Hiç bitmemesi gereken ümit [Abdullah Aymaz]

“Yakub’un oğulları Yusuf’tan ümitlerini kesince, arlarında konuşmak üzere bir kenara çekildiler. En büyükleri dedi ki: ‘Babanızın Allah adına sizden bağlayıcı bir güvence aldığını ve daha önceki Yusuf’a ilişkin ihmalinizi bilmiyor musunuz? Bu yüzden babam bana izin vermedikçe veya hüküm verenlerin en hayırlısı olan Allah, hakkımda bir hüküm vermedikçe buradan ileriye adım atmam!  Varınız babanıza deyiniz ki; -Ey babamız! Oğlun hırsızlık yaptı, biz sadece bildiklerimizi söylüyoruz, yoksa bilinmez sırlara ait bir haberimiz yoktur! İçinde bulunduğumuz şehrin halkına ve birlikte yola çıktığımız kervana sor, söylediklerimiz kesinlikle doğrudur.” (Yusuf Suresi, 12/80-82)

Ağabeylerinin bu sözlerini babalarına anlatırlar. O da: “Yakub dedi ki: ‘Herhalde nefsimizin kışkırtması ile bir komplo düzenlediniz. Bana güzel (yaman) bir sabır düşüyor. Belki de Allah bana bütün evlatlarımı birlikte kavuşturacaktır. Hiç şüphesiz O, herşeyi bilir. Alîm’dir ve her yaptığı yerinde Hakîm’dir. (12/83)

Dikkat edilirse tam bir ümit içinde Hz. Yakup Aleyhisselam, Allah’ın Alîm ve Hakîm isimlerine dayanarak “Bana güzel bir sabır düşüyor. Belki de Allah bana bütün oğullarımı (Yusuf, Bünyamin ve en büyük oğlumu) birlikte kavuşturacaktır.” diyor.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, künde künde üstüne devrildiğimiz, İslam ülkelerinin sömürgeciler tarafından işgal edilip talana uğradığı, Osmanlının yıkıldığı ve insanımızın ümitsizlikten “gelen mahşer, gün günden  beter” diyerek moral gücünü tamamen kaybettiği bir zamanda “Yakînim var (kesinlikle inanıyorum) ki, istikbalde en yüksek ve gür sadâ İslamın sadâsı olacaktır.” diyordu. Şam’da yüzlerce âlime ve binlerce halka hutbesini okurken, en büyük hastalığın ümitsizlik ve kurtuluşumuzun, şifa ve âfiyetimizin ümit olduğunu haykırıyordu. Yüz sene önce söylediği bu sözler onun ne kadar haklı olduğunu gösterdi. Herkes kıyameti beklerken o elindeki ümit fidanlarını dikti. Bu fidanlar bugün elhamdülillah, orman haline geldi. Onları bazılarının kesmeye, odun haline getirmeye çalışması sadece bir budama mânâsına gelir ki, daha gür ve güçlü biçimde tezahür etmeye vesile olur… İnşaallah…

Üstad Hazretleri, Yuhanna İncil’inden şunları naklediyor: “Ama ben size HAKK’ı söylüyorum. Benim gitmem size faydalıdır. Zira ben gitmeyince TESELLİCİ  gelmez.”  (On altıncı Bab, Yedinci Ayet) diyor.” İşte İsa Aleyhisselam, Peygamber Efendimize (S.A.S.) tesellici sıfatı ile haber veriyor. İnsanlara hakiki teselliyi veren Efendimizi (S.A.S.) esas alırsak bizim de teselli veren, ümitli olan ve ÜMİT veren hayırlı ümmet olmamız gerekir.

Evet yüreği yanık yaşlı baba Hz. Yakup Aleyhisselamın önce Yusuf’undan, sonra Bünyamin’den, daha sonra da büyük oğlundan ayrı düşmesine rağmen, hâlâ onlarla toptan kavuşma ümidi içinde bulunmasına dair içindeki ümit ışığının sebebi Cenab-ı Hakka derin iman ve iz’anı, sadece ve sadece Allah’a derin tevekkül ve îkânı idi… Ama yine de iç yakıcı hasret duygusu onu kendi haline bırakmıyordu: “Yakup, yüzünü başka tarafa çevirerek, ‘Vâh Yusuf’um vâh!’ diye inledi. Gözlerine hüzünden ak düşmüştü. Buna rağmen acısını içine gömüyor, yutkunuyordu…” (12/84)

Oğullara bakın ki, babalarına hâlâ neler söylüyorlar: “Oğulları, ‘Vallahi Yusuf  Yusuf  diye diye, ya yatağa düşeceksin veya helâk olacaksın’ dediler.” (12/85)

Kınayıcı sözler bunlar… Yusuf, Yusuf, diye sayıklamanın be mânası var;  gelmeyecek işte.”
Onların bu sözlerine karşılık, dertli Hz. Yakub yüceler yücesi Rabbine yönelmek istiyor; “Oğullarına dedi ki: ‘Ben acımı, ızdırabımı yalnız Allah’a şikayet ediyorum ve ben Allah, hakkında sizin bilmediklerinizi biliyorum.” (12/86)

İşte bu, en ağır hüzünlere, en kötü olumsuzluklara karşı bile direnen tahkîkî iman!.. Bu paha biçilmez yakînî iman ile herşeye rağmen dimdik duruyor  ve ümidinden ve Allah’a güveninden hiçbir şey kaybetmiyor. Sonra aktif sabrın ve aktif ümidin şevkiyle, “Ey oğullarım, gidiniz, Yusuf’u ve kardeşini arayınız. Allah’ın lütuf ve kereminden ümit kesmeyiniz. Çünkü Allah’ın lütuf ve kereminden, sadece kâfirler ümitlerini keserler.” (12/87) diyor.

Yani işimize bakalım… Bıkmadan, usanmadan, yorulmadan işimize bakalım… Önümüze bakalım yönümüz güneşe doğru, ümit ışığı tarafına olsun… Sırtımız, güneşe ve ışığa dönmeyelim. Bu sefer gölgemizle meşgul olur dururuz. Bir adım ilerleyemeyiz, ümitsizlik  girdabına kapılıp boğulur gideriz. Allah’ın merhametinden ümidimizi kesmeyelim… En çaresiz gibi görünen dertler ve en şiddetli sıkıntılar içinde bile Allah’a güven ve bağlılık, içimize serinlik verir, keder ve üzüntülerimize şifa ve deva olur…

Yakup Aleyhisselamın oğulları, babalarının ümit tavsiyeleriyle, parasız pulsuz, ellerinde bulunan son bir parça işe yaramaz eşya ile tekrar Mısır’ın yoluna koyuldular. Yollarda geçirdikleri perişanlık ve tükenmişlikle  Yusuf’un karşısına çıktılar: “Yakub’un oğulları, Yusuf’un yanına girdiklerinde dediler ki, ‘Ey vezir, biz ve ailemiz sıkıntıya düştük, yanımızda değeri düşük bir bedel getirdik. Fakat sen erzakımızı eksiltmeden ver. Bize bağışta bulun (sadaka ver). Muhakkak ki Allah, bağışta bulunup sadaka veren hayır severleri ödüllendirir.” (12/88)

Büyük dayılarımdan bir  sım dayım vardı. “O Allah, öyle bir Allah’tır ki!..” derdi. Çünkü üvey anne onu hayvanlar arasında, onların yanında yatırırmış… Gün gelmiş, kendisine bunları yapanı yine kendisine muhtaç etmiş… Onun için haksızlıklar, zulümler görünce ve duyunca hep “Allah!..  Allah!.. O Allah, öyle bir Allah’tır ki!..” der dururdu…

Biz de bu süreçte olanlara karşı Kur’an’da anlatılan bu en güzel kıssaya bakarak ibret ve ders alalım… Ara sıra da merhum  sım dayım gibi:  “ O Allah, öyle bir Allah’tır ki!” diyelim.
İzmir’de Hatuniye câminin hikayesini anlatmıştım. Hani biriktirilen cami parasını, meşhur eşkıya Kâtip oğlu “Bana vereceksiniz… Eğer yarın vermezseniz öldürürüm!” diye tehdit ettiği için, kocası tehdit edilen  hanımefendi yatsıdan sonra bir odaya kapanıp Allah’a yönelerek Ah! Ah! Ah! Diyerek sabahı etmiş. Sabah ezanları okunurken de tellallar “İstanbul’dan gelen âni emirle, eşkıya Katipoğlu Konak meydanında asılarak idam edildi!” diye bağırıp ilan etmeye başlamışlar. Evet “O Allah, öyle bir Allah’tır ki!”

