Ekonomideki daralma sokaktaki vatandaşı da olumsuz etkiliyor. Mali olarak zor duruma giren birçok şirket ödeme sıkıntısı yaşamakta ve işçi çıkarmakta.
İflas erteleme müessesinin kaldırılmasının ardından, onun yerine kullanılması öngörülen konkordatoya olan ilginin her geçen gün arttığını belirten Güncel Group Yönetim Kurulu Başkanı Yılmaz Sezer, 7101 sayılı Kanun’un 13. maddesi hükmü ile getirilen değişiklik sonucu tacir olmayan kişilerin de konkordato ilan edebileceğini söyledi.
‘KONKORDATO, YAPILAN DEĞİŞİKLE UYGULANABİLİR OLDU’
Dünya’dan Veysel Ağdar‘ın haberine göre Sezer, mali açıdan zor duruma giren ve ödeme sıkıntısı çeken vatandaşın da konkordatoya başvurabileceğini belirtti. Sezer, “İflas etmeden borçlarını ödeyerek ticaret hayatına devam etmek isteyen gerçek ve tüzel kişiler konkordato limanına sığınmak istemekte. Konkordato borçlunun alacaklıları ile borcunu belli bir vade ve tutar üzerinden ödemek üzere anlaşma sağlaması, söz konusu anlaşmanın ise mahkeme tarafından onaylanmasıdır. Konkordato müessesesi çok önceden beri var olan bir müessese olmasına rağmen 28.02.2018 tarihinde yapılan değişiklikler ile daha pratik ve uygulanabilir hale getirilmiştir” dedi.
‘TÜCCAR OLMAYAN KİŞİLER DE KONKORDATO İSTEYEBİLİR’
“Yapılan bu değişiklerden ve en önemlilerinden bir tanesi ise bize göre tacir olmayan kişilerin de konkordato talep edilmesinin önünün açılmış olması” diyen Yılmaz, şöyle devam etti:
‘GEREKÇELİ BİR DİLEKÇE İLE…’
“İcra İflas Kanunu’nunda değişiklik yapan 7101 sayılı Kanun’un 13. maddesi hükmü ile getirilen değişiklik sonucu tacir olmayan kişiler de konkordato ilan edebiliyor. Buna göre, borçlarını, vadesi geldiği halde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunan herhangi bir borçlu, vade verilmek veya tenzilat yapılmak suretiyle borçlarını ödeyebilmek veya muhtemel bir iflastan kurtulmak için konkordato talep edebilir. İflas talebinde bulunabilecek her alacaklı, gerekçeli bir dilekçeyle borçlu hakkında konkordato işleminin başlatılmasını isteyebilir.
‘HERKES KONKORDATO İSTEYEBİLİR’
Yetkili ve görevli mahkeme; iflasa tabi olan borçlu için merkezinin bulunduğu yer, iflasa tabi olmayan borçlular için yerleşim yerindeki Asliye Ticaret Mahkemesi’dir. Yani yapılan bu yeni düzenleme ile tacir olmayan gerçek kişiler ikametgahlarının bulunduğu yerdeki Asliye Ticaret Mahkemesi’ne müracaat ederek konkordato talep edebilmektedirler. Aslında hiçbir şarta ve ön koşula bağlı olmaksızın dileyen herkes konkordato ilan edebilmektedir. Burada hiçbir kısıtlama yapılmaması nedeniyle bu kapsamdan devlet memurları da faydalanabilmektedir.”
‘YASAL DÜZENLEMEDE EKSİKLİKLER VAR’
“İlk bakışta bu uygulama tarafımızdan yadırganmış ve anlaşılamamıştır” diyen Yılmaz, şunları söyledi:
“Çünkü konkordato ticaret hayatı içinde var olan ve sonuçları ticari olarak değerlendirilen bir işlem olmasına rağmen ticaret ile ilişkisi olmayan kişiler de kapsama dahil olmaktadır. Her şeyden önce dava Ticaret Mahkemesi’ne açılmaktadır. Ve bu nedenle ticari bir kimliğe bürünmektedir. Yine aynı şekilde konkordatonun devamı niteliğinde olan ya da konkordato başarılı olmaz ise kaçınılmaz olan iflas müessesesi tacir olmanın bir sonucu olarak Ticaret Kanunu ile düzenlenmiştir. Oysa tacir olmayan kişiler için bunun nasıl gerçekleşeceği yasal düzenleme ile öngörülmemiştir. Sanırız bu konudaki eksiklik uygulama ile netleşip yargı içtihatları ile kesinlik kazanacaktır.
‘ŞİRKETLERE KEFİL OLAN 3. KİŞİLERİ KORUMAYI AMAÇLAMAKTA’
Bizce kanunun böyle düzenlenmiş olması yani tacir olmayanların da kapsama dahil edilmiş olması, konkordato ilan etmiş olan şirketlerin ortaklarını ve şirketlere ve tacirlere kefil olan 3. kişileri de koruma altına almış olma amacı gütmektedir. Konkordato halinde alacaklıların bunları taciz etmemesi ve tam bir anlaşmanın sağlanılması amacıyla düzenlemenin yapıldığı düşünülmektedir.”
‘ALACAKLININ DA KONKORDATO HAKKI VAR’
Yılmaz, “Ekonominin daralması sonucu sadece şirketlerin değil hane halkının da bu krizden fazlaca etkileneceği borçlarını ödeyemeyeceği ve bir limana ihtiyaç duyacağı düşünülerek böyle bir düzenlemenin yapılmamış olmasını diliyoruz. Tabii burada göz ardı edilmemesi gereken diğer bir konu ise her alacaklının, borçlu hakkında konkordato işlemine başlatma hak ve yetkisinin olduğudur” diye konuştu.
‘YANLIŞ VE BİR O KADAR DA TEHLİKELİ BİR DÜZENLEME’
Atılım Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Saygılıoğlu, “Vatandaşın konkordato ilan etmesi yönündeki yasal düzenleme her yönüyle yanlış ve bir o kadar da tehlikelidir” diyerek, bunları maddeler halinde sıraladı:
1. Her şeyden önce geçtiğimiz Mart ayında 7101 sayılı Kanunun 13. maddesiyle İcra ve İflas Kanununun 285. maddesinde yapılan düzenleme, krizin ayak seslerinin geldiğini göstermesi ve bu amaçla hukuki tedbir alınması çok dikkat çekicidir. Siyasi irade krizi görmüş ve önceden hukuki altyapıyı oluşturmuş anlamındadır.
2. Konkordato, “borçlunun alacaklılarıyla borcunu belli bir vade ve tutar üzerinden ödemek üzere anlaşma sağlaması ve söz konusu anlaşmanın mahkeme tarafından onaylanması” işlemi olarak tamamen ticari bir müessese niteliğindedir. Dolayısıyla gerçek kişileri kapsamaması gerekir.
3. Gerçek veya tüzel kişilerin ayağını yorganına göre uzatmamalarının cezasını dürüst insanlara ödetmek yanlıştır. Serbest piyasa kuralları çalıştığına ve hukuk kurumları da olduğuna göre böyle bir çarpık düzenlemeye gidilmesi çok sıkıntılıdır.
4. Daha da önemlisi ‘bulaşma etkisi’ ile gerçek kişilerin de borçlarını ödememe yoluna gitmesi söz konusu olabilir.
5. Bunun da sonucu şudur: Alacağını tahsil edemeyen alacaklı da geriye dönüp kendi borçlarını ödememe ve erteleme yoluna gidebilecektir. Sonuç itibariyle hukuktan sapmaktır; ahlaksızlığı teşvik etmektir; dürüst gerçek ve tüzel kişileri cezalandırmaktır.
[Kronos.News] 26.9.2018
Bir bebeğin aylık mama ve bez masrafı 700 lira oldu
Ekonomik kriz ve zamlar bebek sahibi aileleri zor durumda bıraktı. Mama ve bebek bezi fiyatlarına bir yılda yüzde 120’yi aşan zam geldi. Birgün’den Ekin Akyaz‘ın haberine göre, bir yaşından küçük bir bebeğin zorunlu masrafı 324 TL’den 724 TL’ye çıktı.
‘GELECEKTEN ENDİŞELİYİZ’
Pişik kreminden ıslak mendile biberondan giyime kadar pek çok kalemde zam yapıldığını belirten aileler, kendilerini maddi açıdan sıkıntılı günlerin beklediğini ifade ediyor. Birkaç gün sonra ilk doğum gününü kutlayacak Enes’in annesi Esra Balmumcu yapılan zamlardan dolayı kara kara düşündüklerini söylüyor. Balmumcu, bebeğinin geleceğinden endişelenmeye başladığı söyleyerek şöyle dedi:
‘GEÇEN AY 16 TL OLAN BEBEK BEZİ BU AY 22 TL’
“En ucuz mamayı kullanmama ve sadece sabah kahvaltılarında vermeme rağmen haftada 17 liraya yakın mama masrafımız oluyor. Bir ay önce maliyeti 10 liraydı. Üstelik bu yalnızca mama, bir de günde 6 kere değiştirdiğimiz bebek bezleri var ki onlar da el yakıyor. Geçen ay 16 TL’ye aldığım bebek bezini şimdi 22 TL’ye alabiliyorum. Üstelik ürünün içerisindeki adet sayısı da azaldığı için, hafta içerisinde ikinci pakete geçmemiz gerekiyor.”
‘EMZİK BİLE İKİ KATINA ÇIKTI’
Bir bebeğin meyve suyu, su ve süt için ayrı biberonlar kullanması gerektiğini ifade eden anne Balmumcu, “Biberonu yeni değiştirdim 4 ay önce 12 liraya aldığım biberonu şimdi 24 liraya alabildim. Bunlar sadece zorunlu masraflar. Emzik fiyatı bile iki katına çıktı. Pişik kreminden ıslak mendile kadar pek çok üründe fiyatlar arttı” diye konuştu.
‘NASIL BAŞ EDECEĞİMİZİ ŞAŞIRDIK’
Bu temel kalemlerde toplam masraflarının ayda 700 lirayı geçtiğini belirten Balmumcu, “İnternetten sipariş vererek daha ucuza almaya çalışıyoruz ama orada da fiyatlar çok yüksek. İki ay önce marketten 15 liraya aldığım pişik kremi şimdi markette 30 internette 22 lira, biz de nasıl baş edeceğimizi şaşırdık” dedi.
[Kronos.News] 26.9.2018
‘GELECEKTEN ENDİŞELİYİZ’
Pişik kreminden ıslak mendile biberondan giyime kadar pek çok kalemde zam yapıldığını belirten aileler, kendilerini maddi açıdan sıkıntılı günlerin beklediğini ifade ediyor. Birkaç gün sonra ilk doğum gününü kutlayacak Enes’in annesi Esra Balmumcu yapılan zamlardan dolayı kara kara düşündüklerini söylüyor. Balmumcu, bebeğinin geleceğinden endişelenmeye başladığı söyleyerek şöyle dedi:
‘GEÇEN AY 16 TL OLAN BEBEK BEZİ BU AY 22 TL’
“En ucuz mamayı kullanmama ve sadece sabah kahvaltılarında vermeme rağmen haftada 17 liraya yakın mama masrafımız oluyor. Bir ay önce maliyeti 10 liraydı. Üstelik bu yalnızca mama, bir de günde 6 kere değiştirdiğimiz bebek bezleri var ki onlar da el yakıyor. Geçen ay 16 TL’ye aldığım bebek bezini şimdi 22 TL’ye alabiliyorum. Üstelik ürünün içerisindeki adet sayısı da azaldığı için, hafta içerisinde ikinci pakete geçmemiz gerekiyor.”
‘EMZİK BİLE İKİ KATINA ÇIKTI’
Bir bebeğin meyve suyu, su ve süt için ayrı biberonlar kullanması gerektiğini ifade eden anne Balmumcu, “Biberonu yeni değiştirdim 4 ay önce 12 liraya aldığım biberonu şimdi 24 liraya alabildim. Bunlar sadece zorunlu masraflar. Emzik fiyatı bile iki katına çıktı. Pişik kreminden ıslak mendile kadar pek çok üründe fiyatlar arttı” diye konuştu.
‘NASIL BAŞ EDECEĞİMİZİ ŞAŞIRDIK’
Bu temel kalemlerde toplam masraflarının ayda 700 lirayı geçtiğini belirten Balmumcu, “İnternetten sipariş vererek daha ucuza almaya çalışıyoruz ama orada da fiyatlar çok yüksek. İki ay önce marketten 15 liraya aldığım pişik kremi şimdi markette 30 internette 22 lira, biz de nasıl baş edeceğimizi şaşırdık” dedi.
[Kronos.News] 26.9.2018
Doğuş Gıda, 5 ay önce aldığı şeker fabrikasını sattı: Aldık sattık, ne var?
Milli Gazete’de yer alan haberde,”Firmaların şeker fabrikalarını üretmek için almadıkları ortaya çıktı” iddiası ileri sürüldü. Doğuş Gıda’nın beş ay önce Bor Şeker Fabrikası’nı satın aldığı belirtilen haberde, bu süre zarfında firmanın, fabrikayı devralmadığı ifade edildi.
Söz konusu fabrikanın birkaç gün önce satıldığı belirtilen haberde, Doğuş Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Karakan’ın konuya ilişkin açıklamasına da yer verildi.
‘NE VAR BUNDA’ AÇIKLAMASI
Buna göre Karakan, “Paramız yetmedi, aldık sattık. Ne var bunda?” dedi.
Bütün bu sürecin ihale şartnamesine uygun olduğunu iddia eden Karakan, 5 aydır fabrikanın devrini neden yapmadıkları yönündeki soruyu ise, “Devlet sanayicisine yardımcı oluyor. Paramız yetmedi, aldık sattık. Ülke için şükredin” diye yanıtladı.
[Kronos.News] 26.9.2018
Söz konusu fabrikanın birkaç gün önce satıldığı belirtilen haberde, Doğuş Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Karakan’ın konuya ilişkin açıklamasına da yer verildi.
‘NE VAR BUNDA’ AÇIKLAMASI
Buna göre Karakan, “Paramız yetmedi, aldık sattık. Ne var bunda?” dedi.
Bütün bu sürecin ihale şartnamesine uygun olduğunu iddia eden Karakan, 5 aydır fabrikanın devrini neden yapmadıkları yönündeki soruyu ise, “Devlet sanayicisine yardımcı oluyor. Paramız yetmedi, aldık sattık. Ülke için şükredin” diye yanıtladı.
[Kronos.News] 26.9.2018
‘Eve ekmek götürecek param yok’ demişti: İntihar etti!
Çanakkale’de iki çocuğu olan 41 yaşındaki Ramazan Kavalcı’nın borçlarını ödeyemediği için evinde intihar ederek yaşamına son verdiği ortaya çıktı.
Evrensel’den Seçkin Sağlam’ın haberine göre Ramazan Kavalcı’nın cebinden, borçlarının yazılı olduğu bir defteri çıktı.
‘EVE EKMEK GÖTÜRECEK PARAM YOK’
İddiaya göre elektrik dükkanı olan Kavalcı’nın tefecilere yaptığı borç giderek birikip 500 bin TL’yi buldu. Borçlarını ödeyemeyen Kavalcı’nın bu yüzünden intihar ettiği belirtildi.
Haberde, Kavalcı’nın yakın çevresinden edinilen bilgilere de yer verildi. Arkadaşları, intihar vakasından bir gün önce Kavalcı’nın telefon görüşmelerinde, “Eve ekmek götürecek param bile yok” dediğini aktardı.
[Kronos.News] 26.9.2018
Evrensel’den Seçkin Sağlam’ın haberine göre Ramazan Kavalcı’nın cebinden, borçlarının yazılı olduğu bir defteri çıktı.
‘EVE EKMEK GÖTÜRECEK PARAM YOK’
İddiaya göre elektrik dükkanı olan Kavalcı’nın tefecilere yaptığı borç giderek birikip 500 bin TL’yi buldu. Borçlarını ödeyemeyen Kavalcı’nın bu yüzünden intihar ettiği belirtildi.
Haberde, Kavalcı’nın yakın çevresinden edinilen bilgilere de yer verildi. Arkadaşları, intihar vakasından bir gün önce Kavalcı’nın telefon görüşmelerinde, “Eve ekmek götürecek param bile yok” dediğini aktardı.
[Kronos.News] 26.9.2018
Zulüm yapanları Şeytan bakın nasıl kandırıyor
Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:
Şimdi sürekli iyilik yaptığın halde, dilin hep bunu vird-i zebân ediyorsa, kazanıyorsun, farkına varmadan. Çünkü yine Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm buyuruyor ki: “Ne mutlu o insana ki, defter-i hasenâtında istiğfar çok olur!” Çok olsun diye O -Âişe validemizin ifadesi ile- bir mecliste bazen, yetmiş defa “Estağfirullah!” diyordu.
Fakat ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde, buhbuha-i Cennet’ten dem vurmak, yalancı bir recâ ve Hazreti Rahman-ı Rahim’e karşı da saygısızlıktır. Yani, değil sadece iyi bir şey işlememek, hep günah vadilerinde dolaşıp duruyor. Eli ile günah işliyor, dili ile günah işliyor, gözü ile günah işliyor, kulağı ile günah işliyor. Sürekli gıybet ediyor, iftirada bulunuyor, başkalarına kötülük yapıyor. Anneyi evladından ediyor; evladı annesinden ediyor. Birinin bir hata işlemesi ile, “Senin de falanlar ile irtibatın vardır!” diye, onları hapse atıyor.
