Kapatılan Samanyolu yayın grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da aralarında bulunduğu 62 kişi hakkında tahliye kararı verdikten sonra tutuklanan hakim Mustafa Başer’in eşi Rabia Başer 7,6 ay hapis cezabına çarptırıldı. Gerekçe olarak her ne kadar ‘Silahlı terör örgütü üyeliği’ suçundan ceza alan Rabia Başer’in aldığı cezadan hakim Mustafa Başer’in eşi olmasının büyük payı var.
Mustafa Başer ve Rabia Başer’in oğlu olan İskender Başer bu olayın tarihe not düşmek için WordPress sayfasından bir yazı kaleme alarak gündeme getirdi. İskender Başer, “Hayat gridir. Yaşadığımız kötü günler yaşayacağımız iyi günlerin, yaşadığımız iyi günler ise yaşayacağımız kötü günlerin habercisidir. Şimdilik tarihe düşeceğim not bu kadar. Güzel yarınlarda görüşmek dileğiyle.” diyerek yazısını bitirdi.
İşte o yazı;
Küçük Bir Not
Merhaba, öncelikle kendimi tanıtarak başlayayım. İsmim İskender Başer İstanbulda bir yerlerde Hukuk okuyorum, ya da en azından okuduğumu zannediyorum. Ancak kendi özkimliğim ya da yaptıklarım şu anki hayatımda pek önem arz etmiyor. Beni çok fazla kişi tanımaz ama sanırım annem ve babam biraz tanınan insanlar. Kendileri birer hukukçudur biraz daha derine inersek kendilerine Hakim diyebiliriz biraz daha derine indiğimizde ise kendilerinin şu anda Türkiye’de tutuklu bulunan binlerce Hakim ve Savcıdan ikisi olduğunu söyleriz. İşte benim hayatımda da yaklaşık 3 yıldır önem arz eden tek konu bu.
Babam,23 Nisan 2015 tarihinde bir Hakim olarak ve kendisine yüce devletimiz tarafından verilen yargı yetkisini kullanarak bir karar verdi. Ancak bu karar güç sahibi kesimlerin pek hoşuna gitmemiş olsa gerek ki 1 Mayıs 2015 tarihinde tarihte ilk kez verdiği karardan dolayı tutuklanan 2 Hakimden biri olarak tarihe geçti. Benim burada tarihe düştüğüm küçük not, Babamın dik duruşuyla tarihe geçmesinin yanında ufak bir çentik mahiyetinde falan sanırım.
Annem ise 18 Ağustos 2016 tarihinde resmiyette “örgüt üyeliği” suçlamasıyla pratikte ise “Hakim Mustafa Başer’in eşi olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Saygıdeğer ve mükemmel ve bağımsız ve tarafsız harika yargı organımızın Babamı Yargıtay’da yargılaması sonucu 24 Nisan 2017 tarihinde Babam “Örgüt Üyeliği” suçundan 9 “Görevi kötüye kullanmak” suçundan ise 1 yıl olmak üzere toplam 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.Tabii bunun “infaz yatarı” tutukluluk süresi, denetimli serbestlik falan derken düşüyor ama konumuz şuan bu değil. Annem de aynı şekilde tutuklandıktan yaklaşık 20 ay sonra 14 Mart 2018 tarihinde, yani bugün 7.5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. İşte benim de tarihe düşmek istediğim küçük notum da bununla alakalı.
Belki bu yazı çok kişiye ulaşmayacak, hatta belki de çok çok az kişi okuyacak. Belki de sadece ben okuyacağım bu yazıyı. Sorun değil, çünkü zaten amacım insanlara ulaşmak falan değil. Amacım bu günler geçtiğinde bu yazıyı ya da belki de bu yazıları okuyarak kendi geçmişime tanıklık etmek. Şimdi biri içinden “Bu günlerin geçeceğini nerden biliyon birader” falan diye geçiriyorsa eğer belki ona net bir cevap veremem. Ama biliyorum. Biliyorum bugün haksız yere zindana atılan, sürgüne yollanan, mesleğinden atılan kim varsa hepsi, hepsi bir gün haklarını ve kaybettiklerini geri alacaklar. Ama bu dönemde hayatlarını kaybeden insanlar var. Belki bizim için yarın ya da bir gün her şey eskisi gibi olacak, ama o insanlar bir daha geri gelemeyecek. Bunun sadece vebalinin ağırlını düşünmek bile beni dehşete düşürüyor.
Hayat gridir. Yaşadığımız kötü günler yaşayacağımız iyi günlerin, yaşadığımız iyi günler ise yaşayacağımız kötü günlerin habercisidir.
Şimdilik tarihe düşeceğim not bu kadar.
Güzel yarınlarda görüşmek dileğiyle.
[TR724] 15.3.2018
Evindeki 1 dolarda kokain çıkınca ‘Cemaat’ten aklandı!
15 Temmuz darbe girişimi nedeniyle tutuklu olan eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Akın Öztürk’ü ziyaret ettiği Sincan Cezaevi’nde darp eden suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı’nın avukatı Mehmet Sinan İnce hakkında, evinden çıkan “1 Dolar” nedeniyle yürütülen Cemaat soruşturmasında takipsizlik kararı verildi.
Cumhuriyet’in haberine göre, avukat İnce, tutuklanmadan önce ifadesinde “1 Dolarlık banknotu eskiden kokain içmek için kullanırdım” dedi. Yapılan incelemede banknotta kokain kalıntısı bulununca İnce, 35 gün sonra da tahliye edildi. Avukat İnce, 2 Ağustos 2016’da Sincan Cezaevi’nde Akın Öztürk’ü açık görüşte ziyaret etti. Ziyaret sırasında İnce, Öztürk’ü darp etti.
Öztürk, kendisini darp eden avukattan şikayetçi oldu. Bu arada savcılık, İnce’nin annesiyle yaşadığı evdeki aramada 1 dolar bulunca gözaltı kararı verdi. Hakkında Cemaat üyeliği iddiasıyla soruşturma başlatılan İnce, ifadesi sırasında “1 Doları uyuşturucu problemim olduğu için kokain içerken kullanıyordum. Ancak uzun süredir içmiyorum. Mümkünse banknot üzerinde kriminal inceleme yapılsın. O zaman koain artıklarına rastlanacaktır” dedi. İnce 5 Ağustos 2016’da tutuklandı. Ankara Kriminal Polis Laboratuarı Müdürlüğü tarafından yapılan incelemede, banknot üzerinde kokain kalıntısı tespit edince İnce 9 Eylül 2016’da tahliye edildi. Ankara Cumhuriyet Savcılığı, kriminal raporun sanığı doğruladığını, üzerine atılı Cemaat üyesi olma, sözde örgüte yardım etme suçlarından hakkında kamu davası açmaya yeter şüphe oluşturacak delil bulunmadığını belirterek, takipsizlik kararı verdi. Ancak savcılık, İnce hakkında evinde bulunan mermiler nedeniyle 6136 sayılı yasaya muhalefet ve kullanmak için uyuşturucu bulundurmak suçlarından dava açtı. Buna karşılık İnce hakkında Akın Öztürk’ü darp etmesiyle ilgili hiçbir işlem yapılmaması dikkat çekti.
[Tr724] 16.3.2018
Cumhuriyet’in haberine göre, avukat İnce, tutuklanmadan önce ifadesinde “1 Dolarlık banknotu eskiden kokain içmek için kullanırdım” dedi. Yapılan incelemede banknotta kokain kalıntısı bulununca İnce, 35 gün sonra da tahliye edildi. Avukat İnce, 2 Ağustos 2016’da Sincan Cezaevi’nde Akın Öztürk’ü açık görüşte ziyaret etti. Ziyaret sırasında İnce, Öztürk’ü darp etti.
Öztürk, kendisini darp eden avukattan şikayetçi oldu. Bu arada savcılık, İnce’nin annesiyle yaşadığı evdeki aramada 1 dolar bulunca gözaltı kararı verdi. Hakkında Cemaat üyeliği iddiasıyla soruşturma başlatılan İnce, ifadesi sırasında “1 Doları uyuşturucu problemim olduğu için kokain içerken kullanıyordum. Ancak uzun süredir içmiyorum. Mümkünse banknot üzerinde kriminal inceleme yapılsın. O zaman koain artıklarına rastlanacaktır” dedi. İnce 5 Ağustos 2016’da tutuklandı. Ankara Kriminal Polis Laboratuarı Müdürlüğü tarafından yapılan incelemede, banknot üzerinde kokain kalıntısı tespit edince İnce 9 Eylül 2016’da tahliye edildi. Ankara Cumhuriyet Savcılığı, kriminal raporun sanığı doğruladığını, üzerine atılı Cemaat üyesi olma, sözde örgüte yardım etme suçlarından hakkında kamu davası açmaya yeter şüphe oluşturacak delil bulunmadığını belirterek, takipsizlik kararı verdi. Ancak savcılık, İnce hakkında evinde bulunan mermiler nedeniyle 6136 sayılı yasaya muhalefet ve kullanmak için uyuşturucu bulundurmak suçlarından dava açtı. Buna karşılık İnce hakkında Akın Öztürk’ü darp etmesiyle ilgili hiçbir işlem yapılmaması dikkat çekti.
[Tr724] 16.3.2018
İttifak yasası, 2019 seçimleri, hep aynı nakarat [Kemal Ay]
‘Cumhur İttifakı’ adıyla Meclis’te gece yarısı yasalaştırılan seçim kanunundaki değişiklikler, daha önceki pek çok yasa değişikliği gibi, kanıksanmış bir çaresizlikle karşılandı. CHP ve HDP’li vekiller gece yarısı başlayıp sabaha kadar çalışan Meclis’ten görüntüler paylaşıp durumu protesto ettiler ancak hâlen neden orada olduklarına dair makul bir açıklama getiremediler. Aritmetik olarak Meclis’ten geçecek bir yasayı etkileme şansları yok, üstelik orada olmaları, Meclis’ten geçen yasalara bir çeşit meşruiyet de kazandırıyor. Belki de en kötüsü, Meclis’in gerçekten çalışıyor görüntüsü verebilmesi. Hele CHP’nin daha önce dokunulmazlıkların kaldırılması ve sınır ötesi operasyonlarla ilgili iktidar blokunu destekleyen tavrı, Türkiye’de siyasetin hâlen meşru zeminde yürüdüğü iması taşıyor.
BURAYA NASIL GELDİK?
Peki nereden çıktı ‘Cumhur İttifakı’? 7 Haziran 2015 seçimlerinde siyaseten ‘tek başına’ kaldığını hisseden Erdoğan, önce Kürt siyasi hareketiyle yürütmüş olduğu Çözüm Süreci’ni sonlandırdı, ardından milliyetçi bir söyleme kaydı. Burada 6-8 Ekim 2014 tarihinde Kobani’deki IŞİD kuşatması sebebiyle Kürt seçmenin bütün Türkiye’de eylemlere başlaması ve bu eylemlerin şiddetle sonuçlanması, can kayıplarının yaşanması (50 kişi öldü), sonrasında PKK’nın ‘hendek’ stratejisi de büyük etki uyandırdı. 7 Haziran’la 1 Kasım arasında Türkiye tarihinin en büyük terör olaylarının yaşanması da Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürdü. Terör ve güvenlik yeniden 1 numaralı gündem oldu ve seçmen, ‘güçlü tek parti iktidarı’ söylemini yeniden satın aldı. 1 Kasım’dan sonra da Erdoğan’ın ‘ittifak’ hedefi, Kürtlerden milliyetçilere kaydı.
Bu seçimlerde AKP ve MHP’nin oy aldığı toplam seçmen sayısı yaklaşık 29,3 milyondu. AKP yüzde 49,5 ve MHP yüzde 16,3 oranında oy almıştı. Ancak 7 Haziran’da olduğu gibi HDP yine yüzde 10 barajını geçmeyi başarmış, MHP ile aynı sayıda milletvekili çıkarmıştı. Gelgelelim, buna rağmen Erdoğan’ın istediği ‘Başkanlık Sistemi’ toplumda fazla kabul görmüyordu. Bunun için de yeni bir strateji gerekliydi. MHP, orta yaşlı zengin dul biriyle sırf onun parası için evlenen genç âşık rolünü başarıyla oynadı. Kürt meselesinin askerî stratejiyle bastırılmasında, HDP’lilerin Meclis’ten sürülmesi hususunda, bürokraside MHP’ye pay verilmesinde istediklerini aldı. Erdoğan, istenirse ‘gücü paylaşabileceğini’ 7 Haziran’la 1 Kasım arasındaki ‘geçici hükümet’ kurulmasına taraflara gösterdi. Bu da iştah kabarttı.
