Dünya Sağlık Örgütü’nden gençlere uyarı

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) salgınında belirti göstermeyen ya da çok hafif belirti gösteren gençlerin payının büyük olduğunu belirterek gençleri dikkatli olmaları konusunda uyardı.

DSÖ’nün Asya-Pasifik bölge sorumlusu Takeshi Kasai, bölgede Koronavirüs vakalarının hızla yayılmasında 20, 30 ve 40’lı yaşlarındaki genç insanların önemli rol oynadığını belirterek bu yaş grubundaki pek çok vakanın hafif ya da hiç görünmeyen semptomlar nedeniyle virüs taşıdığının farkına varmadığını ve virüsü bilmeden başkalarına bulaştırdığını kaydetti.

Bu durumun virüsün yaşlılar ya da ön hastalıkları bulunanlar gibi riskli gruplara, yoğun nüfuslu yerleşim bölgelerine ve geri kalmış kırsal bölgelere yayılması riskini artırdığına dikkat çeken DSÖ yetkilisi, özel risk altındaki grupların virüsten korunması için çabaların katlanması gerektiğini kaydetti.

Asya ve Pasifik’ten 27 ülkeyi kapsayan Batı Pasifik bölgesinde şimdiye kadar teyitli 400 bin koronavirüs vakası kaydedilirken 9 bin 300 kişi virüsten yaşamını yitirdi.

“Mutasyonun öldürücülüğü daha az”
Deutsche Welle Türkçe’nin aktardığı haberde, diğer yandan dünya çapında koronavirüs vakalarındaki artış hızlanırken koronavirüsün mutasyonuyla ilgili yeni bulgular ortaya çıkmaya başladı.

Uluslararası Bulaşıcı Hastalıklar Birliği’nin başkanlığına seçilen Singapur Ulusal Üniversitesi kıdemli danışmanı Paul Tambyah, koronavirüsün Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya’nın bazı bölgelerinde giderek daha sık rastlanan mutasyonunun daha bulaşıcı ama daha az öldürücü olabileceğini söyledi.

Bilim insanları tarafından ilk olarak Şubat ayında keşfedilen D614G mutasyonunun yayıldığı alanlarda ölüm oranlarının düşmesinin bu tezi akla getirdiğini kaydeden Tambyah, “Karşımızda daha bulaşıcı ama daha az öldürücü bir virüsün bulunması iyi birşey olabilir” dedi.

Virüslerin çoğunun mutasyon sürecinde daha az tehlikeli hale geldiğine dikkat çeken Tambyah, “Daha fazla insana bulaşmak ama onları öldürmemek virüsün kendi çıkarınadır. Çünkü virüs beslenmek ve barınmak için bir ev sahibine muhtaçtır” diye konuştu.

DSÖ, Şubat ayından bu yana Avrupa ve Amerika’da yayılan yeni mutasyonun daha ağır seyreden vakalara yol açtığına dair elde veri bulunmadığını açıklamıştı.

D614G mutasyonunun Malezya’da iki bölgede yayılmasının ardından sağlık yetkilileri halkı tedbirli olmaları yönünde uyarmıştı. Malezya Sağlık Bakanlığı Genel Direktörü Nur Hişam Abdullah, bu bölgelerde tespit edilen D614G’nin on kat daha bulaşıcı olduğunu belirtmişti.

18.8.2020 [TR724]

Çevre kirliliğinde son nokta: İnsan organlarında mikroplastik bulundu

ABD’deki Arizona Üniversitesi’nden Charles Rolskyi, Rolf Halden ve Varun Kelkar,“Her yerde plastik varken içimizde olmayacağını beklemek naiflik olur” diyerek mikroplastiklerin insan organlarında birikip birikmediğine odaklandı.

Akciğer, karaciğer, böbrek ve dalaktan alınan 47 dokuyu inceleyen araştırmacılar bütün numunelerde plastik buldu.

Bütün örneklerde bisfenol A (BPA) adı verilen ve kardiyovasküler hastalıklar gibi sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilmesine rağmen hala gıda kapları yapımında kullanılan maddeye de rastlandı.

Çalışma mikroplastik incelemesi için numune alınan insanların çevresel maruziyetlerini belgelemesi açısından bir ilk. Numuneleri alınan insanların yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları ve mesleği gibi detaylı bilgiler sayesinde potansiyel mikroplastik kaynakları ve bulaş yollarıyla ilgili de ilk ipuçları elde edildi.

Kelkar bu biyonçözünür olmayan materyallerin insan dokularında birikmesinin endişe verici olduğunu belirterek henüz sağlık üzerinde olası etkilerini bilinmediğinin altını çizdi: “Dokularda ne olduğuna dair daha iyi bir fikrimiz olduğunda insan sağlığı açısından sonuçlarını değerlendirmek için epidemiyolojik çalışmalar yapabileceğiz. Böylece eğer varsa potansiyel sağlık risklerini daha iyi anlayabileceğiz.”

2018 yılında Viyana Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmayla da ilk kez insan dışkısında mikroplastiklere rastlanmıştı.

Çevre örgütü Plastic Oceans’ın verilerine göre ise her yıl 300 milyon ton plastik atık üretiliyor. Bu atıklar biyoçözünür olmamakla birlikte plastik ürünler, mikroplastik (5 milimetreden küçük) adı verilen daha küçük parçalara ayrılıyor.

18.8.2020 [TR724]

Hulusi Akar’ın, ‘Mirzabeyoğlu’nun mezarını ziyareti’ haberine erişim engeli

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın 28 Şubat döneminde İBDA-C lideri olarak hüküm giydikten sonra yapılan yeniden yargılamada beraat eden Salih Mirzabeyoğlu’nun mezarını ziyaret ettiğine ilişkin habere erişime engeli getirildi.

“Akar, Ayasofya’nın ardından soluğu İBDA-C liderinin mezarında aldı” başlıklı haber yapan sol.org.tr hakkında Mirzabeyoğlu’nun eşi tarafından yapılan başvuruyu değerlendiren İstanbul Anadolu 4. Sulh Ceza Hakimliği haberin erişime engellenmesine hükmetti.

Kararın gerekçesi olarak kamuoyunda ‘İBDA-C kurucusu Salih Mirzabeyoğlu’ diye bilinen Salih İzzet Erdiş’in örgütün lideri olarak yargılandığı davada aldığı ceza onandıktan sonra yapılan yeniden yargılamada beraat etmesi gösterildi.

Odatv kaynaklı haberde sol.org.tr, Bakan Hulusi Akar’ın, Ayasofya’da Cuma namazını kılmasının ardından soluğu Necip Fazıl Kısakürek ve Salih Mirzabeyoğlu’nun mezarı başında aldığının iddia edildiği belirtmiş ve İBDA-C’ye yakın bir sosyal medya hesabından yapılan şu paylaşıma yer vermişti: “Biz Kumandan’ın kabrinin başındayken Savunma Bakanı Hulusi Akar Paşa ve eski bakan Taner Yıldız, Üstad ve Kumandan’ın kabirlerini ziyaret edip Fatiha okudular.”

HULUSİ AKAR HABERİ YALANLAMADI

Haber Erdiş’in eşinin başvurusuyla erişime engellenirken Bakan Akar mezar ziyareti iddiasını hâlâ yalanlamadı.

28 ŞUBAT DÖNEMİNDE YARGILANMIŞTI

Gerçek adı Salih İzzet Erdiş olan Salih Mirzabeyoğlu, 28 Şubat döneminde “Anayasal düzeni silah zoru ile değiştirmeye teşebbüs etmek” suçlamasıyla İBDA-C davasında yargılanmış, müebbet hapis cezası nedeniyle 16 yıl cezaevinde kaldıktan sonra yeniden yargılanıp beraat etmişti.

Mirzabeyoğlu, 6 Mayıs 2018’de Yalova Devlet Hastanesi’nde beyin kanaması nedeniyle hayatını kaybetmişti.

18.8.2020 [TR724]

Lukaşenko da ’dış güçler’ dedi: Gidersem Belarus’un varlığı sona erer [Tarkan Tekten]

Belarus Merkezi Seçim Komitesi 9 Ağustos günü gerçekleştirilen Devlet Başkanlığı Seçimlerinde Aleksandr Lukaşenko’nun yüzde 80,2 oranında oy alarak yeniden devlet başkanlığına seçildiğini açıkladı.

26 yıldır ülkeyi demir yumrukla yöneten Belarus Devlet Başkanı seçimler öncesi kendisine rakip gördüğü muhalefet adaylarından Bankacı Viktor Babariko ve blog yazarı Sergey Tihanovskiy’i hapse attırdı daha sonra da ABD eski Büyükelçisi Valeri Tsepkolo’yu çocuklarıyla birlikte yurtdışına kaçmaya zorladı.

Bunun üzerine lidersiz kalan muhalefet, vlog yazarı Sergey Tihanovskiy’nin ev hanımı olan eşi Svetlana Tihanovskaya üzerinde birleşerek seçimlere girdi.

Seçimlerde yüzde 10 oy aldığı açıklanan muhalefetin lideri Svetlana Tihanovskaya sonuçların gerçeği yansıtmadığını ve kabul edilebilir olmadığını ifade etti.

Açıklamanın ardından Minsk sokaklarında gösteriler başladı. Polis göstericilere sert bir şekilde müdahale etti ve yaklaşık 6 bin 700 kişiyi gözaltına alındı. Gözaltında bulunan bazı kişilere işkence yapıldı ve bu işkenceler uluslararası kuruluşlar tarafından teyit edildi.

Olayların büyümesinin ardından ortadan kaybolan muhalefet lideri Tihanovskaya’nın can güvenliği gerekçesi ile Litvanya’ya sığındığı haberi geldi. Hapiste bulunan eşi ve yakınlarının can güvenliğinden ciddi derecede endişe duyan Svetlana Tihanovskaya protestoların durdurulması çağrısında bulunmak mecburiyetinde kaldı.

Ancak protestolar büyüyerek devam etti. İşçi örgütleri ve sendikalar da protestoya destek verdiler. Ülkenin en büyük 10 kuruluşundan 8’inin çalışanları bu protestoya katıldıklarını açıkladı.

Ülke çapında yayılan protesto gösterileri karşısında Vladimir Putin ile görüşmek zorunda kalan Lukaşenko, Putin’den yardım sözü aldığını açıkladı. Putin yardım sözünü doğruladı.

Aleksandır Lukaşenko protesto gösterilerinin arkasında Belarus’u zor duruma düşürmek isteyen dış güçlerin bulunduğunu ve bu dış güçler içinde Polonya, İngiltere ve Çek Cumhuriyeti’nin başı çektiğini açıkladı.

Devlet Başkanı, Belarus’un dış baskılara boyun eğmesi durumunda varlığının sona ereceğini, NATO’nun Belarus sınırına 15 dakika mesafede tank ve uçaklarının hazır beklediğini ifade etti.

Litvanya Savunma Bakanı ise iddiaları yalanlayarak bunun Belarus’un iç meselesi olduğunu söyledi.

Aleksandr Lukaşenko pazar günü kendisine yakın yayın organlarının propagandası ve devletin imkanlarıyla Belarus’a destek amaçlı bir toplantı organize ettirdi. Toplantıya resmi rakamlara göre 65 bin, AFP ajansının haberine göre 10 bin kişinin katıldığı bildirilirken aynı gün muhaliflerin organize ettikleri protesto yürüyüşüne ise 200 bin kişilik bir kalabalığın katıldığı belirtildi.

Uluslararası Demokrasi Endeksine göre geçen yıl 150. sırada yer alan Belarus’ta bağımsız kamuoyu araştırması yapan bir şirket olmadığından dolayı Lukaşenko ve muhalefetin oylarının ne kadar olduğu konusunda bir tahmin yürütülemiyor.

Koronavirüs salgını bahane edilerek yabancı gazeteci ve gözlemcilerin seçimleri izlemesi engellendiğinden sağlıklı bir tespit yapılması da mümkün görünmüyor.

Seçimler öncesi Lukaşenko’nun oy oranının yüzde 3 civarında olduğu haberinin sosyal medyada yayılmasının ardından sosyal medyadaki bu haberlere erişim yasağı getirilmişti.