Hâlbuki modern hukukta da İslam hukukunda da “suçun hususiliği” vardır. Suçun hususiliği, cezanın hususiliğini gerektirir. “Sen, falan ile, falan zamanda telefon ile konuşmuşsun; dolayısıyla mücrimsin!.. Günah işleyen birisi üzerinde 1 dolar taşıyormuş; senden de 1 dolar çıktığına göre, sen de cürümlü sayılırsın! Falanın başında desenli takke var; sen de o desende takke giydiğine göre, sen de onlardan sayılıyorsun, demektir. Terör örgütü; sen de terör örgütüsün!” Bu, Firavunların hukuk sisteminde bile görülmedik bir şeydir, hafizanallah. Böylesine Cehennem vadilerinde düşe-kalka yürüyen bir insan, “Müslümanım!” diyorsa, yemin edeceğim: Vallahi de değildir, billahi de değildir, tallahi de değildir! Onca cinayet işleyen bir insanın, Firavun’dan farkı yok, Hitler’den farkı yok, Lenin’den farkı yok, Saddam’dan farkı yok, Kazzâfî’den farkı yok!.. Cennet’ten dem vuruyor ama şeytanın sağdan gelmesi… Bakın, nasıl bir recâ hissiyle onu aldatıyor. Diyor ki: “Sen işliyorsun bunları ama boş ver, Allah Gafur ve Rahîm’dir; ne işlersen işle!”
[Samanyolu Haber] 26.9.2018
Şimdi sürekli iyilik yaptığın halde, dilin hep bunu vird-i zebân ediyorsa, kazanıyorsun, farkına varmadan. Çünkü yine Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm buyuruyor ki: “Ne mutlu o insana ki, defter-i hasenâtında istiğfar çok olur!” Çok olsun diye O -Âişe validemizin ifadesi ile- bir mecliste bazen, yetmiş defa “Estağfirullah!” diyordu.
Fakat ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde, buhbuha-i Cennet’ten dem vurmak, yalancı bir recâ ve Hazreti Rahman-ı Rahim’e karşı da saygısızlıktır. Yani, değil sadece iyi bir şey işlememek, hep günah vadilerinde dolaşıp duruyor. Eli ile günah işliyor, dili ile günah işliyor, gözü ile günah işliyor, kulağı ile günah işliyor. Sürekli gıybet ediyor, iftirada bulunuyor, başkalarına kötülük yapıyor. Anneyi evladından ediyor; evladı annesinden ediyor. Birinin bir hata işlemesi ile, “Senin de falanlar ile irtibatın vardır!” diye, onları hapse atıyor.
Hâlbuki modern hukukta da İslam hukukunda da “suçun hususiliği” vardır. Suçun hususiliği, cezanın hususiliğini gerektirir. “Sen, falan ile, falan zamanda telefon ile konuşmuşsun; dolayısıyla mücrimsin!.. Günah işleyen birisi üzerinde 1 dolar taşıyormuş; senden de 1 dolar çıktığına göre, sen de cürümlü sayılırsın! Falanın başında desenli takke var; sen de o desende takke giydiğine göre, sen de onlardan sayılıyorsun, demektir. Terör örgütü; sen de terör örgütüsün!” Bu, Firavunların hukuk sisteminde bile görülmedik bir şeydir, hafizanallah. Böylesine Cehennem vadilerinde düşe-kalka yürüyen bir insan, “Müslümanım!” diyorsa, yemin edeceğim: Vallahi de değildir, billahi de değildir, tallahi de değildir! Onca cinayet işleyen bir insanın, Firavun’dan farkı yok, Hitler’den farkı yok, Lenin’den farkı yok, Saddam’dan farkı yok, Kazzâfî’den farkı yok!.. Cennet’ten dem vuruyor ama şeytanın sağdan gelmesi… Bakın, nasıl bir recâ hissiyle onu aldatıyor. Diyor ki: “Sen işliyorsun bunları ama boş ver, Allah Gafur ve Rahîm’dir; ne işlersen işle!”
[Samanyolu Haber] 26.9.2018
Her gün yeniden doğanlar [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Hakka hizmet yolunda ilk günkü aşk, şevk ve canlılığımızı koruyabilme adına neler yapabiliriz?” sorusuna cevap olarak son bölümde diyor ki: “Üçüncü bir husus ise şudur: Cenab-ı Hak, hizmetin zevkini, lezzetini ve şevkini hizmetin içine koymuştur. Hizmet eden kimseler hep zevk ve şevk içinde olurlar. Bir gün tembellik gösterip hizmetten uzaklaşan bir kimse, kendi adına bir kısır döngünün teşekkülüne sebebiyet vermiş olur. Yani bir gün ara verse, şevki söner. Şevkinin sönmesiyle ikinci günde ara verir. Bu iki gün, onda dört günlük mesafe meydana getirir ve böylece o –eğer Allah’ın inayetiyle bu fasit zinciri kırmazsa- baş aşağı gitme yoluna girmiş olur.
“Binaenaleyh Cenab-ı Hak, amelin zevkini amelin içine koymuştur. İşleyen insan, işlediği şeylerden zevk ve lezzet alır. Karda kışta bata-çıka köyleri dolaşan, insanımıza hak ve hakikat adına bir şeyler anlatmayı hedefleyen bir kimse, öyle bir zevk alır ki, yolda kollarınızı gerip önüne çıksanız ve ona deseniz ki, ‘Şurada sıcak bir yer var. Seni oraya alacak ve baklava ikram edeceğiz.’ O, ‘Şu anda yolumu kesmeyin. İliklerime kadar öyle bir zevk duyuyorum ki, bana bin baklava ikram etseniz, yine de bunun yerini tutmaz’ diyecektir. Hatta o esnada Cennet’in kapıları açılsa yine tenezzül edip oradan içeriye girmeyecektir. Çünkü o, Rabbimizi anlatmaya gitmektedir ve bu itibarla hiçbir câzibe ve güzellik onun önünü alamayacaktır.
“Öyleyse bu kudsî daire içinde hiç kimse vazifesiz, boş ve âtıl bırakılmamalıdır. İnsan öyle mübarek bir ağaçtır ki, meyve vermediği zaman hemen kurur. Ağaçlar kuru olmadığı zaman meyve verir. İnsan, başkalarına ruhunun ilhamlarını götürmediği, insanları irşad etme heyecanını kaybettiği zaman kurur. Binaenaleyh insanın bu yönünü canlı tutma mecburiyetindeyiz. Mesela, yeni gelmiş bir arkadaşı, mâhir birinin yanında görevlendirip hemen bir vazifeye göndermek gerekir. Halktan bir arkadaşımızın evini açıp orayı bir sohbet müessesesi hâline getirmek lâzımdır ki, arkadaşlarımız solmasınlar.
“Diğer bir tabirle ifade edecek olursak: İnsan bir ağaçtır. Aşılandığı zaman makbul bir şekil ve keyfiyet alır. O, her baharda budanır, sık sık ızdıraplara maruz kalıp cenderelerden geçer ve başının üzerinde değirmen taşları dönüyor gibi yaşarsa, nasıl ciddi bir davanın içinde bulunduğunu anlar. Hele Kur’an’ı da takip edebiliyorsa, adım adım Nebiler Nebîsinin (S.A.S.) yolunda olduğunu hatırlar ve asla ülfet ve ünsiyetin öldürücü kucağına düşüp erimez.
“Son bir hususu daha arz edip sözlerimi noktalayayım. Her müminin işin içinde olması, kendi canlılığı adına bir şart, bir rükün olduğu gibi, mümkünse kendi evini de bu işte istihdam etmelidir. O evde dertler paylaşılmalı, kitaplar okunmalı, tefekkür edilmeli ve bu şekilde ev sâkinlerine sürekli bir yenilik kazandırılmalıdır.” (Bahar Neşidesi)
Evet her gün yeniden doğanlar, hep taze kalırlar. Cenab-ı Hak, ‘Kur’an-ı Kerim’de “İman edenlerin Cenab-ı Hakkı ve O’nun tarafından inen hakikatleri hatırlayarak yumuşayıp saygı ile dirilme vakti gelmedi mi? Sakın onlar daha önce kitap verilen ümmetler gibi olmasınlar. Zira kitabı tanımalarının üzerinden kendilerince uzunca zaman geçmesi sebebiyle, onlarda ülfet meydana gelmişti.” (57/16) buyuruyor. İşte geçmiş ümmetler gibi olmamak için, her zaman taptaze olan Allah Kelâmı bugün bize ne diyor acaba diye üzerlerine eğilmek gerekiyor.
Sahabe Efendilerimizin makamına ümmet-i Muhammed’den ulaşmak imkânı yok… Niye? Çünkü, Kur’an onlara taptaze geliyor. Bir de Peygamber Efendimizin (S.A.S.) dudaklarından terü taze dökülen İlahi mesajı duyuyorlar… Sanki kevser yudumları gibi yudumluyorlar. Ayrıca Efendimizin (S.A.S.) sohbetlerine mazhar oldukları için insibağ ve in’ikasa da mazharlar… Yani o muhteşem ve mübarek sohbette aynı renklere boyanıyor ve Efendimizden yansıyan güzelliklere ma’kes oluyorlar. Gökten ve gönülden gelenler, onları hep beslerken, olayların heyecanı da yani hicretler, Bedirler, Uhudlar, Hendekler, Hudeybiyeler, Mekke fetihleri, Huneynler hep birer heyecan, birer yenilenme ve Cenab-ı Hakka daha gönülden bağlanma ve yakarma vesileleri oluyordu.
Bütün bunlar tazeliğin vesileleriydi…
Ama biz ne yapmalıyız? Daha derin bir tefekkürle Kur’an-ı Kerimi ve Hadisleri okumak ve müzâkere etmek zorundayız.
[Safvet Senih] 26.9.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
“Binaenaleyh Cenab-ı Hak, amelin zevkini amelin içine koymuştur. İşleyen insan, işlediği şeylerden zevk ve lezzet alır. Karda kışta bata-çıka köyleri dolaşan, insanımıza hak ve hakikat adına bir şeyler anlatmayı hedefleyen bir kimse, öyle bir zevk alır ki, yolda kollarınızı gerip önüne çıksanız ve ona deseniz ki, ‘Şurada sıcak bir yer var. Seni oraya alacak ve baklava ikram edeceğiz.’ O, ‘Şu anda yolumu kesmeyin. İliklerime kadar öyle bir zevk duyuyorum ki, bana bin baklava ikram etseniz, yine de bunun yerini tutmaz’ diyecektir. Hatta o esnada Cennet’in kapıları açılsa yine tenezzül edip oradan içeriye girmeyecektir. Çünkü o, Rabbimizi anlatmaya gitmektedir ve bu itibarla hiçbir câzibe ve güzellik onun önünü alamayacaktır.
“Öyleyse bu kudsî daire içinde hiç kimse vazifesiz, boş ve âtıl bırakılmamalıdır. İnsan öyle mübarek bir ağaçtır ki, meyve vermediği zaman hemen kurur. Ağaçlar kuru olmadığı zaman meyve verir. İnsan, başkalarına ruhunun ilhamlarını götürmediği, insanları irşad etme heyecanını kaybettiği zaman kurur. Binaenaleyh insanın bu yönünü canlı tutma mecburiyetindeyiz. Mesela, yeni gelmiş bir arkadaşı, mâhir birinin yanında görevlendirip hemen bir vazifeye göndermek gerekir. Halktan bir arkadaşımızın evini açıp orayı bir sohbet müessesesi hâline getirmek lâzımdır ki, arkadaşlarımız solmasınlar.
“Diğer bir tabirle ifade edecek olursak: İnsan bir ağaçtır. Aşılandığı zaman makbul bir şekil ve keyfiyet alır. O, her baharda budanır, sık sık ızdıraplara maruz kalıp cenderelerden geçer ve başının üzerinde değirmen taşları dönüyor gibi yaşarsa, nasıl ciddi bir davanın içinde bulunduğunu anlar. Hele Kur’an’ı da takip edebiliyorsa, adım adım Nebiler Nebîsinin (S.A.S.) yolunda olduğunu hatırlar ve asla ülfet ve ünsiyetin öldürücü kucağına düşüp erimez.
“Son bir hususu daha arz edip sözlerimi noktalayayım. Her müminin işin içinde olması, kendi canlılığı adına bir şart, bir rükün olduğu gibi, mümkünse kendi evini de bu işte istihdam etmelidir. O evde dertler paylaşılmalı, kitaplar okunmalı, tefekkür edilmeli ve bu şekilde ev sâkinlerine sürekli bir yenilik kazandırılmalıdır.” (Bahar Neşidesi)
Evet her gün yeniden doğanlar, hep taze kalırlar. Cenab-ı Hak, ‘Kur’an-ı Kerim’de “İman edenlerin Cenab-ı Hakkı ve O’nun tarafından inen hakikatleri hatırlayarak yumuşayıp saygı ile dirilme vakti gelmedi mi? Sakın onlar daha önce kitap verilen ümmetler gibi olmasınlar. Zira kitabı tanımalarının üzerinden kendilerince uzunca zaman geçmesi sebebiyle, onlarda ülfet meydana gelmişti.” (57/16) buyuruyor. İşte geçmiş ümmetler gibi olmamak için, her zaman taptaze olan Allah Kelâmı bugün bize ne diyor acaba diye üzerlerine eğilmek gerekiyor.
Sahabe Efendilerimizin makamına ümmet-i Muhammed’den ulaşmak imkânı yok… Niye? Çünkü, Kur’an onlara taptaze geliyor. Bir de Peygamber Efendimizin (S.A.S.) dudaklarından terü taze dökülen İlahi mesajı duyuyorlar… Sanki kevser yudumları gibi yudumluyorlar. Ayrıca Efendimizin (S.A.S.) sohbetlerine mazhar oldukları için insibağ ve in’ikasa da mazharlar… Yani o muhteşem ve mübarek sohbette aynı renklere boyanıyor ve Efendimizden yansıyan güzelliklere ma’kes oluyorlar. Gökten ve gönülden gelenler, onları hep beslerken, olayların heyecanı da yani hicretler, Bedirler, Uhudlar, Hendekler, Hudeybiyeler, Mekke fetihleri, Huneynler hep birer heyecan, birer yenilenme ve Cenab-ı Hakka daha gönülden bağlanma ve yakarma vesileleri oluyordu.
Bütün bunlar tazeliğin vesileleriydi…
Ama biz ne yapmalıyız? Daha derin bir tefekkürle Kur’an-ı Kerimi ve Hadisleri okumak ve müzâkere etmek zorundayız.
[Safvet Senih] 26.9.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Avukat Akkoç yeni skandala dikkat çekti: ByLock adıyla liste yargılaması yapılamaz
Ankara Başsavcılığı, BTK ve MİT üçgeninde hazırlanan listelerle onbinlerce kişinin’ByLock’ bahanesiyle tutuklanmasında yeni skandal ortaya çıktı. 40 bin kişinin Türk Telekom kayıtları nedeniyle ByLock mağduru olduğu iddia edildi.
ByLock davalarını yakından takip eden Avukat Murat Akkoç, Gazeteci Müyesser Yıldız’ın kaleme aldığı ve 40 bin kişinin Türk Telekom hatalarıyla Bylock kullanıcısı ilan edilmesiyle ilgili skandalı değerlendirdi. Avukat Akkoç, “Bylock soruşturmasına imza atanların yakasına hukuk bir gün mutlaka yapışacak. Kafana göre listeye ekleme çıkarma yap olmadı MORBEYIN de, şimdi de 40 bin kişiye daha PARDON demenin yollarını ara” diyerek onbinlerin mağduriyetine dikkat çekti.
Avukat Murat Akkoç, iki yıldı yaşanan süreçteki ByLock yargılamalarına dair hata ve yalanları şöyle sıraladı:
İki yıllık süreçte sayılar, hatalar ve yalanlar;
15 Eylül 2016…….215 bin ByLock kullanıcısı vatan haini tespit ettik. Hepsini cezalandıracağız.
9 Aralık 2016…….113 bin kişiyi listeden çıkardık. İki gün erişim sağlayan terörist olmaz en az 3 gün gerekli.
28 Aralık 2017…..11bin kişi masummuş MORBEYİN SKANDALINI yeni tespit pardon listeden çıkartıyoruz.
27 Mart 2018…….15 bin kişiyi daha çıkartıyoruz çünkü Yargıtay USER ID tespiti yoksa kişiler cezalandırılamaz’ dedi.
25 Eylül 2018……40 bin daha çıkartıyoruz çünkü bir gsm şirketi teknik verileri yanlış tuttu.
Yine söyleyelim liste yargılaması sahtekarlığın diğer adıdır.
Bylock isnatlarıyla yargılanlara tavsiyemiz İKRAR TELKİNLERİNE İTİBAR ETMEYİN, DELİLLERİNİZİ TAM TOPLATIN VE KAYITLARDA UYUM VAR MI ARASTIRIN.
Bylock rezaletinden, saçmalığından ve deliliğinden kurtulmanın yolu AHİM’le uyumlu 15 Temmuz öncesi dijital delillere dair içtihada dönüş yapmaktır.
