Tankları halk mı durdurdu? [Adem Yavuz Arslan]

TANKLARI HALK MI DURDURDU?

15 Temmuz darbe girişimine dair sorgulamalara devam edelim.

O talihsiz geceye dair en kritik konulardan birisi ‘darbecilere karşı mücadele’ için halkın sokağa çağrılmasıydı.

Bu hamle ne anlama geliyordu, gerekli miydi ?

Önce rakamlara bakalım;
15 Temmuz darbe girişimine katılım ( Genelkurmay’ın resmi açıklamasına göre ) TSK mevcudunun yüzde 1.5’u olarak gerçekleşti.

Rakamların açılımı ise şöyle;

8 bin 651 askeri personel; bunlardan 5 bin 761’i çeşitli rütbelerdeki subay-astsubaylar. Bin 676’sı askerliğini er olarak yapan siviller ve bin 214’ü ise askeri okul öğrencisi.

Yine aynı açıklamaya göre olaylar esnasında 35 askeri uçak, 37 helikopter, 246 muhtelif zırhlı araç, 3 askeri gemi ve 3 bin 991 hafif silah kullanıldı.

Detaylara devam etmeden şu notu düşmekte fayda var; TSK’nın sadece yüzde 1.5’u ile, üstelik başlarında Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları olmadan darbe yapılması matematiksel ve mantıksal açıdan mümkün değildir.

Bırakın akşam saatlerini, sabah 03’te herkes uyuyorken bile harekete geçseniz bu kadar askerle başarılı olma şansınız yok.

Nitekim o akşam da öyle oldu.

Harekete geçen askerler hiç bir yeri kontrol dahi edemediler. Boğaz Köprüsü’nün tek şeridini kapatmakla (iddianamelere göre darbeciler tanklara mermi bile bulamamışlar, bir çoğunda tatbikat malzemesi varmış) darbe yapamazsınız.

Darbe girişiminin en kritik hamlelerinden olan TRT’yi işgal komediye dönüştü. 10 bine yakın personelin olduğu devasa binayı basmaya biri rütbeli 5 asker gitti.

Cumhurbaşkanlığı Saray’ı ki 1750 kişilik bir koruma ekibine sahip, 3’ü rütbeli 13 asker gitti. Doğal olarak hepsi daha kapıda iken etkisiz hale getirildi.

DARBEYİ KİM DURDURDU ?

Saray ve AKP kadrolarının tezine göre darbeyi sokağa çıkan halk durdurdu.

Siyaseten cazip bir cümle ama darbeyi durduran halk değildi. Darbeyi ‘tuzağa düştüklerini anlayan askerlerin silah bırakması’ durdurdu.

Kaldı ki halkın sokağa çıkmasına ve kan dökülmesine de gerek yoktu.

Çünkü TSK’nın mevcut kadrosu 570 bin. Yaklaşık 300 bin kişilik polis teşkilatı ve 270 bin kişilik jandarmayı da eklediğinizde 1 milyon kişilik silahlı bir güçten bahsediyoruz.

Darbeye katılan polis gücü yoktu. Türkiye’nin her yerinde polis darbecilere direndi (Ödül olarak darbeden sonra da binlerce polis ‘Cemaatçi’ diye atıldı, tutuklandı.)

Daha önce söylediğim gibi kimilerinin iddia ettiği gibi darbe gece 03’te başlasa bile bu darbenin başarılı olma şansı yoktu.

Darbecileri mevcut güvenlik güçleri zorlanmadan durdurabilirdi. Mesela Boğaz Köprüsü’nün tek şeridini kapadan askerlere hemen yanında bulunan 1.Ordu’dan saatlerce müdahale edilmedi.

Ordu komutanı ve emniyet müdürü köprünün ayağında ama olaylara müdahale etmeyip halkın sokağa çıkmasını bekliyorlar !

İfadelerde de açıkça görülebileceği gibi 1.Ordu Komutanı ile İstanbul Emniyet Müdürü beraber hareket ediyorlar. Köprüdeki yada Taksim meydanına çıkan askerleri kontrol etmek zor değildi.

Fakat Erdoğan’ın senaryosu için halkın sokağa çıkması ve kan dökülmesi gerekiyordu.

Başbakan Yıldırım zaten 23.00’da televizyonlara bağlanıp darbenin ‘sınırlı bir kalkışma’ olduğunu ilan etmişti. Genelkurmay 18:00’den itibaren durumu kontrol altına almıştı.

Erdoğan CNN’e Facetime’dan bağlanıp halkı sokağa çağırdığında ise (saat 00.24’te) darbe zaten bastırılmıştı.

GENERALLERDEN ‘HALKI SOKAĞA ÇAĞIRIN’ TALEBİ

O gece ait ilginç detaylardan birisi de şu.

Halkı sokağa çağırma planlarında bazı generallerin ismi sıklıkla geçiyor. İfadelere göre darbedeki en kritik isimlerden olan Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın Başbakan Binali Yıldırım ve İçişleri Bakanı Efkan Ala ile yaptığı telefon görüşmelerinde halkın sokağa çağrılması konuşuluyor. Bu arada Zekai Aksakallı’nın kendi ifadelerinden öğrendiğimize göre o gece Genelkurmay Başkanına ulaşamamıştı. Yani en acil ulaşması gereken kişiye ulaşamıyor (!) fakat halkın sokağa çağrılması ve tutuklamaların nasıl yapılacağına dair içişleri bakanı ve başbakan ile telefon istişareleri yapabiliyor. Bir başka ilginç ‘sokağa çağırma talebi’ Deniz Kuvvetleri’nde yaşanıyor

Hali hazırda Deniz Kuvvetleri’nde yaşanan tasfiyenin koordinatörü olduğu iddia edilen isimlerden Tugamiral Macit Arslan ve Yarbay Aşkın Öğe de halkı sokağa çekmek için siyasileri arıyor.

Deniz Kuvvetleri Karargahı’nda görevli subaylar o gece terör saldırısı tehdidi ile karargaha çağrıldılar. Bir kısım amiraller ise tatildeydi. Karargaha gelen subayların ifadelerinde ‘terör tehdidi için çağrıldıkları’ bilgisi yer alıyor.

Deniz Kuvvetleri’nde ki kurallar gereği, terör saldırısı durumunda limandaki gemiler (içlerindeki mühimmat nedeniyle) bulundukları limanlardan ayrılıyorlar. O gece de öyle oldu.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Bostanoğlu’nun ifadesine göre Personel Başkanı Tuğamiral Macit Arslan’ın araması ile 22.43’te darbeden haberi oluyor.

Fakat Tugamiral Arslan o gece karargahta değil. Medyaya da yansıyan bilgilere göre

Yarbay Aşkın Öğe ile birlikte ‘bir arkadaşlarının evinde’ bekliyorlar.

Bu detay şu açıdan önemli; bu isimler Deniz Kuvvetleri’ndeki tasfiyenin koordinatörleri. Fakat o gece Karargah’ta bile değiller. Kimin ne yaptığı konusunda birinci elden bilgileri de yok.

Öte yandan Bostanoğlu hem karargahta bulunan komutanlardan bilgi almak için aramadı hem de limanları terk eden gemilerin geri dönmesi için Sahil Güvenlik Komutanı Tugamiral Hakan Üstem ile temasa geçmedi.

KOMUTANINI DEĞİL AKP’Lİ BELEDİYE BAŞKANINI ARIYOR

Onun yerine gece boyunca Arslan ve Öğe ile görüştü. Öğe’nin ifadesi ise hayli ilginç. Zira Öğe o gece telefonla AKP’li Karamürsel Belediye Başkanı İsmail Yıldırım ile sık sık telefonla görüşüyor.

Öğe’de tıpkı Aksakallı gibi, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın halkı sokağa çıkarması gerektiği fikrindeydi ve bunu da AKP’li belediye başkanı Yıldırım’a söyledi.

Düşünün, darbeyi engellemesi gereken komutanlar halkı sokağa çekin diye siyasilerden ricacı oluyor.

ÇALIŞILMIŞ ‘KAHRAMANLIK POZLARI’.

Darbe gecesi sokağa çıkanlar ile ilgili hala belirsiz noktalar var. Mesela SADAT. Elinde pala, bıcak ve silah olan , halkın arasına sızmış bu kişiler ne yaptı hala belli değil.

Teslim olmuş erleri linç eden, gırtlaklarını kesen ve terk edilmiş tankların önünde poz veren bu isimler kimlerdi ve onları sokağa kim çekmişti ?

Malum olduğu üzere 15 Temmuz’da hayatını kaybeden vatandaşların kimin silahından çıkan kurşunlarla öldüğü bilinmiyor. Çünkü silahlara balistik inceleme yapılmadı. Hangi silahların kullanıldığı hala sır.

PROVOKASYON HABERLER

Darbe gecesi provokatif haberler ard arda geldi. Böylece gerilim arttı ve halkın tepkisi yükseldi.

Mesela Hürriyet’te yer alan bir habere göre köprüde keskin nişancı vardı ve vatandaşların üzerine ateş açıyordu.


Söz konusu keskin nişancıya dair çok sayıda haber yapıldı fakat gerçekte böyle birisi yoktu.

Kaldı ki işin uzmanları Boğaz Köprü’sünün ayağındaki bir keskin nişancı haberine en baştan ‘şüpheli’ yaklaşmıştı.

Özetlemek gerekirse;

Darbe baştan bastırılmıştı. Çünkü ortada gerçek bir darbe yoktu. Fakat Erdoğan’ın senaryosunun bir parçası olarak halkın sokaklara dökülmesi ve kan akması gerekiyordu.

Nitekim öyle de oldu.

249 vatandaşımız hayatını kaybetti, 3 bini aşkın kişi yaralandı.

Oysa bir tek kişinin bile burnu kanamadan bu girişim durdurulabilirdi. Ancak Erdoğan’ın planlarını hayata geçirebilmesi için kan akması, tepkinin büyük olması gerekiyordu.

Halkın sokağa çağrılması, camilerden selaların okutulması da çok önceden çalışmış eylem planlarının parçasıydı.

Yaşanan travmanın büyüklüğü sayesinde Erdoğan tarihi tasfiyeleri yaptı, rejimi değiştirdi ve kendi diktasını kurdu.

[Adem Yavuz Arslan] 1.7.2017 [TR724]

Pangea Matematik Yarışması 2017 Finalleri [Safvet Senih]

Merkezi Almanya'nın Wiesbaden şehrinde olan ve Türk kökenli akademisyenlerin kurduğu Pangea Matematik Yarışması 17 Haziran 2017'de Almanya final programlarını yaptı. Avrupa'nın toplam 18 ülkesinde yaklaşık 500 bin öğrencinin katılımıyla gerçekleşen Pangea Matematik Yarışmasına Almanya'da bu yıl 118 bin öğrenci katıldı. Yarışmaya 3. ile 10. sınıflar arasındaki öğrenciler katılabiliyor. Üç aşamadan oluşan yarışmada öğrencilerin matematiği sevmesi hedefleniyor. Bu bağlamda matematiği zayıf öğrencilerin matematiğe ilgilerinin artırılması, iyi öğrencilerin şahsi yeteneklerinin geliştirilmesi ve desteklenmesi, Almanya eğitim sistemine katkıda bulunma genel hedefler arasında bulunuyor.

Bu yıl Almanya'da yapılan Pangea Matematik Yarışması'nın ilk turuna katılan 118.000 öğrenciden 480'i finale katılmaya hak kazandı. Finalistler Almanya'nın 6 farklı şehrinde (Berlin, Hamburg, Köln, Frankfurt, Ludwigsburg ve Münih) eş zamanlı olarak  final sınavına girdiler. Yine aynı gün içinde saat 16:30 da ödül törenleri düzenlendi. Bölge ve Almanya derecesi kazanan öğrenciler sahnede madalya ve ödüllerini aldılar. Sahneye çıkan her bir öğrencinin ve velisinin mutlulukları gözlerden kaçmadı. 

