711 asker için daha dosya hazırlandı: Delil yok, işlem yapamıyoruz, ihraç edin!

Gülen cemaati soruşturmaları kapsamında 21'i albay, 25'i yarbay, 45'i binbaşı, 112'si yüzbaşı, 269'u üsteğmen, 33'ü teğmen, 196'sı astsubay ve 7'si uzman çavuş... toplam 711 personel hakkında 'adli işlem için yeterli veri yok, ihraç edin' talebiyle hazırlanan dosyalar komutanlıklara gönderildi.

KRONOS 20 Ekim 2020 GÜNDEM

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca, Gülen cemaatinin Hava Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik Komutanlığı yapılanması iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında 711 personelle ilgili ihraç işleminin başlatılması için gerekli delillerin ilgili komutanlıklara gönderildiği bildirildi.

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, ankesörlü ve kontörlü sabit hat irtibatı bulunduğu, bir kısmı hakkında da örgüt mensubiyetlerine dair başkaca deliller olduğu iddia edilen 110 askeri personel hakkında 13 Ekim’de çıkarılan yakalama kararı sonrası operasyonlar sürerken cemaat iltisakı yönünde veriler bulunduğu öne sürülen 601 askeri personel için de çalışma başlatıldı.

‘YETERLİ DELİL OLMADIĞI İÇİN YAKALAMA KARARI ÇIKARAMIYORUZ, İHRAÇ EDİN’

Hava Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat/Personel Başkanlıkları ve Sahil Güvenlik Komutanlığı Personel Başkanlığı ile kurulan irtibat sonucunda 21’i albay, 25’i yarbay, 45’i binbaşı, 112’si yüzbaşı, 269’u üsteğmen, 33’ü teğmen, 196’sı astsubay ve 7’si uzman çavuş rütbeleriyle 3’ü sivil memur olmak üzere toplam 711 askeri personelin ihracı için dosya hazırlandı.

Haklarında operasyon yürütülen, başka yerlerde işlem yapılan veya adli veri için yeterli olmadığı için yakalama kararı çıkarılmayan ancak idari yönden yeterli şekilde ‘terör örgütü iltisakları’ bulunduğu iddia edilen 711 personelle ilgili dosya, ihraç işlemlerinin başlatılabilmesi için ilgili kuvvet komutanlıklarına teslim edildi.

İzmir merkezli 25 ilde yürütülen operasyon kapsamında 13 Ekim’de haklarında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçunun oluşumuna yeterli şekilde veri bulunduğu değerlendirilen 110 personel hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı. Zanlılardan 46’sı tutuklanmıştı.

20.10.2020 [Kronos.News]

“Benimle namaz kıldıklarında anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar”

15 Temmuz sonrası Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 gün boyunca işkence gören Türkçe öğretmeni Mehmet Eren, işkencecilerini anlattı: “Benimle birlikte namaz kıldılar. Anladım ki işkenceyi ibadet olarak görüyorlar.”

BOLD – Mehmet Eren, Türkiye’de meslek lisansı iptal edilen ve tutuklanan binlerce öğretmenden biri. 37 yaşındaki Türkçe öğretmeni Eren, Afyon’da Hizmet Hareketi’ne ait öğrenci yurdunda çalıştığı için 15 Ekim 2016’da gözaltına alındı.

Turkish Minute‘tan Cevheri Güven’e konuşan Eren, Afyon Emniyet Müdürlüğünde 9 günlük gözaltı süresinde ağır işkencelere maruz kaldığını söylüyor. Eren’e göre işkence sistematik ve işkence için görevlendirilmiş özel bir polis ekibi söz konusu. İşkence yapanların IŞİD zihniyetinde olduğunu ifade eden Eren, “Bana işkence yapanlar bunu ibadet gibi görüyorlardı” diyor ve kendisini asıl korkutanın bu olduğunu belirtiyor.

Eren ilk olarak 23 Nisan 2016’da Hizmet Hareketi’ne ait bir öğrenci yurdunun yöneticisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmış. 73 gün cezaevinde kalan Eren, ardında serbest bırakılmış.

İlk gözaltı sürecinde kötü muamele görmediğini belirten Mehmet Eren, 15 Temmuz’dan sonra her şeyin değiştiğini belirtiyor.

EŞİYLE TEHDİT EDİLDİ

Eren, ikinci kez 15 Ekim 2016 tarihinde gözaltına alındığını ancak bu kez polislerin ilk andan itibaren çok sert davrandıklarını belirtiyor.

“Gözaltına alındıktan sonra tek başıma bir hücrede tutuldum. Beşinci gün 20 Ekim sabah 09:30’da üst kata Terörle Mücadele Şubesine çıkartıldım. Teoman Yaman isimli bir polisin odasının önüne getirildim ve yüzüm duvara dönük, kafam duvara dayalı biçimde ayakta beklemem söylendi. Teoman Yaman, birkaç kez beni içeri çağırıp, bildiğim her şeyi anlatmamı ya da söylediklerini kabul etmem gerektiğini söyledi. Suçsuz olduğumu söyleyince beni tekrar aynı pozisyonda bekletti. Kaç saat beklediğimi hatırlamıyorum. O esnada başka sorgulananların çığlıkları geliyordu, ürkütücü bir ortam vardı. Teoman Yaman beni son kez çağırdığında, ‘Buradan sağ çıkamazsın. Konuşmazsan MİT’ten gelen işkence ekibini çağıracağım’ diye tehdit etti.“

BAŞIMI DUVARA VURMAYA BAŞLADI

Eşiyle tehdit edilmesi üzerine çok korktuğunu belirten Mehmet Eren, kısa süre sonra gelen genç bir polis tarafından kafasının duvara vurulmaya başladığını söylüyor:

“Genç polis sürekli bağırıyordu, ne dediğini anlayamıyordum bile. Sonra tekrar odaya aldılar. Polis memuru Teoman Yaman, ‘Biz İscehisar’da (Afyon’un ilçesi) boş bir mermer fabrikası kiraladık, işkence için. Konuşmazsan seni oraya götürürüz, çırılçıplak soyarız, copla tecavüz ederiz. Aynı şeyleri eşine de yaparız. Şu an MİT’ten iki tane işkence görevlisi gelecek, onlar hayvandır, eşini onların elinden alamam’ dedi ve beni düşünmem için tekrar dışarı gönderdi. Yine birkaç saat durdum.”

ÇUVAL GEÇİRİP ELEKTRİK VERDİLER

Saatler sonra odaya alındığında, “Darbede kimden talimat aldın” sorusuyla karşılaştığını anlatan Eren, kendisinin öğretmen olduğunu, darbeyle ilgisinin bulunmadığını anlatsa da polislerin kendisini dinlemediğini söylüyor:

“Teoman Yaman telefonu eline aldı ve işkence ekibini çağıracağını söyledi. Kısa süre sonra iki kişi odaya girdi. Birisi esmer 1.75 boylarında göbekli, diğeri sakalı 1.80 boylarında yeşil gözlü iki kişi. Göbekli olan ne iş yaptığımı sordu. Öğretmenim dedim. Bunu söyleyince küfürler eşliğinde şiddetli bir tokat attı. Diğeri faullerimi yukarı çekiştirip şakaklarıma yumruk atmaya başladı. Bu sırada ‘karını da getirip aynısını yapacağım, çocuğunu da yetiştirme yurduna vereceğim senin gibi terörist olmayacak’ dedi. Sonra Barış isimli yine 1.80 boylarında esmer, saçını bağlamış bir polis geldi. ‘Konuşmuyorsa ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Sonra arkamdan hızlıca başıma çuval geçirdiler. Kurtulmak için mücadele ediyorum ama o sırada boynuma o kadar çok bastırıyorlar ki nefes alamıyordum. Nefes alamıyorum, dedikçe kahkaha atıyorlardı. Bu sırada teklemeye devam ediyorlardı. Sonra ayağa kaldırıp bir süre nefes almama izin verdiler. Ardından çuvalın üzerine poşet geçirdiler. Boynumu o kadar çok sıkıyorlardı ki nefes alamıyordum. Sonra biri diğerine ölecek, ağzını açın dedi. Bıraktıklarında yere düştüm. Odanın kapısı tekrar açıldı içeri başka biri girdi. Yerdeydim ve bacağımda bir acı hissettim. O kadar acıdı ki, bıçakladılar diye düşündüm. Tekrar yapınca sesten elektrik verdiklerini anladım. O sırada ben dua ediyorum, ‘Allah’ım benim eşimin, çocuğumun canını al bunların eline düşürme’ diye. Sonra sırtıma elektrik veriler, böbreklerime verdiler. Biri ‘hadım edeceğiz bunu’ diye kahkaha attı. Ellerimi arkaya aldılar, cinsel organıma ve testislerime elektrik verdiler. Bir müddet yerde kaldım. Polis Teoman Yaman “Demiştim sana, işkenceden sonra darbeyi bile ben yaptım dersin’ cümlesini tekrarladı.”

TECAVÜZ GİRİŞİMİ SONRASI BAYILDIM

Mehmet Eren, saatler süren işkencenin bir süre sonra tecavüz girişimine dönüştüğünü söylüyor:

“Barış dedikleri polis tekrar ‘ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Kaldırıp ellerimi duvara dayadılar. Başımda çuval ve poşet vardı. Barış arkadan pantolonumu indirmeye başladı. Bir elimle pantolonumu tutuyorum, diğer elim duvara dayalıydı. Artık ayaklarım titriyordu, yapmayın diye bağırıyordum. Ben pantolonu tuttuğum için küfürler ediyorlardı. Sol elime elektrik verdiler ve yere düştüm. Odada onların kahkahaları benim çığlıklarım vardı sadece. Artık ayakta duramıyordum.”


Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra ifadesinin işkence altında alındığını mahkemeye yazılı ve video kaydı şeklinde sundu.

BİZ NAMAZ KILMIYORUZ MU ZANNETTİN ŞEREFSİZ!

Eren, kendisini asıl korkutanın ise işkence yapanların bunu ibadet olarak gördüklerini anladığı an olduğunu belirtiyor.

Dindar bir isim olan Eren, kendine geldiğinde dua etmek için polislerden izin istediğini söylüyor:

“Ben namaz kılmak istediğimi söylediğimde polislerden biri ‘bunları yaptık diye biz namaz kılmıyoruz mu zannettin şerefsiz’ dedi. Namazımı kıldım, onlar da arkada namaz kıldı. Beni korkutan da bu oldu. İşkenceyi bir ibadet gibi yapıyorlardı. Tıpkı IŞİD zihniyeti gibi.”

EŞİMİ YAN ODAYA GETİRDİLER

Sabah 09:30’da başlayan sürecin akşam 21:00’de bittiğini söyleyen Eren, ardından avukatı olmadan kendisine bir ifade imzalatıldığını ve bu şekilde işkenceden kurtularak hücresine dönebildiğini anlattı.

“Sabah 09:30’da başladı, akşam 21:00 gibi bitti. Avukat geldi barodan. MİT’ten geldiği söylenen kişi, ‘bu ifadeni onaylayacaksın’ dedi. Baro’dan kadın bir avukat geldi. Teoman Yaman avukatın yanında ‘her şey kendi iradenle oldu değil mi dedi’ tehditvari gülerek. Sonra avukat sanki o ifade esnasında yanımdaymış gibi ifadeyi imzaladı, ‘işim var gidiyorum’ dedi. Beni 23:00 gibi nezarethaneye indirdiler. Oradaki polis de o halimi görünce tedirgin oldu. İyi misin diye sordu. Aklım eşimde, ona bir şey yaptılar mı diye düşünüyordum. Yatsı namazını kıldım, sonra sabaha kadar ne kadar ağladım bilmiyorum. Sonrasında üç dört gün sonra beni TEM’e çıkardılar. Talat Eryılmaz’ın odasına çıkardılar. Orada eşim ve kızımı gördüm. Ben ‘neden geldiniz, hemen gidin buradan’ dedim. Eşimin ifadesini alacaklarını söylediler. Kızım ağlıyor, ‘baba gidelim buradan beni parka götür’. Eşimi beni işkence ettikleri odaya aldılar yalnız. Aklım orada. Sonra avukat geldi, ilk cümlesi daha bizi dinlemeden ‘her şeyi kabul edin’ oldu. Avukat da eşimin yanına geçti. Sonra bana işkence yapan polis geldi, ‘Kızın büyümüş Mehmet’ dedi. “Hakkını helal et böyle davranmak zorundayım” dedi. Sadece baktım….”

4 gün sonra beni savcıya götürdüler (Osman Çabuk), yapılanları anlatsam mı anlatmasam mı diye düşündüm ama inanıyorum ki yapılanlardan hepsinin haberi var.

HAREKET HALİNDEKİ ARAÇLARDAN İNSANLARI ATTILAR

Afyon Türkiye’nin işkence merkezlerinden biri oldu. Savcı Osman Çabuk ve emniyet görevlisi Teoman Yaman, işkencenin önünü açan iki isim olarak niteleniyorlar.

Mehmet Eren de Afyon’da işkencecilerin korunduğunu ve herkesin olayı bildiğini söylüyor:

“Afyon’da duyuyorduk ama insan başına gelmeyince bilmiyor. İnsanları Hıdırlık Tepesi’ne çıkartıp orada dövdüklerini, seyir halindeyken arabadan attıklarını, zorla içki içirdiklerini, testislerini çakmakla yaktıklarını, elektrik verdiklerini, eşlerini yan odaya getirip göstererek aynısı yapmakla tehdit ettiklerini, tırnaklarını çektiklerini, kadınlara farklı sıkıntılar yaşattıklarını biliyorduk. Teoman da bunu söyledi, ‘MİT’in işkence ekibi öyle bir ekip ki onlar profesyoneldir, iz bırakmazlar’ diye. Ben oradayken de MİT’ten bir işkence ekibinin olduğunu duymuştum. O insanları görsem polis diyemem. Neden Afyon’da özellikle bunları yaptıklarını bilmiyorum ama hepsi birbiriyle irtibatlıydı. Polisi savcıya mı şikayet mi edeceksin, savcının da haberi var. Polisler amirleriyle beraber yapıyorlardı. Sağına bakıyorsun soluna bakıyorsun hepsi işin içindeydi.

2,5 YIL SAKLANDIM

Mehmet Eren, serbest kaldıktan sonra 2,5 yıl Türkiye’de saklandı. Bu süreçte işkence gördüğü ifadelerin geçersiz olduğuna ilişkin mahkemeye yazılı bir ifade ve video kaydı içeren bir DVD gönderdi. Ancak Afyonkarahisar 2. Ağır Ceza Mahkemesi, “DVD’nin sesinin az olduğu, mahkemede de hoparlör bulunmadığı” gerekçesiyle Mehmet Eren’in yaptığı başvuruyu dikkate almadı.

Hala haftada birkaç kez kabuslarla uyandığını anlatan Mehmet Eren, polis gördüğü zaman hala tedirgin olduğunu söylüyor.

Eşi ve küçük kızıyla birlikte şimdi Almanya’da mülteci olarak yaşayan Mehmet Eren, yerel ve uluslararası hukuk önünde işkencecileri yargılatmak için elinden geleni yapacağını belirtiyor. Eren, Türkiye’de işkence gören herkesi hukuk mücadelesine ve yaşadıklarını anlatmaya çağırıyor ve “Belki de yaşadıklarımızı zamanında anlatsaydık, bu kadar ileri gidemezlerdi” diyor.

20.10.2020 [Bold Medya]

Afyon Cezaevinde yaşananları Meclis’e şikayet etti hücreye atıldı [Sevinç Özarslan]

Tutuklu Hüseyin Torlak, Afyon Cezaevinden mektup yazarak TBMM İnsan Hakları Komisyonuna gönderdi. Cezaevinde kendilerine darp, cebir, psikolojik işkence yapıldığını yazdı. Bunun üzerine hücreye atılan Torlak, “Beni kurtarın” diye feryat etti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

6 Temmuz 2020’den bu yana Afyonkarahisar 2 Nolu T Tipi Cezaevinde tutuklu olan Hüseyin Torlak, insan haklarını ve sağlığını hiçe sayan kanunsuz koğuş aramasını TBMM İnsan Hakları Komisyonuna mektupla anlattığı için hücreye kapatıldı ve hakkında soruşturma başlatıldı.

MASKESİZ, ELDİVENSİZ KOĞUŞ ARAMASI

Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi A-13 koğuşunda 21 Ağustos 2020’de arama yapıldı. Hüseyin Torlak’ın anlattığına göre bu aramada tüm koğuş insanlık dışı muamelelere, psikolojik işkenceye maruz kaldı. Salgın olduğu halde gardiyanlar koğuşa maskesiz ve eldivensiz girdi. Yataklarına ayakkabı ile basıldı. Namaz takkelerini pis zemine bırakmaları istendi. İbadet özgürlüğü ve hijyen özgürlüğü kısıtlandı.

Tüm bunlar olurken insan onurunu kırıcı hakaretlere ve bağırmalara maruz kaldılar. Kendilerine savaş esiri muamelesi yapıldığını ifade eden Torlak bunların  kurum idaresinin talimatıyla yapıldığını iddia ediyor.

DARP EDİLDİ, HASTANEYE GÖTÜRÜLMEDİ
İsmail Kılıç adlı tutuklu ise arama esnasında gardiyan tarafından kasıklarından darp edildi. Darbın etkisiyle gece uyuyamayan ve hastaneye gitmek isteyen Kılıç’ın bu talebi yerine getirilmedi. ‘Kalp krizi mi geçiriyorsun’ diye kendisiyle alay edildi. ‘Hastane dönüşünde 14 gün karantinada kalacaksın, telefon ve görüş hakkın olmayacak’ denilerek baskı da yapıldı.

Arkadaşının yaşadıklarına sessiz kalmak istemeyen Hüseyin Torlak, hem koğuş aramasında yapılanları hem de Kılıç’ın başına gelenleri anlattığı mektubu yazdıktan iki gün sonra 26 Ağustos 2020’de hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma bitene kadar da tek başına B-41 koğuşunda kapatıldı.

“BAŞIMA GELEBİLECEK HER ŞEYİN SORUMLUSU İDAREDİR”
Savunması dahi alınmadan baskı politikası uygulandığını, psikolojisinin bozulduğunu ve intihar etmeyi düşündüğünü söyleyen Torlak dilekçesini şöyle bitirdi:

“Savunma bile vermeden baskı politikası uyguladılar. İfade hürriyetimi ve dilekçe yazma hürriyetimi engellemeye çalışmaktadır. Bununla da yetinmeyip yaptıkları insan hakları ihlallerine boyun eğmemi istemektedirler. Bu cezaevine geldiğimden beri psikolojimi bozdular. İntiharı bile düşünmeye başladım. Bu saatten sonra başıma gelebilecek her şeyin birinci sorumlusu Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevi idaresidir. Bir an önce beni kurtarmanızı ve cezaevi yönetimi hakkında gerekeni yapmanızı arz ederim.”

Torlak’ın bu dilekçeyi yazmasının üzerinden 2 ay geçtiği için son durumu hakkında herhangi bir bilgiye ulaşılamadı. Hala hücrede mi, başına bir şey geldi mi, sağlığı nasıl bilinmiyor. Hüseyin Torlak, cemaat soruşturmaları kapsamında üç yıldır tutuklu. 3 aydan beri de Afyon 2 Nolu T Tipi Cezaevinde kalan Torlak 8 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

“AFYON’A GELİP İNCELEME YAPMANIZI İSTİYORUM”

Hüseyin Torlak, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na yazdığı ilk dilekçesinde komisyon üyelerini cezaevine davet etti ve devletin kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden hesap sorulmasını istedi:

“Bu insanlık dışı arama talimatını veren bütün cezaevi idaresinden şikayetçiyim. Darp, cebir, sözlü işkence, aşağıla suçlarından hepsine soruşturma açılmasını istiyorum. Kamu görevini kötüye kullanma suçundan cezaevi idare yönetiminin tamamı hakkında soruşturma açılmasını istiyorum. Komisyon olarak gelip Afyon 2 Nolu CİK’te olmayan insan haklarını incelemenizi istiyorum. Kanunlara göre hareket etmeleri gerekirken kanunları çiğneyip insanlara zulüm eden, devletin resmi kurumunu babalarının çiftliği zannedenlerden yaptıklarının hesabını sormanızı istiyorum.”

“HANİ İŞKENCE YOKTU, NELER OLUYOR?”
Torlak’ın 3 sayfalık mektubundan bazı bölümleri Twitter hesabından paylaşan TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanı’na “Afyon T2’de neler oluyor? @ctekurumsal  Hani işkence yoktu?” diye sordu. 

HÜSEYİN TORLAK’IN TBMM İNSAN HAKLARI KOMİSYONUNA GÖNDERDİĞİ MEKTUP

Hüseyin Torlak ikinci dilekçesinde ise ilk dilekçesinde anlattığı şikayetlerden sonra hücreye kapatılmasını ve haklarının elinden alınmasını anlatıyor. “Beni buradan kurtarın” diye feryat ediyor.

[Sevinç Özarslan] 20.10.2020 [Bold Medya]

Afyonkarahisar Emniyet’indeki işkenceyi anlattı: Eşimle, çocuğumla tehdit ettiler

Türkçe öğretmeni Mehmet Eren (37) 15 Ekim 2016’da Afyonkahisar’da gözaltına alındı. Başına çuval geçirilerek dövüldü, elektrik verildi ve tecavüz girişimine uğradı. Baygınlık geçirdi. Afyonkarahisar Emniyeti’ndeki işkence timinin kurbanlarından biriydi. 15 Temmuz sonrası 9 gün boyunca işkence gören Eren, yaşadıklarını göz yaşlarıyla anlattı.

Turkish Minute‘tan Cevheri Güven’e konuşan Eren, işkence yapanların IŞİD zihniyetinde olduğunu anlattı. Eren, “Bana işkence yapanlar bunu ibadet gibi görüyorlardı” diyor ve kendisini asıl korkutanın bu olduğunu belirtiyor. Eren ilk olarak 23 Nisan 2016’da Hizmet Hareketi’ne ait bir öğrenci yurdunun yöneticisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmış, 73 gün cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakılmıştı. İlk gözaltı sürecinde kötü muamele görmediğini belirten Mehmet Eren, 15 Temmuz’dan sonra her şeyin değiştiğini belirtiyor.

MİT’TEN İŞKENCE EKİBİ GELİYOR

Eren, ikinci kez 15 Ekim 2016 tarihinde gözaltına alındığını ancak bu kez polislerin ilk andan itibaren çok sert davrandıklarını belirtiyor. “Gözaltına alındıktan sonra tek başıma bir hücrede tutuldum. Beşinci gün 20 Ekim sabah 09:30’da üst kata Terörle Mücadele Şubesine çıkartıldım. Teoman Yaman isimli bir polisin odasının önüne getirildim ve yüzüm duvara dönük, kafam duvara dayalı biçimde ayakta beklemem söylendi. Teoman Yaman, birkaç kez beni içeri çağırıp, bildiğim her şeyi anlatmamı ya da söylediklerini kabul etmem gerektiğini söyledi. Suçsuz olduğumu söyleyince beni tekrar aynı pozisyonda bekletti. Kaç saat beklediğimi hatırlamıyorum. O esnada başka sorgulananların çığlıkları geliyordu, ürkütücü bir ortam vardı. Teoman Yaman beni son kez çağırdığında, ‘Buradan sağ çıkamazsın. Konuşmazsan MİT’ten gelen işkence ekibini çağıracağım’ diye tehdit etti.“

RÖPORTAJIN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ



İŞKENCE İÇİN MERMER FABRİKASI KİRALANIYOR

Eşiyle tehdit edilmesi üzerine çok korktuğunu belirten Mehmet Eren, kısa süre sonra gelen genç bir polis tarafından kafasının duvara vurulmaya başladığını söylüyor: “Genç polis sürekli bağırıyordu, ne dediğini anlayamıyordum bile. Sonra tekrar odaya aldılar. Polis memuru Teoman Yaman, ‘Biz İscehisar’da (Afyon’un ilçesi) boş bir mermer fabrikası kiraladık, işkence için. Konuşmazsan seni oraya götürürüz, çırılçıplak soyarız, copla tecavüz ederiz. Aynı şeyleri eşine de yaparız. Şu an MİT’ten iki tane işkence görevlisi gelecek, onlar hayvandır, eşini onların elinden alamam’ dedi ve beni düşünmem için tekrar dışarı gönderdi. Yine birkaç saat durdum.”

KARINI DA GETİRİP AYNISINI YAPACAĞIM!

Saatler sonra odaya alındığında, “Darbede kimden talimat aldın” sorusuyla karşılaştığını anlatan Eren, kendisinin öğretmen olduğunu, darbeyle ilgisinin bulunmadığını anlatsa da polislerin kendisini dinlemediğini söylüyor: “Teoman Yaman telefonu eline aldı ve işkence ekibini çağıracağını söyledi. Kısa süre sonra iki kişi odaya girdi. Birisi esmer 1.75 boylarında göbekli, diğeri sakalı 1.80 boylarında yeşil gözlü iki kişi. Göbekli olan ne iş yaptığımı sordu. Öğretmenim dedim. Bunu söyleyince küfürler eşliğinde şiddetli bir tokat attı. Diğeri faullerimi yukarı çekiştirip şakaklarıma yumruk atmaya başladı. Bu sırada ‘karını da getirip aynısını yapacağım, çocuğunu da yetiştirme yurduna vereceğim senin gibi terörist olmayacak’ dedi.”