ERDOĞAN KÜLTÜNÜN MHP AYAĞI
15 Temmuz, Binali Yıldırım’ın dediği gibi, başkanlığın kapısını açtı. 16 Nisan’da bir referandum yapılması kararlaştırıldı. Erdoğan kültü, adım adım kılcallara kadar işleniyordu. 16 Nisan’a karşı çıkmaya çalışan muhafazakâr sesler bile Erdoğan’ı karşılarına alamayacaklarını düşünerek, ‘Bu yetkiler bir süre Erdoğan’a verilsin, ondan sonra kaldırılsın’ gibi teklifler getirecekti. Nihayet, 16 Nisan’da beklendiği gibi atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Fakat sonuçlar ‘sağ blok’ için pek parlak sayılmazdı. MHP’li seçmenin önemli ölçüde Devlet Bahçeli’den uzaklaştığı görüldü. 1 Kasım’da yaklaşık 29,3 milyon oy toplayabilen AKP+MHP, 16 Nisan’da 24,7 milyonda (yüzde 51,6) kaldı. Üstelik seçimin hileli olduğunda dair çeşitli bağımsız kurumlar açıklama yaptı. OHAL şartları altında ve Erdoğan’ın hışmından korkan Yüksek Seçim Kurulu’nun gözetiminde yapılan bir seçimin ne kadar ‘temiz’ olacağı tartışmalıydı.
Cumhurbaşkanı seçilebilmek için yüzde 50’den fazla oy alma gerekliliği, Erdoğan’ın politik stratejilerini de belirliyor. ‘Nasılsa hile yapıyorlar, neden bu çaba?’ sorusunun basit cevapları var. Hâlen NATO üyesi ve Avrupa ile ilişkileri tamamen kaybetmek istemeyen Türkiye, seçim konusunda en azından muhataplarıyla buluştuğunda onları ikna edebilmek zorunda. Bağımsız sesler, Türkiye’de seçim şartlarının (medyanın yok edilmesi, bürokrasinin AKP’ye çalışması…) uygun olmadığını söylese de, Türkiye’de çıkarları olan Batılı ülkeler, bu konuda ‘görüntüyü’ bile yeterli buluyor. İşte Erdoğan bunun için ‘Cumhur İttifakı’ yasa tasarısıyla, hem Cumhurbaşkanlığını hem de Meclis’teki çoğunluğu sağlama almak istiyor. Bu arada MHP lideri Devlet Bahçeli’nin barajı geçemeyeceğini düşünerek yüzde 10 seçim barajının kaldırılması yönündeki çağrısı da, baraj kaldırılmadan karşılanmış oluyor.
SEÇİM ARTIK TAMAMEN YSK’NIN İNİSİYATİFİNDE
Meclis’ten geçen yasa teklifini yeterince incelediniz mi bilmiyorum. Değişikliğe giden maddelerde öncelikli olarak ittifak meselesinden ötürü kafası karışacak seçmenin geçersiz sayılması muhtemel oylarının ‘geçerli’ kılınması için önlemler alınmış. Sandık, kabin, zarf ile ilgili hükümlere mühürsüz zarfların da kabul edilmesi imkânı getirilmiş. Kanunla belirlenmesi gereken birçok hüküm, YSK’nın onayına bırakılmış ki, seçim günü muhalefetten gelebilecek itirazların hemen hepsi YSK’nın hakemliği ile çözüme kavuşturulabilsin. Bu ciddi bir tehlike. Buna ilaveten, seçmen ihbarıyla kolluk kuvvetlerinin seçim mahalline girebilmesi, sandıkların güvenlik gerekçeleriyle taşınabilmesi ve seçim kurulu başkanlarının, kamu görevlilerinden seçilme mecburiyeti getirilmesi, seçimlerle ilgili kontrolün tamamen AKP’ye verilmesi anlamı taşıyor.
Öte yandan Madde 18 ve 21’de açıklandığı şekliyle, ittifak yapan partilerin oy oranları toplanacak, ittifak adayı varsa onun oyu da eklenecek ve birbirinden farklı iki parti, sanki tek partiymiş gibi hareket ederken, aldıkları oy oranına göre milletvekili çıkarmış olacaklar. Kendi partisinden istifa etmeden ‘ittifak adayı’ olabilmenin de önü açılmış durumda. Böylece AKP rahatlıkla diğer parti üyelerine ‘ahlaksız teklifler’ sunabilecek.
MUHALEFET HER ŞEYİ YAPIYOR MU?
Bütün bunlar, AKP’nin 2019’daki seçimleri kazanabilmek için elinden gelen her şeyi yaptığının işareti. Burada karşımıza çıkan en önemli soru şu: Muhalefet elinden gelen her şeyi yapıyor mu? Referandumdan önce neden ‘Evet’ çıkacağını ve muhalefetin buna mukabil neler yapabileceğini yazmıştım. Aslında değişen fazla bir şey yok. AKP, kendi yapıp ettikleriyle kendine olabildiğince zarar veriyor ancak burada muhalefetin bir rolü yok maalesef. Bilakis, toplumdaki kutuplaşma oyununda tam da Erdoğan’ın istediği gibi rol alıyorlar. Meclis’te hiçbir şey yokmuş gibi hareket ediyor, sosyal medyada birkaç söz söylüyor, Avrupa kurumlarında AKP’nin tezlerini dillendiriyor, yozlaşmış bir sisteme meşruiyet kazandırıyor.
‘Cumhur İttifakı’ adı verilen yasa teklifinin ismi, maksadını da açık ediyor aslında: ‘Türkiye’nin asıl sahibi biziz, sizler ya itaat edersiniz, ya da yok ederiz!’
[Kemal Ay] 16.3.2018 [TR724]
BURAYA NASIL GELDİK?
Peki nereden çıktı ‘Cumhur İttifakı’? 7 Haziran 2015 seçimlerinde siyaseten ‘tek başına’ kaldığını hisseden Erdoğan, önce Kürt siyasi hareketiyle yürütmüş olduğu Çözüm Süreci’ni sonlandırdı, ardından milliyetçi bir söyleme kaydı. Burada 6-8 Ekim 2014 tarihinde Kobani’deki IŞİD kuşatması sebebiyle Kürt seçmenin bütün Türkiye’de eylemlere başlaması ve bu eylemlerin şiddetle sonuçlanması, can kayıplarının yaşanması (50 kişi öldü), sonrasında PKK’nın ‘hendek’ stratejisi de büyük etki uyandırdı. 7 Haziran’la 1 Kasım arasında Türkiye tarihinin en büyük terör olaylarının yaşanması da Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürdü. Terör ve güvenlik yeniden 1 numaralı gündem oldu ve seçmen, ‘güçlü tek parti iktidarı’ söylemini yeniden satın aldı. 1 Kasım’dan sonra da Erdoğan’ın ‘ittifak’ hedefi, Kürtlerden milliyetçilere kaydı.
Bu seçimlerde AKP ve MHP’nin oy aldığı toplam seçmen sayısı yaklaşık 29,3 milyondu. AKP yüzde 49,5 ve MHP yüzde 16,3 oranında oy almıştı. Ancak 7 Haziran’da olduğu gibi HDP yine yüzde 10 barajını geçmeyi başarmış, MHP ile aynı sayıda milletvekili çıkarmıştı. Gelgelelim, buna rağmen Erdoğan’ın istediği ‘Başkanlık Sistemi’ toplumda fazla kabul görmüyordu. Bunun için de yeni bir strateji gerekliydi. MHP, orta yaşlı zengin dul biriyle sırf onun parası için evlenen genç âşık rolünü başarıyla oynadı. Kürt meselesinin askerî stratejiyle bastırılmasında, HDP’lilerin Meclis’ten sürülmesi hususunda, bürokraside MHP’ye pay verilmesinde istediklerini aldı. Erdoğan, istenirse ‘gücü paylaşabileceğini’ 7 Haziran’la 1 Kasım arasındaki ‘geçici hükümet’ kurulmasına taraflara gösterdi. Bu da iştah kabarttı.
ERDOĞAN KÜLTÜNÜN MHP AYAĞI
15 Temmuz, Binali Yıldırım’ın dediği gibi, başkanlığın kapısını açtı. 16 Nisan’da bir referandum yapılması kararlaştırıldı. Erdoğan kültü, adım adım kılcallara kadar işleniyordu. 16 Nisan’a karşı çıkmaya çalışan muhafazakâr sesler bile Erdoğan’ı karşılarına alamayacaklarını düşünerek, ‘Bu yetkiler bir süre Erdoğan’a verilsin, ondan sonra kaldırılsın’ gibi teklifler getirecekti. Nihayet, 16 Nisan’da beklendiği gibi atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Fakat sonuçlar ‘sağ blok’ için pek parlak sayılmazdı. MHP’li seçmenin önemli ölçüde Devlet Bahçeli’den uzaklaştığı görüldü. 1 Kasım’da yaklaşık 29,3 milyon oy toplayabilen AKP+MHP, 16 Nisan’da 24,7 milyonda (yüzde 51,6) kaldı. Üstelik seçimin hileli olduğunda dair çeşitli bağımsız kurumlar açıklama yaptı. OHAL şartları altında ve Erdoğan’ın hışmından korkan Yüksek Seçim Kurulu’nun gözetiminde yapılan bir seçimin ne kadar ‘temiz’ olacağı tartışmalıydı.
Cumhurbaşkanı seçilebilmek için yüzde 50’den fazla oy alma gerekliliği, Erdoğan’ın politik stratejilerini de belirliyor. ‘Nasılsa hile yapıyorlar, neden bu çaba?’ sorusunun basit cevapları var. Hâlen NATO üyesi ve Avrupa ile ilişkileri tamamen kaybetmek istemeyen Türkiye, seçim konusunda en azından muhataplarıyla buluştuğunda onları ikna edebilmek zorunda. Bağımsız sesler, Türkiye’de seçim şartlarının (medyanın yok edilmesi, bürokrasinin AKP’ye çalışması…) uygun olmadığını söylese de, Türkiye’de çıkarları olan Batılı ülkeler, bu konuda ‘görüntüyü’ bile yeterli buluyor. İşte Erdoğan bunun için ‘Cumhur İttifakı’ yasa tasarısıyla, hem Cumhurbaşkanlığını hem de Meclis’teki çoğunluğu sağlama almak istiyor. Bu arada MHP lideri Devlet Bahçeli’nin barajı geçemeyeceğini düşünerek yüzde 10 seçim barajının kaldırılması yönündeki çağrısı da, baraj kaldırılmadan karşılanmış oluyor.
SEÇİM ARTIK TAMAMEN YSK’NIN İNİSİYATİFİNDE
Meclis’ten geçen yasa teklifini yeterince incelediniz mi bilmiyorum. Değişikliğe giden maddelerde öncelikli olarak ittifak meselesinden ötürü kafası karışacak seçmenin geçersiz sayılması muhtemel oylarının ‘geçerli’ kılınması için önlemler alınmış. Sandık, kabin, zarf ile ilgili hükümlere mühürsüz zarfların da kabul edilmesi imkânı getirilmiş. Kanunla belirlenmesi gereken birçok hüküm, YSK’nın onayına bırakılmış ki, seçim günü muhalefetten gelebilecek itirazların hemen hepsi YSK’nın hakemliği ile çözüme kavuşturulabilsin. Bu ciddi bir tehlike. Buna ilaveten, seçmen ihbarıyla kolluk kuvvetlerinin seçim mahalline girebilmesi, sandıkların güvenlik gerekçeleriyle taşınabilmesi ve seçim kurulu başkanlarının, kamu görevlilerinden seçilme mecburiyeti getirilmesi, seçimlerle ilgili kontrolün tamamen AKP’ye verilmesi anlamı taşıyor.
Öte yandan Madde 18 ve 21’de açıklandığı şekliyle, ittifak yapan partilerin oy oranları toplanacak, ittifak adayı varsa onun oyu da eklenecek ve birbirinden farklı iki parti, sanki tek partiymiş gibi hareket ederken, aldıkları oy oranına göre milletvekili çıkarmış olacaklar. Kendi partisinden istifa etmeden ‘ittifak adayı’ olabilmenin de önü açılmış durumda. Böylece AKP rahatlıkla diğer parti üyelerine ‘ahlaksız teklifler’ sunabilecek.
MUHALEFET HER ŞEYİ YAPIYOR MU?