Bu nedir; hukuka uygun elde edilmek kaydıyla içeriğinde suça konu yazışma varsa ve icrai hareketlere girişilmişse kişi ancak o zaman cezalandırılabilir. Bir akıllı telefon uygulamasının bizzat kendisi suç kabul edilemez.
Bylock isnatlarıyla yargılanan kişiler; 40 bin kişi içinde bende varmıyım, kayıtlarımda hata var mı diye bu haberi ek yaparak mahkemeye dilekçe versinler. HATALI VE ŞÜPHELİ KAYITLAR HÜKME ESAS ALINAMAZ.
[TR724] 26.9.2018
ByLock davalarını yakından takip eden Avukat Murat Akkoç, Gazeteci Müyesser Yıldız’ın kaleme aldığı ve 40 bin kişinin Türk Telekom hatalarıyla Bylock kullanıcısı ilan edilmesiyle ilgili skandalı değerlendirdi. Avukat Akkoç, “Bylock soruşturmasına imza atanların yakasına hukuk bir gün mutlaka yapışacak. Kafana göre listeye ekleme çıkarma yap olmadı MORBEYIN de, şimdi de 40 bin kişiye daha PARDON demenin yollarını ara” diyerek onbinlerin mağduriyetine dikkat çekti.
Avukat Murat Akkoç, iki yıldı yaşanan süreçteki ByLock yargılamalarına dair hata ve yalanları şöyle sıraladı:
İki yıllık süreçte sayılar, hatalar ve yalanlar;
15 Eylül 2016…….215 bin ByLock kullanıcısı vatan haini tespit ettik. Hepsini cezalandıracağız.
9 Aralık 2016…….113 bin kişiyi listeden çıkardık. İki gün erişim sağlayan terörist olmaz en az 3 gün gerekli.
28 Aralık 2017…..11bin kişi masummuş MORBEYİN SKANDALINI yeni tespit pardon listeden çıkartıyoruz.
27 Mart 2018…….15 bin kişiyi daha çıkartıyoruz çünkü Yargıtay USER ID tespiti yoksa kişiler cezalandırılamaz’ dedi.
25 Eylül 2018……40 bin daha çıkartıyoruz çünkü bir gsm şirketi teknik verileri yanlış tuttu.
Yine söyleyelim liste yargılaması sahtekarlığın diğer adıdır.
Bylock isnatlarıyla yargılanlara tavsiyemiz İKRAR TELKİNLERİNE İTİBAR ETMEYİN, DELİLLERİNİZİ TAM TOPLATIN VE KAYITLARDA UYUM VAR MI ARASTIRIN.
Bylock rezaletinden, saçmalığından ve deliliğinden kurtulmanın yolu AHİM’le uyumlu 15 Temmuz öncesi dijital delillere dair içtihada dönüş yapmaktır.
Bu nedir; hukuka uygun elde edilmek kaydıyla içeriğinde suça konu yazışma varsa ve icrai hareketlere girişilmişse kişi ancak o zaman cezalandırılabilir. Bir akıllı telefon uygulamasının bizzat kendisi suç kabul edilemez.
Bylock isnatlarıyla yargılanan kişiler; 40 bin kişi içinde bende varmıyım, kayıtlarımda hata var mı diye bu haberi ek yaparak mahkemeye dilekçe versinler. HATALI VE ŞÜPHELİ KAYITLAR HÜKME ESAS ALINAMAZ.
[TR724] 26.9.2018
Kur’an’da adı geçen şifalı 7 besin
Kur’an-ı Kerim’de adı geçen 7 nimetin pek çok hastalığa karşı önleyici ya da tedavi edici etkisi olduğu bilimsel olarak ortaya konmuş durumda. Peki bunlar hangi gıdalardır?
HURMA: Hurma, Kur’ân-ı Kerîm’de, hurma ve hurma ağacı olarak 20 defa geçmektedir. Allah o su sayesinde sizin için ekinler, zeytinlikler, hurmalıklar, üzüm bağları ve çeşit çeşit meyveler yetiştirir. Elbette bunda düşünen kimseler için alınacak bir ders var! (Nahl, 11). Hurma, bedenî ve zihnî gelişmeyi sağlar. Besleyicidir, kansere karşı koruyucudur. Zihnî yorgunluğu giderir. Anne sütünün, bol ve besleyici olmasını sağlar, yeni doğum yapan kadınların hurma yemesi tavsiye edilmiştir. Boğaz ağrısını keser. Bronşit, öksürük ve soğuk algınlığının şikâyetlerini giderir. Kemik hastalıklarına faydalıdır. Aç iken yenildiğinde kurtları kurutur ve zayıflatır, azaltır veya öldürür. Acve hurması zehirlenmeye, bilhassa soğuk mizaçlı zehirlere ve akrep sokmasına karşı faydalıdır. Bugün modern tıp, hurmanın insan vücudunun canlı ve sıhhatli kalabilmesi için çok önemli 10 çeşitten fazla elemente sahip olduğunu keşfetmiştir.
İNCİR: İncirin çabuk hazmedildiği ve midede fazla kalmadığı, balgamı azalttığı, ciğerleri temizlediği, mesane kumlarını önlediği, ciğer ve dalağın içindeki kan sinüslerini ve damarları açtığı bilinmektedir. Aynı şekilde incirin ağız kokusunu giderdiği, saçı uzattığı, bağırsaklardaki toksin maddeleri dışarı attığı, kan kolesterol düzeyini düşürdüğü, şeker hastalarında ise kan şekerinin ânî yükselmesini önlediği ortaya konulmuştur. İncir; soğuk ve sıcak havadan dolayı meydana gelen nezle için faydalı olduğu gibi, ağız ve dişeti yaraları için de kullanılır.
ZEYTİNYAĞI: Kur’ân’da iki defa geçmektedir Sina Dağı’ndan çıkan bir nebat da yetiştirdik ki, o ağaç hem yağ, hem de yiyenlere bir katık çıkarır. (mü’minûn, 20). Bir de nûr sûresi 35. ayette geçmektedir. Zeytinyağının içerisinde diğer yağlarda bulunmayan daha çok sayıda bileşikler giderilmesinde, kalbin kuvvetlenmesinde, kanın temizlenmesinde tesirlidir. mevcuttur; bu bileşiklerin tansiyon düşürücü, şifa, natürel antibiyotik ve sindirime olumlu tesirinin yanında antikanserojenik tesirlerinden de bahsedilmektedir.
ÜZÜM: Üzüm, Kur’ân’da 11 defa geçmektedir. Üzümden, ilk ortaya çıkan filizlerinden, son hâline kadar faydalanılır. Üzümün çekirdeği de faydalıdır. Bunların zayıf mideler için çok büyük faydaları vardır.
NAR: Nar meyvesi kabuğu, çiçekleri ve nar suyu ishale karşı kullanılır. Nar suyunun idrar arttırıcı, vücuda ve kalbe kuvvet verici tesirleri vardır. Zayıflara faydalıdır. Mide, bağırsak hastalığı olanlar, küçük çocuklar ve hamileler fazla kullanmamalıdır.
KİRAZ: Kiraz, Kur’ân’da bir yerde geçer. Kiraz sapları atılmamalı, kurutulup saklanmalı. Bunlar çay gibi demlenip içildiğinde, idrar söktürücü ve bedeni toksinlerden kurtarıcı tesire sahiptir. Meyvelerinde A ve C vitaminleri, saplar ve gövde kabuklarında ise tanin ile potasyum tuzları vardır. Karaciğer şişliğine iyi gelir; safra akışının normale dönmesine, sinirlerin kuvvetlenmesine, vücut direncinin artmasına, sivilcelerin önlenmesine ve susuzluğun giderilmesine vesiledir.
MUZ: Muz, Kur’ân’da sadece bir yerde geçer. Muz, vücudun ihtiyacı olan bütün maddeleri karşılar. Kemiklerin gelişmesine, nekâhet devresinin kısalmasına vesiledir. Sinir zafiyeti ve yorgunluğun giderilmesinde bazı tesirleri vardır. Böbrek ve eklem iltihabında, bağırsak hastalıklarında faydalıdır.
[TR724] 26.9.2018
HURMA: Hurma, Kur’ân-ı Kerîm’de, hurma ve hurma ağacı olarak 20 defa geçmektedir. Allah o su sayesinde sizin için ekinler, zeytinlikler, hurmalıklar, üzüm bağları ve çeşit çeşit meyveler yetiştirir. Elbette bunda düşünen kimseler için alınacak bir ders var! (Nahl, 11). Hurma, bedenî ve zihnî gelişmeyi sağlar. Besleyicidir, kansere karşı koruyucudur. Zihnî yorgunluğu giderir. Anne sütünün, bol ve besleyici olmasını sağlar, yeni doğum yapan kadınların hurma yemesi tavsiye edilmiştir. Boğaz ağrısını keser. Bronşit, öksürük ve soğuk algınlığının şikâyetlerini giderir. Kemik hastalıklarına faydalıdır. Aç iken yenildiğinde kurtları kurutur ve zayıflatır, azaltır veya öldürür. Acve hurması zehirlenmeye, bilhassa soğuk mizaçlı zehirlere ve akrep sokmasına karşı faydalıdır. Bugün modern tıp, hurmanın insan vücudunun canlı ve sıhhatli kalabilmesi için çok önemli 10 çeşitten fazla elemente sahip olduğunu keşfetmiştir.
İNCİR: İncirin çabuk hazmedildiği ve midede fazla kalmadığı, balgamı azalttığı, ciğerleri temizlediği, mesane kumlarını önlediği, ciğer ve dalağın içindeki kan sinüslerini ve damarları açtığı bilinmektedir. Aynı şekilde incirin ağız kokusunu giderdiği, saçı uzattığı, bağırsaklardaki toksin maddeleri dışarı attığı, kan kolesterol düzeyini düşürdüğü, şeker hastalarında ise kan şekerinin ânî yükselmesini önlediği ortaya konulmuştur. İncir; soğuk ve sıcak havadan dolayı meydana gelen nezle için faydalı olduğu gibi, ağız ve dişeti yaraları için de kullanılır.
ZEYTİNYAĞI: Kur’ân’da iki defa geçmektedir Sina Dağı’ndan çıkan bir nebat da yetiştirdik ki, o ağaç hem yağ, hem de yiyenlere bir katık çıkarır. (mü’minûn, 20). Bir de nûr sûresi 35. ayette geçmektedir. Zeytinyağının içerisinde diğer yağlarda bulunmayan daha çok sayıda bileşikler giderilmesinde, kalbin kuvvetlenmesinde, kanın temizlenmesinde tesirlidir. mevcuttur; bu bileşiklerin tansiyon düşürücü, şifa, natürel antibiyotik ve sindirime olumlu tesirinin yanında antikanserojenik tesirlerinden de bahsedilmektedir.
ÜZÜM: Üzüm, Kur’ân’da 11 defa geçmektedir. Üzümden, ilk ortaya çıkan filizlerinden, son hâline kadar faydalanılır. Üzümün çekirdeği de faydalıdır. Bunların zayıf mideler için çok büyük faydaları vardır.
NAR: Nar meyvesi kabuğu, çiçekleri ve nar suyu ishale karşı kullanılır. Nar suyunun idrar arttırıcı, vücuda ve kalbe kuvvet verici tesirleri vardır. Zayıflara faydalıdır. Mide, bağırsak hastalığı olanlar, küçük çocuklar ve hamileler fazla kullanmamalıdır.
KİRAZ: Kiraz, Kur’ân’da bir yerde geçer. Kiraz sapları atılmamalı, kurutulup saklanmalı. Bunlar çay gibi demlenip içildiğinde, idrar söktürücü ve bedeni toksinlerden kurtarıcı tesire sahiptir. Meyvelerinde A ve C vitaminleri, saplar ve gövde kabuklarında ise tanin ile potasyum tuzları vardır. Karaciğer şişliğine iyi gelir; safra akışının normale dönmesine, sinirlerin kuvvetlenmesine, vücut direncinin artmasına, sivilcelerin önlenmesine ve susuzluğun giderilmesine vesiledir.
MUZ: Muz, Kur’ân’da sadece bir yerde geçer. Muz, vücudun ihtiyacı olan bütün maddeleri karşılar. Kemiklerin gelişmesine, nekâhet devresinin kısalmasına vesiledir. Sinir zafiyeti ve yorgunluğun giderilmesinde bazı tesirleri vardır. Böbrek ve eklem iltihabında, bağırsak hastalıklarında faydalıdır.
[TR724] 26.9.2018
Diplomatik yalnızlığın acı faturası: Trablusgarp Savaşı [Dr. Serdar Efeoğlu]
Osmanlı Devleti 1798’de Fransızların Mısır’ı işgalinden itibaren “denge politikası” ile varlığını sürdürmüş ve Abdülhamit devrinde Almanya ile önemli bir yakınlaşma yaşanmıştı. Meşrutiyetin ilanı ile büyük devletlerin Osmanlı Devleti’nin yanında yer alacağı beklentisi olduysa da bunun doğru olmadığı kısa zamanda ortaya çıkmıştı.
Osmanlı Devleti Meşrutiyet devrinde dünya politikasında “yalnız” bir devletti ve Girit ile Bosna’nın kaybında bu açıkça görüldü. Diplomatik yalnızlığın acı bir faturası da Trablusgarp Savaşı oldu.
Osmanlı Devleti İtalya’nın uzun vadeli diplomatik süreçle diğer devletlerin desteğini almasına karşılık, haklı olduğu bir konuda bile destek alamadı ve büyük bir hüsrana uğradı.
Kayıplar sadece Trablusgarp ve Bingazi’den ibaret kalmadı, Oniki Ada da kaybedildi. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin yalnızlığı ve savaştaki zafiyeti, Balkan devletlerinin ittifak yaparak savaş açmasına zemin hazırladı.
İTALYA’NIN HEDEFİ
İtalya da Almanya gibi siyasi birliğini geç kuran devletlerden birisiydi. Bu nedenle sömürgecilik yarışında geride kalmış ve bunu telafi etmek için kendisine nüfuz alanları belirlemişti. Bunların başında Kuzey Afrika gelmekte, ele geçireceği yerlerle Roma İmparatorluğu’nun yeniden canlandırılması amaçlanmaktaydı.
İtalya ilk denemesini Eritre, Somali ve Habeşistan’da yapmış ve başarılı olmuştu. Ancak Habeşler, 1896’da İtalya’yı mağlup ederek himayeye son verdikleri gibi İtalyan yayılmacılığını da durdurdular.
İtalya bundan sonra diğer devletlerin desteğini alarak hedefine ulaşmayı tercih etti. Önce Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın oluşturduğu ittifaka dâhil oldu. Daha sonra Rusya ile bir anlaşma yaparak onun Boğazlar üzerindeki emellerini kabul etti.
Ardından sıra, hedef olarak belirlediği Trablusgarp’a geldi. 1911’de Fransızların müdahalesiyle ortaya çıkan Fas Krizi’nde Almanların Fransızlarla anlaşması üzerine daha önce Fransa’nın desteğini alan İtalya da Trablusgarp’a yapacağı bir harekât için Almanya ile anlaştı.
OSMANLI DEVLETİ’NİN ÇARESİZLİĞİ
Osmanlı Devleti İtalya’nın Trablusgarp politikasından haberdardı ve elbette buna göre tedbirler alması gerekiyordu.
Jeopolitik şartlardan dolayı Trablusgarp’ı savunmak çok kolay değildi. Mısır 1882’de İngiliz işgaline uğradığından Osmanlı yardımının Trablusgarp’a ulaşması çok zordu. Ordu ve donanma yetersiz bir durumdaydı ve özellikle donanma Trablusgarp’a yardıma gidecek durumda bile değildi.
Bu şartlar altında “Düvel-i Muazzama’nın desteğini sağlamak” bir çözüm yolu olabilirdi. Osmanlı yönetimi de genel stratejisini, bölgeye göndereceği subaylarla yerel halkı örgütleyerek işgali durdurmak ve Avrupa devletlerinin desteğiyle işgali engellemek olarak belirlemişti.
İBRAHİM HAKKI PAŞA
İtalya 29 Eylül 1911’de savaş ilan ettiğinde Osmanlı sadrazamı olan İbrahim Hakkı Paşa bu göreve Roma elçiliğinden getirilmişti. Dolayısıyla İtalya’nın emellerini en iyi bilmesi gereken kişilerden birisi Hakkı Paşa idi.
Hakkı Paşa, Mülkiye’den mezun olduktan sonra Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Hukuk ve Hamidiye Ticaret Mektebi’nde hocalık yapmış ve birçok kıymetli eser kaleme almıştı. “İlim adamı” yönüyle öne çıkan Hakkı Paşa, daha önce Hariciye’de de görev yapmış ve Meşrutiyetin ilanı sonrasında kurulan iki hükümette Maarif Nazırlığını üstlenmişti. 1910 Ocak’ında da Sadrazam olarak tayin edilmişti.
İtalyanlar Trablusgarp’ın terkini bildiren ültimatomu verdiğinde Hakkı Paşa’nın İstanbul’daki İtalyan Jandarma komutanı ile briç oynamakta olduğu, hatta kendisine durumu bildiren zarfı hemen açmadığı iddia edilmiştir. Bu iddia doğru olmasa bile Hakkı Paşa’nın İtalyanların emellerini tam olarak anlayabildiğini söylemek mümkün değildir.