[Abdullah Aymaz] 28.1.2019 [TR724]

Şaibeli yeni seçime doğru! [Ali Emir Pakkan]

Türkiye yeni bir seçime gidiyor. Her gün adaylar açıklanıyor. Muhalefet partileri de iddialı! Sandıktan zaferle çıkacaklarını söylüyorlar!

Oysa ülkede son demokratik yarış 7 Haziran 2015’de yapıldı. O seçimde AKP oyları yüzde 40.7’ye gerilemiş ve tek parti iktidarı bitmişti.

Ancak anayasa ve demokratik teamüller çiğnenerek hükümeti kurma görevi ana muhalefete verilmedi. Kasım'da tekrar seçime gidildi. Aradaki sürede Ankara’da, Diyarbakır’da bombalar patlatıldı. Yüzlerce insan öldürüldü! “Ya kaos ya istikrar “ denilerek halk tehdit edildi. 1 Kasım’da AKP, yüzde 49 oy aldı!

Tek başına yeniden iktidar olan AKP, bir daha işi şansa bırakmadı! Bundan sonraki bütün seçimleri ve referandumu, devletin imkanlarını kullanarak, hile ile oyları çalarak kazandı!

Muhalefet sandığa ve oylara sahip çıkamadı.

Peki 50’de “beyaz devrim” nasıl gerçekleşti?

1946 seçimleri tarihe hileli seçim olarak geçti. Açık oy gizli tasnif sistemi vardı. Oy sayımı kapalı kapılar ardında yapılıyordu ve yargı denetimi yoktu. Kaymakamlar CHP’nin ilçe başkanı, valiler ise bu partinin il başkanıydı. Seçimleri CHP kazandı!

Seçim faciasını gören DP, 46-50 arası bütün gücünü seçim sisteminin değişmesi için harcadı. Meclis çalışmalarından çekildi ve ara seçimleri protesto ederek katılmadı

7 Ocak 1947 tarihli büyük kurultayda, “Hürriyet Misakı” adlı rapor kabul edildi.

Raporda, anayasaya aykırı anti demokratik yasaların kaldırılması, yargı bağımsızlığı, seçim sisteminin yeniden düzenlenmesi, hükümetin ve idarenin tarafsızlığının sağlanması, parti başkanlığı ve cumhurbaşkanlığının birbirinden ayrılması isteniyordu.

CHP’nin direncini Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün tarafsız tutumu değiştirdi.

İnönü, artan gerilimi düşürmek için Celal Bayar ve Recep Peker ile görüştü. Tarihe 12 Temmuz beyannamesi diye geçen bildiri ile tek partiyi adil seçime mecbur etti. Nitekim Başbakan Recep Peker bu gelişmeler üzerine görevi bıraktı.

Ardından Meclis, partiler komisyonunun hazırladığı tasarıyı kabul etti. Seçim sistemi gizli oy açık tasnif olarak değişti. Yargı güvencesi getirildi.

14 Mayıs 1950’deki ilk demokratik yarışta DP birinci parti olurken, 27 yıllık CHP iktidarı da sona erdi.

Türkiye, seçim şartları açısından bugün 1950’nin de gerisindedir. Keşke muhalefet de bunun farkında olsa!

[Ali Emir Pakkan] 28.1.2019 [Samanyolu Haber]

Doğu ve Batı sanatı Amsterdam’da buluştu [Basri Doğan]

Doğu ve Batı sanatı, Hollanda’nın Kültürel Başkenti Amsterdam’da düzenlenen etkinlik ile sanatseverleri buluşturdu. Farklı şehir ve semtlerinden katılımcıların iştirak ettiği ‘Kunst en Cultuur Avond (Sanat ve Kültür Akşamı) programı Başkent Amsterdam’daki Huis van De Wijk de Aker Semtevi Waterval (Gökkuşağı) salonunda yapıldı.

Moderatorlüğünü eğitimci Ömer Demirözcan’ın üstlendiği Sanat ve Kültür Akşamı, Vincent van Gogh ve Ebru teması ile gerçekleşti. Program, Hollandalı ünlü sanatçı Vincent van Gogh’un resmnini ebruya yansıtılmasıyla başladı. Açılış konuşmasını yapan Huis van de Wijk de Aker, projeler sorumlusu Sonja Tjin Asjoe, anlamlı programların yapılmasının kültürlerin kaynaşması adına son derece önemli olduğunu vurguladı.

SANATIN TOPLUMLARI BİRLEŞTİRMESİNDE ÖNEMLİ RÖLÜ

Amsterdam Van Gogh Müzesi Müdürü Axel Rüger “Dünyaca ünlü ressam Van Gogh ve Ebru sanatının aynı program adı altında Huis van de Wijk de Aker semtinde yer almasının son derece önemsiyorum. Onun anısına Amsterdam’da kurulan müze yılda 2 milyon ziyaretçiyi ağırlıyor. Hepinizi müzeye bekliyoruz.” dedi.

EBRUYU HOLLANDALILARA SEVDİREN USTA

Hat ve Ebru Ustası  Mehmet Refii Kileci, Amsterdam’da bu tür bir etkinliğe katılmaktan son derece onur duyduğunu söyledi. Kileci, çalışmaları hakkında şu bilgileri verdi: “2008 yılında Rumi Sanat Enstitüsü ismiyle bir sanat merkezi kurduk. O yıldan beri bütün faaliyetlerimizi burada gerçekleştiriyor, Ebru ve Hat dersleri veriyoruz. Avrupa’da bu kültür yok, belki zamanla gelişir, zira yavaş yavaş başladığını görüyoruz. Şu anda Hollanda’da, evinde kitap ciltlemek için Ebru yapan çok kaliteli üç-dört sanatçı var, ancak bunlar Türk Ebrusunu bilmiyor. Hollanda’ya Türk Ebrusu bizim Rumi Sanat Enstitüsü ile geldi diyebiliriz. Şu ana kadar Hollanda’da beş yüze yakın insana kurs verdik. Bunların arasında Ebru’yu iyi öğrenip ders verenler var, hatta Hollandalılardan da öğrenip kurs veren kişiler var. Bu da sevindirici. Ancak Hollanda’da Ebru’nun çok geliştiğini ve yeterli şekilde bilindiğini söyleyemeyiz. Göçmenler de bu sanatı bilmiyor. Şu anda Almanya’da, bizden ders alıp bu işi ilerleten ve kurs veren birkaç kişi var.”

KÜLTÜRLERİN ETKİSİNDE DİNLERİN ROLÜ

Araştırmacı-Yazar Cees Buys, kültürlerin etkileşmesinde  dinlerin önemli bir yerinin olduğunun altını çizdi. Buys “Üç semavi dinde (Müslüman-Hıristiyan ve Yahudi) kültürlerin eksileşmesinde dinlerin önemli rolü olduğunu görüyoruz.  İnsanın önce kendisiyle barışık olması gerekir. Kendisiyle barışık olan insan çevresine birlik yayar, güzellik yayar, sevgi yayar. Dünyada her şeyde sevgi ve aşkın egemen olması gerekir. İbadet bile aşksız olmaz. İbadetin de aşk ve sevgiyle yapılması gerekir. Günümüzde her şeyin başı sevgidir. sevginin olmadığı yerde buz dolabı gibidir.” ifadelerini kullandı.

Neyzen Salih Uslu’nun üflediği ney eşliğinin ardından, Türkiye’de 18 ay hapis yattıktan sonra Amsterdam’a gelen  öğretmen Adem Korkut da yan flüt ile sunum yaptı.

MADEN AİLESİNİN DRAMINI SANATÇI SÜVARİ DİLE GETİRDİ

Davetlilere Hollandaca bir eserle seslenen sanatçı Süvari ise Türkiye’deki zulümden kaçarken Ege Denizi’nde can veren Maden ailesinin dramını anlattı. Ardından ‘Feridun’ isimli şarkısını seslendiren Süvari, “Bu şarkımı, 7 yaşındaki Feridun’un şahsında, Maden ailesi ve bu dünyada adaleti bulamayan bütün masumlara ithaf ediyorum.”  dedi.

[Basri Doğan] 28.1.2019 [TR724]

Kim iflas edecek, kim kurtarılacak? [Semih Ardıç]

Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi aile şirketi gibi idare etmeyi en büyük hayali olarak anlatırken alkışlayanlara şaşmamak elde değil.

Erdoğan işletmecilikte çığır açacak bir keşiften bahsetmediğine göre dönüp dolaşıp otoriterlik son durağında otobüsten inilmek mecburiyetinde kalınacağını kimse kabul etmek istemedi.

BİLE BİLE LADES!