Bütün bunlar, AKP’nin 2019’daki seçimleri kazanabilmek için elinden gelen her şeyi yaptığının işareti. Burada karşımıza çıkan en önemli soru şu: Muhalefet elinden gelen her şeyi yapıyor mu? Referandumdan önce neden ‘Evet’ çıkacağını ve muhalefetin buna mukabil neler yapabileceğini yazmıştım. Aslında değişen fazla bir şey yok. AKP, kendi yapıp ettikleriyle kendine olabildiğince zarar veriyor ancak burada muhalefetin bir rolü yok maalesef. Bilakis, toplumdaki kutuplaşma oyununda tam da Erdoğan’ın istediği gibi rol alıyorlar. Meclis’te hiçbir şey yokmuş gibi hareket ediyor, sosyal medyada birkaç söz söylüyor, Avrupa kurumlarında AKP’nin tezlerini dillendiriyor, yozlaşmış bir sisteme meşruiyet kazandırıyor.
‘Cumhur İttifakı’ adı verilen yasa teklifinin ismi, maksadını da açık ediyor aslında: ‘Türkiye’nin asıl sahibi biziz, sizler ya itaat edersiniz, ya da yok ederiz!’
[Kemal Ay] 16.3.2018 [TR724]
Mike Pompeo, Afrin Operasyonu’na ne der? [İskender Derviş]
Afrin Operasyonu’nda bugün 56. gün. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Afrin’e girdik, giriyoruz’ tarzı açıklamalarına, TSK’dan yapılan ‘ele geçirilen köyler’ bildirimlerine ve Afrin’den göç etmek durumunda kalan sivil konvoylarının yoğunlaşmasına bakılırsa, Afrin kent kuşatması da bugün yarın başlayacak. Şimdilik TSK, çevredeki dağlık bölgelere hâkim olmayı ve Afrin’in dışarıyla bağlantısını koparmayı hedefliyor. Sahadan aktarılan bilgiler doğruysa, bu konuda ilerleme kaydedilmiş durumda. Ancak hâlen Suriye rejiminden ya da ABD’den gelebilecek bir müdahale beklentisi var. Birbiriyle çatışmalı bu iki unsurun, yani Suriye Ordusu ve ABD’nin Afrin konusunda aynı şekilde davranacağını beklemekse, biraz tuhaf kaçacaktır.
ABD Dışişleri eski Bakanı Rex Tillerson’la tercüman kullanmadan ve muhtemelen kayda geçmeden yapılan 3,5 saatlik görüşme, Türkiye tarafında ‘sevinçle’ karşılanmıştı. Ancak Tillerson’ın görevi bırakması ve yerine ‘şahin’ kanattan eski CIA Başkanı Mike Pompeo’nun getirilmesi, ABD-Türkiye ilişkilerinin gelecek dönemde nasıl şekilleneceği konusunda soru işaretlerine yol açtı. Her şeyden önce Pompeo’nun göreve gelmesiyle Suriye politikasının ne olacağı en önemli mesele. Bir süredir ABD, ‘bekle, gör’ stratejisi izleyerek Rusya’yı ‘oyun kurucu’ olma konusunda teşvik etmişti. Ancak Rusya’nın Suriye’nin geleceği konusunda bütün tarafları tatmin edebilecek bir çözüm sunamayışı, ABD’yi yeniden bölgede aktive etmeye yetti. Şimdi ABD ile Rusya arasında yeniden stratejik bir hamle arayışı başladı.
Türkiye, bu arayı iyi değerlendirerek Afrin’e hamle etmeyi kararlaştırdığında, bu sebeple ne ABD ne de Rusya caydırıcı bir tepki verebildi. ABD’in öncelikli hedefi olan IŞİD’le mücadele açısından Türkiye’nin hamlesi ‘kınanmaya’ uygundu. Rusya ise Suriye rejiminin arkasına sığınarak, toprak bütünlüğü vurgusu yapacaktı. Şu ana kadar bir takım blöfler olsa da, Suriye’deki hiçbir aktör Türkiye’nin operasyonuna karşı doğrudan hamle yapmadı. Bu durum da, Afrin operasyonunun bir çeşit ‘sessizlikle’ geçiştirileceği yönünde beklenti oluşturuyor. Daha önce Fırat Kalkanı Harekatı’nda olduğu gibi.
Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyini ‘Arap yerleşkesi’ olarak gördüğü aşikâr. Özgür Suriye Ordusu şemsiyesi altındaki Arapları buranın ‘hâkimi’ kılmak istiyor. Kürt tarafı olan PYD ise, bu coğrafyanın Kürtlerin kontrolünde olması gerektiği kanısında. Nitekim Suriye rejiminin hızla çözülmesi ve yoğun toprak kayıpları yaşaması karşısında PYD’nin bu bölgede aktif hâle gelmesi, Esad rejimi açısından her yönden daha avantajlıydı. Hem ‘yerel’ ve anlaşabileceği güçler hâkimiyet kuruyordu, hem de Türkiye’ye karşı kışkırtma işlevi görüyordu. Ancak Türkiye, Esad’ın beklentilerinin aksine PYD ile diyalog yolunu seçmişti. Salih Müslim’in Ankara ziyaretleri bunun göstergesiydi.
PYD ile ilişki kuran sadece Türkiye değildi elbette. ÖSO’dan ve Türk ordusundan ‘verim’ alamayan ABD, IŞİD’e karşı mücadele görevini kuzey Suriye’nin de facto hâkimi olma yolunda ilerleyen PYD’yle birlikte yürütme kararı aldı. Bu durum, Türkiye’nin PYD politikasının da kısa sürede değişmesine sebep oldu çünkü ÖSO ve diğer cihatçı gruplarla kurulan ve artık pek de saklanmayan ilişkiler, PYD’nin hâkimiyeti durumunda işlevsiz hâle gelecekti. Halep’in boşaltılması karşılığında, Rusya ve Suriye rejimiyle anlaşıldığı iddialarının ortasında Fırat Kalkanı Operasyonu geldi. Halep’teki silahlı militan varlığı, hızla İdlib’e kaydırıldı. Buralarda ele geçirilen bölgelerde Arap ağırlıklı ama Türkiye’ye minnet duyan, Diyanet’in aktif rol aldığı, okullarda Türkçe öğretilen bir ‘mekanizma’ kuruldu.
Afrin’de de benzeri bir tablo bizi bekliyor. Erdoğan’ın uzun vadede Suriyeli mültecileri ‘taşıyamayacak’ olan Türkiye için kuzey Suriye’yi bir çeşit ‘tampon bölge’ yapmak istemesi, Suriyeli mülteci akınından çekinen Avrupa için de ‘masa altından’ onay gören bir proje. Rusya’nın ve Suriye rejiminin PYD’nin şahsında ABD’ye karşı yapılan her türlü hamleye onay verecekleri de böylece ortaya çıkmış oldu. Muhtemelen uzun vadede bu bölgenin Esad yönetimine kalacağı, Türkiye’nin ise zaman içinde bölgeden çekileceği düşünülüyor. Oysa PYD’nin varlığı durumunda, buraya otonomi verilmesi öngörülüyor. ABD’nin PYD’yi daha ne kadar koruyup kollayaağını bilemiyoruz fakat Ankara, ‘ABD’nin Kürtleri sattığı’ şeklindeki propagandasını sürdürüyor.
Washington’da ise Suriye’deki IŞİD’e karşı mücadele koalisyonunun her durumda korunması kaygısı var. Ancak Trump yönetiminin ne yapacağı, belirsizliğini koruyor. Rusya’ya karşı bir hamle yapmak için Erdoğan’la anlaşma opsiyonunu bile düşündüklerini tahmin ediyorum. Pompeo’nun ne getireceği burada önem kazanıyor. Çünkü Afrin operasyonu ile ABD tarafından ardı ardına ‘Türkiye’nin kaygılarını anlıyoruz’ açıklaması yapılmıştı. Tillerson ziyareti de bu yumuşamanın zirve yaptığı anlardan biriydi. CIA’in Suriye iç savaşı süresince Pentagon’dan farklı düşündüğü, zaman zaman dillendirildi. Eğer Pompeo, Trump yönetimindeki generallerden farklı şekilde, Suriye’de ‘cihatçılarla’ çalışmayı yeniden masaya getirirse bu, Türkiye için bulunmaz bir fırsat olabilir. Ancak Rusya’nın buna ne tepki vereceği de önem kazanır.
[İskender Derviş] 16.3.2018 [TR724]
ABD Dışişleri eski Bakanı Rex Tillerson’la tercüman kullanmadan ve muhtemelen kayda geçmeden yapılan 3,5 saatlik görüşme, Türkiye tarafında ‘sevinçle’ karşılanmıştı. Ancak Tillerson’ın görevi bırakması ve yerine ‘şahin’ kanattan eski CIA Başkanı Mike Pompeo’nun getirilmesi, ABD-Türkiye ilişkilerinin gelecek dönemde nasıl şekilleneceği konusunda soru işaretlerine yol açtı. Her şeyden önce Pompeo’nun göreve gelmesiyle Suriye politikasının ne olacağı en önemli mesele. Bir süredir ABD, ‘bekle, gör’ stratejisi izleyerek Rusya’yı ‘oyun kurucu’ olma konusunda teşvik etmişti. Ancak Rusya’nın Suriye’nin geleceği konusunda bütün tarafları tatmin edebilecek bir çözüm sunamayışı, ABD’yi yeniden bölgede aktive etmeye yetti. Şimdi ABD ile Rusya arasında yeniden stratejik bir hamle arayışı başladı.
Türkiye, bu arayı iyi değerlendirerek Afrin’e hamle etmeyi kararlaştırdığında, bu sebeple ne ABD ne de Rusya caydırıcı bir tepki verebildi. ABD’in öncelikli hedefi olan IŞİD’le mücadele açısından Türkiye’nin hamlesi ‘kınanmaya’ uygundu. Rusya ise Suriye rejiminin arkasına sığınarak, toprak bütünlüğü vurgusu yapacaktı. Şu ana kadar bir takım blöfler olsa da, Suriye’deki hiçbir aktör Türkiye’nin operasyonuna karşı doğrudan hamle yapmadı. Bu durum da, Afrin operasyonunun bir çeşit ‘sessizlikle’ geçiştirileceği yönünde beklenti oluşturuyor. Daha önce Fırat Kalkanı Harekatı’nda olduğu gibi.
Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyini ‘Arap yerleşkesi’ olarak gördüğü aşikâr. Özgür Suriye Ordusu şemsiyesi altındaki Arapları buranın ‘hâkimi’ kılmak istiyor. Kürt tarafı olan PYD ise, bu coğrafyanın Kürtlerin kontrolünde olması gerektiği kanısında. Nitekim Suriye rejiminin hızla çözülmesi ve yoğun toprak kayıpları yaşaması karşısında PYD’nin bu bölgede aktif hâle gelmesi, Esad rejimi açısından her yönden daha avantajlıydı. Hem ‘yerel’ ve anlaşabileceği güçler hâkimiyet kuruyordu, hem de Türkiye’ye karşı kışkırtma işlevi görüyordu. Ancak Türkiye, Esad’ın beklentilerinin aksine PYD ile diyalog yolunu seçmişti. Salih Müslim’in Ankara ziyaretleri bunun göstergesiydi.
PYD ile ilişki kuran sadece Türkiye değildi elbette. ÖSO’dan ve Türk ordusundan ‘verim’ alamayan ABD, IŞİD’e karşı mücadele görevini kuzey Suriye’nin de facto hâkimi olma yolunda ilerleyen PYD’yle birlikte yürütme kararı aldı. Bu durum, Türkiye’nin PYD politikasının da kısa sürede değişmesine sebep oldu çünkü ÖSO ve diğer cihatçı gruplarla kurulan ve artık pek de saklanmayan ilişkiler, PYD’nin hâkimiyeti durumunda işlevsiz hâle gelecekti. Halep’in boşaltılması karşılığında, Rusya ve Suriye rejimiyle anlaşıldığı iddialarının ortasında Fırat Kalkanı Operasyonu geldi. Halep’teki silahlı militan varlığı, hızla İdlib’e kaydırıldı. Buralarda ele geçirilen bölgelerde Arap ağırlıklı ama Türkiye’ye minnet duyan, Diyanet’in aktif rol aldığı, okullarda Türkçe öğretilen bir ‘mekanizma’ kuruldu.
