AKP’nin Fetvacısı [Ahmet Kurucan]


Değer mi değmez mi diye çok düşündüm bu yazıyı kaleme almadan önce. Sonra “Bazı yazılar vardır ki tarihe not düşmek için yazılır” sözüyle kendimi ikna ettim ve yazmaya karar verdim.
Bazı haber sitelerinde “AKP’nin fetvacısı bakın bu defa ne söyledi?” tarzında bir başlık attılar geçenlerde. Hayrettin Karaman fotoğrafı bir tarafta Yeni Şafak’daki yayınlanan yazısının başlığını içeren fotoğrafı diğer tarafta. Merakımı mucip oldu ve açıp bir okuyayım dedim ne demiş hoca diye. Haberin üzerini tıklayıp sayfanın açılmasını beklerken çok karmaşık duygular içindeydim. İçten içe üzüldüm, acıdım ve “Hoca bir unvan daha kazandı dedim: “AKP fetvacısı”.

Malum daha önceleri Mümtaz’er Türköne “Parti müftüsü”, bendeniz de mertebe kat etmiş halini esas alarak “Devlet müftüsü”, bazıları “İslamcı AKP’nin ideoloğu”, bazıları ise “Erdoğan’ın fetvacısı”, “Saray Fetvacısı” diyordu hoca için. Hayırlı olsun, yakışır hocaya. Yakın gelecekte AKP iktidarı boyunca oynamış olduğu başat rolden dolayı çok daha başka unvanlar da kendisine verilecektir. “Yolsuzluğun Yılmaz Savunucusu; Hırsızlığı Meşrulaştıran Adam” ilk etapta aklıma gelen iki şey mesela. Öyle ya “Yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvasının müftüsünü başka nasıl anlatacak ki yakın tarih araştırmacıları? Neyse; “Bir varmış bir yokmuş!” İlginçtir Türkçede bir deyim olan ve çok önemli hakikatleri çağrışım yaptıran bu deyim Karaman’ın hayatını anlattığı 3 ciltlik hatıra kitabının adı!

“AKP’nin fetvacısı” unvanını Hoca’ya kazandıran yazının başlığı  “İslam ülkesinde gayr-i müslim vatandaşlar (ehlü’z-zimmeh).” Yazının muhtevasını okumadan zihinde yapan çağırışımlara göre insan, ne var ki bunda diyor. Hoca klasik fıkha vakıf bir insan, ihtimal fıkıhtan aktarımlar yaptığı bir yazı yazmış diye düşünüyor. Ama başlığı atanlar öyle düşünmüyor, zira konjonktür ona müsaade etmiyor.

Malum gündem iki yıldan beri hapishanede tutulan ABD’li papaz Andrew Brunson’un serbest bırakılması ile alakalı ABD başkanı, Başkan Yardımcısı, Dış İşleri bakanı, Beyaz Saray sözcüsü başta olmak üzere yetkililerin yaptığı açıklamalar, tehditler ve nihayet yaptırımlar. Erdoğan ve hükümeti egemenlik haklarına saldırı diye iç kamuoyuna yönelik yaptığı konuşmalarda bu açıklama ve tehditleri kaale almıyor gibi yapıyor ama perde arkasında diplomasinin nasıl çalıştığını henüz bilmiyoruz. İşte tam da bu esnada hocanın bu yazısı aslında subliminal mesajlar! taşıyan ya da hem hükümet yetkililerine hem de kamuoyuna mesajlar sunan unsurlar içeriyor. Hayır bunu ben demiyorum, “AKP’nin fetvacısı” diyenler diyor. Başlıkları aynen şöyle: “AKP fetvacısı’ Karaman’dan üstü örtülü Brunson fetvası.”

Gerçekten öyle mi? Hoca’nın bu yazıyı kaleme alırken niyeti bu mu? Bilmiyorum. Niyet okuması yapmam. Ortada somut bir yazı varken düşüncelerimi o yazı üzerine bina ederim. Şimdi onu yapacağım. Hocanın yazısında zihniyeti ele veren bazı yaklaşımlarını dün-bugün mukayesesi içine girerek cümle cümle tahlil etmeye çalışacağım. Hoca böyle bir şey yapmadığı için anlaşılan o ki klasik fıkıh kitaplarından aktarmış olduğu ve bir dönem siyasi sistemi belirleyen içtihadî bilgilerin hala geçerliliğine inanıyor. Zihniyet derken de kastım bu zaten.