Muhalefetin, demokrasiyi ayak tutan kuvvetler ayrılığının ve hür medyanın zahiren bulunduğu bir memlekette siyasetten ekonomiye bütün sahalarda geriye gidileceği gün gibi aşikârdı. Nasihat ile idrak edilemeyen mukadderat bizzat tecrübe ile sabit oluyor.

Mahkemelerin, serbes piyasa şartlarının, kanun ve teamüllerin halihazırda bir hükmü yok. Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Erinç Yeldan dikkatleri siyasî İslam çizgisinin ekonomiyi nasıl siyasi hale getirdiği hususuna çekti.

Nitekim Türkiye’de Saray’a yakın olanlar ve Saray’ın kara listesindekilere göre işleyen bir piyasa mekanizması mevcut.

FİRARİ GALİP ÖZTÜRK’ÜN METROSU

Kimin kurtarılacağına yahut iflas ettirileceğine Erdoğan karar veriyor. İflastan evvelki son çıkış diye nitelenen konkordato bile her firmaya bahşedilmiyor.

Erdoğan’ın eline küçük bir not kâğıdı tutuşturan Keskinoğlu iki defa mühlet aldığı ve tek kuruşluk ilerleme kat edemediği halde aynı mahkemeden bir sene daha uzatma kararı çıkarmaya muvaffak olabildi. Piyasaya en az 300 milyon TL borcu var ve ödemiyor.

Diğer tarafta Pamukkale ve Ulusoy firmalarının akibeti… Şehirler arası yolcu taşımacılığı yapan iki firma, Erdoğan’a alenen destek veren ve cinayete azmettirmekten müebbet hapse mahkûm edilen firari Galip Öztürk’e ait Metro Turizm’in önünü açmak için tek celsede iflas ettirilebiliyor.

KONKORDATO BORSASI 100 BİN TL’DEN AÇILIYOR

Sistem Erdoğan’a göre tanzim edildiği için Anadolu’da kriz yüzünden konkordato borsası kuruldu. Alım-satım rayici Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yakın isimler tarafından tespit ediliyor.

Firmanın satış hasılatına göre 100 bin liradan 500 bin liraya kadar çıkıyor rüşvet tarifesi. Parayı veren mahkemeden garantili karar aldırıyor.

Erinç Yeldan ahval-i umumîyi ve yegâne çareyi harikulade ifade ediyor: “Başkanlık rejimi ve devletin içindeki kurumların sorumluluklarının muğlaklaştığı, bürokrasinin risk almaktan çekindiği bir sürece girdik. Siyasal sistemin demokratikleşmesi yönünde atılacak en önemli adımlardan biri, hukukun üstünlüğünü gözetecek bir idare anlayışıdır.”

“Başkanlık gelecek, dertler bitecek” sloganı atanlar yukarıdaki satırları bir daha okumalı. Türkiye’nin krizinin çok derinlerde olduğu hakikatiyle yüzleşene dek savrulmaya devam edeceğiz.

KAYNAĞI MEÇHUL PARALARLA BİR YERE KADAR

Her müessesenin içinin boşaltılmasının neticesi hüsran olacak.

Cumhuriyet’e verdiği mülakatta Yeldan, “2019, üretim kazanımları yerine spekülatif emlak rantlarıyla ya da kaynağı belirsiz sıcak parayla yapılan tüketim ve yatırım harcamalarıyla geçiştirilecek. İflas edenin de teşvik verilenin de siyaset tarafından belirlendiği çarpık bir ekonomi olmaya doğru gideceğiz.” tespitinde bulunuyor.

İnkâr ve halının altına süpürme siyasetinin istisnai bir halden kalın bir çizgiye dönüşürken haliyle devletin ilan ettiği rakamlara da itimat da kalmıyor.

Enflasyon ve döviz gibi krizin emarelerini gözden ırak yerlere kaçırma telaşı Yeldan’ın da dikkatinde kaçmamış. Oysa iflastan bu şekilde kaçılamaz.

DURGUNLUĞA ALIŞMIŞ EKONOMİ

Daha evvel altını çizdiğim hususta iktisatçı Yeldan da hem fikir: “31 Mart’ta açıklanacak 2018’in son çeyrek büyüme rakamlarıyla birlikte derin bir kriz içinde olduğumuz anlaşılacak. 2019’un bütününe baktığımızdaysa giderek durgunluğa alışmış bir ekonomi bizi bekliyor.”

Seçimin akabinde acı reçete ile karşılaşınca “Bunlar keşke Nisan 1 şakası olsaydı.” diyecek. İlk taşı atanlar da sistemi bu hale getiren “günahkârlar” olacak.

Erdoğan ve damadı Berat Albayrak’ın devletin sağ cebindekini sol cebine taşıması ile belki saman alevi gibi muvakkat parlamalar yaşanabilir.

Mamafih giderek artan fakr u zaruret, daha düşük ücretlerin neticesinde talep durma noksanı gelecek.

VENEZUELLA TİPİ BİR EKONOMİ

Türkiye bütün bunların Saray hokkabazlığı ile geçiştirildiği bir Venezuella tipi bir ekonomi olma yolunda dolu dizgin ilerliyor

Krizin sebepleri bertaraf edilmediğine göre geçen yaz patlak verip derinleşen iktisadî kriz daha da derinleşecek. 31 Mart’ta seçim olması krize dair hakiki bir adım atılması ihtimalini ortadan kaldırıyor.

Anlık parlamaların atmosferimize çarpan kriz taşlarının alev topuna dönmesinden ibaret olduğunu anlamayanlar beyhude seviniyor.

Zira onların rant ihtirası yüzünden Türkiye siyasî İslam’ın elinde başına meteor düşmüşten beter hale gelecek.

[Semih Ardıç] 28.1.2019 [TR724]

Korku, ümitsizlik, yorgunluk ve gelecek kaygısı… [Av. Nurullah Albayrak]

ABD Senatosuna sunulan bir raporda, 2016’daki başkanlık seçimleri öncesinde ve sonrasında Rusya’nın Amerikan kamuoyunu Facebook üzerinden manipüle ettiği açıklandı. Aynı raporda, Rusya’nın propaganda amacıyla Facebook ve Twitter’ın yanı sıra YouTube, Instagram, Tumblr, PayPal ve Google+’yı da kullandığı belirtildi. Bu rapor da gösteriyor ki, silah savaşları yerini etkili propaganda yöntemleri ile yürütülen, tasarlanmış, planlı bilgi savaşlarına bırakmıştır.

Bizler de 17-25 Aralık sonrasında başlayan 15 Temmuz hadisesi sonrasında artarak devam eden bir psikolojik harekatın muhatabı ve mağduruyuz. Her türlü hile, entrika, yalan, iftira, fitne, sinsilik ve sahte delil kullanılarak bir mücadele yürütülmektedir. Bu mücadelenin en önemli amacı da hiç şühe yok ki;  mağdurlarda korku, dehşet, ümitsizlik, gelecek kaygısı, yorgunluk duyguları uyandırılarak, kendi etkisi altına sokmaktır.

Psikolojik mücadelenin birinci adımı, hasmını ve kendini iyi tanımak, ikinci adımı ise, baskı ve ikna yöntemleri kullanılarak karşı tarafta psikolojik çöküntü oluşturmaktır.

15 Temmuz sonrasında yaşadığımız süreç ve bugün geldiğimiz durum itibariyle eğer mağdurlarda korku, ümitsizlik, yorgunluk ve gelecek kaygısı uyandı diyorsak, psikolojik harekatın en önemli neticesine ulaşıldı demektir. Herkes kendisine ve etrafında ki insanlara bakarak bu sorunun cevabını bulabilir.

Muhataplar ne yazık ki kara propagandanın en iğrenç yöntemlerini uygulamaktan geri durmuyor ve mağdurları psikolojik çöküntüye uğratmak için ellerinden geleni ardına koymuyor.

Kara propagandanın malzemesi yalan, iftira, bozgun çıkarıcı her türlü yol, sahte delil olduğu için de  varolmayan her şeyi var gibi göstermekten çekinmiyorlar. Bu yöntemi uygulayanlar hiçbir ahlâkî ve vicdani sorumluluk duygusu taşımadıkları için istenen çıkara hizmet edecek her malzemeyi kullanmaktan da doğal olarak utanmıyorlar.

Kötülemek amacı ile yapılacak propaganda için propagandacı, karşı tarafın olumsuz bir tarafını bulur. Eğer kötü bir yan bulamazsa uydurur. Propagandacı sürekli uydurma konular icat eder ve bunu sürekli gündemde tutarak işlemeye çalışır. Propagandacının bu konuda çok başarılı olduğunu yakından gördüğümüzü söyleyebiliriz.

Kara propagandanın ana amacı yerleşmiş bir inancı yıkmaktır. Halkı inandığı ve güvendiği liderlerden soğutmak, inandığı kişiye ya da değere olan güveni sarsmak ister. Bunu sağlayarak insanları şüpheli, kaygılı, mutsuz ve zihni karışıklık içerisinde tutmak arzusundadır.

Ben akıllıyım, propagandaya kanmam diyenler daha büyük risk altındadır. Her gün TV karşısında yeni haber bekleyen ve arzulayan kitleler, propangandistler için iyi birer avdır. İnsanların çok aleni yalanlara inanması ve gerçekmiş gibi paylaşması da bu bilgiyi doğrulamaktadır.

Psikolojik harekat yapan liderlerin ruhsal yönden sorunlu olması da kaçınılmazdır. Tam olarak bizim yaşadığımız süreç için de, olayları kendi ruhsal durumuna göre yorumlayan liderlerin yaptıkları yapmak istediklerinin neticesidir denilebilir.

Alınganlık içerisindeki yönetici, komşu devletlerde olan olayları kendilerine zarar vereceği kuruntusu ile algılar. Kendisine sunulan istihbarat raporlarını sorgulamak ihtiyacı hissetmez. Sorunların sosyolojik analizini yapmaz. Bazılarının yaptığı bir yanlış hareketi, genelleme yaparak benzer kişilere de yansıtır. “At izi ile it izi”ni karıştırır. Sonrada çıkıp, ‘at izi it izine karışmasın’ uyarısı yapar.  Muhakeme kusuru olduğu için yanlış sonuç çıkarır. Bir berberin hatasıyla bütün berberleri suçlar, hırsızlık yaptı diye bütün berberlere kelepçe takmak gibi tepki gösterir. Tehdit olarak kabul ettiği aynı kültürel kimlikteki veya inanç yapısındaki herkesi potansiyel tehlike olarak görüp düşman kategorisine koyar. İçinde bulunduğu kişilik bozukluğu nedeniyle abartılı tepkiler vereceğinden, karıncaya tüfekle ateş etmeye çekinmez.

Kara propagandaya muhatap olan herkes tehlike ve tehdit altındadır. Bu propagandadan kendimizi ve çevremizdeki insanları korumak için NE YAPILMALI? Yaşanan hukuksuzlukları, haksızlıkları, mağduriyetleri, hataları ANLATMALI, yalanlar, iftiralar ve sahte bilgilerin doğru olmadığını, gerçekleri ortaya koyularak toplum bilgilendirilmeli. Kaynağı belli, açık, gerçek kişiler tarafından ve şeffaf bir şekilde. Sadece doğruların yer aldığı bilgiler anlatılarak kara proagandayla mücadele edilmeli. Hem kendimizi, hem sevdiklerimizi hem de ülkemizin geleceğini yalanlardan kurtarmalıyız. Özellikle, konunun uzmanı ve halk tarafından güvenilirliği olan kişiler tarafından sosyal medya araçları kullanılarak, bilgi paylaşılmalıdır.

Beyaz propagandanın malzemesi haberlerdir. Hasım tarafın hataları ve suistimalleri malzeme olarak kullanılır. Bu malzemenin ne zaman, ne şekilde, nasıl ve hangi ölçüde kullanılacağı planlanmalıdır. Kale ele geçirilirken bir atış yetmez. Binlerce top atışı yapılır, gedik açılır, atışlara devam edilir. Açılan gedik büyütülür ve içeri girilir.

Propagandanın cephanesi söz ve kelimelerdir. Goethe, “En güçlü silah, zamanı gelmiş fikirdir” der. Propaganda yöntemi, gelişi güzel sarf edilen sözler değildir. Üzerinde çok uzun düşünülmüş, zaman ve zemin iyi hesaplanmış, şekil ve ölçüsü doğru belirlenmiş ve hedef kitlesi tayin edilmiş bir faaliyettir.

Aslında herkesin bildiği ancak bilimsel olarak araştırma imkanı bulamadığı bu teorik bilgiler Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın Psikolojik Savaş kitabından alındı. Nevzat hoca şu an iktidarın yaptığı psikolojik savaşın akıl hocalığını yapmaktadır. Bu nedenle verilen bilgiler önemli ve dikkate alınmalıdır.

[Av. Nurullah Albayrak] 28.1.2019 [TR724]

Halife-i Rûy-i Çerçöp! [Naci Karadağ]

AKP iktidarı altındaki zemini yitirdikçe, sırtını yasladığı meşruiyet ve aidiyet mekanizma çıtasını daha yukarılara çekiyor.

Tayyip Erdoğan’ı beğenmemek artık bir devlet suçu ve hainlik olarak sayılıyor. Dolayısıyla Erdoğan’ı eleştirdiğiniz anda kriminalize olmuş oluyorsunuz kafadan.

İktidar partisine gönül vermek yeterli değil artık. Oy da vereceksiniz.

Yerel seçimlerin ne için yapıldığı belli.

Halk, kim daha iyi çöp toplayacak, sokakları kim iyi süpürecek, çevre düzenlemesi, park bahçe işlerini kim daha yapacak diye düşünüp karar verir ve oyunu kullanır.

Ancak AKP iktidarına göre bu seçimde belediye başkanı değil de, sanki Halife ve kurtarıcı seçiyor.

Eski Milli Savunma Bakanı, AKP Milletvekili İsmet Yılmaz partisinin Sivas Belediye Başkan Adayı Hilmi Bilgin’e oy isterken, AKP’liye oy vermenin ruzi mahşerde (kıyamet günü) beraat belgesi (kurtuluş) olacağını söyledi.

Basit bir ağızdan kaçırma ya da lapsus değildi bu. Neredeyse iman boyutuna çekilmiş bir süreç neticesiydi aslında.


Oy vermek sadece ibadet değil, riskli bir imani eylemdi bu zihniyete göre. Başka partiye oy veren cehennemde yerini hazırlasın demeye getirirken, ahirette paçayı yırtabilmek için kendi iktidarlarına oy verilmesi gerektiğini milletin bilinçaltına yerleştirmeye çalışanların bilinçli cümleleriydi bunlar.

Palu Ailesi ile skandal bir süreç yaşandı. Merak edenler geçmiş yazılardan bu aile ve ülke ile ilgili değerlendirmemize bakabilirler.

İktidar cenahından birileri Palu Ailesi dolayısıyla ATV ve Müge Anlı’yı eleştirecek oldu ki, karşılarına kapı gibi bir argüman konuldu:

Bizzat Reis, Müge Hanım’ı arayarak bu yayınlardan dolayı tebrik etmişti.

Mesele hemen kapandı.

Çünkü bu ülkede meşrulaşmanın diğer adı Erdoğan’ın gönlünü kazanmaktı. Fazıl Say’ın yaptığı şirinlikleri bu perspektiften okumak lazım.

Öte yandan bir de bunun tam tersi bir durum var.

Yani gayr-ı meşrulaşmanın yolu da muhalif olmaktan geçiyor. Mesela HDP’ye filan oy veriyorsanız kafadan hainsiniz iktidar zihniyetine göre. CHP deseniz, hala daha yapılan tüm icraatlardan onlar sorumlu!

İstanbul’un betonlaşmasının sorumlusu olarak İnönü’yü gösterebilecek kadar yükselttiler bu suçlama piyasasını.

Dingo’nun Ahırı’nı bilir misiniz?

Çoğumuz duymuştur bu terimi ama neyin nesi olduğu pek bilinmez.

Osmanlı’nın son zamanlarında, İstanbul’un halkın meşhur Şişhane yokuşunun rahat bir şekilde çıkılabilmesi için bir atlı tramvay ekibi kurulmuştu. Bu sistem yokuşu aşarak Beyoğlu’na ulaşmak isteyenler için kolaylık sağladıysa da, başka bir sıkıntı ortaya çıktı: Yokuşun epeyce dik olmasından dolayı atlar çabuk yorulmaya başlamıştı. Durum böyle olunca da arabacılar, gün içerisinde atlarını bu güzergâh üzerinde bir Rum vatandaşın işlettiği ahırda dinlenmeye bırakmak zorunda kalıyorlardı: Dingo’nun Ahırı ismiyle meşhurdu.

Bu ahırı işleten kişinin adıydı Dingo… Kafası her daim kıyak olan Dingo usta, mekânı başıboş bırakmış, giren çıkan pek belli olmuyordu. Ancak atlı tramvaycıların başka seçeneği de yoktu. Ahırda sürekli karmaşa, tartışma, hırsızlık, kayıp vesaire oluyordu.

Belli düzen, nizam, saygı yoktu. Millet birbirinin atını yürütüyor, atlar karışıyor, bazen dinlenmiş zannedilen at yorgun olduğu için yokuşu çıkarken çatlayıp ölüyordu.

Zamanla Dingo’nun Ahırı bir sembol oldu. Girenin çıkanın belli olmadığı, her türlü edepsizliğin normal sayıldığı, kuralsız, ahlaksız bir mekan. Sahibinin kafası her daim binbeşyüz olduğu için, ne mal emniyeti vardı, ne can. Üstüne üstlük bir de ne kadar ipten kazıktan kopmuş çakal çukal varsa, alayı Dingo’nun ahırını mesken tutuyordu artık. Kavga, gürültü, şamata hiç eksik olmuyordu bu ahırdan.

Ünü o kadar yayıldı ki, nerede bir karmaşa, düzensizlik, ahlaksızlık varsa, “burası Dingo’nun ahırına dönmüş” diye darb-ı mesel olarak anılmaya başladı.

Yok… Endişe etmeyin memleketi Dingo’nun ahırına benzetmek için yazmadım bunları.

Benzetenler olabilir, açıkçası çok da bir şey söyleyemez, pek itiraz edemeyiz bu benzetmeye. Lakin, başka bir mesele için yâd ettim Dingo’nun Ahırı’nı…

Muhafazakar kesimin Cumhuriyet’in Tek Parti dönemine atfettiği en önemli suçlamalardan ikisi mevzumuzla ilgili.

İlki şudur; Allah demek yasaktı!

İkincisi ise; camileri ahır yaptılar!

Birincisinde az biraz çarpıtma vardı ama az bile söyleniyordu. Allah demek yasak, Tanrı demek serbestti. Ezanı bile ‘Tanrı uludur’ şeklinde okuttular bir süre. Sadece “Haydin kurtuluşa” yerine “Haydin felaha” dedirtiyorlardı müezzinlere.

Tek parti trajedilerinden belki de en küçüklerinden biriydi bu. Durum bu kadar komik değildi şüphesiz. Kur’an okunması yasaktı, millet gizlice çocuğuna kutsal kitabını öğretiyordu. Dini kitap basmak yürek işiydi, çoğunu toprağa gömüyorlardı.

Camilerin ahır yapılması kısmı ise bambaşka bir mevzu. Bir takım militan laikçilerin söylediğinin aksine doğrudur; camiler ahır yapıldı. Belki birkaç tanesi ama meselenin özü şu; camiye giden yollar kapatıldı. Türkçe ezan, Arapça öğrenilmesinin yasaklanması, hatta sanat müziği enstrümanlarına bile yasak getirilmesi zaten caminin yollarını çoktan kapatmıştı. Bir de Necip Fazıl’ın piri Arvasi’nin dediği gibi, Müslümanların yozlaşması ve dini mahalleri içi kof birer meskene dönüştürmesi zaten ibadethanelerin içini boşaltmıştı. Giden gelen yoktu. Öyle ki pek çok Anadolu köyünde cenaze yıkayacak imam bile bulmak çok zor oluyordu.

Camiler sahipsiz kalınca, millet de dinden imandan soğumuş camiye gitmez olunca mezbeleliğe döndü bu mübarek mekanlar. Sonrası bildiğiniz gibi, normal devlet kurumuna çevrilenler, başka amaçla kullanılan yapılara dönüştü. Birkaç tanesi de ahır ve samanlık olarak kullanıldı camilerin.

Bütün bunlar tek Parti dönemi zalimliğinde yapıldı.

Halk cahil ve eğitimsizdi üstelik.

Şimdi zurnanın zırt dediği yere geliyoruz. Bugün milleti cahilleştirilmek için iktidar elinden geleni yapıyor. Eğitimli kesime inanılmaz bir düşmanlık var. Bizzat üniversiteye rektör olarak atadıkları şahıs söylüyor, “okunarak adam olunmaz” diye. Parti ve lider yalakalığı en ideal meslek şu günlerde. Eğitimli insanlar ya hapiste ya da soluğu yurt dışında alıyor. Farklı düşünceye Tek Parti döneminde de tahammül yoktu ama bugün doğrudan hain ilan ediliyor.

Din adamı kılıklı soytarılar baş tacı edilirken, hakiki din alimleri hain ilan ediliyor ya da suskunluğa terkediliyor. Milyonlarca şuursuz dinci şapşik ‘dindar’ diye afişe ediliyor. Görüyorsunuz işte, yanmayan kefen pazarlayan Cübbeli namlı şeddeli cühela, cennete yürüten terlik pazarlıyor ekranlarda. İktidar istediği yöne havlatıyor tek komutla. Sultanahmet’in göbeğindeki tarihi mekanı kendisine peşkeş çekilen ağlak şaklaban, çökülen üniversiteye rektör olarak atanıyor. Biraz utanıp sıkılmak yerine, “Ahirette hepinizle yüzleşicez” diye tehdit de ediyor. Ahirette de 155 var sanıyor, arayıp ihbar edecek!

Bugün camiler ahıra dönüştürülmedi belki ama hepsi Dingo’nun ahırı oldu. Camilerde yaşanan soytarılıkların, ahlaksızlıkların haddi hesabı yok. Cübbeli Ahmet’in cirit attığı cami Dingo’nun Ahırı olmuştur, ibadethane olmaktan çoktan çıkmıştır!

Siyasetçi propaganda merkezi yaptı camileri. Cuma hutbeleri parti bültenine döndü. Taciz, tecavüz din adamından camiye kadar indi. Camide fuhuş halinde basılan imamlar türedi.  Başörtüsüz kadınlar ahlaksızdır diyen yalamalı öpmeli vaazlar veriyor yobaz softalar. Sadece geçen yıl 1000’den fazla imam hatip açılmış ama uluslararası istatistiklere göre, dini en fos yaşayan ülkelerden ilk beşe girmiş Türkiye… Şeklen Müslüman, siyaseten İslam. En tehlikeli güruh da bu. Şerefsizlik yapmayı partisi için mubah, ahlaksızlığı kişisel oldukça sakıncasız görülüyor. Yahu, Amazon’dan seks oyuncağı sipariş veren bakan, bizzat reis-i cumhurun damadı, daha ne kadar kepaze bir tablo olur ki?

Şimdi de Cevşen suç delili sayılıyor, dua kitapları yakılıyor, dini kitaplar çöplüklere atılıyor korkuyla. İktidarda ise CHP yok AKP var. Bu gurur siyasal dincilerin!..

Evet, CHP bazı camileri ahır yapmıştı. AKP ve Tayyip Erdoğan ise camileri Dingo’nun ahırı yaptı maalesef. Ve Dingo’nun ahırının akıbeti ise çok fena. Bir sarhoşun tutuşturduğu alev ile tarihe gömüldü içindeki atlarla beraber.

[Naci Karadağ] 28.1.2019 [TR724]

Barcelona bir zamanlar ‘Küçük Hollanda’ idi [Hasan Cücük]

Barcelona, Ajax’ın genç orta saha oyuncusu Frenkie de Jong’u 75 milyon Euro bedelle kadrosuna kattı. Bu bedel temmuz ayında takıma katılacak genç oyuncunun Barcelona tarihinin en pahalı 5. transferi olmasını sağladı. İlk sırada 120 milyon Euro bonservis ödenen Philippe Coutinho bulunuyor. Frenkie de Jong, yedek kaleci Jesper Cillesen’den sonra Barcelona kadrosunda bulunan ikinci Hollandalı olacak. Bir zamanlar ‘Küçük Hollanda’ olarak tanımlanan Barcelona’da son yıllarda bu ülkede futbolcu görmek pek mümkün olmadı.

Barcelona’nın Hollandalı futbolcuları kadrosuna katması 1973 yılında başladı. Kadroya katılan isim sadece Hollanda değil dünya futbolunun en iyilerinden biri olan Johan Cruyff’tu. 1973-78 arasında Barcelona formasını terleten Cruyff adı adeta kulüple özdeşleşiyordu. Futbolun ‘sarı fırtnası’ndan sonra ikinci Hollandalı, Barcelona kadrosuna 1974’de katılıyordu. Yeni isim de Hollanda futbolunun bir başka efsanesi Johan Neeskens’ti. Cruyff’tan bir yıl sonra kadroya katılan Neeskens, bir yıl sonra ayrılıyordu; 1974-79. Johan Cruyff, futbolculuğu döneminde sadece bir şampiyonluk yaşamasına rağmen, 1988-96 arasında teknik adamlığı sırasında kazanmadık kupa bırakmadı. Cruyff’un takımı ‘Rüya Takımı’ olarak tanımlanırken, 4 La Liga ve 1 Şampiyonlar Ligi olmak üzere toplam 11 kupa kazandırdı.