Yaşanan gelişmelerin akabinde Avrupa Birliğinin Belarus’a yaptırım uygulaması gündemde. Yaptırımların gerçekleştirilebilmesi için Avrupa Birliğine üye 27 ülkenin ortak kararı gerekiyor. Ancak Macaristan, Belarus’a yapılması planlanan yaptırımlara sıcak bakmıyor.

[Tarkan Tekten] 18.8.2020 [TR724]

The Economist’in makalesi ışığında Türkiye ve Gülen Hareketi hakkında ezberler [Cevheri Güven]

Tayyip Erdoğan’ın bugünkü gücüne ulaşmasında en büyük destekçisinin Gülen Hareketi olduğu, Gülen hareketinin verdiği destek olmasa Erdoğan’ın çoktan tarih sahnesinden silinmiş olacağına ilişkin Türkiye’deki “Kemalist ezber”, uluslararası basında da kendisini defalarca tekrar ediyor. Son olarak The Economist, aynı ezberle bir yazı kaleme aldı. Kemalist ezber aynı zamanda “yetmez ama evetçiler” olarak niteledikleri AKP’ye destek veren liberal elit hakkında da aynı ezberi tekrarlıyor.

Gülen Hareketi’nin uzun süre AKP’ye destek verdiği açık bir gerçek. Ancak bu desteğin var olduğu dönemde AKP’nin nasıl bir parti ve nasıl bir siyasi iktidar olduğunu gözden kaçırmamak gerek. Aksi durum, gerçeği çarpıtmak anlamına geliyor.

Gülen Hareketi, iktidara geldiği andan 2011 yılına kadar AKP’ye güçlü ve açık destek verdi. Bu dönemde, ABD Başkanı Barack Obama ilk resmi yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı. İngiltere Başbakanı Tony Blair, Türkiye’nin AB üyesi olması için en güçlü destekçiydi. Avrupa Birliği tüm kurum ve kuruluşlarıyla Erdoğan iktidarını destekledi. AKP’nin en güçlü savunucusu ise Türkiye’nin elit aydın kesimi olan liberallerdi. Kürtler ve demokratlar başta olmak üzere, Ermeni ve Yahudi azınlık temsilcileri de Erdoğan iktidarını destekledi hatta bu azınlıklardan AKP saflarında milletvekilleri parlamentoya seçildi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Gülen Hareketi ve tüm bu kesimlerin AKP iktidarına destek vermesinin sebebi kuşkusuz, AKP’nin o dönem bir koalisyondan oluşuyor olması ve yönünün Avrupa Birliği olmasıydı. AKP içinde farklı kesimlerden güçlü isimler vardı ve parti, demokratik güçlerin bir koalisyonu olarak iktidardaydı. Peş peşe Meclis’ten geçirilen Avrupa Birliği Reform Paketleri de küresel anlamda desteklenen bir gelişmeydi.

Ancak Erdoğan ilk kez yüzde 50’nin üzerini gördüğü 2010 referandumundan sonra “tek adam” rejimine doğru adımlar atmaya başladı. Erdoğan yüzde 50’yi kendisine destek veren demokratlar, Gülen grubu, liberaller ve Kürtler sayesinde ulaşılmış bir başarı olarak okumak yerine, “artık kimseye ihtiyacım yok” diye okudu. Öncelikle parti içindeki farklı kesimlerden gelmiş isimleri pasifize etti. Ahmet Davutoğlu gibi “yeni Osmanlıcı” bir kişiliği partinin kilit ismi yaptı. İstihbarat Teşkilatını (MİT) Baas rejimi istihbarat teşkilatları gibi güçlü konuma getiren yasal düzenlemeler çıkardı.

Bu süreçte Gülen Cemaati’ne yakın olduğu gerekçesiyle kamudan tasfiyeler de başladı. Adım adım liberaller, demokratlar AKP’den dışlandılar ve bu kesimlerin tamamı desteklerini AKP’den çekti. Tıpkı Gülen Cemaati gibi. Sonrasında ise tüm bu kesimler Erdoğan iktidarı için “düşman” kategorisine girdiler.

Özetle, Gülen Cemaati, liberaller, demokratlar ve Kürtlerin; Erdoğan iktidarına destek verdiği dönem, Erdoğan iktidarı yönü batıya dönük ve tüm batılı ülkelerin de destek verdiği bir iktidardı.

Eleştirilmesi gereken durum; demokrat bir vizyona sahip ve demokrat icraatlar yapan AKP’yi destekleyenlerin o dönemki tutumları değil; Erdoğan’ın tek adamlığını ilan ettiği 2011 sonrası yıllarda Erdoğan iktidarını destekleyenlerin durumudur.

Örneğin Selahattin Demirtaş ve Kürt milletvekillerinin tutuklanmasının önünü açan “Milletvekili dokunulmazlıklarıyla ilgili” Anayasa değişikliğinde; Kemalist CHP ile AKP birlikte ‘kabul’ oyu verdi. Türk demokrasisindeki son yıllardaki en büyük kırılmalardan biri Demirtaş’ın tutuklanmasıydı ve ana muhalefet partisi CHP açıkça tek adam rejimini ilan eden Erdoğan ile birlikte çalıştı.

Yine, Suriye Kürtlerine yönelik sınır ötesi operasyonlara ilişkin tezkerelerin tamamına muhalefetteki CHP ve İyi Parti destek verdi. 2015 yılında Kürtlerin yaşadığı şehirlerin haritadan silinmesine neden olan dev askeri operasyonların en büyük destekçisi de Kemalistlerdi.

OHAL döneminde çıkartılan ve işkencecileri koruyan “OHAL dönemindeki faaliyetleriyle ilgili kamu görevlilerinin yargılanamayacağına” ilişkin düzenleme, her fırsatta Anayasa Mahkemesi’ne koşan CHP tarafından iptal istemiyle Anayasa Mahkemesine götürülmedi bile. İşkence bu nedenle Türkiye’de yargılanamaz durumda.

Gülen Cemaati ve Kürtlere karşı baskı kurmak için çıkartılan tüm yasal düzenlemeler, medya organlarının kapatılması, belediyelere kayyum atanması, mal varlıklarına el konulmasında CHP, İyi Parti, MHP ve AKP birlikte hareket etti.

AKP’nin bir demokratik koalisyon görünümü izlediği 2010 öncesi döneminde verilen destekler değil, tek adam rejimine döndüğü günümüzde verilen desteklerin sorgulanması gerekir.

Tüm devlet kadroları Gülen Grubunun kontrolündeydi ezberi
Gülen Grubu’na yakın kişilerin devlet kadrolarında her Türk vatandaşı gibi bulunması doğaldır. Burada liyakat ölçüsü dışındaki tüm kadrolaşmalar ya da nepotizma varan uygulamalar elbette ki kabul edilemez. Ancak Gülen Grubu’nun yüzde 95’e varan oranda asıl varlığının sivil hayatta olduğu gerçeği gözden kaçırılmaktadır.

Grubun şeffaf olmadığına ilişkin eleştiriler Türkiye gerçeklerinden kopuk olarak yapılmaktadır. Türkiye’de devletin “makbul vatandaş” tanımı dışında farklı aidiyetleri olan hemen herkes kendisini gizlemek zorunda hissetmektedir.

Gülen Grubu’nun asıl kadrosu eğitim alanındadır ve bu alanda çalışanlar resmi olarak Gülen Grubu’na ait olduğu bilinen okul, dershane ve kurslarda sigortalı olarak çalışan kişilerdir. Bu kişilerin çoğu sendika üyesidir. Dolayısıyla kayıt altında şeffaf bir durum söz konusudur.

Zaten 15 Temmuz darbe girişiminin sabahında ilk önce 20 bin öğretmen ardından toplamda 50 bin öğretmenin “öğretmenlik lisansları” iptal edilmiştir. Şeffaflık, Türkiye coğrafyasında ağır bir fatura olarak bu kişilere dönmüştür.

Yine şeffaf biçimde devlet kayıtlarında olan okullar, dershaneler, kurslar ve üniversiteler kapatılmış, çok sayıda yayın organı, gazete, dergi, televizyon, yayın evine kilit vurulmuş, binlerce yayın yasaklanmıştır.

Gülen Grubuna devlet en ağır darbeyi “şeffaf” olan yapısından vurmuştur. 600 bin kişiye varan yargılama sürecinde yaklaşık 500 bin kişi sivil alandaki kişilerdir.

Kamudan ihraç edilen yaklaşık 100 bin kişi yargılama konusu yapılmıştır ki, bu Türkiye’deki 4 milyon 600 bin kamu personelinin sadece 46’da 1’idir. Devletin istihbarat raporlarının Gülen Grubu’nun büyüklüğünü 2 milyon kişi olarak nitelediği düşünüldüğünde, grubun devletten kat kat fazla sivil alanda faaliyet gösterdiği görülmektedir.

Dolayısıyla Gülen Cemaati’nin tüm devlet kadrolarını ele geçirdiği basmakalıp bir ezberden ibarettir.

Şu da unutulmamalıdır ki Gülen Hareketi, Türkiye’de homojen olarak eğitim seviyesi en yüksek gruptur. Grup üyelerinin yüzde 99’u üniversite mezunu. Türk toplumunun yüzde 50’sinin ilkokul mezunu olduğu düşünüldüğünde üyelerinin yüzde 99’u üniversite mezunu olan bir grubun, kamuda ve özel sektörde görünür bir varlığının olması gayet anlaşılabilir bir durumdur.

Kemalist subayların tutuklandığı ezberi

Diğer bir ezber de 2010 yılı öncesi çok sayıda asker ve gazetecinin Gülen Grubu’na yakın hakimlerce tutuklandığıdır. Türkiye’de kuruluşundan bugüne kadar gerçekleşen tüm darbeleri Kemalist subaylar yapmıştır. 2010 öncesinde yaklaşık 300 asker, darbe girişimi nedeniyle yargılandılar. Bir kısmı tutuklanan, bir kısmı hakkında dava açılan subayların Kemalist olması Türkiye’nin darbeler tarihi açısından bakıldığında yadırganacak bir durum değildir. Kaldı ki bu yargılanan subayların darbe planı yaptıkları tartışma götürmez delillerle ispatlanmıştır. (Örneğin darbe toplantıları sırasında kendi tuttukları ses kayıt tutanaklarıyla) Erdoğan iktidarı bu subayları, masum oldukları için değil, Gülen Grubu’nu yoketmek için bir ittifak çerçevesinde serbest bırakmış ya da önemli pozisyonlara getirmiştir. Zaten yargılamalar da esastan değil usül yönüyle bozulmuştur.

Türkiye halen dünyanın en büyük gazeteci hapishanesidir. 200’e yakın gazeteci halen daha hapishanededir. Bu gazetecileri Erdoğan rejimi tutuklamıştır. Gülen Grubu’nun yargıda etkin olduğu yıllarda, Gülen grubu ile çatışma yaşadığı için tutuklandığı belirtilen gazeteci sayısı sadece 2’dir. Ahmet Şık ve Nedim Şener. Genel cümlelerle bu rakam abartılmaktadır.

Benzer genelleme yoluyla abartma The Economist’te yayınlanan makalede Gülen Grubu’na yakın kişilerin kamu kurumlarındaki varlığıyla ilgili de yapılmaktadır. Örneğin The Economist’in makalesinde Gülen Grubu’nun Emniyetteki varlığı yüzde 50 olarak ifade edilmektedir. Türk polis teşkilatının personel sayısı 293 bin kişidir. Emniyet’ten Gülen grubuna üye olduğu gerekçesiyle atılan kişi sayısı 33 bindir. Yani yüzde 50 değil yüzde 10 denebilir. Üstelik bunların üçte biri yargılamalarda beraat etmiş, Gülen grubu ile ilgileri olmadığı ispat edildiği halde görevlerine iade edilmemiştir.

Yargılama süreçlerinde 2006-2012 yılları arasında elbetteki hatalar yapılmıştır ancak şu da unutulmamalıdır ki Gülen Grubunun yargıda çok etkin olduğu söylenen 2006-2012 arası yıllar, Avrupa Birliği’nin Türk yargısına en yüksek puanı verdiği yıllardır.