Yarışmaya Berlin'den katılan Andrik Folz 3. sınıflarda, Brohl'den katılan Clemens Junglas 4. sınıflarda, Burglengenfeld'den katılan Jonas Michl 5. sınıflarda, Winnenden'den katılan Rosalie Franz 6. sınıflarda, Bonn'dan katılan Victor Vasilev 7. sınıflarda, Frankfurt'dan (oder) katılan Lukas Bergmann 8. sınıflarda, Erfurt'dan katılan Lilian Witters 9. sınıflarda, Stuttgart‘tan katılan Zhehao Li 10. sınıflarda Almanya geneli sıralamada altın madalya almaya hak kazandılar.

Programlarda öğrenciler ödüllerini vermek için Köln Belediye Başkanı Elfi Scho-Antwerpes, Münih Belediye Meclisi Grup Başkanı Dorothea Wiepcke, Pangea Matematik Yarışması Danışma Kurulu Üyeleri Prof.Dr. Hans-Georg Weigand, Prof. Dr. Wilfried Herget, Dr. Michael Enzinger ve öğretmenler katıldılar.

Köln programında belediye başkanı Elfi Scho-Antwerpes yarışma finalinin Köln'de yapılmasından dolayı memnuniyetini dile getirdi ve belediye olarak  gelecek yıllarda Pangea Matematik Yarışması  ile ilgili nasıl destek olabileceklerini düşüneceklerini dile getirdi.

Almanya Milli Eğitim  Bakanı Prof. Dr. Wanka 2014 ve 2015 yıllarında yarışmanın hâmiliğini üstlenmişti. Bu yıl da Münih, Frankfurt ve Köln Büyük Şehir Belediye Başkanları yarışmaya hâmi olarak desteklediler. 

Pangea Matematik Yarışması danışma kurulu üyelerinden Prof. Dr. Wilfried Herget “Böyle bir yarışmayı Almanya'ya kazandıran Türk kökenli Akademisyenlere teşekkür ediyorum“ dedi.

Danışma kurulu üyelerinden  Prof.Dr. Hans-Georg Weigand yarışma hakkındaki fikirlerini şöyle ifade etti.  “Türkiye'de olan bu olaylar göze alındığında yapılan bu program daha da bir önem kazanıyor. Çünkü insanlar Türklerin hepsinin aynı düşünmediğini ve de sizin insanları birleştirici programlar yapma noktasında çabalarınızı görme imkanı buluyorlar.“

Münih belediyesinden gelen CSU'lu belediye Meclisi Grup Başkanı Dorothea Wiepcke programı çok beğendiğini ve bu programı her yerde anlatacağını söyledi. Önümüzdeki yıl şayet tekrar Münih'te olursa elinden gelen yardımı yapacağını ve bu organizasyonun bir parçası olmaktan memnun kalacağını dile getirdi.

Sınava katılan engelli bir öğrenci gümüş madalya aldı. Sevinci görülmeye değerdi. Ailesi kızının uzun zamandır bu kadar mutlu olduğunu hatırlamadıklarını söyledi ve “Kızımıza bu sevgiyi yaşattığınız için çok teşekkür ediyorum“  dedi. Diğer öğrenci velileri de program sonrası organizatörlere teşekkülerini ilettiler.

[Safvet Senih] 1.7.2017 [Samanyolu Haber]

‘Artiz’lerden sanatçı duyarlılığı beklemek! [Akif Umut Avaz]

Shakespeare bir şiirinde der ki: “En tatlı şeyler ekşir kötü işler yaparak; Ottan çok daha iğrenç kokar çürüyen zambak.”

Aklın yolu birdir. Üstad Bediüzzaman Said Nursi de Lem’alar isimli eserinde (On Üçüncü Lem’a Onuncu İşaret), aynı konuya temas eder. İyi olanın, iyi diye bilinenin bozulmasının zaten kötü bilinenlerin bozukluğundan çok daha kötü noktalara varacağına işaret eder:

“Malûmdur ki, âlâ birşey bozulsa, ednâ birşeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ, nasıl ki süt ve yoğurt bozulsalar yine yenilebilir. Yağ bozulsa yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de, mahlûkatın en mükerremi, belki en âlâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşarat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalâlet bataklığındaki şerler ve habis ahlâklarla telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar, adeta şeytanın mahiyetine girerler. Evet, cinnî şeytanın vücuduna kat’î bir delili, insî şeytanın vücududur.”

HERKESTEN ‘AHMET ALTAN DURUŞU’ BEKLEMEK GERÇEKÇİ OLMAZ!

Tıpkı şu an Türkiye’de yaşanmakta olduğu gibi, insanların ve insanlığın karşı karşıya kaldığı bazı istisnai durumlar/dönemler, bazen iyi bildiklerimizin bozulmasına, bazen de iyi rolü yapanların maskelerinin düşmesine ve gerçek karakterlerinin su yüzüne vurmasına yol açar. İnsanların insanlığının sınandığı bu tür ifritten dönemlerde herkesten aynı onurlu ve omurgalı tavrı, yani bir ‘Ahmet Altan duruşu’ beklemek gerçekçi olmaz. Bununla birlikte, kendisine “aydın” ya da “sanatçı” denilenleri, “herkes” diye tanımladığımız insan ortalamasından ayırmak icap eder. Yanlış anlaşılmasın, bu ayrım herhangi bir imtiyazlılık halini değil, bir sorumluluk halini ifade içindir.

İlkesel olarak umulanın aksine, sanatçı, aydın veya aydın bir sanatçı olmanın pratikte illa da diğer insanların çektikleri acılara duyarlı olmayı gerektirmediğini bu tür istisnai durumlarda daha iyi anlayabiliyoruz. Üstelik bu, Türkiye’ye has bir sorun da değil. Tabiatı ve karakteri her ne olursa olsun güce yamanma, kokuşmuş dahi olsa yaltaklanarak o güçten nemalanma maalesef evrensel bir hastalık. İyillik, mertlik, ahlak vs gibi kötülük, namertlik, ahlaksızlık ve karaktersizliğin evrensel olması gibi…

Günümüzde evrensel kötülüğün sembol isimlerinden Donald Trump’a karşı olan çok sayıda sanatçı ve aydın olduğu gibi yandaşı olan sanatçı ve aydınlar da var. George W. Bush’un dünyayı ateşe veren aşırılıklarına karşı çıkan veya taraftar olan aydın ve sanatçılar olduğu gibi. Bu yüzden Fathali M. Moghaddam, “Diktatörlüğün Psikolojisi” adlı kitabında diktatörlüğü kişisel bir davranış tarzı olarak değerlendirmez. Daha ziyade politik bir sistem olarak ele alır ve bazı büyük bilim insanlarının ve düşünürlerin bile ellerine fırsat geçtiğinde birer küçük diktatöre (diktatör destekçisine) dönüştüklerinden bahseder.

Kitabı boyunca diktatörlüklerin sadece fanatik halk kitlelerine değil güçlü bir elite de dayanması gerektiğini vurgulayan Moghaddam, diktatörlüğü çökertmenin yolunun da aynı yerden geçtiğini söyler. Bu yolu şöyle tarif eder: “Bir karşı elit yaratılmasına destek olarak iktidar elitinin ideolojik kenetlenmesine meydan okuyan, iktidar elitinin tabakalarını ayırıp uzaklaştıracak her yol mutlaka denenmelidir.” Hülya Koçyiğit gibi şöyle ya da böyle topluma mal olmuş bir sinema sanatçısının, ABD’de gördüğü tedavi sonrası verdiği ilk söyleşide ettiği tuhaf laflara verilen tepkiler bu açıdan anlamlıdır, kıymetlidir.

‘SESSİZLİKLERİ KUVVETLİYDİ”

Yvonne Sherratt, bir makalesinde Almanya’nın en büyük beyinlerinin nasıl olup da Üçüncü Reich’in, yani Hitler’in faşist diktatörlüğünün, coşkulu birer destekçisi haline geldiklerini anlatır: “Alman toplumunun hiçbir kesimi lekesiz kalmamıştı; iş insanları, bilim insanları, doktorların hepsinin Führer’in iktidarını destekledikleri görüldü. Fakat tüm bunların içinden bir grup Hitler’e karşı koymak için entelektüel kavrama yetisine ve vicdani cesarete sahip olmalıydı: Filozoflar…”

Sherratt, şöyle devam eder: “Hitler’in şansölye olduğu yıl, çoğunluğu Yahudi olan 1600’den fazla bilim insanına makamlarından el çektirildi. Bu tasfiyenin ardından, neredeyse hiçbir ‘Aryan’ düşünürden muhalefet belirten bir ifade yoktu: Ne mektup, ne mücadele, ne de bir protesto. Bir yorumcunun ifadesiyle ‘sessizlikleri kuvvetliydi.’ Birçok Yahudi’nin tasfiyesi, ardında hatırı sayılır sayıda işi açıkta bıraktı ve boşta kalan pozisyonlara sahip olmak için gereken nitelikler aza indirgendi. Arda kalan düşünürler hızlıca fırsatları değerlendirdiler.”

Mesela Alfred Bäumler, Nasyonal Sosyalizme bağlılığı sayesinde ani bir yükseliş geçirdi. 1933’te Almanya’nın saygın kurumlarından Berlin Üniversitesi’nde felsefe profesörlüğüne terfi etti ve Nazi partisinin mental eğitimini üstlendi. Bäumler’in çalışma arkadaşı, Nasyonal Sosyalist parti üyesi, Ernst Krieck pasifist ve demokratik fikirleri hor görürdü. Krieck, Yahudi etkisinin yok edilişi ile meşgul oldu ve Heidelberg Üniversitesi’nde bir kürsü ile mükâfatlandırıldı. Burada çalışma arkadaşlarını gözetledi; istihbarat servisi için çalıştı ve önde gelen Nazi kuruluşlarına yardım etti.

FİLOZOFA “KÜLTÜRÜN ÖNEMİ YOK” DEDİRTEBİLEN BİR KARANLIK

Diğer birçok Nazi sempatizanı profesör rektörlüğe terfi ettirildi. Ernst Bergman, Leipzig Üniversitesi; Max Hildebert Boehme, Jena Üniversitesi; Hans Alfred Grunsky ve Otto Höfler, Münih Üniversitesi; Walter Schulze-Sölde, Innsburg Üniversitesi ve Königsber Üniversitesi rektörü Hans Heyse bu isimler arasındaydı.

Nazi Almanya’sının işbirlikçi filozoflarının yalnızca birkaçı olan bu isimler, Alman düşünürlerinin en üst tabakası olarak tanıtıldılar… Almanya’nın en etkili düşünürlerinden biri, Varlık ve Zaman’ın yazarı Martin Heidegger’di. 1933’te Hitler kadar kaba bir adamın Almanya’yı nasıl yönetebileceğine dair bir soruyu Heidegger: “Kültürün önemi yok. Onun harikulade ellerine bakın!” diye cevap verdi. Heidegger ödülünü 1933’te Freiburg Üniversitesi rektörlüğüne getirilerek aldı.

Ünlü düşünür Carl Schmitt de daha 1933’te Nasyonal Sosyalist (Nazi) partiye üye oldu ve kısa zamanda işbirlikçiliğinin meyvelerini topladı. Prusya meclis üyeliğine ve Berlin Üniversitesi rektörlüğüne atandı.

Sherrratt’a göre, Hitler’in filozofları bir Nazi felsefesi oluşturmaya destek oldular. Heidegger gibi, Führer’e taptılar. Örneğin, Hans Heyse tümden itaati savundu: “Yeni Alman üniversitesinin tek bir ilkesi vardır: Alman Ulusunun Führeri’nin maksat ve hedeflerine hizmet etmek.”

