Fethullah Gülen HE Ahram’a konuştu: Erdoğan Türk Halkını kamplara böldü

Mısır önemli gazetelerinden Ahram Gazetesi yayınlarından olan Al-Ahram Al-Arabi dergisi Fethullah Gülen Hocaefendi’yle ikinci röportajını yaptı.

Gülen, derginin kapak yaptığı röportajda, Türkiye’deki güncel konulardan, siyasi gelişmelere, 24 Haziran seçimlerinden Hizmet Hareketi’nin son durumu hakkındaki sorulara kadar bir çok alanda merak edilen sorulara cevap verdi.

Hizmet hareketinin gerek Türkiye içinde, gerekse Türkiye dışında ulaştığı ufku anlatabilir misiniz?

Bu camia, her insanı aziz tutmak, farklılıkları bir kavga sebebi değil; zenginlik unsuru saymak, herkesi kendi konumunda kabul etmek ve hususiyle eğitim yoluyla gençlerin ellerinden tutmak gibi yüksek insani değerler etrafında bir araya gelmiş insanlardan müteşekkildir. Eğitim müesseseleri, hastaneler, insani yardım kuruluşları ve diyalog projeleriyle bu değerlere hizmet etmeyi “Kur’ani ma’kuliyet” diyebileceğimiz bir çerçevede makul bularak bir ucundan tutmuş insanlardan oluşur. Çoğunun Müslüman olması ve ilhamlarını dini kaynaklardan alması itibariyle bir manada İslami, ama bütün insanlığa kucak açması ve hizmet götürmeyi hedeflemesi manasında da insani bir harekettir. Onlara şimdiye kadar dünyanın 160 ülkesinde, farklı inançlardan ve milletten insanlar kucak açtılar ve bu projelerin hamisi oldular.

Siyasi iktidar sahipleri Türkiye’de başlattıkları cadı avını dünyada da devam ettiriyorlar. Diplomatlar birinci vazifeleri olarak Hizmetin eğitim müesseselerini Maarif vakfına devrettirmeye veya kapattırmaya uğraşıyorlar. Buralarda vazife yapan arkadaşlarımızı da uluslararası hukuku hiçe sayarak uçağa koyup Türkiye’ye göndertmeye çalışıyorlar.

Ancak bütün bu zulümler, onların hiç hesaba katmadıkları bir şeye vesile oldu. Dünya, hizmeti çok daha iyi tanıdı. İslam’ı siyasete alet edenlerle aynı çizgide olmadığımızı gördü ve bir merak ve yer yer teveccüh oluştu. Bu da faturası ağır olmakla birlikte Cenab-ı Hakk’ın bir lütfudur.

Erdoğan’la aranızda meydana gelen ayrışmadan sonra Hizmet hareketine destek verenlerde ya da harekete mensup olanlarda bir gerileme ya da azalma oldu mu?

Hizmeti iyi tanımış ve gönül vermiş insanlarda, çok az istisna dışında geri adım atan olmadı. Ancak irtibatı zayıf olan insanlarda baskı ve korkunun etkisiyle sessiz kalan veya bir sure uzak durmayı tercih edenler oldu. Devletin topyekun bir grubun üzerine geldiği ve günah keçisi haline getirdiği bir ortamda toplum psikolojisi açısından kısmen bunu normal karşılamak lazım. Türk Hükümeti belki bazı ülkelerde müessir olabildi. Yer yer rüşvet, tehdit ve devlet ilişkilerini şantaj unsuru olarak kullanarak bazı yerlerde okulları kapattırmayı veya Maarif vakfına devredilmesini sağladılar. Ancak batı ülkelerinde, Amerika’da, Avrupa’da, Avustralya’da, Afrikada’da Mısır, Nijerya, Kenya, Güney Afrika gibi parayla insanları satın alıp hukuku teslim alamadıkları ülkelerde muvaffak olamadılar. Tam tersine Türkiye’nin bu baskıları ve zulmü, dünyanın birçok yerinde hizmete karşı müspet bir merak ve teveccüh oluşturdu. Bazı batı ülkeleri de Türkiye’deki zulümden kaçıp gelen hizmet katılımcılarına sahip çıktı.

Zulüm bir yere kadar sürer. Siyasetçilerin zamanı sınırlıdır. Demokratik yollarla bir gün gideceklerdir. Fakat sevgiye ve gönüllülük esasına dayalı olan bu hareket, Allah’ın izniyle, imkanların elvermediği yerlerde kalplerde, imkanların elverdiği yerlerde de müesseseleriyle devam edecektir.

Samimi gayretleriniz sonucunda okullar, hastaneler ve kültür merkezleri açıldı. Bu kurumlar zihinlerin aydınlatılmasında büyük rol oynadı. Faaliyetler aynı yoğunlukta devam ediyor mu, yoksa eskisine göre şartlar biraz değişti mi?

Hak rızası için insanlığa hizmet, hem dini hem de insanlık zaviyesinden bir vazifedir. Temel prensipler bellidir ve değişmez. İnsanların barış içinde birbiriyle ahenk içinde yaşadığı, her insanı aziz tuttuğu, herkese hoşgörü ve saygıyla yaklaştığı, birbirini kucakladığı bir dünya için başta eğitim olmak üzere değişik sektörlerde bir gayret içinde olmak gerekir. Ancak zaman ve zeminin şartlarına bağlı olarak bu hizmetlerin sekli, formatı değişebilir.

Herkesi kendi konumunda kabul, itidal, denge ve sağduyu hizmetinizin en önemli özellikleri arasında yer alıyor. Erdoğan’ın otoriteyi tamamen ele geçirmesinden sonra Türkiye’de itidal ve denge döneminin bittiğini söylemek mümkün mü?

Ne yazık ki bugün Türkiye’de bu değerler siyasete kurban edilmiştir. Hizmet, Türkiye’de itidali temsil ediyordu. Erdoğan’ın son dönemde takip ettiği kutuplaştırıcı politikayla radikalizm öne çıktı. Dini okullar siyasallaştı, din ve dini eğitim siyasete alet edildi. Toplumun fertleri birbirine düşman hale getirildi. Bununla toplumda meydana gelen tahribatı tamir etmek yıllar alacaktır. Hizmet fertlerine gelince onlar bunca baskı ve zulümler altında, hukukun üstünlüğü ve şiddete tevessül etmeme gibi temel değerlerinden taviz vermediler ve onlara zulmedenler için de adaletten başka bir şey istemiyorlar.

Siz, farklılıklara karşı hoşgörü ve İslam’ın sair dinlerle diyalogu hususunda bir model teşkil ediyorsunuz. Size göre Hizmet bu konularda kendini tam anlatabildi mi?

Müslümanların azınlıkta olduğu Batı ülkelerinde Hizmet hareketinin diyaloğa ve birlikte yaşamaya açıklığı dikkat çekti ve takdir gördü. Hizmet katılımcıları İslam’ı batıda hakkıyla temsil etme gayreti içindeyken aynı zamanda modernitenin İslam’a ters düşmeyen cihetlerini kendilerine entegre ederek bir hüsn-u misal sergilediler. Müslümanlarla ilgili batıda oluşan menfi kanaatlerin kırılmasında rol oynadılar. Ancak bunun Müslüman çoğunluklu ülkelerde tam anlatılabildiği söylenemez. Türkiye’de 90’lı yıllarda diyalog faaliyetleri, adeta İslam’ı sulandırma ve taviz verme gibi değerlendirildi, karalama kampanyaları yapıldı. Son dönemde de Erdoğan iktidarı, Hizmeti yabancı güç odaklarının, Vatikan’ın, CIA’nin, MOSSAD’ın bir piyonu şeklinde lanse ederek halk nazarında itibarını sarsmaya çalıştı. Onlarla irtibatlı bazı gruplar da Türkiye dışında Müslüman nüfuslu ülkelerde bu propagandayı yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. O yüzden Müslüman nüfuslu ülkelerde kendimizi hakkıyla anlatabildiğimizi söyleyemeyiz.

Daha önce Türkiye’de şehirleri gezdiğimizde İŞİD’liye pek rastlanmazdı. Sizce, Hizmet hareketinin Türkiye’den tasfiyesi İŞİD gibi yapılanmaların ortaya çıkıp rahatça yayılmasının temel sebebi olabilir mi?

Son dönemde çok sayıda uzman emniyet görevlisinin, terör uzmanlarının siyasi mülahazalarla görevinden çıkarıldığını ve bazılarının hapse konduğunu medya ve uluslararası gözlemciler dile getirdi. Erdoğan’ın bölgedeki bir takım silahlı radikal örgütlere değişik yollarla destek verdiğini ve bunlar vesilesiyle bölgesel bir güç haline gelmek istediğini de dünya medyası yazdı. Bu sebeplerle şu son donemde İŞİD gibi terör örgütleri ve onların sempatizanlarının Türkiye’de çok daha rahat bir ortama kavuştukları söylenebilir.

Terörün ve İŞİD gibi yapıların ortadan kaldırılması adına sizce neler yapılmalıdır?

Bu mevzuda hem Müslümanlara hem de güçlü devletlere ve uluslararası kuruluşlara vazifeler düşüyor. Müslümanların en başta terör mevzuunda faturayı hep Batı ülkelerinin dış politikalarına çıkarmayı bırakıp bir nefis muhasebesi yapması lazım. Bizim aramızdan teröristlerin ağına düşen gençler neden bu kadar çok çıkıyor, sorgulamamız lazım. Gençlere hem dini hem de müspet ve insani ilimlerle mücehhez güzel bir eğitim vermek, eğitim müfredatlarında evrensel insani değerleri işlemek, cemiyetlerimizde insan hakları ve hürriyetlerinin tam manasıyla yaşanmasını sağlamak Müslümanlar olarak bize düşen vazifelerdir. Güçlü devletlere düşen, terör problemini sadece askeri ve istihbari tedbirlerle çözülecek bir emniyet problemi olarak görmeyip, onun siyasi, ekonomik ve sosyolojik yanlarıyla alakalı da adımlar atmalarıdır. Kendi ülkelerinde yaşayan Müslümanların daha hızlı bir şekilde entegre olmalarını sağlayacak adımlar atmaları ve kendi vatandaşlarının hayatına verdikleri değer kadar başka ülkelerde yaşayan insanların hayatına da değer vererek dış siyasetlerini belirlemeleridir. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşlara düşen de temel insan hakları ve hürriyetlerini dünyanın her yerinde koruyacak tedbirleri almaları, kendi halkına zulmeden ülke idarelerinin korkunç insan hakları ihlallerini durdurmaya matuf yaptırımlar uygulamalarıdır.

Erdoğan’la aranızdaki anlaşmazlığın temelinde ne var? Halbuki bir çok uzman, Erdoğan’ın sizin sadık talebelerinizden biri olduğunu söylüyordu?

Beni ve hareketi yakından tanıyanlar bilir ki, Erdoğan hiçbir zaman talebem olmamıştır. Başta dinin siyasete alet edilmesi olmak üzere birçok alanda köklü fikir ayrılıklarımız vardır.

Talebelik bir yana, hiçbir zaman Erdoğan’la yakın da olmadık. Sadece birkaç defa görüştük. Arkadaşlarımızın birer vatandaş olarak onun partisine desteği onların demokrasi, insan hakları ve hürriyetleri vaatlerine binaendi. Nitekim bu camianın fertleri, ondan önceki dönemlerde de demokrasi diyen, Avrupa Birliği üyeliğini savunan, temel haklar ve hürriyetler vurgusu yapan partilere destek verdiler. Ama Erdoğan’ın kendisi ve partisi bu değerlerden ve vaatlerinden 180 derece dönüş yapınca bizim artık desteğimiz mevzuu bahis olamazdı ve nitekim öyle oldu.

İhtilafın önemli nedenlerinden biri de, dünya çapında başarılı eğitim faaliyetleri yürüten Hizmet Hareketi, Erdoğan’ın iddia ettiği ‘’Dünya Müslümanlarının liderliği’’ söylemini benimsemeyip uluslararası arenada destek vermemiştir. Bundan dolayı da şimdi devlet imkânlarını kullanarak, bütün diplomatları ve istihbarat teşkilatını seferber ederek dünyadaki Hizmet eğitim müesseslerini kapattırmaya veya Maarif vakfına devrettirmeye, oradaki Hizmet katılımcılarını da Türkiye’ye iade ettirip hapse koymaya çalışıyorlar.

Bazıları hizmet düşüncenizin temelde milliyetçilik, liberalizm ve demokrasiden ilhamını aldığını, Erdoğan çizgisinin ise kıtaları ve sınırları aşkın bir İslam halifeliği düşüncesine dayandığını söylüyor. Doğru mudur bu?

Ne ben ne de hizmete gönül verenler Batı menşeli ideolojileri esas alarak yola düşmedik. Bizim referansımız her zaman Efendimizin (s.a.v) hayatında temsil edilen ve aynı zamanda evrensel değerler olduğuna inandığımız İslami değerler oldu. Her insani aziz tutmak, hukuk karşısında eşitlik, kadınlara cemiyet hayatında rol alabilme fırsatı vermek, yönetimde hukukun üstünlüğü ve vatandaşların katılımıyla yapılan bir idare.. bunlar İslami ve evrensel değerlerdir. Bu duruşumuza bazıları bazı benzetmeler yapabilir ama bizim kaynağımız bellidir.

Erdoğan’ın ise kendisini dünya Müslümanlarının lideri olarak gördüğü, gerek sözleri ve davranışları, gerekse Türkiye devletinin kaynaklarını dünyada kendisine kredi toplamak için kullanmasıyla artık müsellem olmuştur, diyebiliriz. Hatta çevresindekiler bununla da yetinmeyerek ona dünya lideri yakıştırmasını da yaptılar.

Batıdaki bazı siyasi otorite ve partilerin, Erdoğan’ın da mensubu olduğu İhvan hareketini terör örgütü ilan etme çabaları var. Bu çabaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

İhvan içinde teröre ve şiddete bulaşmış kişiler olabilir. Avrupa ve Amerika`da bu görüşü dile getirenler de olmuştu. Şayet böyle bir teröre bulaşma söz konusuysa bu asla tasvip edilemez. Bizim her türlü terör hareketine karşı ilk günden itibaren değişmeyen temel yaklaşımımız şu oldu: “Hakiki bir Müslüman terörist olamaz. Bir terörist de asla hakiki Müslüman olamaz.” Dolayısıyla İslami gruplar, terör ve şiddete karşı net tavır almalı ve kesin bir duruş ortaya koymalıdırlar. Yoksa İslam’ın drahşan çehresi karartılmış ve dine ihanet edilmiş olur.

Ancak dünyada farklı ülkelerde, hiçbir şekilde şiddete bulaşmamış samimane dine hizmet eden çeşitli İslami hareket mensuplarını, toptancı bir yaklaşımla terörle irtibatlandırmak da doğru değildir. Aksi taktirde teröre karşı olan kimselere haksızlık yapılmış ve dolayısıyla da bazı kimseler böyle haksız/hukuksuz bir uygulamayla radikal hareketlerin kucağına itilmiş olur.

Türkiye’yi, sıfır düşmanı olan bir ülke konumundan, sıfır dostu olan bir ülke durumuna getiren Erdoğan, niçin her problemi size fatura ettirmeye çalışıyor?

Evet, ülkeyi sıfır düşmanı olan bir ülke konumundan sıfır dostu olan bir ülke durumuna düşürdü. Çünkü çevre ülkelerin iç işlerine karışarak, o ülkeleri, kendisinin değişik yollarla desteklediği silahlı radikal gruplar üzerinden dizayn etmeye kalktı. Kendini Orta Doğu’nun lideri ve İslam dünyasının halifesi konumuna oturtarak kendinde bu hakkı gördü. Biz ise bunların hiçbirini tasvip etmedik. Onun için bizi düşman ilan etti. Bundan sonra da her menfi oluşumu Hizmete fatura ederek neticede siyasi hedeflerine ulaşmaya çalıştı. Mesela, Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmasını bahane ederek bütün yargıyı siyasallaştırdı ve bununla yargıyı işlemez hale getirdi. Ülkenin yıllardır yetiştirdiği tecrübeli emniyet kadrolarını dağıtarak emniyet teşkilatını çalışamaz hale getirdi. Büyük medya gruplarının yandaşlarına transferini sağladı ve diğerlerini de yer yer reklam desteği ve ihalelerle, yer yer de tehditle susturarak doğruların seslendirilmesine mani oldu. 15 Temmuz hadisesi bahanesiyle de Silahlı Kuvvetlere en büyük tarihi zararı verdi ve onları vesayeti altına aldı. Yani kısacası Erdoğan, devlet müesseselerini siyasi emellerinin birer enstrümanı haline getirdi ve halkı hiç görülmedik şekilde kutuplaştırdı.

İşte bütün bunları meşru gösterebilmek için bir düşmana ihtiyacı vardı: Kendi siyasi emellerine hizmet hareketi alet olmayınca Hizmet’i düşman ilan etti ve bununla tabanını motive etmeye başladı. Bu motivasyonu devam ettirmek için de şimdi her problemi, hala Hizmet hareketinin üzerine yıkmaya çalışıyor. Kendisi açısından isabetli bir seçim yaptığı da söylenebilir. Çünkü ne kadar karalama ve zulüm yaparsa yapsın, kendine misilleme yapılmayacağını ve hizmet insanlarının elini bir yumruk sıkmak için bile kaldırmayacaklarını çok iyi biliyordu.

15 Temmuz 2016 hadisesini nasıl okuyorsunuz?

Hadise cereyan ederken lanetledim ve bana yapılan suçlamaları reddettim. Erdoğan’ı uluslararası bir soruşturma komisyonu kurmaya davet ettim ve onların hükmüne razı olup beni suçlu bulurlarsa kendi biletimi alıp dönmeyi vadettim. Bu teklifime cevap dahi vermediler. Bu, sakladıkları çok şey olduğunu gösteriyor. Nitekim dünyayı iftiralarına inandıramadılar. Ben 15 Temmuzun, Erdoğan’ın da içinde bulunduğu bir senaryo olduğunu düşünüyorum. Gerçekler Allah’ın izniyle zamanla ortaya çıkacaktır.

Batılı ülkeler ve Amerika, niçin Erdoğan’ın işlediği insan hakları ihlallerine ve binlerce insanın hapishanelere atılmasına ses çıkarmıyor?

Batı ve Amerika’nın Türkiye’deki insan hakları ihlallerine karşı verdiği tepkiler beklenenin çok gerisinde kaldı. Hiç ses çıkarmadılar, diyemeyiz. Gerek milletvekilleri, senatörler, bakanlık sözcüleri ve gerekse Avrupa Birliği içindeki kuruluşlardan yer yer sesler yükseldi, ancak bunlar çoğunlukla sözde kaldı ve bir yaptırıma dönüşmedi. Maalesef devletlerarası ilişkilerde kısa vadeli çıkarlar ön plana çıkıyor. Avrupa’nın Suriyeli mülteciler mevzuundaki endişeleri, Amerika’nın da Türkiye ile stratejik ilişkileri konuya yön veren temel dinamikler arasında. Esasen Türkiye’nin Suriyeli mültecilere kucak açması, Erdoğan’ın şahsi kararı değildir, Türk halkının genel tavrıdır. Meseleye güvenlik zaviyesinden bakınca diyebiliriz ki; Erdoğan’ın, Türkiye’nin bütün demokratik müesseselerini birer birer vesayeti altına alması, bölgeyi bir problemler yumağı içine sürüklemektedir. Bir yandan askeri ve istihbari sahalarda zoraki bir işbirliği yaparken, diğer yandan şiddet ve terörün artarak devam etmesine zemin hazırlayan politikalar izliyorlar. Demokratik bir hukuk devleti olmaktan uzaklaşan bir Türkiye, bölgede istikrar ve barışın temsilcisi olmaktan ziyade, radikallikler ve çatışmaların parçası olmaya namzettir… Nitekim, bunun misallerini de görüyoruz.

Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musunuz?

Türkiye tekrar bir demokratik ve hukuk devleti olursa dönmeyi arzu ederim, ama bu ne zaman gerçekleşir bir şey demek mümkün değil. Kısa vadede ümitvar olacak bir emare görülmüyor. Ama küfür devam eder, zulüm devam etmez. Cenab-ı Hakk bir şeyi murad ederse, esbabını da halk eder. Mü’min asla ümidini kesmez. Biz de ümidimizi kesmedik, kesmeyeceğiz.

İtidal ve sağduyu anlayışının temsilcisi Erdoğan değil, sizsiniz. Buna rağmen uluslararası toplum niçin Hizmet Hareketi’ni, Erdoğan ve AKP’nin zulümlerinden himaye etmiyor?

Devletler, ülkelerarası ilişkilerinde sadece stratejik çıkarlarını koruma çerçevesinde hareket ediyor. Bir yere kadar bu makul karşılanabilir. Ancak Türkiye tarihinde benzeri görülmemiş insan hakları ihlalleri yaşandı ve yaşanıyor. Hizmet gönüllüleri, Birleşmiş Milletlerin soykırım tariflerinde bahsi geçen muamelelere tabi tutuluyor. Allah için yardım yapan, yardım kuruluşlarına kurban verip etinin fakirlere ulaştırılmasını isteyen, muhtaç talebeler için burs veren vs. gibi insanlar bir şaki gibi gözaltına alındı ve işkencelere maruz bırakıldı. Masum insanların el emeği ile yıllarca çalışarak edindikleri mallarına, işlerine ve iş yerlerine el koydular. 150 bin devlet memurunu, kazanılmış bütün hukuki haklarını iptal ederek, zulmen ve gadren görevden azlettiler. Onları ve ailelerini topluca açlığa mahkum ettiler. İşte bunca zulümler karşısında, Türkiye’nin tarihsel süreçte dostu ve müttefiki olmuş ülkelerden daha yüksek sesler çıkmasını beklerdik. Hiç çıkmadı, diyemeyiz. Devlet idarecileri ve meclis üyeleri düzeyinde endişelerini ifade eden, hukuk çizgisine dönmeye davet eden liderler oldu, ancak bunlar etkili olabilecek yaptırımlara dönüşmedi.

Öte yandan birçok ülke, Erdoğan’ın ikili ilişkileri bir pazarlık unsuru yaparak şantajlarına boyun eğmedi. Ülkelerindeki hizmet gönüllülerine ve müesseselere dokundurmadılar. Türkiye’de zulümden kaçıp gelen mültecilere kapı ve kucaklarını açtılar. Mısır, İsveç, Norveç, Almanya, Amerika, Kanada, Avustralya ve daha başka birçok ülke. Bunu da şükranla yad etmek isterim.

Erdoğan döneminde parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünyada değişik idare sistemleri var. Bunlar ülkeden ülkeye değişiklik arz edebilir. Ancak esas olan kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü ve temel insan hakları ve hürriyetlerinin garanti altına alınması gibi evrensel prensiplere riayet edilmesidir. Türkiye’de hayata geçirilmek istenen sistemde ise bu prensiplere riayet edildiğini veya edileceğini düşünmüyorum.

Erken seçimleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu seçimler, Erdoğan’ın 2029’a kadar iktidarda kalma çabası mıdır?

Son yıllarda atılan her siyasi adımın arkasında, Erdoğan’ın yönetimde tek güç sahibi olarak kalma arzusu olduğu söylenebilir.

Suriye’nin bölünmesi durumunda, Türkiye’de de Alevi ve Kürt nüfusun olması nedeniyle Türkiye’nin toprak bütünlüğü de tehlikeye girer mi?

Suriye mevzuunda kanaatlerimi daha önce ifade etmiştim. Sünni Arap nüfusun, Nusayri nüfusun, Kürtlerin ve Müslüman olmayan unsurların hepsinin kendisini içinde göreceği ve temsil edildiği bir yönetim, Suriye için sağlıklı bir çözümdür. Bunun için gerekirse yönetime demokratik ve kademeli bir geçiş fırsatı verilmesi düşünülmelidir.

Muhaliflerin, mevcut yönetimin içinde olduğu hiçbir formülü kabul etmediğini medyayı takip eden arkadaşlarım ifade ediyor. Ancak daha çok can kaybı ve mağduriyet yaşanmaması için, bu mevzuda “en iyi elde edilemiyorsa, iyi olanda ittifak etme” prensibi ile hareket edilmesinin daha isabetli olacağı kanaatindeyim.

Erdoğan ve AKP’nin 2029’a kadar iktidarda kalacağına inanıyor musunuz? Yoksa, Türk seçmeni, duruşunu değiştirebilir mi?

Türk seçmeni elbette duruşunu değiştirebilir. Ancak şu anda seçimler adaletli yapılmıyor. Medya vesayet altında, yargı vesayet altında, sermaye vesayet altında. Bu şartlarda Türk seçmeninin, gerçekten ne düşündüğünü sağlıklı bir şekilde tespit etmek çok zor.

Sizce, neden Erdoğan var gücüyle Mısır devletine zarar vermeye çalışıyor?

Kendini bütün İslam dünyasının lideri gibi görüyor ve göstermeye çalışıyor. Halkı Müslüman olan ülkeleri, değişik yöntemlerle etki alanına almaya çalışıyor. Buna rıza göstermeyen ve içişlerine müdahale ettirmeyen ülkeler ve liderlere karşı tavır alması bundandır.

Bütün bir Ortadoğu’nun içinden geçtiği şu sıkıntılı süreçte, Mısır devleti ve Mısır halkını nasıl görüyorsunuz?

Mısır’ın İslam dünyasında müstesna bir yeri vardır. Tarihte medeniyetler beşiği olmuş bu coğrafya, İslam tarihinde de mühim zatlar yetiştirmiş ve ilim yuvalarını kucağında barındırmıştır. Ortadoğu’nun geleceği adına da Mısır, hususi konumunu ve önemini korumaktadır. Mısır’ın iç barış ve istikrarı bu coğrafya için çok kritik öneme sahiptir.

Erdoğan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılma isteğini ve Rusya’dan S400 füzeleri satın almasını ciddi buluyor musunuz?

NATO, soğuk savaş yıllarında Türkiye’nin güvenliğinin temininde kritik bir rol oynadı. Aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesine de NATO üyeliği için atılan adımlar katkı yaptı. Bu üyelik devam ederken Türkiye, demokratik ve hukuk devletleri olan NATO üyelerini kendine örnek aldı. Erdoğan’ın girişimi, bu ittifaka zarar veren bir harekettir. Ancak bu mevzuda samimiyetlerini bilmek çok zor. Çünkü o kadar çok yalan söylediler ki, bunda da samimiler mi, yoksa Amerika ve Avrupa’dan bazı tavizler koparmak için mi yapıyorlar, bilemiyoruz.

Küçükken aldığınız İslami eğitimde anne-babanızın rolünün çok büyük olduğunu biliyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

İlk Kur’an hocam annemdi. Küçük yaşta bana Kur’an’ı hatmettirdi. O dönemde, devletin baskısına rağmen köy çocuklarına da Kur’an öğretirdi. Kur’an öğretmek yasak olduğu için bizim evin yanında, girişi gizlenmiş bir şekilde ahırda öğretirdi. Onun bu fedakârlığı beni çok etkiledi. Babamdan sahabe sevgisini ve İslam ulemasına karşı saygıyı öğrendim.

Pek çok eseriniz var. Bu dönemde kaleme aldığınız yeni kitaplarınız var mı?

Bu günlerde Çağlayan dergisine yazılar yazıyorum. Bir de arkadaşlarımız bazı sohbetleri yazıya döküp kitaplaştırıyorlar, onların tashihini yapıyorum.

[TR724] 22.6.2018

Türkiye 2 ihtimalden birini seçecek [Semih Ardıç]

Türkiye’de 56 milyon 322 bin seçmen 24 Haziran Pazar günü sandık başına gidiyor. İki pusula, iki oy ve tek zarfla yeni cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi ilk kez tecrübe edilecek.

