her defasında aynı fıkrayı anlatıyor!” diye uyardılar. Ben de “Hasan, aynı fıkrayı anlatmayacaksan, kalk anlat!” diyerek güya kendimi garantiye almıştım. Sınıf haklıydı. Muzip Hasan, ciddi ciddi kalktı, bilmem kaçıncı defa aynı fıkrasını tekrar anlattı. Fıkra bittikten sonra, kalem, silgi, kalemtraş ve kalem kutularının havada uçuşmasına ses çıkarmadım.”
Arkadaşım ilerleyen günlerde, aynı sınıfa tekrar derse girer. Yoklamanın ardından, fıkra ve sululuk seansına geçilir geçilmez, arka sıradan Hasan'ın parmağı yine dikkat çeker. Bu kez sınıfın tepkisi farklıdır. Gülüşme ve kıkırdaşmalar, Hasan'ın söz istemek için parmağını kaldırması ile başlar. Sınıf hep bir ağızdan “Hocam, Hasan anlatsın!” diye ağız birliği etmişlerdir. Arkadaşım “Oğlum, aynı fıkrayı anlatmayacaksan kalk anlat!” diye uyarısını yeniler. Muzip Hasan kalkar ve aynı fıkrayı yine anlatır ve sınıf gülmekten yıkılır. Öğretmen dostum sözünü “O gün bu gündür, hayatımda, bir fıkraya bu kadar coşkulu gülündüğünü hiç hatırlamıyorum. Nedenini de hala anlamış değilim! Muzib lise öğrencisi farkında olmadan, beni, kırk kişilik sınıfı ve sistemin dayattığı boş okul günleri ile dalga geçmişti!” diye bitirdi.
Yine sıkıcı bir seçim arefesinde, Halk Partisi'nin yüz yıllık köhne refleksleri ile gündeme oturmasına akli bir zemin bulma telaşındayım. Halk Parti dinozorları, bu banallık ve demode görüntüde yalnız değiller. Milliyetçi ve muhafazakar düşüncenin de tarihi geçmişi, bilinen tarihin dışına düşecek kadar eski ve fersude. Bu durumu, önce kendi zekam ile dalga geçilmesini önlemek sonra da, yüzyıllık muhafazakar-dini düşüncenin acınası halini izah için önemli bir görev olarak görüyorum. Durumdan vazife çıkarmak sadece iktidara aittir diye bir kural olmasa gerek.
Cami hoparlöründan şarkı yükselmesi suni bir gündemin alevlenmesi için yeter ve artar bir sebeptir. Cami frekanslarına farklı ses ve veri akımının karışması her zaman mümkündür. Hasbelkader, cami yakınından geçen polis devriyelerinin telsiz konuşmalarını çoğu zaman bütün mahalleli duyar. İmam Efendi Fatiha'ya başlamışken “Amirim, biz olay mahallindeyiz! Tamam!” konuşmaları namazın kıraatine karışır. Kıyamet de kopmaz. Böylesi lokal ve sıradan bir vak'a, seçim-İzmir ve Halk Partisi sosuyla ortaya karışık bir menü olarak sunulduğunda, hadise 31 Mark Vakası'nın havasına bürünür. Başı sıkışan iktidar “Din elden gidiyor ahali! Dinine sahip çık!” sloganıyla, ölüm döşeğindeki ömrüne gün kazandırma derdine düşer. Saray soytarıları da boş durur mu? Onlar da, “İşte Halk Partisi! Yine dine hucum ediyor! Eh seçim de yaklaşıyor! O zaman bir ölüm helvası yapalım da, vatandaşa bir yararımız olsun!” telaşına düştüler.
Virüs'ten dolayı Türkiye'de yetmişdört gündür Cuma kılınamamış. Can güvenliği tehlikeye girdiğinde, Cuma'nın farziyetinin düşmesi gayet normal. Haremeyn-i Şerifeyn'de de olsanız da, bu mazeretiniz geçerli. Virüs endişesinden dolayı, Suud Hükümeti, bu yılki Hac'ı da iptal etmenin hazırlıklarını yapıyor. Şu ana kadar bir karar vermiş değiller. Hac'ı iptal ederlerse şaşırmayın ve korkmayın! Kıyamet kopmaz!
Ayasofya Camii'nin dini açıdan hususi bir yeri yok. İstanbul Bağlarbaşı'ndaki Altunizade Camii'nde kıldığınız ikindi namazı ile Ayasofya Camii'nde eda ettiğiniz namazın fazileti aynı. Nereden biliyorsun? Fıkıh kitapları ve kadim fukaha, “Üç mescid haricinde, dünyadaki bütün mescidler fazilet açısından aynı seviyededir.” hükmündeki ısrarlarının bir sebebi olmalı. O “Üç mescid”i merak ettiğinizi biliyorum ama, Ayasofya Camii o üçten biri değil.
Ayasofya, kendisini Şanlı Geçmişte kaybedip “Ne idik ne olduk!” mazoşisminden zevk alanlar için sadece bir ritüeldir. O kıt akıllılar, Ayasofya'ya bakıp höykürmeyi ibadet zannederler. Dini değil, kültürel ve etnik bir ritüel! İslam dünyası için, Ayasofya'nın kıyamete endeksli bir değeri yok! İstanbul dışında yaşayan milyonlarca Türk Vatandaşı için de! Olmadık konularda kamuoyu araştırması yapan araştırma şirketleri için yeni bir konu teklifinde bulunalım; “Saray, Ayasofya'nın açılması için neden bu kadar ısrar ediyor?” sorusunu bir sorun bakalım ne cevap alacaksınız? İstanbul dışında yaşayanların bir çoğu, “Cumhurbaşkanımız'ın yaptırdığı Ayasofya Camii mutlaka ibadete açılmalı! Neden mani oluyorlar ki?” cevabı ile karşılaşırsanız şaşırmayın!
İktidarın elinden kaçırdığı üç büyük belediye'den biri olan İzmir'de, Cami höporlorundan kaza ile bile olsa şarkı yayını yapılır da, Saray buna sessiz kalır mı? Epey bir zamandır buzlukta tutulan Ayasofya'nın ibadete açılması konusunun gündeme yerleşmesi çok sürmedi. Tam din elden giderken, ailecek ekonomiyi ve ülkeyi batırmış bir hanedanın dini kurtarma telaşından daha tabii ne olabilir! Erken seçim dedikodularının olduğu bir zamanda ayağa yuvarlanan bu topu gole çevirmenin tam zamanı.
Halk Partisi'nin dini konulardaki laubaliliği ne ise başta Cumhurbaşkanı başta olmak üzere, dini hislerini, kültürel ve nostaljik ritüellere bağlayan muhafazakar düşüncenin samimiyetsizliği de aynı şeydir. Her ikisinin de yeni bir düşünce ortaya koyma şansı bütünüyle tükenmiştir. Ortadoğu'da müslüman halka zulmeden Doğu'nun zalim ve facirleri, Cuma namazına gidiyor veya Ayasofya'da okunan Fetih Suresi'ne Zoom üzerinden katılarak dine sadakatlerini belgeliyorlar.
Bir kaç yıl önce emekli olan arkadaşım, “Mayıs ayının son günleri yaklaştığı zaman hep sen aklıma gelirdin! Keşke ben de vakit çok geçmeden öğretmenliği bıraksaydım diye de hayıflanırdım!” itirafında bulundu. Otuz yıl böylesine bir akıldışılığa katlandığı için, aslında ben onu tebrik etmeliydim.
Peki biz, her seçim öncesinde Halk Partisi ve muhafazakar-dini düşünce arasındaki tekrar eden bu komediye neden gülemiyoruz? Çok normal! Biz oyunun bir parçasıyız. Dünya bize gülüyor! O kadar karamsar olmayın! Hiç olmazsa birilerini eğlendiriyoruz!
[Kadir Gürcan] 1.6.2020 [Samanyolu Haber]
Öğretmenler, son on beş gün lise çağındaki gençlerin sulu şakaları ve basit fıkralarına katlanma durumundadırlar. Bu satırların yazarı, öğretmenliği bu ve benzeri sebeplerden dolayı bir türlü sevemediğini itiraf etmeyi büyük günahlardan saymaz. Neyse ki, virüs öğretmen arkadaşları bu lüzumsuz ve katlanılması zor periyottan kurtardı.
Öğretmen bir arkadaşım anlatmıştı; “Aynen böyle, herkesin ceket, kravat, takım elbise gibi resmiyetleri bir kenara bıraktığı Mayıs günlerinde, sınıflarda fıkra anlatma seanslarına geçilmişti. Arka sıralardan fıkra anlatmak için, ısrarla parmağını kaldıran öğrenci için, sınıf arkadaşları “Hocam, Hasan'a anlattırmayın. O her defasında aynı fıkrayı anlatıyor!” diye uyardılar. Ben de “Hasan, aynı fıkrayı anlatmayacaksan, kalk anlat!” diyerek güya kendimi garantiye almıştım. Sınıf haklıydı. Muzip Hasan, ciddi ciddi kalktı, bilmem kaçıncı defa aynı fıkrasını tekrar anlattı. Fıkra bittikten sonra, kalem, silgi, kalemtraş ve kalem kutularının havada uçuşmasına ses çıkarmadım.”
Arkadaşım ilerleyen günlerde, aynı sınıfa tekrar derse girer. Yoklamanın ardından, fıkra ve sululuk seansına geçilir geçilmez, arka sıradan Hasan'ın parmağı yine dikkat çeker. Bu kez sınıfın tepkisi farklıdır. Gülüşme ve kıkırdaşmalar, Hasan'ın söz istemek için parmağını kaldırması ile başlar. Sınıf hep bir ağızdan “Hocam, Hasan anlatsın!” diye ağız birliği etmişlerdir. Arkadaşım “Oğlum, aynı fıkrayı anlatmayacaksan kalk anlat!” diye uyarısını yeniler. Muzip Hasan kalkar ve aynı fıkrayı yine anlatır ve sınıf gülmekten yıkılır. Öğretmen dostum sözünü “O gün bu gündür, hayatımda, bir fıkraya bu kadar coşkulu gülündüğünü hiç hatırlamıyorum. Nedenini de hala anlamış değilim! Muzib lise öğrencisi farkında olmadan, beni, kırk kişilik sınıfı ve sistemin dayattığı boş okul günleri ile dalga geçmişti!” diye bitirdi.
Yine sıkıcı bir seçim arefesinde, Halk Partisi'nin yüz yıllık köhne refleksleri ile gündeme oturmasına akli bir zemin bulma telaşındayım. Halk Parti dinozorları, bu banallık ve demode görüntüde yalnız değiller. Milliyetçi ve muhafazakar düşüncenin de tarihi geçmişi, bilinen tarihin dışına düşecek kadar eski ve fersude. Bu durumu, önce kendi zekam ile dalga geçilmesini önlemek sonra da, yüzyıllık muhafazakar-dini düşüncenin acınası halini izah için önemli bir görev olarak görüyorum. Durumdan vazife çıkarmak sadece iktidara aittir diye bir kural olmasa gerek.
Cami hoparlöründan şarkı yükselmesi suni bir gündemin alevlenmesi için yeter ve artar bir sebeptir. Cami frekanslarına farklı ses ve veri akımının karışması her zaman mümkündür. Hasbelkader, cami yakınından geçen polis devriyelerinin telsiz konuşmalarını çoğu zaman bütün mahalleli duyar. İmam Efendi Fatiha'ya başlamışken “Amirim, biz olay mahallindeyiz! Tamam!” konuşmaları namazın kıraatine karışır. Kıyamet de kopmaz. Böylesi lokal ve sıradan bir vak'a, seçim-İzmir ve Halk Partisi sosuyla ortaya karışık bir menü olarak sunulduğunda, hadise 31 Mark Vakası'nın havasına bürünür. Başı sıkışan iktidar “Din elden gidiyor ahali! Dinine sahip çık!” sloganıyla, ölüm döşeğindeki ömrüne gün kazandırma derdine düşer. Saray soytarıları da boş durur mu? Onlar da, “İşte Halk Partisi! Yine dine hucum ediyor! Eh seçim de yaklaşıyor! O zaman bir ölüm helvası yapalım da, vatandaşa bir yararımız olsun!” telaşına düştüler.
Virüs'ten dolayı Türkiye'de yetmişdört gündür Cuma kılınamamış. Can güvenliği tehlikeye girdiğinde, Cuma'nın farziyetinin düşmesi gayet normal. Haremeyn-i Şerifeyn'de de olsanız da, bu mazeretiniz geçerli. Virüs endişesinden dolayı, Suud Hükümeti, bu yılki Hac'ı da iptal etmenin hazırlıklarını yapıyor. Şu ana kadar bir karar vermiş değiller. Hac'ı iptal ederlerse şaşırmayın ve korkmayın! Kıyamet kopmaz!
Ayasofya Camii'nin dini açıdan hususi bir yeri yok. İstanbul Bağlarbaşı'ndaki Altunizade Camii'nde kıldığınız ikindi namazı ile Ayasofya Camii'nde eda ettiğiniz namazın fazileti aynı. Nereden biliyorsun? Fıkıh kitapları ve kadim fukaha, “Üç mescid haricinde, dünyadaki bütün mescidler fazilet açısından aynı seviyededir.” hükmündeki ısrarlarının bir sebebi olmalı. O “Üç mescid”i merak ettiğinizi biliyorum ama, Ayasofya Camii o üçten biri değil.
Ayasofya, kendisini Şanlı Geçmişte kaybedip “Ne idik ne olduk!” mazoşisminden zevk alanlar için sadece bir ritüeldir. O kıt akıllılar, Ayasofya'ya bakıp höykürmeyi ibadet zannederler. Dini değil, kültürel ve etnik bir ritüel! İslam dünyası için, Ayasofya'nın kıyamete endeksli bir değeri yok! İstanbul dışında yaşayan milyonlarca Türk Vatandaşı için de! Olmadık konularda kamuoyu araştırması yapan araştırma şirketleri için yeni bir konu teklifinde bulunalım; “Saray, Ayasofya'nın açılması için neden bu kadar ısrar ediyor?” sorusunu bir sorun bakalım ne cevap alacaksınız? İstanbul dışında yaşayanların bir çoğu, “Cumhurbaşkanımız'ın yaptırdığı Ayasofya Camii mutlaka ibadete açılmalı! Neden mani oluyorlar ki?” cevabı ile karşılaşırsanız şaşırmayın!
İktidarın elinden kaçırdığı üç büyük belediye'den biri olan İzmir'de, Cami höporlorundan kaza ile bile olsa şarkı yayını yapılır da, Saray buna sessiz kalır mı? Epey bir zamandır buzlukta tutulan Ayasofya'nın ibadete açılması konusunun gündeme yerleşmesi çok sürmedi. Tam din elden giderken, ailecek ekonomiyi ve ülkeyi batırmış bir hanedanın dini kurtarma telaşından daha tabii ne olabilir! Erken seçim dedikodularının olduğu bir zamanda ayağa yuvarlanan bu topu gole çevirmenin tam zamanı.
Halk Partisi'nin dini konulardaki laubaliliği ne ise başta Cumhurbaşkanı başta olmak üzere, dini hislerini, kültürel ve nostaljik ritüellere bağlayan muhafazakar düşüncenin samimiyetsizliği de aynı şeydir. Her ikisinin de yeni bir düşünce ortaya koyma şansı bütünüyle tükenmiştir. Ortadoğu'da müslüman halka zulmeden Doğu'nun zalim ve facirleri, Cuma namazına gidiyor veya Ayasofya'da okunan Fetih Suresi'ne Zoom üzerinden katılarak dine sadakatlerini belgeliyorlar.
Bir kaç yıl önce emekli olan arkadaşım, “Mayıs ayının son günleri yaklaştığı zaman hep sen aklıma gelirdin! Keşke ben de vakit çok geçmeden öğretmenliği bıraksaydım diye de hayıflanırdım!” itirafında bulundu. Otuz yıl böylesine bir akıldışılığa katlandığı için, aslında ben onu tebrik etmeliydim.
Peki biz, her seçim öncesinde Halk Partisi ve muhafazakar-dini düşünce arasındaki tekrar eden bu komediye neden gülemiyoruz? Çok normal! Biz oyunun bir parçasıyız. Dünya bize gülüyor! O kadar karamsar olmayın! Hiç olmazsa birilerini eğlendiriyoruz!
[Kadir Gürcan] 1.6.2020 [Samanyolu Haber]
Fırtınalı bir zamanda birbirimize dayanarak [Abdullah Aymaz]
Bu gaddar ve zalim icraatların yapıldığı süreçte bizim Hizmetimizdeki durumlar, aslında fırtınalı bir atmosferde yol almaları hatırlatıyor. Evet bu fırtınaların içinde bizim birbirimize tutunarak, ittifak ve tesanüt içinde yürümemiz gerekiyor. Hep beraber birlik ve dirlik ruhuyla hareket etmemiz icap ediyor. Aktif sabır içinde diri ve moral gücü yüksek olan fertler her zaman zayıf ve âciz olsalar bile, kendilerini kuvvetli bulmuş, diri ve iri görmüş olmaları çok önemli… Bu hâle-i ruhiye hep başarılara götürecektir inşaallah…
“Eğer bu birlik ve dayanışma sağlanmaz, bu fırtına, insanları birbirine düşürürse, her şey biter. Eğer bir buz parçası nevindeki enaniyetler Kevser-i Kur’aniden süzülen havuza atılıp eritilmezse, kızgın kumlara teker teker düşüp buharlaşan yağmur taneleri gibi yok olurlar. Bu hususu Üstad Hazretleri şöyle izah ediyor: “Nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muâvenet eder. Yoksa o insanın vücudunun hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır. Hem nasıl ki, bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne geçip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, çalışmaya karşı şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidadlarıyla, birbirinin hareketini umumî maksada yöneltmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine (yapılış hedeflerine) yürürler. Eğer zerre mikdar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
“İşte ey Risale-i Nur şâkirtleri ve Kur’an’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir İNSAN-I KÂMİL ismine lâyık bir ŞAHS-I MÂNEVÎNİN ÂZALARIYIZ ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sâhil-i selâmet olan Dârü’s-Selam’a ümmet-i Muhammediyeyi (S.A.S.) çıkaran Rahmanî bir gemide çalışan hademeleriz. Elbette dört fertten bin yüz on bir manevî kuvveti temin eden İhlas Sırrını kazanmakla tesanüd ve hakiki ittihada muhtacız ve mecburuz.
“Üç tane bir, ittihad edip yan yana gelmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, (ve yan yana dizilse) yüz on bir kıymet alır. Dört tane dört, ayrı ayrı olsa on altı kıymeti var. Eğer kardeşlik sırrı ve maksatta ittihad ve vazifede ittifak sırrı ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dörtyüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakiki ihlas sırrı ile, on altı fedâkâr kardeşlerin manevî kıymet ve kuvveti dört binden geçtiğine, pek çok tarihi hadise şahitlik etmektedir.
“Bu sırrın sırrı şudur ki; hakikî samimî bir İTTİFAK’ta, her bir fert, diğer kardeşlerin GÖZÜ ile de bakabilir, KULAKLARI ile de işitebilir. Güya gerçek mânada ittihad etmiş on tane adamın her biri YİRMİ GÖZ ile bakıyor, ON AKIL ile düşünüyor, YİRMİ KULAK ile iştiyor, YİRMİ EL ile çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.”
Düşünelim bir kere; herbiri yirmi gözle bakan, on akılla düşünen, yirmi kulakla işiten, yirmi elle çalışan ON TANE YİĞİT… Bunlar karşısında binlerce RAMBO olsa ne işe yararlar!
Üstad Bediüzzaman Hazretleri Van’da kendi dersanesinde Horhor Medresesinde ders verirken, orada okumak isteyen talebelere, “Buyurun önce bizimle üç-beş gün kalın eğer beğenirseniz ve bizimle kalabilecekseniz benim de bir şartım olacak onu kabul ederseniz bu Medresenin talebesi olabilirsiniz” diyormuş. Kabul edenlere, “Benim talebem, ölünceye kadar benden ayrılmaz. Buna söz veriyor musunuz?” diyormuş. Kabul edeni alıyor, etmeyeni almıyormuş. Onun için 1914’de Birinci Cihan Savaşı patlayınca hiçbirisi Üstad’dan ayrılmamış onunla beraber savaşmışlardır. Hatta 13 yaşındaki yeğeni Ubeyd bile… Üstad’ın “Hakkımı helal ettim… Gidebilirsin” demesine rağmen. “Hayır dayım, hayır Üstadım ölünceye kadar ayrılamam… Sana söz verdim” demiş ve şehid olmuştur. Birinci Mektup’ta “Hayatın Mertebeleri”ni anlatırken Üstad orada bahseder ve “Ubeyd’in şehitler mertebesinde” olduğunu rüyamda gördüm, kendisini ölmüş bilmiyor.” diyor. O zamanki talebeleriyle ve daha sonrakilerle Üstad Hazretlerinin münasebetleri hep böyle idi. Onlar Üstadlarına her şart ve atmosferde sadık kalmışlar ve bu iman ve Kur’an Hizmetini mübarek bir emanet olarak bizlere taşımışlardır. En zor şartlarda, hapislerde ve işkencelerde hep yanında olmuşlar ve birbirlerine tutunarak, birbirlerine dayanarak bütün en şiddetli fırtınalar ve tufanlarda dimdik ayakta durmuşlardır.
İhlas Risalelerde verilen misallerde dört tane dört tane dördün nasıl 4444 değerinde olduğu gösteriliyor. Gerçekten Üstad Hazretleri bir avuç talebesiyle cihan çapında Hizmetler etmiştir. Bu gerçeğin bize ÖRNEK olması gerekir…
[Abdullah Aymaz] 1.6.2020 [Samanyolu Haber]
“Eğer bu birlik ve dayanışma sağlanmaz, bu fırtına, insanları birbirine düşürürse, her şey biter. Eğer bir buz parçası nevindeki enaniyetler Kevser-i Kur’aniden süzülen havuza atılıp eritilmezse, kızgın kumlara teker teker düşüp buharlaşan yağmur taneleri gibi yok olurlar. Bu hususu Üstad Hazretleri şöyle izah ediyor: “Nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muâvenet eder. Yoksa o insanın vücudunun hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır. Hem nasıl ki, bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne geçip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, çalışmaya karşı şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidadlarıyla, birbirinin hareketini umumî maksada yöneltmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine (yapılış hedeflerine) yürürler. Eğer zerre mikdar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
“İşte ey Risale-i Nur şâkirtleri ve Kur’an’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir İNSAN-I KÂMİL ismine lâyık bir ŞAHS-I MÂNEVÎNİN ÂZALARIYIZ ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sâhil-i selâmet olan Dârü’s-Selam’a ümmet-i Muhammediyeyi (S.A.S.) çıkaran Rahmanî bir gemide çalışan hademeleriz. Elbette dört fertten bin yüz on bir manevî kuvveti temin eden İhlas Sırrını kazanmakla tesanüd ve hakiki ittihada muhtacız ve mecburuz.
“Üç tane bir, ittihad edip yan yana gelmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, (ve yan yana dizilse) yüz on bir kıymet alır. Dört tane dört, ayrı ayrı olsa on altı kıymeti var. Eğer kardeşlik sırrı ve maksatta ittihad ve vazifede ittifak sırrı ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dörtyüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakiki ihlas sırrı ile, on altı fedâkâr kardeşlerin manevî kıymet ve kuvveti dört binden geçtiğine, pek çok tarihi hadise şahitlik etmektedir.
“Bu sırrın sırrı şudur ki; hakikî samimî bir İTTİFAK’ta, her bir fert, diğer kardeşlerin GÖZÜ ile de bakabilir, KULAKLARI ile de işitebilir. Güya gerçek mânada ittihad etmiş on tane adamın her biri YİRMİ GÖZ ile bakıyor, ON AKIL ile düşünüyor, YİRMİ KULAK ile iştiyor, YİRMİ EL ile çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.”
Düşünelim bir kere; herbiri yirmi gözle bakan, on akılla düşünen, yirmi kulakla işiten, yirmi elle çalışan ON TANE YİĞİT… Bunlar karşısında binlerce RAMBO olsa ne işe yararlar!