Afrin’de de benzeri bir tablo bizi bekliyor. Erdoğan’ın uzun vadede Suriyeli mültecileri ‘taşıyamayacak’ olan Türkiye için kuzey Suriye’yi bir çeşit ‘tampon bölge’ yapmak istemesi, Suriyeli mülteci akınından çekinen Avrupa için de ‘masa altından’ onay gören bir proje. Rusya’nın ve Suriye rejiminin PYD’nin şahsında ABD’ye karşı yapılan her türlü hamleye onay verecekleri de böylece ortaya çıkmış oldu. Muhtemelen uzun vadede bu bölgenin Esad yönetimine kalacağı, Türkiye’nin ise zaman içinde bölgeden çekileceği düşünülüyor. Oysa PYD’nin varlığı durumunda, buraya otonomi verilmesi öngörülüyor. ABD’nin PYD’yi daha ne kadar koruyup kollayaağını bilemiyoruz fakat Ankara, ‘ABD’nin Kürtleri sattığı’ şeklindeki propagandasını sürdürüyor.
Washington’da ise Suriye’deki IŞİD’e karşı mücadele koalisyonunun her durumda korunması kaygısı var. Ancak Trump yönetiminin ne yapacağı, belirsizliğini koruyor. Rusya’ya karşı bir hamle yapmak için Erdoğan’la anlaşma opsiyonunu bile düşündüklerini tahmin ediyorum. Pompeo’nun ne getireceği burada önem kazanıyor. Çünkü Afrin operasyonu ile ABD tarafından ardı ardına ‘Türkiye’nin kaygılarını anlıyoruz’ açıklaması yapılmıştı. Tillerson ziyareti de bu yumuşamanın zirve yaptığı anlardan biriydi. CIA’in Suriye iç savaşı süresince Pentagon’dan farklı düşündüğü, zaman zaman dillendirildi. Eğer Pompeo, Trump yönetimindeki generallerden farklı şekilde, Suriye’de ‘cihatçılarla’ çalışmayı yeniden masaya getirirse bu, Türkiye için bulunmaz bir fırsat olabilir. Ancak Rusya’nın buna ne tepki vereceği de önem kazanır.
[İskender Derviş] 16.3.2018 [TR724]
Kendi asrının Süleyman’ı olmak [Emine Eroğlu]
Uzaktan bakıp hüküm vermenin kolaylığı, kelimeleri amele nispetle değersizleştiren.
Sınanmamışlığın sığlığı, insanları hamaset çamuruna daldıran. Kendi çağlarında, firavun ordularının gönüllü askerleri haline getiren.
Gerçeği örtme çabası, zalimi mazlum karşısında ebedi mağlup kılan…
Tarihin meşhur zalimlerine uzaktan bakınca görünen, ne beyhude bir çırpınış, ne zavallı bir mücadele, ne sefil bir var oluş. Kendi felaketine doğru adım adım sürükleniş…
Ama yakından, yani o günden bakıldığında zafer, alkış, iktidar ve güç…
Yalan ve aldanmışlık.
AMNOFİS’İN ORDUSUNA NEFER OLMAK
İsrailoğulları’nı yakalayıp cezalandırmak için atını dört nala Kızıldeniz’e süren ordunun askerlerinden biriyle sohbet edin hayalen. Siz bugünden baktığınız için onun kendi felaketine doğru sürüklendiğini biliyorsunuz. Ama o zafer ve kahramanlığa koştuğunu sanıyor. Siz zihninize Amnofis’i bir zorba olarak kodlamışsınız, ama o, zorbalığı adalet ve nizamın gereği sayıyor.
Güçlü olana tabi olmak onun için var oluşun en anlamlı biçimi. Aksini düşünemiyor ve o halin içinde hayırsız bir lezzet duyuyor.
Sorsanız sizi anlatacağı ne çok şey var. Göreneklerin ve alışkanlıkların örgülediği değişmez doğrular. Hazreti Musa’nın düzenlerini bozduğuna dair şikayetler. Uzun emeller. Köpürtülmüş milliyetçi duygular…
Hikayeyi Firavun ve ordularının Kızıldeniz’e gark olmasından ibaret görürseniz, Asa-yı Musa’nın ve Yed-i Beyza’nın sırrına açılamaz, Allah’ın Firavun’a neden mehil üstüne mehil verdiğini anlayamazsınız. Zira zalimin yenilgisi, başına yıldırım düşmesi değil, defalarca hakka ve adalete davet edilmiş olmasına rağmen şerde ve batılda inat etmesidir.
Firavun’un da ordusunun da düşüşü uçurumun kıyısında başlamamış, onları o kıyıya çeken her adım düşüşlerinin bir parçası olmuştur.
Bir kader defterine kim bilir kaç uyarı bölümü yazılmış, yıllar boyunca kendilerine bir uyanış ya da fark ediş için kim bilir kaç fırsat verilmiştir.
Kaç mucizeye şahit kılınmış, kaç iyilikle sınanmışlardır…
Firavun’un ordusuyla birlikte Kızıldeniz’de boğulması belasını bulmasıdır yalnızca ve büyük hikayenin içinde bir “bölüm sonu”ndan ibarettir. Yoksa Amnofis, Hazreti Musa’nın temsil ettiği hakikat karşısında firavunluğu sürdürme çabasıyla baştan itibaren yeniktir.
Onunla birlikle komşu ülkenin zalimine diktatör diyip kendi zalimine diyemeyenler, uzak mekanların tutuklu kadınlarına ses verip kendi ülkelerindeki mağdurları görmezlenenler, vicdanı otobüs konvoyu zannedenler de…
HACCAC’LA BİRLİKTE ZALİM OLMAK
Yanına sokulup Haccac-ı Zalim’i camide cemaatle namaz kıldırırken gören, ya da kürsülerde Kur’an okurken dinleyen, “Hamd olsun namaz kılan bir emirimiz var” diye düşünebilir. Onun ümmetin birliği, devletin bekasını sağlamak için Allah tarafından seçilmiş özel bir kul olduğuna inanabilir. Yükselen piyasa ederinin sadece alınıp satılabiliyor oluşundan kaynaklandığını anlamayabilir.
Oysa gözardı edilen şey görülmeyecek kadar küçük değil ki, körler mazur görülsün. Dindarlık zulmün perdesi değil ki, cürümlerine Kur’an ayetlerinden kılıf uyduranlar alkışlansın. İnsan olmadan Müslüman olmak mümkün değil ki, hissizlik ve hareketsizlik affedilsin…
Tarihin bütün Süfyan ordularını “aldatılmış zavallılar” olarak görürseniz onların mahkumu oldukları basiretsizliği anlamlandıramaz, gaflet uykularından uyanmaları için defalarca İlahi ikazlarla ırgalandıklarını hesaba katamazsınız.
Zulmedilen onca mazlum, katledilen onca mağdur âyan beyan ortadayken. Kâbe mancınıkla yıkılmış, nice âli kametlerin bedduası alınmışken.
Hakikat incitilmiş, hakikat ehli rencide edilmişken…
KENDİ ZALİMİNE ZALİM DİYEBİLMEK
Asırlar sonrasından Esma binti Ebubekir’i alkışlamak kolay, zor olan kendi zamanının Esması olmak. Yüz yaşında dimdik doğrulup, Haccac’a karşı mücadele eden oğluna, “Evlâdım, şerefinle yaşa, izzetinle öl, fakat kesinlikle zalime boyun eğme! Zalim karşısında zillete düşmek ne hür insanların ne de din ehlinin yapacağı bir iştir.” netliğinde nasihat edebilmek.
Bugünden bakarak Haccac’a, “Allah düşmanı, bozguncu, münafık, adüvv-ü ekber” demek, tarihsel bir ezberi tekrar etmek yalnızca.
Haccac’a kendi döneminde bunları söyleyebilir miydik sorusunun cevabıysa, “kendi dönemimizin Süfyanlarına zalim diyebiliyor muyuz,” sorusunda gizli.
Elde ettiği her zafer verdiği tavizin bir avansı olanlar, geçtiği her kapıdan pazarlıkla geçenler, her hayır kapısına kirli bir anlaşmayla kilit vuranlar dünün zalimlerinin uzantısıdır ve onların yenilgisi de kendi selefleri gibi zulme biat ettikleri gün başlamıştır.
Mezar taşına, “Ben de bir zamanlar Süleyman idim/ Ateşe rüzgara hükümran idim/ Sanmayın ki Sultan Süleyman idim /Tersanede körükçü Süleyman idim” diye yazdıran körükçü Süleyman bile Süleyman oluşu ateşe ve rüzgara hükümranlıkla küçücük dünyasında tecrübe etmiştir de, zillet makamlarında oturanlar, komşularını ihbar ederek vatansever olanlar, kılıçlarını zayıfa karşı kuşananlar kendi zamanlarının Süleyman’ı olmayı tecrübe etmemişlerdir.
“Dilin bal bal demekle ağzına tat gelmez ey ihvan/ Kamu azaları Allah diyen gelsin bu meydâne!” diyen Kelamî ne kadar haklı:
Kendi firavununa zalim diyebilen, kendi asrının Süleyman’ı olan gelsin bu meydâne!
[Emine Eroğlu] 16.3.2018 [TR724]
Sınanmamışlığın sığlığı, insanları hamaset çamuruna daldıran. Kendi çağlarında, firavun ordularının gönüllü askerleri haline getiren.
Gerçeği örtme çabası, zalimi mazlum karşısında ebedi mağlup kılan…
Tarihin meşhur zalimlerine uzaktan bakınca görünen, ne beyhude bir çırpınış, ne zavallı bir mücadele, ne sefil bir var oluş. Kendi felaketine doğru adım adım sürükleniş…
Ama yakından, yani o günden bakıldığında zafer, alkış, iktidar ve güç…
Yalan ve aldanmışlık.
AMNOFİS’İN ORDUSUNA NEFER OLMAK
İsrailoğulları’nı yakalayıp cezalandırmak için atını dört nala Kızıldeniz’e süren ordunun askerlerinden biriyle sohbet edin hayalen. Siz bugünden baktığınız için onun kendi felaketine doğru sürüklendiğini biliyorsunuz. Ama o zafer ve kahramanlığa koştuğunu sanıyor. Siz zihninize Amnofis’i bir zorba olarak kodlamışsınız, ama o, zorbalığı adalet ve nizamın gereği sayıyor.
Güçlü olana tabi olmak onun için var oluşun en anlamlı biçimi. Aksini düşünemiyor ve o halin içinde hayırsız bir lezzet duyuyor.
Sorsanız sizi anlatacağı ne çok şey var. Göreneklerin ve alışkanlıkların örgülediği değişmez doğrular. Hazreti Musa’nın düzenlerini bozduğuna dair şikayetler. Uzun emeller. Köpürtülmüş milliyetçi duygular…
Hikayeyi Firavun ve ordularının Kızıldeniz’e gark olmasından ibaret görürseniz, Asa-yı Musa’nın ve Yed-i Beyza’nın sırrına açılamaz, Allah’ın Firavun’a neden mehil üstüne mehil verdiğini anlayamazsınız. Zira zalimin yenilgisi, başına yıldırım düşmesi değil, defalarca hakka ve adalete davet edilmiş olmasına rağmen şerde ve batılda inat etmesidir.
Firavun’un da ordusunun da düşüşü uçurumun kıyısında başlamamış, onları o kıyıya çeken her adım düşüşlerinin bir parçası olmuştur.
Bir kader defterine kim bilir kaç uyarı bölümü yazılmış, yıllar boyunca kendilerine bir uyanış ya da fark ediş için kim bilir kaç fırsat verilmiştir.
Kaç mucizeye şahit kılınmış, kaç iyilikle sınanmışlardır…
Firavun’un ordusuyla birlikte Kızıldeniz’de boğulması belasını bulmasıdır yalnızca ve büyük hikayenin içinde bir “bölüm sonu”ndan ibarettir. Yoksa Amnofis, Hazreti Musa’nın temsil ettiği hakikat karşısında firavunluğu sürdürme çabasıyla baştan itibaren yeniktir.
Onunla birlikle komşu ülkenin zalimine diktatör diyip kendi zalimine diyemeyenler, uzak mekanların tutuklu kadınlarına ses verip kendi ülkelerindeki mağdurları görmezlenenler, vicdanı otobüs konvoyu zannedenler de…
HACCAC’LA BİRLİKTE ZALİM OLMAK
Yanına sokulup Haccac-ı Zalim’i camide cemaatle namaz kıldırırken gören, ya da kürsülerde Kur’an okurken dinleyen, “Hamd olsun namaz kılan bir emirimiz var” diye düşünebilir. Onun ümmetin birliği, devletin bekasını sağlamak için Allah tarafından seçilmiş özel bir kul olduğuna inanabilir. Yükselen piyasa ederinin sadece alınıp satılabiliyor oluşundan kaynaklandığını anlamayabilir.