Başlık: “İslam ülkesinde gayr-i müslim vatandaşlar (ehlü’z-zimmeh).” “İslam ülkesi” tabiri dün de yanlıştı bugün de yanlış. İslam bir dinin adı. Dinin ülkesi olmaz. Ama o dine inanan insanların azınlık ya da çoğunluk olarak yaşadıkları ülke (kara/toprak parçası) olur.

“Gayri müslim vatandaşlar.” Hem doğru hem yanlış. Vatandaşlık anlayışının merkezine dini kimliklerin oturtulduğu bir zeminde doğru. Yanlış, zira günümüzde böyle bir zeminden bahsetmek mümkün değil. Artık vatandaşlık başlı dinî, ırkî, cinsî, mezhebî vb. insanı insandan ayırt eden her türlü özelliklerden bağımsız bir kimlik unsuru. Avrupa’da yaşayan 25 milyonluk Müslüman nüfusun çok büyük bir oranı yaşadıkları devletlerin vatandaşı. Nokta. Dini kimlik o ülkenin vatandaşı olup-olmamada rol oynamıyor. Daha da ötesi dini kimliğe göre ayırımcılık yapma ceza kanununda yeri olan bir suç ve ispatlanabildiği takdirde cezai müeyyidelerin konusu.

“Peki Müslüman olmayan insanlara İslam dünyada nasıl bir muameleyi uygun görüyor?” Yanlış. İslam özgürlük, adalet, eşitlik gibi genel ilkeler ve prensipler veriyor. Bunları bir politika, siyasi davranış biçimi, hareket tarzı haline getiren teorik ve pratik alanda iş yapan uzmanlar, kanun yapıcılar ve yöneticiler.

“İslam hukuku, İslam ülkesi vatandaşı da olsalar gayr-i müslimler ile Müslümanlar arasında fark bulunduğunu, birçok önemli hususlarda bunlara farklı muamele edileceğini kabul etmiştir. Bu farkların daima gayr-i müslimler aleyhinde olduğu söylenemez; ancak iman edenle etmeyen, salih mümin ile faşik (isyankâr, günahkâr mümin) eşit olmadıkları için –temel insan hakları dışında- muamele farkının bulunduğu bir gerçektir.” Doğru ama bu doğrular dünün doğruları, bana göre bugünün doğruları değil. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi vatandaşlık din başta ırk, cins, mezhep, kültür her türlü alt kimliği oluşturan unsurlardan bağımsız bir kimlik olduğuna göre hocanın sözünü ettiği muamele farklılıklarının olmaması gerekir. Bir insanın dini kimliği onun bazı haklardan mahrum olmasını gerektirmez. Dün olmuş ve uygulanmış bu. Müslümanlar da başka din mensupları da uygulamış bunu. O günün şartları için de belki kaçınılmaz da olabilir bu türlü uygulamalar. Ama bugün hayır. Günümüz dünyasında ideal olan şey nomokrasi ve meritokrasidir. Yani vatandaşlık hakları üzerine kurulu liyakata dayalı yönetim biçimi.

Hoca muamele farklılıklarına örnekler vererek yazısına devam ediyor:

“a) Müslümanların ödemek mecburiyetinde oldukları zekât ve fitir sadakası (fıtre) ibadet -vergilerinden gayr-i müslim teb’a muaftır; onlar bu vergilerle yükümlü değildirler.” Fıtır sadakası adına söylediği doğru. Çünkü bu ancak İslam dinine inanan insana yüklenen bir yükümlülük. Ama zekât için aynı şeyi söyleyemeyiz. Hz. Peygamber, Hz Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile Hz. Osman’ın zekatta emval-i zahire ve batine ayırımı yaptığı zamana kadar zekat, bugünün terimiyle ifade edecek olursak vatandaşın devlete vermiş olduğu verginin adıdır. Gayri müslim vatandaştan alınan vergiye cizye, haraç vs. denilmesi onların vergiden muaf oldukları anlamına gelmez. Zaten bugün böyle bir ayırım da söz konusu olamaz. Vergi oranlarında farkların olması tabiidir ama bu tabiilik din farklılığı üzerine kaim kılınamaz.

 “b) Cihad vazifesinin gereği olarak bütün Müslümanlar askerlik yapmak mecburiyetinde oldukları halde gayr-i müslimler bundan da muaftırlar.” Yanlış. Hem de birçok açıdan. Hoca cihadı sadece askeri veçhesi itibariyle ele alıyor. Bağlam bunu gerektiriyor, dolayısıyla bir problem yok. Ama askerlik bir ülkenin güvenliği için gerekli ise bunun illa 14 asır önceki hayat şartlarındaki gibi yapılması şart değildir. Profesyonel/paralı askerlik sistemi ile de siz bu amacı gerçekleştirebilirsiniz.
İki; Medine vesikasına imza koyan müşrikler ve Yahudiler Medine’ye dışarıdan saldırı olması durumunda şehri birlikte müdafaa edeceklerdi ve nitekim anlaşmalarına sadık kaldıkları müddetçe bu türlü saldırılarda müşrikler, Yahudiler ve Müslümanlar aynı cephede düşmanlarına karşı birlikte çarpıştılar.

