AKP, ihbarcıya bile para veriyor; millet kime oy versin, Cemaat’e mi? Cemaat para vermiyor ki, kurban parası alıyor [Korsikalı Hıdır ile Sesli Gazete]

Bir saat olmadan eskiyen gündemi takip mi edemiyorsunuz?

Neyi okusam neyi izlesem diye karar mı veremiyorsunuz?

O zaman siz Korsikalı Hıdır ile Sesli Gazete’yi takip edin…

AKP, ihbarcıya bile para veriyor; millet kime oy versin, Cemaat’e mi? Cemaat para vermiyor ki, kurban parası vs. alıyor!




[TR724] 14.4.2018

28 Şubat: Erdoğan’ı doğuran darbe! [Bülent Korucu]

AKP Genel Başkanı (cumhurbaşkanı) Tayyip Erdoğan’la darbeler arasında izaha muhtaç, enteresan bir ilişki var. Hangisine tepki koyup hangisini görmezden geleceğini kestirmek kolay olmuyor. Dün sonuçlanan 28 Şubat Darbe davasına bakalım. Mahkeme, oybirliği ile Çetin Doğan, Çevik Bir ve İsmail Hakkı Karadayı’nın da aralarında bulunduğu 21 sanık için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. Cezalar daha sonra müebbete çevrildi. 68 sanık hakkında ise beraat kararı geldi.

AKP tabanının 28 Şubat’tan hesap sorma heyecanını Erdoğan’da görmek mümkün olmadı. 1985 doğumlu, 1997’de 12 yaşında olan kızı Sümeyye bile müdahil olurken AKP lideri bundan içtinap etti. Erdoğan daha soruşturmaların başlangıcında “Ama bu dalgalar böyle arka arkaya geldikçe o dalgalarda kusura bakmasınlar ülke boğulur” sözleriyle hoşnutsuzluğunu dile getirmişti. Ergenekon soruşturmasında daha fazla dalga olmasına rağmen rahatsız olmak bir yana savcılık koltuğuna oturan AKP lideri, 28 Şubat söz konusu olduğunda “Ancak böyle bir dalga, iki dalga, üç dalga, dört dalga filan. Bunlar toplumun huzurunu da doğrusu kaçırıyor. Bundan bizler de ciddi manada rahatsızız.” diye konuştu. Mayıs 2012’de bu eleştirileri yaparken, davaya müdahil olup olmayacağı sorulduğunda, “(süreçten etkilenenler) iddianame kabul edildiği anda, dava başladığı anda tabii ki, hakkını arayacaktır. Ben de ararım veya aramam, kararımı bu süreç başladığında veririm” karşılığını vermişti. Nedense müdahil olmadı. Partiyi kurarken 28 Şubat’ın asli faili Çevik Bir’le yaptığı görüşmede söz mü vermişti acaba?

Benzer bir tavrı 27 Nisan e-muhtırası konusunda da sergiliyor Erdoğan. Genelkurmay’ın internet sitesine hükümete zehir zemberek ifadelerle yüklenen bir bildiri koyup, sonra dönemin Başbakanı Erdoğan’ın telefonlarına bile çıkmayan Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt tamamen cezasız kaldı. Sadece bu bildiri değil, 367 krizi sırasındaki lokomotif rolü, ‘sözde değil özde laik cumhurbaşkanı’ beyanatlarının ve Cumhuriyet mitinglerinin karşılığını sadece ödül olarak aldı. Halefi İlker Başbuğ’dan esirgenen bütün iltifatlara mahzar oldu. Madalyalar ve özel ithal makam arabasıyla emekliliğe uğurlandı. Dolmabahçe’de içeriği açıklanmayan görüşmede verilen sözlerin sonucu olduğu şüphe götürmez bir gerçek.

28 Şubat ve 27 Nisan’ın başka bir benzerliği de Erdoğan’a olan katkıları.

28 Şubatçılar, hem Refah hem de Fazilet Partisi’ni kapatarak Erdoğan için mıntıka temizliği yaptı. Necmettin Erbakan siyasi yasaklı haliyle bile RP’yi Erdoğan’ın ele geçirmesine izin vermedi. Yenilikçiler, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi ağır toplara rağmen kongrede yenilgiye uğradı. O dönemde tutuklanan iki belediye başkanının yaşadıklarına bakarsanız ne dediğim biraz daha iyi anlaşılır. Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, çok ağır şartlarda tutukluluk yaşadı. Hem de henüz RP’li Şevket Kazan’ın Adalet Bakanı olduğu günlerdi. Erdoğan ise cv’sine bir mağduriyet hikayesi eklemeye yarayacak tutukluluğunu kimseye nasip olmayacak şekilde geçirdi. Özel kalem müdürü ve koruması bile olan bir ofiste/koğuşta binlerce misafir ağırlayarak partisinin temellerini attı.

27 Nisan da ondan farklı değil. İlk seçimi yüzde 36 ile kazanan AKP’nin yüzde 50 bandına yaklaşması 22 Temmuz 2007 seçimleriyle oldu. E- muhtıra ve 367 saçmalığı ile oluşan mağduriyet ortamında toplumun pek çok kesimi AKP’nin yanında yer aldı. Erdoğan’ı “gideceği durağa kadar bindiği demokrasi treninde” kahraman haline getirdi. Ama daha önemlisi DYP ve ANAP’ın ikircikli tavrı sadece bu partilerin yok olmasına yol açmadı; aynı zamanda merkezi boşaltarak Erdoğan’a teslim etti. Darbeler hep bir şekilde Erdoğan için ‘lütuf’ oluyor. Kendisi ve yakınları en küçük bedel ödemeden hep kazançlı çıkmayı başarıyor.

ŞİŞE VE KEBABA HASSAS BİR KARAR

28 Şubatçılar hakkındaki mahkumiyet kararlarının iyi düşünülmüş mühendisliği fark ediliyor. Muhtemel erken seçim öncesi Erdoğan’a ‘darbecilere kafa tutan lider’ payesini iade etmeyi amaçlıyor. Ergenekon ve Balyoz darbe davalarının ekmeğini çok yedi. Ama onlara kumpas demenin daha kârlı olduğu konjonktürde ellerini silkeleyip çıktı. Tabanın gazı biriktiğinde Başbakan Binali Yıldırım çıkıp “İkisi de bal gibi darbeydi.” Diyor. (Mahkemelerde bu davalara kumpas diyerek alakasız ev kadınları ve öğretmenlerin cezalandırılmasını talep eden savcılar, neden Yıldırım hakkında harekete geçmiyor?) Kararın gözettiği ikinci denge yargı içindeki ulusalcı kanadı ürkütmemek. Onun için müebbet hapis cezasına rağmen tutuklama çıkmadı. Daha mahkum olmamış 80 yaşındaki Kürt Sise Ana hâlâ tutuklu, 81 yaşındaki Turgutlulu Mustafa Türk 15 ay tutuklu yargılandı. Burs vermekten 10 yıl ceza aldı. Engin Alan’an beraat etmesi de yine dengelerin gücü adına verilmiş bir karar. MHP’li Alan, Bahçeli’nin hatırına suçsuz bulundu. Ama AKP tabanının içinde kıymık gibi kalacak. Sivil ayak da cezasız kaldı. O kapıyı açsalar Erdoğan’ın hemşehrisi Mesut Yılmaz’dan başlayıp ve Yalçın Akdoğan’dan çıkmaları gerekecekti. Aydın Doğan’ın medyasına yok pahasına çökmek sivil işbirlikçilerin cezası olarak sunulacak. Seçimden sonra Yargıtay’ın mahkumiyetleri bozması sürpriz olmaz. Erdoğan tabanına “büyüklük bizde kalsın, affettim gitti. Zaten iddianameyi ‘FETÖ’ hazırlamıştı” der. Yok ya bunu da yediremez demeyin, neler yedirmedi ki!