Sherrratt, bu desteğin Hitler’in diktası açısından önemini şöyle ifade eder: “Almanya’da felsefe ikonikti; Britanyalılar için kraliyet ailesine benzer şekilde, ulusun köklerinde itibar sahibiydi. Ne yaptıkları, nasıl davrandıkları ve hangi fikri destekledikleri Alman tasavvuru üzerinde güçlü etkilere sahipti. Bu sebepten olacak işbirlikleri toplumun geniş kesimine güçlü mesajlar gönderdi.”

TÜRKİYE, KUZEY KORE GİBİ HER ŞEYİ KENDİSİNE GÖRE OLAN BİR ÜLKE

Türkiye güçlü düşünürleri ve filozoflarıyla dünyaya ün salmış bir ülke değil. Maalesef bilim ve teknolojide olduğu gibi sanat ve edebiyatta da dünyada kendisinden sıklıkla söz ettiremiyor. Bununla birlikte, giderek içe kapanan ve tıpkı Kuzey Kore gibi her şeyi kendisine göre bir ülke haline gelen, evrensel klasmanda olmasalar da kendi bilim insanlarının, düşünürlerinin, aydınlarının, yazar ve sanatçılarının, ve hatta şarkıcı ve artizlerinin etkili olduğu bir ülke. Bu yüzden, İbrahim Tatlıses, Alişan ve benzerlerinin davetlisi oldukları iftarda Erdoğan’la fotoğraf vermesi toplumda etkili olabiliyor. Bu görüntüler paçozlaşmayı kutsayan yandaş kitlelerde bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılabiliyor. Yine aynı sebepten dolayı, Hülya Koçyiğit’in verdiği bir röportajda, ülkenin mevcut haline dair dile getirdiği saçmalıklar gündem olabiliyor. Bu yazının bile konusunu oluşturabiliyor.

Toplumun farklı kesimlerini hedef alan haksızlıklar, hukuksuzluklar ve zulümler karşısında sanatçılardan olması gerektiği gibi güçlü bir tavır beklentisi, müzisyen ya da ses sanatçısı diye bilinenlerin “şarkıcı”, sinema sanatçısı diye bilinenlerin birer “artiz” olduğu gerçekliğine toslayıp tuzla buzla oluyor. Şaşkınlık ve büyük hayal kırıklıkları, Dylan Thomas’ın “Bir sanatkar için sadece tek duruş vardır: Dimdik,” sözünde ifadesini bulan o onurlu tavrı belki de hiç hak etmeyenlerden bekliyor olmamızdan kaynaklanıyor.

Oysa belli ki bizim bahtsız ülkemizin sanatçılarının önemlice bir kısmı ‘şöyle dersem şunu alırım, böyle dersem şunu kaybederim’ maslahatperestliğiyle kar-zarar hesabı yapan çıkarcı iş adamları gibi davranıyor. Tabii Gustave Le Bon’un “Sanatkar, duyacağı yerde düşünürse adileşir,” sözü de bu sayede tam karşılığını buluyor. Dahası, onlarca asır öncesinden “Sanat, ekmek peşinde koşarsa alçalır,” diyen Aristophanes’in kehaneti gerçekleşmiş oluyor.

SANATÇILIKTAN ARTİZLEŞMEYE, KOÇYİĞİT’LİKTEN KEZBANLAŞMAYA

Hülya Koçyiğit’in verdiği söyleşide ettiği laflarla nasıl da ortama uyup kolayca artizleşebileceği, filmlerinden oynadığı sosyal evrimi tersine çevirip sanatçılıktan “Kezban”laşmaya doğru nasıl da yol alabileceği rahatlıkla görülebiliyor. Şaşkınlık ve öfke büyük. Çünkü, ülkede artık esamisi okunmayan adalet için yürüyenlerle ilgili söylediği sözler, Erdoğan’ın kaba diktatörlüğünü görmezden gelmeler Koçyiğit’in ne sanatçı ne de aydın kimliğiyle bağdaştırılamıyor.

Milyonlarca masum insanın işsiz-aşsız bırakıldığı, bebeklerden ninelere varıncaya kadar onbinlerce insanın suçsuz yere hapislerde çürütüldüğü, yüzlerce yayın organının kapatıldığı, insanların evine-barkına, malına-mülküne el konulduğu bir gaddarlık, hoyratlık ve zülüm ortamında “Dışarıda Türkiye’nin algısı çok kötü. Kendimizi iyi ifade edemediğimizi sanıyorum. Son senelerde akıl almaz, hiç hak etmediğimiz saldırılara uğruyoruz. Böyle olduğu halde yurt dışından çok olumsuz, çok kötü görünüyoruz. Özellikle ‘Başımızda bir diktatör var’ söylemine katılmıyorum,” şeklinde cevap verebilmek için iradi bir körlük ve ahlaktan mahrum bir vicdansızlıktan öte şark kurnazlarına has bir hinlik ve kirli bir hesapçılık olması gerekir.

Kendisi de haksız yere aylarca hapiste yatan Necmiye Alpay’ın ifadesiyle, “gazeteciliğin Muhsin Ertuğrulları ile Halit Refiğlerinin hapiste olduğu,” 263 gazetecinin zindanlarda çürütüldüğü, onlarcası hakkında defalarca müebbet hapisler istendiği, en az 105 gazetecinin haklarındaki yakalama kararları yüzünden ülkelerini terk etmek zorunda kaldıkları ahlaksız bir zulüm ve dikta dönemi hakkında “İfade özgürlüğü diye bir şeyle tanıştık. İnsanlar fikirlerini söylemekten daha çok korkardı… Ama gazetecilik yaptıkları için bu insanların suçlu olduklarına inanmıyorum ben. Teröre hizmet eden insanlar var. Her eline kalemi alan, her gazeteye yazı yazan gazeteci değildir,” diyebilmek için kesif bir cehalet ve iflah olmaz bir körlükle pekişmiş derin bir ahmaklık yetmez, oldukça kötücül bir yüreğe de sahip olmak gerekir.

BERNARD SHAW’IN SANATÇI TANIMINDA HİÇBİR YERİ YOK

Bernard Shaw der ki; “Sanat; davranışımızı, karakterimizi, adalet ve sempati hislerimizi rafine etmeli; kendi kendimizi tanımamızın, kendi kendimizi kontrol etmemizin, diğerleri için beslediğimiz saygı hislerimizin ve hareketlerimizin yücelmesine hizmet etmeli; bizi adiliğe, zulme, adaletsizliğe ve bayağılığa tahammül etmeyecek şekilde geliştirmelidir.” Allah aşkına, sanatçı diye bilinen Hülya Koçyiğit’in o ayıp sözleri Shaw’ın tanımının hangi kısmına denk geliyor?

Öte yandan Lev Tolstoy, “Sanat, ahlaksızlığın meşrulaşmasına zemin olamaz,” derken tam da Hülya Koçyiğit’in son yaptığına benzer şeylerin asla yapılmaması gerektiğini mi kastediyordu bilemiyoruz tabii. Ama, “Hülya Koçyiğit’in sırtına, bize masalsı bir dünya hatırlatma yükünü biz yüklüyoruz, onu taşıyamıyor diye kızmaya hakkımız yok,” diyen Cumhuriyet yazarı Mine Söğüt’ün haklı olduğunu çok iyi biliyoruz.

İnsanların gerçek karakterlerinin istisnai dönemlerde ortaya çıktığı gerçeğiyle her karşılaşmamızda hala büyük şaşkınlıklar yaşamamız, belli ki insanların ahlaklı ve karakterli olduklarına olan hüsn-ü zannımızın sürmesinden kaynaklanıyor. 1964’te gösterime giren ilk filmi ‘Susuz Yaz’dan beri hayatımızda olan Hülya Koçyiğit, izzet ve karakterli insanlara açlığın ve susuzluğun had safhada olduğu bu kurak ve çorak zulüm döneminde kendisine dair tüm hüsn-ü zanları maalesef boşa çıkardı. Korkarım ki Hülya Koçyiğit, bu konuda ne ilk ne de son kişi olacak… Öyleyse sıradaki gelsin…

[Akif Umut Avaz] 1.7.2017 [TR724]

Yaşayan ölüler ülkesi [Zübeyr Cesur]

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) Türkiye raportörü Ingebjørg Godskesen’in, günümüz Türkiye’sine yönelik yaptığı, ‘yaşayan ölüler’ metaforu oldukça düşündürücü ve bir o kadar da ürkütücü. Zira bu benzetme, Türkiye’yi hem ülke içi hem de ülke dışından mercek altına alan bir Avrupalı yetkiliye ait. Aslında raportörün bu tespiti, tarihi bir hüviyete sahip. Yani ona göre 2017 Türkiye’sinin vatandaşı, dikta ve zulmü tescillenmiş bir rejim altında ‘yaşayan bir ölü’.

Diğer taraftan ‘yaşayan ölüler’ metaforu, bize  bu konu hakkında yazılan kitap ve oyunları da çağrıştırıyor. İlk akla gelen isim, Cevdet Kudret’in ‘Yaşayan Ölüler’ isimli oyunu. Bu oyun, kazanma hırsı planları ile savaşın bireyleri nasıl yozlaştırdığı ve bir toplumu nasıl bir çürümeye sevk ettiğini  tiyatral bir üslup ile ele alıyor.

Hatıra gelen bir diğer çalışma ise, ünlü Amerikalı fantezi ve tarih yazarı Fletcher Pratt’ın, yine tanınmış Kanadalı Laurence Manning ile birlikte kaleme aldığı o malum eser, ‘Yaşayan Ölüler Şehri’. Bu kitap bilindiği üzere yaklaşık bir asır önce yazılmış. Ancak çalışma, sanal dünyanın günümüz insanların kalp ve kafalarını, duygu ve hislerini nasıl dumura uğratıp, felç ettiği meselesine de fevkalade ışık tutuyor.

‘Yaşayan Ölüler Şehri’, rüya makinelerine bağlanan insanlara, nasıl bu rüyaların gerçek hayattan daha gerçekçi ve daha cezbedici bir güzellikte olduğuna yönelik  bir hissiyat aşılandığı teması üzerinde duruyor. Kitap tam olarak olmasa da Leonardo Di Caprio’nun başrollerinde oynadığı ‘Inception’ isimli filmi çağrıştırıyor. Zira izleyenler bilir, bu filmde de rüya makinaları filmde önemli bir yere sahip. Bir diğeri ise, Romen şair ve yazar Zaharia Stancu’nun yine diğerleriyle aynı adı paylaştığı ‘Yaşayan Ölüler’ isimli kitabı. Eser, savaş sırasında bulundukları yeri terk etmek zorunda bırakılmış bir çingene obasının yolculuğu esnasında yaşadıkları çileli ve ızdıraplı bir hayatı konu alıyor.

‘Yaşayan ölüler’ metaforunda bir cinas da göze çarpıyor. Bu kavram genelde; ya, hayattayken yaşadığı dini, milli ve kültürel değerlerine olumlu katkılarda bulunmuş, ancak daha sonra vefat etmiş bir sanatçı, şair, yazar ya da şehit(ler) için; ya da, yukarıdaki eserlerde ve Avrupalı  bürokratın benzetmesinde de göründüğü gibi, zalim ve despot yönetim(ler) aracılığı ile  daha yaşarken birçok hak ve özgürlüğü elinden alınmış; sefil bir yaşama, hürriyetsiz bir hayata mahkûm edilmiş suçsuzlar için kullanılır.

YANDAŞ HÜKÜMETİN KURDUĞU SANAL DÜNYA

‘Yaşayan ölüler’ metaforunun kullanıldığı sair bir anlam alanı ise; zalim bir yöneticiyi ve idareyi şuursuz bir şekilde destekleyen, alkışlayan, icraatlarına omuz veren yığınlar içindir. İlginçtir, günümüz Türkiye’sinde ise ‘yaşayan ölüler’  metaforunun kullanıldığı mana katmanlarının neredeyse tümüne  rastlamak mümkün.