Cruyff ve Neeskens’in, Barcelona’dan ayrılmasıyla yeni bir Hollandalıyı görmek için 10 yıl beklememiz gerekiyordu. 1989’da bu kez bir başka efsane Ronald Koeman, Barcelona kadrosuna katılıyordu. PSV’den transfer edilen Ronald Koeman, 6 yıl Barcelona defansının emniyet sübabı oluyordu. Sadece defansif özelliği değildi Koeman’ı dünya çapında üne kavuşturan. Mesafe tanımaksızın attığı şutlar, serbest vuruşlardaki ustalığıyla Koeman, dünyanın sayılı isimleri arasına adını yazdırıyordu. Rüya Takımı’nın temel isimlerinden olan Koeman, kazanmadık kupa bırakmıyordu. Barcelona formasıyla çıktığı 252 maçta 82 gole imza atıyordu.

1997 yılıyla birlikte Barcelona’nın ‘Küçük Hollanda’ olma dönemi başlıyordu. 1997’de takıma Michael Reiziger, Ruud Hesp, Winston Bogarde katılıyordu. Bu isimlerden en uzun süreli Barcelona formasını giyen Reiziger oluyordu. Her üç isminde ortak özelliği savunmacı olmalarıydu. Hesp kaleci, Reiziger ve Bogarde defans oyuncusuydu. Barcelona kadrosunun temelini olşturan bu isimlerden Hesp ve Bogarde 2000’de, Reiziger ise 2004’te ayrılacaktı.

1998’de Barcelona’ya Hollandalı akını devam ediyordu. Boudewijn Zenden, Phillip Cocu, Patrick Kluivert, De Boer kardeşler Frank ve Ronald’ın gelmesiyle Barcelona kadrosundaki Hollandalı sayısı 8’e çıkıyordu. 1997-2004 arasında Barcelona iskeleti Hollandalı oyunculardan oluşuyordu. Bu dönem Barcelona’nın başarıya hasret kaldığı dönemlerden biri oluyordu. 1997-2004 arasında sadece iki kez La Liga şampiyonluğu yaşanıyordu. 1997-98 ve 1998-99 sezonunda iki yıl üst üste gelen şampiyonluktan sonra Barcelona tam 6 yıl şampiyonluğa hasret kalıyordu.  Barcelona kadrosuna 2000’de Marc Overmars, 2003’te Van Bronchorst, 2004’te ise Edgar Davids kiralık olarak katılıyordu.

Barcelona’daki Hollandalı hakimiyeti dağıtan isim yine bir Hollandalı oluyordu. Bu isim 2003’te takımı çalıştırmaya başlayan Frank Rijkaard oluyordu. 2003’te Barcelona’nın teknik patronu olan Rijkaard, geldiğinde takımda 6 vatandaşı bulunuyordu. Takımın başına geçer – geçmez Frank De Boer’i gönderen Rijkaaard, asıl temizliği 2003-04 sezonunun bitiminde yapıyordu. Rijkkard’ın biletini kesteği isimler arasında Reiziger, Cocu, Kluivert ve Marc Overmars vardı. Juventus’tan kiraladığı Edgar Davids’i ise sezonun bitimiyle geri gönderiyordu. Takımda bulunan 6 Hollandalıdan 5’ini yine bir Hollandalı olan Frank Rijkaard gönderiyordu. Böylece Barcelona’nın ‘Küçük Hollanda’ dönemi sona eriyordu.

2003-08 arasında Barcelona’yı çalıştıran Rijkaard, takıma Hollandalı olarak 2003’te Van Bronchorts’tu, 2005’te ise Mark van Bommel’i transfer etti. Ancak her iki isimde yine Rijkaard tarafından gönderildi. Mark van Bommel sadece bir sezon top koştururken, Van Bronchorts ise 2007’de Barcelona’da ayrıldı. 1997’de Barcelona’ya başlayan Hollandalı akımı, Rijkkard döneminde 2007’de son buluyordu.

4 yıl kadrosunda Hollandalı barındırmayan Barcelona, 2011’de kulüp tarihinin en fiyasko transferlerinden biri olacak İbrahim Afellay’ı kadrosuna kattı. 2011-15 arasında Barcelona kadrosunda bulunan Afellay sadece geldiği sezon takımda bulundu. Diğer sezonlar Schalke 04 ve Olympiacos takımlarında kiralık oynadı. Barcelona formasını tamamına yakını yedekten oyuna girdiği 21 La Liga maçında giyip 782 dakika oyunda kaldı.  Afellay, Barcelona’nın en fiyasko Hollandalısı oldu.

Barcelona 2016’da kaleci Jasper Cillessen’i kadrosuna kattı. Ajax’tan 13 milyon Euro’ya transfer edilen Cillessen, Alman kaleci Marc – Andre ter Stegen’i yedeği oldu. Alman kaleciyi kesmeyi başaramayan Cillesen aradan geçen 2,5 yılda sadece 2 kez La Liga maçında Barcelona kalesini korudu. Daha çok İspanya Kupası maçlarında kaleye geçen Cillessen toplam 27 maçta kaleye geçti.

Yedek kaleci Jasper Cillessen 3,5 yıldır takımın tek Hollandalısıydı. Bu isme temmuz ayında Frenkie de Jong eklenecek. Barcelona tarihinin en pahalı 5. transferi olan de Jong’un göstereceği performans yeniden Hollandalılara, Barcelona kapısını açabilir.

[Hasan Cücük] 28.1.2019 [TR724]

Kaybettiğimiz ilk meydan, Habil’in tarlasıdır [Hakan Zafer]

“Ne yani, meydanı kime bırakaydım?”, “Ben olmayaydım…” diyerek açtığı alanları, kısa süre sonra kendinin zanneder insan. Hep orada olmalıymış, o olmasa neler neler olacakmış da Mevla yüzümüze bakıp o mütevazı(!) kulunu orada oldurmuş gibi davranır.

Bir süre sonra asıl iş, “meydanda tablanı tut da nasıl olursa olsun”a döner. Bu zorunluluk hissinin, yontamadığı kutsal/etik, mubahlaştıramayacağı araç kalmaz.

Bu zapt hırsı;

Etraf çevirtir. Çevirmeden içeri giremez, içerdeyseniz çıkamazsınız.  Bu kadar kendine mal edince insan, milletin başına müsadeci kesilir. Giriş-çıkışın tek ölçüsü, onun iznidir.

Çirkinleştirir. Meydanda efendi kalarak yer tutması zordur, pek asil bırakmaz. En hafifinden, herkes duysun oranın kime ait olduğunu diye, alan çizen bağırmayı meydanın lazımı kabul ederiz. Bağırınca, uzaklara duyurduğumuzun ölçüsü, tezgâhta tuttuğumuzdur. Faziletli bir şeyse, bağırma çirkinliğiyle gitmez.

Hata ettirir. Bir şeyle ne kadar çok vakit geçirmişsek o kadar sahibi, ne kadar sahibi zannedersek, o kadar da hatayı hakkımız zannederiz. Taksici, dolmuşçu tayfasının trafikteki rahatlığı gibi; “Sabahtan akşama yollardayız, bizim de iş yerimiz buralar, o kadarcık rahat olalım canım!”

Üzer. Sahiplenmemeli meydanı. Terk etmek zorunda kaldığımızda, geriden ibretli gözlerle bizi oradan çıkaran yeniyi izlemeyi beklemeden, yerinde gönülden çıkaracak, vakti geldiğinde gönüllüce çıkacak kadar sahiplenmemeli.

Kirletir. Meydana gereğinden ziyade kıymet verince ya da kıymet çekince, değnekçisi de üçkâğıtçısı da bol olur.

İhmal ettirir. Ömrü meydan zapt etmeye tüketince, şehrin diğer tarafları özensizliğimizden nasip alır.

Ölçek bozar. Sayısı ne kadar olursa olsun başkalarını, meydan yeri kendine kalsın diye yerinden, yurdundan, aşından etmeye gıkı çıkmayan kimsenin insanlığı, işine geldiğinde bir gariple karşılaşsa, “insanlık öldü mü yav!” dedirtecek kadar ayarsızdır.

Unutturur. Zafere kilitlenerek gittiğimiz seferden muzaffer dönerken, yüzümüzde meydan uğruna yitip giden defnettiklerimizin yası değil, zaferin neşesi kalır.