‘Herkes Gülenistlerden nefret ediyor’ ezberi
Türkiye ile ilgili başka bir ezber de Gülen Grubu’ndan Türkiye’deki tüm kesimlerin nefret ettiği şeklindeki ön yargıdır.

Gülen Grubu halen daha Türkiye’de şeytanlaştırılmış bir gruptur. Toplum, herhangi bir Gülenistin başına neler geldiğini bilmektedir. İşkence, mal varlığına el konulması, seneler süren hapis cezaları ve sigorta kayıtlarına düşülen kod nedeniyle iş bulamama, en yaygın bilinen yaptırımlardır.

Toplumda tüm bunları göze alarak Gülen Grubu hakkında pozitif bir beyanda bulunmak söz konusu değildir. Melek Çetinkaya isimli aktivist televizyonda “Cemaatten komşularım vardı iyi insanlardı” dediği için terör örgütü propagandası yapmaktan tutuklandı. Bu durumda hiç kimse Türkiye’de Gülen Grubu ile ilgili pozitif bir cümle kuramamaktadır.
Bu hem devlet baskısı hem de şeytanlaştırma nedeniyle toplumsal baskıyı göze alamama gerekçesiyledir.

Gülen Grubu’na bağlı eğitim kurumları Türkiye’nin genel başarı ortalamasının çok üzerinde kurumlardı ve her yıl yüz binlerce öğrenci eğitmekteydiler. Grubun, toplumla köklü ilişkileri olmaması düşünülemez.

Unutulmamalıdır ki devletin benzer yöntemleriyle geçmişte Ermeniler, Rumlar, Aleviler ve Kürtler de geçmişte şeytanlaştırılmış, insanlar bu gruplardan olduklarını yıllar boyu gizlemişler ve önemli kısmı asimile olmuştur. Rumlara yapılan baskıdan ancak 50 yıl sonra kamuya açık alanlarda “Rum komşularımız vardı iyi insanlardı” denilebilmiştir.

Türkiye’de yakın gelecekte Gülen Grubu için bu cümlenin açık alanlarda kullanılabilmesi hayli uzak görünmektedir.

Makalenin İngilizce versiyonu için: Bias about Gulen Movement in light of The Economist column, Boldnews

[Cevheri Güven] 18.8.2020 [TR724]

Calvin kadar Castellio da suçlu! [Av. Ömer Turanlı]

En son söylemem gerekeni en başta söyleyeyim: Stefan Zweig’ın 1936’da Castellio Calvin’e Karşı’yı yayınlamasının üzerinden 84 yıl geçti. Yeni Castellio’lar, yeni Calvin’lere karşı farklı zeminlerde halen despotizme karşı özgürlük kavgası vermeye devam ediyor. Ama modern dünyanın en büyük kaybı, bu dramatik özgürlük mücadelelerinin gerçek hikayesini anlatacak yeni Zweig’lardan yoksun olması.

Protestanların, Katolik Kilisesi’ne karşı giriştikleri mücadele acılarla dolu olmasının yanı sıra Calvin’in ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştı. Başlarda düşünce ve inanç özgürlüğünün savunuculuğunu yapan Calvin, Fransa’dan kaçarak sığındığı Cenevre’de iktidarı ele geçirince teokratik bir sistem kurmuş ve sözü yasa haline gelen bir tirana dönüşmüştü.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Calvin’e destek vermek için Cenevre’ye taşınan Sebastian Castello, ilk zamanlarda Calvin’e yürekten inanmış ve O’nun reformculuğunu, din ve inanç özgürlüğü hakkındaki görüşlerinin savunuculuğunu yapmıştı. Ancak kısa süre içinde Calvin’in mutlak hakimiyet ve diktatörlük arayışının farkına varan Castellio, Calvin ile hemen yollarını ayırmıştı.

Castellio, Calvin’e karşı giriştiği kavgayı kaybetmişti. Yani özgürlük ve adalet, zulüm ve zorbalığa yenilmişti. Castellio unutulmuş, tarih hep Calvin’den bahsetmişti. Ta ki trajediyi sadece yenilgiye uğrayanda bulan ve adil olmaya vakti olmayan tarihin kefaretini ödemeyi kendi üzerine alan biri, yani Stefan Zweig Castellio Calvin’e Karşı ya da Bir Vicdan Zorbalığa Karşı’yı yazana kadar.

Aradan neredeyse yüz yıl geçti. Türkiye’de de benzer bir hikaye yaşandı. Kemalist ideolojinin toplumdan uzak baskıcı politikaları, Erdoğan’ın 2002’de iktidarı ele geçirmesine yol açtı. Erdoğan’ın bolca demokrasi vurgulu siyasi vaatleri ve ilk icraatları, birçok vicdanlı isim ile birlikte Fetullah Gülen’in de desteğini almasını sağladı. Militarist-nasyonalist yapı gerilerken, demokratik değerler öne çıkmaya başlamıştı ve Avrupa’da bu gelişmelere destek veriyordu. Ancak Erdoğan’ın Calvinleşme eğilimleri göstermesi, Gülen’in de aynı Castelio gibi yolunu değiştirmesine sebep olmuştu. Ayrılan yollar çatışmayı da kaçınılmaz hale getirmişti.

Gülen ile Erdoğan kavgası, daha doğrusu demokrasi, özgürlük ve adalet ile zorbalık, yolsuzluk ve diktatörlük mücadelesi Erdoğan’ın kazanması ve yüzbinlerce Gülen Hareketi mensubunu terörist ilan edip devlet aygıtını buldozer gibi üzerlerinden geçirmesi ile sonuçlandı. Bu arada eski Kemalist-militarist yapı da tüm gücüyle Erdoğan’ın yanında konumlandı ve Gülencilerin toplu şekilde cezalandırılmasında önemli roller üstlendi.

Economist dergisi Türkiye’deki tüm bu gelişmelerin analiz edildiği bir yazıda Türkiye demokrasisinin felce uğramasında Erdoğan kadar Fethullah Gülen’i de sorumlu tuttuğunu ilan edince sormak şart oldu: Ortodoks Calvinizm’in işlediği cinayetlerde Calvin kadar Castellio’nun da suçu var mıydı acaba?

Politik çıkarların gölgesinde kalmış analizlerin, önyargı ve peşin hükümlerin esiri olmuş varsayımların, ya da genel anlamda ‘adil olmaya vakti olmayan tarih anlayışının’ Castellio’lara veya Gülen’lere karşı insaflı olmalarını beklemek gerçekçi bir yaklaşım olmasa gerek. İşte tam bu yüzden dünyanın dört bir yanında vicdan ile zorbalık, özgürlük ile kölelik, demokrasi ile diktatörlük kavga ederken, biz bir türlü gerçek hikayeleri veya hikayelerin gerçek yüzünü öğrenemiyoruz.

Bu yüzden yüksek sesle ve cesaretle söylemek lazım: Dünya’nın Economist’lere değil Zweig’lara ihtiyacı var.

[Av. Ömer Turanlı] 18.8.2020 [TR724]

Avrupa kupalarında yok böyle bir sezon! [Hasan Cücük]

Şampiyonlar Ligi finalinde İspanya ve İngiltere’den bir takımın olmadığı yılı bulmak için 2013’e kadar uzanmak gerekiyor. O yıl iki Alman ekibi Bayern Münih ve Borussia Dortmund Kupa 1’i kazanmak için sahaya çıkmıştı. Son 6 yılda kupayı 5 kez İspanyol ekipler, bir kez ise İngilizler müzesine götürdü. Uzun bir aradan sonra bırakın finali, yarı finalde bile İspanyol ve İngiliz ekiplerinin olmadığı bir Şampiyonlar Ligi’ne tanık oluyoruz.

Geçen yıl Şampiyonlar Ligi finali iki İngiliz ekibin mücadelesine sahne olmuştu. Liverpool – Tottenham finalinden mutlu ayrılan Klopp’un Liverpool’u olmuştu. Kupa 2’de de benzer bir durum vardı. Chelsea – Arsenal finalinden mutlu ayrılan Maviler (Chelsea) oldu. Avrupa kupalarında ilk kez son 4’e kalan takımların tamamı aynı ülkeden oluyordu. Bu yılda benzer bir manzara bekleniyordu. Elbette son 4 ekipte İngiliz olmayacaktı ama finaldeki takımlardan birinin Premier Lig patentli kuvvetli muhtemeldi. Zira, dünyanın bir numaralı liginden bahsediyorduk.

Bu yıl İngilizler Şampiyonlar Ligi’ne erken veda etti. Liverpool, Tottenham ve Chelsea son 16 turunu geçemedi. Bu üç ekipte son 16 turunda rakiplerine iki maçta da boyun eğdi. Liverpool, Atletico Madrid’e, Chelsea Bayern Münih’e, Tottenham ise RB Leipzig’i yenilerek Avrupa’ya erken veda etti. Yoluna devam eden tek ekip Manchester City ise çeyrek finalde Lyon’a elendi. İlginç not ise, City gruplarda karşılaştığı rakibine karşı sahasında yenilmiş, deplasmanda ise berabere kalmıştı. Çeyrek finalde City – Lyon eşleşmesinde ibre İngiliz ekibinden yanaydı. Şampiyonluğu Liverpool’a kaptıran City için tek yol Şampiyonlar Ligi olmasına karşılık, 90 dakika sonunda 3-1 Fransız ekibinin üstünlüğü vardı. Lyon, City’nin bu sezon 3 kez karşılaşıpta galip gelemediği tek ekip oldu.

Kupa 1’de sıfır çeken İngilizler’in ümidi Kupa 2’deki Manchester United oldu. Yarı finaldeki Sevilla – United eşleşmesinde gülmeyi uman İngilizler öne geçtikleri maçta hüsran yaşayıp, finali göremedi. United için UEFA Avrupa Ligi tek umuttu. Zira, sezonu ligde 3. tamamlamış, FA Cup ve Lig Kupası’nda yarı finalde elenmişti. UEFA Avrupa Ligi’nde Sevilla’ya elenince kupa hasreti devam etti. United 31 yıldır en uzun kupasızlık serisini yaşıyor. Üst üste üçüncü sezonu kupasız tamamlayan Premier Lig devi, son olarak bu kadar uzun bir seriyi 1985 – 1989 yılları arasında yaşamıştı.

2014’ten itibaren Şampiyonlar Ligi, La Liga ekiplerinden sorulur olmuştu. Özellikle Real Madrid, 2014’te kazandığı kupayı, 2016-18 arasında üst üste 3 yıl kazanarak Şampiyonlar Ligi’ne damga vuruyordu. İspanyollar sadece Şampiyonlar Ligi’nde hegomanya kurmadı. 2010’dan itibaren UEFA Avrupa Ligi ismini alan UEFA Kupası’nda da bariz üstünlük kurdular. Aradan geçen 10 yılda kupayı 6 kez İspanyol ekipleri kazandı. Atletico Madrid ve Sevilla 3’er kez bu süreçte kupayı müzesine taşıdı. Özellikle Sevilla 2014-16 arasında 3 yıl üst üste kupayı kimseye bırakmadı. Kupa 2’yi en fazla kazanan ekip olan Sevilla, bu yılda finale kalmayı başardı. Şimdilik Sevilla, İspanyol kulüpleri adına Avrupa arenasında yılı kurtarak ekip oldu. Kupayı kazandığında görev tamamlanmış olacak.

İspanya, Şampiyonlar Ligi 2019-20 sezonunda Real Madrid, Barcelona, Atletico Madrid ve Valencia’yla temsil edildi. Tüm takımlar gruptan çıkmayı başardı. Valencia, son 16 turunda Atalanta’ya iki maçta da boyun eğerek turnuvaya veda etti. Turnuva tarihinin en başarılı takımı olan Real Madrid’de Valencia’nın izinden gidip turnuvaya son 16 turunda veda etti. Real Madrid, Manchester City’ye iki maçta da 2-1 mağlup olarak sezonu erken noktaladı. Atletico Madrid, son şampiyon Liverpool’u kupanın dışına iterek büyük bir sürprizin altına imzasını atsa da, tek maç üzerinden oynanan çeyrek final maçında Leipzig’e 2-1 yenildi.

