Yargıtay: ’15 Temmuz tiyatro ve senaryo’ demek suç değil

İnegöl 3. Asliye Ceza Mahkemesinde mübaşirine 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili olarak ‘Bu hükümetin bir oyunu, tankın içindeki ateş edenler vatandaşlar tarafından linç edildi, o kadar askeri yere yatırdılar, işkence yaptılar…Bu darbe bir senaryodur. Darbe girişimi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkan olmak için planladığı tiyatro veya senaryodan ibaret bir girişimdir’ ifadelerini kullandı.

Diken’den Kemal Göktaş’ın haberine göre memurların şikâyeti ile mübaşir hakkında Gülen cemaati propagandası yaptığı gerekçesiyle dava açıldı.

Bursa 9. Ağır Ceza Mahkemesi, suçun unsurları olmadığı gerekçesiyle beraat kararı verdi.  Kararda, bu sözlerde terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, övecek ya da teşvik edecek nitelikte olmadığı belirtildi.

Ancak Adalet Bakanlığı sanığın sözlerinin propaganda suçunu oluşturduğu gerekçesiyle beraat kararının ‘kanun yararına bozulması’ talebiyle dosyayı Yargıtay’a götürdü.

Yargıtay başsavcılığı, bakanlığın kanun yararına bozma talebi doğrultusunda beraat kararının bozulması için Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne başvurdu. Ancak daire, bakanlığın bu talebini reddetti.

[Kronos.News] 6.8.2019

KHK’lı olmak ya da olmamak işte bütün mesele: ‘Beraat etmek işe yaramadı’

Yaklaşık 19 aydır hakkındaki suçlamalardan beraat eden Milli Savunma Bakanlığı eski çalışanı Levent Mazılıgüney’in trajikomik hikayesi devletin kurumlarının KHK’lılara yaptığı baskı ve ayrımcılığı gözler önüne serdi.

BOLD- Gazeteci Gökhan Özbek devlet kurumlarının KHK’lılara nasıl ikinci sınıf vatandaş muamelesi yaptığına dair bir örneği sosyal medya hesabından paylaştı.

GAZETECİ İSYAN ETTİ

Özbek, 19 aydır masumluğunu mahkeme önünde kanıtlayan KHK’lı Milli Savunma Bakanlığı eski personellerinden Levent Mazılıgüney’in devlet kurumları tarafından maruz kaldığı muameleyi takipçilerine aktardı.

BİR AİLEDEN 3 KİŞİYİ SEBEPSİZ ATTILAR

ODTÜ mezunu Levent Mazılıgüney Milli Savunma Bakanlığından KHK ile atıldı. Gerekçe olarak Mazılıgüney’e ‘Kardeşinde Bylock var’ denildi. Kısa bir süre sonra kardeşi de işten atıldı. Ona da ‘Abin KHK’lı’ dendi. İki kardeş işten atılınca 3’üncü kardeşleri de atıldı. Onun gerekçesi de 2 kardeşinin KHK ile işten atılması.

HEM KENDİNİ HEM DE 12 BİN KİŞİYİ AKLADI

KHK ile mağdur edilen Levent Mazılıgüney mor beyin skandalını ortaya çıkaranlardan. Yaklaşık 12 bin kişinin Bylock’tan beraat etmesini sağlayan Mazılıgüney kendisinin de masum olduğunu kanıtladı ve 2018 yılının Ocak ayında suçlamalardan beraat etti. Beraat etti ama KHK’lı olduğu için işe geri dönemedi.

BERAAT ETMESİ DE İŞE YARAMADI

Aynı zamanda Ankara Hukuk mezunu olan ve avukatlık stajını da bitiren Mazılıgüney’e Barolar Birliği avukatlık ruhsatı vermedi. Gerekçe olarak KHK’lı olması ve Adalet Bakanlığının KHK’lı avukatlar için itiraz etmesi söylendi. Barolar Birliğine dava açan ve kazanan Mazılıgüney avukatlık ruhsatını Adalet Bakanlığının itirazı üzerine yine alamadı.

Bu bir adalet çığlığıdır diyen Gökhan Özbek şahit olduğu KHK’lı Levent Mazılıgüney’in trajikomik hikayesine ‘yeter artık’ sözleriyle isyan etti.

[BoldMedya.Com] 6.8.2019

Hukuk tarihinde skandal talep: Cafer ve Melek İpek’e ait malların müsaderesi istendi

Ankara’da görülen Koza İpek Holding davasında savcı, Cafer Tekin İpek’in 90, Melek İpek’in ise 20 yıl hapse mahkûm edilmesini talep etti. Ayrıca savcı, kayyum atanan şirketlerdeki sanıklara ait hisselere müsadere yoluyla devlet tarafından el konulmasını istedi.

BOLD-Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada duruşma savcısı mütalaasını verdi. Koza İpek Holding yöneticisi Hamdi Akın İpek, kardeşi Cafer Tekin İpek ile annesi Melek İpek’in de aralarında olduğu 20 kişi “terör örgütüne üye olmak”, “Vergi Usul Kanunu’na muhalefet”, “güveni kötüye kullanmak”, “özel belgede sahtecilik” ve “ruhsatsız silah bulundurmak” suçlarından yargılanıyordu.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve Adalet Bakanlığı’nın talebiyle İngiltere’de yaşayan Akın İpek’ın iadesi istendi. İade talebi doğrultusunda İngiltere’de yargılanan Akın İpek hakkında mahkeme, Türkiye’nin talebinin siyasi olduğunu ve iddia edilen suçlamalara yönelik somut delil olmadığı gerekçesiyle “iade talebini” reddetmişti.

[BoldMedya.Com] 6.8.2019

Kaçırılan 4 kişi ilk kez görüntülendi [Cevheri Güven]

Yüksel Direnişçisi Acun Karadağ, Şubat’ta kaçırılan 4 kişiyi gördü. Karadağ o anları BOLD’a anlattı. Kaçırılanların görüntüleri ilk kez ortaya çıktı.

BOLD ÖZEL – Kaçırıldıktan 6 ay sonra Emniyette ortaya çıkan 4 kişi ilk kez görüntülendi. Gözaltındaki Yüksel Direnişçileri, kaçırılanları gördü ve saniyelik görüntülerini almayı başardılar.

Şubat ayında kaçırılan 6 kişiden 4’ü yaklaşık 6 ay sonra Ankara Terörle Mücadele (TEM) şubesinde ortaya çıktı. Salim Zeybek, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Erkan Irmak, 9 gündür avukatlarıyla görüştürülmeden TEM’de gözaltında tutuluyorlar. Bu sürede sadece eşleri görüşebildi. Kaçırılan Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen’den ise hala haber yok.

Dün ilk kez kaçırılan 4 kişiyi ailelerinden başka görenler de oldu.

Yüksel Direnişi’nin 1000. gününde gözaltına alınanlarla, Şubat ayında kaçırılan 4 kişi Adli Tabip’te karşılaştı. Yüksel Direnişi’nin sembol ismi Acun Karadağ o karşılaşma anını anlattı.

“ADLİ TABİP ‘SALİM ZEYBEK’ DİYE SESLENDİ”

Adli Tabip Doktoru’nun içeriden “Salim Zeybek” diye seslendiğini söyleyen Acun Karadağ o anları şöyle anlattı:

“Dün Yüksel Direnişi’nin 1000. Günüydü. Biz çok kalabalık olarak gözaltına alındık, 25-30 kişiydik. Gelip giden gözaltıları da görüyorduk. Orası Gazi Mustafa Kemal Hastanesi, eski Devlet Demir Yolları Hastanesi denilen yer. Adli Tabip olarak kullanılıyor giriş kısmı.

TEM Polislerini gördük onları da tanıyoruz. Daha önce biz de birkaç defa TEM’e götürülmüştük. Bizden birilerine geldiklerini düşündük. Sonra bahçenin uzak tarafında durdurdular arabayı. Cemaatten birileri olabilir diye düşündük. Onları bizden uzak tutuyorlar, karşılaştırmamaya çalışıyorlar. Sonra geri gelip arabayı hastanenin önüne çektiler. Araçtan indirdiler insanları hızla. Adli Tabip bu sarada “Salim Zeybek” diye seslendi. Biz o zaman kaçırılanlar olduklarını anladık. Öncesinde birini Salim Zeybek’e benzettim ama emin olamamıştım, çok zayıftılar.
Adli Tabip’e yanlarında birer polisle çok kısa soktular ve hızlı biçimde yanımızdan geçirerek götürdüler. O sırada ben arkasından ‘Biz sizin sesinizi duyurduk Salim Zeybek’ diye seslendim. Döndü baktı ama bir şey de diyemedi, yüzünden hafif bir olumlu tavır geçti ama aceleyle götürdüler.”

İLK KEZ GÖRÜNTÜLENDİLER

O anlara ilişkin kısa bir kamera kaydı da ortaya çıktı. Yüksel TV’nin Facebook hesabından yayınlanan kayıtta kaçırılanlardan üçü açıkça görülüyor.

Kısa görüntüde, Adli Tabip’ten çıkartılanların en önünde Erkan Irmak görülüyor. Ardından Yasin Ugan ve son olarak da Özgür Kaya çıkıyor. Kısa görüntülerde kayda geç girildiği için Salim Zeybek görülmüyor.

“HEPSİ UFAK TEFEK VE ZAYIFTILAR”

Araçtan indirilenlerin dört kişi olduklarını söyleyen Acun Karadağ, zayıf olduklarının dikkat çektiğini söylüyor:

“Arkadaşlardan biri polislere seslendi ‘İnsanları kaçırıyorsunuz ama ne hikmetse TEM buluyor kaçırılan insanları’ dedi. Alelacele arabaya bindirdiler, araba önümüzden geçerken de zafer işareti yaptık. Bunlar çok kısa birkaç dakikalık işlemlerdi. Dört kişiydiler.

Hepsi ufak tefek ve zayıftılar. Yürümekte zorlandıklarını söyleyemem. Zayıflıkları dikkat çekiyordu. Bir de kollarına yapışmışlardı götürüyorlardı. Yüzlerinde darp izi görmedik. Ama kaçırılmışlarsa bir süre izleri geçsin diye bekletiyorlar onları.

Büyük ihtimalle gözaltı süresini uzatmak için hakime götürüyorlardı. Hakime götürmeden önce de Adli Tabip’e götürüp süre uzatıyorlardı”

“YÜKSEL DİRENİŞİ SÜRECEK”

KHK’ya ihraçlara karşı başlayan ve 1000 günü aşan Yüksel Direnişiyle ilgili de konuşan Karadağ, sürekli olarak kesilen para cezalarını ödemeyeceklerini, hukuksuzluğa karşı direnişi sürdüreceklerini belirtiyor:

“Yüksel Direnişinin 1000. günü çok kitleseldi güzeldi. Biz Karanfil Sokak’tan yürüyerek İnsan Hakları Anıtı’na geldik. Bayağı kalabalık çıktık alana, çevredeki insanlar alkışladı, destek verdiler. Polis kalkanlarıyla bizi karşıladı. Biz de kalkanlara girdik.

Benim astımım var biraz nefes alamadım, yerde kaldım. Arabalar dolduğu için arabaya da atamadılar beni, mobil karakola aldılar. Beni koruyan bir arkadaş vardı onu darp ederek gözaltına aldılar. Para cezası kestiler tekrar.

Ödeme emirleri geliyor bize sürekli Maliye’den. 100 bin liraları aştı. Ödemeyeceğiz. Kimseye de ödetmeyeceğiz, çünkü hukuksuz. Bu eylemin karşılığı para cezası değil, tamamen hukuksuz, biz anayasal hakkımızı kullanıyoruz. Yüksel Direnişimiz devam edecek, kazanana kadar.”

[Cevheri Güven]

İşkenceye sessiz kalan Feyzioğlu iktisatçı kesildi!

SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu herkesi şaşırtmaya devam ediyor. YouTube'da havadan sudan gündemleri değerlendirdiği videolardan sonra şimdi de ekonomiye el attı.

Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’in “Hukuk siyasetçinin köpeğidir.” sözlerini rastgele söylemediğini teyit eden onlarca hukuk ihlali bir güne sığarken tek kelime etmeyen TBB Başkanı Feyzioğlu bugün ekonomi üzerine inciler sıraladı.

İHRACAT ARTIYOR MU, ARTMIYOR MU?

Odatv’de “Ekonomide en etkili olacak tedbir budur” başlıklı makale ile hükümete kendince yol gösteren Feyzioğlu’nun makalede hiç “kriz” kelimesini kullanmaması dikkatten kaçmadı.

“İhracat artıyor. İyi. Çünkü TL'nin değeri dolar karşısında düştüğü için Türk mallarının rekabet gücü artıyor.” diyen Feyzioğlu, üretmediğimiz için krize girdiğimizi ispat etmeye çalışıyor.

Ancak sanayicinin elektrik ve doğalgaz zamları altında nasıl ezildiğine hiç temas etmiyor. 

Feyzioğlu ekonomiden anlamadığını yine kendisi ele veriyor. Başlangıçta “iyi” dediği ihracat artışının TL’nin dolar karşısında değer ile mukayese edildiğinde reel olmadığını söyleyen de kendisi.


Erdoğan'ın 10 Mayıs 2014'te "Edepsizlik ediyorsun." dediği Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu (sağda) artık Erdoğan'ı coşku ile alkışlıyor. Aralarından su sızmıyor.

FAİZ İNDİRİMİNE DEVAM, ERDOĞAN'A SELAM

Feyzioğlu, 6 Temmuz'da gece yarısı darbesi ile Merkez Bankası başkanlığı koltuğuna oturtulan Murat Uysal'ın talimatla haftalık repo faizini yüzde 24’ten yüzde 19,75’e indirmesine destek verdi.

