İnsanlık duyguları uyanıyor [Abdullah Aymaz]

Bu süreç bizlere çok şeyler gösterdi. Hasları, hamlardan ayrık otlarından ve kalpazanlardan ayırıp seçmenize vesile olan bu süreçte, fıtratları has elmas ve has altın olan bir çok güzel insanı da tanımış olduk. 

“İhâfe ve ızrar”ın (korkutma ve zarar vermenin, yani mafyavârî tehditlerin) karşısında elbette bütün insanlar aynı tepkiyi verecek değil. Onun için mal, can, yakınlar ve sevdikleri endişe ve korkusuyla hareket edenler müstesna, bu süreçte daha önce yüzümüze gülen bazılarının; içlerinde ne büyük bir kin, bir iğbirar beslemiş olduklarını, hasetlerinin fesatlarına, marazlarını – garazlarını yanardağlar gibi püskürtmek imkânı ellerine geçince, nasıl insanlıktan çıktıklarını, dini-diyanetini, insan haklarını bırakıp malımıza, canımıza, ırzımıza ve namusumuza nasıl saldırdıklarını gördük...

Artık hiç kimsenin bütün bunlardan sonra bu Hizmet’ten alacağı kalmadı...

Esas meselemize dönecek olursak; bu süreçte çok güzel şeylere de şahit olduk… 

Bazılarını nakletmek istiyorum: 

Bir ilçede, görevden atılan bir mağdur ve mazlumu sol görüşlü büyük bir şirket sahibi işe alıyor. Bütün muhasebe işlerini ona veriyor. 

Daha sonra da ona; “Sizlerden ne kadar açığa alınan arkadaşınız varsa, gelsinler hepsini işe alacağım.” diyor. Gerçekten de dediğini yapıyor. Fakat ilk başta işe aldığı, mağduru tekrar göz altına alıp tutuklamışlar. Bu sefer iş yeri sahibi, diğer iş verdiği mağdurları çağırıp: “Hemen ailesine gidin, ne ihtiyaçları varsa temin edin, hem de arkadaşınız burada çalışıyor gibi maaşlarını da her ay verin.” talimatını veriyor. 

Sonra da  mağdurlara şu tarihi cümleleri söylüyor: “Muhtemelen sizi şirketimde çalıştırdığım için beni de içeri alacaklar. Eğer tutuklanırsam, sizler ben işlerin başındaymışım gibi kendi işlerinize bakarsınız. Öbür taraftan sıkıntısı olan arkadaşlarınızın ihtiyaçlarını da görmeye devam edersiniz.” Yani bütün işlerini ve şirketini o  mağdur-mazlum ama dürüst güzel insanlarımıza emanet ediyor… 

Bu şirket sahibi solcu bir hanımefendi… Denizli Mahkemesinde erkek hâkimlerin korkup çekindiği bir zamanda, Hesna Şener’in yeni bir hâkim olmasına rağmen beraat kararına imzasını bastığı gibi bu sözleri söylemekten çekinmeyen yiğit bir hanımefendi. Hesnâ Şener için Üstad, Ali İhsan Tola Ağabeyimize, “Erkekler korktu, o, korkmadı. Yarın mahşerde Kur’an ona sahip çıkacaktır. Ben Hesnâ Hanımın ismini, asfîyaların evliyaların listesine dâhil ettim. Ona da onlarla beraber dua ediyorum!..” diyor...

Kendisi de mağdurlardan olup içeri girip çıkanlardan birisi, zorlanarak kendi fabrikasına, işten atılmış, ortada kalmış insanları işe alıyor. Arkadan, sendikadan dolayı işten atılmış, evli ve üç çocuklu bir mağdur daha iş başvurusu için geliyor. Çünkü bu işsiz insanın da elde avuçta ne kadar birikimi varsa hepsi de tükenip bitmiş... Zaten diğer başvurduğu yerlerde Hizmet’ten olduğu anlaşılınca hemen kapı önüne bırakılmış… 

Bu iş başvurusu üzerine işyeri sahibi ne yapacağını şaşırmış. Zaten kapasite fazlası 7-8 kişi varmış. Üretim bölümünde çalışan ve meslekten ihraç edilip buraya gelmiş olan bir hemşire, durumu öğrenince, iş sahibine gelip: “Eşim artık taksiciliğe başladı. Madem bu mağdurun ciddi ihtiyacı var. Ben ayrılıyorum, benim yerime onu alın.” diyor. 

Vicdanıyla, bilgisiyle ve gayretiyle halkın hizmetine koşturan polislerden de bir hatıra nakledeyim:

Şimdi tutuklu olan Anadolu Atayün, TV’de canlı yayında anlatmıştı:

“Diyarbakır’da uyuşturucu dolayısıyla birisinin evine operasyon yaptık. Evi tamamen aradık. Suçluyu da göz altına aldık. Emniyete gelince, bir polis memuru yanıma geldi, ‘Âmirim, diğer polis memuru o evde yastığın altına bir şey koydu’ dedi. Ben o polis memurunu çağırttım, ‘Yastığın altına ne koydun?’ dedim. ‘Bir şey koymadım’ dedi. Sert şekilde ısrar edip ‘Gören olmuş!.’ deyince, o memur şunları söyledi: ‘Âmirim, evi ararken, buzdolabına da baktım. Dolap bomboştu. Kocasını da tutuklayınca, bunlar nasıl geçinecek, terör örgütünün pençesine de düşebilirler. Cebimde sadece 50 TL param vardı, onu yastığın altına koydum. Belki üç-beş güne kadar kocası çıkar. Onunla bir şeyler alsınlar bâri, diye düşündüm.”

Şimdi belki de bu polis memuru da tutukludur. 

Uyuşturucu dolayısıyla gözaltına alınan birisine bile ‘Ağaç kabuğu yesinler!..’ demeyen böyle polis memurları hep içerdeler. Bütün bunların hepsinin muvakkat olduğunu biliyoruz. 

Allah görüyor. Hiçbir zaman zulüm devam etmez…

“Bu işe gardiyanlar ne diyor diye merak ediyor?” diye sorarsanız, onlar içinde şöyle bir not geldi:

Mağdur ve mazlumların dürüstlüklerine, güzel davranışlarına, bilhassa cezaevi koridorlarını inleten ezanlarına şahit olan gardiyanlar da diyorlarmış ki: 

“İçerdekilere mi inanalım? Yoksa dışarıdakilere mi? Bunlar sürekli ibadet ediyorlar, bunlar temiz insanlar!..”

Evet, pekmez küpü her halde içinde bulunanı sızdıracaktır. Yoksa zehir sızdıracak değil ya… 

[Abdullah Aymaz] 18.4.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Gayr-i meşru referandum, gayr-i meşru sonuç [Akif Umut Avaz]

Türkiye son demokratik seçimlerini 12 Haziran 2011’de gerçekleştirdi. Ülkede çoğulcu bir toplum; iyi kötü işleyen ve en azından bir gözü evrensel hukuk ilkelerinde olan bir yargı sistemi; tek amacı ve varlık sebebi sadece muktedirlere yaltaklanmak olmayan hukuka ve devlet adabına nispeten daha bağlı bir bürokrasi; canlı ve çeşitli bir medya; demokratik sınırlarını aşanlara en azından uyarıda bulunabilecek kurum ve kuruluşlar; 200 yıllık demokratikleşme sürecinin bir verimi olan türlü ve renkli bir sivil toplum; gayr-i meşru ihtiraslarının peşinde yoldan çıkanı zar zor da olsa yola sokabilecek kontrol ve denge mekanizmaları henüz ayaktaydı.