“c) Birçok mevzû ve meselede davaları kendi kanunlarına göre hükme bağlanır.” Hem doğru hem yanlış. Doğru Medine vesikasında ve tarihin belirli dönemlerinde Müslüman topraklarında çok hukukluluk sistemi uygulandı. Ama daha sonraları mesela Tanzimat’tan sonra Osmanlı topraklarında “hukuk birliği” kabullenildi ve çok hukukluğun getirdiği dezavantajlar avantajlarına galip gelince uygulama ortadan kaldırıldı. Bugün de dünyanın birçok ülkesinde hukuk birliği esastır.

“d) Güç ve kazançlarına göre değişmek üzere senede bir, adam başına “cizye” adıyla bir vergi verirler. Fakir, işsiz ve aciz, manastırdaki rahip, serveti olmayan yaşlı, akıl hastası gibi şahıslar cizye vergisinden muaftırlar.” Doğru. Dönemin sistemi içinde gayri müslimleri vergilendirme yöntemlerinden biridir. Bugün de böyle olacak diye bir şey yok. Eşit vatandaşlık temeli içindeki yapılanmalarda zaten din farklılığına bağlı olarak vergilendirme yapamazsınız. İkincisi; “adam başı” dediğiniz vergilendirme sistemi de ihtimal değişir. Sahasında uzman kişiler ile atanmış ve seçilmiş yönetim erkinde bulunan kişilerin vereceği kararlardır bunlar.

“Hz. Ömer zamanında Müslümanlar tarafından zapt edilip ahalisinden cizye alınan Humus, savaş zarureti ile terkedilince komutan, alınan cizye vergisinin iadesini emretmiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Aldığımız vergi sızı himaye etmek üzere verdiğimiz söz (ahd) karşılığıdır; şimdi çekildiğimize göre vergi üzerinde hakkımız kalmamıştır”. Tarihte kalmış ve o günün genel geçer kuralları içinde Müslümanların hakkaniyetini gösteren enfes örneklerden birisi. Ama keşke Hoca Müslümanların hakkaniyeti, nısfeti, adalet anlayış ve uygulaması adına Hz. Ömer deyip 15 asır geri gideceğine 16 yıldır yönetimde bulunan İslamcı AKP iktidarının 2018 yılı İstanbul, Hakkari, Tekirdağ, Diyarbakır’ından örnekler verseydi! ‘Verebilseydi verirdi’ şeklinde yapacağınız itirazlar kabulümdür.

“e) Gayr-i müslimlerin Arabistan’a seyahatleri serbest olmakla beraber burada yerleşmelerine izin verilmemiştir. Mekke Müslümanların kıblesi olduğu için (Mescid-i haram, mübarek ve mukaddes makamları da ihtiva eylediği için) gayr-i müslimlerin buraya girmelerine de -bir zaruret bulunmadıkça- izin verilmemiştir.” Doğru ve yanlış. Doğru; alimlerin Tevbe süresi 28.ayete getirdikleri yorum ve bu yorumu siyasilerin olduğu gibi kabullenip uygulaması böyle olmuş. Günümüzde de kâğıt üzerinde dahi olsa bu yasak ayniyle devam etmektedir.  Yanlış; tarihin belli bir zaman diliminde o günün şartları içinde verilmiş olan içtihadî hüküm ve uygulamaların değişen sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel vb. arka plan şartlarına rağmen hala daha devam ettiğini savunmak içtihat hakkında doktora tezi yapan hocanın aslında kendini inkâr etmesi demektir.

“f) Kendi kıyafetlerini muhafaza ederler. Kılık kıyafet bakımından Müslümanları taklid edemezler.” Yani tek tip kıyafet giymeye devlet eliyle insanları zorlama, uymamaları durumunda cezai yaptırımlar uygulama. Hocanın dediğinden bu anlaşılıyor. Kafasında tasarladığı böyle bir dünya mıdır bilmiyorum ama denilen bu şey yukarıda defalarca ifade ettiğimiz gibi bir döneme ait ve hayatta kendine tatbikat alanı bulmuş bir düşünceden ibaret.