Örneğin, yukarıda atıfta bulunduğumuz Fletcher Pratt ve Laurence Manning’in ‘Yaşayan Ölüler Şehri’ kitabı. Biz bunu, Türkiye için, ‘Yaşayan Ölüler Ülkesi’ olarak da çevirebiliriz. Kitaptaki ‘rüya makinaları’ bugün AKP iktidarının eliyle topluma dayatılan ‘gerçeğe’ benziyor. Herkesin malumu, zalim yönetimin emri altındaki yandaş medya; yazılı, görsel, sosyal medyasıyla, özellikle seçmen yığınlarına sanal bir dünya kurmuş durumda. Buna AKP’nin din kanadı, sanat ve edebiyat dünyası istismalini de ekleyebiliriz.

Yaptıkları yalan, mesnetsiz haberleriyle kitleleri kendi dünyalarına çekiyor ve olmayan sanal bir boyutu sanki gerçekmiş gibi gösteriyor. Bu illüzyon, özellikle 17-25 Aralık  rüşvet soruşturması ve ‘kontrollü darbe tiyatrosu’ sonrasında daha da tavan yapmış durumda. Geçicide olsa AKP hükümeti ve medyası, yığınların kafalarına taktığı medya makinaları ile gerçekten uzak, yapay bir dünya görüşü oluşturmuş durumda.

İşte burada yukarıda özetle üzerinde durduğumuz Cevdet Kudret’in ‘Yaşayan Ölüler’ isimli oyunu devreye giriyor. Oyun, ‘kazanma hırsı, makam sevdası, haset ve fesat  planları ile savaşın bireyleri nasıl yozlaştırdığı ve bir toplumu nasıl bir çürümeye sevkettiği meselesi üzerinde duruyor’, denmişti. Bugün ise, AKP hükümeti ve yandaş  medyanın psikolojik savaşının bir toplumu  nasıl yozlaştırıp ve sindirdiğine şahit oluyorsunuz.

‘Hakikatte yaşayan ölüler, şuursuz ve idraksiz bir şekilde tiranizm ve despotizmi destekleyenler, bu türlü ceberut hükümetin yaptıkları taassup ve zulme alkış tutanlardır’, denilebilir.

[Zübeyr Cesur] 1.7.2017 [TR724]

Gazetecilik artık ‘tehlikeli meslekler’ arasında [Mehmet Dinç]

Gazetecilik, artık tehlikeli meslekler arasında değerlendiriliyor. Hükümetlerin medyayı kontrol altına alma hırsları gazetecileri hedef haline getirirken, psikolojik şiddet, hapis cezaları hatta ölümle sonuçlanan veya fiziksel şiddet… Unesco rakamlarına göre son 10 yılda 827 gazeteci hayatını kaybetti. 150’si Türkiye’de olmak üzere toplam 348 gazeteci hapiste, yüzlercesi de terör sanığı olarak mahkemeye çıkıyor, Türkiye büyük bir cezaevine dönüştü.”

Demokrasinin 4. önemli ayağı olarak ifade edilen medya veya basın son yıllarda hiç olmadığı kadar baskı, şiddet veya sansüre maruz kalıyor. Bir ayağını kaybeden demokrasi birçok ülkede yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya. İktidarların baskıları, dolaylı olarak adli baskılar, sosyal baskılar, fiziksel ve psikolojik baskılar sebebiyle gazeteciler artık kendilerine oto sansür uyguluyorlar. CHP milletvekili Gülsün Bilgehan’ın AKPM genel kurulunda verdiği rakamlara göre gazetecilerin yüzde 31’i fiziksel, yüzde 69’u psikolojik, yüzde 15’i ise online saldırıya maruz kalıyor. Basın baştan sona  tehdit altında.

İfade özgürlüğü savunucuları veya derneklerinin isimlerini artık çoğumuz ezberledik, çünkü gazetecilerin kendilerini koruyacak, kurum veya örgütlenmelere daha fazla ihtiyacı var.

Avrupa Konseyi medya, eğitim ve kültür komitesi başkanı Volodymr Ariyev genel kurulda yaptığı konuşmada Türkiye’de yaşanan baskı rejimine dikkat çekerek  “Gazetecilere yönelik tehditler her gün artıyor, Türkiye’ye yönelik yapıcı çağrılarımızı devam ettirmeliyiz, gazetecilere zulmü durdurun demeliyiz, psikolojik ve fiziksel saldırıları engelleyecek önemler almalıyız” ifadelerini kullandı.

Diğer taraftan da gazeteciler kendi mesleklerini değersiz hale getiriyor. Yaptıkları yalan haberler, bir kesimin veya iktidarın çıkarlarını korumak için yapılan yanlı/yanıltıcı haberler veya görmezden gelinen olaylaralar mesleklerine ihanet ediyor. MHP milletvekili Zuhal Topçu’ya göre “medyanın ne yazdığına değil ne yazamadığına bakmak lazım, çünkü yazılmayan haberlerde çıkar ilişkisi vardır”.

Medya kuruluşlarının arkasında kimler olduğu açıkça belirtilmeli

Demokrasilerin tam bağımsız medyaya duydukları ihtiyaç giderek artıyor zira hükümetler veya ekonomik gücü elinde bulunduranlar aynı zamanda medyanın da sahibi oluyor. Medyanın gücünü fark eden kesimlerin daha fazla nüfuz alanı açmak için büyük medya kuruluşlarını yönlendirmeye çalışıyor. Yakın dönemin en bariz örneğini  Türkiye’de görüyoruz,  “havuz” medyası kavramıyla bağımsız gazetecilik tamamen bitirilirken, hükümet tüm baskın gücüne bir de medya desteğini alarak tüm ülkeyi istediği gibi yönlendiriyor. Muhalif en ufak sesin çıkmasına dahi tahammülü olmayan iktidar, dünyadaki tutuklu gazetecilerin yarısını tek başına hapse atarak kırılması güç bir rekora imza attı.

Bağımsız gazetecilik yapmanın beledi Türkiye’de çok ağır, ya sürgünle ya da  hapisle cezalandırılıyorsunuz. Avrupa’nın diğer ülkelerinde de benzer durumlar yok değil. Türkiye örneği Rusya veya Azerbaycan gibi demokrasisi oturmamış, mesleki örgütlenmeleri tamamlanmamış, hukukun işlemediği ülkelerde daha net görülüyor. RSF’nin her yıl yayınladığı istatistiklere baktığınızda ülkelerin röntgeni açıkça görülüyor. İfade özgürlüğünün ne anlama geldiği, bu konuda bedel ödeyen veya ödenen bedellerde ders çıkaran ülkülerde daha iyi biliniyor.

Yalan haber belası (fake news)

Youtube, Twitter, Wikipedia, Facebook gibi son çağın en önemli iletişim araçları kapatılırken veya sansürlenirken, diğer taraftan onlarca gazetece, yüzlerce radyo, dergi, televizyon haber ajansı, yayın evi de kapatıldı, kitaplar yakıldı. Ülkede insanların haber alma kaynakları neredeyse tamamen ortadan kaldırıldı. Bu sebeple havuz gazetelerinde her gün onlarcasıyla karşılaştığımız (Fake News) yalan haberler mücadele etmek çok zor. Dünyada yalan haberlerle mücadele eden  (CrossCheck) gibi onlarca oluşum medyana geldi. Fakat Türkiye’de bu mücadeleye girişmek etmek neredeyse imkansız. Türkiye’de de teyit.org bu görevi yapmaya çalışıyor.

Siyaset, medya üzerine baskı kuruyor

Avrupa Konseyi genel kurulunda perşembe günü Stefan Schennach’ın hazırladığı “basın üzerinde siyasi baskılar” raporu tartışıldı. Rapora göre tarihte görülmemiş oradan basına, gazetecilere baskı ve tehditler var. Baskı altında kalan  medya organları kapatılıyor veya ekonomik olarak hayatlarını sürdürmeleri imkansız hale geliyor. Özgür bir gazeteci olarak kariyer sürdürmek en temel haktır  fakat birçok devlet bu hakkı vermiyor. Raportör bu alanda Norveç’i kutlarken, Rusya, Macaristan, Türkiye ve Azerbaycan’ı ise bir kere daha uyardı.  RSF yetkililerine göre, birçok lider çeşitli paranoyalar geliştiriyor, korku ver gerginlik ortamı oluşuyor. Özel sektörü veya siyasileri kollayan bir durum ortaya çıkıyor. Amaç araştırmacı gazeteciliğin önüne geçerek susturmak ve sesini kısma, korku ortamı oluşturmaktır.

Medya şirketlerinin arkasında kimler olduğunu bilmeliyiz  

Parlamenterler, medya şirketlerine kimin sahip olduklarını kamuoyunun açıkça bilmesi gerektiği üzerinde durdu. Ermeni vekil Arpine Hovhannisyan da bu konu üzerinde durarak “insanlar medyaların arakasında hangi güçlerin olduğunu bilmek istiyor” ifadelerini kullandı. Rapor, kamu hizmet medyasının bağımsızlığını korumak, terörizm ya da hakaret suçlarıyla ilgili kanunların gözden geçirilmesi gibi gazetecilere yönelik tehditlerin önüne geçebilmek için bir dizi güvenlik önlemi ve şeffaflık çağrısında bulunuyor.

[Mehmet Dinç] 1.7.2017 [TR724]

Ahmet Altan haklı, darbe dediğin Balyoz gibi olur! [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

“Birlikler tamam. İstanbul üzerine çöküyoruz. Yönetime el koyuyoruz. Belediye başkanları, kamu kurumunda çalışanlar değiştirilecek. Tutuklanacaklar. Sert müdahale olacak. Acıma bilmem ne yapmak yok, tepeleme var. İsrail örneğinde olduğu gibi sert müdahale olacak. Rejim aleyhtarı dernek, gazeteler, yurtlar, kuruluşların listesi dosyada ve perdede.”  Bunlar Balyoz darbe plan seminerinde konuşan bir generalin sözleri.

Bütün Türkiye, 10 Ocak 2010 tarihinde Taraf gazetesinin manşetinden Birinci Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın 2003’te bir darbe planı yaptığını, günlerce üzerinde çalıştığını, bunun da ‘plan semineri’ adı altında saatlerce kaydının tutulduğunu öğrendi. Dönemin cumhurbaşkanı Abdullah Gül, başbakanı Tayyip Erdoğan ve ekibi derin bir nefes almıştı belki de. Yazılanlar satır satır gerçekti. AKP iktidara gelir gelmez bu planlara başlanmıştı Doğan Paşa. 28 Şubat’tan kalma vesayetçi kanat iş başındaydı asker içinde.

Yargının ve gazetecilerin özellikle Ahmet Altan ve Mehmet Baransu’nun cesareti, Ergenekon davalarıyla başlayan askeri vesayetle hesaplaşma dönemine yeni bir kapı açtı. Balyoz darbesi delil ve belgelerini İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı talep etti. Gazeteciler de hukuka güvenip teslim etti. Yargılamalar yapıldı, yeni belge, bilgi deliller ortaya çıktı.