Bu şartlar altında yeni ve daha demokratik bir anayasa yapılacağı; AB üyelik sürecine hız verileceği; demokratik hukuk devleti ile hak ve özgürlük standartlarının daha da yükseltileceği vaadine inanan on milyonlar, dört elle asıldıkları o son demokratik seçimlerden çıkan sonuçları demokratikleşme serüveninde çok önemli bir kavşak ve büyük bir demokratik atılım gibi görmüştü. Meğer, o seçimler bu ülkenin görüp görebileceği şöyle böyle demokratik meşruiyeti haiz son seçimlermiş. Meğer, demokrat maskesi takmış siyasal İslamcı mürailerin takiyeci ahlaksızlıklarının bahşettiği kabiliyetle demokrasinin çanına ot tıkamaktan ibaretmiş.

KÖPRÜNÜN ALTINDAN ÇOK SULAR AKTI

Tabii, 2011’den bu yana köprülerin altından çok sular aktı. Tarihin daha fazla hak-hukuk, demokrasi, huzur, barış ve özgürlük, refah ve şeffaflık vaad eden akışının tam tersi bir istikamete yönelen Erdoğan ve taifesi Türkiye’yi insanlığın evrensel birikiminin olgunlaştırdığı ideallerden koparıp kapkaranlık bir diktanın kucağına getirip bıraktı. Uyum ve uzlaşma arayışlarının yerini bitmek bilmeyen kavgalar; ilke, hukuk ve kuralların yerini hoyrat mı hoyrat bir dikta; din ve ahlakın yerini ahlak adına sergilenen paçozluk, din adına yapılan envai çeşit kepazelik ve dile getirilen türlü türlü zırva; emek ve alın terinin yerini gasp, soygun ve zorbalık aldı.

Efendilik ve medenilikten nefret edildiği; kültür ve eğitimin düşman bilindiği; farklı fikir ve düşüncelerin zenginlik yerine tehdit görüldüğü bir kara yobazlık, bir varoş zorbalığı kültürü gelip devletin ve toplumun tepesine tebelleş oldu. 3-5 yıl öncesine kadar soldan sağa, büyükten küçüğe, şehirden kırsala aklı başında herkesin iğrenerek, tiksinerek baktığı marjinalin marjinali, yobazların yobazı Yeni Akit zihniyeti gelip toplumu ve devleti esir aldı. Paçozlamış, yozlaşmış devlet ile toplumun önemli bir kesiminin hâkim normu ve normali haline geldi.

DEVLET GELENEĞİ VE TOPLUM BİRİKİMİ HİÇ EDİLDİ

1000 yıllık devlet geleneği ve binlerce yıllık toplum irfanı dini kendilerine perde yapıp din ve iman adına insanlık dışılığın tüm pisliklerini üslup ve ahlak edinen Akit zihniyetine teslim oldu. Tüm farklılıkları ve renkleri ile toplumu kucaklayan, dünya ile barışık toplumsal kesimler düşmanlaştırılırken, Akit, İBDA-C, Hizbullah, el-Kaide, IŞİD zihniyeti devlete ve topluma tahakküm eden siyasal İslamcı mürai muktedirlerin gözdesi haline geldi. En aşağılık ahlaksızlıkları, en utanılası kepazelikleri, yalanları, iftiraları, hırsızlıkları, yolsuzlukları, rüşvetleri, despotluğu ve diktayı din adına yapıyormuş gibi göstermeyi başaran bu mürailer hileyi, aldatmayı, takiyeyi ve iftirayı iman edindiler.

Tek amaçları ne pahasına olursa olsun kazanmak olan türedi din kalpazanlarının ne haram-helal, ne ahlak-ahlaksızlık, ne insaniyet-insanlık dışılık, ne de hak-hukuk gibi bir derdi olmadı. Süreç içerisinde tamamen böylesine kepaze bir ekibin kontrolüne giren rejim altında yapılan 30 Mart 2014 yerel seçimleri, 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimi, 7 Haziran 2015 genel seçimleri ile tekrarlanan 1 Kasım 2015 seçimleri de hırsızlığın, usulsüzlüğün ve seçim hilelerinin ayyuka çıktığı demokratik ve hukuki meşruiyetten yoksun seçimlerdi.

17/25 Aralık 2013 yolsuzluk skandalı sonrası yargı tarumar edilmiş, kontrol ve denge mekanizmasının emniyet sübabı olan kurum ve kurallar sindirilmişti. Medya üzerinde terör estirilmiş, aydınların bir kısmı korkutularak, Yayla, Oğur, Esayan, Bayramoğlu, Mahçupyan vb gibi bir kısmı ise satın alınarak en ahlaksız propagandaların omurgasız tetikçileri haline getirilmişti. Demokrasi adına ne varsa “demokrasi adına”lığı bayraklaştıran bu omurgasız zümre tarafından paspasa çevrilmişti.

DEMOKRASİNİN BÜTÜN KURUMLARI TARUMAR EDİLDİ

Yıllarca üzerlerinde tepinilen demokratik hukuk devletinin olmazsa olmazı tüm kurum ve kuruluşlar, kural ve ilkeler, teamül ve görenekler zamanla tamamen yok edildi. Ne tarafsız ve bağımsız yargı bırakıldı geriye, ne işini sadece hukuk çerçevesinde yapmaya çabalayan bürokrasi. Medya ve sivil toplumun üzerinden silindir gibi geçildi. Yüzlerce gazeteci hapse atıldı, binlercesi işsiz bırakıldı. Yüzlerce medya organı kapatıldı, binlerce sivil toplum örgütü yok edildi. Toplumun en eğitimli kesimleri üzerinde terör estirildi. Kabul edelim ki siyasal İslamcı lümpenlik kapkaranlık bir varoş magandalığını devlet üslubu haline getirmeyi başardı. 15 Temmuz darbe tezgâhı sonrası ise ülke o güne kadar yapılan kepazeliklere rahmet okutacak kapkaranlık bir sürece evrildi.

Korku altında da olsa despotun suyuna gidip 3-5 gün daha fazla nefes alabilmek veya haram helal demeden hak etmediklerini bir süre daha ziftlenmek için her türlü omurgasızlığa açık olan müptezeller dışında, ülkede aklı başında herkesin gördüğünü uluslararası toplum da görüyor. Buram buram tezgâh kokan kontrollü darbe sonrası son yüzyılın en kesif dikta, korku ve terör rejimlerinden birini kuran Erdoğan’ın, istediğinin kellesini anında alabildiği olağanüstü hal koşulları altında insanların önüne koyduğu göstermelik sandığın öncesi ve sonrasıyla hiçbir meşruiyetinin olmadığını herkes biliyor.

HAYIR’IN PROPAGANDASI İMKÂNSIZ HÂLE GETİRİLDİ

Bağımsız medyanın yok edildiği, toplumda karşılığı olan tüm muhaliflerin ya hapse atıldığı ya da hapis tehdidi altında bulundurulduğu, propaganda broşürlerinin toplatılıp, hayır mitingi yapanların tutuklandığı bir ortamda milletin önüne konulan oy sandığının kıymetinin ne olduğunu Irak’ta, Suriye’de, Sudan’da, Latin Amerika ve Asya diktatörlüklerindeki tecrübeleriyle dünya çok iyi biliyor. Onun içindir ki, zaten kalmayan itibarını tamamen sıfırlamak pahasına oy verme işlemi daha devam ederken seçim hilelerini meşrulaştırarak sistematik hale getirilmesini sağlayan ne YSK’nın açıklamalarına, ne bir oldu-bitti telaşıyla çaldıkları atla Üsküdar’ı geçmeye çabalayan Erdoğan ve şürekâsının açıklamalarına kimse itibar etmiyor.

AB ve ABD yetkililerinin güya ülkenin en yetkili isimleri tarafından duyurulan sandık sonuçlarına itibar etmeyip, AGİT ve AKPM gözlemcilerinin açıklamalarını beklemeyi tercih etmeleri, Erdoğan ve ekürisinin dünyadaki imajı ve itibarı hakkında çok şeyler söylüyor. Tüm uluslararası kuruluşlar gibi Türkiye’deki olağanüstü hal şartlarının demokratik bir seçimi imkânsız kıldığını çok iyi bilen uluslararası gözlemciler ise, eminim ki her türlü hile ve hırsızlığın mümkün olduğu bir oylamada her türlü hile ve hırsızlığın yapıldığından hiçbir şüphe duymuyor.

OY SAYIMINDA BİLE ŞEFFAFLIK YOK

Oylama öncesi adil ve demokratik olmayan baskıcı bir atmosferde seçime gidip, oy sayımında asgari şeffaflığı sağlayamadığınız bir ortamda, milletin önüne koyduğunuz sandık herhangi bir anlam ifade etmiyor. Ülkenin 3. en büyük partisinin tüm önde gelenlerinin hapiste olduğu, ülkenin 4. en büyük partisinin kendi yönetimini belirleme konusunda demokratik teamüllerin dışına çıkarıldığı, yargının, medyanın ve sivil toplumun emir-komuta altına girdiği, oy sayımına türlü şaibenin karıştığı bir ortamda demokratik bir hukuk devleti olma çabasındaki Cumhuriyet rejiminin sonunu getirmek için halkın önüne konulan sandığın ishal olmuş bir bebeğin altına konulan lazımlık kadar bile kıymeti bulunmuyor.

Tam teşekküllü bir dikta rejimine geçiş için kurgulanarak “evet” çıkması için öncesi ve sonrası ile pek çok anayasal suçun işlendiği bir referandum ne adil, ne de özgür olabilir. Bu yüzden, kim ne derse desin, Pazar günü yapılan referandum hileli sonuçlarından bağımsız olarak bile, öncesi ve sonrası ile gayr-ı meşrudur. Yok hükmündedir.

[Akif Umut Avaz] 18.4.2017 [TR724]

AGİT dedi ki: Seçim adil değildi, YSK’nın mühür kararı yasaya aykırı [Haber-Yorum: Mehmet Dinç]

14-16 Nisan tarihleri arasında Türkiye’de referandum sürecini denetleyen AGİT ve AKPM heyetine göre referandum eşit olanaklarla yürütülmedi. Özellikle YSK’nın mühür kararının yasalara aykırı olması referandumu şaibeli hale getirdi. Açıklama yapmak için AGİT’in raporunu bekleyen ABD ve AB için referandumun meşruiyeti tartışmalı hâle geldi. Her ne kadar hükûmet ve yandaş medya AGİT’in raporuna ‘provokasyon’ dese de aslında Avrupa’da kurucularından olduğumuz kurumlardan biri olan AGİT, anlaşma gereği Türk hükümetinin davetiyle geldi.

26 ülkeden, 40 AGİT üyesi ve 23 kişilik AKPM heyeti referandum öncesi kampanya sürecini ve referandum haftasını gözlemledi. AGİT nihai raporunu 8 hafta içinde tamamlayıp açıklayacak. Fakat basın toplantısında raporun hangi yönde çıkacağı büyük oranda belli oldu. Daha önce kampanya dönemi ile ilgili görüşlerini paylaşan AGİT gözlemcileri devlet imkânlarının ‘Evet’ propagandası için kullanıldığını ifade etmişlerdi. Tarafsız kalması gereken Cumhurbaşkanının tarafsızlığını yitirdiğini ifade etmişlerdi. Medya organlarının ise tek taraflı yayın yaptığının altını çizen yetkililer ve eşit şartlarda bir yarışın olmadığını söyledi.

AGİT’in görüşü Türkiye’nin denetleme sürecinde etkili olacak

AGİT’in raporu önemli, doğrudan yaptırım görülmese de ABD ve AB’nin açıklama yapmadan önce AGİT raporunu işaret etmeleri kurumun ne kadar önemli olduğunun ispatı. Ayrıca önümüzdeki hafta Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) bahar oturumunda Türkiye konusu masaya yatırılacak. Eylül’den beri bir şekilde ertelenen oturum nihayet Nisan’da yapılacak. Türkiye 14 yıl sonra tekrar denetleme surecine girme riski ile karşı karşıya. Büyük olasılıkla genel kurulda yapılacak tartışmanın ardından Türkiye demokrasi liginde küme düşecek. Referandum sürecinde  yaşananlar ve AGİT’in ilk açıklamaları muhakkak bu tartışmada ve oylamada etkili olacaktır.

Devlet imkânları usulsüzce ‘Evet’ için kullanıldı

Heyete göre referandum genel olarak sakin geçti, teknik olarak pek fazla sıkıntı yaşanmadı, fakat kampanya süreci kesinlikle eşit şekilde yürütülmedi. İfade özgürlüğünü kısıtlandı. Medya organları kapalı, gazeteciler hapiste olduğu için halk yeterince bilgi edinemedi. Devlet kaynakları ‘Evet’ için uygunsuz şekilde kullanıldı. Devlet televizyonları ve özel televizyonlar çok büyük oranda ‘Evet’ kampanyası için çalıştı. İktidar partisinin basında çok daha fazla yer aldı. Aynı zamanda YSK’nın taraflı yayını engelleme şansı da ortadan kaldırıldı.

YSK’nın oy pusulası kararı yasalara aykırı

AGİT heyetine göre seçim kurumlarının çalışmaları şeffaf değildi, hakim ve savcılar referandum süresince baskılandı. Oy sayım prosedüründeki değişiklikler önemli bir güvenceyi ortadan kaldırdı. Referandum  hukuki alt yapısı demokratik süreç için yetersiz kaldı. Referandumla önerilen 18 değişikliğin, anayasanın 72 maddesini kapsadığını ve paket olarak oylamanın uluslararası standartlara uymadığını ifade edildi. Seçmen her maddeyi ayrı ayrı değerlendirebilmeliydi. Seçim kurullarının uygulamaları çok şeffaf değildi. Ayrıca YSK kararlarının  yargı yoluna kapalı olması eleştirildi.

‘Terörist’ söylemi seçim dilini kirletti

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nden delegasyonun başkanı Cezar Florin Preda, genel olarak, referandum Avrupa Konseyi standartlarına uygun olmadığını söylerken, “Yasal çerçeve gerçekten demokratik bir sürecin devam etmesi için yetersiz kalmıştır. Acil bir durum asla hukukun üstünlüğünü baltalamak için kullanılmamalıdır” ifadelerini kullandı. Heyetin ifadesiyle, kampanya söylemleri, bazı hayır destekçilerinin terörist olduğunun söylenmesiyle kirletildi.

Kampanya ORANTISIZ devam etti

AGİT, kapmayanın 17 Mart-7 Nisan dönemini kapsayan raporunda yarışın orantısız devam ettiği bildirmişti. ‘Evet’ yarışında bulunan iktidarın, devletin tüm imkânlarını kullandığı ifade ederken “Hayır” kampanyası yürütenlerin kısıtlı imkânlarla kampanya yaptıkları belirtti. Ayrıca medya organlarında  kampanyalara eşit süre verilmediği ve ayrıca eşitliği  şart koşan kanunun da iptal edildiği raporda yer aldı.

OHAL ortamında referanduma tepki

Avrupa Konseyi, Venedik Komisyonu ve Avrupa Parlamentosunun ısrarla üzerinde durduğu konu ise OHAL ortamında referanduma gidilmesiydi. AGİT de, ayni konu üzerinde ısrarla durdu. Ülke genelinde OHAL devam ederken, gazeteciler tutuklu, siyasi liderler tutuklu, muhalif görüşler susturulurken, hayır kampanyana müdahale edilirken referanduma gidilmesi eleştirildi. OHAL’in hukuk devletini ve hukuk kurallarını gölgede bıraktığı kanaatindeler. OHAL hiçbir zaman hukuk devletini gölgede bırakmamalıdır.

[Mehmet Dinç] 18.4.2017 [TR724]

Referandum notları [Barbaros J. Kartal]

Bu hafta sonucunu en çok merak ettiğim şey Beşiktaş-Lyon maçı idi, bu değişmedi. Referandumda evet de çıksa hayır da çıksa ülkenin uğrayacağı akıbetin aynı olduğuna olan inancımdan belki de. İleride, sonucun bu şekilde “evet” çıkmasının daha hayırlı olduğuna sevineceğimizden bir şüphem yok. Ülkeden tek beklentim içerideki masumların bir an önce özgürlüğüne kavuşması ve bu kabus dönemin artık sona ermesi.