TECAVÜZ EDEYİM, O ZAMAN KONUŞUR

“Sonra Barış isimli yine 1.80 boylarında esmer, saçını bağlamış bir polis geldi. ‘Konuşmuyorsa ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Sonra arkamdan hızlıca başıma çuval geçirdiler. Kurtulmak için mücadele ediyorum ama o sırada boynuma o kadar çok bastırıyorlar ki nefes alamıyordum. Nefes alamıyorum, dedikçe kahkaha atıyorlardı. Bu sırada teklemeye devam ediyorlardı. Sonra ayağa kaldırıp bir süre nefes almama izin verdiler. Ardından çuvalın üzerine poşet geçirdiler. Boynumu o kadar çok sıkıyorlardı ki nefes alamıyordum. Sonra biri diğerine ölecek, ağzını açın dedi. Bıraktıklarında yere düştüm.”

BACAĞIMA ELEKTRİK VERİLDİ

“Odanın kapısı tekrar açıldı içeri başka biri girdi. Yerdeydim ve bacağımda bir acı hissettim. O kadar acıdı ki, bıçakladılar diye düşündüm. Tekrar yapınca sesten elektrik verdiklerini anladım. O sırada ben dua ediyorum, ‘Allah’ım benim eşimin, çocuğumun canını al bunların eline düşürme’ diye. Sonra sırtıma elektrik veriler, böbreklerime verdiler. Biri ‘hadım edeceğiz bunu’ diye kahkaha attı. Ellerimi arkaya aldılar, cinsel organıma ve testislerime elektrik verdiler. Bir müddet yerde kaldım. Polis Teoman Yaman “Demiştim sana, işkenceden sonra darbeyi bile ben yaptım dersin’ cümlesini tekrarladı.”

TECAVÜZ GİRİŞİMİ SONRASI BAYILDIM

Mehmet Eren, saatler süren işkencenin bir süre sonra tecavüz girişimine dönüştüğünü söylüyor: “Barış dedikleri polis tekrar ‘ben buna tecavüz edeyim o zaman konuşur’ dedi. Kaldırıp ellerimi duvara dayadılar. Başımda çuval ve poşet vardı. Barış arkadan pantolonumu indirmeye başladı. Bir elimle pantolonumu tutuyorum, diğer elim duvara dayalıydı. Artık ayaklarım titriyordu, yapmayın diye bağırıyordum. Ben pantolonu tuttuğum için küfürler ediyorlardı. Sol elime elektrik verdiler ve yere düştüm. Odada onların kahkahaları benim çığlıklarım vardı sadece. Artık ayakta duramıyordum.”

BİZ NAMAZ KILMIYORUZ MU ZANNETTİN ŞEREFSİZ!

Mehmet Eren, kendisini asıl korkutanın ise işkence yapanların bunu ibadet olarak gördüklerini anladığı an olduğunu belirtiyor. Dindar bir isim olan Eren, kendine geldiğinde dua etmek için polislerden izin istediğini söylüyor: “Ben namaz kılmak istediğimi söylediğimde polislerden biri ‘bunları yaptık diye biz namaz kılmıyoruz mu zannettin şerefsiz’ dedi. Namazımı kıldım, onlar da arkada namaz kıldı. Beni korkutan da bu oldu. İşkenceyi bir ibadet gibi yapıyorlardı. Tıpkı IŞİD zihniyeti gibi.”

BARONUN AVUKATI İMZAYI ATIP GİTTİ

Sabah 09:30’da başlayan sürecin akşam 21:00’de bittiğini söyleyen Eren, ardından avukatı olmadan kendisine bir ifade imzalatıldığını ve bu şekilde işkenceden kurtularak hücresine dönebildiğini anlattı. “Sabah 09:30’da başladı, akşam 21:00 gibi bitti. Avukat geldi barodan. MİT’ten geldiği söylenen kişi, ‘bu ifadeni onaylayacaksın’ dedi. Teoman Yaman avukatın yanında ‘her şey kendi iradenle oldu değil mi dedi’ tehditvari gülerek. Sonra avukat sanki o ifade esnasında yanımdaymış gibi ifadeyi imzaladı, ‘işim var gidiyorum’ dedi.”

AKLIM EŞİMDEYDİ

“Beni 23:00 gibi nezarethaneye indirdiler. Oradaki polis de o halimi görünce tedirgin oldu. İyi misin diye sordu. Aklım eşimde, ona bir şey yaptılar mı diye düşünüyordum. Yatsı namazını kıldım, sonra sabaha kadar ne kadar ağladım bilmiyorum. Sonrasında üç dört gün sonra beni TEM’e çıkardılar. Talat Eryılmaz’ın odasına çıkardılar. Orada eşim ve kızımı gördüm. Ben ‘neden geldiniz, hemen gidin buradan’ dedim. Eşimin ifadesini alacaklarını söylediler. Kızım ağlıyor, ‘baba gidelim buradan beni parka götür’. Eşimi beni işkence ettikleri odaya aldılar yalnız. Aklım orada. Sonra avukat geldi, ilk cümlesi daha bizi dinlemeden ‘her şeyi kabul edin’ oldu. Avukat da eşimin yanına geçti. Sonra bana işkence yapan polis geldi, ‘Kızın büyümüş Mehmet’ dedi. “Hakkını helal et böyle davranmak zorundayım” dedi. Sadece baktım….”

20.10.2020 [TR724]

AİHM’den, Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu kararı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Prof. Baskın Oran ve Prof. İbrahim Kaboğlu’nun yaptığı başvurularla ilgili, “Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ifade özgürlüğüyle ilgili 10. maddesini ihlal ettiği” görüşüne vardı.

Euronews’te yer alan habere göre AİHM, Başbakanlık bünyesinde görev yapan İnsan Hakları Danışma Kurulu’nda görevliyken 2004 yılında hazırladıkları “azınlıklar ve kültürel haklarla” ilgili rapor yüzünden kendilerine siyasetçiler ve yöneticiler tarafından yöneltilen ağır hakaretler ve aşırı milliyetçi gruplar tarafından ölüm tehditlerinin ardından Türkiye’de yaptıkları başvuruları sonuçsuz kalan Oran ve Kaboğlu’nun başvurusunu karar bağladı.

AİHM gerekçeli kararında, Oran ve Kaboğlu’nun ağır hakarete uğradıklarını belirterek AİHS’nin 8. maddesinden yaptıkları şikayette, ihlal kararı vermezken, ifade özgürlüğüyle ilgili 10. maddeden yapılan başvuruda ise ihlal kararı verdi. Karar gereği, Türkiye Oran ve Kabaoğlu’na 2’şer bin avro maddi tazminat ödeyecek.

20.10.2020 [TR724]

Türkiye’de kimlik problemi ve kimlik siyaseti [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Türktür. Bu tamamen resmi bir tanımdır ve ne kadar benimsendiği tartışılabilir. Araştırmacılar Türklerin Orta Asya’dan gelen hakim bir unsura dayandığı konusunda hemfikirler, pek çok ortak kültürel öğe de bunu doğruluyor.

Orta Asya’dan gelenler sayıca belirgin şekilde az oldukları halde kültürel bir hakimiyet oluşturdular ve müslümanlaşan yerel nüfusu da Türkleştirdiler mi, yoksa nüfus olarak da yerlilere nazaran ekseriyette mi idiler? Bu sorunun cevabını net olarak bilmiyoruz, farklı iddialar var. Ancak bunun pratikte hiçbir önemi yok ve kimse için bu ciddi bir sorun değil.

Pratik olarak pek azımız kendi dedelerinin hangi kökenden geldiğini çok önemsiyor. İnsanlar beş nesil ya da on nesil önceki dedelerinin Orta Asya’dan ya da Balkanlardan gelmiş olmasına göre kendilerini Türk veya başka etnisiteden saymıyorlar. Bazen bir nesil öncesi Türkçe bilmeyen bir kişi çok keskin bir Türk milliyetçisi olabiliyor.

Öyleyse şimdilerde keskin Türk milliyetçiliği yapmak ne anlama geliyor? Aslında etnik kökene veyahut başka öğelere vurgu ile yapılan (kimliğe dayalı) milliyetçilikler siyasi bir dışavurumu ifade yöntemidir. Ergen milliyetçiliği diyebileceğimiz bu tarz akımlar genellikle bir destan ya da tarihteki bir kısım dramatik olayları köpürtürler. Örnek olarak Farsların Demirci Kava Efsanesi ya da Sırpların Birinci Kosova Savaşı gibi geçmişteki bir olaya yapılan atıfla siyasi bir hareket oluşturulur.

Türkiye’de Cumhuriyet öncesine uzanan bir Türkçülük akımı vardı ve Cumhuriyet döneminde bu akım bir kısım restorasyonlarla bir devlet ideolojisi haline getirildi. Başlangıçtaki Türkçülük akımından farklı olarak Türkiye dışındaki Türkler ilgi odağı olmaktan büyük oranda çıkarıldı. Buna karşılık Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğu tezi işlendi. Köken olarak Türki olmayanlara da köken bulma gayreti bunun bir parçasıydı. Din de dışlandığı için ortak değer olarak etnik köken birliğinin ispatlanması gayretine girişildi.

Bu anlayış Kürtleri ve diğer etnisiteleri ya yok sayıyor veya onlara bir şekilde “Türki bir köken” icat ediyordu. Ama dini de dışladığı için bu unsurları kimliğe eklemlemekte çok büyük problem yaşıyordu. Bu dönemde Türklerin Müslüman olduğu son bin yıllık tarihi dönem adeta görülmek istenmiyordu.

Önceki yazıda bahsettiğimiz üzere “dini dışlayan bir Türklük” anlayışı ile tanımlanan Türk kimliği başarısız oldu ve halk nezdinde kabul görmedi. Ama Cumhuriyet döneminin büyük kısmında katı bir yorumla uygulanmaya çalışılan laiklik ilkesi halkta kısmen kabul gördü. Çoğunluk itibariyle halk dindar olarak yaşamayı isterken devletin laik olmasını da kabullenmiş görünmektedir.

Türkiye’de yapılan araştırmalarda “Siz kendinizi ne olarak tanıtırsınız” sorusuna en sık verilen cevap genelde “Türkiyeli” veya “Müslüman” şeklindedir. Görüldüğü gibi kendini ilk etapta “Türk” olarak tanıtma ancak ikinci ya da üçüncü sırada gelmektedir. Coğrafi aidiyet ve dini aidiyet ön plandadır.

TÜRKİYE’DE YENİ BİR KİMLİK Mİ OLUŞTURULUYOR?

Birçok araştırıcı son yıllarda Türkiye’de Milliyetçiliğin ve Cumhuriyetin kuruluşundan beri empoze edilen Türk Kimliği algısının ciddi şekilde gerilediğini söylemekteydi. Aslında gerileyen Cumhuriyet döneminde empoze edilen “kimlik” kabulü idi. Devlete hakim unsurlar bütün varlıklarını bu kimlik inşasına bina etmişlerdi ve bu gayret “devlete sahip olmanın” bir parçası gibi idi.

Bunu sağlamak için darbeler yapıldı ve hakim elitler bu konuda en canhıraş mücadeleyi 28 Şubat döneminde verdiler. Bu “kimlik” dayatması aynı zamanda onların devlette hakim unsur olarak devam etmelerinin bir garantisi gibiydi. 28 Şubat sürecinin halk nezdinde başarısızlığa uğramasıyla bu ultra-milliyetçi (buna ulusalcılık deniyor) dayatma tavsadı ve açıktan pek dillendirilmez oldu.

Ancak son birkaç yılda İslamcılık ile Milliyetçiliğin harmanlanmış bir şeklinin tekrar yoğun bir şekilde topluma empoze edildiğini ve yeni bir milliyetçi dalga oluşturulmaya çalışıldığını görüyoruz.

Ulusalcılık, bir tutam İslamcılık ekleyerek kendini güncellemekte midir? Yoksa İslamcılar iktidarlarını pekiştirmek için kendi ideolojilerine bir tutam milliyetçilik mi eklediler? Belki de ikisi birden oluyordur.

Bu gelişmelerde bütün dünyada yükselen yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik akımlarının katkısı da olabilir. Bu yeni versiyona yeni Türk-İslam Sentezi denir mi bilmiyorum ama önceki dini dışlayan tanıma göre daha kapsayıcı olduğu düşünülebilir. Öte yandan bu kimlik tanımı ve tarihi mağduriyet söylemleri tamamen günübirlik ve siyasi iktidarın devamı gayretiyle yapıldığı için toplumun en az yarısını karşısına almış görünüyor. Bu da yeni “kimlik inşa çalışmasının” siyasi iktidarın ömrüyle sınırlı olması anlamına gelebilir.

Bu siyasetle iç içe geçmiş “kimlik inşası” ilginç bir sosyal deney gibi görünüyor. Türkiye’de yaşayan insanların kimlikleri son on yılda değişmedi, onlar gene kendilerini büyük oranda Türkiyeli, Müslüman, Türk, Kürt, Arap vs. hissediyorlar. Demek ki siyasetçiler iktidarlarını devam ettirmek adına kimlikleri keskinleştirme veya kimliklerin bir parçasını önceleme gayretine girişebilirler.

Bu tarz toplum mühendisliği gayretleri kısa süreli iktidar sağlayabilir, bir kısım problemleri örtmeye yarayabilir. Uzun vadede kimlik tanımında fazla bir değişikliğe yol açmasa da daha çok toplumsal değerleri tahrip edebilir, toplum kesimleri arasında daha fazla mesafeler oluşmasına yol açabilir.

Şu anda yeni gelişen teknolojilerin ve iletişim araçlarının kullanımı ile kimlik algısı nereye evrilecek ve kimlikler üzerinden siyaset yapanlar ne kadar başarılı olabilecekler gibi soruların cevaplarını bilmiyoruz. Zira her gruba veya kişiye etkilenebileceği argümanlarla yaklaşmayı mümkün kılan bir teknoloji ile karşı karşıyayız.

Öte yandan yaşanan dönüşümlerin çok katmanlı ve karmaşık kimliklere, alt kimliklere ve kişilere yansıması da değişkenlik arz etmektedir. Türkiye’de yaşayan insanların büyük çoğunluğunun ortak paydası olan değerleri günlük siyasi tartışmalarda güç kazanmak için kullanmanın başlangıçta ciddi getirisi olsa da oluşturacağı komplikasyonlar daha büyük problemler çıkarabilir.

Türkiye bu yönüyle adeta sosyal bir laboratuvar gibi görünüyor.

KİMLİK SİYASETİ BAŞARILI OLUR MU?

Son yıllarda kimlik siyaseti bütün dünyada öne çıkmaktadır ve burada kitleleri etkilemek için kullanılan argümanlar her zaman olduğu gibi muğlaktır.

Mesela bizde çok sık kullanılan “milli devlet” ve “yerli ve milli” söylemleri, dünyanın başka yerlerinde benzer akımların kullandığı “Avrupalı kimliği” veya “Amerikan değerleri” gibi söylemler aslında sokaktaki vatandaş için hiçbir şey ifade etmezler.

Bu sözler anlamlarından başka şeyleri ifade etmektedirler. Mesela “milli devlet” sözcüğü ile daha otoriter ve hesap sorulamayan bir devlet, “yerli ve milli” söylemi ile daha izole, içe kapanmacı bir yaklaşım ifade edilmek istenir.

“Avrupalı kimliği” ise göçmen karşıtlığının veya yabancı karşıtlığının bir ifadesi olabilir. “Amerikan değerleri” ise beyaz üstünlüğünü gizlemek için kullanılır. Görüldüğü gibi bu kelimeler ve kavramlar içeriklerinden ve bağlamlarından tamamen farklı siyasi bir amaç için kullanılmaktadırlar.

İktidarı elde etmek isteyen hırslı siyasetçiler veya organize bir grup, oldukça iyi planlanmış bir propaganda faaliyeti ile toplumu, büyük bir haksızlığa uğradıklarına, eski haşmetli günlerini bir kısım oyunlarla kaybettiklerine, insanlık içinde en seçkin bir topluluk olduklarına ve seçilmiş liderlerinin bu haksızlığı gidereceğine inandırırlar.

Kimlik üzerinden ve tamamen muğlak bir söylemle yürütülen bu propaganda tarihin her devrinde ve her toplumda alıcı bulur, kısmen veya tamamen başarılı olabilir.

Bu tarz propagandalar özellikle kültür düzeyi düşük kesimleri hedefler, toplumun eğitimli kesiminden de farklı beklentilerle destek bulur. Bugün dünyanın en gelişmiş ülkesi olan ABD’de yaşananlar bunun en bariz delilidir ve kimlik siyasetinin ne kadar kullanışlı olduğunu göstermektedir.

[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 20.10.2020 [TR724]

Yeni çıkan iPhone 12, 20 bin TL; suç kimde? [Yusuf Dereli]

iPhone’un ve PS5’in satış fiyatı Türkiye’de tartışmaları da beraberinde getirdi. Bir telefona 15-20 bin lira verilir mi? Ya da bir video oyun sistemi için 8 bin 300 lira çok değil mi? Halbuki ilk çıktığı 2007-2008 yıllarında 1.200 TL vererek bir telefon alabiliyordunuz. Yaklaşık 2 asgari ücrete denk geliyordu bir iPhone. Bugün ise bir iPhone 12 alabilmeniz için 5-6 asgari ücreti gözden çıkarmak zorundasınız. Peki bunun sorumlusu kim?

TÜİK’in tartışmalı verilerinin aksine, bütün ekonomistler Türkiye’deki yıllık enflasyonun yüzde 30’un bile üzerinde olduğu konusunda hemfikir. Aylardır TL’nin hızla değer kaybettiği belirtiliyor ancak iktidar temsilcilerine göre Türkiye ‘yukarıya doğru pik’ yapıyor. Ekonomi pik yapıyor, işsizlik azalıyor ve üretim artıyor ise nasıl oluyor da TL’nin satın alma gücü düşüyor sorusuna kimse cevap veremiyor.

iPhone ve PS5 fiyatları tartışmanın yeniden alevlenmesine neden oldu. iPhone 12’nin Türkiye satış fiyatı 11 bin TL’den başlıyor, 20 bin liraya kadar çıkıyor. Asgari ücretin 2 bin 324 TL olduğu düşünülürse çok büyük bir rakam. Üst gelir seviyesinde olmayan bir vatandaşın iPhone 12 alması neredeyse imkansız.

iPHONE’UN FİYATI YILLARDIR AYNI!

Peki nasıl oldu da ilk çıktığı 2007 yılında 1.200 TL olan iPhone’un fiyatı 13 yılda 20 bin liraya kadar tırmandı? İşte bu gerçek bile TL’nin 13 yılda ne kadar değer kaybettiğini göstermeye yetiyor. Zira iPhone modelleri yıllardır neredeyse hiç zamlanmıyor. 2007 yılında ilk çıktığı zaman fiyatı ABD’de 699 dolardı. Bugün de iPhone 12’nin giriş modeli 699 dolar. Ancak o gün iPhone 3 için 1.200 TL ödeyen bir Türkiyeli, bugün iPhone 12 için 11 bin TL ödemek zorunda. Asgari ücretin neredeyse 4 katı. iPhone 12’nin en pahalı modeli ise 20 bin TL’yi buluyor.

BİR AMERİKALI 15 GÜNDE BİR iPHONE ALABİLİYOR

ABD’de asgari ücret saat üzerinden hesaplanıyor. Yaklaşık 8 dolar civarı. Aylık asgari ücret 1400-1500 dolar seviyelerinde. Yani bir Amerikalı 15 günlük asgari ücretiyle rahatlıkla bir iPhone 12 alabiliyor. Bir Türkiyeli ise iPhone’un yeni modelini alabilmek için 7-8 ay çalışmak zorunda! Aynı şey PS5 bilgisayar oyunu için de geçerli. ABD’de, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da 499 dolar olan PS5’in Türkiye satış fiyatı 8 bin 300 TL!

TL ERİDİKÇE, iPHONE FİYATI TIRMANIYOR

Peki bu durumun sorumlusu kim? Neden bir Amerikalı iPhone için 15 gün çalışırken, Türkiyeli 8 ay çalışmak zorunda? AKP’nin algı oyunları ve operasyonel haberlerinin aksine Türkiye’de hayat standardı her geçen gün daha da düşüyor. Zira yanlış ekonomi ve para politikaları nedeniyle TL’nin satıl alma gücü, yüksek enflasyona bağlı olarak hızla azalıyor. Yılbaşından bu yana TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 34! Son 13 yılda Dolar, TL karşısında neredeyse 6 kat değer kazanmış!

VERGİ CENNETİ ÜLKE

iPhone’u ulaşılmaz kılan bir başka sebep ise inanılmaz vergi oranları. Vergi Uzmanı Ozan Bingöl, iPhone 12’deki vergi oranını geçtiğimiz günlerde paylaşmıştı: “iPhone12Pro için 999$ fiyat belirlenmiş; Şayet bu fiyat ile bugün ithal edilse; Gümrük girişi 7.900₺ -%1 Kültür Bakanlığı payı 79₺ -%10 TRT bandrol ücreti 798₺ -%50 ÖTV 4.388₺ -%18 KDV 2.369₺ 7.900₺ gümrük girişli telefon 7.634₺ vergi ile bayi karı hariç 15.534₺ olmakta.”

Aynı kalemler PS5 için de geçerli. Türkiye’de PS5 almak isteyenler, 3 bin 400 TL’lik ürüne yaklaşık 4.900 TL vergi ödüyor. Sony ürettiği PS5’ten ne kadar kazanıyor bilmiyoruz, ancak Türkiye’nin Sony’den kat kat fazlasına kazandığı kesin!

[Yusuf Dereli] 20.10.2020 [TR724]

Dünya alarmda, Türkiye salgını ‘gizleyerek’ yenecek [İlker Doğan]

Koronavirüste ikinci dalga beklenenden çok daha sert geldi. Dünya çapında koronavirüse yakalananların sayısı 40 milyonu aştı. Ölüm sayısı ise 1 milyon 120 bini geçti. Bütün dünya alarmda. Birçok Avrupa ülkesinde önlemler daha da sertleştirildi. İtalya ve Fransa’da işyerlerinin hafta sonu kapatılması gündemde. Fransa’da başkent Paris’in de aralarında olduğu 9 kentte geceleri sokağa çıkma yasağı devam ediyor.

Almanya, pandemiyle mücadele çerçevesinde kamusal binalarda havalandırma ve iklimlendirme sistemleri için 500 milyon Euro ayırdığını açıkladı. Belçika’da dört hafta boyunca kafe, bar, restoranların kapatılması kararı alındı. Slovenya, dünden itibaren 30 gün boyunca sürecek ‘olağanüstü salgın hali’ ilan etti. İsviçre’de ise tüm kapalı alanlarda maske takılması zorunlu hale getirildi. İsveç’te ‘sürü bağışıklığı’ stratejisinden sessiz sedasız vazgeçiyor. İsveç’te bölgesel yetkililer harekete geçmeleri güçlendirilecek.

Türkiye’de de durum vahim. Sağlık Bakanlığı, 19 Ekim için açıkladığı tabloda yeni hasta sayısını 1.958 olarak açıkladı. Test sayısı 116 bin 249. Sağlık Bakanlığı, pozitif çıksa da semptom göstermeyen vatandaşları ‘hasta’ olarak kabul etmiyor. Bunlar da dahil edildiğinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın açıklamasına göre toplam ‘vaka’ sayısı günlük 10 binden fazla. Ancak Türkiye’de ikinci dalgaya yönelik neredeyse hiçbir önlem alınmıyor. AKP rejimi salgını, gerçek rakamları gizleyerek atlatacağını düşünüyor. 

Koronavirüste ikinci dalga bütün dünyayı alarma geçirdi. Zira Salgının artışına bağlı olarak yayılma hızı da arttı. Sadece 32 günde toplam vaka sayısı 30 milyondan 40 milyona yükseldi. Salgının başından bu yana ölenlerin sayısı ise 1 milyon 120 bini geçti. ABD, Hindistan ve Brezilya vaka sayısının en yüksek olduğu ülkeler. Dünya Sağlık Örgütü, bu sayının etkili bir aşı bulunana kadar ikiye katlanacağı konusunda uyarıyor. 

Tablo vahim. Bütün dünya salgına karşı önlemlerini daha da sertleştiriyor. Avrupa’da da günlük vaka artışı 150 binin üzerinde. Fransa ve İtalya’da hafta sonu işyerlerinin kapatılması konusu tartışılıyor. Fransa’da başkent Paris’in de aralarında olduğu 9 kentte geceleri sokağa çıkma yasağı getirildi. Slovenya, dünden itibaren 30 gün boyunca sürecek ‘olağanüstü salgın hali’ ilan etti.

İSVEÇ STRATEJİ DEĞİŞTİRİYOR

İsveç, salgının başından beri sıkı tedbirler almama konusunda ısrarlıydı. Ancak yaşanan ölümler strateji değişikliğini de beraberinde getirdi. İsveç, ‘sürü bağışıklığı’ stratejisinden sessiz sedasız vazgeçiyor. Virüsün yayılmasını önlemek için yeni önlemler tartışılıyor. 

ALMANYA’DAN 500 MİLYON EURO

Almanya’da açık alanlarda da maske takmanın zorunla hale getirilmesi isteniyor. Pandeminin başından beri Almanya’da 367 bine yakın vaka kaydedildi, hayatını kaybedenlerin sayısı ise 10 bine dayandı. Almanya, pandemiyle mücadele çerçevesinde kamusal binalarda havalandırma ve iklimlendirme sistemleri için 500 milyon Euro ayırdığını açıkladı. İran da Tahran’daki önlemlerini sertleştiriyor. 

BELÇİKA’DA YENİ ÖNLEMLER ALDI

Belçika hükümeti, koronavirüs vakalarındaki aşırı artış üzerine dört hafta boyunca kafe, bar, restoranların kapatılması ve gece yarısından 05.00’e kadar sokağa çıkma kısıtlaması gibi önlemler getirmeye karar verdi. İsviçre’de ise tüm kapalı alanlarda maske takılması zorunlu hale getirildi. Avusturya ve İrlanda’da da önlemler artırılıyor. Avusturya’da büyük etkinliklerde maske takmak zorunlu hale getirilecek. İrlanda’da pazar günü 1.283 yeni vaka kaydedildi. Yeni düzenlemeler, spor salonlarının kapatılmasını, restoranların sadece paket siparişi alacak şekilde çalışmasını öngörüyor. 

TÜRKİYE’NİN STRATEJİSİ NE?

Türkiye’de de durum düşünülenden daha vahim. Sağlık Bakanlığı, testi pozitif çıksa bile semptom göstermeyen vakaları ‘hasta’ olarak kabul ederek tabloya almadığını geçtiğimiz hafta itiraf etti. 15 Ekim’de gerçek rakamların açıklanacağı söylenmişti ancak o da yapılmadı. Dün açıklanan verilerde günlük hasta sayısı 1.958 olarak görülüyor. Toplam test sayısı 116 binin üzerinde. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, testlerde pozitif çıkma oranını yüzde 10 olarak açıklamıştı. Bu durumda sadece dün Türkiye’de ‘hasta’ sayısına 11 binden fazla kişinin eklendiği tahmin ediliyor.

OKULLAR AÇILDI, ÖNLEMLER YETERSİZ

Bütün dünya ikinci dalgaya karşı önlemlerini sertleştirirken Türkiye bu konuda sessiz kalıp, eylemsizliği tercih ediyor. Önlem almak yerine günlük ‘vaka’ sayılarının 10 bini bile aştığı bir dönemde okullar kısmen açılıyor. Toplu taşıma araçları tıklım tıklım. AKP iktidarı, sanki ‘salgın’ yokmuş gibi davranıp gerçek rakamları vatandaşlardan ve DSÖ’den gizleyerek salgının üstesinden geleceğini düşünüyor.

[İlker Doğan] 20.10.2020 [TR724]

Hikayeyi fark et [Gülşah Çavuşoğlu]

İnsan kendini kaybettiği hikayelerde sonuna kadar gidiyor. Son harfi, son imla işaretini merak edip görmek istiyor. Karakterin son sözü, arkasını dönüp gitmesi, verem olup ölmesi, sarılıp öpmesi, yutkunup hiçbir şey söyleyememesi… İşte tam o sırada hikayeyi okurken karakterin yanında olmak istiyor.

Peki nasıl bulur insan kendini içinde hissettiği o hikayeleri? Sahaflarda, dostların kütüphanelerinde, en çok satan listelerinde… Aslında insan en sürükleyici hikayeleri ömürlerde bulur.

İnsanın efsunlu hikayeleri bulmasının temelinde kalp, göz, kafa temizliği vardır. Kalbin temizliği yılanın deri değiştirmesi kadar ahenklidir. Nasıl yılan onu eskileştiren, yıpranmış deriyi üstünden atar, bahar gelir tenine, öyle de kalp bencillikten sıyrılır da atarsa ölü duyguları üstünden işte o zaman kalbe cemre düşer.

Cemreler göz pınarlarından akan tuzlu nehirlerden, martı çığlıklarına benzeyen hıçkırıklarla karışık kahkahalardan süzülür düşerler kalbe. Sen aklın kıvrımlı tepelerinde empati ağaçlarını yeşerttiysen gerçekten duymaya başlarsın.

Kalp ve akıl ne zaman, “Bu yalnız senin değil bizim hikâyemiz” der işte o zaman insan olmaya başlarsın. Soluksuz dinleyeceğin bir hikayede ana karakterin elinden tutarsın.

Çok ehemmiyet vermeli göz temizliğine. Görmeyen insan tohumu ne kalbine ne aklına atabilir. Göz temizliğini tamamlayamadıysa narin elleriyle dikenli hikayeleri kavrasa da, şaheserleri gönül vitrininde hangi rafa koymalı bilemez.

Misal: Bir ejderha meyvesine bakıp sadece bir meyve görmek ama bir karnavalda uçuş uçuş etekle ve içinde bembeyaz karlara düşmüş serçe gözyaşlarını görememek.

Demem o ki dikkatli gözler etrafında yürüyen, uçan, çırpınan hikayeleri görür. Bazıları kolay lokmadır. Her gün çalıştığınız, çay içtiğiniz, muhabbet ettiğiniz insanlardır. Her gün okuduğunuz gazete gibi hakimsinizdir hikayelerine.

Gözünü görünmezlere dikmelisin. Yanından geçen ama topuk tıkırtısı olmayan kadınlara, lokantada yemek servis ederken karnı guruldayanlara, hasret parfümüne bulanmış mektubunu getiren postacıya… Hepimiz mavi pullarla kaplı, bardaktan suya dökülmüş dalgalı bir gün batımını andıran saçlarıyla deniz kızı hikayesinde düşledik ıslanmayı. Oysa ne güzel olurdu kahverengi deniz atının sırtında dolanmak okyanusları.

Derin hikaye peşinde koşanlar kimseyi atlamazlar. Bir erkek için varoluş özelliklerini değiştiren, onu kristal bir ayakkabı giymezse tanımayan erkeklere aşık kızların hikayelerinin yanında, babası ile balık tutmaya gidip yakaladıkları tüm balıkları tekrar özgür bırakan, spor ayakkabıları ile insan hakları yürüyüşlerinde ortamın tozunu attıran kızların hikayelerini de bilirler.

Bilirler ki her varlığın halinin altında bazen ince bazen kalın bir katman ilham vardır.

Kafa bir dünya; dünyanın bin türlü haliyle. Yangınlar, hastalıklar, tecavüzler, hak ihlalleri, dil yaraları, yalnızlaştırmalar… Sanırım kafa temizliği en zoru olacak. Sanmayın ki  temizlikten kastım unutmak. Asla! O kadar çok yaralı ay var ki unutulamayacak şubat temmuz ekim gibi ya da o kadar çok gün var ki annemiz olmuş Cumartesi gibi.

Unutmamak için hikayeleri doğru okumamız önüne geçebilmemizi sağlar. Keşke insanlık Yahudilere yapılan zulmü şimdi başka insanlara yapmasa, keşke Emine, Şule, Ceren, Özgecan, Pınar’ın başına gelen, Leyla, Melek, Ayşe’nin başına gelmese.

Umutlu hikayeler yazabilmek, dinleyebilmek için kanlı hikayeleri yalnız bırakmamak; bu gerçek hikayeleri anlayıp bizim hikayemiz diyerek ezbere okumak lazım.

Her yanımız iyi okunması gereken hikayelerle dolu. Her yanımız insan. Alman, İsveç, Yunan ya da yersiz yurtsuz henüz dalına konmamış ağzında bir küçük çalı yuva kurmak isteyen kuş misali insanlar.

Bu hikayeleri sesli okumak ve duyurmak lazım. Dimdik ayakta kalmak lazım belini kırsa da insanın bu gerçek hikayeler.

Hikayelerin dilimizde bıraktığı kekremsi bir tat var bugünlerde. Bir beyaz sandalyede ölen insanlığı okumak tabi ki bacak bacak üstüne atıp kahve yudumlayarak kitap okumaya benzemeyecek. İki büklüm, gözlerimiz yaşlı, hayret ifadesi yüzümüzde alık gibi dinleyeceğiz.

Gerçekliğinden şüphe etmediğimiz her hikayede kalp, göz, kafa temizliği yapan herkes kendini ana karakterin sırtını sıvazlarken ya da gözyaşını silerken bulur.

Bol ilhamlı okumalar diliyorum…

[Gülşah Çavuşoğlu] 20.10.2020 [TR724]

Finali İstanbul’da oynanacak Devler Ligi başlıyor [Hasan Cücük]

Türkiye’nin Başakşehir ile temsil edileceği 2020-21 Şampiyonlar Ligi bu akşam “Motor!” diyecek. Sezon sonundaki finale ise ev sahipliğini İstanbul yapacak. Aslında bir yıl rötarlı ev sahipliği bu. Pandemiden dolayı Şampiyonlar Ligi’nde statü değişikliğine gidilince, İstanbul’un ev sahipliği bir yıl sonraya ertelenmişti. Kupanın favorileri yine bildik takımlar.

Sadece Avrupa’nın değil kulüpler düzeyinde dünyanın bir numaralı turnuvası olarak gösterilen Şampiyonlar Ligi resmen bu akşam başlıyor. Pandemiden dolayı takvimde gecikme yaşandı. 2019-20 sezonunun şampiyonunun ağustos ayında belli olduğu Şampiyonlar Ligi’nde kupaya uzanan Bayern Münih olmuştu.

1 MİLYAR EURO’LUK TAKIMLAR

8 farklı grupta mücadele edecek 32 takımın piyasa değeri 14 milyar Euro olarak hesaplandı. 32 takım arasında 1 milyar Euro barajını sadece iki İngiliz ekibi Liverpool ve Manchester City geçebildi. Liverpool için biçilen değer 1,1 milyar Euro olurken, şampiyonluk yolundaki bir numaralı rakibi City’nin değeri 1,08 milyar Euro olarak hesaplandı.

Devler Ligi’nin kadro değeri en düşük ekibi Macaristan’dan Ferencvaros. 24,2 milyon Euro kadro değeri olan Macar ekibini, 42 milyon Euro ile Danimarka’dan Midtjylland ve 83,8 milyon Euro ile Rusya’dan Lokomotif Moskova takip ediyor. Temsilcimiz Başakşehir ise 86,1 milyon Euro kadro değeriyle 32 takım arasında 29. sırada.

MBAPPE, MESSİ VE RONALDO’YU GEÇTİ

Pandemiden dolayı Şampiyonlar Ligi’ne katılan 32 takımın maddi değer kaybı yaklaşık 2 milyar Euro olarak hesaplandı. Tüm oyuncuların değer kaybettiği bu süreçte, Devler Ligi’nin en değeri oyuncusu PSG’nin genç yıldızı Kylian Mbappe olarak gösteriliyor. 21 yaşındaki Fransız yıldıza biçilen değer 180 milyon Euro. Messi, Cristiano Ronaldo ve Neymar gibi süperstarları geride bırakan Mbappe, Şampiyonlar Ligi’ndeki 11 takımın kadro değerini tek başına geçmiş oldu.

Mbappe’nin ardından 128’er milyon Euro’luk piyasa değerleriyle PSG’nin Brezilyalı futbolcusu Neymar ve Manchester City’nin İngiliz oyuncusu Raheem Sterling sıralanıyor.

LEİPZİG PSG RÖVANŞI

Tarihinde ilk kez Devler Ligi’nde mücadele edecek olan Başakşehir’i grupta zorlu rakipler bekliyor. PSG, Manchester United ve RB Leipzig ile puan mücadelesi verecek. United, Ferguson günlerinden çok uzak kalmasına karşılık, hâlâ rakiplerine korku salmaya devam ediyor. PSG, yıldızlar topluluğu kadrosuyla tekeline aldığı Fransa Ligue 1 başarısını artık Şampiyonlar Ligi’ne taşımak istiyor. Bu yıl geldiği finalde kupa sevincine Bayern Münih engel olmuştu. Alman futbolunun yükselen değeri RB Leipzig, yarı finale kadar gelip gücünü ispat etmişti. RB Leipzig’in final yürüyüşünü sonlandıran PSG’ydi. Bu iki ekibin mücadelesi bir anlamda rövanş olacak.

Şampiyonlar Ligi’nin favorileri yine bildik ülkeden bildik takımlar… İspanya’dan Real Madrid ve Barcelona, Almanya’dan Bayern Münih, İngiltere’den Liverpool ve Manchester City, Fransa’dan PSG ve İtalya’dan Juventus… Sürprizin yaşanmadığı bir turnuva konumuna gelen Şampiyonlar Ligi’nde kupa İspanyol, Alman ve İngiliz ekipleri arasında el değiştirmeye devam ediyor.

İtalyanlar son kez 2010’da İnter’le, Fransızlar ise 1993’te Marsilya ile kupayı ülkesine taşıdı. Son sürpriz şampiyon ise 2004’te Jose Mourinho’nun FC Porto’su olmuştu.

REKORLAR KIRILMAYI BEKLİYOR

Şampiyonlar Ligi’ni en fazla kazanan takımlar sıralamasında ilk basamakta Real Madrid yer alıyor. 13 kez kupayı müzesine taşıyan İspanyol ekibini, 7 kezle İtalya’dan Milan ve 6’şar kezle Almanya’dan Bayern Münih ve İngiltere’den Liverpool takip ediyor. Real Madrid, Kupa 1’i 1955-60 arasında üst üste 5 ve 2015-18 arasında üst üste 3 kez müzesine taşıyıp, kırılması zor bir rekorun sahibi oldu.

Şampiyonlar Ligi’ndeki bir başka heyecan ise gol krallığı yarışında olacak. Favoriler yine bilindik isimler; Messi, Cristiano Ronaldo ve Robert Lewandowski. Şampiyonlar Ligi’nde geçen sezon zirveye uzanan Bayern Münih’te 15 golle krallık yarışında adını zirveye yazdıran Polonyalı yıldız Lewandowski, organizasyonda 2008-20 yılları arasında Ronaldo ve Messi ile 2015’te krallık yarışını bu iki oyuncuyla ortaklaşa kazanan Neymar’ın dışında bunu başaran ilk oyuncu oldu. Christiano Ronaldo 7, Messi ise 6 kez gol kralı oldu.

Manchester United, Real Madrid ve Juventus formalarıyla 174 maçta 131 gol kaydeden Ronaldo, Şampiyonlar Ligi’nde tüm zamanların en golcüsü konumunda bulunuyor. Ronaldo’yu, Barcelona formasıyla 143 maçta 115 gol atan Messi takip ediyor. Real Madrid ve Schalke 04 formalarıyla 144 maçta 71 gole imza atan eski İspanyol futbolcu Raul Gonzalez ise listenin 3. sırasında yer alıyor.

32 takım bir kupa için kıyasıya mücadele verecek. Kazanan kupasına İstanbul’da kavuşacak. Tabi, pandemi yeni dalgalarla planları alt üst etmezse.

[Hasan Cücük] 20.10.2020 [TR724]

‘FETÖ’ diyerek soyan mafya (2) [Uğur Tezcan]

Bir önceki yazımızda özetle; ‘mafya devlet’ gibi soyut kavramlar yerine ‘mafyalaşmış devlet sistemi’ şeklinde tanımlamalar kullanılması gerektiğine ve bunu sosyo-politik bir bakış açısıyla irdeleyerek suçu işleyen öznelerin üzerine odaklanmak gerektiğine işaret etmiştik.

Bunu yaparken de elbette hukuki ve sosyolojik düzlemde hareket edilmeli. Konu, iftiralar, ithamlar ve suçlamalar üzerine bina edilirse şayet; rakip gördüğü kesimleri delilsiz iddialar ve ithamlar üzerinden karalamak dışında pek bir mazisi bulunmayan paranoyak Ulusalcı, Kemalist ve köktenci gruplar ile İslamcı AKP hükümetinin düştükleri benzer hataların içine düşülmüş olunur.

Yani Cumhuriyet trenini rayından çıkaran 80 yıllık hatalar tekrar edilmiş olur. Şanslıyız ki ele aldığımız bu konuda basına yansıyan ve gözlerimizin önünde somut bir şekilde cereyan eden yüzlerce haber, itiraf ve açık beyanlar var. Gözlerimizin önünde Hitler faşizmine denk soykırımlar işleniyor. Her gün yeni bir iftira, delil, belge ortaya çıkmaya devam ediyor.

Mesela geçenlerde meşhur Reina saldırısını yapan teröriste, olayı ‘FETÖ’ adına yaptığını söylerse kendisine kolaylık sağlanacağının söylendiği itirafı ortaya çıktı (Nordic Monitor). Ortaya çıkan başka bir gelişmede ise, İnterpol tarafından Arjantin’de yakalanan başka bir itirafçı Media Diem’e konuşarak Rahip Brunson’a yönelik olarak planlanan suikastın FETÖ’ye yıkılmaya çalışıldığını, emri AKP Genel Başkan Yardımcısı Nukhet Hotar’dan aldığını itiraf etmişti.

Ortada, ‘devlet’ adına yıllardır açıktan öyle suçlar işleniyor ki herkes failleri bildiği halde ya susmayı tercih ediyor ya da görmezden geliyor. Yukarıdaki gibi itirafların peşini kimse takip etmeyecek; çünkü nereye uzandığını çok iyi biliyorlar. Elimizde karaktersiz bir toplum olunca da insanlar hadiseleri sadece bilip görmemekle kalmıyor, bunun da ötesine geçerek o suç işleyen; ama kendilerine ‘devlet iradesi’ diyen hırsız ve arsız çetelerin dikkat dağıtma adına ortaya sürdükleri yanlış hedeflere, kişi ve gruplara saldırma yöntemlerini benimsemekten de kaçınmıyorlar. Bunu grup aidiyeti düşüncesi ile yapan insanların sayısı da azımsanamayacak kadar çok.

Maalesef cahil vatandaşından, kendisini ‘entel’, ‘aydın’ diye tanımlayan daha üst düzeydeki ‘okumuş’ insanlarına kadar toplumun neredeyse tamamı bu cehaletten, zihin sefaletinden ve vicdani çürümüşlükten nasibini almış durumda.

Halihazırda ülkede cereyan eden açık bir soykırım var. İnsanlar ‘FETÖ’ denilen ve hukuken karşılığı olmayan bir ifade üzerinden işkencelere, haksızlıklara, ölümlere ve tecavüzlere maruz bırakılıyorlar.

Liberalinden solcusuna; milliyetçisinden daha bilmem nesine kadar toplumun geniş bir kesimi bu olanlara ses çıkarmadığı gibi bu kaos ortamından nemalanmaya, tabir uygunsa, ‘kaos ortamında yolunu bulmaya’ çalışıyor. Mağdur edilen insanları savunma adına topluca bir refleks üretemediği gibi en ufak vicdani bir hareketlenme, bir kıvılcım dahi sergileyemiyor.

Konuyu hemen daraltıp bu yazıdaki amacımıza gelelim.

Biliyorsunuz geçenlerde gazeteci-yazar Taha Akyol, devlete çöreklenmiş bir çete tarafından ‘FETÖ’ ifadesi üzerinden dolandırıldığını ifade etti. Bu yaşanmış ilk örnek değil. Erdoğan’ın topluma ve demokrasiye açıktan savaş ilan ettiği ve öncesinde ‘paralel devlet’, sonrasında da ‘FETÖ’ tabirlerini gündeme soktuğu 2012’li yıllardan itibaren yaklaşık sekiz senedir benzer hadiseler yaşanıyor.

Taha Akyol gibiler ve birçok siyasi çevre, Hizmet Hareketi insanlarına karşı açık bir soykırım uygulanırken hep sustular; hatta bazıları yazıları ile bu sürece dolaylı veya direk yollardan destek oldular; hala da oluyorlar. Bizzat Akyol’un oğlu Mustafa Akyol’un ‘önleyici tedbir’, ‘elimde delil yok ama suçlu olduklarını biliyorum’ tarzı yazı ve mesajları arşivlerde duruyor.

Erdoğan’ın otoriterleşme çabalarının ilk günlerinden itibaren AKP ve Erdoğan sayesinde devlet sisteminin çökeceğini ve mafyalaşmanın artacağını, adalet sisteminin kötürüm kalacağını ve yasama-yürütme-yargı dengesinin alt üst olacağını sürekli olarak yazdık ve söyledik. Sosyolojik bir gelişme neticesinde sistemde oluşan bütün boşlukları hırsız, yolsuz, çete, mafya, liyakatsiz bir sürü insan doldurdu ve şimdi de bulundukları makamlarda karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Erdoğan’ın Ergenekon işbirliği ile kurduğu bu yeni ara rejimin bu tarz insanlara ihtiyacı azımsanamayacak önem ve değerde.

Tüm bunlar olurken ‘aydın’ kesimler bu süreci uzaktan izlemekle yetindiler. Polisi, askeri, belediye başkanı, parti yöneticisi toplanmış insanları önce ‘FETÖ’ ilan etmekle tehdit ediyorlar veya bizzat bunu sağlayıp ardından da para talep ediyorlar. İştahı hala kesilmemiş olanlarsa, Akyol örneğinde olduğu gibi, daha da azıp telefonla insanları kandırarak yeni para çarpma yöntemleri geliştiriyorlar.

Akyol’un kendi başına gelen dolandırıcılık olayını yansıtma biçiminin arka planına bu yazıdaki sosyo-politik çerçeveden iyice bakmak gerekiyor. Açıklamasında çetenin kendisine “oğlunuz ile ilgili soruşturma var… parayı oğlunuza aktarın, yoksa o paraya da ‘FETÖ’ el koyacak, ‘FETÖ’ soruşturmasını bozmayın suçlu olursunuz…” denildiğini oğlunun da gizlice giderek istenen 43,000 doları o kişilere teslim ettiğini anlatıyordu.

Burada durup olayı aktarış biçimine yansıyan tutarsızlığı ve toplumun geldiği noktayı izleyin. ‘FETÖ’ diye bir örgüt olmadığını en iyi bilen insanların başında gelmeli Taha Akyol. Suçlanan kesimin bizzat Hizmet Hareketi olduğunu, onun da kimler tarafından neden hedef alındığını kendisi çok iyi biliyor olmalı. Hizmet Hareketi’nden olup bürokraside çalışan insanların telefondaki sesin kendisine söylediği gibi asla “yeni bir örgüt kurup insanları İnternet bankacılığı üzerinden aldatacak” bir sistem kurmayacaklarını en iyi kendisi bilir.

Hizmet Hareketini tasvip etmeyen ve devlet kanallarından temizlemek isteyen iradenin bunu hareket bir ‘çete’ mantığı ile çalıştığı için değil; sadece ve sadece alternatif bir güç olduğu için temizlemek istediğini adı gibi bilir. O nedenle de Akyol’un, “beni telefonla işte böyle kandırdılar, siz kanmayın” demesini hiç samimi bulmuyorum. Ülkenin aydını, ülke ve hatta kendisi soyulurken bile çıkıp da hala ‘hırsız şurada’, ‘bu noktaya Erdoğan’ın bir insan grubunu hedef alırken hukuk ve demokrasiyi rafa kaldırması neticesinde geldik, bu hatadan dönülmeli’ demiyor, diyemiyor.

Akyol olayında asıl irdelenmesi gereken husus işte budur. Burada kesip bundan sonrasını sizin düşünce dünyalarınıza havale ediyorum.

[Uğur Tezcan] 20.10.2020 [TR724]

Vali topu at! [M.Nedim Hazar]

Biliyorum Denizli Valisi’nin üzerine çok gidildi. Amacım bu tür süreçlerde anında oluşan linç korosuna katılmak filan değil.

Bu olaydan yola çıkarak ülkenin genel durumu hakkında bir takım çıkarımlarda bulunmaktır kesinlikle…

Geçtiğimiz yazıda devletin valisinin vatandaş ile kurduğu üstenci ilişki ve akabinde yaşananlar hakkında biraz da olmayana ergi yöntemi ile kanaatimi belirtmiştim.

Bu yazıda ise Denizli Valiliği’nin yaptığı açıklama(lar) perspektifinden Türk bürokrasisinin ve insan kalitesinin ulaştığı noktayı ele almak isterim.

Malum, KHK’lar ile yüz binler işlerinden oldu. Haklarında ne bir mahkeme ne de soruşturma açılarak hem de.

İşlerinden edilenlerin yerine birileri getirildi şüphesiz ama gidenlerin hemen hepsi kalifiye devlet memuruydu. Hepsinin liyakatli ve dürüst olduğunu bizzat iktidar cephesi de söylüyor zaten. 

Hükümetin son birkaç senedir işe alımlarda artık parti ilçe teşkilatlarını görevlendirdiği herkesin malumu.

Dolayısıyla işe alımlarda liyakatten ziyade yakınlık ve torpil geçerli.

Sınavda ilk beşe girenlerin elenip, en alttakilerin kazandığı istisnai bir dönem yaşıyoruz.

Denizli’de yaşanan son olaylar bize devlette artık liyakat namına pek bir şey kalmadığını da göstermiş oldu.

Sadece kibirli vali bağlamında söylemiyorum bunu.

Olaylardan sonra valilik sözüm ona işleri düzeltmek ve gönül almak için bir basın açıklaması yaptı.

Tek sayfalık açıklamanın üslubundaki maraziyat bir yana, dil bilgisi ve yazım kuralları açısından da tam bir fecaat gördük.

Bir A4’lük hacimde 49’dan fazla tashih vardı.

Anlatım bozukluğu, kip faciası ve orta mektep düzeyindeki insanların bile yapmaması gereken noktalama işaretleri hataları.

Koskoca Denizli Valiliği’nde Türkçe yazabilen bir Allah’ın kulu yoktu sanırım.

Ki yaptıkları hatayı anlayıp hemen bir ikinci açıklama yaptılar ama o da birinciden daha felaketti.

Ardından üçüncü açıklama geldi, o daha da feci.

Valilik seviyesine gelmiş bir bürokratın “Lisan-ı Münasip” yerine “Lisan-ı Hal” kullanması başlı başına bir dram zaten.

Lakin bu valiliğin yok muydu bir danışmanı, olmadı bir Türkçe hocası dostu filan. Sevabına okuyup tashih yapsaydı…

Yazıyı çok uzatmadan valiliğe sevabına bir kıyak yapmak istiyorum.

Buyrun size valiliğin tek sayfada 40’tan fazla hatanın olduğu metnin içler acısı hali:



[M.Nedim Hazar] 20.10.2020 [TR724]

Büyük etkinlik bu hafta sonu!

Uluslararası Dil ve Kültür Festivali (International Festival of Language and Culture/IFLC) kapsamında dünyanın dört bir yanından katılan çocuklar bu yıl da performanslarını sergileyecek.

SAMANYOLUHABER- Uluslararası Dil ve Kültür Festivali (IFLC) etkinlikleri bu sene 24 Ekim 2020 Cumartesi akşamı yapılacak gösteri ile başlıyor.

Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle internetten yayınlanacak olan etkinlikte dünyanın dört bir yanından katılan çocuklar ve gençler performanslarını sergileyecek.

"Dünyanın renkleri" diye nitelenen farklı ülkelerden onlarca öğrenci salgın sebebiyle morallerin çöktüğü bir dönemde barış ve umut mesajları verecek. 

Hazırlıkları büyük bir titizlikle devam ettiren genç yetenekler sanat severlere bu sefer online ortamda sahneye çıkacak. 

TÜRKİYE SAATİ İLE 21:00'DE BAŞLAYACAK

IFLC etkinlik öncesi yayınladığı tanıtım videosunda önceki festivallerden unutulmaz karelerden derlenmiş bir kolajı sundu. 

24 Ekim Cumartesi günü New York saati ile 14:00’te, Avrupa saati ile 20:00’da ve Türkiye saati ile 21:00’de yayınlanacak gösteri IFLC’nin YouTube kanalından seyredilebilecek.

IFLC resmi Youtube kanalından yayınlanacak olan etkinliği kaçırmamak için kanala abone olmayı unutmayın. 


20.10.2020 [Samanyolu Haber]

NASA ve Nokia, Ay'a 4G şebekesi kuracak

Finlandiya merkezli telekomünikasyon şirketi Nokia, NASA ile işbirliği içerisinde Ay'da 4G telefon şebekesi kuracak.

Şirket, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA'nın Artemis programı kapsamında açtığı 14,1 milyon dolarlık ihaleyi kazandı.

NASA, Artemis programıyla 52 yıl aradan sonra yapılacak ilk insanlı yolculukla Ay'a dönmeyi planlıyor.

2024'te Ay'ın daha önce ayak basılmamış güney kutbuna inecek ekipte ilk kez bir kadın astronot da yer alacak. ABD'nin şimdiye kadar Ay'a gönderdiği 12 astronot da erkekti.

Program kapsamında Ay'ın yörüngesinde bir istasyon kurulacak. NASA Artemis programıyla, Mars'a ilk insanlı yolculuğa hazırlanmak için Ay'da sürdürülebilir bir varlık oluşturmayı planlıyor.

Ay'da yüksek çözünürlüklü veri akışı

Nokia, 4G şebekesini Intutitive Machines adlı şirketin geliştirdiği uzay aracını kullanarak 2022'nin sonlarında Ay'a indirecek.

Şirketten yapılan açıklamada, şebekenin Ay'a indirildikten sonra kendi kendini yapılandıracağı belirtilerek "Kuracağımız şebeke, hayati komuta ve kontrol işlevlerine sahip olacak, Ay'da görev yapacak keşif araçlarının uzaktan kumandasını mümkün kılacak ve gerçek zamanlı navigasyonla yüksek çözünürlüklü video aktarım yeteneği sağlayacak" denildi.

Nokia, gelecekte 4G şebekesinin 5G'ye dönüştürülebileceğini söylüyor.

NASA geçen hafta Artemis programı için teknoloji sağlayacak 14 şirkete 370 milyon dolar fon aktaracağını açıklamıştı.

Bunlar, robot teknolojileriyle oksijen ve enerji kaynakları gibi, Ay'da yaşam için gerekli olan kaynakların elde edilmesine yönelik araştırmaları da içeriyor.

Bu kaynağın önemli bir bölümü, uzay araçlarında kullanılacak soğuk iklim yakıtlarıyla ilgili araştırmalar yapan şirketlere tahsis edilecek.

20.10.2020 [Samanyolu Haber]

İsmi "yerli", bataryası Çin'den!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin "yerli otomobil" sloganı ile 2,5 milyar TL teşvik verdiği projede en kritik aksamdan biri olan batarya (pil) Çin'den ithal edilecek. Otomobilin motorunu ise Alman Bosch firması imal edecek.

SAMANYOLUHABER- Elektrikli yerli otomobil teşviki alan Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu (TOGG) otomobilde bataryaların geliştirilmesi ve üretimi için Çinli Farasis ile mutabakat zaptı imzaladı.

Farasis'in yayımladığı bültene göre, Farasis tarafından üretilen Li-ion batarya hücreleri, TOGG ile birlikte geliştirilecek modüllere yerleştirilerek Türkiye'de üretilecek.

TOGG Genel Müdürü Gürcan Karakaş, "Elektrikli araçlar için temel teknolojilerden biri olarak görülen Li-ion bataryaların Farasis gibi bir oyuncu ile ülkemize gelmesi kritik önem taşımakta." dedi.

İSMİ VE TEŞVİK YERLİ, GERİSİ YABANCI
 
Karakaş daha önce şu ifadeleri kullanmıştı: "Motor için Alman firması Bosch ile görüşüyoruz. Batarya için Çin ile anlaşacağız. Araç entegrasyonu Alman EDAG olacak. Şasi sistemlerini İngiliz firma üstlenecek. Tasarım için İtalyanlarla anlaştık."

TOGG'nin ortaklı şunlar: Turkcell (Çoğunluk hissesi yönetim kurulu başkanlığı koltuğunda AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın oturduğu Türkiye Varlık Fonu'na ait), BMC (Erdoğan'a yakın işadamlarından Ethem Sancak'ın şirketi), Anadolu (TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan), Vestel (Zorlu Holding-Ahmet Nazif Zorlu), Kök Grubu (İnan Kıraç). 

4 ortak yüzde 19'ar paya sahip. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin (TOBB) ise yüzde 5'lik payı var. 

20.10.2020 [Samanyolu Haber]

AST’den Türkiye’deki Kadın Hakları İhlallerinin Raporlanmasıyla İlgili Staj Programı

Advocates of Silenced Turkey, üniversite öğrencilerine yönelik ‘ staj programı’ fırsatı sağlıyor.

İnsan hakları kapsamında projeler yürüten Advocates of Silenced Turkey, üniversite öğrencilerine yönelik ‘ staj programı’ fırsatı sağlıyor. Katılımcılar bu proje ile, Türkiye’deki kadın hakları ihlallerine odaklanacak. 

Stajyerler, hazırlanan proje aracılığıyla, Türkiye'de yasanan hukuksuzluklarin magduru kadinlarla yakın temas halinde çalışma fırsatı elde edebilecek. Bunun yanı sıra AST stajyerleri, geçmişte derlenen raporlardan, yapılan görüşmelerden ve kadın hakları davalarıyla ilgili diğer haber kaynaklarından araştırmaları derleyecekler.

Öğrenciler davalardaki ihlalleri değerlendirmek için ilgili insan hakları yasalarını ve standartlarını analiz edecekler. Stajyerlere bu konuda, seminerler ve avukatlarla planlanmış toplantılar aracılığıyla eğitim verilecek.
3 Ocak 2021 tarihinden 8 Mart 2021'e kadar sürecek olan program süresince stajyerlerin 5-6 sayfa uzunluğunda en az bir makale tamamlaması beklenecek.
AST başvuruların 30 Kasım 2020 tarihine kadar devam edeceğini duyurdu. İlgilenen öğrenciler başvuru formuna kurumun sitesinden ulaşabilecek.

 

20.10.2020 [Samanyolu Haber]

Adeta çakılma: Milli gelir 7 bin 720 dolara kadar inecek

IMF, Türkiye'de bu yıl kişi başına gelirin 7 bin 720 dolara gerileyeceğini öngördü. Bu durumda gelir seviyesi 15 yıl önceye dönecek. IMF'ye göre 2021'de kişi başı gelirdeki kayıplar sürecek.

Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) açıkladığı ekim ayı raporu, Türkiye'de kişi başına düşen milli gelirin nasıl hızla gerilediğini ve beklenen toparlanmanın kolay kolay gerçekleşemeyeceğini ortaya koydu.

IMF'nin tahminlerine göre, Türkiye'de kişi başına milli gelir bu yıl 7 bin 720 dolara kadar gerileyecek. Böylece Türkiye kişi başına gelirde neredeyse 2005 yılına dönmüş olacak. Türkiye'de 15 yıl önce kişi başına gelir 7 bin 350 dolar seviyesindeydi.

IMF'nin 'uzun ve zor bir tırmanış' başlığıyla yayımladığı Dünya Ekonomik Görünüm Raporu'nda, Türkiye'nin bu yıl yüzde daralma ve 2021'de yüzde 5 büyüme tahmini sabit tutuldu.

TOPARLANMA AĞIR

IMF, yıl sonunda Türkiye'de yüzde 5 küçülme öngörüyor, hükümetin büyüme tahmini Yeni Ekonomik Program'a göre bu yıl için binde 3, gelecek yılki için ise yüzde 5.8.

IMF tahminlerine göre ise bu yıl ciddi bir küçülmenin ardından 2021 yılında kişi başına milli gelirde herhangi bir toparlanma olmayacak, aksine daha da gerileme yaşanacak. IMF'nin raporuna göre, 2021 yılında Türkiye'de kişi başına gelir 7 bin 658 dolar seviyesine kadar gerileyecek. Türkiye'de kişi başına milli geliri IMF hesaplarına göre 2023 yılında ancak 9 bin 290 dolara çıkabilecek.

Oysa Türkiye'de kişi başına düşen milli gelir 2007 yılında 9 bin 640 dolar seviyesindeydi. IMF'nin tahminine göre Türkiye'de kişi başına milli gelir ancak 2025 yılında 2016 yılındaki seviyeye; yani 10 bin 890 dolara dönebilecek.

EMEK: IMF'NİN YÜZDE 5 KÜÇÜLME TAHMİNİ İYİMSER

Sözcü gazetesinde yer alan habere göre, Başkent Üniversitesi İktisat Bölümü başkanı Prof. Dr. Uğur Emek, IMF'nin bu yıl için 7 bin 720 dolarlık kişi başına gelir öngörüsünün iyimser bir tahmin olduğunu söyledi.

Emek, turizm ve ihracat gelirlerinin azaldığı, imalatın sıkıntılı olduğu bu dönemde büyümenin söz konusu olamayacağını vurguladı. Emek, tüm dünyada pandemide ikinci dalga yaşanırken, harcamaların ciddi oranda azaldığını vurgulayarak “Ben IMF'nin yüzde 5 küçülme tahminini bile iyimser buluyorum” dedi.

PARA HARCAYAN KESİM TAMAMEN EVE KAPANDI

Prof. Uğur Emek, salgında ikinci dalganın tüm dünyada ekonomilerin küçülmesini beraberinde getireceğini belirterek, şu yorumu yaptı:

“Çalışmak zorunda olan düşük gelirli insanlar sokaklarda ancak gelir seviyesi yüksek, kendini eve kapatabilecek imkanları olan kesim şu an dışarı çıkmıyor. Dolayısıyla harcama potansiyeli olan kesim evlerinde ve pek çok rutin harcamayı da yapmıyor. Bu şekilde ekonominin nasıl büyümesi bekleniyor? İyimser olanların iyimserliklerini de anlamakta zorluk çekiyorum. Her geçen gün Coronavirus'ün bağışıklık yapmadığı ve sonrasında bıraktığı hasarlarla ilgili yeni bilgiler ortaya çıkıyor. Bu durum para harcayan kesimin tamamen evlerine kapanmasını beraberinde getiriyor.”

20.10.2020 [Samanyolu Haber]

Biten Hayatlar... Yaşayan Zalimler... [Hüseyin Yağmur]

İnsan hayatı, bütün dinlerde ve yeryüzündeki bütün hukuk sistemlerinde dokunulmazlar arasında zikredilir..

İslâm’da “zarûrât-ı diniyye” şeklinde ifade edilen temel değerler; dinin, canın, neslin, malın ve aklın korunması bütün dinlerin de gayesi olmuştur. 

Bu değerler sıralamasında  “canın korunması” önemli bir yer tutmaktadır. Hatta  bu beş temel ilkenin hepsinin, dolaylı ya da doğrudan, canın korunması ile bir ilgisinin bulunduğunu söylemek de mümkündür.

Bu değerler sıralamasında canın korunmasının, bazı durumlarda, ilk sırada yer alan dinin korunmasından da önce geldiğini ifade eden alimler vardır. 

Yeryüzünde insan hayatını korumaya yönelik tedbirler bütün hukuk sistemlerinde yerini almasına rağmen maalesef ki pek çok coğrafyada alenen insan hayatı hiçe sayılmakta ve hunharca masum insanlar katledilmektedir..

Özellikle müslümanların yaşadığı coğrafyalarda devam eden katliamlar, insanlarda makul düşünmeyi bitirmekte, korunması gereken canı, malı, nesli tehdit etmekte ve bunların yok olduğu yerde din de bu durumdan büyük zarar görmektedir. 

Oysa ki Kur’an-ı Kerim’de haksız yere bir cana kıymanın, bütün insanları öldürmek gibi ağır bir suç olduğu; bir insanın hayatını kurtarmanın ise bütün insanlara hayat verme gibi değer ifade ettiği vurgulanmıştır.

“İşte bundan dolayı İsrail oğullarına kitapta şunu bildirdik:
Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.
Kim de bir insanın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur.
Şüphesiz ki resullerimiz onlara açık âyetler ve deliller getirmişlerdi.
Ne var ki onların çoğu bütün bunlardan sonra, hâla yeryüzünde fesat ve cinayette aşırı gitmektedirler.” (Maide suresi,32)

Bu âyet insan hayatının kutsallığını vurgulayan en mükemmel bir beyandır. Hayatın korunması için, her bir kişi, başkasının hayatının kutsallığını kabul edip onu korumaya çalışmalıdır.

Bu hüküm mevcut Tevrat’ta yer almaz. Ama onun tefsiri olan Mişna’da (Sanhedrin, IV/5): “İsrail’den tek bir kişiyi öldüren, tüm ırkı öldürmüş gibi cezalandırılacaktır” tarzında yer alır (Kur’an Yolu).

Kur’an-ı Kerim’de, masum insanları katletmenin, Allah’ın gazap ve lânetine uğramaya sebep olacağı, Nisa suresindeki şu ayet-i  kerimede ifade buyurulur:

“Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa suresi, 93)

Hz. Peygamber aleyhissalatü vesselam da Vedâ haccında orada hazır bulunan Müslümanların şahsında bütün insanlığa hitaben yaptığı konuşmasında: 

“Bugün, bu ay ve bu belde nasıl kutsal ise, canlarınız, mallarınız ve ırzlarınız da öylesine kutsaldır, her türlü tecâvüzden korunmuştur; yani toplumun sorumluluğu ve hukukun güvencesi altındadır” (Buhârî, İlim, 37, I, 35) buyurarak insanın yaşama hakkının dokunulmaz olduğunu ilan etmiştir.

Geçmişte iki dünya savaşında yaşanan acılardan büyük dersler çıkaran medeni dünyanın insanları,  insan hakları evrensel bildirgesiyle özellikle insan hayatını merkeze alan çalışmalar yapmış, bu çalışmalar dünyanın ekseriyetinde kabul görmüştür.
Şimdilerde iktidar ve menfaat hırsıyla gözü dönmüş bir kısım despot idareciler dünyanın değişik coğrafyalarında insan haklarını hiçe sayan zulümler icra etmekten geri durmuyorlar. İnsan hakları konusundaki oluşturulan bu bendleri yıkmaya çalışıyorlar..

Çinin zulmü altında inleyen Uygur kardeşlerimiz, darmadağın olan Suriye'nin insanı, yok olmakla karşı karşıya kalan Yemenliler, iç savaşlarla birbirine kırdırılan o güzelim İslam diyarları, Müslümanların yaşadıkları o cennet coğrafyalar cehenneme dönmüş durumda.. Ve daha niceleri..

Hele bizim memleketimiz, bugünlerde tarihinin en acılı günlerini yaşıyor..

Ülkesine hizmet etmek için dişini tırnağına takıp varını yoğunu seferber eden Anadolu insanının, iktidara taşıdığı insanlar tarafından en bayağı bir komplo ile ihanete uğraması..

Omuzlarında yükselttikleri insanlar tarafından aşağılanmaları, hapislere atılmaları, o hapislerde türlü türlü entrikalarla  ölümlerine zemin hazırlanması hazmedilir gibi değil..

Gün geçmiyor ki o hapishanelerden bir cenaze haberiyle irkilmeyelim.. Halbuki bu masum insanların canları size emanetti.. Onların kendilerini koruyabilecek hiç bir imkanları da bulunmuyor..

O sağlıksız ortamlarda onları hasta ederek, tedavilerine izin vermeyerek, plastik sandalyeler üzerinde ölümlerini seyretmek nasıl bir vicdansızlık..

Bir de bunlar duyulmasın diye her türlü tedbiri almak, duyuranlara soruşturma açmak ha!..

Biz burdan uyaralım, birazcık olsun O Allah’a imanı olanlara, ahirette hesap vereceği kaygısı taşıyanlara şu ayetleri bir hatırlatalım:

“Sen, o zalimlerin işlediklerinden, sakın Allah’ın habersiz olduğunu zannetme! O, sadece onları, dehşetinden gözlerinin donup kalacağı bir güne ertelemektedir. O gün onlar başlarını dikmiş, gözleri donup kalmış, kalpleri bomboş koşup dururlar.” (İbrahim suresi, 42-43)
 “Onlar tuzaklar kurdular, ama Allah nezdinde de onlara tuzak var,  isterse onların tuzakları dağları yerinden oynatacak olsun! Sakın Allah’ın, peygamberlerine yaptığı vaadden cayacağını zannetme! Allah elbette mutlak galiptir, intikam sahibidir.” (İbrahim suresi, 46-47)

Allah’ın, hakka yardım etmesi ve haklı olanların hakkını zalimlerden alması, adaletinin gereğidir. 

“Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın! Yoksa size ateş dokunur. Aslında sizin Allah’tan başka yardımcınız yoktur. Sonra O’ndan da yardım görmezsiniz.” (Bakara suresi, 113)

İktidar ve menfaat sarhoşluğuyla nice hayatlara kıyan, bilerek veya gafletiyle nice ocaklar söndüren, nice masum yavruları annesiz, babasız bırakan, aileleri paramparça hale getiren, nice melek yüzlü insanların ülkesini terketmesine, yollarda can vermesine, azgın Meriç’te veya Ege denizinde boğulmasına sebep olanlara ve onların bu zulümlerine destek olanlara bu ayet-i kerimeler bir şey ifade eder mi bilinmez.. Biz vazifemizi yapıp yine de hatırlatalım.

Sevgili dostlar bu akşam (20.10.2020) bir anma programıyla bu süreçte bu güne kadar bu uğurda zulme maruz kalarak hayatlarını kaybeden mazlum ve mağdur kardeşlerimizi anmaya çalışacağız..

Hizmetten.com Youtube kanalında 19:30'da CANLI yayınlanacak olan bu programa hepinizin iştirakini bekliyoruz.

[Hüseyin Yağmur] 20.10.2020 [Samanyolu Haber]

İstihbarat ve büyük taht [Abdullah Aymaz]

Sebe  (Saba) Melikesi Belkıs’in ülkesini gören, inandıklarındaki güneşe tapma yanlışlığını tesbit eden Hüdhüd gördüklerini bir İSTİHBARAT  RAPORU gibi Süleyman Aleyhisselama şöyle takdim ediyor: “Gerçekten Sebe ülkesi halkına hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkân verilmiş ve ARŞ-I  AZÎME  (Büyük bir tahta)  sahip olan bir kadınla (Kraliçe ile) karşılaştım. Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıkları amelleri süslü göstermiş de onları doğru yoldan, sapıtıp alıkoymuş. Bunun için hidayete giremiyorlar. Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmezler. Halbuki o BÜYÜK  ARŞIN  SAHİBİ  OLAN  ALLAH’TAN  BAŞKA ibadet edilecek bir ilah yoktur.”  (Neml Suresi, 27/23-26) 
Belki hüdhüd’ün kadının servet, saltanat ve tahtını büyüterek anlatması Hz. Süleyman Aleyhisselamı heyecana getirmek için olabilir ama Hz. Süleyman’ın dikkatini çekip önem verdiği husus, onların Allah’ı  bırakıp güneşe secde etmeleri meselesiydi. Çünkü Peygamberlerin en çok ehemmiyet verdikleri mesele TEVHİD  ve  İ’lâ-yı Kelimetullah’tır. Evet Allah kelimesinin yüceliğine uygun şekilde cihanda en yüce konumda bulundurulması en başta Peygamberlerin görevidir…

Burada Hüdhüd’ün “Göklerde ve yerde gizli olan herşeyi açığa çıkaran Allah’a secde etmiyorlar.” İfadesini Üstad Hazretleri belağat açısından şöyle değerlendiriyor: “Edebî ve beliğ bir kelâmın bir meziyeti şudur ki, söyleyenin en çok meşgul olduğu sanatını, meşgalesini hissettirsin. Süleyman Aleyhisselamın Hüdhüdü ise, suyu az olan Arabistan Yarımadasının sahrasında GİZLİ  SU  YERLERİNİ  ferâsetle, kerametvârî keşfeden bedevî arîfleri  (bulundukları bölgelerde nerede neyin bulunduğunu çok iyi bilen, yol gösteren rehberlik yapan bir nevi bedevî bilgeler)  gibi, hayvan ve kuşların arifi olarak Hz. Süleyman Aleyhisselama  künganlık eden ve su buldurup çıkarttıran  mübarek ve vazifedar bir kuş olmakla, kendi sanatının mikyasçısı (ölçücük ve ölçekliği)  ile Cenab-ı Hakkın göklerde ve yerdeki gizlilikleri çıkarmakla Mabud (İbadet edilen)  ve Mescûd (Kendisine secde edilen)  bir Zât olduğunu isbat ettiğini, kendi sanatçığı ile bilip ifade ediyor. Evet, Hüdhüd  pek güzel görmüş. Çünkü toprak altındaki had ve hesaba gelmeyen tohumların, çekirdeklerin, madenleri fıtrî ve tabiî mukteza ve gereği, aşağıdan yukarıya çıkmak değildir. (Çünkü yer çekimi kanunu var. A.A.)  Çünkü ağır cisimler, iradesiz, ruhsuz oldukları için, kendi kendilerine yukarıya çıkamazlar. Aşağıdan bilhassa toprak ağırlığı altında gizlenen bir camid (ruhsuz, iradesiz), cismin, omuzundaki ağır yükü silkip çıkması, katiyen kendi kendine olamaz. Demek harika bir Kudret ile çıkarılıyor. “İşte Hüdhüd, Allah’ın Mabud ve Mescud olduğunun en gizli delilini ve en mühimini kendi arîfliği ile bilmuş, bulmuş. Kur’an-ı Hakîm de onun hakkındaki ifadesine bir mucizelik vermiştir.” (Latif Nükteler)

Hüdhüd’ün bu raporu üzerine Süleyman Aleyhisselam “Dedi ki: Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın bakacağız. Şu mektubunu götür, onu kendilerine ver, sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak.”  (Neml Suresi, 27/27-28)

Yani Süleyman Aleyhisselam, bir devlet adamı Hükümdar olarak Hüdhüd’ün “Çok doğru ve önemli haber” diye TEMİNAT  vermesine bakmadı… Elmalılı Hamdi Yazır’ın dediği gibi, “Bu teminatı yeterli görmedi. Haber-î Vâhid (tek kişinin verdiği haber) ile amel etmedi. Zira, bir taraftan başkalarının HAKLARI  ortaya çıkıyordu, aynı zamanda Hüdhüd kaybolduğu için töhmet altında bulunuyordu. Bu sebepten ‘Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırsın, yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız.’ (Hucurat Suresi, 49/6)  âyetine uygun olarak amel etmek gerekiyordu. Onun için ‘Şu mektubumu götür de, onlara bırak, sonra onlardan biraz çekil de ne sonuca  varacaklarına bir bak.’ dedi. Burada Hüdhüd bir POSTA  hizmetinde kullanılmış oluyor. Fakat bunda bir güvercinin   mektup götürmesinden fazla  bir şey var. Çünkü bıraktıktan sonra çekilip netice hakkında bir GÖZLEM  (istihbarat) yapması da emrediliyor. Hüdhüd bu emri yerine getirdi…”

Süleyman Aleyhisselamın mektubunu alan Sebe Melikesi Belkıs: “Ey danışmanlarım (Beyler, ulular)!..  Bana çok önemli bir mektup bırakıldı.’ dedi. Mektup, Süleyman’dandır, Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) diye başlamaktadır. ‘Bana karşı baş kaldırmayın, teslimiyet göstererek bana gelin’ diye yazmaktadır. Ey danışmanlarım!  Dedi… Bu işimde bana bir fikir verin. Bilirsiniz siz yanımda olmadan hiçbir işi kestirip atmam.” (Neml Suresi, 27/29-32)

Kraliçe Belkıs’ın bu ifadesi, onun bir diktatör olmadığını, kararları alıp verirken  heyete danışıp, meşveret ve müzakerelerden sonra neticeye vardığı anlaşılıyor. Hatta bir Meclisin olabileceği de buradan anlaşılabilir. İşte o memleketin beylerine, ulularına, heyetine ve meclisine diyor ki: “Ben bildiğiniz gibi, şimdiye kadar devlet işlerinden hiçbirinde KEYFΠ İDARE  yapmadım, sizin oyunuzu almadan hiçbirini kendiliğimden yürürlüğe koymadım, her ne emir verdimse sizin huzurunuzda ve sizin görüşlerinizi alarak verdim.  Onun için bu mektup hususunda sizin fikir ve fetvanızla kuvvet almak istiyorum.’  Bunların önemli işleri danışma için huzurda toplanması alışılmış olan bir topluluk olduğu anlaşılıyor.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır)

İşte bu danışarak hareket etme yani diktatör olmama özelliği ile Kraliçe Belkıs, Neml Suresinin 44. Âyetinde ifade edildiği gibi, Rabbülâlemin olan Allah’a teslim olup iman ve hidayet şerefiyle şerefleniyor… 

[Abdullah Aymaz] 20.10.2020 [Samanyolu Haber]