İspanya’nın son temsilcisi Barcelona’yı ise çeyrek finalde büyük bir felaket yaşadı. Katalan ekip, Bayern Münih karşısında sahadan 8-2’lik hezimetle ayrılarak son noktayı koydu. 4 takımla başlayan yolculukta İspanyollar, Valencia ve Real Madrid’i son 16 turunda, Barcelona ve Atletico Madrid’i çeyrek finalde kaybedince 13 yıl sonra yarı finale çıkan ekibi bulunmadı. İspanyolların bulunmadığı en son 2006-07 sezonunda Chelsea, Liverpool, Manchester United ve Milan yarı finale yükselmişti. Mutlu sona ise finalde Liverpool’u 2-1 mağlup eden Milan ulaşmıştı.

İspanyol ekiplerinin Şampiyonlar Ligi’nde 13 yıl aradan sonra yarı final görmediği 2019-20’de bir başka ilginç sonuca ise Messi – Cristiano Ronaldo ikilisi imza attı. Barcelona’nın Bayern Münih’e, Juventus’un ise Lyon’a elenmesinin ardından Şampiyonlar Ligi’nde 14 sene aradan sonra Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo’nun kadrosunda bulunduğu takımlar yarı finale yükselemedi. Bu durum en son 2005-06 sezonunda yaşanmıştı. Barcelona o sezon Şampiyonlar Ligi’ni kazansa da, Arjantinli yıldız 7 Mart 2006 tarihinde grup aşamasında oynanan Chelsea maçında, Asier Del Horno’nun müdahalesiyle sakatlanmış ve sezonu kapatmıştı. Cristiano Ronaldo’nun formasını giydiği Manchester United ise Villarreal, Lille ve Benfica’nın bulunduğu D Grubu’nu son sırada bitirerek, Şampiyonlar Ligi serüvenine erken nokta koymuştu.

Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale Alman ve Fransız takımları kaldı. Kupa 1, 6 yıl aradan sonra İngiltere ve İspanya dışına çıkacak. Finalde aynı ülkeden iki takımı görmek mümkün olabilir. PSG – RB Leipzig, Bayern Münih – Lyon yarı finalinden bakalım finale hangi ekipler yürüyecek.

[Hasan Cücük] 18.8.2020 [TR724]

Kölelik ve cariyelik programına gelen yorumlar üzerine [Ahmet Kurucan]

Erkam Tufan Aytav’ın youtube kanalında değerli tarihçi Eyüp Ensar Uğur Bey ile İslam dini ve tarihinde kölelik ve cariyelik konusunu konuştuk. Program yayınlanır yayınlanmaz izleyiciler yorumlarını yazmaya başladılar. 1.30 saat süren programın tamamını izlemeden hem müspet hem de menfi paylaşımlarda bulunanlar dikkatimi çekti.

Neden? Neden sorusu bile abes. Çünkü her ikisi de yanlış. Programı bütünüyle izlemediniz ki, neden takdir ediyorsunuz ya da neden amansızca eleştirilerde bulunuyorsunuz? Ortada söz konusu olan bir düşünce harmanı. İnsanlık tarihi boyunca insanlığı meşgul eden çok önemli bir konuda konuşuluyor. Fikirler harman haline getirilmiş, sunuluyor. O harmanı bütünüyle dinleyin, izleyin. Bir kanaate varacaksanız, bütünü izledikten sonra varın ve paylaşımlarınızı yapın. Bu acele niye?

Her iki tarafa yönelik bu eleştirilerimden sonra gelelim menfi yaklaşımlara. Bunu da ikiye ayırıyorum. İlki gerçekten bilgi noksanlığı veya anlatım eksikliği nedeniyle daha ötesini öğrenmek veya zihne takılan noktaları ilave sorularla soran yorumlar. Bunları takdirle karşılıyorum. Söz konusu soruları sorarken bazılarının kullandıkları haşin üsluba da hiç takılmıyorum. Aşağıda kısa kısa bunların cevabını kendi ilgi alanıma bakan vechesiyle cevaplayacağım.

İkincisi, trol mantığıyla hareket eden ve ister dine-imana ve Kur’an’a ister dindara isterse Hizmet hareketi ile olan irtibatımızdan dolayı bizlere olan düşmanlıklarını alabildiğine hasmâne bir dille gösteren izleyiciler. Hem Erkam hem de Eyüp Beye sordum, bu kategorideki yorumlara ne diyorsunuz diye.

Erkam Bey “İslam dini ile alakalı yaptığım her programda bu türlü yorumlar oluyor” dedi. Belli ki alışmış ve umursamamayı öğrenmiş. Eyüp Bey de “asıl hedef kitle iyi niyetle bunu öğrenmek isteyenlerdi” dedi. Diğerlerini kaale almamak lazım anlamına gelecek bir cevaptı bu. Ben de böyle yapıyorum. Dinin normatif değerleri olarak bize sunulan ve sosyal hayatı düzenleyen kurallar alanında kafa karışıklığı olan bu alanda soruların cevap bulması, zihinlerin netleşmesine yardımcı olduysa, program bence de maksadına vasıl olmuş demektir. Velev ki bu bir kişi bile olsa.

Yazıyı kaleme aldığım Pazartesi sabah itibariyle, program yayınlananı 21 saat olmuş, 10,656 kişi izlemiş, 722 like, 42 dislike ve 385 okuyucu yorumu almış. Bu yorumların hepsine tek tek cevap vermem imkânsız. Ama yukarıda dediğim gibi anlatım eksikliğinden veya bilgi noksanlığından hareketle iyi niyetle sorulan veya yapılan soru ve eleştirilere kısa kısa cevaplar vereceğim.

1- Kölelik ve cariyeliğin dini boyutunda benim esas aldığım kesit, Hz. Peygamberin peygamberlik yaptığı 23 yıllık süreyi merkeze koymuştur. Dolayısıyla 14 asırdan beri devam eden İslam tarihini ve bu tarihteki kölelik ve cariyelik uygulamalarını değil bu zaman aralığındaki Kur’an ayetleri, hadisler ve Hz. Peygamber pratiğini anlatmaya ve izah etmeye yöneliktir. Eyup Bey ise tarihsel perspektiften bakti. Buna bagli olarak onun konuşmaları gunumuze kadar uzayan süreci de içine aldi.

2- “İslam’da, Kur’an’da…” diye başlayan itiraz sahipleri programın başında söylemeye çalıştığım dini değerler ve hükümler ayrımını gözden kaçırmamalı. Din imani/itikadi, ahlaki ve normatif değerlerin bütünüdür. İlk iki alandaki değerler/hükümler değişmez ama normatif alandaki değerler/hükümler nazil olduğu toplumun verili durumunu esas alır. Hz. Peygamberin vefatından sonra yaşayan Müslümanlar içinde yaşadıkları sosyal şartlara bağlı olarak bunları olduğu gibi uygulayabileceği gibi onlardaki norm ve ilkeleri esas alarak formlara değişikliğe gidebilirler. İslam fıkhı ve onun içindeki içtihadi hükümler baştan sona bunu göstergesidir ve delilidir.

İşte bu değişik uygulamalar din değildir, Müslümanların yorumları ile hayat bulan tecrübelerdir. Bu tecrübeler kimi zaman olur daha iyi ve daha güzele doğru yükselen bir ivme izlerken kimi zaman da geriye dönüşü yansıtabilir. Biz Müslümanların tarihsel tecrübesinde her ikisinin de örneğini görüyoruz. Kölelik ve cariyelik uygulamalarına bu zaviyeden bakıldığında ağırlıklı olarak Efendimiz dönemindeki kazanımların gerisindedir. Tarihsel şartlar, uluslararası siyasi ve askeri ilişkiler, tarım toplumu şartlarındaki ekonomik düzen bu geriye gidişin temel faktörlerinden biri olmuştur.

Eyüp Bey bu hususlara oldukça etkin bir dille değindi program boyunca. Benim mesele sadece teolojik ya da temel insan hakları boyutu ile değil paradigmal olarak bütün vecheleriyle ele alınmalı dememin altında bu vardı. Burada 20 yy. değer yargıları ile 14 asır öncesinin Mekke ve Medine’sini yargılamak, anakronik bir yaklaşımdır ve bu yaklaşım bizleri doğru sonuca götürmez.

Yukarıda söylediğim “Kölelik ve cariyelik uygulamalarına bu zaviyeden bakıldığında ağırlıklı olarak Efendimiz dönemindeki kazanımların gerisindedir” sözüme açıklık getireyim. Gerisindedir derken, “14 asır boyunca hep geriye gitmiştir, kazanımların hepsi berhava olmuştur” demiyorum. Mevalîler gerçeğini, velâ akdini, velâ-yı itâka kavramının tarihte icra ettiği rolleri bilen bir insan olarak bunu nasıl söyleyebilirim ki? Mevle’l-muvâlât akdi yapan kölelerin efendilerine mirasçı olduklarını ben bilmiyor muyum? Eyüp Bey’in de bahsini ettiği savaş esiri olup daha sonra efendileri tarafından serbest bırakılan şahsî azatlılardan (mevâli’l-itâka) Mekke’de Atâ’ ibn Ebî Rabâh, Yemen’de Tâvus, Yemâme’de Yahya b. Ebî Kesîr, Basra’da Hasan Basrî, Kûfe’de İbrâhim Nehaî, Şam’da Mekhûl’un çıktığını bilen birisinin geriye gitti sözüyle genelleme yapması insafla bağdaşır mı? Evet bu isimlerini verdiğim zatlar ve bunlar gibi daha niceleri İslam ilim tarihinin abidevi şahsiyetleridir ve hepsi de özgürlüklerine kavuşturulmuş kölelerin çocuklarıdır.

Ama şu da var ki özellikle Emeviler döneminde Arap ırkının üstünlüğü gibi İslam’ın özüne, ruhuna ve öğretilerine ters uygulamalar da devreye girmiş ve Mevalilelere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmıştır. İşte geriye gidiş derken kastettiğim bu türlü uygulamalar. Keşke bunlar hiç olmasaydı. Eyüp Ensar Bey’in dediği gibi esir, köle ve cariyenin kaynağını oluşturan savaşlar hiç yapılmasaydı. Tekrar edeyim ben dini perspektiften meseleye bakarken nüzul toplumunu esas aldım. 4 halife döneminde veya Emevilerde, Abbasilerde, Selçuklularda, Osmanlılarda köle ve cariyelik diye bir program yapılırsa detayı konuşulabilecek şeyler bunlar.

3- “Köle olmak için can atıyordu.” Bu bana ait bir söz ve yanlış. Meramımı o an için ifade edememişim. Siyak-sibak bütünlüğü içinde insafla dinlerseniz hak vereceksiniz ki kastım savaş esirlerine tanınan haklar ve kölelere/cariyelere verilen haklar açısından o topluma gittiğinizde Müslüman birisinin kölesi/cariyesi olmak kafir birisinin köle/cariyesi olmaya tercih edilirdi. Şöyle deseydim sanırım sorun olmazdı ve benim kastım da buydu: “Bir savaş esiri Ebu Cehil’in kölesi olmaktansa Hz. Ebu Bekir’in kölesi olmaya can atardı.” Çünkü insan gibi muamele görecekti. Hürriyete giden yol kendisine açılacaktı vs vs.”

4– “Ahmet hocanın bu anlattıkları uygulamada pek yaygın değil.” Doğru. Ben de bunu söylüyorum zaten. 14 asırlık Müslümanların tarihinde konuştuğumuz zaman dilimi 610-632 yılları arası.

5–“Kurucan Bey, İslam’da kölelik “teorik” olarak yoktur ama “pratik” olarak vardır. diyor…Teori ve pratik bir bütündür ve kategorik olarak birbirinden ayrı kavramlar değildir! Pratiğin teorisi olur, teorinin pratiği olur.” Doğru. Hz. Peygamber dönemi teorisi ve pratiğini anlattık. Sonraki dönemlerde pratik teoriyi doğurdu. Programın sonunda savaş esirlerinin özgürleştirilmesi yerine köleleştirilmesi uygulamasını bir ayetle nasıl meşrulaştırdıklarını bunun için anlattım zaten. Yani benim geriye gidiş dediğim ve uzunca izahını yaptığım Hz. Peygamber dönemine muhalif gelişen pratiğin nasıl teori haline getirildiğini söyledim.