[Bülent Korucu] 14.4.2018 [TR724]

Bankalardaki döviz hesaplarına müdahale an meselesi! [Semih Ardıç]

Duyduğumda böyle bir yasağın ya da müdahalenin mümkün olamayacağını söylemiştim.

Daha evvel döviz kredilerine getiren tahdit (sınırlandırma) esnasında ‘Döviz bürolarını da kapatacak mısınız?’ suâli ile Türkiye ekonomisinin döviz yasağının altından kalkamayacağına dikkat çekmeye gayret etmiştim.

Artık garabette hudut yok. Günü kurtarsın da ötesi mühim değil.

Döviz arttı diye eski yalanları piyasaya süren iktidar sözcüleri bu sefer istedikleri alkışı alamadı.

Sokakta ciddi bir öfke var.

Zam bombardımanı ile benzin bir ayda 6 TL’yi aştı. Mazot da benzinin ensesinde.

Akaryakıt Türkiye’de bütün zamların anası hükmündedir.

“Fiyatlar otomatik olarak güncelleniyor” diyen Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci bile süt dökmüş kedi misali.

100 LİRALIK BENZİNİN 62 LİRASI VERGİ

Şirketlerin biraz insaflı olmasını, zamda acele etmemesini rica ediyor. Zeybekci 100 liralık benzinin 62 lirasının, 100 liralık mazotun 55 lirasının vergi olduğuna hiç temas etmedi tabiî.

Zamlar kadar büyük holdinglerin kredilerin ödemesini tehir ettirmek için bankaların kapısına bıraktığı bohçalar kaldırımdan geçen herkesi tedirgin ediyor.

Bankacılar adeta pimi çekilmiş bombaları kucaklarında bulmanın şokundan yeni çıkabildi. İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali, “Yeni yapılandırma suistimale dönüşmemeli.” diyerek bankacıların hissiyatına tercüman oldu.

Böyle giderse döviz kabağı bankacıların başına patlayacak.

TÜRKİYE KRONİK HALE GELMİŞ HASTALIKLARLA YÜZLEŞİYOR

Bütün bu hâdiseler dövizin raydan çıkması, TL’nin mum gibi erimesi sebebiyle cereyan etse de mevzuyu sadece dolar-faiz ile izah etmek hepimizi hatalı neticeye götürür.

Vaktinde müdahale edilmediği için kronik hale gelmiş iktisadî hastalıklarla yüzleşiyor Türkiye.

Zira Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde herkesi sindirildi, ezildi. Kimse ismi konulmamış iflasın enkazına bakıp ‘battık’ diyemiyor.

ÇİFTÇİ, ZİRAAT ŞUBESİ’NİN ÖNÜNE SÜT DÖKTÜ

2001 senesinde Başbakan Bülent Ecevit’in önüne bir kişi yazar kasa fırlattı, kıyamet koptu. Daha bugün bir çiftçi, Ziraat Bankası şubesinin önünde ‘iflas ettim’ dedi, güğümlerle getirdiği sütleri yola döktü.

Çiftçiye haciz gönderen Ziraat, Erdoğan Demirören’e 2 sene ödemesiz 10 sene vadeli 700 milyon dolar kredi tahsis ediyor.

Ne için? Aydın Doğan’ın elinde avucunda medya namına ne varsa satın alması için veriliyor bu kredi.

Bir başka çiftçi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) teşkilatı önüne saman balyalarını yığdı, gitti.

Kendini Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde ateşe veren işçiyi de Balıkesir’de ‘işsizim, açım, öleyim mi?’ diyerek feryat eden ve çakmakla üzerine döktüğü benzini tutuşturan Muhterem Birgül’ü de unutmadık.

MAŞERİ VİCDAN BU KADAR ACIYA RAĞMEN SUSKUN

Maşeri vicdanın ölüm sessizliği olmasa bu kadar eylem krizin resmen ilanı olacaktı.

Kanun Hükmünde Kararnameler ile yüz binlerce insan açlığa mahkum edildi.

Korku duvarını aşamayan milyonların sindirilmiş hali sadece iktidarın pişkinlik katsayısını artırıyor.

O iktidar her adımda temel hak ve hürriyetleri daralttığı halde sivil bir muhalefet mukavemeti ile karşılaşmıyor.

İktidar, eyyamcı halk sayesinde bugüne kadar hukuku çiğneyerek yükseldiği tepede yeni bir hazırlık yapıyor. Her haneyi can evinden vuracak bir karara her an imza atabilirler.

ADIM ADIM KAMBİYO KONTROL REJİMİNE…

Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz ‘adım adım kambiyo kontrol rejimine gidiyoruz’ tweeti ile Ankara’daki hazırlıkların teknik veçhesini öne çıkardı.

Merkez Bankası, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ile Hazine’nin müşterek yürüttüğü çalışmanın özü şu: “Döviz borçları artık ödenemiyor. Kurların nerede duracağı belli değil. Her şok sonrası dolar 15-20 kuruş artıyor. En iyisi bankalardaki döviz hesapları için belirli bir kur rakamı belirleyelim. Parasını almak isteyene o kur üzerinden TL olarak ödeme yapalım. Yeni döviz almak isteyeni de kırk delikten geçirelim.”

‘BANKALARDAKİ DÖVİZLERİ TL’YE ÇEVRİLECEK’ İDDİASI

Akla ziyan bir fikir gibi görünse de teknik hazırlıkların büyük ölçüde tamamlandığı konuşuluyor.

AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘tamam’ demesi halinde ilk iş olarak bankalardaki 207 milyar dolar tutarındaki döviz tevdiat hesabı belirlenen kur üzerinden TL’ye çevrilecek.

Bir nevi sabit kur rejimine geri dönülecek. Bununla da iktifa edilmeyecek, döviz alış verişi her safhada devlet onayına tabi olacak. Dövize devlet ne kadar fiyat münasip görürse o fiyat üzerinden işlem yapılabilecek.

Bir başka ifadeyle döviz nevinden varlıklara devlet ipoteği konulacak.

İRAN DA DOLARI SABİTLEDİ

Türkiye’nin döviz krizinde de rol modeli İran mı olacak? İran bu hafta 1 ABD Doları’nı 42 bin riyale sabitlemişti. Farklı fiyattan işlem yapanlar ‘döviz kaçakçılığı’ suçundan hapse atılacak.

1930 senesinde çıkarılan Türk Parasının Kıymetinin Korunması Hakkında Kanun bile şu anda konuşulanlardan daha makul ve ticaretin fıtratına uygundu.

Türkiye gibi serbest piyasa ekonomisini sindirmiş bir memlekette böyle bir adım atmayı hayal etmek dahi dehşet vericidir.

DÖVİZ KARA BORSASI KURULUR

Dövizi bir mânâda devletleştirme kararı vermenin bedelini 81 milyon 20 senede ödeyemez.

Ekonomi çöker, şuyuu vukuundan beter bir teşebbüs olur. Kara borsada döviz fiyatları alır başını gider.

Enflasyon ve faizler yüzde 100’leri aşar.

Merkez Bankacı Durmuş Yılmaz’ın haricinde kambiyo rejimi kontrollerinin İran ve Venezuela’yı ne hale getirdiğini bilen tek uzman kalmadı mı?

Nerede o Televole iktisatçılarımız?

Türkiye’yi mevcut krizden daha beter hale savuracak bu adımı anlamakta zorlanırken yüzde 25 küçüldüğü halde aynı fiyata satılan ekmek için hükûmete teşekkür edenleri hatırladım.

Yastık altında muhafaza ettikleri birkaç bin dolar da (kambiyo kontrol rejiminde) ekmek misali küçüldüğünde aynı kitle AKP iktidarına yine teşekkür eder mi?

‘O kadar da değil. Millet buna müsaade etmez’ diyemedim vesselam…

****

Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın tweeti:


”Ülkemizin aşama aşama “kambiyo kontrol rejimi”nden nasıl çıktığını yaşayarak görmüş biri olarak, ülkemin adım adım kambiyo kontrol rejimine doğru gittiğini/bu konuda korku ve şüphelerin arttığını görmek, ekonomi yönetimi adına insana acı veriyor.”

[Semih Ardıç] 14.4.2018 [TR724]

Bir ‘ölen demokrasi vakası’ olarak Erdoğan ve rejimi [Ptof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’nin rejim meselesi o kadar akut ki, ister istemez sıklıkla bu konuda yeni analizler, yeni katkılar yapmak, yeni sorularla meseleye yaklaşmaya çalışmak, yaşadığımız dönemin tarihsel köklerini, kuramsal boyutlarını ve pratik olay ve olgularını ele almak gerekiyor. Bugün meselenin karşılaştırmalı bir çözümlemesini deneyeceğim. Arka plan olarak da Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt’ın “Demokrasiler Nasıl Ölüyor” (How Democracies Die?) adlı kitabındaki bazı teori ve bilgileri kullanacağım.

Her şeyden önce şöyle başlayalım: Demokrasinin erozyonu sadece Türkiye’de yaşanan bir mesele değil. Evet, bizdeki tümüyle ortadan kalktı, işin erozyon (aşınma) ve korozyon (yıpranma) boyutları çoktan aşıldı, bunun farkındayım. Ama bahsettiğim, bu tükeniş trendi dünyada tüm demokratik siyasal sistemlerde gözlemlenen bir eğilim trendi son yıllarda. Özellikle ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle beraber, konuya ilişkin akademik çalışmalarda da çok dikey bir artış meydana geldi. Yukarıda bahsettiğim akademik çalışma, bu akademik furyanın en fazla ses getirenlerinden biri olması nedeniyle çok gündemde.

TÜRKİYE BİR DEMOKRASİ Mİ?

Hemen çarpıcı bir tespitiyle başlayalım Harvard profesörleri Levitsky ve Ziblatt’ın: Türkiye demokrasi değil! İlgili resmi rejim kurumları veya “kara gömleklileri” için de hemen ekleyeyim: Harvard Üniversitesi’nin Gülen Cemaati tarafından finanse edilip edilmediğini de, Levitsky ve Ziblatt’ın Cemaat okullarında okuyan çocuğu olup olmadığını ya da herhangi bir Türkiye ziyaretinde misafir edilip edilmediklerini bilemem. Şaka bir yana, rejimin propagandası o kadar yoğun ve saldırgan ki, zaman zaman en doğru tespitlerimizden bile şüphelenir bir paranoyaya kayıyoruz Türk akademisyenleri olarak. Bunu yakın akademisyen dost ve meslektaşlarımdan sıklıkla duyar oldum. Bu nedenle, böyle yüksek seviyeli bir akademik yayında gayet net ve tereddütsüz olarak Türkiye’de halihazırdaki siyasal sistemin demokrasi olmadığının yazılması (yani literatürde artık bariz olarak kabul görmesi) çok önemli. Evet, daha kitabın giriş bölümünde, yani yazarlar konu tanımlaması yaparken, en ciddi bulgular arasında, seçimle gelen liderlerce “katledilen” bir zamanların demokratik ülkeleri sıralanıyor. Bunların arasında Türkiye de var. Yani seçim sandığının demokrasi olmak hususunda yeterli olmadığının altı çizilerek, demokratik seçimlerle nasıl demokrasilerin öldüğü, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı vakalar bazında kitabın ana sorununu vurgulamakta kullanılıyor.

Demokrasilerin artık seçilmiş liderlerce ortadan kaldırıldığı bir çağdayız. Evet, Hitler veya Mussolini gibi örneklerde de işleyen demokrasilerin seçimle gelen liderlerce nasıl ortadan kaldırıldığını görebiliyoruz tarihsel süreçte. Ama bugün yeni trend – askeri darbeler veya ideolojik devrimler ile yıkılan demokratik sistemlerin aksine – seçimle işbaşına gelen liderlerin demokrasiyi sekteye uğratması, felç etmesi ve sonunda da ortadan kaldırması.

TEHLİKEYİ ÖNCEDEN TESPİT ETMEK

Levitzky ve Ziblatt bu nedenle demokrasilerin nasıl kendisini koruması gerektiği üzerinde duruyor. Bu bağlamda potansiyel olarak demokrasiyi ortadan kaldırabilecek liderlerin erken uyarı sistemi ile tespit edilmesi ve bu tür patolojik (fakat çoğunlukla popüler ve karizmatik) liderlerin iktidarı elde etmelerinin önüne geçilmesi, demokratik sistemler için hayati bir zorunluluk. Bu tür liderlerin özellikle merkez partilerin eridiği politik sistemlerde tırmanışa geçtikleri biliniyor. Türkiye’de de Erdoğan’ın ve partisi AKP’nin yükselişi ile, 1980 askeri darbesi sonrası yerleşik orta sol ve orta sağ partilerin (CHP ve AP) ortadan kaldırılması arasında bağ kurmak mümkün. Bilindiği üzere, 1980’lerde merkez partiler önce ortadan kalktı, sonra da SHP-DSP ve ANAP-DYP olarak çifter parti modeliyle tezahür ederek seçmeni böldü. Bunun sonucu olarak merkez sol ve merkez sağ hem iktidarı için yeterli oyu almakta zorlandı, hem de eridi. Sağ-sol koalisyonlar bu erime sürecine katkıda bulundu. Merkezin erimesi, merkez dışı partilere yaradı. Önce Erbakan’ın Refah Partisi (İslamcılar), ardından da peşi sıra gelen sağ nasyonalistler (Milliyetçi Hareket) oylarını arttırdı. Bu süreçte en fazla büyüyen ve etkisini artıran, Türkiye sosyolojisi ile bağlantılı olarak, İslamcılar oldu. Kendilerini tümüyle yerleşik sistemin karşısında konumlandıran ve onun ötekisi olarak piyasaya çıkan İslamcı hareket, dar gelirli ve az eğitimli, kırsal bölge ve varoş büyük şehir ağırlıklı kitlede giderek popülerlik kazandı.

Söylemlerinde “iktidarı millete vermek”, “lobilere” ve “elitlere” karşı olmak gibi öğelere yer veren İslamcı hareket, 28 Şubat sonrası sistem tarafından alaşağı edilmesini kaldıraç olarak kullanarak, Tayyip Erdoğan’ı ön plana sürdü. Erdoğan, karizmatik dışlanmış bir profilde yerleşik sistemin tüm teamül ve kurallarına meydan okuyarak, yukarıda bahsedilen sosyal sınıflar ve kitleler için adeta kendilerinden biri, kendilerini iktidara taşıyacak bir kurtarıcı olarak algılandı. Giderek merkezin dağılmışlığını lehine çevirerek merkez sağı kendisine yaklaştırdı. Bunda AB yönelimine ve başlarda demokratikleşmeye sahip çıkması, güven artırıcı olması bakımından önemli rol oynadı. Fakat gücün kritik momentumunu elinde hissedince, demokrasiyi sınırlamak ve işleyen anayasal demokratik kurumları kendisine bağlamak konusunda tereddüt etmedi. İşin 17 Aralık yolsuzluklar meselesi boyutu ve arkasındaki derin yapı meselelerini daha önce tahlil etmiştim. Burada önemli olan, sistemin (kurumsal olarak) bu tür bir tehdide hazırlıklı olmamasıydı.

Erdoğan, dünyadaki muadilleri gibi, belirli taktikler izledi. Retorikte ve uygulamalarda oyunun kurallarını reddetmesi, karşısındaki muhaliflerin meşruiyetlerini kabul etmemesi, başta muhalifler olmak üzere, sivil hak ve özgürlükleri kısıtlaması, medyanın kontrol altına alınması, bu taktikler arasında başta gelenleri olarak sıralanabilir. Erdoğan popülist ve fırsatçı bir lider. Bu da onu dünyadaki diğer anti-demokrasi ligi figürleriyle ortak paydada buluşturuyor. İşte Türk demokrasisinin çökmesinin ana nedeni, Erdoğan gibi demagog bir uç-sağ politikacıya sistemi yekpare teslim etmekti. Bu konuda anayasal kurumlar kadar, aralarında akademisyenler ve gazetecilerin bulunduğu aydınlar da hatalar yaptı.