*****

Allah’ın, Âdem’in (as) iki oğlunun arasında geçen kavgayı, diyaloglarına varana dek hatırlatması, bize meydan bırakma edebini öğretmesidir (Maide 27-31). Yoksa mezar yeri açmayı kargadan öğrenecek kadar kimselerin olmadığı bir esnada ne işimiz var? Makbul abimiz, reddedilen abimize(!) (ne ata bilir ne satabiliriz, kabul edelim, katil olanla da aynı Âdem’deniz) “gel beni öldür” diyesiymiş gibi okuyoruz. Aslında, “Elinden öldürmek gelmesine geliyor ama yapma, ben de sana yapacak değilim. Kendisinden kabul edilenler meydanını tutmanın ölçüsü, beni ortadan kaldırman değil. Hem senden önce davranıp seni öldürmem gerekecekse, onu da yapacak adam değilim. Meydanı senin zannet.”  diye, paha biçilmez erdeminden nasiplendirdiği tarlayı terk edişidir.

Hasılı, çirkinleşerek ancak tutacağımız meydanlarda kaybedeceklerimizin telafisi yoksa, ne meydan bize ne de biz meydana mecburuz.

[Hakan Zafer] 28.1.2019 [TR724]

Diktanın gücü kurbanları… [Bülent Korucu]

Tayyip Erdoğan, inşasında son aşamaya geldiği kuralsız dünya için önemli bir adım daha attı. Anayasa Mahkemesi üyeliğine AKP’de milletvekilliği dahil pek çok görev almış bir ismi atadı. Yıldız Seferinoğlu hali hazırda Adalet Bakan Yardımcısı; yani AYM’nin yetki alanı giren bazı konularda taraf. Söz konusu atamanın ne anlama geldiğini görmek için yakın tarihteki bir örneği hatırlamakta fayda var. 2003 yılında cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, AYM üyeliğine avukat kontenjanından Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’u atamıştı. AKP’lilerin ve Kemalistler dışındaki medyanın tepkisi sonunda CHP üyesi Özok çekilmek zorunda kalmıştı. Özok, CHP’de yetkili kurullarda görev almamış, milletvekilliği şöyle dursun aday bile olmamış bir isimdi. Hukuken sakınca yoktu ve sadece etik kaygılar onu AYM’den istifaya zorlamıştı. Nereden nereye…

Meclis Başkanı Binali Yıldırım’ı istifa etmeden İstanbul Belediye Başkanlığı için aday gösterdiğinde yine yazmıştım: Erdoğan bunu bilerek yapıyor ve kuralsızlığı kural haline getiriyor. Yoksa AYM üyeliği için yüzlerce biatlı isim bulabilirdi. “Anayasa ve ahlak dahil bütün kurallar ayaklarımın altında, ben onların hiçbiriyle bağlı değilim” mesajını en yüksek perdeden vermeye devam ediyor. ‘Çalıyor ama çalışıyor’ mottosu ile hukuksuzluğu normalleştirerek başladığı yolculukta sona yaklaşıyoruz.

Yeni Türkiye’nin normallerinde kurala yer yok, daha kötüsü bunun önüne geçebilecek bir mekanizma da yok. Kurallı dünyanın garantörü denetim mekanizmalarının birer birer susturulması da gizli Erdoğan Ajandasının önemli parçasıydı. TBMM, güzel ve ucuz lokantası da olan emekliler lokalinden farksız. Ülkenin sorunları kahvehane muhabbeti kıvamında konuşuluyor, yine konuşuluyor… hiç bir somut gelişme sağlanamıyor. Mahkemeler en yükseğinden en ücradaki ilk dereceye kadar emir eri. Anayasa Mahkemesi bizzat anayasanın katili.

Kuralsız dünya gücünü aslında kurbanlarından alıyor. Kastım yalnızca giyotindeki kellelere bakıp sinenler değil; daha büyük zararı giyotini kendi dışındakiler için meşru görenler veriyor. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın zihniyeti genlerimize işlemiş sanki.

Mesela HDP eski eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, şüphesiz bu sürecin en büyük kurbanlarından. Anayasa çiğnenerek tutuklandı, aylarca mahkemeler arasında pinpon topu gibi gitti geldi. Yargıç karşısına çıkması dahi iki yılı buldu neredeyse. Ve bu kuralsız dünyaya meydan okuma potansiyeli olan tek lider gibi. Ancak o da kuralsızlık giyotinin gölgesine sığınmakta mahzur görmüyor. Savunmasında, 15 Temmuzdan sonra tutuklanan hakim ve savcılara önemli bir bölüm ayırıyor. Eski Diyarbakır Ağır Ceza yargıcı Ramazan Güzel, bu sitedeki yazılarında Demirtaş’ın iddialarını somut örneklerle çürütüyor. Fakat sorun daha derinlerde. 15 Temmuz gecesi binlerce hakim ve savcı hiçbir adli ve idari soruşturma olmadan tutuklandı. Hakim ve savcıların soruşturma ve kovuşturmasında uygulanması gereken kanunlar uygulanmadı; anayasal güvenceler yok sayıldı. Büyük çoğunluğu tek başına hücrede tutuluyor ve daha iddianamesi hazırlanmayan var. Kendilerini savunma imkanları tamamıyla ellerinden alınmış durumda. Yani en az Demirtaş kadar bu kuralsız dünyanın mağduru oldular. Demirtaş ise bu tuzağa düşüyor ve kuralsızlığa payanda oluyor. Hukuksuz mahkemelerin bile henüz suçlu bulmadığı insanları suçlu ilan ederek aynı çukuru paylaştığı insanların omuzuna basarak kurtulmaya çalışıyor. Beyhude çaba…

Hâlâ şunu anlamakta zorlanıyoruz: hukuk ya herkes için olacak ya da hiç kimse için olmayacak. Aynı lojmanı, aynı ofisi paylaştığı hakim ve savcı için hukuku uygulamayanların başkası için bu alicenaplığı(!) göstermesini beklemek hayalperestlik bile değil.

[Bülent Korucu] 28.1.2019 [TR724]

Sabit olmuş hırsızlık suçuna Kur’an’da verilen ceza nedir ve şartları nelerdir? (Maslahat-5) [Ahmet Kurucan]

Örneklere devam edeceğim demiştim. Sabit olmuş hırsızlık suçuna Kur’an’da verilen ceza bu yazımızda ele alacağımız örnek olsun. Maide 38 ve 39. Ayetinde Allah şöyle buyuruyor: “Erkek olsun kadın olsun, hırsızlık yapana gelince: yaptıkları bu suçun karşılığında Allah’tan ibret verici bir ceza olarak onların ellerini kesin. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır. Fakat her kim de yaptığı bu haksızlık ve kendi kendine zulümden sonra pişman olup tevbe eder ve kendini ıslah edip halini düzeltirse, hiç şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah, (hata ve günahları) pek çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.”

Bu kadar açık, seçik ve net bir anlam içeriğine sahip olan ayet/hüküm hakkında hukukçularımız tarih boyunca bazı sorular etrafında birçok müzakereler ve tartışmalar yapmıştır. Mesela, hangi el kesilecek? El kesme cezasının tahakkuku için gerekli olan çalınan malın miktarı nedir? Okumakta olduğunuzun yazının konusunu teşkil edecek şu soru: cezai ehliyete sahip, hırsızlığı sabit olmuş ve el kesme cezasını hak etmiş bir insan ceza tatbik edilmeden önce tövbe ederse ne olacak? Tövbe etme ile cezasının af edileceğini biliyorsa tövbe etmez mi? Bu durum “yakalansam, ceza alsam bile tövbe eder kurtulurum” düşüncesinin toplumda yaygınlaşmasına hizmet etmez mi? Hırsızlık kamuya karşı işlenmiş bir suçtur, suçu sabittir ve cezası da bellidir, hırsızın tövbe etmesi Allah ile kendisi arasındadır, tahakkuk eden ceza kamu otoritesi tarafından her halükârda uygulanmalı değil midir? Ayette geçen tövbenin bizim bildiğimizin ötesinde başka bir manası olabilir mi? “Hiç şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder” beyanı dünyevi ceza ile alakası olmayan bir şey olamaz mı? Tövbe dini, ceza, cezanın tatbik veya af edilmesi hukuki/dünyevi değil midir? Böyleyse Allah tövbe eden kişiyi ahirette o eylemi hiç işlememiş gibi kabul edebilir ama bu dünyada cezanın verilmemesini  mi gerektirir? Ya da tövbenin zamanı mı söz konusudur? Mesela hırsızın tövbe etmesi kamu güvenlik güçleri tarafından yakalanma ve mahkeme önünde hüküm giymeden önce yapılan tövbe olamaz mı?