Üstad Bediüzzaman Hazretleri Van’da kendi dersanesinde Horhor Medresesinde ders verirken, orada okumak isteyen talebelere, “Buyurun önce bizimle üç-beş gün kalın eğer beğenirseniz ve bizimle kalabilecekseniz benim de bir şartım olacak onu kabul ederseniz bu Medresenin talebesi olabilirsiniz” diyormuş. Kabul edenlere, “Benim talebem, ölünceye kadar benden ayrılmaz. Buna söz veriyor musunuz?” diyormuş. Kabul edeni alıyor, etmeyeni almıyormuş. Onun için 1914’de Birinci Cihan Savaşı patlayınca hiçbirisi Üstad’dan ayrılmamış onunla beraber savaşmışlardır. Hatta 13 yaşındaki yeğeni Ubeyd bile… Üstad’ın “Hakkımı helal ettim… Gidebilirsin” demesine rağmen. “Hayır dayım, hayır Üstadım ölünceye kadar ayrılamam… Sana söz verdim” demiş ve şehid olmuştur. Birinci Mektup’ta “Hayatın Mertebeleri”ni anlatırken Üstad orada bahseder ve “Ubeyd’in şehitler mertebesinde” olduğunu rüyamda gördüm, kendisini ölmüş bilmiyor.” diyor. O zamanki talebeleriyle ve daha sonrakilerle Üstad Hazretlerinin münasebetleri hep böyle idi. Onlar Üstadlarına her şart ve atmosferde sadık kalmışlar ve bu iman ve Kur’an Hizmetini mübarek bir emanet olarak bizlere taşımışlardır. En zor şartlarda, hapislerde ve işkencelerde hep yanında olmuşlar ve birbirlerine tutunarak, birbirlerine dayanarak bütün en şiddetli fırtınalar ve tufanlarda dimdik ayakta durmuşlardır.
İhlas Risalelerde verilen misallerde dört tane dört tane dördün nasıl 4444 değerinde olduğu gösteriliyor. Gerçekten Üstad Hazretleri bir avuç talebesiyle cihan çapında Hizmetler etmiştir. Bu gerçeğin bize ÖRNEK olması gerekir…
[Abdullah Aymaz] 1.6.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Abdullah Aymaz
‘Büyüme’ yanıltmasın, asıl kriz 2. çeyrekte [Yusuf Dereli]
TÜİK’in verilerine göre Türkiye ekonomisi yılın ilk çeyreğinde yüzde 4.5 büyüdü. Peki bu nasıl oldu? Ekonomistlere göre rakamlar düzeyindeki bu büyümenin iki temel sebebi var. İlki, geçtiğimiz yıl ilk çeyrekteki büyümenin eksi yüzde 2,3 olması. Geçen yıl ilk çeyreğin verileri o kadar kötüydü ki, bu yılki rakamlar ister istemez pozitif çıkıyor! Artı büyümenin ikinci sebebi ise Kovid-19 pandemisinin etkisinin Mart ayının ikinci yarısından itibaren görülmeye başlanması. Peki ikinci çeyrekte rakamlar nasıl gelecek?
Ekonomistlere göre Türkiye’yi zor günler bekliyor. Ekonomist Mahfi Eğilmez, “Şu ana kadar eldeki veriler bize ikinci çeyrekte ekonominin yüzde 10 dolayında bir küçülme yaşayacağını gösteriyor.” diyor. Mustafa Sönmez ise ikinci çeyrekte yüzde 20’ye yakın küçülmenin kaçınılmaz olduğunu anlatıyor. Emre Alkin’e göre de asıl sınav bundan sonra başlayacak.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), bu yılın ilk çeyreğine (ocak-mart) ilişkin gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) sonuçlarını açıkladı. Buna göre, GSYH tahmini, zincirlenmiş hacim endeksi olarak, bu yılın ilk çeyreğinde geçen yılın aynı döneminde göre yüzde 4.5 artış gösterdi. Üretim yöntemine göre cari fiyatlarla GSYH tahmini, bu yılın ilk 3 aylık döneminde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 16,2 artarak 1 trilyon 71 milyar 98 milyon lira olarak gerçekleşti. Büyüme rakamlarının duyurulmasının ardından Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, yazılı bir açıklama yaptı. Albayrak, “2020’yi pozitif büyüme performansıyla tamamlayacağımızı tahmin ediyorum.” ifadesini kullandı.
BÜTÜN EKONOMİLER KÜÇÜLÜRKEN, TÜRKİYE EKONOMİSİ NASIL BÜYÜDÜ?
TÜİK’in verilerinin güvenilirliği konusundaki tartışmaları görmezden gelirsek, bir çok Avrupa ülkesinin ekonomisi küçülürken Türkiye’nin ekonomisi nasıl büyüdü? Ekonomistlere göre bunun iki temel sebebi var. Bunlardan ilki geçen yılın ilk çeyreğindeki yüzde 2,3’lük küçülme. Yani krizin derinden hissedildiği geçtiğimiz yılın ilk çeyreğinde ekonomi bir önceki yılın (2018) aynı dönemine göre yüzde 2,3 küçülmüştü.
PANDEMİNİN ETKİSİ İKİNCİ ÇEYREKTE HİSSEDİLECEK
İkinci ve asıl neden ise salgının etkisinin mart ayının ikinci yarısından itibaren hissedilmeye başlanması. Türkiye’de ilk vaka 11 Mart’ta açıklandı. Yaklaşık 1 hafta sonra ülke tam olarak pandeminin etkisi altına girdi. 11 Mart’tan sonraki 15 gün içerisinde resmi rakamlara göre 212 bine yakın işyerinin kepengi genelgelerle kapatıldı. Yani pandeminin etkisi ilk çeyrekte çok sınırlı kaldı.
İKİNCİ ÇEYREKTE NE OLUR?
Peki ikinci çeyrekte ne olur? Ekonomistlere göre asıl sınav bundan sonra başlıyor. Mahfi Eğilmez, ikinci çeyreğin çok zor geçeceğini anlatıyor: “Şu ana kadar eldeki veriler bize ikinci çeyrekte ekonominin yüzde 10 dolayında bir küçülme yaşayacağını gösteriyor. Küçülmenin daha yüksek olmasını önleyecek tek şey geçen yılın ikinci çeyreğinde yaşanan yüzde 1,6 oranındaki küçülmenin yaratacağı olumlu baz etkisi olacak.”
Mustafa Sönmez ise daha kötümser bir tablo çiziyor: “Yüzde 4,5 beklediğimden düşük geldi; 1. çeyrek büyüme; yüzde 6 yerine yüzde 4,5. Demek ki pandemi ayı Mart’ta sert duruş oldu. 2. çeyrekte yüzde 20 ye yakın küçülme kaçınılmaz.”
Ekonomist Emre Alkin ise “Büyüme (rakamları) pozitif çıktı diye aşırı sevinç hallerine girmeyelim. Asıl sınav bundan sonra başlıyor.” ifadelerini kullanıyor.
[Yusuf Dereli] 1.6.2020 [TR724]
Ekonomistlere göre Türkiye’yi zor günler bekliyor. Ekonomist Mahfi Eğilmez, “Şu ana kadar eldeki veriler bize ikinci çeyrekte ekonominin yüzde 10 dolayında bir küçülme yaşayacağını gösteriyor.” diyor. Mustafa Sönmez ise ikinci çeyrekte yüzde 20’ye yakın küçülmenin kaçınılmaz olduğunu anlatıyor. Emre Alkin’e göre de asıl sınav bundan sonra başlayacak.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), bu yılın ilk çeyreğine (ocak-mart) ilişkin gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) sonuçlarını açıkladı. Buna göre, GSYH tahmini, zincirlenmiş hacim endeksi olarak, bu yılın ilk çeyreğinde geçen yılın aynı döneminde göre yüzde 4.5 artış gösterdi. Üretim yöntemine göre cari fiyatlarla GSYH tahmini, bu yılın ilk 3 aylık döneminde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 16,2 artarak 1 trilyon 71 milyar 98 milyon lira olarak gerçekleşti. Büyüme rakamlarının duyurulmasının ardından Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, yazılı bir açıklama yaptı. Albayrak, “2020’yi pozitif büyüme performansıyla tamamlayacağımızı tahmin ediyorum.” ifadesini kullandı.
BÜTÜN EKONOMİLER KÜÇÜLÜRKEN, TÜRKİYE EKONOMİSİ NASIL BÜYÜDÜ?
TÜİK’in verilerinin güvenilirliği konusundaki tartışmaları görmezden gelirsek, bir çok Avrupa ülkesinin ekonomisi küçülürken Türkiye’nin ekonomisi nasıl büyüdü? Ekonomistlere göre bunun iki temel sebebi var. Bunlardan ilki geçen yılın ilk çeyreğindeki yüzde 2,3’lük küçülme. Yani krizin derinden hissedildiği geçtiğimiz yılın ilk çeyreğinde ekonomi bir önceki yılın (2018) aynı dönemine göre yüzde 2,3 küçülmüştü.
PANDEMİNİN ETKİSİ İKİNCİ ÇEYREKTE HİSSEDİLECEK
İkinci ve asıl neden ise salgının etkisinin mart ayının ikinci yarısından itibaren hissedilmeye başlanması. Türkiye’de ilk vaka 11 Mart’ta açıklandı. Yaklaşık 1 hafta sonra ülke tam olarak pandeminin etkisi altına girdi. 11 Mart’tan sonraki 15 gün içerisinde resmi rakamlara göre 212 bine yakın işyerinin kepengi genelgelerle kapatıldı. Yani pandeminin etkisi ilk çeyrekte çok sınırlı kaldı.
İKİNCİ ÇEYREKTE NE OLUR?
Peki ikinci çeyrekte ne olur? Ekonomistlere göre asıl sınav bundan sonra başlıyor. Mahfi Eğilmez, ikinci çeyreğin çok zor geçeceğini anlatıyor: “Şu ana kadar eldeki veriler bize ikinci çeyrekte ekonominin yüzde 10 dolayında bir küçülme yaşayacağını gösteriyor. Küçülmenin daha yüksek olmasını önleyecek tek şey geçen yılın ikinci çeyreğinde yaşanan yüzde 1,6 oranındaki küçülmenin yaratacağı olumlu baz etkisi olacak.”
Mustafa Sönmez ise daha kötümser bir tablo çiziyor: “Yüzde 4,5 beklediğimden düşük geldi; 1. çeyrek büyüme; yüzde 6 yerine yüzde 4,5. Demek ki pandemi ayı Mart’ta sert duruş oldu. 2. çeyrekte yüzde 20 ye yakın küçülme kaçınılmaz.”
Ekonomist Emre Alkin ise “Büyüme (rakamları) pozitif çıktı diye aşırı sevinç hallerine girmeyelim. Asıl sınav bundan sonra başlıyor.” ifadelerini kullanıyor.
[Yusuf Dereli] 1.6.2020 [TR724]
Bankalar suça ortak oluyor [İlker Doğan]
Türkiye’de KHK’lılara yönelik kitlesel kırımın boyutları her geçen gün büyüyor. AKP iktidarının hukuksuz KHK’larla işten attığı insanlar, devlet ve bağlı kuruluşlar eliyle açlığa mahkum ediliyor. Son dönemde bankaların da bu insanlık suçuna suçuna ortak olması dikkat çekiyor. Önce işsiz bırakılıp sonra da açlığa mahkum edilen KHK’lıların banka hesaplarına yatırılan paralar hem kamu hem de bazı özel bankalar tarafından ‘gasp’ ediliyor. Adına eft/havale edilen parayı çekmek için bankaya giden KHK’lılara, ‘idari/keyfi’ gerekçelerle paraları verilmiyor.
VAKIFBANK SİZİN GİBİLERLE ÇALIŞMAK İSTEMİYOR!
Sosyal medyada önceki gün yayınlanan videoda Vakıfbank’ta çalışan bir memur, yakınları tarafından kendisine yatırılan parayı çekmek isteyen KHK’lı bir vatandaşa, ihraç olduğu için ‘yasaklı’ listede yer aldığını, bu nedenle parasını veremeyeceğini söylüyor. Bu tutum o kişiye özel değil. Özellikle kamu bankaları KHK ile hukuksuzca ihraç edilen vatandaşlara aynı muameleyi yapıyor. Söz konusu paylaşımın altında aynı sorunu yaşayan onlarca KHK’lının yorumları var.
Bir kullanıcı, “Bana da aynı şey yapıldı. Vakıfbank sizler gibi olan insanlara hizmet vermek istemiyor dedi çalışan.” diyor. Geçtiğimiz aylarda özel bir banka, KHK ile işinden çıkarılan kişinin maaş ödemesi dışında bankacılık işlemi yapamayacağına yönelik yaptığı sınırlamayla gündeme gelmiş ancak tepkiler üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştı.
Hatırlarsınız, Balyoz sanığı Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’a ait olduğu iddia edilen ve bugüne kadar yalanlanmayan ses kaydında, kan donduran tehditler vardı. Kayıt 28 Mayıs 2012 tarihinde düşmüştü internete. Şöyle diyordu Çakmak: “Allah rövanşını göstermesin onlar için! Çocuğuna kadar (rövanşı alacağız). Bu iş böyle. Adamlar kaçacaklar. Bu ülkeden kaçacaklar çoğu. (…) İlk şeyimiz ne biliyor musun? Aç kalacaklar. Öyle başlayacak zaten. Bu kadar da boş değiliz ya.”
KİTLESEL KIRIMA ‘FETÖ’ KILIFI
Soykırım, bir topluluk veya bireylerinin bir plan çerçevesinde ve özel bir kasıtla yok edilmeleri anlamına geliyor. Bir insanlık suçu. 17/25 Aralık’ta suçüstü yakalanan AKP iktidarı, yolsuzluk ve rüşveti ortaya çıkarmakla suçladığı Hizmet Hareketi’ne yönelik tam bir kitlesel kırım başlattı. Hukuksuz KHK’larla 140 binden fazla insan işten atıldı. Özel şirketler kayyım eliyle gasp edildi. İşsiz kalan insanların başka işlerde çalışması KHK’larla engellendi. Yetmedi, özel şirketlere KHK’lı çalıştırılmaması için yazı bile gönderildi. Yapılanlar Soykırım öncesi aşama olarak değerlendiriliyor.
DIŞARI ÇIKAMAZSIN, İÇERİDE İŞ YOK!
KHK’larla işlerinden atılan insanların pasaportlarına el konuldu. Tutuklanmayanların dışarı çıkmasına engel olundu. Eşleri tutuklu kadınlara yardım yapan insanlar, ‘terör örgütü üyeliği’ suçlamasıyla tutuklandı. Onlarca insan yaşadığı mağduriyete dayanamayarak intihar etti, bir o kadarı gözaltında gördüğü işkence nedeniyle can verdi.
HAVLU TEKNİĞİNİ KULLANIN!
Siyah transporterlarla insanlar kaçırıldı, aylarca alıkonuldu ve hiç bir açıklama yapılmadı. Onlardan biri olan Yusuf Bilge Tunç, aylardın kayıp! Rejimden kaçmak isteyen insanlar Meriç’te can verdi. Televizyonlarda Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan ya da tutuklanan insanlara ‘işkence’ yapılması gerektiği anlatıldı. Tetikçi Cem Küçük, hangi yöntemlerin kullanılması gerektiği bile ayrıntılı olarak açıkladı: “Sallandırın camdan aşağı, havlu tekniği var! Acımayın bunlara, bütün yöntemleri düşünebilirsin. Sonra bir sürü gerekçe bulunur! Camdan atladı, intihar etti, uyuşturucuyu fazla basmış!”
AKRABASI BYLOCK KULLANIYOR!
Akrabası ‘bylock’ kullanıcısı olduğu için işinden edilen insanlar oldu. İkinci derecede akrabası KHK ile kapatılan bir kurumda çalıştığı için memuriyetten atılan insanlar var. Cezaevleri, cezasını tamamladığı halde tahliye edilmeyen insanlarla dolu. Herkese kullandırılan ‘1 yıl denetimli serbestlik’ hakkı, Cemaat mensupları söz konusu olduğunda yok sayılıyor. İnsanlar cezalarını tamamladıkları halde, ‘pişman olmadıkları, etkin pişmanlıktan yararlanmadıkları, örgütsel faaliyetlere devam etme ihtimali olduğu’ gerekçesiyle tahliye edilmiyor.
MİLLETİN PARASI GASP EDİLİYOR
15 Temmuz sözde darbe girişiminden sonra insanların bankadaki paralarına hiç bir hukuki gerekçe gösterilmeksizin el konuldu. İnsanlar tek tek fişlendi. Yetmedi, kamu ve özel bazı bankalar, KHK’larla işten atılanlara insan onuruna yakışmayan uygulamalar yaptı. İş bulamadığı için zor durumda kalan KHK’lılara, yakınları tarafından gönderilen paralar bankalar tarafından gasp edildi. Bunun son örneği önceki gün Diyarbakır’da yaşandı.
ŞERH DÜŞÜLMÜŞ: ‘SAKINCALI VATANDAŞ’
Diyarbakır’da hayatını kaybeden bir öğretmenin çocuklarına destek için yurt dışında yaşayan arkadaşları, KHK’li ihraç N.K’nin hesabına 150 euro gönderiyor. Ancak gişedeki memur, ‘sakıncalı vatandaş’ olduğunu söylediği N.K’ya parasını veremeyeceğini söylüyor. Bunun üzerine video kaydı alan KHK’lı, “Yurt içinde çalışamıyoruz, iş vermiyorlar. Yurt dışından gelen paramızı da alamıyoruz.” diyerek yaşadıklarına tepki gösteriyor.
GÖNDERİLEN PARA: 150 EURO
Eğitim-Sen Diyarbakır 1 Nolu Şube Eş Başkanı Sadrettin Kaya, “Bu durum insani olmadığı kadar Anayasaya da aykırıdır. Bu ülkede OHAL mantığı devem ediyor. İnsanlarımız hiç bir yerde çalıştırılmıyor. Bu ihraçlarla birlikte aileleri, çevreleri ve çocukları da cezalandırılıyor. Dışarıdan gelmiş bir 150 Euronun genel hayatın akışını etkilemeyeceği açıktır. Belki de bayram için gönderildi. Bu insanlara hayatın hiç bir alanında yaşam şansı tanınmıyor.” diyor.
ÜÇ FARKLI KHK’LIYA GÖNDERDİM, ÜÇÜNE DE PARA ÖDENMEDİ!
Sosyal medyada yayınlanan görüntünün altında onlarca yorum var. Onlardan bazıları şöyle: “Bana da aynı şey yapıldı. Vakıfbank sizler gibi olan insanlara hizmet vermek istemiyor dedi çalışan. Müşterim ürün bedeli göndermişti. O gün bir kere daha anlamıştım ki gittiğimiz her kapı kapanıyor yüzümüze. (…) @VakifBank yoneticileri, ilerde soykırım ve hırsızlıktan yargılanacaksınız. (…) Üç farklı kişiye gönderdiğim parayı alabilen çıkmadı. Bir keresinde evet paranız gelmiş denmesine rağmen sonra sistem kilitlendi daha sonra da havele gözükmüyor denilerek para verilmedi.”
[İlker Doğan] 1.6.2020 [TR724]
VAKIFBANK SİZİN GİBİLERLE ÇALIŞMAK İSTEMİYOR!
Sosyal medyada önceki gün yayınlanan videoda Vakıfbank’ta çalışan bir memur, yakınları tarafından kendisine yatırılan parayı çekmek isteyen KHK’lı bir vatandaşa, ihraç olduğu için ‘yasaklı’ listede yer aldığını, bu nedenle parasını veremeyeceğini söylüyor. Bu tutum o kişiye özel değil. Özellikle kamu bankaları KHK ile hukuksuzca ihraç edilen vatandaşlara aynı muameleyi yapıyor. Söz konusu paylaşımın altında aynı sorunu yaşayan onlarca KHK’lının yorumları var.
Bir kullanıcı, “Bana da aynı şey yapıldı. Vakıfbank sizler gibi olan insanlara hizmet vermek istemiyor dedi çalışan.” diyor. Geçtiğimiz aylarda özel bir banka, KHK ile işinden çıkarılan kişinin maaş ödemesi dışında bankacılık işlemi yapamayacağına yönelik yaptığı sınırlamayla gündeme gelmiş ancak tepkiler üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştı.
Hatırlarsınız, Balyoz sanığı Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’a ait olduğu iddia edilen ve bugüne kadar yalanlanmayan ses kaydında, kan donduran tehditler vardı. Kayıt 28 Mayıs 2012 tarihinde düşmüştü internete. Şöyle diyordu Çakmak: “Allah rövanşını göstermesin onlar için! Çocuğuna kadar (rövanşı alacağız). Bu iş böyle. Adamlar kaçacaklar. Bu ülkeden kaçacaklar çoğu. (…) İlk şeyimiz ne biliyor musun? Aç kalacaklar. Öyle başlayacak zaten. Bu kadar da boş değiliz ya.”
KİTLESEL KIRIMA ‘FETÖ’ KILIFI
Soykırım, bir topluluk veya bireylerinin bir plan çerçevesinde ve özel bir kasıtla yok edilmeleri anlamına geliyor. Bir insanlık suçu. 17/25 Aralık’ta suçüstü yakalanan AKP iktidarı, yolsuzluk ve rüşveti ortaya çıkarmakla suçladığı Hizmet Hareketi’ne yönelik tam bir kitlesel kırım başlattı. Hukuksuz KHK’larla 140 binden fazla insan işten atıldı. Özel şirketler kayyım eliyle gasp edildi. İşsiz kalan insanların başka işlerde çalışması KHK’larla engellendi. Yetmedi, özel şirketlere KHK’lı çalıştırılmaması için yazı bile gönderildi. Yapılanlar Soykırım öncesi aşama olarak değerlendiriliyor.
DIŞARI ÇIKAMAZSIN, İÇERİDE İŞ YOK!
KHK’larla işlerinden atılan insanların pasaportlarına el konuldu. Tutuklanmayanların dışarı çıkmasına engel olundu. Eşleri tutuklu kadınlara yardım yapan insanlar, ‘terör örgütü üyeliği’ suçlamasıyla tutuklandı. Onlarca insan yaşadığı mağduriyete dayanamayarak intihar etti, bir o kadarı gözaltında gördüğü işkence nedeniyle can verdi.
HAVLU TEKNİĞİNİ KULLANIN!
Siyah transporterlarla insanlar kaçırıldı, aylarca alıkonuldu ve hiç bir açıklama yapılmadı. Onlardan biri olan Yusuf Bilge Tunç, aylardın kayıp! Rejimden kaçmak isteyen insanlar Meriç’te can verdi. Televizyonlarda Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan ya da tutuklanan insanlara ‘işkence’ yapılması gerektiği anlatıldı. Tetikçi Cem Küçük, hangi yöntemlerin kullanılması gerektiği bile ayrıntılı olarak açıkladı: “Sallandırın camdan aşağı, havlu tekniği var! Acımayın bunlara, bütün yöntemleri düşünebilirsin. Sonra bir sürü gerekçe bulunur! Camdan atladı, intihar etti, uyuşturucuyu fazla basmış!”
AKRABASI BYLOCK KULLANIYOR!
Akrabası ‘bylock’ kullanıcısı olduğu için işinden edilen insanlar oldu. İkinci derecede akrabası KHK ile kapatılan bir kurumda çalıştığı için memuriyetten atılan insanlar var. Cezaevleri, cezasını tamamladığı halde tahliye edilmeyen insanlarla dolu. Herkese kullandırılan ‘1 yıl denetimli serbestlik’ hakkı, Cemaat mensupları söz konusu olduğunda yok sayılıyor. İnsanlar cezalarını tamamladıkları halde, ‘pişman olmadıkları, etkin pişmanlıktan yararlanmadıkları, örgütsel faaliyetlere devam etme ihtimali olduğu’ gerekçesiyle tahliye edilmiyor.
MİLLETİN PARASI GASP EDİLİYOR
15 Temmuz sözde darbe girişiminden sonra insanların bankadaki paralarına hiç bir hukuki gerekçe gösterilmeksizin el konuldu. İnsanlar tek tek fişlendi. Yetmedi, kamu ve özel bazı bankalar, KHK’larla işten atılanlara insan onuruna yakışmayan uygulamalar yaptı. İş bulamadığı için zor durumda kalan KHK’lılara, yakınları tarafından gönderilen paralar bankalar tarafından gasp edildi. Bunun son örneği önceki gün Diyarbakır’da yaşandı.