TESTE TABİ TUTULDUĞUNDA…

Levitsky ve Ziblatt, kitapta bir demokratik turnusol kâğıdından veya testten bahsediyor. Esasında bu turnusol, Alman siyaset bilimci Juan Linz tarafından geliştirilmiş. Bir liderin iktidara geldiğinde demokrasi için tehdit olup olmadığının yolu, bu testi uygulamak. 1978’de geliştirilen bu test, antidemokratik politikacıların tespiti için gerçekten efektif bir metot. Neler var bu testte? Liderler bu teste göre dört kıstasta değerlendiriliyor. 1- Demokratik değerlerin reddi veya bunlara olan gevşek bağlılık, 2- Siyasal muhaliflerin meşru kabul edilmemesi, 3- Şiddete müsamaha, 4- Anayasal sivil hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması (medya da dâhil). Bu kıstaslara göre Erdoğan tam da bu kategoriye tekabül eden bir politik figür.

Birinci kategoride anayasayı görecelileştirmek, anayasaya uymama eğiliminde olmak, sonrasında da anayasayı rafa kaldırmak gibi tutumları, bariz şekilde orta yerde duruyor. Yani demokrasinin temeli olan anayasal düzene yönelik tutumu kilit önemde. İkinci kategoride muhaliflerini millet dışında sınıflandırmak, onların vatanseverliklerini sorgulamak, dahası onları vatan hainliği ve teröristlikle – terörist destekçisi olmakla suçlamak gibi donelerimiz var. Daha ileri boyutta muhalefet milletvekillerini ve siyasetçilerini görevden almak, seçilmiş belediye başkanlıklarına el koymak gibi uygulamalar sayılmalı. Yani bu ikinci kategori de tartışmasız olarak Erdoğan’da vücut buluyor. Üçüncü kategori, şiddet meselesi. Sanırım 15 Temmuz’un kendisi (kontrollü darbe iddialarının ana muhalefetçe resmi söylem olarak benimsenmesi göz önüne alındığında) ve sonrasında yaşanan sistematik işkenceler, devlet yönetiminde (özellikle yargıda) uygulana gelen keyfiyet, yasalardan kopukluk, adam kaçırma ve kaybetmelere, hapishanelerde meydana gelen şüpheli ölümlere, Boğaz Köprüsü’nde kafası kesilen askerler örneğinde, tutuklanan askerlere yapılan aleni işkencelerde ve orantısız güç kullanımında, Kürt yerleşim birimlerinin bombalanmasında ve son olarak Afrin’de yaşananlar, bu kategoriyi de yeterince doldurur nitelikte. Dördüncü kategori olan anayasal özgürlüklerin ve medya özgürlüğünün kısıtlanması ve ortadan kaldırılması meselesinde de fazlasıyla örnek var. Anayasanın fiilen feshedilmesi ve bireysel özgürlüklerin sıfırlanması, güçler ayrılığının yürütmeye (Erdoğan’a) bağlanması, medyanın tümüyle kontrol altına alınması, Cemaat’e yakın medyaya hukuksuzca el konması ve mallarının gasp edilmesi, son olarak Doğan Medya’nın da baskılarla ölü fiyatına ele geçirilmesi gibi örnekler var – ki bunlar çoğaltılabilir.

Sonuç olarak, akademik ve bilimsel kıstaslara göre yapılan objektif bir testte, nasıl bir liderle karşı karşıya kaldığımız büyük bir berraklıkla ortaya çıkıyor. Bu tipolojideki liderler demokrasiyi önce zayıflatıyor, sonra da onu öldürüyor. Demokrasi ölünce, seçimler sadece formaliteye dönüşüyor. Demokrasiyle gelmek kolay, asıl mesele demokrasiyle gitmek. Türkiye’nin içine düştüğü karadelik, tüm enerjisini yerel seviyede tüketerek ülkenin giderek kan kaybetmesine sebep oluyor. Bu tür rejimlerin iktidardan gitmeleri de kaos ve bunalımlarla dolu istikrarsızlık ortamlarında, halkı perişan ederek gerçekleşiyor. Gittiklerinde geriye ekonomik ve sosyal bir enkaz bırakan bu tür rejimler ve liderler, ülkelerinin onlarca yıllık gelişim birikimlerini tüketiyor. Gelecek nesillere hayat seviyesi ve eğitim düzeyiyle son derece kötü koşullarda bir ülke bırakıyor.

[Ptof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.4.2018 [TR724]

Sosyal ağlar ve bizim olmayan hayatımız [A. Yavuz Altun]

Facebook’un kurucu CEO’su Mark Zuckerberg, ABD Kongresi tarafından iki gün boyunca sorgulandı. Cambridge Analytica skandalının ardından hisseleri neredeyse serbest düşüşe geçen Facebook, bu iki günlük oturumdan sonra borsada toparlandı. Bir anlamda Zuckerberg ve ekibi, kongrenin sorgusunu kendileri açısından iyi bir PR kampanyasına dönüştürdü. Genç dâhi, sıklıkla ‘Herhangi bir yasal regülasyona karşı değilim’ dedi. Hatta, kongre üyelerinin işbirliği talebine de olumlu yanıt verdi. Zuckerberg’in medya açıklamaları da zaten, özürle başlamıştı. Cambridge Analytica meselesinin ciddiyetini doğru anladığını gösteren bir işaretti bu.

Kongredeki oturumda gülümseten detaylar var. Mesela bir kongre üyesi, Facebook’un nasıl bedava hizmet verebildiğini sordu. Zuckerberg kendini tutamadı, kıkırdadı. Reklamla para kazandıklarını söyledi. Basit bir soru gibi görünüyor ancak aslında problem tam olarak burada başlıyor.

MEDYA NASIL PARA KAZANIR?

Basılı gazeteler ve dergiler, satış rakamları ve reklam gelirleri üzerinden para kazanır. İş dünyasının esiri olmak istemeyen yayınlar, satış gelirlerini arttırabilmek için ya abone sistemiyle daha fazla okuyucuya ulaşmayı tercih eder ya da fiyatlarını yüksek tutar. Okur profili de bunu karşılayabilecek zenginlikte olan şehirli, orta sınıflardır çoğunlukla. Ancak bazı ülkelerde, mesela Türkiye’de, zengin iş adamları medyayı bir yatırım ve PR aracı olarak görerek zararına katlanıp buraya büyük paralar aktarmayı sürdürebilir.

Televizyonlar ise gazetelerin aksine neredeyse tamamen reklam gelirine bağlıdır. ABD’deki gibi paralı televizyonculuk her yerde yaygın değil. Bu da televizyonların, daha fazla izleyici çekmek ve böylece reklam verenlerin öncelikli tercihi hâline gelmek gibi bir ‘ihtiyacı’ olduğunu gösteriyor. Eğer reklamla daha çok kişiye ulaşmak istiyorsanız, en çok izlenen TV’yi seçersiniz doğal olarak. Bunun yan etkilerinden birisi, televizyonların sansasyon merakını uyandırmaktı. Türkiye’ye anchormenlik mesleğini getiren Reha Muhtar bunun en keskin örneği. TV haberciliğini neredeyse bir şova dönüştüren Muhtar, diğer kanalların da mecburen (çünkü seyirci kaybetmek, reklam verenleri kaybetmek anlamına gelir) bu modayı takip etmesine sebep olmuştu.

İnternet, bir haber mecrası olarak bu yönüyle TV’ye benziyor. Elbette Facebook ya da Twitter’ın kuruluş amacı ‘haber kanalı’ olmak değildi. Fakat sosyal etkileşimin doğal bir neticesi olarak insanlar buraları ‘haber’ maksatlı da kullanmaya başladı. Tıpkı TV gibi, Facebook ve Twitter da çok fazla kullanıcıya sahip olup reklam verenleri cezbetme yolunu seçecekti. Bunun için, üyelerini sürekli sitede tutacak ve reklamların görünürlüğünü arttıracak bir ‘kullanıcı deneyimi’ tasarlamaları gerekliydi. Çokça tartışılan sosyal medya ‘algoritması’ burada devreye girdi.

HER ŞEY DAHA ÇOK REKLAM İÇİN

Google, Facebook ya da Twitter, dünya üzerinde milyarlarca kullanıcıya sahip bu platformlar, reklam verenlere şu hizmeti sunuyor: İnsanların nelere ihtiyaç duyduğunu, nelerle ilgilendiğini sitemizde geçirdikleri sürede öğrenebiliyoruz ve markanızı tam uygun zamanda, uygun şekilde, üstelik kişiye özel olarak karşılarına çıkarma imkânımız var. Peki, bu dev teknoloji şirketleri bu bilgiye nasıl ulaşıyor? Elbette, biz veriyoruz. Sosyal medyayı bir gazeteye benzetecek olsaydık şöyle olurdu: İçeriğini tamamen okurlar oluşturuyor ve her okur için farklı bir gazete basılıyor. Yani ortada devasa büyüklükte, sizin de katkıda bulunduğunuz bir bilgi akışı var ve siz, kullanıcı olarak onun sadece bir bölümüyle muhatapsınız. Karşınıza nelerin çıkacağını ise daha önce nelere ilgi gösterdiğiniz belirliyor. Bir ‘like’, ona benzer bir başka ‘like’ı çağırıyor.

YANKI ADACIKLARI VE POPÜLİZM

Kabaca tarif ettiğim bu sistemin iki temel problemi var: İlki, çokça tartıştığımız ‘yankı adacıklarına hapsolma’ meselesi. Çünkü yukarıda anlattığım ‘kullanıcı deneyimi’ algoritması para kazanmanın en kestirme yolu. Ancak bu algoritma, iş ‘siyasî görüşlere’ geldiğinde, tökezliyor. Sosyal medya algoritması, dünyayı bir semboller evreni olarak algılar. Beğendiğiniz parfümle, yakın olduğunuz siyasî görüş, o algoritma için aynı değerdedir. Aralarında bir hiyerarşi bulunmaz. Bu sebeple de, nasıl ki hep sevdiğiniz markaları karşınıza çıkarır, aynı şekilde sizi hep aynı tondaki siyasî görüşlerin arasında tutmayı hedefler. Bir süre sonra farkında olmadan, sizinle farklı dünya görüşündeki Facebook arkadaşlarınızın paylaşımlarını göremez hâle gelirsiniz. (Bu arada bazı akademik çalışmalar, kutuplaşmanın online platformları kullanmayan seçmenler arasında daha yaygın bir fenomen olduğu görüşünde.)

Bu sistem müdahale edilemez değil elbette. Zuckerberg, kongredeki oturumda, terör içerikli paylaşımların geliştirilen yeni algoritmalarla ve bu alana bakan yaklaşık 200 kişilik bir ekiple tarandığını ve sistemden kaldırıldığını belirtti. Daha önce Facebook, çokça tartışılan haber uygulaması için bir editör ekibi kurmuştu.

İkinci problem, ‘popüler olanın’ tahakkümünü meşrulaştırması. Kapitalizm eleştirilerinden birisi, sistemin zengin olanı daha da zenginleştirmesidir. Çünkü daha çok sermayeye sahip olan, doğal olarak daha avantajlı konuma geçer. Hatta mesela reklam bütçesi çok yüksek bir firma, reklama bütçe ayıramayan firmadan, ürünleri daha az kaliteli olsa bile birkaç adım öndedir. Tekelleşme karşısında küçük firmalar genelde savunmasızdır. Sosyal medyadaki sistem de, benzer şekilde ‘popüler olanı’ daha popüler hâle getiriyor ve yaygınlaştırıyor. Doğası gereği bu algoritmanın doğru/yanlış gibi bir ayrım yapma şansı yok, paylaşımdaki bilgi yalan da olsa, eğer çok ‘like’ almışsa, bol miktarda ‘RT’lenmişse, onu daha çok insanın önüne düşürüyor. Birçok ‘ajans’ şimdilerde insanlara daha fazla RT ve ‘like’ almanın, Youtube’da ekstra görüntüleme kazanma ‘hizmeti’ sunuyor. Bunu önlemek için Facebook ABD seçimlerinden sonra özellikle yalan haberle mücadele adına bazı iyileştirmelere gitti.

Geleneksel medya, ‘sorumlu yayıncılık’ kavramının etrafında bazı sınırlandırmalar getiriyordu ancak Facebook ancak kısa süre önce sitedeki içeriklerden ‘sorumlu’ olduğunu kabul etti.

BİZİ BİZDEN ALMADAN…

Cambridge Analytica skandalı bize üçüncü ve daha önemli bir problemi göstermiş oldu. Sosyal medya aktivitelerimiz, bizi manipüle edilmeye açık hâle getiriyor. Üstelik bu kez çok daha savunmasız bir durumdayız. Geleneksel medya, belirli akıl yürütmeleri propaganda maksatlı kullanabiliyordu. Gündemi belirlemek ya da skandal üretmek, bunun için yeterliydi. Ancak şimdiki propaganda, çok daha ince işçiliğe sahip. Çünkü kendimizi, beğenilerimizi, zayıflıklarımızı, psikolojik kategorilerimizi ele veriyoruz. Irk, cinsiyet, yaş aralığı, sosyal ve siyasal eğilimlerimiz gibi bilinen demografik özelliklerimizin yanı sıra, şirketler ve devletler artık iç dünyamızı da gözetleyebiliyor. Genelde yakın ilişkilerde ya da aile arasında görülen psikolojik manipülasyon hikâyeleri, kamusal alana yayılıyor. Etrafımıza ördüğümüz sosyal etkileşim ağı, örgütlü sistemlerin (devletler, şirketler gibi çeşitli güç odakları) manipülasyon teknikleri için bir vasıtaya dönüşüyor.

İşin komik tarafı, sosyal medyanın içeriğini kendimiz oluşturduğumuz hâlde, bundan dev teknoloji şirketlerinin nemalanıyor olması. Tıpkı devletler gibi. Maddi (vergi) ve sembolik (yasaya itaat) gücünü vatandaşların rızasından devşiren devletlerin kendini vatandaş karşısında ‘öncelemesi’ gibi, bu şirketler de daha fazla kâr elde edebilmeyi, kişisel verilerimizden daha çok önemsiyor elbette. Ancak bu ‘içeriğini bedavadan elde eden’ online platformlar çoğalmaya da devam ediyor. Türkiye’deki Ekşi Sözlük’ü ele alın mesela. Yazarların girdiği entry’ler sayesinde büyüyen, ilgi çeken ve reklam geliri elde eden bir şirket orası basitçe. Gelgelelim, yazarlar da burada popüler olmanın, fikirlerini ifade edebilmenin ve başkalarına ulaşmanın ‘tadını’ aldıkları için bu şirkete bağımlı kalıyorlar. Benzer şekilde başkalarının içeriklerini sitede toplayarak buradan para kazanan Huffington Post’a, ‘emek sömürüsü’ davası açılmıştı ancak davayı kazanamadılar çünkü insanlar blog yazılarını Huffington Post’a verirken, bunu gönüllü olarak, daha çok okuyucuya ulaşmak için yapıyorlardı.

Kapitalizm tarihinde devasa şirketler, kendi çıkarlarının peşinde giderken çok kez etik olmayan hamleler yaptı. Zaman içerisinde gerekli müdahaleler oldu ve kısmî gerilemeler yaşatıldı. Ama önce insanların buradaki tehlikeyi görmeleri gerekli. Ve bu tehlikede tek sorumlunun bu şirketler olmadığını da. İnternet kültürümüz, tıpkı daha önceki medya biçimlerinde olduğu gibi, öncelikle kullanıcıların dikkatine ve eleştirel yaklaşımına muhtaç.