Dün geceye dönersek göze çarpan notlarımı paylaşayım.

Ahlaksız yorumcular

Sonucu analiz ederken -yapılan hileyi kastetmiyorum- on binlerce insanın hapse atıldığına, devletin bütün imkanlarını kullanılmış olmasına, hayır diyenlere yapılan tehditlere, etkili bir muhalefet partisi liderinin seçime hapiste girdiğine, muhalefet yapacak hemen hemen bütün gazete, televizyon ve internet sitesinin kapatılmış olmasına hiç değinmeden analiz kastıran insanların zerre miktar dürüst olmadıklarını bir kez daha görmüş olduk. (Bu tablonun ortasında Fox TV’de yayın yapan Fatih Portakal ve İsmail Küçükkaya bir alkışı hak ediyor.)

Kılıçdaroğlu’na veda vakti

Yer yerinden oynarken, herkes YSK’nın sonucu belirleyen müdahalesine kani olmuşken ve mühürsüz oy pusulasının ne demek olduğunu bildiği bir ortamda Kılıçdaroğlu’nun sönük ve hayır cephesindeki enerjinin çok altında yaptığı liderlik göstermiştir ki sayıca daha kalabalık olan ve bu seçimle yeni bir motivasyon kazanmış muhalif kesime liderlik yapacak bir kalibrede değil. Dürüstlüğü, beyefendiliği ve kimseye hakaret etmeyen üslubunun yeterli olmadığı, kitleleri harekete geçiremeyeceği belli olduktan sonra CHP’de bir lider değişikliği olmazsa olmaz hale gelmiştir. Bakalım dün geceki enerji bu değişikliğe yetecek mi? Bütün meydanlarda Kılıçdaroğlu’nu taşlatanların şimdi onun görevde kalması için mücadele edeceğinden şüpheniz olmasın.

Bahçeli’ye hiç girmiyorum

Medeni bir ülkede istifasını açıklaması gerekirdi. Mecliste vekillerine baskı ve şantajla evet oyu dedirtmek kolay ama tabanı ikna edemediği görülmüştür. En motive muhalif liderlerin MHP’de olduğunu görüyoruz. Genel seçimler MHP’nin kurultayından önce olabilir. AKP, seçimlere Bahçeli ile gitmeyi isteyecektir.

Selo Başkan satışa mı geldi?

Referandumun en belirleyici hadisesi şüphesiz Doğu ve Güneydoğu’daki son seçimde AKP’nin aldığı oyun üzerinde evet çıkması. Hakkari’de bile 40 bin artış var ki bunun meşru yollarla olmadığını bilmeyen yok. Demirtaş ve diğer sembol isimler alındığında beklenen ciddi bir tepkiyle karşılaşmamıştık. Dünkü sonuçlar gösteriyor ki kemikleşmiş HDP tabanı dışında insanlar ‘evet’i tercih etmiş. HDP’nin en etkili isimi Demirtaş’ın içeride olmasının bunda çok büyük etkisi var. Dün Kılıçdaroğlu’nu görünce Demirtaş neden içeride bir kez daha anlamış olduk. Onun yanında Demirtaş içeride diye tepki vermesini beklenen insanların “Aman beni de içeriye alırlar” diye düşündükleri de anlaşılıyor. HDP’ye seçim çalışması yaptırılmaması, devletin tehditleri ve 1 Kasım’da olduğu gibi istenen sonuç alınmazsa şiddet ve kanın gösterilmesi şüphesiz etkili oldu. Ve hatırı sayılır HDP seçmeninin ‘makarnacı’ olarak tabir edilen AKP seçmeni gibi davrandığı da görülüyor. En usulsuz hadiselerin ve hilelerin bu bölgede gerçekleşmiş olması rastlantı değil. Zamanında PKK’nın yaptığını bu sefer devletin yaptığını görüyoruz. Seçim günü eğer rakam doğru ise binlerce HDP müşahidinin gözaltına alınması zaten hükümetin seçim günü Güneydoğu için bir şeyler planladığını çok net gösteriyor.

YSK ihaneti

YSK’nın mühürsüz pusulalarını kabul edeceğini açıklaması sürpriz oldu ancak günlerce sandıklarda neler yapabiliriz diye çalışan AKP’lilerin bunu çok önceden planladıkları düşünmemek ahmaklık olur. YSK başkanı bunun daha önceki seçimlerde de olduğunu söylüyor. Yandaş yorumcularda hemen buna atladılar ve geçmiş seçimlerden örnekler vererek hadiseyi normal göstermeye başladılar. Evet geçmiş seçimlerde de yaşanmış ancak 100-200 pusula için yapılan itirazlarda. Sandık başkanının hatasından kaynaklandığı iddia edilen münferit itirazlarda bu karar verilmiş. Yoksa sandıklar açılmadan önce böyle bir kararın açıklanmasının bir örneği yok. Kaldı ki 4 gün eğitim verdiğin, çoğunluğu öğretmen, avukat sandık başkanları ne kadar çapsızmış demek ki milyonlarca pusula mühürlenmemiş. Bunun olma ihtimali yok tabii ki. Kaç tane oy mühürsüz kullanıldı ve bunun oranı nedir açıklanmalı…CHP’nin en önemli meselesi bu olmalı.

Ve parti içi savaş başlar

AKP’lilerde ve Erdoğan’da bir zaferden ziyade bir şaşkınlığın olması bundan sonraki dönemde kendi aralarında bir mücadelenin olacağına işaret ediyor ‘Hayır’ çıksa o saatte yaşanacak şeylerin şimdi yavaş yavaş gerçekleşeceğine inanıyorum. Yok efendim ‘Fetö’ ile yapılan mücadelede siyasi ayağı olmadığını gören halk tepki göstermiş gibi masallarla şimdiden yolu yapılan kelle avcılığının başlayacağı ve gri alandaki AKP’lileri ve iş dünyasını zor günlerin beklediğini şimdiden söyleyelim.

Erdoğan’ın yüzünden okunan öfkesi

2019’a kadar bekleyemeyeceği kesin olan Erdoğan’ın dün geceden sonra sinir katsayısının tavan yaptığını söyleyebiliriz. O kadar hileye rağmen alınan bu oyun yeterli görülmeyişi bunda etkili. Yoksa 50,01 de alsan dediği gibi atı alan Üsküdar’ı geçiyor. Demek ki hile yapılabilecek bir marj var ve bu marjın altına düşme tehlikesi bir kabus senaryosu. Bu sebeple kendisine itibar etmeyen MHP’li seçmene yeni havuçlar çıkaracaklar.

Ali Bayramoğlu’na saldırı

Benim en çok önemsediğim başka bir hadise de dün arada kaynadı gitti, Ali Bayramoğlu’na yapılan saldırı. Teselli eden şey Bayramoğlu’na bir şey olmaması. Allah korudu. Duyunca oh olmuş ama yazıya dökerken kınıyorum diyenlerden olmayı isterdim ancak hadisenin sosyolojik anlamı felaket. Bu, bütün yandaş yazarlar tarafından alınan bir mesaj olmuştur. Artık hepiniz aynı gemidesiniz. Bu suç ortaklığından ayrılmak diye bir şey yok. Eğer kem küm ederseniz en basitinden bir dayak var ki darp ile kurtulmak teselli sayılabilir. Bütün zulümleri meşrulaştırdığınız bu yolda asla gemiyi terk edemezsiniz. Mesaj budur. Bu saatten sonra hiç bir yandaş gemiyi terk edemez. Vandallaştırdıkları, lümpenleştirdikleri, maganda kesimin en ufak bir eleştiriyi bir ihanet olarak göreceği teyit edilmiştir. Yandaş yazarlar adına çok sevindim. Çünkü ne şiddete uğramalarını isterim ne de son dakika gemiyi terk etmelerini. Hep beraber batacaksınız yok öyle entel üfürmelerle kaçış planı.

Velhasıl ben bu evet’e sevinmesem de kaderin hayrı bunda yazdığını düşünüyorum. Hayır çıktığında yaşanacakları düşününce bunu son paratoner olarak görüyorum. Elbette o kadar zulüm ve haksızlık karşısında susanların olduğu bir ülkede bu hallerinden vazgeçmedikleri sürece ki vazgeçmeyecekleri görülüyor işlerin iyiye gideceğini düşünmek çok safdillik olur.

[Barbaros J. Kartal] 18.4.2017 [TR724]

‘Euro Türklerin’ Avrupa’yla sorunu bitmez! [Haber-Analiz: Hasan Cücük]

Yıl 1996. Danimarka ev sahipliği yaptığı Avrupa Boks Şampiyonası’nda milli marşını dinletmek istiyordu. Madalya ümidi ise 67 kg’da dövüşen Hasan Al’dı. Sivaslı göçmen bir ailenin çocuğu olan Hasan Al, rakiplerini birer birer devirip adını finale yazdırmıştı. Final öncesi salonda tam bir şölen havası esiyordu. 5 bin kişi hep bir ağızdan ‘Hasan, Hasan’ tezahüratlarıyla salonu inletiyordu. Hasan Al, ringe 5 bin kişinin desteğiyle çıktığı finali kazanarak Danimarka’ya Avrupa Boks Şampiyonası’nda ilk altın madalyayı kazandıran isim olarak tarihe geçti. Aradan tam 21 yıl geçti ve Danimarka Hasan Al’dan sonra Avrupa Boks Şampiyonası’nda altın madalya kazanamadı.

Hasan Al’ı neden hatırlatma gereği duydum? Adımıza ister ‘Euro Türk’ istersek ‘gurbetçi’ diyelim, her defasında konuşmaya başladığımızda ‘Avrupalılar bizi kabullenmiyor’ deriz. Ve sonra devam edip, Avrupalıların ne kadar ‘göçmen karşıtı’ olduğundan dem vurup, finali ‘ırkçı bunlar’ tespiti ile bitiririz. Peki, biz Avrupa’yı ne kadar kabulleniriz?

AYNI REFERANDUM AVRUPA’DA OLSA?

Yakın örnekten yola çıkalım. Cumhurbaşkanlığı sistemi için yapılan referandumda Avrupa’dan gelen ‘evet’ oranı Türkiye’nin çok üstünde yer aldı. Bunu sadece ilk kuşağın verdiği oylar olarak görmek mümkün değil. Zaten ilk kuşaktan geriye pek kimse kalmadı. Oy vermeye gidenlere dikkat ettiğimizde ya Avrupa’ya küçük yaşta gelmiş olanlar veya burada doğanların çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Aynı şartlarda bir referandum yaşadığımız ülkede önümüze gelse kesin ‘hayır’ diyecekler neden Türkiye’de kendilerini pek de ilgilendirmeyen bir sistem için ‘evet’ der?

Sebeplerine geçmeden önce bir soru daha soralım. Biz yaşadığımız ülkeyi gerçekten kabul ettik mi? Ülkemiz diyor muyuz? ‘Başbakan’ dediğimizde hangi ülkenin başbakanı aklımıza geliyor? Hangi ülkenin gündemini takip ediyoruz? Hangi ülkenin televizyonu seyrediyoruz? Bu sorulara cevaplarını ‘yaşadığım ülke’ olarak verecek aramızda kaç kişi var?

AVRUPA’YI NEDEN KABULLENEMEDİK?

Peki, neden kabul etmiyoruz? Yaşadığımız ülkede toplum içine karışmıyoruz. Eğitimli, bulunduğu ülkede doğanlar bile mecbur kalmadıkça ’yerli toplum’ ile temas etmiyor. Avrupa demokrasisinin temel taşları olan siyasi partilere, spor kulüplerine, derneklere üye olmuyoruz. Kurduğumuz dernekler daha çok ’hemşehri’ veya ’cami’ dernekleri oluyor. Mesai arkadaşlarımızla irtibatımız sadece işyeri ile sınırlı kalıyor.

Avrupalıları ahlak ve edep yoksunu görüp aramıza duvar örüyoruz. Bazı insani vasıfların sadece bizlere (göçmen- gurbetçi) has olduğuna inanıyoruz. Namus, dürüstlük, insanlık gibi değerlerin içinde yaşadığımız toplumun insanlarının semtine uğramadığına inanıyoruz. Avrupalıları sürekli alkol kullanan, domuz eti yiyen ve cinselliği düşünen insanlar olarak görüp, mecbur kalmadıkça aynı ortamları paylaşmıyoruz.

Kendimizi çok akıllı, Avrupalıları zekâ özürlü olarak görüyoruz. “Bunların kafası basmıyor” deyip ahkam kesiyoruz. Alman arabasına hayran olup, Alman zekâsını yok sayıyoruz. Pratik düşünmemekle suçluyoruz ama nedense çok zeki bizler ortaya doğru dürüst bir ürün koyamıyoruz.

YAŞADIĞIMIZ TOPLUMA KATKILARIMIZ NELER?

İçinde yaşadığımız ülkenin nimetlerinden sonuna kadar yararlanırken, iş topluma katkıya gelince suiistimal yolunu seçeriz. Örneğin işyeri sahipleri az vergi ödememekle övünürler. Kaçak işçi çalıştırmak sıradan bir durumdur. Rutin vergi incelemesini bile ’zaten ırkçı bunlar’ deyip art niyet ararız. Ticareti bir meslek olarak değil 3-5 yılda köşeyi dönecek bir meslek olarak gördüğümüz için vergi kaçırmayı marifet sayarız.

Avrupa ülkeleri için Türkler şu ana kadar bir sorun olarak görülmemişti. Artık Avrupa’nın bir ‘Türk’ sorunu var. Türkler bulundukları ülkeye uyum sağlamış topluluk sıralamasında üstlerde yer alırdı. Avrupa bunun böyle olmadığı gerçeğini gördü. AKP ve Erdoğan, 3-5 oy uğruna Türk toplumunun büyük çoğunluğunu ‘radikalleşmeye’ itti. Referandum sürecinde Batı’ya karşı kullandığı şiddet dili, Avrupa’da yaşayan toplum tarafından destek görmüş oldu. Erdoğan’ın bir emriyle mobilize olacak binlerce kişiyle aynı ülkede yaşamanın tedirginliği artık Avrupa’da hâkim olacak.

TÜRKLERİ ZOR GÜNLER BEKLİYOR

Peki, bundan sonrası nasıl olacak? Avrupalı Türkler daha doğru ifadeyle hala kendini gurbetçi olarak görenleri zor günler bekliyor. Şu ana kadar sorun olarak görülmeyen Türklerin ‘sorun’ olmasıyla, Avrupa doğal olarak sorunlara çare üretecek. Cebinde bulunduğu ülkenin pasaportunu taşıyıp da hala vatandaş gibi davranmayanlardan dolayı artık vatandaşlığa geçmek zorlaşacak. Çifte vatandaşlık muhtemelen tedavülden kalkacak. Cami ve imamların Türkiye propagandasının merkezi olmasının önüne geçilecek. Bulunduğu ülkede siyaset yaparken, Türkiye’nin temsilcisi gibi davranan siyasilere partiler kapılarını kapatacak.

Biz Avrupa’ya misafir olarak geldik ancak kaderin sevkiyle kalıcı olduk. Misafir, ev sahibini kabullenip, saygı duymazsa ev sahibinden saygı beklemesi haksızlık değil mi? Bırakın saygıyı bir de ayrıştırıcı politikanın aracı oluyorsa, kim bundan zararlı çıkar? Avrupa’da yaşayıp da hamaset uykusunda yaşayanlar uyandığında çok şeyleri kaybettiğini görecek ama iş işten çoktan geçmiş olacak. Unutmayın, bizim kaderimiz bulunduğumuz ülkeyledir. Türkiye’deki tüm partiler için döviz ve oy deposundan başka bir şey değiliz.

[Hasan Cücük] 18.4.2017 [TR724]

Evet’i Kürtler mi kurtardı? [Analiz: Sefer Can]

16 Nisan başkanlık referandumu, tartışmalı sonuçlar, Yüksek Seçim Kurulu’nun açık kanun ihlali gibi başlıklar yanında Kürt seçmenin tercihiyle de tarihe geçecek. Tartışmalı konuların hepsi bağlantılı, birbirinin sebebi ya da sonucu. Kürt oylarındaki ‘evet’e kaymayla ilgili yorumlar tatmin edici mi? Seçtiği vekil ve belediye başkan hapiste ama hâlâ Erdoğan’dan umutluymuşlar! Bu sorunu çözerse o çözer diyorlarmış! Siyaset bilimi ve sosyolojinin aciz kaldığı türden yorumlar.

Başta şunu tespit etmek lazım; siyasi kampanya yapabilecek bütün siyasiler tutuklanarak Kürt siyasi hareketinin sesi kısıldı. Sadece eş başkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ değil, 12 vekil cezaevinde. Ayhan Bilgen gibi sözcülük görevini devr alıp etkili olmaya başlayanlar apar topar aynı yolla susturuldu. Yerelde siyaseti sürükleyebilecek belediye başkanları ve parti yöneticileri aynı akıbete uğradı. Buna rağmen ‘hayır’ oyunun en güçlü çıktığı yerler HDP’nin kaleleri…

Üzerinde konuşulması gereken şey ‘evet’ cephesindeki çarpıcı oransal artış. Oransal artış her zaman doğru sonucu göstermeyebilir. Seçmen sayısındaki değişiklikler oransal oynamaların anlamını farklı kılabilir. Burada sayısal artış da gözlendiği için gerçek ve üzerinde konuşulabilecek bir oynama söz konusu. 1 Kasım seçimlerine göre yaklaşık 500 binlik bir yer değiştirme yaşanmış gözüküyor. AKP ve MHP’nin sadık seçmeninin olduğu şehirlerde bile güç kaybeden cephe, Kürt şehirlerinde artışı nasıl sağladı?

MUHAFAZAKAR YÖNELİM

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da bu artışa dikkat çekti. Bir şey daha yaptı ve HÜDAPAR’a teşekkür etti. Hizbullah’ın legalleşmiş ve hukuk içine taşınmış hali olduğu ileri sürülen HÜDAPAR’ın sonuca etkisi olmadığı kanaatindeyim. Zira parti, 1 Kasım’da seçimlerden AKP lehine çekilmişti. Yani eski sonuçlarda zaten onların katkısı var. Yeni gelenleri açıklamaz. Ayrıca muhafazakar Kürtlerin tepkisine sebep olacak bir koalisyon vardı. MHP ile birliktelik onların kolay kabulleneceği bir durum değil. 1991’deki seçim işbirliğinde bile tepki sert biçimde ortaya konmuştu. Erdoğan da RP İstanbul il başkanı olarak danışmanı Mehmet Metiner’e hazırlattığı raporla Kürtleri küstüreceği gerekçesiyle işbirliğine karşı çıkmıştı. Kaldı ki o zaman, Kürtler böylesine siyasallaşmamıştı, RP de köylerini kentlerini bombalayıp, seçilmişlerini hapse tıkmamıştı.

BARZANİ VE KERKÜK ETKİSİ

Irak Kürdistan Bölgesel yönetimiyle ilişkiler ‘evet’e bir miktar katkı yapmış olabilir. Barzan aşiretinin bölgede ağırlığı var. Ayrıca referandum arefesindeyiz üst düzey ağırlama, bayraklarının göndere çekilmesi, Kerkük’ün ilhakı konusundaki cılız tepki Kürtlere olumlu yansır. Bir de el altından “MHP’yi idare etmek üzere söyleyeceğimiz şeyleri abartmayın” mesajı gitmiştir. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin son düzlükteki eyalet çıkışı da ters manyel olabilir. MHP’nin oyuna Meclis’te ihtiyaç vardı. Bahçeli’nin tabanı ikna etme şansı yoktu. Tam tersine parti içi muhalefet etkili bir kampanya yaptı. Bahçeli tepki görünümlü açıklamalarıyla Kürtlerin iknasına katkıda bulundu. Başkanlığın eyalet, eyaletinde Kürtlerin bazı haklarına kavuşması demek olduğu propagandası örtülü biçimde yürüdü. Bunlara inanmayın diyebilecek HDP’lilerin neredeyse tamamı cezaevinde.

SEÇİM GÜVENLİĞİ SAĞLANMADI

Vekillerin ve başkanların tutuklanması, belediyelere kayyım atanması referandum operasyonunun bir parçasıydı. Ama sadece kampanya dönemindeki susturma olarak düşünmek yanıltıcı. Tutuklamalarla seçim günü sandıra sahip çıkabilecek güç ve yetki budandı. Pek çok yerde HDP sandık görevlileri engellendi. İl ve ilçe parti yöneticileri tutuklu, agresif savunma yapacak yerel yöneticiler ve dokunulmazlık sahibi vekiller cezaevinde. AKP ve devlete tek kale maç yapma imkanı sunuldu. Üstüne uluslararası gözlemcilerin çalışması da engellendi.

2007 yılından beri seçim güvenliğinin sigortası haline gelen Cihan Haber Ajansı’na el konularak kapatıldı. Siyasilere sosyal medyadan ters cevaplar verecek kadar trolleşen Anadolu Ajansı tek kaldı ve istediği gibi at koşturdu. Akıştaki çelişkiler herkesin midesini bulandırdı.

Seçim hilesi kapsamında şikayetlerin çoğunun bölgeden gelmesi tesadüf olamaz. Mükerrer oya tepki gösteren kardeşi ve yeğenini öldüren AKP’li en uç örnek. Neredeyse açık oy gizli sayım yapıldığına dair pek çok örnek kayıtlara geçti. Erdoğan’ı başkanlığa taşıyan bir milyon civarındaki oyun yarıya yakın kısmının hikayesi böyle. Hiç de muhafazakar olmayan, MHP’den hazzetmeyen Tunceli’de yaklaşık yüzde 100’lük artış (5 binden 10 bine) başka nasıl izah edilebilir?

[Sefer Can] 18.4.2017 [TR724]

Evet de piyasa niye coşmadı? [Analiz: Semih Ardıç]

Yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsızlığını ifade eden kuvvetler ayrılığından kuvvetler birliğine geçişe imkân tanıyan anayasa değişikliği 16 Nisan’da halka soruldu. Sandığa giden 49 milyon seçmenin yüzde 51’i değişikliğe ‘evet’ derken, yüzde 49’u ‘hayır’dan yana tercihte bulundu. Netice kıl payı oldu. Yüksek Seçim Kurulu’nun ‘mühürsüz pusulaların geçersiz sayılacağına dair kararı neticenin meşruiyetine gölge düşürdü. İtirazları artık mahkemeler karara bağlayacak.

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın “Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti.” sözü ile YSK kararı arasında illiyet var mı bilmiyoruz, amma velâkin yüzde 51, evet cenahı için çok sönük bir zafer manasına geliyor. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Milliyetçi Hareket Partisi’nin 1 Kasım 2015 seçimindeki performansı esas alındığında ‘evet’ ittifakına destek en az 10 puan azalmış. AKP’nin hiç seçim kaybetmediği İstanbul (İstanbul’da Üsküdar) ve Ankara’nın ‘hayır’ı tercih etmesi zaferin sönük kalmasında en az YSK kararı kadar tesirli oldu. Muhtemelen bu ve diğer sürprizler yüzünden Erdoğan’ın Huber Köşkü’nde gazetecilere açıklama yaptığı esnada damadı (Enerji Bakanı) Berat Albayrak ve diğer müşavirlerin yüzünden düşen bin parçaydı.

SANKİ REFERANDUM OLMAMIŞ GİBİ…

16 Nisan akşamının üzerine doğan 17 Nisan, piyasaların ilk işlem günüydü. Piyasanın tavrı, iktidar ve Saray sözcülerinin referandumdan evvel tasvir ettiği gibi olmadı. Dolar sabah saatlerinde 3,63 TL’ye kadar gerilese de akşama doğru 3,67 TL’ye çıktı. Euro da 3,90 TL civarında seyretti. Dolar ve Euro cuma günü kapanış rakamlarıyla hemen hemen aynı seviyede kaldı. Üstelik ABD Doları, pazartesi günü gelişmekte olan para birimlerine mukabil geriledi. Bu muvaceheden Türk Lirası’nın kısa müddet de olsa kıymet kazanmasında referandumun payı olduğunu söylemek zor. Sanki referandum olmamış, başkanlık sistemi geçmemiş gibi hareket etti döviz piyasası…

HİNTLİ HERİF’İ GÖREN VAR MI?

Borsa İstanbul’a gelince endeks sadece yüzde 0,6 yükselebildi. Referandumdan evvel Hintli Herif ve Yatırım Finansman üzerinden estirdikleri rüzgârdan eser yok. AKP’nin seçim zaferlerini müteakip Borsa yüzde 5-6 yükselir, döviz çakılırdı. Bu sefer öyle olmadı. Piyasada coşku yoktu. Daha ziyade ürkek, mütereddit bir hal vardı. Esasında piyasa manipülasyona gelmedi ve sandıktan çıkan neticeyi doğru tahlil etti. Şaibeli bir galibiyetin Erdoğan’ı başkanlık koltuğuna oturtmaya yetmeyeceğini gördü. Diğer sebep de ekonominin acı hakikatleri ile yüzleşilecek olmasıdır. İktidarın örtbas etmeye çalıştığı kriz önümüzdeki günlerde derinleşecek.

HÜKÜMET ‘EVET’E HARCADI, FATURAYI ‘HAYIR’ DİYEN DE ÖDEYECEK

Kıt kaynakların referandumu kazanmak uğruna heba edilmesi işlerin düzelme ihtimalini de ortadan kaldırdı. İşsizlik Ocak’ta yüzde 13’e çıktı. 2016’ya nazaran yüzde 1,9 artış olurken iktidarda AKP vardı, koalisyon yoktu. Erdoğan fiilî başkandı, her hafta kabineyi Saray’da topluyordu. İşsizliğin tırmanması, hassaten genç işsizliğin yüzde 25’e çıkması Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ilan ettiği yüzde 3 büyümenin sıhhati hakkında sağlama yapma imkânı veriyor. Madem büyüdük, o halde bir senede 800 bin kişi işsizler ordusuna nasıl dâhil oldu? Referandum için Ocak’ta başlattıkları istihdam seferberliğinde işe alınanların bir senelik masrafını İŞKUR karşıladığı halde netice ortada. Azalmak şöyle dursun işsiz sayısı 2001 krizini mumla aratacak seviyelere tırmanıyor.

REFERANDUMUN FATURASI: BÜTÇE MART’TA 19,5 MİLYAR LİRA AÇIK VERDİ

Halka referandum rüşveti olarak dağıtılan paraların, vergi teşviklerinin bütçede nasıl bir gedik açtığı yavaş yavaş belli oluyor. Bütçe Mart’ta 19,5 milyar lira açık verdi. Dile kolay bir ayda verildi bu açık. Gelirlerin yüzde 3 azaldığı bir ayda, giderler yüzde 25 arttı. Harcamalar niye bu kadar afakî arttı? Savaşa mı girdik? Elcevap: Hükümet, ‘evet’ propagandası için kesenin ağzını açtı. Ekonomi düzeldi intibaı uyandırmak için kamu harcamaları ile piyasaya nakit girmesini sağladı. Bunu da borçlanarak yaptı.

Neyse telaşa lüzum yok. Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın beyanatı hepimizi teskin edecektir(!) Ağbal, referandum geride kaldığı için bütçede frene basacaklarını bakın nasıl ifade etti: “Ekonomiye destek veren geçici düzenlemeler ve vergi indirimleri sebebiyle bütçe açığı ilk üç ay içinde yukarı yönlü bir görünüm ortaya koymakla birlikte, uyguladığımız programların önümüzdeki aylarda tedrici bir biçimde ortadan kalkması sonucunda bütçe patikası normal görünümüne kavuşacaktır.” Köprü geçildi nasıl olsa! Maliye şimdi zamlar, vergiler, postaya verilmeyen ceza tebligatları ve diğer kanallar üzerinden herkesin cebindeki üç kuruşa almaya bakacak. Evet için harcanan paraların faturasını ‘hayır’ diyenler de ödeyecek. Onlarca vaat de sıradaki seçime kadar buzluğa konacak.

TÜRKİYE’NİN ÖNCELİĞİ REJİM DEĞİŞTİRMEK OLMAMALIYDI

Eksiği gediği olmakla beraber parlamenter sistemde bir asırdan fazla bir tecrübeye sahip Türkiye’nin meselelerine siyasî sistem değişikliğinin çare olmayacağının altını çizelim. Erdoğan’ın gönlünü hoş tutmak için girilen bu yolda siyasetçisinden tüccarına memurundan işçisine kadar herkes ‘iflas’la yüzleşecek. Öncelikleri olmayanların sonu da olamaz. Memleket adım adım uçurumun eşiğine getirilirken susmayı tercih edenler bu saatten sonra konuşsa da sözleri kıymet ifade etmeyecek.

Piyasadaki havanın hülasası daha ilk günden, “Madem birşey değişmeyecekti, biz bu haltı niye yedik?” sözünü haklı çıkarır nitelikte. Devamı da var. Dünyadaki büyük yatırımcıların akıl hocası Morgan Stanley referandum mührünün mürekkebi kurumadan Türkiye ekonomisine dair tahminlerini ihtiva eden rapor yayımladı. Morgan Stanley ‘evet’e rağmen 1 dolar için 4 TL seviyesindeki yılsonu tahminini muhafaza ediyor. Yani düşüş beklemiyor, yükseleceğini vurguluyor.

MORGAN STANLEY: SİYASÎ VE İKTİSADÎ BELİRSİZLİK BİTMEDİ

Morgan Stanley doların yükseliş sebeplerini de sıralıyor… Siyasete ve ekonomiye dair endişelerini muhafaza ediyor. Seçimlerin zamanlaması, OHAL’in sürdürülüp sürdürülmeyeceği gibi bahislerin ciddiyetine vurgu yapıyor ki ne kadar haklı olduğu gün bitmeden anlaşıldı. Nitekim AKP Hükümeti, OHAL’i üç ay daha uzatacak. Patronlar kulübü TÜSİAD, ‘Türkiye bir an evvel normalleşmeli’ talebine bu kadar hızlı ve zıt bir cevap beklemese de hükümet OHAL’in verdiği imtiyazları bırakmak istemiyor. Sırada kamuda muhalif kim varsa hepsinin tasfiyesi var. Demokrasinin utanç vesikası o kararnamelerin yenileri yakında Resmî Gazete’de yayımlanır.

OHAL devam ederken Morgan Stanley, ekonomi yönetimine matuf endişelerinde de haklı çıkacak. Artık Merkez Bankası, Hazine, Maliye ve sermaye piyasaları, Saray’ın mutlak hâkimiyeti altına girecek. Varlık Fonu bugünler için kuruldu. Kanun-nizam olmadan milyarlarca dolarlık alım-satım, ortaklık, ipotek tesisi gibi işlemler fon ismi altında tahakkuk ettirilecek. TBMM ve mahkemelerin figüranlığı Hazine’nin yağma edenlerin iştahını kabartacak. Dolar artacak, enflasyon artacak, faiz artacak, işsizlik artacak… Buna mukabil yatırımlar, ihracat gerileyecek, turist sayısı azalacak. Maalesef Türkiye böyle bir girdabın içine itildi.

AB’DEN KOPUŞ FELAKET OLUR

Bir de Avrupa Birliği ile yol ayrımına gelinmesi ihtimali var ki ‘idam’ın geri getirilmesi halinde Türkiye AB’den tamamen koparacak. Erdoğan inşa edeceği rejimin AB müktesebatı ile alakası olmadığını biliyor ve manilerle karşılaşacağı bu yolda devam etmektense kendi yoluna geçmek istiyor. İşte o kısmı tam bir kıyamet senaryosu…

Bütün bu belirsizlik ve risklerin mevcudiyeti dikkate alındığında piyasada referanduma doğru estirilen suni rüzgârın kalıcı olmayacağı belliydi. Piyasanın 17 Nisan’daki tavrı bile ‘evet’in hem Türkiye hem de Erdoğan için Pirus zaferi (yıkıcı büyüklükte kayıplar pahasına kazanılan zafer) olacağına işaret ediyor.

[Semih Ardıç] 18.4.2017 [TR724]

Atı alan Üsküdar’ı geçti, peki Edirne’den çıkabilecek mi? [Kemal Ay]

“Boşuna uğraşmayın atı alan Üsküdar’ı geçti…” Bu sözleri dün Cumhurbaşkanı Erdoğan, referandum sonuçları kesinleşmeye yaklaştıktan sonra, mütevazı bir basın toplantısında sarf etti.

‘Mütevazı’ diyorum çünkü biz kendisinden ‘muzaffer’ bir balkon konuşması bekliyorduk. Tıpkı 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi, bu kez Başbakan Binali Yıldırım ‘geçiştirilen bir balkon konuşması’ yaptı. Durumu idare etti. Dün Erdoğan, Turgut Özal’ın, Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim’in mezarlarını ziyaret ederek, kendince bir mesaj verdi: ‘Bu ülke benim ülkem!’ Ancak şu soru hâlen meşru: “Atı alan Üsküdar’ı geçti fakat Edirne’yi geçebilecek mi?”

ADALETSİZ ŞARTLARA RAĞMEN ‘HAYIR’

Dün Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Kati Piri, referandum sonuçlarının ardından şu yorumu paylaştı Twitter takipçileriyle: “Türkiye nüfusunun yaklaşık yarısı HAYIR oyu verdi. Bir de, âdil şartlarda bir seçim kampanyası yapılsaydı!” Ardından da Avrupa’nın kapılarını Türkiye’ye tamamen kapatmaması gerektiğini, ‘içeride’ hâlâ umut olduğunu ifade eden cümleler kurdu.

AKP ve MHP’nin ‘Evet’ dediği bir yerde, matematiksel olarak ‘Hayır’ sonucu çıkması aslında bir hayli zordu. Bunu ıskalamamak lazım. Ancak belli ki Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP üst yönetimi de Bahçeli’ye güvenmiyordu. Seçim sonuçlarına ve YSK’nın tartışmalı ‘mühürsüz oy’ kararının yoğunlukla etkilediği bölgelere bakılırsa, Güneydoğu da ‘sigorta’ olarak görülmüştü. Hatırlarsınız Erdoğan daha önce Başkanlık hayallerini PKK’yla müzakerelere bağlamış, Selahattin Demirtaş’ın ve partisinin ‘Seni Başkan Yaptırmayacağız’ çıkışıyla yüzünü yeniden milliyetçilere ve ‘derin devlete’ dönmüştü.

Nitekim asker baskısı altında, neredeyse halkı örgütleyecek bütün siyasetçileri hapisteyken sandığa giden Kürt bölgesinden, referandum sonucunu etkileyebilecek ölçüde bir oy geldi.

AGİT: SEÇİM ŞAİBELİ

Bu seçim hileleri meselesine bir de, devletin bütün imkânlarıyla ‘Evet’ için çalıştığını eklemek gerekir. ‘Hayır’ diyenlere platform verilmemesinden medyada ağırlıklı olarak ‘Evet’in sesinin duyulmasına, yerel idarî amirlerden tutun, devletin tepesine kadar bütün kurumların ın‘Evet’ için var gücüyle çalışmasına kadar her şey ‘Evet’ için dizayn edilmişti.

Nitekim uluslararası anlaşmaların bir parçası olarak Türkiye’de bulunan, kurucularından olduğumuz Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) gözlem heyeti de bu hususlara dikkat çekti. YSK’nın tartışmalı kararının yanı sıra, dengesiz şartlarda yürütülen kampanyaya vurgu yaptı AGİT. İlk gözlem raporunda, bizim artık kanıksadığımız ‘devletin altyapı açılışlarında dahi Evet propagandası yapılması’ bile yer aldı.

ABD Dışişleri Bakanlığı ve Avrupa Birliği, referandumla ilgili açıklama yapmayı AGİT’in raporuna bırakmıştı. Zaten referandumun yüzde 51 gibi bir sonuçla tamamlanması ve bu türlü adaletsizlikler neticesinde, Batılı ülkelerden henüz net bir ‘tebrik’ mesajı ulaşmadı. Yalnızca Rusya’dan ‘sonuçlara saygı gösterilmesi’ gibi diplomatik bir tebrik geldi. Diğer tebrik mesajları ise Erdoğan’ın uzun yıllardır PR yatırımları yaptığı bir takım Müslüman ülkelerden.

SONUÇLAR İKNA EDİCİ DEĞİL

Her şeyden önce böylesi devasa sonuçları olan bir referandumun ‘küçük farkla’ kazanılması, uluslararası alanda ‘ikna edici’ bulunmadı. Tıpkı 15 Temmuz darbe girişiminde olduğu gibi…

Bu işaretler referandum sonucunun tanınmayacağı, Türkiye’ye yaptırımlar uygulanacağı anlamına gelmiyor elbette ilk etapta. Ancak yüzde 49’a yaklaşan ve İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer pek çok büyük şehirde önde olan ‘Hayır’ oyları, hem Türkiye’nin demokratik yollarda yürümesini isteyen, hem de AKP rejiminin günahlarına mesafe koymak eğiliminde olan uluslararası kurumlar için ‘umut’ vaat eden bir gelişme.

Avrupa’nın içindeki çeşitli kompozisyonlardan gelen sinyaller de bu sebeple ‘temkin’ içerikli. Dış politikada partnerlik ettiğimiz Fransa’nın Cumhurbaşkanlığı ofisinden yapılan açıklamada öncelikle ‘idam’ meselesinin vurgulanması bunun bir örneği. Mülteci krizinde pazarlık masasındaki partnerimiz Almanya’dan ise ‘yakın sonuçlar’ vurgusu çıktı. Üstelik hem Şansölye Merkel hem de Dışişleri Bakanı Gabriel, toplumun ‘bölünmüşlüğüne’ vurgu yaptı.

ACABA PUTİN NE DÜŞÜNÜYOR?

Türkiye’nin ‘Erdoğan-istan’ olmadığının görülmesi ve ‘adaletsiz şartlara’ ve AKP-MHP blokuna rağmen Hayır’ın şartları zorlaması, Erdoğan’ın uluslararası alanda hâli hazırda zayıf olan elini iyice zayıflatacağı anlamına geliyor. Güçlü bir ‘Evet’le dünyaya meydan okumak isteyen Erdoğan şimdilik aradığını bulamamış görünüyor.

Ama ben en çok, Trump’ın Suriye’yi bombalamasından sonra anında Rusya’nın aksi istikamette açıklama yapan Erdoğan ekibinin bu ‘zayıf’ zaferinden sonra, Vladimir Putin’in ne düşündüğünü merak ediyorum…

[Kemal Ay] 18.4.2017 [TR724]