YOLSUZLUKLARDAN SONRA KIYILAN VESAYET NİKAHI

Aradan 3 sene geçti. Aynı cesur savcılar bu kez AKP’li 4 bakanında yer aldığı tarihin en büyük rüşvet ve yolsuzluk skandalını ortaya çıkaran soruşturmanın kapağını kaldırmışlardı. Türkiye şoktaydı. İş Erdoğan’a ve oğlu Bilal’e kadar uzanıyordu. Hesap verip aklanmak yerine savaşmayı tercih etti Erdoğan. Hırsızlık ve yolsuzluk meselesinin üstünü örtmek için ülkeyi demokrasiden hukuktan koparmaya, hatta terör ve darbeler bataklığında yakmaya götürecek her türlü adımı atmaya karar verdi. Attı da. Başbakan savaşmaya karar verince, kanlı bıçaklı düşman gözüktükleri de arkasına geçti hemen. Çetin Doğan’lar, Ergenekon sanıkları, tüm vesayetçiler…

MİLLİ ORDUYA KUMPAS DİYEN 28 ŞUBATÇILAR

O önemli gelişmelerin yaşandığı günlerde, 28 Şubat’ın Batı Çalışma Grubu’ndaki aklının tecrübesiyle donatılmış Erdoğan’a yakın bir isim Yalçın Akdoğan bir başka kritik hamle yaptı.  Star’daki köşe yazısında cemaati suçlayıp ‘Milli Ordu’ya kumpas kurdu’ diye yazdı. 17 Aralık yolsuzluklarının ortaya çıkmasından 6 gün sonra yazılan yazı tesadüf değildi. Bir kırılma anıydı. Yolsuzluklardan kaçmak için dün düşman dedikleriyle aynı safta aynı masada buluşuyordu AKP. Akdoğan, sadece Erdoğan’ın vesayetçilerle nikahını ilan ediyordu.

YA ASKERİ ŞURALARDA,MGK’LARDA GÜL’E ERDOĞAN’A SÖYLENENLER…

Oysa Balyoz planları AKP’ye, Erdoğan’a karşı yapılmış gözüküyordu. Nihai hedefte mütedeyyinler vardı. Görevden alınacak belediye başkanları valiler, Marmara ve bölgesindeki mütedeyyin kesimler lokantasına varıncaya kadar fişlenmişti.  Hatta iktidarın ilk Yüksek Askeri Şurası’nda,  MGK’larda ve  resepsiyonlarda dönemin başbakanı Abdullah Gül’e Çetin Doğan’ın tehditler savrulduğuna kadar ayrıntılar konuşuluyordu. AKP ve yönetimi Balyoz’u da Çetin Doğan’ı da iyi biliyordu. Paşa röportajlarında bunları teyit de etti üstelik. Ne olmuştu da işler terse dönmüş, Balyoz  darbesine soruşturma açmak ‘kumpas’ olmuştu?

AHMET ALTAN’IN HAKİKATPERESTLİĞİ VE BALYOZ DARBESİ

Önceki hafta tarihi savunmasıyla gazeteci yazar Ahmet Altan bu gerçekleri tüm çıplaklığıyla tekrar ortaya koydu. 17 kişinin yargılandığı ‘sübliminal mesajla 15 Temmuz darbe girişimine iştirak’ davasındaki 113 sayfalık savunmasında yüz binlerce insana yapılan haksızlıkları, hukuksuzlukları lime lime etti. ‘Gelelim ciddi konulara’ dediğinde ilk açtığı başlık Balyoz darbe davasıydı. Yapılanın gazetecilik olduğunu anlattı,  askerlerin yaptığının dün de bugün de suç olduğunu hatırlattı ve şunları söyledi cesurca:

“(…) Şimdi gelelim biraz daha ciddi konulara.

Önce şu Balyoz meselesinden başlayalım.

Bakalım bu Balyoz neymiş, öyle herkesin ağzını doldura doldura söylediği gibi “kumpas” mıymış?

(…) Ben daha net, daha açık, daha kesin biçimde, Balyoz haberine “kumpas” diyen bu savcı da dahil herkesle bir hesaplaşacağım.

Önce “Balyoz” denilen olay neydi, ne zaman, ne şartlar altında yapılmıştı ona bakalım.

Balyoz 2003 yılında yani dönemin MİT Başkanı Şenkal Atasagun’un Mustafa Balbay’a “Birinci Ordu darbeye hazır” dediği, dönemin genelkurmay başkanının Birinci Ordu komutanına “Sen darbeye mi hazırlanıyorsun” diye sorduğu dönemde yapılan bir “sıkıyönetim hazırlığı” semineri.

Genelkurmay, Birinci Ordunun hazırlıklarının farkında olduğu için “asla sıkıyönetim hazırlıklarını görüşmeyeceksin, asla iç sorunlarla ilgili hazırlık yapmayacaksın” diye kesin emir veriyor.

Bir emir yetmiyor, aynı konuda ikinci bir emir daha gönderiyor.

Birinci Ordu’nun generalleri ne yapıyor?

(…) Bütün siyasî parti liderlerini gözaltına almak, isim isim saydıkları belediye başkanlarını değiştirmek, tutuklayacakları 200 bin kişiyi yerleştirecekleri stadyumları belirlemek, “halkı yanlarına çekmek” amacıyla Yunanistan’la bir çatışma çıkarmak için hazırlıklarını ve planlarını görüşüyorlar.

Hazırlıklarını yaptıkları daha epey konu var ama bence bu kadarını saymak bile yeterli.

Bu hazırlıkları belirleyen konuşmaları da komutanlarının emriyle kaydedip kasete alıyorlar.

Benim generallerin bu hazırlıkları yaptıklarına dair kanıtım, gerçekliği tartışmalı olan CD’ler değil. Bizzat kendileri tarafından kayda alınan konuşmalar.

O konuşmaları dinleyen herkes bu hazırlıkları dehşetle görür.

(…) Şimdi Balyoz haberine “kumpas” diyen herkesin cevap vermesi gereken bir soru var.

Basit bir soru.

(…) Bugün Birinci Ordu’nun generallerinin toplanıp, Genelkurmay’ın “asla iç meselelerle ilgili hazırlık yapmayacaksın” emrine açıkça karşı gelerek, “bütün siyasî partilerin liderlerini” gözaltına alma hazırlıkları yapmaları yasal ve doğal mıdır?

(…) Buna gür bir sesle ve açıkça cevap vereceksiniz.

(…) Eğer bugün generallerin böyle hazırlıklar yapmalarının suç olduğunu kabul ediyorsanız, bunun 2003 yılında yapılmış olmasının suç olduğunu da kabul etmek zorundasınız.

Ve bir suçun belgelerini bulan gazetecinin o belgeleri yayınlaması hem hakkı hem görevidir.”

ER-DOĞAN’LARIN İKTİDARINA ESİR EDİLEN GAZETECİLER ONLAR

Altan, düpedüz darbe planı konuşuldu dediği Balyoz ile ilgili kör gözlere aynı hatırlatmayı ve ifşaatı yapıyordu. Bu bir darbe planıydı. 200 bin kişiyi hapsetmekten, iktidarı indirmekten, gerekirse Yunanistan ile savaş çıkartmaktan bahsediyordu askerler. Balyoz yargılamasındaki bazı CD’lerdeki tarih uyuşmazlığını gerekçe gösterip, bütün diğer delilleri yok sayanlara sadece ‘ses kayıtlarını tekrar dinleyin bir kere’ diyor. Evet bu suç belgelerini yayınlamak bir gazetecinin hem hakkı hem göreviydi. Bu görevi yerine getiren Altan da Baransu da şimdi tutuklu. Erdoğan ve AKP’nin yeni müttefiki Çetin Doğan’ların  iktidarına esir edilen gazeteciler onlar.

Mehmet Baransu’nun 2 Mart 2015 tarihinde savcılık ifadesi bile alınmadan dosya üzerinde tutuklanmasına karşı Ahmet Altan yine meydan okumuştu. Cumhuriyet gazetesine gönderdiği mektubunda  “O haberi basmaya karar veren benim. Buradayım. Çoluk çocuğu bırakın, ne konuşacaksanız benimle konuşun.” demişti. Yine sorular sormuştu: “Bizim Mehmet Baransu’nun evini basmışlar, on saat aramışlar, gözaltına almışlar, sonra da mahkemeye sevk edip tutuklamışlar.

Niye yapmışlar bütün bunları, neymiş suçu?

“Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, devletin güvenliğine ilişkin belgeleri yok etmek, devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etmek, devletin gizli kalması gereken bilgilerini açıklamak.”

Örgüt kurmuş ama şimdilik “örgütün diğer üyelerini” saptayamamışlar.

Bir bavul dolusu belgeyi savcılığa teslim ettiği halde “devletin güvenliğine ilişkin belgeleri” yok ettiğini söylüyorlar, ne kadar belge vardı ki Baransu yok etti?

En çok da Balyoz darbe planından “devletin güvenliğine ilişkin bilgi” ve “devletin gizli kalması gereken bilgileri” diye söz etmelerine bayıldım.

Ne zamandan beri darbe planları “devletin güvenliğine ilişkin belge” ve “devletin gizli kalması gereken bilgileri” olarak niteleniyor?

Ne zamandan beri olacak, hırsızlarla darbeciler hukuktan kurtulmak için kol kola girdiğinden beri…

Hırsızlık yaparken yakalanan bir iktidar, paçasını kurtarabilmek için hırsızlıktan da büyük suçlar işlemeye başlayınca, gidip darbecilere sığınmaya karar verdi.

Ellerinde planlarıyla ortaya çıkan darbeciler de, dizleri korkudan titreye titreye, hırsız olduklarını açıkça bildikleri adamların arkasına utanmadan saklandılar…

Birlikte onların suçlarını ortaya çıkaranları suçlu ilan etmeye çalışıyorlar.”

ÇETİN DOĞAN: BATI ÇALIŞMA GRUBU OLARAK YAPTIKLARIMIZ DOĞRUYDU!

Olay buydu. Altan’ın bu yazısından 5 gün sonra Çetin Doğan da Habertürk’e röportaj verdi. Balyoz’un kumpas olduğunu anlatıyordu, tıpkı bugün savcıların Altan ve Baransu’yu suçladığı gibi. İddianame dili Doğan’ın diliydi. Doğan, 28 Şubat ve Batı Çalışma Grubu’na dair ’28 Şubat’ın arkasında mısınız?’ sorusuna yaptıklarının arkasında durduğunu söyleyip şu cevabı vermişti: “Batı Çalışma Grubu olarak yaptıklarımız doğru ve meşruydu.”

Tıpkı bütün darbeci ve vesayetçilerin yaptığı gibi. Erdoğan, ‘Balyoz’dan çıkanlar bir teşekkür bile etmedi’ sitemini ettiğinde yine Çetin Doğan Paşa yapıştırmıştı cevabı, ‘Bizi AYM çıkarttı’ diye. Doğan, Doğu Perinçek kadar düşüncesiz olmadığından olsa gerek, ‘ittifakı deşifre etmeyelim’ derdindeydi. En büyük dertleri ise görünürde AKP olsa da dindar kesimlerdi; özel de ise kendilerine dava açma cesareti gösteren savcı hakimlerdi.

BALYOZ’U TEYİT EDEN İLKER BAŞBUĞ VE AYTAÇ YALMAN

Yazının başında sadece bir pasajını alıntıladığımız Balyoz darbe planı seminer konuşmalarının tamamı dinlendiğinde bu çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Sadece ses kayıtları bile delil olarak yeterliydi. Unutanlara hatırlatalım. Balyoz darbe seminerlerinin askeri teamül ve ajandalarının dışında olduğunu ilk teyit eden bilgi Genelkurmay’dan gelen belgelerdi. 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın 2003’deki semineri yönetirken yasal çerçevenin dışına çıktığına dair belgenin altında dönemin Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un imzası vardı. Bir teyit de eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’dan geldi yıllar sonra. Yalman, kitabında, “Çetin Doğan ve emri altındaki isimlere o seminerde EMASYA planlarının uygulanmayacağı emri verilmişti.” yazdı. Bu EMASYA bahanesiyle Doğan ve ekibinin darbe toplantısı yaptığı anlamına geliyordu.