ŞERH DÜŞÜLMÜŞ: ‘SAKINCALI VATANDAŞ’
Diyarbakır’da hayatını kaybeden bir öğretmenin çocuklarına destek için yurt dışında yaşayan arkadaşları, KHK’li ihraç N.K’nin hesabına 150 euro gönderiyor. Ancak gişedeki memur, ‘sakıncalı vatandaş’ olduğunu söylediği N.K’ya parasını veremeyeceğini söylüyor. Bunun üzerine video kaydı alan KHK’lı, “Yurt içinde çalışamıyoruz, iş vermiyorlar. Yurt dışından gelen paramızı da alamıyoruz.” diyerek yaşadıklarına tepki gösteriyor.
GÖNDERİLEN PARA: 150 EURO
Eğitim-Sen Diyarbakır 1 Nolu Şube Eş Başkanı Sadrettin Kaya, “Bu durum insani olmadığı kadar Anayasaya da aykırıdır. Bu ülkede OHAL mantığı devem ediyor. İnsanlarımız hiç bir yerde çalıştırılmıyor. Bu ihraçlarla birlikte aileleri, çevreleri ve çocukları da cezalandırılıyor. Dışarıdan gelmiş bir 150 Euronun genel hayatın akışını etkilemeyeceği açıktır. Belki de bayram için gönderildi. Bu insanlara hayatın hiç bir alanında yaşam şansı tanınmıyor.” diyor.
ÜÇ FARKLI KHK’LIYA GÖNDERDİM, ÜÇÜNE DE PARA ÖDENMEDİ!
Sosyal medyada yayınlanan görüntünün altında onlarca yorum var. Onlardan bazıları şöyle: “Bana da aynı şey yapıldı. Vakıfbank sizler gibi olan insanlara hizmet vermek istemiyor dedi çalışan. Müşterim ürün bedeli göndermişti. O gün bir kere daha anlamıştım ki gittiğimiz her kapı kapanıyor yüzümüze. (…) @VakifBank yoneticileri, ilerde soykırım ve hırsızlıktan yargılanacaksınız. (…) Üç farklı kişiye gönderdiğim parayı alabilen çıkmadı. Bir keresinde evet paranız gelmiş denmesine rağmen sonra sistem kilitlendi daha sonra da havele gözükmüyor denilerek para verilmedi.”
[İlker Doğan] 1.6.2020 [TR724]
ABD ayakta… Beyaz Saray önünde sıcak saatler [Adem Yavuz Arslan olay yerinden anlatıyor]
ABD’nin Minneapolis eyaletinde siyahi George Floyd’un polis tarafından öldürülmesinin ardından başlayan gösteriler birçok kente yayıldı.
Polis Başkent Washington DC’de, Beyaz Saray’ın önüne adeta etten duvar ördü. Olayların büyümesi üzerine sabah 6:00’ya kadar sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
Tr724 ABD Temsilcisi Adem Yavuz Arslan, DC’den canlı yayında gelişmeleri anlattı:
1.6.2020 [TR724]
Polis Başkent Washington DC’de, Beyaz Saray’ın önüne adeta etten duvar ördü. Olayların büyümesi üzerine sabah 6:00’ya kadar sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
Tr724 ABD Temsilcisi Adem Yavuz Arslan, DC’den canlı yayında gelişmeleri anlattı:
1.6.2020 [TR724]
Tutuklu gazeteci kemoterapi sonrası, cezaevine gönderildi!
Tutuklu gazetecilerden pankreas kanseri Mevlüt Öztaş, kemoterapi sonrası yeniden cezaevine gönderildi. Kızı Büşra Öztaş, babasının hastaneden cezaevine nakledildiğini hastaneyi aradığında öğrendiğini belirterek, “Normalde heyet raporu çıkana kadar taburcu etmeyeceklerini söylemişlerdi.Ben de hastahanede görüş gününü ve şartlarını öğrenmek için aradığımda tesadüfi olarak öğrendim.Yine herhangi bir bilgilendirme yok.” ifadelerini kullandı.
Büşra Öztaş’ın konuya ilişkin paylaşımları şöyle: “Hastahaneyi aradım babamı taburcu etmişler. Şimdi cezaevinde. Babam kemoterapi alan, bir de üzerine hipertansiyon, astım, böbrek ve karaciğer yetmezliği rahatsızlıklarının yanında, virüs tehlikesinin geçmediği şu günlerde bağışıklığı en düşük ve en büyük risk altında olan bir hasta.”
BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ ÇÖKTÜ
“Cezaevlerinde bu kadar şaibe varken, bunlara dair herhangi bir açıklama yapılmazken nasıl olur da babamı cezaevine geri gönderirsiniz ? Üstelik cezaevinde kalıp kalamayacağı ile ilgili henüz heyet raporu da çıkmış değil. Dışkapı Eğitim Araştırma Hastahanesi… Babamı nasıl olur da tehlikeye atarsınız? Böyle bir hastayı böylesine riskli bir zamanda cezaevine göndermenin ölümcül sebepleri olabileceğini anlamak için doktor olmaya bile gerek yok. Nasıl yaparsınız ya nasıl, aklım almıyor!”
HASTANEDE KALMASI GEREKİYORDU
Normalde heyet raporu çıkana kadar taburcu etmeyeceklerini söylemişlerdi.Ben de hastahanede görüş gününü ve şartlarını öğrenmek için aradığımda tesadüfi olarak öğrendim.Yine herhangi bir bilgilendirme yok. Bundan sonra oluşabilecek her türlü ihtimalden sizler sorumlusunuz ve emin olun bunlar hesapsız kalmayacak. Hukuk önünde hesap vereceksiniz.”
1.6.2020 [TR724]
Büşra Öztaş’ın konuya ilişkin paylaşımları şöyle: “Hastahaneyi aradım babamı taburcu etmişler. Şimdi cezaevinde. Babam kemoterapi alan, bir de üzerine hipertansiyon, astım, böbrek ve karaciğer yetmezliği rahatsızlıklarının yanında, virüs tehlikesinin geçmediği şu günlerde bağışıklığı en düşük ve en büyük risk altında olan bir hasta.”
BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ ÇÖKTÜ
“Cezaevlerinde bu kadar şaibe varken, bunlara dair herhangi bir açıklama yapılmazken nasıl olur da babamı cezaevine geri gönderirsiniz ? Üstelik cezaevinde kalıp kalamayacağı ile ilgili henüz heyet raporu da çıkmış değil. Dışkapı Eğitim Araştırma Hastahanesi… Babamı nasıl olur da tehlikeye atarsınız? Böyle bir hastayı böylesine riskli bir zamanda cezaevine göndermenin ölümcül sebepleri olabileceğini anlamak için doktor olmaya bile gerek yok. Nasıl yaparsınız ya nasıl, aklım almıyor!”
HASTANEDE KALMASI GEREKİYORDU
Normalde heyet raporu çıkana kadar taburcu etmeyeceklerini söylemişlerdi.Ben de hastahanede görüş gününü ve şartlarını öğrenmek için aradığımda tesadüfi olarak öğrendim.Yine herhangi bir bilgilendirme yok. Bundan sonra oluşabilecek her türlü ihtimalden sizler sorumlusunuz ve emin olun bunlar hesapsız kalmayacak. Hukuk önünde hesap vereceksiniz.”
1.6.2020 [TR724]
10 yıl sonra Gülen’in dediği yere geldiler: Mavi Marmara itirafı [İlker Doğan]
Mavi Marmara faciasının üzerinden 10 yıl geçti. İktidar ve yandaşlarının inadı ve İsrail’in hukuk tanımayan pervasızlığı nedeniyle 10 Türk vatandaşı uluslararası sularda katledildi. AKP rejimi, göz göre göre gelen facia sonrası üç şart koştu; İsrail özür dileyecekti, dilemedi. Ölenlerin yakınlarına tazminat verilecekti, verilmedi! Anlaşmaya göre, ‘ex gratia’ lütuf ödemesi, bağış yapıldı… Gazze’ye yönelik abluka kalkacaktı, daha da ağırlaştı. Ancak zamanla AKP ve İsrail’in ilişkisi normale döndü. AKP döneminde İsrail’le ekonomik ilişkiler daha da arttı. Filistin’i bombalayan jetlerin yakıtları bile Türkiye üzerinden gidiyor! Daha geçtiğimiz günlerde İsrail El Al Havayolları, 13 yıl sonra yeniden Türkiye’ye iniş yaptı. Fethullah Gülen Hocaefendi, facia yaşanmadan hemen önce Wall Street Journal gazetesine verdiği demeçte, “Bürokrasi kanalları sonuna kadar kullanılmalı.” uyarısında bulunduğu için yerden yere vurulmuştu. AKP, yıllar sonra Fethullah Gülen’in dediği noktaya geldi. Geçtiğimiz yıl Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı olarak atanan ve halen Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) başkanlığı görevini yürüten Serdar Çam, Mavi Marmara’nın yıldönümünde Mavi Marmara ile Türkiye’nin tuzağa itildiğini itiraf etti. Çam, olayla diplomatik anlamda Gazze’nin daha da zor duruma düştüğünü savundu. Seçim meydanlarında Cemaati İsrail yandaşı gösteren Erdoğan ise geçen yıl İHH’yı hedef gösterdi: “Gazze’ye giderken bana mı sordunuz?”
Gazze’ye yardım götürmek için Mavi Marmara gemisi hazırlandığında hiç kimsenin yaşanacaklar hakkında bir fikri yoktu. İsrail ısrarla ve inatla ‘gelmeyin, vururuz’ açıklaması yaptı. Defalarca. Yardımları İHH Vakfı organize ediyordu. Vakfın başkanı Bülent Yıldırım, aynı sertlikte cevap verdi İsrail’e… Bedir, Uhut benzetmesi bile yaptı; “Buyursun, saldırsın!”
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bülent Yıldırım’a göre İsrail geri adım atacaktı. Ancak öyle olmadı. 30 Mayıs’ı 31 Mayıs’a bağlayan gece 03.46’da İsrail askerleri Mavi Marmara ile birlikte toplam 6 gemiye operasyon yaptı. 9’u olay yerinde 10 Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Halk sokaklara döküldü, İsrail bayrakları yakıldı. İktidar temsilcilerinin sert açıklamaları birbirini izledi.
GÜLEN: BÜROKRASİ KANALLARI KULLANILMALI
Fethullah Gülen’in tam saldırının olduğu gün, 31 Mayıs’ta Wall Street Journel gazetesiyle mülakatı vardı. Görüşme haftalar öncesinden ayarlanmıştı. Muhabir sorularını yöneltti, cevaplarını aldı. Ancak röportajın bitiminde muhabir, Gülen’e, İsrail’in sabaha karşı gerçekleştirdiği saldırıyı nasıl değerlendirdiğini sordu. Röportaj 4 Haziran’da yayınladı. Gülen, “Keşke diplomasi kanalları sonuna kadar kullanılsa ve kaba kuvvetle işin üzerine gidilmeseydi.” ifadelerini kullanmıştı. Kimse Yok Mu örneğini veriyordu Gülen; “Arkadaşlarımız yılardır orada yardım yapıyor. Hiç kimseye rest çekmiyor, meydan okumuyor.”
ERDOĞAN’DAN ÜÇ ŞART: ÖZÜR, TAZMİNAT, ABLUKANIN KALDIRILMASI
Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen’in açıklamalarını diline doladı. Meydanlarda hedef gösterdi. Defalarca yuhalattı. İsrail’e üç şart koşuyordu; Özür, tazminat ve Gazze’ye yönelik ablukanın kaldırılması. Bunun dışında zinhar ilişkiler eskisi gibi olmayacaktı. Bugüne kadar söz konusu şartlardan biri bile yerine getirilmedi. Ancak İsrail’le ilişkiler düzeldi! İki ülke arasındaki ticaret AKP döneminde 4’e katlandı.
YILDIRIM: AMACIMIZ GÜNDEM OLUŞTURMAKTI!
İHH Başkanı Bülent Yıldırım’ın yıllar sonra bir televizyon programında yaptığı açıklamalar da Mavi Marmara konvoyunun amacının üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğunu gözler önüne serecekti. 28 Ocak 2014’te Fatih Altaylı’nın konuğu olan Yıldırım, “O kadar insanın hayatını riske atmak doğru muydu?” sorusuna, “İsrail’in bu kadar gaddar olacağını tahmin edemedik. Hedefimiz şuydu; açık denizde gündem oluşturmak!” şeklinde cevap verecekti. Yani o kadar insan, yöneticilerin ‘öngörüsüzlüğü’ yüzünden pisi pisine can vermişti.
SABAH GAZETESİ: HÜKÜMET İSRAİL’LE ANLAŞTI
27 Mart 2014’te iktidara yakın Sabah gazetesi önemli bir haber yayınladı. Habere göre İsrail ve hükümet arasında anlaşma yapılmıştı. İsrail tazminat ödeyecek, ambargo da kalkacak diyordu haberde. Ancak İsrail hiç bir zaman ‘tazminat’ ödemedi. ‘Bağış’ yaptı. Zira İsrail’e göre tazminatı suçlu olanlar öderdi. Ayrıca İsrail hiç bir zaman ‘özür’ de dilemedi. Sadece ‘üzgün’ olduklarını ifade ettiler, o kadar! Son olarak ambargo meselesi; o günden sonra Gazze için şartlar daha da ağırlaştı. Uzun lafın kısası 10 Türk vatandaşı öldüğüyle kaldı; elde var sıfır!
ERDOĞAN: GAZZE’YE GİDERKEN BANA MI SORDUNUZ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen’in ‘bürokrasi’ çıkışının ardından çok sert tepki göstermiş ve “Ne diyordu; otoriteden izin almalılar diyordu. Otorite kim; güneydeki sevdikleri mi yoksa biz mi? Eğer otorite Türkiye’de bizsek biz zaten izni verdik.” demişti. Erdoğan, 17 Temmuz 2014’de yaptığı konuşmada, Mavi Marmara’ya Gazze’ye gitme iznini bizzat kendilerinin verdiğini açık ve net bir şekilde ifade ediyordu. Aradan yaklaşık iki yıl geçti. Aynı Erdoğan bu kez İHH’yı hedef aldı. Erdoğan, “Siz kalkıp da Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için dönemin başbakanına mı sordunuz? Biz zaten oraya gerekli yardımı yaptık, yapıyoruz. Ama her şeyi uluslararası diplomasi içinde yaptık, yapıyoruz!” ifadelerini kullandı. Erdoğan’ın, “Diplomasi kanalları kullanılmalı” dediği için ‘hain’ ilan ettiği Fethullah Gülen’le yıllar sonra aynı çizgiye gelmesi sevindirici bir gelişme…
Nusret Güner: Ülkeyi savaşın eşiğine getirdiler
Mavi Marmara faciası, yıllarca AKP’nin tepe tepe kullandığı aparatlardan biri oldu. Mavi Marmara’da tam olarak ne olduğunu, neler yaşandığını anlamak için Balyoz kararlarına tepki göstererek istifa eden emekli Oramiral Nurset Güner’in, gazeteci Toygun Atilla’nın, ‘Sakıncalı Amiral’ adlı kitabında yer alan açıklamalarına bakmakta fayda var. Kitapta yer alan bilgilere göre Güner, söz konusu olayda İsrail’le savaşın eşiğinden dönüldüğünü anlatıyor.
Başbakan Vekili Bülent Arınç’ın başkanlığında yaptıkları bir toplantının detaylarını paylaşıyor Güner; “Toplantıda Mavi Marmara gemisine refakat ve koruma gündeme geldi. Hükümet yetkilileri Deniz Kuvvetleri’nin buna hazır olup olmadığını sordu. Mavi Marmara’ya refakat ve koruma için kuvvetin hazır olduğunu belirtip ve “Refakat ve koruma için hazırız. Ancak bu durumda İsrail ile aramızda çatışma an meselesi. Angajman kurallarını uygulama yetkisi Deniz Kuvvetleri’ne verilmeli” dedim. Hükümet üyeleri “Mavi Marmara’ya koruma ve refakat için savaş gemileri göndermeyelim ama basına ‘Savaş gemilerimizi gönderdik’ diye bilgi verelim görüşünü bildirdi. Teklifi duyunca şiddetle karşı çıktım. Söyledikleri şey çok riskliydi. Gemilerimizi gönderip basına göndermediğimizi söylersek daha az risk alırdık. Bunu ifade ettim. Bir kez daha söz istedim: Türk Deniz Kuvvetleri olarak operasyona hazırdık. Genel harp için bize 48 saat yeterdi. 6-8 saat içinde Deniz Kuvvetleri’nin yüzde 90’ı harekete geçebilir. Fakat karşı karşıya kaldığımız durumda iki ülke arasında harbe gidebileceğini bildiğimden, karar vericilerin neye karar vereceklerinin bilincinde olmaları gerektiğini düşünüyordum. Bir-iki gün sonra yine Başbakanlık’a çağrıldık. Bu sefer toplantı, ülkeye dönen Başbakan tarafından yürütüldü.”
[İlker Doğan] 1.6.2020 [TR724]
Gazze’ye yardım götürmek için Mavi Marmara gemisi hazırlandığında hiç kimsenin yaşanacaklar hakkında bir fikri yoktu. İsrail ısrarla ve inatla ‘gelmeyin, vururuz’ açıklaması yaptı. Defalarca. Yardımları İHH Vakfı organize ediyordu. Vakfın başkanı Bülent Yıldırım, aynı sertlikte cevap verdi İsrail’e… Bedir, Uhut benzetmesi bile yaptı; “Buyursun, saldırsın!”
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bülent Yıldırım’a göre İsrail geri adım atacaktı. Ancak öyle olmadı. 30 Mayıs’ı 31 Mayıs’a bağlayan gece 03.46’da İsrail askerleri Mavi Marmara ile birlikte toplam 6 gemiye operasyon yaptı. 9’u olay yerinde 10 Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Halk sokaklara döküldü, İsrail bayrakları yakıldı. İktidar temsilcilerinin sert açıklamaları birbirini izledi.
GÜLEN: BÜROKRASİ KANALLARI KULLANILMALI
Fethullah Gülen’in tam saldırının olduğu gün, 31 Mayıs’ta Wall Street Journel gazetesiyle mülakatı vardı. Görüşme haftalar öncesinden ayarlanmıştı. Muhabir sorularını yöneltti, cevaplarını aldı. Ancak röportajın bitiminde muhabir, Gülen’e, İsrail’in sabaha karşı gerçekleştirdiği saldırıyı nasıl değerlendirdiğini sordu. Röportaj 4 Haziran’da yayınladı. Gülen, “Keşke diplomasi kanalları sonuna kadar kullanılsa ve kaba kuvvetle işin üzerine gidilmeseydi.” ifadelerini kullanmıştı. Kimse Yok Mu örneğini veriyordu Gülen; “Arkadaşlarımız yılardır orada yardım yapıyor. Hiç kimseye rest çekmiyor, meydan okumuyor.”
ERDOĞAN’DAN ÜÇ ŞART: ÖZÜR, TAZMİNAT, ABLUKANIN KALDIRILMASI
Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen’in açıklamalarını diline doladı. Meydanlarda hedef gösterdi. Defalarca yuhalattı. İsrail’e üç şart koşuyordu; Özür, tazminat ve Gazze’ye yönelik ablukanın kaldırılması. Bunun dışında zinhar ilişkiler eskisi gibi olmayacaktı. Bugüne kadar söz konusu şartlardan biri bile yerine getirilmedi. Ancak İsrail’le ilişkiler düzeldi! İki ülke arasındaki ticaret AKP döneminde 4’e katlandı.
YILDIRIM: AMACIMIZ GÜNDEM OLUŞTURMAKTI!
İHH Başkanı Bülent Yıldırım’ın yıllar sonra bir televizyon programında yaptığı açıklamalar da Mavi Marmara konvoyunun amacının üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğunu gözler önüne serecekti. 28 Ocak 2014’te Fatih Altaylı’nın konuğu olan Yıldırım, “O kadar insanın hayatını riske atmak doğru muydu?” sorusuna, “İsrail’in bu kadar gaddar olacağını tahmin edemedik. Hedefimiz şuydu; açık denizde gündem oluşturmak!” şeklinde cevap verecekti. Yani o kadar insan, yöneticilerin ‘öngörüsüzlüğü’ yüzünden pisi pisine can vermişti.
SABAH GAZETESİ: HÜKÜMET İSRAİL’LE ANLAŞTI
27 Mart 2014’te iktidara yakın Sabah gazetesi önemli bir haber yayınladı. Habere göre İsrail ve hükümet arasında anlaşma yapılmıştı. İsrail tazminat ödeyecek, ambargo da kalkacak diyordu haberde. Ancak İsrail hiç bir zaman ‘tazminat’ ödemedi. ‘Bağış’ yaptı. Zira İsrail’e göre tazminatı suçlu olanlar öderdi. Ayrıca İsrail hiç bir zaman ‘özür’ de dilemedi. Sadece ‘üzgün’ olduklarını ifade ettiler, o kadar! Son olarak ambargo meselesi; o günden sonra Gazze için şartlar daha da ağırlaştı. Uzun lafın kısası 10 Türk vatandaşı öldüğüyle kaldı; elde var sıfır!
ERDOĞAN: GAZZE’YE GİDERKEN BANA MI SORDUNUZ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen’in ‘bürokrasi’ çıkışının ardından çok sert tepki göstermiş ve “Ne diyordu; otoriteden izin almalılar diyordu. Otorite kim; güneydeki sevdikleri mi yoksa biz mi? Eğer otorite Türkiye’de bizsek biz zaten izni verdik.” demişti. Erdoğan, 17 Temmuz 2014’de yaptığı konuşmada, Mavi Marmara’ya Gazze’ye gitme iznini bizzat kendilerinin verdiğini açık ve net bir şekilde ifade ediyordu. Aradan yaklaşık iki yıl geçti. Aynı Erdoğan bu kez İHH’yı hedef aldı. Erdoğan, “Siz kalkıp da Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için dönemin başbakanına mı sordunuz? Biz zaten oraya gerekli yardımı yaptık, yapıyoruz. Ama her şeyi uluslararası diplomasi içinde yaptık, yapıyoruz!” ifadelerini kullandı. Erdoğan’ın, “Diplomasi kanalları kullanılmalı” dediği için ‘hain’ ilan ettiği Fethullah Gülen’le yıllar sonra aynı çizgiye gelmesi sevindirici bir gelişme…
Nusret Güner: Ülkeyi savaşın eşiğine getirdiler
Mavi Marmara faciası, yıllarca AKP’nin tepe tepe kullandığı aparatlardan biri oldu. Mavi Marmara’da tam olarak ne olduğunu, neler yaşandığını anlamak için Balyoz kararlarına tepki göstererek istifa eden emekli Oramiral Nurset Güner’in, gazeteci Toygun Atilla’nın, ‘Sakıncalı Amiral’ adlı kitabında yer alan açıklamalarına bakmakta fayda var. Kitapta yer alan bilgilere göre Güner, söz konusu olayda İsrail’le savaşın eşiğinden dönüldüğünü anlatıyor.
Başbakan Vekili Bülent Arınç’ın başkanlığında yaptıkları bir toplantının detaylarını paylaşıyor Güner; “Toplantıda Mavi Marmara gemisine refakat ve koruma gündeme geldi. Hükümet yetkilileri Deniz Kuvvetleri’nin buna hazır olup olmadığını sordu. Mavi Marmara’ya refakat ve koruma için kuvvetin hazır olduğunu belirtip ve “Refakat ve koruma için hazırız. Ancak bu durumda İsrail ile aramızda çatışma an meselesi. Angajman kurallarını uygulama yetkisi Deniz Kuvvetleri’ne verilmeli” dedim. Hükümet üyeleri “Mavi Marmara’ya koruma ve refakat için savaş gemileri göndermeyelim ama basına ‘Savaş gemilerimizi gönderdik’ diye bilgi verelim görüşünü bildirdi. Teklifi duyunca şiddetle karşı çıktım. Söyledikleri şey çok riskliydi. Gemilerimizi gönderip basına göndermediğimizi söylersek daha az risk alırdık. Bunu ifade ettim. Bir kez daha söz istedim: Türk Deniz Kuvvetleri olarak operasyona hazırdık. Genel harp için bize 48 saat yeterdi. 6-8 saat içinde Deniz Kuvvetleri’nin yüzde 90’ı harekete geçebilir. Fakat karşı karşıya kaldığımız durumda iki ülke arasında harbe gidebileceğini bildiğimden, karar vericilerin neye karar vereceklerinin bilincinde olmaları gerektiğini düşünüyordum. Bir-iki gün sonra yine Başbakanlık’a çağrıldık. Bu sefer toplantı, ülkeye dönen Başbakan tarafından yürütüldü.”
[İlker Doğan] 1.6.2020 [TR724]
Gölgede kalınca solan yıldız: Figo [Hasan Cücük]
Luis Figo, ‘Avrupa’nın Brezilyası’ Portekiz’in Eusebio’dan sonra yeşil saharala sürdüğü ikinci büyük yıldız oldu. Sporting’de başlayan kariyerinde Barcelona döneminde dünyanın en iyilerinden biri oldu. Real Madrid’e giderek, Barcelona taraftarının öfkesini üzerine çeken Figo, Zidane’nin gelmesiyle ikinci plana düşmenin sıkıntısını yaşadı. Figo’nun kariyerinde gölgede kalmak diye kavram yoktu. Önce Zidane ardından David Beckham, Portekizli oyuncuyu gölgede kalmaya zorlayınca kalitesine yakışmayan bir performans ortaya koymaya başladı. Kariyerini noktaladığı Inter dönemi ise adına hiç yakışmayacak şekilde sonlandı.
Luis Filipe Madeira Caeiro futbol dünyasının Figo olarak tanımladığı yıldızın tam adıdır. 4 Kasım 1972’de Almada’da doğan Figo 1990- 95 yılları arasında Portekiz’in ‘yetenek fabrikası’ Sporting Lizbon’da top koşturdu. Gençlik döneminde Portekiz’i Avrupa ve Dünya şampiyonasında zirveye çıkaran takımın en önemli figürlerinden biri olan Figo aynı başarıyı büyüklerde gösteremedi. Johan Cruyff tarafından Michael Laudrup’un boşluğunu doldurmak için 1995 yılında Bercelona’ya transfer edilen Figo gerçek kimliğini Nou Camp’ta buldu. Kısa sürede Katalanya’nın sevgilisi olan Figo sağ kanatta öldürücü çalımları ve müthiş ortalarıyla Avrupa’nın yıldızları arasına adını altın harflerle yazdırdı.
Barcelona – Figo ayrılmaz ikili olduğu bir dönemde 2000 yılında Barcelona’dan ayrılıp ‘ezeli’ rakip Real Madrid’e transfer oldu. Figo sevgisi bir anda Katalanya’da yerini nefrete bıraktı. Para için Real Madrid’i tercih eden Figo’ya tepkiler bitmek tükenmek bilmedi. Figo’nun resminin olduğu paralar yakıldı, Real Madrid formasıyla Nou Camp’ta çıktığı ilk maçta pet şişe yağmuru ve ıslıklarla 90 dakikayı tamamlayamadan oyundan çıktı. Real Madrid’de Raul’la birlikte ilk sezonda iyi işler yapan Figo’nun futbolunun gerilemesi, üzerine ‘kuma’ gelmesiyle başladı. Zidane’nin gelmesi Figo’yu gölgeye iterken, Ronaldo ve Beckham’ın Real Madrid forması giymesiyle Figo yıldızlıktan ‘sıradan’ bir kimliğe büründü. Özellikle 2003’te futbolundan çok reklamıyla gündemi meşgul eden Beckham’ın gelişi Figo’yu bir anlamda küstürdü. Zidane Real Madrid’e damgasını vururken Figo sadece attığı ve kaçırdığı penaltılarla gündemde yer buldu. Barcelona’da oynadığı dönemde Figo için ‘lk 15 dakikada rakip defansın özelliklerini öğrenir sonrada rakip defansla dalga geçer’ yorumları yapılıyordu. Yorumdan ziyade bu tespit gerçeğin ta kendisiydi.
Real Madrid’de başarısız yıllara rağmen Figo, Portekiz milli takımının her şeyiydi. 2002 Dünya Kupası’nda alınan başarısız sonuç bile Figo’nun yıldızını söndürememişti. Ülkesinde hâlâ milli kahramındı. Figo için Portekiz’de ‘seçimler öncesi oyunun rengini açıklasa iktidarı değiştirir’ yorumları yapılıyordu. Bunun bilincinde olan Figo için Euro 2004 son fırsattı. Avrupa şampiyonası sonrası milli takımı bırakmayı planlayan Figo, Portekiz’i zirveye çıkarmanın mücadesini vermek istiyordu. Ancak milli takımda da Figo artık eskisi gibi ‘tek yıldız’ değildi.
Deco’nun Portekiz vatandaşı olması ve M. United’in genç yıldızı Cristiano Ronaldo’nun gösterdiği yüksek performans Figo’yu milli takımda da geri plana itiyordu. Deco’nun Portekiz vatandaşı olmasına en büyük tepkiyi Figo ve Rui Costa’nın göstermesinin altında yatan sebepte buydu. Figo, Deco için ‘Milli marşı söylemek Portekiz milli takımında oynamak için yeterli değil’ diyerek sıkıntısını açıkça ortaya koydu. Rui Costa ve Figo’nun muhalefetine boyun eğen teknik patron Felipe Scolari, Euro 2004’te Yunanistan maçında Deco’yu yedek soyundurdu. Cristiano Ranoldo’da da Deco ile aynı kaderi paylaştı. Deco, Rusya maçında ilk 11’de sahaya çıkarken Cristiano Ranoldo oyuna sonradan Figo’nun yerine girdi. Figo’nun çıkmasıyla oyuna giren Ranoldo oynadığı futbolla göz doldurup, takımın 2. golünü hazırlayan oyuncu olurken, seyircinin sevgilisi konumuna yükseldi. Her şeye rağmen takımın o dönemde tartışmasız tek ismi Figo, Euro 2004’te ülkesini kupaya taşıyıp, şampiyonaya damga vurmak istiyordu. Portekiz finale kadar geldi ama Figo’nun buna katkısı fazla olmadı. Finalde Yunanistan’a boyun eğmesi ise Figo’nun kariyerinin en kötü finali oldu.
Euro 2004’te hüsranın adı olan Figo’nun Real Madrid’le sözleşmesi 2006’da bitiyordu. Ancak Portekizli’nin serüveninin bu tarihe kadar sürmesine ihtimal verilmiyordu. Hayalinin Premier Lig’de top koşturmak olduğunu açıklayan Figo’nun bu arzusunun gerçeğe dönüşmesi mümkün değildi. En iyi ihtimal futbola başladığı kulüp olan olan Sporting’de veda etmesi gösterilirken, 2005’de İtalya yolunu tutup Inter’le anlaştı. 60 milyon Euro’ya geldiği Real Madrid’den bedelsiz olarak Inter’e giden Figo için Çizme dönemi oldukça sıradan geçmeye başladı. O artık dünya çapında bir yıldızdan ziyade, apoletleri sökülen bir general konumuna geldi.
2003’te kendini ilk kez hissettiren Cristiano Ronaldo rüzgarı ilerleyen yıllarda fırtınaya dönüşürken, Portekiz milli takımında da tahta değişim oluyordu. Real Madrid’de Zidane, Beckham ve Ronaldo (Brezilyalı) gölgesinde kalmanın sıkıntısını yaşayan Figo, milli takımda bu kez Cristiano Ronaldo’ya starlığı devretmek zorunda kaldı. Milli formaya 2006 Dünya Kupası’nda veda etti. Cristiano Ronaldo’nun katkılarıyla Portekiz yarı finale kadar gelirken, final yolunda Fransa engelini aşamadılar. Figo’nun final yoluna taş koyan isim ise, Real Madrid’de gölgesinde kaldığı Zidane oldu.
2005-09 arasında Inter formasını giyen Figo’un son yılları oldukça sıradan geçti. Yeşil sahalara veda ettikten sonra teknik adamlığı tercih etmeyen Figo, 2017’den bu yana UEFA’da danışman olarak görev yapıyor. Barcelona, Real Madrid ve Inter’le şampiyonluklar yaşayan Figo, 2000’de Altın Top’un sahibi oldu. Sonrasında ise bir daha 1995-2000 arasındaki performansını tekrarlayamadı. Sebep mi? Gölgede kalmaya razı olmayan kişiliği oldu.
[Hasan Cücük] 1.6.2020 [TR724]
Luis Filipe Madeira Caeiro futbol dünyasının Figo olarak tanımladığı yıldızın tam adıdır. 4 Kasım 1972’de Almada’da doğan Figo 1990- 95 yılları arasında Portekiz’in ‘yetenek fabrikası’ Sporting Lizbon’da top koşturdu. Gençlik döneminde Portekiz’i Avrupa ve Dünya şampiyonasında zirveye çıkaran takımın en önemli figürlerinden biri olan Figo aynı başarıyı büyüklerde gösteremedi. Johan Cruyff tarafından Michael Laudrup’un boşluğunu doldurmak için 1995 yılında Bercelona’ya transfer edilen Figo gerçek kimliğini Nou Camp’ta buldu. Kısa sürede Katalanya’nın sevgilisi olan Figo sağ kanatta öldürücü çalımları ve müthiş ortalarıyla Avrupa’nın yıldızları arasına adını altın harflerle yazdırdı.
Barcelona – Figo ayrılmaz ikili olduğu bir dönemde 2000 yılında Barcelona’dan ayrılıp ‘ezeli’ rakip Real Madrid’e transfer oldu. Figo sevgisi bir anda Katalanya’da yerini nefrete bıraktı. Para için Real Madrid’i tercih eden Figo’ya tepkiler bitmek tükenmek bilmedi. Figo’nun resminin olduğu paralar yakıldı, Real Madrid formasıyla Nou Camp’ta çıktığı ilk maçta pet şişe yağmuru ve ıslıklarla 90 dakikayı tamamlayamadan oyundan çıktı. Real Madrid’de Raul’la birlikte ilk sezonda iyi işler yapan Figo’nun futbolunun gerilemesi, üzerine ‘kuma’ gelmesiyle başladı. Zidane’nin gelmesi Figo’yu gölgeye iterken, Ronaldo ve Beckham’ın Real Madrid forması giymesiyle Figo yıldızlıktan ‘sıradan’ bir kimliğe büründü. Özellikle 2003’te futbolundan çok reklamıyla gündemi meşgul eden Beckham’ın gelişi Figo’yu bir anlamda küstürdü. Zidane Real Madrid’e damgasını vururken Figo sadece attığı ve kaçırdığı penaltılarla gündemde yer buldu. Barcelona’da oynadığı dönemde Figo için ‘lk 15 dakikada rakip defansın özelliklerini öğrenir sonrada rakip defansla dalga geçer’ yorumları yapılıyordu. Yorumdan ziyade bu tespit gerçeğin ta kendisiydi.
Real Madrid’de başarısız yıllara rağmen Figo, Portekiz milli takımının her şeyiydi. 2002 Dünya Kupası’nda alınan başarısız sonuç bile Figo’nun yıldızını söndürememişti. Ülkesinde hâlâ milli kahramındı. Figo için Portekiz’de ‘seçimler öncesi oyunun rengini açıklasa iktidarı değiştirir’ yorumları yapılıyordu. Bunun bilincinde olan Figo için Euro 2004 son fırsattı. Avrupa şampiyonası sonrası milli takımı bırakmayı planlayan Figo, Portekiz’i zirveye çıkarmanın mücadesini vermek istiyordu. Ancak milli takımda da Figo artık eskisi gibi ‘tek yıldız’ değildi.
Deco’nun Portekiz vatandaşı olması ve M. United’in genç yıldızı Cristiano Ronaldo’nun gösterdiği yüksek performans Figo’yu milli takımda da geri plana itiyordu. Deco’nun Portekiz vatandaşı olmasına en büyük tepkiyi Figo ve Rui Costa’nın göstermesinin altında yatan sebepte buydu. Figo, Deco için ‘Milli marşı söylemek Portekiz milli takımında oynamak için yeterli değil’ diyerek sıkıntısını açıkça ortaya koydu. Rui Costa ve Figo’nun muhalefetine boyun eğen teknik patron Felipe Scolari, Euro 2004’te Yunanistan maçında Deco’yu yedek soyundurdu. Cristiano Ranoldo’da da Deco ile aynı kaderi paylaştı. Deco, Rusya maçında ilk 11’de sahaya çıkarken Cristiano Ranoldo oyuna sonradan Figo’nun yerine girdi. Figo’nun çıkmasıyla oyuna giren Ranoldo oynadığı futbolla göz doldurup, takımın 2. golünü hazırlayan oyuncu olurken, seyircinin sevgilisi konumuna yükseldi. Her şeye rağmen takımın o dönemde tartışmasız tek ismi Figo, Euro 2004’te ülkesini kupaya taşıyıp, şampiyonaya damga vurmak istiyordu. Portekiz finale kadar geldi ama Figo’nun buna katkısı fazla olmadı. Finalde Yunanistan’a boyun eğmesi ise Figo’nun kariyerinin en kötü finali oldu.
Euro 2004’te hüsranın adı olan Figo’nun Real Madrid’le sözleşmesi 2006’da bitiyordu. Ancak Portekizli’nin serüveninin bu tarihe kadar sürmesine ihtimal verilmiyordu. Hayalinin Premier Lig’de top koşturmak olduğunu açıklayan Figo’nun bu arzusunun gerçeğe dönüşmesi mümkün değildi. En iyi ihtimal futbola başladığı kulüp olan olan Sporting’de veda etmesi gösterilirken, 2005’de İtalya yolunu tutup Inter’le anlaştı. 60 milyon Euro’ya geldiği Real Madrid’den bedelsiz olarak Inter’e giden Figo için Çizme dönemi oldukça sıradan geçmeye başladı. O artık dünya çapında bir yıldızdan ziyade, apoletleri sökülen bir general konumuna geldi.
2003’te kendini ilk kez hissettiren Cristiano Ronaldo rüzgarı ilerleyen yıllarda fırtınaya dönüşürken, Portekiz milli takımında da tahta değişim oluyordu. Real Madrid’de Zidane, Beckham ve Ronaldo (Brezilyalı) gölgesinde kalmanın sıkıntısını yaşayan Figo, milli takımda bu kez Cristiano Ronaldo’ya starlığı devretmek zorunda kaldı. Milli formaya 2006 Dünya Kupası’nda veda etti. Cristiano Ronaldo’nun katkılarıyla Portekiz yarı finale kadar gelirken, final yolunda Fransa engelini aşamadılar. Figo’nun final yoluna taş koyan isim ise, Real Madrid’de gölgesinde kaldığı Zidane oldu.
2005-09 arasında Inter formasını giyen Figo’un son yılları oldukça sıradan geçti. Yeşil sahalara veda ettikten sonra teknik adamlığı tercih etmeyen Figo, 2017’den bu yana UEFA’da danışman olarak görev yapıyor. Barcelona, Real Madrid ve Inter’le şampiyonluklar yaşayan Figo, 2000’de Altın Top’un sahibi oldu. Sonrasında ise bir daha 1995-2000 arasındaki performansını tekrarlayamadı. Sebep mi? Gölgede kalmaya razı olmayan kişiliği oldu.
[Hasan Cücük] 1.6.2020 [TR724]
Pozitif büyüme mümkün mü? [Hakan Taner]
Ülke ekonomilerini ele alırken iki önemli durumu dikkate alarak ele almak gerekir.
İlki virüs etkisinden bağımsız olarak durgunluk ve kriz yaşayan ekonomiler.
Diğeri de virüs etkisiyle yavaşlayan ve kötüleşen ekonomiler.
İlk kategoride kırılgan beşli ya da çeşitli faktör etkisiyle zaten zorda olanlar var. Virüs sebebiyle bunların durumu daha da güçleşti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
İkinci kategoride özellikle dünya ekonomisini domine eden ülkeler var .
Zaten dünya ekonomisi durgunluğa ya da krize girmişse bunların durumu düzelmeden dünya ekonomisinde bir düzelmeden bahsetmek oldukça güç…
Kırılgan beşli içerisinde en kırılgan ülke ekonomisi olarak gösterilen Türkiye ekonomisi de ekstra olarak virüsten etkilense de diğer ülkelerin vatandaşları için yaptıkları desteklerin birçoğunu yapmadığı için mevcut bütçesinde bu etki fazla olmadı.
Fakat genel manada zaten zorlandığı için dolaylı olarak virüsten de daha çok etkilendi.
Bu ahval içerisinde açıklanan büyüme rakamları ülkenin yüzde 4,5 büyüdüğünü söylese de eldeki verilerle durumu analiz ettiğimizde; daralan ihracat ve turizm, artan işsizlik ve enflasyon, ülkeyi terk eden yabancı sermaye, yüzde 20 azalan elektrik tüketimi vb. faktörler bu rakamların yeni baştan kontrol edilmesini mecburi kılıyor.
Bir diğer önemli nokta da yapılan yardımların kime ne miktarda hangi kriterlere göre yapıldığının da oldukça muğlak olması. Piyasada söylenen yardım ve yatırımların piyasa üzerinde hissedilir bir etkisi olması lazım. Bu etki pek hissedilmedi.
Bugüne kadar halkın tek hissettiği dünyada petrol doğalgaz fiyatları dip yapmışken bile yapılan zamlar ve artık rutine dönen vergi artışları ve cezalar oldu.
DÜNYA EKONOMİSİ NE DURUMDA?
Çin ekonomisi yüzde 6,7
Fransa yüzde 5,4
İtalya yüzde 4,6
Almanya yüzde 2,3 ve Amerika Birleşik Devletleri yüzde 5 oranında daralma yaşadı aynı dönemde.
Türkiye ekonomisinin TÜİK verilerine göre gayri safi yurtiçi hasılası 773 milyar dolar.
Almanya’nın da 1 yıllık ihracatı 1,35 trilyon dolar.
Bu şu demek; Almanya Türkiye ekonomisinin toplamından yüzde 73 daha fazla ihracat geliri sağlıyor.
Böyle bir ortamda pozitif bir büyüme elde etmek takdire şayan bir başarıdır.
Halk bu pozitif büyümenin etkilerini hissetmek ve yaşamak ister. Bu büyüme sadece belli bir kesimin hanesinde gerçekleşiyorsa ülke geneline yansıtmak, ülkeyi sadece kendi çevresinden ibaret zannetmek demektir.
Bu hengame içerisinde total ve reel bir pozitif büyüme gerçekleşebilir mi?
Bu mümkün;
Ancak önce insan hakları, parlamenter demokrasi, hak, hukuk ve özgürlükler konusu gelir.
Bu konular düzelmeden bunları konuşmak abesle iştigaldir.
Bu sorunları çözme iradesi gösterirseniz pozitif büyüme noktasında ilk adımı atmış olursunuz. Biz de geri kalan adımları söyleriz…
[Hakan Taner] 1.6.2020 [TR724]
İlki virüs etkisinden bağımsız olarak durgunluk ve kriz yaşayan ekonomiler.
Diğeri de virüs etkisiyle yavaşlayan ve kötüleşen ekonomiler.
İlk kategoride kırılgan beşli ya da çeşitli faktör etkisiyle zaten zorda olanlar var. Virüs sebebiyle bunların durumu daha da güçleşti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
İkinci kategoride özellikle dünya ekonomisini domine eden ülkeler var .
Zaten dünya ekonomisi durgunluğa ya da krize girmişse bunların durumu düzelmeden dünya ekonomisinde bir düzelmeden bahsetmek oldukça güç…
Kırılgan beşli içerisinde en kırılgan ülke ekonomisi olarak gösterilen Türkiye ekonomisi de ekstra olarak virüsten etkilense de diğer ülkelerin vatandaşları için yaptıkları desteklerin birçoğunu yapmadığı için mevcut bütçesinde bu etki fazla olmadı.
Fakat genel manada zaten zorlandığı için dolaylı olarak virüsten de daha çok etkilendi.
Bu ahval içerisinde açıklanan büyüme rakamları ülkenin yüzde 4,5 büyüdüğünü söylese de eldeki verilerle durumu analiz ettiğimizde; daralan ihracat ve turizm, artan işsizlik ve enflasyon, ülkeyi terk eden yabancı sermaye, yüzde 20 azalan elektrik tüketimi vb. faktörler bu rakamların yeni baştan kontrol edilmesini mecburi kılıyor.
Bir diğer önemli nokta da yapılan yardımların kime ne miktarda hangi kriterlere göre yapıldığının da oldukça muğlak olması. Piyasada söylenen yardım ve yatırımların piyasa üzerinde hissedilir bir etkisi olması lazım. Bu etki pek hissedilmedi.
Bugüne kadar halkın tek hissettiği dünyada petrol doğalgaz fiyatları dip yapmışken bile yapılan zamlar ve artık rutine dönen vergi artışları ve cezalar oldu.
DÜNYA EKONOMİSİ NE DURUMDA?
Çin ekonomisi yüzde 6,7
Fransa yüzde 5,4
İtalya yüzde 4,6
Almanya yüzde 2,3 ve Amerika Birleşik Devletleri yüzde 5 oranında daralma yaşadı aynı dönemde.
Türkiye ekonomisinin TÜİK verilerine göre gayri safi yurtiçi hasılası 773 milyar dolar.
Almanya’nın da 1 yıllık ihracatı 1,35 trilyon dolar.
Bu şu demek; Almanya Türkiye ekonomisinin toplamından yüzde 73 daha fazla ihracat geliri sağlıyor.
Böyle bir ortamda pozitif bir büyüme elde etmek takdire şayan bir başarıdır.
Halk bu pozitif büyümenin etkilerini hissetmek ve yaşamak ister. Bu büyüme sadece belli bir kesimin hanesinde gerçekleşiyorsa ülke geneline yansıtmak, ülkeyi sadece kendi çevresinden ibaret zannetmek demektir.
Bu hengame içerisinde total ve reel bir pozitif büyüme gerçekleşebilir mi?
Bu mümkün;
Ancak önce insan hakları, parlamenter demokrasi, hak, hukuk ve özgürlükler konusu gelir.
Bu konular düzelmeden bunları konuşmak abesle iştigaldir.
Bu sorunları çözme iradesi gösterirseniz pozitif büyüme noktasında ilk adımı atmış olursunuz. Biz de geri kalan adımları söyleriz…
[Hakan Taner] 1.6.2020 [TR724]
Gazetecilik bir tercih değil zorunluluk [Bülent Korucu]
Savaş zamanında tankla tarla süren, süngüyle çapa yapan bir asker görseniz tepkiniz ne olur? Ne güzel, ekmeğini taştan çıkarıyor, kimseye mihnet etmeden rızkının peşinde koşuyor mu dersiniz? Yoksa bu tank, bu silah, bu asker asıl bugünler için lazımdı diye hayıflanır mısınız? Barış günlerinde, bayramlarda resmi geçit yaparken yaşadığınız mutluluk ve gururla yetinir misiniz?
Peki, Adem Yavuz Arslan ve Ahmet Dönmez iddianame okumayı bırakıp bahçıvan olsa, Erkam Tufan Aytav mutfaktan gelen blender sesleri eşliğinde yayın yapmaktan vazgeçse en çok kim sevinir? Sevgi Akarçeşme tam zamanlı öğretmen olduğunda ne hissediyorsunuz? Ya Abdülhamit Bilici ‘uber yaparken yakalandığında’… Tarık Toros’un pizza dağıtması mutluluk vesilesi midir? Mahmut Akpınar’ın bulaşık yıkamasından gurur mu duyarsınız? Mahmut Nedim Hazar mesaisini içli köfte üretimine ayırdığında helal olsun mu dersiniz?
Zor ve çelişkili duygular içinde kalmamıza yol açan sorular…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Evet öncelikle bunların hepsi birer gurur vesikası; hele de Türkiye’deki yalan makinasının üretip zihinlere boca ettiği iftiralar düşünüldüğünde… Binlerce dolarla yurt dışına çıktı denilen insanlar olarak göçmenliğin en alt seviyesinde hayatlar yaşıyoruz ve bu bilginin Türkiye’ye ulaşması bizleri mutlu ediyor.
Ancak asıl düşüncem savaş örneğindeki gibi. Korona günlerinde doktorların pizza dağıtarak geçimini sağlamasını bir fedakarlık değil toplum adına bir kayıp olarak görüyorum. Çaresiz kalınca mecburen bu tür işlerle maişet peşinde koşuluyor; bireyler adına onurlu bir duruş ama toplumsal fayda açısından büyük kayıp. Mesela batı toplumları, İŞİD gibi radikal örgütlere katılan üyeleri için çözüm arayışında. Suriyeden çocuklarıyla birlikte dönüşlerini kara kara düşünüyorlar. Radikalleşmenin polisiye tedbirlerle önlenemeyeceğinin farkındalar. Tam bu günlerde İngilizce bilen ve batı toplumunu tanıyan fıkıh doktorası sahibi Ahmet Kurucan’ın halı deposunda yük taşıması sizi bilmem ama ben sadece acı duyuyorum. Türkiye’de korona alanında uzmanlığı olan doktorun KHK ile evine gönderilmesinden ne farkı var?
Eşim cezaevinden çıktığında bana ilk sorusu ‘çocuklarıma, bilhassa küçük kızlarıma iyi baktın mı?’ olmadı. Önce ‘bizim için, cezaevindekiler için ne yaptın?’ diye sordu. İnsan hakları eksenli beş raporum etkili bir örgüt tarafından İngilizce yayınlandı. Çok sayıda gazetecinin portresini yazdım. Bu yazıyı okuyup dinlediğiniz Tr724 yayına başlayıp, ilk haber ve yazılarımız yayınlandığında takvimler Ağustos 2016’yı gösteriyordu ve henüz ilticaya bile başvurmamıştık. Çocuklarımız Türkiye’deydi ve akıbetlerinden endişeliydik. Gazetecilik yapmamıza muhalefet eden arkadaşlarımız da vardı ve bir kısmı hâlâ aynı düşüncedeler. Biz ise İbrahim Peygamberin ateşine ağzıyla su taşıyan karınca gibi ‘hiç olmazsa safımız belli olur’ diye ısrar ettik ve aylık 3 milyon 600 bin izleyicisi olan YouTube kanalı ve onbinlerce günlük okuru olan site haline geldik. Cezaevindeki arkadaşlarımız ‘bizim için ne yaptınız?’ sorusuyla karşımıza çıktığında mahcubiyetimizi azaltan bir vesile oldu.
Şimdi geriye dönüp baktığımda iyi ki vaz geçmemişiz diyorum. Gazetecilik asıl bugünlere lazımmış. Yazmak konuşmak bir tercih değil zorunluluktu ve hâlâ da öyle. Birgün ihtiyaç kalmadığında sadece aile fertlerim ve dostlarımın ulaşabileceği bir uzlette yaşamak üzere kendime verilmiş bir sözüm var. Ama ondan önce ister kapalı cezaevlerinde isterse Türkiye açık cezaevindeki insanlara ödemem gereken borçlar var. Yoksa pizza dağıtmaktan kolay ne olabilir…
Yandaş medyayı takip etmenin, ağır bedensel işlerden daha yorucu olduğunu söylersem abartı demeyin. Sizin okumaya bile yüreğinizin elvermediği mağduriyet hikayelerini dinleyen ve yazan Sevinç Özarslan’ın fedakarlığı, yeni hayatında garsonluk yapan bir işadamından daha mı az sanıyorsunuz? Sorun bakalım her mağdurla yenilenen travmayı atlatmak kaç bin tane pizza dağıtmaya bedel bir yük bindiriyor? Belki birilerinin ‘git ekmeğini taştan çıkar’ diye müstehzi bir tavırla okuyacağı bu yazıyı kaç günde yazdım, kaç kere yazıp sildim, kaç kere değiştirdim. Her şeye rağmen yazmak ve konuşmak için direnenler adına bir görev bilmesem kesinlikle denemezdim. Pek çoğunun mesleğe girişine vesile olmuş, sonrasında da yöneticiliklerini yapmış biri olarak bu zor iş bana düştü. Finansör ya da Patreon olamayabilirsiniz, hiç değilse takip edin, abone olun, etkileşimde bulunun, beğenin, motive edin…
[Bülent Korucu] 1.6.2020 [TR724]
Peki, Adem Yavuz Arslan ve Ahmet Dönmez iddianame okumayı bırakıp bahçıvan olsa, Erkam Tufan Aytav mutfaktan gelen blender sesleri eşliğinde yayın yapmaktan vazgeçse en çok kim sevinir? Sevgi Akarçeşme tam zamanlı öğretmen olduğunda ne hissediyorsunuz? Ya Abdülhamit Bilici ‘uber yaparken yakalandığında’… Tarık Toros’un pizza dağıtması mutluluk vesilesi midir? Mahmut Akpınar’ın bulaşık yıkamasından gurur mu duyarsınız? Mahmut Nedim Hazar mesaisini içli köfte üretimine ayırdığında helal olsun mu dersiniz?
Zor ve çelişkili duygular içinde kalmamıza yol açan sorular…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Evet öncelikle bunların hepsi birer gurur vesikası; hele de Türkiye’deki yalan makinasının üretip zihinlere boca ettiği iftiralar düşünüldüğünde… Binlerce dolarla yurt dışına çıktı denilen insanlar olarak göçmenliğin en alt seviyesinde hayatlar yaşıyoruz ve bu bilginin Türkiye’ye ulaşması bizleri mutlu ediyor.
Ancak asıl düşüncem savaş örneğindeki gibi. Korona günlerinde doktorların pizza dağıtarak geçimini sağlamasını bir fedakarlık değil toplum adına bir kayıp olarak görüyorum. Çaresiz kalınca mecburen bu tür işlerle maişet peşinde koşuluyor; bireyler adına onurlu bir duruş ama toplumsal fayda açısından büyük kayıp. Mesela batı toplumları, İŞİD gibi radikal örgütlere katılan üyeleri için çözüm arayışında. Suriyeden çocuklarıyla birlikte dönüşlerini kara kara düşünüyorlar. Radikalleşmenin polisiye tedbirlerle önlenemeyeceğinin farkındalar. Tam bu günlerde İngilizce bilen ve batı toplumunu tanıyan fıkıh doktorası sahibi Ahmet Kurucan’ın halı deposunda yük taşıması sizi bilmem ama ben sadece acı duyuyorum. Türkiye’de korona alanında uzmanlığı olan doktorun KHK ile evine gönderilmesinden ne farkı var?
Eşim cezaevinden çıktığında bana ilk sorusu ‘çocuklarıma, bilhassa küçük kızlarıma iyi baktın mı?’ olmadı. Önce ‘bizim için, cezaevindekiler için ne yaptın?’ diye sordu. İnsan hakları eksenli beş raporum etkili bir örgüt tarafından İngilizce yayınlandı. Çok sayıda gazetecinin portresini yazdım. Bu yazıyı okuyup dinlediğiniz Tr724 yayına başlayıp, ilk haber ve yazılarımız yayınlandığında takvimler Ağustos 2016’yı gösteriyordu ve henüz ilticaya bile başvurmamıştık. Çocuklarımız Türkiye’deydi ve akıbetlerinden endişeliydik. Gazetecilik yapmamıza muhalefet eden arkadaşlarımız da vardı ve bir kısmı hâlâ aynı düşüncedeler. Biz ise İbrahim Peygamberin ateşine ağzıyla su taşıyan karınca gibi ‘hiç olmazsa safımız belli olur’ diye ısrar ettik ve aylık 3 milyon 600 bin izleyicisi olan YouTube kanalı ve onbinlerce günlük okuru olan site haline geldik. Cezaevindeki arkadaşlarımız ‘bizim için ne yaptınız?’ sorusuyla karşımıza çıktığında mahcubiyetimizi azaltan bir vesile oldu.
Şimdi geriye dönüp baktığımda iyi ki vaz geçmemişiz diyorum. Gazetecilik asıl bugünlere lazımmış. Yazmak konuşmak bir tercih değil zorunluluktu ve hâlâ da öyle. Birgün ihtiyaç kalmadığında sadece aile fertlerim ve dostlarımın ulaşabileceği bir uzlette yaşamak üzere kendime verilmiş bir sözüm var. Ama ondan önce ister kapalı cezaevlerinde isterse Türkiye açık cezaevindeki insanlara ödemem gereken borçlar var. Yoksa pizza dağıtmaktan kolay ne olabilir…
Yandaş medyayı takip etmenin, ağır bedensel işlerden daha yorucu olduğunu söylersem abartı demeyin. Sizin okumaya bile yüreğinizin elvermediği mağduriyet hikayelerini dinleyen ve yazan Sevinç Özarslan’ın fedakarlığı, yeni hayatında garsonluk yapan bir işadamından daha mı az sanıyorsunuz? Sorun bakalım her mağdurla yenilenen travmayı atlatmak kaç bin tane pizza dağıtmaya bedel bir yük bindiriyor? Belki birilerinin ‘git ekmeğini taştan çıkar’ diye müstehzi bir tavırla okuyacağı bu yazıyı kaç günde yazdım, kaç kere yazıp sildim, kaç kere değiştirdim. Her şeye rağmen yazmak ve konuşmak için direnenler adına bir görev bilmesem kesinlikle denemezdim. Pek çoğunun mesleğe girişine vesile olmuş, sonrasında da yöneticiliklerini yapmış biri olarak bu zor iş bana düştü. Finansör ya da Patreon olamayabilirsiniz, hiç değilse takip edin, abone olun, etkileşimde bulunun, beğenin, motive edin…
[Bülent Korucu] 1.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Bülent Korucu
Bir özeleştiri ve kadınlar [Ahmet Kurucan]
“Hangi Saftayım” başlığı ile yayınlanan yazım 1992 yılında Zaman gazetesinde başladığım köşe yazarlığımdan bugüne kadar müspet manada en çok okuyucu yorumu aldığım yazıydı. İtiraf edeyim yazının diğer yazılarıma nispetle daha fazla okunacağını tahmin ediyordum ama bu ölçüde bir ilgi beklemiyordum. Bütün okuyucularıma teşekkür ederim.
Takdirler bir yana bana ulaşan eleştirileri kategorize edip 4-5 üst başlık halinde topladım. Söz konusu eleştiriler içinde ‘ama’sız ve fakat’sız kabullendiğim eleştiri hiç şüphesiz Melek İpek Hanım hariç kadınların erkekler gibi isim isim zikredilmemesi oldu. Bazı okurlar yazı yayınlanır yayınlanmaz bunun bir eksiklik olduğu fark etti ve tweetlerinde, yazının altına yazdıkları yorumlarda ve şahsi tanışıklığımız olanlar da mesajla, telefonla ulaşarak bunu açıkça ifade etti. Onun için bu yazıyı kaleme alıyor ve düşüncelerimi öz eleştiri babında açıklamak istiyorum.
Hapishanelerde erkekler kadar hatta bazıları ya da birçokları itibariyle onlardan öte sıkıntılara, eziyetlere, işkencelere maruz kalan, çocukları ile hapiste ömür geçiren, sütlerini lavaboya sağmak zorunda bırakılan, ya da hapishanede olmasa bile evsiz, işsiz bir biçimde hayatını idame ettirmek için çabalayan, çocuklarına hem annelik hem de babalık yapan kadınlardan isimler verilmemesinin ne bir izahı var ne de mazereti. Çok düşündüm bunun üzerinde. Neden dedim aynaya bakarak. Bulabildiğim tek mazeret ataerkil ve erkek egemen bir zihniyetin hâkim olduğu toplumsal yapıda büyümüş olmam ve o zihniyetin kodlarının şuur altıma işlemiş olması.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Nitekim Sevgi Akarçeşme bu istikamette dile getirilen bazı eleştirilere atfen şöyle dedi: “Benim de yazıda dikkatimi hiçbir kadın ismi geçmemesi çekmişti, ama dile getirirsem şahsi algılanır diye yazmamıştım. Erkek egemen zihin ve dil @AKurucan‘da bile kolay can vermiyor demek ki:). Belki 1-2 nesil sonra değişir. Allah’tan umut kesilmez:).”
Sevgi hanımın tweet’indeki “bile” eki oldukça önemli. Bu kendisinin beni emsalimden farklı bir yere koyduğu ve söz konusu sahada beklentisinin daha fazla ve farklı olduğunun göstergesi. Ama gördüğünüz gibi onu ve haklı olarak onun gibi düşünen nicelerini yanılttım. Birçoklarının ilk etapta fark ettiği bu eksikliği o yazıyı yazan, editini yapan ve yayına göndermeden önce en az 3-4 defa okuyan ben, fark etmedim.
Hafsa Girdap Hanımefendi ise bana özelden gönderdiği mesajda şunu söyledi. Aynen aktarıyorum: “4 sene öncesine kadar Türkiye’de yaşar ve yazılarınızı okurken de buralara gelip canlı dinler ve sohbet ederken de klasik, stereotypical ve patriarchal mindset’te olmadığınızı düşündüm, gördüm ve kadın çalışmalarımda ilerlerken hep size danışmayı planladım. Ancak dünkü yazınızda ne tarihten verdiğiniz örneklerde ne de bugüne dair yanındayım dediğiniz kişilerde hiçbir kadının bulunmaması beni öylesine büyük bir hayal kırıklığına uğrattı ki anlatamam. Dedim ki kendi kendime: “Bir Ahmet Abi vardı ‘evet şu değişimin yaşanmasında role model abilerden’, o da şu süreçte tonla kadın kahramanın bir tanesinin bile adını anmadı!”
Ne diyeyim, haklılar. Evet, Ali Şeriati’nin dediği gibi insanın dört zindanı var; tarih, toplum, coğrafya ve benlik. 20 yıldır Amerika’da yaşıyorum. 38 yaşında geldim buraya. Dolayısıyla kimlik ve kişiliğimi Türkiye coğrafyası, tarihi ve toplumunda bulmuş ve kazanmıştım. Ne var ki zemin erkek egemen bir yapı ve zihniyetin hâkim olduğu zemindi. Haksızlık etmeyeyim, Cahiliye döneminde kısmen gördüğümüz üzere kadın, kendisinden utanç duyulacak bir varlık değildi hiç şüphesiz. Aradan geçen 14 asır içinde mehter yürüyüşü gibi bir ileri iki geri de olsa kadın hakları konusunda ciddi ilerlemeler kaydetmiştik. Cumhuriyet dönemi bu kazanımlara yeni ilavelerle katkıda bulunmuştu. Bununla beraber ontolojik manada erkeklerle eşit olduğu halde kadın toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasi vb. alanlarda hak ettiği yerde değildi.
Yeri geldiği için açıkça itiraf edeyim, ben Kütahya’nın Tavşanlı gibi muhafazakâr bir ilçesinde ve muhafazakâr bir ailede büyüdüm. Ailem muhafazakârdı ama tutucu ve bağnaz değildi. Buna rağmen iki tane kız kardeşim hem de çok zeki ve kabiliyetli olmalarına rağmen ilkokuldan sonra eğitimlerine devam ettirilmediler. Benim dahlim yoktu bu kararda. Ben de çocuktum çünkü. Annem ve babam “evde otursun koca beklesin” de dememişlerdi ama okutmamışlardı çocuklarını hem de yeterli maddi imkanlara sahip oldukları halde.
Nefsimi tezkiye ya da meşru mazeretlere kapı aralama adına demiyorum, 1992 yılından beri devam eden yazarlık hayatımda kaleme aldığım kitaplarım ve makalelerim, dar ve geniş dairelerde yaptığım sohbetler ve konferanslarım ve beni yakından tanıyanların şehadetiyle sabittir ki bu zihniyeti aşmak, kişiliğimi ve benliğimi geliştirmek için okuma ve gözlemlerimi yatay ve dikey olarak genişletip derinleştirmeye başladığım 1990’lı yılların başında beri mücadele ediyorum ve bir yere geldiğimi sanıyorum. Sanıyorum ama gördüğünüz gibi tam anlamıyla aştığım da söylenemez. Sevgi Hanım her ne kadar güler yüz emojisi koysa da bu noktada haklı. Erkek egemen zihniyet ve dil kolay kolay ölmüyor. Allah’tan ümit kesilmez temennisiyle 1-2 nesil kaydını ilave ediyor ayrıca. Keşke bir iki nesil olsa. Ben bu konuda onun kadar da ümitli değilim. Bugün itibariyle Amerika, Avrupa, Kanada, Avustralya gibi demokratik ülkelerde yaşayan 40 milyona yaklaşan Müslümanlar için belki 1-2 nesil sonra ama 1.7 milyarlık İslam coğrafyasında bu kadar kısa zamanda istenilen seviyede bir değişimin ve gelişimin olacağını sanmıyorum.
Sadede geleyim, “hangi saftayım” başlıklı o yazıda tıpkı erkekler gibi aynı türden zulümlere maruz kalıp cansiperane mücadele eden ve bu mücadeleleriyle tarihi süreçte zulmün karşısında direnişin sembol isimleri haline gelen Hz. Meryem’lerin, Hz. Hatice’lerin, Hz. Sümeyye’lerin ardında yerlerini alacağını umduğum mazlum, mağdur ve masum kadınlar da isim isim zikredilmeliydi. Kesintisiz zulmün başladığı ilk günden bugüne bitmek tükenmek bilmez enerjisi ve gayreti ile her yere yetişmeye çalışan Emine Eroğlu hiç şüphesiz bu listenin başında yer almalıydı. Onu takiben Arzu Yıldız, Deniz Zengin, Ayşenur Parıldak, Hanım Büşra Erdal, Aslı Erdoğan, Sevgi Akarçeşme, Figen Es… Zulme en erken maruz kalanlardan biri olan Hidayet Karaca Bey’in eşi Şule Karaca, oğlu merhum Kara Ahmet’i yaşatmak için tek başına devletin zalim yüzüyle mücadele eden Zekiye Ataç, ona en büyük desteği veren Natali Avazyan, Meriç’in soğuk sularını 3 çocuğuyla geçtikten sonra Yunanistan’da geçirdiği kalp krizine yenik düşerek vefat eden Esma Uludağ, hapiste iken hayata veda eden Halime Gülsu, önce KHK ile işten atılan sonra işkence ile öldürülen, ölümünden sonra da beraat ettirilip işine iade edilen Gökhan Açıkkollu’nun eşi Tülay Açıkkollu, evladını kaybediyor eşine sarılıp ağlayamıyorsun sözü ile tarihe mal olan Hatice Civelek, Sakız adasına iki evladını gömen Gonca Kara, açık ve net ihmaller sonucu cezaevinde hayatını kaybeden daha doğrusu öldürülen Nesrin Gençosman, 19 yaşındaki Harbiyeli oğlunun müebbet hapis cezası kararının yanlışlığını sesini yükselterek bütün dünyaya duyuran Melek Çetinkaya, AST’ de mazlumların sesi soluğu olmak için mücadele eden Hafsa Girdap, gasp edilen hakların geri alınması adına ön saflarda mücadele eden Acun Karadağ, Nuriye Gülmen ve HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu da listede bulunmalıydı.
Bu kadar mı? Elbette hayır. Eğer saymaya devam et derseniz; şu isimleri de anmak lazım, Hatice Akçabay, Hicran Dalga, Fatma Aydoğmuş, Halide Çelebi, Elif Açıl, Yasemin Atik, Sena Cerit, Nihayet Dinç, Zehra Değirmenci, Şemsinur Özdemir, Sevinç Özarslan, Cemre Ülker, Zeynep Kaya, Yasemin Aydın, Meral Kaçmaz, Selma Ablak, Eren Keskin, Şebnem Korur Fincancı, Nurcan Baysal, Gülfem Yeni ve daha niceleri.
El birliği ile ortaya çıkıp 25 yıldan beri yılmadan, usanmadan, bıkmadan masum isteklerini haykıran ve her defasında da devletin sağır duvarları ve zalim yüzüyle karşılaşan ama bunlara rağmen mücadelelerine ilk günkü azim, cehd ve gayretleri ile devam eden Cumartesi annelerine ne demeli? Onlar başlı başına destanlık bir yazı konusu.
Sonu yok bu isim işinin. Ben ilk yazımda bu ve benzer isimlere yer vermediğim için özür diliyorum. Bununla beraber bunca ilaveye rağmen adım kadar eminim ki liste yine eksik kaldı. Sizlerin de takdir edeceği gibi bu isimlerin zikredilmesi tamamıyla ‘örneklendirme’ maksadıyladır. Yazının herkesi kapsayan bir liste çalışması olarak kaleme alınmadığı da açıktır. Dolayısıyla şu ya da bu ismin bulunması veya bulunmamasına daha öte bir anlam yüklenmesinin ne kadar doğru olduğunu vicdan terazinize havale ediyorum.
Son sözüm, bu listede ismi geçse de geçmese de bir taraftan masum ve mağdur olup diğer taraftan masum ve mağdurların her türlü yardımına koşan, binbir sıkıntıyı göğüsleyen, ellerinde tesbih, dillerinde dua eksik olmayan, geliri masum ve mağdurlara verilecek kermesler düzenleyenlerden, Tekirdağ’dan Hakkari’ye, Brüksel’den Cenevre’ye, New York’tan Strasburg’a kadar, uluslararası arenada masumlar için gayret gösteren, mücadele eden tüm kadınlarımıza teşekkür ediyorum. Daha büyük, daha kapsamlı bir dua bilsem onu yaparım ama en kapsamlı dua ile yazımı sonlandırıyorum: Allah razı olsun.
[Ahmet Kurucan] 1.6.2020 [TR724]
Takdirler bir yana bana ulaşan eleştirileri kategorize edip 4-5 üst başlık halinde topladım. Söz konusu eleştiriler içinde ‘ama’sız ve fakat’sız kabullendiğim eleştiri hiç şüphesiz Melek İpek Hanım hariç kadınların erkekler gibi isim isim zikredilmemesi oldu. Bazı okurlar yazı yayınlanır yayınlanmaz bunun bir eksiklik olduğu fark etti ve tweetlerinde, yazının altına yazdıkları yorumlarda ve şahsi tanışıklığımız olanlar da mesajla, telefonla ulaşarak bunu açıkça ifade etti. Onun için bu yazıyı kaleme alıyor ve düşüncelerimi öz eleştiri babında açıklamak istiyorum.
Hapishanelerde erkekler kadar hatta bazıları ya da birçokları itibariyle onlardan öte sıkıntılara, eziyetlere, işkencelere maruz kalan, çocukları ile hapiste ömür geçiren, sütlerini lavaboya sağmak zorunda bırakılan, ya da hapishanede olmasa bile evsiz, işsiz bir biçimde hayatını idame ettirmek için çabalayan, çocuklarına hem annelik hem de babalık yapan kadınlardan isimler verilmemesinin ne bir izahı var ne de mazereti. Çok düşündüm bunun üzerinde. Neden dedim aynaya bakarak. Bulabildiğim tek mazeret ataerkil ve erkek egemen bir zihniyetin hâkim olduğu toplumsal yapıda büyümüş olmam ve o zihniyetin kodlarının şuur altıma işlemiş olması.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Nitekim Sevgi Akarçeşme bu istikamette dile getirilen bazı eleştirilere atfen şöyle dedi: “Benim de yazıda dikkatimi hiçbir kadın ismi geçmemesi çekmişti, ama dile getirirsem şahsi algılanır diye yazmamıştım. Erkek egemen zihin ve dil @AKurucan‘da bile kolay can vermiyor demek ki:). Belki 1-2 nesil sonra değişir. Allah’tan umut kesilmez:).”
Sevgi hanımın tweet’indeki “bile” eki oldukça önemli. Bu kendisinin beni emsalimden farklı bir yere koyduğu ve söz konusu sahada beklentisinin daha fazla ve farklı olduğunun göstergesi. Ama gördüğünüz gibi onu ve haklı olarak onun gibi düşünen nicelerini yanılttım. Birçoklarının ilk etapta fark ettiği bu eksikliği o yazıyı yazan, editini yapan ve yayına göndermeden önce en az 3-4 defa okuyan ben, fark etmedim.
Hafsa Girdap Hanımefendi ise bana özelden gönderdiği mesajda şunu söyledi. Aynen aktarıyorum: “4 sene öncesine kadar Türkiye’de yaşar ve yazılarınızı okurken de buralara gelip canlı dinler ve sohbet ederken de klasik, stereotypical ve patriarchal mindset’te olmadığınızı düşündüm, gördüm ve kadın çalışmalarımda ilerlerken hep size danışmayı planladım. Ancak dünkü yazınızda ne tarihten verdiğiniz örneklerde ne de bugüne dair yanındayım dediğiniz kişilerde hiçbir kadının bulunmaması beni öylesine büyük bir hayal kırıklığına uğrattı ki anlatamam. Dedim ki kendi kendime: “Bir Ahmet Abi vardı ‘evet şu değişimin yaşanmasında role model abilerden’, o da şu süreçte tonla kadın kahramanın bir tanesinin bile adını anmadı!”
Ne diyeyim, haklılar. Evet, Ali Şeriati’nin dediği gibi insanın dört zindanı var; tarih, toplum, coğrafya ve benlik. 20 yıldır Amerika’da yaşıyorum. 38 yaşında geldim buraya. Dolayısıyla kimlik ve kişiliğimi Türkiye coğrafyası, tarihi ve toplumunda bulmuş ve kazanmıştım. Ne var ki zemin erkek egemen bir yapı ve zihniyetin hâkim olduğu zemindi. Haksızlık etmeyeyim, Cahiliye döneminde kısmen gördüğümüz üzere kadın, kendisinden utanç duyulacak bir varlık değildi hiç şüphesiz. Aradan geçen 14 asır içinde mehter yürüyüşü gibi bir ileri iki geri de olsa kadın hakları konusunda ciddi ilerlemeler kaydetmiştik. Cumhuriyet dönemi bu kazanımlara yeni ilavelerle katkıda bulunmuştu. Bununla beraber ontolojik manada erkeklerle eşit olduğu halde kadın toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasi vb. alanlarda hak ettiği yerde değildi.
Yeri geldiği için açıkça itiraf edeyim, ben Kütahya’nın Tavşanlı gibi muhafazakâr bir ilçesinde ve muhafazakâr bir ailede büyüdüm. Ailem muhafazakârdı ama tutucu ve bağnaz değildi. Buna rağmen iki tane kız kardeşim hem de çok zeki ve kabiliyetli olmalarına rağmen ilkokuldan sonra eğitimlerine devam ettirilmediler. Benim dahlim yoktu bu kararda. Ben de çocuktum çünkü. Annem ve babam “evde otursun koca beklesin” de dememişlerdi ama okutmamışlardı çocuklarını hem de yeterli maddi imkanlara sahip oldukları halde.
Nefsimi tezkiye ya da meşru mazeretlere kapı aralama adına demiyorum, 1992 yılından beri devam eden yazarlık hayatımda kaleme aldığım kitaplarım ve makalelerim, dar ve geniş dairelerde yaptığım sohbetler ve konferanslarım ve beni yakından tanıyanların şehadetiyle sabittir ki bu zihniyeti aşmak, kişiliğimi ve benliğimi geliştirmek için okuma ve gözlemlerimi yatay ve dikey olarak genişletip derinleştirmeye başladığım 1990’lı yılların başında beri mücadele ediyorum ve bir yere geldiğimi sanıyorum. Sanıyorum ama gördüğünüz gibi tam anlamıyla aştığım da söylenemez. Sevgi Hanım her ne kadar güler yüz emojisi koysa da bu noktada haklı. Erkek egemen zihniyet ve dil kolay kolay ölmüyor. Allah’tan ümit kesilmez temennisiyle 1-2 nesil kaydını ilave ediyor ayrıca. Keşke bir iki nesil olsa. Ben bu konuda onun kadar da ümitli değilim. Bugün itibariyle Amerika, Avrupa, Kanada, Avustralya gibi demokratik ülkelerde yaşayan 40 milyona yaklaşan Müslümanlar için belki 1-2 nesil sonra ama 1.7 milyarlık İslam coğrafyasında bu kadar kısa zamanda istenilen seviyede bir değişimin ve gelişimin olacağını sanmıyorum.
Sadede geleyim, “hangi saftayım” başlıklı o yazıda tıpkı erkekler gibi aynı türden zulümlere maruz kalıp cansiperane mücadele eden ve bu mücadeleleriyle tarihi süreçte zulmün karşısında direnişin sembol isimleri haline gelen Hz. Meryem’lerin, Hz. Hatice’lerin, Hz. Sümeyye’lerin ardında yerlerini alacağını umduğum mazlum, mağdur ve masum kadınlar da isim isim zikredilmeliydi. Kesintisiz zulmün başladığı ilk günden bugüne bitmek tükenmek bilmez enerjisi ve gayreti ile her yere yetişmeye çalışan Emine Eroğlu hiç şüphesiz bu listenin başında yer almalıydı. Onu takiben Arzu Yıldız, Deniz Zengin, Ayşenur Parıldak, Hanım Büşra Erdal, Aslı Erdoğan, Sevgi Akarçeşme, Figen Es… Zulme en erken maruz kalanlardan biri olan Hidayet Karaca Bey’in eşi Şule Karaca, oğlu merhum Kara Ahmet’i yaşatmak için tek başına devletin zalim yüzüyle mücadele eden Zekiye Ataç, ona en büyük desteği veren Natali Avazyan, Meriç’in soğuk sularını 3 çocuğuyla geçtikten sonra Yunanistan’da geçirdiği kalp krizine yenik düşerek vefat eden Esma Uludağ, hapiste iken hayata veda eden Halime Gülsu, önce KHK ile işten atılan sonra işkence ile öldürülen, ölümünden sonra da beraat ettirilip işine iade edilen Gökhan Açıkkollu’nun eşi Tülay Açıkkollu, evladını kaybediyor eşine sarılıp ağlayamıyorsun sözü ile tarihe mal olan Hatice Civelek, Sakız adasına iki evladını gömen Gonca Kara, açık ve net ihmaller sonucu cezaevinde hayatını kaybeden daha doğrusu öldürülen Nesrin Gençosman, 19 yaşındaki Harbiyeli oğlunun müebbet hapis cezası kararının yanlışlığını sesini yükselterek bütün dünyaya duyuran Melek Çetinkaya, AST’ de mazlumların sesi soluğu olmak için mücadele eden Hafsa Girdap, gasp edilen hakların geri alınması adına ön saflarda mücadele eden Acun Karadağ, Nuriye Gülmen ve HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu da listede bulunmalıydı.
Bu kadar mı? Elbette hayır. Eğer saymaya devam et derseniz; şu isimleri de anmak lazım, Hatice Akçabay, Hicran Dalga, Fatma Aydoğmuş, Halide Çelebi, Elif Açıl, Yasemin Atik, Sena Cerit, Nihayet Dinç, Zehra Değirmenci, Şemsinur Özdemir, Sevinç Özarslan, Cemre Ülker, Zeynep Kaya, Yasemin Aydın, Meral Kaçmaz, Selma Ablak, Eren Keskin, Şebnem Korur Fincancı, Nurcan Baysal, Gülfem Yeni ve daha niceleri.
El birliği ile ortaya çıkıp 25 yıldan beri yılmadan, usanmadan, bıkmadan masum isteklerini haykıran ve her defasında da devletin sağır duvarları ve zalim yüzüyle karşılaşan ama bunlara rağmen mücadelelerine ilk günkü azim, cehd ve gayretleri ile devam eden Cumartesi annelerine ne demeli? Onlar başlı başına destanlık bir yazı konusu.
Sonu yok bu isim işinin. Ben ilk yazımda bu ve benzer isimlere yer vermediğim için özür diliyorum. Bununla beraber bunca ilaveye rağmen adım kadar eminim ki liste yine eksik kaldı. Sizlerin de takdir edeceği gibi bu isimlerin zikredilmesi tamamıyla ‘örneklendirme’ maksadıyladır. Yazının herkesi kapsayan bir liste çalışması olarak kaleme alınmadığı da açıktır. Dolayısıyla şu ya da bu ismin bulunması veya bulunmamasına daha öte bir anlam yüklenmesinin ne kadar doğru olduğunu vicdan terazinize havale ediyorum.
Son sözüm, bu listede ismi geçse de geçmese de bir taraftan masum ve mağdur olup diğer taraftan masum ve mağdurların her türlü yardımına koşan, binbir sıkıntıyı göğüsleyen, ellerinde tesbih, dillerinde dua eksik olmayan, geliri masum ve mağdurlara verilecek kermesler düzenleyenlerden, Tekirdağ’dan Hakkari’ye, Brüksel’den Cenevre’ye, New York’tan Strasburg’a kadar, uluslararası arenada masumlar için gayret gösteren, mücadele eden tüm kadınlarımıza teşekkür ediyorum. Daha büyük, daha kapsamlı bir dua bilsem onu yaparım ama en kapsamlı dua ile yazımı sonlandırıyorum: Allah razı olsun.
[Ahmet Kurucan] 1.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Ahmet Kurucan
Kimin eli kimin cebinde [Alper Ender Fırat]
7 Haziran seçimlerinde AKP’nin hükümet kuramayacağının belli olmasından sonra başlayan terörün ilk meyvesi 1 Kasım 2015’te alınmış ve AKP yüzde elli oyla yeniden iktidar olmuştu. Ama yeni rejimin kurulması için seçimlerin kazanılması yeterli değildi. ‘Yeni Türkiye’ için kamuoyunun ikna edilmesi de şarttı.
1 Kasım seçimlerinden 15 Temmuz’a giden yolda ilk düğmeye, 12 Ocak’ta Sultanahmet’te 12 Alman turistin canlı bomba eylem ile hayatını kaybetmesiyle basılmıştı. Ondan bir ay sonra Ankara Çankaya’da askeri servis aracının geçişi sırasında düzenlenen bombalamada 29 kişi ölmüş, bir ay sonra da Kızılay Güvenpark’ta yine bomba yüklü araç patlayınca 37 kişi hayatını kaybetmişti. Altı gün sonra İstiklal Caddesinde İran ve İsrail uyruklu 4 kişi canlı bombanın hedefi olacaktı. Yine nisan ve mayıs aylarında Bursa, Gaziantep, Diyarbakır gibi şehirlerde meydana gelen terör eylemlerinde onlarca kişi vefat etti. Haziran ayında İstanbul Veznecilerde düzenlenen ve 7’si polis 12 kişinin hayatını kaybettiği saldırıyı da diğerleri gibi TAK üstlenecekti.
28 Haziran’da terörün hedefi bu kez Atatürk Havalimanıydı. Üç teröristin düzenlediği silahlı ve bombalı saldırıda tam 45 kişi can verdi. Bunu kimse üstlenmedi ama yetkililer katliamı IŞİD’e yıkmayı uygun gördü.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kamuoyu artık 15 Temmuz’a hazır hale getirilmişti. Sadece kamuoyu değil MİT tarafından birkaç gün arayla askeri birliklere gönderilen IŞİD’in büyük eylemler yapacağına dair istihbarat yazıları orduyu da terör tehdidine karşı teyakkuza geçirmişti. 15 Temmuz gecesi darbe tiyatrosunun başlangıç yeri olan Boğaziçi Köprüsü’nün tutulması için köprüye gönderilen askerlere, bir terör eylemi istihbaratının alındığını bunu önlemek için oraya gönderildiği söylenecekti.
Tiyatro başarılı olmuş, yeni rejim fiilen kurulmuştu ancak toplumun rejimi sindirebilmesi için yumruk yemeye devam etmesi gerekiyordu. Nitekim 20 Ağustos’ta Gaziantep’te bir düğün hedef alındı 51 kişiyi daha kaybettik. 26 Ağustos’ta Cizre’de Çevik Kuvveti hedef alan saldırıda 11 polis şehit oldu. Saldırıyı PKK üstlenmese de Şırnak Valiliği olayı PKK’ye yüklemekte geç kalmayacaktı.
Bu tarz çelişkileri önlemek için 4 Kasım’daki Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne yakın bir noktada düzenlenen ve 11 kişinin canına kıyılan bombalı saldırı için TAK imzası kullanılacaktı. Tıpkı 24 Kasım’da Adana Valilik binası yakınlarında patlatılan ve 2 kişinin öldüğü 33 kişinin yaralandığı eylemde olduğu gibi.
İŞİD’in üstlendiği her saldırıdan sonra, bu örgüte göz yumduğu için hükümete yoğun bir eleştiri başlıyor, PKK üstlenince de Kürt tabanında örgüt derin bir tartışmanın konusu oluyordu. Ancak saldırıyı TAK üstlenince kamuoyunda terörün kimliği daha az tartışılıyordu.
10 Aralık’ta Beşiktaş-Bursaspor maçı sonrasında meydana gelen iki patlamada 45 kişi hayatını kaybetti. Olayı TAK üstlenince, İstanbul’un göbeğine bu kadar bomba nasıl getirilir ve patlatılır gibi bir tartışma bile olmadı. Ölenlerin acıklı, ilgi çekici hikayeleriyle meşgul oldu kamuoyu. Olağanüstü hal ile yönetilen bir ülkede İstanbul gibi her yeri canlı izlenen bir şehrin göbeğine 300 kg bomba nasıl getirilir diye soru sormanın sırası değildi muhtemelen.
Nedense TAK denildiğinde herkes bir dut yemiş bülbüle dönüyordu. 17 Aralık’ta Kayseri’de içinde askerlerin bulunduğu özel halk otobüsüne bombalı araçla düzenlenen saldırıda da 13 asker şehit olmuş; olayı yine TAK üstlenince konu da tak diye kapanmıştı.
Terör 2016 yılındaki finalini, 31 Aralık gece yarısında Reina’yla yapmıştı. Bu katliamda 39 kişi hayatını kaybetmiş, kameralarda yüzü gözü kapalı olan katilin aylar sonra canlı yayınla yapılan baskında ele geçirilen Özbek asıllı Abdulkadir Masharipov olduğu açıklanmıştı.
Sanıyorum kamuoyu, insan haklarının çok da önemli olmadığı yeni rejimin kurulması konusunda yeterince ikna edilmişti.
Ülkede terör gemi azıya almadan bir süre önce Ergenekon ve ona benzer davalardan dolayı tutuklu herkes salıverilmişti. Terör ülkeyi alev alev yakarken, iktidar ve muhalefet partileri kamuoyuna Ergenekon ve JİTEM diye örgütlerin olmadığını, bir kısım vatansever devlet görevlilerine kumpas kurulduğunu ve haksız yere hapis yatırıldığını söylüyordu. Terörün ülkeyi ele geçirdiği bir dönemde, yeniden yapılan yargılamalar sonucunda Ergenekon gibi, JİTEM gibi davalardan yargılanan herkes beraat etti, böyle örgütlenmelerin olmadığını yargı yoluyla deklare edilmişti.
Ergenekon’un ve JİTEM’in olmadığı(!) ülkede her taşın altından TAK diye bir örgüt çıkıyor.
Açık kaynaklarda bile TAK ile ilgili örgütün iç yapısı hakkında çok az bilginin mevcut olduğu, Türkiye istihbarat teşkilatlarının örgütünü uzun süre aydınlatamadığı yazıyor. Düşünsenize ülke içinde cirit atıyorsunuz, Kızılay’da, Beşiktaş’ta, İstanbul’un, Ankara’nın, Kayseri’nin, Diyarbakır’ın göbeğinde eylemler yapıyorsunuz, yüzlerce kişiyi öldürüyorsunuz ama hakkınızda hiçbir şey bilinmiyor.
Zaten Türkiye’de hangi terör olayı aydınlatılmış, hangi terör olayının arkasındakiler ortaya çıkarılmıştır ki? Yukarıda saydığım olayların hiç birinin akıbeti belli değil, Kamuoyu ilgisinin olmadığı her şeyi örtbas etmek mümkün. Rahip Santoro’nun katilinin serbest bırakıldığını, ancak katil dışarıda vurulunca fark etmedik mi?
Bu ülkenin çocuklarının katillerini bulmak için canını ortaya koyan, onları hareket edemez hale getiren polis ve savcıların hepsini tutukladılar. Geri kalanların da kimin eli kimin cebinde belli değil.
CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, yüzünde hiçbir utanma emaresi olmaksızın önceki gün Cumartesi anneleri için şöyle bir twit atmış:
“25 yıldır kayıpları için Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi anneleri, her seferinde bizi gözyaşlarına boğan hikayelerin sahipleri, iktidarın şiddetiyle, copuyla, gazıyla mücadele ettiler ama umutlarını hiç yitirmedi. 25 yıllık mücadelelerinin yanındayız.”
Onlar niye Cumartesi annesi Özgür Özel. Onları kim Cumartesi annesi yaptı? Olmadıklarını ispat etmek için gece gündüz çabaladığınız Ergenekon ve JİTEM olmasın?
Bir twitter kullanıcısı bu durumu çok iyi özetlemiş:
“Türkiye siyaseti Ankara pavyonları gibi, Özgür Özel gibiler de konsomatris. Bir gün ulusalcı, öbür gün Cumartesi Annelerinin yanında! Hepsi birden nasıl olunuyor? Ulusalcı diye sahip çıktığınız Ergenekoncu subaylar bu insanların çocuklarını asit kuyularına atmadı mı?”
[Alper Ender Fırat] 1.6.2020 [TR724]
1 Kasım seçimlerinden 15 Temmuz’a giden yolda ilk düğmeye, 12 Ocak’ta Sultanahmet’te 12 Alman turistin canlı bomba eylem ile hayatını kaybetmesiyle basılmıştı. Ondan bir ay sonra Ankara Çankaya’da askeri servis aracının geçişi sırasında düzenlenen bombalamada 29 kişi ölmüş, bir ay sonra da Kızılay Güvenpark’ta yine bomba yüklü araç patlayınca 37 kişi hayatını kaybetmişti. Altı gün sonra İstiklal Caddesinde İran ve İsrail uyruklu 4 kişi canlı bombanın hedefi olacaktı. Yine nisan ve mayıs aylarında Bursa, Gaziantep, Diyarbakır gibi şehirlerde meydana gelen terör eylemlerinde onlarca kişi vefat etti. Haziran ayında İstanbul Veznecilerde düzenlenen ve 7’si polis 12 kişinin hayatını kaybettiği saldırıyı da diğerleri gibi TAK üstlenecekti.
28 Haziran’da terörün hedefi bu kez Atatürk Havalimanıydı. Üç teröristin düzenlediği silahlı ve bombalı saldırıda tam 45 kişi can verdi. Bunu kimse üstlenmedi ama yetkililer katliamı IŞİD’e yıkmayı uygun gördü.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kamuoyu artık 15 Temmuz’a hazır hale getirilmişti. Sadece kamuoyu değil MİT tarafından birkaç gün arayla askeri birliklere gönderilen IŞİD’in büyük eylemler yapacağına dair istihbarat yazıları orduyu da terör tehdidine karşı teyakkuza geçirmişti. 15 Temmuz gecesi darbe tiyatrosunun başlangıç yeri olan Boğaziçi Köprüsü’nün tutulması için köprüye gönderilen askerlere, bir terör eylemi istihbaratının alındığını bunu önlemek için oraya gönderildiği söylenecekti.
Tiyatro başarılı olmuş, yeni rejim fiilen kurulmuştu ancak toplumun rejimi sindirebilmesi için yumruk yemeye devam etmesi gerekiyordu. Nitekim 20 Ağustos’ta Gaziantep’te bir düğün hedef alındı 51 kişiyi daha kaybettik. 26 Ağustos’ta Cizre’de Çevik Kuvveti hedef alan saldırıda 11 polis şehit oldu. Saldırıyı PKK üstlenmese de Şırnak Valiliği olayı PKK’ye yüklemekte geç kalmayacaktı.
Bu tarz çelişkileri önlemek için 4 Kasım’daki Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne yakın bir noktada düzenlenen ve 11 kişinin canına kıyılan bombalı saldırı için TAK imzası kullanılacaktı. Tıpkı 24 Kasım’da Adana Valilik binası yakınlarında patlatılan ve 2 kişinin öldüğü 33 kişinin yaralandığı eylemde olduğu gibi.
İŞİD’in üstlendiği her saldırıdan sonra, bu örgüte göz yumduğu için hükümete yoğun bir eleştiri başlıyor, PKK üstlenince de Kürt tabanında örgüt derin bir tartışmanın konusu oluyordu. Ancak saldırıyı TAK üstlenince kamuoyunda terörün kimliği daha az tartışılıyordu.
10 Aralık’ta Beşiktaş-Bursaspor maçı sonrasında meydana gelen iki patlamada 45 kişi hayatını kaybetti. Olayı TAK üstlenince, İstanbul’un göbeğine bu kadar bomba nasıl getirilir ve patlatılır gibi bir tartışma bile olmadı. Ölenlerin acıklı, ilgi çekici hikayeleriyle meşgul oldu kamuoyu. Olağanüstü hal ile yönetilen bir ülkede İstanbul gibi her yeri canlı izlenen bir şehrin göbeğine 300 kg bomba nasıl getirilir diye soru sormanın sırası değildi muhtemelen.
Nedense TAK denildiğinde herkes bir dut yemiş bülbüle dönüyordu. 17 Aralık’ta Kayseri’de içinde askerlerin bulunduğu özel halk otobüsüne bombalı araçla düzenlenen saldırıda da 13 asker şehit olmuş; olayı yine TAK üstlenince konu da tak diye kapanmıştı.
Terör 2016 yılındaki finalini, 31 Aralık gece yarısında Reina’yla yapmıştı. Bu katliamda 39 kişi hayatını kaybetmiş, kameralarda yüzü gözü kapalı olan katilin aylar sonra canlı yayınla yapılan baskında ele geçirilen Özbek asıllı Abdulkadir Masharipov olduğu açıklanmıştı.
Sanıyorum kamuoyu, insan haklarının çok da önemli olmadığı yeni rejimin kurulması konusunda yeterince ikna edilmişti.
Ülkede terör gemi azıya almadan bir süre önce Ergenekon ve ona benzer davalardan dolayı tutuklu herkes salıverilmişti. Terör ülkeyi alev alev yakarken, iktidar ve muhalefet partileri kamuoyuna Ergenekon ve JİTEM diye örgütlerin olmadığını, bir kısım vatansever devlet görevlilerine kumpas kurulduğunu ve haksız yere hapis yatırıldığını söylüyordu. Terörün ülkeyi ele geçirdiği bir dönemde, yeniden yapılan yargılamalar sonucunda Ergenekon gibi, JİTEM gibi davalardan yargılanan herkes beraat etti, böyle örgütlenmelerin olmadığını yargı yoluyla deklare edilmişti.
Ergenekon’un ve JİTEM’in olmadığı(!) ülkede her taşın altından TAK diye bir örgüt çıkıyor.
Açık kaynaklarda bile TAK ile ilgili örgütün iç yapısı hakkında çok az bilginin mevcut olduğu, Türkiye istihbarat teşkilatlarının örgütünü uzun süre aydınlatamadığı yazıyor. Düşünsenize ülke içinde cirit atıyorsunuz, Kızılay’da, Beşiktaş’ta, İstanbul’un, Ankara’nın, Kayseri’nin, Diyarbakır’ın göbeğinde eylemler yapıyorsunuz, yüzlerce kişiyi öldürüyorsunuz ama hakkınızda hiçbir şey bilinmiyor.
Zaten Türkiye’de hangi terör olayı aydınlatılmış, hangi terör olayının arkasındakiler ortaya çıkarılmıştır ki? Yukarıda saydığım olayların hiç birinin akıbeti belli değil, Kamuoyu ilgisinin olmadığı her şeyi örtbas etmek mümkün. Rahip Santoro’nun katilinin serbest bırakıldığını, ancak katil dışarıda vurulunca fark etmedik mi?
Bu ülkenin çocuklarının katillerini bulmak için canını ortaya koyan, onları hareket edemez hale getiren polis ve savcıların hepsini tutukladılar. Geri kalanların da kimin eli kimin cebinde belli değil.
CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, yüzünde hiçbir utanma emaresi olmaksızın önceki gün Cumartesi anneleri için şöyle bir twit atmış:
“25 yıldır kayıpları için Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi anneleri, her seferinde bizi gözyaşlarına boğan hikayelerin sahipleri, iktidarın şiddetiyle, copuyla, gazıyla mücadele ettiler ama umutlarını hiç yitirmedi. 25 yıllık mücadelelerinin yanındayız.”
Onlar niye Cumartesi annesi Özgür Özel. Onları kim Cumartesi annesi yaptı? Olmadıklarını ispat etmek için gece gündüz çabaladığınız Ergenekon ve JİTEM olmasın?
Bir twitter kullanıcısı bu durumu çok iyi özetlemiş:
“Türkiye siyaseti Ankara pavyonları gibi, Özgür Özel gibiler de konsomatris. Bir gün ulusalcı, öbür gün Cumartesi Annelerinin yanında! Hepsi birden nasıl olunuyor? Ulusalcı diye sahip çıktığınız Ergenekoncu subaylar bu insanların çocuklarını asit kuyularına atmadı mı?”
[Alper Ender Fırat] 1.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Avrupa’nın gündemindeki kanser: İstihbarat devşirmeleri! [M.Nedim Hazar]
Aslında her ne kadar çatışma noktası 2017 gibi görünse de, Hollanda-Türkiye arasındaki siyasi gerilimin kökeni Temmuz Darbesi sonrası yaşananlar ve özellikle AKP ve Saray’ın Hollanda siyasetini dizayn etmeye kalkışmasına kadar gider.
