BOLD/ÖZEL
20 aydır Batman M Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan beden eğitim öğretmeni Yusuf Paçacı (39) geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.
Olay dün öğlen saatlerinde meydana geldi. Cezaevinde rahatsızlanan Paçacı Batman Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı ve hemen ameliyat edildi. Haberi alır almaz eşi, kızı, abisi ve arkadaşları hastaneye geldi. Doktor “Durumu çok kritik, her şeye hazırlıklı olun” demesine rağmen ailesinden hiç kimsenin hastayı son kez görmesine müsaade edilmedi. İzin almak için Batman Adliyesi’ne koşturan aile vefat haberini burada aldı.
Tekrar hastaneye dönüp eşinin cenazesini görmek isteyen Selda Paçacı’ya yine izin verilmedi. “Ne dirisini gösteriyorsunuz, ne ölüsünü, biz ne yapacağız ki…” serzenişlerine rağmen “Savcı gelip görmeden, incelemeden size gösteremeyiz” cevabı verildi.
NEDEN İZCİLİK FAALİYETİ YAPIYORSUN DİYE SORGULANDI
Aslen Erzincanlı olan Yusuf Paçacı, 20 yıldır Batman’da yaşıyor ve Batman Cumhuriyet Lisesi’nde öğretmenlik yapıyordu. Önce ilkokul öğretmeni olan Paçacı sonra branş değiştirip beden eğitimi öğretmeni olmuştu. İzcilik konusunda faal ve uzman bir eğitimciydi. Batman’da gerçekleştirilen tüm izcilik faaliyetlerinde öncülük yapıyor, Batman İzcilik Kulübü’nde ve Batman Valiliği’nin projelerinde temsilcilik yapıyordu. Öğrencilerini İstanbul’a, Çanakkale’ye izcilik faaliyetine götürecek kadar idealist bir öğretmendi. Fakat sırf bu etkinliklerden dolayı bile suçlandı.
672 sayılı KHK ile ihraç edildikten sonra, Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalarda 20 ay önce tutuklanan ve 8 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Paçacı’nın cezasını istinaf mahkemesi bir haftada onayladı. Dosyası Yargıtay aşamasındaydı. Tutuklanma nedeni ise ‘adını veren tanıklar ve valilik çatısı altında gerçekleştirilen Sosyal Destek Projeleri (SODES)’ydi. Mahkeme sırasında bu projeleri neden yaptığı dahi sorgulandı. Yakınları, 14 kişilik koğuşta 28 kişi kalan, stres yaşayan ve ümitsizliğe düşen Paçacı’nın geçirdiği kalp krizini bu duyguların tetiklediğini söylüyor.
‘NE ÖLÜSÜNÜ NE DİRİSİNİ GÖSTERİYORSUNUZ, BİZ NE YAPABİLİRİZ Kİ…’
Cezaevlerinde hayatını kaybeden insanların ailelerine yapılan insani olmayan uygulamalara aileler isyan ediyor. Yusuf Paçacı’nın eşi Selda Paçacı, “Kalp krizi geçirdi, ameliyat edildi. Hastanede yoğun bakımda yatıyor. Görmek istedik. Oradaki askerlere, görevlilere yalvardık. 5-10 metre de olsa görmek istiyoruz dedik. Savcılıktan izin almanız gerekli dediler. Savcılıktan hemen izin alınmıyor. Doktor ‘durum çok kritik, her şeye hazırlıklı olun’ deyince eşi çok kötü oldu. Süreci hızlandırmak için avukatla görüştük. Batman Adliyesi’ne gittik. Savcının yanına çıktık, kimlikleri verdiğimiz anda telefon geldi. Vefat haberini aldık. Ondan sonra da göstermediler. Dirisini göstermediniz, bari ölüsünü gösterin. Vefat etti, neden göstermiyorsunuz diye söyledik, yine savcılık izni gerekli dediler. Yoğun bakım ünitesinden almışlar, morga götürmüşler, morga indik. Orada da yetkililere söyledik. Savcı gelip görmeden, incelemeden size gösteremeyiz dediler. Olay yeri inceleme geldi, savcılık geldi. Bütün işlemler bittikten sonra sadece abisinin görmesine izin verildi.” dedi.
GERİDE YETİM BİR KIZ ÇOCUĞU KALDI
KHK’dan ihraç edilen İngilizce öğretmeni Selda Paçaçı ve Yusuf Paçacı çiftinin 14 yaşında bir kız çocukları var. Yusuf Paçacı’nın cenazesi, bugün (17 Nisan 2019) Erzincan Refahiye Kalkancı Köyünde ikindi vaktinde kılınacak cenaze namazından sonra defnedilecek.
Selda-Yusuf Paçacı ve kızları 14 yaşındaki Semranur’un bir açık görüş sırasında çekilen son fotoğraflarından…
YUSUF PAÇACI CEZAEVİNDE ARKADAŞLARIYLA…
Zeytin çekirdeklerinden tespih yapmak için çekirdekleri duvara sürterek şekil veriyorlar.
GÜLTEN BIÇAKÇI’YA DA EŞİNİ GÖSTERMEDİLER
Dün bir vefat haberi de Antalya’dan geldi. 34 aydır Isparta E Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Bekir Bıçakçı, 13 Nisan 2019’da cezaevi banyosunda düşerek beyin kanaması geçirmişti. 74 yaşındaki eğitim gönüllüsü kaldırıldığı Antalya’daki özel bir hastanede dün (16 Nisan 2019) hayatını kaybetti. Eşi Gülten Bıçakçı’ya da tüm uğraşlarına rağmen eşini son anda görmesine izin verilmedi.
[Sevinç Özarslan] 17.4.2019 [MedyaBold.com]
Ankara'da "çok gizli" altın hazırlığı: ABD, S-400’e karşı müeyyide kararı alırsa…[Gölge Bankacı]
Ankara’da kapalı kapılar ardında ne 18 gündür muallakta kalan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi ne de kilo fiyatı 10 TL’yi bulan kuru soğan konuşuluyor.
Saray’ın “Herkes muhtemel bir müeyyide paketine karşı hazırlığını yapsın!” talimatını alan bütün kurumlar teyakkuza geçti.
ABD DEMEDEN HAZIRLIK
Bu “çok gizli” talimatta “muhtemel müeyyide” denilirken muhatabın ismi telaffuz edilmese de o ibarenin altında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) saklı.
ABD Savunma Bakanı Vekili Patrick M. Shanahan (sol tarafta 2'nci), Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a "Rusya'dan S-400 füzelerinin teslim alınmasına karşı olduklarına" dair kararı tekrarladı.
TRUMP HARİÇ HERKES SON SÖZÜNÜ SÖYLEDİ
Rusya’nın ilk teslimata temmuz ayında başlayacağını belirttiği S-400 hava savunma sistemine mukabil ABD’nin sessiz kalmayacağı Başkan Donald Trump hariç bütün yetkili zevat tarafından Ankara’da işin muhataplarına iletildi.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın akabinde son bir ikna teşebbüsü için soluğu okyanus ötesinde alan Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı Pentagon'da Savunma Bakan Vekili Patrick M. Shanahan karşıladı.
Daha evvelki, “Ya S-400 ya NATO!” muhtırası Akar’a da tekrarlandı.
Akar’ın eski bir NATO subayı ve genelkurmay başkanı şapkalarını tamamen unutmuş gibi hareket etmesi okyanus ötesinde ibretle takip ediliyor.
ERDOĞAN GERİ ADIM ATABİLECEK Mİ?
Washington-Ankara hattında krizin bitmesinin ön şartı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın S-400’leri almaktan vazgeçmesi.
S-400’lerin bu şekliyle 3’üncü bir ülkeye satışında Türkiye’nin aracılık etmesine de sıcak bakılmıyor.
Diğer taraftan Erdoğan, “Tükürdüğümüzü yalamayız. Beni tanıyamamışlar. Bizim için S-400 işi bitti.” sözlerini 4 Nisan’da Rusya’nın başşehri Moskova’da telaffuz etti.
Beyaz Saray o ziyareti ve verilen mesajları “nispet yapmak” olarak not etti.
RUSYA İLE ASKERİ İŞBİRLİĞİ
Bu sözlerin bir anlamı da şu: ABD’ye karşı Rusya kartını masaya süren Erdoğan geri adım atamayacak kadar derine daldığının farkında.
Erdoğan’ın son Rusya ziyaretinde Rus lider Vladimir Putin’in “Türkiye ile askeri işbirliği anlaşmaları da imzaladık.” beyanatı piyasada tansiyonu daha da yükseltti.
NATO üyesi Türkiye ile Rusya arasında gizli askeri anlaşma mı imzalanmıştı?
SICAK PARA GETİRENLER HER AN GİDEBİLİR
Türkiye’ye sıcak para getiren fonlarda ABD ile 2018 yılı ağustos ayında patlak veren krizin bu sefer daha ağırlaştırılmış halinin tekrar edebileceği endişesi hâkim.
22 Mart'ta doların 5,84 TL’ye kadar yükselmesinde "füze krizinde müeyyide safhasına geçilebileceğine" dair endişeler belirleyici oldu.
Yabancılar bu yüzden çıkış hazırlığı için her fırsatta döviz topluyor.
Dolayısıyla birkaç gündür Saray medyasında ABD güzellemeleri ihtilaf aşıldığından değil, krizi perdelemek için yapılıyor.
Merkez Bankası, ABD ve İngiltere merkez bankalarında tuttuğu altınları İstanbul'a getirdi.
AMBARGOYA HAZIRLIK SON SÜRAT
Ankara’da en kötü senaryoya göre hazırlıklar gizlilik içerisinde yürütülüyor. Saray’dan gelen “müeyyide hazırlığı” talimatının ilk muhatabı Merkez Bankası (TCMB).
“El konulabilir” diye ABD Merkez Bankası’nda (Fed) duran 28,7 ton külçe altın Türkiye’ye getirildi.
Britanya Merkez Bankası’nda tutulan 279 ton altın da artık İstanbul’da. Altınlar, Borsa İstanbul’un (BİST) altın saklama kasalarında muhafaza ediliyor.
2017 kasım ayında 67 milyar dolar ABD tahviline sahip olan TCMB müeyyide hazırlığı çerçevesinde bunları da elden çıkardı.
Kalan birkaç milyar dolarlık ABD tahvili bakiyenin de sıfırlandığı ve elde edilen gelirle altın alındığı konuşuluyor.
10,5 MİLYAR DOLAR CİVARINDA ALTIN VAR
2016’dan bu yana Türkiye’ye getirilen altın miktarı 324 tona ulaştı. Kur şokunu atlatmak için bu rezervlerden de harcandı. TCMB halihazırda 250 ton (10,5 milyar dolar) civarında net altın rezervine sahip.
Merkez Bankası yurt dışındaki altınları Türkiye’ye getirirken döviz rezervlerini de altına çeviriyor.
TCMB net döviz varlığının yarısından fazlasını altında tutuyor. Böylece muhtemel bir ABD ambargosu esnasında döviz açığını altınla kapatılması hedefleniyor.
Ciddi ciddi buna dair hesaplar yapılıyor Ankara’da.
BU HESAP TUTARLI MI?
Pekâlâ 10-15 milyar dolar altınla ABD’ye nasıl kafa tutulacak?
Türkiye’den daha fazla altın rezervi olduğu halde bankacılık sistemi ABD tarafından devre dışı bırakıldığı için adım atamayan İran’ın hali ortada iken bu kadarı özgüven mi, cahil cesareti mi? Cevabı meçhul!
Erdoğan’a altın tavsiyesinde bulunanlara göre Merkez Bankası rezervlerinin haricinde yastık altında 2 bin 900 ton civarında ve 117 milyar dolar değerinde altın var.
Toplamda 130 milyar dolar civarında altın varlığı Türkiye’yi ABD’nin malî müeyyedilerine karşı ayakta tutabilirmiş. Güler misin, ağlar mısın?
SWAP KRİZİNDE İLK DENEMEYİ YAPTILAR
Altın senaryosunda sır gibi saklanan B şıkkı var ki o da bankalardaki döviz tevdiat hesapları (DTH). 182 milyar dolar tutarındaki DTH için ambargo anında kambiyo kontrol rejimi devreye alınacak.
22 Mart’ta dolar 5,84 TL’ye yükseldi diye yabancılara TL satmayı durduran ve aynı fonları Londra’da TL için yüzde 1.300 gecelik faiz ödemek mecburiyetinde bırakmış bir hükümet, ABD ambargosunda döviz hesaplarına niye müdahale etmesin ki!
Yabancıya karşı ilk denemede korku duvarını aştılar.
DÖVİZ HESAPLARINA EL KONULABİLİR
Buna göre döviz hesapları hükümetin belirleyeceği belirli bir kur üzerinden Türk Lirası’na çevrilecek.
Hesaptaki tutarlar ancak TL olarak izin dahilinde çekilebilecek ya da altın esasına dayalı hesaplara dönüştürülecek.
Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın bir dönem genel müdürlüğünü yaptığı Aktifbank’ın kripto para borsası kurma çalışmaları da ABD müeyyidelerine karşı hükümetin ördüğü bir diğer duvar.
Yerli ve milli kripto paralarla döviz piyasasının ihtiyaç duyduğu likiditeyi artırmayı hedefliyorlar.
TMSF Başkanı Muhiddin Gülal (sağdan 2'nci) kısa süre önce AKP Bergama teşkilatından yöneticilerle birlikte Koza Altın'a ait Ovacık madenini ziyaret etmişti. Gülal burada yaptığı açıklamada kapasiteyi artıracaklarını belirtmişti.
KOZA ALTIN’A 24 SAAT MESAİ TALİMATI
Ayrıca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilen Koza Altın, külçe altın imalatı için 24 saat kesintisiz çalışıyor.
Türkiye’de senelik altın imalatı 27 ton civarında. Altınla birlikte senelik 250 ton olan gümüş imalatının da artırılması da planlanıyor.
Merkez Bankası, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve BİST başkanları bugünlerde sık sık bir araya geliyor. Hazırlıklar gözden geçiriliyor.
BANKALAR RAPOR HAZIRLIYOR
Bankalara da altın hesaplarını artırması talimatı verildi.
Muhtemel bir ABD ambargosunun döviz kuru, faiz ve kredi tahsilatı üzerindeki etkilerini belirlemek için bankalardan rapor istendiği iddia ediliyor.
İlk bilgiler batık kredilerle başı dertte olan bankaların böyle bir ambargoya bir gün bile dayanamayacak kadar zayıfladığı yönünde.
ERDOĞAN’IN O SÖZLERİ…
Merkez Bankası’na yakın bir kaynağım, “Erdoğan geçen sene ‘altını belirleyici hale getireceğiz’ demişti. Devlet içinde altına dayalı para sisteminin ABD’ye karşı başarılı olacağına inanan bir grup var. Bu grup Saray’da son derece etkin. S-400 krizinde onların verdiği rakamlara itimat edilerek ABD’ye kafa tutuluyor.” dedi.
Aynı kaynağım, “Vatandaşın elindeki altını Merkez Bankası’na aitmiş gibi rakamlara dahil edip hesap yapanların ipi ile kuyuya inilmesi ve ABD’ye bu şekilde kafa tutulması tek kelime ile felaket!” ifadelerini kullandı.
SARDES şirketi Venezuela'dan 10 ayda 900 milyon dolar altın ithal etti.
VENEZUELA ALTINI NE OLDU?
Ankara’nın altından ördüğü duvarda Venezuela altınlarının da ayrı bir yeri olacaktı.
ABD müeyyideleri ile başı dertte olan Nicolas Maduro’nun Erdoğan’a ne kadar altın gönderebileceği şimdilik meçhul.
ABD’nin Maduro hükümetine karşı müeyyide kararı aldığı 2018 kasım ayına kadar Venezuela’dan Türkiye’ye 900 milyon dolar tutarında altın ithal edilmişti.
900 milyon dolarlık altın ithalatını da İstanbul Yenibosna’da Kuyumcukent’te 40 metrekarelik ofiste faaliyet gösteren SARDES Altın Madencilik AŞ tek başına gerçekleştirmişti.
2017 yılı sonunda 5 milyon TL sermaye ile kurulan bir şirket için manidar bir başarı!
Ticaret Sicil Gazetesi kayıtlarına göre SARDES (Sergold) şirketin hisselerinin yüzde 100’ü Vecdi Mençekoğlu’na ait. Genel müdürlük görevini ise Serdar Saraç ifa ediyor.
Her iki isim de Altınbaş ve Atasay gibi altın devlerinin yapamadığını yaptı!
ABD NİYE DOLARI TERK ETSİN?
Erdoğan’a bu aklı verenlerin altın hesabının ne kadar tutacağını zaman gösterecek. Bu hesabın bir garip tarafı daha var.
Güya Trump da dolar yerine altına geçecekmiş ve altın fiyatları 10 kat artacakmış. Böylece sadece Merkez Bankası’nın kendisine ait külçe altınların kıymeti 110 milyar doları aşacakmış. -mış, -mış, -mış...
Bu hesabı yapanlar o meşhur hikâyeyi hatırlattı bana: Dağ başındaki araziye dikenli tel örgü çekip oradan geçecek koyunların tellere takılan yününü toplayıp eğirerek iplik yapmanın ve zengin olmanın hesaplarını yapan züğürt köylünün halinden ne farkı var!
[Gölge Bankacı] 17.4.2019 [Samanyolu Haber]
Saray’ın “Herkes muhtemel bir müeyyide paketine karşı hazırlığını yapsın!” talimatını alan bütün kurumlar teyakkuza geçti.
ABD DEMEDEN HAZIRLIK
Bu “çok gizli” talimatta “muhtemel müeyyide” denilirken muhatabın ismi telaffuz edilmese de o ibarenin altında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) saklı.
ABD Savunma Bakanı Vekili Patrick M. Shanahan (sol tarafta 2'nci), Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a "Rusya'dan S-400 füzelerinin teslim alınmasına karşı olduklarına" dair kararı tekrarladı.
TRUMP HARİÇ HERKES SON SÖZÜNÜ SÖYLEDİ
Rusya’nın ilk teslimata temmuz ayında başlayacağını belirttiği S-400 hava savunma sistemine mukabil ABD’nin sessiz kalmayacağı Başkan Donald Trump hariç bütün yetkili zevat tarafından Ankara’da işin muhataplarına iletildi.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın akabinde son bir ikna teşebbüsü için soluğu okyanus ötesinde alan Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı Pentagon'da Savunma Bakan Vekili Patrick M. Shanahan karşıladı.
Daha evvelki, “Ya S-400 ya NATO!” muhtırası Akar’a da tekrarlandı.
Akar’ın eski bir NATO subayı ve genelkurmay başkanı şapkalarını tamamen unutmuş gibi hareket etmesi okyanus ötesinde ibretle takip ediliyor.
ERDOĞAN GERİ ADIM ATABİLECEK Mİ?
Washington-Ankara hattında krizin bitmesinin ön şartı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın S-400’leri almaktan vazgeçmesi.
S-400’lerin bu şekliyle 3’üncü bir ülkeye satışında Türkiye’nin aracılık etmesine de sıcak bakılmıyor.
Diğer taraftan Erdoğan, “Tükürdüğümüzü yalamayız. Beni tanıyamamışlar. Bizim için S-400 işi bitti.” sözlerini 4 Nisan’da Rusya’nın başşehri Moskova’da telaffuz etti.
Beyaz Saray o ziyareti ve verilen mesajları “nispet yapmak” olarak not etti.
RUSYA İLE ASKERİ İŞBİRLİĞİ
Bu sözlerin bir anlamı da şu: ABD’ye karşı Rusya kartını masaya süren Erdoğan geri adım atamayacak kadar derine daldığının farkında.
Erdoğan’ın son Rusya ziyaretinde Rus lider Vladimir Putin’in “Türkiye ile askeri işbirliği anlaşmaları da imzaladık.” beyanatı piyasada tansiyonu daha da yükseltti.
NATO üyesi Türkiye ile Rusya arasında gizli askeri anlaşma mı imzalanmıştı?
SICAK PARA GETİRENLER HER AN GİDEBİLİR
Türkiye’ye sıcak para getiren fonlarda ABD ile 2018 yılı ağustos ayında patlak veren krizin bu sefer daha ağırlaştırılmış halinin tekrar edebileceği endişesi hâkim.
22 Mart'ta doların 5,84 TL’ye kadar yükselmesinde "füze krizinde müeyyide safhasına geçilebileceğine" dair endişeler belirleyici oldu.
Yabancılar bu yüzden çıkış hazırlığı için her fırsatta döviz topluyor.
Dolayısıyla birkaç gündür Saray medyasında ABD güzellemeleri ihtilaf aşıldığından değil, krizi perdelemek için yapılıyor.
Merkez Bankası, ABD ve İngiltere merkez bankalarında tuttuğu altınları İstanbul'a getirdi.
AMBARGOYA HAZIRLIK SON SÜRAT
Ankara’da en kötü senaryoya göre hazırlıklar gizlilik içerisinde yürütülüyor. Saray’dan gelen “müeyyide hazırlığı” talimatının ilk muhatabı Merkez Bankası (TCMB).
“El konulabilir” diye ABD Merkez Bankası’nda (Fed) duran 28,7 ton külçe altın Türkiye’ye getirildi.
Britanya Merkez Bankası’nda tutulan 279 ton altın da artık İstanbul’da. Altınlar, Borsa İstanbul’un (BİST) altın saklama kasalarında muhafaza ediliyor.
2017 kasım ayında 67 milyar dolar ABD tahviline sahip olan TCMB müeyyide hazırlığı çerçevesinde bunları da elden çıkardı.
Kalan birkaç milyar dolarlık ABD tahvili bakiyenin de sıfırlandığı ve elde edilen gelirle altın alındığı konuşuluyor.
10,5 MİLYAR DOLAR CİVARINDA ALTIN VAR
2016’dan bu yana Türkiye’ye getirilen altın miktarı 324 tona ulaştı. Kur şokunu atlatmak için bu rezervlerden de harcandı. TCMB halihazırda 250 ton (10,5 milyar dolar) civarında net altın rezervine sahip.
Merkez Bankası yurt dışındaki altınları Türkiye’ye getirirken döviz rezervlerini de altına çeviriyor.
TCMB net döviz varlığının yarısından fazlasını altında tutuyor. Böylece muhtemel bir ABD ambargosu esnasında döviz açığını altınla kapatılması hedefleniyor.
Ciddi ciddi buna dair hesaplar yapılıyor Ankara’da.
BU HESAP TUTARLI MI?
Pekâlâ 10-15 milyar dolar altınla ABD’ye nasıl kafa tutulacak?
Türkiye’den daha fazla altın rezervi olduğu halde bankacılık sistemi ABD tarafından devre dışı bırakıldığı için adım atamayan İran’ın hali ortada iken bu kadarı özgüven mi, cahil cesareti mi? Cevabı meçhul!
Erdoğan’a altın tavsiyesinde bulunanlara göre Merkez Bankası rezervlerinin haricinde yastık altında 2 bin 900 ton civarında ve 117 milyar dolar değerinde altın var.
Toplamda 130 milyar dolar civarında altın varlığı Türkiye’yi ABD’nin malî müeyyedilerine karşı ayakta tutabilirmiş. Güler misin, ağlar mısın?
SWAP KRİZİNDE İLK DENEMEYİ YAPTILAR
Altın senaryosunda sır gibi saklanan B şıkkı var ki o da bankalardaki döviz tevdiat hesapları (DTH). 182 milyar dolar tutarındaki DTH için ambargo anında kambiyo kontrol rejimi devreye alınacak.
22 Mart’ta dolar 5,84 TL’ye yükseldi diye yabancılara TL satmayı durduran ve aynı fonları Londra’da TL için yüzde 1.300 gecelik faiz ödemek mecburiyetinde bırakmış bir hükümet, ABD ambargosunda döviz hesaplarına niye müdahale etmesin ki!
Yabancıya karşı ilk denemede korku duvarını aştılar.
DÖVİZ HESAPLARINA EL KONULABİLİR
Buna göre döviz hesapları hükümetin belirleyeceği belirli bir kur üzerinden Türk Lirası’na çevrilecek.
Hesaptaki tutarlar ancak TL olarak izin dahilinde çekilebilecek ya da altın esasına dayalı hesaplara dönüştürülecek.
Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın bir dönem genel müdürlüğünü yaptığı Aktifbank’ın kripto para borsası kurma çalışmaları da ABD müeyyidelerine karşı hükümetin ördüğü bir diğer duvar.
Yerli ve milli kripto paralarla döviz piyasasının ihtiyaç duyduğu likiditeyi artırmayı hedefliyorlar.
TMSF Başkanı Muhiddin Gülal (sağdan 2'nci) kısa süre önce AKP Bergama teşkilatından yöneticilerle birlikte Koza Altın'a ait Ovacık madenini ziyaret etmişti. Gülal burada yaptığı açıklamada kapasiteyi artıracaklarını belirtmişti.
KOZA ALTIN’A 24 SAAT MESAİ TALİMATI
Ayrıca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilen Koza Altın, külçe altın imalatı için 24 saat kesintisiz çalışıyor.
Türkiye’de senelik altın imalatı 27 ton civarında. Altınla birlikte senelik 250 ton olan gümüş imalatının da artırılması da planlanıyor.
Merkez Bankası, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve BİST başkanları bugünlerde sık sık bir araya geliyor. Hazırlıklar gözden geçiriliyor.
BANKALAR RAPOR HAZIRLIYOR
Bankalara da altın hesaplarını artırması talimatı verildi.
Muhtemel bir ABD ambargosunun döviz kuru, faiz ve kredi tahsilatı üzerindeki etkilerini belirlemek için bankalardan rapor istendiği iddia ediliyor.
İlk bilgiler batık kredilerle başı dertte olan bankaların böyle bir ambargoya bir gün bile dayanamayacak kadar zayıfladığı yönünde.
ERDOĞAN’IN O SÖZLERİ…
Merkez Bankası’na yakın bir kaynağım, “Erdoğan geçen sene ‘altını belirleyici hale getireceğiz’ demişti. Devlet içinde altına dayalı para sisteminin ABD’ye karşı başarılı olacağına inanan bir grup var. Bu grup Saray’da son derece etkin. S-400 krizinde onların verdiği rakamlara itimat edilerek ABD’ye kafa tutuluyor.” dedi.
Aynı kaynağım, “Vatandaşın elindeki altını Merkez Bankası’na aitmiş gibi rakamlara dahil edip hesap yapanların ipi ile kuyuya inilmesi ve ABD’ye bu şekilde kafa tutulması tek kelime ile felaket!” ifadelerini kullandı.
SARDES şirketi Venezuela'dan 10 ayda 900 milyon dolar altın ithal etti.
VENEZUELA ALTINI NE OLDU?
Ankara’nın altından ördüğü duvarda Venezuela altınlarının da ayrı bir yeri olacaktı.
ABD müeyyideleri ile başı dertte olan Nicolas Maduro’nun Erdoğan’a ne kadar altın gönderebileceği şimdilik meçhul.
ABD’nin Maduro hükümetine karşı müeyyide kararı aldığı 2018 kasım ayına kadar Venezuela’dan Türkiye’ye 900 milyon dolar tutarında altın ithal edilmişti.
900 milyon dolarlık altın ithalatını da İstanbul Yenibosna’da Kuyumcukent’te 40 metrekarelik ofiste faaliyet gösteren SARDES Altın Madencilik AŞ tek başına gerçekleştirmişti.
2017 yılı sonunda 5 milyon TL sermaye ile kurulan bir şirket için manidar bir başarı!
Ticaret Sicil Gazetesi kayıtlarına göre SARDES (Sergold) şirketin hisselerinin yüzde 100’ü Vecdi Mençekoğlu’na ait. Genel müdürlük görevini ise Serdar Saraç ifa ediyor.
Her iki isim de Altınbaş ve Atasay gibi altın devlerinin yapamadığını yaptı!
ABD NİYE DOLARI TERK ETSİN?
Erdoğan’a bu aklı verenlerin altın hesabının ne kadar tutacağını zaman gösterecek. Bu hesabın bir garip tarafı daha var.
Güya Trump da dolar yerine altına geçecekmiş ve altın fiyatları 10 kat artacakmış. Böylece sadece Merkez Bankası’nın kendisine ait külçe altınların kıymeti 110 milyar doları aşacakmış. -mış, -mış, -mış...
Bu hesabı yapanlar o meşhur hikâyeyi hatırlattı bana: Dağ başındaki araziye dikenli tel örgü çekip oradan geçecek koyunların tellere takılan yününü toplayıp eğirerek iplik yapmanın ve zengin olmanın hesaplarını yapan züğürt köylünün halinden ne farkı var!
[Gölge Bankacı] 17.4.2019 [Samanyolu Haber]
Parça Parça [Safvet Senih]
Bazı küçük notlar ve hatıralar var, bunların kaybolmasına gönlüm razı olmadığı için onları ayrı ayrı ve parça parça yazmak istiyorum:
Bir arkadaşımız “Ağlak biçimde dert anlatma ve yapılanlardan şikayet yerine, o sâfî, fıtrî hizmet ruhunu geri çağıralım. Sanki, hiçbir şeyimiz yokken Hocaefendi’nin Kestanepazarı'ndan hizmete yeni başladığı ilk günlerde olduğu gibi yeniden bir açılım yapalım. Biz MUTLAK MUHACİRLER olarak çantası elinde hazır vazife yapacak insanlar yetiştirelim. Gerekirse, emaneti yetiştirdiklerimize tevdi edelim ve başka yerlere gidelim.” dedi.
Büyüğümüz, “Gaye-i hayal, ana hedef unutulunca, sapaklar çok olduğu için kaymalar ve kaybolmalar başlıyor; sapaklar batak oluyor. O sapakların önünde durup ‘kollarımızı makas gibi açarak,’ hemen “Burası çıkmaz sokak!. Aman dikkat’ diyelim. Gönüllerin anahtarı yumuşak ve yumuşak kelimelerdir.”
“Fikir çilesi çok mühimdir. Meselelerimiz üzerine dertlenerek dikkat ve merakla eğilmeliyiz. Eğer (derin gözlemci olarak) işlerimize eğilip yoğunlaşır, odaklaşırsak, üç boyutlu, beş boyutlu resimlerde olduğu gibi daha önemli şeyleri de derinliğince görebiliriz. Böylece çok farklı mülahazalar ortaya çıkar.”
“İm’ân-ı nazarda konsantrasyon esastır. Meselelerin temaşasına dalma, yoğunlaşma neticesinde, feyizler ve aydınlatıcı tayflar ihsan-ı İlahî olarak gelir.” diyor.
Bilge Kral “Seni severim, hem de çok. Fakat hakikati senden daha çok severim.” demiş.
Bu arkadaşımız diyor ki: “Teksas’ta bir kahvehaneye gittim. Bir adam tek başına oturuyordu. Yanına gidip selam verdim ve kendimi tanıttım. Arjantin asıllı imiş. Hanımı da Amerikalı bir profesör imiş ve çok lisan bilirmiş. Hoş beşten sonra kendisini ve eşini yemeğe davet ettim. Adresimi verdim, adresini aldım. Dedi ki: ‘Babam, ben 25 yaşındayken vefat etti ama sen bana babam gibi davrandın’ dedi. Gerçekten eşiyle geldiler. Çok güzel tanışmalar oldu. Çok memnun oldular.”
Tanzanya’dan bir grup aralarında yardım toplayıp, Yunanistan’daki mağdur muhacirlerin ziyaretine gittiler. Daha önceleri büyük imkanlara sahip bir aile ile görüştüler. Onların gözleri yaşararak “Allah, Allah, bir zamanlar henüz malımız-mülkümüz gasp edilmeden önce biz Afrika’ya yardım gönderirdik, şimdi de onlar bize gönderiyor!.. dediler.
Prof. Dr. İmtiyaz Ahmed, Hindistan’da kast sistemi üzerine çalışmış meşhur bir zat… Hizmetin yapısı üzerine bilgi aldıktan sonra, “Madem Hizmetin mensuplarının % 70'i fakir ailelerin çocuklarından oluşuyor. Bu gelecek için çok mühim… Çünkü Devletin devamlı şekilde üzerinize gelmesi söz konusu olamaz. Gelecek ise size zemin hazırlıyor. Çok kısa bir dönem sonra dünyadaki fakir ülkeler gelişecek… Sizler için mühim bir imkân ve bir fırsat. Sizler her yere gitmek, görüşmek hususunda sıkıntı çekmezsiniz… Sabırla hazırlıklı olmanız lâzım.” dedi.
“Senin diriliş ve rönesansın, bütün cihanda başkalarına hayat üflemekle uğraşma şeklindedir.”
Ağrılı Nusret Hoca anlatmıştı: “Askerlik yaparken bazı kardeşler vasıtasıyla Üstad Hazretlerini tanımıştım. Zaten kendim de ehl-i tarik idim. Terhis olup dönerken Üstadın ziyaretine gittim, veda sırasında bana “Patnos taraflarında Hüseyin Paşanın oğlu Nadir olacak, şark sürgünü sırasında yolda çok hizmetleri oldu, ona çok selam söyle” dedi. Ben de arayıp sordum ve kaldığı yeri öğrendim. Artık ismi Nado Ağa imiş… Yanına vardığımda saygıyla sağında solunda, önünde arkasında duran bir çok adamı vardı. Heybetli bir şekilde oturuyordu. “Bediüzzaman Hazretlerinin sana selamı var! Beni sana o gönderdi!” dedim. Birden zıplar gibi hemen ayağa kalktı ve ağlayarak “Allah Allah! Bu nasıl iştir, benim gibi bir sarhoşa, bir eşkıyaya Allah’ın büyük velisi selam gönderiyor!” dedi. Ben de kendi kendime “Nusret yazıklar olsun sana, Üstadın büyüklüğünü bir sarhoş bir eşkıya kadar takdir edemedin!” deyip Üstadın büyüklüğünü anlamaya çalıştım.
[Safvet Senih] 17.4.2019 [Samanyolu Haber]
Bir arkadaşımız “Ağlak biçimde dert anlatma ve yapılanlardan şikayet yerine, o sâfî, fıtrî hizmet ruhunu geri çağıralım. Sanki, hiçbir şeyimiz yokken Hocaefendi’nin Kestanepazarı'ndan hizmete yeni başladığı ilk günlerde olduğu gibi yeniden bir açılım yapalım. Biz MUTLAK MUHACİRLER olarak çantası elinde hazır vazife yapacak insanlar yetiştirelim. Gerekirse, emaneti yetiştirdiklerimize tevdi edelim ve başka yerlere gidelim.” dedi.
Büyüğümüz, “Gaye-i hayal, ana hedef unutulunca, sapaklar çok olduğu için kaymalar ve kaybolmalar başlıyor; sapaklar batak oluyor. O sapakların önünde durup ‘kollarımızı makas gibi açarak,’ hemen “Burası çıkmaz sokak!. Aman dikkat’ diyelim. Gönüllerin anahtarı yumuşak ve yumuşak kelimelerdir.”
“Fikir çilesi çok mühimdir. Meselelerimiz üzerine dertlenerek dikkat ve merakla eğilmeliyiz. Eğer (derin gözlemci olarak) işlerimize eğilip yoğunlaşır, odaklaşırsak, üç boyutlu, beş boyutlu resimlerde olduğu gibi daha önemli şeyleri de derinliğince görebiliriz. Böylece çok farklı mülahazalar ortaya çıkar.”
“İm’ân-ı nazarda konsantrasyon esastır. Meselelerin temaşasına dalma, yoğunlaşma neticesinde, feyizler ve aydınlatıcı tayflar ihsan-ı İlahî olarak gelir.” diyor.
Bilge Kral “Seni severim, hem de çok. Fakat hakikati senden daha çok severim.” demiş.
Bu arkadaşımız diyor ki: “Teksas’ta bir kahvehaneye gittim. Bir adam tek başına oturuyordu. Yanına gidip selam verdim ve kendimi tanıttım. Arjantin asıllı imiş. Hanımı da Amerikalı bir profesör imiş ve çok lisan bilirmiş. Hoş beşten sonra kendisini ve eşini yemeğe davet ettim. Adresimi verdim, adresini aldım. Dedi ki: ‘Babam, ben 25 yaşındayken vefat etti ama sen bana babam gibi davrandın’ dedi. Gerçekten eşiyle geldiler. Çok güzel tanışmalar oldu. Çok memnun oldular.”
Tanzanya’dan bir grup aralarında yardım toplayıp, Yunanistan’daki mağdur muhacirlerin ziyaretine gittiler. Daha önceleri büyük imkanlara sahip bir aile ile görüştüler. Onların gözleri yaşararak “Allah, Allah, bir zamanlar henüz malımız-mülkümüz gasp edilmeden önce biz Afrika’ya yardım gönderirdik, şimdi de onlar bize gönderiyor!.. dediler.
Prof. Dr. İmtiyaz Ahmed, Hindistan’da kast sistemi üzerine çalışmış meşhur bir zat… Hizmetin yapısı üzerine bilgi aldıktan sonra, “Madem Hizmetin mensuplarının % 70'i fakir ailelerin çocuklarından oluşuyor. Bu gelecek için çok mühim… Çünkü Devletin devamlı şekilde üzerinize gelmesi söz konusu olamaz. Gelecek ise size zemin hazırlıyor. Çok kısa bir dönem sonra dünyadaki fakir ülkeler gelişecek… Sizler için mühim bir imkân ve bir fırsat. Sizler her yere gitmek, görüşmek hususunda sıkıntı çekmezsiniz… Sabırla hazırlıklı olmanız lâzım.” dedi.
“Senin diriliş ve rönesansın, bütün cihanda başkalarına hayat üflemekle uğraşma şeklindedir.”
Ağrılı Nusret Hoca anlatmıştı: “Askerlik yaparken bazı kardeşler vasıtasıyla Üstad Hazretlerini tanımıştım. Zaten kendim de ehl-i tarik idim. Terhis olup dönerken Üstadın ziyaretine gittim, veda sırasında bana “Patnos taraflarında Hüseyin Paşanın oğlu Nadir olacak, şark sürgünü sırasında yolda çok hizmetleri oldu, ona çok selam söyle” dedi. Ben de arayıp sordum ve kaldığı yeri öğrendim. Artık ismi Nado Ağa imiş… Yanına vardığımda saygıyla sağında solunda, önünde arkasında duran bir çok adamı vardı. Heybetli bir şekilde oturuyordu. “Bediüzzaman Hazretlerinin sana selamı var! Beni sana o gönderdi!” dedim. Birden zıplar gibi hemen ayağa kalktı ve ağlayarak “Allah Allah! Bu nasıl iştir, benim gibi bir sarhoşa, bir eşkıyaya Allah’ın büyük velisi selam gönderiyor!” dedi. Ben de kendi kendime “Nusret yazıklar olsun sana, Üstadın büyüklüğünü bir sarhoş bir eşkıya kadar takdir edemedin!” deyip Üstadın büyüklüğünü anlamaya çalıştım.
[Safvet Senih] 17.4.2019 [Samanyolu Haber]
Islah Ahlakı - 1 [Dr. Ahmet Yılmaz]
BİR GİRİŞ DENEMESİ
Bediüzzaman Said Nursî merhumun 1911 tarihinde, otuz beş yaşında iken Şam’da, oradaki âlimlerin ısrarı üzerine Emevî Camii’nde irat ettiği bir hutbe vardır, Hutbe-i Şâmiye. Hutbesinin zamane kamuoyunda büyük ses getirdiği, o günlerde Şam’da hem de bir hafta içinde iki defa basımının gerçekleşmiş olmasından anlaşılıyor. Bu kıymetli hutbenin, bilâhare Türkçe olarak neşredildiği de çoklarımızın malumlarıdır.
Müellifin hutbenin bir yerinde “Hakiki milliyetimizin esası, ruhu ise İslamiyet’tir” demesinin siyâkında “Kimin himmeti milletiyse, o tek başına bir millettir” cümlesini serdetmesi cây-ı dikkattir. Elbette Bediüzzaman’ın lügatinde millet, din demektir. Haddizâtında Arapça kökenli millet kelimesi de “din” ve “şeriat” anlamlarına geliyor. Millet-i İslam denildiğinde kastedilen İslam dini olmuş oluyor. Tabi ki Bediüzzaman’ın din kelimesinden anladığı da eski ve yeni İslamcıların kastettiklerinden çok daha farklıdır ve üzerinde durulası mahiyettedir. Evet, Said Nursî’nin terminolojisi düşünüldüğünde bu cümle aslında, “Kimin himmeti İslamiyet ise o tek başına bir ümmettir” anlamına gelmekte. Yani yüce dinimiz İslamiyet, mana ve muhteva buudları itibariyle öyle bir kapasiteye sahip ki; şahs-ı meneviyesinde mündemiç bütün bu sermayesini Müslüman ferde aktarabiliyor. Ümmet, şahısta tebellür ve teşahhus ediyor. Ümmet bir mümin, bir mümin de ümmet gibi olabiliyor demektir.
Bunun en müşahhas örneklerini peygamberlerin kutlu hayatlarında gözlemlemek mümkün… Kur’an-ı Kerîm’de Medyen halkına gönderildiği bildirilen peygamber, Hz. Şuayb aleyhisselâm da onlardan biri.
Onun isminin “şa‘b” (kabile, halk) veya “şi‘b” (vadi, yol) kelimesinin küçültme kipi (ism-i tasgîr) olduğuna dair görüşler bulunmaktadır (Kurtubî, VII, 248). Peygamber isimlerinin tasgîr kipinde gelmesi kimi âlimlerce uygun görülmemişse de (Âlûsî, VIII, 175), İbn Kuteybe (ö. 276/889) tarih ve ensâb ağırlıklı bilgiler içeren ansiklopedik eseri el-Maârif’de, “Allahım, beni, milletim (şa‘bî) içinde mübarek kıl” diye dua ettiği için kendisine bu adın verildiğine dair bir rivayet nakleder (el-Maârif, s. 41). Ben, -şayet sahih ve sâbitse- o mübarek peygamberin duasını, “risâlet vazifemi içlerinde sürdürdüğüm ümmetim içinde beni mübarek kıl” diye anlamanın daha doğru olacağı kanaatindeyim. Bu açıdan bakıldığında Hz. Şuayb’ın isminin mürtecel değil menkul olduğu aşikâr. Onun ismi, kendisinin davetçi olarak içinde yaşadığı toplumuyla olan kuvvetli bağını latîf bir tarzda ifade ediyor sanki.
Allah’ın emir ve yasaklarını kavmine tebliğ ederken takındığı tatlı üslûp ve benimsediği güzel anlatımından dolayı “hatîbü’l-enbiyâ (peygamberlerin hatîbi)” diye nitelendirildiği bazı kaynaklarda nakledilen (Taberî, Târîh, I, 327; İbn Ebû Hâtim, VIII, 2814) Hz. Şuayb, Kur’ân-ı Kerîm’in üzerinde durduğu peygamberlerden. 11 yerde bizzat ismi geçiyor, birçok yerde de kendisine atıf yapılıyor. Giriş yapmaya çalıştığımız ıslah ahlâkı mevzuu açısından bakıldığında ise özellikle Hûd sûresinin 88. âyeti çok dikkat çekici. Bu âyette Onun Medyen halkına yaptığı irşad ve tebliğ, Kur’ânî çerçevede anlatırken “ıslâh” kavramı adeta bayraklaştırılıyor. Âyet mealen şöyledir:
“Şuayb şöyle dedi: “Ey kavmim! Söyleyin bakayım, ya ben Rabbimden gelen açık bir delil üzere isem ve katından bana güzel bir rızık vermişse! Ben size yasakladığımı kendim yapmak istemiyorum. Tek istediğim gücüm yettiğince ıslah etmektir (sizi, vaziyeti düzeltmektir). Başarım ancak Allah'ın yardımı iledir. Ben sadece ona tevekkül ettim ve sadece ona yöneliyorum.”
Görüldüğü üzere bir “peygamber” olarak Hz. Şuayb, Kur’ân-ı Kerîm’de ıslah ve tamir adına bir sembol olarak öne çıkarılmaktadır. O, tevhit akidesini içselleştirme ve temel insani değerleri benimseme hususlarında kâfi derecede aklî ve naklî delillere sahip bulunduğunu davet ettiği kavmine vurgulamaktan geri durmamıştı. Onların akıllarına hitap etmiş ve kendilerinin konuya bir de bu cihetten yaklaşmalarını salık vermişti. Allah tarafından kendisine verilen güzel rızkı hatırlatmıştı onlara. O rızıktan maksat geçimini deruhte edecek helâl mal mıydı? Yoksa bir insanın elde edebileceği en büyük pâye olan nübüvvet vazifesi miydi? Yoksa o ikisini birlikte mi kastetmişti? Böyle anlamak daha mahruti görünüyor…
Şuayb aleyhisselâm “Başarım ancak Allah’ın yardımı iledir” derken de ıslah ahlâkı adına önemli bir ilkeye işaret ediyor: Tevekkül. İnandığı değerleri muhatap kitlesine irşat ve tebliğ ederken meşru olan her yol ve yöntemi deniyor, maddi-manevi bütün imkânlarını seferber ediyor, ıslah duygu ve düşüncesini kendi şahsında adeta ete-kemiğe büründürüyor. O kutlu yolda en küçük bıkkınlık ve usanma hâleti izhar etmiyor. Bütün bunları yaptıktan sonra, biricik Rabbine dayanıp, ona güvendiğini özellikle vurguluyor. Kıyamete kadar gelecek ıslah erleri için önemli bir değer sunuyor. Islah ahlâkının temel bir prensibi olarak objektif aksiyonerliği tesis ediyor.
Hz. Şuayb’ın Hûd sûresindeki bu söyleminden ıslah ahlâkına dair bir takım ilkeleri de yakalamak mümkün:
1. Islahçı mümin için bilimselliğe dayanmak ve realite blokajından beslenmek son derece önemlidir. Bilginin ya Kur’an ve Sünnet-i sahîhaya dayanması ya da bu iki temel kaynaktan beslenmesi beklenir.
2. Islahçı mümin, ıslah adına söylediklerini öncelikle kendi nefsinde yaşamalıdır. Nasihatleriyle çelişecek söz ve eylemlerden uzak durmalıdır. Özü ve sözü bir olmalıdır.
3. Islahçı mümin, her daim yapıcı olmalıdır, tamir düşüncesini esas kabul etmelidir. Sulh ve selametin toplumun mabeyninde hâkim olması için elinden geldiğince çaba göstermelidir.
4. Islahçı mümin, nihai başarının yalnız Allah’tan geldiğine bütün benliğiyle inanır. O’na dayanır, O’na sığınır. Sebeplere riayet etmekle birlikte neticeyi Rabbine havale eder. Yaşanan sarsıntıların muvakkat olduğunu bilir, kendisinde ve kitlesinde düş kırıklıklarının oluşmasına müsaade etmez. Sarsıntı esnasında ve sonrasında, bu defa ıslah duygu ve düşüncesi adına bakışını kendi özüne çevirir, ceht ve heyecanını yineler, vakit geçirmeden yeniden yola koyulur.
Evet, Kur’ân’ın ısrarla üzerinde durduğu ve Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in bir gâye olarak bize takdim ettiği en önemli hususlardan biri, ıslah duygu ve düşüncesi. “Sulh”, “salâh”, “maslahat”, “salâhiyet”, “ıslah”, “taslîh”, “musalaha”, “ıstılah” ve “ıstıslah”; bütün bu kıymetli ve derinlikli kelimeler hep aynı kaynaktan çağlamakta, aynı mana köküne istinat etmekte ve benzer hedeflere matuf bulunmakta. Bütün bu kavramların gelip dayandığı nokta, “faydalı” ve “münasip” olma. Barış ve esenlik. Bir işin veya kişinin sağlam ve düzgün olması (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, VIII, 267)…
Diğer taraftan, sadece sa-le-ha köküne inildiğinde bile karşılaştığımız muhteşem lagavî hakikatler; “Arapça, edebî kapasitesi, ifade gücü, şiirselliği, ortografisi ve paleoğrafisinde yeterince gelişmişti. Allah Teâlâ diğer diller arasında onu seçmek suretiyle insanlığa büyük bir lütufta bulundu” diyen (Kur’ân Tarihi, s. 214) M. Mustafa el-‘Azamî’yi (ö. 2017) doğrular mahiyette.
Islah ahlâkı üzerinde biraz daha duralım nasipse...
[Dr. Ahmet Yılmaz] 17.4.2019 [Samanyolu Haber]
Bediüzzaman Said Nursî merhumun 1911 tarihinde, otuz beş yaşında iken Şam’da, oradaki âlimlerin ısrarı üzerine Emevî Camii’nde irat ettiği bir hutbe vardır, Hutbe-i Şâmiye. Hutbesinin zamane kamuoyunda büyük ses getirdiği, o günlerde Şam’da hem de bir hafta içinde iki defa basımının gerçekleşmiş olmasından anlaşılıyor. Bu kıymetli hutbenin, bilâhare Türkçe olarak neşredildiği de çoklarımızın malumlarıdır.
Müellifin hutbenin bir yerinde “Hakiki milliyetimizin esası, ruhu ise İslamiyet’tir” demesinin siyâkında “Kimin himmeti milletiyse, o tek başına bir millettir” cümlesini serdetmesi cây-ı dikkattir. Elbette Bediüzzaman’ın lügatinde millet, din demektir. Haddizâtında Arapça kökenli millet kelimesi de “din” ve “şeriat” anlamlarına geliyor. Millet-i İslam denildiğinde kastedilen İslam dini olmuş oluyor. Tabi ki Bediüzzaman’ın din kelimesinden anladığı da eski ve yeni İslamcıların kastettiklerinden çok daha farklıdır ve üzerinde durulası mahiyettedir. Evet, Said Nursî’nin terminolojisi düşünüldüğünde bu cümle aslında, “Kimin himmeti İslamiyet ise o tek başına bir ümmettir” anlamına gelmekte. Yani yüce dinimiz İslamiyet, mana ve muhteva buudları itibariyle öyle bir kapasiteye sahip ki; şahs-ı meneviyesinde mündemiç bütün bu sermayesini Müslüman ferde aktarabiliyor. Ümmet, şahısta tebellür ve teşahhus ediyor. Ümmet bir mümin, bir mümin de ümmet gibi olabiliyor demektir.
Bunun en müşahhas örneklerini peygamberlerin kutlu hayatlarında gözlemlemek mümkün… Kur’an-ı Kerîm’de Medyen halkına gönderildiği bildirilen peygamber, Hz. Şuayb aleyhisselâm da onlardan biri.
Onun isminin “şa‘b” (kabile, halk) veya “şi‘b” (vadi, yol) kelimesinin küçültme kipi (ism-i tasgîr) olduğuna dair görüşler bulunmaktadır (Kurtubî, VII, 248). Peygamber isimlerinin tasgîr kipinde gelmesi kimi âlimlerce uygun görülmemişse de (Âlûsî, VIII, 175), İbn Kuteybe (ö. 276/889) tarih ve ensâb ağırlıklı bilgiler içeren ansiklopedik eseri el-Maârif’de, “Allahım, beni, milletim (şa‘bî) içinde mübarek kıl” diye dua ettiği için kendisine bu adın verildiğine dair bir rivayet nakleder (el-Maârif, s. 41). Ben, -şayet sahih ve sâbitse- o mübarek peygamberin duasını, “risâlet vazifemi içlerinde sürdürdüğüm ümmetim içinde beni mübarek kıl” diye anlamanın daha doğru olacağı kanaatindeyim. Bu açıdan bakıldığında Hz. Şuayb’ın isminin mürtecel değil menkul olduğu aşikâr. Onun ismi, kendisinin davetçi olarak içinde yaşadığı toplumuyla olan kuvvetli bağını latîf bir tarzda ifade ediyor sanki.
Allah’ın emir ve yasaklarını kavmine tebliğ ederken takındığı tatlı üslûp ve benimsediği güzel anlatımından dolayı “hatîbü’l-enbiyâ (peygamberlerin hatîbi)” diye nitelendirildiği bazı kaynaklarda nakledilen (Taberî, Târîh, I, 327; İbn Ebû Hâtim, VIII, 2814) Hz. Şuayb, Kur’ân-ı Kerîm’in üzerinde durduğu peygamberlerden. 11 yerde bizzat ismi geçiyor, birçok yerde de kendisine atıf yapılıyor. Giriş yapmaya çalıştığımız ıslah ahlâkı mevzuu açısından bakıldığında ise özellikle Hûd sûresinin 88. âyeti çok dikkat çekici. Bu âyette Onun Medyen halkına yaptığı irşad ve tebliğ, Kur’ânî çerçevede anlatırken “ıslâh” kavramı adeta bayraklaştırılıyor. Âyet mealen şöyledir:
“Şuayb şöyle dedi: “Ey kavmim! Söyleyin bakayım, ya ben Rabbimden gelen açık bir delil üzere isem ve katından bana güzel bir rızık vermişse! Ben size yasakladığımı kendim yapmak istemiyorum. Tek istediğim gücüm yettiğince ıslah etmektir (sizi, vaziyeti düzeltmektir). Başarım ancak Allah'ın yardımı iledir. Ben sadece ona tevekkül ettim ve sadece ona yöneliyorum.”
Görüldüğü üzere bir “peygamber” olarak Hz. Şuayb, Kur’ân-ı Kerîm’de ıslah ve tamir adına bir sembol olarak öne çıkarılmaktadır. O, tevhit akidesini içselleştirme ve temel insani değerleri benimseme hususlarında kâfi derecede aklî ve naklî delillere sahip bulunduğunu davet ettiği kavmine vurgulamaktan geri durmamıştı. Onların akıllarına hitap etmiş ve kendilerinin konuya bir de bu cihetten yaklaşmalarını salık vermişti. Allah tarafından kendisine verilen güzel rızkı hatırlatmıştı onlara. O rızıktan maksat geçimini deruhte edecek helâl mal mıydı? Yoksa bir insanın elde edebileceği en büyük pâye olan nübüvvet vazifesi miydi? Yoksa o ikisini birlikte mi kastetmişti? Böyle anlamak daha mahruti görünüyor…
Şuayb aleyhisselâm “Başarım ancak Allah’ın yardımı iledir” derken de ıslah ahlâkı adına önemli bir ilkeye işaret ediyor: Tevekkül. İnandığı değerleri muhatap kitlesine irşat ve tebliğ ederken meşru olan her yol ve yöntemi deniyor, maddi-manevi bütün imkânlarını seferber ediyor, ıslah duygu ve düşüncesini kendi şahsında adeta ete-kemiğe büründürüyor. O kutlu yolda en küçük bıkkınlık ve usanma hâleti izhar etmiyor. Bütün bunları yaptıktan sonra, biricik Rabbine dayanıp, ona güvendiğini özellikle vurguluyor. Kıyamete kadar gelecek ıslah erleri için önemli bir değer sunuyor. Islah ahlâkının temel bir prensibi olarak objektif aksiyonerliği tesis ediyor.
Hz. Şuayb’ın Hûd sûresindeki bu söyleminden ıslah ahlâkına dair bir takım ilkeleri de yakalamak mümkün:
1. Islahçı mümin için bilimselliğe dayanmak ve realite blokajından beslenmek son derece önemlidir. Bilginin ya Kur’an ve Sünnet-i sahîhaya dayanması ya da bu iki temel kaynaktan beslenmesi beklenir.
2. Islahçı mümin, ıslah adına söylediklerini öncelikle kendi nefsinde yaşamalıdır. Nasihatleriyle çelişecek söz ve eylemlerden uzak durmalıdır. Özü ve sözü bir olmalıdır.
3. Islahçı mümin, her daim yapıcı olmalıdır, tamir düşüncesini esas kabul etmelidir. Sulh ve selametin toplumun mabeyninde hâkim olması için elinden geldiğince çaba göstermelidir.
4. Islahçı mümin, nihai başarının yalnız Allah’tan geldiğine bütün benliğiyle inanır. O’na dayanır, O’na sığınır. Sebeplere riayet etmekle birlikte neticeyi Rabbine havale eder. Yaşanan sarsıntıların muvakkat olduğunu bilir, kendisinde ve kitlesinde düş kırıklıklarının oluşmasına müsaade etmez. Sarsıntı esnasında ve sonrasında, bu defa ıslah duygu ve düşüncesi adına bakışını kendi özüne çevirir, ceht ve heyecanını yineler, vakit geçirmeden yeniden yola koyulur.
Evet, Kur’ân’ın ısrarla üzerinde durduğu ve Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in bir gâye olarak bize takdim ettiği en önemli hususlardan biri, ıslah duygu ve düşüncesi. “Sulh”, “salâh”, “maslahat”, “salâhiyet”, “ıslah”, “taslîh”, “musalaha”, “ıstılah” ve “ıstıslah”; bütün bu kıymetli ve derinlikli kelimeler hep aynı kaynaktan çağlamakta, aynı mana köküne istinat etmekte ve benzer hedeflere matuf bulunmakta. Bütün bu kavramların gelip dayandığı nokta, “faydalı” ve “münasip” olma. Barış ve esenlik. Bir işin veya kişinin sağlam ve düzgün olması (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, VIII, 267)…
Diğer taraftan, sadece sa-le-ha köküne inildiğinde bile karşılaştığımız muhteşem lagavî hakikatler; “Arapça, edebî kapasitesi, ifade gücü, şiirselliği, ortografisi ve paleoğrafisinde yeterince gelişmişti. Allah Teâlâ diğer diller arasında onu seçmek suretiyle insanlığa büyük bir lütufta bulundu” diyen (Kur’ân Tarihi, s. 214) M. Mustafa el-‘Azamî’yi (ö. 2017) doğrular mahiyette.
Islah ahlâkı üzerinde biraz daha duralım nasipse...
[Dr. Ahmet Yılmaz] 17.4.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ahmet Yılmaz
Nedir bu Pakradunilik meselesi? [Ekrem Dumanlı]
Uzun ve yorucu bir yolculuk sonrası Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret etme imkânı buldum. Ziyaret öncesi bir arkadaşımla konuşurken bana sosyal medyada Pakraduni konusunda bir tartışma yaşandığını söyledi. Dediğine göre Pakraduniler diye bir grup hakkında bir kitap çalışması yapılıyordu ve bunu yapanların cemaatle bağlantısı vardı. Tuhaf geldi bana. Kitap? Kim yazacak, kim basacak, kim dağıtacak, kim okuyacak? Türkiye’nin hali ortada. Dijital ortamda kitap deniyorsa oradaki yazıların da hala güven sorunu yasadığı ortada ve hala inandırıcılıktan uzak olduğu aşikar…
Neyse. Arkadaşımın anlattıklarından tartışmaya kimlerin müdahil olduğunu kimlerin ne söylediğini öğrenemedim. Buna rağmen fırsatını bulduğumda kısa görüşmemizi vesile edip Fethullah Gülen Hocaefendi’ye bu Pakraduni meselesini sordum.Güncel tartışmalardan haberi yoktu. “Böylesi daha güzel.” diye düşündüm. Çünkü söyleyeceği sözler daha objektif daha kalıcı ve daha kuşatıcı olacaktı. Yani ne incinecek ne de incitecekti…Pakraduni meselesinin kendisi için ne anlam ifade ettiğini, pozisyonun ne olduğunu sorduğumda hiç tereddüt etmeden “İnsanların soyunun sopunun araştırılmasını ve bu yolla bazı insanların suçlanmasını ırkçılık sayarım.” dedi. Ve ekledi: “Kendi düşünce dünyamıza ve inanç değerlerimize aykırı bulduğum böyle bir konuyu bize yakın insanların yapacağına da ihtimal vermem”
Bu ifadeler yeterince net idi.
Buna rağmen bazı röportajlarda bu Pakraduni meselesini dile getirdiğini hatırladım Bu mevzuyu o dönemde de kendisine sormuştum. Maksadının bir genelleme yapmak olmadığını, topyekûn insanları suçlamak gibi bir niyetinin bulunmadığını sadece kısıtlı ve kötü niyetli bazı art niyetli içten pazarlıklı insanları kast ettiğini; ancak bunun bile yanlış anlaşıldığını gördüğünü ifade etti. Bu yanlış anlaşılma sonrasında düzeltme yapan Hocaefendi sonraki röportajlarda etnik kökene gönderme yaparak topyekûn insanları suçlamanın ırkçılık olduğunu ifade ediyor. İnsanların soy sop meselesine yoğunlaşarak ayrımcılık yapmayı sosyal barışa ve insan haklarına aykırı bulduğunu ifade ediyor.
Duruş Burdur.
Hazır gündem açılmışken bir gerçeği de ifade etmek isterim ki maalesef Türkiye’de insanların soyağacı üzerinden bir ayrımcılığa tabi tutulması yeni bir problem değildir.
Mesela Sabataistler diye bir konu üzerinden insanlar -hiç de bilimsel olmayan birtakım çıkarımlarla, tahminlerle suçlandılar. Üstelik bunu sağcısı da yaptı solcusu da. İslamcısı da yaptı laikçisi de…
Soner Yalçın’ın soy isimler üzerinden atlayarak insanları gizli kimlik sahibi olmakla suçlaması, dışlaması, ötekileştirmesi, zanlı hale getirmesi, vurdumduymaz bir tepkisizlikle karşılanmıştı. Oysa Yalçın’ın yaptığı basbayağı ırkçılıktı. Her fırsatta ırkçılığa karşı olduğunu, şovenizm ile mücadele etmek gerektiğini iddia eden sol cephe, Soner Yalçın karşısında sessiz kaldı.
Yalçın küçük de benzer bir metotla herkesin alnına bir kara leke sürerken, o etiketlemeyi etnik köken argümanına dayarken aydınların önemli bir kısmı çayını, kahvesini, içkisini yudumlayarak hadiseyi seyretti. Onun yaptığı da bir çeşit ırkçılık, şovenizm, faşizmdi. Yalçın Küçük’ü başına bela etmemek, onunla polemiğe girmemek, belki de onu ciddiye almamak adına etnik köken üzerinden yapılan ayrımcılığa ve şeytanlaştırmaya karşı çıkamadı büyük bir kitle…
Benzer bir ayrımcılık, gizemli bir suçlayıcılık muhafazakâr kesimde yapıldığında benzer bir suskunluk yaşanmadı mı? Mehmet Şevket Eygi başta olmak üzere bazı muhafazakar kalem erbabı yıllar boyu insanların soyunu sopunu kurcalayıp onları şeytanlaştırırken dindar kitlenin “Bir dakika, bu yaptığının dinde yeri yoktur çünkü insanların soyu sopu ne olursa olsun insan olması esastır. Hiç kimse babasından dedesinden, atasından dolayı suçlanamaz.” dediğini duyduk mu?
Aslında sorun nedir biliyor musunuz? Toplumsal bir refleks haline dönüşmüş suçlama ve ötekileştirme refleksi adeta insanımızın genetiğine sirayet etmiştir. Bir insana “Ermeni, Ermeni asıllı,Yahudi, Yahudi asıllı” diyerek yapılan suçlamaların ne evrensel değerlerle de dinî kültürle de bir alakası yoktur. Ayrımcılıktır, dışlayıcılıktır, ırkçılıktır…
Her neyse…
Şimdi Hocaefendi soy sop üzerinden genelleme yapıp insanları ötekileştirmenin ırkçılık olduğunu söyleyerek bir dönem sağcısının, solcusunun, muhafazakârının, laikçisinin yaptığı hatanın tekrar edilmemesini istiyor.
Bu talep önemli.
Geçmişte yaşanan hataların aynısını şu an acı çeken mazlum bir kitle yapmamalı. Mazlumiyeti mağduriyeti iliklerine kadar yaşayan insanlar, dışlanmış insanlar, İzole edilmiş insanlar, başka insanlara benzer bir muamele yapmamalı…
[Ekrem Dumanlı] 17.4.2019 [TR724]
Neyse. Arkadaşımın anlattıklarından tartışmaya kimlerin müdahil olduğunu kimlerin ne söylediğini öğrenemedim. Buna rağmen fırsatını bulduğumda kısa görüşmemizi vesile edip Fethullah Gülen Hocaefendi’ye bu Pakraduni meselesini sordum.Güncel tartışmalardan haberi yoktu. “Böylesi daha güzel.” diye düşündüm. Çünkü söyleyeceği sözler daha objektif daha kalıcı ve daha kuşatıcı olacaktı. Yani ne incinecek ne de incitecekti…Pakraduni meselesinin kendisi için ne anlam ifade ettiğini, pozisyonun ne olduğunu sorduğumda hiç tereddüt etmeden “İnsanların soyunun sopunun araştırılmasını ve bu yolla bazı insanların suçlanmasını ırkçılık sayarım.” dedi. Ve ekledi: “Kendi düşünce dünyamıza ve inanç değerlerimize aykırı bulduğum böyle bir konuyu bize yakın insanların yapacağına da ihtimal vermem”
Bu ifadeler yeterince net idi.
Buna rağmen bazı röportajlarda bu Pakraduni meselesini dile getirdiğini hatırladım Bu mevzuyu o dönemde de kendisine sormuştum. Maksadının bir genelleme yapmak olmadığını, topyekûn insanları suçlamak gibi bir niyetinin bulunmadığını sadece kısıtlı ve kötü niyetli bazı art niyetli içten pazarlıklı insanları kast ettiğini; ancak bunun bile yanlış anlaşıldığını gördüğünü ifade etti. Bu yanlış anlaşılma sonrasında düzeltme yapan Hocaefendi sonraki röportajlarda etnik kökene gönderme yaparak topyekûn insanları suçlamanın ırkçılık olduğunu ifade ediyor. İnsanların soy sop meselesine yoğunlaşarak ayrımcılık yapmayı sosyal barışa ve insan haklarına aykırı bulduğunu ifade ediyor.
Duruş Burdur.
Hazır gündem açılmışken bir gerçeği de ifade etmek isterim ki maalesef Türkiye’de insanların soyağacı üzerinden bir ayrımcılığa tabi tutulması yeni bir problem değildir.
Mesela Sabataistler diye bir konu üzerinden insanlar -hiç de bilimsel olmayan birtakım çıkarımlarla, tahminlerle suçlandılar. Üstelik bunu sağcısı da yaptı solcusu da. İslamcısı da yaptı laikçisi de…
Soner Yalçın’ın soy isimler üzerinden atlayarak insanları gizli kimlik sahibi olmakla suçlaması, dışlaması, ötekileştirmesi, zanlı hale getirmesi, vurdumduymaz bir tepkisizlikle karşılanmıştı. Oysa Yalçın’ın yaptığı basbayağı ırkçılıktı. Her fırsatta ırkçılığa karşı olduğunu, şovenizm ile mücadele etmek gerektiğini iddia eden sol cephe, Soner Yalçın karşısında sessiz kaldı.
Yalçın küçük de benzer bir metotla herkesin alnına bir kara leke sürerken, o etiketlemeyi etnik köken argümanına dayarken aydınların önemli bir kısmı çayını, kahvesini, içkisini yudumlayarak hadiseyi seyretti. Onun yaptığı da bir çeşit ırkçılık, şovenizm, faşizmdi. Yalçın Küçük’ü başına bela etmemek, onunla polemiğe girmemek, belki de onu ciddiye almamak adına etnik köken üzerinden yapılan ayrımcılığa ve şeytanlaştırmaya karşı çıkamadı büyük bir kitle…
Benzer bir ayrımcılık, gizemli bir suçlayıcılık muhafazakâr kesimde yapıldığında benzer bir suskunluk yaşanmadı mı? Mehmet Şevket Eygi başta olmak üzere bazı muhafazakar kalem erbabı yıllar boyu insanların soyunu sopunu kurcalayıp onları şeytanlaştırırken dindar kitlenin “Bir dakika, bu yaptığının dinde yeri yoktur çünkü insanların soyu sopu ne olursa olsun insan olması esastır. Hiç kimse babasından dedesinden, atasından dolayı suçlanamaz.” dediğini duyduk mu?
Aslında sorun nedir biliyor musunuz? Toplumsal bir refleks haline dönüşmüş suçlama ve ötekileştirme refleksi adeta insanımızın genetiğine sirayet etmiştir. Bir insana “Ermeni, Ermeni asıllı,Yahudi, Yahudi asıllı” diyerek yapılan suçlamaların ne evrensel değerlerle de dinî kültürle de bir alakası yoktur. Ayrımcılıktır, dışlayıcılıktır, ırkçılıktır…
Her neyse…
Şimdi Hocaefendi soy sop üzerinden genelleme yapıp insanları ötekileştirmenin ırkçılık olduğunu söyleyerek bir dönem sağcısının, solcusunun, muhafazakârının, laikçisinin yaptığı hatanın tekrar edilmemesini istiyor.
Bu talep önemli.
Geçmişte yaşanan hataların aynısını şu an acı çeken mazlum bir kitle yapmamalı. Mazlumiyeti mağduriyeti iliklerine kadar yaşayan insanlar, dışlanmış insanlar, İzole edilmiş insanlar, başka insanlara benzer bir muamele yapmamalı…
[Ekrem Dumanlı] 17.4.2019 [TR724]
Hasankeyf’in infazı! [Murat Aydın]
Narin ve Nazlıdır Dicle; isminin kız çocuklarına verilmesinin sebebi de budur. Binlerce yıldır nazlı ve narin akarak vadilerden, ovalardan geçip Hasankeyf’e ulaştığında yumuşacık ve neşeli sesiyle selamlardı, kuşları, atları, koyunları, kıyısında koşuşan çocukları.. Mezopotamya’nın kadim topraklarına hayat taşıyan nazlı Dicle’nin de en yakın arkadaşıydı Hasankeyf.
Binlerce yılın dostluğunu bitirip bu iki kadim arkadaşı birbirinden ayırdılar. Devlet bütün çağrılara, taleplere, isteklere kulağını tıkayarak on yıllar önce vermiş olduğu idam cezasını infaz etti. Hasankeyf’i taammüden öldürdü.
Bazı tarihi eserleri başka yere taşıyarak kurtardığını düşünüp kendini böyle avutuyor.
Tarihi bir eser veya tarihi bir mekan başka bir yere taşınır mı? Mesela teknik olarak mümkün olsa Süleymaniye Cami, Avcılara taşınsa ne olur? Süleymaniye’nin kapladığı alana ekonomik olarak çok getirisi olacak enerji üretim tesisi yapma kararı alsa ve Süleymani’ye Camii ve medreselerinin kaldırıp Avcılara taşısa ne dersiniz? Ya da Ayasofya ve Sultanahmet’in bulunduğu mekan paha biçilmez kıymette bir arazi olduğundan, burada bulunan yapıları Silivri’de daha geniş bir araziye taşısa, bu alana da farklı amaçlar için binalar yapsa ne düşünürsünüz?
Binalar yok edilmiyor ama Silivri’ye, Çatalca’ya falan taşınıyor. Görmek isteyen oralara gidip görebilir. Onların olduğu mekanlar da daha çok para kazandıracak şeyler için kullanılıyor. Böyle bir öneri ne kadar absürt ve saçma ise Hasankeyf’teki tarihi eserlerin taşınarak kurtarıldığını düşünmek de o kadar anlamsızdır. Hasankeyf’teki yapıların bir kısmının başka bir yere taşınıp tarihi mekanın sular altında bırakılması tam da bu anlama geliyor.
Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye ve bütün tarihi eserler bulunduğu yerle birlikte anlam taşırlar. Bir tarihi eserin kıymeti var olduğu mekânla da orantılıdır. Üstelik bazı şeylerin ekonomik ölçümlemesi yapılamaz, onlar fiyatlandırılmaz, onları satın alacak para olmaz.
Mesele sadece bir binayı, bir tuğlayı, bir minareyi koruyup onu müzeye kaldırmak değil, mekanı toplu olarak muhafaza edip koruyabilmekteydi ama bunu hiçbir zaman anlamadılar.
Hemen arkasında binlerce dönüm bomboş arazi varken saçma sapan bir binayı getirip muhteşem bir Selçuklu kümbetinin tam yanına inşa eden ve bunun nasıl bir cinayet olduğunu zerre kadar fark etmeyen bir anlayışa söylüyoruz bu sözleri. Evet durumun farkındayım.
Her şeye rağmen diyorum ki 12 bin yıllık bir tarih, medeniyet, yaşanmışlık ahmak bir inşaat projesi uğruna yok edilmemeliydi. Burası dünya üzerindeki en eski yerleşim alanlarından biri olma özelliğini taşıyordu ve bağrında onlarca medeniyetin izi vardı. Anadolu’daki Türk-İslam medeniyeti için de çok şey demekti.
Hasankeyf, kireçtaşından kayalara oyulmuş evlere, ilk çağlardan kalma mağaralara, Roma döneminden kaleye, Artuklular, Selçuklular ve Osmanlılar zamanından yapılara sahipti.
Bir ülke, binlerce yılın mirası, böylesine güzel paha biçilmez kıymette bir şehri koruyamadı, beş paralık baraja kurban etti.
Artık Dicle’nin kıyısında yayılan atlar, koyunlar ve suyun üzerinden süzülüp giden yeşil yılanlar yok.
Ömrü en az Göbeklitepe höyüğü kadar belki de ondan daha yaşlı olan Hasankeyf Höyüğü, tüm sırlarıyla sular altına gömülecek. Ve biz dikili tören taşları, boyalı iskeletleri ile burasının insanlığın ilk yerleşim yeri ve tören alanlarından birisi olup olmadığını sonsuza dek bilemeyeceğiz.
Hasankeyf şantiye, kutsal kitaplarda geçen Dicle Nehri’nin narin kıyıları ise dozerlenmiş. Hasankeyf’i silmek, Anadolu’nun belleğini silmektir. Bunun başka bir adı yok.
On yıllardır Hasankeyf’i kurtarmak için bütün dünya seferber oldu ama devlet la dedi lo demedi. Taammüden ve kararlılıkla Hasankeyfi idam etti. Baraj kotu 7 metre aşağı çekilseydi 12 bin yıllık tarihi eserler, mağaralar, evler, camiler, kiliseler, hamamlar kısaca Hasankeyf yine de kurtarılacaktı ama bunu da yapmadı. Anadolu’taki Türk-İslam tarihinin en önemli şehirlerinden birisi olan Hasankeyf’i bir baraj için yok etti.
[Murat Aydın] 17.4.2019 [TR724]
Binlerce yılın dostluğunu bitirip bu iki kadim arkadaşı birbirinden ayırdılar. Devlet bütün çağrılara, taleplere, isteklere kulağını tıkayarak on yıllar önce vermiş olduğu idam cezasını infaz etti. Hasankeyf’i taammüden öldürdü.
Bazı tarihi eserleri başka yere taşıyarak kurtardığını düşünüp kendini böyle avutuyor.
Tarihi bir eser veya tarihi bir mekan başka bir yere taşınır mı? Mesela teknik olarak mümkün olsa Süleymaniye Cami, Avcılara taşınsa ne olur? Süleymaniye’nin kapladığı alana ekonomik olarak çok getirisi olacak enerji üretim tesisi yapma kararı alsa ve Süleymani’ye Camii ve medreselerinin kaldırıp Avcılara taşısa ne dersiniz? Ya da Ayasofya ve Sultanahmet’in bulunduğu mekan paha biçilmez kıymette bir arazi olduğundan, burada bulunan yapıları Silivri’de daha geniş bir araziye taşısa, bu alana da farklı amaçlar için binalar yapsa ne düşünürsünüz?
Binalar yok edilmiyor ama Silivri’ye, Çatalca’ya falan taşınıyor. Görmek isteyen oralara gidip görebilir. Onların olduğu mekanlar da daha çok para kazandıracak şeyler için kullanılıyor. Böyle bir öneri ne kadar absürt ve saçma ise Hasankeyf’teki tarihi eserlerin taşınarak kurtarıldığını düşünmek de o kadar anlamsızdır. Hasankeyf’teki yapıların bir kısmının başka bir yere taşınıp tarihi mekanın sular altında bırakılması tam da bu anlama geliyor.
Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye ve bütün tarihi eserler bulunduğu yerle birlikte anlam taşırlar. Bir tarihi eserin kıymeti var olduğu mekânla da orantılıdır. Üstelik bazı şeylerin ekonomik ölçümlemesi yapılamaz, onlar fiyatlandırılmaz, onları satın alacak para olmaz.
Mesele sadece bir binayı, bir tuğlayı, bir minareyi koruyup onu müzeye kaldırmak değil, mekanı toplu olarak muhafaza edip koruyabilmekteydi ama bunu hiçbir zaman anlamadılar.
Hemen arkasında binlerce dönüm bomboş arazi varken saçma sapan bir binayı getirip muhteşem bir Selçuklu kümbetinin tam yanına inşa eden ve bunun nasıl bir cinayet olduğunu zerre kadar fark etmeyen bir anlayışa söylüyoruz bu sözleri. Evet durumun farkındayım.
Her şeye rağmen diyorum ki 12 bin yıllık bir tarih, medeniyet, yaşanmışlık ahmak bir inşaat projesi uğruna yok edilmemeliydi. Burası dünya üzerindeki en eski yerleşim alanlarından biri olma özelliğini taşıyordu ve bağrında onlarca medeniyetin izi vardı. Anadolu’daki Türk-İslam medeniyeti için de çok şey demekti.
Hasankeyf, kireçtaşından kayalara oyulmuş evlere, ilk çağlardan kalma mağaralara, Roma döneminden kaleye, Artuklular, Selçuklular ve Osmanlılar zamanından yapılara sahipti.
Bir ülke, binlerce yılın mirası, böylesine güzel paha biçilmez kıymette bir şehri koruyamadı, beş paralık baraja kurban etti.
Artık Dicle’nin kıyısında yayılan atlar, koyunlar ve suyun üzerinden süzülüp giden yeşil yılanlar yok.
Ömrü en az Göbeklitepe höyüğü kadar belki de ondan daha yaşlı olan Hasankeyf Höyüğü, tüm sırlarıyla sular altına gömülecek. Ve biz dikili tören taşları, boyalı iskeletleri ile burasının insanlığın ilk yerleşim yeri ve tören alanlarından birisi olup olmadığını sonsuza dek bilemeyeceğiz.
Hasankeyf şantiye, kutsal kitaplarda geçen Dicle Nehri’nin narin kıyıları ise dozerlenmiş. Hasankeyf’i silmek, Anadolu’nun belleğini silmektir. Bunun başka bir adı yok.
On yıllardır Hasankeyf’i kurtarmak için bütün dünya seferber oldu ama devlet la dedi lo demedi. Taammüden ve kararlılıkla Hasankeyfi idam etti. Baraj kotu 7 metre aşağı çekilseydi 12 bin yıllık tarihi eserler, mağaralar, evler, camiler, kiliseler, hamamlar kısaca Hasankeyf yine de kurtarılacaktı ama bunu da yapmadı. Anadolu’taki Türk-İslam tarihinin en önemli şehirlerinden birisi olan Hasankeyf’i bir baraj için yok etti.
[Murat Aydın] 17.4.2019 [TR724]
Cehalet, zaruret, ihtilaf ve istibdat: Libya örneği [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Bediüzzaman bundan yüz yıl önce İslam dünyasının yaşadığı problemlerin sebeplerini “cehalet, zaruret ve ihtilaf” olarak tespit etmişti.
O dönemin Müslüman topluluklarına bakıldığında eğitim imkânlarından mahrum oldukları ve henüz eğitimin önemini kavramadıkları görülüyordu. Maddi imkânsızlıklar eğitimin önünde önemli bir engel teşkil ediyor ve Müslüman halk açılan okullara rağbet etmiyordu.
İkinci problem ise halkın “zaruret” içinde yaşaması yani fakirliğiydi. Yönetici kesim lüks bir hayat yaşasa da halk ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor ve temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanıyordu.
Müslümanların sıkıntılarını artıran diğer faktör toplumun “ihtilaf” içinde bulunmalarıydı. “Menfi milliyetçilik”, “particilik”, “aşiretçilik ve kabilecilik” gibi nedenler ihtilafları körüklüyordu. Müslümanlar birbirlerini kolayca “tekfir etmekte” ve bu durum çatışmaları artırmaktaydı.
Bediüzzaman’ın bu tespitleri birçok yerde olduğu gibi yüz yıl önceki Libya için de geçerliydi. Asıl ilginç olansa bu tespitlerin üzerinden bu kadar zaman geçse de Libya örneğinde görüldüğü gibi Müslüman toplumların problemlerinin azalmak yerine artarak devam etmesidir.
Osmanlı Döneminde Libya
Kanuni zamanında 1551’de Osmanlı topraklarına katılan Libya toprakları başlangıçta “Trablusgarp” adıyla Tunus ve Cezayir’le birlikte “Garp Ocakları” olarak yönetildi. Trablusgarp’ta hâkim unsur Anadolu’dan gelen Türkler, yeniçeriler ve onların soyundan gelen “Kuloğulları” idi.
Daha sonra merkezden gönderilen beylerbeyiler tarafından idare edilen Trablusgarp’ta yönetim 17. Yüzyılda “dayıların”, 18. Yüzyılda da Karamanlı ailesinin eline geçti. 19. Yüzyılda ise Osmanlı egemenliği yeniden kuruldu. 1830’da Fransızların Cezayir’e saldırarak Kuzey Afrika’ya yayılma sürecini başlatmasıyla Trablusgarp daha da önem kazandı.
1864 Vilayet Nizamnamesiyle Trablusgarp yeniden teşkilatlandırıldı. Bugünkü Libya, 19. Yüzyıl başında Trablusgarp vilayeti ve Bingazi sancağı olarak Osmanlı toprağı idi. Ancak bölge İstanbul’a uzaklığının yanında Cezayir’den sonra Mısır ve Tunus’un da işgale uğramasıyla savunulması çok zor bir yer olmuştu.
Trablusgarp Osmanlı döneminde çoğu zaman “gözlerden ve gönüllerden uzaktı” ve ancak bir sürgün yeri olan Fizan kasabasıyla hafızalarda yer etmekteydi.
Senusiler
Libya coğrafyasının en önemli figürlerinden birisi 19. Yüzyılda ortaya çıkan ve Libya devletinin kuruluşunda etkili olan Senusi tarikatıdır. Asr-ı Saadet’e geri dönülmesini, dinde sadeliği ve hurafelerden vazgeçilmesini savunan Senusilik, Trablusgarp başta olmak üzere Mısır, Sudan, Cezayir gibi yerlerde yayıldı. Senusi şeyhleri de halk tarafından “devrin Mehdi’si” olarak algılandı.
Senusiliğin kurucuları Peygamberimizin torunu Hz. Hasan’ın soyundan gelmekte ve Batı yayılmacılığına karşı Müslümanların birleşmeleri gerektiğini savunmaktaydılar. Önemli bir idealleri de Afrika’da Müslümanlığın yayılmasıydı. Nitekim çalışmalarıyla Güney ve Batı Afrika’da milyonlarca Afrikalının Müslüman olmasını sağladılar.
Senusiler halkı örgütleyerek Fransız yayılmacılığını engellemeye çalıştılar. 20. Yüzyıl başında Senusilerin başına geçen Seyyid Ahmed es-Senusi de benzer politikaları devam ettirdi. İtalyanların 1911’de Trablusgarp’a saldırmasıyla Enver, Fethi ve Mustafa Kemal Beylerin iştirak ettiği muharebelerde en önemli dayanakları Senusiler oldu. Ancak Balkanlardaki gelişmeler nedeniyle Osmanlı Devleti Trablusgarp’ın bir İtalyan toprağı olduğunu onayladı.
İtalyan İşgali ve Kral İdris
Senusiler Osmanlı birliklerinin ayrılması sonrasında da direnişi devam ettirdiler. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda da Trablusgarp’ta Senusilerle birlikte savaştı. Bu cephede Şehzade Osman Fuat Efendi kumandasındaki birlikler Mondros Ateşkesi’ne kadar mücadeleye devam ettiler.
İtalyanlara mağlup olan Seyyid Ahmed es-Senusi İstanbul’a gitti ve sonra da Milli Mücadele’nin manevi sembollerinden birisi olarak M. Kemal Paşa’ya destek verdi.
Bu sırada İtalyanlara karşı mücadelenin önderliğini Ömer Muhtar üstlendi. 1931’de İtalyanlar Ömer Muhtar’ı idam ettiler ve İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar Libya’nın hâkimi oldular.
Bölge, savaş sonunda İngiliz egemenliğine geçti. 1951’de de Seyyid İdris es-Senusi liderliğinde Libya devletinin bağımsızlığı tanındı. İdris kral olduğunda 150.000 kadar mensubu bulunan Senusi tarikatının lideri durumundaydı. Böylece Senusi tarikatı doğrudan devlet yönetimini üstleniyordu.
Batı devletlerinin desteğini alan İdris, zengin eşraf ve kendisini destekleyen kabile reisleriyle ittifak halinde ülkeyi yönetti. Ancak izlediği politikalar günden güne genç subaylar ve orta sınıfın hoşnutsuzluğunu artırdı.
Kaddafi’nin Libya’sı: Teröre Destek Veren Ülke
Libya’nın kırılma noktası ise 1959’da petrolün bulunması oldu. Petrol sayesinde kişi başına düşen milli gelir 1.500 doları aştıysa da halkla yöneticiler arasında büyük bir uçurum oluştu. Kral ve diğer yöneticiler hakkında birçok yolsuzluk iddiaları ortaya çıkınca İdris’in otoritesi zayıfladı. “Asr-ı Saadet’e dönme iddiasıyla ortaya çıkan” Senusilerin lideri servete teslim olmuş ve Bediüzzaman’ın “… Dünyaca en büyük makamı işgal eden Hıristiyan havasları, tam dindar olabilirler… Müslümanlarda ise, öyle makamlara girenler, nadiren tam dindar ve salâbetli kalırlar. Çünkü gururu ve enaniyeti bırakamıyorlar…” sözü bir kez daha doğrulanmıştı.
1969 yılında Türkiye’ye bir seyahate çıkan Kral İdris, başında Albay Muammer Kaddafi’nin bulunduğu genç subaylar cuntası tarafından devrildi. Kaddafi, yönetimi ele geçirdikten sonra daha otoriter bir yönetim kurdu. Bir taraftan Arap milliyetçiliğine destek verirken diğer taraftan sosyalist düşünceyi savunuyor, aynı zamanda İslam’ı referans aldığını iddia ediyordu.
2011’e kadar devam eden Kaddafi diktatörlüğünde Libya çok farklı süreçler yaşadı. Kaddafi “Arap birliği” ideali doğrultusunda Mısır ve Suriye ile birleşme hayalleri kurarken ideolojisini de “Yeşil Kitap” adlı eserde açıkladı. Gerçekte ise ülkede her şey “Tek Adam” Kaddafi’nin kontrolüne alınmakta, muhalefet ortadan kaldırılmakta, “katı devletçi” bir politika izlenmekteydi. Olan yine halka olmakta, petrolden gelen para Kaddafi ailesi tarafından kontrol edilirken halkın perişanlığı devam etmekteydi.
Diğer taraftan Kaddafi’nin Kara Eylül ve Ebu Nidal gibi terör örgütlerini desteklediği ve bu örgütlerin organize ettiği terör faaliyetlerinin arkasında olduğu iddialar, Libya’nın “teröre destek veren ülkeler” arasına girmesine yol açtı.
Bu durum Birleşmiş Milletler tarafından Libya’ya gittikçe ağırlaşan ve 1992’den 2004’e kadar devam eden yaptırımlar uygulanmasına neden oldu. Böylece kendisini “Arap ve İslam dünyasının lideri” olarak gören Kaddafi’nin izlediği yanlış politikaların bedelini Libya halkı ağır bir şekilde ödemek zorunda kaldı.
1990’da yapılan bir araştırmaya göre Libya halkının % 51’i Arapların geri kalma nedeni olarak “emperyalizm ve Arap birliğinin olmayışı” olarak görmekte, ankete katılanların sadece % 7’si sorunların “yönetimden kaynaklandığını” düşünmekteydi. Bu durum İslam dünyasının birçok yerinde olduğu gibi Libya halkının da hatayı Kaddafi yönetimi gibi baskıcı rejimlerde aramak yerine suçlu olarak “üst aklı” gördüğünü ortaya koyması yönüyle ilginçtir.
İstibdat ve Demokratik Kültür
Tunus’ta başlayan Arap Baharı Libya’yı da etkiledi ve “hiç bitmez gibi gözüken” Kaddafi rejiminin sonunu getirdi. 2011’de Fransa’nın öncülüğünde ve NATO’nun organizesiyle Libya’ya bir askeri harekât düzenlenerek Kaddafi rejimi yıkıldı. Bir zamanların “kudretli adamı” Muammer Kaddafi de muhalifler tarafından linç edildi.
Kaddafi rejiminin yıkılışının üzerinden sekiz yıl geçmesine rağmen Libya henüz istikrara kavuşmadı. İç karışıklıklar sona erdirilemediği gibi ülke bölünmenin de eşiğinde bulunuyor.
Kaddafi rejiminin partilere izin vermemesi ve siyasi faaliyetlerin yasaklanması, Libya halkında demokratik kültürün gelişmesinin önündeki en büyük engel olduğu gibi eğitim seviyesinin düşüklüğü, halkın fakirliği ve kabile fanatikliği siyasi birliğin önündeki diğer engeller olarak gözüküyor.
Kral İdris döneminde ortaya çıkan ve Kaddafi döneminde iyice artan “istibdat” halkın yönetime katılma kabiliyetini tamamen körelttiğinden Libya’nın yeniden birliğini sağlaması çok zor gözüküyor.
İslam Dünyasının diğer ülkelerinde de görüldüğü gibi tek adam rejimleri halkı kutuplaştırarak aralarındaki bağları yok ediyor.
En acı olan da Müslüman ülkelerin “cehalet, fakirlik ve ihtilaf” girdabından kurtulamadıkları gibi birçoğunun hala istibdat rejimlerini kutsayarak ülkelerinin gelişmesini “Tek adam” rejimlerinde aramaları değil mi?
Kaynakça: S. V. Toprak, “Osmanlı Yönetiminde Kuzey Afrika: Garp Ocakları”, Türkiyat Mecmuası, 2012, S. 22; T. Turan, E. Tüylü Turan, “Libya’nın Tarihi Gelişimi İçinde Senusilik, Türk-Senusi ve Türkiye-Libya İlişkileri”, USAD, S. 19; 2011; G. Doğan, B. Durgun; “Arap Baharı ve Libya: Tarihsel Süreç ve Demokratikleşme Kavramı Çerçevesinde Bir Değerlendirme”, SDÜ SBE Dergisi, 2012, S. 15.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 17.4.2019 [TR724]
O dönemin Müslüman topluluklarına bakıldığında eğitim imkânlarından mahrum oldukları ve henüz eğitimin önemini kavramadıkları görülüyordu. Maddi imkânsızlıklar eğitimin önünde önemli bir engel teşkil ediyor ve Müslüman halk açılan okullara rağbet etmiyordu.
İkinci problem ise halkın “zaruret” içinde yaşaması yani fakirliğiydi. Yönetici kesim lüks bir hayat yaşasa da halk ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor ve temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanıyordu.
Müslümanların sıkıntılarını artıran diğer faktör toplumun “ihtilaf” içinde bulunmalarıydı. “Menfi milliyetçilik”, “particilik”, “aşiretçilik ve kabilecilik” gibi nedenler ihtilafları körüklüyordu. Müslümanlar birbirlerini kolayca “tekfir etmekte” ve bu durum çatışmaları artırmaktaydı.
Bediüzzaman’ın bu tespitleri birçok yerde olduğu gibi yüz yıl önceki Libya için de geçerliydi. Asıl ilginç olansa bu tespitlerin üzerinden bu kadar zaman geçse de Libya örneğinde görüldüğü gibi Müslüman toplumların problemlerinin azalmak yerine artarak devam etmesidir.
Osmanlı Döneminde Libya
Kanuni zamanında 1551’de Osmanlı topraklarına katılan Libya toprakları başlangıçta “Trablusgarp” adıyla Tunus ve Cezayir’le birlikte “Garp Ocakları” olarak yönetildi. Trablusgarp’ta hâkim unsur Anadolu’dan gelen Türkler, yeniçeriler ve onların soyundan gelen “Kuloğulları” idi.
Daha sonra merkezden gönderilen beylerbeyiler tarafından idare edilen Trablusgarp’ta yönetim 17. Yüzyılda “dayıların”, 18. Yüzyılda da Karamanlı ailesinin eline geçti. 19. Yüzyılda ise Osmanlı egemenliği yeniden kuruldu. 1830’da Fransızların Cezayir’e saldırarak Kuzey Afrika’ya yayılma sürecini başlatmasıyla Trablusgarp daha da önem kazandı.
1864 Vilayet Nizamnamesiyle Trablusgarp yeniden teşkilatlandırıldı. Bugünkü Libya, 19. Yüzyıl başında Trablusgarp vilayeti ve Bingazi sancağı olarak Osmanlı toprağı idi. Ancak bölge İstanbul’a uzaklığının yanında Cezayir’den sonra Mısır ve Tunus’un da işgale uğramasıyla savunulması çok zor bir yer olmuştu.
Trablusgarp Osmanlı döneminde çoğu zaman “gözlerden ve gönüllerden uzaktı” ve ancak bir sürgün yeri olan Fizan kasabasıyla hafızalarda yer etmekteydi.
Senusiler
Libya coğrafyasının en önemli figürlerinden birisi 19. Yüzyılda ortaya çıkan ve Libya devletinin kuruluşunda etkili olan Senusi tarikatıdır. Asr-ı Saadet’e geri dönülmesini, dinde sadeliği ve hurafelerden vazgeçilmesini savunan Senusilik, Trablusgarp başta olmak üzere Mısır, Sudan, Cezayir gibi yerlerde yayıldı. Senusi şeyhleri de halk tarafından “devrin Mehdi’si” olarak algılandı.
Senusiliğin kurucuları Peygamberimizin torunu Hz. Hasan’ın soyundan gelmekte ve Batı yayılmacılığına karşı Müslümanların birleşmeleri gerektiğini savunmaktaydılar. Önemli bir idealleri de Afrika’da Müslümanlığın yayılmasıydı. Nitekim çalışmalarıyla Güney ve Batı Afrika’da milyonlarca Afrikalının Müslüman olmasını sağladılar.
Senusiler halkı örgütleyerek Fransız yayılmacılığını engellemeye çalıştılar. 20. Yüzyıl başında Senusilerin başına geçen Seyyid Ahmed es-Senusi de benzer politikaları devam ettirdi. İtalyanların 1911’de Trablusgarp’a saldırmasıyla Enver, Fethi ve Mustafa Kemal Beylerin iştirak ettiği muharebelerde en önemli dayanakları Senusiler oldu. Ancak Balkanlardaki gelişmeler nedeniyle Osmanlı Devleti Trablusgarp’ın bir İtalyan toprağı olduğunu onayladı.
İtalyan İşgali ve Kral İdris
Senusiler Osmanlı birliklerinin ayrılması sonrasında da direnişi devam ettirdiler. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda da Trablusgarp’ta Senusilerle birlikte savaştı. Bu cephede Şehzade Osman Fuat Efendi kumandasındaki birlikler Mondros Ateşkesi’ne kadar mücadeleye devam ettiler.
İtalyanlara mağlup olan Seyyid Ahmed es-Senusi İstanbul’a gitti ve sonra da Milli Mücadele’nin manevi sembollerinden birisi olarak M. Kemal Paşa’ya destek verdi.
Bu sırada İtalyanlara karşı mücadelenin önderliğini Ömer Muhtar üstlendi. 1931’de İtalyanlar Ömer Muhtar’ı idam ettiler ve İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar Libya’nın hâkimi oldular.
Bölge, savaş sonunda İngiliz egemenliğine geçti. 1951’de de Seyyid İdris es-Senusi liderliğinde Libya devletinin bağımsızlığı tanındı. İdris kral olduğunda 150.000 kadar mensubu bulunan Senusi tarikatının lideri durumundaydı. Böylece Senusi tarikatı doğrudan devlet yönetimini üstleniyordu.
Batı devletlerinin desteğini alan İdris, zengin eşraf ve kendisini destekleyen kabile reisleriyle ittifak halinde ülkeyi yönetti. Ancak izlediği politikalar günden güne genç subaylar ve orta sınıfın hoşnutsuzluğunu artırdı.
Kaddafi’nin Libya’sı: Teröre Destek Veren Ülke
Libya’nın kırılma noktası ise 1959’da petrolün bulunması oldu. Petrol sayesinde kişi başına düşen milli gelir 1.500 doları aştıysa da halkla yöneticiler arasında büyük bir uçurum oluştu. Kral ve diğer yöneticiler hakkında birçok yolsuzluk iddiaları ortaya çıkınca İdris’in otoritesi zayıfladı. “Asr-ı Saadet’e dönme iddiasıyla ortaya çıkan” Senusilerin lideri servete teslim olmuş ve Bediüzzaman’ın “… Dünyaca en büyük makamı işgal eden Hıristiyan havasları, tam dindar olabilirler… Müslümanlarda ise, öyle makamlara girenler, nadiren tam dindar ve salâbetli kalırlar. Çünkü gururu ve enaniyeti bırakamıyorlar…” sözü bir kez daha doğrulanmıştı.
1969 yılında Türkiye’ye bir seyahate çıkan Kral İdris, başında Albay Muammer Kaddafi’nin bulunduğu genç subaylar cuntası tarafından devrildi. Kaddafi, yönetimi ele geçirdikten sonra daha otoriter bir yönetim kurdu. Bir taraftan Arap milliyetçiliğine destek verirken diğer taraftan sosyalist düşünceyi savunuyor, aynı zamanda İslam’ı referans aldığını iddia ediyordu.
2011’e kadar devam eden Kaddafi diktatörlüğünde Libya çok farklı süreçler yaşadı. Kaddafi “Arap birliği” ideali doğrultusunda Mısır ve Suriye ile birleşme hayalleri kurarken ideolojisini de “Yeşil Kitap” adlı eserde açıkladı. Gerçekte ise ülkede her şey “Tek Adam” Kaddafi’nin kontrolüne alınmakta, muhalefet ortadan kaldırılmakta, “katı devletçi” bir politika izlenmekteydi. Olan yine halka olmakta, petrolden gelen para Kaddafi ailesi tarafından kontrol edilirken halkın perişanlığı devam etmekteydi.
Diğer taraftan Kaddafi’nin Kara Eylül ve Ebu Nidal gibi terör örgütlerini desteklediği ve bu örgütlerin organize ettiği terör faaliyetlerinin arkasında olduğu iddialar, Libya’nın “teröre destek veren ülkeler” arasına girmesine yol açtı.
Bu durum Birleşmiş Milletler tarafından Libya’ya gittikçe ağırlaşan ve 1992’den 2004’e kadar devam eden yaptırımlar uygulanmasına neden oldu. Böylece kendisini “Arap ve İslam dünyasının lideri” olarak gören Kaddafi’nin izlediği yanlış politikaların bedelini Libya halkı ağır bir şekilde ödemek zorunda kaldı.
1990’da yapılan bir araştırmaya göre Libya halkının % 51’i Arapların geri kalma nedeni olarak “emperyalizm ve Arap birliğinin olmayışı” olarak görmekte, ankete katılanların sadece % 7’si sorunların “yönetimden kaynaklandığını” düşünmekteydi. Bu durum İslam dünyasının birçok yerinde olduğu gibi Libya halkının da hatayı Kaddafi yönetimi gibi baskıcı rejimlerde aramak yerine suçlu olarak “üst aklı” gördüğünü ortaya koyması yönüyle ilginçtir.
İstibdat ve Demokratik Kültür
Tunus’ta başlayan Arap Baharı Libya’yı da etkiledi ve “hiç bitmez gibi gözüken” Kaddafi rejiminin sonunu getirdi. 2011’de Fransa’nın öncülüğünde ve NATO’nun organizesiyle Libya’ya bir askeri harekât düzenlenerek Kaddafi rejimi yıkıldı. Bir zamanların “kudretli adamı” Muammer Kaddafi de muhalifler tarafından linç edildi.
Kaddafi rejiminin yıkılışının üzerinden sekiz yıl geçmesine rağmen Libya henüz istikrara kavuşmadı. İç karışıklıklar sona erdirilemediği gibi ülke bölünmenin de eşiğinde bulunuyor.
Kaddafi rejiminin partilere izin vermemesi ve siyasi faaliyetlerin yasaklanması, Libya halkında demokratik kültürün gelişmesinin önündeki en büyük engel olduğu gibi eğitim seviyesinin düşüklüğü, halkın fakirliği ve kabile fanatikliği siyasi birliğin önündeki diğer engeller olarak gözüküyor.
Kral İdris döneminde ortaya çıkan ve Kaddafi döneminde iyice artan “istibdat” halkın yönetime katılma kabiliyetini tamamen körelttiğinden Libya’nın yeniden birliğini sağlaması çok zor gözüküyor.
İslam Dünyasının diğer ülkelerinde de görüldüğü gibi tek adam rejimleri halkı kutuplaştırarak aralarındaki bağları yok ediyor.
En acı olan da Müslüman ülkelerin “cehalet, fakirlik ve ihtilaf” girdabından kurtulamadıkları gibi birçoğunun hala istibdat rejimlerini kutsayarak ülkelerinin gelişmesini “Tek adam” rejimlerinde aramaları değil mi?
Kaynakça: S. V. Toprak, “Osmanlı Yönetiminde Kuzey Afrika: Garp Ocakları”, Türkiyat Mecmuası, 2012, S. 22; T. Turan, E. Tüylü Turan, “Libya’nın Tarihi Gelişimi İçinde Senusilik, Türk-Senusi ve Türkiye-Libya İlişkileri”, USAD, S. 19; 2011; G. Doğan, B. Durgun; “Arap Baharı ve Libya: Tarihsel Süreç ve Demokratikleşme Kavramı Çerçevesinde Bir Değerlendirme”, SDÜ SBE Dergisi, 2012, S. 15.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 17.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
31 Mart seçimleri rejim için sonun başlangıcı mı? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye toplumunun çoğu, sürgündeki Türkiyeliler için de geçerli olmak üzere, 31 Mart seçimlerini ve CHP ile İYİ Parti’nin göreceli başarısını bir tür Erdoğan’dan kurtulma sürecinin başlangıcı olarak okuyorlar. Evet, bu bir bakıma doğru olabilir. Erdoğan ve AKP’nin yıprandığı ve erime sürecine girdiği doğru. Ancak Erdoğan’ın ve AKP’nin iktidarı kaybetmesinin Türkiye’yi normalleştireceği varsayımı yanlış.
15 Temmuz’dan itibaren Türkiye’de rejimin Erdoğan’ın mutlak kontrolünde olmadığını izah etmeye çalışan onlarca yazı kaleme aldım. Rejim, Erdoğan yönetiminin üzerinde bir şey! Bir önceki yazımda rejimin diskurunu – söylemini – ele almıştım. Rejimin Erdoğan’dan sonra da devam edeceğini öngördüğüm bu yazımda, muhalefetin Erdoğan’la aynı söylemi kullandığını, aynı “resmi yakın tarih tezini” savunduğunu anlatmaya çalışmıştım.
CHP de İYİ Parti, de, hatta ve hatta HDP de, söz konusu olan takibata alınan mazlumlar olduğunda rejimin dilini kullanıyor, 15 Temmuz darbe girişimi üzerine bina edilen fabrikasyon bir kavram olan “FETÖ” terimini kullanıyor. Ya başkalarını suçlarken, ya da kendilerini savunurken, bu kavramın operasyonel imkânlarından yararlanıyor. Yani yerel seçimlerde AKP’nin ve MHP’nin alternatifi olan bu partiler, temelde ne AKP’den ne de MHP’den farklı bir yaklaşım içerisindeler. Bu nedenle yerel seçim, rejim için yapılan bir halk oylaması olarak görülemez.
Bu yerel seçimlerde rejim konu bile edilmedi! Bugün Türkiye’nin rejiminin iç ve dış politikada hangi sütunlar üzerine oturduğunu incelediğimizde, iç politika ve dış politikada belirli ön kabuller karşımıza çıkmakta. İç politikada en önemli diskur, yukarıda ifade ettiğim gibi, “FETÖ” (“Fethullahçı Terör Örgütü”) kavramı. “FETÖ” Türkiye’de darbe yaparak yönetimi ele geçirmeye çalıştı türü bir söylem, geniş kitlelere sabah akşam propaganda edilerek dayatılmış durumda. Dışarıdaki düşmanların paravanı ve maşası olarak lanse edilen Cemaat, böylece – Kürtler ve liberal dinamiklerle beraber – Türkiye’nin “iç ötekisi” haline getirildi. Dış politikada ise geçerli olan ön kabul, Batı’nın (ABD, NATO ve diğer Batılı uluslararası örgütler ve aktörler) Türkiye’nin düşmanı olması. Bu “düşman Batı” ya da “Batılılar” iç öteki olan Cemaat, Kürtler ve “Liboş” olarak küçümsenen liberal demokratlar üzerinden Türkiye’yi bölme ve parçalama planları yapıyor.
Kimse Soğuk Savaş’ta NATO’nun (ve ABD başta, Batılı müttefiklerin) Türkiye’nin güvenliğine yaptıkları katkıları nedense hatırlamak istemiyor. Batı, adeta sanki dün bize Sevr Antlaşması’nı dayatan Birinci Dünya Savaşı sonrası Batıymış gibi bir radikal Batı karşıtı söylem, devlet diskurunda ön plana çıkıyor. AB süreci unutuldu. Neden AB’ye yöneldiğimiz, neden Kopenhag Kriterleri ve diğer normatif standartları önemsediğimiz ve bu uğurda reformlar yaptığımız unutturuldu. Ve işin bir enteresan boyutu daha var. Her ne hikmetse, Rusya bu Batı konseptinin dışında, Türkiye’nin adeta kader ortağıymış gibi bir algı yaratılıyor. Yani Osmanlı döneminde “düvel-i muazzama” konseptinin içinde olan ve Osmanlı’nın toprak kayıplarının çok önemli bir bölümünün sorumlusu olan Rusya, tarih manipüle edilerek, adeta ezeli ve ebedi dostumuzmuş gibi bir Rusya imajı yaratılıyor, yaratılmak isteniyor. Şimdi yerel seçimlerle ortak zeminde değerlendirecek olursak, rejimin bu iç ve dış düşman imajları hiç muhalefet partileri ve onların tabanları tarafından sorgulandı mı? İşte mesele burada!
“Fetö” söylemi üzerinden yapılanlar, anayasa ve yasalara rağmen yapıldı! Muhalefet rejimin anayasayı delmesine, onu işlevsiz bırakmasına ses çıkardı mı? Türkiye’nin ana dış politika yönelimi olan Batılı ülkelerle aynı devletler grubu içinde, son 50 yıldır muasır medeniyeti” gerçekleştirmek için AB yolunda bir dış siyaset takip etmiş olan, 70 yıla yakındır Batı ittifakı içinde kilit görevler alan Ankara, bugün eksen kaymasına uğruyor ve Avrasya bilinmezlerine savruluyor, fakat muhalefet bunun müsebbibi olan odaklara tek bir laf etmiyor! Bu garip gelmiyor mu? Batı Türkiye’yi işgal etti de bundan dolayı mı Batılı ittifaklara yöneldi Türkiye? Ne alakası var! Hem CHP hem de DP, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan tehditler dolayısıyla Batı ittifakına yöneldi. Bu tehditlerin temeli Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikaları değil miydi? Şimdi bu devletin halefi Rusya, aynı yayılmacı siyaseti Ukrayna ve Gürcistan’a karşı tereddüt etmeden uyguluyor. Dahası, Türkiye’yi güneyinden, Suriye üzerinden kuşatıyor. Türkiye, fosil enerji bağımlılığı bakımından zaten önemli oranda Rusya güdümünde bir ülkeyken, şimdi nükleer sektörde, silah alımında (özellikle S-400 bataryaları ile) Moskova yörüngesine giriyor. İki haftada bir Putin yönetimi ile görüşmeler yapan Ankara’ya NATO artık “kâğıt üzerinde müttefik” muamelesi yapıyor. Erdoğan ve yakın çevresi, her fırsatta ABD ve Batı’ya karşı düşmanca söylemlerde bulunmaktan kaçınmıyor. Türkiye bugün anti-Batı kampının önde gelen bir üyesi! Bu bağlamda: CHP’nin ya da İYİ Parti’nin bu politika değişimini sorguladığını, eleştirdiğini, alternatif yaklaşımlar ürettiğini duydunuz mu? Duymadınız, çünkü böyle bir şey hiç olmadı.
Aynı şekilde, suçun şahsiliği ilkesinin ihlal edildiğini, yüz binlerin mağduriyetini, içerideki bebekleri, hamilelere bile yapılan aşağılık muameleleri Tanrıkulu ve Gergerlioğlu dışında ele alan ve eleştiren bir muhalif var mıdır? CHP de İYİ Parti de, “FETÖ” diskuru ve 15 Temmuz resmi rejim tarihi üzerinden siyaset yapan, Erdoğan’a muhalif olmakla beraber rejime asla muhalefet etmeyen partilerdir. Zulüm Erdoğan’la bitmez derken bunu kast ediyorum. Ve bu tutum aynı zamanda tabandaki hissiyatın da yansımasıdır. İşin asıl endişe verici yanı da budur. Türkiye halkı, rejimi normal kabul ediyor. Türkiye halkının bugün çok ama çok büyük bir bölümünün, ezici çoğunluğunun yani, insan hakları ve özgürlüklerle alakalı bir endişesi yoktur. Vardır diyen, kendi mahallesine hak ve özgürlük talep ediyordur. Öbürlerinden bana ne tutumu, tüm siyasal grupların ortak yaklaşımıdır.
Bu açıdan yaklaşıp, objektifçe muhalefetin ve muhaliflerin tutumlarına baktığımızda, rejimin değişimi yönünde bir beklentide bulunmak aşırı iyimserlik olacaktır kanımca. Yerel seçimlerle Türkiye’nin normalleşmesi arasında korelasyon kurmak, bu nedenle olanaksızdır. Kaldı ki, Erdoğan ve ekibi, bugün itibarıyla İstanbul seçimlerini tekrarlatma olasılığına çok yakındır. Fakat şunu belirtmekte yarar var: ister İmamoğlu’na mazbata verilsin, isterse YSK’dan seçimlerin tekrarı gibi bir sonuç çıksın, rejimin güçlü ortağı derin yapı nötr kalacak gibi. Onlar için başta Ali olmuş ya da Veli olmuş, çok fark yok. Çünkü yukarıda açıkladığım gibi, muhalefet de aynı Erdoğan gibi rejimin dilini kullanıyor, rejimin öncelediği politikaları benimsemiş görünüyor. Kaldı ki, Erdoğan’a Kürt politikalarını değiştirten güç, aynı zorlayıcı tutumu her siyasi grup veya yöneticiye yapabilir. İçeride 40,000 civarı NATO’cu subay var. General ve amirallerin yüzde 50’sine yakını hapiste! Bu bakımdan, Avrasyacı derinler Batı’ya yeniden yaklaşmak gibi bir siyaset alternatifini savunan birini başa geçirtmez. Çünkü bunu yapmak varlıklarına doğrudan tehdit oluşturur. Batı’ya yeniden yönelen bir Türkiye, zamanla hukukun üstünlüğüne geri döner. Bu da içerideki subayların ezici çoğunluğunun serbest bırakılması demektir. Devletten atılan 170,000 kamu görevlisinin de görevlerine iadesi anlamına gelir. Sizce Avrasyacılar bunun kendileri için ne anlama geleceğini hesap etmiyorlar mıdır? Bu kakımdan değerlendirildiğinde, rejimin ana çerçevesi çok net ortaya çıkıyor. İç düşman, dış düşman, 15 Temmuz sonrası yapılan takibat, rejimin üç sütunudur. Bu üç sütun üzerine oturan rejim, başa kim gelirse gelsin, kendi diskurunun kabul edilmiş olmasını oyunun ön koşulu olarak oyunculara dayatacaktır. Nitekim bu olmaktadır.
Bu analizler ışığında, 31 Mart seçimlerinin bir “demokratikleşme” ve “normalleşme” miladı olduğuna ilişkin varsayımlar, çok çürük bir zeminde oturmaktadır denebilir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 17.4.2019 [TR724]
15 Temmuz’dan itibaren Türkiye’de rejimin Erdoğan’ın mutlak kontrolünde olmadığını izah etmeye çalışan onlarca yazı kaleme aldım. Rejim, Erdoğan yönetiminin üzerinde bir şey! Bir önceki yazımda rejimin diskurunu – söylemini – ele almıştım. Rejimin Erdoğan’dan sonra da devam edeceğini öngördüğüm bu yazımda, muhalefetin Erdoğan’la aynı söylemi kullandığını, aynı “resmi yakın tarih tezini” savunduğunu anlatmaya çalışmıştım.
CHP de İYİ Parti, de, hatta ve hatta HDP de, söz konusu olan takibata alınan mazlumlar olduğunda rejimin dilini kullanıyor, 15 Temmuz darbe girişimi üzerine bina edilen fabrikasyon bir kavram olan “FETÖ” terimini kullanıyor. Ya başkalarını suçlarken, ya da kendilerini savunurken, bu kavramın operasyonel imkânlarından yararlanıyor. Yani yerel seçimlerde AKP’nin ve MHP’nin alternatifi olan bu partiler, temelde ne AKP’den ne de MHP’den farklı bir yaklaşım içerisindeler. Bu nedenle yerel seçim, rejim için yapılan bir halk oylaması olarak görülemez.
Bu yerel seçimlerde rejim konu bile edilmedi! Bugün Türkiye’nin rejiminin iç ve dış politikada hangi sütunlar üzerine oturduğunu incelediğimizde, iç politika ve dış politikada belirli ön kabuller karşımıza çıkmakta. İç politikada en önemli diskur, yukarıda ifade ettiğim gibi, “FETÖ” (“Fethullahçı Terör Örgütü”) kavramı. “FETÖ” Türkiye’de darbe yaparak yönetimi ele geçirmeye çalıştı türü bir söylem, geniş kitlelere sabah akşam propaganda edilerek dayatılmış durumda. Dışarıdaki düşmanların paravanı ve maşası olarak lanse edilen Cemaat, böylece – Kürtler ve liberal dinamiklerle beraber – Türkiye’nin “iç ötekisi” haline getirildi. Dış politikada ise geçerli olan ön kabul, Batı’nın (ABD, NATO ve diğer Batılı uluslararası örgütler ve aktörler) Türkiye’nin düşmanı olması. Bu “düşman Batı” ya da “Batılılar” iç öteki olan Cemaat, Kürtler ve “Liboş” olarak küçümsenen liberal demokratlar üzerinden Türkiye’yi bölme ve parçalama planları yapıyor.
Kimse Soğuk Savaş’ta NATO’nun (ve ABD başta, Batılı müttefiklerin) Türkiye’nin güvenliğine yaptıkları katkıları nedense hatırlamak istemiyor. Batı, adeta sanki dün bize Sevr Antlaşması’nı dayatan Birinci Dünya Savaşı sonrası Batıymış gibi bir radikal Batı karşıtı söylem, devlet diskurunda ön plana çıkıyor. AB süreci unutuldu. Neden AB’ye yöneldiğimiz, neden Kopenhag Kriterleri ve diğer normatif standartları önemsediğimiz ve bu uğurda reformlar yaptığımız unutturuldu. Ve işin bir enteresan boyutu daha var. Her ne hikmetse, Rusya bu Batı konseptinin dışında, Türkiye’nin adeta kader ortağıymış gibi bir algı yaratılıyor. Yani Osmanlı döneminde “düvel-i muazzama” konseptinin içinde olan ve Osmanlı’nın toprak kayıplarının çok önemli bir bölümünün sorumlusu olan Rusya, tarih manipüle edilerek, adeta ezeli ve ebedi dostumuzmuş gibi bir Rusya imajı yaratılıyor, yaratılmak isteniyor. Şimdi yerel seçimlerle ortak zeminde değerlendirecek olursak, rejimin bu iç ve dış düşman imajları hiç muhalefet partileri ve onların tabanları tarafından sorgulandı mı? İşte mesele burada!
“Fetö” söylemi üzerinden yapılanlar, anayasa ve yasalara rağmen yapıldı! Muhalefet rejimin anayasayı delmesine, onu işlevsiz bırakmasına ses çıkardı mı? Türkiye’nin ana dış politika yönelimi olan Batılı ülkelerle aynı devletler grubu içinde, son 50 yıldır muasır medeniyeti” gerçekleştirmek için AB yolunda bir dış siyaset takip etmiş olan, 70 yıla yakındır Batı ittifakı içinde kilit görevler alan Ankara, bugün eksen kaymasına uğruyor ve Avrasya bilinmezlerine savruluyor, fakat muhalefet bunun müsebbibi olan odaklara tek bir laf etmiyor! Bu garip gelmiyor mu? Batı Türkiye’yi işgal etti de bundan dolayı mı Batılı ittifaklara yöneldi Türkiye? Ne alakası var! Hem CHP hem de DP, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan tehditler dolayısıyla Batı ittifakına yöneldi. Bu tehditlerin temeli Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikaları değil miydi? Şimdi bu devletin halefi Rusya, aynı yayılmacı siyaseti Ukrayna ve Gürcistan’a karşı tereddüt etmeden uyguluyor. Dahası, Türkiye’yi güneyinden, Suriye üzerinden kuşatıyor. Türkiye, fosil enerji bağımlılığı bakımından zaten önemli oranda Rusya güdümünde bir ülkeyken, şimdi nükleer sektörde, silah alımında (özellikle S-400 bataryaları ile) Moskova yörüngesine giriyor. İki haftada bir Putin yönetimi ile görüşmeler yapan Ankara’ya NATO artık “kâğıt üzerinde müttefik” muamelesi yapıyor. Erdoğan ve yakın çevresi, her fırsatta ABD ve Batı’ya karşı düşmanca söylemlerde bulunmaktan kaçınmıyor. Türkiye bugün anti-Batı kampının önde gelen bir üyesi! Bu bağlamda: CHP’nin ya da İYİ Parti’nin bu politika değişimini sorguladığını, eleştirdiğini, alternatif yaklaşımlar ürettiğini duydunuz mu? Duymadınız, çünkü böyle bir şey hiç olmadı.
Aynı şekilde, suçun şahsiliği ilkesinin ihlal edildiğini, yüz binlerin mağduriyetini, içerideki bebekleri, hamilelere bile yapılan aşağılık muameleleri Tanrıkulu ve Gergerlioğlu dışında ele alan ve eleştiren bir muhalif var mıdır? CHP de İYİ Parti de, “FETÖ” diskuru ve 15 Temmuz resmi rejim tarihi üzerinden siyaset yapan, Erdoğan’a muhalif olmakla beraber rejime asla muhalefet etmeyen partilerdir. Zulüm Erdoğan’la bitmez derken bunu kast ediyorum. Ve bu tutum aynı zamanda tabandaki hissiyatın da yansımasıdır. İşin asıl endişe verici yanı da budur. Türkiye halkı, rejimi normal kabul ediyor. Türkiye halkının bugün çok ama çok büyük bir bölümünün, ezici çoğunluğunun yani, insan hakları ve özgürlüklerle alakalı bir endişesi yoktur. Vardır diyen, kendi mahallesine hak ve özgürlük talep ediyordur. Öbürlerinden bana ne tutumu, tüm siyasal grupların ortak yaklaşımıdır.
Bu açıdan yaklaşıp, objektifçe muhalefetin ve muhaliflerin tutumlarına baktığımızda, rejimin değişimi yönünde bir beklentide bulunmak aşırı iyimserlik olacaktır kanımca. Yerel seçimlerle Türkiye’nin normalleşmesi arasında korelasyon kurmak, bu nedenle olanaksızdır. Kaldı ki, Erdoğan ve ekibi, bugün itibarıyla İstanbul seçimlerini tekrarlatma olasılığına çok yakındır. Fakat şunu belirtmekte yarar var: ister İmamoğlu’na mazbata verilsin, isterse YSK’dan seçimlerin tekrarı gibi bir sonuç çıksın, rejimin güçlü ortağı derin yapı nötr kalacak gibi. Onlar için başta Ali olmuş ya da Veli olmuş, çok fark yok. Çünkü yukarıda açıkladığım gibi, muhalefet de aynı Erdoğan gibi rejimin dilini kullanıyor, rejimin öncelediği politikaları benimsemiş görünüyor. Kaldı ki, Erdoğan’a Kürt politikalarını değiştirten güç, aynı zorlayıcı tutumu her siyasi grup veya yöneticiye yapabilir. İçeride 40,000 civarı NATO’cu subay var. General ve amirallerin yüzde 50’sine yakını hapiste! Bu bakımdan, Avrasyacı derinler Batı’ya yeniden yaklaşmak gibi bir siyaset alternatifini savunan birini başa geçirtmez. Çünkü bunu yapmak varlıklarına doğrudan tehdit oluşturur. Batı’ya yeniden yönelen bir Türkiye, zamanla hukukun üstünlüğüne geri döner. Bu da içerideki subayların ezici çoğunluğunun serbest bırakılması demektir. Devletten atılan 170,000 kamu görevlisinin de görevlerine iadesi anlamına gelir. Sizce Avrasyacılar bunun kendileri için ne anlama geleceğini hesap etmiyorlar mıdır? Bu kakımdan değerlendirildiğinde, rejimin ana çerçevesi çok net ortaya çıkıyor. İç düşman, dış düşman, 15 Temmuz sonrası yapılan takibat, rejimin üç sütunudur. Bu üç sütun üzerine oturan rejim, başa kim gelirse gelsin, kendi diskurunun kabul edilmiş olmasını oyunun ön koşulu olarak oyunculara dayatacaktır. Nitekim bu olmaktadır.
Bu analizler ışığında, 31 Mart seçimlerinin bir “demokratikleşme” ve “normalleşme” miladı olduğuna ilişkin varsayımlar, çok çürük bir zeminde oturmaktadır denebilir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 17.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
‘Bağımlı’ yargı için kurulların dizaynı [Ramazan Faruk Güzel]
ADİL YARGILAMA İÇİN BAĞIMSIZ YARGI (2)
Adil bir yargılama için bağımsız yargının önemini irdelediğimiz bu yazı dizimizin “Yargı bağımsızlığı neden ve nasıl işlevsiz hale getirildi?” başlıklı ilk bölümünde, öncelikle genel olarak yargının neden yürütmeye bağımlı, hatta tutsağı hale getirildiğini ortaya koymaya çalışmıştık.
Bu bölümde ise yürütmeye bağlı bir yargı için temel yargı kurumlarının, özellikle de HS(Y)K’nın dönüştürülüşünü, adeta bir mankurta evrilişini kronolojik olarak ortaya koymaya çalışacağız.
Önceki yazımızın girişinde de dediğimiz gibi;
Evrensel hukuk kuralları gereğince bütün insanlar “adil yargılanma hakkı”na sahiptir ve bunun en temel gereği de “bağımsız yargı”nın varlığıdır. Yargı, bu en temel vasfını kaybedince ne olur?
Bakınız, şimdilerde özetle şu oluyor;
Halk iradesi ile seçilmiş belediye başkanları bir talimatla/ kolayca görevden alınıp yerine kayyumlar atanabiliyor. Bir yerel seçim yapılıyor ama sonuçları bile açıklanamıyor. YSK, aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen “Kazanan şudur” diyemiyor. Hatta Erdoğan en son şöyle buyurmuştu:
“YSK’nın İstanbul’daki seçimleri iptal edeceğini umut ediyorum.”
Bütün erkleri ele geçirmiş olan Erdoğan’ın “umut etme”lerinin nasıl bir talimat yerine geçtiğini artık bütün dünya alem biliyor!
Muhalefeti, halkı, yüksek yargısı aciz. Kazanmanızın, oyunuzun dahi kıymet-i harbiyesi yok.
“Nerede adil hakimler, savcılar? Yok mu cesur bir yargı mensubu, bir Emniyet görevlisi?”
Var, daha doğrusu vardı. Ama onlar yüzer, biner atılırlarken kimse sesini çıkarmadı, hatta ellerini bile oğuşturdular, “İyi iyi! Bizim partiye, gruba da bu vesile ile kadrolar açılır” diye heveslenerek…
Ama yaşanan bu kıyımdan sonra yerine daha siyasi yargı mensupları alındı, kalan diğerleri ise meslektaşlarının başına gelenleri görüp sindiler, korktular. İster istemez siyasi iradenin gözüne bakar hale geldiler. Neticede can korkusu, geçim endişesi, çoluk çocuğun maişet derdi filan…
Bakınız bu işler nasıl şekillendi, bir dönemeci hatırlatayım:
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ın, 29.05.2015 tarihli MİT TIRLARI haberi sonrasında, Cumhurbaşkanı Erdoğan 31.5.2015 tarihli televizyon programında:
“Bu haberi özel haber olarak yapan kişi de öyle zannediyorum ki, bunun bedelini ağır ödeyecek; öyle bırakmam onu” demişti ya… İşte onun üzerine Can Dündar, bu haber dışında başkaca suç delili olmadan, İstanbul 7. Sulh Ceza Hâkimi tarafından 26.11.2015 tarihinde tutuklanmıştı.
Toplum tabanı, muhalefet buna hiç ses çıkarmamıştı. Onun tutuklanmasından 2 ay önce de benim odamı basıp ihraç ettiklerinde olduğu gibi.. Benim ihracımdan bir gün önce beraat ettirdiğim ve 1,5 ay sonra da kameralar önünde Diyarbakır Baro Başkanı Av. Tahir Elçi’nin kameralar önünde polis kurşunları ile infazına kayıtsız kalındığı gibi…
Bütün bunlar yaşanmaya başlandığında, bu soruşturmalara hükümete göre yaklaşan bir üst yargı vardı çünkü! Nitekim Can Dündar’ın tutuklandığı dönemlerde İçişleri Bakanlığı 20.11.2015 tarihli “Gizli” ibareli bir yazıyı (Sayı: … -2043.(31420) 152488 – Konu: Yargı kararları) HS(Y)K’ya göndererek, “Bakanlık aleyhine karar veren 78 idare mahkemesi hâkimi hakkında işlem yapılmasını” istemiştir.
Bunun üzerine, HS(Y)K 3. Dairesi söz konusu hâkimler hakkında ne yapmıştı biliyor musunuz:
Haklarında inceleme kararı almış, 2. Daire ise terfi sırası gelen bu hakimlerin 12’sinin terfi işlemini durdurmuştu. Yine Diyarbakır, Sakarya ve Siirt Valilikleri de kendileri aleyhine karar veren mahkemeleri ve kararlarını HS(Y)K’ya göndererek, işlem yapılmasını istemiş, haklarında da “gereği” yapılmıştı. Sadece bu örnekler bile, “Bağımsız” ve “her türlü etkiden uzak olması gereken” yargının Türkiye’de ne hale getirildiğinin göstergesidir.
HS(Y)K’NIN METAFORFOZU İLE OLUŞAN YENİ HEYULA!
17/25 Aralık 2013 tarihli soruşturmalar sonrasında 27.02.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6524 sayılı Yasa ile HSYK ‘da görev yapan Genel Sekreter, Genel Sekreter Yardımcıları, Teftiş Kurulu Başkanı, Teftiş Kurulu başkan yardımcıları, Kurul müfettişleri, tetkik hakimleri ve idari personelin Kuruldaki görevlerine son verilerek HS(Y)K’nın tüm idari kadroları değiştirilmişti.
Anayasa Mahkemesi, bu düzenlemeyi iptal etse de görevden alınan kadroların geri dönüş yolu kapalı kaldığı için HS(Y)K’nın idari kadroları, daha o günden ‘yürütme ile uyumlu’ hale getirilmişti.
16 Nisan 2017 tarihli Anayasa değişikliği referandumu öncesinde adı “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)” olan HSK’nın bağımsız ol(a)maması, mahkemelerin bağımsızlığını da doğal olarak ortadan kaldırmıştı.
13 Ekim 2014 tarihinde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üye seçimi yapılmıştı. Seçimler öncesinde, yürütmenin desteklediği Yargıda Birlik Platformu (YBP) isimli oluşum, bir grup hâkim ve savcıyı adli ve idari yargıdan kendi adayları olarak belirleyip kamuoyuna açıklamıştı, takip edenler hatırlar…
Yargıda Birlik Platformu, seçim çalışmalarında iktidarın tüm olanaklarını kullanarak şu araçlardan yararlanmıştı:
– Ücretsiz toplantı odaları ve ulaşım imkanı,
– Bütün hakimlere toplantılarına katılmaları talimatı,
– Bütün bilgi teknolojilerinin seferber edilmesi (hakimlerin e-mail adresleri ve telefon numaralarına erişim sağlanması vs),
– Maaş zammı ve
– YBP’nin kazanması halinde, kendileri için çalışacak olanların disiplin soruşturmalarının düşürüleceği vaadi.
04.10.2014 tarihinde, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile görüşen YBP temsilcileri, bu toplantı sonrasında seçimi kazanmaları halinde “yürütme organı ile uyum içinde çalışacakları” sözünü vererek, tamamı yasa değişikliğini gerektiren çeşitli vaatlerde bulunmuşlardı.
YBP İŞBAŞINDA!
Ve nihayetinde 13 Ekim 2014 tarihinde yapılan HS(Y)K seçimlerinde, toplam 10 üyelikten 8’ini, “yürütme ile uyum içinde çalışma sözü” veren YBP adayları kazanmıştı.
HS(Y)K’nın dört üyesi Cumhurbaşkanı tarafından atanmış, bir üyesi de (yine yürütmenin kontrolündeki) Adalet Akademisi’nden seçilmişti.
Adalet Bakanı ile müsteşarın doğal üye olduğu dikkate alındığında;
HS(Y)K’nın 22 üyesinden 15’i “yürütme ile uyum içinde çalışma sözü veren” veya “yürütmenin doğrudan atadığı” üyelerden oluşmuştu.
Ve bu 15 HS(Y)K üyesi, 13.10.2014 tarihinden görev sürelerinin sona erdiği tarihe kadar (birkaç yer değişikliğine itiraz hariç) HS(Y)K Genel Kurulu’nda alınan kararların tamamında aynı yönde oy kullanmışlardı.
YBP üyesi olmayan 5 HS(Y)K üyesi ise 15 Temmuz 2016 tarihli kumpas darbe organizesi ile eş zamanlı olarak üyelikten ihraç edilip tutuklanmışlar ve bu üyeler yerine YBP’liler seç(tiril)mişti.
Bu suretle neredeyse tüm HS(Y)K üyeleri, yürütme organıyla uyum içinde çalışma sözü veren veya doğrudan yürütmenin atadığı üyelere dönüştürülmüştü. Bu şekilde, 18 üyeli HS(Y)K Genel Kurulu’nun 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında binlerce yargı mensubunun meslekten ihracı konusunda oybirliği ile karar verdiği, aralarında hiçbir görüş ayrılığı bulunmadığı görülmüştü. İşte böyle dört dörtlük “yürütme ile uyumlu”landırılmış tepe yargı!
DÜNYA NEZDİNDE ARTIK “HÜKÜMET EĞİLİMLİ” BİLİNEN HSK…
(Sonradan adı YBD/ “Yargıda Birlik Derneği”ne dönüştürülen Yargıda Birlik Platformu, Avrupa Konseyi organlarının belgelerinde, “governmentoriented” (Hükümet eğilimli) bir yapı olarak nitelendirilmişti. Dolayısıyla da Avrupa Yargı Kurulları Ağı (ENCJ), HS(Y)K’nın gözlemci statüsünü, “gerekli bağımsızlık ve tarafsızlık şartlarını taşıyamaması sebebiyle” askıya alınmasına karar vermişti.
15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrasında 5 HS(Y)K üyesi ile onların yerine geçecek 4 yedek üyenin üyeliklerinin, hiçbir savunma hakkı tanınmadan çok kısa sürede sonlandırılması, HS(Y)K’nın hâkimlik teminatı ve mahkemelerin bağımsızlığı ilkelerine uymadan çalıştığının ve yürütme organına karşı bağımsız olmadığının somut kanıtlarıdır.
HS(Y)K üyeleri, Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçme yetkisine sahiptir. Bir mahkemenin bağımsızlığının en önemli göstergesi, hakimlerin görev süreleri dolmadan o mahkeme üyeliğine son verilememesidir.
Yargıtay ve Danıştay üyeleri -yasaya göre- 65 yaşına kadar bu görevlerini sürdürebilme hakkına sahipken, 23.07.2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6723 Sayılı Yasa ile tüm Yüksek Mahkeme üyelerinin görevlerine son verilmesi, Yüksek Mahkemelerin bağımsızlığına ölümcül bir darbe vurmuştu.
25.07.2016 tarihinde HS(Y)K tarafından Yargıtay’a 267 üye, Danıştay’a da 75 üye seçilmiş, Danıştay’ın 25 üyesi ise doğrudan Cumhurbaşkanınca atanmıştı. Böylece, iki yüksek mahkeme, darbe kumpasından on gün sonra sil baştan oluşturulmuştu!
METAMORFOZUN SON AŞAMASI: REFERANDUM SONRASI
Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yeniden yapılandırılması ile ilgili olarak Nisan 2017 referandumu sonrasında kabul edilen Anayasa değişiklikleri Mayıs 2017’de yürürlüğe girmişti. Buna göre artık:
– Adındaki “Yüksek” ibaresi kaldırılan Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun üye sayısı 22’den 13’e düşürülmüştü.
– Kurulun dört üyesi Cumhurbaşkanı tarafından atanırken, yedi üye TBMM tarafından nitelikli çoğunlukla atanmaktadır.
– Bu üyelerin 9’u hâkim ve savcı olmasına rağmen, artık hiçbiri yargı tarafından seçilmemektedir.
– Geriye kalan 2 koltuk, Cumhurbaşkanı tarafından atanan Adalet Bakanına ve Müsteşarına hasredilmiştir.
– Böylece mevcut HSK’nın neredeyse tüm üyelerini belirleme yetkisinin, parlamentoda çoğunluğa sahip olan iktidar partisinin genel başkanı olan Cumhurbaşkanına ait olduğu ortaya çıkmaktadır.
16 Nisan 2017 tarihli Anayasa değişikliğine dair referandum oylaması öncesi, Venedik Komisyonu 13 Mart 2016 tarihinde bu hususa özgü bir rapor yayınlamıştı. Avrupa Konseyi bünyesinde işlev yapan Venedik Komisyonunun 16 Nisan 2017 tarihli Anayasa değişikliklerine dair Görüşlerde (Opinion No. 875/2017) yargıya ilişkin olarak kısaca, “Anayasa değişiklikleri ile Türk yargısının yürütmenin (Başkanın) kontrolüne gireceği” ifade edilmişti.
Komisyon’a göre, bağımsız olmadığı yönünde uzun zamandır kaygılar bulunan Türk Yargısı, Anayasa değişikliği ile neredeyse tamamen (nötr olmayan partili) Başkanın kontrolüne geçecekti. HSK’yı kontrol eden güç, tüm hâkim ve savcıları kontrol edecek ve yargı bağımsızlığını kaybedecekti.
Tam da Komisyon’un kaygılarındaki gibi olmuştu referandum sonrasında…
Yazı dizimizin devamında ise, bu yeni konsept ile birlikte mahkemelerin ve Sulh Ceza Hakimliklerinin garabet işleyişlerini ele almaya çalışalım. Yazı dizimizin 3. Bölümünde görüşmek üzere.
[Ramazan Faruk Güzel] 17.4.2019 [TR724]
Adil bir yargılama için bağımsız yargının önemini irdelediğimiz bu yazı dizimizin “Yargı bağımsızlığı neden ve nasıl işlevsiz hale getirildi?” başlıklı ilk bölümünde, öncelikle genel olarak yargının neden yürütmeye bağımlı, hatta tutsağı hale getirildiğini ortaya koymaya çalışmıştık.
Bu bölümde ise yürütmeye bağlı bir yargı için temel yargı kurumlarının, özellikle de HS(Y)K’nın dönüştürülüşünü, adeta bir mankurta evrilişini kronolojik olarak ortaya koymaya çalışacağız.
Önceki yazımızın girişinde de dediğimiz gibi;
Evrensel hukuk kuralları gereğince bütün insanlar “adil yargılanma hakkı”na sahiptir ve bunun en temel gereği de “bağımsız yargı”nın varlığıdır. Yargı, bu en temel vasfını kaybedince ne olur?
Bakınız, şimdilerde özetle şu oluyor;
Halk iradesi ile seçilmiş belediye başkanları bir talimatla/ kolayca görevden alınıp yerine kayyumlar atanabiliyor. Bir yerel seçim yapılıyor ama sonuçları bile açıklanamıyor. YSK, aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen “Kazanan şudur” diyemiyor. Hatta Erdoğan en son şöyle buyurmuştu:
“YSK’nın İstanbul’daki seçimleri iptal edeceğini umut ediyorum.”
Bütün erkleri ele geçirmiş olan Erdoğan’ın “umut etme”lerinin nasıl bir talimat yerine geçtiğini artık bütün dünya alem biliyor!
Muhalefeti, halkı, yüksek yargısı aciz. Kazanmanızın, oyunuzun dahi kıymet-i harbiyesi yok.
“Nerede adil hakimler, savcılar? Yok mu cesur bir yargı mensubu, bir Emniyet görevlisi?”
Var, daha doğrusu vardı. Ama onlar yüzer, biner atılırlarken kimse sesini çıkarmadı, hatta ellerini bile oğuşturdular, “İyi iyi! Bizim partiye, gruba da bu vesile ile kadrolar açılır” diye heveslenerek…
Ama yaşanan bu kıyımdan sonra yerine daha siyasi yargı mensupları alındı, kalan diğerleri ise meslektaşlarının başına gelenleri görüp sindiler, korktular. İster istemez siyasi iradenin gözüne bakar hale geldiler. Neticede can korkusu, geçim endişesi, çoluk çocuğun maişet derdi filan…
Bakınız bu işler nasıl şekillendi, bir dönemeci hatırlatayım:
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ın, 29.05.2015 tarihli MİT TIRLARI haberi sonrasında, Cumhurbaşkanı Erdoğan 31.5.2015 tarihli televizyon programında:
“Bu haberi özel haber olarak yapan kişi de öyle zannediyorum ki, bunun bedelini ağır ödeyecek; öyle bırakmam onu” demişti ya… İşte onun üzerine Can Dündar, bu haber dışında başkaca suç delili olmadan, İstanbul 7. Sulh Ceza Hâkimi tarafından 26.11.2015 tarihinde tutuklanmıştı.
Toplum tabanı, muhalefet buna hiç ses çıkarmamıştı. Onun tutuklanmasından 2 ay önce de benim odamı basıp ihraç ettiklerinde olduğu gibi.. Benim ihracımdan bir gün önce beraat ettirdiğim ve 1,5 ay sonra da kameralar önünde Diyarbakır Baro Başkanı Av. Tahir Elçi’nin kameralar önünde polis kurşunları ile infazına kayıtsız kalındığı gibi…
Bütün bunlar yaşanmaya başlandığında, bu soruşturmalara hükümete göre yaklaşan bir üst yargı vardı çünkü! Nitekim Can Dündar’ın tutuklandığı dönemlerde İçişleri Bakanlığı 20.11.2015 tarihli “Gizli” ibareli bir yazıyı (Sayı: … -2043.(31420) 152488 – Konu: Yargı kararları) HS(Y)K’ya göndererek, “Bakanlık aleyhine karar veren 78 idare mahkemesi hâkimi hakkında işlem yapılmasını” istemiştir.
Bunun üzerine, HS(Y)K 3. Dairesi söz konusu hâkimler hakkında ne yapmıştı biliyor musunuz:
Haklarında inceleme kararı almış, 2. Daire ise terfi sırası gelen bu hakimlerin 12’sinin terfi işlemini durdurmuştu. Yine Diyarbakır, Sakarya ve Siirt Valilikleri de kendileri aleyhine karar veren mahkemeleri ve kararlarını HS(Y)K’ya göndererek, işlem yapılmasını istemiş, haklarında da “gereği” yapılmıştı. Sadece bu örnekler bile, “Bağımsız” ve “her türlü etkiden uzak olması gereken” yargının Türkiye’de ne hale getirildiğinin göstergesidir.
HS(Y)K’NIN METAFORFOZU İLE OLUŞAN YENİ HEYULA!
17/25 Aralık 2013 tarihli soruşturmalar sonrasında 27.02.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6524 sayılı Yasa ile HSYK ‘da görev yapan Genel Sekreter, Genel Sekreter Yardımcıları, Teftiş Kurulu Başkanı, Teftiş Kurulu başkan yardımcıları, Kurul müfettişleri, tetkik hakimleri ve idari personelin Kuruldaki görevlerine son verilerek HS(Y)K’nın tüm idari kadroları değiştirilmişti.
Anayasa Mahkemesi, bu düzenlemeyi iptal etse de görevden alınan kadroların geri dönüş yolu kapalı kaldığı için HS(Y)K’nın idari kadroları, daha o günden ‘yürütme ile uyumlu’ hale getirilmişti.
16 Nisan 2017 tarihli Anayasa değişikliği referandumu öncesinde adı “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)” olan HSK’nın bağımsız ol(a)maması, mahkemelerin bağımsızlığını da doğal olarak ortadan kaldırmıştı.
13 Ekim 2014 tarihinde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üye seçimi yapılmıştı. Seçimler öncesinde, yürütmenin desteklediği Yargıda Birlik Platformu (YBP) isimli oluşum, bir grup hâkim ve savcıyı adli ve idari yargıdan kendi adayları olarak belirleyip kamuoyuna açıklamıştı, takip edenler hatırlar…
Yargıda Birlik Platformu, seçim çalışmalarında iktidarın tüm olanaklarını kullanarak şu araçlardan yararlanmıştı:
– Ücretsiz toplantı odaları ve ulaşım imkanı,
– Bütün hakimlere toplantılarına katılmaları talimatı,
– Bütün bilgi teknolojilerinin seferber edilmesi (hakimlerin e-mail adresleri ve telefon numaralarına erişim sağlanması vs),
– Maaş zammı ve
– YBP’nin kazanması halinde, kendileri için çalışacak olanların disiplin soruşturmalarının düşürüleceği vaadi.
04.10.2014 tarihinde, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile görüşen YBP temsilcileri, bu toplantı sonrasında seçimi kazanmaları halinde “yürütme organı ile uyum içinde çalışacakları” sözünü vererek, tamamı yasa değişikliğini gerektiren çeşitli vaatlerde bulunmuşlardı.
YBP İŞBAŞINDA!
Ve nihayetinde 13 Ekim 2014 tarihinde yapılan HS(Y)K seçimlerinde, toplam 10 üyelikten 8’ini, “yürütme ile uyum içinde çalışma sözü” veren YBP adayları kazanmıştı.
HS(Y)K’nın dört üyesi Cumhurbaşkanı tarafından atanmış, bir üyesi de (yine yürütmenin kontrolündeki) Adalet Akademisi’nden seçilmişti.
Adalet Bakanı ile müsteşarın doğal üye olduğu dikkate alındığında;
HS(Y)K’nın 22 üyesinden 15’i “yürütme ile uyum içinde çalışma sözü veren” veya “yürütmenin doğrudan atadığı” üyelerden oluşmuştu.
Ve bu 15 HS(Y)K üyesi, 13.10.2014 tarihinden görev sürelerinin sona erdiği tarihe kadar (birkaç yer değişikliğine itiraz hariç) HS(Y)K Genel Kurulu’nda alınan kararların tamamında aynı yönde oy kullanmışlardı.
YBP üyesi olmayan 5 HS(Y)K üyesi ise 15 Temmuz 2016 tarihli kumpas darbe organizesi ile eş zamanlı olarak üyelikten ihraç edilip tutuklanmışlar ve bu üyeler yerine YBP’liler seç(tiril)mişti.
Bu suretle neredeyse tüm HS(Y)K üyeleri, yürütme organıyla uyum içinde çalışma sözü veren veya doğrudan yürütmenin atadığı üyelere dönüştürülmüştü. Bu şekilde, 18 üyeli HS(Y)K Genel Kurulu’nun 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında binlerce yargı mensubunun meslekten ihracı konusunda oybirliği ile karar verdiği, aralarında hiçbir görüş ayrılığı bulunmadığı görülmüştü. İşte böyle dört dörtlük “yürütme ile uyumlu”landırılmış tepe yargı!
DÜNYA NEZDİNDE ARTIK “HÜKÜMET EĞİLİMLİ” BİLİNEN HSK…
(Sonradan adı YBD/ “Yargıda Birlik Derneği”ne dönüştürülen Yargıda Birlik Platformu, Avrupa Konseyi organlarının belgelerinde, “governmentoriented” (Hükümet eğilimli) bir yapı olarak nitelendirilmişti. Dolayısıyla da Avrupa Yargı Kurulları Ağı (ENCJ), HS(Y)K’nın gözlemci statüsünü, “gerekli bağımsızlık ve tarafsızlık şartlarını taşıyamaması sebebiyle” askıya alınmasına karar vermişti.
15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrasında 5 HS(Y)K üyesi ile onların yerine geçecek 4 yedek üyenin üyeliklerinin, hiçbir savunma hakkı tanınmadan çok kısa sürede sonlandırılması, HS(Y)K’nın hâkimlik teminatı ve mahkemelerin bağımsızlığı ilkelerine uymadan çalıştığının ve yürütme organına karşı bağımsız olmadığının somut kanıtlarıdır.
HS(Y)K üyeleri, Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçme yetkisine sahiptir. Bir mahkemenin bağımsızlığının en önemli göstergesi, hakimlerin görev süreleri dolmadan o mahkeme üyeliğine son verilememesidir.
Yargıtay ve Danıştay üyeleri -yasaya göre- 65 yaşına kadar bu görevlerini sürdürebilme hakkına sahipken, 23.07.2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6723 Sayılı Yasa ile tüm Yüksek Mahkeme üyelerinin görevlerine son verilmesi, Yüksek Mahkemelerin bağımsızlığına ölümcül bir darbe vurmuştu.
25.07.2016 tarihinde HS(Y)K tarafından Yargıtay’a 267 üye, Danıştay’a da 75 üye seçilmiş, Danıştay’ın 25 üyesi ise doğrudan Cumhurbaşkanınca atanmıştı. Böylece, iki yüksek mahkeme, darbe kumpasından on gün sonra sil baştan oluşturulmuştu!
METAMORFOZUN SON AŞAMASI: REFERANDUM SONRASI
Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yeniden yapılandırılması ile ilgili olarak Nisan 2017 referandumu sonrasında kabul edilen Anayasa değişiklikleri Mayıs 2017’de yürürlüğe girmişti. Buna göre artık:
– Adındaki “Yüksek” ibaresi kaldırılan Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun üye sayısı 22’den 13’e düşürülmüştü.
– Kurulun dört üyesi Cumhurbaşkanı tarafından atanırken, yedi üye TBMM tarafından nitelikli çoğunlukla atanmaktadır.
– Bu üyelerin 9’u hâkim ve savcı olmasına rağmen, artık hiçbiri yargı tarafından seçilmemektedir.
– Geriye kalan 2 koltuk, Cumhurbaşkanı tarafından atanan Adalet Bakanına ve Müsteşarına hasredilmiştir.
– Böylece mevcut HSK’nın neredeyse tüm üyelerini belirleme yetkisinin, parlamentoda çoğunluğa sahip olan iktidar partisinin genel başkanı olan Cumhurbaşkanına ait olduğu ortaya çıkmaktadır.
16 Nisan 2017 tarihli Anayasa değişikliğine dair referandum oylaması öncesi, Venedik Komisyonu 13 Mart 2016 tarihinde bu hususa özgü bir rapor yayınlamıştı. Avrupa Konseyi bünyesinde işlev yapan Venedik Komisyonunun 16 Nisan 2017 tarihli Anayasa değişikliklerine dair Görüşlerde (Opinion No. 875/2017) yargıya ilişkin olarak kısaca, “Anayasa değişiklikleri ile Türk yargısının yürütmenin (Başkanın) kontrolüne gireceği” ifade edilmişti.
Komisyon’a göre, bağımsız olmadığı yönünde uzun zamandır kaygılar bulunan Türk Yargısı, Anayasa değişikliği ile neredeyse tamamen (nötr olmayan partili) Başkanın kontrolüne geçecekti. HSK’yı kontrol eden güç, tüm hâkim ve savcıları kontrol edecek ve yargı bağımsızlığını kaybedecekti.
Tam da Komisyon’un kaygılarındaki gibi olmuştu referandum sonrasında…
Yazı dizimizin devamında ise, bu yeni konsept ile birlikte mahkemelerin ve Sulh Ceza Hakimliklerinin garabet işleyişlerini ele almaya çalışalım. Yazı dizimizin 3. Bölümünde görüşmek üzere.
[Ramazan Faruk Güzel] 17.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Hazmetseler de hazmetmeseler de tükeniş başladı… [Erhan Başyurt]
‘Tek adam’ rejimlerinin ömrü dünya örneklerine göre 20 ila 30 arasında değişiyor. İstisnai olarak 40 yıla çıkanlar da var…
Tek adamların siyasi ömrünü belirleyen şey, ülkelerin demokrasi kültürleri, eğitim durumları, ekonomik durumları, adillik oranları, ülke içinde etnik veya dini sorunlar, ve dış ülkelerle ilişkileridir.
Bir alanda başarılı ve çok güçlü görünseler bile bu sizi aldatmasın!
Sonu mutlu biten tek bir ‘tek adam rejimi’ yoktur.
Tarih boyunca hayırla yad edilen tek bir ‘tek adam’ bile yoktur…
Hiçbir tek adam rejimi, ülkesine huzur ve refah getirmemiştir.
Aksine, hepsi zamanla fakirleştirmiş, ülkesini geriletmiş, halkını bölmüş, geriye tedavisi onlarca yıl sürecek derin yapısal sorusal bırakmıştır.
İsim isim zikretmeye gerek yok aslında… Türk halkının yakından tanıdığı, yakın zamanda şahit olduğu Esed, Saddam, Mübarek, Kaddafi ve son olarak Ömer Beşir’in yaşadıkları ve yaşattıkları ortada…
***
‘Tek adam’ rejimlerinin ömrünün 20-30 yıl olmasını, ‘kayıp nesil’ diye açıklamak mümkün!
‘Tek adam’lar çoğunlukla hitabeti güçlü, kitleleri yönlendiren, karizmatik ve pragmatik kişilikler.