6- Yanlış olanı dile getirmek için neden çekinsin ki bu büyük peygamber?” Doğru çekinmiyor. Dile getiriyor ama onu sosyal hayattan tamamıyla kaldırılmasını zamana yayıyor. Tedricilik dediğimiz bu zaten. Bu hareket tarzını sadece kölelik ve cariyelikte değil o toplumda kökleşmiş daha nice meselelerde görebilirsiniz. Hem ayetlerde hem de Nebevi sünnette.

7- “Bazıları çıkıp savaş kazandıktan sonra kaybeden tarafın karıları ve kızları ganimet helaldir diyordu.. Bu düşünceyi ve böyle olan bir dini kabul edemem.” Din de kabul edilmemesini hedefliyor zaten. Ama dediğim gibi bunun tatbikini zamana yayıyor 610-632 yılları arasındaki uygulamada. İlkelerini, prensiplerini net olarak koyuyor. Pekâlâ son adım atılıyor mu? Atılamıyor toplum telakkileri ve sosyal hayattaki gerçekler bunu kaldırmayacağı için. Fakat unutmayın, hedef kaldırılması. Burada illa bir suçlu arıyorsanız o suçlu din değil onu doğru anlamayan ve tekamülü gerçekleştiremeyen Müslümanlar.

8- “Efendimiz’in getirmek istediği nihai hedeflere 23 yıl yetmemiştir.” diyor. Ayet ”Bugün sizin için dininizi ikmal ettim.” demiyor mu? O hedeflere ulaşacak ömrü Allah veremiyor mu?”

İkinci sorunuzun cevabı, tabii ki verebilir ama vermemiş. Efendimiz Hz. İbrahim’in temellerine üzerine Kabe’yi yeniden inşa edip hıcr/hatim denilen bölgeyi Kabe’nin içine katmak ve Kabe kapısını yere sıfır olarak yeniden yapmak istemiş ama Hz. Aişe validemize söylediği beyandan öğrendiğimiz kadarıyla toplum telakkisini buna hazır olmadığı için yapmaktan vazgeçmiştir. Daha onlarca örnek verebilirim.

Birinci sorunuza gelince; evet, bu ayettir ama yorumunda bütün ulema söz konusu tamamlamanın külli hükümlerde, ilke, prensip ve değerlerde olup cüz’i emir ve yasaklarda olmadığı söylerler. Usul bilgisi çok önemli. Kur’an ayetlerine mealinden hareketle yorumlar yapmak Allah namına konuşmaya götürür insanı. Aman dikkat!

9- “Kur’an’da olana mutlak değil demek şirktir.” İddialı bir beyan. O zaman Kur’an’da var olan ve Hz. Peygamber döneminde uygulamasına da şahit olan sahabenin ilerleyen dönemlerde değişen şartlara bağlı olarak farklı içtihat ve uygulamalarda bulunması nasıl izah edilecek? Veya bizzat Efendimizin “Bir peygambere hakimiyet kuruncaya kadar savaş esirleri alması yaraşmaz” ayetine rağmen savaş esiri alıp onları fidye karşılığı salıvermesine ne diyeceğiz? Mutlak sözünden zahiri mana mı anlaşılıyor diye düşünmeden edemiyorum bu düşünce karşısında. Mutlak-mukayyed ve mücmel-mufassal usulde ayetleri doğru anlama adına önemli prensiplerdir.

 10- “Konukların olayı çarpıtmalarına ve bizi aptal yerine koymalarına cevap:” Bu izleyicimiz bu cümlesinin ardından onlarca ayet hadis ve İŞİD’in güncel uygulamaların varan örnekler veriyor. Doğru, bunları inkâr eden kimse yok ki? Ayetler ortada, hadisler ve Hz. Peygamber tatbikatları ortada, İŞİD ve emsali örgütlerin yaklaşımları da ortada. Tekrar edeyim; ben söz konusu ayet ve 610-632 yılları arasındaki uygulamalarda nereden nereye gelindiğini ve hedef olarak belirlenen insanların özgür olması bağlamında ne kadar mesafe alındığını göstermeye çalıştım. Bugünden dünü okumak kolay ama yanlış. Dünü dünde okuyacaksınız. Bugünün değer yargıları ile dünü değerlendirmek insanı doğru bir sonuca ulaştırmaz.

İyi niyetli olduğuna inandığım bazı eleştirel yaklaşımlara kısaca cevap vermeye çalıştım. Hürmetlerimle.


[Ahmet Kurucan] 18.8.2020 [TR724]

Lavaboda biriken pislik ve devletin ana rotası sorunu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

O kadar çok sorun var ki Türkiye’de birikmiş olan, tıpkı tıkalı bir lavabonun içinde biriken pis su gibi, giderek birikiyor. Gider borusunun kaldırabileceğinden çok daha fazla pislik birikmiş. Bir lavabo pompasıyla pompalayarak tıkanıklığı açmak gerekiyor. İrrasyonelleşme, radikalleşme, yabancı düşmanlığı, içe kapanma, yolsuzluk, gayrı-şeffaflık, insan ve azınlık hakları konusundaki kronik patoloji ve sistematik ihlaller, kutuplaşma ve mikro aidiyetlere bölünme, fiziksel ve cinsel şiddet fiillerinde anormal artış… Saymakla bitmiyor.

Devletin ideolojisiz olamadığı tipik Ortadoğu ülkelerinden biri, Türkiye! Her ideolojik devlette olduğu gibi, sosyal mühendislik mağduru bir “proje halk” var. Devlet sürekli birilerinin devleti olmuş, herkesin devleti olamamış. Devlet tenis topu gibi el değiştirse de, bir türlü normalleşemiyor. 1999-2009 arasındaki on yıl Avrupa Birliği (AB) sürecinde önce üye adaylığı, ardından da tam üyelik müzakerelerinin başlamasıyla demokratikleşmeye ve makûs tarihini yenme yolunda ilerlemeye başlamıştı Türkiye. Fakat bu süreç önce durakladı, sonrasında da özellikle Gezi-17 Aralık-15 Temmuz süreçlerinden sonra serbest düşüşe geçti.  Böylece Türkiye on yıllarca geriye savruldu! Yukarıda saydığım tıkalı lavabo, bu geriye savruluşun sonucudur.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Devletler bir şilep gibidir. Gittikleri bir rota, bir hedef liman vardır. Bu rota ve hedef liman olmadan nasıl ki bir şilep işlevsizleşirse, devletler de bir ana rotaları ve ilerlemekte oldukları liman olmadan var olamaz. Bu rota ve liman, vatandaşın devletle ilişkisini büyük oranda belirler. Devletler vatandaşlarının sadakatine gereksinim duyar. Türkiye Tanzimat’tan beri modernleşmeye çalışan bir ülkedir. Modernleşme Türk toplumunda Avrupalılaşma/Batılılaşma olarak algılandı ve uygulandı. Bunun nedeni gayet açık. Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini tanımladığı “öteki” Batı oldu. Batı’nın ilerlemesi nedeniyle Osmanlı geri konuma düşünce, bu geri kalışı telafi etmek ve Batı’yı yeniden yakalamak ve onu geçmek için, Batı’nın geçtiği evrelerden geçerek onun elde ettiği sonuca ulaşmaya çalıştı. Bu tutum Türkiye Cumhuriyeti tarafından Osmanlı’dan aynen miras alındı. Japonya ve Rusya gibi Batılı olmayan toplumlar da Osmanlı-Türkiye deneyimine yakın bir modernleşme yaşadılar. Batı’nın dünyadaki bilimsel, teknolojik, askeri hâkim konumu, kolonilerin Batı kontrolüne girmesiyle sonuçlandı ve bu ülkelerde de modernleşme süreci böylelikle Batı’nın hâkimiyeti altında başladı. Oysa Osmanlı-Türkiye veya Rusya’da Batı tarafından kolonileşme süreci yaşanmadan modernleşme bu ülkelerin kendi yerel elitlerince yürütülen bir program oldu. Osmanlı İmparatorluğu da, Rus Çarlığı da örneğin ordularını veya eğitim sistemlerini Batılılaştırarak modernleşmeye çalıştılar. Japonya da bu sistemi izledi. Türkiye böylece iki yüz elli yıllık Batılılaşma ve modernleşme macerasına başlamış oldu.

GELENEĞE KARŞI MODERNİN SAVAŞI

Devleti dönüştürmek, devletin ana rotasıydı. Dönüşüm, Avrupa toplumlarının örneğini izledi. Geleneğe karşı modernin savaşıdır bu. Geleneksel olandan kopup modern olana yelken açıldı. Eğitim, ordu, bürokrasi gibi kurumlar bu modernleşme sürecinde dönüştürüldü. Dönüşüm, özgünlüğü ve biricikliği korumanın tek yoluydu. Diğer alternatif sömürgeleşmek ve yutulmaktı. Oysa dönüşümün kendisi, özgünlük ve kültürel biricikliğin altını oyuyordu. Bu durum, Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin çok sancılı geçmesine neden oldu.

Oysa Rusya ve Japonya’da durum farklıydı. Rusların Batıyı öteki olarak görmelerini gerektirecek din temelli bir kimlikleri yoktu. Ortodoks olmaları Batılılaşmalarına belki bir frendi, ama engel değildi. Japonlar ise, Ruslardan bile daha pragmatiktiler. Eski kültürün ve geleneklere nostaljik bir bağlılık vardı, ama Japonları bundan alıkoyan din temelli bir kimlik yoktu. Milli kimlikleri modernleştirmek daha kolaydır. Dini kimlikleri modernleştirmek kolay mı zor mu olacak, bu dinine göre değişir. İslam dini modernleşmenin kendi iç dinamikleriyle gerçekleştiği dönemlerde kendini dönüştürebilmiş ve mesela antik Yunan filozoflarının tartışmalarına kaldıkları yerden devam edebilecek bir senteze varmıştı. Oysa bundan yüzlerce asır sonra, Batı modernleşmesi başladığında, bu modernleşmenin geldiği yer olan Batılı Hristiyan toplumlar, Osmanlı ve İslam dünyasında modernleşmenin ürünleriyle senteze girme konusunda çok sorunlu ve geciktirici bir reflekse neden oldular. Yine de II. Mahmut’tan itibaren çok ciddi ve önemli reformlar engellenemedi. Fakat şöyle bir sorun doğdu. Toplumda modernleşme taraftarı olan reformistlerle dönüşüme karşı olan muhafazakârlar birbirlerine karşı keskin sınırlarla cephe aldı.

Şimdi yukarıda bahsettiğim ideolojisiz olamayan devlet görüngüsü (fenomeni) daha iyi anlaşılacak. Devleti ve toplumu dönüştürmek ve modernleştirmek (Batılılaştırmak) isteyen elitler, devleti kontrolleri altında tutarken, bu modernleşmenin süjesi olan halkın büyük bir bölümü bu modernleşmeyi reddetti. Modernleşme geleneğin alanını daraltıyordu. Daha önce vurguladığım gibi, Avrupa modernleşmesinin ana temeli, geleneğe karşı oluşudur. Bu keyfi bir tercih değildi. Bir zorunluluktan doğmuştu. Mesela Reformasyon olmadan modernleşme yapılamazdı. Çünkü seküler topluma giden yol Katolik Kilisesi’nin yetkilerinin azaltılmasından ve onun dünyeviliğinin (mesela devlet yönetimine etkisinin) bitirilmesinden geçiyordu. Osmanlı-Türk toplumuna bu bağlamda yaklaştığımızda, modernleşmeye karşı duran gelenekçilerin dindar olduğunu görüyoruz. Bu durumda azınlıkta olan bir grup politik elit, modernleşme programlarını uygulamak için devleti modernleştirici bir enstrüman olarak kullandı. Böylelikle devlet, toplum mühendisliğine yarayan bir enstrüman haline geldi. Bu devlet ideolojisiz olamazdı. İdeoloji, modernleşmenin gerçekleşmesi için kullanılacak her türlü meşruiyet dayanağıydı. Giderek bu modernleştirici devletin vatandaşı olan ve bu devletin modernleşme programının süjesi olan insanlar, devletle aralarına mesafe koydu. Onlar da bu devleti ortadan kaldırmak – ya da en azından onu dönüştürmek – istedi. Osmanlı-Türk toplumundaki ilericilik-gericilik kategorisi bu şekilde doğdu.