Adalet ve Kalkınma Partisi(AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın “Faiz düşerse enflasyon da düşer.” şeklindeki tezine alkışlayan Feyzioğlu, “Ekonominin çarklarının dönmesi için faizin düşmesi iyi. İyi, ama yetmez.” diyor.

Bu satırların akabinde bir anda mesleğini hatırlayan Feyzioğlu şunları kaydediyor: “Ülkenin hukuk düzeni yeteri kadar güven vermezse, nakit para gelmez, içerideki dışarı gider, dolara gider, düşse bile garanti diye faiz için bankaya gider.” 

HUKUK NASIL GERİ GELECEK? SORUSUNUN CEVABI YOK

Ancak hukuk düzeninin kim tarafından ve ne şekilde tahrip edildiğine hiç temas etmiyor. Baroların başındaki bir isim 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden bu yana Türkiye'nin temel hak ve hürriyetlerde Afrika ülkelerinin gerisine düştüğüne bilmiyor olamaz.

Feyzioğlu, Erdoğan’ın 18 Mayıs’ta ilan ettiği halde kanun haline gelmesi için şu ana kadar tek adım atılmayan Yargı Reformu’na methiyeler diziyor. Reformun ismi var, kendisi yok oysa. 

TBB Başkanı Feyzioğlu, Saray’daki toplantıda “Avukatlara yeşil pasaport verilecek.” dediğinde Erdoğan'ı nasıl alkışladıysa ekonomi makalesinin sonunda aynı coşkuyu ele veriyor. 

SAYISIZ GÜZELLİKLER VARMIŞ!

“Türkiye'de hepimizin refah içinde yaşaması için başka pek çok ülkede olmayan sayısız güzellik var.” sözleri ile Feyzioğlu, Türkiye’de yüz binlerce insanın maruz kaldığı baskı ve zulümleri yok sayıyor.

Feyzioğlu’nun bu satırları yayımladığı gün Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu herkesin tüylerini diken diken eden bir açıklama yaptı.

Tanrıkulu şubat ayında Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından kaçırılan ve sekiz gün önce Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde oldukları(!) açıklanan Salim Zeybek, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Erkan Irmak’ın hâlâ avukatlarıyla görüştürülmediğini söyledi.


Siyah Transporter minibüslerle kaçırılan altı kişiden dördü bir hafta önce Ankara Emniyeti'nde ortaya çıktı. Dört kişin eşleri ile sadece birkaç dakika görüşebildi. Avukatlarla hâla görüşemediler.

DÖRT KİŞİ AVUKATLARI İLE GÖRÜŞTÜRÜLMÜYOR, İKİ KİŞİ HÂLÂ KAYIP

“Ankara Barosu’nun oluşturduğu avukat heyetinin de görüşmesine izin verilmedi.” diyen Tanrıkulu, dört kişiye hazırlanmış beyanların zorla imzalattırılmak istendiğine dikkati çekti. Aynı tarihlerde kaçırılan Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen’den ise hâlâ haber yok.

Feyzioğlu’nun “Başaracağımıza inanıyorum.” cümlesi kendisi adına son derece tutarlı. Zira aynı Feyzioğlu, 10 Mayıs 2014’te kürsüde konuşurken dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Edepsizlik ediyorsun.” diyerek salonu terk etmişti.

Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu.” dediği 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra Feyzioğlu AKP iktidarına en fazla destek veren isimlerin başında geliyor.

KHK MAĞDURU HUKUKÇULAR AVUKATLIK YAPAMIYOR

Avukatların, hâkim ve savcıların tutuklanmasına sessiz kaldı. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ile el ele vererek Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağduru hukukçuların avukatlık yapmasına engel oldu.

Özel sektörde bile iş bulmasına izin verilmeyen KHK mağduru hukukçuların fiilen ölüme mahkûm edilmesi hukukçu Feyzioğlu’nun gündemine giremedi.

Son makalesi gösteriyor ki Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu işkence, uzun tutukluluk, adil yargılanma hakkının ihlali, masumiyet karinesinin yok sayılması ile zerre kadar ilgilenmiyor. 

SIFIR İKTİSAT BİLGİSİ İLE EKONOMİYİ KURTARACAK

Yine gazetecilerin tweet attığı için tutuklanması, hamile kadınların ve birkaç aylık bebeklerin hapse atılması, teröre bulaştıklarına dair tek delil olmadığı halde yüzlerce şirkete el konulması, 150 bin kişinin memuriyetten ihraç edilmesi Feyzioğlu’nun umurunda değil.

Bunlardan çok daha mühim meselelerle uğraşıyor kendisi.

Feyzioğlu sıfır iktisat bilgisi ile tarihin en ağır krizinden Türkiye’yi kurtaracak!

[Samanyolu Haber] 6.8.2019

Bütün Varlığa karşı sevgiyle dopdolu [Abdullah Aymaz]

M. Fethullah  Gülen  Hocaefendi “Yeni İnsan” yazısına  devam ediyor: “YENİ  İNSAN, bütün varlığa karşı sevgiyle dopdolu ve insanî değerlerin koruyucusu ve kollayıcısıdır. O, bir taraftan insanı insan yapan ahlâk ve fazilet gibi esaslarla kendi yerini belirleyip kendini bulurken, diğer yandan da bütün varlığı şefkatle kucaklayacak kadar âlemşümul ‘evrensel’ ve diğergâmdır. Kendisinin nasıl olmasını seçtiği aynı anda, beraber bulunma mecburiyetinde olduğu insan vesâir eşyanın da nasıl olması gerektiğini tasarlar; fırsat doğunca da bütün tasarılarını gerçekleştirmeye çalışır. O, çevresinde iyi olan herşeyi korur-kollar ve onu başkalarına da salıklar… bütün fenalıklara karşı savaş ilan eder ve onları, içinde yaşadığı toplumun bünyesinden söküp atacağı anda kadar bir yay gibi hep gerili kalır. İnanır, inanmayı herkese tavsiye eder… İbadete ‘güzel’ der ve  onun gürül gürül dili olur. Okunması gerekli olan kitapları okur ve okutur. Ruh ve mânâ köküne saygılı gazete ve mecmualara omuz verir… Sokak sokak dolaşır, kendi insanının ihtiyacı olan herşeyin işportacılığını yapar… ve bu haliyle de o, bir sorumluluk ve mükellefiyet remzi olur.”

Hocaefendinin ifade ettiği gibi “bütün varlığa karşı sevgiyle dopdolu” olma zaten İslâmiyetin ruhunda var. Herşeyin Yaradanı Cenab-ı Hak olunca, her şey O’nun sanat eseri… Yani her şey, aynı Sanatkâr Yaradanın harikası, mucizesi… Aynı komutanın emrinde askerlik yapmış olmaktan dolayı bile bir yakınlık, birlik, beraberlik hissi doğuyor. Aynı Hâlık’ın nakşı olmak ise ondan çok daha ileri bir yakınlığı gerektiriyor. Aynı ağacın yaprakları, çiçekleri ve meyveleri olmak gibi… Aynı kökten, aynı aşiret, aynı kabiledeniz hissi gibi…

Dikkat edilirse, ibadet vakitlerimiz bir nevi kâinatla bütünleşip beraber ibadet etme güzelliğini ifade ediyor. Üstad Hazretleri Dokuzuncu Söz’de ibadet vakitlerinin, beş ayrı  zamanını anlatırken bu hususa dikkat çekiyor… “Ettehıyyatünün dört unsura bakışı ve onların tesbihatları ve Efendimizin (S.A.S.) bunları Mirac Gecesince Cenab-ı Hakkı takdimi gibi her namazda bizim de tahiyyatlarda takdimimiz, kainatla bir bütünleşme, sarmaş dolaş olmadır. Onun için her mümine kendi dünyası kadar ibadet etmiş gibi âhirette dünya genişliğinde cennet ihsan edilecek… “Biz Ayrıca Üstad Hazretleri Fatiha Sıresindeki Ancak Sana ibadet ederiz ve biz ancak Senden yardım dileriz.”   yetindeki “Biz” kimlerdir? Hususunda bunlar “Bütün kainat olarak biz… Bütün müminler olarak biz… “Bütün zerrelerimiz ve hücrelerimizle ancak Sana ibadet eder ancak Senden yardım isteriz mânâsına BİZ… Yani en başta BÜTÜN  K İNAT  OLARAK  BİZ…

Netice itibariyle Biz, bütün kainat ağacının en kıymetli varlığı insanız ve ama işte o ağacın meyvesiyiz… Biz bir bütünüz. O ağacın kökü gövdesi elementler unsurlar ise, dalları bitkiler ise, çiçekleri hayvanlar ise, meyveleri de biziz… Yani o ağaca bağlı olarak biz… Ama biz halife ve komutan olarak yaratıldığımız için o kainat ağacı emrimize verilmiş, istediğimiz gibi tasarruf edebiliyoruz. Analiz ve sentezlerle yeni yeni şeylerde yapabiliyoruz. Ayrıca mânevî olarak onların tesbihatlarını da dua ve teşbihlerimiz içine katıp Allah’a takdim ediyoruz, sanki bizim teşbihlerimiz gibi…

Onun için biz müminler, nasıl emr-i bi’l-marûf (iyilik emir) ve nehy-i ani’l-münker (kötülükten nehyetmek)  ile vazifeli olduğumuzdan insanlar arası kötülüklere karşı mücadele ile vazifeli olduğumuz gibi, kainattaki, dengeleri bozan, fıtrattaki varlık âlemine zarar veren, ekolojik muvâzeneyi alt üst eden herşeye karşı da mücadele vermemiz gerekiyor. Çünkü biz kainatın bir parçasıyız. Aynı ağacın vücudun bir parçası olduğumuz için o çeşit zararlar aslında bizim varlığımızı da tehdit etmektedir.

Öbür taraftan okunması gerekenler hususunda da bir gayretimiz gerekiyor… Ruh ve mânâ kökümüze saygılı herşey bizim için çok önemli… Onlara seralar olma… Onların işportacılığını yapma… Okuma, okutma, yayma…

Hocaefendi devam ediyor: “YENİ  İNSAN, inşâ ruhuna sahip ve türlü şablonculuğun karşısındadır. Öze saygı içinde kendini yenilemesini, hadiselere söz dinletmesini bilir. Ve hep yaşadığı devrin önünde yürür… hem de iradesinin sınırları ötesinde bir gayretle, şevkli çalımlı ve Allah’a itimat içinde. Onun hayatında SEBEBLERE  riâyetle TESLİMİYET, o kadar iç içedir ki, işin iç yüzünü bilmeyenler onu, ya esbabperest –sebeplere tapan, sebepleri herşey sanan – veya tam ecbrî –kaderci- sanırlar… Oysa ki, ne o, ne de o; YENİ  İNSAN  TAM  BİR DENGE  İNSANIDIR… Sebeplere riâyeti bir vazife bilir, Hakk’a teslimiyeti de imanın gereği sayar.”

Hocaefendinin bu tesbitlerinden, biz yeni insanın yine onun ifadesiyle, (şabloncu ve taklitçi olmamasını) bilakis her ferdin kendine göre çiçek açması gerektiğini anlıyoruz… Yeni insan hür fikirli olacak ama Kitap ve Sünnete saygı içinde… Elbette bu NESL-İ  CEDİD,  çağıyla yüzleşemememiz, asrı ile hesaplamamız MEZAR-I  MÜTEHARRİK  BEDBAHTLARA  benzemeyecektir. Her zaman için durum muhakemesi ve muhasebesi tam yapacak, yaşananlardan ders çıkaracaktır.

Bir de herkesin gerisinde, güdümünde figüran olmayacak, bilakis sofrayı seren ve gündemleri belirleyen o olacaktır. Dik duracak, muhalif rüzgarlara karşı direnç gösterecek en azından aktif sabır içinde zihnî, fikrî faaliyetlerde bulunu yeni hazırlıklarını iç dünyasında demlendirmeye çalışacaktır.
Hem de arı gibi şevk içinde olacaktır. Şâika duygusu işe fıkır fıkır kaynarken, Sâika anlayışı içerisinde Cenab-ı Hakkın hazırlayıp sevk ettiği ufuklara doğru azm-i râh  edip yol olacaktır.

[Abdullah Aymaz] 6.8.2019 [Samanyolu Haber]

Düşüncede Aydınlık - Kalplerde İstikâmet [Mehmet Ali Şengül]

Bugün insanlık, -husûsiyle âlem-i İslâm’da büyük çoğunluk- müthiş bir bunalım geçirmektedir. Bu bunalımlar;  inanç, ahlâk, düşünce ve âile zaafı başta olmak üzere, sistem, idârî yanlışlıklar ve  adâletsizlikler  olarak, en güçlü devletleri bile sarsacak kadar derin olduğunda şüphe yoktur.
   
Asrımızın  insanı, metafiziğin ilim yuvalarından kovulduğu, cismâniyetin adetâ putlaştırıldığı, mânevî değerlerin tezyif gördüğü, insan benliğinin azdırıldığı bir dünyâda yaşamaktadır. İnsanın, gerçek mutluluk ve barış içinde yaşamasını sağlayabilmek için, kalp-kafa, ruh-beden, fizik-metafizik, dünya-âhiret bütünlüğü içinde ele alınması gerekmektedir.
   
Bugün fertler, âileler, husûsiyle gençlik, ürpertici sarsıntılarla perişan durumda ve sürekli kan kaybetmektedir. Kuvveti arkasına alarak dünyâyı karıştıran/karıştırmak isteyen, menfaat ve çıkarları, makam ve şöhretleri adına mazlum ve mağdur insanları ezen, yuvalarını dağıtıp, çoluk çocuğu perişan eden, mallarına ve işlerine el koyup zor durumda bırakan zâlimler; dişini tırnağına takarak, ömrünü, dünyâsını bu değerlerin korunmasına  adayan ve dünya barışına  sahip çıkan insanların çalışmalarının önünü kesme ve engelleme gibi çok acı tablolar sergilemektedirler.
 