KEŞİF YAPTIRDIM DİYEN KOMUTANLAR

Balyoz darbe davası soruşturmasında aynı plan ve belgelerin güncellenmiş halleri önce Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’nda çıktı. Sonra Orgeneral Bilgin Balanlı’nın tutuklama gerekçeleri arasında yeni ilave belgeler, Balyoz’u teyit eden deliller çıktı. Sahte olduğu iddia edilen Sakal ve Çarşaf Eylem Planlarının keşif raporları, duruşmalarda İhsan Balabanlı’ya soruldu ve Balanlı bunu teyit etti. Ses kaydında da keşif yaptırdığını açıkça belirtiyordu.

CD’LERİ TEYİT EDEN MEMURLAR

Balyoz CD’leri ve sahte delil tezine sarılan Doğan ve ekibi (damadı Dani Rodrik büyük pay sahibi) bunu hiç bırakmadı. ‘CD’lerde, 2003 yılında olmayan, 2007 yılında piyasaya çıkan fontla yazımlar yapılmış. “Calibri, Cambria yazı tipi ilk kez 2005’te demo olarak piyasaya çıktı. 2007 yılında satışı sunuldu. 2003’te böyle bir fontla belge hazırlamak imkânsız. Deliller sahte.” diyorlardı. Oysa o CD’leri bizzat kaydeden sivil memurlar (Melek Üçtepe ve Sevilay Erkani Bulut) hem askeri savcılık hem sivil savcılık ifadelerinde teyit etmişti. Bulut, “Or.K’na yazılı CD’yi net olarak hatırladım. Bu CD’de yine komutana özel olarak verilmek üzere hazırlanmıştı. K.Özel yazılı CD’yi hatırladım. Bu CD de yine komutana özel olarak verilmek üzere hazırlanmıştı.” demişti.

GÜNCELLENMEYE DEVAM EDEN PLANLAR

Tarih ve font çakışmaları elbette önemli ayrıntıydı. Darbe gibi bir suçlamada hata yapılmamalıydı kimseye karşı. Gazeteci Baransu, tutuklanmadan önce bu konuda yazdığı son analizlerinde çelişkili durumu şöyle izah etmişti. 2003’te 180 olan Birinci Ordu Komutanlığı’ndaki bu  CD’lerin sayısı 30’a düşmüştü. CD’ler güncelleniyordu, Ankara ve İstanbul’a ilgililerine gönderiliyordu. Belki de Çetin Paşa’nın BÇG’si çalışmaya devam ediyordu.

15 TEMMUZ’DA GENİŞLETİLMİŞ BALYOZ PLANI VE ALTAN’IN SORULARI

Balyoz darbe davasını kumpas diye satanların Ahmet Altan’a ve yukarıda bir kısmını sıraladığımız gerçeklere verecek cevabı var mıdır bilmiyorum. Bildiğim bir şey, bugün Erdoğan iktidarı eliyle ve 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle yaşatılanların Doğan ve şürekasının yapmak istediğiyle aynı olduğudur. Bakın tutuklananların isimlerinin bir çırpıda nereden nasıl çıktığına? Bir gecede 3 bin hakimin, mütedeyyin memurların nasıl tutuklandığına. Fişleme düpedüz. Balyoz Marmara bölgesini içine alıyordu bu manada. Şimdi yüz binlere ulaşan zulüm tüm Türkiye’yi kapsıyor. Üstelik muhafazakar, dindar olduğunu söyleyen bir iktidar eliyle Balyoz’un bin kat beteri hayata geçiriliyor. 15 Temmuz’dan iki gün önce 13 Temmuz’da EMASYA’yı (yani askerin polis bölgelerinde ve şehirlerde olaylara müdahale, istihbarat yapma yetkisini) tekrar kanunlaştıranlar; ardından da darbeden bir hafta sonra tahliye olmuş Balyoz komutanlarını birliklere tekrar komutan olarak atayanlar bu yeni son ve genişletilmiş Balyoz’un neresindedirler acaba?

SES KAYITLARI HERŞEYİ ANLATIYOR, BUYRUN DİNLEYELİM

15 Temmuz gerçek savcı ve hakimler eliyle soruşturulduğunda, SADAT’ların Akar ve Fidan’ların planlarının gizli yanlarının ortaya çıkması gibi bu da ortaya çıkacak. O zamana kadar beklemeye tahammülü olmayanlar aşağıdaki Balyoz Darbe Semineri ses kayıtlarını dinleyebilirler. Orada her şey anlatılıyor! Dağılma yok, toparlama, tepeleme var diyor. Stadyumları kullanacağız, memurları esnafı işadamını fişledik tutuklayacağız diyor. Daha ne desin!

(BALYOZ SES KAYTILARI ARŞİVİ)

ÇETİN DOĞAN: DAĞILMA YOK, TOPARLANMA TEPELEME VAR!

ÇETİN DOĞAN: ÖNCELİĞİMİZ İÇ TEHDİT! SİLAHLI KUVVETLERSİLAH KULLANIR!




210 BİN KİŞİ SEMPATİZAN, TUTUKLANACAKLAR

İRTİCA ÖNCELİKLİ TEHDİT

FİŞLEMELER EKRANDA, FIRININDAN PASTANESİNE KADAR BİLİYORUZ

SADECE ORDU SAHASINDA DEĞİL; TÜRKİYE GENELİNE MÜDAHALE TEKLİFİ

EN ACIMASIZ ŞEKİLDE YOK EDİLMELİLER!

YUNANİSTAN İLE SAVAŞALIM, HALKI AMAÇ BİRLİĞİNDE TOPLARIZ

12 EYLÜL GİBİ YAPALIM!

NAKŞİLER, SÜLEYMANCILAR, NURCULAR… 61 GAZETE, DERGİ, TV…İRTİCACI!

POLİSİ DERDEST ETMELİYİZ

GENERAL VE SUBAYLARI ATAYACAĞIZ, YETMEZSE EMEKLİLERİ ATARIZ

OHAL İLANI, MARKETLERE EL KOYMA

SIKIYÖNETİM MAHKEMELERİ KURULACAK

TÜM KAMU KURUM KURULUŞLARI KONTROL ALTINA ALINACAK

SİLAHLI KUVVETLER DENETİMİNE GİRECEK

MÜLKİ İDARELER VE MEDYAYA SIKI BASKI UYGULANACAK

EMASYA HER TÜRLÜ HAKKI VERİYOR

TOPLANMALARI ÖNLEYECEĞİZ

[Erman Yalaz] 1.7.2017 [TR724]

Ozan Arif ve ‘Şerefsiz’ [Babacanlar-Bekir Salim]

Bir gün rahmetli Rasim Ağabeyle şiir üzerine tartışıyorduk:

“Şiir tarif etmez, telkin eder!” dedi. Ben de Peyâmi Safa gibi, “Şiir ne îzah, ne tasvir, ne de telkin eder. Yalnız imâ eder.” dedim. Epey gürültüden sonra konu geldi “Hicivde sövgünün yeri var mı?” sorusuna dayandı… Bu konuda ikimiz de aynı görüşe sahiptik. “Hiciv, muhatabının bile dinlediği zaman tebessüm edeceği, içinde zekâ pırıltıları olan lâtif ifadelerden oluşmalı…”

Nef’i ile Şeyhülislâm Yahya Efendi arasında geçen atışma malumunuzdur:

Nef’i’yi sıkıştırıp yeni şiirler üretmesini sağlamak için bir dörtlük gönderir Yahya Efendi; lâkin dörtlükte ‘Cahiliye Dönemi’nin ulaşılmaz şairi İmrü’l-Kays’a benzeterek güya şairliğini yüceltirken, aynı zamanda, haşa, kâfir de demiş oluyordu:

Şimdi hayli sühanverân içre,
Nef’i mâ’nendi var mı bir şair?
Sözleri Seba’-i Mu’allakadır,
İmrü’l-Kays kendidür kâfir.


Muhatap Nef’i olunca cevap da ona göre oluyor:

Bize kâfir demiş Müftî Efendi,
Tutalım ben ana diyem Müselmân.
Varıldıkta yarın rûz-ı cezaya,
İkimiz de çıkaruz anda yalan.

Şair Eşref’in, Neyzen Tevfik’in şiirleri matbaada basılırken, kitabın o beyaz sayfaları edepten kıpkırmızı kesilirmiş, ama bir yandan da tebessüm etmekten geri durmazlarmış…

Bakın, Eşref, dönemin yöneticilerinden hırsızlığıyla meşhur birini saz meclisinde nasıl ırgalamış:

Geldi çöktü meclise vali gibi,
Bârek-Allah çaldı emsali gibi.
Gerçi her telden çalar amma,
Daire öz ceddini malı gibi…


Burada “daire” kelimesiyle o anda saz meclisindeki “tef” benzeri bir ritim sazı söylerken aslında devlet dairesini kastederek “çalmak” fiiliyle müthiş bir tevriye yapmış.

Hiciv Edebiyatımızda bu tür gerçek hicivlerin binlerce örneği vardır. Buna mukabil sokak ağzıyla, içinde hiçbir sanat barındırmayan kaba küfürlerle yazılmış-söylenmiş şiir zannedilen örneklerin sayısı da hiç az değildir. “Hezeliyat” tabir edilen bu tür denemeler içinde kayda değer bir şey bulamadım ben…

Bir hatıramı paylaşmak isterim:

Rahmetli Mehmet Ali Birand, akşam ana haberleri sunarken, en son insanların yüzüne bir tebessüm kondurmak adına çok izlenen kısa videolardan seyrettirirdi. Bazen bir kedinin sevimli, yaramaz halleri, bazen komik bir şaka gibi… Bir gün, videonun kahramanı, iki yaşlarında, çok hareketli, tavanda ayak izleri olan ama alıp bağrınıza basacağınız, ısırarak seveceğiniz türden bir çocuk… Video biterken Mehmet Ali Bey gülerek ve muhabbetle, “Vay p… kurusu vay!” demesin mi? Ertesi gün gazetelerde manşet: “Seksen milyonun karşısında canlı yayında bir bebeğe küfretti!”  Akşam ana haberlerde üzgün ve mahcup, “Yahu kardeşim ben o ifadeyi – Ne şeker çocuk- manasında takdir makamında kullandım.” Deyince ben, fakire bir koz vermiş oldu. O zaman bir gazetede günlük dörtlükler yazıyordum:

“P.. kurusu deyince sakın ola kızmayın,
‘Şeker şey’ manasında bir tür ihtiramdır o…
Lüzumsuz tenkitlerle fukarayı üzmeyin,
Bir anlayabilseniz ne ‘şeker adam’dır O!”


Bir sonraki gün tanımadığım bir numaradan arandım. Telefonumu açtığımda duyduğum kahkahayı çok iyi tanıyordum:

“Yahu Bekir Bey ne kadar güzel benzetmişsin beni… Hay ağzına sağlık!”

Allah rahmet etsin…

Gene bir gün Rasim Ağabeyle şiir konuştuğumuz bir demde, yeni şiir yazmaya başlamış bir dostumuz bize “Atatürk” şiirini okudu:

“Atatürk orduları dağlardan, derelerden atlattı,

Düşmanların kaşlarını, gözlerini patlattı…”

Rasim Ağabey;

“Yahu Atatürk Tophane berduşu mu ki, kaş göz patlatıyor!” deyip fena bozmuştu garibimi…

Şimdi, Ozan Arif’in “Şerefsiz” şiiri de trollerin küfürlerini hatırlattı bana… Şu farkla ki, vezinli ve kafiyeli… Aslında şairin fevkalâde güzel buluşları ve çok kaliteli şiirleri var. Bu tür kaba sövgülere ihtiyacı yok… Hem zaten “şerefsiz” kelimesi de şiirin muhatabını anlatmaya asla kifâyet etmiyor…

[Bekir Salim] 1.7.2017 [TR724]

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde (12) [Ahmet Dönmez]

Darbe girişimi ile Hizmet Hareketi arasında bağ kurulurken en fazla dayanak yapılan hususların başında tutuklu bazı asker ve sivillerin itirafları geliyor. Gerçekten de askeri okuldan itibaren cemaat içerisinde yer aldığını anlatan çok sayıda rütbeli bulunuyor. İddianamelerde, Hizmet dairesi içerisinde yer aldığını söyleyen askerlerin zikrettiği ‘kod isimler’, ‘abiler’ ve bir takım ‘mahrem evler’ geçiyor.

