AKP’nin Fetvacısı [Ahmet Kurucan]


Değer mi değmez mi diye çok düşündüm bu yazıyı kaleme almadan önce. Sonra “Bazı yazılar vardır ki tarihe not düşmek için yazılır” sözüyle kendimi ikna ettim ve yazmaya karar verdim.
Bazı haber sitelerinde “AKP’nin fetvacısı bakın bu defa ne söyledi?” tarzında bir başlık attılar geçenlerde. Hayrettin Karaman fotoğrafı bir tarafta Yeni Şafak’daki yayınlanan yazısının başlığını içeren fotoğrafı diğer tarafta. Merakımı mucip oldu ve açıp bir okuyayım dedim ne demiş hoca diye. Haberin üzerini tıklayıp sayfanın açılmasını beklerken çok karmaşık duygular içindeydim. İçten içe üzüldüm, acıdım ve “Hoca bir unvan daha kazandı dedim: “AKP fetvacısı”.

Malum daha önceleri Mümtaz’er Türköne “Parti müftüsü”, bendeniz de mertebe kat etmiş halini esas alarak “Devlet müftüsü”, bazıları “İslamcı AKP’nin ideoloğu”, bazıları ise “Erdoğan’ın fetvacısı”, “Saray Fetvacısı” diyordu hoca için. Hayırlı olsun, yakışır hocaya. Yakın gelecekte AKP iktidarı boyunca oynamış olduğu başat rolden dolayı çok daha başka unvanlar da kendisine verilecektir. “Yolsuzluğun Yılmaz Savunucusu; Hırsızlığı Meşrulaştıran Adam” ilk etapta aklıma gelen iki şey mesela. Öyle ya “Yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvasının müftüsünü başka nasıl anlatacak ki yakın tarih araştırmacıları? Neyse; “Bir varmış bir yokmuş!” İlginçtir Türkçede bir deyim olan ve çok önemli hakikatleri çağrışım yaptıran bu deyim Karaman’ın hayatını anlattığı 3 ciltlik hatıra kitabının adı!

“AKP’nin fetvacısı” unvanını Hoca’ya kazandıran yazının başlığı  “İslam ülkesinde gayr-i müslim vatandaşlar (ehlü’z-zimmeh).” Yazının muhtevasını okumadan zihinde yapan çağırışımlara göre insan, ne var ki bunda diyor. Hoca klasik fıkha vakıf bir insan, ihtimal fıkıhtan aktarımlar yaptığı bir yazı yazmış diye düşünüyor. Ama başlığı atanlar öyle düşünmüyor, zira konjonktür ona müsaade etmiyor.

Malum gündem iki yıldan beri hapishanede tutulan ABD’li papaz Andrew Brunson’un serbest bırakılması ile alakalı ABD başkanı, Başkan Yardımcısı, Dış İşleri bakanı, Beyaz Saray sözcüsü başta olmak üzere yetkililerin yaptığı açıklamalar, tehditler ve nihayet yaptırımlar. Erdoğan ve hükümeti egemenlik haklarına saldırı diye iç kamuoyuna yönelik yaptığı konuşmalarda bu açıklama ve tehditleri kaale almıyor gibi yapıyor ama perde arkasında diplomasinin nasıl çalıştığını henüz bilmiyoruz. İşte tam da bu esnada hocanın bu yazısı aslında subliminal mesajlar! taşıyan ya da hem hükümet yetkililerine hem de kamuoyuna mesajlar sunan unsurlar içeriyor. Hayır bunu ben demiyorum, “AKP’nin fetvacısı” diyenler diyor. Başlıkları aynen şöyle: “AKP fetvacısı’ Karaman’dan üstü örtülü Brunson fetvası.”

Gerçekten öyle mi? Hoca’nın bu yazıyı kaleme alırken niyeti bu mu? Bilmiyorum. Niyet okuması yapmam. Ortada somut bir yazı varken düşüncelerimi o yazı üzerine bina ederim. Şimdi onu yapacağım. Hocanın yazısında zihniyeti ele veren bazı yaklaşımlarını dün-bugün mukayesesi içine girerek cümle cümle tahlil etmeye çalışacağım. Hoca böyle bir şey yapmadığı için anlaşılan o ki klasik fıkıh kitaplarından aktarmış olduğu ve bir dönem siyasi sistemi belirleyen içtihadî bilgilerin hala geçerliliğine inanıyor. Zihniyet derken de kastım bu zaten.

Başlık: “İslam ülkesinde gayr-i müslim vatandaşlar (ehlü’z-zimmeh).” “İslam ülkesi” tabiri dün de yanlıştı bugün de yanlış. İslam bir dinin adı. Dinin ülkesi olmaz. Ama o dine inanan insanların azınlık ya da çoğunluk olarak yaşadıkları ülke (kara/toprak parçası) olur.

“Gayri müslim vatandaşlar.” Hem doğru hem yanlış. Vatandaşlık anlayışının merkezine dini kimliklerin oturtulduğu bir zeminde doğru. Yanlış, zira günümüzde böyle bir zeminden bahsetmek mümkün değil. Artık vatandaşlık başlı dinî, ırkî, cinsî, mezhebî vb. insanı insandan ayırt eden her türlü özelliklerden bağımsız bir kimlik unsuru. Avrupa’da yaşayan 25 milyonluk Müslüman nüfusun çok büyük bir oranı yaşadıkları devletlerin vatandaşı. Nokta. Dini kimlik o ülkenin vatandaşı olup-olmamada rol oynamıyor. Daha da ötesi dini kimliğe göre ayırımcılık yapma ceza kanununda yeri olan bir suç ve ispatlanabildiği takdirde cezai müeyyidelerin konusu.

“Peki Müslüman olmayan insanlara İslam dünyada nasıl bir muameleyi uygun görüyor?” Yanlış. İslam özgürlük, adalet, eşitlik gibi genel ilkeler ve prensipler veriyor. Bunları bir politika, siyasi davranış biçimi, hareket tarzı haline getiren teorik ve pratik alanda iş yapan uzmanlar, kanun yapıcılar ve yöneticiler.

“İslam hukuku, İslam ülkesi vatandaşı da olsalar gayr-i müslimler ile Müslümanlar arasında fark bulunduğunu, birçok önemli hususlarda bunlara farklı muamele edileceğini kabul etmiştir. Bu farkların daima gayr-i müslimler aleyhinde olduğu söylenemez; ancak iman edenle etmeyen, salih mümin ile faşik (isyankâr, günahkâr mümin) eşit olmadıkları için –temel insan hakları dışında- muamele farkının bulunduğu bir gerçektir.” Doğru ama bu doğrular dünün doğruları, bana göre bugünün doğruları değil. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi vatandaşlık din başta ırk, cins, mezhep, kültür her türlü alt kimliği oluşturan unsurlardan bağımsız bir kimlik olduğuna göre hocanın sözünü ettiği muamele farklılıklarının olmaması gerekir. Bir insanın dini kimliği onun bazı haklardan mahrum olmasını gerektirmez. Dün olmuş ve uygulanmış bu. Müslümanlar da başka din mensupları da uygulamış bunu. O günün şartları için de belki kaçınılmaz da olabilir bu türlü uygulamalar. Ama bugün hayır. Günümüz dünyasında ideal olan şey nomokrasi ve meritokrasidir. Yani vatandaşlık hakları üzerine kurulu liyakata dayalı yönetim biçimi.

Hoca muamele farklılıklarına örnekler vererek yazısına devam ediyor:

“a) Müslümanların ödemek mecburiyetinde oldukları zekât ve fitir sadakası (fıtre) ibadet -vergilerinden gayr-i müslim teb’a muaftır; onlar bu vergilerle yükümlü değildirler.” Fıtır sadakası adına söylediği doğru. Çünkü bu ancak İslam dinine inanan insana yüklenen bir yükümlülük. Ama zekât için aynı şeyi söyleyemeyiz. Hz. Peygamber, Hz Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile Hz. Osman’ın zekatta emval-i zahire ve batine ayırımı yaptığı zamana kadar zekat, bugünün terimiyle ifade edecek olursak vatandaşın devlete vermiş olduğu verginin adıdır. Gayri müslim vatandaştan alınan vergiye cizye, haraç vs. denilmesi onların vergiden muaf oldukları anlamına gelmez. Zaten bugün böyle bir ayırım da söz konusu olamaz. Vergi oranlarında farkların olması tabiidir ama bu tabiilik din farklılığı üzerine kaim kılınamaz.

 “b) Cihad vazifesinin gereği olarak bütün Müslümanlar askerlik yapmak mecburiyetinde oldukları halde gayr-i müslimler bundan da muaftırlar.” Yanlış. Hem de birçok açıdan. Hoca cihadı sadece askeri veçhesi itibariyle ele alıyor. Bağlam bunu gerektiriyor, dolayısıyla bir problem yok. Ama askerlik bir ülkenin güvenliği için gerekli ise bunun illa 14 asır önceki hayat şartlarındaki gibi yapılması şart değildir. Profesyonel/paralı askerlik sistemi ile de siz bu amacı gerçekleştirebilirsiniz.
İki; Medine vesikasına imza koyan müşrikler ve Yahudiler Medine’ye dışarıdan saldırı olması durumunda şehri birlikte müdafaa edeceklerdi ve nitekim anlaşmalarına sadık kaldıkları müddetçe bu türlü saldırılarda müşrikler, Yahudiler ve Müslümanlar aynı cephede düşmanlarına karşı birlikte çarpıştılar.

“c) Birçok mevzû ve meselede davaları kendi kanunlarına göre hükme bağlanır.” Hem doğru hem yanlış. Doğru Medine vesikasında ve tarihin belirli dönemlerinde Müslüman topraklarında çok hukukluluk sistemi uygulandı. Ama daha sonraları mesela Tanzimat’tan sonra Osmanlı topraklarında “hukuk birliği” kabullenildi ve çok hukukluğun getirdiği dezavantajlar avantajlarına galip gelince uygulama ortadan kaldırıldı. Bugün de dünyanın birçok ülkesinde hukuk birliği esastır.

“d) Güç ve kazançlarına göre değişmek üzere senede bir, adam başına “cizye” adıyla bir vergi verirler. Fakir, işsiz ve aciz, manastırdaki rahip, serveti olmayan yaşlı, akıl hastası gibi şahıslar cizye vergisinden muaftırlar.” Doğru. Dönemin sistemi içinde gayri müslimleri vergilendirme yöntemlerinden biridir. Bugün de böyle olacak diye bir şey yok. Eşit vatandaşlık temeli içindeki yapılanmalarda zaten din farklılığına bağlı olarak vergilendirme yapamazsınız. İkincisi; “adam başı” dediğiniz vergilendirme sistemi de ihtimal değişir. Sahasında uzman kişiler ile atanmış ve seçilmiş yönetim erkinde bulunan kişilerin vereceği kararlardır bunlar.

“Hz. Ömer zamanında Müslümanlar tarafından zapt edilip ahalisinden cizye alınan Humus, savaş zarureti ile terkedilince komutan, alınan cizye vergisinin iadesini emretmiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Aldığımız vergi sızı himaye etmek üzere verdiğimiz söz (ahd) karşılığıdır; şimdi çekildiğimize göre vergi üzerinde hakkımız kalmamıştır”. Tarihte kalmış ve o günün genel geçer kuralları içinde Müslümanların hakkaniyetini gösteren enfes örneklerden birisi. Ama keşke Hoca Müslümanların hakkaniyeti, nısfeti, adalet anlayış ve uygulaması adına Hz. Ömer deyip 15 asır geri gideceğine 16 yıldır yönetimde bulunan İslamcı AKP iktidarının 2018 yılı İstanbul, Hakkari, Tekirdağ, Diyarbakır’ından örnekler verseydi! ‘Verebilseydi verirdi’ şeklinde yapacağınız itirazlar kabulümdür.

“e) Gayr-i müslimlerin Arabistan’a seyahatleri serbest olmakla beraber burada yerleşmelerine izin verilmemiştir. Mekke Müslümanların kıblesi olduğu için (Mescid-i haram, mübarek ve mukaddes makamları da ihtiva eylediği için) gayr-i müslimlerin buraya girmelerine de -bir zaruret bulunmadıkça- izin verilmemiştir.” Doğru ve yanlış. Doğru; alimlerin Tevbe süresi 28.ayete getirdikleri yorum ve bu yorumu siyasilerin olduğu gibi kabullenip uygulaması böyle olmuş. Günümüzde de kâğıt üzerinde dahi olsa bu yasak ayniyle devam etmektedir.  Yanlış; tarihin belli bir zaman diliminde o günün şartları içinde verilmiş olan içtihadî hüküm ve uygulamaların değişen sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel vb. arka plan şartlarına rağmen hala daha devam ettiğini savunmak içtihat hakkında doktora tezi yapan hocanın aslında kendini inkâr etmesi demektir.

“f) Kendi kıyafetlerini muhafaza ederler. Kılık kıyafet bakımından Müslümanları taklid edemezler.” Yani tek tip kıyafet giymeye devlet eliyle insanları zorlama, uymamaları durumunda cezai yaptırımlar uygulama. Hocanın dediğinden bu anlaşılıyor. Kafasında tasarladığı böyle bir dünya mıdır bilmiyorum ama denilen bu şey yukarıda defalarca ifade ettiğimiz gibi bir döneme ait ve hayatta kendine tatbikat alanı bulmuş bir düşünceden ibaret.

Hoca bu farklılıkların ardından İslam devleti nezdinde Müslim-gayri müslim ayırımı yapmaksızın herkese eşit olarak tatbiki gereken benzerliklerden bahsediyor ve bununla gazetecilere “AKP fetvacısı’ Karaman’dan üstü örtülü Brunson fetvası.” çıkarımını yaptıran örnekleri maddeler halinde sıralıyor. Diyor ki Hoca:

“a) Gayr-i müslimlerin de mal, can, namus ve şerefleri Müslümanlarınki gibi dokunulmazdır.” Doğru ama hangi ölçüde uygulanmıştır sorusunun cevabı Müslümanın yüzünü yere baktıracak cinsten. Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı demeye gerek yok, 16 yıllık AKP iktidarına bu gözle bakmak yeterli. Öyle değil mi Hoca?

“b) Gayr-i müslimler içinde muhtaç olup, bakacak kimsesi bulunmayanlar, tıpkı Müslümanlar gibi sosyal sigorta hakkından faydalanırlar; devlet onların geçimlerini sağlar.” Doğru. Ama aynı soru; hangi ölçüde tatbik alanı bulmuş bu bizim dünyamızda? İsterseniz ülkemiz topraklarında asırlardır azınlık olarak yaşayan Hıristiyanlara bu soruyu sorabilirsiniz. Tabii cevabını dinlemeye yetecek yüreğiniz varsa.

 “c) Gönüllü askerlik yapanlar çizyeden muaf olurlar.” Kanun yapıcılar ve siyasi yönetimin vereceği karara bağlı. Dün böyle uygulanmış olabilir ama bugün böyle olmadığı herkesin malumu.

 “d) Yüksek derecedeki sorumluluklar Müslümanların uhdesinde kalmak üzere devlet hizmetinde kullanılır, görev alırlar.” Müslümanların uhdesinde kalmak ne demek? Devlet vatandaş ilişkisi içinde dini mensubiyetin alt kimlik olarak kabullenildiği günümüz dünyasında böyle bir şart ileri sürülebilir mi? O zaman Londra Belediye başkanı Pakistan asıllı Müslüman Sadık Han benzeri karşıt bir örneğin bizim dünyamızda yeri yok mu diyeceğiz? Yani İstanbul Belediye başkanı Hıristiyan bir insan olamaz. Öyle mi? Ben böyle anlıyorum. Ya siz? Ya da hocanın yazdıklarından hareketle şunu diyebilirsiniz; 15 milyonluk devasa nüfusuyla İstanbul belediye başkanlığı “yüksek derecede sorumluluk gerektiren bir görev değildir?” Güler misin, ağlar mısın?

“e) Mezarları ve kemikleri saygı görür, tecavüzden masundur.” Doğru. Böyle olmalı.

 “f) Ebû Hanîfe ve Sâfiî gibi müctehidlere göre Kur’ân, Hadis ve İşlâm hukuku gibi İşlâm ilimlerini öğrenmek isteyen gayr-i müslimler bundan menedilemez.” Bu da doğru.