Medya ve algı operasyonlarıyla, bir nesli adeta ‘efsunluyorlar’. Düşünce sistematiğini yalan ve propaganda ile mefluç ediyorlar.
Birbirine yüzde yüz zıt bile konuşsalar alkışlanıyorlar. Yalanları gerçek kabul ediliyor. Zülümleri adalet sanılıyor.
Toplumsal çatlakları çok iyi kullanıyorlar. Bir gruba insan hakları kıyımı yaparken, onunla aynı düşünen kitleler de seyirci kalıyor. Parça parça, yıldırım hızıyla kitlesel kıyım yapıyorlar…
Kendinden güçlülere her türlü tavizi verirler.
Koltukları, kurdukları lüks hayatı ve kontrolsüz gücü sürdürebilmek için derin yapılarla anlaşmaktan, ülkeyi peşkeş çekmekten, hatta bölmekten çekmekten çekinmiyorlar.
Her felaketi, zafer diye pazarlıyorlar. Gerçekleri yazacak, duyuracak mecraları yok ettikleri için de yaptıkları her şeyi ‘kayıp nesle’ yutturuyorlar…
***
Acı gerçek! Sonu felaket olmayan ‘tek adam’ rejimi hiçbir ülkede yok!
Büyük şoklar yedikleri halde uyanabilen ‘kayıp nesil’ de bir o kadar azdır…
Uyananlar, yeni nesillerdir. Gençlerdir. Gözleri ‘tek adam’ dışında bir lider görmeyen, gençlerdir. Gariptir, ‘tek adam’ları sorgulayan ve yalanlarına kanmayan onlar…
Onun için ‘tek adam’ rejimleri çoğunlukla ‘tek adam’ nesli tarafından yıkılıyor.
‘Tek adam rejimleri’nin yıkılması ‘kayıp nesil’ tarafından değil, ‘tek adam’ döneminde yetişen ‘genç nesil’ eliyledir… Onun için de siyasi ömürleri 20-30 yıl gibi nispeten uzun oluyor…
***
Evet! AKP, tabii siyasi ömrünün son demlerini yaşıyor artık.
Güneşin doğup batması, yazın yerine kışa bırakması, baharın engellenememesi gibi kaçınılmazdır mülkün (siyasi hükmün) el değiştirmesi de…
AKP’nin ‘güç sarhoşluğu’ gerçekleri görmesini engelliyor. Ama zirveden iniş sürecine girdiler. Tükendiler…
Ekonomik ve siyasi krizler, yolsuzluklar, lüks harcamalar, nepotizm sarmalında tıkandılar.
‘Devrim çocuklarını’ yedi… Yola çıktıkları ‘kardeşleri’ artık ‘hain’!
Artık suçlayabilecekleri bir ‘sütre’ kalmadı… Bütün eleştiri okları kendilerini hedef gösteriyor…
***
Yerel seçim kim ne derse desin baharın müjdecisi gibi…
AKP, kaybetmedi hezimet yaşadı. Bu seçim yenilgisi AKP için sonun başlangıcıdır.
AKP artık MHP ve işbirliği yaptığı Perinçek zihniyetindeki ‘derin yapılar’ın mengenesinde, gözleri açık ‘genç nesli’n yükselen bilinci arasında eriyip gidecektir.
Siyasi ömrünü belirleyecek olan, bundan sonra atacakları adımlardır.
Akl-ı selim ile hareket etmek, hatalarından ders çıkarıp telafi etmek siyasi ömürlerini uzatır. Ancak bunu yapabilecek ‘tek adam’ rejimi yok gibidir.
Hukukun üstünlüğüne, demokrasi ve özgürlüklere dönemezler. Zira boğazlarına kadar hukuksuzluk ve yolsuzluğa saplanmış durumdalar…
İstanbul’u verseler de, vermeseler de tükenişlerini durduramazlar. Vermezlerse aksine daha da hızlandırırlar…
***
Peki İstanbul’u niye vermiyorlar?
Bunu yine bu köşedeki önceki yazılarımızda ayrıntılı analiz etmiştik.
Geciktirerek, belediyelerde ‘bahar temizliği’ yapıyorlar.
Suç delillerini yok ediyorlar.
AKP’nin yenilgisinin tartışılmasını, tavanın sorgulanmasını önlüyorlar. Tabanı tedrici olarak kayba alıştırıyorlar.
Seçimi iptal edecek mazeretler üretiyorlar.
Bu dakikadan sonra, AKP seçimi iptal etse de mazbatayı verse de kaybetmiştir.
Statlara kadar uzanan protestolar, İmamoğlu’nun oylarını çaldırmama ısrarı, üslubu, halk nazarında onu kazanan yaptı.
Bu aşamadan sonra, koltuğun gaspı sadece iktidara yönelik öfkeyi artırır.
Sandığa inancı bitirir. AKP’nin ‘’otoriterleşen ama seçilmiş meşru iktidar’’ algısını bitirir.
AKP’yi ‘totaliterleşen ve milli iradesi ile iktidarda olmayan’’ bir iktidara dönüştürür.
Daha önemlisi, ekonomik krizi tetikler ve hızlandırır.
***
Evet, AKP hezimeti tattı. Hazmetseler de hazmedemeseler de kaybettiler.
En güçlü hissettikleri bir dönemde en zayıf anlarından birini yaşıyorlar.
‘’Her kemalin bir zevali vardır…’’ kudsi hadisinde olduğu gibi, yokuş aşağı durdurulamayan iniş başladı.
Bu iniş ne zaman son bulur, bunu muhalefetin başarısı iktidarın hataları belirleleyecek.
***
Unutmayın! Ne kadar zulm ederlerse etsinler, sonu felaket ile bitmeyen hiçbir ‘tek adam rejimi’ yoktur ve tarih boyunca hayırla anılan tek bir ‘tek adam’ da yoktur…
Yüzbinlerin ahını alan AKP, kamu vicdanında ve tarih önünde kaybetmeye mahkumdur.
Bilemeyeceğimiz tek şey, kaçınılmaz sonun ne zaman tahakkuk edeceğidir…
[Erhan Başyurt] 17.4.2019 [TR724]
Tek adamların siyasi ömrünü belirleyen şey, ülkelerin demokrasi kültürleri, eğitim durumları, ekonomik durumları, adillik oranları, ülke içinde etnik veya dini sorunlar, ve dış ülkelerle ilişkileridir.
Bir alanda başarılı ve çok güçlü görünseler bile bu sizi aldatmasın!
Sonu mutlu biten tek bir ‘tek adam rejimi’ yoktur.
Tarih boyunca hayırla yad edilen tek bir ‘tek adam’ bile yoktur…
Hiçbir tek adam rejimi, ülkesine huzur ve refah getirmemiştir.
Aksine, hepsi zamanla fakirleştirmiş, ülkesini geriletmiş, halkını bölmüş, geriye tedavisi onlarca yıl sürecek derin yapısal sorusal bırakmıştır.
İsim isim zikretmeye gerek yok aslında… Türk halkının yakından tanıdığı, yakın zamanda şahit olduğu Esed, Saddam, Mübarek, Kaddafi ve son olarak Ömer Beşir’in yaşadıkları ve yaşattıkları ortada…
***
‘Tek adam’ rejimlerinin ömrünün 20-30 yıl olmasını, ‘kayıp nesil’ diye açıklamak mümkün!
‘Tek adam’lar çoğunlukla hitabeti güçlü, kitleleri yönlendiren, karizmatik ve pragmatik kişilikler.
Medya ve algı operasyonlarıyla, bir nesli adeta ‘efsunluyorlar’. Düşünce sistematiğini yalan ve propaganda ile mefluç ediyorlar.
Birbirine yüzde yüz zıt bile konuşsalar alkışlanıyorlar. Yalanları gerçek kabul ediliyor. Zülümleri adalet sanılıyor.
Toplumsal çatlakları çok iyi kullanıyorlar. Bir gruba insan hakları kıyımı yaparken, onunla aynı düşünen kitleler de seyirci kalıyor. Parça parça, yıldırım hızıyla kitlesel kıyım yapıyorlar…
Kendinden güçlülere her türlü tavizi verirler.
Koltukları, kurdukları lüks hayatı ve kontrolsüz gücü sürdürebilmek için derin yapılarla anlaşmaktan, ülkeyi peşkeş çekmekten, hatta bölmekten çekmekten çekinmiyorlar.
Her felaketi, zafer diye pazarlıyorlar. Gerçekleri yazacak, duyuracak mecraları yok ettikleri için de yaptıkları her şeyi ‘kayıp nesle’ yutturuyorlar…
***
Acı gerçek! Sonu felaket olmayan ‘tek adam’ rejimi hiçbir ülkede yok!
Büyük şoklar yedikleri halde uyanabilen ‘kayıp nesil’ de bir o kadar azdır…
Uyananlar, yeni nesillerdir. Gençlerdir. Gözleri ‘tek adam’ dışında bir lider görmeyen, gençlerdir. Gariptir, ‘tek adam’ları sorgulayan ve yalanlarına kanmayan onlar…
Onun için ‘tek adam’ rejimleri çoğunlukla ‘tek adam’ nesli tarafından yıkılıyor.
‘Tek adam rejimleri’nin yıkılması ‘kayıp nesil’ tarafından değil, ‘tek adam’ döneminde yetişen ‘genç nesil’ eliyledir… Onun için de siyasi ömürleri 20-30 yıl gibi nispeten uzun oluyor…
***
Evet! AKP, tabii siyasi ömrünün son demlerini yaşıyor artık.
Güneşin doğup batması, yazın yerine kışa bırakması, baharın engellenememesi gibi kaçınılmazdır mülkün (siyasi hükmün) el değiştirmesi de…
AKP’nin ‘güç sarhoşluğu’ gerçekleri görmesini engelliyor. Ama zirveden iniş sürecine girdiler. Tükendiler…
Ekonomik ve siyasi krizler, yolsuzluklar, lüks harcamalar, nepotizm sarmalında tıkandılar.
‘Devrim çocuklarını’ yedi… Yola çıktıkları ‘kardeşleri’ artık ‘hain’!
Artık suçlayabilecekleri bir ‘sütre’ kalmadı… Bütün eleştiri okları kendilerini hedef gösteriyor…
***
Yerel seçim kim ne derse desin baharın müjdecisi gibi…
AKP, kaybetmedi hezimet yaşadı. Bu seçim yenilgisi AKP için sonun başlangıcıdır.
AKP artık MHP ve işbirliği yaptığı Perinçek zihniyetindeki ‘derin yapılar’ın mengenesinde, gözleri açık ‘genç nesli’n yükselen bilinci arasında eriyip gidecektir.
Siyasi ömrünü belirleyecek olan, bundan sonra atacakları adımlardır.
Akl-ı selim ile hareket etmek, hatalarından ders çıkarıp telafi etmek siyasi ömürlerini uzatır. Ancak bunu yapabilecek ‘tek adam’ rejimi yok gibidir.
Hukukun üstünlüğüne, demokrasi ve özgürlüklere dönemezler. Zira boğazlarına kadar hukuksuzluk ve yolsuzluğa saplanmış durumdalar…
İstanbul’u verseler de, vermeseler de tükenişlerini durduramazlar. Vermezlerse aksine daha da hızlandırırlar…
***
Peki İstanbul’u niye vermiyorlar?
Bunu yine bu köşedeki önceki yazılarımızda ayrıntılı analiz etmiştik.
Geciktirerek, belediyelerde ‘bahar temizliği’ yapıyorlar.
Suç delillerini yok ediyorlar.
AKP’nin yenilgisinin tartışılmasını, tavanın sorgulanmasını önlüyorlar. Tabanı tedrici olarak kayba alıştırıyorlar.
Seçimi iptal edecek mazeretler üretiyorlar.
Bu dakikadan sonra, AKP seçimi iptal etse de mazbatayı verse de kaybetmiştir.
Statlara kadar uzanan protestolar, İmamoğlu’nun oylarını çaldırmama ısrarı, üslubu, halk nazarında onu kazanan yaptı.
Bu aşamadan sonra, koltuğun gaspı sadece iktidara yönelik öfkeyi artırır.
Sandığa inancı bitirir. AKP’nin ‘’otoriterleşen ama seçilmiş meşru iktidar’’ algısını bitirir.
AKP’yi ‘totaliterleşen ve milli iradesi ile iktidarda olmayan’’ bir iktidara dönüştürür.
Daha önemlisi, ekonomik krizi tetikler ve hızlandırır.
***
Evet, AKP hezimeti tattı. Hazmetseler de hazmedemeseler de kaybettiler.
En güçlü hissettikleri bir dönemde en zayıf anlarından birini yaşıyorlar.
‘’Her kemalin bir zevali vardır…’’ kudsi hadisinde olduğu gibi, yokuş aşağı durdurulamayan iniş başladı.
Bu iniş ne zaman son bulur, bunu muhalefetin başarısı iktidarın hataları belirleleyecek.
***
Unutmayın! Ne kadar zulm ederlerse etsinler, sonu felaket ile bitmeyen hiçbir ‘tek adam rejimi’ yoktur ve tarih boyunca hayırla anılan tek bir ‘tek adam’ da yoktur…
Yüzbinlerin ahını alan AKP, kamu vicdanında ve tarih önünde kaybetmeye mahkumdur.
Bilemeyeceğimiz tek şey, kaçınılmaz sonun ne zaman tahakkuk edeceğidir…
[Erhan Başyurt] 17.4.2019 [TR724]
Zalimin sonu! [Naci Karadağ]
Dikkat ettiysen sevgili okur, çoğul ve muğlak değil, tekil ve mutlak kullandım. Kastımın bizzat bugünkü Türkiye’yi bu hale getiren kişi olduğunu elbette biliyorsunuz.
Bugünlerde Abdülhamid dizi senaryosuna yansıyacak kadar büyük bir panik var saray çevresinde. Kendi arkadaşlarının kuracağı bir siyasi parti ile al aşağı edilmekten korkuyor sanırım mevcut iktidar. Bu sebeple, şimdiden kitlesini “ihanet” eksenli cephe kurmaya hazırlıyor.
Başta Erdoğan ve çetesini siyasetle indirebileceğini zanneden Davutoğlu, Gül ya da diğer suç ve vebal ortakları olmak üzere, bilumum zevat yanılıyor.
Erdoğan asla ama asla siyasetle gitmez, gitmeyecek. Dahası kimse onu götürebilecek güce erişemeyecek.
Elbette bu cümle ilanihaye iktidarda kalacağını ve ülkeyi daha perişan edeceği anlamına da gelmiyor.
Başka bir şeye dikkat çekmeye çalışıyorum:
Koca bir ülkeyi mundar (murdar da olur ama ‘mırdar’ değil!) etmenin vebali bir yana, bizzat kararını aldığı, uygulattığı, haberli ya da habersiz mağdur ettiği tüm masumların ahının tutacağına emin olabilirsiniz.
Kâhin ya da medyum olduğum için bunları söylemiyorum. Tam tersi tarihin akışıyla sabit bir gerçektir bu durum. Size şunu da ifade edeyim; Erdoğan’ın siyaseten başkasına değil bizzat kendine yenileceğini düşünüyorum. İnsanların umutsuzlukla bir yeni siyasi figür aradığının farkındayım.
Yanlış yerde aranıyor bu isim.
Aranmasına gerek yok, orada; Saray’da oturuyor kendisi…
Buraya yazıyorum; Tayyip Erdoğan kendi sonunu kendi hazırlayacak.
Hatta daha fazlası…
Masumlara kumpas, kendi iktidarını uzatmak adına ne yaptıysa aleyhine işleyecek, ördüğü çoraplar kendi başına geçecek…
Şair Demirel’i hicvederken şöyle demişti:
“Başa çorap örenin,
Geçti başı çoraba!
Başkanlık referandumu için bin pişman olacağını söylememe gerek yok, aklı başına gelen çomarından trolüne kadar pek çok AKP’li bunun farkına çoktan vardı. Ancak geçmişler olsun.
Seçimde yapılan hileler kendi sonlarının başlangıcıydı işte…
Yüzde 51 oyu isterse ağzıyla kuş tutsun, istediği kadar ülkeyi terörize ve tehdit etsin asla alamayacak. Oy çalarak da bu orana ulaşamayacak emin olun.
İstediği kadar seçimleri sulandırmaya, bulandırmaya çalışsın. Hatta tekrar tekrar seçim yapsın… Gidişat bir kez yokuş aşağı döndü mü, bu süreci durdurabilecek gücü olmayacaktır.
Saraydaki hesap her zaman çarşıya uymadığı gibi zulmün de bir ömrü oluyor.
Bir gün, kaderdenk noktasına gelinecek ve esas film o anda kopacak ve çıkardığı kanunlar, perişan ettiği hukuk başına bela olacak.
Proje mahkemeleri kurmanın bedelini bizzat ödeyecek.
Kürt kökenli Iraklı Hakim Rauf Kürt kökenli Abdül Rahman’ı hatırlar mısınız?
Halepçeliydi Abdül Rahman, tüm ailesini Saddam’ın katliamında kaybetmişti. Ömrünü Saddam’la mücadeleye adamıştı. Saddam kurduğu proje mahkemelerle Abdül Rahman’ı iki kez idam cezasına çarptırmıştı.
Saddam’ın 1988 yılındaki Halepçe katliamı sırasında yakınları kaybedenlerin 2005’teki mahkemesine adım attığında karşısında hâkim olarak Abdül Rahman’ı görünce bundan rahatsız olmuş ve yargılanmak istememişti.
Son olarak yasalardan rahatsızlığını vurgulamış, hâkimleri beğenmemiş ve adalet talep edince Abdül Rahman şöyle demişti: “Bu mahkemeleri siz kurdunuz, bu yasaları siz çıkardınız!”
Saddam’ın sonunun nasıl olduğunu hepimiz biliyoruz.
Genç avukat Emir Said intihar etti.
Daha bir gün önce yine bir masum can verdi
Ergenekoncuların kini zaten bitmiyor, bir milyon insan ölse, çoluk çocuk milyonlarca masum zindanlarda çürüse kinleri, nefretleri bitmeyecek sanırım.
Beni esas şaşırtan bunca zulme, kıyıma, alçaklığa İslamcıların sesini çıkarmaması.
Hepsi bir şekilde ekmek derdine düşmüş durumdalar.
Milyonlarca insanın zulüm altında inlemesi zorlarına gitmiyor, sesleri çıkmıyor.
Laikçi çevreler ise gizliden yürek soğutuyorlar tıpkı Ergenekoncular gibi. Ak saçlı babalara, annelere, bacılara, esnafa, ev hanımına, öğrenciye suçlu tulumu giydirerek rahatlayacaklarını düşünüyorlar sanırım. Nasıl bir kindir düşünün işte.
Nasıl bir hesap içindedirler bilinmez ama, bir sürü hapishane inşa edenler, aslında kendi ikamet mekanlarını hazırlıyorlar. Toplumdan ahlakı, adaleti, vicdanı kovanların bu kavramlara en fazla ihtiyaç duyanlar olacağını söylüyor tarih…
Ömrü yeten görecektir bu zulüm bumerangının dönüşünü…
[Naci Karadağ] 17.4.2019 [TR724]
Bugünlerde Abdülhamid dizi senaryosuna yansıyacak kadar büyük bir panik var saray çevresinde. Kendi arkadaşlarının kuracağı bir siyasi parti ile al aşağı edilmekten korkuyor sanırım mevcut iktidar. Bu sebeple, şimdiden kitlesini “ihanet” eksenli cephe kurmaya hazırlıyor.
Başta Erdoğan ve çetesini siyasetle indirebileceğini zanneden Davutoğlu, Gül ya da diğer suç ve vebal ortakları olmak üzere, bilumum zevat yanılıyor.
Erdoğan asla ama asla siyasetle gitmez, gitmeyecek. Dahası kimse onu götürebilecek güce erişemeyecek.
Elbette bu cümle ilanihaye iktidarda kalacağını ve ülkeyi daha perişan edeceği anlamına da gelmiyor.
Başka bir şeye dikkat çekmeye çalışıyorum:
Koca bir ülkeyi mundar (murdar da olur ama ‘mırdar’ değil!) etmenin vebali bir yana, bizzat kararını aldığı, uygulattığı, haberli ya da habersiz mağdur ettiği tüm masumların ahının tutacağına emin olabilirsiniz.
Kâhin ya da medyum olduğum için bunları söylemiyorum. Tam tersi tarihin akışıyla sabit bir gerçektir bu durum. Size şunu da ifade edeyim; Erdoğan’ın siyaseten başkasına değil bizzat kendine yenileceğini düşünüyorum. İnsanların umutsuzlukla bir yeni siyasi figür aradığının farkındayım.
Yanlış yerde aranıyor bu isim.
Aranmasına gerek yok, orada; Saray’da oturuyor kendisi…
Buraya yazıyorum; Tayyip Erdoğan kendi sonunu kendi hazırlayacak.
Hatta daha fazlası…
Masumlara kumpas, kendi iktidarını uzatmak adına ne yaptıysa aleyhine işleyecek, ördüğü çoraplar kendi başına geçecek…
Şair Demirel’i hicvederken şöyle demişti:
“Başa çorap örenin,
Geçti başı çoraba!
Başkanlık referandumu için bin pişman olacağını söylememe gerek yok, aklı başına gelen çomarından trolüne kadar pek çok AKP’li bunun farkına çoktan vardı. Ancak geçmişler olsun.
Seçimde yapılan hileler kendi sonlarının başlangıcıydı işte…
Yüzde 51 oyu isterse ağzıyla kuş tutsun, istediği kadar ülkeyi terörize ve tehdit etsin asla alamayacak. Oy çalarak da bu orana ulaşamayacak emin olun.
İstediği kadar seçimleri sulandırmaya, bulandırmaya çalışsın. Hatta tekrar tekrar seçim yapsın… Gidişat bir kez yokuş aşağı döndü mü, bu süreci durdurabilecek gücü olmayacaktır.
Saraydaki hesap her zaman çarşıya uymadığı gibi zulmün de bir ömrü oluyor.
Bir gün, kaderdenk noktasına gelinecek ve esas film o anda kopacak ve çıkardığı kanunlar, perişan ettiği hukuk başına bela olacak.
Proje mahkemeleri kurmanın bedelini bizzat ödeyecek.
Kürt kökenli Iraklı Hakim Rauf Kürt kökenli Abdül Rahman’ı hatırlar mısınız?
Halepçeliydi Abdül Rahman, tüm ailesini Saddam’ın katliamında kaybetmişti. Ömrünü Saddam’la mücadeleye adamıştı. Saddam kurduğu proje mahkemelerle Abdül Rahman’ı iki kez idam cezasına çarptırmıştı.
Saddam’ın 1988 yılındaki Halepçe katliamı sırasında yakınları kaybedenlerin 2005’teki mahkemesine adım attığında karşısında hâkim olarak Abdül Rahman’ı görünce bundan rahatsız olmuş ve yargılanmak istememişti.
Son olarak yasalardan rahatsızlığını vurgulamış, hâkimleri beğenmemiş ve adalet talep edince Abdül Rahman şöyle demişti: “Bu mahkemeleri siz kurdunuz, bu yasaları siz çıkardınız!”
Saddam’ın sonunun nasıl olduğunu hepimiz biliyoruz.
Genç avukat Emir Said intihar etti.
Daha bir gün önce yine bir masum can verdi
Ergenekoncuların kini zaten bitmiyor, bir milyon insan ölse, çoluk çocuk milyonlarca masum zindanlarda çürüse kinleri, nefretleri bitmeyecek sanırım.
Beni esas şaşırtan bunca zulme, kıyıma, alçaklığa İslamcıların sesini çıkarmaması.
Hepsi bir şekilde ekmek derdine düşmüş durumdalar.
Milyonlarca insanın zulüm altında inlemesi zorlarına gitmiyor, sesleri çıkmıyor.
Laikçi çevreler ise gizliden yürek soğutuyorlar tıpkı Ergenekoncular gibi. Ak saçlı babalara, annelere, bacılara, esnafa, ev hanımına, öğrenciye suçlu tulumu giydirerek rahatlayacaklarını düşünüyorlar sanırım. Nasıl bir kindir düşünün işte.
Nasıl bir hesap içindedirler bilinmez ama, bir sürü hapishane inşa edenler, aslında kendi ikamet mekanlarını hazırlıyorlar. Toplumdan ahlakı, adaleti, vicdanı kovanların bu kavramlara en fazla ihtiyaç duyanlar olacağını söylüyor tarih…
Ömrü yeten görecektir bu zulüm bumerangının dönüşünü…
[Naci Karadağ] 17.4.2019 [TR724]
ManU, Devler Ligi’nde sahasında gol atmayı unuttu [Hasan Cücük]
Alex Ferguson’un 1986’da temellerini attığı Manchester United, 1992’den itibaren Premier Lige damga vuran takım oldu. Ferguson, 2013’te 27 yıl süren görevinden emekliye ayrılırken geride bir kupa kolleksiyonu bıraktı. Ferguson’lu yıllarda Manchester United iki kez Şampiyonlar Ligi kupasını müzesini götürdü. Ferguson sonrası başlayan çöküşe bir türlü çare bulunmadı. Mourinho sonrası gelen ’emanetçi’ Ole Gunnar Solskjaer kalıcı olmasına karşılık, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale kaldığı dönemlere göre en kısır dönemini yaşıyor.
Zirveye çıkmak kadar zirvede kalmakta zordur. Real Madrid, Barcelona, Juventus, Bayern Münih gibi devleri farklı kılan zirvede uzun yıllar tutunmasıdır. Başarıları saman alevi gibi değildir. İngiltere’de zirve denince akıllara Liverpool gelirdi. Liverpool uzun yıllar adanın bir numaralısı oldu. Ta ki 1990’lı yılların başına kadar. 1986’da Manchester United’i çalıştırmaya başlayan Ferguson, emeklerinin ilk karşılığını 1992-93 sezonuyla aldı. United uzun bir aradan sonra şampiyonluk kupasını müzesini götürürken, bu uzun yıllar sürecek bir başarının ilk basamağı oldu. Şampiyonluklar şampiyonluğu, kupalar kupaları kovaladı. 1992-2013 arasına tam 13 şampiyonluk sığdırdı. Ferguson, 2013’te emekliye ayrılıp giderken, Premier Lig şampiyonu olan bir takım bıraktı.
Ferguson sonrası bilinen bir hikaye oldu. Adını futbol tarihine başarı olarak yazdıran David Moyes, Louis van Gaal ve Jose Mourinho gibi isimler, Ferguson’un mirası altında ezildiler. Bu isimlerden United taraftarı en çokta Jose Mourinho’ya güvenmişti. Zira, Portekizli hoca FC Porto, Chelsea, İnter ve Real Madrid’de ortaya koyduğu başarılarla dünya futbolunun yükselen değeri olmuştu. Ada’da Chelsea gösterdiği başarı, United’e gelince yerini fiyaskoya bıraktı. UEFA Avrupa Ligi kupasını kazandırdı ama Şampiyonlar Ligi biletini alamayan ve şampiyonluktan uzak kalan bir Manchester United taraftarını mutlu etmedi. Ferguson’la 1999 ve 2008’de Şampiyonlar Ligi kupasını müzesine götüren United için devler arenasından uzak kalmak hem itibar hem de maddi güç kaybı oldu.
Ferguson sonrası 3 yıl Şampiyonlar Ligi’nden uzak kalan United, 2017’de ligde ilk 4’te yer bulamadı ancak UEFA Avrupa Ligi kupasını kazanarak adını 32 takım arasına yazdırdı. 2017-18 sezonunda gruptan lider olarak çıkan United, taraftarının yüzünü uzun bir aradan sonra güldürdü. Son 16 turunda Sevilla ile eşleştiğinde ibre United’dan yanaydı. Sahada ortaya çıkan skor ise farklı oldu. Turu İspanyol ekibi geçerken, United çeyrek finali görmeden evine döndü.
Bu sezon H Grubu’nda Juventus, Valencia ve Young Boys’la mücadele eden United’in sahasında gol bulmakta zorlandığı bir sezon oldu. Öyleki grup maçlarında rakiplerine karşı sahasında oynadığı üç maçtan sadece bir gol çıkardı. Bu golü de grup sonuncusu Young Boys kalesine attı. 1-0 biten maç, United’in Şampiyonlar Ligi 2018-19 sezonunda sahasında kaydettiği tek gol oldu. Son 16 turunda sahasında PSG’ye 2-0 yenildi. Deplasmanda rakibini tarihi bir skora imza atıp 3-1 yenerek turu geçti ama evinde gol sıkıntısına çare bulamadı. Çeyrek finalin ilk maçında yine evinde Barcelona karşı gol bulamayan bir United vardı. Maçı Barcelona 1-0 kazanırken, turu zora sokan bir United vardı. Mourinho ile başlayan 2018-19 Şampiyonlar Ligi sezonu Ole Gunnar Solkskjaer ile devam etti ama değişen bir şey olmadı. Old Trafford’da atılan tek gol United için çeyrek finale kadar Şampiyonlar Ligi tarihinin en hüsran sayısı oldu. 2002-03 sezonunda çeyrek final sonunda sahasında 7 maç oynayan United rakip fileleri 20 kez havalandırarak, en skorer sezonuna imza attı. 2000-01, 2001-02 ve 2006-07 sezonunda ise çeyrek final sonunda 17 gol attı.