Oysa gözardı edilen şey görülmeyecek kadar küçük değil ki, körler mazur görülsün. Dindarlık zulmün perdesi değil ki, cürümlerine Kur’an ayetlerinden kılıf uyduranlar alkışlansın. İnsan olmadan Müslüman olmak mümkün değil ki, hissizlik ve hareketsizlik affedilsin…
Tarihin bütün Süfyan ordularını “aldatılmış zavallılar” olarak görürseniz onların mahkumu oldukları basiretsizliği anlamlandıramaz, gaflet uykularından uyanmaları için defalarca İlahi ikazlarla ırgalandıklarını hesaba katamazsınız.
Zulmedilen onca mazlum, katledilen onca mağdur âyan beyan ortadayken. Kâbe mancınıkla yıkılmış, nice âli kametlerin bedduası alınmışken.
Hakikat incitilmiş, hakikat ehli rencide edilmişken…
KENDİ ZALİMİNE ZALİM DİYEBİLMEK
Asırlar sonrasından Esma binti Ebubekir’i alkışlamak kolay, zor olan kendi zamanının Esması olmak. Yüz yaşında dimdik doğrulup, Haccac’a karşı mücadele eden oğluna, “Evlâdım, şerefinle yaşa, izzetinle öl, fakat kesinlikle zalime boyun eğme! Zalim karşısında zillete düşmek ne hür insanların ne de din ehlinin yapacağı bir iştir.” netliğinde nasihat edebilmek.
Bugünden bakarak Haccac’a, “Allah düşmanı, bozguncu, münafık, adüvv-ü ekber” demek, tarihsel bir ezberi tekrar etmek yalnızca.
Haccac’a kendi döneminde bunları söyleyebilir miydik sorusunun cevabıysa, “kendi dönemimizin Süfyanlarına zalim diyebiliyor muyuz,” sorusunda gizli.
Elde ettiği her zafer verdiği tavizin bir avansı olanlar, geçtiği her kapıdan pazarlıkla geçenler, her hayır kapısına kirli bir anlaşmayla kilit vuranlar dünün zalimlerinin uzantısıdır ve onların yenilgisi de kendi selefleri gibi zulme biat ettikleri gün başlamıştır.
Mezar taşına, “Ben de bir zamanlar Süleyman idim/ Ateşe rüzgara hükümran idim/ Sanmayın ki Sultan Süleyman idim /Tersanede körükçü Süleyman idim” diye yazdıran körükçü Süleyman bile Süleyman oluşu ateşe ve rüzgara hükümranlıkla küçücük dünyasında tecrübe etmiştir de, zillet makamlarında oturanlar, komşularını ihbar ederek vatansever olanlar, kılıçlarını zayıfa karşı kuşananlar kendi zamanlarının Süleyman’ı olmayı tecrübe etmemişlerdir.
“Dilin bal bal demekle ağzına tat gelmez ey ihvan/ Kamu azaları Allah diyen gelsin bu meydâne!” diyen Kelamî ne kadar haklı:
Kendi firavununa zalim diyebilen, kendi asrının Süleyman’ı olan gelsin bu meydâne!
[Emine Eroğlu] 16.3.2018 [TR724]
Popülizm konuşmaktan yorulduk ama… [A. Yavuz Altun]
İtalya’daki seçim sonuçlarının normal şartlarda bütün Avrupa’da birinci gündem olması beklenirken, bu kadar sessizlikle karşılanmasını nasıl anlamak gerek? Ülke, aşırı sağcı LEGA ile anti-establishment (düzen karşıtı) ve popülist Beş Yıldız Hareketi arasında ikiye bölünmüş gibi görünüyor. Merkez siyasetin çöktüğü, bundan sonra pek de kendini toparlayamayacağı konuşuluyor. Popülist Silvio Berlusconi’nin bile siyasete dönüş hazırlıkları yaptığı, üstelik ‘merkez parti’ sayıldığı bir İtalya’dan bahsediyoruz. Avrupa’nın ekonomik olarak en büyük üçüncü ülkesi, neredeyse Rusya kadar ekonomik hacme sahip, önemli bir tarihi ve kültür birikimi var. Öte yandan ekonomik sıkıntılar, ciddi boyutlarda. Finansal krizden en çok etkilenen ülkelerden biri. Berlusconi’den bu yana istikrar sağlanamadı. Bir ara ‘umut’ olarak görülen Matteo Renzi, daha fazla yetki istediği referandumu kazanamayınca ‘bırakıp kaçtı’. Seçimler de beklenen istikrarı getirmiş değil, nasıl bir koalisyon çıkacağı belirsiz.
Ancak Avrupa bu konuda hayli sessiz. Ben bunu popülizm tartışmalarının getirdiği yorgunluğa ve ‘dış müdahalenin’ popülizmi daha da güçlendirdiğine dair inanca bağlıyorum. Nitekim LEGA’nın lideri Matteo Salvini – ki kendisi İtalyan faşizminin bir çeşit devamı olarak görülüyor – seçim sonuçlarının açıklanmasıyla Avrupa Birliği’ne hitaben ‘işimize karışmayın’ konuşması yaptı. Nitekim seçimin diğer galiplerinden Beş Yıldız Hareketi’nin de desteğiyle İtalya’da ‘AB’den çıkış referandumu’ yapılma ihtimali dillendiriliyor şimdilerde. Elbette temel motivasyon ekonominin kötü gidişi ve mülteci sorunu. İtalya, tıpkı Yunanistan gibi Avrupa’ya gelen mültecilerin ilk elden karşılandığı ülkelerden biri. Bu da, LEGA’nın destekçisi olan orta sınıf İtalyanları kızdırıyor. LEGA, daha önce de oy bölgesi olan kuzeyin bağımsızlığı için referandum düzenlenmesine ön ayak olmuştu. Zira zengin kesim olan kuzey, ekonomik problemlerin yükünü çekmek istemediğini belirtiyor. Ancak seçim sonuçları, LEGA’nın güneyde de güçlenmeye başladığını gösteriyor.
Popülizm, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ‘olumsuz’ olarak görülen sıfatları, bir şekilde tersine döndürme peşinde. Trump’ın danışmanlığı görevinden ayrılan fakat ABD’deki ‘öfkeli kalabalıkları’ yönlendirme işini sürdüren Steve Bannon, Fransa’daki aşırı sağ partinin etkinliğine katılarak şunları söyledi mesela: ‘Bırakın size ırkçı desinler, yabancı düşmanı desinler, bunu bir onur nişanı olarak taşıyın.’ Bannon’a göre tarih, küreselcilerin karşısında yer alan ve ‘ülkesini koruyan’ insanlardan yana. Bannon’un önerdiği politik hareket, sağcı içerikle solcu biçimin buluşması olarak görülüyor. Hatta bizzat Bannon’a ‘Leninci’ diyenler var. Taktikleri Lenin’le örtüşüyor. Türk akademisyen Cihan Tuğal, bu hareketleri ‘Leninist Sağ’ın yükselişi’ olarak okuyor:
‘Amerikan sağ popülizmi, demokratik koşullar altındaki Leninizm’dir. Yüzeydeki neredeyse bütün toplumdan ve siyasetten ayrı durmak zorunda olan Rus Bolşeviklerinin aksine, Amerikan sağcıları toplumu sahipleniyorlar. Revize ettiğimiz Ne Yapmalı? bu anlamda şunu söyleyebilecektir: “Toplumun bütün hücrelerinde örgütlenin. örgütlenmenin ve siyasetin hiçbir alanını, bu alanlar düşman kampına ait gibi görünse bile, küçümsemeyin.” Sağ, eğitimi, bilimi ve kültürü Sol’un tekeline bırakmamayı öğrendi. “Düşmanınızın örgütsel nüfuz alanını ve ideolojisini, mümkün olduğu kadar kendinize mal edin. Kendinize mal etmekte başarısız olduğunuz ne varsa parçalayın.” Bizzat “alternatif sağ” medya kuruluşunun kurucusu olan Andrew Breitbart’tan başlayarak, Frankfurt Okulu’nu doğru okumuştur; sağlık hizmetlerinin önemli bir mesele olarak görmüştür; ve Trump’ın ve Bannon’un yükselişiyle birlikte, iş ve altyapı vaatlerinde bulunmuştur.’
Buna bir yer değiştirme diyebilir miyiz? Yani Steve Bannon, tarihin Leninist Sağ’ın arkasında olduğunu söylerken haklı olabilir mi? Bu sorunun bir başka versiyonu da şu: Bu yaşadığımız popülizm trendi geçici mi, yoksa kalıcı mı?
Bu sorunun bugünden cevabını vermek neredeyse imkânsız. Bazılarına göre küreselleşme karşıtlığı, yerelde ‘popülizm’ ve ‘göçmen karşıtlığı’ olarak tezahür etse de, arkasında küresel rekabette dezavantajlı konuma düşen bir iş dünyası lobisi var. Savaş şartlarının değişmesi, hibrit savaş gibi kavramların devreye girmesi, ‘savunma’ stratejilerini değiştiriyor ve Çin modeli ‘devlet kapitalizmi’ ya da yönetimlerin yeniden merkezîleşmesi, ABD dâhil pek çok ülkede ‘daha güvenli’ seçenek olarak sunuluyor. Piyasaya yönelik teknolojik gelişmeler, mesela cep telefonları ya da dijitalleşme, şimdiye kadar sadece ekonomik yönleriyle ele alınıyordu ancak artık bir güvenlik problemi olarak da görülüyor. Her ne kadar küresel ticaretten başka seçenek yokmuş gibi görünse de, yeniden uluslaşma ve kökencilik ekonomik dünyayı da dönüştürme ihtimalini taşıyor. Popülizm dediğimiz pek çok şey, aslında ‘nativism’ (yerlicilik?) koduyla işleniyor ve Samuel Huntington’ın küreselleşme karşıtı hareketlerin yükselişine dair öngörüsünün gerçekleştiği anlamına geliyor.
Bütün bunlar aslında 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırılarının artçıları olarak okunabilir. Güvenlik/özgürlük ikilemi, o saldırıyla birlikte geri döndü ve farklı yüzlere bürünerek günlük hayata serpildi. Küreselleşme, Suudi Arabistan vatandaşı bir cihatçının, Almanya’dan kalkıp Amerika’ya giderek burada uçak kaçırması ve İkiz Kuleleri devirmesi olarak görüldü. Yani bir çeşit ‘zayıflık’. Şimdi de ekonominin militarizm kavramlarıyla okunduğu, dijital teknolojilerin ‘ajanlık’ faaliyeti olarak tanındığı ve medya alanında propaganda savaşlarının verildiği bir dünyaya uyandık. Ben pek geçici bir trendden bahsettiğimizi düşünmüyorum.
[A. Yavuz Altun] 16.3.2018 [TR724]
Ancak Avrupa bu konuda hayli sessiz. Ben bunu popülizm tartışmalarının getirdiği yorgunluğa ve ‘dış müdahalenin’ popülizmi daha da güçlendirdiğine dair inanca bağlıyorum. Nitekim LEGA’nın lideri Matteo Salvini – ki kendisi İtalyan faşizminin bir çeşit devamı olarak görülüyor – seçim sonuçlarının açıklanmasıyla Avrupa Birliği’ne hitaben ‘işimize karışmayın’ konuşması yaptı. Nitekim seçimin diğer galiplerinden Beş Yıldız Hareketi’nin de desteğiyle İtalya’da ‘AB’den çıkış referandumu’ yapılma ihtimali dillendiriliyor şimdilerde. Elbette temel motivasyon ekonominin kötü gidişi ve mülteci sorunu. İtalya, tıpkı Yunanistan gibi Avrupa’ya gelen mültecilerin ilk elden karşılandığı ülkelerden biri. Bu da, LEGA’nın destekçisi olan orta sınıf İtalyanları kızdırıyor. LEGA, daha önce de oy bölgesi olan kuzeyin bağımsızlığı için referandum düzenlenmesine ön ayak olmuştu. Zira zengin kesim olan kuzey, ekonomik problemlerin yükünü çekmek istemediğini belirtiyor. Ancak seçim sonuçları, LEGA’nın güneyde de güçlenmeye başladığını gösteriyor.