“g) Esir düşenleri, Müslüman esirler gibi devletin ödeyeceği fidye ile kurtarılır…” Bu da doğru doğru olmasına ama keşke Hoca rahip Brunson ve emsali yabancı vatandaşlar rehine ve takas siyasetine malzeme edilmesi için tutuklanmalarından önce bu uyarıyı ideoloğu olduğu  AKP iktidarına söyleseydi. Bizi dinlemezlerdi ama 24 Haziran seçimlerini ölüm-kalım mücadelesi olarak değerlendiren hocalarını ihtimal dinlerlerdi.!

Sonuç itibariyle; Hoca bu yazıyı boşuna kaleme almış olmaz. Doların 5.40’a kadar yükselmesi ile zirve yapan ekonomik kriz ve bu krizin Rahip Brunson’a bağlanması ister istemez bu yazıya zaman ayarlı dedirtiyor insana. 17/25 aralık döneminin en sık kullanılan deyimiyle ‘zamanlama manidar!’
Keşke Hoca bir yazı da KHK’larla hayatı karartılan yüzlerce-binlerce insan için kaleme alsaydı. Yazının içinde subliminal şeklinde bile olsa yönetime mesajlar olsaydı. Tutuklanırım korkusu ile açıktan yazamıyorsa diye diyorum bunu.!!!!Hiç olmazsa ilminin hakkını verirdi. Mazisini inkâr etmezdi. Ama heyhat.


[Ahmet Kurucan] 8.8.2018 [thecrcl.ca]

Financial Times 5 soruda Türk ekonomisini masaya yatırdı


Financial Times’ın Şirketler ve Piyasalar ekinde Türkiye ekonomisinin durumu analiz ediliyor ve ‘yükselen enflasyonu kontrol altına alma konusundaki siyasi irade eksikliğinin kaygıları artırdığı’ vurgusu yapılıyor. “Yatırımcılar Erdoğan’ı cezalandırırken, Lira Türkiye’deki krizin keskin ucunda” başlıklı yazıda TL’nin pazartesi günü yüzde 6 değer kaybettiği ve Merkez Bankası’nın değer kaybını durdurmayı başaramadığı belirtiliyor.

BBC’nin aktardığına göre, gazete beş soru ve cevaplarla Türk ekonomisindeki durumun fotoğrafını çekmeye çalışıyor.

Soru ve cevaplar şöyle…

Türkiye’nin kaderi neden böyle tersine döndü?

2002’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi’nden öncesine bakmak zor. 64 yaşındaki Erdoğan 2003’te Başbakan oldu ve 2014’ten bu yana da Cumhurbaşkanı.

Muhafazakâr, iş dünyası yanlısı politikaları ülkenin ekonomik krizden çıkışına yardımcı oldu.

Uluslararası Para Fonu IMF’ye göre 2008 ve 2009’daki küresel mali kriz dışında Erdoğan iktidarında ekonomi ortalama yüzde 7 büyüdü. Bu büyüme, doğrudan yabancı yatırım için bir cazibe noktası oldu.

Dünya Bankası’na göre Erdoğan’ın yükselişinden önceki dönemde yılda onlarca ya da yüzlerce milyon dolarlarla ifade edilen doğrudan yabancı yatırım, 2007’de 22 milyar dolara çıktı ve 2017’den bu yana yavaşlasa da göreve gelişinden bu yana yıllık ortalama 13 milyar dolar oldu.

Ancak giderek artan otoriter liderliği para politikasını aksattı ve Merkez Bankası yüzde 16’lara ulaşan enflasyonu kontrol altına almakta zorlanıyor.

Bu yıl endişeye yol açan neydi?

Haziran’daki cumhurbaşkanlığı seçimleri önemli bir dönüm noktasıydı.

Halkın desteğini kazanma amacıyla yapılan harcamalar, AKP’nin mali disiplin şöhretine zarar verdi. Ancak yatırımcılar en çok, Mayıs’ta Erdoğan’ın Londra’da iş dünyasına yaptığı bir konuşmada yine faiz oranlarında artışı hedef almasıyla kaygılandı.

Haziran’da yeniden seçilen Cumhurbaşkanı, Merkez Bankası başkanını atama yetkisini üzerine aldı. Damadı Berat Albayrak’ı Hazine ve Maliye Bakanlığı’na getirmesi, ekonomide denetimini artırması olarak yorumlandı.

Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya, Temmuz sonunda siyasi müdahale olmadan faaliyet gösterdiklerini söylese de, geçen ayki faiz oranlarını sabit tutma kararı, birçok yatırımcı için bu iddianın içini boşaltan bir adımdı.

Rennaissance Capital’ın Baş Ekonomisti Charlie Robertson “TL ucuz, çünkü tüm güven kayboldu” diyor.

TL’deki değer kaybı ne gibi sonuçlar doğurabilir?

Dolar ve Euro cinsinden borçlu Türk şirketlerinin borçlarını çevirmelerini zorlaştırdı. HSBC’ye göre ülkenin bankaları ve şirketleri Mayıs 2019’a dek 70 milyar dolar civarında borç ödemesi yapmak zorunda.

Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s zorluk yaşayan şirketlerin ödeme yapma kabiliyetinin azalabileceği ve bankalara batık kredi yükü getirebileceği uyarısında bulundu. Bu yıl Borsa İstanbul’un Bankalar Endeksi’nde yüzde 33’lük düşüş olurken, Türk borsasının kendisindeki değer kaybı yüzde 18’di.

Merkezi Kayıt Kuruluşu’na göre Türk hisse senetlerinin net alıcısı yabancı yatırımcılar olurken, bu yılın ilk çeyreğinde borsada işlem gören şirketlerden 771 milyon dolar çektiler.

Türkiye’ye zarar veren dış faktörler var mı?

Lira, uzun süredir Türkiye’nin gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 6’sına denk gelen cari açığının finanse edilmesi ihtiyacı yüzünden tehditlere açıktı.

Ancak ABD’li bir pastörün casusluk ve terör suçlamasıyla gözaltına alınması nedeniyle ABD’yle ilişkilerdeki gerilim baskıyı artırdı.

BIST 100 endeksi 2 Ağustos’ta, ABD’nin bu dava nedeniyle iki Türk bakana ambargo koyduğunu duyurmasından bir gün sonra neredeyse yüzde 3 düştü.

BlueBay Varlık Yönetimi’nden stratejist Tim Ash yaptırımların doğrudan etkisinin şu ana kadar “çok kısıtlı” olmasına karşın, Türk ekonomisinin çok kritik bir dönemeçte olmasından dolayı “devenin belini büken saman çöpü benzetmesinin aklına geldiğini” söylüyor.

Olası senaryolar neler?

Yatırımcılar ve uzmanlar en iyi senaryonun Merkez Bankası’nın faiz artırımına gitmesi, enflasyonu kontrol altına alması ve güveni yeniden tesis etmesi olduğunu söylüyor. Emerginomics’ten Tatiana Orlova “Merkez Bankası’nın kemerleri sıkmasının beklendiği birkaç fırsat vardı ama bunu yapmadı” diyor.

Büyümenin güçlü, kamu ve hane borçluluk oranlarının düşük olduğu düşünülürse, bu Türkiye’nin döviz krizine hızlı bir çözüm getirebilir. Ekonomi yavaşlayabilir, ancak bazı yatırımcıların Türkiye’nin sermaye kontrollerine gidebileceği ya da IMF’nin yardımını isteyebileceği fikirlerini dillendirdiği bir ortamda alternatifleri kötü gözüküyor.

Lira’daki değer kaybı nedeniyle ithalat fiyatlarının artışı, yabancı yatırımcıların ülkeden çıktığı bir ortamda borçlanma maliyetlerinin yükselmesi, Türk ekonomisindeki canlılığı emecek ve Lira’nın daha da zayıflamasına yol açacak.

Danışmanlık şirketi Capital Economics, “bu yıl üst üste iki çeyrekte negatif büyümeden” bir başka deyişle, potansiyel bir ekonomik durgunluktan bahsediyor. Ancak çoğu tahmin bu kadar kötümser değil.

Daha yavaş büyüme enflasyonun düşmesine yardımcı olabilir, ancak bunun yansımaları geniş çaplı olur ve halkın hoşnutsuzluğunu artırabilir. Bazı uzmanlar, tekrar tekrar önceliğinin yüksek büyüme oranları olduğunu söyleyen popülist Erdoğan’ın ekonomide yavaşlamaya müsamaha göstermeyeceğinden kaygılı.


[TR724] 8.8.2018

Merkez Bankası’nın net döviz rezervi 21 milyar dolara indi; müdahale imkanı artık yok!


Son krizden sonra Merkez Bankası’nın net döviz rezervinin 21 milyar dolar olduğu vurgulandı. İki gün önce 5.42’ye ulaşan dolar/TL kuru bugün  5.27 seviyesinde işlem görüyor. Euro ise TL karşısında 6.13 seviyesine çıktı.

Dünya gazetesi yazarı Alaattin Aktaş, bugün yayımladığı köşe yazısında Merkez Bankası’nın net döviz rezerviyle ilgili bilgileri paylaştı.

Aktaş, “Merkez Bankası’nın ne kadar döviz rezervine sahip olduğu sır değil, önce bunu belirtelim. Haftalık olarak brüt rezervler zaten açıklanıyor. Biraz hesap yapan herkes de analitik bilançodan net rezervin düzeyine ulaşabiliyor. Analitik bilanço da herkese açık tabii ki…” ifadelerini kullandı.

Net altın ve dolar rezervi 30.6 milyar dolar

Aktaş şöyle devam etti: “27 Temmuz tarihli analitik bilançoya baktık. Merkez Bankası’nın net altın ve döviz rezervi 30.6 milyar dolar düzeyinde. Yani bu tutarda bankalara ait olan altın ile bankaların mevduat karşılığı olarak Merkez Bankası’nda tuttukları döviz bulunmuyor. Merkez Bankası’na ait net rezervden söz ediyoruz.”

Toplam 30.6 milyar doların 9.6 milyar dolarını altın rezervi oluşturuyor. Yani şu durumda net döviz rezervi olarak geriye 21 milyar dolar kalıyor.

Müdahale imkanı kalmadı

Merkez Bankası piyasaya bu 21 milyar dolarla mı müdahale edecek!

Kaldı ki Merkez Bankası’nın rezervi 21 değil de, 40 milyar, 50 milyar dolar olsa bu tutarlar müdahale gücü verir mi, o da tartışılır.

Çünkü artık kurdaki artışı durdurmak için ekonomi cephesinde atılabilecek çok fazla adım kalmıyor gibi.”


[TR724] 8.8.2018

Ekrem Dumanlı yorumladı: “Adnan Hoca” Niçin Hapiste? Sırada Kim Var? Tarikatları Ne Bekliyor?


Tr724 Yazarı Ekrem Dumanlı youtube kanalından son zamanlarda cemaatlere ve tarikatlara yönelik yeni operasyon tartışmalarıyla ilgili konuştu. “Adnan Hoca” Niçin Hapiste? Sırada Kim Var?Tarikatları Ne Bekliyor?” başlığı ile yayınlana programda Dumanlı, “İslami yaşamaya çalışan dervişlere, müritlere de bir şey yapabilmek için bir kapı aralanmaya çalışılıyor. Ama aslolan bütün tarikatlardan, bütün cemaatlerden, bütün İslami gruplardan rahatsız bir ‘İslamcı Hükümet’ var şimdi” dedi.

Dumanlı, “Siyasal İslam hiçbir zaman tarikatlardan, cemaatlerden, İslami gruplardan mutlu ve memnun olmadı. Tarikatların ve Cemaatlerin daha böyle devlet düşmanı olmayan, ama devletin güdümünde de olmayan, kendi bağımsızlığı olan duygu düşünceleri vardı. Cemaat kadro, siyasal İslam kitle hareketidir. Siyasal İslam yalan da söyler, ajitasyon da yapar. Tarikat ve Cemaat ise bir kuyumcu titizliliği ile insana değer verir” ifadelerini kullandı.

“DOĞU PERİNÇEK’İN RÜYASIYDI, ERDOĞAN GERÇEKLEŞTİRDİ”

Dumanlı konuşmasına şöyle devam etti:

“Türkiye işgal edilseydi ne olurdu? Okulları kapatılırdı, dershaneleri kapatılırdı. Yurtdışındaki okulların kapatılması için mücadele verilirdi. Tarikatları, cemaatleri kapatılırdı. Hapse atılırdı insanlar, işkence yapılırdı. Hayırsever insanların mallarına el konurdu. Şimdi bu yapılanların hepsi Doğu Perinçek’in rüyasıydı, Erdoğan gerçekleştirdi. Perinçek bunu tek başına yapabilir miydi, yapamazdı. Perinçek gibi kafalar, eski Maocular, şimdi Rusçular, eski komünistler şimdi ulusalcılar bunun milyonda birini yapamazdı; yapmaya cesaret edemezdi. Ama İslamcılık kisvesi altında başına sardığı bir sarık, üstüne aldığı bir cübbe ile Müslüman görünümlü bir şekilde gelip insanların alın teriyle yaptıkları mallarına el koydular.”

“Bugünün zalimleri Tarikatları iki şeyi zorluyor: Ya bizim emrimize girin ya da sizi yok edeceğiz. Emrine giren Cemaatlere de yazıklar olsun, diyorum…Bugün bir tarikat, bir cemaat etrafında toplanmış insanlara sözüm şudur: Her kim olursa olsun bağımsızlığınızı elinizden almak isteyen, eğer bu bağımsızlığınızı teslim etmiyorsanız sizi yerle bir etmeye, katletmeye ah etmiş insanlara boyun eğmek yok.”

İŞTE EKREM DUMANLI’NIN VİDEOSU



[TR724] 8.8.2018

Ah Davam! [Bahattin Karataş]


Mecnun Leyla’sı uğruna çöllere düşmüştü..Kerem Aslı’ya, Ferhat Şirin’e vurulmuştu, akılları başlarından gitmiş dünya adına neleri varsa her şeylerini feda etmişlerdi... Vahdeti vücutçular gibi her şey aşklarıydı.. Aldığı kokuyu Leyla'nın kokusu diye koklar, gezdiği yerlere Leyla'nın izi diye yüzünü gözünü sürerdi...

Leyla yatar, Leyla kalkardı. Başka da bir dünyaları yoktu. Onunla her şey güzeldi. O işin içinde varsa eşya ve hadiseler değer kazanırdı...

Ferhat’sa kazma ile dağları delmişti. Şirin’e kavuşacağım diye! Kandan irinden deryaları geçmişti.

Kerem, her şeyi Aslı görüyor, Aslı duyuyor ve Aslı diye soluyordu..Başka hiçbir şey onu enterese etmiyordu...

Dertleri davaları aşklarına kavuşmaktı... Bu aşk, bazen Kâf dağının arkasında anka kuşu, bazen çöllerde ahu gözlü ceylandı. Bazen de köy köy, kasaba kasaba arkasından koştuğu fakat bir türlü yakalayamadığı bir seraptı.. Acaba buraya uğradı mı, gören oldu mu, aşkından haber var mı? diye sorar gezerdi. Bu aşkın finali ise hep böyle biterdi.

Leylâ, bir gün Mecnun'la karşılaşır. Mecnun onu tanımaz.
''Benim, ben! Mecnun uğrunda çöllere düştüğün Leyla'n !.. Başını kaldır bak! Mevlam bizi kavuşturdu'' dese de Leyla, ''Mevla'yı buldum artık! Neyleyeyim Leyla'yı'' demişti Mecnun ve çekip gitmişti...

Meğer aradığı Leyla değil, Mevla imiş..

Mecazi aşk değil, hakiki aşk imiş..Suda ve eşyadaki tüm parıltılar onlardan değilmiş..Güneşe aitmiş..

Mecazi aşklar hakiki aşka dönmezse boş bir heva ve hevesten ibaret kalır.

Ama benim aşkım farklı, ama benim davam ayrı. Kainatın yaratılış gayesi..

Sıddık’a anamın dediği gibi ”Mısır’ın kadınları, Yusuf’u gördüklerinde parmaklarını doğramışlardı. Benim Efendim'i görselerdi bıçakları sinelerine saplarlardı” demişti...