Oysaki, devletler başta olmak üzere gönüllü kuruluşlar, eğitim kurumları, hatta fertlere büyük sorumluluklar düşmektedir. Birinci derecede cehâletle savaşmaları, dîni kendi orjini içinde temsil ederek telkin etmeleri, modern ilimlerle düşünceye ışık tutmaları, kalbleri de doğru ve müstakim hâle getirebilme gayreti içinde olmaları gerekmektedir.
   
Bununla beraber, husûsiyle devlet adamları, ilim adamları, akademisyenler, medya kuruluşları, hukuk ve adâleti temsil edenler, âsâyiş ve huzuru koruma sorumluluğunu taşıyanlar  ve topyekün insanlık, üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirirlerse; kendi çıkarları, şan ve şöhretlerini koruma adına yapılacak yanlışlara, tahripkâr yıkımlara fırsat verilmemiş olacaktır. Böylece  dünyânın her yerinde , husûsiyle şu anda ülkemizde nice mazlum, mahkum, gaybûbet içinde olan mâsum insanlar, içinde bulundukları her türlü zulümlerden kurtulma imkânı bulacaklardır.
 
İnsan sâdece maddeden ibâret olmadığına göre, hayâta yalnız maddeci düşünceyle  bakmamalıdır. Hoşgörülü, diyalog içinde, kavl-i leyyinle  -tatlı dil güleryüzle- davranılmalı ve her düşünceye saygılı olunmalıdır. Husûsiyle insanı, kalp kafa bütünlüğü içinde  ele almalı,  onun eğitimine ve kabiliyetlerinin maddî-mânevî inkişâfına daha  fazla önem verilmelidir.
   
İnsanın yaratılış gâyesi ve hedefi ve bilhassa îman erkânı  ihmâl edilmeme kaydıyla; nesiller arası değişim ve dönüşüm her dönem kolay  olmamıştır, bu dönem de kolay olmayacaktır. Bugün fevkalâde önemli bir süreçten, bir imtihandan geçildiği muhakkaktır. İnsanlığın iftihar Tablosu, kâinatın  yaratılış vesilesi Nebîler Sultânı, vahiyle müeyyed Allah’ın son peygamberi Efendimiz (sav) bile, fetret ve cehâlet karanlığındaki nesilleri dönüştürmek için çeyrek asır mücâdele vermiştir.
     
Bu mevzu, geçmiş ve gelecek milyonların  hukuku nazar-ı itibâra alınarak, âlî bir meclisin, hislerden uzak ve gelişen dünyâ şartlarını hesap ederek alacağı bir kararla düşünülmelidir.
   
Hayâtını dâvây-ı İslâm’a adamış olanlar, “Mü’minlerin ayıp ve kusurlarını araştırmayın!” (Hucurat,12) emr-i İlâhi’yi  esas alarak, hatâ ve kusurları da rencide etmeden -şûrâ’nın alacağı bir kararla- düzeltme yolunu tercih etmelidirler.
   
Buna rağmen bütün riskleri göze alarak, insanlığın dirilişinin ve dirilişlerinin birbirini takip edeceği mutlu günlere ulaşmasını sağlamak için, yaşatma arzusuyla yaşayan, kendisini nesline fedâ eden kahramanlar olması ve böyle bir nesil yetiştirip geleceği onlara devretmesi, değişim adına asıl gâye olmalıdır.
   
Böyle bir nesil,  îmanlarının derinlikleri ölçüsünde, şartlar ne kadar ağır olursa olsun endişeye kapılmadan, korkup geriye çekilmeden, diklenip inatlaşmadan her zaman dik durur, Allah’tan başka kimseden korkmaz ve eğilmezler. Yaptıkları ve yapacakları hizmetleri karşısında  asla beklenti içine girmezler. Aynı zamanda  huzur ve güveni temsil etmeleri itibâriyle, katiyyen  ifsad edici  olmazlar. Vazîfeleri tamir ve tashihtir.

Onlar, Allah’ın lütfettiği nimetler ve başarılar karşısında, gurur ve kibire girmez, nankörlükte bulunmadığı gibi, mahrûmiyetlerle karşılaştığı zaman da ye’se düşmezler.  Azîmli ve kararlı olarak hizmetlerine devam ederler.
 
Onlar, herkesi sever, herkesi kucaklar, kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazlar. Varsa bir kusur, kimseyi rencide etmeden tamir yollarını araştırırlar. Kin ve nefrete yenik düşmeden, herkes için hayır yolları bulma peşinde olurlar ve ruhlarındaki sevgi ve merhameti  sürekli canlı tutmaya çalışırlar.
   
Hiçbir kimsenin  Allah’ın takdirine, ilmine ve kadere sınır koyamaya yetkisi yoktur. Herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmekle mükelleftir. ‘Kadere îman eden gamdan, kederden kurtulur.’ (El-Kudsî el-Münavî)  Mü’min için hedef, dünyayı kurtarmak değil; rızâ-yı İlâhî’yi elde etmektir. Bu da ihlâs, samîmiyet, vefâ ve sadâkatle elde edilir.
   
Bütün kardeşlerimizin  mübârek Kurban Bayramını kutlar, âlem-i İslâm ve insanlık hakkında hayırlara, barış ve huzura vesîle olmasını dilerim.
   
Aynı zamanda aklı, gönlü, rûhu, Allah ve Resûlullah ile beraber olan ve hac yapma şerefine ermiş bulunan bütün mü’minlerin de, haclarının mebrûr olmasını Cenâb- ı Hak'tan diler ve duâ ederim

[Mehmet Ali Şengül] 6.8.2019 [Samanyolu Haber]

AKP Elazığ Milletvekili Zülfü Tolga Ağar: ‘Cumhurbaşkanı denilince bize Allah gibi geliyor’

AKP Elazığ Milletvekili Zülfü Tolga Ağar ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile arasında geçen ve daha önce gündeme gelen tuhaf diyaloğuğun görüntüleri ortaya çıktı.

Erdoğan’ın kendisine “Evladım senin bıyıkların uzamıyor mu?” diye sorduğunu hatırlatan Ağar, verdiği cevabı şöyle aktardı: : ”Cumhurbaşkanı dnilince bize Allah gibi geliyor, merak etmeyin saat dörde kadar uzar efendim.”

Malatya Gençlik Buluşması programında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile karşılaşılaşmasını anlatan AKP Elazığ Milletvekili Zülfü Tolga Ağar, skandal ifadeler kullandı: “Sayın Cumhurbaşkanımız Elazığ’a geldi. Miting için ayakta bekliyoruz, protokol dizildi, tek tek elleri sılıyor. Sıra bana geldi. Şöyle yüzüme baktı gülüyor. Ben niye gülüyor dedim. ‘Evladım senin bıyıkların uzamıyor mu?’ dedi. Cumhurbaşkanı deyince çok korkunç bir şey, bize Allah gibi geliyor. Ben de, ‘Efendim saat dörde kadar uzar dedim.’ Yanağımı okşadı.”

[TR724] 6.8.2019

Skandal KHK kararı: ‘Beraat etse dahi, dünyevi ve uhrevi fayda talebi olduğundan görevine iade edilemez’

Türkiye’de hukukun içler acısı halini gözler önüne seren bir karar ortaya çıktı.

Ankara 22. İdare Mahkemesi’nce alınan bir karara göre, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevlerini kaybedenlerin memuriyete iadesiyle ilgili skandal bir hüküm verildi.

İdare mahkemesi, ‘ceza davasından berat etmenin dahi memuriyete iade edilmeki için yeterli olmadığı kararını alırken, dünyevi ve uhrevi faydalar hali ile irtabatın bulunmasının da kamu görevinden çıkarılmak için yeterli olduğunu’ belirten bir karar aldı.

28 Mayıs 2019 tarihinde alınan karar hukuk tarihine skandal olarak geçecek nitelikte.

Kararın altında Mahkeme Başkanı Osman Ertan, üyeler Cemile Şahin Güngör ve Öner Tunç’un imzası var.

2019/1111 karan numaralı belgede  şu ifadeler yer aldı: “… dünyevi ya da uhrevi faydalar umma hali ile irtibat; yani bir çıkar ilişkisi nedeniyle gönüllü veya gönülsüz kendi davranışlarını bireysel iletişim yoluyla ya da yazılı ve görsel basın, sosyal medya paylaşımları üzerinden gelen mesajları dikkate alarak belirleme hali de kamu görevinden çıkarmanın hukuki gerekçeleri arasında sayılmıştır. Bu nedenle ilgililer hakkında ceza yargılamasında üyelik suçlamasıyla açılan davada berat kararı verilmiş olsa dahi, idari yargı yeri irtibat ve iltisak unsurları yönünden de işlemi incelemek zorunda olduğundan davacının iddiasına itibar edilmemiştir.”

[TR724] 6.8.2019

Dün gözaltına alınan Acun Karadağ emniyette karşılaştığı Salim Zeybek’e böyle seslenmiş: ‘Biz sizin sesinizi duyurduk’

Ankara’nın Yüksel Caddesi’nde işini kaybeden KHK’lılar adına 3 yıldır nöbet tutan memurların simge isimlerinden Acun Karadağ, sosyal medya hesabından kayıp ailelerini sevindiren bir paylaşımda bulundu.

Ankara Terörle Mücadele Müdürlüğü ekipleri tarafından dün gözaltınan KHK ile ihraç öğretmen Acun Karadağ, emniyetteyken 25 kişilik bir grubun muayene için getirildiğini, 6 ayı aşkındır süredir kayıp olan Salim Zeybek ve diğer kişilerle karşılaştığını söyledi.

Acun Karadağ, o anları şöyle anlattı: “Bugün gözaltındayken Tem şubeye bir minibüs insan getirildi. Bizden uzak bir yerde bekletti. Saniyelik bir muayeneden sonra geri götürüldüler. Önümüzden geçerken bizden uzak tuttuklarını anladım. Arkalarından fotoğrafından çok daha zayıf görünen adama seslendim; “Biz sizin sesinizi duyurduk Salim Zeybek.” Baktı, yüzünden bi şaşkınlık ifadesi oldu, bir gülümseme yüzünü yaladı geçti. Tepki bile veremediler. 25 kişi zafer işareti yaparak uğurladı. Gözaltılara alışılmaz ama her gözaltinda öfken büyür, bi daha gelirken daha direngen olursun.”

Karadağ’ın açıklaması en çok kayıpların ailelerini sevindirdi. 6 kayıptan 4’ünün Emniyette gözaltında olduklarının açıklanmasından sonra belirsizlik devam ederken, eşlerinden haber almanın mutluluğunu yaşayan aileler Acun Karadağ’a sosyal medya üzerinden teşekkür etti. Salim Zeybek’in eşi Betül Zeybek, ”Bu haber ne güzel. Bizden başka bir gözün görmesi… Çok teşekkür ederim. Yazamıyorum bile..” diye duygularını dile getirirken, Özgür Kaya’nın kızkardeşi Emine Kaya, ”Gerçekten mii yaa inanamıyorum. Abim Özgür Kaya da var mıydı yanlarında Acun Hanım acaba. Nasıllardı, ne durumdalardı, yürüyebiliyolar mıydı rahatça? Çok merak ediyorum çok… Neden tepki veremedi ki, idrakleri nasıl acaba, off…” ifadelerini kullandı.

Acun Karadağ, bunu üzerine şu paylaşımda bulundu: ”Yürüyorlardı. Görünür bir hasar yoktu. Çok zayıflamışlardı. Muayene edildiklerini bile düşünmüyorum. Hepsi bir aradaydı. Diğerlerinin adını hatırlayamadığım için seslenemedim. Kusura bakmayın. Çok kısa bir süreydi. Kaçırır gibi götürdüler.”

Sosyal medya kullanıcıları, “İnsan, insan sesi duyunca mutlu olur, mazlumun sesi olmuşsunuz” şeklinde onlarca mesaj paylaştı.

İŞİMİZİ GERİ İSTİYORUZ

Ankara Yüksel Caddesi’ndeki, KHK ile çalışma hakları ellerinden alınan emekçilerin 1000 gündür devam eden ‘İşimi geri istiyorum’ eylemine polis müdahale etti. Basın açıklaması sırasında direnişçilere sert müdahalede bulunan çevik kuvvet, KHK ile ihraç memurları yerlerde sürükleyerek gözaltına aldı.

[TR724] 6.8.2019

Gazeteci Arzu Yıldız, 7 aylıkken Türkiye’de bıraktığı bebeğine 3 yıl sonra kavuştu

AKP iktidarının baskıları sebebiyle Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan gazeteci Arzu Yıldız, 7 aylıkken bıraktığı bebeğine 3 yıl sonra kavuştu. Kanada’da yaşayan Yıldız, Facebook sayfasında geçen hafta gerçekleşen kızıyla buluşmasına dair bir yazı paylaştı.

“Onu bıraktığım gibi emziği ile aldım.” diyen Yıldız, kızının ilk gece yarısı uyandığında “Dedemi istiyorum” diyerek kendisini tekmelediğini aktardı. O tekme ile kızını daha çok sevdiğini belirten Yıldız, “Nasıl bir vicdansızlık bataklığından çıktığının farkında değildi. Kaç bebek böyle tanıştı anne-babası ile bilmiyorum. Kaç bebeği annesi ile tanışmak zorunda bıraktı insanlar?” diye sordu.