[A. Yavuz Altun] 14.4.2018 [TR724]

İnternete başlamanın da bir yaşı var!

Çocukların oyun oynayabilecekleri mekanlar ve dış ortamlardaki alanlar geçtikçe azalıyor. Bu nedenle gün boyu evde vakit geçirmek zorunda kalan çocuklar için ekran önemli bir seçenek haline geliyor. Ancak ailelerin, ekranı çocukları için bir ‘susturucu’ olarak kullanması, onların gelişimi üzerinde olumsuz pek çok etkiye yol açıyor.

Çocuk ekran başında daha uslu, sessiz ve çevreyi dağıtmadan oturabilir. Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ali Satılmış, bir süre sonra yemek yeme gibi ihtiyaçlarını ekrana bakarak gideren, daha az konuşan ve sosyal ortamlardan uzaklaşan bir birey haline geliyor uyarısında bulunuyor. Dr. Ali Satılmış, ‘Bu nedenle ekranın yetişkinler için iyi bir kaçış yolu olduğu düşünülse de çocuklar üzerindeki psikolojik, fiziksel ve sosyal zararları unutulmamalıdır.’ diyor.

Hayal kurma özgürlükleri yok olmasın

Devamlı olarak ekrana maruz kalan çocuklar; zamanla ekran olmadan oyun kuramaz ve ekransız yapamaz duruma geliyor, hayal dünyaları giderek küçülüyor. Halbuki hayal kurmak, çocukların en büyük gücüdür ve ekran varlığı da çocukların bu gücünü elinden alıyor. Çocukları sosyal açıdan bu kadar olumsuz etkileyen ekran, sunduğu içeriklerle de pek çok açıdan çocukların gelişimine zarar veriyor. Çünkü birçok dizi ve sanal oyunda şiddet ana unsurdur. Ekran karşısında kontrolsüz geçirilen vakitler, bir süre sonra çocukların şiddeti normal bir çözüm aracı olarak görmesine ve model olarak almasına yol açıyor.

Hangi yaş grubu ne kadar süreyi ekran başında geçirebilir?

0-3 yaş çocuklar olabildiğince ekrandan uzak tutulmalıdır.

  • 3-6 yaş çocuklar günlük toplam süre 20-30 dakika
  • 6-9 yaş çocuklar günlük toplam süre 40-50 dakika
  • 9-12 yaş çocuklar günlük toplam süre 60-70 dakika
  • 12 yaş üzeri çocuklar günlük toplam süre 120 dakika ekrana bakabilir.

Ebeveynlerin dikkat etmesi gerekenler

  • Teknoloji bir oyun değil bilgiye ulaşma aracı olarak tanımlanmalı, tüm aile bireyleri aynı şekilde kullanmaya özen göstermelidir.
  • Çocukta ekran bağımlılığı hissedildiğinde aile içi iletişim arttırılmalı, anne ve baba ev içinde mutluluğu arttıracak araç ve yöntemler geliştirmelidir.
  • Önemli davranışlardan biri de aile toplantılarının düzenlenmesidir.
  • Teknolojinin kontrollü ve sınırlı bir şekilde kullanımının öğretilmesi çocukların ekranda karşılaşacakları kötülüklerden ve bağımlılıktan korur.
  • İnternet filitreleme yöntemlerinin kullanılması ve ekran kullanımın ortak alanlarda ebeveynlerin görebileceği yerlerle sınırlandırılması çocuğun yanlış sitelere ulaşmasını engelleyebilir.

[TR724] 14.4.2018

Bir Pax Erdoğana mümkün mü? [Bülent Keneş]

Galiba Türkiye’nin sadece kaos ve kargaşanın eksik olmadığı Ortadoğu’da değil, kendisini çevreleyen tüm bölgede ve hatta dünyada “düzen kurucu” olduğunu söyleyen ilk kişi, uydurduğu bu tarz afili ifadelere dönüp önce kendisinin inanmasıyla ve kendi havalı sözlerine mutlak gerçek muamelesi yapmasıyla meşhur Ahmet Davutoğlu’ydu.

Lübnan’daki BM Barış Gücü (UNIFIL) kapsamında kapasitesi artırılarak görev süresi uzatılacak Türk askeri gücü ile alakalı çıkarılacak bir tezkere vesilesiyle, 23 Haziran 2009 günü, dışişleri bakanı sıfatıyla Meclis’te yaptığı bir konuşmada, Davutoğlu küresel ve bölgesel barışa katkıda bulunmak amacı güden o dönemin Türk dış politikasının 3 ana stratejisini şöyle özetlemişti: 1) Krizlerin çıkmasını engellemek. 2) Kriz çıktığında ise olumsuz etkilerini hızla ortadan kaldırmak. 3) Krizlerle bağlantısız olarak düzen kurucu ve bölgede genel çerçeve içinde düzeni sağlayıcı misyonlar üstlenmek.

Davutoğlu “düzen kurucu” kavramını çok sevmiş olmalı ki, bu sözü aynı konuşmada tekrar be tekrar kullanmakla kalmamış, devam eden dışişleri bakanlığı döneminde ve takip eden başbakanlığı döneminde de sıklıkla gündeme getirmişti. 2011 yılına kadarki Türk dış politikasına bakıldığında, bölgesel istikrar ve uluslararası barışın tesisi konusunda Türkiye’nin yapıcı rolü elbette ki yadsınamaz. O dönemde Türkiye, birkaç istisna dışında, ya başkaları tarafından başlatılmış bölgesel ya da uluslararası barış ve istikrar çabalarını destekleyen ya da kendisi bizzat bu tür girişimler başlatarak, Davutoğlu’nun dediği gibi bir “düzen kurucu” olmasa da krizlerin ve sorunların çözümünde “kolaylaştırıcı” bir rol üstlenmiştir. 2011’den sonra ise, bir süreliğine daha hedefler ve söylemler aynı şekilde devam etmekle birlikte sahadaki eylemler tam tersi bir istikamete evrilmiştir.

IŞİD’ÇİLERE ÜNİFORMALAR GİYDİRİP TSK’YA SİLAH ARKADAŞI YAPTILAR

Peki, başlangıçta Davutoğlu’nun giderek kabaran ihtiraslarını da kapsayan, ama zamanla hoyratça kullanılmış adi bir peçete gibi buruşturulup kenara atılmasına yol açan, bugün ise tüm görünürlükleri itibariyle İslamofaşist bir karaktere bürünen despotik Erdoğan rejimi bu “düzen kurucu”luğun neresinde?

Dillerinden düşürmedikleri hamasete bakılacak olursa bölgeyi aşan bir “Pax Erdoğana” kurma havasındaki Erdoğan rejiminin eylem ve politikalarının bölgedeki ve dünya siyasetindeki karşılığı tam olarak neye tekabül ediyor?

Dünün IŞİDçilerine, el-Kaidecilerine, eli kanlı türlü yobaz sürülerine uyduruktan bir üniforma giydirip bin yıllık Türk ordusuna silah arkadaşı yapmasına rağmen, ancak aylar süren bir askeri harekattan sonra Afrin’in ele geçirilebilmesi zihin dünyalarındaki “Pax Erdoğana”ya giden yolun hangi durağıdır?