Hakkı Paşa hayat tarzı itibarıyla da farklı bir kişiydi. O dönemde kendisini yakından tanıyanlar tarafından “zevkine düşkün, Beyoğlu’nda yaya dolaşan, briç oynayan, tiyatrolara ve çeşitli eğlence yerlerine giden, sokaktaki bir vatandaş gibi içen bir kişi” olarak tarif ediliyordu. Bu zevklerinden sadrazamlığı döneminde de vazgeçmemişti.
Özellikle birçok problem varken 1910 yazında Avrupalı devlet adamlarına özenerek “yaz tatili yapması” ve bunun için Avrupa’ya gitmesi, kamuoyunda tepkiyle karşılanmıştı.
Hakkı Paşa Hükümeti’nin dünyadaki gelişmeleri ve İtalyan siyasetini tam olarak öngöremediğinin önemli bir göstergesi de Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın isteğiyle Trablusgarp’taki kuvvetlerin önemli bir bölümünün Yemen’e gönderilmesi ve İtalyanlara karşı tedbir almaya çalışan kumandan İbrahim Paşa’nın görevden alınmasıyla bölgenin savunmasız bırakılmasıydı.
Hakkı Paşa’nın en takdir edilecek yönü ise İtalyan ültimatomu üzerine “Vaktiyle benim durumuma düşen sadrazamların padişahlar tarafından boynu vurulurdu” diyerek görevinden istifa etmesi oldu.
DEĞERLİ YALNIZLIĞIN SONUCU
İtalya izlediği politikalarla Trablusgarp’ı işgal yolunda önemli adımlar atmıştı. İtalyan bankası “Banco di Roma” bölgede şubeler açmış, İtalyan vatandaşlarından bir kısmı bölgeye yerleşmiş, açılan okullar ve dispanserlerle İtalyan nüfuzu yayılmaya başlamıştı.
İtalya 28 Eylül’de Osmanlı Devleti’ne “Libya’nın Osmanlı idaresinde medeniyetten uzak kaldığını ve bu nedenle İtalya’ya bırakılmasını” isteyen bir ültimatom verdi. Osmanlı Devleti cevabi notada işgalden vazgeçildiği takdirde ekonomik imtiyazlar vermeyi teklif ederek savaş yanlısı olmadığını ortaya koydu ise de İtalya’nın cevabı Trablusgarp’ı bombalamak oldu.
Hakkı Paşa’nın istifasıyla yeni hükümet Said Paşa tarafından kuruldu. Ancak yeni hükümet de çaresizdi. Said Paşa Hükümeti de diplomatik yollarla çözüm bulmayı ümit ediyor ve büyük devletlerin aracılığıyla işgalin sona ereceğini hesaplıyordu.
Halkın tepkisi ise çok sertti. Vilayetlerden İstanbul’a maddi yardım yapma, gönüllü olarak savaşa iştirak etme gibi teklifler yağıyordu. Hükümet ise halkın bu tepkisini bile yönlendirmekten aciz bir siyaset izliyor, ülkedeki İtalyan kurumlarına ve İtalyan vatandaşlarına yönelik yaptırım kararı bile alamıyordu.
Kısa zamanda 100.000’e ulaşan İtalyan kuvvetlerinin karşısında ancak 5.500 kişilik bir Osmanlı kuvveti vardı. Hükümet bu nedenle Enver, M. Kemal ve Fethi Beyler gibi subayları göndererek yerel halkı örgütlemeyi tercih etti. Özellikle bölgede etkili olan Senûsilerin desteğiyle İtalyanların iç kesimlere kadar ilerlenmesi önlendi. Ancak işgalin sona ermesi için bunlar yeterli değildi ve mutlaka diplomasinin devreye girmesi gerekliydi.
“Değerli yalnızlığın” zayıf bir devlet için bir şey ifade etmediğinin farkına varılsa da artık yapılabilecek çok az şey kalmıştı. Dost olarak görülen Almanya devreye girmeyi reddetmiş, Mısır gibi Trablusgarp’ı da idaresi altına alma teklifi yapılan İngiltere bu öneriye sıcak bakmamıştı. İzlenen politikalara bakıldığında durum sadece “zevahiri kurtarmaya” yönelikti ve Hükümet bölgeyi gözden çıkarmış gibiydi.
İtalya ise Trablusgarp’taki düğümü çözmek için Osmanlı’nın en zayıf olduğu yer olan denizden saldırmayı tercih ederek Rodos ve Oniki Ada’yı işgal etti. Ayrıca Beyrut’u bombaladı ve İtalyan donanması Çanakkale Boğazı’na kadar geldi.
SADECE TRABLUSGARP KAYBEDİLMEDİ
Zor durumda kalan Osmanlı Devleti, Balkanlarda yaşanan gelişmeleri de dikkate alarak Ouchy Antlaşması ile Trablusgarp’ın İtalyanlara ait olduğunu onayladı. Ancak kayıplar bununla sınırlı kalmadı, Rodos ve Oniki Ada da “geçici” olarak İtalya’ya bırakıldı. İtalya Sevr’de bu adaların kendi toprağı olduğunu Osmanlı Devleti’ne kabul ettirdiği gibi aynı statü Lozan’da da yer aldı.
Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp Savaşı’nda ortaya çıkan zafiyeti ve yalnızlığının bir sonucu olarak hiçbir devletin desteğini alamaması, Balkan devletlerini de cesaretlendirerek Balkan Harbi felaketine zemin hazırladı.
İtalyan tehlikesine karşı tedbir alamayan Hakkı Paşa’nın akıbetinin ne olduğunu merak edenler için bu sorunun cevabını da verelim. Hakkı Paşa’nın yüce divana sevki İttihatçıların karşı çıkması ve meclisi feshettirmesiyle engellendiği gibi, Paşa önce diplomatik görüşmeler yapmak üzere Londra’ya gönderildi. Sonra da ölümüne kadar Berlin elçisi olarak görev yaptı.
Görüldüğü gibi en büyük hata, liyakati olmayan insanların hak etmedikleri makamlara getirilmesiydi. Nitekim “tecrübeli bir sadrazamın hükümetinde ancak nazır olabileceği” ifade edilen Hakkı Paşa’nın sadrazamlığı, bu felakete yol açtığı gibi Balkan Harbi faciasının da öncüsü oldu.
Kaynakça: M. Dördüncü, “Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’nın Hayatı ve Avrupa Seyahati”, AKÜ SBD, C. 17, S. 1, 2015; M. Kemal İnal, Son Sadrazamlar, C. 4, İstanbul, 1982; M. Orhan, Arşiv Vesikalarına Göre Trablusgarp Savaşı, TÜ SBE yüksek lisans tezi, Edirne 2010.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 26.9.2018 [TR724]
Osmanlı Devleti Meşrutiyet devrinde dünya politikasında “yalnız” bir devletti ve Girit ile Bosna’nın kaybında bu açıkça görüldü. Diplomatik yalnızlığın acı bir faturası da Trablusgarp Savaşı oldu.
Osmanlı Devleti İtalya’nın uzun vadeli diplomatik süreçle diğer devletlerin desteğini almasına karşılık, haklı olduğu bir konuda bile destek alamadı ve büyük bir hüsrana uğradı.
Kayıplar sadece Trablusgarp ve Bingazi’den ibaret kalmadı, Oniki Ada da kaybedildi. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin yalnızlığı ve savaştaki zafiyeti, Balkan devletlerinin ittifak yaparak savaş açmasına zemin hazırladı.
İTALYA’NIN HEDEFİ
İtalya da Almanya gibi siyasi birliğini geç kuran devletlerden birisiydi. Bu nedenle sömürgecilik yarışında geride kalmış ve bunu telafi etmek için kendisine nüfuz alanları belirlemişti. Bunların başında Kuzey Afrika gelmekte, ele geçireceği yerlerle Roma İmparatorluğu’nun yeniden canlandırılması amaçlanmaktaydı.
İtalya ilk denemesini Eritre, Somali ve Habeşistan’da yapmış ve başarılı olmuştu. Ancak Habeşler, 1896’da İtalya’yı mağlup ederek himayeye son verdikleri gibi İtalyan yayılmacılığını da durdurdular.
İtalya bundan sonra diğer devletlerin desteğini alarak hedefine ulaşmayı tercih etti. Önce Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın oluşturduğu ittifaka dâhil oldu. Daha sonra Rusya ile bir anlaşma yaparak onun Boğazlar üzerindeki emellerini kabul etti.
Ardından sıra, hedef olarak belirlediği Trablusgarp’a geldi. 1911’de Fransızların müdahalesiyle ortaya çıkan Fas Krizi’nde Almanların Fransızlarla anlaşması üzerine daha önce Fransa’nın desteğini alan İtalya da Trablusgarp’a yapacağı bir harekât için Almanya ile anlaştı.
OSMANLI DEVLETİ’NİN ÇARESİZLİĞİ
Osmanlı Devleti İtalya’nın Trablusgarp politikasından haberdardı ve elbette buna göre tedbirler alması gerekiyordu.
Jeopolitik şartlardan dolayı Trablusgarp’ı savunmak çok kolay değildi. Mısır 1882’de İngiliz işgaline uğradığından Osmanlı yardımının Trablusgarp’a ulaşması çok zordu. Ordu ve donanma yetersiz bir durumdaydı ve özellikle donanma Trablusgarp’a yardıma gidecek durumda bile değildi.
Bu şartlar altında “Düvel-i Muazzama’nın desteğini sağlamak” bir çözüm yolu olabilirdi. Osmanlı yönetimi de genel stratejisini, bölgeye göndereceği subaylarla yerel halkı örgütleyerek işgali durdurmak ve Avrupa devletlerinin desteğiyle işgali engellemek olarak belirlemişti.
İBRAHİM HAKKI PAŞA
İtalya 29 Eylül 1911’de savaş ilan ettiğinde Osmanlı sadrazamı olan İbrahim Hakkı Paşa bu göreve Roma elçiliğinden getirilmişti. Dolayısıyla İtalya’nın emellerini en iyi bilmesi gereken kişilerden birisi Hakkı Paşa idi.
Hakkı Paşa, Mülkiye’den mezun olduktan sonra Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Hukuk ve Hamidiye Ticaret Mektebi’nde hocalık yapmış ve birçok kıymetli eser kaleme almıştı. “İlim adamı” yönüyle öne çıkan Hakkı Paşa, daha önce Hariciye’de de görev yapmış ve Meşrutiyetin ilanı sonrasında kurulan iki hükümette Maarif Nazırlığını üstlenmişti. 1910 Ocak’ında da Sadrazam olarak tayin edilmişti.
İtalyanlar Trablusgarp’ın terkini bildiren ültimatomu verdiğinde Hakkı Paşa’nın İstanbul’daki İtalyan Jandarma komutanı ile briç oynamakta olduğu, hatta kendisine durumu bildiren zarfı hemen açmadığı iddia edilmiştir. Bu iddia doğru olmasa bile Hakkı Paşa’nın İtalyanların emellerini tam olarak anlayabildiğini söylemek mümkün değildir.
Hakkı Paşa hayat tarzı itibarıyla da farklı bir kişiydi. O dönemde kendisini yakından tanıyanlar tarafından “zevkine düşkün, Beyoğlu’nda yaya dolaşan, briç oynayan, tiyatrolara ve çeşitli eğlence yerlerine giden, sokaktaki bir vatandaş gibi içen bir kişi” olarak tarif ediliyordu. Bu zevklerinden sadrazamlığı döneminde de vazgeçmemişti.
Özellikle birçok problem varken 1910 yazında Avrupalı devlet adamlarına özenerek “yaz tatili yapması” ve bunun için Avrupa’ya gitmesi, kamuoyunda tepkiyle karşılanmıştı.
Hakkı Paşa Hükümeti’nin dünyadaki gelişmeleri ve İtalyan siyasetini tam olarak öngöremediğinin önemli bir göstergesi de Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın isteğiyle Trablusgarp’taki kuvvetlerin önemli bir bölümünün Yemen’e gönderilmesi ve İtalyanlara karşı tedbir almaya çalışan kumandan İbrahim Paşa’nın görevden alınmasıyla bölgenin savunmasız bırakılmasıydı.
Hakkı Paşa’nın en takdir edilecek yönü ise İtalyan ültimatomu üzerine “Vaktiyle benim durumuma düşen sadrazamların padişahlar tarafından boynu vurulurdu” diyerek görevinden istifa etmesi oldu.
DEĞERLİ YALNIZLIĞIN SONUCU
İtalya izlediği politikalarla Trablusgarp’ı işgal yolunda önemli adımlar atmıştı. İtalyan bankası “Banco di Roma” bölgede şubeler açmış, İtalyan vatandaşlarından bir kısmı bölgeye yerleşmiş, açılan okullar ve dispanserlerle İtalyan nüfuzu yayılmaya başlamıştı.
İtalya 28 Eylül’de Osmanlı Devleti’ne “Libya’nın Osmanlı idaresinde medeniyetten uzak kaldığını ve bu nedenle İtalya’ya bırakılmasını” isteyen bir ültimatom verdi. Osmanlı Devleti cevabi notada işgalden vazgeçildiği takdirde ekonomik imtiyazlar vermeyi teklif ederek savaş yanlısı olmadığını ortaya koydu ise de İtalya’nın cevabı Trablusgarp’ı bombalamak oldu.
Hakkı Paşa’nın istifasıyla yeni hükümet Said Paşa tarafından kuruldu. Ancak yeni hükümet de çaresizdi. Said Paşa Hükümeti de diplomatik yollarla çözüm bulmayı ümit ediyor ve büyük devletlerin aracılığıyla işgalin sona ereceğini hesaplıyordu.
Halkın tepkisi ise çok sertti. Vilayetlerden İstanbul’a maddi yardım yapma, gönüllü olarak savaşa iştirak etme gibi teklifler yağıyordu. Hükümet ise halkın bu tepkisini bile yönlendirmekten aciz bir siyaset izliyor, ülkedeki İtalyan kurumlarına ve İtalyan vatandaşlarına yönelik yaptırım kararı bile alamıyordu.
Kısa zamanda 100.000’e ulaşan İtalyan kuvvetlerinin karşısında ancak 5.500 kişilik bir Osmanlı kuvveti vardı. Hükümet bu nedenle Enver, M. Kemal ve Fethi Beyler gibi subayları göndererek yerel halkı örgütlemeyi tercih etti. Özellikle bölgede etkili olan Senûsilerin desteğiyle İtalyanların iç kesimlere kadar ilerlenmesi önlendi. Ancak işgalin sona ermesi için bunlar yeterli değildi ve mutlaka diplomasinin devreye girmesi gerekliydi.
“Değerli yalnızlığın” zayıf bir devlet için bir şey ifade etmediğinin farkına varılsa da artık yapılabilecek çok az şey kalmıştı. Dost olarak görülen Almanya devreye girmeyi reddetmiş, Mısır gibi Trablusgarp’ı da idaresi altına alma teklifi yapılan İngiltere bu öneriye sıcak bakmamıştı. İzlenen politikalara bakıldığında durum sadece “zevahiri kurtarmaya” yönelikti ve Hükümet bölgeyi gözden çıkarmış gibiydi.
İtalya ise Trablusgarp’taki düğümü çözmek için Osmanlı’nın en zayıf olduğu yer olan denizden saldırmayı tercih ederek Rodos ve Oniki Ada’yı işgal etti. Ayrıca Beyrut’u bombaladı ve İtalyan donanması Çanakkale Boğazı’na kadar geldi.
SADECE TRABLUSGARP KAYBEDİLMEDİ
Zor durumda kalan Osmanlı Devleti, Balkanlarda yaşanan gelişmeleri de dikkate alarak Ouchy Antlaşması ile Trablusgarp’ın İtalyanlara ait olduğunu onayladı. Ancak kayıplar bununla sınırlı kalmadı, Rodos ve Oniki Ada da “geçici” olarak İtalya’ya bırakıldı. İtalya Sevr’de bu adaların kendi toprağı olduğunu Osmanlı Devleti’ne kabul ettirdiği gibi aynı statü Lozan’da da yer aldı.
Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp Savaşı’nda ortaya çıkan zafiyeti ve yalnızlığının bir sonucu olarak hiçbir devletin desteğini alamaması, Balkan devletlerini de cesaretlendirerek Balkan Harbi felaketine zemin hazırladı.
İtalyan tehlikesine karşı tedbir alamayan Hakkı Paşa’nın akıbetinin ne olduğunu merak edenler için bu sorunun cevabını da verelim. Hakkı Paşa’nın yüce divana sevki İttihatçıların karşı çıkması ve meclisi feshettirmesiyle engellendiği gibi, Paşa önce diplomatik görüşmeler yapmak üzere Londra’ya gönderildi. Sonra da ölümüne kadar Berlin elçisi olarak görev yaptı.
Görüldüğü gibi en büyük hata, liyakati olmayan insanların hak etmedikleri makamlara getirilmesiydi. Nitekim “tecrübeli bir sadrazamın hükümetinde ancak nazır olabileceği” ifade edilen Hakkı Paşa’nın sadrazamlığı, bu felakete yol açtığı gibi Balkan Harbi faciasının da öncüsü oldu.