Ancak bu askerlerin durumları birbirinden farklılık arzediyor. Cemaat bağlantılarını kabul edenlerin bazıları, öyle ya da böyle, 15 Temmuz gecesi yaşanan kalkışmanın içinde. Ancak o gece evinde veya izinde olan ya da birliğinde olmasına rağmen hiçbir şekilde darbeye katılmayan çok sayıda isim de var. Bunlar bir şekilde 16 Temmuz sabahı başlatılan cadı avı çerçevesinde tutuklandı. Haklarındaki MİT fişlemeleri ve ihbarlar yeterli görüldü. Cemaatten olmanın ‘darbeci’ ya da ‘terörist’ sayılmaya yeter sebep sayıldığı bir psikolojik savaş ortamında doğrudan cezaevlerine kondular.

Yine bu askerlerden bazıları itirafçı konumunda yer alırken bir kısmı da sadece kendi cemaat bağlantılarını kabul etmekle yetiniyor. İtirafçı olanlardan birçoğu, 15 Temmuz gecesi yaşananlar karşısında ‘kullanılmış olduğunu anladığını’ söyleyen ve pişmanlık duyanlardan oluşuyor. Bunların büyük bölümü de Mustafa Mete Kaygusuz, Uluç Hüseyin Hançer, Yıldırım Kılıçaslan, Oğuz Kağan Ayran, Celal Onat gibi F-16 ve helikopter pilotları.

Özel Kuvvetler’den Astsubay Bekir Kurt gibi bazıları hem Hizmet’le iltisakını kabul edip hem de “Darbeyi Cemaat yaptı” iddiasında bulunuyor. Bir diğeri, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yanındaki köprülü kavşak ve otoparkı vurduğunu itiraf eden Pilot Üsteğmen Müslim Macit. 30 Eylül 2016 tarihli ikinci ifadesinde, “Bizim, yani Hizmet Hareketi’nin, Cemaatin darbe yaptığımızı biliyordum. Bilerek atış yaptım” dedi.

‘CEMAATTENİM AMA O GECE DARBEYE KARŞI DURDUM’

Bir kısmı cemaatle irtibatını kabul etmekle beraber darbeye katıldığını reddediyor. Örneğin Beytüşşebap 8. Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Türk, Hizmet’le kuvvetli irtibatları olduğunu itiraf ediyor ama 15 Temmuz gecesine ilişkin şunları anlatıyor: “O akşam görevimin başındaydım. Saat 22.00’ye kadar her hangi bir hareketlilik yoktu. Darbe teşebbüsünden de haberim yoktu. TSK’nın kullanmış olduğu sistem üzerinden saat 22.00 sıralarında askeri darbe girişimi ile alakalı mesajlar geldi. Medyadan darbe girişimini gördüm. Kendi taburlarımı arayıp hiçbir aracın ve personelin dışarı çıkmayacağı emrini verdim. Hiç bir sıralı komutanımı aramadım. Beni de bu konuyla ilgili hiçbir komutanım aramadı. Kaymakam, ilçe emniyet amiri, hâkim ve savcı ile irtibata geçtim. Darbe girişiminin kanunsuz olduğunu ve benim bu emri uygulamayacağımı, her hangi bir sıkıntının olmayacağını kendilerine bildirdim. Bulunduğum ilçede her hangi bir kalkışma hareketi olmadı.”

Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş, Binbaşı Şükrü Seymen, Yüzbaşı Yücel Canbolat gibi cemaatten olduğu ileri sürülenlerden bazıları da tam tersine, “Ben darbeciyim ama asla cemaatçi değilim” diyor.

Burada önemle altı çizilmesi gereken nokta, bu ifadelerden birçoğunun ‘işkence altında verildiği’ gerekçesiyle muhataplarınca reddedilmesi. Haliyle ne kadarının gerçeği yansıttığı ne kadarının daha önceden hazırlanıp zorla imzalatıldığı konusu muallâkta.

Yine de ortada inkâr edilemeyecek boyutta bir katılım söz konusu. Bu vakıayı nasıl analiz etmek gerekir? Aslında ben kendi yorumumu, yazı dizisinin başında serdetmiştim. “15 Temmuz Erdoğan’ın bir darbesiydi; Cemaatin değil.” iddiasının ardından, “O halde Erdoğan’ın darbesinde Cemaatçilerin ne işi vardı?” sorusunu yöneltmiş ve “İşte tam da bu yüzden Erdoğan’ın darbesi diyoruz. Daha doğru bir ifadeyle Erdoğan-Ergenekon darbesi… Bu ‘kontrollü darbenin’ amacına ulaşabilmesi için Cemaat görünümlü olması, mutlak surette olmazsa olmazıydı” demiştim. Üzerinde yıllarca çalışılan, kurgulanan planın başarıyla hitama ermesi için ‘Cemaatçi bir darbe’ye ihtiyaç vardı.

GİZLİ TANIK KUZGUN: ORADA ‘EMİR-KOMUTA İÇİNDE’ DENİYORDU

15 Temmuz’la ilgili dikkat edilmesi gereken nokta; darbeci askerlerin anlatımlarının ortak noktasının, ‘emir-komuta zincirine’ vurgu yapıyor olması. Ya da o şekilde savunma yapmış olmaları. O gece darbe motivasyonu ile hareket edenlerin birçoğu, Silahlı Kuvvetler’in hiyerarşi içerisinde yönetime el koyduğu bilgisi ile hareket etmişti.

Bu yönde verilmiş onlarca ifade var. Ancak ben burada bir tanesini paylaşmayı yararlı görüyorum. O da darbe girişiminin arkasında cemaatin olduğunu öne süren gizli tanık Kuzgun’un sözleri. Malum; Kuzgun’un ‘itirafları’ iddianamelerde cemaat-darbe ilişkisinin en önemli delillerinden biri olarak gösteriliyor. Kendisi de tutuklu bulunan Kuzgun, 9 Mart’ta İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’de görülen duruşmada kimliğini açıklamıştı. Bu isim, Eski Amfibi Deniz Piyade Tugay Komutanı Tuğamiral Halil İbrahim Yıldız’dı.

‘Kuzgun’ Yıldız, 27 Nisan 2017 tarihinde Muğla’da görülen ‘Cumhurbaşkanına suikast girişimi davası’nda da tanık olarak dinlenmişti. Oradaki ifadesinde, Çukurambar’daki bir villada yapıldığını öne sürdüğü darbe toplantısında, ‘Genelkurmay Başkanı Akar ve kuvvet komutanlarının da darbenin içinde olduğu, sadece Hava Kuvvetleri Komutanı Ünal’ın destek vermeyeceğinin söylendiğini’ aktardı. “Bu nedenle yapılan faaliyetin emir komuta zinciri içinde yapılacağını düşündüm” dedi.

HER ŞEY AKAR’IN DERDEST EDİLMESİNDE DÜĞÜMLENİYOR

Fakat buradaki en önemli boşluk, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının derdest edilmiş olması. Yani en azından o ana kadar ‘emir-komuta zinciri içerisinde’ bir darbe girişimi olduğu zehabına kapılmış olsa bile birçok general ve subayın, Karargâh’taki gözaltılar sonrası kafasının karışmış olması gerekir. Örneğin Kara Havacılık Okul Komutanlığı’ndan Yarbay Pilot Murat Bolat’ın ifadeleri bu şaşkınlığı iyi özetliyor: “Halil Yarbay’a ‘Bu darbenin başında kim ve kimler var?’ dediğimde ‘Genelkurmay Başkanı bu işin başındadır’ dedi. Televizyondan Genelkurmay Başkanı’nın kurtarıldığı haberini duyunca benim kafamda şimşekler çaktı. Bu darbe olayının FETÖ’nün bir operasyonu olduğunu anladım ve tekrardan karargâhıma döndüm. Bir hışımla “Siz ne yapıyorsunuz? Hani Genelkurmay Başkanı işin başındaydı? Bakın kurtarıldı diyor’ dedim.”

Buna karşılık Halil Yarbay’ın ifadeleri, ortada çok daha karmaşık bir tablonun olduğunu göstermeye yetiyor. Darbeci askerlerin bazıları, komutanların enterne edilmesini, hiyerarşi içerisinde yönetime el koyan Silahlı Kuvvetler komuta kademesine karşı bir hamle olarak yorumladı. Akar’ın zorla götürülüyor gibi görünmemesi, bu algıyı pekiştirdi. Yarbay Halil Gül, o gece Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı Karargâh’tan alıp Akıncı Üssü’ne götüren helikopterin pilotuydu. İfadesinde, ‘Genelkurmay Başkanı’nın yanındakilerle helikoptere bindiğini; eli, kolu ve yüzünün bağlı olmadığını; zorla getirildiğini hiç düşünmediğini; helikopteri kaldırdıktan sonra ‘Genelkurmay Başkanını kurtardım’ diye telsizden anons geçtiğini’ anlattı.

Bu yönde birçok ifade mevcut. Akıncı Üssü Harekât Komutanı Ahmet Özçetin’in ifadesinde olduğu gibi; hadiselerin planlanandan farklı geliştiği, bu nedenle Hulusi Akar’ın Akıncı’ya geleceği ve harekâtı buradan idare edeceğinin söylendiği gibi bir durum da söz konusu.

ŞAPKA VE KUZGUN’UN İFADELERİ

Bu başlık altında ele alınması gereken bir diğer mevzu, 6-7-8-9 Temmuz tarihlerinde Ankara Konutkent’teki bir villada, Adil Öksüz başkanlığında darbe toplantıları yapıldığı iddiası. Bir de Ankara Çukurambar’daki bir dairede yapıldığı öne sürülen darbe toplantıları var. Gizli tanık Şapka ve Kuzgun’un ifadelerine dayandırılan bu iddialar, henüz somut delillerle ispatlanabilmiş değil.

Şapka kod adlı gizli tanık da bir duruşmada kimliğini açıklamıştı. Bu isim de Jandarma Kurmay Albay Hakan Bıyık’tı. Eski Tuğamiral Halil İbrahim Yıldız (Kuzgun) da Bıyık da o tarihe kadar Cemaat içerisinde bulunduğunu ifade eden komutanlardı.

Fakat toplantıya katıldığı öne sürülen isimlerin hemen tamamı, iki gizli tanığın iddialarını reddetmiş durumda. Yalnız, villada dönemin Kuzey Deniz Saha Komutanı Tuğamiral Ömer Faruk Harmancık’ın parmak izine rastlandığı bilgisi mevcut. Bir de Çukurambar’daki toplantıya katıldığı iddia edilen isimlerden dönemin Ege Deniz Bölge Komutanı Tuğamiral Süleyman Manka’nın bu toplantıyı doğrulaması var. Manka, 24 Şubat 2017 tarihli duruşmada Çukurambar’daki darbe toplantısına katıldığını kabul etti.

Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk, 22 Mayıs’ta başlayan mahkemenin ilk duruşmasında bu toplantılara katıldığını reddetti.  Hava Kuvvetleri’nin Özdere eğitim kampında kaldığını belirten Öztürk, “Benim 3 Temmuz’da kampa katılıp 15 Temmuz’da ayrılmam dikkate alındığında gizli tanığın beyanlarının gerçek olmadığı aşikârdır” dedi. Ayrıca kampın kamera kayıtlarının incelenmesini istedi.