İşte Arzu Yıldız’ın kızıyla buluşmasını anlattığı duygusal satırlar:

“Hafızasını kaybeden bir insanın geçmişini tekrar hatırlaması için onda derin izler bırakan bir şarkı, ses, yüz vs bir şeyler gösterirler filmlerde.

Ben Türkiye’den ayrıldığımdan beri orada geçen geçmişime dair hiç bir şey hatırlamıyordum. Aklımda sadece o ülkeyi gözyaşları ile terk ettiğim gün kalmıştı. Türkiye’de sadece bir gün demekti benim için. Fazlası değil. Bir de bebek emziği.

Bir anne kundaktaki bir bebeği nasıl bırakabilir? Bu yüzden dönüp arkama bakmadan, sarılmadan gitmek istemiştim. Tam kapıdan çıkarken dayanamayıp baktım. Halıda sürünen ve ağzında emzik olan kızıma. Vicdanlı olmanın bedelini ödüyordum kendi çocuğumu vicdansızca bırakmak zorunda kalarak.

O anda hakkında haberler yaptığım insanlar geldi aklıma onlar da öyle mi terk ettiler evlerini diye düşündüm.

O halıda sürünen emzikli bebek görüntüsü hiç silinmedi hafızamdan.

Kanada’ya geldiğimde Türkiye’ye dair bir şey kalmadı hiç aklıma. Kalması da mümkün değildi. Aklıma gelmesi gereken herkes, her şey bir bir gittiler zaten. Bir rüzgarda yüreksiz ve vicdansızca savrularak. Benim iyi hayallerimin/düşüncelerimin kötü birer kabuslarıymış meğer onlar.

Burada üç sene boyunca 7 aylıkken bıraktığım kızımı bir daha görüp görmeyeceğimi düşündüm. Yaşama her şekilde tutunmalı insan güçsüz ve hasta bir anne bırakmak istemedim hikayelerinde. Bir köprü üzerinde yürürken gördüğüm bir bebek emziği gelip sarsana kadar. O köprüde saatlerce o emziği elimde tutarak ağladım. Aşağıya atlaması da kolaydı. Korkmuyor insan kaybedecek bir şeyi kalmayınca. Ama bir korkak gibi gitmek istemiyorum bu dünyadan. Pes etmiş bir annenin neyi örnek olabilir ki geride kalana.

O emzik benim hayatımın en önemli figürü oldu. Emzik unuttuğum her şeyi geri getiren bir hatırlatma makinesi sanki.

Geçen hafta üç yıl aradan sonra kızımla kavuştum. Onu bıraktığım gibi emziği ile aldım.

Ağlamak ürkütmek istemedim karşılarken. İnsanın kendi çocuğu ile tanışması ne demek bilir misiniz?

Havalimanından çıkışını beklerken, “hangisi benim ki acaba” diye bakındım gelen küçük çocuklara. Sonradan onu fark ettim, bir kadının bavulun arkasına saklanmış beni daha önce görmüş, ve koca gözlerini üzerime dikmiş bir vaziyette bakıyordu. O bakışı anlatacak hiç bir ifade bulamıyorum. Anlatılamayacak bir bakıştı. O küçük bedene göre çok derin ve büyük anlamları olan bir bakıştı. “O bakındığın çocuk benim, annem sen misin” der gibi bakıyordu. Benim onu gördüğümü fark ettiği anda yolculardan birinin bavulunun arkasına iyice gizlendi. Ama kenardan hala beni izliyordu. Ömrümün sonuna kadar unutamayacağım bir bakıştı. Kucağıma aldığımda donup kaldı, tepkisizdi. Utanıyordu. Biraz yürüdükten sonra elbisesini beğenip, beğenmediğimi sordu.

Arabada eve gelene kadar aynadan beni izledi ben de onu. İkimizde birbirimize bakıyorduk. Ezberleyelim yüzlerimizi der gibi. Hayat denilen şey, sabahına seni bir başkası olarak uyandırabiliyordu. Bunu o küçük bebek bile öğrenmişti.

Eve geldiğimizde biraz sohbet etmeye çalıştım gece yarısıydı zaten uyudu. İlk kez yanına yattım.

Gece göğsümün üzerine bir tekme yiyerek uyandım. “Burası bizim evimiz değil, çekil dedemi istiyorum” diye bir feryatla uyandı. Yastığını alıp, “senle yatmak istemiyorum” diyerek gitti.

Çok üzülmüyor insan o tekmeye vefadan dolayı atılmışsa eğer. Emek vereni bir gecede unutacak bir bebek, ileride o tekmeyi göğsüne değil, insanın kıçına da basardı. Daha çok sevdim onu.

Bugün tam 10 gün oldu. Ama ben onu ilk gördüğüm günden beri dayak yemiş gibiyim. Dizlerimin üzerinde duramıyorum. Her yanım ağrıyor. Halsiz ve yorgunum. Kavuşmanın beklemenin yorgunluğu bu galiba. Kendini tutmanın, ya da insanlar hala ayrı iken çocuklarından bu mutluluğu kaldıramamanın ağırlığını taşıyamıyor dizlerim. Bunu yapanların vicdanları nasıl taşıyor anlamıyorum.

Yeni bir ev, yeni bir anne, bir ülke, yeni dil, yeni yatak. Her şeyi ile dünyası yenilenen bu küçücük kız;

Nasıl bir vicdansızlık bataklığından çıktığının farkında değildi. Kaç bebek böyle tanıştı anne-babası ile bilmiyorum. Kaç bebeği annesi ile tanışmak zorunda bıraktı insanlar?

Kaç anne göğsünde tekmelerle uyandı. Tekmelerini değil de, başını koyacak o göğüse biliyorum.

O vefa tekmelerine üzülmüyorum…

Evindeyken, evini arama hallerine de…

O tekmeler bir tükürük bu vicdansızlık gemisinin yolcularına…

O gemi o bebeklerin tükrükleri ile batacak.

Kimsenin gemisine binmesin, kendi kendine ilerlesin uçsuz bucaksız hayat sularında diye
Bizim ilişkimiz yüzme dersi ile başlayacak…”

[TR724] 6.8.2019

Eski IŞİD mensubu İlyas Aydın: Türkiye, örgütle ilişkisini 2014’ten sonra da sürdürdü

Halk Koruma Birlikleri’nin (YPG) Suriye’nin kuzeydoğusundaki Haseke’nin Rimelan ilçesinde bir hapishanede tuttuğu ‘Ebu Ubeyde’ mahlaslı eski IŞİD üyesi İlyas Aydın, çarpıcı açıklamalar yaptı.

Kendilerini ‘dünya istihbarat servislerinin gayrimeşru çocukları’ diye tanımlayan Aydın, “Suriye Savaşı başlamadan, Arap Baharı dedikleri süreçte, hapishanelerde ne kadar terör suçlusu varsa boşalttılar. Biliyorlardı ki hepsi savaşa katılacak. Ve Afganistan’da, Bosna’da savaşmış ne kadar adam varsa geldi.” dedi.

İlk günden beri dünya istihbaratları tarafından muhacirlerin Suriye’ye bilinçli sokuluşunun söz konusu olduğunu anlatan Aydın, “2014’te ‘Teşekkür ediyoruz, çıksınlar Suriye’den’ dediler. İki gün sonra muhaliflerin İslam Devleti’ne saldırıları başladı. O olaydan sonra dünya istihbaratları göz yummayı bitirdi, yalnız Türkiye devam ettirdi.” diye konuştu.

Türk istihbaratının da IŞİD’i ve muhtemel eylemlerini çok iyi bildiğini anlatan Aydın, şöyle devam etti: “Bir grup vardı, görevlendirilmişlerdi. Türkiye’ye patlama yapmak için gönderileceklerdi. İntiharcıların listesi internette var. Türk istihbaratı daha bunlar Türkiye’ye girmeden bunların hangi görevle ne işler yapacağını biliyordu. İki ihtimal var; ya ofisin içerisindeler ya da çok iyi teknik takip yapıyorlar.”

Gazeteci  Fehim Taştekin, BBC Türkçe adına, sonradan kendisini ‘İslam Devleti’ olarak adlandıran IŞİD’in eski mensubu İlyas Aydın’la röportaj yaptı. IŞİD’den 7-8 bin erkeğin ve 75 bin aile ferdinin akıbetinin tartışıldığı bir dönemde Aydın’la görüştüğünü belirten Taştekin’in haberine göre Aydın, Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün sözcüsü Ebu Muhammed el Adnani ve yardımcısı Ebu Muhammed el Furkan’ın ekibinde ‘ideolojik alandan’ sorumlu kişiydi. Türkiye’den IŞİD’e katılanların başında geliyordu. 2015’te Er Sefter Taş’ın kaçırılmasının ardından IŞİD adına Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile görüşmeye giden üç kişilik heyette olduğunu iddia ediyor.

İlyas Aydın, İslami okumalarına Seyyid Kutub’un ‘Yoldaki İşaretler’ kitabı ve Fizilal’il Kur’an tefsiriyle başlamış, El Kaide çizgisini benimsemiş, 2007-2008’de Mısır’da 10 ay eğitim almış, birkaç kez tutuklanmış, 2014’te de IŞİD’e katılmış. IŞİD’den ayrıldıktan sonra 30 Aralık 2017’de Ras el Ayn’da (Serekaniye) yakalandığını, örgütle yollarını ayırsa da Selefi düşünceye bağlı kaldığını söylüyor.

‘Hastalık yayıldı’
İlyas Aydın, “IŞİD bitti mi?” sorusuna verdiği cevaba, dünyada bazı çevrelerin örgüt için kullandığı ‘hastalık’ ifadesine atıf yaparak başlıyor: “İslam Devleti’nin Irak ve Suriye’de kayıtlı 120 bin askeri vardı. İşlerin kötü gittiğini görenler ya da anlaşmazlığa girenler kaçtı. Belki 10 bini gitti. 10 bini de öldü. Hadi diyelim yarısı öldü. 7 bini Rojava’da. Nerede olduğu belirsiz 20-30 binin üzerinde adam var. Yayıldılar; hastalık yayıldı…”

“İdeolojisi olan bir hareketiz. Bizimle çıkmadı ortaya. 1400 yıllık tarihe bakın. Burada tutulan 70 bin kadın ve çocuğun hepsini öldürseniz de bu hareket bitmez. Onlarla başlamadı ki, onlarla bitsin. Bunun kökeni var.”

İlyas Aydın’a göre Türkiye’den IŞİD’e katılanların sayısı 3 bin civarında; bunların yarısı öldü, 500 kadarı yakalandı; pişman olanlar da var, sadık kalanlar da. Aydın, Suriye’ye 2014’te El Rai/Elbeyli tarafından geçmiş. ‘Mücahit’ ve ‘muhacir’ akınından IŞİD’in ‘hudut emirliğinin’ sorumlu olduğunu, o dönemde buna bağlı olarak Türkiye’de büyük bir ekibin bulunduğunu söylüyor.

Aydın’a göre, karşılama yerlerinde kiralanmış evler misafirhane olarak kullanılıyordu. 2014’te öteki muhalif gruplarla çatışmalar başlamadan önce Hatay, Kilis ve Antep başta olmak üzere tüm sınırlar kullanılıyordu. İdlib üzerinden geçiş mümkünken Hatay’da da misafirhaneler vardı. 2014’ten sonra geçişler Tel Ebyad/Akçakale, El Rai/Elbeyli ve Cerablus/Karkamış üzerinden gerçekleşti. İstanbul, Ankara ya da Antalya’ya gelenler ilk karşılama yerlerinden sonra Gaziantep’e geçiyordu. 2014’de kapılar kapanmıştı. O yüzden geçişler kaçakçılarla sağlanıyordu.

“Askerler insanların girip çıktıklarını görüyordu. Bir göz yumma vardı. Savaşın başında insanlar huduttan arabayla bile geçiyordu. Sonra arabalara ateş emri gelince insanlar geçemez oldu. Sigaradan silaha her şey kaçakçılık yoluyla geçiyordu” diyor Aydın.

‘CIA bizi en çok kullanan istihbarat’
İlyas Aydın’a göre, 20 Temmuz 2015’teki Suruç patlamasından sonra geçişler kesildi, İdlib yeniden devreye girdi.

“Suruç patlaması İslam Devleti ile Türk devleti arasındaki siyasetin olumsuz değişmesi bakımından bir milattı” diyen Aydın bu ilişkiyi ‘işbirliği değil göz yumma siyaseti’ olarak nitelendiriyor:

“Savaş içerisinde kendisi bir şey yapmaktan aciz kalan taraflar bizi oyuna yedek oyuncu olarak sokuyorlar. Yürüttüğümüz savaşı kendi maslahatlarına uygun gördükleri için bize göz yumuyorlar. Bu Türkiye’ye has değil; Amerika, Rusya, hepsi içinde.”

Irak işgali sürerken 2007-2008’de IŞİD’in ilk yapılanması Irak İslam Devleti’nin Kamışlı’dan Elbu Kemal’e uzanan hatta misafirhaneleri vardı. Saddam Hüseyin’den sonra sıranın Beşar Esad’a geleceğini bildikleri için Suriye istihbaratı Amerikalılarla savaşan bu kişilere göz yumuyordu. Suriye krizinde ‘kolaylaştırma’ sırası Türkiye ve müttefiklerindeydi. Aydın’a göre istihbarat servislerinin rolü şuydu:

“CIA bizi en çok kullanan istihbarat. Bu iş Sovyetlere karşı Afganistan’dan başladı. Türkiye de Suriye Savaşı başladığından beri bizi kullanıyordu. İlk günden beri dünya istihbaratları tarafından muhacirlerin Suriye’ye bilinçli sokuluşu söz konusu. 2014’te ‘Teşekkür ediyoruz, çıksınlar Suriye’den’ dediler. İki gün sonra muhaliflerin İslam Devleti’ne saldırıları başladı. O olaydan sonra dünya istihbaratları göz yummayı bitirdi, yalnız Türkiye devam ettirdi. Amerika Kürt güçlerini bir kart olarak kullanıyordu. Türkiye de karşılık olarak bunu yapıyordu.”

‘Her şey ayağımıza geliyordu’
Peki o dönemde sınırlar sadece ‘muhacir’ akışına mı geçit veriyordu? Ya silahlar? Aydın’a göre her şey örgütün ayağına geliyordu:

“İslam Devleti’nin birinci silah kaynağı ganimetti. İkincisi satın aldığı silahlar. Birkaç kaynak vardı. Birincisi Esad’ın subayları. Parayı verirseniz her şeyi satarlar. İkincisi Özgür Suriye Ordusu’dur (ÖSO). Onlar da her şeyi satarlar. Onlara Türk istihbaratı ve Batılı istihbaratlar tarafından yeni bir silah verildiğinde İslam Devleti’nin tacirlerine mesaj gönderiyorlar, ‘Yeni bir silah geldi’ diye. Bütün akışı sağlayanlar Suriyeliler. İdlib piyasasında 500 dolara sattığını İslam Devleti’ne 1000 dolara satıyor. Tüccarlar bize yalvarıyordu. Bizden kıyak müşteri yoktu.”

İlyas Aydın, “TIR’larda ele geçirilen silahların IŞİD’e gittiği” iddiası ile ilgili olarak ise “Hayır, bize sınırdan doğrudan silah geldiği doğru değil. Ama aracılar aracılığıyla silah geldiği bir hakikattir” diyor.

Aydın bomba malzemesi kimyasalların tedarikiyle ilgili şunları söylüyor: “Bunların kaynağı kimyasal şirketlerdir. Bunlar istihbaratların denetimi altındadır. Hepsi bu şirketlerden tedarik ediliyordu. Hepsi Türkiye üzerinden geliyordu. Kaçakçılar tarafından yapılıyordu. İslam Devleti, Çin’den füze yapımı için parçalar getirtiyordu. Hava yoluyla, deniz yoluyla; Mersin’e geliyordu. Uluslararası şebekeler yapıyor bunu.”

Peki, petrol çarkı? “O kadar petrol mühendisi adam vardı ki İslam Devleti’ne gelmiş. Ticareti Suriyeli tüccarlar yapıyordu. Kamyonuyla bu işi yapan kaç bin şoför var saysınlar çarkın nasıl gördüğü anlaşılır. Bunların ideolojisi yok. Ama kuyular bizim elimizdeydi. Milyar dolar aylık girdisi var.”

Ve Körfez ülkelerinin yardımları: “İş adamlarından gelen zekâtlar, sadakalar var. İstihbaratlar bunu Rabıta ile kontrol etmeye çalışıyor. Yine de sempati besleyen binlerce zengin var, Usame bin Ladin’ler çok yani!”

Aydın, Avrupalı IŞİD üyeleriyle röportaj engelini de ‘açığa çıkacak sırlara’ bağlıyor: “Çünkü hakikatler ortaya çıkacak. 60 bin insan dünyanın istihbarat servislerinin gözünün önünden nasıl aktı? Nasıl bilmezler? Bunlar terör suçlamasıyla yargılanmış insanlar. Onların mantığı ‘Gitsin ölsünler, böylece ülkeleri temizlensin’. Ama herkes ölmüyor. Dönenler kendi ülkelerini patlattı. Dönmelerini istemiyorlar. ‘Medyatik olmasınlar, unutulsunlar, sonra Irak’a teslim edilsinler, idam bizim işimiz değil ama siz halledersiniz’, istedikleri bu. 13 Fransız’ı Irak’a teslim ettiler. Yalvarıyorlar orada tutsunlar diye.”

‘Rehinelerle esirler ve tutuklular takas edildi’
İlyas Aydın, 11 Haziran 2014’te Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nda 49 kişinin rehine alınmasının ardından MİT ile görüşmeler yapıldığını iddia ediyor:

“Görüşmeye katılanlardan biri Ebu Muhammed el Furkan’dı. Reklam Bakanı’ydı. (IŞİD lideri) Ebu Bekir el Bağdadi’nin ilk müsteşarlarından biriydi. Bana o anlattı. İkinci şahsiyet Ebu Muhammed el Iraki idi. Ebu Musab el Zerkavi’nin şahsi korumasıydı, Bağdadi’nin kurmaylarından biriydi. Diğeri Ebu Ali el Türki, Hatay-Reyhanlı’dan, Arap. Ebu Muhammed el Iraki, Nusra zamanında hudut sorumlusuydu. Ebu Ali’yi yanına tercüman olarak alıyor, o da toplantıda maske ile oturuyor. Bir diğer şahsiyet Reşid el Masri. CIA yetkilileri bana söyledi, Filipinler’de yakalamışlar bu arkadaşı.”

“Ebu Ali’yle de konuşmuştum içeriğini. Reşid’le de daha sonra beraber çalıştık, Türk istihbaratıyla daha sonra yapılan toplantılara birlikte katıldık. O toplantıda İslam Devleti rehinelere karşılık esirlerin takasını istiyor. Bir de o sırada Türkiye suyu kesiyordu, santralde sorun çıkıyordu, suyun bırakılmasını istiyorlar. Ayrıca ‘Gelip geçen muhacirlere dokunmayın. Biz Türkiye’de patlatmıyoruz. Türkiye ile bir problemimiz yok’ diyorlar. Konsolos ve beraberindekilere karşılık, muhaliflerin saldırdığı dönemde esir alınan kadınlar, çocuklar ve erkekleri teslim ettiler. Yine o sırada Türkiye’de yabancı şube merkezlerinde İslam Devleti’ne geçiş yaparken yakalanmış kişiler vardı. Onlardan biri Ebu Usame el Garip’ti. Mısır asıllı Alman vatandaşı. Takas sırasında o da teslim alındı. Bunun haricinde karşılıklı bir ittifaktan bahsetmediler.”

O dönemde Türkiye’de Taraf, İngiltere’de Times gazetelerinde yayımlanan haberlerde 49 rehineye karşılık 180 IŞİD üyesinin bırakıldığı öne sürülmüştü.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 10 Ekim 2014’te yaptığı bir konuşmada, “49 kardeşimizi 102 gün sonra oradan kurtarmış olduk. Efendim nasıl kurtardınız? Ne verdiniz de kurtardınız? Ya ne verdiysek verdik. İşi bitirdik mi sen ona bak” demişti.

‘Diyarbakır ve Suruç bir içtihattır’
İlyas Aydın, Türkiye ile IŞİD arasında ‘karşılıklı birbirine dokunmama siyasetinin bir anlaşmaya dayanıp dayanmadığı’ sorusuna yanıt verirken de Rakka’da Türkiyeli örgüt üyelerinin katıldığı özel bir toplantıda geçtiğini söylediği konuşmaları aktardı. Buna göre Ebu Musab el Kürdi, Kobani’de YPG ile çatışmalar sırasında Türk kontrol noktasını vurup arkadan dolanma önerisinin “Türklerle çatışmıyoruz” denilerek reddedildiğini hatırlatıp, “Türkiye’ye neden saldırmıyoruz, yoksa Sykes-Picot’u tanıyor muyuz, arada bir ittifak mı var?” diye soruyor. Lider kadrosundan Ebu Zeyd el Iraki de öfkeyle yanıt veriyor:

“Türkiye ile resmi olarak hiçbir ittifakımız yoktur. Onlar bizden el çekiyor, biz de onlardan el çekiyoruz. İslam şeriatına göre imam, kâfir gördüğü bir kavme karşı savaşını maslahat varsa erteleyebilir.”

Aydın, “Peki, madem bir göz yumma vardı IŞİD neden Türkiye’yi hedef aldı?” sorusuna ise şu yanıtı veriyor:

“İlk patlama Diyarbakır’dır. Sonra Suruç. Tabi İslam Devleti resmi olarak üstlenmedi. İslam Devleti’nin bir reklam siyaseti vardı. Bazen tepki çekmemek için üstlenmeyebilir. MİT ile görüşmedeyken dediler ki ‘Biz size dokunmuyorduk, siz bize el uzattınız. Geldiniz burayı patlattınız. Vatandaşlarımızı öldürdünüz, bizim iç siyasi dengelerimiz var.’ Bunu söyleyeceklerini biliyorduk, bizim de yanıt vermemiz gerekecekti. O yüzden bizi MİT ile görüşmeye gönderirken bu malumatı verdiler; ‘Diyarbakır ve Suruç bir içtihattır.’ Yani merkezin izni alınmadan, bu dosya ile görevlendirilmiş hücrenin merkezin izni olmadan kendi kararıyla yaptığı eylemdir. Ama geri kalanlar; Ankara Garı, Reina, İstanbul (Atatürk) Havalimanı, Adana HDP merkezi ve Diyarbakır HDP mitingindeki patlamalar merkezin emriyle yapıldı.”

‘Suruç’u patlatan Antep hücresinde istihbaratçılar vardı’
Saldırıları Gaziantep’teki hücrenin gerçekleştirdiğini öne süren Aydın, Suruç patlamasını ise şüpheli buluyor: “İslam Devleti’ne faydası olan bir patlama değildi. Adnani’ye rapor vermiştim, ‘Neden Türkiye’ye patlama yapıyorsunuz?’ diye. Bu birimin içine sızmış farklı istihbarat cihetleri vardı. En başında Türk istihbaratı. Veyahut başka istihbaratlar; o dönem Türk hükümetiyle İslam Devleti’nin arasının bozulmasından faydalanacak cihetler vardı.”

“Yani Türk istihbaratının işin içinde olduğunu mu iddia ediyorsunuz?” sorusuna “Tabii ki işin içerisindeydi” yanıtını veren Aydın iddialarını şöyle sürdürdü:

“Bir grup vardı, Görevlendirilmişlerdi. Türkiye’ye patlama yapmak için gönderileceklerdi. İntiharcıların listesi internette var. Türk istihbaratı daha bunlar Türkiye’ye girmeden bunların hangi görevle ne işler yapacağını biliyordu. İki ihtimal var; ya ofisin içerisindeler ya da çok iyi teknik takip yapıyorlar.”

“Daha sonra bir açıklama yayımlandı (örgütün yayın organı) AMAK’ta, dediler ki ‘İki Türk istihbaratçısını öldürdük’. Bu meseleyi kazıdıkça şunu öğrendim: Bu iki kişi Antep hücresine bağlı. 4-5 senedir bu cemaatle birlikteler. Bu hücre Türkiye’de patlatma görevini aldığı günden beri o dosyanın içerisinde çalışıyorlar. Yani bu operasyonları yürüten Antep hücresinin içine sızmıştılar. Arkadaşlar öldürüldüklerini iddia ediyor, haber yayımlamışız. Yetkili arkadaşlara, ‘Kim bu iki adam, nasıl öldürdünüz, video kaydınız var mı?’ diye sordum. Bana ‘Arkadaş, insanlar hemen toplandığı için çekememiş’ dediler. Biz bütün operasyonların videosunu çekmişiz. O dünyanın en aptal örgütüdür ki casus diye deşifre ettiği adamları öldürsün. Al, sorgula, belki başkalarına ulaşacaksın. Beni kim inandırabilir ki, aslında o adamlar ölmediler, örgütün içine sızmış başka ajanlarca öldürülmüş gibi rapor edildiler. O ofisin içerisinde öyle pis eller var ki, oraya o kadar insan sızmış ki!”

“Antep hücresine bağlı diğer hücreler vardı. Adıyaman ve Bingöl hücresi falan. Ayrıca Suruç’tan sonra onlarca misafirhane iki saat içerisinde istihbarat tarafından basıldı. Hepsi gözetim altındaydı. İstisnasız hepsi basıldı. Herkes tutuklandı. Bazıları ülkelerine, bazıları kendi ülkelerinde idam cezası olduğu için başka yerlere gönderildi. Havaalanlarında tutulanların sayısı arttı. Hudutta sıkı denetim başladı.”

[TR724] 6.8.2019

Sansür tam gaz; bianet’in tüm içeriğine engelleme kararı

Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği bianet’in 200 bini aşkın yazı ve haberden oluşan tüm içeriğinin engellenmesine hükmetti. Erişimin engellenmesi kararı verilen URL adresleri arasında Facebook, Instagram, Twitter, Youtube, Pinterest adreslerinin yanı sıra haber portalları da yer alıyor.

Ankara Sulh Ceza Hâkimliği, Jandarma Genel Komutanlığı’nın 16 Temmuz tarihli yazısı ile aynı gün 136 adresin erişiminin engellenmesine karar verdi. Kararda yer alan adreslerden biri olan haber sitesi bianet.org’un hangi haberlerine erişimin engellendiği ise mahkeme tarafından belirtilmedi. Mahkemenin bu gerekçesiz kararı ile Kasım 2000’den bu yana yayın yapan bianet’teki en az 200 bin habere erişim engellendi.

TÜM SİTEYE ENGELLEME KARARI ALINMIŞ

bianet’in avukatı Meriç Eyüboğlu, karara itiraz etti. Eyüboğlu, şu ifadeleri kullandı: “Daha önce farklı hâkimlik kararları ile bianet’te yayımlanan haberlere yönelik erişimin engellenmesi kararları verilmişti. Bu kararların tamamına itiraz ettik, sonrasında Anayasa Mahkemesi’ne taşıdık. İki başvurumuzda da Anayasa Mahkemesi verilen sansür kararlarının basın özgürlüğünü ihlal ettiği sonucuna vardı. Diğer başvurularımız halen mahkemenin önünde. Ancak önceki engelleme kararlarında, başvuru (şikâyet) konusu yapılan habere erişim engellenmişti. Oysa şimdi ilgili hâkim, habere değil tüm siteye erişimi engelleme kararı vermiş! Üstelik bu denli büyük bir sansür kararını hiçbir gerekçeye dayandırma gereği duymamış.”