Hoca bu farklılıkların ardından İslam devleti nezdinde Müslim-gayri müslim ayırımı yapmaksızın herkese eşit olarak tatbiki gereken benzerliklerden bahsediyor ve bununla gazetecilere “AKP fetvacısı’ Karaman’dan üstü örtülü Brunson fetvası.” çıkarımını yaptıran örnekleri maddeler halinde sıralıyor. Diyor ki Hoca:

“a) Gayr-i müslimlerin de mal, can, namus ve şerefleri Müslümanlarınki gibi dokunulmazdır.” Doğru ama hangi ölçüde uygulanmıştır sorusunun cevabı Müslümanın yüzünü yere baktıracak cinsten. Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı demeye gerek yok, 16 yıllık AKP iktidarına bu gözle bakmak yeterli. Öyle değil mi Hoca?

“b) Gayr-i müslimler içinde muhtaç olup, bakacak kimsesi bulunmayanlar, tıpkı Müslümanlar gibi sosyal sigorta hakkından faydalanırlar; devlet onların geçimlerini sağlar.” Doğru. Ama aynı soru; hangi ölçüde tatbik alanı bulmuş bu bizim dünyamızda? İsterseniz ülkemiz topraklarında asırlardır azınlık olarak yaşayan Hıristiyanlara bu soruyu sorabilirsiniz. Tabii cevabını dinlemeye yetecek yüreğiniz varsa.

 “c) Gönüllü askerlik yapanlar çizyeden muaf olurlar.” Kanun yapıcılar ve siyasi yönetimin vereceği karara bağlı. Dün böyle uygulanmış olabilir ama bugün böyle olmadığı herkesin malumu.

 “d) Yüksek derecedeki sorumluluklar Müslümanların uhdesinde kalmak üzere devlet hizmetinde kullanılır, görev alırlar.” Müslümanların uhdesinde kalmak ne demek? Devlet vatandaş ilişkisi içinde dini mensubiyetin alt kimlik olarak kabullenildiği günümüz dünyasında böyle bir şart ileri sürülebilir mi? O zaman Londra Belediye başkanı Pakistan asıllı Müslüman Sadık Han benzeri karşıt bir örneğin bizim dünyamızda yeri yok mu diyeceğiz? Yani İstanbul Belediye başkanı Hıristiyan bir insan olamaz. Öyle mi? Ben böyle anlıyorum. Ya siz? Ya da hocanın yazdıklarından hareketle şunu diyebilirsiniz; 15 milyonluk devasa nüfusuyla İstanbul belediye başkanlığı “yüksek derecede sorumluluk gerektiren bir görev değildir?” Güler misin, ağlar mısın?

“e) Mezarları ve kemikleri saygı görür, tecavüzden masundur.” Doğru. Böyle olmalı.

 “f) Ebû Hanîfe ve Sâfiî gibi müctehidlere göre Kur’ân, Hadis ve İşlâm hukuku gibi İşlâm ilimlerini öğrenmek isteyen gayr-i müslimler bundan menedilemez.” Bu da doğru.

“g) Esir düşenleri, Müslüman esirler gibi devletin ödeyeceği fidye ile kurtarılır…” Bu da doğru doğru olmasına ama keşke Hoca rahip Brunson ve emsali yabancı vatandaşlar rehine ve takas siyasetine malzeme edilmesi için tutuklanmalarından önce bu uyarıyı ideoloğu olduğu  AKP iktidarına söyleseydi. Bizi dinlemezlerdi ama 24 Haziran seçimlerini ölüm-kalım mücadelesi olarak değerlendiren hocalarını ihtimal dinlerlerdi.!

Sonuç itibariyle; Hoca bu yazıyı boşuna kaleme almış olmaz. Doların 5.40’a kadar yükselmesi ile zirve yapan ekonomik kriz ve bu krizin Rahip Brunson’a bağlanması ister istemez bu yazıya zaman ayarlı dedirtiyor insana. 17/25 aralık döneminin en sık kullanılan deyimiyle ‘zamanlama manidar!’
Keşke Hoca bir yazı da KHK’larla hayatı karartılan yüzlerce-binlerce insan için kaleme alsaydı. Yazının içinde subliminal şeklinde bile olsa yönetime mesajlar olsaydı. Tutuklanırım korkusu ile açıktan yazamıyorsa diye diyorum bunu.!!!!Hiç olmazsa ilminin hakkını verirdi. Mazisini inkâr etmezdi. Ama heyhat.


[Ahmet Kurucan] 8.8.2018 [thecrcl.ca]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder