Olanlar, hakkımızda inayet tecellisidir [Ebu Abdurrahman]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri hapisane içi  mektuplarında,  yaşanılan süreçleri şöyle değerlendiriyor:

“Hâdiseye  (hapse girmemize) sebebiyet verenlere itap edip onları, azarlamayınız. Bu musibetin geniş ve dehşetli planı çoktan kurulmuştu. Fakat, mânen pek çok hafif geldi. İnşallah, çabuk geçer. “Sizin başınıza hoşlanmadığınız bir şey gelmişse, ümit edilir ki, o şey sizin hakkınızda hayır olur.”  ( Bakara  Suresi, 216. âyet)  âyetinin sırrıyla, müteessir olmayınız. 

“Tahmin ederim, şimdi küre-i arzda, kalben, ruhen ve fikren, Risale-i Nur talebelerinden daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünkü; kalb, ruh ve akılları, iman-ı tahkîkî nurlarıyla sıkıntı çekmezler; maddî zahmetler ise, Risale-i Nur dersiyle hem geçici, hem sevaplı, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet-i imaniyenin başka bir kanalda inkişafına vesile olmasını bilerek şükür ve sabırla karşılaşıyorlar. İman-ı tahkîkî, dünyada dahi saadet vesilesidir, diye halleriyle isbat ediyorlar. Evet ‘Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.’ deyip, metin olarak (dimdik ayakta durarak) bu fâni zahmetleri, bâkî rahmetlere çevirmeye çalışıyorlar.

“Merhametlilerin en merhametlisi olan Cenab-ı Hak,  onların emsallerini çoğaltsın, bu vatana, şeref  ve saadet vesilesi yapsın ve onları da Firdevs Cennetinde ebedî saadete mazhar eylesin. Âmin!

“….. Îmanî hizmetinizde kazandığınız ebedî sevaplar, ruhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanaatındayım. Şimdiye kadar, Risale-i Nur talebeleri gibi çok  kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış. Evet, Cennet ucuz değil. Dünya ve âhiret hayatını imha eden küfr-ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça  meşakkat olsa da şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı. Madem bizi çalıştıran Yaradanımız, Rahîm, ve Hakîmdir; başa gelen herşeyi rıza ile sevinç ile, rahmetine, hikmetine itimad ile karşılamalıyız.”
“Madem her şey gidiyor ve gittikten sonra eğer lezzet ve keyif ise, boşu boşuna gider, bir hasret kalır. Eğer sıkıntı ve zahmet ise hem dünyevî ve uhrevî, hem böyle bir kudsî hizmet noktasında öyle bir lezzetli faydalar, var ki, o zahmeti hiçe indirir.”

“Kader-i İlahî adâleti, bizleri Denizli Medrese-i Yusufiye’sine sevketmesinin bir hikmeti, her yerden ziyade Risale-i Nur’a ve talebelerine, hem mahpusları, hem ahâlisi, belki hem memurları ve adliyesi muhtaç olmalarıdır. Buna binâen, biz bir imanî ve uhrevî vazife ile bu sıkıntılı imtihana girdik. Evet yirmi otuzdan ancak bir-ikisi tâdil-i erkân ile namazını kılan mahpuslar içinde birden Risale-i Nur talebelerinden kırk-ellisi umûmen, istisnâsız mükemmel namazlarını kılmaları, lisan-ı hâl ile ve fiil diliyle öyle bir ders ve irşaddır ki, bu sıkıntı ve zahmeti hiçe indirir, belki sevdirir. Risale-i Nur talebeleri, fiilleriyle (yaşayarak) bu dersi verdikleri gibi, kalblerindeki kuvvetli tahkîkî imanlarıyla dahi buradaki ehl-i imanı, ehl-i dalâletin evham ve şüphelerinden kurtarmalarına vesile olan çelikten bir kale hükmüne geçeceğini İlahî rahmet ve inayetten ümit ediyoruz.

“Buradaki ehl-i dünyanın bizi konuşmaktan ve temastan engel koymaları zarar vermiyor. Lisan-ı hal, lisan-ı kâlden (hâl dili, konuşma dilinden) daha kuvvetli ve tesirli konuşuyor. Madem hapse girmek terbiye içindir, milleti seviyorlarsa, mahpusları Risale-i Nur talebeleriyle görüştürsünler, tâ bir ayda, belki bir günde bir seneden ziyade terbiye alsınlar. Hem millete ve vatana, hem kendi geleceklerine ve âhiretlerine faydalı birer insan olsunlar. ‘Gençlik Rehberi’  bulunsaydı, çok faydalı olurdu. İnşallah bir zaman girer.” (On Üçüncü Şua) 

Her şey ortada… Aslında değişen bir şey yok. Biz işimize, İman-Kur’an Hizmetimize bakacağız.

[Ebu Abdurrahman] 6.4.2017 [Samanyolu Haber]
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Görmezden geldikçe acılaşan Dünya veya İdlib [Eyüp Ensar Uğur]

Dostlarımla kahvaltı yaptığımız bir sırada yanımıza gelen, Afrika'daki bir Türk kolejinden mezun bir arkadaşımız, sofraya davet etmemize rağmen isteksiz olduğunu söyledi. Zira biraz önce bazı Türk gençleriyle yaşadığı diyalog onu epey bir sarsmıştı.

Onların “dünya dönüyormuş veya dünyada neler dönüyormuş” formatında bir hayat yaşamalarından dolayı bizlere dert yandı.  

Evrensel insani değerler bir yana kendi kültürel kodlarından bile habersiz ve ilgisiz olmalarına siyahî dostumuz epey bir üzülmüş. Hiçbirinin ana dillerini iyi konuşamamasını hatta aralarında hiç Türkçe bilmeyenlerin dahi olmasının şaşkınlığını da üzerinden atamamıştı.

Bu eğitimci dostumuz, haz peşinde bencilleşen zamanın gençlerinin, dünyanın sorunlarına, insanî dramlara karşı dertsizliklerini, takdir edilesi bir şekilde dert edinmişti. Bu nedenle o gençlere, başkalarının acılarını hissedebilecekleri asil duyguları nasıl kazandırılabileceği konusunda bizlere düşüncelerimizi sordu.

"Bir elinde cımbız, diğer elinde ayna. Umurunda mı dünya?'' duygusuna sahip nesillerin yetiştiği bencilleşen bir dünyada yaşıyoruz. Bu durumun yol açtığı bireysel, ailevi ve toplumsal problemler nedeniyle çokça şey söyleniyor, yazılıyor, çiziliyor. Hayatın içinden, birebir hikayelerle uyuşan, birbirinden doğru tespitler, teşhisler yapılıyor..

Kamu ve sivil toplum kuruluşları tarafından görsel, yazılı, sosyal medya desteği ile gençleri ve çocukları bilinçlendirme amaçlı ne kadar faaliyet yapılsa da amaçsız, etrafı ve efkârı umursamaz bir neslin önü alınamıyor.

Ciddi, sistemli ve devamlılığı olan bir irade yok gibi. Böyle büyük bir sorunu dert edinen ve çözüm adına plan ve proje ortaya koymuş olanların çabalarının da dünyalık heveslere, çürük hülyalara ve hamasî gürültülere kurban edildiği bir dönemdeyiz.

Velhasıl; bu dertli arkadaşıma hayatın içinden, yaşanmış dramlara ve bu dramların kurbanlarına şahit olmanın, bir farkındalık oluşturabileceğinden dem vurdum. Mümkünse gençlerin hastanelere, hapishanelere, mülteci kamplarına, felaket görmüş beldelere, dar'ul acezelere, bakım evlerine vs. götürülmesinin faydalı olabileceğinden konuştuk.

Görmenin ve yaşamanın, sözlü nasihate nazaran insanlara tesiri ortada...

İdlib’te Kimyasal Silahlarla Katledilen Yüzlerce Çocuk

Bu hasbihalden bir kaç saat sonra, haber kanallarına Suriye İdlip'te, rejim uçakları tarafından atılan kimyasal bombalarla çırpına çırpına ölen çocukların görüntüleri düşmeye başladı.

Fransa medyasının flaş haber olarak verdiği görüntüler çok korkunçtu. Yine lanet olası kısacık dünyevi iktidarın rağmına binlerce can ve kuzular kurban ediliyordu.

Olayların başladığı ilk yıllarda yerel amatör çekimlerde izlediğim Suriye Devletine ait uçakların sivil yerleşim yerlerine gaz ve varil bombaları atmasından 6 yıl geçmesine rağmen Suriye'de kimyasal ve kitle imha silahlarının sivillere karşı kullanılması bir türlü engelle(ne)medi.

Şam, Humus, Hama, Halep derken katliam sırası İdlip'te idi. Tabi bu Dünya gündemine girmesi yönüyle. Yoksa irili ufaklı acılar aralıksız yaşanıyor bu hazin ülkede.

İdlib’in Acılı Tarihi

Kırk seferden fazla gittiğim Suriye'nin bu şirin ve tarihi şehri, bahtsızlıkla birlikte anılan her güzellik gibi Haçlı Seferleri'nde de çok acılar yaşamıştı.

1. Haçlı Seferi'ne katılan bir Ortaçağ yazarının kendi kaleminden çıkan; Avrupa'nın o dönem barbar insanlarının Kudüs yolu üzerinde bulunan İdlip’teki vahşetlerini okumuştum. 

Bir strateji olarak İdlipliler şehrin surları dışındaki zeytinliklerini ve diğer ekinlikleri yakmışlarsa da bu Haçlıların çekilmesini sağlamamış.

Uzun kuşatma nedeniyle şehirde yiyecek bitmesiyle birlikte şehir de düşmüş.

Yazar, İşgal sonrası çoluk çocuk tüm İdlibliler katledildikten sonra haçlılardan kimisinin açlıktan dolayı cesetleri yediklerinden bahseder.

Geçmişteki bu korkunç hatıranın yaşandığı bu beldeye bugün suçlu suçsuz ayırt etmeden insanları yok eden serin gazlarının atıldığı haberi beni derinden sarstı. Defalarca gittiğim ve insanlarıyla kaynaştığım şehrin çocuklarının cansız görüntülerine bakmaya cesaret edemedim. Aklımda, hayalimde halen taptaze duran İdlib'in caddeleri, sokakları, camileri, türbeleri, bahçeleri..

İDLİPLİ KÜÇÜK BİR KIZIN HİKAYESİ

Ben de o Ortaçağ yazarı gibi İdlib’de gördüklerimi ve yaşadıklarımı kaleme almıştım. Bu hatıraların bir kısmını İdlib’li bir küçük kızın ağzından yazıya dökmüştüm . Henüz yayınlayamadığım Suriye’deki son dönem olayların kimi arka planlarını da içeren bu gerçekleri ihtiva eden hikaye şöyle başlıyordu:

“Benim adım Sara. Bir zamanlar Suriye’nin Türkiye’ye yakın bir şehri olan İdlip’te yaşardık.

Bizim İdlib’teki kasabamız, her mevsimi birbirinden güzel, dünya cenneti bir beldedir. Hele bahar oldu mu, buraların ovalarını obalarını sarmış zeytin ağaçlarından her çeşit meyve ağaçlarına kadar rengarenk çiçekler açar.

Ağaçların yanı sıra kır çiçeklerinin ve özellikle pek yüksek olmayan eğimli arazilerimizi yemyeşil yoncalar ve yeşilliğin arasındaki papatyalarla bir görseniz, eminim ki buraları cennetten bir köşe sanırsınız.

İdlib’te kardeşlerin aileleri genelde bir arada yaşarlar. Evimiz kuzenlerimizin evleri ile iç içe ya da bir birlerine çok yakındır. Yani Dedem ve büyük annemin yanı sıra onların çocukları olan amcam ve halamlar ile birlikte yaşıyorduk.

Tam 23 kuzen olarak çocuk, genç her birimizin yaşıtının bulunduğu geniş ve neşeli bir hayatımız vardı.

Okula beşer, onar şeklinde gider, birlikte dönerdik. ..

Çoğu zaman her birimizin evinde sık sık bir araya gelir keyifli eğlenceler tertip eder, oyunlar oynardık.

Hele ki dedemin soba etrafında anlattığı bizim “nasihâ” dediğimiz öğütler içeren kıssaları anlatması ne büyük bir zevkti. 

Ayrıca en büyük zevklerimizden biri de kırlarda koyun ve kuzuları otlatmamızdı. Davarların başında çobanlık yapmanın yanı sıra orada da oyundan geri durmazdık. Kırlarda genelde oğlanlar top oynar, biz kızlar da kendi aramızda ip atlar...”

Önceki acı hikayeden sonra ben Hikayemin sadece güzel kısmını aktarmış olayım...

Oraları görmüş ve yaşamış olmam, böyle bir tecrübesi olmayandan daha fazla beni etkiliyor haliyle. Bu nedenle bir türlü Suriye'de bitmeyen/bitirilmeyen dramların haberlerine umursamazlık edemiyorum. Ve İnsani trajedilerin yanı sıra yok edilen tarih ve sanat mirası da hüznümün ayrı bir nedeni.

Suriye’deki yaşananlara kendi ülkemdeki siyasi ve sosyal boğuşmalar penceresinden asla yanaşmıyorum.

Yaşanan acılar derinden etkiliyor beni. Zira gittim, gezdim ve gördüm oraları..

Evet çocuklarımızın ulvi gayeler edinmesi, etrafta neler oluyor ve dönüyor meselesine ilgi duymalarından geçiyor. Dünya'daki acılara ve diğer sorunlara kayıtsız kalmayıp çözüme katkı sağlayabilmeleri için öncelikle trajik hayatları bilmeleri, görmeleri ve tanımaları gerekiyor.

Böylece tatminsizliklerine ve belki de huysuzlanmalarına neden olan ellerindeki imkanların kıymetlerini bilmelerine de çözüm olabilir. İnsan başkalarının sorunlarıyla ilgilendikçe iç ve dış dünyasıyla barışır, Hakk’ın ve halkın nazarında bir kıymet kazanır

(Öğretim üyesi Eyüp Ensar Uğur'un kişisel blogundan alınmıştır)

[Eyüp Ensar Uğur] 6.4.2017 [Samanyolu Haber] @eyupensaruur

17 Nisan sabahı Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri [Berk Uluç]

Son üç yıldır Türkiye – Avrupa Birliği münasebetlerinin 1980 darbesi sonrası ilişkilerin resmi olarak dondurulduğu günlerinden daha da sıkıntılı bir dönemde olduğu kanaati, bu ilişkilerin seyrini on yıllardır takip eden uzmanların ortak görüşü haline gelmiş bulunmakta. Bir tarafta, 94 yıllık Cumhuriyet tecrübemizin hiçbir anında yaşamadığımız son derece vehim hadiseler gerçekleşirken; diğer tarafta üyelik müzakereleri sürecinde bulunup, Avrupa Birliği’nin en temel değerlerini bu kadar pervasızca ayaklar altına alan başka bir aday ülke birliğin son 60 yıllık genişleme sürecinde ortaya çıkmadı.

AVRUPA MÜLTECİ MESELESİNE KENDİ TEDBİRİNİ ALIYOR

Esasen, Avrupa Birliği milyonlarca Suriyeli mültecinin Türkiye sınırları içerisinde kalması noktasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile anlaşarak bugüne kadar birçok kritik meseleye dair özellikle 2015 yılından bu yana sessizliğini hep korudu. Fakat, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önce Hollanda başbakanı Rutte’yi ardından Alman Şansölyesi Merkel’i hedef alan Nazi ve benzeri ithamları Avrupa’da son birkaç haftadır farklı bir takım siyasi gelişmelerin yaşanmasına sebep oldu. Tüm bunlar yaşanırken, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa’da yaşayan Türk diasporasını sokağa döken radikalleştirici bir takım söylemleri, bir çok AB ülkesinde gerek Erdoğan gerekse de Türkiye ile bugüne kadar devam eden ortaklık modelinin değişmesi gerektiği noktasında bir konsensüs oluşturdu.

Bu sebeple, iki hafta kadar önce Türkiye’ye giden üst düzey bir AB delegasyonu, Türk yetkililere açıkça kendilerini mülteci meselesi üzerinden artık tehdit edemeyeceklerini, AB olarak mültecilerin Avrupa’ya gelişlerini durdurabilecek tedbirleri aldıklarını ifade ettiler. Benzer şekilde Marc Pierini, Steven Blockmans ve Amanda Jane Paul gibi birçok kıdemli AB uzmanına göre AB’nin Erdoğan’a dair son dönem takındığı sert ve kolektif tutumun arkasında, birliğin mülteci meselesine dair kendi tedbirlerini aldığı gerçeği yatmakta.

2015 yılından bugüne Türkiye’de yaşanan ve Türkiye’nin geçtiğimiz 10 yılda yakaladığı demokratikleşme ivmesini akamete uğratan birçok hadise de sessiz kalmayı tercih eden AB, özellikle son iki haftadan bu yana yaklaşmakta olan 16 Nisan referandumuna dair kamuoyuna mal olacak şekilde ve kapalı kapılar ardında alışılagelmişin dışında bazı tepkiler ortaya koymakta. Kamuoyuna mal olmuş tepkilere bakıldığında, AB’nin Türkiye’ye dair en önemli iki yetkilisi olan dış ilişkilerden sorumlu Yüksek Temsilci Federica Mogherini ve Genişlemeden Sorumlu AB komiseri Johannes Hahn’ın 16 Nisan referandumundan ‘evet’ çıkması durumunda, Türkiye’de yeni oluşacak devlet sistematiği pratiğinin Kopenhag kriterleri ile uyumlu çalışıp çalışmadığına bakacakları nevinden son derece diplomatik bir dille ilişkilerin geleceğine ve belki de yeni bir formatta devam edeceğine dair imalarda bulunmaktalar.

TÜRKİYE’YE GÜÇLÜ TEPKİYE HAZIRLANILIYOR

Diğer taraftan, Brüksel kulislerinde konuşulan diğer bir olasılık ise duyanları şaşkınlığa sevk edecek türden. Özellikle, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son günlerde 16 Nisan referandumundan hemen sonra, AB ile devam mı yoksa tamam mı şeklinde bir referandum daha yapma sinyali vermesi, Brüksel’de bir takım güçlü, alternatif tepkiler hazırlanmasına sebep olmuşa benziyor. Kimliğini burada ifade edemeyeceğimiz bazı AB bürokratlarına göre başta Avrupa Birliği olmak üzere Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (OSCE) gibi bir takım uluslar üstü ve uluslararası kurumların, hazırlıkları aylar öncesine dayandığı iddia edilen referandumda yapılacak sandık hilelerinden ötürü, 16 Nisan referandum sonucunu kendileri için yok hükmünde olacağını duyuracaklarını ifade etmekteler. Böylesine bir tepkinin Türkiye’de iç siyasi dinamikleri etkileme gücü kısa vadede yok denecek kadar az görünse de, orta ve uzun vadede özellikle NATO ve ekonomik ilişkiler bağlamında Türkiye’yi bir hayli zora sokacağını ifade etmek hiçte güç olmasa gerek.

Referandumdan ‘evet’ çıkması durumunda, 17 Nisan sabahına uyandığımızda karşımızda Türkiye ve özellikle Erdoğan ile bugüne değin devam ettirilen ilişkilerin mutlak surette değişmesi gerektiği hatta bu değişimi diretme potansiyeli olan bir AB ile karşılaşma ihtimalimiz son derece kuvvetli görünmekte. Şüphesiz AB’yi böyle bir pozisyona iten temel de iki faktörü tekrar vurgulamakta yarar var. İlk olarak; özellikle son bir aydır Erdoğan, Belin ve Amsterdam gibi Türk yoğun bazı AB başkentlerinde ulusal güvenlik tehdidi olarak algılanmakta. İkinci olarak ise, Avrupa Birliği daha fazla NATO deniz gücünü Ege’de mülteciler için geçiş bölgesi kabul edilen alanlara yerleştirme noktasında genel bir anlaşmaya varmış bulunmakta. Bu iki çok önemli faktörün AB’nin elini son derece güçlendirdiğini ve bu nedenle AB’nin 17 Nisan sabahı bir çoklarımızı şaşırtacak referandum sonuçlarına dair bir takım ilginç ve sert siyasi açıklamalar yapabileceğini görmek durumundayız.

[Berk Uluç] 6.4.2017 [TR724]

Avrupa Konseyi: Kayyımlar derhal görevlerini devretmeli [Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi yerel yöneticiler kongresinde Türkiye yerel yönetimleri ile ilgili rapor oy çokluğu ile kabul edildi. Raportör Andreas Knape 99’dan beri 50 defa Türkiye’ye gittiğini ilk defa bu kadar kötü gördüğünü söyledi. Raporda yerel yönetimlere atanan kayyımların derhal geri çekilmesi istenirken, terör kanunun gözden geçirilmesi için tekrar çağrı yapıldı.

Türkiye’deki belediye başkanları ve meclis üyelerinin gözaltı ve tutukluluklarına ilişkin rapor Avrupa konseyi yerel yöneticiler meclisinde oy çokluğuyla kabul edildi. Eş raportörler İsveçli raportör Andres Knape ve Hollandalı Leen Veerbek Türkiye’ye ziyaretlerinin ardından raporu genel kurula getirdi. Genel kuruldaki tartışmanın ardından yapılan oylamada, rapor oy çokluğuyla kabul edildi. AKP’li belediye başkanının Gülen hareketini “Terör örgütü” olarak raporda yerelması için gösterdiği çaba meclis genel kurulda kabul görmedi. Gaye Doğanoğlu’nun verdiği tüm değişiklik önergeleri reddedildi.

Raporda belediyelere atanan kayyımların derhal görevi bırakıp tekrar seçilmişlere devretmesi yer alıyor. Kayyımların görevlerini teslim etmeleri konusunda baskı yapması için Avrupa Konseyi bakanlar kuruluna çağrı yer alıyor. Ayrıca tutuklama usulünün Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarına uygun olması gerektiğinin altını çiziliyor.

Terör kanununun değişmesi için bir çağrıda yerel yöneticiler kongresinden

Türk yasalarında yer alan terör kanunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM içtihatlarına uygun hale getirilmesi konusunda daha önce Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Avrupa Parlamentosu ve anayasal konulardaki en prestijli kurum olan Venedik Komisyonu defalarca rapor yayınladı ve çağrıda bulundu. Fakat  Türk hükümeti bu kanunu, muhalifleri bastırmak için bir balyoz gibi kullanarak sindirmeye devam ediyor. Avrupa Konseyi yerel yöneticiler kongresi de TCK’da yer alan terör maddesinin gözden geçirilmesi talebini yineledi.

Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks ve  Venedik komisyonu,  Türkiye ziyaretlerinden sonra, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atanması ile ilgili 674 No’lu KHK’nın anayasaya aykırı olduğuna ilişkin görüşüne atıfta bulunuyor.

Türkiye’de en az 50 kere gittim ilk defa bu kadar kötü bir durumda

Raportör Andreas Knape 1999 yılından beri Türkiye’ye en az 50 kere gittiğini fakat ilk defa ülkedeki durumu bu kadar vahim olarak  gördüğünü söyledi. Knape “Türkiye 90’lı yıllara geri döndü. Buradaki Türk heyetine sesleniyorum; Ümit ederim bizimle el ele çalışarak tekrar demokrasi günlerine geri döneriz. Türkiye’de 91 belediye başkanı ve eş başkanı cezaevinde, halk tarafından seçilmiş 82 belediyeye kayyım atandı, bu durum 82 belediyede yerel demokrasinin işlemediği gösteriyor. Avrupa konseyinin daha önce hiç görmediği bir durum. Seçilmiş insanlar terör kapsamında tutuklanıyor. Henüz haklarında iddianame dahi olmadan belediye başkanları cezaevinde tutuluyor”  ifadelerini kullandı.

Kayyımlar Anayasaya aykırı geri çekilmeli, görevi seçilmişlere devretmeli

Eş-raportör Leendert Verbeek ise, tutuklamaların ve kayyımların AİHS maddeleri ve AİHM içtihatlarına aykırı olduğunu söyledi. OHAL geçici olmalı, seçilmişlerin yerine kayyımların atanması, belediye kanunlarının iptali anlamına geliyor. Kayyımlar noktasında ikna olmadık. Türk yasaları yeterli hükümlere sahip, fakat kayyımlar, belediye meclislerini iptal ediyor bu da demokrasinin olmadığı anlamına geliyor. Kayyımların olduğu belediyelerde kamu hizmetlerinin geriye gittiğini gözlemledik. Bir büyük şehirde kadın şoförler işten çıkarıldı. Durum alarm verici seviyeye ulaştı. Türkiye kendi anayasasını ihlal ediyor. Kayyımlar geri çekilmeli görevi tekrar seçilmişlere bırakmalı. Ayrıca terörle ilgili yasanın değişmesi noktasında bir kez daha çağrıda bulunuyoruz” ifadelerini kullandı. Ayrıca adil yargılama, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne tekrar hatırlatmada bulundu.

Oturumda söz alan  Jean Louis Testud ise Türkiye’de işkenceler var, basın özgürlüğü ihlal ediliyor, kadın hakları yok ediliyor açıkçası Türkiye kırmızı çizgiyi aştı i fidelerini kullandı.

Türkiye’de yargı kalmadı bu insanlar ne zaman yargılanacak?

Fransa sözcüsü Francis Lec ise oturumda yer alan AKP, CHP ve MHP’li belediye başkanlarına seslenerek “Türk meslektaşlara sesleniyorum, arkadaşlarınız hapiste, belki bir kaç hafta sonra bu tehdit size gelecek o zaman sizin de yanında olacağız. Türkiye imajı çok iyi bu imaja halel getirmeyin. Bunu genç nesillerin tehlikeye gireceği şekilde yapmayın. Türkiye’de yasalara saygı duyulmuyor, yargılanmadan hapiste tutulan, gazeteci, hakim, belediye başkanı, memurlar var. Türkiye’de yargı kalmadı, bu insanlar kim tarafından ne zaman yargılanacak” ifadelerini kullandı.

Gaye Doğanoğlu’nun ‘fetö’ talebi kabul görmedi

Antalya Konyaaltı Belediye Başkanı Gaye Doğanoğlu, yerel yöneticiler kongresinde yerel yönetimler konusunda tartışma sırasında yerel yönetimlerle ilgili rapor oylanırken raporun içine 15 Temmuz darbe girişimini “Feto/Pdy” ifadesi yer almasını istedi.  Raportör ise konu ile alakasının olmadığı söyleyerek reddetti ,ardında genel kurulda yapılan oylama ile Gaye Doğanoğlu’nun değişik önergesi reddedildi. Rapora 12 tane daha değişiklik önergesi veren Gaye Doğanoğlu’nun tüm önerileri genel kurulda reddedildi. AB istihbarat raporu, Almanya, İngiltere, Hollanda ve ABD gibi ülkelerinin istihbarat birimleri “Darbenin arkasında Gülen yok”  raporları yayınlamasına rağmen, AKP yetkililerin  ısrarla Gülen hareketine yıkma çabası artık Avrupa’da dikkate alınmıyor.

Gaye Doğanoğlu’nun verdiği değişiklik önergeleri içinde, “OHAL’in gerekli olduğu, raporda yer alan Avrupa işkenceyi önleme komitesinin Türkiye tekrar ziyaret çağırısının çıkarılması istedi. Terör tanımının değiştirilmesi yönündeki  çağrısının çıkarılmasını istedi. Ayrıca Türkiye’de hukuk üstünlüğü hakim olduğunu söyleyerek Türkiye’deki gelişmeleri göstermek için vekilleri Antalya’ya davet etti.

[Mehmet Dinç] 6.4.2017 [TR724]

O biiir HSYK Başkanvekili… [Sefer Can]

Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, ülkenin yaşadığı badirenin sembol isimlerinden biri. Sanki bir özeti. İleride bugünleri anlatmak için çok işe yarayacak. Onun HSYK Başkanvekili olduğu zaman denildiğinde fazla söze hacet kalmadan herkes anlayacak ne demek istediğinizi. İktidar sarhoşluğundan kaynaklanan ama iç boş bir özgüvenle durmadan çam deviriyor. Her gafı bir öncekini geride bırakıp ‘yok artık’ dedirtiyor. HSYK Başkanvekili yine sahnede ve tahliyesi uygulanmayan gazetecilere dair açıklamasıyla bağımsız yargı masalına öldürücü darbeyi indirdi.

TOPLUMSAL İNFİAL Mİ SARAY FIRÇASI MI?

15 Temmuz darbe girişiminden sonra tutuklanan gazetecilerin yargılanma süreçlerindeki skandallar bitmiyor. Haberler ve sosyal medya paylaşımlarından terör örgütü çıkaran iddianame üzerinden yapılan yargılamada sekiz ay sonra verilen tahliyeler uygulanmadı. HSYK Başkanvekili Yılmaz’ın, 21 gazetecinin uygulanmayan tahliyesi ve mahkeme heyetinin savcıyla birlikte açığa alınmasını toplumsal infiale bağlaması skandala tüy dikti. İddianameyi kabul eden ve günlerce duruşma yapıp ifadeleri dinleyen mahkeme heyeti 29 sanıktan 21’i için tahliye vermişti. AKP ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan adına konuştuğu iddiasındaki isimlerin sosyal medyadaki kampanyası üzerine, tahliyeler durdu. Savcının zaten salıverme talep ettikleri hakkında itiraz mümkün olmadığından, onlar için yeni bir soruşturma uydurularak tutuklandılar. Yılmaz soru üzerine açığa alma işleminin süren yargılamaları olumsuz etkileyeceğini de ekledi

Tane tane bir daha tekrar edelim:
  • Toplumsal infialden dolayı kararlar uygulanmadı. (Yani AK Troller ayaklandı, fırçayı yedik.)
  • Mahkeme heyetinin kararı başka saiklerle alıp almadığı soruşturma sonunda ortaya çıkacak. (O halde gazeteciler neden içerde?)
  • AK Trollerin iddia ettiği gibi yeniden tutuklama için HSYK mahkemelere talimat vermiş. (İtiraz üzerine tutuklama vahim, bir anda zembille suç indirip içeri tıkma facia)
  • Açığa alma kararı, devam eden davalardaki yargıçlara da gözdağı (Yılmaz bunu gizleme ihtiyacı bile duymuyor)

‘GEÇ KALDIK ÖZÜR DİLERİZ’

Yılmaz daha önce de çok tartışılan, skandal nitelemesini hak eden açıklamalara imza atmıştı. Samanyolu Yayın Grubu Başkanı, gazeteci Hidayet Karaca’nın da aralarında bulunduğu bazı sanıkları tahliye eden yargıçlar Mustafa Başer ve Metin Özçelik de ihraç edilmiş ve tutuklanmıştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘geç kalındığı’ yönündeki sert tavrı üzerine Yılmaz araya hafta sonunun girdiğini belirtip özür dilemişti.

Yılmaz, polis ve İstihbarat birimlerinin ByLock uygulamasını indirmenin tek başına delil olamayacağı yönündeki raporlar üzerine tereddüde düşen yargı camiasını “ByLock en güçlü delilimiz” sözleriyle baskı altına almıştı. Oysa iletişimin takip ve tespiti önceden mahkemeden alınmış kararla mümkün. Aksi halde kanuna aykırı delil niteliğinde sayılıyor ve bir hükme dayanak yapılamıyor. Ayrıca saygın hukukçular, bir iletişim uygulamasını indirmenin suç olamayacağını, suç niteliği taşıyan haberleşmenin ispat edilmesi gerektiğini dile getiriyor.

YARGIÇLARA İTİRAF TUZAĞI

HSYK Başkanvekili Yılmaz, yargıçlardan itirafçı bulabilmek için onlara tuzak kurduğunu da itiraf etmişti. 28 Aralık 2016 tarihli yazısında Habertürk Gazetesi yazarı Sevilay Yılman olayı şöyle anlattı:

Meğer bu örgütün yargılama safhasında kullanılacak delil için bir oyun kurmuş Mehmet Yılmaz; “Bu açıklamayı tamamen itirafçılığı teşvik amacıyla yaptım ve çok da başarılı oldum. Çünkü o vakitlerde bir tane bile itirafçı yokken, o açıklamam sonrası itirafta patlama oldu. 200’ün üzerinde itirafçı sayesinde 2400 hâkim ve savcı hakkında FETÖ üyesi olduğuna dair delil elde ettik. Darbeye teşebbüs noktasında zaten biz bu yasadan faydalanmıyoruz. Sadece silahlı terör örgütü üyesi olarak yargılama yapabileceğiz; zira henüz yargı camiasında darbeye karıştığını, bizzat içinde olduğunu ispat ettiğimiz kimse yok! Onu henüz delillendiremedik. Bizim yargıyla ilgili soruşturmanın tamamı silahlı terör örgütü olmak suçundan dolayı yapılıyor.”

Bu açıklamada asıl skandal, darbenin hemen ertesi gün tutuklanan binlerce hakim ve savcı için delil olmadığının ortaya çıkması. Yılmaz itirafçılığa zorladığı meslektaşları sayesinde ‘örgüt üyeliği’ delili oluşturduklarını, darbeye katılıma dair ise hâlâ ellerinin boş olduğunu kayıtlara geçirdi. Toplumda darbeci algısı oluşturularak tutuklanan yargı mensuplarının suçsuzluğu bizzat tutuklamayı yapanlar tarafından itiraf edilmiş oldu.

Mehmet Yılmaz’ın HSYK günleri diye kapsamlı bir çalışma epey ilgi çeker. İddianamesinin yazımı ise hukukçuların işi. Ama “bu açıklamaları nasıl yaptım” diye elini dizine vuracağından eminim. Başka delile gerek yok, Yılmaz’ın kendi ikrarı çok açık ve defalarca anayasa ihlali.

[Sefer Can] 6.4.2017 [TR724]

Saray’da tek başına [Vehbi Şahin]

Geçenlerde bir arkadaşım anlattı.

Hızlı trenle Ankara’ya giderken yan koltuktaki sohbete kulak misafiri oluyor ister istemez…

Muhabbetin ana konusu her zaman olduğu gibi “N’olacak bu Türkiye’nin hali” üzerine…

Referandumdan, Erdoğan’dan, AKP’den ve Türkiye’nin büyük devlet olmasından da bahis açılıyor tabii ki…

Bu sırada söze, 70 yaşlarında görünen Erzurumlu bir amca giriyor.

Libya’da iş yaptığını, dünyayı dolaştığını özellikle belirttikten sonra sohbetin en can alıcı iki hüküm cümlesini kuruyor.

Diyor ki…

-Bir ülkenin ne kadar çok düşmanı varsa o ülke iyi yoldadır.

-Eğer düşmanı yoksa o zaman yatsın uyusun, yerinde saysın ve gelişmesin.



HALKINI TANIYOR

Arkadaşım bu anekdotu aktarınca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bir kez daha takdir ettim.

İçimden dedim ki…

-Adam siyaseti biliyor.

-Sokağı biliyor.

-Milleti biliyor.

Politikacı olmak için siyaset bilimi okumaya; diplomasiyi öğrenmek için uluslararası ilişkiler bölümünü bitirmeye gerek yok artık…

Ne yapmalı?

Erdoğan Siyaset Bilimi Akademisi’nde eğitim görmek yeterli!

15 yıl tek başına iktidarda kalmak, AKP seçmenini sürekli diri tutmak, muhalefeti on parçaya bölmek, kendine alternatif olmaya aday parti içi ve dışı liderleri pasifize etmek kolay bir iş değil çünkü…

İşte Erdoğan, bunları başardığı için Erzurumlu amca gibi milyonların gönlünü kazanmış durumda…


YEDİ DÜVELE KARŞI

Herkes kıskanıyor Erdoğan’ı ve AKP’nin icraatlarını…

Dışarıdaki düşmanlar da içerideki işbirlikçiler de onu devirmek için uğraşıyor.

ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, İsrail, Mısır, Suriye, Yunanistan hatta Erdoğan’ın ikinci evim dediği İran bile AKP’nin izlediği bağımsız politikalardan rahatsız!

Terör örgütü PKK, Suriye’deki uzantısı PYD, IŞİD, DHKP-C, Cemaat, CHP, HDP, sol sendikalar, Geziciler, Kemalistler, Cumhuriyet gazetesi, Aydın Doğan, Koç, yüksek yargı vs…

Hepsi 15 yıldır AKP’nin millete hizmet götürmesini engellemek için canla başla çalışıyor.

İçerideki ve dışarıdaki düşmanlar o kadar başarılı oldu ki AKP ve Erdoğan 15 yıldır eli kolu bağlı iktidarda kaldı!

Milleti ve devleti için hazırladığı devasa projeleri hayata geçiremedi!

Bu nedenle Erdoğan mağdur, AKP mazlum!


ERZURUMLU AMCA HAKLI!

Bu vesayet çemberini kırmak için 16 Nisan’da millet bir kez daha Erdoğan’a ve AKP’ye sahip çıkmalı!..

Aksi takdirde iktidar da istikrar da kaybolur!

Türkiye karanlığa gömülür!

Topraklarımız işgal edilir!

Ezanlar susar, camiler kapanır!

Emekliler maaşlarını alamaz, hastalar ilaç bulamaz, boğazına kadar kredi borcuna batmış muhafazakar Müslüman sağ seçmen evine ekmek götüremez!

Sosyal yardımlar kesilir, beleş hayat sona erer!

Off…

Bunları yazarken bile ruhum daraldı.

Ne kadar çok düşmanımız varmış meğer bizim…

Erzurumlu amca haklı…

Erdoğan ve AKP doğru yolda!..

Bu kadar hain düşman bir araya gelip Erdoğan’a saldırıyor ise AKP’nin de Cumhurbaşkanı’nın da gittiği yol kesinlikle doğrudur!


O BAYRAK İNECEK YOKSA…

İşte Erdoğan’ın başarı sırrı burada…

Dün ne söylemiş, bugün ne demiş, söyledikleri birbiriyle çelişmiş çok da umurunda değil.

O andaki çıkarına ve konjonktüre bakıyor.

Seçmenin yaklaşık yüzde 50’si, Erdoğan ne derse ona inanıyor çünkü…

İki hafta önce Kürt oylarını ütmek için Barzani’yi Türkiye’ye çağırdı mesela…

Havalimanındaki karşılamada Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bayrağının asılmasına izin verdi.

MHP’den gelen eleştirileri duymadı bile…

Sonra Diyarbakır mitinginde gördü ki bu “bayrak müsameresi” işe yaramamış…

Kürtler referandumda “evet” demeyecek…

Hemen strateji değişikliğine gitti.

Milliyetçi Türklerin desteğini almak için Kerkük’te bayrak asan Barzani yönetimine üst perdeden tehdit etmeye başladı.

“Hemen o bayraklarınızı indirin. Sadece Irak milli bayrağıyla orada yola devam edin. Yoksa şu anda geldiğiniz noktadan geri adım atmaya mecbur kalırsınız.” dedi.


ONE MINUTE

Erdoğan’ın, Erzurumlu amca gibi hayal dünyasında yaşayan pek çok AKP seçmeninin gönlünü kazanmak ve oyunu ütmek için düşman üretme politikası daha ne kadar işe yarar?

Seçimden seçime işe yaradığı ortada…

Örnek mi?

Referandum kampanyasında bu kez İsrail’e tehdit savurma yok mesela…

Ama dün vardı.

“One Minute” olayı ile İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukayı sonuna kadar kullandı.

Abluka kalkmadı ama Erdoğan İsrail düşmanlığı ile bir kez daha seçim kazandı.

Sonra?

Sonra İsrail yönetimiyle anlaşmak için Mavi Marmara şehitleri üç kuruş tazminat karşılığında satıldı.

Erzurumlu amca ve onun gibi düşünen AKP seçmeni için bu ayrıntılar önemli mi?

Değil elbette…

Ölçü ne peki?

Erdoğan doğru yolda, çünkü düşmanı çok…


ESMA KIZIM!

Mısır’da Sisi darbe yaptı, Müslüman Kardeşler’in lider kadrosunu hapse attı.

Günlerce Mursi’yi, gösterilerde öldürülen Esma’yı oy devşirmek için ağzından düşürmedi.

Rabia işareti yapıp durdu.

Hangi sonucu aldı?

Hiçbir sonuç alamadı.

Sadece Erzurumlu amca gibi fanatik seçmenlerin gönlünü kazandı, o kadar…

Zaten Erdoğan için amaç oy toplamaktı, gerisi ise teferruat…

Listeyi uzatmak mümkün…

Esed de nasibini aldı bu tehditlerden…

Irak Başbakanı İbadi de…


KISIR DÖNGÜ

Komşular ile sıfır düşmanlık politikasından “Oy için gerekirse her komşu ile kavga edilir” durumuna gelindi.

Kavga edecek komşu kalmayınca Almanya ve Hollanda gibi ülkelerle gerilim politikası üretildi.

Sırada ABD var.

Eğer Başkan Trump, 16 Nisan’dan sonra Zarrab ve Fethullah Gülen Hocaefendi’yi Türkiye’ye teslim etmez ise muhtemel bir erken seçim sürecinde bu kez Amerika’ya savaş açılacak.

Açılacak ki Erzurumlu amcanın mantık örgüsü bozulmasın, Erdoğan’ın düşman listesinde eksilme olmasın.

Ta ki 23 milyon seçmen AKP ve Erdoğan’a oy vermeye devam etsin.

Bu bir kısır döngü aslında…

Erdoğan’ı seçmene, Erzurumlu amca gibi fanatik partilileri de Erdoğan’a bağımlı hale getiren bir kısır döngü…


DEĞERLİ YALNIZLIK

Ama bunun gittikçe artan çok ciddi bir maliyeti var artık…

Bu karşılıklı bağımlılık AKP’lileri de Erdoğan’ı da yalnızlaştırıyor ve ötekileştiriyor.

“Değerli bir yalnızlık” diye mutlu olabilirler.

“Madem herkes bize düşman, o zaman biz doğru yoldayız” diye kendilerini avutabilirler.

Ama gittikleri yol yol değil, bir çıkmaz sokak…

Yakında, dünyadaki değerli yalnızlık “Saray’da tek başına” kalmaya kadar varabilir.

Benden hatırlatması…

[Vehbi Şahin] 6.4.2017 [TR724]

15 Temmuz’da Erdoğan halkı sokağa çağırmasaydı ne olurdu? [Veysel Ayhan]

Öncelikle psikolojik harekat unsuru olarak kullanılan bir yanlışı düzeltelim. Halk kesinlikle emir komuta zinciri içinde başlamış bir darbeyi durduramaz! Bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yaşanmamıştır. Asker bütünüyle sokağa çıktığında tankların önünde ne çöp kamyonları durabilir ne de halk kitleleri. Bu, mümkün olsaydı Sisi’nin darbesine karşı sokağa dökülen, meydanları dolduran milyonlarca Mısırlı darbeyi engelleyebilirdi.

“Darbeyi halk durdurdu” psikolojik bir yalan. Erdoğan’ın halkı yanına çekmek, seçmen üretmek, milliyetçilik pompalamak için piyasaya sürdüğü, sürdürdüğü bir propaganda aracı.

ÖNCE ŞU VERİLERİ TEKRAR HATIRLAYALIM

– 15 Temmuz’un en büyük soru işareti şudur: 14 Temmuz günü, yani darbe girişiminden 1 gün önce Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT müsteşarı Hakan Fidan gece yarısına kadar 6 saat özel toplantı yapıyorlar.

Bu kozmik toplantı ‘kontrollü bir darbe girişimi’nin son rötuşları için miydi?

– 15 Temmuz’da öğleye doğru bir binbaşı MİT’e giderek darbe planını ihbar ediyor.

-Erdoğan en azından öğleden itibaren hadiseyi biliyor. Ki akşamında şu cümleyi söylüyor: “Öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki silahlı kuvvetlerimizin içinde mevcuttu.”

– Yine kendi ifadesiyle 16.00 civarı eniştesi kendisine darbeyi haber veriyor.

– Genelkurmay, 18.00 itibariyle ikinci bir emre kadar Türk hava sahasında hiçbir askeri uçak havalanmamasını, havada bulunanlar derhal yere inmesini, tank ve birlik hareketlenmesi yasaklanacaktır.

– Hakan Fidan, saat 19.00 civarında Cumhurbaşkanı’nın Koruma Müdürü Muhsin Köse’yi arıyor ve güvenliğiniz nasıl önlem aldınız mı diye iki defa üst üste soruyor. Demek ki girişimi hepsi biliyor.

– Peki Hakan Fidan bu darbe girişimi curcunasında 20.00 civarında ne yapıyor? Diyanet işleri Reisi Mehmet Görmez ile tenha bir köşede yemek yiyor. Ne konuşuyor olabilirler? Tahmini zor değil: Bastırılmış darbe için selalarla halkı sokağa çağırmak.

– 15 Temmuz akşamı tebessümler dağıtan Erdoğan’ın damadının itirafı ise dün geldi: 21.30’da darbeyi biliyorduk.

ERDOĞAN HALKI SOKAĞA ÇAĞIRDIĞINDA DARBE BİTMİŞTİ

Başbakan 23.00’te zaten televizyonlardan açıklama yapmış, darbe girişimini deşifre etmişti. Genelkurmay 18.00’den itibaren durumu kontrole almıştı. Erdoğan’ın CNN’e Facetime’dan bağlanarak halkı sokağa çağırdığı 00.24’e kadar darbe girişimi püskürtülmüş ve bitmişti. Fevri yerel hareketlilikler kalmıştı.

13.000 TANKTAN 15’İYLE DARBE YAPMAK

Genelkurmay’in inisiyatifi dışında kontrol dışı hareketlilikler şunlardı:

22.05’te ne olduğundan habersiz farklı yerlerde toplam 1-2 tabur asker sokağa çıktı. TSK envanterindeki 13 bin tanktan sadece 10-15’i kullanıldı. Nereye götürüldüklerini bilmeyen harp okulu öğrencileri. Ses etkisi için 3-5 savaş uçağı.

10 bin kişinin çalıştığı TRT’yi  biri rütbeli 5 asker basıyor. 1750 güvenlikçinin koruduğu Saray’ı 3’ü rütbeli 13 asker basıyor. Hepsi kapıda gözaltına alınıyor.

Hiç bir hükümet üyesine dokunulmuyor.

Ve en önemli eylem: Boğaz köprüsünün tek şeridini kapatmak…

ERDOĞAN 16.00’DA TELEVİZYONLARA BAĞLANSAYDI…

Evet Erdoğan darbe girişimini haber aldığı öğlen saatlerinde televizyonlara bağlansaydı, ne asker ne de halk sokağa çıkmayacaktı. Yani Erdoğan’ın bildiği halde 6,5 saat beklemesi 249 cana mal oldu.

Acaba CHP Genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “kontrollü bir darbe girişimi olduğu” iddiası bunu mu ima ediyor?

HALKI SOKAĞA ÇAĞIRMASAYDI NELER OLURDU?

O gece sokağın kaderine hükmedenler darbeye karşı demokratik duruş sergileyen halk değildi. Elinde pala, bıçak ve silah olan, halkın arasına sızmış Sadat’a bağlı ve karanlık güçlere ait milis güçleri idi. Bunlar “kahramanlıklarını” askerin teslim olduğu, silahlarını kullanmadığı, tankları sürmediği yerde yaptılar. Teslim olmuş erleri linç ettiler, gırtlağını kestiler ve terk edilmiş tankların üstünde poz verdiler.

Eski Pentagon üst yetkilisi Michael Rubin’in “15 Temmuz gecesi sivilleri Saray’a bağlı SADAT milisleri öldürdü” iddiası havada asılı duruyor.

Çünkü hiç birine otopsi yapılmadı. Kimin kurşunlarıyla şehit olduklarını bilmiyoruz. Hangi silahlar ve mermiler kullanıldı tespit edilmedi?

Tatbikat için veya ne olduğunu anlamadan köprüye getirilen ve linç edilen darbeden habersiz askerlerin, boğazları kesilen masum harp okulu öğrencilerinin vebali kimin boynunda?

En önemli soru şu. Bitmiş ve bastırılmış bir darbe için Erdoğan halkı sokağa niçin çağırdı?

Halkı sokağa çağırmasaydı 249 insan hayatını kaybetmeyecekti.

EMNİYET GÜÇLERİ NE YAPTI?

Türkiye’de 81 il var. 15 Temmuz sonrası 76 il emniyet müdürü cemaat mensubu iddiasıyla değiştirildi. Peki 15 Temmuz akşamı darbeye katılan emniyet müdürü oldu mu? Olmadı. Bilakis her ilde emniyet, durumu kontrol altına alıp darbeye girişenleri göz altına aldı. Yani bastırılmış darbe için halkı sokağa dökmeye gerek yoktu. Emniyet yetiyordu ve her şeyi kontrole almıştı zaten.

TEK DAMLA KAN DÖKÜLMEYEBİLİRDİ

Erdoğan o gece halkı sokağa çağırmasaydı olacak olan şuydu: Sokağa çıkan asker bir süre sonra durumu fark edip çaresiz kışlasına dönecekti. Köprüyü tutanlar bir süre sonra işin içyüzünü anlayacak teslim olacaktı. Direnenleri ise emniyet güçleri göz altına alacaktı. Yani tek damla kan dökülmeyecekti.

Girişteki cümleyi tekrarlayayım. Darbeyi halk önlemedi. Asker bütünüyle emir komuta zinciri içinde sokağa çıksaydı darbe durdurulamazdı. Asker kendi içinde darbeyi zaten bastırmıştı.

249 insanı şehit edenler SADAT milisleri olsun veya başkaları olsun mutlaka lanetleyelim.

Ama darbe girişiminden saatler önce haberi olduğu halde yüz binleri tasfiye etmek için sessizce bekleyip pusu kuranları, siyasi rant elde etmek için halkı sokağa çağıranları kenara not etmeyi unutmayalım.

[Veysel Ayhan] 6.4.2017 [TR724]

Düğme baştan yanlış iliklendi [Tarık Toros]

Cumhuriyet gazetesi yönetici ve yazarları ile ilgili iddianame ortaya çıktı. Suçlamaları okuduk: Attıkları tweet’ler, Fuat Avni hesabından atılan tweet’lerin haber yapılması, Can Dündar’ın “MİT Tırları” haberleri, Ahmet Şık’a ait haberler, Mustafa Balbay’ın “Cumhuriyet’te FETÖ’cülükten Kürtçülüğe kadar her şey serbest, CHP milletvekili olarak yazı yazmak yasak” tweet’i, vs.

BUGÜNLERİ YAŞAMAMIZ GEREKİYORMUŞ

Aylar, yıllardır uykuda olan medya mahallesi celallendi:

-Avukatları bile görmeden yandaş medyaya sızdırıldı.

-Köşe yazıları ve haberler, örgüt üyeliğine delil gösterilmiş!

-Atılan tweet’lerden ibaret, içi boş iddianame!

-Hayali suçlamalar, asılsız iftiralar.

-ByLock kullanıcıları ile irtibatta olmak nasıl suç olur?

-Yayın politikasını iktidar mı belirleyecek?

-Yapılan haberlerin örgüt talimatıyla olduğunun ispatı gerekir.

-Başka gazete ve TV’lerde yapılan yorumlar ne zamandan beri delil kabul ediliyor?

EN BÜYÜK AÇMAZ NE BİLİYOR MUSUNUZ?

Dedim ya, düğme baştan yanlış iliklendi. “15 Temmuz Darbe Günleri”nde, hemen herkes pek bir mesuttu. Darbenin faili bulunmuş, yıllar yılı biriken kin boca ediliyordu. Başta Yenikapı olmak üzere, meydanlardaki suni demokrasi panayırları “bir fırsat” olabilirdi. Sonra, rüzgârın yönü değişti. Esasen rüzgâr hep aynı yönde esiyordu da, öngörüsüz/perspektifi olmayan siyaset-üniversite-sivil toplum ve medya (iş dünyası) “mış gibi” yapıyordu. Aylarca hukuksuzluklara, insan hakları ihlallerine ses etmediler. İşkenceleri, idamları, bebeğinden ayırılan lohusa kadınları, bölünen aileleri, işsiz-aç bırakılan, üstüne alınlarına terörist yaftası yapıştırılan yüz binleri umursamadılar. Pişkince, “Bizde öyle bir bilgi yok” diye geçiştirdiler. Mala mülke el konmasını içten içe alkışladılar. Hatta, kısmi soykırımı doğal gördüler. Onlara göre; yapılacak bir şey yoktu, toplum kangren olmuştu ve bir uzvu kesilip atılacaktı.

BUMERANG DÖNDÜ

Mesela ByLock. İstihbarat örgütü MİT’in fişlemesi. Rivayete göre 500 bin küsür kişinin kullandığı açık mesajlaşma programı. Kimse içeriğini, başını sonunu tam olarak bilmiyor. Kullanan herkes otomatikman terörist oldu. Hayatta kullanmadım diyene ise kulak asan yok, listede adı var çünkü. İstihbarat içinden çıkamayınca, fişleme listesini Emniyet’e pasladı. Polis ve savcı da “esasen yasal delil olmadığını” özellikle not düşerek mahkemelere yolluyor. Aylar sonra, egemenlerin hukukçu profesörlerinin de ağzından kaçırdığı gibi, illegal yöntemle elde edilmiş, istihbari çöp, o kadar. Bunu hukukçular kadar gazeteciler de biliyor. Lakin, topu birden aylardır ByLock’u “meşrulaştıran” haber ve analizler yaptıktan sonra şimdi geri adım atamıyorlar. Bakıyorum, ByLock konusunda eski kararlılıkları da yok. Ama haberleri, yazıları, tweet’leri orada duruyor. Silinse bile yarın önlerine konacak! Ve çok utanacaklar.

AYDINLIK’I AYDINLATALIM

Yeri geldi, atlamayalım. İllegal ByLock fişlemesiyle işlem yapan yargıya nasıl anlatılır bilemiyorum ama… Dün Aydınlık gazetesinin manşeti şuydu: “Adil Öksüz’ün sırrı Apple’da.” Haber diyemeyeceğim metne göre, “FETÖ üyesi 27 kişi darbeden iki ay önce telefonlarına Apple’ın imessage programını yüklemiş. Örgüt üyeleri, İngiltere’ye kayıtlı 0044 ile başlayan bir numara ile programı aktive etmişler ve 27 kişi bu numara üzerinden mesajlaşmış.” Savcı cehaletini geçtim, bunu manşete çeken gazetede bir Allah’ın kulu bile bilmiyormuş demek ki, Aydınlık’ı aldınlatalım: iPhone kullananlar bilir: 1) “iMessage” bir program değil, yüklendiği gibi silinmiyor da. 2) iPhone, iPad, Mac tüm Apple ürünlerinde var olan bir özellik. 3) Mesajlaşmak için “Apple ID”si gerekiyor, yani bir mail adresi. 4) Telefon numarasına veya GSM hattına ihtiyaç yok. 5) Apple’ın müzikçaları iPod üzerinden bile iMessage ile mesajlaşabilir, hatta Facetime üzerinden görüntülü/sesli konuşabilirsiniz. 6) Mesajlaşma veya aramalar, mail adresi üzerinden olur.

TEK TEK BAKALIM

Şimdi, Cumhuriyet iddianamesi üzerinde kopan fırtınaya tekrar bakalım:

-Deniyor ki, “iddianame avukatlarından önce yandaş medyaya sızdı.” Yahu, ayıptır. Bunun daniskasını aylardır siz yapıyorsunuz siz! Hürriyet, Milliyet, NTV, Habertürk, vs. Tek örnek verip geçeceğim. O da kendimle ilgili. Hakkımda soruşturma açılmış, avukatıma vermedi savcı. Ertesi gün Hürriyet’te Toygun Atilla imzalı haberde “TSK imamı” olduğumu öğrendim. Ne bir delil, ne bir cevap hakkı, ne de başka bir şey. Orada duruyor. Yüzlercesini sayarım. Gazeteci de demiyorum, insanda azıcık sıkılma olur, insanlarsa!

-Diyorlar ki, “köşe yazıları, haberler, tweet’lerden delil mi olur?” Size göre olur, bal gibi olur. Daha birkaç gün önce, tahliyeleri mafyavari biçimde engellenen 21 gazetecinin iddianamesine açıp baktınız mı? Orada da atılan eleştirel tweet’lerden başka bir şey yok!

-Diyorlar ki, “ByLock kullanıcısıyla irtibat nasıl suç olur?” Yahu kardeşim, kazanın doğurduğuna inanıyorsun da, öldüğüne niye inanmıyorsun. (bkz. Nasreddin Hoca fıkrası)

-Diyorlar ki, “yapılan haberlerde örgüt talimatını gösterin!” Şimdi burada biraz duralım. Ey arkadaş, medyada çıkan her haber ve yazı, sosyal ağlarda paylaşılan her bilgi için geçerli bu. Örgüt talimatını delillendiremiyorsan, soruşturman düşer. Belgeleyeceksin. Benim de senin de, öbürünün de öteden beri yaptığı, gazetecilik faaliyetidir. Böyledir. Algılarla, söylentilerle, kanaatlerle kimseyi yaftalayamazsın. Kimsenin kimseden gazetecilik öğrenecek hali yok. Gazetecilik faaliyetinin yargılanacağı yer kamu vicdanıdır. İyi gazeteci yaşar, kötü gazeteci tasfiye olur. Delillendirilmiş suçu varsa cezasını çeker. Bu kadar basit.

DÖNELİM BAŞA

Sen aylarca hiçbir şeye ses etme. Yorganın tutuşmaya başlayınca, “yandım anam” diye feryadı bas! Olan biten bu. Ülkeyi, devleti bir araya getiren ne varsa, tamamı birden, medya mahallesini de arkasına alarak toplu linçe imza attı. Zalimlerin “Bunlarla hukuk içinde mücadele edilmez, Olağanüstü Hal rejimi Allah’ın lütfu” sözünü tasdik edercesine zulme ortak oldular. Bunu da yazdılar, çizdiler, anlattılar. Hepsi duruyor orada. Ve bir gün çok utanacaklar, hep beraber yaşayıp göreceğiz. Öyle Bodrum’a taşınıp kafe açmakla bitseydi keşke! Egemenlerle birlikte battılar. Sıyrılamazlar. Hayat boyu bu hicapla yaşayacaklar, öyle de hatırlanacaklar.

[Tarık Toros] 6.4.2017 [TR724]

İsar Hasleti: Kendisi muhtaç iken.... [Ebu Abdurrahman]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Birinci İhlas Risalesi olan Yirminci Lem’a’da, “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, o kardeşlerine öncelik verir, onları kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşir Suresi, 59/9) da geçen îsâr hasletini şöyle mevzu bahis ediyor: “Sahabelerin Kur’an’ın övgüsüne mazhar olan ‘îsâr hasletini’ kendine rehber etmek. Yani: Hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek ve yaptığı dinî hizmetin karşılığı olarak gelen maddî menfaati bile istemeden ve kalben talep etmeden, sırf bir ihsan-ı İlâhî bilerek insanlardan minnet almayarak, dinî hizmetin mukabilinde de almamaktır. Çünkü dînî hizmetin karşılığında dünyada bir şey istenilmemeli ki, ihlas kaçmasın. Gerçi hakları var ki, ümmet onların geçimlerini temin etsin. Hem zekata da müstahaktırlar. Fakat bu istenilmez, belki verilir. Verildiği vakitte, ‘Hizmetimin ücretidir’ denilmez. Mümkün olduğu kadar, başka ehil ve daha müstahak olanların nefsini kendi nefsine tercih etmek ‘Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, o kardeşlerine öncelik verir, onları kendi nefislerine tercih ederler.’ (Haşir Suresi, 59/9) âyetinin sırrına mazhar olarak, bu müthiş tehlikeden kurtulup ihlası kazanır.”

İkinci İhlas Risalesi olan Yirmi Birinci Lem’a’da ise Üstad Hazretleri, “Ey kardeşlerim! Kur’an-ı Hakimin hizmetindeki mesleğimiz, hakikat ve uhuvvet olduğu ev uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan” dedikten sonra dipnot olarak koyduğu hâşiyede ise şöyle diyor: “Evet bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’aniden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini, o havuz içine atıp eritendir.”

Gerçekten yakınları hapislerde olup dışarıda imkansızlıklar içinde büyük sıkıntılar çeken ailelerle ilgili aldığımız bilgiler de yapılmak istenilen bir yardımın 20 kapı dolaştığı  da ifade ediliyor. İşte bu husus çok mühim… Bu yıkılmaz bir birlik, bir dayanışma demektir. Yürekler toplu çarptığı için bunlara top tüfek de yıkamaz artık inşallah…

Mesela, istiab haddini aştığı halde bir iş yerine zaten yedi sekiz mağdur alınmış… Çok zorda olan yeni bir kişi daha müracaat ediyor. Artık kapasite bunu kaldıracak halde değil. Bunu fark eden mağdurlardan birisi, “Ben ayrılayım onu benim yerime alın, onun benden daha çok ihtiyacı var!.” diyor… Hatta mazlum ve mağdurlardan birisi olan Anadolu Atayün diyor ki: Uyuşturucu sebebiyle baskın yapılmıştı. Evde yakalanınca adamı alıp götürürlerken polislerden birisinin eve bir şey bıraktığını fark eden, bir arkadaşı gelip bize bu durumu söyledi. Biz de ona, bunun ne olduğu ve niçin yaptığı konusunda soru sorduk. Önce söylemek istemedi, sonra mecbur kalınca, suçluyu götürüyoruz ama arkada eşi ve çocukları vardı. Bunlar ne yer ne içer ve ne yaparlar diye düşündüm, imkânlarımı zorlayarak bir mikdar para bıraktım, diyor. Gerçekten bunu yapıyor. Şimdi işte bu vicdanlı görevliler, görevlerinden alındı, üstelik çoğu da hapislere dolduruldu ve işkenceye tabi tutuldu.  Bunlara yapılan bu gaddarlık ve zâlimliği Allah onlara bırakır mı? Elbette bir hikmete göre imhâl edip mühlet verir ama asla ihmâl etmez (Hâşâ)!.. Bazı zalim ve gaddarların daha dünyada iken nasıl cezalandırıldıklarına dair bilgiler alıyoruz. Ama bazılarının cürümleri o kadar büyük İlahî adâlet onları kısa dünya hayatında değil sonsuz âhiret hayatında karşılığını verecek. Allah, âdildir… Azizun züntikamdır, mutlaka intikamını alır, kimsenin hakkını kimsede bırakmaz…  

[Ebu Abdurrahman] 5.4.2017 [Samanyolu Haber] 
eabdurrahman@samanyoluhaber.com