İslam’ın Batı’yı (gayrimüslim İbrahimileri) kendisine eş görmemesi, anti-Batı akıma çok iyi ve kullanışlı bir ideolojik meşruiyet zemini oluşturdu. Bu meşruiyet zeminine sahip olmayan Rusya ve Japonya’da modernleşme bu nedenle Türkiye’dekinden daha başarılı oldu. Modernleşmenin dini kurumların altını oyuşu Rusya ve Japonya’da çok belirleyici önemde olmadı. Oysa din-devlet ilişkilerinin birbiri içine girmiş olduğu, hukuk, devlet yönetimi, ekonomi gibi alanlarda kendi pozisyonları olan İslam dini, Osmanlı-Türk toplumunda bir dinden çok daha kapsayıcı, ideolojik bir öteki oluyordu. Mesela kadın erkek eşitliğini ele alalım. Modernleştirici politikalar Avrupa örneğinden hareketle bu modernleşme dönüşümünü Osmanlı, Rusya ve Japonya’da gerçekleştirmeye başladığında, Rusya ve Japonya’da feodal kurumların direnciyle karşılaştı. Bu direnç Avrupa’daki dirence benziyordu. Oysa Osmanlı’da ve diğer Müslüman toplumlarda feodal dirençten çok daha güçlü olan dini direnç söz konusuydu. Bu durumda modernleşme, Osmanlı toplumunda kimliksel kırılmalara ve antagonistik kutuplaşmalara neden oldu. Bu antagonizma (uzlaşma ihtimali güç olan çatışma veya anlaşmazlık) Türkiye tarafından Osmanlı’dan miras alındı.

Böylece Batılılaşma (Avrupalılaşma) geç dönem Osmanlı devletinin ve modern Türkiye’nin ana rotası oldu. Bu modernleşmeye direnç de, modern Osmanlı ve Türkiye devletlerinin iç ötekisi!

Bu dual yapı, 15 Temmuz sonrasında “Yeni Türkiye” ile ortadan kalkmış görünüyor. Batılılaşma ve modernleşmenin ajandasında olan ne varsa, artık latent olarak Kemalist-sol kesimlerce de terk edilmiş görülüyor. Mesela yasalar karşısında eşitlik, insan hakları, özgürlük, hukuk devleti gibi konseptler, görecelileştiriliyor. Bunların Avrupa’da olan haliyle Türkiye’ye uyarlanabileceği düşüncesinden vazgeçilmiş görülüyor. İslamcılar zaten en başından beri (Osmanlı’daki ilk modernleşme adımlarının peşi sıra) Batılılaşmaya karşı çıktılar. AKP ve Erdoğan rejiminin DNA’sı bu nedenle fazla değişmedi. Esas 1999-2009 dönemindeki en hızlı modernleşme sürecinde kendi tarihsel ana akım davranış kalıplarının dışına çıkmışlardı. Oysa mesela liberaller veya Kürt siyasi hareketi gibi akımlar, Batılılaşmayı zaten reddetmeyen bir gelenekten geliyorlardı. Bu dönemde AB reformlarına “Batı’ya verilen tavizler” olarak bakmaya başlayan Kemalist ulusalcılar, 15 Temmuz sonrasında patlak veren fiili rejime kolaylıkla ayak uydurdular. Çünkü Erdoğan ve AKP Batılılaşma (AB üyeliği ve bunun normlarına ayak uydurma yolundaki dönüşüm) karşıtı pozisyon almıştı.

Böylelikle şu sonuç karşımıza çıkıyor:

Türkiye toplumunda ilk kez Batılılaşma/Avrupalılaşma (modernleşme) konusunda çok geniş bir toplumsal taban ortaya çıkmış görünüyor. Batı’nın normları ve değerlerinin Türkiye’ye uygun olmadığı artık açıkça dillendiriliyor. 28 Şubat generalleri AB sürecini Türk üniter devleti için tehlikeli görmüşlerdi. Bugünkü iktidar mümessilleri ve onlara açıktan veya latent olarak destek çıkan geniş taban AB normlarına aynı mesafede duruyor. Son iki yüz elli yıldır kendi rotasını Batı olarak saptamış bir devlet, bugün Batı rotasından çıkma konusunda karar vermiş görülüyor.Hangi rota konusunda anlaşamamış birçok kesim, Batı rotası olmasın konusunda anlaşmış durumda.

Temel soru şudur: Bu yönelim sapması kalıcı mı, geçici mi olacak?

Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin normalleşmesi sorusuyla bağlantılıdır, bu soruya verilecek yanıt. Çünkü normalleşme denince, bu ana rotası modernleşme olan, Batılı normları ve değerleri benimseyen bir devletin yeninden tezahür etmesi anlaşılır. Anayasal liberal demokrasidir bu devletin ana zemini. Oysa bugün bu devlet yok! Geri gelip gelmeyeceği, yeni yönelimin kalıcı olup olmamasına bağlıdır. Lavaboda biriken pislik ne olacak, bu sorunun yanıtında gizli.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.8.2020 [TR724]

The Economist’e cevabımdır; Algılar ve gerçekler [Av. Nurullah Albayrak]

Türkiye’de uzun süredir gerçekler ile algıların sürekli karıştırıldığı, birbirinin yerine kullanıldığı bir süreç yaşanıyor. Hem iktidar hem de bazı muhalifler, algıları gerçeklere dönüştürmeye, gerçekleri algıyla bozmaya çabalayan yaklaşımlar sergiliyor.

İngiliz Economist gazetesinde 15 Ağustos 2020 tarihinde yayınlanan yazıyla bir kez daha görmüş olduk ki, algıdan gerçek çıkartma çabası, gerçeklere algılarla yön verme gayreti sayesinde yaşananların doğru anlaşılması engelleniyor.

“İnlerine gireceğiz dedik girdik”, “çukurlara gömdük”, “bedel ödettik, ödeteceğiz”, “hevesleri kursaklarında kalacak”, “acımayın acınacak hale gelirsiniz”, “çatlasanız da patlasanız da yapacağız”, “onu yanına bırakmam”, “bittin sen, boynuna ne geçireceğimizi göreceksin” nidalarıyla şekillenen siyaset anlayışına sahip iktidarın, yaşanan hukuksuzlukların, zulümlerin, baskıların asıl ve tek müsebbibi olduğunu görmemek, yargıyı, bürokrasiyi, sivil kurumları ele geçiren iktidarın yapılanların asıl sorumlusu olduğunu söylemeyip, yaşanan kötülüklerin müsebbibi olarak Gülen Hareketi mensuplarını göstermek en masum ifadesiyle insafsızlıktır.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


“Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz”, “Demokrasi amaç değil araçtır” diyen, iktidara gelmek ve iktidarda kalmak için demokrasiyi savunduğunu, demokrasinin sadece seçimden ibaret olduğunu gizlemeyen, keyfilikle, despotlukla, hukuksuzluklarla adaleti, demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri yok eden AKP iktidarı ile Gülen Hareketi mensuplarının karşılaştırılması ve daha da ileri gidilerek Gülen Hareketi mensuplarının yaşananların sorumlusu olarak gösterilmesi gerçeklere algılarla yön verme çabasıdır.   

AKP iktidarı yalanı, gürültüyü, “Eyy…!” nidalarını siyasi yönetim anlayışı doğrultusunda bilerek ve isteyerek kullanıyor. Özellikle en çok kullandıkları yöntem olan yalanlarla desteklenen saldırgan dil, iktidarın siyasetini şekillendiriyor. Bu yöntem sayesinde konuşmak, yapılanlara itiraz etmek neredeyse imkansız.

İktidarın hukuksuzluklarına karşı çıkabilecek kişi ve kurumlar ise ya etkisiz hale getirildi ya da iktidara bağlanarak iktidarın destekçisi oldular. Adaletin tesisini sağlayacak yargı organlarının, yargı mensuplarının, kolluk görevlilerinin, kamu bürokrasisinin iktidarın talepleri doğrultusunda hareket ettiği gerçeği bu durumu net bir şekilde ortaya koymaktadır.   

Gelinen aşamada temel hak ve özgürlükler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından çıkacak sözlerle askıya alınabilecek, kaldırılabilecek, yok sayılabilecek hale geldi. 

Bu gerçekleri görmeden, iktidarın tüm hukuksuzluklarda, baskı ve zulümde asıl belirleyici olduğunu söylemeden, yaşananlardan Gülen Hareketi mensupları sorumlu demek, objektif bir tespit değildir. 

Korkuyu siyasette belirleyici unsur olarak kullanan iktidarın ortaya attığı ‘Gülen Hareketi mensuplarının terörist olduğu’ iftirasına, insanların inanılabilmesinin en önemli nedeni, inanmanın kolaylığı konforunun, yaşananlara itiraz etmekten daha zahmetsiz olmasıdır. 

Yalanlarla, baskıyla, korkuyla oluşturulan toplumsal hayatta insanların gerçekleri görmesini, söylemesini beklemek ve ehli vicdan sahibi insanların Gülen Hareketini savunmuyor olmasını gerçek iradeleri şeklinde sunmak da doğru bir yaklaşım olmaz.   

AKP iktidarının AB değerlerini esas aldığı dönemde Gülen Hareketi mensupları toplumun büyük bir kesimi gibi tavırlarını hukuktan, adaletten yana koymuştur. AKP iktidarının AB değerlerinden ve evrensel hukuktan uzaklaşmaya başladığı dönemde ise iktidarın açık tehditlerine rağmen konjonktürel konum almak yerine, hukuksuzluğun karşısında tavır almışlardır. Bu durum, Gülen Hareketi mensuplarının AKP ile birlikte hareket ettiğini değil, AB değerleri kapsamında tavır aldığını göstermektedir.

Gülen Hareketi mensuplarının tavrını anlamak için tasfiye edildikleri süreç öncesiyle sonrası arasındaki WJP Hukukun Üstünlüğü Endeksinde yer alan verilere bakılması yeterli olacaktır.

AB ilerleme raporlarında yer alan, “Ergenekon soruşturması ve iddia edilen diğer darbe planlarına ilişkin soruşturmalar, demokrasiye karşı işlendiği iddia edilen suçların aydınlatılması ve demokratik kurumların düzgün isleyişine ve hukukun üstünlüğüne duyulan güvenin güçlendirilmesi bakımından Türkiye için bir fırsat olmaya devam etmektedir.” tespiti, oluşturulmak istenen algının gerçeği yansıtmadığını göstermesi açısından önemlidir. 

Sayın Gülen, iddia edilenin aksine barış sürecine “sulh hayırdır, gerekirse kan kusulması ama kızılcık şerbeti içmiştim denilmesi gerekir” diyerek destek vermiştir. Barış sürecinin Gülen Hareketi tarafından baltalandığı iddiası da haksız ve gerçeğin çarpıtılmasıdır.

Gülen Hareketi mensuplarının, sempatizanlarının bürokrasiye sızdığı iddiası da çok büyük bir algı çalışmasıdır. Bir sivil toplum örgütüne mensup ya da sempati duyan insanlar, hiçbir ayrımcılığa maruz kalmadan kamu görevine girme hakkına sahiptir. Aksini düşünmek, ayrımcılık yapıldığının ve Anayasanın 70.maddesinin yok sayıldığının açık itirafı olur. Disiplin ya da ceza hukuku anlamında suç işleyenler varsa, bunları tespit edip yargılamak ve cezalandırmak yasal zorunluluktur. Ancak, suç ve cezaların şahsiliği prensibi gereği, suç işleyen kimse sadece o cezalandırılır. Hukuk devletinde, bir kişinin suç işlediği bahane gösterilerek yakınları ya da fikren kendisiyle aynı fikirde olanlar cezalandırılamaz.