Ah davam! Mecnunların, Ferhatların yolu çöllerden geçmekmiş. Benimkisi ise Meriçlerden, Ege Denizi'nin soğuk sularına ailece gömülmekte yardan, serden, maldan-mülkten vazgeçmekten, makam-mevkiden olmak, bazen aç susuz ölüme terk edilmekten, helal malı mülküne el konulmaktan, bazen öz anası babası tarafından doğup büyüdüğü evden kovulmaktan, bazen de yavrusunu göz göre göre azgın nehre kaptırmaktan geçmekmiş...

Polis evi basacak diye çoluk çocuk nefes kesilmeler, acılar, işkenceler, tecrithaneler, kaçırılmalar.. Yolumun kaderine konulmuş uğraklar, duraklarmış sevdamın... Ah benim sevdam!

Aşk desem aşktan içerisin, sevda desem sevdadan derinsin.

Rabbim, Efendimize ‘Ya Muhammed seni dinlemiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin.. Mahvedeceksin kendini buyuruyordu.. Nasıl bir şeysin sen Allah aşkına?

Ümmetinin ayağına bir dikenin batması, bir taşın değmesi bile onu o kadar dilgîr ediyordu ki Kur'an'ı Azimüşşan ‘Azizün aleyh’ Ona çok ağır gelir.. diyordu..

Ah davam! Ne desem bilmiyorum ama ne kadar da tatlısın? Leyla’dan, Şirin’den ve Aslı’dan...

Bütün Peygamberler (a.s) mahşerin dehşetinden nefsî nefsî derken nasıl bir dert, nasıl bir sevdaydı sen Ey şefkatli Resul! Ey Refetli Nebi! Ümmetî ümmetî buyuruyorsun? Bu aşkın bedeline o başta sahabini, bu başta kardeşlerini feda ettin öyle tarif ettin..

Birinci kuşak arkadaşların yer yurt edinmediler.. Dünya ve mafiha nedir bilmediler.. Bineğin üstünde tutunamayanı bile sözün yere düşmesin diye ta İstanbullara geldi..

Ya Resulallah! Mekke'den bir koptular bir daha da geri dönmediler... Otağlarını adının varmadığı yerlerde kurdular, orayı mekan edindiler... Oralara yer yurt dediler...

Adeta davaya hizmet nerdeyse orası onlara yurt yuva oldu..

Yıllar önce Kırgızistan'da bir yurdun duvarında; “Hizmette sınır yoktur. Sınırda hizmet vardır.”

Okumuş, ağlamış ve bu hakikatın farkına varmıştım...

Allah aşkına aynı anlayış değil miydi? İkinci kuşak, adanmış ruhlar da aynısını söylüyordu.

Allah c.c. Sen olmasaydın ya Muhammed! Ben kevnu mekanı yaratmazdım buyurduğu habibini feda etmişti bu davaya!..

O da hem kendini hem tüm arkadaşlarını (r.anhüm) ve kurban olayım ahir zamanda gelecek adanmışlarına feda etti..Nasıl bir kıymete haiz idin ey benim de canımdan içeri davam!

Huneyn’de İstemez misiniz onlar koyun ve develerle yurtlarına dönsünler, sizse Allah ve Resulüyle ve Onun davasıyla dönesiniz? Diyordu Ensar’a!

Bir keresinde de “İstemez misin ya Ömer dünya onların ahiret bizim olsun?” Demişti..

Sıddıki Ekber de ”Vücudumu öyle büyüt ki cehennemi ben kapatayım, başka kimse yanmasın ya Rabbi!'' Diyordu. Nasıl bir tanımaktı seni? Ah davam seni kime sorsam?

Başta Efendiler Efendisi (s.a) ve diğer bütün peygamberler (s.a) sonra da müctehit ve müceddit bütün imamlardan (r.anhüm) işkence yemeyeni, zindana atılmayanı, ülkesinden kovulmayanı bilmiyoruz.. Asrın sözcüsü de öyle demiyor muydu?

Seksen yedi sene dünya hayatımda dünya zevki namına bir şey tatmadım. Bütün hayatım memleket memleket sürgünlerde geçti. Çekmediğim eza cefa kalmadı. Bir cani gibi muamele gördüm..

Adem babamızdan Efendimize, Ondan (a.s.) da Üstadımız ve Hocamıza emanet olarak geldin..Neydin sen? Ahir zaman adanmışlarına seni;” İslam bir ateş gibi olacak. Ele alınsa cayır cayır yakacak.. Yere salmaya ise imanları izin vermeyecek..“ Seni böyle tarif ediyordu, Efendimiz..

Bu milletin’ imanının kurtuluşuna dünyamı da feda ettim ahiretimi de..gözümde ne cennet sevdası, ne cehennem korkusu... Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım... Vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur’ diyordu..

Aman Allahım ! Horhor mağarasından düşerken bile ah davam! Demek nasıl bir şeydi?

Yirmi bir defa zehirlediler, 35 yıl hapishane hapishane, memleket memleket sürgünlere yollandın. Meriç oldun ana kuzularını analarının elinden aldın suya saldın, KHK oldun yüzbinlerin ekmeğini aşını kestin..

Şimdilerde ise rehber ve pişdarımızın da seksen senelik ömrüne pusu kurdun, bend oldun..Adanmışları vardı, arkadaşları vardı. Ailelerini parçaladın.. Çoluk çocuk beş kıtaya dağıttın.. Ülke ülke muhacir ettin.. Söyle Allah aşkına sen nesin?

Nemrutlar, Firavunlar, Ebu Cehiller, Şeddatlar, Yezitler, Haccaclar, Deccaller, Süfyanlar bütün zulüm ve işkenceleri bütün zindan ve cevru cefalarıyla, sana engel olamadılar...

Söyle ey davam! Kaf dağının arkasında anka mısın yoksa? Söyle sana nasıl kavuşayım? Ne olursan ol ama.. Ey davam, seni seviyorum. Bütün varlığım ve canım sana kurban, sana feda!

Koyma beni yalnız... Edemem çünkü sensiz! Söyle artık bileyim... Yoksa cennetlerin bile ötesinde rıza ve rıdvan makamı... Allah Rızası mısın?

Herşeye rağmen senden bu vazgeçilmezlik nedendir?


[Bahattin Karataş] 8.8.2018 [Samanyolu Haber]

Beşinci desise enaniyet [Safvet Senih]


Üstad Hazretleri, ehl-i dünyanın şeytanî altı desiseden beşincisinin, insanları enaniyet yönünden yakalayıp ağızlarına bir gem vurarak istedikleri yere sürüklediklerini ve bu hususta yapılması gerekenleri anlatıyor: “Ehl-i dalâletin tarafgirleri, ENÂNİYET’ten istifade edip kardeşlerimi benden çekmek istiyorlar. Hakikaten insanda en tehlikeli damar, enaniyettir.. ve EN ZAYIF  DAMARI da odur. Onu okşamakla, çok fena şeyleri yaptırabilirler.

“Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz; sizi enaniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki; şu asırda ehl-i dalâlet eneye (enaniyet atına) binmiş, dalâlet vâdilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye ene’yi (benlik, bencillik duygusunu) terk etmekle hakka hizmet edebilir. Ene’nin kullanılmasında haklı dahi olsa; madem ki, ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefis-perest zannederler,  Hakkın Hizmetine karşı bir haksızlıktır.

“Bununla beraber etrafına toplandığımız Kur’anî Hizmet, ene’yi kabul etmiyor. ‘Nahnü’ (Biz) istiyor. ‘Ben, demeyiniz; biz, deyiniz.’ diyor. Elbette kanaatiniz gelmiş ki, bu fakir kardeşiniz, ENE ile meydana çıkmamış. Sizi ENE’sine hizmetçi yapmıyor. Belki, ene’siz Kur’anî bir hizmetkâr olarak kendini size göstermiş.. ve kendini beğenmemeyi ve ene’sine taraftar olmamayı meslek edinmiş. Bununla beraber kati delillerle sizlere isbat etmiştir ki; istifade meydanına konulan eserler, mîrî (herkese ait devletin) malıdır; yani Kur’an-ı Hakîm’in tereşşuhatıdır (sağılık süzülen sızıntı ve damlalardır). Hiç kimse, ene’siyle onlara malik değildir, sahip çıkamaz! Haydi farz-ı muhâl olarak ben ene’mle o eserlere sahip çıkıyorum (diyelim); benim bir kardeşimin dediği gibi, MADEM  BU  KUR’ANÎ HAKİKAT  KAPISI  AÇILDI, benim noksaniyetime ve ehemmiyetsizliğime bakılmayarak, ilim ve kemâl sahipleri arkamda bulunmaktan çekinmemeli ve istiğnâ etmemelidirler. Geçmiş sâlih büyüklerimizin ve muhakkik âlimlerimizin eserleri, gerçi her derde yeter ve artar büyük bir hazinedir; fakat bazı zaman olur ki, bir anahtar, çok hazineleri açabilir. Zannederim ki, o ilmî enaniyeti fazla taşıyan zâtlar da anladılar ki:

“Neşrolunan Sözler, Kur’anî hakikatların bir anahtarı ve o hakikatları inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılıçtır. O fazl ve kemâl sahipleri ve kuvvetli ilmî enaniyeti taşıyan zâtlar bilsinler ki; bana değil, Kur’an-ı Hakîm’e talebe ve şakirt oluyorlar. Ben de onların bir ders arkadaşıyım.

“Haydi farz-ı muhal olarak ben, üstadlık dava etsem; madem şimdi ehl-i imanın tabakalarını, avâmdan havassa kadar, maruz kaldıkları evham ve şüphelerden kurtarmak çaresini bulduk; o ulema, ya daha kolay bir çaresini bulsunlar veyahut bu çareyi benimseyip ders versinler.. taraftar olsunlar..  ulemâu’s-sû (kötü örnek, gerçekleri gözleyen ilim adamları)  hakkında büyük bir tehdit var. Bu zamanda ehl-i ilim ziyade dikkat etmeli…

“Haydi farzetseniz ki; düşmanlarımızın zannı gibi ben benlik hesabına böyle bir hizmette bulunuyorum. Acaba dünyevî ve millî bir maksat için çok zâtlar enâniyeti terk edip, firavun-meşrep bir adamın tam bir sadakatla etrafına toplanıp, şiddetli bir tesanüdle iş gördükleri halde.. acaba bu kardeşiniz, Kur’anî hakikata ve îmanî hakikatlar etrafında kendi enâniyetini setretmekle (gözlemekle) beraber –o dünyevî komitenin onbaşıları gibi enaniyeti terketmekle -Kur’anî hakikatlar etrafında bir dayanışmayı sizden istemeye hakkı yok mudur? Sizin en büyük âlimleriniz de, ona “Lebbeyk’ (Buyur baş üstüne) dememesinde haksız değil midirler?

“Kardeşlerim, enâniyetin işimizde en tehlikeli ciheti, KISKANÇLIKTIR. Eğer sırf Allah için olmazsa, kıskançlık müdahale eder, bozar. Nasıl ki, bir insanın bir eli, bir elini kıskanmaz.. ve gözü, kulağına haset etmez.. ve kalbi, aklına rekabet etmez. Öyle de bu heyetimizin şahs-ı mânevisinde herbiriniz bir bir duygu, bir âzâ hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bilakis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, zevk ve haz duymak vicdanî bir vazifenizdir.

“Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki, içiniz de ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir KISKANÇLIK  DAMARI bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. ehl-i ilmin bir kısmında, ilmî bir ENANİYET bulunur. Kendi mütevâzî de olsa, o cihette enaniyetlidir. Çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da nefsi, o ilmî enaniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hatta yazılan Risalelere karşı muâraza ister. Kalbi Risaleleri sevdiği ve aklı beğendiği ve takdir ettiği ve yüksek bulduğu halde; nefsi ise, ilmî enaniyetten gelen kıskançlık cihetinde zımnî (dolaylı, üstü kapalı) bir düşmanlık besler gibi, Sözler’in (Risalelerin) kıymetlerinin düşürülmesini arzu eder.. tâ ki, kendi fikrî mahsulatı onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki mecburen bunu haber veriyorum ki:

“Bu Kur’anî dersler dairesi içinde olanlar allâme ve müctehidler olsalar; vazifeleri –imanî ilimler cihetinde – yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimlerdir. Çünkü  çok emarelerle anlamışız ki; bu îmanî ilimlerdeki FETVA VAZİFESİ ile vazifelendirilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin ilmî enaniyetten aldığı bir his ile, şerh ve izah haricinde  bir şey yazsa; soğuk bir muâraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczâları, Kur’an’ın reşha ve sızıntılarıdır. Bizler vazife paylaşması kaidesiyle, her birimiz bir vazife deruhte edip, o âb-ı hayat sızıntı ve damlalarını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz.” (Yirmi Dokuzuncu Mektup, 6. Risale)

Bu süreçte, bu kıskançlığı çok açık bir şekilde gördük. Ama bu, iman ve Kur’an davası ve Kıyamete ayarlı. Onu hiç kimse yok edemez. O, kıyamete kadar zâhirâne ve gâlibâne Cenab-ı Hakkın inayet ve himayesinde devam edecek inşaallah…


[Safvet Senih] 8.8.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Keşke Dememek İçin [Mehmet Ali Şengül]


Cenâb-ı Hakk’ın muvakkaten insanlar için hazırladığı dünyâ hayatı, devr-i dâim olarak devam etmektedir. Hz.Âdem’den(as) bugüne ve kıyâmete kadar inananlar ile şeytan ve âvânelerinin imtihanları devam etmiş, etmekte ve bundan sonra da edecektir. Sırr-ı teklif bunu gerektirmektedir.
   
Böyle bir imtihanda samîmî ve gayr-i samîmi nice insanlar, bazen kendi hissiyatlarıyla hareket etmekte ve kendi doğrularına göre yazılı ve sözlü olarak toplumu yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Bunların içinde öyleleri de vardır ki; yalan, iftira ve müslüman kimlikleriyle halkı yanıltmakta ve aldatmaktadırlar.
 
Tecrübelerle sâbittir ki, bu insanların büyük çoğunluğu evde hanımı ve çocuklarını dahi idâre edememekte, kafaları kızınca o mâsumlara bile zulüm etmektedirler. Onları omuzundan silkip atmakta, kendi zevki ve saltanâtı içinde boğulup gitmektedirler veya  farkında değiller, hırs, inat ve arzularının esîri ve kölesi olmaktadırlar.
 
Şimdi bu gerçekleri Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’dan hep berâber tâkip edelim:
   
Cenâb-ı Hak İsrâ sûresi 76.âyette; “(Habibim) Onlar, yurdundan çıkarmak için seni tedirgin edip dururlar. O takdirde kendileri de senden sonra pek az kalır, sonra da yok olur giderler.”
   
Aynı sûrede 81 ve 84.âyetlerde; “Sen Bizim nizamımızda aslâ bir değişiklik bulamazsın! De ki: “Hak geldi, batıl yıkılıp gitti. Çünkü batıl, yok olmaya mahkûmdur.”
“De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isâbetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.”

Kehf sûresi 7.âyette; “Biz, dünyâda bulunan her şeyi ona bir zînet kıldık. Böylece insanlardan kimin daha iyi iş gerçekleştireceğini ortaya koymak istedik.”

Ve yine Kehf sûresi 103 ve 104.âyetlerde; “De ki: “İşleri yönünden âhirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını bildireyim mi? Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları işlerin karşılıkları hep boşa gidecektir. Halbuki kendilerinin güzel güzel işler yaptıklarını sanırlar.”
   
Muhammed sûresi 22.âyette de; “Demek ki ey münâfıklar! Siz işbaşına geçecek olursanız, ülkede fesat çıkaracak, nizâmı bozacak, akrabalık bağlarını parçalayacaksınız! (Allah’a verdiği söze bile sâdık kalmayan kimsenin, böylesi hakları gözetmesi de beklenemez)” buyurmaktadır.

Rabbimiz Nur sûresinde de şöyle buyurmaktadır:

52- “Kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’ı tâzim edip O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte ebedî başarı ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır.

53 – Senin kendilerine emretmen hâlinde  hicret etmeye veyâ savaşa çıkacaklarına dâir  var güçleriyle yemin billah ettiler. De ki: ‘Yemine ne hâcet! Yemin etmeyin, sizden istenen mâkul bir itaattır.  Elbette Allah yaptığınız ve yapacağınız her şeyi bilir’

54 – De ki: “Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. Eğer sırtınızı dönerseniz bilin ki, Peygamber kendi görevinden, siz de kendi yükümlülüğünüzden sorumlu olursunuz. Ama ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Yoksa, peygamberin görevi, açıkça tebliğ etmekten başka bir şey değildir.”