Hatırlayalım;
Ortadoğu ve Türklerin yaşadığı tüm coğrafyalardaki ülkeleri de bir şekilde dizayn edebilme aşkıyla yanıp tutuşan AKP İktidarı pek çok Avrupa ülkesinde baltayı taşa vurmadan önce, özellikle Diyanet’in yurtdışı kurumları ve Türk Dışişleri kanalıyla buralardaki Türk toplumunu dizayn etme çabasında olduğu aptal olmayan herkesin malumu.
Bu amaçla kurulan Denk Partisi’ne verilen Türk devlet desteği de tüm Hollanda makamlarınca çok iyi biliniyor.
15 Temmuz tiyatrosu sonrası Avrupa’da da Türkiye’de yaptığı zulmün benzerini yapmaya çalışan Ergenekon-Erdoğan ortaklığı son hızla fişleme ve dışlama çalışmalarına başlamıştı.
Bunun için siyasal İslamcı kimliği olanları ve Hizmet Hareketi’nin Avrupa’da yaptığı başarılı çalışmaları kıskananları tercih etti.
Özellikle zihniyet açısından İŞİD’den milim farkı olmayan siyasal İslamcı, Milli Görüşçü güruh öylesine faşizan bir gözü dönmüşlükle bu furyaya katıldı ki, sadece bir ismin 30 bin kişiyi fişlediğini biliyor Hollanda resmi makamları.
Pek çok cami imamı, cami derneği, vakıf, diyanetin tüm personeli ve Denk partisi etrafında kümelenen Türk istihbaratının yönlendirdiği kitle yaşadıkları ülkeyi Türkiye ile karıştırınca, bir süre sonra foyalarının ortaya çıkmayacağını zannetmenin bedelini ödemeye başladılar bile.
Pek çok Avrupa mahkemesi ırkçı, faşizan ve istihbarat ile ortak çalışan gurbetçi siyasal İslamcı Türkiye vatandaşını bu konuda mahkûm etti hala devam eden yargılamalar var.
Hollanda’nın durumu fark etmesi ve Türk siyasetine had bildirmesinin pik yaptığı dönem 2017 idi. Hollanda devleti Türk dış işlerine bu konuda net ve sert tepki koymuştu. Bir Dış İşleri Bakanının ülkelerine gelmesine izin vermemek gibi belki tarihlerindeki en sert yaptırımlara imza attı Hollanda hükümeti.
Erdoğan o dönemki atarlanmasıyla Türkiye’de mikrofonlara şöyle diyecekti:
““Hollanda, bir sıçrarsın, iki sıçrarsın ama bilesin ki oradaki benim vatandaşlarım sizin tezgahınızı bozacaklar 16 Nisan’da. İstediğiniz kadar baskı yapın, istediğiniz kadar teröristleri ülkenizde besleyin, büyütün, bunların hepsi size ters olarak dönecek ve bunlara yönelik şüphesiz ki 16 Nisan’dan sonra bizler uygulamalarımızı başlatacağız. Bizler sabırlıyız.
İşte şu anda Bağcıların insanları, buradan Hollanda’ya notasını veriyor. Sen istediğin kadar Dışişleri Bakanımızın uçağını kaldırma, bundan sonra senin uçakların bakalım Türkiye’ye nasıl gelecek?”
Hızını alamayan Erdoğan şu tehditte bulunmuştu:
“Bunlar ne siyaset biliyor, ne uluslararası diplomasi nedir bunu biliyor. Bunlar bu kadar ürkek, bu kadar korkak. Bunlar Nazi kalıntısı, bunlar faşist. Bunu böyle biliniz…”
Bir Türk’ün yapabileceği en büyük hata özellikle Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, Polonya gibi ülkelere Hitler’i ve Nazileri anlatmak olmalı.
Adamlar, faşizmin, soykırımın, diktatörlüğün şahını göreli, istibdatın dibini yaşayalı daha yüz yıl geçmiş değil. Bunları yaşayan insanların yaşadığı bir dönemi bile geçmemiş, hele hele devlet geleneği köklü ve sosyal yapısı yaşadığı korkunç dönemi unutmaya müsaade etmez.
Şimdi siz kalkıp bu insanlara Hitler kim, Nazi kimlere denir filan dersi vermeye çalışırsanız, ağızlarından başka yerleriyle gülecekleri gibi, Türkiye’deki mevcut rejimin ne olduğunu da size hemen söyleyiverirler.
Çünkü bu filmi yaklaşık 80 yıl önce en ağır şekilde yaşadı bu toplumlar. Diktatörlük nedir, tek adam rejimi nasıl bir faşizme dönüşür, halkın oy oranıyla bir toplum nasıl ifsat edilir, bir ülke nasıl batırılır çok çok iyi biliyorlar.
Hele hele Faşizmin insanları nasıl kullanıp bir paçavraya dönüştürüp atması konusunda hiç akıl vermeye kalkışmayın.
Denk Partisi Saray ve istihbaratı arkasına alarak 3 milletvekili ve 15 belediye meclis üyesi çıkarabilmişti.
Sonrası enteresan.
Bu partinin lideri Erdoğan’ın o kadar gazına geldi ki bir ara “Bizi beğenmeyen Hollandalı çekip gitsin” diyebilecek kadar adamların memleketinde adamlara posta koymaya kalkışmıştı. Sonra sıkışınca da “Efendim cümlelerim cımbızla alıntı, montaj” filan diyerek klasik AKP savunma argümanlarına sığınmıştı.
Daha sonra daha enteresan şeyler oldu. Bu partinin iki kurucusu birbirine girdi. Hem de ne kepazelikler. Yasak gönül ilişkisi ayyuka çıkınca parti lideri yardımcısını suçladı ve “sırtımdan hançerledi” dedi. Siyaseti bıraktığını açıkladı. Yaşanan rezilliklerle vaktinizi harcamak istemem ama BBC’nin şu haberine bakmak yeterli olacaktır.
Tabi bu iç rezilliğin çekişmesinde taraflar ellerindeki tüm aparatları kullanmaktan geri durmadılar, hukukçu kisvesini bile.
Denk partisi Türkiye’den para muslukları kapanıncaya ve destek azalınca kendi başının çaresine de bakamadı. Bitti bitecek duruma geldi. Yaşanan kepazelikleri üstü kapalı olarak yine kendi kaynaklarından okumak isterseniz buyurunuz.
Bu partiden belediye meclislerine aday seçilenlerin hepsinin Türkiye’den listelendiğini sadece gurbetçi Türkler değil, Hollanda makamları da biliyor.
Siyasal İslamin canavarlaştırdığı binlerce fanatikten sadece biri
İşin enteresan tarafı daha düne kadar vasat bir hayat yaşayan sıradan insanlar Türk hükumetinin verdiği destek ve gazla birer küçük SS Subayına dönüştü bir ara. Komşularını fişleyeni mi ararsınız, tehdit edeni mi, Avrupa’da yaşayıp, nimetlerinden faydalanıp Avrupa düşmanlığı yapanı mı ararsınız, tekmili birden bu güruhtan çıktı.
Bu yazıda bahsini edeceğimiz Numan yılmaz da bu vasatlardan biri.
Düne kadar yaşadığı Hollanda’da sıradan biri olarak varlığını sürdüren Milli Görüş geçmişine sahip Yılmaz, AKP ile beraber siyaseten ve ekonomik olarak semirenlerden biri durumuna geliyor. Bir şekilde Denk partisi listesine girme şansını yakalayan Yılmaz belediye meclis üyesi olma imkanıyla beraber yaşanan kırılma ile keskin bir siyasal İslamcı militana dönüşüyor.
İhtimal ki istihbaratın yönlendirmesiyle fişleme, linç etme, hedef gösterme gibi ne kadar Nazi dönemi türü kepazelikler varsa hepsini yapıyor.
Ona bir de yazı yazma fırsatı veriliyor.
Yayın organının ismi Platform isimli bir siyasal İslamcı Türk devletçi yapı.
Onbinlerce Türk vatandaşını fişlemesiyle meşhur bir yayın yönetmeni var.
Hiç biri gazeteci filan olmadığı gibi, basit bir incelemeyle derginin habercilik ve gazetecilikle ilgisinin olmadığı da açıkça görülüyor.
Hedef göstermek, linç ettirmek, algı oyunlarına alet olmak en önemli fonksiyonları.
İşte bu fişçi, linççi vasat Numan, nereden aldığı gayet belli olan emir ile Platform’da bazi hizmet hareketi üyelerini hedef alıyor.
Hedef aldığı kişiler on yıllardır Hollanda’da yaşayan başta Hollanda siyasetçileri ve sivil toplumu olmak üzere herkesin yakından tanıdığı isimler.
Numan öylesine gaza geliyor ki, bu kişileri Hitler’e Musollini’ye benzetiyor.
Bir Hollandalı’ya Hitler isminden bahsettiğiniz an size bakar ve anında kimin Hitler, kimin Hitlere uşaklık eden ayakçı olduğunu hemen anlar emin olunuz.
Kaldı ki Numan apaçık suç işliyor. Her ne kadar isim vermediğini söylese de Türk istihbaratı tarafından yönetilen başka yayın organında çarşaf çarşaf liste yayınlıyor bu çete. (Bakınız)
Belli ki emir büyük yerden.
Bununla da yetinmiyor, başka bir nüfuz ajanı ve istihbarat elemanı Fuat Uğur’un havuzdaki evlere şenlik programına sözüm ona konuk oluyor.
Aynı kepazelikler orda da ama ağzından önemli bir şey kaçırıyor burada Numan:
“Organize” olarak bu işi yaptıklarını itiraf ediyor.
Sosyal medyada programı paylaşıyor, AKP’nin çete trolleriyle paslaşıyor filan. Bunların hepsi kayda geçiyor tabi.
Hedef gösterdiği kişilerden biri gazeteci Basri Doğan.
Bir kere yazdığı yazıda Hollanda Kraliyet ailesini aşağılıyor ve tüm Hollandalılara aptal muamelesi yapmaya kalkışıyor Numan. (Yazı şurada) Her ne kadar kurnazca “Ben isim filan vermedim” diyorsa da, isimleri bildiğini, çetenin başka platformlarında bu isimleri hedef gösterdiklerini çok çok iyi biliyor elbette.
Hani hasetlik, kıskançlık filan diyeceğim ama değil. Ömrünü mesleğine adamış tertemiz bir insanı teröristlik ile suçluyor.
Kraliyet Ödülü alanları aşağılıyor, hakaret ediyor, öfkesinden kuduruyor adeta Numan Yılmaz. Öyle bir nefret dili kullanıyor ki bir Avrupa ülkesinde üç saat yaşamasına müsaade edilmez, sınır dışı edilir.
Ama Avrupa’da yaşamanın nimetinden faydalanırken Türki siyasetinin nefret dilini adeta kutsal bir söylem olarak ezberletmişler bu vasat insana.
Türk istihbaratının devşirdiği binlerce kişiden sadece biri belki ama hedefine koyduğu insanları linç etmeye öyle azmetmiş ki önüne kim çıksa yıkıp geçiyor adeta.
Binbir titizlikle çalışan 30 kişilik Hollanda Kraliyet Ödülü seçici kurulunu gömüyor mesela. Bu kurulun aylarca, yıllarca çalışma yaptığını belki bilmiyor olabilir ama içine düştüğü haset çukurundan ve istihbarat maşası olmaktan görme imkanı da kalmıyor zaten.
Numan Yılmaz’ın ve Avrupa’da yaşayan Türk istihbaratı tarafından yönlendirilen siyasal İslamcı çetenin hedef gösterdiği Türkler şimdi oldukça tedirgin.
Basri Doğan’ı en iyi Hollanda Meclisi, başbakanları, milletvekilleri tanır. Yıllarca burada görev yaptı çünkü. Başbakanın tripot taşımasına yardım ettiği bir gazeteciyi terörist diye yaftalamanın hukuki bedeli olacaktır elbette.
Basri daha önce de bu çete tarafından tehdit edilmiş, hedef gösterilmiş ve açık adresi ifşa edilmişti. Bunu yapanlar Hollanda hukukundan gerekli cevabı ve cezayı görmüştü.
Şimdi Numan Yılmaz büyük bir pervasızlıkla kucağına oturduğu siyasal İslamcı iktidarın kendisine sahip çıkacağını zannediyor olabilir ama başta da dediğim gibi; Numan Yılmaz’ın sosyal medya hesaplarına bakmak bile Türk siyasal iktidarının nasıl bir payandası olduğunu ve siyasal İslamcıların klasik paylaşımlarını yaptığını hemen fark ettirecektir. (Bakınız)
Bu numaraları Türkiye’de havuz, AHaber izleyen kitleye yutturabilirsiniz belki ama bir Avrupalıya mümkün değil.
Birileri kanunen peşinize düşer sizi iki paralık eder, madden manen gerekli cezayı alırsınız ve çok yakın tarihte sizi kullanıp atanlara küfredenken “Ben nerede yanlış yaptım” türküsünü söylersiniz.
Benden söylemesi yani.
[M.Nedim Hazar] 1.6.2020 [TR724]
Hatırlayalım;
Ortadoğu ve Türklerin yaşadığı tüm coğrafyalardaki ülkeleri de bir şekilde dizayn edebilme aşkıyla yanıp tutuşan AKP İktidarı pek çok Avrupa ülkesinde baltayı taşa vurmadan önce, özellikle Diyanet’in yurtdışı kurumları ve Türk Dışişleri kanalıyla buralardaki Türk toplumunu dizayn etme çabasında olduğu aptal olmayan herkesin malumu.
Bu amaçla kurulan Denk Partisi’ne verilen Türk devlet desteği de tüm Hollanda makamlarınca çok iyi biliniyor.
15 Temmuz tiyatrosu sonrası Avrupa’da da Türkiye’de yaptığı zulmün benzerini yapmaya çalışan Ergenekon-Erdoğan ortaklığı son hızla fişleme ve dışlama çalışmalarına başlamıştı.
Bunun için siyasal İslamcı kimliği olanları ve Hizmet Hareketi’nin Avrupa’da yaptığı başarılı çalışmaları kıskananları tercih etti.
Özellikle zihniyet açısından İŞİD’den milim farkı olmayan siyasal İslamcı, Milli Görüşçü güruh öylesine faşizan bir gözü dönmüşlükle bu furyaya katıldı ki, sadece bir ismin 30 bin kişiyi fişlediğini biliyor Hollanda resmi makamları.
Pek çok cami imamı, cami derneği, vakıf, diyanetin tüm personeli ve Denk partisi etrafında kümelenen Türk istihbaratının yönlendirdiği kitle yaşadıkları ülkeyi Türkiye ile karıştırınca, bir süre sonra foyalarının ortaya çıkmayacağını zannetmenin bedelini ödemeye başladılar bile.
Pek çok Avrupa mahkemesi ırkçı, faşizan ve istihbarat ile ortak çalışan gurbetçi siyasal İslamcı Türkiye vatandaşını bu konuda mahkûm etti hala devam eden yargılamalar var.
Hollanda’nın durumu fark etmesi ve Türk siyasetine had bildirmesinin pik yaptığı dönem 2017 idi. Hollanda devleti Türk dış işlerine bu konuda net ve sert tepki koymuştu. Bir Dış İşleri Bakanının ülkelerine gelmesine izin vermemek gibi belki tarihlerindeki en sert yaptırımlara imza attı Hollanda hükümeti.
Erdoğan o dönemki atarlanmasıyla Türkiye’de mikrofonlara şöyle diyecekti:
““Hollanda, bir sıçrarsın, iki sıçrarsın ama bilesin ki oradaki benim vatandaşlarım sizin tezgahınızı bozacaklar 16 Nisan’da. İstediğiniz kadar baskı yapın, istediğiniz kadar teröristleri ülkenizde besleyin, büyütün, bunların hepsi size ters olarak dönecek ve bunlara yönelik şüphesiz ki 16 Nisan’dan sonra bizler uygulamalarımızı başlatacağız. Bizler sabırlıyız.
İşte şu anda Bağcıların insanları, buradan Hollanda’ya notasını veriyor. Sen istediğin kadar Dışişleri Bakanımızın uçağını kaldırma, bundan sonra senin uçakların bakalım Türkiye’ye nasıl gelecek?”
Hızını alamayan Erdoğan şu tehditte bulunmuştu:
“Bunlar ne siyaset biliyor, ne uluslararası diplomasi nedir bunu biliyor. Bunlar bu kadar ürkek, bu kadar korkak. Bunlar Nazi kalıntısı, bunlar faşist. Bunu böyle biliniz…”
Bir Türk’ün yapabileceği en büyük hata özellikle Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, Polonya gibi ülkelere Hitler’i ve Nazileri anlatmak olmalı.
Adamlar, faşizmin, soykırımın, diktatörlüğün şahını göreli, istibdatın dibini yaşayalı daha yüz yıl geçmiş değil. Bunları yaşayan insanların yaşadığı bir dönemi bile geçmemiş, hele hele devlet geleneği köklü ve sosyal yapısı yaşadığı korkunç dönemi unutmaya müsaade etmez.
Şimdi siz kalkıp bu insanlara Hitler kim, Nazi kimlere denir filan dersi vermeye çalışırsanız, ağızlarından başka yerleriyle gülecekleri gibi, Türkiye’deki mevcut rejimin ne olduğunu da size hemen söyleyiverirler.
Çünkü bu filmi yaklaşık 80 yıl önce en ağır şekilde yaşadı bu toplumlar. Diktatörlük nedir, tek adam rejimi nasıl bir faşizme dönüşür, halkın oy oranıyla bir toplum nasıl ifsat edilir, bir ülke nasıl batırılır çok çok iyi biliyorlar.
Hele hele Faşizmin insanları nasıl kullanıp bir paçavraya dönüştürüp atması konusunda hiç akıl vermeye kalkışmayın.
Denk Partisi Saray ve istihbaratı arkasına alarak 3 milletvekili ve 15 belediye meclis üyesi çıkarabilmişti.
Sonrası enteresan.
Bu partinin lideri Erdoğan’ın o kadar gazına geldi ki bir ara “Bizi beğenmeyen Hollandalı çekip gitsin” diyebilecek kadar adamların memleketinde adamlara posta koymaya kalkışmıştı. Sonra sıkışınca da “Efendim cümlelerim cımbızla alıntı, montaj” filan diyerek klasik AKP savunma argümanlarına sığınmıştı.
Daha sonra daha enteresan şeyler oldu. Bu partinin iki kurucusu birbirine girdi. Hem de ne kepazelikler. Yasak gönül ilişkisi ayyuka çıkınca parti lideri yardımcısını suçladı ve “sırtımdan hançerledi” dedi. Siyaseti bıraktığını açıkladı. Yaşanan rezilliklerle vaktinizi harcamak istemem ama BBC’nin şu haberine bakmak yeterli olacaktır.
Tabi bu iç rezilliğin çekişmesinde taraflar ellerindeki tüm aparatları kullanmaktan geri durmadılar, hukukçu kisvesini bile.
Denk partisi Türkiye’den para muslukları kapanıncaya ve destek azalınca kendi başının çaresine de bakamadı. Bitti bitecek duruma geldi. Yaşanan kepazelikleri üstü kapalı olarak yine kendi kaynaklarından okumak isterseniz buyurunuz.
Bu partiden belediye meclislerine aday seçilenlerin hepsinin Türkiye’den listelendiğini sadece gurbetçi Türkler değil, Hollanda makamları da biliyor.
Siyasal İslamin canavarlaştırdığı binlerce fanatikten sadece biri
İşin enteresan tarafı daha düne kadar vasat bir hayat yaşayan sıradan insanlar Türk hükumetinin verdiği destek ve gazla birer küçük SS Subayına dönüştü bir ara. Komşularını fişleyeni mi ararsınız, tehdit edeni mi, Avrupa’da yaşayıp, nimetlerinden faydalanıp Avrupa düşmanlığı yapanı mı ararsınız, tekmili birden bu güruhtan çıktı.
Bu yazıda bahsini edeceğimiz Numan yılmaz da bu vasatlardan biri.
Düne kadar yaşadığı Hollanda’da sıradan biri olarak varlığını sürdüren Milli Görüş geçmişine sahip Yılmaz, AKP ile beraber siyaseten ve ekonomik olarak semirenlerden biri durumuna geliyor. Bir şekilde Denk partisi listesine girme şansını yakalayan Yılmaz belediye meclis üyesi olma imkanıyla beraber yaşanan kırılma ile keskin bir siyasal İslamcı militana dönüşüyor.
İhtimal ki istihbaratın yönlendirmesiyle fişleme, linç etme, hedef gösterme gibi ne kadar Nazi dönemi türü kepazelikler varsa hepsini yapıyor.
Ona bir de yazı yazma fırsatı veriliyor.
Yayın organının ismi Platform isimli bir siyasal İslamcı Türk devletçi yapı.
Onbinlerce Türk vatandaşını fişlemesiyle meşhur bir yayın yönetmeni var.
Hiç biri gazeteci filan olmadığı gibi, basit bir incelemeyle derginin habercilik ve gazetecilikle ilgisinin olmadığı da açıkça görülüyor.
Hedef göstermek, linç ettirmek, algı oyunlarına alet olmak en önemli fonksiyonları.
İşte bu fişçi, linççi vasat Numan, nereden aldığı gayet belli olan emir ile Platform’da bazi hizmet hareketi üyelerini hedef alıyor.
Hedef aldığı kişiler on yıllardır Hollanda’da yaşayan başta Hollanda siyasetçileri ve sivil toplumu olmak üzere herkesin yakından tanıdığı isimler.
Numan öylesine gaza geliyor ki, bu kişileri Hitler’e Musollini’ye benzetiyor.
Bir Hollandalı’ya Hitler isminden bahsettiğiniz an size bakar ve anında kimin Hitler, kimin Hitlere uşaklık eden ayakçı olduğunu hemen anlar emin olunuz.
Kaldı ki Numan apaçık suç işliyor. Her ne kadar isim vermediğini söylese de Türk istihbaratı tarafından yönetilen başka yayın organında çarşaf çarşaf liste yayınlıyor bu çete. (Bakınız)
Belli ki emir büyük yerden.
Bununla da yetinmiyor, başka bir nüfuz ajanı ve istihbarat elemanı Fuat Uğur’un havuzdaki evlere şenlik programına sözüm ona konuk oluyor.
Aynı kepazelikler orda da ama ağzından önemli bir şey kaçırıyor burada Numan:
“Organize” olarak bu işi yaptıklarını itiraf ediyor.
Sosyal medyada programı paylaşıyor, AKP’nin çete trolleriyle paslaşıyor filan. Bunların hepsi kayda geçiyor tabi.
Hedef gösterdiği kişilerden biri gazeteci Basri Doğan.
Bir kere yazdığı yazıda Hollanda Kraliyet ailesini aşağılıyor ve tüm Hollandalılara aptal muamelesi yapmaya kalkışıyor Numan. (Yazı şurada) Her ne kadar kurnazca “Ben isim filan vermedim” diyorsa da, isimleri bildiğini, çetenin başka platformlarında bu isimleri hedef gösterdiklerini çok çok iyi biliyor elbette.
Hani hasetlik, kıskançlık filan diyeceğim ama değil. Ömrünü mesleğine adamış tertemiz bir insanı teröristlik ile suçluyor.
Kraliyet Ödülü alanları aşağılıyor, hakaret ediyor, öfkesinden kuduruyor adeta Numan Yılmaz. Öyle bir nefret dili kullanıyor ki bir Avrupa ülkesinde üç saat yaşamasına müsaade edilmez, sınır dışı edilir.
Ama Avrupa’da yaşamanın nimetinden faydalanırken Türki siyasetinin nefret dilini adeta kutsal bir söylem olarak ezberletmişler bu vasat insana.
Türk istihbaratının devşirdiği binlerce kişiden sadece biri belki ama hedefine koyduğu insanları linç etmeye öyle azmetmiş ki önüne kim çıksa yıkıp geçiyor adeta.
Binbir titizlikle çalışan 30 kişilik Hollanda Kraliyet Ödülü seçici kurulunu gömüyor mesela. Bu kurulun aylarca, yıllarca çalışma yaptığını belki bilmiyor olabilir ama içine düştüğü haset çukurundan ve istihbarat maşası olmaktan görme imkanı da kalmıyor zaten.
Numan Yılmaz’ın ve Avrupa’da yaşayan Türk istihbaratı tarafından yönlendirilen siyasal İslamcı çetenin hedef gösterdiği Türkler şimdi oldukça tedirgin.
Basri Doğan’ı en iyi Hollanda Meclisi, başbakanları, milletvekilleri tanır. Yıllarca burada görev yaptı çünkü. Başbakanın tripot taşımasına yardım ettiği bir gazeteciyi terörist diye yaftalamanın hukuki bedeli olacaktır elbette.