Bu soruların cevabına geçmeden önce “Pax” kelimesinin kaynağını ve bugüne kadar kimler için kullanıldığını şöyle bir hatırlatalım. Latince “barış” anlamına gelen bu kavram, ilk olarak Roma İmparatorluğu’nun aşağı yukarı 200 yıllık (MÖ 27 – MS 180) bir dönemi için kullanılmıştır. Roma İmparatorluğu’nun uzun soluklu istikrar dönemine “Roma Barışı” anlamında “Pax Romana” denilmiştir. Ancak bu kavram, mutlak anlamda barışı ifadeden ziyade izafi bir düzen kuruculuğu ifade etmektedir. Öyle ki, Roma yönetimi içerisinde kendi aralarında kavga eden rakip liderlerin ve eyaletlerin bazen zor kullanılarak barıştırılmasını da kapsamaktadır. Kavram daha ziyade, Romalıların komşu devletler ve kabilelerle savaşmaya devam etmelerine rağmen savaşın etkilemediği imparatorluğun iç eyaletlerindeki sükunet ve barış görüntüsünü tanımlamaktadır.

“Pax” kavramının sıfat olarak kullanıldığı ikinci büyük gücü ise Osmanlılar oluşturmuştur. Osmanlılar kendi devirlerini aşan savaş, hukuk ve yönetim tarzlarıyla geniş bir coğrafyada hakikaten bir “düzen kurucu” rolünü başarıyla oynamışlar ve “Pax Ottomana – Osmanlı Barışı” şeklinde adlandırılmayı bileklerinin hakkıyla kazanmışlardır. 16-17. yüzyıllarda geniş Osmanlı İmparatorluğu topraklarında, dünyanın diğer bölgeleriyle mukayese edilmeyecek ölçüde bir istikrar, huzur ve düzen hakimdi. Osmanlı, gücünün doruğunda olduğu bu dönemde bütün Balkanlar’ı, Orta Doğu’yu, Kuzey Afrika’yı ve kısmen Kafkaslar’ı barış ve istikrar içerisinde bir arada tutmayı başarmıştır. “Pax Ottomana”, Fransız İhtilali’ni takip eden dönemde, özellikle de Balkan ve dünya savaşları esnasında büyük yıkımlar yaşayan söz konusu bölgelerde Osmanlı’nın tarihi geçmişini müspet hatıralarla anmayı amaçlayan tarihçilerin sıklıkla kullandıkları bir ifadedir.

PAX AMERICANA, PAX OTTOMANA’DAN FARKLI ANLAMLAR İÇERİYOR

Daha sonraları, özellikle denizlere hakimiyeti ile yükselen ve yine bu sayede sanayi devriminin ihtiyaçlarına cevap verebilmek üzere öncülüğünü üstlendiği sömürgeciliğiyle iyice güçlenerek üzerinde güneşin batmadığı bir imparatorluk haline gelen İngiltere için de kullanılmıştı bu ifade. İngiltere, 1815 Napolyon Savaşları’nın sonundan 1. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar dünyanın çok büyük bir coğrafyasında ifa ettiği “düzen kurucu(!)” rolüyle “Pax Brittannica – İngiliz Barışı” unvanını hak etmişti. Tüm zamanların en büyük imparatorluğu haline gelen İngiltere, özellikle donanma konusunda rakip tanımıyordu. Deniz hakimiyeti üzerinden tartışmasız bir dünya hakimiyeti kurmuştu. İleriki yıllarda ise, İngiltere’nin bu rolü ABD’ye miras kalacaktı.

Konunun uzmanları “Pax Americana – Amerikan Barışı”nın kısmen çöken “Pax Britannica”nın parçaları üzerine oturduğunu söylerler. Neticede tıpkı İngiltere gibi ABD de, kendisine etkinlik alanı olarak Kuzey Amerika, Orta Doğu ve Asya ülkelerini seçmişti. “Pax Americana,” II. Dünya Savaşı’nın bitiminden günümüze kadar geçen sürede Batı dünyasında süre gelen görece barış dönemini tanımlamak için kullanılmaktadır. ABD’nin dünyanın en büyük askeri ve diplomatik gücü haline geldiği döneme rastlayan bu rol, bir yönüyle, modern zamanların Roma İmparatorluğu rolü olarak da tanımlanmaktadır.

Osmanlı için kullanılma amacının aksine “Pax Americana” hem ABD’nin küresel siyasetini destekleyenler hem de bu siyasete hasım olanlar tarafından kullanıldığı için Roma, Osmanlı ve hatta İngiltere için kullandığı gibi tamamen pozitif çağrışımları olan bir kavram değildir. ABD’nin küresel alanda izlediği politikalara karşı olanlar, bir süper güç olarak ABD’nin tahakküm kurma siyasetini ve emperyalizmini eleştirmek için de bu kavrama sarkastik bir üslupla sıklıkla başvurmaktadırlar.

Öte yandan, “Pax Americana” da “Pax Romana” gibi görece bir barış dönemine karşılık gelmektedir. Her iki “barış” döneminde de savaşlar olmakla birlikte şartlar medeniyetin devamı ve tekamülü için nispi elverişliliğini hala sürdürmekteydi.

“DÜZEN KURUCU” DEVLETLERİN ORTAK ÖZELLİĞİ “BÜYÜK GÜÇ” OLMALARI

“Pax” sıfatıyla anılan güçlere bakıldığında hepsinin tek bir ortak özellikleri olduğu görülür. Evet düzen kurucu olmaya düzen kurucudurlar ama düzen kurucu olmadan önce dönemlerinin en baskın siyasi, askeri, ekonomik ve sosyo-kültürel güçleridirler de… Bir sanı veya kof hamasetle o ünvanı elde etmiş değillerdir. Tam tersine söz konusu ünvan, bu güçlerin eylem ve edimlerinin sonuçlarını tanımlamak için kullanılmıştır. Meseleyi, bu çerçevede, Erdoğan rejimi bakımından ele alacak olursak, aklımıza ilk gelecek olan “Pax Erdoğana” ya da “düzen kurucu” kavramları değil, “aç tavuk kendini darı ambarında sanırmış” sözü olacaktır.

Pula dönen parasıyla; fırsatınI bulduğunda ülkeden kaçan işadamlarıyla; İstanbul başta olmak üzere tarihi ve tabii zenginliklerini yağmayla; gaspla, talanla, sat-savla, yalanla, kırk hokkabazlıkla ayakta tutmaya çalıştıkları ekonomisiyle; her fraksiyonu bir ötekisinin gözünü oymak için fırsat kollayan paramparça ordusuyla; en basit askeri araçları ve silahları işler halde tutabilmek için bile sabah akşam küfrettiklerine muhtaç bir savunma sanayiiyle; bin parçaya bölünmüş ve her bir parçası ötekilerinden nefret eden toplumuyla; kendi halkının bin yıllık şehirlerini bombalayarak yerle bir edecek, kendi insanlarından yüzbinlercesini açlığa mahkum edecek kadar insanlıktan çıkmış haliyle mi İslamofaşist Erdoğan rejimi en azından bölgede bir “Pax Erdoğana” kuracak?

Erdoğan rejiminin Türkiye’yi güçlendirmekte ve en azından bölgesinde “düzen kurucu” olma konusunda değil belki ama ülkenin siyasi, sosyal, hukuki ve ahlaki düzenini tarumar ettikçe aleme nizam verme hamasetini artırmada ve bu hamasete yandaş bulmakta son derece başarılı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu maharetli ahmak avcılığına tav olanları, Erdoğan’ın yarattığı bu hayal aleminden uyandırmaya ne ceplerindeki paralarından olmaları, ne evlatlarının canlarından olmaları, ne de gün be gün emareleri beliren huzur ve istikrarlarından olmaları yetmeyecek gibi görünüyor.

LÜBNAN’DAKİ HİZBULLAH NEYSE ORTADOĞU’DAKİ ERDOĞAN REJİMİ DE O

Türkiye’nin, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eş başkanlığı örneğinde olduğu gibi devletler oyununda kullanışlı bir maşalık rolü üstlenmiş Erdoğan’ın, görmemişlere has bir hevesle bu rolünü abartarak kendisini dev aynasında görmesinin elinden çekeceği daha çok şey var. Ülkedeki iyi kötü işleyen müesses nizamı tarumar edip yerine ancak ayrıştırdığı, hasımlaştırdığı kitlelerin birbirlerine karşı nefretlerini koyabilen Erdoğan mı başka beldelere barış ve huzur getirecekmiş? Fanatizmlerini iyice bileyerek silahlandırdığı radikal İslamcı güruhların üniformalı ya da üniformasız, resmi ya da sivil serseriliklerini düzen kurmak gibi sunarak “kurucu baba” rolleri kesen bir şarlatanın tüm müesseseleri ve bütün değerleriyle birlikte kendi ülkesini yerle bir ederken başka ya da daha geniş bir coğrafyada düzen kurucu olmasını beklemek abesle iştigal ya da su katılmamış bir ahmaklık değil midir?