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE YÖNELİK SALDIRI

“Binlerce haberin yer aldığı bir haber portalının, Jandarma Genel Komutanlığı’nın başvurusu üzerine başkaca hiçbir araştırmaya gerek kalmadan kapatılıyor. Bu kararı verenler gerekçe dahi belirtmiyor. Bu durum en hafif ifadesiyle hukuk skandalı… Keza bu karar ifade özgürlüğüne, basın özgürlüğüne yönelik büyük bir saldırı, büyük bir müdahale… Hukuk garabeti.”

[TR724] 6.8.2019

Ekonomist Gürses soruyor: Otoyol maliyeti 6 yılda nasıl 5 kat arttı?

Gebze-İzmir otoyolunun kalan bölümleri önceki gün AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı törenle işletmeye alındı. Tartışmalı projenin toplam yatırım değeri dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım tarafından 2013 yılında ’11 milyar TL civarı’ olarak açıklanmıştı. Ancak bugün açıklanan rakamlara göre toplam yatırım değeri 61 milyar TL’yi bulmuş!

Ekonomist Uğur Gürses, ‘5 kat pahalıya mal olan otoyol projesi’ başlıklı yazısında önceki gün hizmete alınan Gebze-İzmir otoyoluna ait rakamları analiz etti. Gürses’in yazısının girişinde proje kapsamında verilen araç geçiş garantilerinden bahsediyor. Ardından şu ifadeleri kullanıyor:
“Sözleşmedeki Geçiş Garantisi (Otomobil eşdeğeri)
Adet/Günlük
Osmangazi Köprüsü 40,000
Gebze-Orhangazi 40,000
Orhangazi-Bursa (Ovaakça) 35,000
Bursa (Ovaakça)- Balıkesir (Edremit ayrımı) 17,000
Balıkesir (Edremit ayrımı)- İzmir 23,000

2009’da ilk ihalesi yapıldığında “proje kapsamında köprünün maliyetinin 2.5-3 milyar dolar otoyolla beraber toplam maliyetin ise 6-7 milyar dolar olabileceği” ileri sürülüyordu. 2011’deki bir haberde maliyetin 9.5 milyar doları bulacağı vurgulanıyor. 2013’te açıklama yapan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, otoyolun maliyetinin sorulması üzerine, “Projenin toplam maliyeti aşağı yukarı 11 milyar TL civarında. Sadece inşaat maliyeti 6 milyar dolar. Diğer girdileri de buna eklediğinizde 7,5 milyar doları buluyor. Türk parasına çevirdiğinde 13 milyar TL’yi geçiyor. 53 tane küçük ülkenin milli gelirinden büyük bir proje” demişti.

5 KAT PAHALİYE MAL EDİLMİŞ!

Dikkatinizi çekmiştir; 2013 Ocak ayında dönemin Ulaştırma Bakanı Yıldırım “TL’ye çevrildiğinde 13 milyarı geçiyor” demişti. Aradan 6 yıl geçti; şimdi 61 milyar harcanmış. Yıldırım bunu söylediğinde dolar kuru 1.75’te idi. Şimdi 5.60’ta. TL’nin değer kaybı tamam. Ama projenin başında ihale yapıldığında kur 1.55 imiş. Tahmini maliyet de bu kur üzerinden 11 milyar TL’ye yakın. Bugün bittiğinde ise 61 milyar TL olduğu açıklandı. Yani 5 kat pahalıya bitmiş. 2013’te 11 milyar TL olan bir maliyet 2019 fiyatlarıyla nerede olur? Merkez Bankası’nın “enflasyon hesaplayıcısı” kolayca söylüyor bize: 20.9 milyar.

Oysa maliyet 61 milyar TL olmuş. “Ama dolar kuru arttı?” diyeceklere, “ayağını yorganına göre uzat” sözünü anımsatarak; bu maliyet ve geçiş yükümlülüklerini karşılamak için bütçeye ilerleyen zaman içinde koyacağınız ödenekleri karşılamak için gereken ana kaynak, bütçe gelirleri. Bu gelirler de en fazla yıllık enflasyon ve büyüme kadar artabiliyor.

Maliyet 5 kart artmış da, bunlar için bütçeden ödenecek taahhütler ne kadar artacak? Onlar da bu kadar. Günlük geçiş garantileri ve ücretler dolar üzerinden hesaplanıyor. 2008 yılını 35 dolar + KDV olarak baz alan, izleyen yıllarda da ABD’deki tüketici fiyatları endeksine (CPI-U) göre artırılan, yılbaşındaki dolar TL kurundan belirlenen bir ücret bu.

Sözleşmede belirlenen geçiş ücreti (Aynı zamanda araç başına garanti çerçevesindeki ücret) şöyle: 2008’de 35 dolar olan ücret, Haziran 2019 sonu itibariyle 42.64 dolar, yine 2008’de kilometre başına belirlenen ücret 5 cent iken, Haziran sonu itibariyle 6.09 cent’e gelmiş durumda.

Bunu hatırda tutarak, cari açıklanan geçiş ücretleriyle bakıldığında; Gebze’den bu projenin ilk ayağı olan Osmangazi Köprüsü’nü geçip hizmete sokulan bu otoyolu kullanarak İzmir’e varan bir otomobilin ödeyeceği ücret şöyle olacak: Osmangazi Köprüsü: 103.05 TL, Otoyol: 153.30 TL, toplamda 256.35 TL. Bir de dönüşü unutmayalım; her bir otomobil sahibinin cebinden çıkan gidiş-dönüş ücreti 512.70 TL olacak.

Ama bitmedi; sözleşme koşullarına göre işletmecilerin her bir otomobil geçişinden almaları gereken ücret; Osmangazi Köprüsü’nden tek geçiş için 103 TL yerine, 42.64 dolar yani 258.91 TL (+%8 KDV dahil), otoyoldan da 153 TL olmak üzere toplam 411.21 TL olacaktı. Dönüşü ile birlikte 822.42 TL.

Bunun 309.72 TL’sini şimdilik sübvansiyon yapıldığı için (geçişleri caydırmamak için) devlet her bir geçiş için bizim adımıza Hazine’den ödüyor. Dolarla ifade edelim; Gebze’den İzmir’e gidiş-dönüş ücret 146.81 ABD doları yapıyor. Otomobilleri bırakalım; asıl bu otoyoldan fayda sağlaması beklenen üretim ve ticari kesime bu otoyolun nasıl bir fayda-maliyet getirdiğine bakalım. Bu otoyol ve köprüyü kullanarak İstanbul-İzmir seferi yapan, yük taşıyan bir kamyonun gidiş-dönüş ücreti tam 1291.6 TL tutuyor. Bunun ticari olarak fayda yerine maliyet getireceği çok açık.

BAŞKA BİR ÜLKEDE ÖRNEĞİ YOK!

Deniliyor ki “İstanbul ile İzmir arasındaki yol mevcut şartlarda 515 kilometre ve 8,5 saat sürüyordu. Bugün açılan yol ile bu mesafe 404 kilometreye süre ise 3.5 saate indi, yakıt tasarrufu sağlandı” Bu hesapta büyük ölçüde aşağıdaki İzmit Körfezi’nin Osmangazi Köprüsü ile atlanması var. İyi de Osmangazi Köprüsü’ne 103 TL alarak bu tasarrufu geri aldınız zaten. Ayrıca buradan tasarruf edilen yakıtı da duraksız bir otoyolda görece daha süratli bir seyirle tüketime iade ediliyor olacak. Aynı şeyi köprüyü bütçe imkanlarıyla yaparak da sağlayabilirdik; vatandaşın cebi de kazanırdı. Bir de kabaca 100 km’lik bir kısalmaya karşılık gelen 5 saatlik bir zaman tasarrufu nasıl hesaplanmış anlaşılır gibi değil.

Başka ülkelerle karşılaştırmalı bakıldığında da böyle bir geçiş ücreti yok.

[TR724] 6.8.2019

Crab Publishing [Mehmet Ali Özcan]

Türkiye öyle bir ülke oldu ki, kitap okumayı özendirmesi, kitap satışlarını artıracak projelere destek vermesi gereken Milli Eğitim Bakanı, 15 Temmuzdan sonra 300.000 kitap yaktıklarını utanmadan söyleyebilmektedir. Neredeyse bütün dünyanın lanetle andığı Hitlerin Nazileri bile 25.000 kitap yakmışken, buna ne denir bilemiyorum.

Sadece bu bilgi bile Türkiye’de iktidarda olan AKP’nin, kitaba ve bilgiye yaklaşımını net olarak ortaya koymaktadır. Yakılan kitapların içeriğine bakacak olursak işin daha vahim olduğu görülür. Hadi Hizmet Hareketine mensup yazarlarına ait kitaplara yapılanları makul karşılayalım (!), yahu Kur’an mealleri, hadis külliyatları ve çocuk kitaplarından da bu kadar korkulur mu?

Bırakın yaşı sayısınca kitap okumuş olmayı, bir elin parmakları sayısınca kitap okumayanların yönettiği ülkede bunlar çok normal icraatlardır. İlim ve irfandan uzak bir güruhun iktidar olduğu bir ülkede takdir edersiniz ki ilim ve irfan ehli düşman olarak algılanır ve terörist ilan edilir. Yayınladıkları kitapların da içeriğine bakmadan hepsi imha edilir.

Kitap ve okuma alışkanlığı öyle bir virüstür ki, girdiği bünyeden ancak Azrail vasıtasıyla çıkar. Tedavisi olan bir hastalık değildir o. Bazılarında nezle gibi geçici bir süreliğine nüksetse bile, ehlinin tedavi olmayı kabul etmeyeceği dermansız bir derttir; okuma alışkanlığı ve kitaplar…

Kendilerini ifade edebilme adına bütün imkânları ellerinden alınan ve dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kalan Hizmet Hareketi mensupları kitap okuma konusunda Türkiye ortalamasının üstündedirler. Her ne kadar şimdilerde bu konuda sıkıntı çekiyor olsalar da büsbütün ölmüş-bitmiş değiller.

Vatanından, sevdiklerinden ve kitaplarından sürgün edilen birkaç gönüllünün kurduğu, sınır tanımayan bir yayınevi var; Crab Publishing. Fiziki olarak hiçbir araya gelmemiş ve buna ihtiyaç duymadan da güzel işler yapılabileceğini ispatlarcasına 9 ayda 17 kitap yayınlamışlar.

Hepsi mülteci olan gönüllüler, hem ekonomik hem de teknik sebeplerden şimdilik sadece e-kitap formatında yayıncılık yapıyorlar. Şartlar uygun olduğunda ise uluslararası çapta bir yayıncılık yapmayı hedeflemişler.

Şu anda, yayınlanan kitaplardan para kazanma gibi bir hedefi yok ve elde edilen geliri de mağdur insanlara yardım olarak aktarıyorlar. Kurucusundan yayın yönetmenine, editörlerinden kapak tasarımcısına, teknik işleri takip edeninden sosyal medyacısına kadar hiç kimse yaptıkları iş karşılığında ücret almıyor. Bununla birlikte şimdiye kadar çalışmalarını yayınevine gönderen yazarlar da telif ücreti almamışlar.

Bu, Hizmet Hareketine gönül vermiş insanların yabancı oldukları bir davranış değil. Çünkü onlar, yaptıkları şeyin karşılığını bu dünyada alma derdinde olmayan bir Peygamberin (sav) açtığı yolda ilerlemektedirler. Bu yolda muhtaca yardım edilir, Allah yolunda olan herkese arka çıkılır, başkasının sırtından geçinilmez, maddi-manevi beklentiye girilmez, kimsesizlere kimse olunur, sadece ve sadece Allah rızası peşinde koşulur.

Yayınevini kuran ekip çıkış noktalarını, yaşanmakta olan sürece ayna tutma, olayları sıcağı sıcağına kaleme alma, duygu ve düşüncelerin unutulmamasını sağlama, yaşatılan zulmü farklı yöntemlerle kayda alma ve tarihe not düşme, yapılan bu çalışmalarla mağdurlara sahip çıkma ve ümit verme şeklinde özetliyorlar.

Bugüne kadar yayınlanan 17 kitaptan 10 tanesi son dönemde Hizmet Hareketi mensuplarının yaşadıkları süreçle ilgili… Kamp hatıraları, medrese-i Yusufiye günlükleri, yaşanılan hukuksuzluklar, Hizmet Hareketine yönelik eleştiri ve çözüm teklifleri, karartılan hayatlar, mağdurlara yönelik yapılan hizmetler, yaşanan güzel olaylar, mahkeme koridorları, haberler… Bütün bunlar ve daha fazlası hatıra, günlük, deneme, şiir, hikâye ve roman formatında kaleme alınıp kitaplaştırılmış. Bunlarla birlikte akıl oyunları, biyografi, roman, bilim-felsefe ve dini içerikli kitaplar da var.

Şu anda tasavvuf şiirleri, hayatımızdaki fizik, çocuk edebiyatı, deneme, mizah, roman alanlarında 8 kitap üzerinde çalışmalar devam ediyormuş. Yayınevi yetkilileri, kendileriyle irtibata geçip çalışmalarından bahseden ve Crab Publishing’in varlığını duyunca çalışmalarını hızlandırdığını belirten çok sayıda yazarın olduğunu söylüyor.

Yeni bir hayat kurmanın eşiğindeki insanların bütün sıkıntılarına rağmen “Yıkılmadık, ayaktayız” ve “Allah var, gam yok” diyerek mülteci kamplarında, uber yaparken, dil ve iş kurslarına katılırken, gönüllü olarak böyle bir çalışmanın içine girmiş olmaları takdire şayan bir durum.

Yaklaşık olarak 2 haftada 1 kitap çıkarmış olan böyle bir ekip, gelecekte daha güzel işlere imza atacaktır. Hizmet Hareketine mensup böyle gayretli insanların varlığını bilmek, gelecek adına insana ümit veriyor.

Bir zamanlar Türkiye’nin ümidi olan insanlar, artık dünyanın ümidi olma yolundalar. Ne diyelim… Yolunuz açık olsun…

Yayınevinin e-mail adresi: crabspublishing@gmail.com ve Twitter hesabı @crabpublishing

[Mehmet Ali Özcan] 6.8.2019 [TR724]

İsimsizleri yıldızlaştıran kulüp: Lille [Hasan Cücük]

Yusuf Yazıcı, Türk futbolunun ümit bağladığı isimlerden biri. Trabzonspor alt yapısından yetişen Yusuf Yazıcı son yıllarda ortaya koyduğu futbolla dikkatleri üzerine çekti. Transfer sezonunda adı birçok kulüple anılan Yazıcı’yı kulübü bırakmaya pek istekli değildi. Şampiyonluk özlemini sonlandırmak isteyen Trabzonspor’un bu zorlu mücadelede Yusuf’a ihtiyacı vardı. İsteksiz olması doğaldı. Yusuf Yazıcı ise Avrupa’ya açılmak istiyordu. İdealini gerçekleştirmek için yola çıkarken, kulübüne de para kazandırdı. İki rekorun birden sahibi oldu. Neden Lille gibi bir takımı seçti eleştirilerine muhatap oldu. Ancak Lille’in geçmişine kısa bir yolculuk yaptığımızda tercihinin doğru olduğunu görüyoruz.

Trabzonspor’a veda edip Fransa’nın Lille takımının yolunu tutan Yusuf Yazıcı iki rekorun da sahibi oldu. Biri Trabzonspor’un en yüksek gelir elde ettiği oyuncu oldu. Diğeri ise Lille tarihinin en pahalı transferi oldu. Fransız kulübü, Yusuf için 17,5 milyon Euro bonservis ödeyecek. Bu rakam genç yıldızı Karadeniz ekibinin sattığı en pahalı futbolcu yapacak. Bordo- mavililerin bugüne dek en yüksek satış geliri elde ettiği futbolcu, 2007-08 sezonunun ikinci yarısında 8,7 milyon Euro’ya Rusya’nın Rubin Kazan takımına verilen Gökdeniz Karadeniz’di. Yusuf, futbolu geçen sezonun bitiminde bırakan Gökdeniz’i yaklaşık 8,3 milyon Euro gibi bir farkla geçecek. Trabzonspor, altyapısından yetiştirdiği bir başka oyuncu Fatih Tekke’yi de 2006-07 sezonunda Rus ekibi Zenit’e 7,5 milyon Euro’ya satmıştı.

Lille tarihinde 4 kez lig, 6 kez de kupa şampiyonluğu yaşadı. İlk şampiyonluğuna 1932-33 sezonunda ulaşan Lille, üçüncü şampiyonluğunu 1953-54 sezonunda yaşadıktan sonra zirveye yıllarca hasret kaldı. Bu hasretin dindiği sezon ise 2010-11 oldu. Moussa Sow, 57 yıl sonra gelen şampiyonlukta başrol oynayan isim oldu. Lille aynı sezon kupayı da kazanarak sezonu çifte başarıyla kapattı.

Yüksek bedelle oyuncu almaktan ziyade sattığı oyuncularla kasasını dolduran bir kulüp olan Lille, Yusuf için 17,5 milyon Euro ödeyerek tarihinin en pahalı transferini gerçekleştirmiş olacak. Fransız ekibinin bugüne kadarki en pahalı transferi, 2017’de  Brezilya’nın Santos takımından alınan Brezilyalı ön libero Thiago Maia idi. Lille, 22 yaşındaki oyuncu için Santos’a 14 milyon Euro bonservis bedeli ödemişti.

Lille, tıpkı Portekiz kulüpleri Sporting Lizbon, FC Porto ve Benfica gibi ucuza alıp parlattığı oyuncuları yüksek bonservis ücretiyle satmakla ünlendi. Bu isimler arasında kimler yok ki? Bu yılın en pahalı transferlerinden ikisi Lille kökenli. Biri Lille’de adını duyurup Chelsea’da yıldızlaşan Eden Hazard. Diğeri Nicolas Pepe. Hazard, Lille’in alt yapısından başladığı futbol yolculuğunda 2008’de A takıma yükseldi. 2012’de ise 35 milyon Euro bedelle Chelsea’ya transfer oldu. Günümüz futbolunun en iyi kanat oyuncularından biri olan Hazard, geçtiğimiz ay ise Real Madrid’e 100 milyon Euro’ya gitti. Eden Hazard’ı futbol dünyasına kazandıran kulüp ise Lille oldu.

Transfer döneminin bir başka popüler ismi Nicolas Pepe, Temmuz 2017’de 10 milyon Euro bedelle Lille kadrosuna katıldı. Özellikle bu sezon muhteşem bir performans ortaya koydu. 38 maçta ter döken Pepe, 22 gole imza atıp, 11 asist yaptı. Dev kulüplerin Pepe için verdiği transfer savaşından Arsenal mutlu sona ulaştı. 80 milyon Euro karşılığında Arsenal’e giden Pepe hem kulüp tarihinin hem de Afrika kökenli en pahalı futbolcu oldu. Sadece iki yıl önce sıradan bir isim olan Pepe, Lille’de kendini bulup, popüler yıldızlardan biri oldu.

Lille’nin parlattığı isimler sadece Hazard ve Nicolas Pepe’den ibaret değil. Geçen yıl Sporting Lizbon’dan bedelsiz kadrosuna kattığı Rafel Leao’yu 30 milyon Euro’ya Milan’a sattı. 20 yaşındaki yıldız oyuncu Lille formasıyla çıktığı 24 maçta 8 gole imza attı. Bu transfer döneminde yine temmuz 2017’de kadrosuna 9 milyon Euro’ya kattığı Brezilyalı

Thiago Mendes’i 22 milyon Euro’ya Lyon’a sattı. Bu yıl sadece bu üç futbolcudan kasasına 132 milyon Euro koydu.

Fenerbahçelilerin gönlünde taht kuran Moussa Sow, 2010’da bedelsiz geldiği Lille’de gösterdiği performans ve attığı gollerle ligin gol kralı olmuştu. Sow sadece bir yıl sonra 10 milyon Euro’ya Fenerbahçe’ye gelmişti. Yine Fransız futbolunun önemli isimleri Dimitri Payet, Florian Thauvin, Benjamin Pavard ve Djibril Sidibe kariyerlerindeki en önemli sıçramayı Lille formasıyla yapıp, büyük takımlara transfer oldular. Şimdi yıldızını daha da parlatıp Avrupa’nın devlerinin transfer listesine girme sırası Yusuf Yazıcı’da olacak. Hem Lille’in tarihi hem de Yusuf’un kalitesi buna müsait.

[Hasan Cücük] 6.8.2019 [TR724]

Türkiye baskın erken seçime mi gidiyor? [Semih Ardıç]

Erdoğan ve Bahçeli’nin kış hazırlığı…

Ne vakit hükûmet “yerli otomobil” tacirliğine başlasa ben seçimin ayak seslerini duyar gibi olurum. 31 Mart ve 23 Haziran’da kurulan sandıkta halktan Osmanlı şamarı yiyen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) muhtemel bir erken seçime giderken elinde tek kozu yerlicilik ve milliyetçilik.

Krizden çıkış reçetesi sunmak bir tarafa her gün yeni zamlarla vatandaşın belini büken AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan için Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteği hava ve su kadar elzem hâle geldi.

İTTİFAKSIZ OLMAZ

Başkanlık sisteminde ittifaksız yola çıkan yolda mahsur kalır. Kilidi yüzde 50+1 ile açabiliyorsunuz. Bu hakikat Erdoğan için de geçerli.

Üstelik Erdoğan siyaseten en zayıf günlerini idrak ediyor. Hem kendi seçmenini hem de yola beraber çıktığı isimleri kaybediyor. Partisi içinden her an yeni bir parti dünyaya gelebilir.

Kriz şartları ayağının altındaki halıyı kaydırıyor. Kısa vadede krizin aşılma ihtimali yok. İhtiyat akçesi bile kullanıldı.

Türkiye’nin siyasî ve iktisadî çöküşünü sabah-akşam A Haber kanalını seyreden milyonlardan saklamak için MHP iyi bir aparat.

BAHÇELİ’NİN VİLLASINDA GEÇEN İKİ SAAT

Ahval-i umumî böyle iken 31 Temmuz’da, Yüksek Askerî Şura’dan (YAŞ) bir gün evvel Erdoğan’ın müttefiği Devlet Bahçeli’ye gitmesi, “Ne var bunda! Ev görmeye gitti.” sözü ile izah edilebilecek kadar basit bir ziyaret değil. Cumhurbaşkanlığının resmî programında olmayan bir ziyaretten bahsediyoruz.

Erdoğan attığı her adımın nasıl tevil edileceğini adımdan daha çok hesap eden bir siyasetçi. Dolayısıyla sadece Bahçeli’nin Ankara Çayyolu’nda inşa ettirdiği tripleks villanın bahçesinde boy gösteren Bozkurt heykellerinin yanında hatıra fotoğrafı çektirmek için gitmiş olamaz.

Bahçeli ile iki saate yakın hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyrettiğini konuşmadıklarına göre bundan böyle hâdiselerin seyri ile o ziyaret arasında hep irtibat kurulacak.

YENİDEN İYİ PARTİ’YE YÜKLENMEYE BAŞLADI

Bahçeli aynı gün İyi Parti “mensuplarına yuvanıza geri dönün” mesajı verdi. Akabinde kendisi ve yardımcıları, İyi Parti lideri Meral Akşener’i ağır hakaretlerle tazyik altına aldı. Akşener’e “fettan gülüş” hakaretinden “ipin ucunda olduğu” tehdidine kadar siyaset ahlakından uzak bir üslupla saldırılıyor.

Diğer tarafta Erdoğan il başkanlarını Ankara’da topluyor. Suriye’nin kuzeyinde Fırat Nehri’nin doğusuna askerî harekâtın an meselesi olduğunu Bursa’da otoyol açılışında söyleyecek kadar acelesi var.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) heyeti Ankara’ya geldi. Washington Post’a sızan bilgilere göre 15 kilometre derinliğinde Türkiye ile ortak denetlenecek “güvenli bölge” teklifini Erdoğan kabul etmedi.  Erdoğan 30 kilometre derinliğinde ısrar ediyor.

FIRAT’IN DOĞUSUNA ASKERÎ HAREKÂT

Teklif kabul edilmezse Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Fırat’ın doğusuna inecek. Doğu Akdeniz’de suları ısıtan isim de Erdoğan olduğuna göre Erdoğan ve Bahçeli’nin yeni oyun planının koordinatları tecessüm ediyor.

TSK’nın 11 Ağustos’un akabinde sınırı geçebileceği belirtiliyor. Doğu Akdeniz, hâliyle Kıbrıs ve Fırat’ın doğusu milliyetçi seçmen için kırmızı çizgisi olacaktır.

Parti kurma çalışmaları devam eden Ali Babacan ile Abdullah Gül’ü hazırlıksız yakalamak için “baskın erken seçim” kararı artık hiç uzak bir ihtimal değil.

Piyasalarda bile bu şekliyle konuşulmaya başladı. Kasımda yeniden sandık kurulabilir. O tarihe kadar Merkez Bankası hiç olmadığı kadar aktif şekilde Saray’ın emrine amade kılınacak.

Dolar 5,50 TL-5,80 TL arasında dalgalandırılacak. Faizler indirilecek. Suni indirimlerle batık krediler daha düşük maliyetle yeniden taksitlendirilecek. Bankalara ihtiyaç duydukları nakiti Banknot Matbaası verecek. Masa başında enflasyon ve diğer veriler tanzim edilecek.

SERMAYE KONTROLLERİ Mİ GELİYOR?

Dünkü makalede atıf yaptığım Standard and Poor’s (S&P) Türkiye’de bankacılık krizi ihtimaline karşı yatırımcıları ikaz etmiş ve notu yine indirebileceğini vurgulamıştı.

Bu defa, “Türkiye’de sermaye kontrolleri hükümetin başvurabileceği son çare olur.” çıkışı ile hükûmete “Sakın aklından geçirme!” imasında bulundu.

Demek ki baskın erken seçime giderken döviz kurlarındaki artışa karşı yabancı sermayeye matuf bazı müeyyidelerin yer aldığı “yapılacaklar” listesi hazırlandığı S&P’nin kulağına kadar gitmiş.

Dahilde piyasalar ile muharebe, hariçte düşmanlarla harp…

YENİ BİR 7 HAZİRAN SENARYOSU MU?

7 Haziran 2015 Milletvekilliği Seçimi’nin akabinde olduğu gibi seçmen yeniden terör sopası ile korkutulursa baskın erken seçime giderken kriz 2’nci plana itilebilir. “Güvenlik” ve “barınma” bütün ihtiyaçların anasıdır.

Erdoğan bu silahı 7 Haziran’ın akabinde kullandı ve 1 Kasım 2015’te yüzde 50 ile iktidarını tahkim etti.

Cumhur İttifakı ile yola devam edileceği vurgusu, yerli otomobil tacirliği ve millî hisleri uyandırmaya dönük hazırlıklar “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” dedirtecek kadar manidar. Babacan parti kurma kararını tehir ettirirse baskın erken seçim ihtimali zayıflayabilir.