Kamu görevlilerinin kendilerini gizleme gereği hissetmelerinin ana nedeni, belki de tek nedeni, kendileriyle aynı görüşte olmayan bir siyasi partinin iktidara gelmesi durumunda, görevden alınma, işlerini kaybetme veya bir şekilde mağdur olma riski altında olduklarını düşünmeleridir. Maalesef bu durum Türkiye için yeni bir durum da değildir. Uzun yıllardır Aleviler, Kürtler, Muhafazakarlar kimliklerini gizleme gereği hissetmişlerdir. Şimdilerde de laik kesime mensup insanlar kimliklerini gizlemek zorunda bırakılmaktadır.   

Asıl sorun kamu görevlisi olan Gülen Hareketi mensuplarında değil, demokratik bir yapıya bir türlü dönüşemeyen ve insan haklarını suç olarak gören kamusal uygulamalardadır. Sorun, aşırı politize olmuş bürokratik yapıdadır; birbirine tahammül edemeyen ve bir arada yaşamayı beceremeyen grupların kamu bürokrasisindeki yıllara yayılan yanlış tutum ve davranışlarındadır. Suç işlememiş insanları suçlu gibi gösterme hukuksuzluğu ve insan haklarını suç olarak görme alışkanlığı bırakılmalıdır.

Sayın Fethullah Gülen, 15 Temmuz menfur darbe girişiminin hemen akabinde, ‘darbe girişimini en güçlü ifadelerle kınadığını’ ifade etmiş, medya aracılığıyla yaptığı açıklamada ise uluslararası bir komisyon tarafından iddiaların araştırılması teklifinde bulunmuştur. Ancak, iddiaların tarafsız bir komisyon tarafından araştırılması teklifin karşılık görmemesi, bugüne kadar da bu kapsamda bir girişimde bulunulmaması, darbe konusunda iktidarın resmi söylemlerini ters-yüz eden delil ve bulgulara ulaşan gazeteci ve hukukçuların tutuklanması, sorumlular tarafından kamuoyuna darbe davaları hakkında yeterli ve şeffaf biçimde bilgi verilmemesi ve bu davaların kamuya açık yapılmaması gibi hususlar dikkate alındığında, darbe konusunda yöneltilen iddiaların asılsız olduğu gerçeğinin de göz ardı edilmemesi gerekmektedir. 

Türkiye’deki antidemokratik uygulamalar karşısında tavır almayıp, konjonktürel davranarak pozisyon belirlemeyi tercih edenlerin, demokrasiden, adaletten, haktan, hukuktan bahsetmeleri, binlerce insanı suçlu gösterme çabaları gerçeklere algılarla yön verme gayreti olarak bilinmeli ve dikkate alınmamalıdır.

Faili meçhul cinayetler, adam kaçırma, işkence, ayrımcılık, fişleme gibi hukuksuzlukları geçmişte yapanlar ve hala yapmaya devam edenlerin Gülen Hareketi mensuplarını demokrasinin, hukukun önünde engel gibi gösterme cambazlığının, gizlenmeye çalışılan gerçeklerin görülmesine engel olmayacağına inanıyorum…

[Av. Nurullah Albayrak] 18.8.2020 [TR724]

Oğul Burak Erdoğan'ın 'gemicikleri' çoğalıyor

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan’ın ortağı olduğu MB Denizcilik 2 milyon 650 bin liralık sermaye artırımına giderek, sermayesini 5 milyon 300 bin liraya çıkardı. Şirketin gemi sayısının da 10’a yükseldiği duyuruda, "Mutluluk duyuyoruz" ifadeleri dikkat çekti

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan’ın ortağı olduğu MB Denizcilik 2 milyon 650 bin liralık sermaye artırımına giderek, sermayesini 5 milyon 300 bin liraya çıkardı.

GEMİ VAR GEMİCİK VAR...

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın armatör oğlu Ahmet Burak Erdoğan, 6 Şubat 2007 tarihinde 2 milyon 350 bin dolara aldığı Safran 1 gemisiyle gündeme gelmişti. Oğlunun gemi almasıyla ilgili gelen eleştirilere Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan olduğu dönemde “Gemi var gemicik var” yanıt vermişti. Erdoğan’ın bu sözünden sonra oğlu Burak Erdoğan’ın aldığı gemileri dikkatleri çekmeyi sürdürdü. 1991 yılında Gemyat Tersanesi'nde inşa edilen, 96 metre boyunda, 14 metre genişliğinde 4 bin 495 DWT taşıma kapasitesine sahip M/V SAFRAN-1 isimli genel kargo gemisi, 1 milyon 100 bin dolara Fahri Göncü'nün sahibi olduğu FG Denizcilik Şirketi'ne satılmıştı.

18 ŞUBAT'TA SERMAYE ARTTI, PAY YÜKSELDİ

Burak Erdoğan ve Mecit Mert Çetinkaya’nın ortağı olduğu MB Denizcilik en son 18 Şubat tarihinde sermaye artırımına gitti. Şirket 2 milyon 650 bin lira olan sermayesini 5 milyon 300 bin liraya çıkardı. Burak Erdoğan sermayenin 4 milyon 420 bin lirasına sahipken, ortağının payı 1 milyon 60 bin lira oldu. Şirket 2007’de kurulduğu ve toplam sermayesi 50 bin liraydı. Şirket ayrıca İstanbul Üsküdar’da bir şube açtı.

GEMİ SAYISININ 10’A ÇIKTIĞI DUYURULDU

MB Denizcilik’in adresinde Manta Denizcilik bulunuyor. Şirketin sitesinde 3 Mart 2020’de gemi sayısının 10’a yükseldiği “Hong Kong’ da Manta Asli (Ex. Frieda Selmer - 56K Bulk Carrier) gemisini teslim alıp 10.gemi olarak filomuza kattığımızı duyurmaktan mutluluk duyarız” diye açıklanıyor. Sitede sadece 9 geminin tanıtımı yapılıyor ve fotoğrafı bulunuyor:

  • Kuru yük gemisi Ahu C, Marshall Adaları bayraklı ve 2004’te Japonya’da inşa edildi.
  • Kuru yük gemisi Binnur C, Marshall Adaları bayraklı ve 2003’te Japonya’da inşa edildi.
  • Kuru yük gemisi Cihan, Marshall Adaları bayraklı ve 2012’de Güney Kore’de inşa edildi.
  • Kuru yük gemisi Halit Yıldırım, Marshall Adaları bayraklı ve 2002’de Japonya’da inşa edildi.
  • Dökme yük gemisi Manta Aslı, Marshall Adaları bayraklı ve 2004’de Japonya’da inşa edildi.
  • Kuru yük gemisi Manta Hatice, Marshall Adaları bayraklı ve 2007’de Japonya’da inşa edildi.
  • Kuru yük gemisi Neva, Marshall Adaları bayraklı ve 2000’de Japonya’da inşa edildi.
  • Kuru yük gemisi Sakarya, Türkiye bayraklı ve 2002’de Japonya’da inşa edildi.
  • Kuru yük gemisi Zeynep, Panama bayraklı ve 2001’de Japonya’da inşa edildi.

18.8.2020 [Samanyolu Haber]

"Bizim şehirde günlük 250 pozitif vaka var"

İzmir Tabip Odası Başkanı Op. Dr. Lütfi Çamlı, kentte her gün ortalama 3500-4000 test yapıldığını söyleyerek, 200-250 pozitif vakanın olduğunu ifade etti. Çamlı, İzmir'de birinci dalganın ikinci pikinin yaşanmaya başlandığını belirterek acil önlem çağrısında bulundu.

Ege'de Sonsöz gazetesinden Ender Aldanmaz'a konuşan İzmir Tabip Odası Başkanı Op. Dr. Lütfi Çamlı, kentte artan koronavirüs vakalarıyla ilgili açıklamalarda bulundu.

İkinci dalganın gelmediğini ancak İzmir'de birinci dalganın ikinci pikinin yaşanmaya başlandığını belirten Çamlı, "İkinci dalganın başlaması için birinci dalganın vaka sayılarında ciddi bir düşüş olması gerekir. Ancak bu yaşanmadı. Şu an İzmir’de ikinci piki yaşamaya başladık. Biz nisan ayında birinci dalganın pikini gördük. Birtakım kontrollerle vaka sayıları düşmüştü. 1 Haziran'da başlayan normalleşme süreci ile vaka sayılarının düşmediği görüldü" dedi.

'İzmir'de bilardo salonları, halı sahalar açıldı, yorumlamakta zorluk çekiyoruz'

Bilim insanlarının tedbirlere dikkat edildiği durumda yaz aylarında salgının sönümlenebileceğini ancak mevsimsel enfeksiyon sebebiyle sonbaharda yeniden ikinci dalganın gelebileceğini açıkladıklarını belirten Çamlı, şöyle devam etti:

"1 Haziran sonrası tedbirler gevşeyince pandeminin kontrolü vatandaşın maske, mesafe, hijyen kurallarına indirgendi. Bu da vakaları arttırdı. Normalleşme ile pandemide azalma olmadığından ağustos itibariyle artış söz konusu. İkinci pike doğru gidiyoruz. Ayasofya törenleri, bayramda şehirlerarası seyahatlerde pandemi kurallarına uyulmaması, plajlar, eğlence merkezleri, düğünler, taziyeler devam ediyor. Üstüne üstlük kaygı verici artışa rağmen ve bunun üst makamlarca ifade edilmesine karşın İzmir'de bilardo salonları, halı sahalar açıldı. Yorumlamakta zorluk çekiyoruz. Sonbaharı birinci dalganın ikinci piki ile karşılıyoruz. Sonbaharda mevsimsel özellikler sebebiyle gribal enfeksiyonlar göz önüne alınırsa gribal enfeksiyonlar ile ve koronavirüs vakalarında artış bekleniyor. Şimdiden tedbirler alınmalı, hazırlıklar yapılmalı. Örneğin vatandaşlarımız için yeterli dozda karşılayacak miktarda grip ilacı sağlanmalıdır. Pandeminin başında olduğu gibi hazırlıksız yakalanmamalıyız. Artık deneyimliyiz."

'Dün pozitif vaka sayımız 190'dı'

İzmir'de günde 3500-400 arası test yapıldığını ve ortalama her gün 200-250 arası pozitif vaka tespit edildiğini söyleyen Çamlı, "Dün pozitif vaka sayımız 190’dı. Vaka sayılarını belirleyebilmek için test sayılarının artması gerekiyor. Salgında en riskli grupların ve temaslı olguların Kovid-19 testi yapılmalı. Riskli grupların başında sağlık çalışanları geliyor. Sağlık çalışanlarımız içerisinde ilk dönemki kadar olmasa da pozitif vakalar olduğunu görüyoruz. Şoförlerden gişe memurlarına kadar hizmet sektöründeki insanlar dikkatle takip edilmeli. Ne kadar çok test, o kadar koronavirüs hastasını erken yakalamak demek. Çok fazla test yapılmalı. Test yapılan merkez sayısı artmalı. Bir takım merkezlere ruhsat verilebilir. Behçet Uz, Yeşilyurt Hastanesi gibi hastaneler bu alt yapıya sahip… Bu tür test yapan merkezlerin sayısı artarsa diğer hastanelerdeki yığılmaların önüne geçilecektir" diye konuştu.

Bazı hastanelerde Kovid-19 testi pozitif çıkan vakalarının evlerine toplu taşıma ile gönderilmesi hakkında konuşan Çamlı, "Bu konular çözüm getirilmesi gereken meseleler… Testi pozitif çıktı ama yatış gerekmiyor. Vatandaşın ulaşım imkanı yok. Güvenli bir şekilde evlerine ulaştırılmalı. Sağlık kuruluşu yapamıyorsa yerel yönetimin devreye girmesi sağlanmalı. Toplu taşımalarda kalabalık var. Herkes maske kullanmıyor, mesafeye dikkat edilmesinde sorunlar var. İhtiyacı karşılayacak altı yapı yok ise kurumlar arası işbirliği şart. Yerel yönetimlerle destek alınabilir" dedi.