United’in sahasında çeyrek final sonunda oynadığı maç ve attığı gol sayısı
1996-97
Gol: 6
Evinde oynadığı maç: 4
1997-98
Gol: 9
Evinde oynadığı maç: 4
1998-99
Gol: 11
Evinde oynadığı maç: 4
1999-00
Gol: 16
Evinde oynadığı maç: 7
2000-01
Gol: 17
Evinde oynadığı maç: 7
2001-02
Gol: 17
Evinde oynadığı maç: 7
2002-03
Gol: 20
Evinde oynadığı maç: 7
2006-07
Gol: 17
Evinde oynadığı maç: 5
2007-08
Gol: 9
Evinde oynadığı maç: 5
2008-09
Gol: 9
Evinde oynadığı maç: 5
2009-10
Gol: 12
Evinde oynadığı maç: 5
2010-11
Gol: 6
Evinde oynadığı maç: 5
2013-14
Gol: 10
Evinde oynadığı maç: 5
2018-19
Gol: 1
Evinde oynadığı maç: 5
[Hasan Cücük] 17.4.2019 [TR724
Zirveye çıkmak kadar zirvede kalmakta zordur. Real Madrid, Barcelona, Juventus, Bayern Münih gibi devleri farklı kılan zirvede uzun yıllar tutunmasıdır. Başarıları saman alevi gibi değildir. İngiltere’de zirve denince akıllara Liverpool gelirdi. Liverpool uzun yıllar adanın bir numaralısı oldu. Ta ki 1990’lı yılların başına kadar. 1986’da Manchester United’i çalıştırmaya başlayan Ferguson, emeklerinin ilk karşılığını 1992-93 sezonuyla aldı. United uzun bir aradan sonra şampiyonluk kupasını müzesini götürürken, bu uzun yıllar sürecek bir başarının ilk basamağı oldu. Şampiyonluklar şampiyonluğu, kupalar kupaları kovaladı. 1992-2013 arasına tam 13 şampiyonluk sığdırdı. Ferguson, 2013’te emekliye ayrılıp giderken, Premier Lig şampiyonu olan bir takım bıraktı.
Ferguson sonrası bilinen bir hikaye oldu. Adını futbol tarihine başarı olarak yazdıran David Moyes, Louis van Gaal ve Jose Mourinho gibi isimler, Ferguson’un mirası altında ezildiler. Bu isimlerden United taraftarı en çokta Jose Mourinho’ya güvenmişti. Zira, Portekizli hoca FC Porto, Chelsea, İnter ve Real Madrid’de ortaya koyduğu başarılarla dünya futbolunun yükselen değeri olmuştu. Ada’da Chelsea gösterdiği başarı, United’e gelince yerini fiyaskoya bıraktı. UEFA Avrupa Ligi kupasını kazandırdı ama Şampiyonlar Ligi biletini alamayan ve şampiyonluktan uzak kalan bir Manchester United taraftarını mutlu etmedi. Ferguson’la 1999 ve 2008’de Şampiyonlar Ligi kupasını müzesine götüren United için devler arenasından uzak kalmak hem itibar hem de maddi güç kaybı oldu.
Ferguson sonrası 3 yıl Şampiyonlar Ligi’nden uzak kalan United, 2017’de ligde ilk 4’te yer bulamadı ancak UEFA Avrupa Ligi kupasını kazanarak adını 32 takım arasına yazdırdı. 2017-18 sezonunda gruptan lider olarak çıkan United, taraftarının yüzünü uzun bir aradan sonra güldürdü. Son 16 turunda Sevilla ile eşleştiğinde ibre United’dan yanaydı. Sahada ortaya çıkan skor ise farklı oldu. Turu İspanyol ekibi geçerken, United çeyrek finali görmeden evine döndü.
Bu sezon H Grubu’nda Juventus, Valencia ve Young Boys’la mücadele eden United’in sahasında gol bulmakta zorlandığı bir sezon oldu. Öyleki grup maçlarında rakiplerine karşı sahasında oynadığı üç maçtan sadece bir gol çıkardı. Bu golü de grup sonuncusu Young Boys kalesine attı. 1-0 biten maç, United’in Şampiyonlar Ligi 2018-19 sezonunda sahasında kaydettiği tek gol oldu. Son 16 turunda sahasında PSG’ye 2-0 yenildi. Deplasmanda rakibini tarihi bir skora imza atıp 3-1 yenerek turu geçti ama evinde gol sıkıntısına çare bulamadı. Çeyrek finalin ilk maçında yine evinde Barcelona karşı gol bulamayan bir United vardı. Maçı Barcelona 1-0 kazanırken, turu zora sokan bir United vardı. Mourinho ile başlayan 2018-19 Şampiyonlar Ligi sezonu Ole Gunnar Solkskjaer ile devam etti ama değişen bir şey olmadı. Old Trafford’da atılan tek gol United için çeyrek finale kadar Şampiyonlar Ligi tarihinin en hüsran sayısı oldu. 2002-03 sezonunda çeyrek final sonunda sahasında 7 maç oynayan United rakip fileleri 20 kez havalandırarak, en skorer sezonuna imza attı. 2000-01, 2001-02 ve 2006-07 sezonunda ise çeyrek final sonunda 17 gol attı.
United’in sahasında çeyrek final sonunda oynadığı maç ve attığı gol sayısı
1996-97
Gol: 6
Evinde oynadığı maç: 4
1997-98
Gol: 9
Evinde oynadığı maç: 4
1998-99
Gol: 11
Evinde oynadığı maç: 4
1999-00
Gol: 16
Evinde oynadığı maç: 7
2000-01
Gol: 17
Evinde oynadığı maç: 7
2001-02
Gol: 17
Evinde oynadığı maç: 7
2002-03
Gol: 20
Evinde oynadığı maç: 7
2006-07
Gol: 17
Evinde oynadığı maç: 5
2007-08
Gol: 9
Evinde oynadığı maç: 5
2008-09
Gol: 9
Evinde oynadığı maç: 5
2009-10
Gol: 12
Evinde oynadığı maç: 5
2010-11
Gol: 6
Evinde oynadığı maç: 5
2013-14
Gol: 10
Evinde oynadığı maç: 5
2018-19
Gol: 1
Evinde oynadığı maç: 5
[Hasan Cücük] 17.4.2019 [TR724
Sol faşizmin mazbatayı alması yakındır [Tarık Toros]
Türkiye’deki sol faşizmin mevcut sağ faşizmden geri kalır yanı yoktur.
Onca insan hakkı ihlaline suskunluğunun tek nedeni budur:
Kendilerinin hayata geçiremeyeceklerini sağ faşizm bihakkın yapmış, yapmaya da devam etmektedir.
**
İçten içe mutludurlar.
Yarın sular çekildiğinde fatura sağ faşizme kesilecektir.
Oysa zalimin en önemli paydaşı sol faşizmdir.
İzin vermeseler Tayyip Erdoğan son 6 senede şu adımları atamazdı.
**
Sol faşizmin sağ faşizmle benzerliği bununla sınırlı değildir.
Tıpkı sağ faşizm gibi devleti ele geçirme motivasyonuyla yürür.
Her daim birilerinin “devleti ele geçirmekle” suçlanması bundandır.
Birilerinin elinde olmasa başkaları ele geçirmeye çalışır mıydı?
Amaç budur, hedef budur, varılacak menzil odur.
Onun için…
Sol faşizm, devleti ele geçirdiğinde yapamayacağı temizliği AKP rejimine havale etmiş, hazinenin ve kaynakların yağmalanmasına, kentlerin talan edilmesine ses etmemiştir.
**
Türk solu istemese bugün Selahattin Demirtaş ve arkadaşları içeride olmazdı.
Kürt siyasal hareketi bugün içine düşürüldüğü halde de olmazdı.
Cemaat nefreti malum.
Gelgelelim…
Sol faşizmin sağ faşizmle yakın akrabalığının kanıtı, Kürt düşmanlığıdır.
HDP oyları olmasa Ekrem İmamoğlu İstanbul seçimlerini göğüsleyemezdi.
Ama o dahil, CHP’den tek yetkilinin özellikle Kürt seçmene teşekkür ettiğini görmedim.
İçlerinde Barış Yarkadaş gibi insaf sahibi kimse kalmadı mı?
Var elbette.
Lakin mahalle baskısı izin vermez.
Bakmayın AKP’lilere yüklendiklerine…
“Mahallemde linç edilmeyeyim” diye onca haksız hukuksuzluğu içine atan yığınla isim biliyorum.
Türk solundaki mahalle baskısı sağcılara tur bindirir.
**
Bu yazı, ülkede kutuplaşmış faşizm kulelerinin benzerliklerini sıralamak için yazılmadı.
Akademisyenlerin yararlanabileceği anahtarlar içerebilir, fakat akademik değildir yani.
**
Türkiye’deki sol faşizmin mevcut hüküm süren sağ fazişmden geri kalır yanı yoktur.
En önemli artısı, aklıdır.
Yakın dönemde koyu seküler bir dönemin yaşanacağını öngörüyorum.
Şu icraatıyla o dönemin taşlarını döşeyen AKP rejiminin sol faşizme en mühim armağanı da budur.
Düzenli ve bilinçli biçimde öteki yüzde 50’yi kışkırtan Erdoğan’ın amacı belki kendi tabanını konsolide etmekti.
Ne çare, yarın kapaklar açıldığında…
Ektiği nefret tohumlarının büyük lokmalar halinde yutacağı kitle kendi tabanı olacak.
Sol faşizm istese planlasa dahi Kemalist sol tabanı ve kamuoyunu böyle konsolide edemezdi.
Mazbatayı alması yakındır.
Kastettiğim İmamoğlu’nun mazbatası değil elbette.
[Tarık Toros] 17.4.2019 [TR724]
Onca insan hakkı ihlaline suskunluğunun tek nedeni budur:
Kendilerinin hayata geçiremeyeceklerini sağ faşizm bihakkın yapmış, yapmaya da devam etmektedir.
**
İçten içe mutludurlar.
Yarın sular çekildiğinde fatura sağ faşizme kesilecektir.
Oysa zalimin en önemli paydaşı sol faşizmdir.
İzin vermeseler Tayyip Erdoğan son 6 senede şu adımları atamazdı.
**
Sol faşizmin sağ faşizmle benzerliği bununla sınırlı değildir.
Tıpkı sağ faşizm gibi devleti ele geçirme motivasyonuyla yürür.
Her daim birilerinin “devleti ele geçirmekle” suçlanması bundandır.
Birilerinin elinde olmasa başkaları ele geçirmeye çalışır mıydı?
Amaç budur, hedef budur, varılacak menzil odur.
Onun için…
Sol faşizm, devleti ele geçirdiğinde yapamayacağı temizliği AKP rejimine havale etmiş, hazinenin ve kaynakların yağmalanmasına, kentlerin talan edilmesine ses etmemiştir.
**
Türk solu istemese bugün Selahattin Demirtaş ve arkadaşları içeride olmazdı.
Kürt siyasal hareketi bugün içine düşürüldüğü halde de olmazdı.
Cemaat nefreti malum.
Gelgelelim…
Sol faşizmin sağ faşizmle yakın akrabalığının kanıtı, Kürt düşmanlığıdır.
HDP oyları olmasa Ekrem İmamoğlu İstanbul seçimlerini göğüsleyemezdi.
Ama o dahil, CHP’den tek yetkilinin özellikle Kürt seçmene teşekkür ettiğini görmedim.
İçlerinde Barış Yarkadaş gibi insaf sahibi kimse kalmadı mı?
Var elbette.
Lakin mahalle baskısı izin vermez.
Bakmayın AKP’lilere yüklendiklerine…
“Mahallemde linç edilmeyeyim” diye onca haksız hukuksuzluğu içine atan yığınla isim biliyorum.
Türk solundaki mahalle baskısı sağcılara tur bindirir.
**
Bu yazı, ülkede kutuplaşmış faşizm kulelerinin benzerliklerini sıralamak için yazılmadı.
Akademisyenlerin yararlanabileceği anahtarlar içerebilir, fakat akademik değildir yani.
**
Türkiye’deki sol faşizmin mevcut hüküm süren sağ fazişmden geri kalır yanı yoktur.
En önemli artısı, aklıdır.
Yakın dönemde koyu seküler bir dönemin yaşanacağını öngörüyorum.
Şu icraatıyla o dönemin taşlarını döşeyen AKP rejiminin sol faşizme en mühim armağanı da budur.
Düzenli ve bilinçli biçimde öteki yüzde 50’yi kışkırtan Erdoğan’ın amacı belki kendi tabanını konsolide etmekti.
Ne çare, yarın kapaklar açıldığında…
Ektiği nefret tohumlarının büyük lokmalar halinde yutacağı kitle kendi tabanı olacak.
Sol faşizm istese planlasa dahi Kemalist sol tabanı ve kamuoyunu böyle konsolide edemezdi.
Mazbatayı alması yakındır.
Kastettiğim İmamoğlu’nun mazbatası değil elbette.
[Tarık Toros] 17.4.2019 [TR724]
Trump düğmeye basarsa! [Adem Yavuz Arslan]
Bir önceki yazımda (http://www.tr724.com/brad-ve-billye-iletilsin-cok-gizli/) Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın Wikileaks’ta yayınlanan e-maillerinden hareketle ‘Erdoğan rejiminin ABD yapılanmasına ve icraatları’na yakından bakmıştık.
Bazı okurlarımız ‘bu kadar uzun bir yazıyı kim okuyacak?’ tepkisi gösterse de konuların hakkını verebilmek adına ‘malzemeden çalmamaya’ gayret ediyorum.
O yüzden peşinen söylüyorum; yine uzun bir yazı okuyacaksınız.
ERDOĞAN’IN ‘DOSTLARI’ TRUMP’IN ‘TERÖRİST LİSTESİ’NE NEDEN GİRDİ?
Türkiye son iki haftayı yerel seçimler ve sonuçlarını tartışarak geçirdi. Benim bu yazıyı yazdığım saatlerde İstanbul seçimlerine dair karmaşa sürüyordu.
Gerçi ortada bir karmaşa yok. Millet İttifakı adayı Ekrem İmamoğlu seçimi kazandı. Ancak Erdoğan rejimi rant kapısı olarak baktığı İstanbul’u vermiyor.
Bir başka ifadeyle seçimi kaybetmesine rağmen koltuktan kalkmıyor.
İstanbul seçimlerinin iptali tartışması başlamadan önce yazdığım yazıda (http://www.tr724.com/gecersiz-oy-bahane-amac-secimi-iptal-ettirmek) Erdoğan’ın oyun planını anlatmıştım. Neyse ki Erdoğan ‘öngörülebilen bir siyasetçi’ ve bizi yine yanıltmadı.
Öte yandan Türkiye yerel seçim tartışmasında iken ABD’de önemli bir karar geldi. ABD Başkanı Donald Trump 8 Nisan’da İran’ın Devrim Muhafızları Örgütü’nü ‘yabancı terör örgütleri’ listesine aldığını ilan etti.
Trump yazılı açıklama ile “Kudüs Güçleri dahil İran Devrim Muhafızları Ordusunu göç ve tabiiyet yasasının 219’uncu bölümü kapsamında yabancı terör örgütü olarak tanıma planını resmen ilan ediyorum” dedi. ABD Başkanı ayrıca ‘İran’ın sadece teröre destek veren bir devlet olmadığını, aynı zamanda aktif olarak terörizmi bir devlet işi olarak destekleyip finanse ettiğini’ iddia etti.
Dahası “Devrim Muhafızları Örgütü ile iş yapmanın, destek sağlamanın riski ortada. DMÖ’ye destek verirseniz terörizmi finanse etmiş olursunuz” uyarısını da yaptı. Bu açıklamada yer alan ‘terörizmi finanse etme’ ifadesinin altını çizmekte fayda var.
Karar geçen hafta itibariyle yürürlüğe girdi ancak ‘nasıl uygulanacağı’ hala tartışılıyor. Çünkü İran Devrim Muhafızları Örgütü İran ekonomisinin önemli bir parçası. İran’la iş yapan her ülkenin yada özel şirketin yolu bir şekilde İran Devrim Muhafızları ile kesişiyor.
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo “Devrim muhafızları ordusu kendisini meşru askeri bir organizasyon gösteriyor ancak tüm dünyada terör kampanyalarını organize ediyor, planlıyor ve destekliyor.” diyerek Beyaz Saray’ın politikasını özetliyor.
Peki bu kadar Türkiye’yi ne kadar ilgilendiriyor? Başta Erdoğan’ın kendisi olmak üzere AKP kurmaylarının söz konusu kararla ilgisi ne ? Erdoğan ve yakın halkası bu karardan nasıl etkilenecek?
Bu sorulara cevap bulabilmek için biraz geriye gidip operasyonlara, iddianamelere ve dava dosyalarına bakmakta fayda var.
BEYKOZ’DAKİ VİLLA’DAN ÇIKAN ÖRGÜT
İstanbul polisi 17 Ocak 2000’de Beykoz’da bulunan bir villaya operasyon düzenledi.
Uzun namlulu silahlarla yapılan ve neredeyse televizyonlardan canlı yayınlanan bu operasyonun sonunda Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu ölü ele geçirilirken örgüte dair çok sayıda doküman ele geçirildi.
Hizbullah militanlarından bazıları polisle çatışırken bir kısmı da örgüte ait arşivi banyo küvetinde yakmaya çalışmıştı. Yine de hatırı sayılır miktarda dökümana ulaşıldı. Operasyonda ele geçirilen belgelerin analizi sonrasında Tehvid-Selam ve Kudüs Ordusu’na dair bilgiler elde edildi.
Söz konusu arşivlerde örgütün cephaneliklerine dair bilgiler de vardı.
Çalışmayı derinleştiren İstanbul polisi Türkiye’de işlenen birçok siyasi suikastin arkasında bu yapının olduğunu belirledi. ‘Umut operasyonu’ adı altında yürütülen çalışma ile Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetleri gibi suikastların ardında bu yapılanmanın olduğu ortaya çıkartıldı.
Sanık ifadelerine göre Selam Tevhid örgütü İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü tarafından destekleniyordu.
Ankara DGM savcılarınca hazırlanan 2000/111 sayılı iddianameye dayalı olarak yapılan yargılama sonucunda Abdülhamit Çelik 12,5 yıl hapis cezası aldı. Ancak AKP hükümetinin 2004’te çıkardığı afla (TCK’da yapılan değişiklikle) serbest kaldı.
Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı ve Muammer Aksoy cinayetlerinin zanlılarından Ferhan Özmen’i yetiştiren, aynı zamanda 1998’de İran istihbaratının talimatı ile İstanbul’daki Suudi/Amerikan Bank’ı bombalayan Hakkı Selçuk Şanlı da 12,5 yıl hapis cezası aldı.
Ancak o da Çelik gibi AKP’nin TCK düzenlemesi ile serbest kaldı. (Hakkı Selçuk Şanlı ismi aklınızın bir köşesinde dursun)
AKP NEDEN BU KADAR RAHATSIZ OLDU ?
Özellikle 17 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası gündemden düşmeyecek olan Tevhid Selam Örgütü’ne dair süreç ‘eşinden şiddet gördüğünü söyleyerek’ emniyete başvuran Kamile Yazıcıoğlu’nun ifadeleriyle başladı. İddiaya göre Kamile Yazıcıoğlu eşi Hüseyin Avni Yazıcıoğlu ile şiddetli geçimsizlik yaşıyor, şiddet görüyordu.
Akabe Vakfı çalışanı Kamile Yazıcoğlu 4 Mart 2011, 6 ve 25 Nisan 2011 ve 23 Ocak 2012 tarihlerinde uzun ifadeler verdi. Selam Tevhid iddianamesine göre Yazıcıoğlu kocasının ajanlık faaliyetleri yaptığını iddia ederek irtibatta olduğunu iddia ettiği İranlı diplomatlar ve kamu görevlileri hakkında detaylı bilgiler getirdi.
İddianameye göre Hüseyin Avni Yazıcoğlu’nun laptopunda İsrail Konsolosuğunun yakın plan ayrıntılı krokileri, Halkalı’da bulunan Nükleer Araştırma Merkezinin krokisi, Amerikan Konsolosluğu’nun uydudan çekilmiş fotoğrafları bulundu. Dosyalar şifrelenmişti.
Yine iddianameye göre Avni Yazıcoğlu Malatya Kürecik Füze Üssüyle ilgili keşif çalışmaları, kamu görevlileri ile irtibat kurarak sızma, bilgi toplama ve istihbarat amaçlı çalışmalarda bulunduğu tespit edildi. Kamile Yazıcıoğlu’nun getirdiği usblerde yer alan ‘faaliyetlerden.doc’ isimli dosyada ABD İstanbul Başkonsolosluğuna dair keşif çalışması vardı.
Ayrıca bir başka exell dosyasında ‘Türkiye’de faaliyette bulunan yabancı sermayeli firmalar listesi’ vardı. Listelerde Amerikan ve İsrail şirketlerine dair bilgiler yer alıyordu.
Polisin çalışmasına göre Avni Yazıcıoğlu’nun keşifler için görevlendirdiği Engin Bilgin bir dönem AKP Çatalca teşkilatında çalışmış bir isimdi. Üstelik Erdoğan’ın şahsen tanıdığı bir yöneticiydi. Nitekim 20 Kasım 2015’te akciğer rahatsızlığından sonra hayatını kaybettiğinde tabutan omuz verenlerin arasında bizzat Erdoğan’ın kendisi vardı. (http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-catalcada-arkadasinin-cenaze-namazina-katildi-40016552)
BOMBANIN ARDINDAN ÇIKAN ŞOK İSİM
26 Mayıs 2011’de İstanbul Etiler’de bulunan Koç köprüsü altında patlayan bomba ile biri polis 8 kişi yaralanmıştı.
Olayın Etiler Polis okuluna çok yakın bir yerde olması nedeniyle hedefin polis olduğu sanıldı ancak Dışişleri Bakanlığı’nın raporuna göre hedef İsrail Başkonsolosluğuydu. Soruşturma derinleşince İranlı Rızazade Metin’e ulaşıldı. Metin’in patlayıcıyı Fındıkzade’de bir iş hanından temin ettiği sonra da eylem gününe kadar sakladığı belirlendi.
İşin ilginci, Metin’in patlayıcıyı aldığı Karagül İş Merkezi’ndeki ‘Sena Dental’ın sahibi Abdulhamit Çelik’ti. Abdulhamit Çelik kimdi ve önemi neydi diye merak ediyorsanız yazının girişine geri dönüp bakmanızda fayda var.
İpin ucu çekildikçe daha önce Hizbullah operasyonu ile ulaşılan isimlere çıkılıyordu.
Çelik’i takip eden polis Selam Tevhid Kudüs Ordusu’nun kurucularından Hakkı Selçuk Şanlı’ya ulaştı. Şanlı ismini de ilk bölümden hatırlayın. Şanlı ve Çelik’le birlikte Sayed Ali Akbar Mir Vekili ve ismi tespit edilemeyen 4.bir kişinin bürokrasi ve AKP hükümeti ile yakın ilişikleri tespit edilecekti.
Hakkı Selçuk Şanlı ile Ali Akbar Mir Vekili arasında özel hat olduğu soruşturma aşamasında ortaya çıktı. Telefon tapelerinde yer alan dökümlere göre Mir Vekili halen cezaevinde bulunan Ferhan Özmen ve diğer Selam Tevhid sanıklarıyla onların ailelerine Şanlı üzerinden maddi yardımda bulunuyordu.
Mir Vekili’nin telefon görüşmeleri bahsine girince işin içinden çıkılamıyor.
Çünkü söz konusu bu şahsın irtibatta olduğu kişiler AKP hükümetinin üst yönetimi. En başta da Erdoğan’ın kendisi ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan. Sık sık Türkiye’ye gelen Mir Vekili’nin AKP milletvekili Faruk Koca ve Hakan Fidan ile görüştüğü iddia ediliyordu.
Vekili’nin görüştüğü isimler arasında İHH başkanı Fehmi Bülent Yıldırım’da vardı.
Vekili her kimse önemli bir kişiydi çünkü 2012 Kasım’ında Erdoğan’ın Dolmabahçe’deki çalışma ofisinde görüldü. Dönemin İran Meclis Başkanı Ali Laricani Türkiye ziyaretindeydi ve Dolmabahçe’de Erdoğan ile 2 saat görüştü. Görüşme devam ederken MİT müsteşarı Hakan Fidan Başbakanlık ofisine geldi.
Bu noktada Mir Vekili’nin telefon kayıtlarını takip eden istihbarat birimleri ilginç bir tablo ile karşılaşıyor; Mir Vekili, Türkiye’deki önemli adamlarından Hakkı Selçuk Şanlı’yı arıyor ve Dolmabahçe ofisine çağırıyor. Görüşme kayıtlarına göre Mir Vekili toplantıya Fidan’ın da katılacağını söylüyor.
Erdoğan ve Laricani Suriye krizi ve Patriotların yerleştirilmesi konularını görüşürken bu isimlerin de Dolmabahçe’de olmaları üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.
Mir Vekili ve ekibinin Türkiye’yi yakından ilgilendiren dış politika konularına dahil oldukları tek toplantı Erdoğan’ın Dolmabahçe’de yaptığı görüşme değil. 23 Ekim 2013’te beraberindeki bir heyetle Türkiye’ye gelen Mir Vekili, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan ile görüştü.
Ankara’da oldukları dönemde ise bizzat MİT tarafından korundular.
Mahkeme kararıyla yapılan dinlemelere yansıyanlara göre Erdoğan ile görüşmek istiyorlar ve Faruk Koca’nın devreye girmesiyle bu toplantı ayarlanıyor. 25 Ekim 2013’te Ankara Keçiören’de Erdoğan’ın evinde bir görüşme yapılıyor ve ardından MİT’e ait bir uçakla Türkiye’den ayrılıyorlar. Mir Vekili ve heyetinin Türkiye girişleri gözükürken MİT’in uçağıyla çıkışlarına dair bir kayıt bulunamıyor.
Bir gün sonra ise ilginç bir şey oldu; Erdoğan bir dizi açılış için Van’daydı ve konuşmasında “ Suriye’de ben yüz yirmi bin dedim, dün İran’dan gelen bir dost dedi ki ne yüz yirmisi yüz elli bin, yüz elli bin insan öldü.” diyerek bir gün önceki görüşmeye işaret etti.
DÖRT AYAKLI YAPILANMA
17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası üzeri kapatılan Selam Tevhid dosyasına göre örgütün 4 ayaklı bir yapılanması vardı.
1.Grubun lideri İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Türkiye yöneticilerinden Naser Ghafariydi. Avni Yazıcıoğlu bu ekipteydi. Bürokrasiye eleman kazandırılması, milletvekili ve bürokratların fişlenmesi, askeri ve istihbari noktaların tespiti ve yabancı ülke temsilciliklerinin keşfi bu grubun işiydi. 2. grupta yine Naser Ghafari’nin sorumluluğunda siyasal İslamcı çevrelerden Burhan Kavuncu ve Hasan Kanaatlı gibi isimler vardı. Bu kişilerin hedefi İran’ın çıkarları doğrultusunda kamuoyu oluşturmaktı. 3. grup ise İran Devrim Muhafızı generallerinden S. Ali Akbar Mir Vekili kontrolündeydi. Bu grup AKP’nin tepe kadrosu ile irtibattaydı.
Dosyaya göre İstanbul Ataköy’de ayarlanan ‘kamuflajlı evler’ buluşmalar için kullanılıyordu. Üçüncü grupta yer alan isimlerin telefon kayıtlarında sürekli ‘emin’ kod adlı birinden bahsetmeleri, Mir Vekili’nin ‘Emin’ kod adlı kişiden Türkiye’nin Suriye politikası hakkında bilgiler alması, bakanlar kurulunda konuşulan hususları öğrenmesi, Türkiye’ye giriş çıkışta kayıt tutulmaması gibi dikkat çekiciydi. ‘Emin’in kimliği ile ilgili çok spekülasyon yapıldı, Fidan’ı işaret ettiği iddia edildi ancak dosya 17 Aralık sonrası kapatıldığı için netleştirilemedi.
4.grupta ise Hüseyin Muktediri, Ali Kıasat Far ve Hasan Şabani gibi isimler vardı. Bu isimlerin İran istihbaratı adına Türkiye’deki 5.kol faaliyetlerini koordine ettiği değerlendiriliyor.
Selam Tevhid dosyası özetle böyle.
Soruşturma devam ederken 17-25 Aralık operasyonu oldu ve Türkiye alt üst oldu. Erdoğan operasyonu kendisine yönelik bir darbe girişimi olarak tanımladı ve poliste tasfiyeye girişti. Tasfiyeler bu operasyonu yapan birimlerle sınırlı kalmadı.
234 KİŞİ NASIL 7000 KİŞİYE DÖNÜŞTÜ ?
Operasyonel birimler tümden değiştirildi, süren dosyalar kapatıldı.
Aynı şey yargıda da yapıldı. Özellikle ‘bazı dosyaların’ temizlenmeye çalışıldığı net olarak görülebiliyordu. Mesela 17 Aralık operasyonunu yapan polislere yönelik hazırlanan 621 sayfalık iddianamenin 300 küsür sayfası Selam Tevhid dosyasından bahsediyordu.
AKP hükümeti 17 Aralık polislerine yönelik operasyona kamuoyu desteği bulabilmek için büyük bir yalana başvurdu.
Şöyle ki; Selam Tevhid dosyası kapsamında mahkeme kararıyla dinlenen 234 kişi vardı. Bunların da büyük bir kısmı İranlıydı. Ancak Erdoğan yönetimindeki Havuz medyası hep bir ağızdan on binlerce kişiyi dinlemişler manşetleri ile çıktılar. Daha sonra bu rakam 7 bine çekildi ama hızını alamayan bazı yandaşlar ‘milyonlarca kişiyi dinlediler’ korusu kurdu.
Dinlenen isimler arasına kamuoyunun yakından tanıdığı sanatçılar, gazeteciler ve akademisyenlerde eklenince infial oldu. Kimse dosyanın içeriğine bakmadan ‘bunlar herkesi dinlemiş’ söylemine kapıldı. Hatta başta Abdulkadir Selvi ve İbrahim Karagül olmak üzere yandaşlar ‘Hepimizi İran ajanı diye tutuklayacaklardı’ diye yazdı.
Bir sonraki adımda ‘tüm bu dinlemelerin ardında İsrail var’ denilerek ‘İslamcı mahalleye’ adrese teslim bir mesaj yollandı. Böylece Gülen Cemaatine yönelik operasyonlara karşı çıkma ihtimali olan İslami kesimler frenlendi.
Geriye dönüp o günlerin medyasına yakından bakıldığında Erdoğan rejiminin medya eliyle psikolojik harp yapma konusunda çok başarılı olduğunu görmek mümkün.
Çünkü çoğunluğu İranlı 248 kişi için alınan dinleme kararını aralarında sanatçıların ve Gezi Parkı eylemcilerinin de olduğu binlerce kişinin dinlendiği şekline dönüştürüp bunu topluma kabul ettirmek herkesin harcı değil.