ALİ BABACAN FIRSATI KAÇIRIRSA…

Mamafih Erdoğan mevcut yıpranmışlıkla mutat seçim tarihi olan 2023 senesine kadar Saray’da kalamayacağının farkında. Kriz ikliminde iktidarın ömrü hep kısalıyor.

Baskın erken seçim ya da erken seçim… 31 Temmuz’da buluşan Erdoğan ve müttefiği Bahçeli tripleks villada o iki şıktan birini seçti bile.

Erdoğan taşladı döşemekte ustadır. Zayıf düşse de rakiplerini bitirme hırsı ile eski zindeliğine kavuşabilir.

Muhalefet, hassaten Babacan cenahı gaza basmazsa Erdoğan’ın hafife alınmayacak kadar kurnaz ve gaddar bir siyasetçi olduğunu fark ettiklerinde iş işten geçmiş olabilir.

Tarihin altın tepside kendilerine sunduğu fırsatı kaçırırlarsa sadece kendilerine değil Türkiye’ye yazık etmiş olurlar.

[Semih Ardıç] 6.8.2019 [TR724]

Bitmeyen nefret! [M.Nedim Hazar]

Varlıklı mı varlıklı, köklü bir aileye mensup, üstelik eli yüzü düzgün bir adamdı kahramanımız. Vakt-i zamanı gelip askerlik vazifesini de yapınca her Anadolu genci gibi ailesinin de yönlendirmesiyle evlilik yolunda adım atmıştı. Genç kız müstakbel eşiyle ilgili söylenenlere kanmış, pek ince eleyip sık dokumamıştı. Önce söz, ardından nişan yaptılar ama gelin adayı gelecekteki zevcinde bir takım rahatsız edici özellikler fark etmeye başlamıştı. Göründüğü gibi değildi karşı taraf. Öte taraftan bir tür ‘bu iş tamamdır nasılsa’ ruh hali hakim olmuştu varlıklı ve meşhur damat adayında. Birike birike kızın taşıyabileceği haddi aştı sıkıntılar ve yüzüğü çıkarıp attı kız tarafı hiç tereddüt etmeden.

Bu reddediş çok ağır geldi damat ve ailesine.

İlle de delikanlıya. Zoruna gitmişti. Önce gizlemek istediler, ‘hey ne yaptığınızın farkında mısınız?’ filan dediler. Baktılar ki kız tarafı pek umursamıyor, ‘sizi el aleme rezil ederiz’ diye inceden tehdide başladılar. Yine işe yaramamış, gururlu çıkmıştı kız tarafı ve yapılan her tehdit yolu daha da geri dönülmez hale getiriyordu.

Sonra karalamaya başladılar ufaktan. ‘Bizim aileye zaten yakışmıyordu’ dediler, işin aslını soranlara; ‘bakmayın, esas biz reddettik ama kız tarafıdır diye vaziyeti böyle gösteriyoruz’ şeklinde mazeretler ürettiler. Bırakınız pişmanlığı, her bu tür tahkirattan sonra biraz daha memnun oluyordu kız tarafı. Dolayısıyla geri dönmek artık mümkün değildi. Zaten gemileri yakmıştı damat tarafı, hakaretin, aşağılamanın, iftiranın bini bir para olmuştu. Her cümleye tehdit ile başlayıp, ne ahlaksızlıklarını bırakıyorlardı, ne hayasızlıklarını… ‘biz size talip olmasak siz hiçtiniz’ filan demeye başlamışlardı.

Damat ise büsbütün çıkmıştı şirazeden. Olur olmaz yerde maraza çıkarıyor, efeleniyor, tehditler savuruyordu ağızlarından köpükler saçarak. Dengesi büsbütün bozulmuştu. Olmadık saçmalıklar yapıyor, kendini el âleme rezil ediyordu. Aklı başında insanlar bunlara şahit oldukça önce damada, ardından ailesine sorunca şu cevabı alıyorlardı: “Öyle demeyin, çok sarstı bu evlilik meselesi oğlumuzu. ‘Allah yardım etsin’ deyin…”

Allah yardım etsin…

Bir tür kurtarıcı bahane olmuştu onlar için. Yaptıkları her saçmalık ve haksızlık, zulüm ve akılsızlıkta aynı bahaneye sığınıyorlardı; “Deyin ki, Allah yardım etsin!” Dengesizleşen damat kafayı çekiyor, olay çıkarıyor, parayla tuttuğu adamlara masum insanları dövdürtüyor, cam çerçeveleri yerle bir ediyor, birileri hesap sormaya kalkınca da ağa babası hemen bahaneyi yapıştırarak esas mağdurun kendileri olduğunu söylüyordu; Allah yardım etsin deyin, ne yaptığımızı biliyor muyuz biz!

Kendilerini ikaz eden herkesi düşman belliyor, olmadık saçmalıklarına rıza göstermeyen herkese cephe alıyorlardı. Bir taraftan yalnızlaşmanın hırçınlığı, diğer taraftan reddedilişin kızgınlığı ile bitmeyen bir kin üretiyor ve köyün en gösterişli hanında oturup kendilerine acındırmaya çalışıyorlardı bir yandan: öyle demeyin, deyin ki; Allah yardım etsin…

Ben yine hikaye anlatıcılığının cazibesine kapılıp esas meseleyi ihmal ettim sanki. Esasen bugün size, her taraf ahlaksızlık, kanunsuzluk, hırsızlık, arsızlıkla kuşatılmışken. Ayrılıkçı ve köktendinci terör elini kolunu sallaya sallaya ortalıkta gezinirken, kırmızı bültenle aranan teröristler devlet ekranına çıkarılırken, mafya reisleri gemi azıya almış önüne geleni tehdit edip, “kanlarıyla duş alacağız” diye alenen tehditler savururken, hapishanelere masum insanları, eğitimcileri, hukukçuları, masum kadınları, çocukları dolduranlardan bahsedecektim.

Bitmeyen kinlerden, bir türlü soğumayan yüreklerden, haram yedikçe harama, kan içtikçe kana susayanlardan bahsedecektim. Ülkeyi her geçen gün geri dönülmez şekilde içine çektikleri bir cehennem çukurundan seslenecektim; ancak kötülüğün bizzat merkezindekiler tepelerindekinin artık kontrol çıktığından şikayet edip “öyle demeyin, artık kontrol edemiyoruz,  Allah yardım etsin, deyin!” deyince vazgeçtim.

[M.Nedim Hazar] 6.8.2019 [TR724]

Kötülük sarmalı ve işkenceci devlet! [Erhan Başyurt]

15 Temmuz darbe bahanesiyle gözaltına alınan ve işkence ile öldürülen öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun hücre görüntüleri yayınlandı.

Görüntüleri elde eden gazeteci Sevinç Özarslan’ı ve yayınlayan BOLD TV’yi tebrik ediyorum.

Yürek yakan görüntüler Gökhan Hoca ile beraber izleyenlerin de kalbini sıkıştırıyor, nefesini kesiyor.

Ancak tarihe not düşmek adına yayınlanması acı da verse son derece yerinde bir karar olmuş.

***

Gökhan Hoca’ya gözaltında işkence ediliyor.

İşkence izleri, başındaki darp ve vücudundaki kanamalar, cop ile işkenceye maruz kaldığı Adli Tıp raporunda yer alıyor.

Öldüğü ana ilişkin görüntüler tek kişilik hücrede 5 kişi konulduklarını, iki kişinin yerde 3 kişinin de aynı yatakta yatmaya çalıştıklarını gösteriyor.

Fiziki işkence olmasaydı bile bu görüntüler tek başına insan hakları ihlalini ispatlamaya yeter. Psikolojik işkencenin delili…

Öldüğünde kendisine ‘din adamı’ diyen bir kamu görevlisi imam, cenaze namazını kıldırmayı reddetmiş.

Belediye, ‘hainler mezarlığı’na vatandaşını gömmek istemiş…

***

Gökhan Hoca vefat ettikten 1 buçuk yıl sonra KHK ile haksız yere atıldığı ortaya çıkıyor ve işe iade ediliyor.

Yani masummuş. Sebepsiz yere gözaltına alınmış. İşkence yapılmış. Öldürülmüş…

O imam işkence ile öldürülen bir müminin cenazesini kıldırmayı reddetmiş ve parçası olmuş, Belediye kendisi hainlik etmiş…

Yetmemiş, delilleriyle üzerinden 3 yıl geçmiş. Görüntüler mevcut. Ve Gökhan Hoca’ya işkence edenler, öldürenler, ihmali olanlar hakkında soruşturma açılmamış…

***

İşte bu ‘’kötülük kalkanı’’, işkencecilere, yolsuzluk ve rüşvete sağlanan bu koruma kılıfı, Türkiye’de kötülüğün yayılmasına neden oluyor.

Hukukun olmaması, hukuksuzluğun ödüllendirilmesini sağlıyor.

Türkiye’de yaşanan maalesef bu…

Gökhan Hoca, işkenceye maruz kalan tek isim değil. Binlerce isimden maalesef birisi…

Hemen hemen her ilden sistematik ve yaygın işkence şikayetleri geliyor.

Gözaltında işkence ve tutuklulara kötü muamele rutin bir işlem gibi…

15 Temmuz sonrası gözaltı ve cezaevinde kötü muamele nedeniyle ölümlerin sayısı 100’ü geçti.

Cezaevleri kapasitesinin çok üzerinde hüküm giymemiş insanlarla dolduruldu.

8 kişilik hücrede 25 kişinin kaldığı beyan ediliyor.

***

‘Siyah transporter’lar devrede… İnsanları başkentin göbeğinde kaçırıyorlar.

Kamera kayıtları ve şahitler var. Ama polis araştırmıyor bile…

6 ay ‘MİT Çiftliği’nde işkence yapıyorlar. Sonra da Emniyet’e teslim ediyorlar.

Kaçırılan 13 insandan, 4’ü daha geçtiğimiz hafta ortaya çıktı.

Emniyet ‘GBT kontrolü’ sırasında yakalandıklarını açıkladı.

Yalan! 4’ü aylardır ortada yok. Ama avukatları ile görüştürülmüyorlar.

Emniyet, doktor muayenesine göndermeyi de ret ediyor. Ankara Barosu’nun konuya ilişkin açıklaması mevcut.

Sadece aileleri ile görüştürülüyorlar. Hepsi solgun. Ürkek ve tedirgin. Ailelerinden aynı şeyi istiyorlar: ‘’Avukat istemiyoruz, twitter hesaplarını kapatın ve uluslararası kurumlara yaptığınız başvuruları geri çekin!’’

Akıl ve mantık ile izahı yok bunun… Kendilerine işkencenin halen devam ettiğinin göstergesi.

***

İnsanlar gözaltında, eşleriyle, kızlarıyla şantaja maruz kalıyorlar.

Elektrik veriliyor. Taciz ve tecavüze uğruyor.

Ankara’da gözaltına alınan Dışişleri mensubu diplomatlara bile işkence yapıldı…

Polisler, MİT mensupları işkence ediyor. Sağlık görevlileri doğru rapor tutmuyor. Devlet soruşturma izni vermiyor. Yargı cezalandırmıyor.

Oysa işkence bir insanlık suçu. Zaman aşımı da yok. Bugün soruşturulamaması, hukuka dönüldüğünde hesap sorulmaması anlamına gelmiyor.

Bir kötülük ve suç sarmalı ülkeyi esir almış durumda…

*** Hamile kadınları tutuklayacak, loğusa kadınlara kelepçe takacak, bebekleri hapse koyacak kadar vicdandan uzaklaşmışlar.

Anayasa ve uluslararası hukukun seri ihlali söz konusu…

İfade ve fikir hürriyeti engelleniyor.

Yaşam hakkı ve tedavi hakkı ellerinden alınıyor.

Adil yargılanma ve savunma hakkı ellerinden alınıyor.

Suçun şahsiliği ve masuniyet karinesi ayaklar altında çiğneniyor.

Seyahat özgürlüğü ihlal ediliyor. Eşler ‘rehin’ alınıyor.

Özel teşebbüs hürriyeti ve özel mülkün dokunulmazlığı ihlal ediliyor.

Nefret suçu, ayrımcılık suçu ve soykırımı işleniyor.



***

Ne garip! 15 Temmuz’da ne oldu da yargıya, emniyete bu kadar hukuksuzluk hakim hale geldi?

İşkenceye sıfır toleranstan sistematik işkenceye nasıl ve neden dönüldü? Bu kadar keskin zıt dönüşün sebebi ne?

Bu kadar işkenceci nereden çıktı? İnsanlıktan çıkan bu kadar azılı militan nereden geldi? Kendilerini şimdiye kadar nasıl sakladılar?

Yargı nasıl mefluç oldu? Somut ve delilli suçlar bile neden soruşturulamıyor?

Adaleti tesis etmekle sorumlu yargı mensupları nasıl ve neden hukukun gereğini uygulamıyor? Talimata göre karar veren, korkak ve bağımlı hakimler o kürsüde neden oturur?

***

Ortada bir suç sarmalı var. Kötülük sarmalı…

Kötülere sağlanan koruma kalkanıyla büyüyor. Hukukun işlememesinden cesaret buluyor.

İnsanlık suçları ‘kara delik’ gibi işkencecileri, onları destekleyen ve koruyanları içine çekiyor.

‘Katil devlet’, ‘işkenceci devlet’ vasfıyla ülkeye de kendilerine de yazık ediyorlar.

Güç sarhoşluğu içinde, er ya da geç insanlık suçlarının hesabını vereceklerinin bilincinden uzak, kötülük sarmalında boğuluyorlar.

[Erhan Başyurt] 6.8.2019 [TR724]