55 – Allah içinizden îman edip makbul ve güzel işler işleyenlere kesin olarak vaad buyurur ki: ‘Daha önce mü’minleri dünyâda hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacak, kendileri için beğenip seçtiği İslâm dinini tatbik etme gücü verecek ve yaşadıkları korkulu dönemin arkasından, kendilerini tam bir güvene erdirecektir.’ Çünkü onlar, yalnız Bana ibâdet edip hiçbir şeyi Bana şerik yapmazlar. Artık bundan sonra kim küfrâna saparsa, işte onlar yoldan çıkıp Allah’a karşı gelmiş olurlar.

56 – Öyleyse ey mü’minler, siz namazı hakkıyla îfâ etmeye devâm edin, zekâtı verin, Peygambere itaat edin ki merhamete mazhar olasınız.

61- Gerçek mü’minler ancak öyle kimselerdir ki,  Allah’a ve Resûlü’ne bütün kalpleriyle îman etmiş olup, bütün toplumu ilgilendiren meseleleri görüşmek üzere onun yanında bulundukları vakit ondan izin almadıkça ayrılıp gitmezler.

62- Senden izin isteyenler hakîkaten Allah’a ve Resûlüne gerçekten îman edenlerdir. Öyle ise bazı işler için senden izin istedikleri zaman, sen de onlardan dilediğin kimselere izin ver ve onlar için Allah’tan af dile. Muhakkak ki Allah gafûrdur, rahîmdir.

63 – Resûlüllah’ın sizi çağırmasını, sizin birbirinizi dâvet etmenizle bir tutmayın.  Allah elbette sizden, birbirini siper edinerek sıvışıp gidenleri bilir.

Öyleyse Peygamberin emrine aykırı hareket edenler, başlarına dünyâda bir belâ gelmesinden yahut âhirette gâyet acı bir azap gelmesinden korkup çekinsinler.

64 – Dikkat edin! Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. O şu anda içinde bulunduğunuz durumu da pek iyi biliyor. İnsanların Kendi huzuruna götürülecekleri büyük duruşma günü, yapmış oldukları şeyleri tek tek kendilerine bildirip karşılığını verecektir. Allah her şeyi pek iyi bilir.”
   
Furkan sûresi 20,21 ve 22 âyetlerde ise; “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de yemek yer, çarşılarda ihtiyaçlarını temin ederlerdi.”

“Böylece sizi birbirinizle imtihan ediyoruz: bakalım buna sabredecek misiniz, sabredemeyecek misiniz? Rabbin zâten her şeyi görmektedir.”

“O gün zâlim, parmaklarını ısırır “Eyvâh!” der, “keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!  Eyvâh! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallâhi bana gelen öğütten (Kur’ân'dan) beni o uzaklaştırdı.  Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” Buyrulmaktadır.
   
Kasas sûresi 50.âyette; “Allah, zulmü kendilerine meslek edinen kimseleri hidâyet etmez, emellerine ulaştırmaz.” İkazı vardır.

Kasas suresi 83 ve 84.âyetlerde de; “Ama âhiret diyarına gelince: Biz orayı dünyada büyüklük taslamayanlara, fesatçılık ve bozgunculuk peşinde olmayanlara veririz. Hayırlı âkıbet, günahlardan sakınanlarındır.

“Kim iyilik yaparsa, âhirette ondan çok daha iyi bir karşılık görür. Kim kötülük işlerse, bilesiniz ki kötülük işleyenler ancak yaptıkları kötülük kadar ceza görürler.” Buyrulmaktadır.

Görülüyor ki, insanlar kendi doğrularına, kendi hissiyatlarına göre değil, Allah ve Resûlüllah’ın emir ve yasaklarına göre hayatlarını, hâlis bir niyetle tanzim etmekle mükelleftirler. Zahmetli de olsa bu yolu tercih eden, sabredip katlananlar, saâdet-i dâreyni kazanma  fırsatını elde etmiş olurlar. Bunun için Kur’ân-ı Azîmüşşân, her zaman ve bilhassa böyle dönemlerde  dâvây-ı İslâm’a sımsıkı yapışmayı emreder.

Âl-i İmran sûresi 103 ve 104.âyetlerde; “(Ey mü’minler) Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın; Hani siz birbirinize düşman idiniz de, Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı.
Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, tâ ki doğru yola eresiniz.”

“Ey mü’minler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felâhı bulanlar bunlar olacaklardır.” Buyrulmaktadır.


[Mehmet Ali Şengül] 8.8.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Eğer yeni bir kitap inecek olsaydı [Süleyman Sargın]


Hepimiz biliyor ve inanıyoruz ki Kur’an-ı Kerim en son kitaptır, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de son peygamberdir. Kıyamete kadar ne yeni bir peygamber ne de yeni bir kitap gelecektir. Allah Teâlâ Hz. Âdem’den bu yana insanlığa 124 bin peygamberle birlikte, suhuflar ve dört kitap göndermiştir. Bazı peygamberler kendinden önceki peygamberin ümmetlerinde baş gösteren pörsümeleri, çürümeleri düzeltmek, insanları uyarıp toparlamak maksadıyla gönderilmiş, bazıları ise tamamen yepyeni bir kitap ve şeriatla gelmişlerdir.

Peygamberlerin ve kitapların gönderilmesinde en belirleyici unsur şüphesiz toplumların yaşadıkları deformasyonlar, Hak’tan uzaklaşmalar, dinde ve dini duyguda görülen laubalileşmeler ve şirke varan sapkınlıklardır. O topluluklara gönderilmiş olan kitabın –hâşâ- yetersizliği veya peygamberin –hâşâ- görevini yapamaması değildir belirleyici olan. Kitap da peygamber de Allah tarafından gönderildiği için o toplumun ihtiyacına göre mükemmel ve kusursuzdurlar. Kabahat, o kitabın ve peygamberin değerini bilemeyip onları etkisizleştiren yığınlarındır.

Tevrat’ın verdiği mesajla, İncil’in mesajı birbirinden özde farklı değildir. Kur’an da aynı şekilde önceki kitapların muhtevasıyla çelişmez. Zira hepsini Allah göndermiştir. Her yeni kitap önceki kitabın muhatabı toplulukların yanlışlarını, ihmallerini, nankörlüklerini ve hatta ihanetlerini göz önüne sererek kendi kitlesini aynı duruma düşmemeleri için ikaz eder.

Kur’an bizi en çok İsrailoğulları’nın yanlışları konusunda uyarır

Kur’an-ı Kerim de Hazreti Âdem’in evlatlarından başlayarak Hazreti Nuh’un kavmini, Âd, Semûd, Medyen topluluklarını ve İsrailoğulları’nı sık sık nazara verir. Bunlar arasında en detaylı ve hacimli yer kaplayan ise İsrailoğulları’dır. Hem Kur’an’ın nazil olduğu coğrafyada bilinen bir topluluk olmaları hem de kendilerine çokça peygamber gönderilmiş olması muhtemelen bu tercihte önemli rol oynamıştır. Kur’an bizi en çok o dönemdeki İsrailoğulları’nın yanlışları konusunda uyarır. Onları gözümüzün önüne serer ve her bir misalde bize adeta, “sakın bunlar gibi olmayın!” ikazı yapar.

İsrailoğulları, Firavun’un yönetiminde asırlar boyu zulüm altında yaşadıktan sonra kendi içlerinden çıkan bir peygamberle zilletten kurtulup izzete erdiler; Firavun’a meydan okuyabilecek bir duruma geldiler. Ardından koca Kızıldeniz’in kendileri için yarılıp yol olduğunu gözleriyle gördüler. Rabbin sağanak sağanak lütuflarına mazhar oldular ama denizden çıkar çıkmaz daha üstleri kurumadan bir buzağıyı Tanrı edinmeye kalktılar. (Bakara, 49-51)

Nankörlükte zirve yaptılar

Çöl sıcaklarında bulutlar tarafından gölgelendiler, gökten inen sofralarda bıldırcın ve kudret helvalarıyla beslendiler, on iki ayrı kaynaktan çıkan buz gibi sularla serinlediler. Sonra da Hazreti Musa’dan “Rabbine söyle de bize biraz salatalık, sarımsak, soğan, mercimek filan göndersin!” talebinde bulundular. (Bakara, 57-61) Bunca nimete rağmen peygamberlerine “Rabbine söyle” dediler. Bu şekilde, Rabbi hala kendi Rableri olarak kabul etmediklerini ifade ederek nankörlükte zirve yaptılar.

Kur’an, İsrailoğulları’nın “Allah’a verdikleri sözü tutmadıklarını, bundan dolayı lanetlendiklerini ve kalplerinin taş kesildiğini” söylüyor.  “Kendilerine tebliğ edilen pek çok hususu unuttuklarını, pek azı hariç hain olduklarını ve Kitab’ı (Tevrat) tahrif ettiklerini, kelimelerini anlamından uzaklaştıracak şekilde değiştirdiklerini” de aynı ayette vurguluyor. (Mâide, 13) Burada en önemli vurgu Kitab’ın tahrifinedir. Çünkü böyle bir tahrif, kelimeleri değiştirme, Allah’ın söylemediği şeyi O söylemiş gibi kitabın ahkâmı arasına katma ve söylediklerinden bir kısmını Kitap’tan çıkarma demektir ki, lanetlenip hain damgası yemek için yeterli bir sebeptir.

Bir diğer vurgu da İsrailoğulları’nın başta Zekeriya (aleyhi’s-selam) olmak üzere pek çok Peygamberi öldürmelerinedir. Bakara 61. ayetten başlayarak Kur’an’da defaatle onların “Peygamberleri (bir peygamberi değil, çok daha fazlasını) haksız yere öldürdükleri ve bundan dolayı lanetlendikleri” ifade buyurulur. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; bahsi geçen hükümler bütün İsrailoğulları (Yahudiler) için değil, o dönemde bu yanlışı yapanlar içindir. Yoksa hiçbir kavim kıyamete kadar lanetlenmiş değildir. Cezalar ve ikazlar isimlere, ırklara, cinsiyetlere değil, sıfatlara göre gelir. O gün onların yaptıklarını kim yapsa aynı muameleye maruz kalırdı.

Kur’an kıyamete kadar Allah’ın himayesi altındadır

Yazının girişinde de söyledim, Kur’an kıyamete kadar Allah’ın hıfzı ve himayesi altındadır. (Hicr, 9). Onun kelimelerini değiştirmek, içinden bir şey eksiltmek veya ilave etmek mümkün değildir. Ancak, daha önceki kitapların nüzulüne sebep durumlar zaviyesinden bakacak olursak bugün kendine Müslüman diyen insanların hali, Kur’an’daki İsrailoğullarından çok farklı görünmüyor. Lafzen olmasa da mana itibariyle din büyük tahrif yaşıyor. Nasıl mı, buyurun beraber düşünelim:

Dağları oyarak yaptıkları gösterişli evlerle övünen kibir abidesi Semûd kavminin yerini, şimdilerde saraylarda itibar arayan çakma halifeler aldı.

Maaşından artırdığı altınları bir küpte biriktirip vefatından sonra devlete bırakan halifeleri çoktan unuttuk; artık biz dünyanın en zenginleri listesinde en üst sıraları kapatan, halkı fakir, kendi zengin Müslüman liderleri konuşuyoruz.

Masum kadınları bebekleriyle birlikte zindanlara atan veya Meriç’te ölüme yollayan dindar (!) katiller bize, hendeklerde yaktıkları ateşe, kucağında bebekleriyle mü’min kadınları atan Ashab-ı Uhdud katillerini hatırlatıyor.

Halife Ömer’den yeni elbisesinin hesabını soran şuur yok artık; onun yerine “çalıyor ama çalışıyor” diyen ve Allah’ın haram kıldığı hırsızlığı helal gören bir laubalilik hüküm sürüyor.

Ahlak yoksunu sözde tarikat ve cemaatler

Peygamber babasından evinde kendisine yardımcı olsun diye bir hizmetçi isteyen ve babası tarafından bu isteği reddedilen, değirmen çevirmekten elleri, su taşımaktan omuzları nasır tutmuş Fatıma validemiz menkıbelerde kaldı. Şimdi ecnebi memleketlerde alışveriş için mağaza kapatan halife (!) eşleri var!

Nereden geldiğinden emin olmadan yuttuğu bir hurmayı çıkarmak için elini gırtlağına sokan Ebû Bekir’ler, milletin himmetiyle yapılmış müesseselere arsızca çöken ahlak yoksunu sözde tarikat ve cemaatlere baktıkça ne düşünüyorlardır acaba!

Peynir ekmek yeme rahatlığında yalan söyleyen, iftira atan, gıybet eden ümmetin (!) haline baktıklarında; yalanın zerresine bile hayatında yer vermemiş Efendimiz ve ashabının içleri parçalanmıyor mudur?

Torunları aç kalmış bir nineye sırtında taşıdığı bir çuval unu götüren Halife Ömer nerede, mümin bir topluluk için “ağaç kökü yesinler, bunlara su bile yok”  diyen nadanlar nerede!

Adalet dinin temeliyken, her çeşidiyle zulmü neredeyse dindarlığın lazımı haline getiren anlayış dine en büyük ihaneti yapmış olmaz mı?

Bir masumun canını haksız yere almak bütün insanları öldürmekle eşdeğer büyük bir günah olarak kabul ediliyor. Bunu bildikleri halde devletin bekası (!) için bir kişiyi, bir zümreyi ve hatta bir bölgeyi feda edebilmekten bahseden hokkabaz fetvacıların murad-ı ilâhiye uygun davrandıklarını söylemek mümkün mü?

Yapılanların, İsrailoğulları’nın nankörlüklerinden farkı var mı!

Çocukları için her türlü fedakarlığı yapıp onları güzel bir eğitimle ve nezih bir ahlakla yetiştiren pırıl pırıl öğretmenlere hiç sıkılmadan “terörist” diyen, her biri maneviyat kaleleri mesabesindeki müesseselerin gaspına alkış tutan yığınların nankörlüğünün,  İsrailoğulları’nın Musa Peygambere yaptıkları nankörlükten bir farkı var mı!

“Size selam verene sırf dünya hayatının geçici menfaatleri için (sen mümin değilsin) demeyin!” (Nisa, 94) ilahi ikazı ve Efendimiz’in “Kalbini yarıp da mı baktın” ürperten uyarısı dururken, milyonlarca masum insana delilsiz, mesnetsiz “hain, terörist, fırak-ı dâlle vs” diyebilen bir Diyanet, hangi dinin işlerini deruhte etmektedir!

Efendimiz, “Ümmetimin âlimleri, Benî İsrail’in peygamberleri gibidir” buyuruyor. Hal böyleyken bütün ömrünü insanlığa hizmet için adamış, dünya zevki ve menfaati adına tek bir kuruşa tenezzül etmemiş, gözü yaşlı, gönlü gamlı bir Hak dostuna elinden gelse öldürecek derecede düşmanlık gösterip iftira atmak, onu itibarsızlaştırmaya çalışmak, ifna etmek için uğraşmak lanete sebep bir ihanet değilse, nedir!

“Sünnet” i sakal, cübbe, şalvar, misvak ve dört kadınla evlenmek sananlar, uçkurlarının peşine takılıp müt’alara fetva verenler, ayakları şişinceye kadar namaz kılan, “inanmıyorlar diye neredeyse kendini helak edecek derecede”  başkaları için yaşayan, tek derdi insanları cehennemden kurtarıp cennete ehil hale getirmek olan, rahmet ve şefkat Peygamberine ahirette ne diyecekler!

Örnekleri çoğaltmak ve daha pek çok şey yazmak mümkün. Rabbimize binler defa hamdolsun Kur’an, lafzı yönünden himaye altında ve tahrifi imkânsız. Ama kendisine inandığını söyleyenler tarafından manası ve hayata yansımaları itibariyle tarihin en büyük tahrifine ve ihanetine maruz kalıyor.

Sizce Allah yeni bir kitap gönderecek olsaydı, insanlara hangi ümmeti “aman bunlar gibi olmayın!” diye örnek gösterirdi!