Kaynakça: M. Dördüncü, “Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’nın Hayatı ve Avrupa Seyahati”, AKÜ SBD, C. 17, S. 1, 2015; M. Kemal İnal, Son Sadrazamlar, C. 4, İstanbul, 1982; M. Orhan, Arşiv Vesikalarına Göre Trablusgarp Savaşı, TÜ SBE yüksek lisans tezi, Edirne 2010.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 26.9.2018 [TR724]
Sahte dövizler nereden geliyor? [Semih Ardıç]
Başlıktaki sahte döviz meselesinden evvel yatırımcıların akıl hocası Moody’s’in 25 Eylül’de aldığı bir karara temas edeceğim.
Moody’s, Türkiye’ni uzun vadeli yabancı para cinsi banka mevduatları azami notunu B1’den B2’ye indirdi. Not indirimi artık Türkiye için rutin habere döndü.
“DÖVİZ HESAPLARINA EL KONULABİLİR”
Sebebi, indirim kararını daha şayan-ı dikkat hale getiriyor. Moody’s kararı alırken bir ihtimali gözününde bulundurduğu açıkladı. O da şu: Türkiye’de hükümet yabancı para cinsi mevduatlardan para çekilmesine müdahale edebilir.
Her ne kadar Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak böyle bir niyetlerinin olmadığın ifade etse de yatırımcılara yön veren kuruluşların başında gelen Moody’s böyle bir ihtimali hâlâ ortadan kalkmadığı kanaatinde.
AKSİNİ SÖYLEMEK KOLAY MI?
Moody’s gibi kuruluşlar hem malî mevzularda ihtisas yapmış insanlarla çalışır hem de çok farklı kaynaklardan derledikleri malumatı belli kriterlere göre eler. Böyle bir karar ilan etmeden evvel kırk delikten geçirilir.
Haddi zatında tek adam rejiminde “Döviz tevdiat hesaplarına müdahale olmaz.” diyebilmek mümkün mü? Velev ki söylediniz kale alan var mı?
DÖVİZ MUKAVELELERİ İPTAL
İki hafta evvel Cumhurbaşkanı kararı ile döviz mukavelelerinin tamamının 30 güne kadar TL’ye çevrileceği kaydedildi.
Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan günlük ticarete derinden tesir edecek adımı atmadan müzakere etme ya da “Tarafların fikri nedir?” deme lüzumunu bile hissetmedi. Hatta kararına riayet etmeyenlerle külahları değişeceğini söyledi.
Anayasa ile teminat altına alınmış sözleşme hürriyeti, mülkiyet hakkı ayaklar altına alınırken yarın benzer bir kararın bankalardaki döviz hesapları için alınmayacağını kim garanti edebilir?
Moody’s bu ihtimali gördü ve yatırımcıları ikaz etti. Dış mihrak deyip geçiştirmek yerine Erdoğan’ın kontrolsüz güç kullanmasının Türkiye’ye çıkardığı maliyeti görelim.
150 BİN DOLARIN HİKÂYESİ
Sahte döviz vakası Moody’s not indirim kararı ile daha dikkat çekici bir mahiyete büründü.
Katılım bankalarından birine 150 bin dolar borcu olan bir müşteri ödeme yapmak üzere şubeye gelir. Ödemeyi 500 euro banknotlarla yapar müşteri. Piyasadaki en yüksek banknot olduğu için çok sıkı bir kontrolden geçer paralar.
Kontrollerde herhangi bir gariplik ya da kalpazanlık emaresine rastlanmaz. Müşteriye banka dekontu verilir ve paralar akşam mesai sonunda “grup” diye bilinen ve şubelerden nakitleri toplayan arabaya teslim edilir.
MERKEZ BANKASI: PARALAR SAHTE!
Paralar Merkez Bankası’nda (TCMB) banka adına açılan hesaba yatırılmak üzere gönderilmiştir. Üç gün sonra TCMB 150 bin dolara tekabül eden euro banknotları bankaya iade eder.
Bankada olmayan hangi güvenlik sistemlerine sahipse TCMB banknotların sahte olduğunu tespit eder.
Banka da müşteriyi çağırır ve durumu bildirir. Müşteri ilginç bir cevap verir: “Nasıl olur? Ben bu paraları bir polisle yaptığım alışveriş neticesinden polisten aldım.”
Banka müşteriye inanmaz. Ziraat Bankası, Halk Bankası derken üç-dört farklı bankaya aynı paraları mevduat olarak yatırmayı dener. O bankalar da paraları kabul eder, “sahte” demez.
Tabii işlem sonunda paraların sahte olduğu beyan edildiğinde diğer bankaların çalışanları da şaşırır. Tekrar tekrar bakılır, neticede paralar aslından ayırt edilemez.
POLİS DE İŞİN İÇİNDEYSE
TCMB nihaî para otoritesi olduğuna göre paraların sahte olduğu su götürmez bir hakikat. İçinde bazı polislerin de olduğu bir şebeke Türkiye’de sahte döviz kullanıyor.
Üstelik Merkez Bankası haricinde bankaların tespit edemeyeceği kadar ustalıkta yapılıyor kalpazanlık.
Suriye ve Irak üzerinden yürütülen ve beyne’l-milel boyutları olan kalpazanlığın haber olmaması işlerin yolunda gittiği şeklinde tevil edilmesin.
Zira 150 bin dolar sahte euroyu veren kişi bir polis. Sadece bankaya borcunu ödediği için 7 saat sorguda kalınan bir memlekette polisin peşine düşecek kadar cesur kimse var mı?
Artık hırsıza “hırsız” demek, kalpazana “kalpazan” demek suç.
OLAN VATANDAŞA OLDU
Bu vakada olan vatandaşa oldu. Bankaya borcunu ödeyemedi. Sattığı gayrimenkulü geri alamadı. Hakkında kalpazanlık davası açılmaması ile teselli buldu. O polis de bildiğini okumaya devam etti.
Bu vakadan sonra TCMB bankalara 200 ve 500 euro banknotları nakit olarak almamaları yönünde talimat verdi.
Bir bankacı diyor ki: “Artık çok iyi tanımadığımız müşteriden asla büyük banknot döviz kabul etmiyoruz. 50’lik ya da 100’lük dolar-euro banknotları bile alırken kırk defa düşünüyoruz. O vaka bankacılar arasında biliniyor ve herkes endişeleniyor.”
Kim bilir belki de birileri sahte dolar ve euro basarak yerli ekonomiyi krizden çıkarmaya karar vermiştir.
Aldığınız döviz banknotlarına dikkat edin… Burası yeni Türkiye…
[Semih Ardıç] 26.9.2018 [TR724]
Moody’s, Türkiye’ni uzun vadeli yabancı para cinsi banka mevduatları azami notunu B1’den B2’ye indirdi. Not indirimi artık Türkiye için rutin habere döndü.
“DÖVİZ HESAPLARINA EL KONULABİLİR”
Sebebi, indirim kararını daha şayan-ı dikkat hale getiriyor. Moody’s kararı alırken bir ihtimali gözününde bulundurduğu açıkladı. O da şu: Türkiye’de hükümet yabancı para cinsi mevduatlardan para çekilmesine müdahale edebilir.
Her ne kadar Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak böyle bir niyetlerinin olmadığın ifade etse de yatırımcılara yön veren kuruluşların başında gelen Moody’s böyle bir ihtimali hâlâ ortadan kalkmadığı kanaatinde.
AKSİNİ SÖYLEMEK KOLAY MI?
Moody’s gibi kuruluşlar hem malî mevzularda ihtisas yapmış insanlarla çalışır hem de çok farklı kaynaklardan derledikleri malumatı belli kriterlere göre eler. Böyle bir karar ilan etmeden evvel kırk delikten geçirilir.
Haddi zatında tek adam rejiminde “Döviz tevdiat hesaplarına müdahale olmaz.” diyebilmek mümkün mü? Velev ki söylediniz kale alan var mı?
DÖVİZ MUKAVELELERİ İPTAL
İki hafta evvel Cumhurbaşkanı kararı ile döviz mukavelelerinin tamamının 30 güne kadar TL’ye çevrileceği kaydedildi.
Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan günlük ticarete derinden tesir edecek adımı atmadan müzakere etme ya da “Tarafların fikri nedir?” deme lüzumunu bile hissetmedi. Hatta kararına riayet etmeyenlerle külahları değişeceğini söyledi.
Anayasa ile teminat altına alınmış sözleşme hürriyeti, mülkiyet hakkı ayaklar altına alınırken yarın benzer bir kararın bankalardaki döviz hesapları için alınmayacağını kim garanti edebilir?
Moody’s bu ihtimali gördü ve yatırımcıları ikaz etti. Dış mihrak deyip geçiştirmek yerine Erdoğan’ın kontrolsüz güç kullanmasının Türkiye’ye çıkardığı maliyeti görelim.
150 BİN DOLARIN HİKÂYESİ
Sahte döviz vakası Moody’s not indirim kararı ile daha dikkat çekici bir mahiyete büründü.
Katılım bankalarından birine 150 bin dolar borcu olan bir müşteri ödeme yapmak üzere şubeye gelir. Ödemeyi 500 euro banknotlarla yapar müşteri. Piyasadaki en yüksek banknot olduğu için çok sıkı bir kontrolden geçer paralar.
Kontrollerde herhangi bir gariplik ya da kalpazanlık emaresine rastlanmaz. Müşteriye banka dekontu verilir ve paralar akşam mesai sonunda “grup” diye bilinen ve şubelerden nakitleri toplayan arabaya teslim edilir.
MERKEZ BANKASI: PARALAR SAHTE!
Paralar Merkez Bankası’nda (TCMB) banka adına açılan hesaba yatırılmak üzere gönderilmiştir. Üç gün sonra TCMB 150 bin dolara tekabül eden euro banknotları bankaya iade eder.
Bankada olmayan hangi güvenlik sistemlerine sahipse TCMB banknotların sahte olduğunu tespit eder.
Banka da müşteriyi çağırır ve durumu bildirir. Müşteri ilginç bir cevap verir: “Nasıl olur? Ben bu paraları bir polisle yaptığım alışveriş neticesinden polisten aldım.”
Banka müşteriye inanmaz. Ziraat Bankası, Halk Bankası derken üç-dört farklı bankaya aynı paraları mevduat olarak yatırmayı dener. O bankalar da paraları kabul eder, “sahte” demez.
Tabii işlem sonunda paraların sahte olduğu beyan edildiğinde diğer bankaların çalışanları da şaşırır. Tekrar tekrar bakılır, neticede paralar aslından ayırt edilemez.
POLİS DE İŞİN İÇİNDEYSE
TCMB nihaî para otoritesi olduğuna göre paraların sahte olduğu su götürmez bir hakikat. İçinde bazı polislerin de olduğu bir şebeke Türkiye’de sahte döviz kullanıyor.
Üstelik Merkez Bankası haricinde bankaların tespit edemeyeceği kadar ustalıkta yapılıyor kalpazanlık.
Suriye ve Irak üzerinden yürütülen ve beyne’l-milel boyutları olan kalpazanlığın haber olmaması işlerin yolunda gittiği şeklinde tevil edilmesin.
Zira 150 bin dolar sahte euroyu veren kişi bir polis. Sadece bankaya borcunu ödediği için 7 saat sorguda kalınan bir memlekette polisin peşine düşecek kadar cesur kimse var mı?
Artık hırsıza “hırsız” demek, kalpazana “kalpazan” demek suç.
OLAN VATANDAŞA OLDU
Bu vakada olan vatandaşa oldu. Bankaya borcunu ödeyemedi. Sattığı gayrimenkulü geri alamadı. Hakkında kalpazanlık davası açılmaması ile teselli buldu. O polis de bildiğini okumaya devam etti.
Bu vakadan sonra TCMB bankalara 200 ve 500 euro banknotları nakit olarak almamaları yönünde talimat verdi.
Bir bankacı diyor ki: “Artık çok iyi tanımadığımız müşteriden asla büyük banknot döviz kabul etmiyoruz. 50’lik ya da 100’lük dolar-euro banknotları bile alırken kırk defa düşünüyoruz. O vaka bankacılar arasında biliniyor ve herkes endişeleniyor.”
Kim bilir belki de birileri sahte dolar ve euro basarak yerli ekonomiyi krizden çıkarmaya karar vermiştir.
Aldığınız döviz banknotlarına dikkat edin… Burası yeni Türkiye…
[Semih Ardıç] 26.9.2018 [TR724]
Ne krizi kardeşim? [Naci Karadağ]
Felaketi yaşama psikolojisi midir nedir bilmiyorum, insanların gerçekler karşısındaki takındıkları pozisyonlar, sadece “erk”i elinde tutanların değil, herkesin kendince yeni ve sanal bir gerçeklik ürettiğini ortaya koyuyor.
Hatırlarsanız bir süre önce bu köşede, tüm diktatörlerin bir süre sonra gerçeklikten kopup kendi ürettikleri gerçekliğe göre yaşadıklarını, buna göre pozisyon alıp strateji belirlediklerini yazmıştık. Hatırlamamış olabilirsiniz, şuraya koyayım linkini.
Anlaşılan o ki, Tayyip Erdoğan kendi kişisel gerçekliğini epeydir üretmiş aslında. Sıkıntı, biz onun ürettiği ve herkesten özenle gizlediği gerçekliğini görmememiz.
Aslında bunun da bizim kendi ürettiğimiz gerçeklikle ilgisi var.
Hayat ve hayal kırıklıkları böyle bir şey.
Duyunca yaşanılan şok…
Sonrasında muhataba yakıştıramama, ardından “vardır bir hikmeti” boyutuna geçiş.
Sondan bir önce “maalesef” eşiğinden can yakılarak atlayış..
Ve “Ne mal olduğunu şimdi anladım” finali…
Tayyip Erdoğan’ın, iktidar olmayı bir hayat tarzı olarak görüp, elinden gittiği an yaşamın anlamsızlaşacağına inanması belki de kendi gerçekliğini üretme tesisini zenginleştirdi ve kapasitesini artırdı.
O yüzden sakın ola ki önceki gün yaptığı “Kriz filan sakın ha bunlara aldırmayın, bunların hepsi manipülasyondur, bizde kriz filan yok, güçlenerek geleceğe yürüyoruz” cümlesini siyaset olsun diye söylediğini zannetmeyin. Gerçekten inanıyordur eminim.
Tıpkı dershanelerin kapandığına inandığı gibi.
Hatırlayalım:
Kendisini ziyaret eden bir grup eğitimcinin dershaneler konusunda konuştuğunu görünce, çok şaşırıyor cumhurbaşkanı Erdoğan.. Yani kendi gerçekliğine göre bu kurumların hepsinin cemaati hatırlatması dolayısıyla yerle bir edilmesi gerekirdi. Nitekim konukları gittikten sonra telefona sarılıp Milli Eğitim Müsteşarını arıyor ve şunu soruyor: “Biz dershaneleri kapatmamış mıydık?”
Eminim en güvenli Matrix sisteminde bile olabilecek bu tür yarılmalardan haberdar olan müsteşar, Erdoğan gerçekliğiyle ülke gerçekliğinin çatışıp ark yaptığı bu noktayı geçiştirmeyi başarmıştır. Yoksa Milli Eğitim bakanlığı kapatılırdı emin olun.
Elbette kapanmadı dershaneler.
Hatta tam tersi, daha çok yayıldılar ve artık tamamen kontrol edilemez durumdalar.
Düzen, intizam, hesap soranları yok.
İki sıra bir tahta bulan herkes dershane açabiliyor artık. Çünkü devletin eğitim sistemi tamamen bitmiş durumda.
Bakın şurada 2018-2019 yılı dershane fiyat listeleri var, tartışma da buradan çıkıyor. Bu dershaneler kendilerinin marka olduğunu yeni yetme merdiven altı dersliklerle baş edemediklerini söyleyip kızıyorlar. Devletten yardım istiyorlar ama birileri onlara “susun da paranızı kazanmanıza bakın, Tayyip Bey öğrenirse siz de kapatılırsınız” diyerek susturuyor bu kuruluşları.
Erdoğan’ı destekleyen kitlenin ürettiği gerçeklik ise daha muhteşem ve sürreel. Onlar Erdoğan’ı ümmetin lideri olarak görüyor ve bütün dünyanın Türkiye’yi kıskandığını bunun için 3. havalimanına tahtakurusu istilası gerçekleştirdiğine inananlar bile var.
Fatih Altaylı gibilerin gerçekliği biraz daha farklı.
Engin Ardıç da öyle.
Geçen bir dostum anlattı. Engin Ardıç ile Boğaziçi’nden bir dostu yolda karşılaşırlar. Ardıç zil zurnadır. Arkadaşı “Utanmıyor musun bu dikta heveslilerini öven yazılar kaleme alıyorsun?” diye sorduğunda Ardıç şu cevabı veriyor pişkinlikle: “paramı sen ver ne istersen onu yazayım!”
Altaylı, Ardıç, Haşmet, Hıncal gibilerin gerçeklikleri bu maalesef. Onlar Ahmet Altan gibi haysiyetiyle direnebilmek yerine, para merkezli bir gerçeklik üretip mutlu mesut yaşamayı tercih etmişler. Ahmet Hakan gibilerin böyle bir lüksü de yok maalesef. Onların trajedisi bambaşka.