Söz konusu sorular etrafında gelenekte yapılan tartışmalara baktığımızda karşımıza ilk önce Hz. Osman ve Hz. Ali döneminde yaşanan birkaç örnek çıkıyor. Bu örneklerde her iki devlet başkanı da hüküm giydiği halde el kesme cezası kendilerine tatbik edilmeden tövbe eden kişileri af etmişlerdir. Buradan anlaşılıyor ki onlar Kur’an’daki el kesme cezasını dini-hukuki ayırımı yapmadan kabul ediyor ve Allah’ın tövbe ederse af ederim dediği yerde biz de af ediyoruz diyorlar. Verilen bu af da sorunu çözüyor olmalı ki her insanın aklına gelebilecek yukarıdaki sorular ekseninde farklı bir mütalaa olmuyor. Nitekim erken dönem hukukçular hüküm giymiş hırsız ceza tatbik edilmeden önce tövbe ederse af edilir diye icma etmişlerdir.

Fakat tabiin döneminin büyük alimlerinden Urve b. Zübeyr bu görüşte değildir. O tam aksini söyler. Hırsız tövbesi nedeniyle af edilirse kamuda bu eylemi yapanlar çoğalır, hüküm giymiş hırsıza cezanın tatbik edilmemesi kamuda büyük bir fitne ve fesat doğurur, insanların adalet duyguları zedelenir, dolayısıyla tövbe cezaya mani değildir. Fakat bu yaklaşım çok büyük bir sorunu karşımıza çıkarıyor; Urve b. Zübeyr’in sözü ayetin zahiri manasına muhalif. Urve b. Zübeyr’in bu içtihadı sadece ayetin zahirine değil aynı zamanda sahabe icmasına ve erken dönem uygulamalarına da aykırıdır.

Onun Allah’ın emrini inkar ve ona itiraz etmediği gerçeğinden hareket edersek bu açmazı nasıl izah edeceğiz?

Benim izahım şu; Hz. Osman ve Hz. Ali dönemi uygulamaları ile Urve b. Zübeyr’in itirazları üzerinden derinlemesine düşünüldüğünde aralarında şekil/form farklılıkları olsa da ayetin ruhu, özü, gözettiği maslahat ve verdiği mesajı hayata geçirme konusunda fark olmadığını hatta ittifak ettiklerini düşünüyorum. Her iki tarafın da bir taraftan nüzul toplumu örf ve adetinin gereği olarak verilen ceza ve mahiyeti, diğer taraftan makasıd-ı İlahi ve maslahat-ı nas ekseninde içtihat etmişlerdir diyorum. Bir taraf ayeti dini ya da hukuki bir form olarak anlamış, tövbeyi af olarak yorumlamış, tövbe ile sorunun çözüleceğini görmüş ve ayniyle uygulamış; diğer taraf ise adını böyle koymasa bile ayeti hukuki bir form olarak kabullenmiş, tövbeyi Allah-kul ilişkisi içinde ahirete bakan veçhesiyle değerlendirmiş, dünyaya bakan ciheti ile aklî çıkarımları doğrultusunda ayetin zahiri hükmünün dışına çıksa bile mevcut şartlar özelinde çözümün cezanın uygulanması ile sağlanacağı içtihadında bulunmuştur.

Urve b. Zübeyr’e itiraz edenlerin ileri sürdükleri deliller tahmin edileceği gibi öncelikle ayetin zahiri manasıdır. İkinci bir delilleri daha var onların. Derler ki, Allah Maide süresi 33 ayette yol keserek eşkıyalık yapan, soygunculukta bulunup muhataplarını öldürenlere verilecek cezaları sıralıyor. 34. ayette ise  “Ancak kendilerini ele geçirmenizden önce tövbe edenler, bu hükmün dışındadır. Biliniz ki Allah çok affedici ve çok merhametlidir.” diyor. “Sebeb-i nüzulün hususiyeti hükmün umumiyetine engel değildir.” kaidesine göre hırsızlıkta da ele geçirilmeden, geçirilmiş ve ceza verilmiş bile olsa ceza tatbik edilmeden önce tövbe edenlere bu ayetin hükmü ile muamele etmek gerekir.

Urve b. Zübeyr  buna itiraz ediyor. Diyor ki “Bu İslam diyarında suç işleyip kaçanlardır. Tövbeden maksad da tövbe edip geri gelenlerdir. Ama İslam ülkesinde kalarak tövbe edenler buna dahil değildir. Şayet buna evet diyecek olursanız insanları suç işlemeye teşvik anlamına bile gelebilir, adaletsizlik olur. (Taberi Cami’ül-Beyan, 6/219)

Benim anladığım kadarıyla Urve b. Zübeyr burada açıkça şunu demiyor; bu ayetin hırsızlıkla alakası yok. Eşkıyalıkla alakası var. Ayetin nüzul sebebi de zaten meydanda. Dolayısıyla ayetin eşkıyalara yönelik getirmiş olduğu istisnai hükmü hırsızlıkta uygulamazsınız. Ama şunu açıkça diyor: suç işleme ortak paydasında birleştiğini düşünerek, sebeb-i nüzulün hususiyeti hükmün umumiyetine mani değildir kaidesini burada işletemezsiniz. İşletirseniz, bu uygulama adalet değil adaletsizlik doğurur. Lafza uyacağız diye ayetin ruhundan, özünden ve maksadından uzaklaşmış oluruz. Bu durum insanların maslahatını değil mefsedetini netice verir. Belki birçokları için suça teşvik manası taşır.

Haksız değildir Urve b. Zübeyr bu yaklaşımında. Nitekim ilerleyen yıllarda birçok ulema bu ve benzeri meselelerdeki açmazla karşılaşınca maşlaha-ı mürsele üst başlığı altında yerini alan tahsis ve takyid adını verdikleri metotlarla bir çıkış yolu ortaya koymuşlardır. Bu yol hem ayetin zahiri hükmüne uymamaya izah hem de maksadı gerçekleştirmeyi amaçlayan bir muhtevaya sahiptir. Bana göre bu söz konusu ulemanın Urve b. Zübeyr ile aynı noktada buluştuğunun göstergesidir.

Urve b. Zübeyr’in 94 yılında vefat ettiğini düşünecek olursak söz konusu tartışmaların durmadığı ve mezheplerin tedevvün döneminde de yaşandığını görürüz. Ali Bardakoğlu’nun İslam ansiklopedisi yazdığı maddede bu tartışmaları ve ulaştıkları görüşleri kısaca şöyle özetler: “Âyet-i kerîmenin zahirinden anlaşılan şudur: Hırsız yaptığına pişman olur, tövbe eder ve tövbesinde samimi olduğu anlaşılırsa eli kesilmez. Ancak bunun tesbit edilebilmesi için hırsızın bir süre hapsedilmesi ve göz altında bulundurulması gerekir. Fakat bu konu İslam hukukçuları arasında ihtilaflıdır. Hanefîler hırsızın çaldığı mali yakalanmadan önce iade edip tövbe etmesinin haddi düşürdüğü görüşündedirler. Hanbelî, Zâhirî ve bazı Şafiilere göre de hırsızın yakalanıp mahkemeye sevk edilmeden önce tövbe etmesi belli şartlarda cezayı düşürür. Bazı hukukçulara göre ise hırsız dava hâkime götürülmeden önce bile tövbe etse had cezası düşmez. Çünkü had suçun cezasıdır; tövbe ise yasak işi yapmanın günahından Allah’a sığınmadır. Tövbe suçun cezasını kaldırmaz (İbn Âşûr, VI, 193; Ateş, II, 524). İslam hukukçularının çoğunluğuna göre hırsızın yakalanıp hâkim huzuruna çıkarıldıktan sonra tövbe etmesi –samimi olup olmadığı bilinmediği için– had cezasının uygulanmasını önlemez. Nitekim Hz. Peygamber Mahzûm kabilesinden hırsızlık eden bir kadının elinin kesilmesine hükmetmiştir. Halbuki o da yaptığına pişman olmuştu (Buhârî, “Enbiyâ”, 54, “Hudûd”, 11; Müslim, “Hudûd”, 9; hırsızlık suçu ve cezası hakkında bilgi için bk. Ali Bardakoğlu, “Hırsızlık”, DİA, XVİİ, 384-396).

Sonuç itibariyle; konumuz tikel örnekler ya da genel hükümler açısından İslam ceza hukuku ile alakalı bir değerlendirme yapmak değildir. Konumuz haftalardır devam ettiğimiz fıkıh usulünün en önemli konularından biri olan maslahatın oturmuş olduğu zemini örnekleriyle pekiştirmek ve sadece Hz. Peygamber hadisleri değil, Kur’an ayetleri üzerinde de serbestçe müzakerelerin yapıldığını göstermektir.

[Ahmet Kurucan] 28.1.2019 [TR724]