Oysa ki Selam Tevhid soruşturması Devrim Muhafızları Örgütü’nün Türkiye faaliyetlerinin sadece bir kısmını kapsayan bir operasyondu. Buna rağmen hem Erdoğan hem AKP kurmayları hemde Havuz medyasından bu çapta gürültü çıkması düşündürücü.
Acaba oraya çıkmasından korktukları ne vardı ? sorusu makul bir soru çünkü 17 Aralık operasyonunu yapan polislere bile bu dosyayı yamadılar. Havuz’un üzerinde en çok kampanya yaptığı başlık buydu.
TÜM YOLLAR AYNI İSİMLERE ÇIKIYOR
Önce şu hatırlatmayı yapayım; Uğur Mumcu cinayeti dahil bir çok cinayetin içinde Selam Tevhid örgütündeki kişilerin olduğu 3 Yargıtay kararı ile kesin.
Yani dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın “Zaten üç kişi yetiyor örgüt olmak için 4’üncüye gerek yok, 3 kişi yetiyor. Selam Örgütü’nü kurdular, ne diyorlar giderken Selamun Aleyküm diyorlar, o da kabul ederken ve Aleyküm Selam diyor ve al sana bir örgüt. Böyle bir saçmalık olur mu?” ifadesi hilafi hakikat.
Ayrıca AKP kurmayları ‘böyle bir örgüt yok’ derken Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ‘aranan teröristler’ listesinde yer alan Oğuz Demir’in isminin karşısında ‘Tevhid-Selam Kudüs Ordusu’ yazıyor.
Gelelim kesişim kümesine; Selam Tevhid’de karşımıza çıkan üç isim; Levent Balkan, Hakkı Selçuk Şanlı ve İranlı general Mirvekili 17 Aralık dosyasında da varlar. Hatta Mirvekili ile Hakkı Selçuk Şanlı arasında (Mayıs 2013) geçen bir telefon görüşmesine göre Mirvekili Zarrab’ın babası Hüseyin Zarrab’la çok yakın.
17 Aralık sürecinde adını çok duyduğumuz Babek Zencani ise yine İran Devrim Muhafızlarının ‘yetiştirdiği’ isimlerden.
Zencani İran Merkez Bankası Müdürü Mohsen Nourbakhsh’ın şoförüydü ama İran Devrim Muhafızları tarafından ‘uluslararası iş adamı’na dönüştürüldü. Zarrab gibi ambargoyu delme görevi yaptı. Milyarlarca dolar servete ulaştı. Bir ayağı Türkiye’de olan 60’dan fazla şirketin dahil olduğu bir imparatorluk kurdu.
Erdoğan rejiminin polis ve savcıları tutuklayıp dosyayı kapattırdığı Selam Tevhid soruşturmasının kilit ismi İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü yapılanmasının generallerinde Ali Ekber Mirvekili ismine Amerika’daki dava sırasında da rastladık.
Miami’de yakalandıktan sonra savcıyla anlaşıp tanık olan Zarrab’ın anlatımlarına göre Zarrab doğalgaz paralarının aklanmasından, Mirvekili ise petrol ticaretinden elde edilen paraların aklanmasından sorumluydu. Bir başka ifadeyle Mirvekili İran’ın petrol satışı ve paralarının Türkiye üzerinden döndürülmesi ile ilgileniyordu. Bunun için en çok görüştüğü kişi ise eski Halkbank yöneticisi Levent Balkan’dı.
İdeolojik olarak İran’a hayli yakın olan Balkan, gerek Mirvekili gerekse de Hakkı Selçuk Şanlı’ya sürekli tüyolar veriyordu.
Mirvekili’nin Türkiye’de yakın ilişkide bulunduğu bir diğer kişi de işte bu Faruk Koca idi. Öyle ki telefon tapelerine yansıyanlara göre Mirvekili Erdoğan’ın Obama ile yaptığı görüşmenin detaylarını bile öğrenebiliyordu. Mirvekili ile AKP’liler arasındaki yoğun ve sıcak ilişkiye dair en önemli örneklerden birisi 2012 aralığında yaşanmıştı.
Dönemin enerji bakanı Taner Yıldız Erbil’de yapılan petrol konferansına gidiyordu.
Ancak Bağdat yönetimi uçağın inişine izin vermedi. Bakan Yıldız’ın uçağı Kayseri’ye inmek zorunda kaldı. Bu esnada Faruk Koca’dan Mirvekili’nin cep telefonuna ‘Emin abi size söylememi istedi’ notuyla bir mesaj iletildi. Mirvekili’nden devreye girmesi ve bakanın uçağının Erbil’e inişine izin verilmesi isteniyordu. Buradaki Emin her kimse Faruk Koca onun referansıyla Mirvekili’ne ricacı olmuştu.
İsimler, tarihler, ifadeler kafanızı karıştırmış olabilir.
Ancak en basite indirgenmiş haliyle anlatmaya çalıştım. Üstelik başka bir yerde bunları okuma imkanınız yok çünkü Erdoğan rejiminin kontrolündeki Türk medyasına göre Selam Tevhid diye bir örgüt yok.
Her taşın altından çıkan Mirvekili gibi isimlerde ‘iş-devlet adamı’.
Fakat ABD tarafındaki hava farklı. İran Devrim Muhafızlarına yönelik karar dostlar alışverişte görsün türü değil. Dahası bu dosyanın Türkiye’yi ve özellikle Erdoğan’ı yakından ilgilendiren boyutları var.
Unutmamak gerekir ki Reza Zarrab ellerinde ve ‘anlatmaya çok istekli’.
Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın Pazartesi günü Washington’daki Türk-Amerikan Konseyi (ATC) toplantısında “ Amerika’nın Türkiye’yi müttefik ve dost olarak kaybetme lüksü yok.” dedi ama iki başkenti yakından takip eden kaynaklar bir yol ayrımına gelindiğini ve Trump yönetiminin düğmeye basabileceğini söylüyorlar.
Eğer o aşamaya geçilirse Türkiye’de kapatılan Selam Tevhid dosyası tıpkı 17 Aralık gibi yeniden açılabilir. O dosyanın kapağı açıldığında karşımıza nelerin çıkabileceğini tahmin etmek zor değil.
Ben Kalın’ın yerinde olsam “ABD’nin Türkiye’yi kaybetme lüksü yok’ rahatlığı içinde olmazdım.
[Adem Yavuz Arslan] 17.4.2019 [TR724]
Bazı okurlarımız ‘bu kadar uzun bir yazıyı kim okuyacak?’ tepkisi gösterse de konuların hakkını verebilmek adına ‘malzemeden çalmamaya’ gayret ediyorum.
O yüzden peşinen söylüyorum; yine uzun bir yazı okuyacaksınız.
ERDOĞAN’IN ‘DOSTLARI’ TRUMP’IN ‘TERÖRİST LİSTESİ’NE NEDEN GİRDİ?
Türkiye son iki haftayı yerel seçimler ve sonuçlarını tartışarak geçirdi. Benim bu yazıyı yazdığım saatlerde İstanbul seçimlerine dair karmaşa sürüyordu.
Gerçi ortada bir karmaşa yok. Millet İttifakı adayı Ekrem İmamoğlu seçimi kazandı. Ancak Erdoğan rejimi rant kapısı olarak baktığı İstanbul’u vermiyor.
Bir başka ifadeyle seçimi kaybetmesine rağmen koltuktan kalkmıyor.
İstanbul seçimlerinin iptali tartışması başlamadan önce yazdığım yazıda (http://www.tr724.com/gecersiz-oy-bahane-amac-secimi-iptal-ettirmek) Erdoğan’ın oyun planını anlatmıştım. Neyse ki Erdoğan ‘öngörülebilen bir siyasetçi’ ve bizi yine yanıltmadı.
Öte yandan Türkiye yerel seçim tartışmasında iken ABD’de önemli bir karar geldi. ABD Başkanı Donald Trump 8 Nisan’da İran’ın Devrim Muhafızları Örgütü’nü ‘yabancı terör örgütleri’ listesine aldığını ilan etti.
Trump yazılı açıklama ile “Kudüs Güçleri dahil İran Devrim Muhafızları Ordusunu göç ve tabiiyet yasasının 219’uncu bölümü kapsamında yabancı terör örgütü olarak tanıma planını resmen ilan ediyorum” dedi. ABD Başkanı ayrıca ‘İran’ın sadece teröre destek veren bir devlet olmadığını, aynı zamanda aktif olarak terörizmi bir devlet işi olarak destekleyip finanse ettiğini’ iddia etti.
Dahası “Devrim Muhafızları Örgütü ile iş yapmanın, destek sağlamanın riski ortada. DMÖ’ye destek verirseniz terörizmi finanse etmiş olursunuz” uyarısını da yaptı. Bu açıklamada yer alan ‘terörizmi finanse etme’ ifadesinin altını çizmekte fayda var.
Karar geçen hafta itibariyle yürürlüğe girdi ancak ‘nasıl uygulanacağı’ hala tartışılıyor. Çünkü İran Devrim Muhafızları Örgütü İran ekonomisinin önemli bir parçası. İran’la iş yapan her ülkenin yada özel şirketin yolu bir şekilde İran Devrim Muhafızları ile kesişiyor.
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo “Devrim muhafızları ordusu kendisini meşru askeri bir organizasyon gösteriyor ancak tüm dünyada terör kampanyalarını organize ediyor, planlıyor ve destekliyor.” diyerek Beyaz Saray’ın politikasını özetliyor.
Peki bu kadar Türkiye’yi ne kadar ilgilendiriyor? Başta Erdoğan’ın kendisi olmak üzere AKP kurmaylarının söz konusu kararla ilgisi ne ? Erdoğan ve yakın halkası bu karardan nasıl etkilenecek?
Bu sorulara cevap bulabilmek için biraz geriye gidip operasyonlara, iddianamelere ve dava dosyalarına bakmakta fayda var.
BEYKOZ’DAKİ VİLLA’DAN ÇIKAN ÖRGÜT
İstanbul polisi 17 Ocak 2000’de Beykoz’da bulunan bir villaya operasyon düzenledi.
Uzun namlulu silahlarla yapılan ve neredeyse televizyonlardan canlı yayınlanan bu operasyonun sonunda Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu ölü ele geçirilirken örgüte dair çok sayıda doküman ele geçirildi.
Hizbullah militanlarından bazıları polisle çatışırken bir kısmı da örgüte ait arşivi banyo küvetinde yakmaya çalışmıştı. Yine de hatırı sayılır miktarda dökümana ulaşıldı. Operasyonda ele geçirilen belgelerin analizi sonrasında Tehvid-Selam ve Kudüs Ordusu’na dair bilgiler elde edildi.
Söz konusu arşivlerde örgütün cephaneliklerine dair bilgiler de vardı.
Çalışmayı derinleştiren İstanbul polisi Türkiye’de işlenen birçok siyasi suikastin arkasında bu yapının olduğunu belirledi. ‘Umut operasyonu’ adı altında yürütülen çalışma ile Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetleri gibi suikastların ardında bu yapılanmanın olduğu ortaya çıkartıldı.
Sanık ifadelerine göre Selam Tevhid örgütü İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü tarafından destekleniyordu.
Ankara DGM savcılarınca hazırlanan 2000/111 sayılı iddianameye dayalı olarak yapılan yargılama sonucunda Abdülhamit Çelik 12,5 yıl hapis cezası aldı. Ancak AKP hükümetinin 2004’te çıkardığı afla (TCK’da yapılan değişiklikle) serbest kaldı.
Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı ve Muammer Aksoy cinayetlerinin zanlılarından Ferhan Özmen’i yetiştiren, aynı zamanda 1998’de İran istihbaratının talimatı ile İstanbul’daki Suudi/Amerikan Bank’ı bombalayan Hakkı Selçuk Şanlı da 12,5 yıl hapis cezası aldı.
Ancak o da Çelik gibi AKP’nin TCK düzenlemesi ile serbest kaldı. (Hakkı Selçuk Şanlı ismi aklınızın bir köşesinde dursun)
AKP NEDEN BU KADAR RAHATSIZ OLDU ?
Özellikle 17 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası gündemden düşmeyecek olan Tevhid Selam Örgütü’ne dair süreç ‘eşinden şiddet gördüğünü söyleyerek’ emniyete başvuran Kamile Yazıcıoğlu’nun ifadeleriyle başladı. İddiaya göre Kamile Yazıcıoğlu eşi Hüseyin Avni Yazıcıoğlu ile şiddetli geçimsizlik yaşıyor, şiddet görüyordu.
Akabe Vakfı çalışanı Kamile Yazıcoğlu 4 Mart 2011, 6 ve 25 Nisan 2011 ve 23 Ocak 2012 tarihlerinde uzun ifadeler verdi. Selam Tevhid iddianamesine göre Yazıcıoğlu kocasının ajanlık faaliyetleri yaptığını iddia ederek irtibatta olduğunu iddia ettiği İranlı diplomatlar ve kamu görevlileri hakkında detaylı bilgiler getirdi.
İddianameye göre Hüseyin Avni Yazıcoğlu’nun laptopunda İsrail Konsolosuğunun yakın plan ayrıntılı krokileri, Halkalı’da bulunan Nükleer Araştırma Merkezinin krokisi, Amerikan Konsolosluğu’nun uydudan çekilmiş fotoğrafları bulundu. Dosyalar şifrelenmişti.
Yine iddianameye göre Avni Yazıcoğlu Malatya Kürecik Füze Üssüyle ilgili keşif çalışmaları, kamu görevlileri ile irtibat kurarak sızma, bilgi toplama ve istihbarat amaçlı çalışmalarda bulunduğu tespit edildi. Kamile Yazıcıoğlu’nun getirdiği usblerde yer alan ‘faaliyetlerden.doc’ isimli dosyada ABD İstanbul Başkonsolosluğuna dair keşif çalışması vardı.
Ayrıca bir başka exell dosyasında ‘Türkiye’de faaliyette bulunan yabancı sermayeli firmalar listesi’ vardı. Listelerde Amerikan ve İsrail şirketlerine dair bilgiler yer alıyordu.
Polisin çalışmasına göre Avni Yazıcıoğlu’nun keşifler için görevlendirdiği Engin Bilgin bir dönem AKP Çatalca teşkilatında çalışmış bir isimdi. Üstelik Erdoğan’ın şahsen tanıdığı bir yöneticiydi. Nitekim 20 Kasım 2015’te akciğer rahatsızlığından sonra hayatını kaybettiğinde tabutan omuz verenlerin arasında bizzat Erdoğan’ın kendisi vardı. (http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-catalcada-arkadasinin-cenaze-namazina-katildi-40016552)
BOMBANIN ARDINDAN ÇIKAN ŞOK İSİM
26 Mayıs 2011’de İstanbul Etiler’de bulunan Koç köprüsü altında patlayan bomba ile biri polis 8 kişi yaralanmıştı.
Olayın Etiler Polis okuluna çok yakın bir yerde olması nedeniyle hedefin polis olduğu sanıldı ancak Dışişleri Bakanlığı’nın raporuna göre hedef İsrail Başkonsolosluğuydu. Soruşturma derinleşince İranlı Rızazade Metin’e ulaşıldı. Metin’in patlayıcıyı Fındıkzade’de bir iş hanından temin ettiği sonra da eylem gününe kadar sakladığı belirlendi.
İşin ilginci, Metin’in patlayıcıyı aldığı Karagül İş Merkezi’ndeki ‘Sena Dental’ın sahibi Abdulhamit Çelik’ti. Abdulhamit Çelik kimdi ve önemi neydi diye merak ediyorsanız yazının girişine geri dönüp bakmanızda fayda var.
İpin ucu çekildikçe daha önce Hizbullah operasyonu ile ulaşılan isimlere çıkılıyordu.
Çelik’i takip eden polis Selam Tevhid Kudüs Ordusu’nun kurucularından Hakkı Selçuk Şanlı’ya ulaştı. Şanlı ismini de ilk bölümden hatırlayın. Şanlı ve Çelik’le birlikte Sayed Ali Akbar Mir Vekili ve ismi tespit edilemeyen 4.bir kişinin bürokrasi ve AKP hükümeti ile yakın ilişikleri tespit edilecekti.
Hakkı Selçuk Şanlı ile Ali Akbar Mir Vekili arasında özel hat olduğu soruşturma aşamasında ortaya çıktı. Telefon tapelerinde yer alan dökümlere göre Mir Vekili halen cezaevinde bulunan Ferhan Özmen ve diğer Selam Tevhid sanıklarıyla onların ailelerine Şanlı üzerinden maddi yardımda bulunuyordu.
Mir Vekili’nin telefon görüşmeleri bahsine girince işin içinden çıkılamıyor.
Çünkü söz konusu bu şahsın irtibatta olduğu kişiler AKP hükümetinin üst yönetimi. En başta da Erdoğan’ın kendisi ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan. Sık sık Türkiye’ye gelen Mir Vekili’nin AKP milletvekili Faruk Koca ve Hakan Fidan ile görüştüğü iddia ediliyordu.
Vekili’nin görüştüğü isimler arasında İHH başkanı Fehmi Bülent Yıldırım’da vardı.
Vekili her kimse önemli bir kişiydi çünkü 2012 Kasım’ında Erdoğan’ın Dolmabahçe’deki çalışma ofisinde görüldü. Dönemin İran Meclis Başkanı Ali Laricani Türkiye ziyaretindeydi ve Dolmabahçe’de Erdoğan ile 2 saat görüştü. Görüşme devam ederken MİT müsteşarı Hakan Fidan Başbakanlık ofisine geldi.
Bu noktada Mir Vekili’nin telefon kayıtlarını takip eden istihbarat birimleri ilginç bir tablo ile karşılaşıyor; Mir Vekili, Türkiye’deki önemli adamlarından Hakkı Selçuk Şanlı’yı arıyor ve Dolmabahçe ofisine çağırıyor. Görüşme kayıtlarına göre Mir Vekili toplantıya Fidan’ın da katılacağını söylüyor.
Erdoğan ve Laricani Suriye krizi ve Patriotların yerleştirilmesi konularını görüşürken bu isimlerin de Dolmabahçe’de olmaları üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.
Mir Vekili ve ekibinin Türkiye’yi yakından ilgilendiren dış politika konularına dahil oldukları tek toplantı Erdoğan’ın Dolmabahçe’de yaptığı görüşme değil. 23 Ekim 2013’te beraberindeki bir heyetle Türkiye’ye gelen Mir Vekili, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan ile görüştü.
Ankara’da oldukları dönemde ise bizzat MİT tarafından korundular.
Mahkeme kararıyla yapılan dinlemelere yansıyanlara göre Erdoğan ile görüşmek istiyorlar ve Faruk Koca’nın devreye girmesiyle bu toplantı ayarlanıyor. 25 Ekim 2013’te Ankara Keçiören’de Erdoğan’ın evinde bir görüşme yapılıyor ve ardından MİT’e ait bir uçakla Türkiye’den ayrılıyorlar. Mir Vekili ve heyetinin Türkiye girişleri gözükürken MİT’in uçağıyla çıkışlarına dair bir kayıt bulunamıyor.
Bir gün sonra ise ilginç bir şey oldu; Erdoğan bir dizi açılış için Van’daydı ve konuşmasında “ Suriye’de ben yüz yirmi bin dedim, dün İran’dan gelen bir dost dedi ki ne yüz yirmisi yüz elli bin, yüz elli bin insan öldü.” diyerek bir gün önceki görüşmeye işaret etti.
DÖRT AYAKLI YAPILANMA
17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası üzeri kapatılan Selam Tevhid dosyasına göre örgütün 4 ayaklı bir yapılanması vardı.
1.Grubun lideri İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Türkiye yöneticilerinden Naser Ghafariydi. Avni Yazıcıoğlu bu ekipteydi. Bürokrasiye eleman kazandırılması, milletvekili ve bürokratların fişlenmesi, askeri ve istihbari noktaların tespiti ve yabancı ülke temsilciliklerinin keşfi bu grubun işiydi. 2. grupta yine Naser Ghafari’nin sorumluluğunda siyasal İslamcı çevrelerden Burhan Kavuncu ve Hasan Kanaatlı gibi isimler vardı. Bu kişilerin hedefi İran’ın çıkarları doğrultusunda kamuoyu oluşturmaktı. 3. grup ise İran Devrim Muhafızı generallerinden S. Ali Akbar Mir Vekili kontrolündeydi. Bu grup AKP’nin tepe kadrosu ile irtibattaydı.
Dosyaya göre İstanbul Ataköy’de ayarlanan ‘kamuflajlı evler’ buluşmalar için kullanılıyordu. Üçüncü grupta yer alan isimlerin telefon kayıtlarında sürekli ‘emin’ kod adlı birinden bahsetmeleri, Mir Vekili’nin ‘Emin’ kod adlı kişiden Türkiye’nin Suriye politikası hakkında bilgiler alması, bakanlar kurulunda konuşulan hususları öğrenmesi, Türkiye’ye giriş çıkışta kayıt tutulmaması gibi dikkat çekiciydi. ‘Emin’in kimliği ile ilgili çok spekülasyon yapıldı, Fidan’ı işaret ettiği iddia edildi ancak dosya 17 Aralık sonrası kapatıldığı için netleştirilemedi.
4.grupta ise Hüseyin Muktediri, Ali Kıasat Far ve Hasan Şabani gibi isimler vardı. Bu isimlerin İran istihbaratı adına Türkiye’deki 5.kol faaliyetlerini koordine ettiği değerlendiriliyor.
Selam Tevhid dosyası özetle böyle.
Soruşturma devam ederken 17-25 Aralık operasyonu oldu ve Türkiye alt üst oldu. Erdoğan operasyonu kendisine yönelik bir darbe girişimi olarak tanımladı ve poliste tasfiyeye girişti. Tasfiyeler bu operasyonu yapan birimlerle sınırlı kalmadı.
234 KİŞİ NASIL 7000 KİŞİYE DÖNÜŞTÜ ?
Operasyonel birimler tümden değiştirildi, süren dosyalar kapatıldı.
Aynı şey yargıda da yapıldı. Özellikle ‘bazı dosyaların’ temizlenmeye çalışıldığı net olarak görülebiliyordu. Mesela 17 Aralık operasyonunu yapan polislere yönelik hazırlanan 621 sayfalık iddianamenin 300 küsür sayfası Selam Tevhid dosyasından bahsediyordu.
AKP hükümeti 17 Aralık polislerine yönelik operasyona kamuoyu desteği bulabilmek için büyük bir yalana başvurdu.
Şöyle ki; Selam Tevhid dosyası kapsamında mahkeme kararıyla dinlenen 234 kişi vardı. Bunların da büyük bir kısmı İranlıydı. Ancak Erdoğan yönetimindeki Havuz medyası hep bir ağızdan on binlerce kişiyi dinlemişler manşetleri ile çıktılar. Daha sonra bu rakam 7 bine çekildi ama hızını alamayan bazı yandaşlar ‘milyonlarca kişiyi dinlediler’ korusu kurdu.
Dinlenen isimler arasına kamuoyunun yakından tanıdığı sanatçılar, gazeteciler ve akademisyenlerde eklenince infial oldu. Kimse dosyanın içeriğine bakmadan ‘bunlar herkesi dinlemiş’ söylemine kapıldı. Hatta başta Abdulkadir Selvi ve İbrahim Karagül olmak üzere yandaşlar ‘Hepimizi İran ajanı diye tutuklayacaklardı’ diye yazdı.
Bir sonraki adımda ‘tüm bu dinlemelerin ardında İsrail var’ denilerek ‘İslamcı mahalleye’ adrese teslim bir mesaj yollandı. Böylece Gülen Cemaatine yönelik operasyonlara karşı çıkma ihtimali olan İslami kesimler frenlendi.
Geriye dönüp o günlerin medyasına yakından bakıldığında Erdoğan rejiminin medya eliyle psikolojik harp yapma konusunda çok başarılı olduğunu görmek mümkün.
Çünkü çoğunluğu İranlı 248 kişi için alınan dinleme kararını aralarında sanatçıların ve Gezi Parkı eylemcilerinin de olduğu binlerce kişinin dinlendiği şekline dönüştürüp bunu topluma kabul ettirmek herkesin harcı değil.
Oysa ki Selam Tevhid soruşturması Devrim Muhafızları Örgütü’nün Türkiye faaliyetlerinin sadece bir kısmını kapsayan bir operasyondu. Buna rağmen hem Erdoğan hem AKP kurmayları hemde Havuz medyasından bu çapta gürültü çıkması düşündürücü.
Acaba oraya çıkmasından korktukları ne vardı ? sorusu makul bir soru çünkü 17 Aralık operasyonunu yapan polislere bile bu dosyayı yamadılar. Havuz’un üzerinde en çok kampanya yaptığı başlık buydu.
TÜM YOLLAR AYNI İSİMLERE ÇIKIYOR
Önce şu hatırlatmayı yapayım; Uğur Mumcu cinayeti dahil bir çok cinayetin içinde Selam Tevhid örgütündeki kişilerin olduğu 3 Yargıtay kararı ile kesin.
Yani dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın “Zaten üç kişi yetiyor örgüt olmak için 4’üncüye gerek yok, 3 kişi yetiyor. Selam Örgütü’nü kurdular, ne diyorlar giderken Selamun Aleyküm diyorlar, o da kabul ederken ve Aleyküm Selam diyor ve al sana bir örgüt. Böyle bir saçmalık olur mu?” ifadesi hilafi hakikat.
Ayrıca AKP kurmayları ‘böyle bir örgüt yok’ derken Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ‘aranan teröristler’ listesinde yer alan Oğuz Demir’in isminin karşısında ‘Tevhid-Selam Kudüs Ordusu’ yazıyor.
Gelelim kesişim kümesine; Selam Tevhid’de karşımıza çıkan üç isim; Levent Balkan, Hakkı Selçuk Şanlı ve İranlı general Mirvekili 17 Aralık dosyasında da varlar. Hatta Mirvekili ile Hakkı Selçuk Şanlı arasında (Mayıs 2013) geçen bir telefon görüşmesine göre Mirvekili Zarrab’ın babası Hüseyin Zarrab’la çok yakın.
17 Aralık sürecinde adını çok duyduğumuz Babek Zencani ise yine İran Devrim Muhafızlarının ‘yetiştirdiği’ isimlerden.
Zencani İran Merkez Bankası Müdürü Mohsen Nourbakhsh’ın şoförüydü ama İran Devrim Muhafızları tarafından ‘uluslararası iş adamı’na dönüştürüldü. Zarrab gibi ambargoyu delme görevi yaptı. Milyarlarca dolar servete ulaştı. Bir ayağı Türkiye’de olan 60’dan fazla şirketin dahil olduğu bir imparatorluk kurdu.
Erdoğan rejiminin polis ve savcıları tutuklayıp dosyayı kapattırdığı Selam Tevhid soruşturmasının kilit ismi İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü yapılanmasının generallerinde Ali Ekber Mirvekili ismine Amerika’daki dava sırasında da rastladık.
Miami’de yakalandıktan sonra savcıyla anlaşıp tanık olan Zarrab’ın anlatımlarına göre Zarrab doğalgaz paralarının aklanmasından, Mirvekili ise petrol ticaretinden elde edilen paraların aklanmasından sorumluydu. Bir başka ifadeyle Mirvekili İran’ın petrol satışı ve paralarının Türkiye üzerinden döndürülmesi ile ilgileniyordu. Bunun için en çok görüştüğü kişi ise eski Halkbank yöneticisi Levent Balkan’dı.
İdeolojik olarak İran’a hayli yakın olan Balkan, gerek Mirvekili gerekse de Hakkı Selçuk Şanlı’ya sürekli tüyolar veriyordu.
Mirvekili’nin Türkiye’de yakın ilişkide bulunduğu bir diğer kişi de işte bu Faruk Koca idi. Öyle ki telefon tapelerine yansıyanlara göre Mirvekili Erdoğan’ın Obama ile yaptığı görüşmenin detaylarını bile öğrenebiliyordu. Mirvekili ile AKP’liler arasındaki yoğun ve sıcak ilişkiye dair en önemli örneklerden birisi 2012 aralığında yaşanmıştı.
Dönemin enerji bakanı Taner Yıldız Erbil’de yapılan petrol konferansına gidiyordu.
Ancak Bağdat yönetimi uçağın inişine izin vermedi. Bakan Yıldız’ın uçağı Kayseri’ye inmek zorunda kaldı. Bu esnada Faruk Koca’dan Mirvekili’nin cep telefonuna ‘Emin abi size söylememi istedi’ notuyla bir mesaj iletildi. Mirvekili’nden devreye girmesi ve bakanın uçağının Erbil’e inişine izin verilmesi isteniyordu. Buradaki Emin her kimse Faruk Koca onun referansıyla Mirvekili’ne ricacı olmuştu.
İsimler, tarihler, ifadeler kafanızı karıştırmış olabilir.
Ancak en basite indirgenmiş haliyle anlatmaya çalıştım. Üstelik başka bir yerde bunları okuma imkanınız yok çünkü Erdoğan rejiminin kontrolündeki Türk medyasına göre Selam Tevhid diye bir örgüt yok.
Her taşın altından çıkan Mirvekili gibi isimlerde ‘iş-devlet adamı’.
Fakat ABD tarafındaki hava farklı. İran Devrim Muhafızlarına yönelik karar dostlar alışverişte görsün türü değil. Dahası bu dosyanın Türkiye’yi ve özellikle Erdoğan’ı yakından ilgilendiren boyutları var.
Unutmamak gerekir ki Reza Zarrab ellerinde ve ‘anlatmaya çok istekli’.
Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın Pazartesi günü Washington’daki Türk-Amerikan Konseyi (ATC) toplantısında “ Amerika’nın Türkiye’yi müttefik ve dost olarak kaybetme lüksü yok.” dedi ama iki başkenti yakından takip eden kaynaklar bir yol ayrımına gelindiğini ve Trump yönetiminin düğmeye basabileceğini söylüyorlar.
Eğer o aşamaya geçilirse Türkiye’de kapatılan Selam Tevhid dosyası tıpkı 17 Aralık gibi yeniden açılabilir. O dosyanın kapağı açıldığında karşımıza nelerin çıkabileceğini tahmin etmek zor değil.
Ben Kalın’ın yerinde olsam “ABD’nin Türkiye’yi kaybetme lüksü yok’ rahatlığı içinde olmazdım.
[Adem Yavuz Arslan] 17.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)