Popülizm, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ‘olumsuz’ olarak görülen sıfatları, bir şekilde tersine döndürme peşinde. Trump’ın danışmanlığı görevinden ayrılan fakat ABD’deki ‘öfkeli kalabalıkları’ yönlendirme işini sürdüren Steve Bannon, Fransa’daki aşırı sağ partinin etkinliğine katılarak şunları söyledi mesela: ‘Bırakın size ırkçı desinler, yabancı düşmanı desinler, bunu bir onur nişanı olarak taşıyın.’ Bannon’a göre tarih, küreselcilerin karşısında yer alan ve ‘ülkesini koruyan’ insanlardan yana. Bannon’un önerdiği politik hareket, sağcı içerikle solcu biçimin buluşması olarak görülüyor. Hatta bizzat Bannon’a ‘Leninci’ diyenler var. Taktikleri Lenin’le örtüşüyor. Türk akademisyen Cihan Tuğal, bu hareketleri ‘Leninist Sağ’ın yükselişi’ olarak okuyor:
‘Amerikan sağ popülizmi, demokratik koşullar altındaki Leninizm’dir. Yüzeydeki neredeyse bütün toplumdan ve siyasetten ayrı durmak zorunda olan Rus Bolşeviklerinin aksine, Amerikan sağcıları toplumu sahipleniyorlar. Revize ettiğimiz Ne Yapmalı? bu anlamda şunu söyleyebilecektir: “Toplumun bütün hücrelerinde örgütlenin. örgütlenmenin ve siyasetin hiçbir alanını, bu alanlar düşman kampına ait gibi görünse bile, küçümsemeyin.” Sağ, eğitimi, bilimi ve kültürü Sol’un tekeline bırakmamayı öğrendi. “Düşmanınızın örgütsel nüfuz alanını ve ideolojisini, mümkün olduğu kadar kendinize mal edin. Kendinize mal etmekte başarısız olduğunuz ne varsa parçalayın.” Bizzat “alternatif sağ” medya kuruluşunun kurucusu olan Andrew Breitbart’tan başlayarak, Frankfurt Okulu’nu doğru okumuştur; sağlık hizmetlerinin önemli bir mesele olarak görmüştür; ve Trump’ın ve Bannon’un yükselişiyle birlikte, iş ve altyapı vaatlerinde bulunmuştur.’
Buna bir yer değiştirme diyebilir miyiz? Yani Steve Bannon, tarihin Leninist Sağ’ın arkasında olduğunu söylerken haklı olabilir mi? Bu sorunun bir başka versiyonu da şu: Bu yaşadığımız popülizm trendi geçici mi, yoksa kalıcı mı?
Bu sorunun bugünden cevabını vermek neredeyse imkânsız. Bazılarına göre küreselleşme karşıtlığı, yerelde ‘popülizm’ ve ‘göçmen karşıtlığı’ olarak tezahür etse de, arkasında küresel rekabette dezavantajlı konuma düşen bir iş dünyası lobisi var. Savaş şartlarının değişmesi, hibrit savaş gibi kavramların devreye girmesi, ‘savunma’ stratejilerini değiştiriyor ve Çin modeli ‘devlet kapitalizmi’ ya da yönetimlerin yeniden merkezîleşmesi, ABD dâhil pek çok ülkede ‘daha güvenli’ seçenek olarak sunuluyor. Piyasaya yönelik teknolojik gelişmeler, mesela cep telefonları ya da dijitalleşme, şimdiye kadar sadece ekonomik yönleriyle ele alınıyordu ancak artık bir güvenlik problemi olarak da görülüyor. Her ne kadar küresel ticaretten başka seçenek yokmuş gibi görünse de, yeniden uluslaşma ve kökencilik ekonomik dünyayı da dönüştürme ihtimalini taşıyor. Popülizm dediğimiz pek çok şey, aslında ‘nativism’ (yerlicilik?) koduyla işleniyor ve Samuel Huntington’ın küreselleşme karşıtı hareketlerin yükselişine dair öngörüsünün gerçekleştiği anlamına geliyor.
Bütün bunlar aslında 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırılarının artçıları olarak okunabilir. Güvenlik/özgürlük ikilemi, o saldırıyla birlikte geri döndü ve farklı yüzlere bürünerek günlük hayata serpildi. Küreselleşme, Suudi Arabistan vatandaşı bir cihatçının, Almanya’dan kalkıp Amerika’ya giderek burada uçak kaçırması ve İkiz Kuleleri devirmesi olarak görüldü. Yani bir çeşit ‘zayıflık’. Şimdi de ekonominin militarizm kavramlarıyla okunduğu, dijital teknolojilerin ‘ajanlık’ faaliyeti olarak tanındığı ve medya alanında propaganda savaşlarının verildiği bir dünyaya uyandık. Ben pek geçici bir trendden bahsettiğimizi düşünmüyorum.
[A. Yavuz Altun] 16.3.2018 [TR724]
Şampiyonlar Ligi’nde İngiliz hüsranı [Hasan Cücük]
Şampiyonlar Ligi’nde bu sezon grup maçları tamamlanırken, 5 İngiliz takımı gruptan çıkarak yoluna devam ediyordu. Manchester takımları United ve City ile birlikte Tottenham, Chelsea ve Liverpool’dan sadece Premier Lig şampiyonu Chelsea gruptan ikinci olarak çıkıyor, diğerleri ilk sırada bitiriyordu. Tottenham, son iki yılda kupayı kaldıran Real Madrid’i geride bırakarak, gruplarda en büyük sükseyi yapıyordu. 5 İngiliz takımının yoluna devam etmesi, İspanyol hegomanyası bitecek mi sorusunu akıllara getiriyordu.
Şampiyonlar Ligi 2007-08 sezonu sıradışı bir bitişe sahne oluyordu. Yarı finale kalan 4 takımdan üçünü İngilizler oluşturuyordu. Manchester United, Barcelona ile eşleşirken yarı finalin diğer ayağı iki İngiliz Chelsea – Liverpool kapışmasına sahne oluyordu. Rakiplerini geçen Manchester United ve Chelsea finalde rakip olurken, gülen taraf Ferguson’un ManU’su oluyordu. Tarihi bir finale sahne olan 2005’teki Şampiyonlar Ligi’nde yarı finalde iki İngiliz Liverpool ve Chelsea buluşması yaşanıyordu. Finale Liverpool çıkarken, İstanbul’da tarihi maçta Milan’ı geçip kupaya uzanıyordu.
En son Chelsea ile 2012’de Devler Ligi’ni kazanan İngiliz takımları için bir daha final görmek nasip olmuyordu. Aradan geçen sürede sadece birer kez Chelsea ve Manchester City yarı finale kadar geliyordu ancak finali göremiyorlardı. Dünyanın bir numaralı liginin takımları, dünyanın en prestijli turnuvasının finallerini sürekli televizyondan seyreder durumuna düşüyordu.
Şans yine İngilizlerden yana gözüküyordu ama..
İşte uzun bir aradan sonra 5 İngiliz takımı da gruplardan çıkıyordu. Premier Lig ekiplerinin gruptan çıkması normaldi. Ancak ortaya koydukları futbolla ilerisi için ümit veriyorlardı. Tek sürpriz Chelsea’nın Roma’nın ardından grupta ikinci olmasıydı. Son 16 turu kuraları çekilirken şans yine İngilizlerden yana gözüküyordu. City, Basel’le, United Sevilla’yla, Liverpool, FC Porto’yla eşleşirken ibre İngilizlerden yanaydı. Chelsea – Barcelona ve Juventus – Tottenham buluşmasında avantaj az da olsa rakiplerden yanaydı.
En zorlu kurayı Tottenham çekmişti. Son 6 yılın Serie A şampiyonu Juventus geçen yılında Şampiyonlar Ligi finalistiydi. Tecrübe olarak Juventus önde ancak kadro kalitesi bakımından neredeyse denktiler. Nitekim ilk maçın daha başlarında Juventus, Gonzalo Higuian ile 2-0 öne geçerken, Tottenham gollerin şokuyla kendine gelip İtalyan ekibini adeta eziyordu. 90 dakika biterken skor tabelasında 2-2’lik skor vardı ama maçın mutlak hakimi Tottenham’dı. Herkes Juventus’un evinde ucuz kurtulduğu konusunda hemfikir olurken, rövanşın İtalyan ekibi için zor geçeceğini söylüyordu. Ancak rövanşta roller değişiyordu. Maçı domine eden bir Juventus vardı. Tottenham’a oyununu kabul ettiren Juventus, 1-0 geriye düşütüğü maçı iki Arjantinlisi Hugiain ve Dybala’nın golleriyle 2-1 yenerek adını çeyrek finale yazdırıyordu. Bu buluşmada favori Juventus’tu ancak ilk maçtaki skor ve oyundan dolayı Tottenham’ın elenmesi İngilizleri şoke ediyordu.
ManU da Şampiyonlar Ligi’ne veda etti
Sevilla – Manchester United eşleşmesinde favori Jose Mourinho’nun takımıydı. Portekizli teknik adam ilk maçtan istediği skorla Ada’ya dönüyordu. 90 dakika golsüz biterken, rövanşın Sevilla için Devler Ligi’ne veda olacağı yorumları yapılıyordu. Old Trafford tribünlerini dolduran 75 bin seyirci Mourinho’nun Pogba’yı yedek bırakıp Felliani’yi sahaya sürmesiyle ilk şoku yaşarken, hakemin düdüğüyle birlikte gelecek golü beklemeye başlıyordu. Dakikalar ilerledikçe ManU golü bir türlü bulamıyordu. Gol pozisyonlarına Sevilla girerken, İngilizleri yıkan golleri oyuna ikinci devre giren Ben Yedder atıyordu. Lukaku ile cevap veren ManU, 90 dakika sonunda evinde favori gösterildiği eşleşmede Sevilla’ya 2-1 yenilerek Şampiyonlar Ligi’ne veda ediyordu. Mourinho’nun maç sonunda ‘Ben Porto’yla ve Real Madrid’le Manchester United’ı bu statta iki defa eledim. Şampiyonlar Ligi’nden elenmek bu kulüp için yeni bir şey değil.” açıklaması tepki çekiyordu.
5’in 3’ü evine geri döndü
Şampiyonlar Ligi’nde en talihsiz kurayı Chelsea çekmişti. Bu sezon yenilmez armada olan Barcelona ile eşleşen Chelsea ilk maçta direklere takılırken, Willian ve Messi’nin karşılıklı golleriyle maç 1-1 berabere bitiyordu. Maçın bitimiyle Chelsea için Devler Ligi’nde yolun sonu geldi yorumu yapılıyordu. Nitekim rövanşta Messi faktörü sahneye çıkıyordu. Yıldız oyuncu attığı 2 gol ve yaptığı bir asistle skoru belirleyip, İngiliz ekibini Avrupa’dan evine döndürüyordu. City, kendine rakip olamayacak Basel’i ilk maçın farklı skoruyla geçerken, Liverpool yine ilk maçta farklı kazandığı FC Porto’yu kolay eliyordu.
5 takımla son 16 turuna kalan İngilizlerden 3’ü evine döndü. Yola şimdi Liverpool ve Manchester City devam ediyor. Son dönemde kupaya ambargo koyan İspanyolları 3 takımla kaldıkları son 16 turunda fire vermeden çeyrek finale yükseldi. City bu sezon ortaya koyduğu futbolla farklı bir grafik çiziyor. Bakalım İngilizler yolun sonuna kadar gidecek mi?
[Hasan Cücük] 16.3.2018 [TR724]
Şampiyonlar Ligi 2007-08 sezonu sıradışı bir bitişe sahne oluyordu. Yarı finale kalan 4 takımdan üçünü İngilizler oluşturuyordu. Manchester United, Barcelona ile eşleşirken yarı finalin diğer ayağı iki İngiliz Chelsea – Liverpool kapışmasına sahne oluyordu. Rakiplerini geçen Manchester United ve Chelsea finalde rakip olurken, gülen taraf Ferguson’un ManU’su oluyordu. Tarihi bir finale sahne olan 2005’teki Şampiyonlar Ligi’nde yarı finalde iki İngiliz Liverpool ve Chelsea buluşması yaşanıyordu. Finale Liverpool çıkarken, İstanbul’da tarihi maçta Milan’ı geçip kupaya uzanıyordu.