Yandaş medyanın hali ise gerçekten acınası. Çünkü kendi gerçekliklerini üretmeye bile fırsat verilmiyor,. Öyle bir lüksleri yok. Üretilen herhangi bir gerçekliği savunmak ya da saldırmak gibi tek gerçeklikleri var diyebiliriz.
Diyelim ki uçak meselesinde cephe “hediye alındı ne güzel” civarına kurumlu. Hemen o gerçeklik üzerinden geçerler saldırıya. Hızla başka hediye alan ülkeler bulunur, liderler filan. Onlardan hemen bir yandaş analojisi üretilir. Ve mevzu “Büyük devlet, büyük reis elbette hediye alır, uçağa para mı verilir Allah aşkına” kilitlenir ve mutlu olunur, enseler okşanır.
Tersi de olabilirdi aslında. Bu kez yandaş medyanın gerçekliği de “Ne hediyesi kardeşim her kuşu ödendi, işte bu da ödendiğine dair el yazılı peçete!” diye başka gerçeklik üzerinde tepinirlerdi.
Bir belgeselde izlemiştim: sivrisinekler insan kanını emerken derinin üzerine bir tür uyuşturucu püskürtürlermiş. Canımızı yakan o iğne hissi, sineğin iğnesini batırırken değil çıkarırken bizde oluşturduğu tepki imiş. Yani sinek işini bitirmiş gidiyor, emebileceği kadar kanı çoktan emmiş, ister tokatla kendini, ister hırt hırt kaşın!
Farelerin de benzer bir tekniği kullanarak kulakları kemirdiğini okumuştum bir yerlerden.
Toplumları kanı emilirken uyuşturabilecek kadar yüksek dozajda inandırıcılık üretebilecek bir tesis ancak kendi gerçekliğini üretir.
Türk halkını, portakal bıçaklamayı makul görmeye, doların turşusunu kurdurmaya ikna edebilecek kadar yüksek dozda bir toplumsal narkoz kapasiteniz varsa, “Ne krizi kardeşim adamı hasta etme” diyebilecek kadar kendi gerçekliğiniz vardır emin olun.
[Naci Karadağ] 26.9.2018 [TR724]
Hatırlarsanız bir süre önce bu köşede, tüm diktatörlerin bir süre sonra gerçeklikten kopup kendi ürettikleri gerçekliğe göre yaşadıklarını, buna göre pozisyon alıp strateji belirlediklerini yazmıştık. Hatırlamamış olabilirsiniz, şuraya koyayım linkini.
Anlaşılan o ki, Tayyip Erdoğan kendi kişisel gerçekliğini epeydir üretmiş aslında. Sıkıntı, biz onun ürettiği ve herkesten özenle gizlediği gerçekliğini görmememiz.
Aslında bunun da bizim kendi ürettiğimiz gerçeklikle ilgisi var.
Hayat ve hayal kırıklıkları böyle bir şey.
Duyunca yaşanılan şok…
Sonrasında muhataba yakıştıramama, ardından “vardır bir hikmeti” boyutuna geçiş.
Sondan bir önce “maalesef” eşiğinden can yakılarak atlayış..
Ve “Ne mal olduğunu şimdi anladım” finali…
Tayyip Erdoğan’ın, iktidar olmayı bir hayat tarzı olarak görüp, elinden gittiği an yaşamın anlamsızlaşacağına inanması belki de kendi gerçekliğini üretme tesisini zenginleştirdi ve kapasitesini artırdı.
O yüzden sakın ola ki önceki gün yaptığı “Kriz filan sakın ha bunlara aldırmayın, bunların hepsi manipülasyondur, bizde kriz filan yok, güçlenerek geleceğe yürüyoruz” cümlesini siyaset olsun diye söylediğini zannetmeyin. Gerçekten inanıyordur eminim.
Tıpkı dershanelerin kapandığına inandığı gibi.
Hatırlayalım:
Kendisini ziyaret eden bir grup eğitimcinin dershaneler konusunda konuştuğunu görünce, çok şaşırıyor cumhurbaşkanı Erdoğan.. Yani kendi gerçekliğine göre bu kurumların hepsinin cemaati hatırlatması dolayısıyla yerle bir edilmesi gerekirdi. Nitekim konukları gittikten sonra telefona sarılıp Milli Eğitim Müsteşarını arıyor ve şunu soruyor: “Biz dershaneleri kapatmamış mıydık?”
Eminim en güvenli Matrix sisteminde bile olabilecek bu tür yarılmalardan haberdar olan müsteşar, Erdoğan gerçekliğiyle ülke gerçekliğinin çatışıp ark yaptığı bu noktayı geçiştirmeyi başarmıştır. Yoksa Milli Eğitim bakanlığı kapatılırdı emin olun.
Elbette kapanmadı dershaneler.
Hatta tam tersi, daha çok yayıldılar ve artık tamamen kontrol edilemez durumdalar.
Düzen, intizam, hesap soranları yok.
İki sıra bir tahta bulan herkes dershane açabiliyor artık. Çünkü devletin eğitim sistemi tamamen bitmiş durumda.
Bakın şurada 2018-2019 yılı dershane fiyat listeleri var, tartışma da buradan çıkıyor. Bu dershaneler kendilerinin marka olduğunu yeni yetme merdiven altı dersliklerle baş edemediklerini söyleyip kızıyorlar. Devletten yardım istiyorlar ama birileri onlara “susun da paranızı kazanmanıza bakın, Tayyip Bey öğrenirse siz de kapatılırsınız” diyerek susturuyor bu kuruluşları.
Erdoğan’ı destekleyen kitlenin ürettiği gerçeklik ise daha muhteşem ve sürreel. Onlar Erdoğan’ı ümmetin lideri olarak görüyor ve bütün dünyanın Türkiye’yi kıskandığını bunun için 3. havalimanına tahtakurusu istilası gerçekleştirdiğine inananlar bile var.
Fatih Altaylı gibilerin gerçekliği biraz daha farklı.
Engin Ardıç da öyle.
Geçen bir dostum anlattı. Engin Ardıç ile Boğaziçi’nden bir dostu yolda karşılaşırlar. Ardıç zil zurnadır. Arkadaşı “Utanmıyor musun bu dikta heveslilerini öven yazılar kaleme alıyorsun?” diye sorduğunda Ardıç şu cevabı veriyor pişkinlikle: “paramı sen ver ne istersen onu yazayım!”
Altaylı, Ardıç, Haşmet, Hıncal gibilerin gerçeklikleri bu maalesef. Onlar Ahmet Altan gibi haysiyetiyle direnebilmek yerine, para merkezli bir gerçeklik üretip mutlu mesut yaşamayı tercih etmişler. Ahmet Hakan gibilerin böyle bir lüksü de yok maalesef. Onların trajedisi bambaşka.
Yandaş medyanın hali ise gerçekten acınası. Çünkü kendi gerçekliklerini üretmeye bile fırsat verilmiyor,. Öyle bir lüksleri yok. Üretilen herhangi bir gerçekliği savunmak ya da saldırmak gibi tek gerçeklikleri var diyebiliriz.
Diyelim ki uçak meselesinde cephe “hediye alındı ne güzel” civarına kurumlu. Hemen o gerçeklik üzerinden geçerler saldırıya. Hızla başka hediye alan ülkeler bulunur, liderler filan. Onlardan hemen bir yandaş analojisi üretilir. Ve mevzu “Büyük devlet, büyük reis elbette hediye alır, uçağa para mı verilir Allah aşkına” kilitlenir ve mutlu olunur, enseler okşanır.
Tersi de olabilirdi aslında. Bu kez yandaş medyanın gerçekliği de “Ne hediyesi kardeşim her kuşu ödendi, işte bu da ödendiğine dair el yazılı peçete!” diye başka gerçeklik üzerinde tepinirlerdi.
Bir belgeselde izlemiştim: sivrisinekler insan kanını emerken derinin üzerine bir tür uyuşturucu püskürtürlermiş. Canımızı yakan o iğne hissi, sineğin iğnesini batırırken değil çıkarırken bizde oluşturduğu tepki imiş. Yani sinek işini bitirmiş gidiyor, emebileceği kadar kanı çoktan emmiş, ister tokatla kendini, ister hırt hırt kaşın!
Farelerin de benzer bir tekniği kullanarak kulakları kemirdiğini okumuştum bir yerlerden.
Toplumları kanı emilirken uyuşturabilecek kadar yüksek dozajda inandırıcılık üretebilecek bir tesis ancak kendi gerçekliğini üretir.
Türk halkını, portakal bıçaklamayı makul görmeye, doların turşusunu kurdurmaya ikna edebilecek kadar yüksek dozda bir toplumsal narkoz kapasiteniz varsa, “Ne krizi kardeşim adamı hasta etme” diyebilecek kadar kendi gerçekliğiniz vardır emin olun.
[Naci Karadağ] 26.9.2018 [TR724]
(Suriye’de) İki Şehrin (İdlib ve Afrin) Hikâyesi [Kemal Ay]
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a göre Suriye’nin İdlib şehrinde masum insanlar var. Evet, orada konuşlanmış ve ‘terör örgütü’ muamelesi görmesi gereken gruplar bulunuyor fakat silahlı grupların dâhi önemli bir kısmı ‘ılımlı muhalif’ mertebesinde. Bu durumda İdlib’e topyekûn bir askerî harekât kötü sonuçlar doğurur. Peki ne yapmalı? İyiyle kötüyü ayıralım.
Rusya karşısında bu söylem üzerine inşa edilen bir diplomasi oyunu oynadı Erdoğan ve şimdilik (en azından zaman) kazandı. 15-20 kilometrelik bir tampon bölge oluşturarak silahlı gruplardan silahlarını bırakıp sivillerle birlikte buraya yerleşmesini isteyecek. Ne zamana kadar? Şimdilik meçhul. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın ülkeyi tamamen kontrol etmeye başladığında burayı bir açık hava hapishanesine, kendi Gazze’sine çevirmeyeceğinin garantisi kimsede yok.
Nitekim silahlı gruplar da bundan çekindiği için, İdlib Anlaşması’na temkinli yaklaşıyor. Gelgelelim, Türkiye dışında diplomatik sahada onları ‘koruyup kollayan’ bir ülke olmadığı için de nihayetinde Erdoğan’ın sözünü dinleyecekler gibi duruyor. Ama bu belirsizlik, her zaman var olacak. Dahası, Rusya ve Suriye’nin sabrının ne kadar daha dayanacağı belli değil.
Buna mukabil, Erdoğan’ın mantığının birebir uygulanabileceği başka bir Suriye şehri daha vardı hatırlarsanız. Birçok dış gözlemciyle birlikte Türkiye’deki Kürtlerin bir kısmı, Afrin’de masum sivillerin yaşadığını, PYD’nin terör örgütü olmadığını, buraya yapılacak askerî operasyonun binlerce insanı yerinden edeceğini, buna mukabil Türkiye’nin burayı uzun süre elinde tutamayacağını söylüyordu.
Erdoğan’ın ve ona yakın medyanın Afrin için hükmüyse baştan belliydi: Afrin’de teröristler var. Hatta hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan posteriyle Afrin merkezinde gösteri yapan sivil halkın fotoğrafını basıp, “Bakın bunların hepsi terörist” demeye getirdiler. Türkiye medyasında pek yazan kimse yok ama uluslararası insan hakları kuruluşları, Birleşmiş Milletler (BM) de dâhil, Afrin’de bilhassa Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) bağlı grupların bir yığın hak ihlali, yağma, fiziksel saldırı ve hırsızlık gerçekleştirdiği yönünde raporlar bile yayınladı.
Putin’e göre İdlib’dekiler terörist, Erdoğan’a göre Afrin’dekiler. Putin’e göre İdlib’de sivillerin askerî bir harekâtta zarar görmesi, ‘kendi tercihleri’ olarak açıklanabilir. Erdoğan’a göre de Afrin’deki sivillerin durumu bunun gibidir. Kurunun yanında yaş da yanabilir. Putin’e göre başından beri Suriye’de isyan çıkaranlar zaten komple terörist. Erdoğan’a göreyse kendini desteklemeyen her Kürt (hatta her Türk) zaten terörist.
Dış güçlerin Türkiye’ye müdahale ettiği zannıyla tabanını adeta paranoyak hâle getiren Erdoğan’la, Suriye’de alenen bir isyancı grubu (Özgür Suriye Ordusu) destekleyen, hatta o isyancı grupla ordusunu ‘kardeş’ ilân edip birlikte operasyonlar düzenleyen Erdoğan aynı kişi.
Daha önceki gün İdlib’e yapılacak bir askerî harekâtı siviller var gerekçesiyle durdurmak için kim bilir Rusya’ya ne tavizler verdikten hemen sonra, Fırat’ın doğusuna geçmek üzere harekât planladıklarını, oradaki başka Kürt şehirlerini de ele geçirmek istediklerini söyleyen Erdoğan aynı kişi.
Tabi kendi çevrelerinde buna basit bir cevap verebiliyorlar: Türkiye ‘haklının’ yanında. Peki, ‘haklı’ nasıl belirleniyor? İdlib’de dirsek temasında olunan cihatçı gruplar, Suriye iç savaşını Arap Baharı zemininden çıkarıp Türkiye’nin dış politikasına dönüştürmenin kolaycılığına sığınan ÖSO gibi irili ufaklı silahlı muhalifler nasıl oluyor da ‘müthiş haklı’ oluyor? Acaba Erdoğan, 2013’ten itibaren Suriye’de ahlakî üstünlüğün kaybedildiğini ve o zamandan bu yana olup bitenlerin ‘güç merkezleri’ arasındaki, daha açık söylersek ABD ile Rusya arasındaki, bir oyundan ibaret olduğunu bilmiyor olabilir mi?
Evet, bağlam önemlidir ve bazen nereden baktığınıza göre taraflar, haklılar ve haksızlar yer değiştirebilir ama Suriye iç savaşı bütün bu göreceliliği, savaşa müdahil olan bütün aktörlerin el birliğiyle tüketti. Ortada – tıpkı Yemen’de olduğu gibi – devasa bir katliam var, her gün işlenen cürümler var ve milyonlarca insanın, en az birkaç neslin heba edilmesi var.
Türkiye’de dış politikayı yönetenlerin İdlib’de savundukları tezlerle, Afrin’de öne sürdükleri yan yana getirildiğinde kendilerini gülünç duruma düşürdüklerini bilmediklerini sanmam. Ama bu bilgi, kısa vade ile uzun vade ayrımına göre işe yarıyor veya yaramıyor. Kısa vadede Afrin’de de İdlib’de de istediğini aldığını düşünen bir yönetim var karşımızda. Uzun vadede Suriye’de hiçbir varlığı kalmayacağını da biliyor. Şimdilik mevzu zevahiri kurtarmak üzerine kurulu.
Eninde sonunda Suriye’deki silahlı muhalefetin, cihatçıların ve teröristlerin gidebileceği tek bir ülke var gibi görünüyor. Tabi bu ülke onları çaktırmadan Rusya’nın ve rejimin kucağına itmezse…
[Kemal Ay] 26.9.2018 [TR724]
Rusya karşısında bu söylem üzerine inşa edilen bir diplomasi oyunu oynadı Erdoğan ve şimdilik (en azından zaman) kazandı. 15-20 kilometrelik bir tampon bölge oluşturarak silahlı gruplardan silahlarını bırakıp sivillerle birlikte buraya yerleşmesini isteyecek. Ne zamana kadar? Şimdilik meçhul. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın ülkeyi tamamen kontrol etmeye başladığında burayı bir açık hava hapishanesine, kendi Gazze’sine çevirmeyeceğinin garantisi kimsede yok.
Nitekim silahlı gruplar da bundan çekindiği için, İdlib Anlaşması’na temkinli yaklaşıyor. Gelgelelim, Türkiye dışında diplomatik sahada onları ‘koruyup kollayan’ bir ülke olmadığı için de nihayetinde Erdoğan’ın sözünü dinleyecekler gibi duruyor. Ama bu belirsizlik, her zaman var olacak. Dahası, Rusya ve Suriye’nin sabrının ne kadar daha dayanacağı belli değil.
Buna mukabil, Erdoğan’ın mantığının birebir uygulanabileceği başka bir Suriye şehri daha vardı hatırlarsanız. Birçok dış gözlemciyle birlikte Türkiye’deki Kürtlerin bir kısmı, Afrin’de masum sivillerin yaşadığını, PYD’nin terör örgütü olmadığını, buraya yapılacak askerî operasyonun binlerce insanı yerinden edeceğini, buna mukabil Türkiye’nin burayı uzun süre elinde tutamayacağını söylüyordu.
Erdoğan’ın ve ona yakın medyanın Afrin için hükmüyse baştan belliydi: Afrin’de teröristler var. Hatta hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan posteriyle Afrin merkezinde gösteri yapan sivil halkın fotoğrafını basıp, “Bakın bunların hepsi terörist” demeye getirdiler. Türkiye medyasında pek yazan kimse yok ama uluslararası insan hakları kuruluşları, Birleşmiş Milletler (BM) de dâhil, Afrin’de bilhassa Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) bağlı grupların bir yığın hak ihlali, yağma, fiziksel saldırı ve hırsızlık gerçekleştirdiği yönünde raporlar bile yayınladı.