Basri daha önce de bu çete tarafından tehdit edilmiş, hedef gösterilmiş ve açık adresi ifşa edilmişti. Bunu yapanlar Hollanda hukukundan gerekli cevabı ve cezayı görmüştü.
Şimdi Numan Yılmaz büyük bir pervasızlıkla kucağına oturduğu siyasal İslamcı iktidarın kendisine sahip çıkacağını zannediyor olabilir ama başta da dediğim gibi; Numan Yılmaz’ın sosyal medya hesaplarına bakmak bile Türk siyasal iktidarının nasıl bir payandası olduğunu ve siyasal İslamcıların klasik paylaşımlarını yaptığını hemen fark ettirecektir. (Bakınız)
Bu numaraları Türkiye’de havuz, AHaber izleyen kitleye yutturabilirsiniz belki ama bir Avrupalıya mümkün değil.
Birileri kanunen peşinize düşer sizi iki paralık eder, madden manen gerekli cezayı alırsınız ve çok yakın tarihte sizi kullanıp atanlara küfredenken “Ben nerede yanlış yaptım” türküsünü söylersiniz.
Benden söylemesi yani.
[M.Nedim Hazar] 1.6.2020 [TR724]
Etiketler:
M.Nedim Hazar
ABD’de kimlik krizi bağlamında Türkiye ve Türkiyeliler [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Kimlikler inşa ediliyor. Kim olduğunu nesnel olarak kavrayanların son derece az olmaları bir tarafa, biri olmak ve bunun aynı zamanda inşa edilmiş bir şey olduğunu görmek çok nadir, insanların dünyasında. Dinsel, nasyonal (ulusal = milli) veya ırksal aidiyetler böyledir. Hepsi de toplumda inşa edilir. Sınıf ilişkilerindeki gibi; sınıf değiştirildiğinde aidiyetler ve onlarla bağlantılı olan üst yapısal her şey nasıl değişiyorsa, dinle aradaki bağlantı, aidiyet hissedilmekte olan ulus, dâhil olduğuna inanılan ırk, böyle bir şeydir. Sınıfsal aidiyeti belirleyen ekonomik temellerde değişim mutlaka üst yapısal alanlara sirayet eder. Mesela müzik veya mimari zevkiniz, sınıfsal aidiyetinizin etkisi altındadır. Dini, nasyonal (ulusal = milli) ve ırki diskurlarla da birilerine dâhil olurken diğerlerinden ayrılırsınız. Daha alt kimliklere uzanan derinlikte, dini, nasyonal ve ırki temellerdeki kimlik(ler) daha alt kimliklere de etki eder. Böylece örneğin cinsel kimliğiniz yukarıdaki diğer ana öğelerdeki farklılıkları yansıtır. Kimliklere biçilen roller (kimliğin işlevsel yansıması) sizin toplumsal koordinatlarınızı belirlerken, sizin yaşam biçiminiz, politik tercihleriniz, iş yaşantınız (üretkenliğiniz), bu rollerle bağlantılıdır. Demek ki size dair her şey inşa ediliyor. Duygularınıza kadar her şey bu inşa edilen sanal evrende sizin gerçeğiniz oluyor.
İki tip devlet var bugün ki her ikisi de ulus devlet modelidir. Basitleştirecek olursak, biri nasyonal (ulusal = milli) aidiyeti etnisite temelinde, diğeri ise teritoryal temelde tanımlıyor. Bir örnekle somutlaştıracak olursak eğer, Almanya Alman etnik grubuna atıfta bulunan bir ulus tanımlaması yaparken, Kanada coğrafyaya dayalı bir ulus tanımlaması yapıyor. Alman vatandaşı olmak bu bağlamda hukuken sizi Alman yapsa da, sosyolojik aidiyet olarak Alman yapmıyor. Almanya’daki göçmenler Alman vatandaşı olsa da “göçmen kökenli Alman” olabiliyorlar. “Normal Alman” olmak, Alman etnisitesi ile genetik ve kültürel bağ sahibi olmakla ilintili. Kanada ise bir coğrafya; bu coğrafyada yaşayan insanlara Kanadalı deniyor. Kanadalı olmak bir etnik aidiyet olmadığı için, sonradan gelenlerin Kanada kimliğini sahiplenmeleri, dahası Kanada toplumunun da yeni gelen göçmenlere bakışı (onları kendilerinden sayma süreci) Almanya’dakine göre daha farklı. Ulus devletler, yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığı üzere, ya etnik bir isim altında, ya da coğrafi bir isim altında inşa edilen sosyal varlıklar. Her ikisi de aynı işlevi yetine getirseler de, bu iki farklı konsept, kimlik inşasında ve o kimliğe yeni üye kabulünde çok önemli farklılıklara sahip.
ABD, şüphesiz ki coğrafi aidiyet üzerine inşa edilen bir ulus devlet! Amerikalılar dediğimiz ulus, içinde birbirinden farklı dini, mezhepsel, ırksal ve etnik unsurları barındırıyor. Coğrafi aidiyetin birleştirici etkisi, aynı toprak parçası üzerinde yaşayan insanların kader birliği konsepti üzerine inşa edilir. Amaç birliği, ortak gelecek, dayanışma, bir arada çalışma, üretme ve tüketme, insan grubu üzerinde tığkı bir tutkal gibi birleştirici etki yaparken, bu oluşturulan kimliğin öğeleri arasındaki sosyoekonomik farklılıklar yapıştırılan tutkalı erozyona uğratabilir. Amerika’da en önemli aidiyetsel fay hattı ırksal aidiyetlerdir. Esasında bu buz dağının su üzerinde kalan kesimidir. Gerçekte ırki farklılıktan kaynaklandığı sanılan birçok fay hattı, esasında sosyoekonomik avantaj ve dezavantajların toplumda eşit dağılım göstermemiş olmasından kaynaklanır. ABD’de siyahların (Afrika kökenli Amerikalıların) diğer gruplara göre daha dezavantajlı olan sosyoekonomik koşullarının köklerinde kölecilik sisteminde uğradıkları zarar yatıyor. Eğitim düzeyleri, ekonomik durumları, yaşadıkları çevre koşulları, üretkenlikleri, sağlık sisteminden aldıkları pay, üniversite eğitimi oranları gibi onlarca unsur, bu nedenle diğer gruplara göre daha handikaplı. Dahası, ABD’nin kendi “nevi şahsına münhasır” (özel koşulları) tarihi, kuzey ve güney eyaletlerinde ırki koşullara dayanan eğitsizliklerin ve yönetsel uygulamaların da farklı olması sonucunu beraberinde getiriyor.
“ABD’de ırkçılık var” demek önemli değil. Önemli olan, bunun arkasını getirmek. ABD, yeknesak (monolitvari) bir ülke değil. Birbirinden farklı bölgelerde aynı koşullar yok. Fakat genel olarak, yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı siyahların sosyoekonomik koşulları (aşırı genelleme yapacak olursam) beyazlara (Caucasian American) ve Asya (Asian American) kökenlilere göre daha geride. 1950’lerde ve 60’larda uygulanan kanıksanmış utanç verici ayrımcılık da ülke genelinde asimetrik bir dağılım gösteriyordu. ABD’nin her yerinde siyahları otobüsün arkasında oturtmuyorlardı!
Maalesef Türkiye kökenli insanlarda bu konularda inanılması zor bir bilgisizlik var. ABD’deki eşitlikçilik ve hak mücadelesi konusunda en ufak fikri olmayan bazı Türkiyeliler, ABD’de George Floyd’un bir polis memuru tarafından yere yatırılıp ensesine diziyle basarak öldürülmesi akabinde çıkan olaylara bu bilgisizlik penceresinden, aşırı genelleyici ve çoğu zaman yanlış anlamalara götüren bir açıdan yaklaşıyor. Evet, ABD’de ciddi bir ırkçılık sorunu var. Fakat bu sorun diğer ülkelerdekinden daha kronik ya da akut bir sorun değil! Sadece ABD’deki geniş özgürlük ve anayasal haklar ortamında, dillendirilebiliyor. ABD’de polis şiddeti oluyor. Orantısız güç kullanımı oluyor. Yetki aşımı oluyor. Ama! Ama kısmı önemli! Bunlar oluyor, fakat bunlar örtbas edilmiyor. Sistem işliyor. Sistem kendisini yeniden rehabilite ediyor. Ve her seferinde sivil haklar, insan hak ve özgürlükleri, iktidarın yetkilerinin kısıtlandırılması, şeffaflık ve denetlenebilirlik gibi alanlarda ilerleme oluyor. Bir adım ileri iki adım geri değil, bilakis, bir adım geri ama birkaç adım ileri türü bir sarmal var. Esasında ABD’nin dünyanın diğer yerlerinden farklı olan özelliği belki de bu ilerleme (progress) düşüncesinin uygulama alanı bulması.
Birkaç noktayı bu fırsatla dillendirmiş olayım. Çünkü sosyal medya ortamında birçok yanlış anlaşılmanın kol gezdiğini gözlemliyorum.
ABD’de (ve Kanada’da) ırki kategoriler ayrımı hakkında bir giriş olsun. Her şeyden önce beyaz kavramı ile salt Anglosakson olanlar kast edilmiyor. ABD’de beyaz (Caucasian) kategorisi, kökenleri Avrupa, ön Asya, Ortadoğu, Kafkaslar ve Kuzey Afrika olan insanlar için kullanılan bir kategori. Siyah kategorisi ise, kökenlerinde Afrika olan insanlar için kullanılıyor. Hintli veya Pakistanlı gibi koyu tene sahip insanlar, siyah kategorisine dâhil değil. Özellikle Türkler, kendilerinin Ortadoğu, Ön Asya, Kafkasya ve Avrupa arasında bir yerlere sıkışmış olan coğrafi aidiyetlerinden dolayı, kendilerini bazen bu kompozisyonda belli bir yere konumlandırmakta zorlanıyor. Oysa Finlandiyalı, Kıbrıslı, İspanyol, Lübnanlı, İngiliz, İtalyan, Gürcü, Polonyalı, Bulgar, Ermeni, Suriyeli gibi birçok “Caucasian” vatandaş, aynı kategori altında sınıflandırılıyor. Türkiye’de özellikle Kürtleri asimile etmek için uydurulan “etnik kökeniniz önemli değil” yaklaşımı nedeniyle ABD’deki bu kategoriler Türkler tarafından çok yadırganıyor. Oysa çeşitli resmi başvuru formlarında “ırki aidiyet” soran soruların amacı, insanlar arasında ayrımcılık yapmak değil, aksine ırki veya etnik kökeni nedeniyle dezavantaj yaşayabilme potansiyeline sahip grupları pozitif ayrımcılık uygulamalarıyla korumak. Kanada’da da örneğin Afrika veya İnuit kökenli Kanadalılar iş başvurularında tüm koşullar eşitse tercih edilebiliyor. Bu nedenle, başvurularda ırki veya “azınlık” aidiyetlerine ilişkin sorular sizi yadırgatmasın.
Diğer bir önemli nokta, İslami veya diğer dini aidiyet ve sembollerinin “etnik” bir bağlamda değerlendiriliyor olması. Şöyle örnek vereyim. Mesela başörtülü bir kadın “İslami” kimliği nedeniyle bir “azınlık” grubuna tasnif edilebilirken, aynı kadın başörtüsüz olsaydı, örneğin “Caucasian” (beyaz) olarak tasnif edilebilirdi. Yani ten renginin yanı sıra, kültürel (özellikle giyim ve semboller) unsurlar da sizin algılanışınızda önemli. Bu aynı zamanda sizin kendinizi nasıl konumlandırdığınızla da alakalı! Unutmayın: kimlikler inşa ediliyor demiştim. Bu örneği vermemdeki sebep başörtüsü olumlu veya olumsuz algılanıyor meselesi kesinlikle değil. Bu, kişilerin öznel olarak günlük hayatta algılanışları kadar, kişilerin örneğin bir iş başvurusunda kendilerine ilişkin verecekleri bilgiler bağlamında da önemli.
Bu özetlenen genel durumdan sonra, George Floyd ve onun uğradığı trajedinin arkasında salt ten rengi olmadığını sanırım herkes biraz daha iyi kavramış oldu. Mesele ırki aidiyet değil, ırksal aidiyetle sosyoekonomik koşullar arasındaki korelasyon. Önyargıların oluşmasında (mesela polisin siyahların suç profili olarak daha düşük bir algı eşiğine sahip olmasında) da bu sosyoekonomik aidiyetler başrolü oynamakta. ABD’de ırk politikalarında ilerleme bu nedenle daima hak ve özgürlükleri genişletmek kadar, sosyoekonomik pastanın daha eşit dağıtılması ile de ilgili kavranmalı.
Bence esas sorun, bu ABD ve Kuzey Amerika, dahası kıta Avrupa’sı deneyimlerini aynı potada nasıl analiz edeceğimiz ve bu analizde Türkiye’yi nasıl konumlandıracağımız. Türkiye’de ırkçılığın konuşulmuyor olması, ırkçılığın olmadığı anlamına gelmiyor çünkü. Bu bağlamda ABD’den öğrenebileceğimiz çok şey var. En başta da kafamızı kumdan çıkartıp, gerçekleri görmekle işe başlayabiliriz. Irki kökenlere dayalı Türklük aidiyetinin bir an önce daha kapsayıcı bir aidiyetle değiştirilmesi gerekli. Tabi bunun için öncelikle standart bir hukuk devletinin kurulması gerektiğinin farkındayım. Ama bu sorunun öncelikler listesinin görece daha alt basamakları arasında yer alması, önemsiz olduğunu göstermiyor. Bilakis, coğrafi aidiyet temelinde (örneğin Anadolu ve Anadoluluk) bir yeni üst kimlik ile yeni bir aidiyet tasarımının yerinde olacağını düşünüyorum.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.6.2020 [TR724]
İki tip devlet var bugün ki her ikisi de ulus devlet modelidir. Basitleştirecek olursak, biri nasyonal (ulusal = milli) aidiyeti etnisite temelinde, diğeri ise teritoryal temelde tanımlıyor. Bir örnekle somutlaştıracak olursak eğer, Almanya Alman etnik grubuna atıfta bulunan bir ulus tanımlaması yaparken, Kanada coğrafyaya dayalı bir ulus tanımlaması yapıyor. Alman vatandaşı olmak bu bağlamda hukuken sizi Alman yapsa da, sosyolojik aidiyet olarak Alman yapmıyor. Almanya’daki göçmenler Alman vatandaşı olsa da “göçmen kökenli Alman” olabiliyorlar. “Normal Alman” olmak, Alman etnisitesi ile genetik ve kültürel bağ sahibi olmakla ilintili. Kanada ise bir coğrafya; bu coğrafyada yaşayan insanlara Kanadalı deniyor. Kanadalı olmak bir etnik aidiyet olmadığı için, sonradan gelenlerin Kanada kimliğini sahiplenmeleri, dahası Kanada toplumunun da yeni gelen göçmenlere bakışı (onları kendilerinden sayma süreci) Almanya’dakine göre daha farklı. Ulus devletler, yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığı üzere, ya etnik bir isim altında, ya da coğrafi bir isim altında inşa edilen sosyal varlıklar. Her ikisi de aynı işlevi yetine getirseler de, bu iki farklı konsept, kimlik inşasında ve o kimliğe yeni üye kabulünde çok önemli farklılıklara sahip.
ABD, şüphesiz ki coğrafi aidiyet üzerine inşa edilen bir ulus devlet! Amerikalılar dediğimiz ulus, içinde birbirinden farklı dini, mezhepsel, ırksal ve etnik unsurları barındırıyor. Coğrafi aidiyetin birleştirici etkisi, aynı toprak parçası üzerinde yaşayan insanların kader birliği konsepti üzerine inşa edilir. Amaç birliği, ortak gelecek, dayanışma, bir arada çalışma, üretme ve tüketme, insan grubu üzerinde tığkı bir tutkal gibi birleştirici etki yaparken, bu oluşturulan kimliğin öğeleri arasındaki sosyoekonomik farklılıklar yapıştırılan tutkalı erozyona uğratabilir. Amerika’da en önemli aidiyetsel fay hattı ırksal aidiyetlerdir. Esasında bu buz dağının su üzerinde kalan kesimidir. Gerçekte ırki farklılıktan kaynaklandığı sanılan birçok fay hattı, esasında sosyoekonomik avantaj ve dezavantajların toplumda eşit dağılım göstermemiş olmasından kaynaklanır. ABD’de siyahların (Afrika kökenli Amerikalıların) diğer gruplara göre daha dezavantajlı olan sosyoekonomik koşullarının köklerinde kölecilik sisteminde uğradıkları zarar yatıyor. Eğitim düzeyleri, ekonomik durumları, yaşadıkları çevre koşulları, üretkenlikleri, sağlık sisteminden aldıkları pay, üniversite eğitimi oranları gibi onlarca unsur, bu nedenle diğer gruplara göre daha handikaplı. Dahası, ABD’nin kendi “nevi şahsına münhasır” (özel koşulları) tarihi, kuzey ve güney eyaletlerinde ırki koşullara dayanan eğitsizliklerin ve yönetsel uygulamaların da farklı olması sonucunu beraberinde getiriyor.
“ABD’de ırkçılık var” demek önemli değil. Önemli olan, bunun arkasını getirmek. ABD, yeknesak (monolitvari) bir ülke değil. Birbirinden farklı bölgelerde aynı koşullar yok. Fakat genel olarak, yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı siyahların sosyoekonomik koşulları (aşırı genelleme yapacak olursam) beyazlara (Caucasian American) ve Asya (Asian American) kökenlilere göre daha geride. 1950’lerde ve 60’larda uygulanan kanıksanmış utanç verici ayrımcılık da ülke genelinde asimetrik bir dağılım gösteriyordu. ABD’nin her yerinde siyahları otobüsün arkasında oturtmuyorlardı!
Maalesef Türkiye kökenli insanlarda bu konularda inanılması zor bir bilgisizlik var. ABD’deki eşitlikçilik ve hak mücadelesi konusunda en ufak fikri olmayan bazı Türkiyeliler, ABD’de George Floyd’un bir polis memuru tarafından yere yatırılıp ensesine diziyle basarak öldürülmesi akabinde çıkan olaylara bu bilgisizlik penceresinden, aşırı genelleyici ve çoğu zaman yanlış anlamalara götüren bir açıdan yaklaşıyor. Evet, ABD’de ciddi bir ırkçılık sorunu var. Fakat bu sorun diğer ülkelerdekinden daha kronik ya da akut bir sorun değil! Sadece ABD’deki geniş özgürlük ve anayasal haklar ortamında, dillendirilebiliyor. ABD’de polis şiddeti oluyor. Orantısız güç kullanımı oluyor. Yetki aşımı oluyor. Ama! Ama kısmı önemli! Bunlar oluyor, fakat bunlar örtbas edilmiyor. Sistem işliyor. Sistem kendisini yeniden rehabilite ediyor. Ve her seferinde sivil haklar, insan hak ve özgürlükleri, iktidarın yetkilerinin kısıtlandırılması, şeffaflık ve denetlenebilirlik gibi alanlarda ilerleme oluyor. Bir adım ileri iki adım geri değil, bilakis, bir adım geri ama birkaç adım ileri türü bir sarmal var. Esasında ABD’nin dünyanın diğer yerlerinden farklı olan özelliği belki de bu ilerleme (progress) düşüncesinin uygulama alanı bulması.
Birkaç noktayı bu fırsatla dillendirmiş olayım. Çünkü sosyal medya ortamında birçok yanlış anlaşılmanın kol gezdiğini gözlemliyorum.
ABD’de (ve Kanada’da) ırki kategoriler ayrımı hakkında bir giriş olsun. Her şeyden önce beyaz kavramı ile salt Anglosakson olanlar kast edilmiyor. ABD’de beyaz (Caucasian) kategorisi, kökenleri Avrupa, ön Asya, Ortadoğu, Kafkaslar ve Kuzey Afrika olan insanlar için kullanılan bir kategori. Siyah kategorisi ise, kökenlerinde Afrika olan insanlar için kullanılıyor. Hintli veya Pakistanlı gibi koyu tene sahip insanlar, siyah kategorisine dâhil değil. Özellikle Türkler, kendilerinin Ortadoğu, Ön Asya, Kafkasya ve Avrupa arasında bir yerlere sıkışmış olan coğrafi aidiyetlerinden dolayı, kendilerini bazen bu kompozisyonda belli bir yere konumlandırmakta zorlanıyor. Oysa Finlandiyalı, Kıbrıslı, İspanyol, Lübnanlı, İngiliz, İtalyan, Gürcü, Polonyalı, Bulgar, Ermeni, Suriyeli gibi birçok “Caucasian” vatandaş, aynı kategori altında sınıflandırılıyor. Türkiye’de özellikle Kürtleri asimile etmek için uydurulan “etnik kökeniniz önemli değil” yaklaşımı nedeniyle ABD’deki bu kategoriler Türkler tarafından çok yadırganıyor. Oysa çeşitli resmi başvuru formlarında “ırki aidiyet” soran soruların amacı, insanlar arasında ayrımcılık yapmak değil, aksine ırki veya etnik kökeni nedeniyle dezavantaj yaşayabilme potansiyeline sahip grupları pozitif ayrımcılık uygulamalarıyla korumak. Kanada’da da örneğin Afrika veya İnuit kökenli Kanadalılar iş başvurularında tüm koşullar eşitse tercih edilebiliyor. Bu nedenle, başvurularda ırki veya “azınlık” aidiyetlerine ilişkin sorular sizi yadırgatmasın.
Diğer bir önemli nokta, İslami veya diğer dini aidiyet ve sembollerinin “etnik” bir bağlamda değerlendiriliyor olması. Şöyle örnek vereyim. Mesela başörtülü bir kadın “İslami” kimliği nedeniyle bir “azınlık” grubuna tasnif edilebilirken, aynı kadın başörtüsüz olsaydı, örneğin “Caucasian” (beyaz) olarak tasnif edilebilirdi. Yani ten renginin yanı sıra, kültürel (özellikle giyim ve semboller) unsurlar da sizin algılanışınızda önemli. Bu aynı zamanda sizin kendinizi nasıl konumlandırdığınızla da alakalı! Unutmayın: kimlikler inşa ediliyor demiştim. Bu örneği vermemdeki sebep başörtüsü olumlu veya olumsuz algılanıyor meselesi kesinlikle değil. Bu, kişilerin öznel olarak günlük hayatta algılanışları kadar, kişilerin örneğin bir iş başvurusunda kendilerine ilişkin verecekleri bilgiler bağlamında da önemli.
Bu özetlenen genel durumdan sonra, George Floyd ve onun uğradığı trajedinin arkasında salt ten rengi olmadığını sanırım herkes biraz daha iyi kavramış oldu. Mesele ırki aidiyet değil, ırksal aidiyetle sosyoekonomik koşullar arasındaki korelasyon. Önyargıların oluşmasında (mesela polisin siyahların suç profili olarak daha düşük bir algı eşiğine sahip olmasında) da bu sosyoekonomik aidiyetler başrolü oynamakta. ABD’de ırk politikalarında ilerleme bu nedenle daima hak ve özgürlükleri genişletmek kadar, sosyoekonomik pastanın daha eşit dağıtılması ile de ilgili kavranmalı.
Bence esas sorun, bu ABD ve Kuzey Amerika, dahası kıta Avrupa’sı deneyimlerini aynı potada nasıl analiz edeceğimiz ve bu analizde Türkiye’yi nasıl konumlandıracağımız. Türkiye’de ırkçılığın konuşulmuyor olması, ırkçılığın olmadığı anlamına gelmiyor çünkü. Bu bağlamda ABD’den öğrenebileceğimiz çok şey var. En başta da kafamızı kumdan çıkartıp, gerçekleri görmekle işe başlayabiliriz. Irki kökenlere dayalı Türklük aidiyetinin bir an önce daha kapsayıcı bir aidiyetle değiştirilmesi gerekli. Tabi bunun için öncelikle standart bir hukuk devletinin kurulması gerektiğinin farkındayım. Ama bu sorunun öncelikler listesinin görece daha alt basamakları arasında yer alması, önemsiz olduğunu göstermiyor. Bilakis, coğrafi aidiyet temelinde (örneğin Anadolu ve Anadoluluk) bir yeni üst kimlik ile yeni bir aidiyet tasarımının yerinde olacağını düşünüyorum.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)