En son Chelsea ile 2012’de Devler Ligi’ni kazanan İngiliz takımları için bir daha final görmek nasip olmuyordu. Aradan geçen sürede sadece birer kez Chelsea ve Manchester City yarı finale kadar geliyordu ancak finali göremiyorlardı. Dünyanın bir numaralı liginin takımları, dünyanın en prestijli turnuvasının finallerini sürekli televizyondan seyreder durumuna düşüyordu.
Şans yine İngilizlerden yana gözüküyordu ama..
İşte uzun bir aradan sonra 5 İngiliz takımı da gruplardan çıkıyordu. Premier Lig ekiplerinin gruptan çıkması normaldi. Ancak ortaya koydukları futbolla ilerisi için ümit veriyorlardı. Tek sürpriz Chelsea’nın Roma’nın ardından grupta ikinci olmasıydı. Son 16 turu kuraları çekilirken şans yine İngilizlerden yana gözüküyordu. City, Basel’le, United Sevilla’yla, Liverpool, FC Porto’yla eşleşirken ibre İngilizlerden yanaydı. Chelsea – Barcelona ve Juventus – Tottenham buluşmasında avantaj az da olsa rakiplerden yanaydı.
En zorlu kurayı Tottenham çekmişti. Son 6 yılın Serie A şampiyonu Juventus geçen yılında Şampiyonlar Ligi finalistiydi. Tecrübe olarak Juventus önde ancak kadro kalitesi bakımından neredeyse denktiler. Nitekim ilk maçın daha başlarında Juventus, Gonzalo Higuian ile 2-0 öne geçerken, Tottenham gollerin şokuyla kendine gelip İtalyan ekibini adeta eziyordu. 90 dakika biterken skor tabelasında 2-2’lik skor vardı ama maçın mutlak hakimi Tottenham’dı. Herkes Juventus’un evinde ucuz kurtulduğu konusunda hemfikir olurken, rövanşın İtalyan ekibi için zor geçeceğini söylüyordu. Ancak rövanşta roller değişiyordu. Maçı domine eden bir Juventus vardı. Tottenham’a oyununu kabul ettiren Juventus, 1-0 geriye düşütüğü maçı iki Arjantinlisi Hugiain ve Dybala’nın golleriyle 2-1 yenerek adını çeyrek finale yazdırıyordu. Bu buluşmada favori Juventus’tu ancak ilk maçtaki skor ve oyundan dolayı Tottenham’ın elenmesi İngilizleri şoke ediyordu.
ManU da Şampiyonlar Ligi’ne veda etti
Sevilla – Manchester United eşleşmesinde favori Jose Mourinho’nun takımıydı. Portekizli teknik adam ilk maçtan istediği skorla Ada’ya dönüyordu. 90 dakika golsüz biterken, rövanşın Sevilla için Devler Ligi’ne veda olacağı yorumları yapılıyordu. Old Trafford tribünlerini dolduran 75 bin seyirci Mourinho’nun Pogba’yı yedek bırakıp Felliani’yi sahaya sürmesiyle ilk şoku yaşarken, hakemin düdüğüyle birlikte gelecek golü beklemeye başlıyordu. Dakikalar ilerledikçe ManU golü bir türlü bulamıyordu. Gol pozisyonlarına Sevilla girerken, İngilizleri yıkan golleri oyuna ikinci devre giren Ben Yedder atıyordu. Lukaku ile cevap veren ManU, 90 dakika sonunda evinde favori gösterildiği eşleşmede Sevilla’ya 2-1 yenilerek Şampiyonlar Ligi’ne veda ediyordu. Mourinho’nun maç sonunda ‘Ben Porto’yla ve Real Madrid’le Manchester United’ı bu statta iki defa eledim. Şampiyonlar Ligi’nden elenmek bu kulüp için yeni bir şey değil.” açıklaması tepki çekiyordu.
5’in 3’ü evine geri döndü
Şampiyonlar Ligi’nde en talihsiz kurayı Chelsea çekmişti. Bu sezon yenilmez armada olan Barcelona ile eşleşen Chelsea ilk maçta direklere takılırken, Willian ve Messi’nin karşılıklı golleriyle maç 1-1 berabere bitiyordu. Maçın bitimiyle Chelsea için Devler Ligi’nde yolun sonu geldi yorumu yapılıyordu. Nitekim rövanşta Messi faktörü sahneye çıkıyordu. Yıldız oyuncu attığı 2 gol ve yaptığı bir asistle skoru belirleyip, İngiliz ekibini Avrupa’dan evine döndürüyordu. City, kendine rakip olamayacak Basel’i ilk maçın farklı skoruyla geçerken, Liverpool yine ilk maçta farklı kazandığı FC Porto’yu kolay eliyordu.
5 takımla son 16 turuna kalan İngilizlerden 3’ü evine döndü. Yola şimdi Liverpool ve Manchester City devam ediyor. Son dönemde kupaya ambargo koyan İspanyolları 3 takımla kaldıkları son 16 turunda fire vermeden çeyrek finale yükseldi. City bu sezon ortaya koyduğu futbolla farklı bir grafik çiziyor. Bakalım İngilizler yolun sonuna kadar gidecek mi?
[Hasan Cücük] 16.3.2018 [TR724]
Yetimhane için gece gündüz 10 gün [Basri Doğan]
İmza attığı sosyal sorumluluk projeleriyle övgü toplayan Time to Help, dünyanın dört bir yanındaki yetim ve öksüzlerin kimsesi olmaya devam ediyor. Tanzanya’nın Başkenti Darüsselam’da öksüz ve yetimler için bu ülkeye giden Time to Help’in Hollanda şubesi gönüllüleri Amsterdam’a döndü.
Hollanda’dan Afrika’ya Yardım Eli sloganı ile Tanzanya’ya gittiklerini belirten Time to Help Hollanda koordinatörü Ömer Tozkoparan, Hollanda ve Türk kökenli 10 kişilik gönüllü bir ekip ile 10 gün süre ile yetimhanelerin tamiri ve onarımı için çalıştıklarını söyledi. Darüsselam’daki yetimhanelerin tamiri ve onarımını yaptıklarını belirten Tozkoparan, şunları anlattı: “Charamba bölgesindeki 50 yetimin kaldığı yetimhane ve okullarında çalışıldı. Yetimhanede çöken duvarlar tamir edildi, çatısı yapıldı, bütün bina yeniden sıvandı ve boyandı. Yeni ranzalar, yataklar, battaniye ve yastıklar alındı. Gönüllülerimiz bu ziyaretimiz boyunca, boya, temizlik yaptılar, ranza ve yatakları yerleştirdiler, duvarlara çizgi film kahramanları çizdiler ve yetimhaneyi süslediler. Açılışı yerel yetkililer ve çevreden kalabalık mahalleli ile birlikte gerçekleştirdik Hollanda’daki vatandaşlarımızın bizlere emanet ettikleri yardımları Time To Help gönüllüsü olarak birebir muhtaç sahiplerine ulaştırdık. Devlet yetkilileri de dağıtımda bizlere iştirak etti.”
ZANZİBAR’A AB-I HAYAT
Darüsselam ziyaretlerinin 4. gününde Zanzibar’da Time to Help yardım kurumlarının sponsor olduğu 10 tane su kuyusunun da açılışını gerçekleştirdiklerini belirten Time to Help Hollanda Koordinatörü Ömer Tozkoparan, “Su kuyularının açılışını Devlet Bakanı Mihayo J. Suleiman N’hunga ile birlikte gerçekleştirdik. Su kuyusunun açılmasına en çok sevinen kadınlardı. Özellikle gün boyunca 6 kilometre mesafeden su taşımak zorunda kalan kadınların sevinç ve neşeleri görülmeye değerdi.” dedi.
YARDIM KURULUŞLARI İLE ORTAK ÇALIŞMA
Hollanda Time to Help’in gelecek aylarda da çok yönlü faaliyetler ile Afrika insanının yardımına koşacağını aktaran Time to Help Hollanda koordinatörü Ömer Tozkoparan, projeleri hakkında şu bilgileri verdi: “27 Nisan 2018 tarihinde Hollanda Gıda bankası (Voedselbank) kurumu ile birlikte ayrı bir grupta Senegal’e gideceğiz. Burada yine yardım paketleri ve sus kuyuları projesi yanında yetimhanelerin tamirine de yapacağız. Hollanda Time to Help kurumu olarak ülkenin önde gelen yardım kuruluşları olan Rodekruis, Voedselbank ve Belediye yardım kuruluşları ile ortak projeler geliştiriyoruz.”
[Basri Doğan] 16.3.2018 [TR724]
Hollanda’dan Afrika’ya Yardım Eli sloganı ile Tanzanya’ya gittiklerini belirten Time to Help Hollanda koordinatörü Ömer Tozkoparan, Hollanda ve Türk kökenli 10 kişilik gönüllü bir ekip ile 10 gün süre ile yetimhanelerin tamiri ve onarımı için çalıştıklarını söyledi. Darüsselam’daki yetimhanelerin tamiri ve onarımını yaptıklarını belirten Tozkoparan, şunları anlattı: “Charamba bölgesindeki 50 yetimin kaldığı yetimhane ve okullarında çalışıldı. Yetimhanede çöken duvarlar tamir edildi, çatısı yapıldı, bütün bina yeniden sıvandı ve boyandı. Yeni ranzalar, yataklar, battaniye ve yastıklar alındı. Gönüllülerimiz bu ziyaretimiz boyunca, boya, temizlik yaptılar, ranza ve yatakları yerleştirdiler, duvarlara çizgi film kahramanları çizdiler ve yetimhaneyi süslediler. Açılışı yerel yetkililer ve çevreden kalabalık mahalleli ile birlikte gerçekleştirdik Hollanda’daki vatandaşlarımızın bizlere emanet ettikleri yardımları Time To Help gönüllüsü olarak birebir muhtaç sahiplerine ulaştırdık. Devlet yetkilileri de dağıtımda bizlere iştirak etti.”
ZANZİBAR’A AB-I HAYAT
Darüsselam ziyaretlerinin 4. gününde Zanzibar’da Time to Help yardım kurumlarının sponsor olduğu 10 tane su kuyusunun da açılışını gerçekleştirdiklerini belirten Time to Help Hollanda Koordinatörü Ömer Tozkoparan, “Su kuyularının açılışını Devlet Bakanı Mihayo J. Suleiman N’hunga ile birlikte gerçekleştirdik. Su kuyusunun açılmasına en çok sevinen kadınlardı. Özellikle gün boyunca 6 kilometre mesafeden su taşımak zorunda kalan kadınların sevinç ve neşeleri görülmeye değerdi.” dedi.
YARDIM KURULUŞLARI İLE ORTAK ÇALIŞMA
Hollanda Time to Help’in gelecek aylarda da çok yönlü faaliyetler ile Afrika insanının yardımına koşacağını aktaran Time to Help Hollanda koordinatörü Ömer Tozkoparan, projeleri hakkında şu bilgileri verdi: “27 Nisan 2018 tarihinde Hollanda Gıda bankası (Voedselbank) kurumu ile birlikte ayrı bir grupta Senegal’e gideceğiz. Burada yine yardım paketleri ve sus kuyuları projesi yanında yetimhanelerin tamirine de yapacağız. Hollanda Time to Help kurumu olarak ülkenin önde gelen yardım kuruluşları olan Rodekruis, Voedselbank ve Belediye yardım kuruluşları ile ortak projeler geliştiriyoruz.”
[Basri Doğan] 16.3.2018 [TR724]
Üç Aylar ve Regâip Gecesi [Cemil Tokpınar]
Ülkemizin ve tüm İslâm âleminin, hatta dünyanın neresinde olursa olsun bütün Müslümanların maddî ve manevî acı ve ıztıraplarla dolduğu şu günlerde imdadımıza yetişen kutlu bir mevsime giriyoruz. Genel adı “Üç Aylar” olan Recep, Şaban ve Ramazan’ın ilk ayı 19 Mart Pazartesi günü başlıyor. Önümüzdeki perşembeyi cumaya bağlayan gece ise, Regâib Gecesidir.
Üç Aylar Rabbimizin rahmet, mağfiret ve inayetinin coştuğu mübarek ve muhteşem bir mevsimdir. Adeta manevî bir pazar, panayır ve fuar gibidir.
Nasıl ki, belirli günlerde ve mevsimlerde açılan pazar ve fuarlarda bol çeşit sergilenir, yüksek indirimler uygulanır ve çeşitli hediyeler dağıtılır; Üç Aylar dediğimiz Recep, Şaban ve Ramazan aylarında da bildiğimiz indirimleri aşan muhteşem fırsatlar vardır.