Putin’e göre İdlib’dekiler terörist, Erdoğan’a göre Afrin’dekiler. Putin’e göre İdlib’de sivillerin askerî bir harekâtta zarar görmesi, ‘kendi tercihleri’ olarak açıklanabilir. Erdoğan’a göre de Afrin’deki sivillerin durumu bunun gibidir. Kurunun yanında yaş da yanabilir. Putin’e göre başından beri Suriye’de isyan çıkaranlar zaten komple terörist. Erdoğan’a göreyse kendini desteklemeyen her Kürt (hatta her Türk) zaten terörist.
Dış güçlerin Türkiye’ye müdahale ettiği zannıyla tabanını adeta paranoyak hâle getiren Erdoğan’la, Suriye’de alenen bir isyancı grubu (Özgür Suriye Ordusu) destekleyen, hatta o isyancı grupla ordusunu ‘kardeş’ ilân edip birlikte operasyonlar düzenleyen Erdoğan aynı kişi.
Daha önceki gün İdlib’e yapılacak bir askerî harekâtı siviller var gerekçesiyle durdurmak için kim bilir Rusya’ya ne tavizler verdikten hemen sonra, Fırat’ın doğusuna geçmek üzere harekât planladıklarını, oradaki başka Kürt şehirlerini de ele geçirmek istediklerini söyleyen Erdoğan aynı kişi.
Tabi kendi çevrelerinde buna basit bir cevap verebiliyorlar: Türkiye ‘haklının’ yanında. Peki, ‘haklı’ nasıl belirleniyor? İdlib’de dirsek temasında olunan cihatçı gruplar, Suriye iç savaşını Arap Baharı zemininden çıkarıp Türkiye’nin dış politikasına dönüştürmenin kolaycılığına sığınan ÖSO gibi irili ufaklı silahlı muhalifler nasıl oluyor da ‘müthiş haklı’ oluyor? Acaba Erdoğan, 2013’ten itibaren Suriye’de ahlakî üstünlüğün kaybedildiğini ve o zamandan bu yana olup bitenlerin ‘güç merkezleri’ arasındaki, daha açık söylersek ABD ile Rusya arasındaki, bir oyundan ibaret olduğunu bilmiyor olabilir mi?
Evet, bağlam önemlidir ve bazen nereden baktığınıza göre taraflar, haklılar ve haksızlar yer değiştirebilir ama Suriye iç savaşı bütün bu göreceliliği, savaşa müdahil olan bütün aktörlerin el birliğiyle tüketti. Ortada – tıpkı Yemen’de olduğu gibi – devasa bir katliam var, her gün işlenen cürümler var ve milyonlarca insanın, en az birkaç neslin heba edilmesi var.
Türkiye’de dış politikayı yönetenlerin İdlib’de savundukları tezlerle, Afrin’de öne sürdükleri yan yana getirildiğinde kendilerini gülünç duruma düşürdüklerini bilmediklerini sanmam. Ama bu bilgi, kısa vade ile uzun vade ayrımına göre işe yarıyor veya yaramıyor. Kısa vadede Afrin’de de İdlib’de de istediğini aldığını düşünen bir yönetim var karşımızda. Uzun vadede Suriye’de hiçbir varlığı kalmayacağını da biliyor. Şimdilik mevzu zevahiri kurtarmak üzerine kurulu.
Eninde sonunda Suriye’deki silahlı muhalefetin, cihatçıların ve teröristlerin gidebileceği tek bir ülke var gibi görünüyor. Tabi bu ülke onları çaktırmadan Rusya’nın ve rejimin kucağına itmezse…
[Kemal Ay] 26.9.2018 [TR724]
Sahibinden satılık bol kupalı kulüp [Hasan Cücük]
Futbol dünyasına bomba gibi düşen gelişme 2003’te yaşanmıştı. Henüz 30’lu yaşlarında bir Rus işadamı İngiltere’nin köklü kulüplerinden Chelsea’yı satın almıştı. Rusya’nın yeni oligarklarından biri olan Roman Abramovich adı kısa sürede futbol dünyasının en tanınan isimlerinden biri oluyordu. Doğru-dürüst İngilizce bilmeden 10 dakika süren bir pazarlıkla Chelsea’yı 160 milyon Euro’ya satın alan Abramovich, şimdi kulübü alacak müşteri arıyor.
Avrupa futbol tarihinde Chelsea’nin satılması önemli kilometre taşlarından biri olmuştu. Milyarlık işadamları bu satıştan sonra gözünü kestirdikleri kulüpleri almaya başlamıştı. Chelsea’den sonra Manchester City, Paris Saint Germain, Monaco gibi kulüpler birer birer el değiştirmişti. Zenginlerin futbola yatırım yapması, transfer borsasını da alt-üst etmişti. Abramovich’den önce zor günler geçiren Chelsea, 2002-03 sezonunda hiç transfer yapmazken, Rus milyarderin gelmesiyle 2003-04’te 169 milyon Euro harcamıştı.
Chelsea artık transfer borsasını belirleyen kulüplerin başında geliyordu. Cebi para dolu şımarık bir çocuğun oyuncakçı dükkanına girince hepsini almak istemesi gibiydi Abramovich. Gözüne kestirdiği oyuncuları alırken, başarıya taşıyamayan hocanın biletini kesmekte tereddüt etmiyordu. Chelsea bir taraftan paranın diğer taraftanda Jose Mourinho’nun kalitesiyle 50 yıl aradan sonra 2004-05 sezonunda şampiyon olarak Abramovich’in ilk rüyasını gerçekleştiriyordu.
Abramovich için Premier Lig şampiyonluğu ara duraktı. Asıl hedefi Şampiyonlar Ligi’ydi. Bu uğurda Jose Mourinho, Guus Hiddink, Luiz Felipe Scolari, André Villas-Boas ve Carlo Ancelotti gibi dünya çapında hocaları göreve getirip, milyonlarca Euro maaş veren Abramovich beklentisi gerçekleşmediğinde ise kovmakta tereddüt etmedi. Uğruna 1 milyar Euro harcadığı Şampiyonlar Ligi hayaline ‘stajyer hoca’ Roberto Di Matteo ile ulaştı. 2012’de gelen Şampiyonlar Ligi kupasına ragmen Di Matteo ligde başarısız sonuçlar alınca kovmaktan çekinmedi.
Abramovich, Chelsea’yı satın aldığında takımın başında İtalyan teknik adam Claudio Ranieri vardı. İtalyan teknik adamla bir yıl çalışan Abramovich, şampiyonluk gelmeyince biletini kesti. Daha sonra sırasıyla Jose Mourinho, Avram Grant, Felipe Scolari, Guus Hiddink. Carlo Ancelotti, André Villas-Boas, Roberto Di Matteo, Antonio Conte takımın başına getirip biletini kestiği dünya çapında ünlü isimler oldu. Son olarak İtalyan Conte’yi kovan Abramovich, yerine bir başka İtalyan Maurizio Sarri’yi getirdi. 15 yılda en çok İtalyan teknik adamları tercih etti. Şu ana kadar tam 5 İtalyan Chelsea’de takımı çalıştırdı.
Abramovich, 15 yılda transfere 1,8 milyar Euro harcadı. Bunun karşılığında 5 Premier Lig şampiyonluğu geldi. Takımın başına 3 kez gelen Jose Mourinho, 3 şampiyonlukla en başarılı isim olurken, İtalyanlar Ancelotti ve Conte ile Chelsea birer kez ligi zirvede bitirdi. Avrupa’da ise bir kez Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi kazanıldı. Şampiyonlar Ligi kupasını Di Matteo, UEFA Avrupa Ligi’ni Rafael Benitez, Chelsea’ye taşıdı. 15 yılda toplam 17 kupayı Abramovich’in harcadığı 1,8 milyar Euro, Chelsea’nın müzesine taşıdı.
Abramovich, Chelsea’yi satın almasaydı, bugün Premier Lig’de zirveye oynanan bir takım olmazdı. Chelsea’nın başarısının mimarı harcanan milyonlar oldu. Şimdi Abramovich, Chelsea’yi alacak bir müşteri arıyor. 15 yıl önce 160 milyon Euro’ya satın aldığı kulübüne biçtiği değer 3,35 milyar Euro. Bu rakamı ödeyecek bir işadamı çıkarsa bir dünya rekoru kırılmış olacak. Abramovich’in Chelsea’yı satma gerekçesi olarak, son dönemde İngiltere – Rusya arasında yaşanan anlaşmazlık gösteriliyor. İngiltere’de oturum alamadığı için İsrail pasaportu alan Abramovich, kulübü ABD’li bir yatırımcıya satma niyetinde. İstenilen rakamın büyüklüğü, Abramovich’in müşteri bulmasını zorlaştırıyor.
[Hasan Cücük] 26.9.2018 [TR724]
Avrupa futbol tarihinde Chelsea’nin satılması önemli kilometre taşlarından biri olmuştu. Milyarlık işadamları bu satıştan sonra gözünü kestirdikleri kulüpleri almaya başlamıştı. Chelsea’den sonra Manchester City, Paris Saint Germain, Monaco gibi kulüpler birer birer el değiştirmişti. Zenginlerin futbola yatırım yapması, transfer borsasını da alt-üst etmişti. Abramovich’den önce zor günler geçiren Chelsea, 2002-03 sezonunda hiç transfer yapmazken, Rus milyarderin gelmesiyle 2003-04’te 169 milyon Euro harcamıştı.
Chelsea artık transfer borsasını belirleyen kulüplerin başında geliyordu. Cebi para dolu şımarık bir çocuğun oyuncakçı dükkanına girince hepsini almak istemesi gibiydi Abramovich. Gözüne kestirdiği oyuncuları alırken, başarıya taşıyamayan hocanın biletini kesmekte tereddüt etmiyordu. Chelsea bir taraftan paranın diğer taraftanda Jose Mourinho’nun kalitesiyle 50 yıl aradan sonra 2004-05 sezonunda şampiyon olarak Abramovich’in ilk rüyasını gerçekleştiriyordu.
Abramovich için Premier Lig şampiyonluğu ara duraktı. Asıl hedefi Şampiyonlar Ligi’ydi. Bu uğurda Jose Mourinho, Guus Hiddink, Luiz Felipe Scolari, André Villas-Boas ve Carlo Ancelotti gibi dünya çapında hocaları göreve getirip, milyonlarca Euro maaş veren Abramovich beklentisi gerçekleşmediğinde ise kovmakta tereddüt etmedi. Uğruna 1 milyar Euro harcadığı Şampiyonlar Ligi hayaline ‘stajyer hoca’ Roberto Di Matteo ile ulaştı. 2012’de gelen Şampiyonlar Ligi kupasına ragmen Di Matteo ligde başarısız sonuçlar alınca kovmaktan çekinmedi.
Abramovich, Chelsea’yı satın aldığında takımın başında İtalyan teknik adam Claudio Ranieri vardı. İtalyan teknik adamla bir yıl çalışan Abramovich, şampiyonluk gelmeyince biletini kesti. Daha sonra sırasıyla Jose Mourinho, Avram Grant, Felipe Scolari, Guus Hiddink. Carlo Ancelotti, André Villas-Boas, Roberto Di Matteo, Antonio Conte takımın başına getirip biletini kestiği dünya çapında ünlü isimler oldu. Son olarak İtalyan Conte’yi kovan Abramovich, yerine bir başka İtalyan Maurizio Sarri’yi getirdi. 15 yılda en çok İtalyan teknik adamları tercih etti. Şu ana kadar tam 5 İtalyan Chelsea’de takımı çalıştırdı.
Abramovich, 15 yılda transfere 1,8 milyar Euro harcadı. Bunun karşılığında 5 Premier Lig şampiyonluğu geldi. Takımın başına 3 kez gelen Jose Mourinho, 3 şampiyonlukla en başarılı isim olurken, İtalyanlar Ancelotti ve Conte ile Chelsea birer kez ligi zirvede bitirdi. Avrupa’da ise bir kez Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi kazanıldı. Şampiyonlar Ligi kupasını Di Matteo, UEFA Avrupa Ligi’ni Rafael Benitez, Chelsea’ye taşıdı. 15 yılda toplam 17 kupayı Abramovich’in harcadığı 1,8 milyar Euro, Chelsea’nın müzesine taşıdı.
Abramovich, Chelsea’yi satın almasaydı, bugün Premier Lig’de zirveye oynanan bir takım olmazdı. Chelsea’nın başarısının mimarı harcanan milyonlar oldu. Şimdi Abramovich, Chelsea’yi alacak bir müşteri arıyor. 15 yıl önce 160 milyon Euro’ya satın aldığı kulübüne biçtiği değer 3,35 milyar Euro. Bu rakamı ödeyecek bir işadamı çıkarsa bir dünya rekoru kırılmış olacak. Abramovich’in Chelsea’yı satma gerekçesi olarak, son dönemde İngiltere – Rusya arasında yaşanan anlaşmazlık gösteriliyor. İngiltere’de oturum alamadığı için İsrail pasaportu alan Abramovich, kulübü ABD’li bir yatırımcıya satma niyetinde. İstenilen rakamın büyüklüğü, Abramovich’in müşteri bulmasını zorlaştırıyor.
[Hasan Cücük] 26.9.2018 [TR724]
AYM ve AİHM’in ikiyüzlü tutumu [Aziz Kamil Can]
Totaliter rejimlerin çoğunda olduğu gibi, Türkiye de tek adam iradesine terk edildi. Elbette on yıl öncesine kadar en güçlü Avrupa Birliği (AB) adayı ülke konumundan bu hale dönüşmek sadece siyasilerin gayretleriyle olmadı. AB kriterlerine uyumdan diktatörlüğe giden yolda şüphesiz en büyük araç, hukuk sistemi ve onun uygulayıcıları oldu.
Ülkenin bugünkü duruma gelmesinde, ne Anayasal ilkeleri korumakla görevli olan Anayasa Mahkemesi (AYM), ne de yetkisi kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) üzerine düşen görevi yerine getirmiştir. Hukukun üstünlüğünü sağlayabilecek yegane görevli bu iki kurum ne yazık ki uçurumdan aşağı düşmek üzere olan bu sistemin taşıyıcıları olmuşlardır. Özellikle son iki yılda totaliterlikten otoriterliğe kaymış siyasi iradeye tüm hukuk kurumları teslim olmuşlardır.
AYM gibi AİHM de, son yıllarda verdiği bir çok kararda hukukilikten öte siyasi profil çizmekten geri durmamış ve maalesef “şahsi veya kurumsal beklentilerine” göre hareket etmiştir. Bu anlamda örnek olarak verilebilecek binlerce başvuru mevcuttur.
Anayasa Mahkemesi üyelerinin siyasi irade yanındaki duruşu birçok davada açıkça ortaya konulmuştur. Aynı şekilde AİHM de son yüzyılın yaşanan en büyük insan hakkı ihlallerinden birine seyirci kalmış, çözüm olarak kendisini veya herhangi bir mahkemeyi değil, siyasi iktidarın bürokratlarından oluşan bir kurumu (OHAL Komisyonu) işaret etmiştir.
Her iki kurum da verdikleri yanlı ve çifte standart kararlar ile adeta geçmişlerine ve şöhretlerine ihanet etmişlerdir. Aşağıda verdiğimiz örnekler sadece deryanın damlalarından ibarettir. Bunlar gibi yüzbinlerce mağduriyet sayılabilir:
Savunma hakkı gibi temel hakları korumakla görevli olan ve bu konuda ihlal kararları olan AYM, iki üyesini, en son Hitler zamanında kullanılan “sosyal çevre” kriteriyle, savunmalarını bile almaya gerek görmeden oybirliğiyle ihraç etmiştir.
15 Temmuz darbe girişiminin başlamasından birkaç saat sonra 2750 hakim – savcı hakkında darbeye iştirak suçlamasıyla göz altı ve akabinde de tutuklama kararı verildi. Benzer gerekçe ile on binlerce kişinin kısa zaman içinde tutuklanması sebebiyle cezaevlerinde olağan üstü bir kalabalık meydana geldi. Hükümet yeni faillere(!) yer açmak için eski hükümlülere yönelik af çıkardıysa da bu da çözüm olmadı. İşte bu yoğunluk içinde cezaevlerinde inanılmaz insan hakları ihlalleri yaşandı. Bunlardan birine maruz kalmış bir yargıç, tutuklu bulunduğu cezaevinden AYM’ye bireysel başvuruda bulundu.
Başvurucu, aşırı kalabalık koğuş nedeniyle tuvalet önünde yerde yatmak zorunda kaldığını, asgari yaşam standardı için yeterli mobilya ile yaşam alanının olmadığını ve bu durumun çok uzun bir süre devam ettiğini belirtti.
AYM üyeleri içinden tek muhalif kalan heyet başkanı karşı oyunda; “öngörülemez bir olay nedeniyle koğuşların kalabalıklaşması belirli süre makul kabul edilebilse de, başvurucunun bir yıldan fazla bir süre, dönüşümlü olarak tuvalet önünde yerde yatmak zorunda bırakılmasının insan haysiyetiyle bağdaşamayacağını, devletin pozitif yükümlülüğü gereği makul sürede gerekli tedbirleri almakla yükümlü olduğunu ve bu sebeple somut durumun Anayasanın 17/3. maddesini ihlal ettiğini” belirtmiş ise de,
AYM, bu başvuru için; cezaevi şartlarının başvurucu üzerinde ağır bir bedensel ve ruhsal yük oluşturmadığını, asgari eşik derecesinin aşılmadığını kabul ederek başvuruyu reddetmiştir.