[Süleyman Sargın] 8.8.2018 [TR724]

Abdülhamit muhalifi bir damat: Mahmut Celaleddin Paşa [Padişah Damatları-4] [Dr. Serdar Efeoğlu]


Abdülhamit’in çeşitli bahanelerle anayasayı askıya alarak meclisi kapatması ve ülkeyi “Tek Adam” olarak yönetmesiyle Jön Türklerin Avrupa’daki muhalefeti giderek arttı.  Abdülhamit de sürgündeki muhaliflerle kıyasıyla bir mücadeleye girişti. Kimisini para, kimisini makam ve mevki vaadiyle geri döndürmeye çalıştı.

Bir süre sonra Jön Türklere büyük moral verecek bir gelişme yaşandı. Abdülhamit’in kız kardeşi Seniha Sultan’la evli olan “damat” Mahmut Celaleddin Paşa İstanbul’dan ayrılarak Paris’e gitti ve Jön Türklerle birlikte hareket etmeye başladı.

Bu gelişme Abdülhamit için hem onur kırıcı, hem de muhalefeti daha da güçlendirecek bir hareket olduğundan Paşa’nın Avrupa’daki bütün faaliyetleri yakından izlendiği gibi çeşitli yollarla geri döndürülmesine çalışıldı.

MAHMUT CELALEDDİN PAŞA

1853 yılında İstanbul’da doğan Mahmut Celaleddin’in babası II. Mahmut’un kızı Saliha Sultan’ın eşi ve Gürcü asıllı bir köle olan Halil Rıfat Paşa’dır. Annesi ise Halil Rıfat’ın Saliha Sultan’ın ölümünden sonra evlendiği İsmet Hanım’dır. Babasının iki yaşındayken ölümü sonrasında babasının kâhyası Ali Kemalî Paşa’nın himayesinde büyümüş ve iyi bir eğitim almıştır.

Memuriyete başladıktan sonra Paris’e gönderilen Mahmut Celaleddin, burada Fransızcasını geliştirdi. Ardından Abdülaziz’in onayıyla bir önceki padişah Abdülmecit’in kızı Seniha Sultan’la nişanlandı. İki yıla yakın süren nişanlılık süresi sonunda 1877 Aralık’ında Hırka-i Saadet dairesinde nikâhları kıyıldı. Böylece o da babası gibi “padişah damadı” oldu.

Mahmut Celaleddin’in 1876’da tahta çıkan “kayınbiraderi” Abdülhamit’le başlangıçta dostane münasebetleri vardı. Abdülhamit de eniştesinin tecrübesinin artması için fırsatlar sundu. Mahmut Celâleddin önce Şura-yı Devlet üyeliğine getirildi. Kısa bir süre sonra da hanedana damat olmasından dolayı “vezir” rütbesi ve “paşa” unvanı verildi.

İkbal basamaklarını hızla tırmanan “Damat Paşa”, Nisan 1878’de kurulan Sadık Paşa Hükümetinde Adliye Nazırlığına getirildi. Görevi esnasında, Abdülhamit’in çıkardığı affın kapsamının genişletilmesinde önemli rolü oldu.

PAŞA’NIN FİRARI

Paşa’nın “ikbal günleri” uzun sürmedi ve 1 Ağustos 1878’de bakanlık görevinden azledildi. Azledilme nedeni olarak çok farklı şeyler yazıldı. Bunlardan en önemlisi, Abdülhamit’i tahttan indirerek yerine V. Murat’ı yeniden hükümdar yapmayı amaçlayan Aziz-Skalyeri Komitesi içinde yer aldığına dair iddialardır.

Paşa’nın, eşi Seniha Sultan’ın da adının karıştığı bu olayda sonradan suçsuzluğunun anlaşılmasına rağmen Abdülhamit’e küstüğü ileri sürülmektedir. Yeni Sadrazam Saffet Paşa’nın, tecrübesizliğinden dolayı kendisini kabinesinde istememesi de diğer bir neden olarak gösterilmiştir.

Abdülhamit, gönlünü almak için yeniden Şura-yı Devlet üyesi yaptıysa da Paşa göreve başlamamış, kendisine 1881’de Murassa Âli Nişanı, 1889’da da Murassa Mecidi nişanı verilmesi de küskünlüğü bitirmemiştir.

Mahmut Celaleddin Paşa, inziva döneminde konağını bir şairler meclisine çevirmişti. Gelen misafirlerine idarecilerin yetersizliğinden ve sistemin çürümüşlüğünden şikâyet ediyordu. Diğer taraftan da eniştesi Abdülhamit’e devletin kötü gidişini ve çözüm tekliflerini içeren layihalar sunmaktaydı.

Paşa, Osmanlı topraklarının tam bir rekabet alanına dönüştüğünü görmüş ve Abdülhamit’in Alman yanlısı dış politikasına karşılık İngilizleri tahrik edecek girişimlerden uzak kalınmasını istemişti. Bunun bir sonucu olarak da Bağdat Demiryolları ihalesinin İngilizlere verilmesi için “lobi” faaliyetlerinde bulunmuştu.

AVRUPA’DA BİR DAMAT PAŞA

Mahmut Celaleddin Paşa sonunda “istibdat rejimiyle” yurt dışında mücadele etmeye karar verdi ve 1899’da eşi Seniha Sultan’ı İstanbul’da bırakarak oğulları Sabahattin ve Lütfullah’la birlikte Fransa’ya doğru yola çıktı.

Abdülhamit’in damat paşanın firarını duyunca küplere bindiği anlaşılmaktadır. Padişaha göre bu; hem Osmanlı Devleti ve hanedan için büyük bir itibar kaybıydı, hem de Avrupa’da çeşitli yollarla zayıflatılan Jön Türklerin yeniden güçlenmesi anlamına geliyordu. Nitekim Paşa, artık Jön Türklerin lideri olarak görülmekteydi.

Padişah önce Paris Sefiri Münir Paşa vasıtasıyla Fransa’ya baskı yaparak Paşa’nın girişine engel olmaya çalıştı. Bundan bir sonuç alamayınca Paris başta olmak üzere gittiği her yerde takip ettirdi ve yabancı devletlerden de Paşa’nın iadesini talep etti. Paşa’nın vefat ettiği 1903 yılına kadar Avrupa’daki Osmanlı elçilerinin en önemli gündemini Mahmut Celaleddin Paşa’nın takibi oluşturmakta, sefaretlerin bütçesi bunun için harcanmaktaydı.

Abdülhamit’in Avrupa devletlerinden aslı astarı olmayan iddialarla Paşa’nın iadesini istediği görülmektedir. Avrupalı devletler ise genellikle olayı hukuki sürece havale etmişler ve “hükümetlerinin yargıya müdahale edemeyeceğini” ifade etmişlerdir.

Paşa bu dönemde Paris’ten sonra Brüksel ve Londra’ya da gitmiş, İttihatçıların yayın organı Osmanlı gazetesini finanse etmiş ve bu gazetede yazıları yayınlanmıştır.

Padişahın diğer taktiği ise Damat Paşa’yı çeşitli pazarlıklarla geri getirmekti. Bunun için birkaç defa görüşme yapılmışsa da bir sonuç çıkmamış, Paşa şart olarak Padişahın yetkilerinin kısıtlanmasını ve Meclisin yeniden açılmasını talep ederek Abdülhamit’i çileden çıkarmıştır. Abdülhamit, bu kez de Paşa’yı “dinsizlikle” itham etmiştir.  Bu sırada Seniha Sultan’ın da Avrupa’ya kaçacağı söylentilerinin baskıların artmasında etkili olduğu anlaşılmaktadır.

Paşa Avrupa’da bulunduğu yıllarda ekonomik sıkıntılar yaşamış ve eşi Seniha Sultan’ın mülklerini rehin olarak göstererek para bulmaya çalışmıştır.

Mahmut Celaleddin Paşa daha sonra Mısır’a giderek Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın desteğini alamaya çalıştı. Ancak Abdülhamit’in baskısıyla buradan da ayrıldı ve Paris’e geri döndü. Bu sırada Abdülhamit’in hilafetinin “meşru” olmadığına dair bir fetva alınarak yerine kardeşi Mehmet Reşat adına hutbe okunduğuna dair beyannameler dağıtılmasına da öncülük yaptı.

PAŞA’NIN ÖLÜMÜ

Paşa rahatsızlığı üzerine kendisine iyi geleceği ümidiyle Korfu’ya gitti. Bu seyahati, Abdülhamit rejimine karşı Arnavutları ayaklandıracağı şeklinde yorumlandı ve Abdülhamit’le arasının açılmasını istemeyen Yunan Hükümetinin baskısıyla buradan İtalya’ya geçti.

Abdülhamit ise Paşa’yı geri döndürmek için son bir adım daha atarak yurtdışına kaçıp devlet aleyhinde bulunanların tutuklanması amacıyla çıkarılan kanuna dayanarak Paşa’nın gıyabında tutuklanması ve mallarına el koyulması kararı verdirdi. Daha sonra da idama mahkûm edildiği açıklanarak bütün rütbe ve nişanları geri alındı. Artık Mahmut Paşa’ya “Paşa”, oğulları Prens Sabahattin ve Lütfullah’a “Bey” denilemeyecekti.

Paşa’nın hastalığına rağmen Jön Türk hareketine en büyük katkısı, 1902’de Birinci Jön Türk Kongresi’nin toplanması oldu. Mahmut Celaleddin Paşa’nın fahri başkanlığında toplanan kongre, muhalefete moral olsa da aralarındaki bölünmeye engel olamadı.

Paşa, 1903 Ocak ayında sürgünde vefat etti ve bu sefer de “cenaze krizi” yaşandı. Abdülhamit, cenazenin İstanbul’a getirilmesi için girişimlerde bulunsa da oğulları Prens Sabahattin ve Lütfullah’ın babalarının “Meşrutiyet ilan edilmedikçe ülkeye dönmek istemediği” gerekçesiyle karşı çıkmalarıyla hukuki süreç başladı. Sonunda Paşa, Paris’te defnedildi.

PAŞA HÜRRİYET KAHRAMANI OLUYOR

Prens Sabahattin Meşrutiyetin ilanından sonra 1908 Eylülünde ülkeye dönerken babasının cenazesini de İstanbul’a getirdi. Marsilya’dan yola çıkan bir gemiyle getirilen cenaze, büyük bir merasimle karşılandı. Abdülhamit de cenazenin karşılanması için Çanakkale’ye bir istimbot gönderdi.

Abdülhamit’in temsilcilerinin de katıldığı görkemli bir cenaze merasimiyle Paşa’nın naaşı, Eyüp Sultan’a defnedildi. Devrin Şeyhülislamı cenazede yaptığı konuşmada Paşa’nın “hürriyet şehidi” olduğunu, vatan ve milletin saadeti için öldüğünü belirtiyor, daha beş yıl önceki “hain damat paşa” artık bir kahraman oluyordu.

TALİHSİZ SULTAN

Seniha Sultan o dönemde hanedanın “en rahat ve açık fikirli sultanı” olarak görülmekteydi. Batı tarzı kıyafeti ve kısa saçlarından dolayı “serbest tavırlı” olarak değerlendirilmekte, bazı tavırları sarayda laubali bulunmaktaydı. Semiha Ayverdi de Sultan’ı “cüretkâr ve hoppa” olarak nitelemekte ve Abdülhamit’i tahta layık görmediğini yazmaktadır.

Eşinin yurt dışına firarıyla çok büyük sıkıntılar yaşayan Seniha Sultan ağabeyi Abdülhamit,  eşi ve çocukları arasında kalmıştır. Sürekli gözetim altında tutulmasına rağmen kendisinin de yurt dışına firar etmek istediği anlaşılmaktadır. Eşine gönderdiği mektuplarda sitemde bulunduğu görülse de bunun Abdülhamit’in baskısı nedeniyle olabileceği dikkate alınmalıdır.

Seniha Sultan, Osmanlı hanedanının 1924’de sürgüne gönderilmesiyle yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Murat Bardakçı’nın yayınladığı bir mektuba göre o sırada yetmiş sekiz yaşında olduğundan M. Kemal Paşa’ya başvurarak odasından çıkacak halinin olmadığını, bu nedenle kalmasına müsaade edilmesini istediyse de olumlu bir cevap alamadı.

Önce oğlu Prens Sabahattin’in yanına gitti. Onun maddi sıkıntıya düşmesiyle de son halife Abdülmecit’in yanına sığındı ve Nice’te 1931’de vefat etti. Cenazesi Şam’a götürülerek kardeşi Vahdettin’in yanına defnedildi.

Ankara Hükümeti’nin mal varlığına el koymasından dolayı yurt dışında yokluk içinde yaşayan Seniha Sultan’ın varislerinin, aralarında Kandilli Kız Lisesi’nin de bulunduğu yerleri geri almak için dava açtıklarına dair haberler “60 milyonluk miras davası” başlığıyla 1962’de Hürriyet gazetesinde yer almıştı.

V. Murat, Abdülhamit, Mehmet Reşad ve Vahdeddin’in kardeşi olan ve dört kardeşi tahta çıktığından her zaman itibarlı bir konuma sahip olan Seniha Sultan böyle bir hayat yaşamış, bu itibar ve zenginliğe rağmen Nice’de bir hizmetçi odasında vefat etmiştir.

Kaynakça: F. Satar, Mahmud Celaleddin Paşa’nın Hayatı ve Siyasi Mücadelesi, MÜ SBE yüksek lisans tezi, 2000; A. Akyıldız, “Mahmud Celaleddin Paşa”, TDV İA, C. Ek 2; Ş. Demir, “Damat Mahmut Celaleddin Paşa ve Cenazesi”, AÜ Türkiyat Dergisi, S. 47, 2012; A. Bedevi Kuran, “M. Celaleddin Paşa”, Resimli Tarih Mecmuası, S. 31, 1952; T. Toros, “Prens Sabahattin”, Milliyet, 1982 (yazı dizisi).


[Dr. Serdar Efeoğlu] 8.8.2018 [TR724]

Ali Bey, olsa dükkan sizin! [Semih Ardıç]


Türkiye’nin en büyük müteahhitlerinden biri olan Ali Ağaoğlu, “krizden evvelki son çıkış” diye nitelenen konkordato talep edeceğine dair iddiaların doğru olmadığını söyledi söylemesine de aynı toplantıda tablonun vahametini kendi ağzından ikrar etti.

Ağaoğlu’nun milyar dolara yakın vadesi geçmiş borcu olduğunu bankacılar söylüyor.

DÖVİZ ARTTIKÇA BORÇ ARTIYOR

Piyasada yaprağın kıpırdamadığı, döviz, faiz ve enflasyona bağlı olarak inşaat malzemelerinin aylık yüzde 10-15 zamlı hale geldiği bir devirde inşaatçının yüz milyonlarca dolar borç yükü altında olmasının ne kadar büyük bir risk manasına geldiğini en iyi Ali Ağaoğlu bilir.

Borç döviz nevinden, satış TL ile. Dolar arttıkça borcun TL mukabili yekûnu artıyor.

İnşaat maliyeti enflasyon sebebiyle katlanırken satış fiyatları talep düştüğü için aşağı çekiliyor.

Müteahhitler bu yüzden iki taraftan makas yiyor. Maliyet artarken malın fiyatı düşüyor. Gayrimenkul fiyatları geriledikçe bankalar ilave teminat talep ediyor. Tam bir kapana sıkışmışlık hali…

ÖZ KAYNAK ORANI EN DÜŞÜK SEKTÖR: İNŞAAT

İşler yolunda giderken kimse kıtlık zamanlarına hazırlanmadığından öz kaynak da yok haliyle. Eline kazmayı küreği alan herkes inşaat şirketi kuruyor.

Türkiye’de 800 bin civarında kayıtlı şirketin 170 binden fazlası inşaat şirketlerinden teşekkül ediyor. Dört şirketten biri yap-sat” üzerinden para kazanmaya çalışıyor.

“Değirmenin suyu” mesabesindeki krediler kesildiğinde bugünkü manzaralarla karşılaşıyoruz.

Sinpaş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Avni Çelik’in, “Konut kredisinin senelik faizinin yüzde 8’ini Hazine karşılasın.” teklifi aslında Ankara’ya, “Biz fiilen battık, gelin kurtarın.” mesajı vermek için dillendirildi.

AVNİ ÇELİK’İ SÖZCÜ SEÇTİLER

Markalı konut inşa eden firmaların kurduğu Gayrimenkul ve Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Derneği (GYODER) Şeref Başkanı sıfatı ile bu vazife Avni Çelik’e tevdi edildi. Korkudan kendilerinin dile getiremediğini aktarması için Çelik’i sözcü seçtiler.

Malum artık kafayı kaldıranın şirketine el konuluyor. Bununla kalmıyor istibdat rejimi. Bir de patronları gözünün üzerinde kaşın var diyerek hapse atıyor. Boydak ailesine reva görüldüğü gibi malları cebren ve hile ile gasp ediliyor.

GÜZEL GÜNLER ÇOK GERİDE KALDI

Faizlerin geldiği seviyeden tekrar konut talebini tetikleyecek yüzde 0,80 seviyelerine gelmesi üç-beş seneden evvel mümkün görünmüyor.

İnşaatçılar kredi ile çarkı döndürüyordu. Son 6 ayda bankaların bakışı değişti. Riskler arttığı için kredi musluğunu kapattılar.

Müteahhitler bahar havasının yaşandığı günlerde maketten sattıkları konutu faiz ve diğer maliyetler hemen hemen aynı kaldığı için sıfır öz kaynakla bile ikmal edebiliyordu. Kredi desteği ile hem onlar hem de bankalar kazanıyordu. Bu devir bitti.

DÖVİZ BORÇLARI ÖDENMİYOR

Şimdi dolar günde 30 kuruş artıyor. Döviz borçları şişti ve ödenmiyor. Bankalar krediye geri çağırmaya hazırlanıyor ki müteahhitlerden sesler çıkmaya başladı.

Ali Ağaoğlu bilançosunda duran varlıkları ile nispeten krizi aşacağını düşünüyor. Rüzgâr santralleri ve alışveriş merkezlerindeki dükkanları satarak borcunu kapatacağını söylüyor.

Gelin görün ki ekonomi allak bullak olmuşken kim enerji santrali ya da AVM’de dükkan satın alır.

Gayrimenkul fiyatları son bir yılda dolar hesabıyla yüzde 43 düştü. Enerjide en büyük gruplar bile zarar ediyor.

Hükûmet santrallere verdiği doğalgazı yüzde 50 artırırken, elektriğe yüzde 9-14 arasında değişen oranlarda zam yaptı. Aradaki farkı enerji tesisi kurmuş holdingler cebinden karşılayacak.

Dolar ve faize teslim edilen enerji şirketleri için ne halleri varsa görsün denildi nazikçe.

TÜRKİYE’NİN HALİ ORTADA İKEN KİM ALACAK O MÜLKLERİ?

Ağaoğlu o mülkleri, santralleri işlerin iyi gittiği günlerde satsa döviz borçlarını kapatabilirdi. Amma velakin halihazırda Türkiye’de ne böyle bir para ne de böyle bir alıcı var.

Zaten Ali Bey, “Türkiye’nin güllük gülistanlık olmadığını biliyorsunuz.” sözleri ile kolunu verip gövdeyi kurtarma planının çok da kolay yürümeyeceğini itiraf etmiş.

Kompresör imalatçısı Adnan Dalgakıran sözünü esirgemeyen bir sanayici olarak nam salmıştır. Adnan Bey, Çelik’in “yüzde 8 Hazine desteği” çıkışına sosyal medyadan cevap verdi.

Dedi ki: “Müteahhitler diyor ki devlet faizleri sübvanse etsin biz ev satıp para kazanmaya devam edelim. Yani diyorlar ki aradaki farkı Adnan sen öde. (Sübvansiyon halkın ödediği vergilerden kaynak aktarmaktır). Arkadaşlar olsa dükkan sizin!”

Fazla söze ne hacet. Olsa dükkan sizin Ali Bey!


[Semih Ardıç] 8.8.2018 [TR724]

Bir sosyal gerçeklik olarak Kemal Sunal filmleri [Naci Karadağ]


Ecnebice “Vigilante” diye bir terim var ve sözlük bunu “Yasal yetkisi olmadığı halde hak ve adaleti tesis etmeye, insanlığı korumaya çalışan kimse” olarak tanımlar.

Kemal Sunal pek çok filminde tam olarak bir “Vigilante”dır.

Kötülük kimi zaman insan, kimi zaman otorite, kimi zaman feodalite, bazen de sistem olarak karşısına çıkar ve şans-kader sarmalının yardımıyla bir şekilde kötüleri, kötülüğü alt eder Kemal Sunal’ın canlandırdığı karakterler.

Bir tarihte Kırım’ı ziyaret ettiğimde Tatarların Türk televizyonlarından Kemal Sunal filmini izlediğini görüp şaşırmıştım. Neredeyse hiç Türkçe bilmeyen bu insanlar toplu halde Sunal filmi izleyip kahkahalarla gülüyorlardı.

Sunal filmlerinin iki önemli boyutu var biri sosyolojik, diğeri dramatik…

Sosyolojik olarak Türk sinemasının yerle bir olduğu, yıllık 300 filmlerden 3 filme düştüğü, yılda 150 yakın Yeşilçam erotik filmlerinin sinema salonlarını zehirli bir sarmaşık gibi sardığı bir dönemde neredeyse tek başına temsil etmiştir sektörü.

Şüphesiz bunda Arzu Film ve Ertem Eğilmez’in etkisi büyüktür. Ancak Kemal Sunal filmleri, kardeşin kardeşi katlettiği, yoklukların, karaborsanın, terörün, fakirliğin zirve yaptığı bir dönemde ezilenlerin hissiyatını beyaz perdeye taşıyan muazzam kodlar içeren sosyolojik eserlerdir.

Bir diğer önemli yönü ise, tıpkı konuşulan dili hiç anlamadıkları halde izleyen Kırımlılarda olduğu gibi, izleyen insanda masal etkisi uyandırmasıdır.

Şaban karakteri bir masal kahramanıdır esasen.

Bir yönüyle anti-kahramandır.

Saftır, yeteneksizdir ama dürüsttür, namusludur. Sonunda hep galip gelir ve en güzel kızı da bonus olarak alır.

Bu sebeple bir Kemal Sunal filmini onlarca kez izlesek bile, nerede denk gelsek tekrar izleriz. Çünkü aynı masalı defalarca dinlemekten bıkmadığımız gibi.

Sosyal adaletsizliğe başkaldırının adı, kimsesizliğin beyazperdedeki temsilidir Kemal Sunal karakterleri.

Şimdi biraz geriye dönüp, Sunal’ın kişisel öyküsünün ayrıntılarına bakmaya ne dersiniz?


Karakter olarak içine kapanık ve sessiz bir kişilik olan Kemal Sunal, lise yıllarında tiyatroya olan ilgisini pratiğe yansıtır. Okulda müsamereler düzenleyen Sunal’ın yeteneğini ilk olarak lise öğretmeni Belkıs Balkır fark eder. Olağanüstü bir rol yeteneğine sahip olan bu gencin profesyonel olarak tiyatro yapması için aracı olan Belkıs öğretmen, başlarda genç Kemal’in babası Mustafa Bey’i ikna edemez.

Hocasının ısrarlı isteğini bir süre sonra kıramayan Baba Sunal oğlunun tiyatro yapmasına razı olunca, Belkıs Balkır onu Kenter Tiyatrosu’na götürdü ve Müşfik Kenter ile tanıştırır. Sunal’ın yer aldığı ilk tiyatro oyunu Deli İbrahim’dir. Bu oyunda celladın yardımcısını oynayan Sunal’ın hiçbir diyalogu olmamasına rağmen seyirci ona gülmesi başta kendisi ve Müşfik Kenter olmak üzere, herkesi şaşırtır.

Kenter Tiyatrosu’nda fazla kalmayan bu genç oyuncu, Pendik Tiyatrosu’nun kurulacağını haber alınca oraya gider. Pendik Tiyatrosu ilgisizlik nedeniyle perdelerini kapatınca Sunal, Ayfer Feray ve Ulvi Uraz, Devekuşu Kabare Tiyatroları’nda yer almaya başlar. Devekuşu Kabare tarafından sahnelenen Dün Bugün adlı oyunu izleyen Münir Özkul, Kemal Sunal’ın oyunundan etkilenip yanında duran Ertem Eğilmez’e ‘Bak Ertem bu çocuğa dikkat et, bunda iş var’ der.

Sanat yönüne güvendiği Özkul’un bu ikazını dikkate alan Ertem Eğilmez o yıl çekeceği Tatlı Dillim isimli filmde bu genç oyuncuya bir şans verir. Filmin vizyona girmesiyle gelen olumlu tepkiler Eğilmez’in bir sonraki projesinde Sunal’ın rolünü de büyütür.

Tarık Akan ve Emel Sayın’ın oynadığı romantik komedi filmi olan Yalancı Yarim, Sunal’daki cevherin parıltılarını göstermesi açısından önemlidir. Yine Eğilmez’in Oh Olsun filminde rol aldıktan sonra Bir Atıf Yılmaz klasiği Güllü Geliyor Gülle’de de oynayan Sunal, esas çıkışını 1974 yapımı Saloka’da yapar. Kusursuz bir anti kahraman tiplemesi olan Saloka’daki rolüyle Sunal Türk halkını gönlünde yer edinmeye başlamıştır. Aslında Türk sinemasında Turist Ömer ve Cilalı İbo damarında ilerleyen bir hazinen o dönemki ucudur Sunal.

Zeki Ökten’in Şaşkın Damat filmindeki oyunuyla belleklere kazıdığı grotesk saflık ile dokunaklı hüzün Hanzo ile devam eder. Hababam Sınıfı ile perçinlediği oyun gücü, artık Kemal Sunal fenomenini oluşturur.

Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Kanlı Nigar ve Şabanoğlu Şaban sadece katıksız bir Kemal Sunal güldürüsü değillerdi, aynı zamanda Yeşilçam’ın tarihi komedi alanındaki en önemli iki örneği olur.

Hüzünlü bir meltemden kahkaha tufanına dönüşür Kemal Sunal. Filmlerinde sadece güldürmüyor, yaptığı sosyal göndermeler ile aynı zamanda sisteme dair ciddi eleştiriler de getiriyordur. Ve birbiri peşi sıra gelen Kemal Sunal komedileri; Çöpçüler Kralı, Yüz Numaralı Adam, Köşeyi Dönen Adam, İyi Aile Çocuğu, Avanak Apti, Umudumuz Şaban, Şark Bülbülü…

Senaryosunu İhsan Yüce’nin yazdığı bir Atıf Yılmaz filmi olan Kibar Feyzo Yeşilçam’ın feodaliteye karşı verdiği en sert mesajları kadife bir mizah ile sarmalamıştır. Yine bir saf ve ezilen olan Kibar Feyzo, Feodaliteyi, başlık parasını, berdeli, anti-sendikal hareketi en ciddi filmlerde bile kolay rastlanmayacak sertlikte eleştiriyor ve bu eleştiriyi yaparken seyirciyi gülmekten yerlere yatırıyordur.

Her ne kadar filmlerinde değişik isimli karakterleri canlandırsa da, onun, tıpkı Cilalı İbo, Turist Ömer gibi, sembolleştirip dillere sakız eden bir lakabı adı vardır artık: Şaban…

Hababam Sınıfı’nın İnek Şaban’ı toplumun herhangi katmanında bir kimliğe bürünüp Şaban ismi ile çıkar izleyicin karşısına. Gün gelir Şabaniye olup arabesk furyaya göndermelerde bulunan, ancak aynı zamanda kan davasına sağlam eleştiriler yönelten filmde kadın kılığına girer, gün gelir Orta Direk Şaban ile Özal dönemini eleştirir, ezilen sınıfın temsilcisi olur. Atla Gel Şaban’da talih oyunlarının etkilediği yaşamlara götürür izleyiciyi. Gün gelir sosyeteye girer, gün olur gurbete çıkar. Katma değer olup vergileri eleştirir, dul olup sosyal yaralara parmak basar.

Hikaye ne olursa olsun Türk insanının perdedeki yansıması, ezilen sınıfın, her türlü horlamaya rağmen, sonunda galip gelen temsilcisi olur Şaban karakteri.

Öğretmen olur, polis olur, davacı olur, hafiye olur, gazeteci olur, davacı olur, futbolcu olur. Değişmeyen tek şeyi vardır Kemal Sunal filmlerinin; halktan yana olması, halkı temsil etmesi ve katıksız bir sosyal gerçekliği resmetmesi…

Ne yüksek eğitimini yarıda bıraktıran askeri darbe, ne de video piyasasının kırıp geçirdiği dönem seyirci ile arasına giremez usta oyuncunun. O filmlerini hep yapar ve onun filmleri halktan gerekli ilgiyi hep görür. Özel televizyonların devreye girmesiyle dizi sektöründe de önemli işlere imza atan sanatçı, 1999’da Propaganda ile sanat yaşamına güçlü bir veda selamı verir. Beklenmedik bir anda, film çekimi için yapılacak yolculuk öncesinde, bir uçak koltuğunda hayata veda ederken Türk halkı güldüren kahramanına gözyaşı döker…

“Evet” deyişi, meseleyi geç algılayışı, en safımızın bile ‘bu kadar da olmaz artık’ diyecek kadar uçlarda olan saflığı, yürekleri ısıtan tebessümü ve masal tadındaki maceraları ile Türk sinemasının unutulmazlar listesinde hep en üstlerde olur Şaban. Sadece yaşadığı kuşağın değil, gelecek nesillerin de bir kahramanı olarak kalacak sahici bir fenomendir Kemal Sunal.

Filmlerini çok ciddi bir bilimsel yaklaşım ve dramanın kurallarına uyarak çözümlediğinizde ortaya şaşırtıcı ayrıntılar çıkacaktır.

Misal; Kapıcılar Kralı’nı ele alalım.

1976 yapımı bir Zeki Ökten filmi olan Kapıcılar Kralı, Türk toplumunun sosyal katmanları ve gerçekliğini muhteşem bir şekilde perdeye yansıttığı için, yıllar sonra Bizimkiler adıyla TRT dizisi olarak yıllarca süren bir seriye dönüşmüştür.

Senaryosunu Umur Bugay’ın yazdığı, 1977 Antalya Altın Portakal Film Festivalinde en iyi ikinci film, en iyi yönetmen (Zeki Ökten) ve en iyi erkek oyuncu (Kemal Sunal) ödüllerini kazanan Kapıcılar Kralı, bir apartmanda kapıcılık yapmakta olan Seyit’in tez elden köşeyi dönme hevesini konu alır. Yaşadığı apartmana hâkim ve etrafında olup biten olayların bir şekilde içinde olan Seyit, apartman sakinleriyle ilişkilerini kendi çıkarları için sıkı tutmaktadır. Apartmanda oturanları gayet iyi tanımaktadır ve hangisine nasıl davranması gerektiğinin de gayet iyi farkındadır. Kimin ne ihtiyacı varsa bir şekilde halledip, göze girmeye çalışmaktadır. Ancak apartman sakinlerinin yardımına koşan saf kapıcı görüntüsünün altında da, gizliden gizliye apartmanı ele geçirmeye çalışan bir kurnaz yatmaktadır. Filmlerinde dönemin Türkiye’sinden kesitler sunan usta yönetmen Zeki Ökten, Kapıcılar Kralı filmiyle de dönem Türkiye’sini adeta bir apartmana sığdırarak sunmuştur. Filmde usta oyuncu Kemal Sunal canlandırdığı çoğu karakterin aksine, işini bilen ve kurnaz bir karakter ile seyirci karşısına çıkmıştır.

Seyit’in kapıcılık yaptığı apartman aslında Türkiye’nin katmanlı bir özetidir.

En üst kattaki moruk tefeci Übeyit Bey sermayeyi temsil etmektedir. Kapısı sıkı sıkıya kilitli ve son derece şüpheli bir insandır. Evine girebilmek için kapıyı açması, kapıyı açabilmesi için geçerli bir sebep lazımdır.

Onun altında oturan emekli Albay Zafer ise otoriteyi temsil eder. Aynı zamanda batı hayranlığı her sabah spor yapmasından ve herkesi Bonjour diye selamlamasıyla sembolize edilir. Aslında siyaseten hep arka plandadır ama bir şekilde yönetimi ele geçirme planları yapmaktadır bu ikinci yönetici.

Gerçek yönetici Fehmi’nin ise başka sıkıntıları vardır. Derd-i maişet, aile bunalımları vs… Apartmanda otorite kaybolmuştur onun açısından, bu sebeple Albay Zafer muhtıra üzerine muhtıra verir. Zaten amacına da ulaşır emekli asker, apartmana el koyar!

Orta katlarda her tür insan vardır; hırsız da, ahlaksız da, alkolik de, meraklı da… Aşk da yaşanır ihanette…

En altta ise şark kurnazı, Anadolu üçkağıtçısı, köyden kente gelen fırsatçı kapıcı Seyit ve ailesi oturur. Seyit düzenini kurmuştur. Bütün tuzaklara düşmesine rağmen bütün oyunları bozar ve sonunda kazanan hep o olur…

Kapıcılar Kralı, kendi döneminin toplumsal fotoğrafını çeken en başarılı yapımdır şüphesiz.

Kemal Sunal’ın tüm güldürülerinde üç aşağı beş yukarı bu metaforlar ve katmanlama hep olmuştur.

Bugün onun filmlerine dudak büküp, küçümseyenlerin sinemadan bir miligram anlamaması bir yana, tarih bilgisi de oldukça zayıf olsa gerektir. Zira sinema, fıtratı gereği yaşadığı toplumu resmeder ve acıtmadan gerçekleri söyleyebilme üstünlüğünü kullanır Sunal filmlerinde. Nur içinde yatsın…



[Naci Karadağ] 8.8.2018 [TR724]

Adaleti yok edersen, böyle ‘şamar oğlanı’na dönersin! [Erhan Başyurt]


Türkiye ile ABD arasında beklenmeyen çapta bir kriz patlak verdi.

Rahip Brunson’un serbest bırakılmamasını gerekçe göstererek ABD, Türk Adalet ve İçişleri Bakanları’nı ‘kara liste’ye aldı.

Sembolik olarak ABD’deki mal varlıklarını dondurdu.

Her iki bakan ABD’de bir mal varlıkları olmadığını açıkladı.

ABD’nin bunu bilmemesi ihtimali yok.

Yani özellikle seçilmişler. Kişisel etki değil, sembolik etki tercih edilmiş.

‘’Türkiye’de bir bakanlık kumpas kuruyor, diğeri de adaleti yok ederek kumpası cezaya dönüştürüyor’’ demişler.

Daha önemlisi, tarihimizde olmayan bir karar vererek, yeni ve etkili yaptırımların sinyalini vermişler.

‘‘Türkiye’de iktidar bu dilden anlar ve krizi derinleştirmeden rehineyi serbest bırakır’’ diye düşünmüşler…

***

ABD haksız mı?

İsterseniz aşağıda 3 ana madde altında izah etmeye çalıştığım hususları dikkate alıp öyle karar verelim…

***

Birincisi, inanç ve fikir hürriyeti esastır. Bir insan kendi dinini tebliğ ettiği için ya da yaşamaya çalıştığı için hapse atılamaz, keyfi cezalandırılamaz. Bu inanç özgürlüğüne aykırıdır.

Nasıl İslamifobia’dan şikayet ediyorsak, bu da Hristiyanlık karşıtlığı ya da korkusudur…

***

İkincisi, iktidar adaleti kendi eliyle dünyanın gözü önünde yok etti. Şimdi çıkıp, ‘bizde adalet özgür’ diyemez.

Yargı mensubu hakim ve savcıların üçte biri keyfi olarak bir gecede görevden alındı.

Aralarında yüksek yargı mensupları da olduğu halde kimse ses çıkaramadı.

Anayasa Mahkemesi’nin kararını ‘uygulamayın’ diye siz alt mahkemelere talimat verdiniz. Uydular, uyguladılar.

Tek yetkili özel hakimler atadınız, sizden talimat almadan karar vermiyorlar.

Hasbelkader, Ağır Ceza’da sizin talimatınıza uymayan bir karar çıkınca, mesela sizin ‘esirleriniz için tahliye kararı verilince’ o hakimleri de alıp ‘terör örgütü üyesi’ diye hapse attınız.

Meydanlarda hedef gösterip insanları, talimatla tutuklattınız.

Anayasa Mahkemesi ve üst mahkeme kararlarını da uygulatmadınız.

Şimdi çıkıp ‘yargı bağımsız’ derseniz kargalar bile buna güler…

***

Üçüncüsü, Brunson’u ‘takas etmeyi’ için bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan halka açık bir konuşmada önerdi. Pazarlık kapısını açtı.

İktidar, ‘takas’ yapabilmek özel KHK çıkardı.İstediği yabancı tutukluyu ‘takas’ için kullanabileceğini yasalaştırdı.

Şimdi ‘’biz pazarlık yapmayız’’, ‘’bizde yargıya müdahale olmaz’’ demeleri komik kaçıyor.

Kaldı ki, Hakan Atilla ve Halkbank’a ceza, iki yeni soruşturmanın engellenmesi gibi hususlarda pazarlıklar yapıldığı, Türkiye’nin el yükseltmeye çalışmasının ABD yönetimini çileden çıkardığı medyaya kulis olarak yansıdı.

Kaldı ki, Brunson ilk pazarlık değil.

Almanya ile Alman gazetecileri, Macron ricacı olduğu için Fransız gazetecileri, Rusya istediği için Çeçen komutanların Türkiye’deki katillerini, Uluslararası Ceza Mahkemesi tepki gösterdiği için ByLock’tan tutuklu üye yargıcı, uluslararası baskılar üzerine Heybeliada’da tutuklanan insan hakları savunucularını tutuklanmaları için olduğu gibi serbest kalmaları için de talimat verdiniz. Saldınız.

Hatta mahkeme henüz tahliye kararı vermeden ‘rehin’ bir gazeteciyi ülkesine özel uçakla saldınız…

***

Yargıyı böyle mefluç eder, adaleti yok eder, hukukun üstünlüğü yerine iktidarın talimatını ikame ederseniz, işte böyle ‘şamar oğlanı’na dönersiniz.

Gücü yeten adaletsizliğin pencesinde esir aldıklarınızı kolunuzu bükerek elinizden alır.

Gücü yetmeyen veya hamisi olmayanlar da şu an olduğu gibi zulmünüze maruz kalır…

ABD, Almanya’nın Fransa’nın Rusya’nın önünde eğilen iktidarınızın kendilerine efelenmesini hazmetmez…

Sembolik bir kararla, size mesaj gönderiyorlar. Görünen o ki, mesajı da aldınız.

‘Karı-koca kavgası’ benzetmesi yaparak ‘biz ayrılamayız’, ‘aramıza girmeyin’ mesajı verdiniz.

Çok sürmez, rehin tuttuğunuz Rahip Brunson’u ülkesine iade edersiniz…

Güç karşısında geri adım atacağınızdan şüphem yok, asıl merak  ettiğim, bu geri adımı iç kamuoyuna zafer gibi nasıl sunacağınız…

***

Brunson krizi, adaleti eleğe çevirmenin, hukuku siyasallaştırmanın, mahkemeyi tiyatroya, yargıçları kuklaya dönüştürmenin, ülkeyi nasıl bir batağa sürüklediğinin müşahhas bir misali.

ABD, Bruson’un tahliyesini bastırmakta haklı mı? İsterseniz bir de bu acı gerçeklerin ışığında düşünün!


[Erhan Başyurt] 8.8.2018 [TR724]

Papaz değil Erdoğan krizi [Adem Yavuz Arslan]


En baştan adını koyalım ki ‘problem’ doğru anlaşılsın;

Şu anda yaşamakta olduğumuz sorun Papaz Brunson krizi değil,  doğrudan ‘Erdoğan krizi’.

Her ne kadar sahnede Rahip Brunson olsa da sorunun özü, esası Erdoğan’ın kendisi. Üstelik bu realite sadece Brunson olayında değil, ABD ile yaşanan bir çok sorunun esasını oluşturuyor.

Gelişmeler herkesin malumu.

ABD, yaklaşık 2 yıldır Türkiye’de tutuklu bulunan Rahip Brunson’un serbest kalmaması üzerine Türkiye’ye yaptırım uygulamaya başladı.

İlk etapta Türkiye’nin Adalet ve İçişleri Bakanları ABD’nin yaptırım listesine alındı. Washington’dan yapılan resmi açıklamalara göre Brunson ve diğer ABD vatandaşları serbest kalmazsa Türkiye’ye yönelik ‘eşi benzeri görülmemiş yaptırımlar’ uygulanacak.

Gelişmeler ABD’nin blöf yapmadığını gösteriyor. Türkiye ise ‘mütekabiliyet’ deyip krizi tırmandırma politikasını tercih etti.

Bu durum zaten zorda olan Türk ekonomisinde büyük dalgalanmalara neden oldu. Nitekim Pazartesi günü yaşanan dolar dalgalanması piyasalarında şakası olmadığını gösterdi.

Rahip Brunson yanında Türkiye’de tutuklu diğer Amerikan vatandaşları, elçilik çalışanları, S-400 hava  savunma sistemleri, İran ambargosu gibi çok sayıda ‘kriz’ konusu var.

ZARRAB’DAN BRUNSON’A

Trump yönetiminin tavrı açık; Rahip Brunson ve diğer ABD vatandaşları hemen serbest kalmalı. ABD yönetimi bu konuda kendini bağladı. Kongre’den geçen yasalarda ‘Brunson’ın serbest kalma şartı’ var.

Olayın bir de psikolojik faktörleri var.

Brunson olayı Trump yönetimi için artık bir onur meselesi haline geldi. Önceki iki yazıda bahsetmiştim; Trump ‘pişmiş aşa su katıldığı’ düşüncesinde.

Hatırlanacağı gibi Türkiye ile ABD arasında Rahip Brunson’ın takas edilmesi için bir takım görüşmeler yapılmış ve mutakabaka varılmıştı. Söz konusu uzlaşmaya göre Rahip Brunson serbest kalırken Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’da Türkiye’ye gönderilecek, Halkbank’a kesilecek olan ceza da ‘makul sınırlar içinde’ kalacaktı. Ancak Türkiye’nin son anda ‘Halkbank’la ilgili yürütülen iki ayrı soruşturmanın da kapatılmasını’ talep etmesi anlaşmayı suya düşürmüştü.

İşte dananın kuyruğunun koptuğu yer burası.

Yani Halkbank’a dair soruşturmalar. Halkbank’a yönelik biri ABD Hazine Bakanlığı diğeri New York Güney Bölge Savcılığı’nın yürüttüğü iki ayrı soruşturma var.

ANKARA ‘KRİZ ÇIKSIN’ İSTEDİ

Bu aşamada biraz geriye gidelim.

Tr724.com okurları için bu durum yani Halkbank’a yönelik soruşturmalar sürpriz değil.

Çünkü New York Güney Bölge Mahkemesi’nde ki duruşmaları bir ay boyunca yerinde izledim ve izlenimlerimi, detayları bu köşede yazdım.

O yazılarda dikkat çektiğim, periscope yayınlarında altını çizdiğim nokta şuydu; “Her ne kadar burada Hakan Atilla sanık sandalyesinde oturuyor olsada, savcıların sorularından anladığımız bu davayı başka davalar izleyecek. Özellikle de ‘terörün finansmanı ’suçlaması üzerinden…”

Erdoğan rejiminin davanın nereye gideceğini bilmediğini düşünmek saflık olur.

Gerçi duruşmayı izleyen Havuz çalışanları davayı izlemekten çok davayı nasıl sulandıracaklarına konsantre olmuştu. Arazi işlerine bakarken Anadolu Ajansı’nın başına atanan Şenol Kazancı yönetimindeki ajans ise davayı izlemekten çok benim peşimde gezdiği için savcının nereye gittiğini görmemiş olabilir.

Fakat davayı başından sonuna kadar izleyen, notlar tutan elçilik görevlilerinin Ankara’yı haberdar ettiğini varsayabiliriz.

Hiçbir şey olmasa benim yazılarım ve periscope yayınlarımı yakından izlediklerini biliyoruz. Yani Halkbank’a yönelik iki ayrı soruşturma Ankara için sürpriz değil.

ABD’YE KARŞI 17-25 TAKTİĞİ

Erdoğan rejimi bu noktada tercihini ‘kriz’den yana yaptı.

Şöyle ki; ABD başkanı bile olsanız savcıya talimat verip bir soruşturmayı kapatamazsınız. Nitekim Halkbank’a dair soruşturmayı yürüten New York Güney Bölge savcılığı Trump’ın şahsi avukatını bile tutukladı.

Trump’ın avukatını bile tutuklamaktan çekinmeyen savcının siyasi baskıyla kritik bir soruşturmayı kapatmayacağını Ankara’da tabi ki biliyordu.

Erdoğan ‘olmazı’ isteyip krizin büyümesine zemin hazırladı. Daha önce bu köşede ‘ABD’ye 17-25 taktiği’ başlığında bu stratejinin ipuçlarını anlatmıştım.

Basitçe anlatmak gerekirse ; Erdoğan’ın en büyük korkusu ‘uğruna ülkeyi yaktığı’ Zarrab’ın kendi aleyhine vereceği ifadeler ve bu ifadeler üzerine kendisi ile ilgili ‘terörün finansmanı’ soruşturması açılması.

Bu yüzden tıpkı 17-25  Aralık soruşturmalarında olduğu gibi meseleyi hukuki platformdan siyasi sahaya çekti.

Rahip Brunson’ın absürd iddialarla tutuklanıp ‘ver papazı al papazı’ pazarlıklarına konu yapılması aslında bu stratejinin parçası.

Yeri gelmişken bir daha vurgulamakta fayda var. Erdoğan ‘ver papazı al papazı’ demesine ve Gülen’i ‘papaz’ olarak lanse etmesine rağmen gerçekte gündemi her zaman Zarrab’dı.

Gülen’i hiçbir zaman istemedi.

Tüm girişimlerine rağmen  Zarrab’ı alamayınca da bir başka ifadeyle uzlaşamayınca çatışma aşamasına geçti.

Eğer Zarrab’ı ABD’den alabilmiş olsaydı bugün ne Brunson krizimiz olacaktı ne de S-400.

ARTIK HİÇ BİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAZ

Her ne kadar Erdoğan ‘büyük dönüşlerin adamı’ olsa da (Rusya ve Mavi Marmara örneğinde olduğu gibi) ABD ile yaşanan krizin dönüşü pek yok.

Erdoğan, Brunson’u kendi özel uçağı ile yanında da bir özür mektubu ile ABD’ye yollasa bile sırada başka krizler var.

Mesela İran ambargosu çok büyük bir krizin habercisi.

Türkiye’nin Rusya’dan alacağı S-400 hava savunma sistemleri ise Brunson ve İran ambargosundan daha büyük bir mesele.

Zarrab meselesinde olduğu gibi Erdoğan S-400’lerde de ABD ile çatışmak zorunda. Çünkü kişisel güvenlik endişeleri ile Rusya’ya çok yanaştı ve bu saatten sonra Putin’i kızdırma lüksü yok.

Dolayısıyla S-400’leri alıp ABD ile papaz olmayı tercih edecektir.

Sonuç itibariyle;

Erdoğan’ın ABD ile çatışması, gerginlik yaşaması bir nevi ‘kişisel’ meselesi. En büyük korkusu da Zarrab ve Halk Bankası üzerinden kendisine yönelik bir ‘terörün finansmanı’ soruşturmasının açılması.

Rahip Brunson’ı tutuklayıp, ABD’ye karşı koz olarak kullanması ne Gülen ne de Atilla içindi. Hedefi Zarrab’ı almak ve Halkbank merkezi soruşturmaları kapatmaktı.

Gelinen nokta da Erdoğan için bütün mesele kendi kişisel güvenliği. Zarrab üzerinden kendisine yönelik bir risk görmediği anda bugün tukaka ettikleri herkes bir anda dostu olacak.

Tersi bir durumda ise ABD ile yaşanan gerginlik sayesinde hem ekonomik sorunları ‘dış mihrakların oyunu’ olarak lanse edecek hem de ‘Batı’ya karşı dik durduğumuz için bize yaptırım uyguluyorlar’ söylemiyle Rusya eksenine geçişin yolunu yapacak.

Sonuçta Brunson krizi nedeniyle dolar 10 liraya da çıksa kendi kitlesi ‘dış mihraklar’ söylemini satın almaya hazır.


[Adem Yavuz Arslan] 8.8.2018 [TR724]

Oyuncu satan Beşiktaş’ın kadrosu zayıfladı [Lige Doğru] [Hasan Cücük]


Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde tarihi başarıya imza atan Beşiktaş, iki yıl üst üste yaşadığı şampiyonluk sonrası ligi 4. sırada bitirmişti. Golcüsü Cenk Tosun’u ara transferde Everton’a satan Beşiktaş, yerine transfer ettiği Vagner Love’den beklediği başarıyı alamamıştı. Yeni sezon öncesi yaptığı transferlerden ziyade gönderdiği oyuncularla gündem olan Beşiktaş’ın Vida’yı elinde tutup tutamayacağı ise belirsizliğini koruyor.

Fikret Orman’la yeniden yapılanma dönemine giren Beşiktaş, iflasın eşiğinden dönmüştü. Önce ‘feda’ deyip kulübün gider musluklarını kısan Fikret Orman, takımı 2015’te Şenol Güneş’e teslim ederek başarının taşlarını döşemişti. Güneş daha ilk sezonunda takımı şampiyon yaparken, aynı başarıyı ikinci sezonunda da tekrarlamıştı. Geçen sezon Şampiyonlar Ligi’nde fırtına gibi esen bir Beşiktaş vardı. FC Porto, Monaco ve RB Leipzig’in bulunduğu gruptan lider çıkan Beşiktaş’ın en büyük problemi, Avrupa başarısını lige taşıyamamak oldu. ‘Maç seçiyorlar’ yorumlarının yanı sıra ‘konsantre olamıyorlar’ eleştilerinin hedefi oldu. Sonuçta son iki yılın şampiyonu olarak ligi 4. sırada tamamladı.

Şampiyonlar Ligi’nden 50 milyon, Cenk Tosun’un satışından ise 28 milyon Euro kazanan Beşiktaş bu sezon ayağını yorganına göre uzatma politikasına devam etti. Şampiyonlar Ligi yerine UEFA Avrupa Ligi’nde mücadele edecek olması gelir kaybına yol açacaktı. Önce kadrosunda olupta faydalanamadığı oyuncularla yollarını ayırdı. Sonra iyi teklif gelen oyuncularını bir bir sattı.

Kasadan çıkan para 4,5 milyon Euro

Beşiktaş’ın kayda değer tek transferi iki yıldır kiralık olarak oynattığı Jeremain Lens’in bonservisini alması oldu. Lens için Sunderland’a 4 milyon Euro ödedi. Kasadan paranın çıktığı bir diğer transfer ise Osmanlıspor’dan 450 bin Euro karşılığında renklerine bağladığı Umut Nayır oldu. Enzo Roco, Dorukhan Toköz ve Güven Yalçın Beşiktaş’ın ücretsiz kadrosuna kattığı isimler oldu.

Beşiktaş’ın en büyük kaybı şüphesiz kaleci Fabri. İki sezon Beşiktaş kalesini koruyan Fabri, başarılı kurtarışlarıyla hem defansa hem de taraftara güven veren isimdi. Fulham 6 milyon Euro ödeyip Fabri’yi kadrosuna katarken, Beşiktaş’ın kalesinin bir numaralısı Tolga Zengin oldu. İki sezondur yedek kulübesinde bekleyen Tolga Zengin tecrübeli bir isim. Ancak iki sezon yedek bekleyen bir ismin kalenin bir numaralısı olması beraberinde tehlikeleri de barındırıyor. Defansın bir başka önemli ismi Dusko Tosic ise 4,5 milyon Euro karşılığında Çin liginin yolunu tuttu. Fabri ve Tosic’in aynı anda ayrılması Beşiktaş defansında önemli güç kaybına yol açacaktır. Kadroda fazla yer bulamayan Matej Mitrovic’in 3,5 milyon Euro’ya satılması ise Fikret Orman’ın başarısıdır.

Ayrılan çok ama Beşiktaş’ın şansı yine Şenol Güneş

Kadroda yer bulamayan, daha doğru ifadeyle yattığı yerden para kazanan Pedro Franco, Denys Boyko, Aras Özbiliz ve Veli Kavlak, Beşiktaş’ın bedelsiz yolunu ayırdığı isimler oldu. Şenol Güneş, İspanyol golcü Alvaro Negredo’yu yüksek bedelinden takımda tutmak istiyor. Güneş sadece Negredo için değil bir diğer forvet Love içinde satılabilir onayını verdi. Ancak her iyi oyuncuya henüz ciddi bir talip çıkmadı. Dünya Kupası’nın finalistlerinden Hırvatistan’ın defansının başarılı ismi Vida içinde Beşiktaş’a çok sayıda teklif geliyor. Özellikle Premier Lig’den ciddi talipleri var. Bir kaç güne Vida ayrıldı haberlerini duyursak şaşırmayın.

Beşiktaş’ın sattığı oyuncular kadar elinde tutamadığı Talisca için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Benfica’dan kiralanan Talisca iki yıl boyunca Beşiktaş’ın en başarılı isimlerinden biri olmuştu. Yüksek bonservisinden dolayı alınamayan Talisca, Benfica’ya geri dönmüştü. Genç yıldız Çin ligine transfer olarak Beşiktaş’a kiralık olarak bile dönmesinin kapısını kapatmış oldu.

Ayrılan oyunculara rağmen Beşiktaş’ın en büyük şansı Şenol Güneş olmaya devam ediyor. Geçen yıla göre daha zayıf bir takım kuran Beşiktaş şampiyon olursa bu Güneş’in teknik adamlık becerisi olarak kayıtlara geçecek.

GELENLER

Oyuncu        Geldiği takım    Ücreti (euro)
Jeremain Lens    Sunderland        4 milyon
Umut Nayir        Osmanlıspor    450 bin
Dorukhan Toköz    Eskişehirspor    Bedelsiz
Güven Yalcin    B. Leverkusen U19    Bedelsiz
Enzo Roco        CD Cruz Azul    Bedelsiz

GİDENLER

Fabri        Fulham        6 milyon
Dusko Tosic        Guangzhou        4,5 milyon
Matej Mitrovic    FC Brügge        3,5 milyon
Pedro Franco    CD America        Bedelsiz
Denys Boyko    Dinamo Kiev    Bedelsiz
Aras Özbiliz        Willem II        Kiralık
Veli Kavlak        Kulüpsüz


[Hasan Cücük] 8.8.2018 [TR724]

Papatya ve güneş [Bayram Kaya – Tutuklu Gazeteci / Silivri Cezaevi]


Soğuk beton bloklar arasında yaşamak zordur… Her yanını kapalıdır… Sanki kendinizi kapalı bir tabut arasında hissedersiniz… Nefes alamazsınız… Bir anda hayatınızın en önemli can damarının kesildiğini hissedersiniz…

Damarlarınızın her hücresine nüfuz eden kan damlacıklarının bir kum saat gibi aktığını görürsünüz. Ancak bir şey yapamazsınız. Çaresiz ve pejmürde bir dilenci gibi yardım edecek bir göz ararsınız. Çevrenize bakarsınız, annesine muhtaç süt bağımlısı bir bebek gibi. Fakat ne çare… Yollar kapalıdır… Üzerinize sürgülenmiş mazgal ve başınızın üzerinde dalgalanan Demokles’in Kılıcı gibi sallanan bıçaklı teller ruhunuza işler…Hayattan kopartır sizi… Alır bir hastanenin en derinlerine saklanmış bir morg odası gibi, herkesin uzağına götürür. Kapınızın önünde sevdikleriniz nöbet tutan bir er misali beklerler… Derin derin ağlarlar… Kimi zaman o gözyaşlarını içlerine akıtırlar… Hüznün zirve yaptığı bir hengamede Fırat olurlar, Nil olurlar… Sizinle birlikte bu hayattan kaçmak isterler…

Bazen yardım ellerini uzatmak isterler, boğulmakta olan bir çocuğa uzattıkları gibi. Heyhat, kapılar sürgülüdür… Dünya hayatında en değer verdiğiniz insanlar, kapınızda sıra olmuşlardır… Sizden bahsedenler… Uzun uzun… Ne methiyeler düzülür ardınızdan, sizin de bilmediğiniz… Bir an üzerinizden bembeyaz kefeni bir kenara fırlatıp yanlarında olmak istersiniz.

En diplerine kadar sokulup gururla dinlersiniz methiyeleri.. Kimi zaman içtenlikle onlara katılır söylenenlere alkış tutarsınız… Evet, bu bahsedilen benim dersiniz… Fakat kimsecikler sizi duymaz… Ne var ki siz üzerinizde sallanan beyazlıktan habersizce çevreyi kolacan etmeye devam edersiniz… Sanki mahallenin bir bekçisi gibi asayım mıntıkası yaparsınız. Arkanızda saf tutup, morg kapısında sıra sıra bekleyen sevenlerinizi sayarsınız. Bir öğretmen edasıyla gelip gelmeyenleri not edersiniz bir kenara… Ancak elinizde ne kalem vardır ne de kağıt… Yalnızsınızdır… Bağırmak gelir içinizden… Avazınız çıktığı kadar bağırırsınız… Çığlıklarınız arş-ı alaya ulaşır adeta… Ne var ki kimsecikler kulak kesilmez… Üzerinize yığılmış beyaz örtüyü büyük bir hararetle fırlatmak istersiniz… Kimi zaman da bir aslanın kafesini pençeleriyle parçalamaya çalıştığı gibi tırnaklarınıza sarılırsınız. Avına sıkı sıkıya sarılan bir kurt gibi beyaz örtüyü parçalara ayırmak istersiniz. Ama bir bakarsınız pençeleriniz dibinden sökülmüştür. İşte o an kendinizi karanlığın en boğucu anına teslim edersiniz… Korkarsınız, bir çocuk gibi… Annesine muhtaç bir yavru gibi, koruyucu meleğinizi ararsınız pervasızca… Elinizi uzatırsınız, tutanınız hiç olmaz. İşte o an anlarsınız yalnız kaldığınızı… İşte o an hesap vakti olduğunu düşünürsünüz… Umutsuzca sıranızı beklersiniz. Safderun bir yavru gibi size şefkat gösterecek bir göz ararsınız… Bu kimi zaman saatler sürer, kimi zaman ise aylar… Ve yıllar… Ne gelen vardır ne de giden… Yalnızlık çöker ruhunuzun en derinlerine… Hıçkırıklarınız artık arşı sarsa da kulak veren kimseler olmaz… Olamaz…

Tutsaklık kimi zaman küçük bir ölümdür adeta insanoğlu için. Özgürlüğünden ve varlığından uzaklaştırır. Artık siz, siz değilsinizdir. Başkalarına bağlıdır hayatınız. Bir robot gibi kurgulanmıştır düzeniniz. Her şey sıradan ve bayağıdır… Kimi anlar küçük şeyler sizi hayata bağlar, kimi zaman da hüzne garkeder. Esaret altında tutulduğunuz hücreniz sizin için bazen asa-yı cennet olur, kimi zaman Mısır’ın Kıpti’lerinin azap çektiği dipsiz bir kuyu… Mutluluk ve hüzün arasında derin uçurumlar vardır… Bir an Everest tepesinin zirvesine çıktığınızı düşünürsünüz, bazen de Lut gölü gibi yerin binlerce metre altına dalarsınız. Ben neredeyim acaba soruları kafanızın içerisinde uçar durur. Bir rüzgar gibi sizi bir o tarafa bir bu tarafa sürükler durur… Hava boşlukları arasında gel gitler yaşarsınız… Adeta gece ile gündüzünüz birbirine karışır… Denizaşırı ülkelere seyahat eden bir seyyah gibi jetlag olursunuz… Dengeniz alt üst olur… Soluduğunuz havadan ve yediğiniz yemekten tat almaz olursunuz…

Fakat her şey senin elindedir. Mutlu olmak da mutsuzluk da… Hücrenin ışığı her zaman ümittir. Onu ne kadar çok solursan, hücrelerine o kadar çok nüfuz eder. Beton bloklar ve dikenli teller aslında sadece bir göstergeden ibarettir. Ruhun en derinine nüfus etmek için bir güvenlik algısıdır. Ancak onu yok saymak da tutsaklık yaşayanın elindedir. Ne yapmalıyım diye düşünmeye hiç gerek yok… Görmemek en ideali… Sanki özgür bir dünyada eşinizle, çocuklarınızla geziyor gibi havaya bakmayacaksınız… Dikenli telleri ruhunuzdan çıkaracaksınız. Kafanızı ve ruhunuzu başka alanlara kanalize edeceksiniz… Çevrenizde halelenen beton blokları ise evinizin bir duvarından ibaret göreceksiniz. Mazgal deliklerinden sizinle yapılan irtibatları da komşuluk irtibatı diye kafanıza kazıyacaksınız… İşte o zaman yeni bir hayata başlangıç yaparsınız… Kendinizi sürekli meşgul etmede en önemli olguların başında geliyor…

Umut ve özlem… İki sihirli kelime… Aslında dünyanın temelinde yer alan önemli temel kavramlar… Bunları bulduğunuzda her şey emrinize serilir… Kaybettiğinizde ise ikinci ölümü yaşadığınızın resmidir… Adeta damarlarına zehir enjekte edilmiş bir uyuşturucu bağımlısı gibi deli divane gibi olursunuz. Yediğinizi ve içtiğinizi bilmezsiniz… Beton duvarlar sadece kafanızın üzerinde değil, ruhunuza da işler… Ancak küçük bir mutluluk da bizim elimizde… Tabi ki görene… Geçen gün, güneş hücremin tepesine yaklaştı. Güzel ve alımlı genç bir kız gibi gülücükler yağdırdı adeta. Bir anda ruhumda gelincikler baş göstermeye başladı. Ne mutluluk… Anlatmanın tarifi ne mümkün… Sadece bana gülümsemedi güneş… Küçük ve dar avlumun köşesinde de kendini gösterdi. Bir ana şefkati gösterir gibi her tarafı kucakladı. O da ne! Beton bölmeler arasında sarı bir papatya…  Ana rahminden dünyaya gelmeye hazırlanan bir bebek misali başını göstermeye başladı. Suyla birlikte güneş bir olup, bir hediye göndermişti bana… Ne büyük mutluluk. Hele açık görüş öncesi gelen bu hediyeye ne demek gerekiyor… Bir hafta özenle korudum papatyayı. Suyunu özenle verdim. Anlıyordum ki bu papatya benim eşime ve kızıma götürmem için gönderilmiş bir hediyeydi. Güneş, her zaman sanki bana inat papatyamı özenle besledi. Büyümesine zemin hazırladı…N e var ki görüş gününde güneş başını göstermedi. Papatya sabahın erken vaktinden itibaren gözleriyle güneşin o sıcacık yüzünü aradı, masum bir çocuk gibi. Biliyordu ki o gün en sevgililere ulaşacaktı. Heyhat… Güneş gün boyu ortalarda yoktu. Hem benim hem de papatyanın ruhu yaralanmıştı… Açmayan bir papatya neye yarardı ki? İkimiz de deli divane gibi görüş saatine kadar avlunun içinde pervane oluyorduk… Gözümüz, her an gelecek güneşin o sevimli yüzündeydi… Ama görüş saati geldiğinde güneş hala ortalarda yoktu. Umutsuzca papatyaya yaklaştım… ‘Affet beni’ dedim… O da Hz İsmail’in İbrahim’e boynunu eğdiği gibi hüzünle ve ıstırapla, mahcubiyetle bana baktı… ‘Kopar beni ve sevdiklerine ulaştır’ dedi… ‘Kapalı olsam da onların ruhunda yeniden açarım’ dedi… Ben de daha fazła kıramadım… İki dal papatyayı kopararak cebimin en ücra köşesine saklarcasına sevdiğim iki insana götürdüm… Papatya haklıydı… Açmamıştı dalları… Ama gülleri alanlar onu ellerine aldıklarında ruhlarındaki mutluluk yüzlerine sirayet etmişti… Papatya yine haklı çıkmıştı. Asıl esaret içinde yaşadığındı… Önemli olan onu ruhuna almamandı…


[Bayram Kaya – Tutuklu Gazeteci / Silivri Cezaevi / 3 Ağustos 2018] 8.8.2018 [TR724]