Bu aylardaki güzelliklere ulaşmak için Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Üç Aylara girince, “Allah’ım! Receb’i ve Şaban’ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan’a ulaştır.” diye dua ederdi (Müsned, 1: 259). Çünkü Üç Aylarda bulunmak ve Ramazan’a erişmek muhteşem bir nimet ve muazzam bir lütuftur.
Üç Ayları, özellikle Ramazan’ı ve kandil gecelerini ihya etmek için özel programlar uygulayan ve talebelerine de tavsiye eden Bediüzzaman Hazretleri, talebeleriyle birlikte ağır baskı ve mahrumiyetlere uğradığı Afyon Hapsinde iken yazdığı bir mektupta şöyle der:
“Beş günden sonra çok mübarek ve çok sevaplı ibadet ayları olan şuhûr-u selâse (Üç Aylar) gelecekler. Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâseyi böyle bire on kâr veren medrese-i Yusufiyede geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir.” (Şualar, 14. Şua)
Demek ki bu aylar öylesine büyük bir fırsatlar zinciridir ki, hapishanenin ağır şartlarında bile ihya edilmesi, Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği ecir ve mükâfatları on kat arttırmaktadır. Başta aşırı soğuk ve zehirlenme olmak üzere birçok işkenceye maruz kaldığı bir ortamda bile hiçbir ibadetini ihmal etmeyen, hatta “El-Hüccetüzzehra” isimli eserini yazan ve mektupla da olsa ders vermeye devam eden Üstad Hazretlerinin Üç Ayları âdeta bir bayram gibi karşılaması bizim için güzel bir örnek ve ibretli bir tavırdır.
Üç Aylar’ın her günü mübarek olduğu gibi, bilhassa bu aylardan Recep ayı içerisinde Regâib ve Miraç geceleri, Şaban ayında Berat Gecesi, Ramazan’da ise Kadir Gecesinin bulunması Üç Aylara ayrı bir kıymet ve meziyet kazandırmıştır.
Regâib Kandili
Yapılan her bir ibadete ve salih amele yüz kat sevap yazılan Recep ayının ilk Cuma gecesi, yani önümüzdeki Perşembeyi Cumaya bağlayan gece Regâib Kandilidir.
Arapça bir kelime olan Regâib “kendisine rağbet edilen, arzulanan, talep edilen, değeri yüce, ihsanı bol şeyler” demektir.
Regâib Gecesi, değerini, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) görünen âleme teşrifi demek olan anne rahmine düşmesinden almaktadır.
İbn-i Ömer (r.a.) ve Ebû Umâme’nin (r.a.) rivayetine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) duaların reddedilmeyeceği beş geceyi şöyle ifade buyurmaktadır:
“Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri dönmez, kabul edilir: Recep’in ilk gecesi, Şaban’ın on beşinci gecesi, Cuma gecesi, Ramazan bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi.” (Celâleddin Suyûtî, Câmiü’s-Sağîr, 3/454)
Regaib Gecesi nasıl ihya edilmeli?
Mübarek gecelerde mümkün mertebe akşamdan sabah namazına kadar ibadet etmek güzel olur. Yalnız başına yapılan ihya gayreti esnasında nefis ve şeytan uykuya teşvik edebilir. Bu yüzden en güzeli, bir camide veya sohbet meclisinde ihya etmektir. Böylece hem insanlar birbirini teşvik etmiş olur, hem de birbirinin duasına ortak olurlar.
Bu gecelerde yapılacak beş mühim ibadet vardır:
Oruç hangi gün tutulmalı?
Gecenin gündüzünde ise oruç tutmak çok faziletlidir. Tutulacak orucun zamanı, kandil gecesinden önceki gündüz değil, sonraki gündüzdür. Çünkü ibadet takviminde gün, akşam ezanıyla başlar, takip eden akşam ezanına kadar devam eder. Nitekim Ramazanın başlangıcında da, önce teravih kılarız, sabahında da oruç tutarız. Ancak kandil gecesinin hem öncesinde hem sonrasında oruç tutan da faziletli bir amel yapmış olur. Bilhassa Regaibin öncesi olan Perşembe günü oruç tutmak zaten sünnettir. Sadece Cuma günü de olsa oruç tutulabilir. Çünkü bilerek başka gün değil de sadece Cumaya denk getirmek tenzihen, yani helâle yakın mekruhtur. Regaib Gecesinin gündüzü ise her zaman Cumaya rastlamaktadır, başka çözüm ve seçenek yoktur. Bu yüzden Perşembe günü tutamayanlar için Cuma günü oruç tutmak tenzihen mekruh da olmaz.
Toplumda oruç çok ihmal edilmiş, neredeyse Ramazan dışında unutulmuş bir ibadettir. Ramazan ayı dışında oruç tutan kimseler pek azdır. Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) oruç tutmayı çok severdi. Neredeyse yılın yarısını, belki daha fazlasını oruçlu geçirirdi. Başta Ramazan ayı olmak üzere Üç Aylarda tuttuğu oruçlara ilave olarak, Muharrem, Şevval, Zilhicce aylarının bir kısmında, Eyyâm-ı Bîd (her kamerî ayın 13, 14 ve 15. günleri) ile her haftanın pazartesi ve perşembe günlerinde oruçlu bulunan Allah Resûlü (s.a.v.) bazı günlerde yiyecek bir şey olup olmadığını sorar, olmadığını öğrenince de oruca niyet ederdi.
Bu bakımdan Üç Aylarda fırsat buldukça oruç tutmak hem çok faziletli bir ibadettir, hem de duaların kabulüne de vesile olur.
[Cemil Tokpınar] 16.3.2018 [TR724]
Üç Aylar Rabbimizin rahmet, mağfiret ve inayetinin coştuğu mübarek ve muhteşem bir mevsimdir. Adeta manevî bir pazar, panayır ve fuar gibidir.
Nasıl ki, belirli günlerde ve mevsimlerde açılan pazar ve fuarlarda bol çeşit sergilenir, yüksek indirimler uygulanır ve çeşitli hediyeler dağıtılır; Üç Aylar dediğimiz Recep, Şaban ve Ramazan aylarında da bildiğimiz indirimleri aşan muhteşem fırsatlar vardır.
Bu aylardaki güzelliklere ulaşmak için Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Üç Aylara girince, “Allah’ım! Receb’i ve Şaban’ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan’a ulaştır.” diye dua ederdi (Müsned, 1: 259). Çünkü Üç Aylarda bulunmak ve Ramazan’a erişmek muhteşem bir nimet ve muazzam bir lütuftur.
Üç Ayları, özellikle Ramazan’ı ve kandil gecelerini ihya etmek için özel programlar uygulayan ve talebelerine de tavsiye eden Bediüzzaman Hazretleri, talebeleriyle birlikte ağır baskı ve mahrumiyetlere uğradığı Afyon Hapsinde iken yazdığı bir mektupta şöyle der:
“Beş günden sonra çok mübarek ve çok sevaplı ibadet ayları olan şuhûr-u selâse (Üç Aylar) gelecekler. Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâseyi böyle bire on kâr veren medrese-i Yusufiyede geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir.” (Şualar, 14. Şua)
Demek ki bu aylar öylesine büyük bir fırsatlar zinciridir ki, hapishanenin ağır şartlarında bile ihya edilmesi, Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği ecir ve mükâfatları on kat arttırmaktadır. Başta aşırı soğuk ve zehirlenme olmak üzere birçok işkenceye maruz kaldığı bir ortamda bile hiçbir ibadetini ihmal etmeyen, hatta “El-Hüccetüzzehra” isimli eserini yazan ve mektupla da olsa ders vermeye devam eden Üstad Hazretlerinin Üç Ayları âdeta bir bayram gibi karşılaması bizim için güzel bir örnek ve ibretli bir tavırdır.
Üç Aylar’ın her günü mübarek olduğu gibi, bilhassa bu aylardan Recep ayı içerisinde Regâib ve Miraç geceleri, Şaban ayında Berat Gecesi, Ramazan’da ise Kadir Gecesinin bulunması Üç Aylara ayrı bir kıymet ve meziyet kazandırmıştır.
Regâib Kandili
Yapılan her bir ibadete ve salih amele yüz kat sevap yazılan Recep ayının ilk Cuma gecesi, yani önümüzdeki Perşembeyi Cumaya bağlayan gece Regâib Kandilidir.
Arapça bir kelime olan Regâib “kendisine rağbet edilen, arzulanan, talep edilen, değeri yüce, ihsanı bol şeyler” demektir.
Regâib Gecesi, değerini, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) görünen âleme teşrifi demek olan anne rahmine düşmesinden almaktadır.
İbn-i Ömer (r.a.) ve Ebû Umâme’nin (r.a.) rivayetine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) duaların reddedilmeyeceği beş geceyi şöyle ifade buyurmaktadır:
“Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri dönmez, kabul edilir: Recep’in ilk gecesi, Şaban’ın on beşinci gecesi, Cuma gecesi, Ramazan bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi.” (Celâleddin Suyûtî, Câmiü’s-Sağîr, 3/454)
Regaib Gecesi nasıl ihya edilmeli?
Mübarek gecelerde mümkün mertebe akşamdan sabah namazına kadar ibadet etmek güzel olur. Yalnız başına yapılan ihya gayreti esnasında nefis ve şeytan uykuya teşvik edebilir. Bu yüzden en güzeli, bir camide veya sohbet meclisinde ihya etmektir. Böylece hem insanlar birbirini teşvik etmiş olur, hem de birbirinin duasına ortak olurlar.
Bu gecelerde yapılacak beş mühim ibadet vardır:
- Tevbe ve istiğfar etmek: Bu gecelerde yapılan tevbe ve istiğfarlar inşallah kabul olur.
- Kur’an okumak: Bilhassa Yasin, Fetih, Rahman, Tebareke, Amme gibi çok faziletli sûreleri okumak veya dinlemek.
- Namaz kılmak: Beş vakit namazı cemaatle kılmakla beraber evvabin, teheccüd, tevbe, tesbih ve hacet namazlarını mutlaka kılmak.
- Peygamber Efendimize (s.a.v.) bol bol Salâvat-ı şerife getirmek.
- Dua etmek: Kur’an’da ve hadiste geçen duaları, Cevşen’i, büyük velilerin dualarını okumakla birlikte içimizden geldiği gibi Rabbimize niyazda bulunmak. Bilhassa içinde bulunduğumuz ifritten süreçten kurtulmak için sabaha kadar Rabbimize yalvarmak.
Oruç hangi gün tutulmalı?
Gecenin gündüzünde ise oruç tutmak çok faziletlidir. Tutulacak orucun zamanı, kandil gecesinden önceki gündüz değil, sonraki gündüzdür. Çünkü ibadet takviminde gün, akşam ezanıyla başlar, takip eden akşam ezanına kadar devam eder. Nitekim Ramazanın başlangıcında da, önce teravih kılarız, sabahında da oruç tutarız. Ancak kandil gecesinin hem öncesinde hem sonrasında oruç tutan da faziletli bir amel yapmış olur. Bilhassa Regaibin öncesi olan Perşembe günü oruç tutmak zaten sünnettir. Sadece Cuma günü de olsa oruç tutulabilir. Çünkü bilerek başka gün değil de sadece Cumaya denk getirmek tenzihen, yani helâle yakın mekruhtur. Regaib Gecesinin gündüzü ise her zaman Cumaya rastlamaktadır, başka çözüm ve seçenek yoktur. Bu yüzden Perşembe günü tutamayanlar için Cuma günü oruç tutmak tenzihen mekruh da olmaz.
Toplumda oruç çok ihmal edilmiş, neredeyse Ramazan dışında unutulmuş bir ibadettir. Ramazan ayı dışında oruç tutan kimseler pek azdır. Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) oruç tutmayı çok severdi. Neredeyse yılın yarısını, belki daha fazlasını oruçlu geçirirdi. Başta Ramazan ayı olmak üzere Üç Aylarda tuttuğu oruçlara ilave olarak, Muharrem, Şevval, Zilhicce aylarının bir kısmında, Eyyâm-ı Bîd (her kamerî ayın 13, 14 ve 15. günleri) ile her haftanın pazartesi ve perşembe günlerinde oruçlu bulunan Allah Resûlü (s.a.v.) bazı günlerde yiyecek bir şey olup olmadığını sorar, olmadığını öğrenince de oruca niyet ederdi.
Bu bakımdan Üç Aylarda fırsat buldukça oruç tutmak hem çok faziletli bir ibadettir, hem de duaların kabulüne de vesile olur.
[Cemil Tokpınar] 16.3.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)