AYM, aynı yıl içinde verdiği ve “siyasi iradeyi o kadar da rahatsız etmeyecek” başka bir kararında her nedense devletin pozitif yükümlülüğünü sonuna kadar savunmuştur. 2014/4686, 1/2/2018 sayılı Bilal Özkaradeniz başvurusunda, başvurucunun evinin yakınında bulunan bir akarsuya dökülen atık su nedeniyle belediyenin görevini yapmadığı ileri sürülmüştür. AYM, kararında, fiziksel ve ruhsal bütünlük hakkı kapsamında güvence altına alınan hukuksal çıkarlardan birinin de sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı olduğunu, Devletin Anayasa uyarınca kişilerin hayatlarına saygı hakkı çerçevesinde sağlıklı bir çevrede yaşamayı sağlayan koruyucu bir mevzuat oluşturma ödevi olduğunu söyleyerek, adı geçen bir önceki kararıyla tamamen çelişen şu tespiti yaparak ihlal kararı vermiştir:
“Asgari ağırlık eşiğinin değerlendirilmesi somut bir zararın gerçekleşip gerçekleşmediğine göre değil, söz konusu alana ilişkin incelenebilir bir sorun doğurup doğurmadığı tespit edilerek yapılır. Bu kapsamda söz konusu arıtma tesisinin işletilmesinde çıkan çevresel etkiler ile bireyin özel ve aile hayatına saygı hakkı arasında yeterince sıkı bir bağın varlığı gerekir. Söz konusu eksikliğin ileride giderilecek olması, anayasal hakları ihlal edildiği tespit edilen başvurucuların manevi zararlarının giderilmesi bakımından yeterli görülemez. Çevresel rahatsızlığa kamu makamlarının yol açtığı gözetildiğinde başvurucuların anayasal haklarına yapılan müdahale neticesinde oluşan manevi zararlarının karşılanmasına neden gerek olmadığını makul bir şekilde izah etmeyen derece mahkemelerinin kararları ilgili ve yeterli değildir. Bu nedenlerle kamu makamları üzerlerine düşen pozitif yükümlülükleri yerine getirmemiştir.”
AYM’nin verdiği ilk kararda devletin pozitif yükümlülüğünün görmezden gelindiği çok açıkken, ikinci kararda “asgari eşikten” ne anlaşılması gerektiği ve devletin her durumda sorumlu bulunduğu pozitif yükümlülüklerine vurgu yapılarak ihlal kararı verilmiştir. Oysa, AİHM’nin kararlarına esas aldığı Birleşmiş Milletler Cezaevi Minimum Kuralları ile Avrupa Cezaevi Kuralları, zaten özgürlüğü elinden alınmış kimselerin maddi/fiziki imkansızlıklar gereği durumlarının daha fazla ağırlaştırılamayacağını belirtmiştir.
AİHM ile ilgili vermek istediğimiz örnek ise yine 15 Temmuz sonrası tutuklanarak tecrit altına alınan eski bir hakimin başvurusuyla ilgilidir. Bora/Türkiye başvurusunda, başvurucu, “Hakimlik Teminatına” ve Anayasa ile CMK’ya göre haksız şekilde tutuklanmasının yanında ayrıca yüksek güvenlikli bir cezaevinde üstelik de tek kişilik hücreye konulduğunu, bu durumun bahsi geçen mevzuatlarla birlikte, özellikle İnfaz Kanunu ve yönetmeliklerine aykırı olduğunu, dolayısıyla bu durumun “keyfi” olduğunu ileri sürmüştür. AİHM ise bu başvuruda, hükümetin savunmasına atıf yaparak, söz konusu durumun, asgari şiddet seviyesine ulaşmadığından bahisle ulusal tüm mevzuatı görmezden gelerek AİHS’nin ihlal edilmediğini kabul etmiştir.
Ulusal mevzuat ve özellikle 5275 sayılı kanun ve ilgili tüzükte kimlerin bu tip kurumlarda ve tecrit altında tutulacağı belirlenmiştir. Buna göre ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasından hüküm giymemiş olan, yüksek güvenlikli cezaevinde tutulmasını gerektirecek somut bir tehlikesi bulunmayan (ki tecrit altında tutulan hiç kimse hakkında bugüne kadar İnfaz Hakimliklerince böyle bir karar verilmemiştir), bulunduğu cezaevinde kanunda sayılan olumsuz davranışları nedeniyle yine İnfaz Hakimliği tarafından hücreye koyma disiplin cezası verilmemiş olan tutuklulara bu infaz rejiminin uygulanıyor olması, anılan ulusal mevzuatların tamamına aykırıdır. Bunun dışında, Türk Anayasası’nın 10. maddesinde kimseye ayrımcılık yapılamayacağı, 17. maddesinde kanunun gerekli kıldığı durum olmadan herkesin maddi manevi varlığının korunacağı, 38. maddesinde kanunsuz bir cezanın uygulanamayacağı güvenceleri vardır. Yine AİHS 15. maddesi ile bu tip kanuna aykırı yaptırımlar yasaklanmaktadır.
AİHM, Türk ulusal mevzuatı ve kendi kabullerine göre hiçbir şekilde gerekçelendirilmemiş ve hakim kararına bağlanmamış bu açık hukuksuzluğu görmezden gelerek kararında kendisiyle çelişmiştir.
Bir aktivist olan Veli Saçılık’ın “AİHM’in artık bir insan hakları mahkemesi olmadığını, Türk hükümeti ile anlaşmalar yapan ticari bir kurum olduğunu” belirtmesi; Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun da “AİHM’e yapılan 25 bin başvurunun olduğunu, AİHM’in bu dosyaların hepsini mülteci pazarlıkları nedeniyle iade ettiğini” ifade etmesi, AİHM’in kararlarındaki hukuksuzluğun tescilidir.
İnsan hak ve özgürlüklerinin en büyük teminatı olan bu iki kurum, verdikleri yukardaki ve benzeri kararlar ile ciddi şekilde prestij kaybına uğramışlardır. AYM üyeleri, tüm teminatları hiçe sayılarak tutuklanan ve tecritte tutulan meslektaşlarının kaderini yaşamamak; AİHM de, Türk hükümetinin sağladığı maddi destek, AB’yi ilgilendiren mülteci sorunları ve iş yükü kaygıları ile maalesef tüm evrensel hukuk kriterlerini askıya almışlardır.
Umarım hem AYM hem de AİHM yaşanılan mağduriyetlere karşı ortaya koydukları bu hukuksuz tutumlarını değiştirir; günün şart, menfaat ve korkularına değil, çağlara hitap edecek ve iz bırakacak, evrensel hukuk anlayışına uygun kararlar verirler.
[Aziz Kamil Can] 26.9.2018 [TR724]
Ülkenin bugünkü duruma gelmesinde, ne Anayasal ilkeleri korumakla görevli olan Anayasa Mahkemesi (AYM), ne de yetkisi kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) üzerine düşen görevi yerine getirmiştir. Hukukun üstünlüğünü sağlayabilecek yegane görevli bu iki kurum ne yazık ki uçurumdan aşağı düşmek üzere olan bu sistemin taşıyıcıları olmuşlardır. Özellikle son iki yılda totaliterlikten otoriterliğe kaymış siyasi iradeye tüm hukuk kurumları teslim olmuşlardır.
AYM gibi AİHM de, son yıllarda verdiği bir çok kararda hukukilikten öte siyasi profil çizmekten geri durmamış ve maalesef “şahsi veya kurumsal beklentilerine” göre hareket etmiştir. Bu anlamda örnek olarak verilebilecek binlerce başvuru mevcuttur.
Anayasa Mahkemesi üyelerinin siyasi irade yanındaki duruşu birçok davada açıkça ortaya konulmuştur. Aynı şekilde AİHM de son yüzyılın yaşanan en büyük insan hakkı ihlallerinden birine seyirci kalmış, çözüm olarak kendisini veya herhangi bir mahkemeyi değil, siyasi iktidarın bürokratlarından oluşan bir kurumu (OHAL Komisyonu) işaret etmiştir.
Her iki kurum da verdikleri yanlı ve çifte standart kararlar ile adeta geçmişlerine ve şöhretlerine ihanet etmişlerdir. Aşağıda verdiğimiz örnekler sadece deryanın damlalarından ibarettir. Bunlar gibi yüzbinlerce mağduriyet sayılabilir:
Savunma hakkı gibi temel hakları korumakla görevli olan ve bu konuda ihlal kararları olan AYM, iki üyesini, en son Hitler zamanında kullanılan “sosyal çevre” kriteriyle, savunmalarını bile almaya gerek görmeden oybirliğiyle ihraç etmiştir.
15 Temmuz darbe girişiminin başlamasından birkaç saat sonra 2750 hakim – savcı hakkında darbeye iştirak suçlamasıyla göz altı ve akabinde de tutuklama kararı verildi. Benzer gerekçe ile on binlerce kişinin kısa zaman içinde tutuklanması sebebiyle cezaevlerinde olağan üstü bir kalabalık meydana geldi. Hükümet yeni faillere(!) yer açmak için eski hükümlülere yönelik af çıkardıysa da bu da çözüm olmadı. İşte bu yoğunluk içinde cezaevlerinde inanılmaz insan hakları ihlalleri yaşandı. Bunlardan birine maruz kalmış bir yargıç, tutuklu bulunduğu cezaevinden AYM’ye bireysel başvuruda bulundu.
Başvurucu, aşırı kalabalık koğuş nedeniyle tuvalet önünde yerde yatmak zorunda kaldığını, asgari yaşam standardı için yeterli mobilya ile yaşam alanının olmadığını ve bu durumun çok uzun bir süre devam ettiğini belirtti.
AYM üyeleri içinden tek muhalif kalan heyet başkanı karşı oyunda; “öngörülemez bir olay nedeniyle koğuşların kalabalıklaşması belirli süre makul kabul edilebilse de, başvurucunun bir yıldan fazla bir süre, dönüşümlü olarak tuvalet önünde yerde yatmak zorunda bırakılmasının insan haysiyetiyle bağdaşamayacağını, devletin pozitif yükümlülüğü gereği makul sürede gerekli tedbirleri almakla yükümlü olduğunu ve bu sebeple somut durumun Anayasanın 17/3. maddesini ihlal ettiğini” belirtmiş ise de,
AYM, bu başvuru için; cezaevi şartlarının başvurucu üzerinde ağır bir bedensel ve ruhsal yük oluşturmadığını, asgari eşik derecesinin aşılmadığını kabul ederek başvuruyu reddetmiştir.
AYM, aynı yıl içinde verdiği ve “siyasi iradeyi o kadar da rahatsız etmeyecek” başka bir kararında her nedense devletin pozitif yükümlülüğünü sonuna kadar savunmuştur. 2014/4686, 1/2/2018 sayılı Bilal Özkaradeniz başvurusunda, başvurucunun evinin yakınında bulunan bir akarsuya dökülen atık su nedeniyle belediyenin görevini yapmadığı ileri sürülmüştür. AYM, kararında, fiziksel ve ruhsal bütünlük hakkı kapsamında güvence altına alınan hukuksal çıkarlardan birinin de sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı olduğunu, Devletin Anayasa uyarınca kişilerin hayatlarına saygı hakkı çerçevesinde sağlıklı bir çevrede yaşamayı sağlayan koruyucu bir mevzuat oluşturma ödevi olduğunu söyleyerek, adı geçen bir önceki kararıyla tamamen çelişen şu tespiti yaparak ihlal kararı vermiştir:
“Asgari ağırlık eşiğinin değerlendirilmesi somut bir zararın gerçekleşip gerçekleşmediğine göre değil, söz konusu alana ilişkin incelenebilir bir sorun doğurup doğurmadığı tespit edilerek yapılır. Bu kapsamda söz konusu arıtma tesisinin işletilmesinde çıkan çevresel etkiler ile bireyin özel ve aile hayatına saygı hakkı arasında yeterince sıkı bir bağın varlığı gerekir. Söz konusu eksikliğin ileride giderilecek olması, anayasal hakları ihlal edildiği tespit edilen başvurucuların manevi zararlarının giderilmesi bakımından yeterli görülemez. Çevresel rahatsızlığa kamu makamlarının yol açtığı gözetildiğinde başvurucuların anayasal haklarına yapılan müdahale neticesinde oluşan manevi zararlarının karşılanmasına neden gerek olmadığını makul bir şekilde izah etmeyen derece mahkemelerinin kararları ilgili ve yeterli değildir. Bu nedenlerle kamu makamları üzerlerine düşen pozitif yükümlülükleri yerine getirmemiştir.”
AYM’nin verdiği ilk kararda devletin pozitif yükümlülüğünün görmezden gelindiği çok açıkken, ikinci kararda “asgari eşikten” ne anlaşılması gerektiği ve devletin her durumda sorumlu bulunduğu pozitif yükümlülüklerine vurgu yapılarak ihlal kararı verilmiştir. Oysa, AİHM’nin kararlarına esas aldığı Birleşmiş Milletler Cezaevi Minimum Kuralları ile Avrupa Cezaevi Kuralları, zaten özgürlüğü elinden alınmış kimselerin maddi/fiziki imkansızlıklar gereği durumlarının daha fazla ağırlaştırılamayacağını belirtmiştir.
AİHM ile ilgili vermek istediğimiz örnek ise yine 15 Temmuz sonrası tutuklanarak tecrit altına alınan eski bir hakimin başvurusuyla ilgilidir. Bora/Türkiye başvurusunda, başvurucu, “Hakimlik Teminatına” ve Anayasa ile CMK’ya göre haksız şekilde tutuklanmasının yanında ayrıca yüksek güvenlikli bir cezaevinde üstelik de tek kişilik hücreye konulduğunu, bu durumun bahsi geçen mevzuatlarla birlikte, özellikle İnfaz Kanunu ve yönetmeliklerine aykırı olduğunu, dolayısıyla bu durumun “keyfi” olduğunu ileri sürmüştür. AİHM ise bu başvuruda, hükümetin savunmasına atıf yaparak, söz konusu durumun, asgari şiddet seviyesine ulaşmadığından bahisle ulusal tüm mevzuatı görmezden gelerek AİHS’nin ihlal edilmediğini kabul etmiştir.
Ulusal mevzuat ve özellikle 5275 sayılı kanun ve ilgili tüzükte kimlerin bu tip kurumlarda ve tecrit altında tutulacağı belirlenmiştir. Buna göre ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasından hüküm giymemiş olan, yüksek güvenlikli cezaevinde tutulmasını gerektirecek somut bir tehlikesi bulunmayan (ki tecrit altında tutulan hiç kimse hakkında bugüne kadar İnfaz Hakimliklerince böyle bir karar verilmemiştir), bulunduğu cezaevinde kanunda sayılan olumsuz davranışları nedeniyle yine İnfaz Hakimliği tarafından hücreye koyma disiplin cezası verilmemiş olan tutuklulara bu infaz rejiminin uygulanıyor olması, anılan ulusal mevzuatların tamamına aykırıdır. Bunun dışında, Türk Anayasası’nın 10. maddesinde kimseye ayrımcılık yapılamayacağı, 17. maddesinde kanunun gerekli kıldığı durum olmadan herkesin maddi manevi varlığının korunacağı, 38. maddesinde kanunsuz bir cezanın uygulanamayacağı güvenceleri vardır. Yine AİHS 15. maddesi ile bu tip kanuna aykırı yaptırımlar yasaklanmaktadır.
AİHM, Türk ulusal mevzuatı ve kendi kabullerine göre hiçbir şekilde gerekçelendirilmemiş ve hakim kararına bağlanmamış bu açık hukuksuzluğu görmezden gelerek kararında kendisiyle çelişmiştir.
Bir aktivist olan Veli Saçılık’ın “AİHM’in artık bir insan hakları mahkemesi olmadığını, Türk hükümeti ile anlaşmalar yapan ticari bir kurum olduğunu” belirtmesi; Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun da “AİHM’e yapılan 25 bin başvurunun olduğunu, AİHM’in bu dosyaların hepsini mülteci pazarlıkları nedeniyle iade ettiğini” ifade etmesi, AİHM’in kararlarındaki hukuksuzluğun tescilidir.
İnsan hak ve özgürlüklerinin en büyük teminatı olan bu iki kurum, verdikleri yukardaki ve benzeri kararlar ile ciddi şekilde prestij kaybına uğramışlardır. AYM üyeleri, tüm teminatları hiçe sayılarak tutuklanan ve tecritte tutulan meslektaşlarının kaderini yaşamamak; AİHM de, Türk hükümetinin sağladığı maddi destek, AB’yi ilgilendiren mülteci sorunları ve iş yükü kaygıları ile maalesef tüm evrensel hukuk kriterlerini askıya almışlardır.
Umarım hem AYM hem de AİHM yaşanılan mağduriyetlere karşı ortaya koydukları bu hukuksuz tutumlarını değiştirir; günün şart, menfaat ve korkularına değil, çağlara hitap edecek ve iz bırakacak, evrensel hukuk anlayışına uygun kararlar verirler.
[Aziz Kamil Can] 26.9.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)