Yurt dışındaki 3,5 milyon seçmenle birlikte toplam 60 milyona yakın seçmenin oyları ile hem yeni cumhurbaşkanı hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) 27. Dönemi’nde vazife alacak 600 milletvekili seçilecek. Anayasa değişikliğinden evvel milletvekili sayısı 550 idi.

1,7 MİLYON GENÇ İLK DEFA OY KULLANACAK

1 milyon 650 bin 171 genç 18 yaşını doldurduğu için ilk defa bu seçimde oy kullanacak. Gençlerin temayülü ilk turda yüzde 50’yi aşmak isteyen cumhurbaşkanı adayları için hayati kıymette.

Gençlerin anketlerde internet yasakları yüzünden mevcut iktidardan memnun olmadıklarını ifade etmesi muhalefete genç seçmenlerin hissiyatına dokunma fırsatı verdi. O yüzden bu kampanya dönemine sosyal medyadaki etkinlikler ve sanal mitingler damga vurdu.

Engelli seçmen sayısı 664 bin 326. 75 yaş ve üzerinde 2 milyon 473 bin 800 seçmen kaydı mevcut. Aileleri ile beraber 5 milyon 333 bin 899 kişi 271 ilçede kurulacak seyyar sandıklarda tercihte bulunacak.

PAZAR GÜN 08:00-17:00 SAATLERİ ARASINDA OY VERİLECEK

81 ilde kurulacak toplam sandık sayısı 181 bin 863. Cezaevlerinde ise 493 sandık kurulacak. 24 Haziran Pazar günü 08:00-17:00 saatleri arasında oy verilebilecek.

Bunlar Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) ilan ettiği seçime dair resmî veriler. O rakamlar pazar günü sandıkta ete kemiğe bürünecek. O rakamların temsil ettiği insanlar, beklentilerine cevap verecek adayları tercih edecek.

Türkiye’nin 2023 yılına kadar hangi siyasetçiler ve partilerle yola devam edeceği 25 Haziran’ın ilk saatlerinde gayr-i resmî de olsa ilan edilecek.

AA’NIN “YÜZDE 52 ERDOĞAN” SKANDALINI MUHALEFET “ERKEN UYARI” SAYMALI

Demokratik bir memlekette asla tasvip edilmeyecek sabotaj, hile yahut hırsızlıklara teşebbüs edilmemesi kaydı ile sandıktan çıkacak netice 81 milyon namına bağlayıcı olacak.

Evvelki seçimlerde okul bahçelerinde plakasız otomobiller, trafoya giren kediler, çöplüklerden çıkan mühürlü oy çuvalları ve YSK’nın seçim gününde yaptığı kural değişikliklerinin tekrarı 24 Haziran’ı şaibeli hale getirecektir.

Daha şimdiden devletin ajansı AA’nın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “yüzde 52” oy aldığına dair sonuçları TVNet ekranında 21 Haziran’da, yani seçimden 4 gün evvel 02.00’de bir anda ekrana geliverdi.

Erdoğan’ın “AKP mahalle başkanları” ile yaptığı toplantıda sarfettiği, “HDP’nin barajın altında kalması için hususî çalışma yapmamız lazım. Sabah erkenden sandıklarda hâkimiyeti sağlayın ve İstanbul’da bu işi başlamadan bitirelim.” sözlerle AA’nın “yüzde 52 Erdoğan” verisi yan yana getirildiğinde adil ve şeffaf bir seçim beklentisi suya düşüyor.

SANDIK GÜCÜ, OY VE ÖTESİ GİBİ TEŞEKKÜLLERE DESTEK

YSK’nın mühürsüz oy pusulası ve zarfların geçerli olacağına dair içtihadı birilerine oy çalma cesareti verebilir. Muhalefet partilerinin sandık müşahitlerinin omuzlarında büyük bir mesuliyet var.

Tamamen gönüllülük esası ile seçim günü görev alacak isimleri koordine eden Oy ve Ötesi, Sandık Gücü gibi teşekküllere maddi-manevi destek verilmeli. Her vatandaşın oy sayımı esnasında salonda, sınıfta bulunma hakkı olduğuna göre herkes oyunun takipçisi olmalı.

İLKLERİN SEÇİMİ OLACAK, ANKETÇİLER DE ŞAŞIRACAK

Her nevi hile ve hırsızlığa göz yumulmazsa 24 Haziran Seçimi herkesi şaşırtacak neticeleri ile siyaset tarihine geçmeye namzet.

Seçimin ilk kaybedeni de anket şirketleri olacak. Baskı altında kalmadan halkın nabzını aksettirmesi icap eden anket şirketlerinin Olağanüstü Hal (OHAL) şartlarında rahat çalışamadıkları tespitini de yaparak bir hakkı teslim edelim.

Yanılmalarında OHAL yasakları ve halka sirayet etmiş fişleme korkularının da payı olacak.

16 senedir iktidarda bulunan Erdoğan (AKP), ilk defa karşısında dişli bir rakiple seçime giriyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce iki aydan daha kısa bir müddette meydanları hareketlendirmeyi başardı.

Kitlelerdeki değişim heyecanı mitinglerde, sosyal medya paylaşımlarına verilen destekte, televizyonda seyredilme oranlarında müşahede ediliyor.

İyi Parti lideri Meral Akşener de Erdoğan’dan ve ortağı Devlet Bahçeli’nin partisi MHP’den oy devşirecek. Saadet Partisi’nin 77 yaşındaki lideri Temel Karamollaoğlu Erdoğan’dan daha zinde bir propaganda ortaya koyuyor.

HALK, OHAL YASAKLARINDAN VE KİBİRDEN BIKTI USANDI

Erdoğan’dan başlayarak AKP’nin en ücra kasaba teşkilatına varıncaya kadar sirayet etmiş kibir halkta derin bir öfke biriktirdi.

Olağanüstü Hal (OHAL) yasakları ve baskılar sebebiyle bu öfke dışa vurulamasa da İnce o öfkeyi sandık vasıtası ile müspet bir mecraya taşıyabileceğini gösterdi.

Erdoğan, dolayısı ile AKP halka yeni ve farklı vaatte bulunamadığı gibi ekonomideki çöküşe de mani olamadı.

Faizlerin yüzde 20’ye dayanmasına rağmen doların 4,75 TL’den aşağı inmemesi, pazarda patates-soğanın kilosunun 5-6 TL’ye çıkması gibi onlarca başlıkta vatandaşın canı yanıyor.

İdeolojik seçmen bir tarafa iktidar vekâletinin verilmesinde esas söz sahibi olan seçmenlerin tercihinde iki başlık tayin edici oluyor: Ekonomi ve terör.

BU GRAFİKTEKİ SEÇMEN DAVRANIŞI TEKERRÜR EDECEK

Metropoll Araştırma Şirketi’nin hazırladığı grafik Türkiye’de ekonomi bozulduğunda seçmenin iktidarı nasıl cezalandırdığını gösteriyor. Grafikten çıkarılacak mesaj şu: Ekonomik veriler ne kadar kötüleşmişse iktidara verilen destek de o kadar aşağı iniyor.

Düne kadar her seçimde en büyük kozu olan ekonomi bu sefer AKP’ye oy kaybettiriyor. Cari açık 57 milyar dolar. Bir sene içinde 185 milyar dolar dış borç ödenecek.

Merkez Bankası net döviz rezervleri iki aylık ithalatı bile karşılamıyor. Rezervler bir senede 10 milyar dolar eridi. Kaynak lazım. Zamlar seçim sonrasını tehir edildi. AKP seçimi kazandığında ilk iş olarak o geciktirdiği zamları yapacak.

IMF’NİN KAPISINA GİDEN İKİNCİ ÜLKE TÜRKİYE OLABİLİR

Dünyada para muslukların kısıldığı bir iklimde kur, faiz ve enflasyon kontrolden çıktı. Arjantin para bulamayınca ‘istemezük’ dediği Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kredisine muhtaç düştü. 50 milyar dolar kredi tahsis eden IMF Arjantin’in önüne yapılacaklar listesi koydu.

Türkiye de seçimin akabinde borç krizi ile yüzleşecek. Dolayısıyla iş adamları, ihracatçılar, ithalatçılar ve Türkiye’ye sıcak para getiren fonlar seçimden çıkacak muhtemel neticelere göre A, B, C planlarını hazırlıyor.05

4 ihtimalden bahsedilse de son 2 ihtimal çok zayıf olduğundan yatırımcılar 3 ihtimalden her birine göre ekonomide olabilecek muhtemel gelişmeleri hesap etmeye çalışıyor.

ERDOĞAN KAZANIRSA…

İhtimal hesaplarından birincisine göre Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını, partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) tesis ettiği Cumhur İttifakı’nın TBMM’de ekseriyeti elde etmesi halinde ekonomi için sisler bulvarında yolculuk devam edecek.

Piyasa bu durumda Erdoğan’ın tek adam yetkileri ile Merkez Bankası’nın bağımsızlığına son vermesinden endişe ediyor.

Erdoğan iki gün evvel Adana’da işadamlarına hitaben, “Şu 24’ünü hayırlısıyla bir atlatalım. 24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz.” dedi.

İki hafta evvel de “kendisine kur üzerinden harp ilan edenler” ile seçimi müteakip hesaplaşacağını söylemişti.

Piyasa bunları kenara not etti ve sandıktan bu yönde bir karar çıkarsa kısa vadede toparlanma görülse bile Erdoğan’ın atacağı sert adımlara bağlı olarak döviz ve faiz tırmanacak, borsa düşmeye devam edecek.

İNCE KAZANIRSA…

Erdoğan’ın ağzından kaçırdığı ‘TAMAM’ sloganı ile halktan oy isteyen Muharrem İnce şahsî performansı ile son iki haftada anketlerde öne çıktı.

Yabancıların masaya yatırdığı ikinci ihtimalin sandıkta tecelli etmesi halinde Türkiye kısa vadede derin bir nefes alacak.

Resmen ifade edilmese de yabancı cenahında İnce’nin kazanmasının Türkiye’yi daha büyük bir krizden kurtarabileceği yorumları yapılıyor.

Yatırımcılar kayıp senelerin telafisi ve yeni bir ıslahat dönemi için zinde bir isim olarak İnce’ye açık çek vermeye hazır. İnce’nin meydanlarda verdiği mesajlar yabancılar nezdinde makul ve ümit verici bulundu.

Piyasa için en ideal seçim neticesi İnce’nin cumhurbaşkanlığında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İyi Parti ve Saadet Partisi’nden teşekkül eden Millet İttifakı’nın TBMM’de 301 ve üzeri sandalye sayısına ulaşmasıdır.

Bu tabloda Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) yüzde 10 barajını geçtiği kabul ediliyor.

Halen Edirne Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş, HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak Kürt seçmeni biraraya getirmekle kalmayıp, sol ve sağdan farklı seçmen kitlelerinden oy alabilecek potansiyele sahip.

Seçimin neticesini ilk kez oy kullanacaklar ve Kürt seçmen belirleyecek.

DİĞER İHTİMALLER: KAOS VE ERKEN SEÇİM

Diğer iki ihtimal ise kaos ve erken seçimi ihtiva ediyor. Erdoğan ya da İnce’den birinin cumhurbaşkanı olması ve TBMM’de karşılarındaki ittifakın 301 ve üzeri sandalyeye sahip olması anlamına geliyor ki seçmen ne ilk turda ne de ikinci turda böyle bir neticeyi arzu etmeyecektir.

Zira Türkiye’nin değişime, normalleşmeye ve hukuka su kadar ihtiyacı var. Giderek kronik hale gelen siyasî ve iktisadî meselelerin çözülebilmesi sandıktan çıkacak kararla birebir irtibatlı olacak.

Sandığın verdiği mesajın ne kadar isabetli olup olmadığını ekonomide anında müşahede edeceğiz.

Yatırımcılar en kötü ihtimale kadar dünden hazır.

Türkiye’nin istikbali Erdoğan ya da İnce ihtimalinden birine göre şekillenecek.

Temennim odur ki 24 Haziran’da yapılacak seçim Türkiye’nin içinde bulunduğu karanlık tünelden çıkmasına vesile olsun, memleket yeniden demokrasi ve hukuka rücu etsin.

YATIRIMCILARIN MÜZAKERE ETTİĞİ 4 SEÇİM SENARYOSU

1) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan-Cumhur İttifakı (AKP-MHP):

JP Morgan: Siyasî gerilim azalmasına rağmen Merkez Bankası (TCMB) üzerinde baskı devam eder. Bu da piyasaya olumsuz akseder.

Nomura: Aynı makro politikalar devam edeceği için piyasa için neticesi olumsuz.

Commerzbank:  TCMB’ye ne olacağına dair endişeler artar, risk primi yükselir.

ABN Amro: Yüksek büyüme ısrarı ve TCMB baskısı piyasa için menfi olur.

2) Cumhurbaşkanı Muharrem İnce-Millet İttifakı (CHP-İyi Parti-Saadet Partisi):

Capital Economics: TCMB’nin yanısıra üst kurulların özerkliğini yeniden tesis edecek politikalara dönüş sinyaliyle piyasada toparlanma olur.

Medley: Seçimin hemen akabinde piyasalarda güçlü bir yükseliş yaşanır. Daha sonra muhalefetin uyumuna bakılır.

JP Morgan: Köklü reformların önü açılır, ancak yeni belirsizlikler olur.

3) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan-Millet İttifakı (CHP-İyi Parti-Saadet Partisi)

Blackfriars: Hisselerde yüzde 5-10 düşüş, bono ve TL’de zayıf seyir.

Unicredit: Belirsizlik ve yeniden seçim getirebilir.

JP Morgan: Merkez Bankası gibi kurumlara daha fazla özerklik gelir, ancak siyasî tıkanmalar sebebiyle erken seçim olabilir.

Commerzbank: Erken seçim ihtimali artar.

4) Cumhurbaşkanı Muharrem İnce-Cumhur İttifakı (AKP-MHP):

SEB: En menfi piyasa tepkisini göreceğimiz netice bu olur.

Blackfriars: Çok riskli bir sonuç olur. Yatırım yapmadan evvel beklemek lazım.

[Semih Ardıç] 22.6.2018 [TR724]

Zindandan Esra’ya Mektup: ‘Baba katiliyle baban bir safta’ kızım! [Ramazan Faruk Güzel]

Akademiden dönem arkadaşım muhreç Savcı Yiğit Kaçar’ın Twetter’dan bir paylaşımı oldu: “Hani bu mektubun üzerindeki “GÖRÜLDÜ – OKUNDU” kaşesi? Basmayı mı unutmuşlar!”

Kanal 7, tweet sayfasında paylaşmış:

“Özüm, sözüm, umudum, canım kızım benim”
Esra Albayrak, babası Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Cezaevi’nden kendisine yazdığı mektubu paylaştı”

Bu paylaşımla gördük ki,

-Bir çok soru işaretleri barındıran “bir şiir okumakla cezaevine girip” bir kaç ay hapis yattıktan sonra, mağduriyet rüzgarıyla bir anda iktidara yürüyen- Erdoğan, son bir mağduriyet kasmaya kalkmış!

– Büyük bir konfor içinde geçirdiği cezaevi günlerini 16 yıl boyunca anlatan,

– Bunun etinden sütünden her türlü faydalanan ve her halükârda mağdurları oynayabilen Erdoğan,

– Şu son seçim düzlüğüne gelindiğinde, her ne kadar ıkınsa da bir mağduriyet üretememiş, sahtelikler artık paçalardan akmış!

16 yıllık iktidarının hele şu son 2-3 yılında mağdur ettiği insan sayısı, 95 yıllık Cumhuriyet tarihinin toplamını geçti: 703 bebek, 17.000 kadın cezaevinde, 5 günlük erler, öğrenciler müebbet hapis cezaları alıyor, yüzbinlerce insan işsiz bırakılmış durumda…

Ama hala mağduriyet macunu tüpünü sonuna kadar sıkıyor ki bir damla olsun çıksın diye ama nafile…

Ne hikmetse mağduriyetler üretme konusunda kızlarını çok sık kullanıyor. Kah onlar doğmamışken onlardan mektup alıyor, “Baba, çok meşgul olduğun için seni sık göremiyoruz” diye… kah onlara “suikast girişimleri, planları” oluyor.. Seçime sayılı günler kala, şimdi de onlar üzerinden böyle mektup hikayeleri!

BAK, MEKTUPLARA GÖRÜLDÜ ŞÖYLE OLUR

Erdoğan, şu son seçime girerken panikle eline gelen, aklına düşen herşeyi kamuoyuna fırlatıyor. Yıllar önce açılmış üniversiteleri, havaalanları, herşeyi “ben açtım” diyebiliyor, olmadık şeyleri iddia edebiliyor. Çünkü bu sefer gerçekten de -hiç olmadığı kadar- ciddi bir muhalefet ile karşı karşıya. Bu da onu, olmadık yollarla biriktirdiklerini kaybetme korkusuna yol açtı.

Kızı Esra üzerinden kamuoyuna mektup paylaştı ama o mektubu bir antetli kağıda yazılı ve üzerinde cezaevinin “görüldü damgası yok. En azından üzerinde bir not olması gerekir.

(Nasıl olmasını gerektiğini de savcı Yiğit Kaçar, twitter’dan paylaşmış. Aynen iletiyorum.)

Yenilerde tahliye olan bir hakim arkadaşım, bana bir görüldü mektubu yollamış. Orada “Ağlamayacağım… Söz verdim kendime… Sevindirmeyeceğim bu zalimleri, insafsızları” demiş, ağzına da sağlık bu genç, yiğit hakim arkadaşıma! Paylaşıyorum ki, Erdoğan da görsün, kamuoyu da, mağdurlar kimlermiş, gerçek yiğitler kimler, cezaevlerinde mektupların akıbeti neymiş!!

Ailesine bir zarar gelmemesi için o meslektaşımın kimlik bilgilerini sakladım ama şu açıkça bilinsin ki, şu ara cezaevi mektuplarına fırsat verilmiyor. Bazı savcı hakimlerin aileleri ile mektuplaşmalarına bile müsaade edilmiyor. Diğer bir skandal uygulama ise, bütün yazışmalar kanunsuz bir şekilde UYAP sistemine yükleniyor. (O yüzden de mektup gönderenler bunu bilerek hareket etsinler.)

MAĞDURUM DİYE GELENİN AÇTIĞI MAĞDURİYETLER!

“Mağdurum da mağdurum” diye diye geldi iktidara, bu söylemiyle de iktidarını pekiştirdikçe pekiştirdi. Şu an ülkedeki hemen herkesin bir şekilde mağdur olmasına yol açtı. Bir kurmaca darbe (15 Temmuz) ile de bu kanunsuzlukları kurumsallaştırdı, yerleştirdi. Darbe günü sırıtan damadı ile birlikte de ilan ettiği gibi, bunu “Allah’ın bir lütfu olarak” değerlendirdi. Bunu yaparken de önce yargıya diz çöktürdü. Ve yargıyı, kanunsuzluklarında bir manivela olarak kullandı.

HSYK seçimleriyle ele geçirdiği yargı çatısı altındaki 5 bin kadar hakim savcıyı biçti attı. Kalanlar ise, başlarına bir şey gelmesin diye önlerine gelen her karara imza atar oldu. Kimisi de bunu bir hırs ve şehvetle yapıyor.

İbretlik bir örnek olduğu için son dönemlerde avukatlıktan hakimliğe geçmiş olan ve şu son dönemlerde Diyarbakır’da yaşanan hukuk faciaların bir çoğunda rol oynamış S. Zeki Bilgin’i ve bir kararını sunuyorum. Kendisini İstanbul Barosu’na kayıtlı olarak avukatlık yaptığı yıllardan tanırım. Aslen Rizeli olan bu şahıs, Diyarbakır’a gelince siyasi bağlantıları ile birlikte, ‘hemşerilik’ motivasyonlarıyla vs hükümetin adamlarınca hemen devşirildi. (İhracımdan 3 ay önce de HSYK ve Diyarbakır Başsavcılığı tarafından da şahsıma devşirilme teklif edilmişti.. Ara ara gözlerine kestirdiklerine yapıyorlarmış demek. Kabul etmeyenleri ihraç, kabul edenlerle de gittiği yere kadar suç ortaklığı!)

Darbe döneminde de bu çiçeği burnunda hakim, Sulh Ceza Hakimi yapıldı. Ve kraldan fazla kralcı bir tavırla eski meslektaşlarını hırsla ve şevkle tutukladı, onların tutukluluk değerlendirmelerini de şablon kararlarla, tek paragrafla, kişiselleştirme, şahsileştirme yapılmadan, gayri hukuki bir şekilde 30-40 hakim için topluca “tutukluluğun devamına” diyebilecek kadar da pervasız hale getirildi…

Yeni meslektaşlarını içeri tıkarken, sıra eski meslektaşlarına gelmiş. Oradaki avukatları da içeriye tıkarken, onlara şunu söylemiş: “Fetöcü bütün hakimleri içeri tıktım, sıra Fetöcü avukatlarda. Onların da hepsini tıkacağım!”

Evet, ibretlik olduğu için bu hakim modelini nazarlara sunmuş oldum.

DOĞAL YARGIÇLIK İLKESİ AYAKLAR ALTINDA.

Hükümetin destek verdiği YBP (Yargıda Birlik Platformu)’na destek vermediği için hedef gösterilen 5 bin hakim, darbe yaptıkları gerekçesiyle dalga dalga listelerle ihraç edildiler. Yargılamaları da (06.01.2017 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 680 sayılı) saçma bir KHK ile yerel mahkemelerin kucağına atıldı.

Buna dair de bir iddianame sunuyorum. Yenilerde elime geçti, içinde ismim de geçtiği için dikkatimi çekti. Darbeden 10 ay önce yurtdışına çıkmama rağmen, o birbirinden değerli eski meslektaşlarımla birlikte darbeden yargılanıyormuşuz meğer ve benim dosyamı ayırıp Ankara’ya göndermişler.

Normalde Hakim Savcıların yargılamaları, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu 93/1’e göre, “Hakim ve savcıların kişisel suçları hakkında soruşturma, ilgilinin yargı çevresinde bulunduğu ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesi cumhuriyet başsavcısına ve son soruşturma o yer ağır ceza mahkemesine ait” idi.

Değişiklikle hakim ve savcıların kişisel suçları hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, ilgilinin görev yaptığı yerin bağlı olduğu bölge adliye mahkemesinin bulunduğu yerdeki il cumhuriyet başsavcılığı ve aynı yer ağır ceza mahkemesine verildi. 1. Sınıf hakimlerin yargılamaları Yargıtay’da yapılıyordu. Şimdi bütün hakim savcılar bir pamuk ipliğine bağlı. Yargılananlar o şekilde sigaya çekilirken, şu an görevde bulunanlar da bu Demokles’in kılıcı tepelerinde sallanırken, “doğal yargıçlık ilkesi”, “hakimlik teminatı’ ilkeleri ayaklar altında iken görevlerini yapmaya çalışıyorlar, daha doğrusu talimatlara harfiyen uymaya gayret ediyorlar…

GİZLİLİĞİ İHLAL

Hükümlü ve tutukluların mektup, faks ve telgrafları alma ve gönderme hakkı, İnfaz Yasası’nın 68. maddesinde düzenlenmiş olup, herhangi bir kısıtlamaya tabi değildir normalde…

Mektup Okuma Komisyonu tarafından okunarak sakıncasız olan mektuplar derhal  postaya verilir.

“Sakıncalı mektup”tan ne anlaşılacağı ise aynı kanunda yazılıdır. Kanuna göre:

Kurumun asayiş ve güvenliğini tehlikeye düşüren, görevlileri hedef gösteren, terör ve çıkar amaçlı suç örgütü veya diğer suç örgütleri mensuplarının haberleşmelerine neden olan, kişi veya kuruluşları paniğe yöneltecek yalan ve yanlış bilgileri, tehdit ve hakareti içeren mektup, faks ve telgraflar hükümlüye verilmez. Hükümlü tarafından yazılmış ise gönderilmez.

Cezaevi mektupları ile ilgili yasal mevzuat bu olup, mektup yasaklanamaz ve UYAP a taranamaz. Ama Adalet Bakanlığı…./114068 ve 10/10/2016 tarihli genelge ile mektupların UYAP’a taranmasını, Ceza İnfaz Kurumları’na emretmiştir. Bu akıl almaz talimata istinaden de İnfaz Hakimleri bu yönde kararlar almaktadır. Fakat bu uygulama tamamen İnfaz Yasası’nın 68. Maddesine ve Uluslararası Anlaşmalara aykırı olup, “özel hayatın gizliliğinin ihlali”dir.

İnfaz Yasası’nın 68. maddesine, sadece “Mektup Okuma Komisyonu” okumakla yetinecek iken, UYAP´a taranan mektuplar istenildiği zaman alakasız kisilerce de okunabilecek, çıktıları alınıp dağıtımı bile yapılabilecektir. UYAP’tan yetkilendirilen kişiler, internet uzerinden eski mektupları açıp istediği gibi okuyabilecektir. Tam da Erdoğan Rejimine yakışacak uygulamalar!

 MEKTUP YASAĞI

Sözcü’den Saygı Öztürk’ün haberine göre, Cumhuriyet Başsavci Vekili İsmail Uçar tarafından gönderilen genelgede şöyle denilmişti:

“Cumhuriyet Başsavcılığımızca; 15/07/2016 tarihinde vuku bulan, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının gerçekleştirdiği darbeye teşebbüs suç ve eylemlerine ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, halen Silivri kapalı cezaevlerinde tutuklu bulunan şüphelilerin olağanüstü hal süresince mektup ve faks gibi haberleşme araçlarının yasaklanmasına karar verilmiştir.”

Bu genelgelere istinaden, cezaevlerindeki tutuklular, özellikle de hakim savcılar her türlü sosyal ve temel haklardan mahrum edilmişlerdir. Buna dair de bir mahkeme kararı sunuyoruz.

Yine bu bağlamda insanların aileleri ile en azından mektupla olsun mektuplaşma hakları da elinden alınmıştır.

Yani Erdoğan, antetli kağıtlarla duygu kasmaya, mağduriyetler imal etmeye çalışırken, cezaevlerinde onbinlerce insanı en temel haklardan, bir mektup özgürlüğünden bile etmektedir.

DOSYALAR AYM VE AİHM’E, ONLAR DA ALLAH’A HAVALE!

15 Temmuz Darbe girişiminin hemen ertesinde 3 bine yakın hakim ve onbinlerce vatandaş çok kısa bir zaman içerisinde tutuklanmıştı. 15 gün sonrasında uzun tutukluluğa itirazla AYM’ye gidilmişti. Ayrıca tutuklu bulunan süre içerisinde mektuplaşma, haberleşme haklarının kısıtlanması vb hak ihlalleri ilgili de AYM’ye başvurulmuştu.

AYM, tutukluluk durumlarına dair dosyaların hemen hepsini Sümenaltı etti, beklemeye aldı. AYM dediğiniz ki, o darbe dönemi furyasında 3 bin hakim arasında 2 üyesinin tutuklanmasına bile ses çıkaramamış, üyelerine sahip çıkamamış, kendisine hayrı olmayan bir mahkemedir. (Sadece üyeleri değil, bir çok raportörleri ve yetkilileri de tutukludur hala ama onların esamesi bile okunmuyor.) O kadar sözün, kararlarının bir hükmü yoktur ki, Mehmet Altan gibi bazı gazetecilerin tahliyesi yönündeki kararlarını yerel mahkemeler bile uymaz halde…

İki üyesinin tutukluluğu meselesini değerlendirirken de AYM, “Sosyal çevre bilgisi ile FETÖcü olduğu kanaaatine varıldığı gerekçesiyle” diyerek, hiç bir hukuki dayanak olmadan, tamamen dedikodulara dayanarak üyelerini kendi kaderleri ile başbaşa bırakmıştır.

Yenilerde AYM, tutuklular ile ilgili bir karar verdi, “terör suçu tutukluları hakkında merkezi sınava girmeye, aile ile görüşe, radyo dinlemeye, fotoğraf çektirmeye getirilen sınırlamalarda hak ihlali yoktur” dedi. (Anayasa Mahkemesinin 23/5/2018 Tarihli ve 2017/36529 Başvuru Numaralı Kararı) AYM bu..

AYM, sadece FETÖ sanıkları için de değil, hükümete muhalif herkese karşı üç maymunu oynuyor. Kamuoyunu yakından takip edenler bilir, HDP Eşbaşkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş da uzun tutukluluk durumu ile ilgili AYM’ye başvurmuştu ve bu başvurununu “ivedilikle görüşüldüğü ve reddolunduğuna” dair bir haber yansımıştı. Bunun üzerine Demirtaş bir açıklama yapmış ve daha vahim bir duruma işaret etmişti ki; binlerce hakim savcının vb durumunda olduğu gibi dosyası sümenaltı olarak halen beklemede ve daha incelemeye bile almamışlar!

Ya AİHM’nin durumu, derseniz:

Onun durumu daha içler acısı. Hadi AYM, ülke içinde muktedirlerin gücü altında esir diyelim, AİHM’e ne oluyor? Sadece hakim savcıların durumunu örnek vereyim. (Hem onlar üzerinden örneklendiriyorum, çünkü “adalet dağıtmış insanlara bile bunlar yapılırken, diğer sivil halka neler yapılmaz” olduğu realitesi rahat anlaşılsın diye…)

Tutuklu hakim – savcılar, uzun tutukluluk, haberleşme özgürlüklerinin kısıtlanması vb gerekçelerle önce AYM’ye başvurmuştu malum. Orada dosyaları sümenaltı olunca, iç hukuk yollarının tükenmesi” gerekçesiyle AİHM’e başvurmuştu hemen hepsi. Bu başvuruların istisnaları hariç, hemen hepsi beklemeye alındı, yakar top gibi mesele tekrar AYM’e atıldı. Açıkçası AİHM, topa girmek istemiyor, Türklerin birbirini yok etmesini uzaktan izlemek, başını o meselelerle ağrıtmak istemiyorlar. Yeri geldiğinde büyük ihale, yeri geldiğinde de Suriyeli mülteciler sopası elinde olan bir ülke ile karşı karşıya gelmek istemiyor.

AİHM, 21 Ocak 1959 tarihinde İtalya’nın başkenti Roma’da kurulmuştu. Eğer Hitler döneminde kurulmuş olsaydı, yüzbinlerce Yahudi’nin yakılması ve işkenceleri karşısında da bu durumu (Almanya ve Hitler ile kötü olmamak için) iş mesele deyip de Almanya AYM’ye mi paslayacaktı?!

ZİNDANDAN MEKTUP

Bir çok insan suçsuz yere cezaevlerini doldurduğuna, sık sık  5275 sayılı CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA KANUN’a atıfta bulunuyoruz mecburen… Sunduğumuz “Sakıncalı mektup değerlendirme” kararından da anlıyoruz ki, cezaevlerinde tutulanların, özellikle de Hakim ve Savcılar’ın mektupları vs aynı kanunun 42. Maddesinin (e) bendine tabi imiş. Orada ise: “Gereksiz olarak marş söylemek veya slogan atmak.” deniyor. Yani, insanların yakınlarıyla her türlü dertleşmesi “marş ve slogan”a giriyor, Erdoğan Rejimi’nin düzenlemelerine göre. Ama kendisinin kızına gönderdiği mektuplar ise hiç bir denetime tabi olmadan ve özgürce oluyormuş önceden! Velev ki dedikleri doğru, ülke olarak biz nereden nerelere gelmişiz.

O genç hakim arkadaşımın bir yakınına yolladığı mektuptan, sizi rahatsız eden yerleri Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Tüzüğün 123. M. 1. Fıkrası gereğince karalayıp göndermişsiniz. Ve o yakını, o hakim arkadaşımın duruşunu yansıtan ifadeleri okuyamamıştı. Az önce ilettim, sözümü bitirirken onun ifadelerini tekrarlayayım ki, bütün dünya duysun:

“Ağlamayacağım… Söz verdim kendime… Sevindirmeyeceğim bu zalimleri, insafsızları”

İnsanlara pervasızca zulmeden zalimler, insafsızlar; bir de üstüne üstelik kalkmış çakma darbe sonrası çakma cezaevleri mektuplarıyla vicdan kasıyorsunuz ya.. Bu da sizin şanınızdan olsun bakalım.

08.06.1999 tarihinde yazıldığı söylenen, ama şimdilerde apar topar kim bilir hangi metin yazarı danışmana yazdırılan mektuptaki gibi diyelim:

“Her olanda hayır var.. Kızıldeniz’i kulu Musa’ya kara yapan Allah, neye muktedir değil ki!” Bu yalan, talan dolu zulümler de biter. Yeter ki biraz sabır, “sabrın solu selamet.”

Siyasal İslamcılar ve mevcut iktidar rahmetli Necip Fazıl’ın şiirlerini okuya okuya geldiler buraya kadar, onun “Zindandan Mehmed’e Mektup” şiirini dillerine pelesenk ettiler. Geldiğimiz nokta, o şiirin girişindeki dörlüğe muhataplık:

“Zindan iki hece, Mehmed’im lâfta! 
Baba katiliyle baban bir safta! 
Bir de, geri adam, boynunda yafta…
Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!
Kavuşmak mı? .. Belki… Daha ölmedim!”

[Ramazan Faruk Güzel (İhraç Olmuş Ağır Ceza Hakimi)] 22.6.2018 [TR724]

Türkiye halkına açık mektup [Erhan Başyurt]

24 Haziran baskın genel seçimlerine sadece iki gün kaldı.

Türkiye, tarihinin en kritik seçimlerinden birini gerçekleştirecek.

Sadece bir iktidar belirlenmeyecek, olağanüstü yetkilerle donatılmış ve eylemlerinden sorumsuz bir Cumhurbaşkanı, bir başkan, bir ‘Tek Adam’, hatta ‘seçilmiş kral’ belirlenecek.

Şayet Cumhurbaşkanı’nın partisi, Meclis’te çoğunluk ya da Anayasayı da değiştirebilecek bir çoğunluk ile sandıktan çıkarsa, her türlü keyfi bir idarenin önü açılmış olacak.

***

Bir gazetecinin görevi değil aslında seçimden önce seçmene böyle bir çağrıda bulunmak.

Ancak bir gazeteci-yazar ve Türkiye vatandaşı olarak, üzerimize düşen kamuoyunu aydınlatmak ve doğru bilgilendirmek görevimiz var.

Bu nedenle, Türkiye halkına bir çağrıda bulunmak ve ‘köprüden önce’ son bir uyarı yapmak istiyorum.

Bir yazının insanların kararını değiştirip değiştirmeyeceğini bilmiyorum, umutsuz değilim ama hayalperest olmak da istemem, burada yazılanların kaale alınıp alınmayacağını veya birilerinin kınayıp kınamayacağını aslında gözardı ediyorum…

Bu yazı bugünün insanları kadar, geleceğe gönderilen bir açık mektuptur!

Gelecek nesillere, çocuklarımıza ‘’görevimi yaptım’’, ‘’en kritik aşamada her türlü eleştiriye kulaklarımı tıkayıp, gözümü karartıp uyarı vazifemi yerine getirdim’’ diyebilmek için kaleme alıyorum…


***

Evet, pazar günü seçmen sandıkta iki tarihi karar verecek.

Biri Meclis’te sandalye dağılımını belirmek, diğeri de ülkeye beş yıllığına kimin ‘başkan’ ya da ‘Tek Adam’ olarak yöneteceğine karar vermek için…

Her ikisi de ülkenin geleceği için hayati önem taşıyor.

***

Türkiye’nin bu seçimle geçeceği ‘partili cumhurbaşkanı’ sistemi, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında 1923-1946 arasındaki CHP’nin tek parti sistemi ile benzerlik gösteriyor.

Atatürk ve İnönü dönemi ‘başbakanlı’ Tek Parti sistemi, dönemin şartları içerisinde gerçekleşmiş ve dünya henüz ileri demokratik uygulamalarla tanışmamıştı.

Haklı eleştiriler olmakla birlikte, bugünün ileri demokratik ölçütleriyle eleştiriler yönetmek de haksızlık olur.

Lakin, CHP’nin ‘Tek Parti’ dönemine her türlü ağır eleştiriyi getiren bugünün iktidarı, bizatihi kendisi daha kötü bir ‘Tek Adam’ sistemini hayata geçirmek istiyor.

***

Tüm bakanları ‘Tek Adam’ atayacak, istediği gibi görevden alabilecek.

Ordu da hazine de ‘Tek Adam’a bağlı olacak…

Tüm yüksek bürokrasiyi ‘Tek Adam’ atayacak, görevden el çektirebilecek.

Yüksek yargının yarısını ‘Tek Adam’ atayacak, kalanını da partisinin çoğunlukta olduğu Meclis belirleyecek.

‘Tek Adam’, kendi başına kararname çıkarabilecek Meclis’in yerini alabilecek, isterse Meclis’i da fesih edebilecek.

Ancak yaptığı hiçbir eylemden mesul olmayacak.

Hesap sorulamayacak.

Lideri olduğu parti ve bizatihi belirlediği Meclis’teki çoğunluk vekiller muhalefet etmezse, ülkeyi istediği gibi tek başına keyfilikle yönetecek.

OHAL’de, KHK’ların nasıl hukuksuzca ve keyfi kullanıldığını herkes yakından gördü.

Yargının siyasallaşmasının, özgür ve tarafsız olmamasının bedelinin ne kadar ağır olduğuna acı şekilde şahit olduk.

Yeni sistem özetle, yürütmeyi de yasamayı da yargıyı da ‘Tek Adam’ın ellerine teslim ediyor.

İşte bu bir felakettir…

***

Türkiye halkına seçime günler kala işte bu nedenle son bir uyarı yapmak istiyorum…

Söz konusu yetkiler, ne ABD Başkanı’nda ne de İngiltere Kraliçesi’nde yok!

Söz konusu yetkiler, ortaya ancak Hitler, Stalin, Saddam, Esed, Kim gibi bir lider çıkarır.

Kim seçilirse seçilsin, sistemde ‘denge ve denetim’, hesap verebilirlik ve şeffaflık tesis edilmezse, kuvvetler ayrılığı onarılıp, hukukun üstünlüğüne dönülmezse bu kontrolsüz güç seçilen kişinin diktatör olmasından başkan sonuç vermez.

Siyaset biliminde test edilmiş bir kuraldır, ‘Mutlak güç mutlak yozlaştırır’…

***

‘Tek Adam’ yönetiminde dünyada hiçbir örnek yoktur ki, refah artsın, ülkeye huzur gelsin.

Aksine, ülke fakirleşir, sermaye kaçar, yatırım gelmez, kriz üstüne kriz yaşanır ve sadece başaşağı çöküşte bir istikrar mevcut olur.

‘’OHAL’i 24 Haziran sonrası kaldırabiliriz’’ diyen iktidar, OHAL’den çok daha fazla yetkinin ‘Tek Adam’a tanınmış olmasından, ihtiyacı kalmayacağı için böyle diyor.

Yani sürekli bir OHAL dönemi başlayacak ve mevcut şartları bile mumla arar hale geleceğiz.

‘’Seçimden sonra faizi düşürecek tedbirler alacağız’’ diyen iktidar, aslında size açıkça ‘‘acı ilaca hazır olun!’’ diyor.

16 yıldır iktidardalar, tüm yetkiler ellerinde, neden şimdi değil de seçimden sonra?  Zira seçimden sonra kimsenin itiraz edebilecek mecali ve imkanı kalmayacak.

İstediğini ‘hain’, istediğini ‘terörist’ olarak yaftalayan ve zulmünü yargı eliyle icra eden iktidar, seçimden sonra ‘Tek Adam’ yetkileriyle çok daha hukuksuz ve keyfi davranacak.

Kamu imkanlarını istediğine peşkeş çekecek, istediği gibi halkın sırtından saltanat sürecektir.

Unutmayın, imparatorluklar bile ancak ‘adil sultan’ veya ‘adil bir kral’ eliyle yönetiliyorsa, gelişmiş ve huzur bulmuştur.

İktidar bugün bile hukuku yok etmişken, ‘mutlak gücü’ eline geçirince hukukun üstünlüğüne dönmelerini beklemek boş hayal olur…

Yeni sistemde ‘Tek Adam’ güçlü olacak doğru ama kontrolsüz güç sahibi olacak.

Sultanlar bile ya Şeriat ya da sözleşmeler ile sınırlanırken, ‘Tek Adam’ ilkel kabile reisleri gibi istediği her şeyi icra etmek hakkına ve yetkisine kavuşacak.

Türkiye halkı bundan böyle Saddam’ın, Esed’in, Stalin’in, Hitler’in ülkesindeki kadar özgür kalacak. Yani özgürlüğünüz olmayacak.

Türkiye’de muhalefet, artık ‘Tek Adam’ ile yönetilen ülkeler kadar güçlü olabilecek, yani etkisiz ve cılız ise yaşamasına izin verilecek.

Türkiye’de medya artık ‘Tek Adam’ yönetimlerinde olduğu kadar bağımsız ve tarafsız olacak, yani özgür ve güçlü bir muhalif yayın kalmayacak…

Tüm bu acı örnekleri çok daha artırmak mümkün ama gerek yok…

Hitler’in, Stalin’in, Esed’in, Saddam’ın yaptıkları ortada…

***

Üstüne basa basa dile getiriyorum; 21’nci yüzyılda Türkiye böyle bir rejimi hak etmiyor.

İşte bu nedenle, 24 Haziran yakın ve maalesef son fırsattır.

‘Tek Adam’a oy verirken, ‘’kuvvetler ayrılığına ve hukukun üstünlüğüne dönme’’ sözü veren isimlere hiç değilse oy verin.

Parlamenter sisteme dönmek mümkün değilse bile, ‘Tek Adam’ ekonomik olarak gelişmiş tek başkanlık sistemi olan ABD’deki gibi kontrollü yetkilere, siyasi yapı da ‘denge ve denetim’ altında olmalı. Aksi hayal bile etmek istemeyeceğiniz bir felaket olur…

İkincisi, Türkiye yeni bir sisteme geçerken herhangi bir partinin Meclis’te çoğunluğa sahip olmasına izin vermeyin.

Yeni sistemde, ‘Tek Adam’ın yetkileri ancak bu şekilde kısmen denetlenebilir ve kararlar uzlaşmayla alınabilir.

Aksi yani ‘Tek Adam’ın lideri olduğu partinin Meclis’te büyük çoğunluğa sahip olması Türkiye’ye ‘sultan seçtik’ demek olur.

Kimseden ince matematik hesaplar yapmasını istemiyorum, sadece kendiniz için bile değilse çocuklarınız ve ülkenin geleceği için ferasetle davranılmasını talep ediyorum.

Ülke çıkmaz bir yola, uçuruma doğru sürüklenirken, tarafgirlik veya nefretle değil akıl ve mantıkla oy kullanılmasını umuyorum…

***

Başta da ifade ettiğim gibi, bu yazı en azından gelecek nesillere ‘’Ben vazifemi yaptım, kollarımı açıp ‘Bu yol çıkmaz sokak’ diye avazım çıktığı kadar bağırdım ama sesimi duyuramadım ya da sözümü dinletemedim’’ diyebilmek için kaleme alınmıştır.

Umarım Türkiye halkının başı gelecek nesillere karşı Hitler’i oylarıyla diktatör haline getiren Almanya halkı gibi önlerine eğik kalmaz…

Haziran sıcaklığında, umarım Türkiye halkı geleceğe umutla bakmayı sürdürebileceği, ülkenin üzerinde güneşi karartmadığı bir sonuca karar verir.

24 Haziran baskın genel seçimlerinin Türkiye ve Türkiye halkına, hayırlara vesile olmasını diliyorum…

[Erhan Başyurt] 22.6.2018 [TR724]

Münafıklık paradoksu [Emine Eroğlu]

“Theseus, Grek mitolojisinin yiğitlerinden, anlı şanlı yiğitlerinden biri. Girit labirentlerindeki Minotaur’u Ariadne’nin yardımıyla [labirentte yolunu yitirmesin diye bir yumak yün verir ona] öldürüp Helenleri büyük bir beladan kurtardığında, bir kahraman olarak karşılanır.

Atinalılar onun bu yiğitliğinden o kadar memnun kalırlar ki, Theseus’un Girit’e gidip döndüğü gemiyi bu yiğitliğinin karşılığı olarak korumaya karar verirler. Limanda demirlemiş geminin durdukça çürüyen ahşabını da değiştirir, her defasında eski tahtalarının yerine yenisini koyarlar.
Bu böyle sürüp giderken, Atinalılar arasında bir tartışma başlar, Plutharkos bu tartışmayı şöyle aktarıyor: “Bir süre sonra bazı Atinalı’lar geminin Theseus’un gemisi olmaktan çıktığını, yeni ve bambaşka bir gemi olduğunu savunuyor, bazıları da onu Theseus’un gemisi olduğunu öne sürüyorlardı.” (Hilmi Yavuz’un anlatısıyla)

“İSLAMCI ZİHNİYET” GEMİSİ

Öyle zannediyorum bugün muhafazakar kitlenin, kendilerine iktidar zaferi kazandırdığı için koruma altına aldıkları “İslamcı zihniyet” Theseus’un gemisinden başka bir şey değildir. Geminin iddialarla inşa edilmiş herbir tahtası menfaatler karşılığında defalarca değiştirilmiş, öyle ki değiştirilmedik çivisi dahi kalmamıştır.

Muktedirlerin itiraflarına ve reel göstergelere aldırmadan onun aynı gemi olduğunu savunan fanatikler hala var. Fakat zulmü meşrulaştırmakla görevli tüm fetvacılara rağmen, artık o geminin parçalarını ilk bindikleri gemiyle tevil etmekte zorlananlar çoğaldı.

“Gemi, son çivi çakıldığında mı Theseus’un gemisi olmaktan çıkmıştı, yoksa ilk tahta söküldüğünde mi o artık Theseus’un gemisi değildi?” diye sorma sırası aldatıldığının farkına varanlarda.

Fakat ne yazık ki, bu farkına varış ekseriyet itibariyle vicdani bir uyanış değil.

Tartışma büyük ölçüde kim kimden daha şirret, geminin enkazı kimin üzerine kalacak, din tüccarlarının hakim olduğu bir pazar ne satılarak ele geçirilecek seviyesinde cereyan ediyor.

Muktedir halkını o kadar çok kandırmış ki, artık kendini gizlemeye üşeniyor. Düşen maskeler ardında görünen yüzler tarafgirleri bile ürkütüyor. Vaadler tekrar edilip durmaktan eskimiş. İtiraz sesleri gemiyi terk edenlerden çok çaktığı çivinin parasını tahsil edemeyenlerden yükseliyor. Alternatif bir Theseus gemisi arayışı içerisinde olanlar “rejim muhafızları” tarafından önce nankörlükle sonra da ihanetle suçlanıyor.

MÜNAFIĞIN ÇELİŞKİSİ

Zaten münafıklık bir anlamda hakikatin içerisinde durup hakikati yalanlamanın paradoksu değil mi?

İlahi olanı değersizleştirmenin, beşeri olanla değiş tokuş etmenin.

Siyaseti dinin, muktedirlerin yalanlarını ilahi beyanın yerine koymanın. Nuh’un gemisinin tahtalarını söküp yerine yavaş yavaş Truva atının tahtalarını çakmanın…

Şehit cenazesine yaslanıp nutuk atmanın. Kendi kurguladığı darbeyi Allah’ın lütfu olarak karşılamanın. Aldığı emri yerine getiren mazlum bir harbiye öğrencisini müebbetle cezalandırmanın…

Münafıklardan bahseden surenin ilk ayetinin “münafıklık paradoksu”na ilişkin olduğunu hatırlayın:
“Münafıklar sana geldiklerinde: “Biz, senin Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik ederiz.” derler. Allah da senin Kendisinin elçisi olduğunu elbette bilir. Bununla beraber, Allah, onların bunu söylerken yalan söylediklerine şahitlik eder.” der Allah.

Yani münafık doğruyu da söylese yalan olarak söylemektedir.
O, önce kendi kendinin yalancısıdır. Sonra kendi yalanının ifşacısı. Kendi ifşasının inkarcısı. Kendi inkarının inkarcısı…

Bu yüzden, bütün münafıklar iftiracıdır. Ve totaliter rejimlerde muktedirler attıkları iftiralarla kendi halklarını da yavaş bu paradoksun içine çekerler.

DİNDARLARIN DİLEMMASI

Bazı Nurcuların, içinde dokuz cani, bir masum olan gemiyi batıramayacaklarını öngören uhuvvet risalesini okumaya devam ederken gemi batırmaya da doyamamaları bir paradokstur mesela.

Sermest-i aşk olan Mevlana’nın adını dilinden düşünmeyenlerin nefret söylemi bir paradokstur.
İslamcıların değil, ama ehl-i tasavvufun yüzlerindeki ve dillerindeki küfür ve huşunet bir paradokstur…

Camiye gidip gelenler, muktedirin hırsız olduğunu bilir, fakat dürüstlüğüne inanır. Yalanın haram olduğunu bilir, ama yalan söyleyeni alkışlar. Ahlaken kokuşmuşluklarına alenen şahitlik etse de, yöneticilerinin ahlak bekçisi olduğuna ikna olur.

Namaz kılmayanlardan namaz, gözyaşı kurumuşlardan merhamet dersi alır…

Ve bu, Allah’ın tayin ettiği bir vakte kadar böyle sürüp gider.. Her cemaat, her tarikat, her fikir ayrı ayrı sınanır.

O ARADA

Rejimin demokrasi olmadığı, bütün kurumların çöküşüyle açığa çıkar. Kültür ve tarih yağmalanarak tüketilir. Ülkede paraya tahvil edecek değer kalmaz. Edenler bulduklarından memnun kalmadığı için suskun şikayetler toplumsal sıkışmalara sebebiyet verir. Homurtular yükselir. Yargılanmaktan ölümüne korkanlar “Din elden gidiyor!” çığırtkanlığına sığınır. Muktedirlerin diyet borcu olduğu alacaklılar kapıları aşındırır. Çatışmalar kışkırtılır…

O arada masumiyet ülkeyi terk etmiş, mazlumlar gördükleri zulümle cebren bu fasit dairenin dışına itilmiştir.

Son sahnede, kim bilir kaç yıldır yuvarlanan bir kayanın cehennemin dibine düşerken çıkardığı uğultu işitilir…

[Emine Eroğlu] 22.6.2018 [TR724]

Sayenizde! [Naci Karadağ]

Ercan Saatçi’nin belki de en güzel şarkısıdır. Sakin, içli ve sitayiş dolu… Şuraya ekleyeyim de bakın haksız mıyım?

Şarkının bir yerinde “Sevgiye inanmaz olduk sayenizde” diyor…

Tayyip Erdoğan’ın bu seçimlerde meydanlara çıkıp “Şöyle yaptık, böyle yaptık, şu yoktu, bu yoktu, biz yaptık, ben yaptım..” diye her bağırmasında bu iktidarın sayesinde nelerimizi kaybettiğimizi, ne hale geldiğimizi düşünüyoruz artık.

Bu arada, en son radyo konuşma kayıtlarını dinlediğimde (ki şuradan bir kısmına bakabilirsiniz, zira ben tahammül edemedim tamamına, yok illa ki tamamını dinlemek istiyorum diyorsanız aha da şurada) ) Erdoğan’ın artık tamamen rol yapmaya başladığını düşünüyorum. Yarın öbürgün işler tersine giderse, bunama rolüyle yırtmayı mı deneyecek nedir, tam anlamış değilim. Yoksa kafasında milim akıl kalmış birinin “15 yıl önce evlerde fırın yoktu, buzdolabı yoktu” diye ısrarla söylemesi, 450 bin öğretmen atama beklerken “Hiç atama bekleyen öğretmen yok” diye rahatlıkla söylemesi izahı kabil şeyler değil.

Biliyorsunuz, köpeklerin çektiği kızaklı ambulansların yerine getirdiğini iddia ettiği modern araçlardan, bilmem kaç yıl önce açılmış olan havalimanlarının yerine kendisinin yaptırdığına inandığı yapılara kadar akla mantığa uymayan pek çok icraatından bahsederek “bizim sayemizde” deyip duruyor Recep Tayyip Erdoğan. Ve ardından vatandaşa yeni dönem için kek vaadinde bulunuyor. Kek, simit, tatar böreği bedava olacakmış!

Patatesin kilosunun 7 lirayı aştığı bir dönemde, etin kilosunun Fakıbaba’nın eşinin bile 27 liraya (gerçek rakam bu değil elbette) et aldığı bir devirde, kıymalı, patatesli börek, gözleme fikri hiç de fena durmuyor. Zaten iki önemli tesis var akıllarında, biri mahalle kıraathaneleri, diğeri kent cezaevleri. Bu sene 53 yeni cezaevi açacaklarını sevinçle müjdeliyordu geçtiğimiz gün Adalet Bakanı. İki yıl içinde 120 adet yeni cezaevi açmayı hedefliyorlarmış. Bu kadar KHK’ya az tabi bu kadar hapishane. Ne kadar oy alırlarsa o kadar yenisini açarlar sanırım.

Sayemizde…

Başta Erdoğan olmak üzere yaklaşık 16 yıldır iktidarda olanların en çok kullandığı kelime bu…

Sayemizde başı örtülüler okula gidiyorlar.

Sayemizde aç karnınız doydu.

Sayemizde eviniz ekmek gördü.

Sayemizde insan oldunuz.

Sayemizde camilere gidebiliyorsunuz.

Sayemizde ulen sayemizde…

Tabii ki bu cümlelere aç, duymak isteyen ve peşinen inanacak hiç de küçümsenmeyecek bir kitle var. Kürtaj Dede ya da Tayyup Abla gibi sembolleri var bu kitlenin…

Biliyorsunuz di mi Tayyup Abla’yı?

Önceleri asfalt kemiriyorduk, para bulamadığımız için fırına iki yumurta verip bir ekmek alıyorduk. At arabasıyla işe gidiyorduk, köpeklerin çektiği kızaklarla nakliye yapıyorduk. Evlerimizin çatı,  duvarlarımızda pencere, pencerelerimizde perde yoktu (!) Hepsini Tayyip yaptı… Her şey Erdoğan sayesinde…

Yalanı, abartmayı, inkârı kıvırtmayı milli spor haline getirenlerin yapmadıklarını söylemesi, olmayanları var göstermesi, olanları inkar etmesi vâkâ-i âdiyeden artık.

Onlara bakılırsa, aldığımız nefes, yediğimiz ekmek, içtiğimiz su; hepsi sayelerinde…

Güneş sayelerinde doğuyor, yağmur sayelerinde yağıyor. Zaten (hâşâ) Allah’ın bütün vasıflarını da zatı-ı şahanelerinde barındırmıyorlar mıydı?! (BKZ)

Dini onların sayesinde öğrendik, camilerin hepsi ahırdı onların sayesinde tekrar ibadete açıldı.

Hastane yoktu, sağlık ocağı hak getireydi, doktoru kim kaybetmiş ki biz bulacaktık? Hepiciği bunların sayesinde oldu tabii ki!

Adliye binası filan ara ki bulasın! Avukat mı vardı dava açasın, hâkim mi vardı karar alasın!

Nerede efendim nerede!..

Hukuk yoktu, kanun çoktu, nizam hiç yoktu.

Okul yoktu okul… Mahalle mekteplerinde yere oturarak görüyorduk eğitim. Kara tahta bile yoktu, kömürle muşambalara yazıyorduk. Kömür zaten yoktu onlar dağıtmadı mı?

Uçak yoktu ki havaalanı olsun, gördüğümüz en donanımlı uçan şey çocukların uçurtmalarıydı. Bu iktidar geldi de yerli ve milli uçaklarımız havadan inmiyor, havaalanlarımız bol geldiği için park bahçe yapıyoruz yuvarlanmak için.

Mesela imam da yoktu eskiden. Namazı cemaat olarak kılamıyorduk. Cenazemizi yıkayamıyor, teyemmüm ediyorduk! İçmeye su yoktu ki abdest alalım!

Uzun eşek oynardık mecburen, çünkü bisikletimiz yoktu. Gözlüğümüz de yoktu bu yüzden saklambaca sardık bir ara. Bir çift ayakkabımız yoktu, tek vardı, o yüzden sek sek oynardık bilmezsiniz siz!

Belki biraz nankörlük sayılacak, hatta hainlik olarak görülecek ama  Tayyip Erdoğan’a söyleyecek birkaç cümlemiz olacak mecburen.

Sayın Tayyip Erdoğan ve onun güruhu…

Eskiden belki ölümüne aç değildik ama fakirdik, şimdi fakir olup olmadığımızı bile tam olarak bilemiyoruz sayenizde. Çünkü büyüme rakamlarınız yalan, enflasyonunuz yalan, döviz kurlarınız, borsanız, faizleriniz, yatırımlarınız, dış borcunuz, cari açığınız hâsılı her şeyiniz yalan dolan olduğu için ne halde olduğumuzdan bile emin değiliz sayenizde.

Sevgiye düşman olduk sayenizde, milletçe nefretle dolduk sayenizde…

Belediye başkanına ya davan ya damadın diyerek kızını boşamasını istiyorlar sayenizde. Baba oğlundan nefret ediyor, kızı annesi ihbar ediyor sayenizde.

Kamplara bölündük, birbirimize ölümüne düşman olduk, her önümüze gelen hain dedik, beğenmediğimiz ispiyonlamayı öğrendik sayenizde.

Ölenin kimliğine bakarak üzülür olduk sayenizde.

Camiler siyaset arenası oldu sayenizde. İmamlar siyasi parti temsilcisi gibi oldu sayenizde.

Futbola bile siyaset bulaştı sayenizde.

Stadyumlara el attınız, futbolu batırdınız, futbolcular yalaka oldu sayenizde.

Sanata ihanet eden sanatçılar türedi sayenizde.

Oy için muhtarları maymun, iki kilo makarna alanlar hayatından memnun oldu sayenizde.

Seçilmiş belediye başkanlarının yerlerine kayyımlar doldu sayenizde.

Hapishaneler gazeteci doldu, ortalık gazeteci kılıklı tetikçi ve yalakadan geçilmez oldu sayenizde.

Medya bitti, habercilik öldü sayenizde. Dünya yalan haber sıralamasında liste başı olduk sayenizde.

Dolar başını aldı gitti, patates, soğan ateş pahası oldu sayenizde.

Para pul, adalet simgesi dul oldu sayenizde.

Çeteler iş adamı oldu, mafya kahraman ilan edildi sayenizde.

İnsanlığımızı unuttuk sayenizde.

Komşumuzu gammazlamayı vatanseverlik olarak görüldü, masum insanların malına mülküne çöküldü sayenizde.

Cuntacı, darbeci, Ulusalcı, Avrasyacı ne kadar karanlık tip varsa sayenizde devleti ele geçirdi ve sayenizde masum insanları, teyzeleri, bebekleri, amcaları hapishanelere doldurdular.

Hapishane kısmında hakkınızı teslim etmemek olmaz. Sayenizde yeni hapishaneler oldu boy boy, zalimler hapishane müdürü, eşkıyalar gardiyan, yalancı çakallar savcı oldular sayenizde. Artık bitti dediğimiz, bu ülke geride bıraktı diye düşündüğümüz işkence geri geldi sayenizde.

İnsan hakları liginde sonunculuğa düştük, Zimbabwe bile bizden özgür oldu, Kuzey Kore başkanı dombili bile daha demokrat görünür oldu sayenizde.

Fişleme, dinleme, kanunsuz tutuklama sayenizde zirve yaptı.

Hukuk sayenizde köpeğiniz oldu, yüksek yargı sayenizde uşağa dönüştü. Hakimler çay toplamaya sayenizde alıştı, generaller kin dolu konuşmalarınızı alkışlamaya başladı sayenizde.

Rüşvet sayenizde tarihin en kral günlerini yaşıyor.

Beyaz Toros yerine siyah Vito’lar sayemizde geri geldi. Adam kaçırmalara tekrar başlandı sayemizde.

Sayenizde diplomasız, liyakatsız ne kadar çakal varsa devlete dolduruldu…

En iyi yalayana en yüksek makam sayenizde verilir oldu.

Hasılı kelam, bir ülke mundar oldu sayenizde!

[Naci Karadağ] 22.6.2018 [TR724]

Arefede bin İhlâs okumak sünnet mi? [Cemil Tokpınar]

Geçtiğimiz Ramazan Bayramından iki gün önce Twitter hesabımdan “arefe günü bin İhlâs Suresi okumak”la ilgili bir paylaşım yaparak çok önemli bir hatırlatmada bulundum. İsabetli bulup teşekkür edenler de oldu, karşı çıkıp eleştirenler de… Bu vesileyle nafile ibadetlerle ilgili çok mühim birkaç prensibi ele almak istiyorum.

Önce ilgili mesajı paylaşayım. Geçen Çarşamba şöyle demiştim:

“Bin İhlâs Suresi okuma sünneti, sadece Kurban Bayramı’ndan bir önceki güne, yani hicrî takvime göre Zilhicce ayının 9. gününe mahsustur. Arefe bir tanedir ve başka güne arefe denmez. Bu yüzden Ramazan Bayramı’nın bir önceki günü İhlâs okumayı teşvik eden paylaşımlar yapmayalım.”

Neden bu hatırlatmaya ihtiyaç duydum? Çünkü eskiden sadece Kurban Bayramından bir gün önce yaptığımız bin İhlâs Suresi okuma âdeti, son yıllarda Ramazan’ın son gününde de teşvik edilir ve yapılır oldu. İbadetlerin hükmü yani farz mı, vacip mi, sünnet mi olduğu, yeri, zamanı, usulü ve sayısı çok önemli olduğu için bir düzeltme yapmak istedim.

Mesajın altına yorum yazan bir kardeşimiz şöyle diyordu:

“Bundan önceki yıllarda neden bu açıklamalar yapılmıyordu ki… Şimdi insanların en darda olduğu zamanda gerek yok Ramazan arefesinde okumaya deniliyor. Bırakın okusunlar. İhlâs okumanın neye, kime zararı var?”

Bu tür itirazlar birkaç kişiden daha geldi. Bunun üzerine şu açıklamayı yaptım:

“İstediğin kadar nafile ibadet edebilirsin. İstersen her gün bin İhlâs oku. Kimseyi ilgilendirmez, zararı da olmaz. Ancak, ‘Bu sünnettir, siz de yapın’ dersen, işte o zaman Efendimize (s.a.v.) iftira atmış olursun. Hiç kimse olmayan bir ibadeti var diye ilân edemez. Açıklamamız bunun için.”

Bir başka kardeşimiz bize yazdığı cevapta, “Bugün kafa karışıklığından dolayı okunmayacak bütün bin İhlâsların vebali Cemil Tokpınar’ın boynuna!” ifadesini kullanmış.

Şimdi kaynaklarıyla birlikte bu konuyu işleyelim.

İlk kez Bediüzzaman’dan öğrendik

Kendim imam-hatip lisesi ve ilâhiyat fakültesinde okuduğum halde tahsil hayatım boyunca hiçbir hocamdan böyle bir tavsiye duymamıştım. Aslında değil bu konuda, hiçbir nafile ibadet (nafile namazlar ve oruçlar, zikirler, dualar, mübarek gece ihyaları) konusunda bir teşvik hatırlamıyorum. Sadece nafileler mi? Maalesef farz namazların bile adam gibi anlatıldığını, teşvik ve takibinin yapıldığını görmedim.

İlk kez lisedeyken Bediüzzaman Hazretlerinin Risalelerini okurken şöyle bir ifadeye rastladım ve uygulamaya başladım:

“Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlâs-ı Şerif okurduk. Ben şimdi bir gün evvel beş yüz ve arefede dahi beş yüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir.” (Şualar, 13. Şua)

Üstad Hazretleri aynı konuda 26. Mektup’ta, “mübarek arefe gününde müstahsen bir âdet-i İslâmiyeye binaen Sure-i İhlas’ı yüzer defa tekrar ederek okumaktan” bahsediyor.

Bu konuda hadis var mı?

Peki, “arefe günü bin İhlâs okumak” konusu hadislerde geçiyor mu? İhlâs Suresinin faziletleri ve belirli sayılarda okumakla ilgili çok sayıda hadis bulunmaktadır. Bin kere okumakla ilgili şöyle bir hadis vardır:

“Kim ki bin kere ‘Kulhüvallahü ehad sûresi’ni okursa, kendi nefsini Allah’tan satın almış olur.” (Suyutî, el-Fethu’l-Kebir, 3/227; Münavî, Feyzü’l-Kadir, 6/203 hadîs no: 8953.)

Bin İhlâs’ı “arefe günü” okumakla ilgili kaynakları ve sıhhati tenkit edilen iki hadis de şöyledir:

“Kim ki Arefe gününde bin kere ‘Kulhüvallahü ehad suresi’ni okursa, Allah Teâlâ ona istediğini verecektir.” (Münavî, Feyzü’l-Kadir, 6/203 hadisin şerhi.)

“Kim Arefe akşamında/gecesinde bin defa İhlas suresini okursa, Allah kendisine her istediğini verir.” (Kenzu’l-Ummal, 1/600/h.no:273)

Bu iki hadis meşhur ve sahih hadis kitaplarında yer almasa da teşvik ve terğib hususunda zayıf hadislerin kullanılması mümkündür. Belki de İslâm büyükleri okunması çok faziletli olan bin İhlâs suresini çok sevaplı arefe gününde uygulayarak bu âdeti başlatmış olabilirler.

Böylece benim twitter mesajımda bin İhlâsı arefe gününde okumaya “sünnet” demem bile doğru olmayabilir. Yani bin İhlâs okumak tavsiyesi hadiste vardır; ancak bunun arefe günü yapılması hususunda kesinlik yoktur. Zaten Bediüzzaman Hazretleri de, “müstahsen bir âdet-i İslâmiye” ifadesini kullanmıştır.

Öncelikleri dikkate almalıyız

Bu bilgiler ışığında şu hususlara dikkat etmemiz gerekir:

Arefe günü bin İhlâs okumak, kuvvetli bir sünnet olmasa da, kaynağını hadislerden alan güzel İslâmî bir âdettir.

Bunu Kurban Bayramından önceki güne, yani Zilhicce’nin 9. günü olan arefeye tahsis etmek doğru olur. Çünkü geçmişte büyüklerimiz böyle yapmışlardır.

Çok önemli bir husus: En büyük teşvik ve tahşidatı farzlar konusunda, daha sonra vacip ve sünnetlerde, daha sonra da diğer nafilelerde yapmak gerekir. İbadet hayatımızda her türlü ibadet, dua ve zikirlerin mahiyetini, hakikatini ve faziletini bilerek yapmalıyız. Ehem-mühim meselesine dikkat etmeli, önceliklerimizi Kur’an ve sünnete uygun bir şekilde belirlemeliyiz.

Unutmayalım ki, binlerce sünnet bir farzın yerini tutamaz. Elbette ki farzları hakkıyla yapmaya çalışıp sünnetlere de sarılmak özellikle yaşadığımız ahir zamanda çok önemlidir.

Ancak üzüntüyle gördüğümüz bir husus var ki, bazı müminler farzı ihmal ederek veya hakkını vermeyerek bazı nafileleri yapmaya çalışıyorlar. Oysa her ibadete hak ettiği yeri ve değeri vererek yerine getirmek en doğrusudur.

“İsteyen yapsın, kime ne zararı var?” denebilir. Evet, herkes farzları ihmal etmemek, öncelikleri dikkate almak ve dengeyi bozmamak şartıyla istediği kadar nafile yapabilir. Ancak bu hususta herkese tavsiyede bulunmak doğru değildir.

[Cemil Tokpınar] 22.6.2018 [TR724]

Yıldız oldular ama Dünya Kupası göremediler [Hasan Cücük]

Dünya Kupası’nda ilk iki maçlar sonunda evine dönen ilk ülkeler Mısır ve Suudi Arabistan oldu. A Grubu’nda Rusya ve Uruguay’la mücadele eden bu ülkeler, her iki maçını da kaybedince kupa defterini grup aşamasında kapattı. Mısır ve Suudi Arabistan şimdi birbirine karşı oynayacakları maçta hiç olmazsa bir galibiyetle kupaya veda etmenin mücadelesini verecek.

Mısır’ın elenmesinden ziyade futbolseverler Muhammed Salah’ı seyredemeyecek olmanın üzüntüsünü yaşadı. Mısır’ı farklı kılan kadrosundaki dünya yıldızıydı. Bu sezon Premier Lig’de 32 gol atıp krallık tacını giyen Salah, İngiltere’de yılın futbolcusu seçilmişti. Salah’ın şanssızlığı Şampiyonlar Ligi finaliyle başladı. Real Madrid’e karşı kupa mücadelesi veren Liverpool, Salah’ın Ramos tarafından sakatlanıp, oyunu terketmesinin şokunu yaşamıştı. Salah’ın çıkmasıyla ibre İspanyol takıma dönmüştü. Liverpool, Şampiyonlar Ligi kupasını kaybederken, Mısır dünya yıldızını Rusya’ya götürememe riskiyle karşı karşıya kalmıştı. Yoğun tedavi süreci sonunda Salah, ülkesinin kadrosunda yer bulmuş ancak ilk maçı Tam iyileşmediği için yedek kulübesinde geçirdi. Uruguay’dan sonra Rusya yenilgisi hem Salah’ın hem de Mısır’ın kupa serüveninin grup maçlarıyla biteceğini gösterdi. Salah için şimdi Suud maçında resital sunup, kupaya anlamlı bir şekilde veda etmek kaldı.

Salah sayesinde Mısır 28 yıl aradan sonra Dünya Kupası biletini aldı. Yıldız oyuncu attığı 5 golle Rusya yolunun yolunu açtı. Özellikle  son maçta 90 dakikada Demokratik Kongo’dan yenilen gole 90+5’te cevap vererek ülkesini 2-1 galibiyete taşıyıp, grup lideri yapmıştı. Salah belki ülkesini gruptan çıkaramadı ama Dünya Kupası’nda ter dökmüş oyuncular arasında adını yazdırdı. Öyle yıldızlar var ki, kalitelerine rağmen ülkelerinin futbol ülkesi olmamasından dolayı Dünya Kupası’nda ter dökemedi. Listede kimler yok ki!

Alfredo Di Stefano, Arjantin’de dünya gelmiş biriydi. Futbolun gördüğü en başarılı forvetlerden olan Di Stefano adı Real Madrid’le özdeşleşirken, 1955-60 arasında kazanılan üst üste 5 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Di Stefano’nun karkısı büyüktü. Kulüp düzeyinde kazanmadık başarı bırakmayan Di Stefano’nun milli takım kariyeri ise hüsranlarla dolu. Tam üç ülkenin milli formasını giydi. 1947’de Arjantin, 1951-52’de Kolombiya ve 1957-61 arasında İspanya milli formasını giyen Di Stefano, hiçbir zaman Dünya Kupası’nda ter dökemedi.

Galler futbolda yıllarca İngiltere’nin gölgesinde kalan bir ülke oldu. Dünya çapında yıldızlar yetiştirdi. İngiliz kulüplerinin başarısında Galer’li oyuncuların katkısı büyük oldu. Bu isimlerin başında Ryan Giggs, Ian Rush ve Gareth Bale geliyor. Giggs, Alex Ferguson’un gözdesi olarak futbol kariyerine Manchester United’de başlayıp, bitirdi. Kazanmadık kupa bırakmadı. Sol kanadın usta ayağı sıra milli başarıya gelince kocaman hüsranlar yaşadı. Ian Rush, Liverpool formasının efsanesi olarak adını tarihe yazdırdı. Lig şampiyonluklarını gol krallıkları ile süsledi. Galler milli formasını 73 maçta giyip 28 gol attı ama ülkesini Dünya Kupası finallerine götürmeye performansı yetmedi. Galler’in sahneye sürdüğü son yıldızı Real Madrid formasını giyen Gareth Bale. Tottenham formasıyla gösterdiği başarıyla 100 milyon Euro’ya Real Madrid’e gelen Bale, ülkesini tarihinde ilk kez Avrupa şampiyonasına taşıyan isim olmuştu. Galler, Bale’in gayretleriyle Euro 2016 biletini alırken, yarı finale kadar gelmişti. Bale, henüz ülkesini Dünya Kupası’na taşıyamadı. Eğer bunu başaramazsa kupada ter dökememiş yıldızlardan biri olacak.

Kuzey İrlanda’lı George Best, Manchester United’in efsane 7 numarası olarak tanındı. 11 yıl formasını giydiği Manchester United ile lig ve kupa şampiyonlukları yaşayan Best, 1964-77 arasında 37 maçta formasını giydiği Kuzey İrlanda ile dünya kupalarında boy gösteremeden kariyerini noktaladı.

Şimdilerde Liberya devlet başkanı koltuğunda oturan George Weah, 1990’lı yıllara damgasını vuran bir futbolcuydu. Monaco, PSG ve Milan formalarıyla dünyanın en iyi forvetlerinden biri olan Weah, Afrika’dan dünyada yılın futbolcusu seçilen ilk isim olmuştu. Kulüp bazında kazanmadık başarı bırakmayan Weah, 1987- 2007 arasında formasını giydiği Liberya’yı Dünya Kupası finallerine taşıma başarısı gösteremedi.

Jari Litmanen, Finlandiya’nın yetiştirdiği en önemli yıldızdı. Ajax, Barcelona, Liverpool formalarını giydi, şampiyonluklar görüp, kupalar kaldırdı. Finlandiya milli formasını 1989-2010 arasında aralıksız 21 yıl giyen Litmanen 137 maçta sahaya çıkıp 32 gol attı. Çeyrek asıra yakın milli formayı giymesine rağmen Dünya Kupası finallerinde ter dökemeden futbola veda etti.

[Hasan Cücük] 22.6.2018 [TR724]

Kürtlerden Kılıçdaroğlu’na ‘İnce’ mesaj [Ebubekir Işık]

Evet doğrudur. Kürt meselesi konusunda Erdoğan’ın ağzından idam ve operasyonların eksik olmadığı şu günlerde, tüm dediklerini onaylamasalar da Kürtler’in Muharrem İnce’ye kredi açtıkları ayan beyan ortada.

***

İnce’nin cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklamasının hemen akabinde ve meydanlara indiği ilk günden bu tarafa CHP’nin Kürt meselesindeki arkaik tavrına mugayir olarak bu meseleyi kabul etmesi ve ‘’Kürt Sorunu’’ tanımlamasında bulunması dahi bir çok Kürt için heyecan verici bir adım olarak tarihe geçti. Adaylığını açıklar açıklamaz Edirne F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza Evi’nde Demirtaş’ı ziyaret etmesi, Diyarbakır mitinginde eşi Ülkü İnce’nin Demirtaş’ın eşini evinde ziyaret etmesi, Muharrem İnce ve Kürtler arasında yavaşta olsa bir ‘kirvelik’ ilişkisinin doğmasına sebep oldu.

***

Bu ilişkinin en somut tezahürlerinden biri ise İnce’nin Diyarbakır’da yapmış olduğu seçim mitingiydi. Binlerce Kürt İnce’yi dinlemek için sabahın erken saatlerinden itibaren Diyarbakır meydanlarını doldurdu. Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi İnce’yi izlemeye gelen Kürtlerin önemli bir kısmı HDP’ye oy veren seçmenlerdi.

Kürt Meselesi, İnce ve Kılıçdaroğlu

İnce’nin Kürt meselesindeki tarihi gerçekleri ıskalamayan tavrı sadece Erdoğan ile arasındaki farkı değil, ayrıca CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu ile arasındaki farkı da daha da belirgin hale getirdi. On yıllardır CHP’nin kurucu ideolojinin tesirinden çıkamaması, Kürt realitesini tamamen inkar etmese de bu sorunun çözümünde Türkiye’nin üniter-yapısı fetşizmi üzerinden bir siyaset geliştirmesi, CHP’nin Kürt seçmen nezdinde tam anlamıyla kabule karin bir yere sahip olmaması sonucunu doğurdu.

***

Bu tavır, CHP’nin başına geçen hemen her genel başkanın devam ettirdiği ya da ettirmek zorunda kaldığı bir gelenek olarak CHP’yi Kürt sorunu konusunda dünden bugüne hep marjinalize etti. Bu genel başkanlar silsilesine Kılıçdaroğlu’nu da eklemek hiçte yanlış olmayacaktır.



Kürt-Alevi yoğun bir bölgeden gelmesine rağmen, Kürt konusunda yer yer inkarcı ve HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda en az Erdoğan kadar iştahlı olan Kılıçdaroğlu, Kürtler ve İnce arasında hergün daha da belirginleşen hukuktan ötürü seçimlerden sonra bir takım baş ağrılarına düçar olacağa benziyor.

***

Şayet Muharrem İnce’nin cumhurbaşkanlığı için alacağı oy CHP’nin genel seçimlerde alacağı oydan fazla olursa, bu durum Kılıçdaroğlu için seçimlerden sonra büyük bir sıkıntı doğurabilir. Böyle bir durumda, partiden daha fazla oy almış olan İnce’nin partinin doğal lideri olduğu kabulü daha da yaygınlaşabilir ve doğal olarak Kılıçdaroğlu’nu istifa yada genel kurula gitmeye zorlayabilir. İşte tam bu noktada Kürtlerin İnce’ye verecekleri oylar Kılıçdaroğlu’nun bu anlamda kaderini belirleyecek en başat faktörlerden biri olarak karşımızda durmakta.

İnce’ye hangi Kürtler oy verecek?

Bu konuda kabaca üç sınıf Kürt seçmen profilinden bahsetmemiz mümkün. İlk olarak, HDP’nin özellikle radikal sol spektrumda ki bir takım isimleri toplumsal anlamda karşılığı olmadığı halde önemli yerlerden milletvekili adayı göstermesi ve bunu Kürt seçmenin rahatsızlığına rağmen yapması, bir takım Kürtlerin CHP’ye yönelmesine sebep olmuşa benziyor. Bu Kürtlerin bir kısmı genel seçimlerde yüzde on barajı kaygısından ötürü HDP’ye oy verecek olsalar bile, bir takım kamuoyu araştırmaları gösteriyor ki bu ‘küskün’ Kürtlerin önemli bir kısmı birinci turda da Muharrem İnce’ye oy verecekler.

İkincil olarak, Kürt coğrafyasının bir realitesi olması nedeniyle zaten bölgede CHP’ye uzun yıllardır oy veren küçükte olsa bir seçmen kitlesi var. Bu kitlenin İnce ismi ile daha da konsolide olduğunu ve belki de çok az fireyle İnce’yi destekleyeceklerine dair kamuoyunda onlarca analize rastlamak mümkün. Bu seçmen güruhunun önceki yıllara göre son derece az bir kayıpla CHP’nin yanı sıra İnce’yi destekleyecek olmaları, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık serüveni adına çok hayra alamet bir gelişme olmayabilir.

Son olarak, İnce’nin ikinci tura kalması durumunda ise Kürtlerin kahir ekseriyetinin zaten İnce’ye oy vereceğini HDP’nin parti sözcüleri, bölge insanı ile yapılan son dönem mülakatlar ve devam etmekte olan kamuoyu yoklamaları göstermekte.

Tüm bu etmenleri alt alta yazdığımızda şu genel kabule ulaşmamız mümkün. Muharrem İnce ikinci tura kalsın ya da kalmasın, başta Kürtler olmak üzere farklı toplumsal kesimlerden alacağı destek şayet CHP’nin genel seçimlerde alacağı oydan fazla olursa, bu durum Kılıçdaroğlu’nun koltuğunu çok ciddi anlamda sarsabilir ve seçimlerden sonra CHP yönetiminde bir değişiklik tartışmasını ateşleyebilir. Şüphesiz bu tartışma fitilini ‘’inceden inceye’’ ateşleyecek en başat faktör Kürtlerin Muharrem İnce’ye olan teveccühleri olacak.

[Ebubekir Işık] 22.6.2018 [TR724]

Katarakt tamam ya glokom!

Dünyada görme kaybı sebepleri arasında katarakttan sonra ikinci sırada glokom yani göz tansiyonu geliyor. Sessizce ilerleyen göz tansiyonu, yaşam kalitesini bir anda düşürebiliyor. Gözde glokomun oluşturduğu hasar tespit edilip, hastalık kontrol altına alınmadığı takdirde geri dönüşü olmayan tablolara yol açabiliyor. Glokomun zamanla görme kaybına ve tedavi edilmezse körlüğe yol açabileceğine işaret eden Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Bekir Sıtkı Aslan, görsel hasarın çoğunlukla geri döndürülemez olduğuna dikkat çekiyor. Bu sebeple glokomun “sessiz kör edici hastalık” olarak tanımlandığını söylüyor.

Her yıl iki milyondan fazla insan glokoma maruz kalıyor. Herkeste glokom gelişebilir, ancak 60 yaşın üstündeki insanlar, ailesinde glokom öyküsü olan kişiler veya diyabetliler daha yüksek risk altında. Glokom için mutlak bir tedavi yok. Ancak hastalık erken teşhis edilip tedaviye başlanırsa görme kaybı ve körlük önlenebiliyor. Kişinin yaşı ne olursa olsun, düzenli göz muayenelerini aksatmaması bunun için çok önemli.

Kimler risk altında ve neler yapmalı?

  • 40 yaşın altındaysanız, her iki ile dört yılda bir kontrol için göz hekimine başvurun. Yaş arttıkça muayene olma sıklığı artırılmalıdır.
  • 55 yaşından sonra her iki yılda bir gözlerinizi muayene ettirmelisiniz.
  • Ailede göz hastalıkları öyküsü ya da glokom riskinden endişe duymanız halinde mutlaka göz muayenesi olmalısınız.

Araştırmalar, yaşam biçiminin glokom riski üzerinde bir etkisi olabileceğini gösteriyor. Günde 1 porsiyon yeşil yapraklı sebze yemenin glokom riskini yüzde 30 düşürebileceği ispatlanmış. Buna ek olarak, şeker hastalığı gibi obezite ile ilişkili bozukluklar, glokom ve görme kaybı riskinde artışa neden olabilir. İdeal kilonun korunmasına özen gösterilmelidir, doğru diyet ve egzersiz planlaması çok önemlidir.

Masa başı çalışanlar 20-20-20 kuralını uygulayın

Bütün gün masa başında çalışıp bilgisayar ekranlarına bakanlar, gözlerini rahatlatmak için 20-20-20 kuralını uygulayabilirler. 20 dakikada bir 20 saniye 20 adım ileri bakmak göz yorgunluğunu azaltarak gibi göz içi basıncının da düzenlenmesine katkıda bulunabilir. Ayrıca ağırlık kaldırma veya yogadaki belirli pozisyonlar gibi belirli egzersizler göz basıncını artırabilir. Bu nedenle glokomun önlenmesi veya tedavi edilmesi için yeni bir egzersiz planına başlamadan önce mutlaka bir uzmana danışılmalıdır.

[TR724] 22.6.2018