'Neden 21 Eylül? Eğitim önemli ama insan sağlığını da düşünmeliyiz'

21 Eylül’de okulların açılmasıyla ilgili değerlendirmede bulunan Çamlı, şunları söyledi:

"Neden 21 Eylül? 21 Eylül’de ne olacağı düşünülüyor? Sorumlular biz vaka sayılarının şu sayının artına inerse ya da vatandaşın bulaş oranı düşer açarız demesi lazım. 21 Eylül’de vaka sayısı düşmezse gene de açacaklar mı? Bir kriter koymaları lazım. Eğitim önemli ama insan sağlığını da düşünmeliyiz. Yapı itibariyle fiziksel mesafeye uyulursa sınıfların 3’te 1 kapasite ile çalışması lazım. Böyle olunca en az iki kat derslik ve öğretmen lazım. Çalışma yapıldı mı? Şu an eski düzenle eğitim devam edemez. Lavabosu ya da çeşmesi olmayan okullar olduğu söyleniyor. Örneğin, öğrenci servisleri… Taşımalarda fiziksel mesafenin sağlanması lazım… Belli koşullar oluşmadan, yerine getirilmeden eğitim başlamamalı. Dünyada bunun kötü örnekleri de var."

'Vali Köşger'in yaklaşımı doğruydu'

Koronavirüs ile mücadelede başarının şeffaflık ilkesinin korunması ile geleceğini belirten Çamlı, "Bilgiler şeffaf bir şekilde paylaşılmalı. Örneğin geçtiğimiz günlerde Sayın Vali Köşger, ‘Eskiye oranla daha kötü durumdayız’ dedi. ‘Tedbir almalıyız’ diyerek vatandaşı uyardı. Doğru yaklaşım. Gerçek kamuoyu ile paylaşılmalı. Herkes olanı biteni görüyor. Hastaneleri, çevresindeki vakaları… Vatandaş olayın ciddiyetini bilmeli. O yüzden ben daima toplumun doğru yönde bilgilendirmek, uyarmak gerektiğine inanıyorum. Ancak İl Hıfzıssıha Kurulu'nda olmamıza rağmen süreç karşılıklı görüş alış verişi ile yürümüyor. Biz kentte yüzlerce sağlık çalışanını temsil eden bir kurumuz. Sürece katkı sağlamak istiyoruz. Mutlaka görüşlerimiz dinlenmeli” dedi.

18.8.2020 [Samanyolu Haber]

Pandemi günlerinde Mindeltal Schule başarısı

Almanya/Bavyera Eyaleti’nin başarılı okullarından Jettingen-Scheppach'ta eğitim veren Mindeltal Schule, dünyayı sarsan Covid-19 virüs ve yol açtığı pandemi sürecinde de izlediği online eğitim müfredatıyla başarı gösterdi.

Mindeltal Schule gerek bulunduğu lokasyonda, gerekse Almanya genelinde eğitim veren Yatılı Kız Kolejlerinden. Bavyera eyaleti müfredatına göre eğitim veren okul, renkli öğrenci demografisiyle eğitim kurumları arasında farklılık gösteriyor.

Karantina süreci boyunca 3 farklı online (çevrimiçi) eğitim modelini uygulayan Mindeltal schule, eş zamanlı derslerde sanal sınıf ortamları oluşturup eğitmen ve öğrencileri aynı anda buluşturup etkileşimli online eğitim veriyor.

Bununla beraber Eş zamansız (ayrı zamanlı) modeli de uygulayan okul, ders kitapları, video ve ses dosyaları gibi çeşitli öğretim materyalleriyle öğrencilerine eğitim vermeye devam etti. Öğrenciler bu yöntem ile kendi hızda öğrenme faaliyetini bireysel olarak gerçekleştirdiler.

Pandemi süreci boyunca öğrencilerin araştırma ruhunu da diri tutmayı amaçlayan kurum, eğiticilerin verdiği konsept ve çerçeveler ile öğrencilerin hazırladığı sunumları online olarak takip etti.

Öğrenci odaklı çevrimiçi eğitim modeli, zaman ve mekan sınırsızlığını da avantaja çevirmiş oldu. Okul bu vesileyle Öğretim elemanlarıyla etkileşimli ve dinamik bir eğitim süreci yaşattı.

GELECEĞİN BAŞARILI KADINLARI YETİŞİYOR!

Mindental Kız Koleji sadece virüs salgının olduğu günlerde değil, pandemi öncesi normal eğitimde de başarından başarıya koşan okulun elde ettiği bazı başarılar ise şunlar:

BOSEP’e (Bosna Science Olympiad) üç proje ile katılan okul, bir gümüş ve bir bronz madalya kazandı.

ISIF’e (International Science Festival - Bali) ise iki proje ile katıldı, bir gümüş ve bir bronz madalya kazandı. Projeleri çok beğenildiği için ayriyeten kuruldan özel bir ödül daha aldı.
PISF (Phatthalung International Science Fair)’e iki proje ile katılan Mindeltal Schule, bir gümüş, bir bronz madalya almayı başardı.

Günzburg ve çevresinde her yıl düzenlenen Lesewettbewerb im Landkreis Günzburg (6. Sınıflar için okuma Yarışması’nda ise ikincilik kazanan okul, sadece kaliteli eğitim ile değil sosyal ve kültürel faaliyetleri ile de takdir topluyor.

Mindeltal Schule, "Corona Günlerinde Ebeveyn Olmak" başlıklı konferans düzenleyerek velilerini de bu konuda bilinçlendirmeyi ihmal etmedi. Karantinanın dünya ile ilişkiyi kesmek anlamına gelmeyeceğini belirten Mindendal Schule eğitmenleri, online eğitim üzerine ve en verimli karantina yöntemleri hakkında öğrenci velileriyle oldukça başarılı geçen bir program yaptı.

Bu arada Mindeltal Schule son derece kaliteli yurtları, geniş sosyal imkanları ve eğitsel çalışmalarıyla sizlerden gelecek görüş/öneri ve burslu okuma imkanlarını cevaplamaya hazır.

18.8.2020 [Samanyolu Haber]

Derdini aşk ile taşıyan yiğitlere...

Ümit Nağmeleri, Hicrî takvimin ilk ayı olan Muharrem ile ilgili özel bir video klibi hazırladı.

SAMANYOLUHABER- Şah Hatayi’ye ait olan "Muhabbet bağında bir gül açıldı" şiiri Kamuran ve Sema tarafından tekrar yorumlandı.

Muharrem ayı için hazırlanan özel çalışma "Mihneti kendine zevk edinip derdini aşk ile taşıyan yiğitlere" ithaf edildi.

ÜMİT NAĞMELERİ'NİN YOUTUBE KANALINDA YAYINLANDI

İmam Hüseyin ile birlikte Ehl-i Beyt mensubu ve muhiplerinin Kerbela’da hunharca katledildiği günden beri sevincin değil, hüznün günü olan Aşure günü Muharrem ayının onuncu gününe tekabül geliyor.


Hazreti Âdem’in (as) tevbesinin kabulü, Hazreti Nuh’un (as) gemisinin tufandan kurtulup Cudi Dağı'nın tepesine oturması; Hazreti İbrahim’in (as) ateşten kurtulması, Hazreti Yakub’un (as) oğlu Hazreti Yusuf’a (as) kavuşması ve Hazreti Musa’nın (as) Firavun’un tasallutundan kurtulması da Aşure Günü'nde meydana gelen diğer hadiseler olarak kabul ediliyor.

MUHABBET BAĞINDA BİR GÜL AÇILDI

Muhabbet bağında bir gül açıldı
Bir derdim var bin dermana değişmem
Yüküm lal-i gevher mercan saçarım
Bir derdim var bin dermana değişmem

Cemi kuşlar dile gelir yazım der
Gövel turnam Şam'dan gelir güzüm der
Benim yarelerim tuzum tuzum der
Bir derdim var bin dermana değişmem

Garip bülbül gönlüm eğler ses ile
Nicelerin ömrü gitmiş yas ile
Aratıp bulduğum pir heves ile
Bir derdim var bin dermana değişmem

Mende eyder niyazım var özüne
Güzel pir ayıbım vurma yüzüme
Yarelerim hoş görünür gözüme
Bir derdim var bin dermana değişmem

Şah Hatayi'm muhabbete bakarım
Men doluyum men dolana akarım
Güzel pirim bir dert vermiş çekerim

ŞAH HATAYİ

18.8.2020 [Samanyolu Haber]

Tohumun Sırrını Toprak Çözer [Abdullah Aymaz]

Onuncu Lem’a Risalesinde Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu Hizmetin üç çeşit kerameti olduğunu söylüyor. En başta geleni, Cenab-ı Hakka Hizmet zeminini hazırlayıp hizmet edecekleri sevk  etmesidir… Dünyanın neredeyse bütün ülkelerine gidilmiştir. Halbuki her ülkenin insanının rengi, dili, dini, kültürü farklıdır. İlk gönderilenler de tecrübenden mahrum, ama ihlaslı, gözü pek gençlerdir. Gittikleri yerin insanlarıyla anlaşmaları  hatta kısa zamanda kaynaşmaları harikadır.

1993’ten beri M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Arkadaşlarımız, hamallığa bile râzı olup dünyanın her tarafına gidebilseler!..”  diye tavsiyelerde bulunuyordu. Bu tavsiyeyi sadece eğitim gönüllüsü öğretmenler için değil, esnaf dahil bütün adanmış ruhlar için söylüyordu.

Bu arkadaşlarımız hep insanî evrensel değerler üzerinden eğitim verdikleri için hiçbir ülkede ters bir şeyle karşılaşmıyorlardı. Çünkü bu evrensel değerler, semavî dinlerin getirdikleri prensiplerden ve toplumların kültürlerinden süzülüp gelmiş akıl ve ilim süzgecinden geçmiş güzelliklerden, bir de trafik kaideleri gibi insanların tecrübelerinden damıtılmış bilgilerden meydana geldiği için herhangi bir çatışmaya meydan vermiyordu.

Samimî ve vazgeçilmez dostlukların meydana getirdiği tabiî ve fıtrî atmosferler de gönüllerde birikmiş her duyguyu, ifade etme imkanı da veriyordu. Oradan buradan uçup gelen tohumlar çekirdekler, nasıl uygun ortam bulunca hemen hemen özlerini toprağa karıştırıp bulundukları yerlerin özelliklerine göre  fideler ve fidanlar vermeye başlarlar. Onlar da buna benzer güzellikler arzetmeye başladılar. Her toplumun mozayiğinde kendilerine göre özel çiçekler açarak arz-ı endam ettiler…

Cenab-ı Hak da hep tevafukları kader denk noktalara göre ayarlayıp, zemini hazırlayıp beklentisizlik ve tam bir ırgat samimiyetiyle hizmet edecekler fedâkarları,  sevketti…

Mesela, Sovyetlerin dağılması 1990’da değil de 1980’de gerçekleşseydi, o zaman Hizmetten öğretmen isteselerdi, gönderecek yetişmiş öğretmenimiz yoktu. Ama 1992’de istediklerinde 600, 1993’te 2000  öğretmenler koşup gitti ve gerçekten inayet-i İlahiye ile harika hizmet ettiler.

Mesela, coronavirüs, 2020’de değil de 2010’da ortaya çıksaydı, âcizliğini, muhtaçlığını bu virüs karşısında itiraf eden, ister istemez Allah’a ve dine meyil gösteren insanlara Kur’an akliliğinde ve makuliyetinde anlatacak, az-çok dil bilen, toplumların kültür ve anlayışlarına arkadaşlarımız yoktu. Ama, zulme ve mağduriyete uğramış insanlarımız mecburî bir hicretle değişik ülkelere gidip dil öğrendiler, gittikleri toplumların insanlarını, kültürlerini ve anlayışlarını öğrendiler, güzel arkadaşlıklar, dostluklar kurdular ve samimiyetle gönüllerini açtılar. Tohumlar toprağa gömüldükten sonra içlerini sırlarını açtıkları gibi, fıtrî beraberlikler meydana gelmiş oldu.

[Abdullah Aymaz] 18.8.2020 [Samanyolu Haber]