Bu toplantılardan birine katıldığı ileri sürülen eski Jandarma İstihbarat Okul Komutanı Kurmay Albay Murat Koçyiğit de 2 Haziran 2017 tarihinde Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada, “HTS kayıtları incelendiği zaman benim bu toplantılara katılmadığımın ortaya çıkacağından eminim” diye konuştu. Üstelik Koçyiğit, “Ben, Jandarma Okullar Komutanlığı ders kitaplarına FETÖ’yü terör örgütü olarak sokturan kişiyim. Bu nedenle FETÖ’nün hedefinde olan biriyim” ifadelerini kullandı.

GİZLİ TANIK, YÜZLEŞTİRİLİNCE ‘TANIYAMADI’

Gizli tanık Kuzgun’un (Tuğamiral Halil İbrahim Yıldız) 27 Nisan 2017 tarihli duruşmadaki çelişkisi de gözlerden kaçırılmaması gereken önemde. Marmaris’teki davada yargılanan 6 sanık, bu toplantılara katıldığı iddia edilen isimlerdi. Kendisine, mahkeme salonunda hazır bulunan bu isimler soruldu. “Ankara’daki villada yapılan toplantıda şu anki sanıklardan kimseyi görmedim.” ifadesini kullandı. Mahkeme heyeti, eski Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş’in de aralarında bulunduğu bu 6 kişiyi ayağa kaldırdı ve kamera ile yüzleri yaklaştırılarak tanık Yıldız’a bu kişileri tanıyıp tanımadığı soruldu. Yıldız, tanımadığını söyledi.

Ayrıca ABD’li analist Gareth Jenkins’in dikkat çektiği gibi itiraflarda bazı detaylar eksik. Böyle bir itirafnamede olması gereken bazı somut detaylar varid değil. Mesela 3 gün boyunca o villada kalan birinin, Adil Öksüz’le ilgili daha fazla detay paylaşması, darbenin detaylarına ilişkin daha hayati planlardan söz etmesi, konuşulanlarla ilgili daha flaş ayrıntılara hâkim olması gerekirdi.

Bir diğer boşluk ise şu: Adil Öksüz’ün bu toplantıların birinde, “15 Temmuz akşamında yapılacak ilk işlerden bir tanesinin, cezaevlerinde tutuklu bulunan Cemaat mensubu kişileri vakit kaybetmeksizin cezaevlerinden çıkarmak olduğunu” söylediği iddiası. O gece hemen hiçbir yerde cezaevlerine yönelik bir girişim olmaması, itirafların en somut verilerinden birini boşa düşürüyor.

CEMAATÇİLERİN KATILIMINA DAİR 3 SENARYO

Toparlayacak olursak:

– 15 Temmuz gecesi sahaya çıkan askerler arasında Gülen sempatizanı olanlar vardı.

– Bunların bir kısmı darbe yapıldığını fırsat bilerek, o motivasyonla görev aldı.

– Bir kısmı komutanları tarafından görevlendirildi. Bunların da bazılarına ‘darbe’ olacağı söylenirken bazılarına ‘terör saldırısını bastırmaya gittiği’ söylendi.

– TSK içerisinde Hizmet Hareketi’ne sempati duyan askerlerin tamamı darbeye katılmadı. Bunu AKP cenahı ve savcılar da kabul ediyor. Kalkışmaya dahil olanların, toplam sempatizanların kaçta kaçı olduğu şeklinde bir oran vermek içinse elimizde sağlıklı veriler yok. Fakat iddianamelere bakılırsa az bir kısmının darbeye iştirak ettiği görülüyor.

– Peki darbe girişimine katılan cemaatçi general ve subaylar neye göre hareket etti? Bu noktada elimizde 3 senaryo bulunuyor.

Bir: Talimat bizzat Gülen’den geldi varsayımı. Ancak Gülen’in duruşu, bu tezi zayıflatıyor. 16 Temmuz’un ilk saatlerinde darbe girişimini lanetledi ve bu hain kalkışmaya dâhil olanların Hizmet’in ilkelerine ihanet ettiğini vurguladı. Buna ek olarak, talimatı kendisinin verdiğine dair tek bir somut delil ortaya konması halinde Türkiye’ye dönüp asılmaya razı olduğunu ilan etti.

O halde bu ‘Cemaatçi askerleri’ kim, neye göre organize etti? İşte diğer 2 senaryo bu noktada karşımıza çıkıyor.

Bunlardan ilki: Gülen böyle bir talimat vermediği halde “Hocaefendi, darbeye onay verdi” denilmiş olması. Burada da karşımıza Adil Öksüz ve onun altında görev yapan bazı siviller çıkıyor. Cemaat şu anda açıkça dile getirmese de neredeyse herkes Öksüz’ün ‘hain’ olduğunda hemfikir. MİT’in eski Kontr-Terör Daire Başkanvekili Mehmet Eymür’ün açıklamaları da Öksüz’ün MİT’e angaje edilmiş bir ‘Cemaat imamı’ olduğu görüşünü teyid eder mahiyetteydi. Ayrıca askeri komuta kademesi içerisinde de Hizmet sempatizanı olarak tanınıp MİT’le angajman içerisinde hareket eden askerler de vardı. Bunlardan bir tanesinin de ihbarcı Binbaşı Osman Karacan olduğu ileri sürülüyor. Fakat iddianameler dikkatlice okunduğunda başka bu tür isimlerin varlığı da göze çarpıyor. Belki bunu başka bir yazıda müstakil olarak ele almakta yarar var.

Üçüncü ihtimal ise şöyle: “Darbe emir-komuta zinciri içerisinde olacak. Dolayısıyla darbeye ‘şunlar katıldı, bunlar katılmadı’ gibi bir şey konuşulmayacak. Bunun için Hocaefendi’ye sormaya gerek yok. Zaten ‘hayır’ diyecek. Erdoğan aleyhine yeterince delil toplandı. Yargılanacak. Hiyerarşi içerisinde, tereyağından kıl çeker gibi temiz bir iş olacak. Ölümler olmayacak. Risk minimum” denilmiş olması. (Burada Cemaatin böyle bir örgütlenme biçimine gitmesinin doğru olup olmadığı tartışmalarına girmiyorum…)

Bana göre ikinci seçenek de üçüncü seçenek de masada. Her ikisi de uygulandı. Bazı gruplara ikincisi, bazılarına da üçüncüsü söylendi. Gülen bu nedenle o gece ağır bir ihanete uğramışlık hissi yaşadı.

SON

[Ahmet Dönmez] 1.7.2017 [TR724]

Zalim daha ne ister? [Ahmet Bozkuş]

Aynı zalimin zulmüne maruz kalan farklı mahallelerden insanların birbirini dinlememesi, dinlemek bile istememesi ve dolayısıyla anlamaması ve hatta suçlaması karşısında dilimden dökülüverdi başlıktaki cümle: “Zalim daha ne ister!”

Yegâne maksadı elindeki gücü ebediyen muhafaza etmek olan ve bu maksada ulaşmak için kullanacağı yöntemlerde herhangi bir ahlak kuralı, din terazisi ve insani değer gözetmeyen bir zalimin önündeki tek engel, vicdan ölümü gerçekleşmemiş insanların ittifakıdır. Pislikten beslenen parazitler, bulaşıcı hastalıklar, mikroplar temizlikten ne kadar nefret ederse cehaletten beslenen zalimlerin de en büyük korkusu beynini kullanabilen insanlar topluluğudur. Öyle tek başına değil, hem beynini kullanabilen hem de birlikte düşünebilen insanlar topluluğu…

DETONE KÖTÜLÜK ORKESTRASI

Çok bağırmayı, fazla gürültü çıkarmayı, kornaya daha çok basmayı ve minarelerin hoparlörlerini dahi kendi emelleri için kullanmayı bir maharet sayan detone kötülükler imparatoruna karşı solo performans gösteren insanlar birer kahraman olsalar bile yalnız kaldıkça yorulacak ve azalacaklardır. İşleri ellerinden alındığı için ölüm orucuna başlayan iki insanın onurlu duruşu ne kadar alkışı hak ediyorsa onların böyle yalnız kalışı derin bir pişmanlık sebebi. Onlar kendilerini açlığa mahkûm etmeselerdi de biz, aynı zalimin zulmüne maruz kalan insanlar, hep beraber çay içsek, türkü söylesek, halay çekseydik…

Görünen o ki; aklı, mantığı ve vicdanı ölüme mahkûm eden zalim zihniyet iki insanın eriyip gitmesi karşısında da en küçük bir adalet emaresi göstermeyecek ve hatta bu eriyip hayattan kopuşu içten içe, derin bir haz duyarak izleyecektir. Ve sonra biz “unutmayacağız” “ölümsüzdür” yazılı pankartlar taşıyarak tesirsiz yaslar tutacağız.

Oysa böyle olmamalıydı.

Yüzlerce gazeteci, on binlerce öğretmen, on binlerce kadın ve çocuk, yüz binlerce insan tırpanlanırken biz acı tartmayı bırakıp, dünün defterlerinden birbirimizi dövecek sebepler aramaktan vazgeçip, “bu yara bizimdir, bu yangın bizi yakmaktadır” diyebilseydik. Bu çirkin sesli detone kötülük orkestrasına karşı, bin farklı enstrüman bir araya gelip iyilik ve adalet senfonisi olabilseydik. O zaman gıkı bile çıkamazdı antik kentlerde yemekli organizasyon düzenleyen, çöktükleri sanat üniversitesinde düğün yapan, gasp ettikleri hastaneyi siyasi parti bürosuna çeviren, yeşilden, maviden ve güzel olan her şeyden nefret eden bu görgüsüzler orkestrasının.

Öyle olmadı ama ne yazık ki…

SIRA DAYAĞINDAKİ HÂLİMİZ

Sıra dayağı yiyen bir sınıf dolusu öğrenciydik. Bizden önce dayağa maruz kalanlara bakıp sanki sıra bize hiç gelmeyecekmiş gibi onların yedikleri dayağı nasıl da hak ettiklerini düşündük. Elindeki sopayla sınıfa nefret saçan vicdansız şahsın zulmünü meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramadı bu tavrımız. Sınıftan birkaç kişi ses çıkarır gibi oldu, onlara da ya çatal fırlattık ya da “siz zamanında bu zalimle beraber yürüyordunuz” dedik. Hatta bazılarımız biraz daha zaman kazanmak için bazılarımızı ön sıralara itiverdik. Ve sıra dayağında sıra hepimize geldi. Ne birlikte konuşabildik ne birlikte susabildik. Zalimin işini kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramadık. Zalim daha ne ister!

Zalimin zulmünden kurtulmak için bulunabilecek en haysiyetsizce yöntem olan “onunla beraber zulmetmek” fikrinde buluşan zavallılara diyebilecek hiçbir şey yok. Onlar zaten insanlıktan istifa ettiler.

İnsan olarak kalanlar, acıyı duyanlar, zulme “zulüm” diyebilenler, zalime secde etmeyenler, adalet isteyenler… Aynı sofraya oturamadık, aynı türküyü tutturamadık, aynı halaya duramadık. Babası tutuklanan gencecik bir kız intihar etti, yanında olup onu yaşamaya ikna edemedik. İki insan günden güne kopuyor bu hayattan “birlikte yaşayalım, zalimler ölsün” diyemedik. Bu da bize dert olsun.

Yine de bu tükenmiş bir ümidin yazısı değil. Sadece şu ana kadarki durum değerlendirmesi. Hikâye henüz bitmedi. İyiler sadece masallarda kazanacak diye bir kaide yok. Yara bantlarımızı paylaşabilirsek bu karanlığı birlikte yenebiliriz. Birlikte kazanamadığımız bir mücadelenin tam karşısında teker teker kaybetmek var. Ne olacağına zalimler değil mazlumlar karar verecek.

[Ahmet Bozkuş] 1.7.2017 [TR724]