Elbette ki, şöyle ya da böyle bir “Pax Erdoğana” mümkün değildir. Görgüsü, tecrübesi, gücü ve kapasitesi kendi ülkesinde bile iyi kötü bir düzen kurmaya ve hatta var olan bir düzeni sürdürmeye yetmezken (burada elbette ki en zayıf, en paçoz rejimlerin bile kolayca gerçekleştirebileceği kendi halkına zorbalıkları ve katliamaları kastetmiyorum) daha geniş bir coğrafyada “düzen kurucu” olmaya girişmek şayet tescilli bir yalan ya da palavra değilse, emin olun ki boş bir hevestir, kof bir hamasettir.

Bu şartlar altında Erdoğan rejiminin mevcut ulusal, bölgesel ve uluslararası pozisyonunun neye benzediğine dair bir örnek vermek gerekirse, bu örneği farklı bir maslahatla da olsa girişte bahsettiğimiz Lübnan’dan verebiliriz. Tüm müktesebatını masaya yatırdığımızda İslamofaşist Erdoğan rejiminin, bölgesel ve uluslararası alanda olsa olsa ancak Hizbullah’ın Lübnan’da oynadığına benzer bir rolü oynayabileceğini söyleyebiliriz.

Malumunuz İran’ın Suriye’den destek alarak 1980’lerden itibaren Lübnan’da semirttiği Hizbullah, zaman içerisinde ülkede hatırı sayılır bir siyasi, ekonomik ve askeri güce erişmeyi başardı. Ancak bu başarısına rağmen, Lübnan’ın demografik ve sosyo-politik karakterinden ötürü, Hizbullah’ın dış destekli bu güç temerküzü hiçbir zaman ülke siyasetinde “düzen kurucu” olabilme düzeyine ulaşamadı. Aynı sebeplerle bundan sonra da ulaşamayacaktır.

PAX ERDOĞANA DEĞİL, ŞER ODAĞI YA DA ŞER REJİMİ

Ancak, yine de bu durum Hizbullah’ın Lübnan’ın kaderindeki belirleyici rolünü hafife almamızı gerektirmemektedir. Çünkü Hizbullah, Lübnan’da kendi tercihleri çerçevesinde bir düzen ve istikrar kurma kapasitesinden mahrum olsa da kendi iradesi ve tercihleri hilafına oluşacak herhangi bir düzeni ve istikrarı bozmaya yetecek bir kapasiteye de fazlasıyla sahiptir. Yani Hizbullah’ın Lübnan’da istikrar kuracak bir gücü yoktur ama lehine olmayan her istikrarı bozabilecek kapasitesi fazlasıyla vardır. Bu bakımdan Hizbullah’ı hesaba katmayan ve onu tatmin etmeyen herhangi bir planın orta ve uzun vadede Lübnan’da hiçbir işe yaramayacağını o ülkenin realitelerine vakıf olanlar iyi bilir.

Dünyanın herhangi bir yerinde işe yarar ve sürdürülebilir bir istikrar ve düzen kurma kapasitesi veya kabiliyeti bulunmayan Erdoğan rejimi de aynen Hizbullah gibi yapıcı özellikleri ile değil, ancak yıkıcı özellikleriyle varlığını hissettirebilen ve bu yolla kendisinin de hesaba katılmasını sağlamaya çalışan, yani herkesin şerrinden emin olmaya çaba harcamak zorunda kaldığı bir güç haline gelmiştir.

Bu rejime, bölgedeki ve uluslararası alandaki yıkıcı yansımaları itibariyle, isterseniniz ülkemizdeki klasik ifadesiyle “şer odağı” diyebilirsiniz. Ya da uluslararası ilişkiler literatüründe bu tür rejimleri tasvirde kullanılan “evil state – şer devleti” olarak da tanımlayabilirsiniz.

Burada, başına musallat olduğu kendi ülkesini yaşanmaz hale getiren, son olarak Kosova örneğinde gördüğümüz gibi el attığı her yerde huzuru kaçıran, hemen yanıbaşında alevlendirdiği yangınla dünyanın iki dev gücünü savaşa tutuşacak noktaya taşıyan, düzen ve istikrar bozuculuğu, huzur kaçırıcılığı Ortadoğu’dan Balkanlara, Afrika’dan Avrupa’ya, Asya’dan Amerika’ya uzanan korkunç bir kötülük rejiminden bahsediyoruz.

Ama ne yazık ki, şeytandan rol çalmak şöyle dursun şeytanın pabucunu ters giydirme mahareti olan Erdoğan rejimininin nelere mal olacağını başta Türk halkı olmak üzere dünya kamuoyunun önemlice bir kısmı hala anlayabilmiş değil ya da anlamak istemiyor. Öyle görünüyor ki, Erdoğan rejiminin kendileri, dünya ve insanlık için nelere mal olacağını çok acı tecrübeleri bizzat yaşamadan da anlamayacaklar gibi.

[Bülent Keneş] 14.4.2018 [TR74]

Bana sarı laleler alsan, çiçek pazarından… [Tarık Toros]

Şu ara ülkede olması gereken iki şey vardı:

-Dünyadaki Ortadoğu eksenli gelişmeleri takip.

-Yine dünyadan bağımsız olmadan ekonomideki gidişat.

***

Bunun için medya bitirildi.

Bunun için tek sesli bir ülke oldu.

Bunun için günde en az üç-dört posta kürsülerden yalan-yanlış-manipülatif bağırmalarla ayar veriliyor.

Bunun için muhalefet önce etkisizleştirildi, sonra daraltıldı, içeri tıkıldı ve susturuldu.

Bunun için bizim olmamamız gerekiyordu.

Ve bunun için de…

Ta en başta, yargı bitirildi, polis “rejim gücü” oldu, ülke toptan (vatandaşları itibariyle de) muhaberat devletine ve milletine evrildi.

***

Gün aşırı TV’lerde dünya ve ekonomi programları olmalıydı.

Hoş, elinde istatistiklerle konuşmaya çalışan ortalama konukların dahi lafı ağzına tıkılıyor, bir daha da davet edilmiyor.

***

Bugün, Metin Külünk’ün diplomanın gereksizliğini anlatan tweet’inden daha mühimdir bunlar.

Hülya Koçyiğit’in “ülke fazla özgür” laflarından da…

Sanatçıların Mehmetçik’e moral ziyaretinden… Mustafa Keser’in “suratıma tükürün” çıkışından filan önemlidir bunlar.

Lakin, bunlar üzerinde tepiniyor, kimine göre fırtınayı, kimine göre kasırgayı, kimine göre yaklaşan depremi veya üçüncü dünya harbini ıskalıyoruz.

***

“Helaya 1 milyona gidiyorduk, nasıldı o günler” diyorsa kürsüler…

Dinleyen de…

“Bana ne akaryakıt zammından ben hep 100 liralık benzin alıyorum” diyecektir, niye yadırgıyorsunuz?

***

Onca olumsuzluğa, kötüye gidişe, birbirini tutmayan laf ve politikalara rağmen…

Konuşmaya, anlatmaya devam etmek gerekiyor.

Bu sadece ülkenin sorunu değil.

Dünya da kısmen farksız.

***

Suriye’nin bir bölgesinde kimyasal gaz kullanıldı, çocuklar öldü diye harekat yapılacakmış.

Daha dün “Suriye’den çıkıyorum” diyen ABD, şimdi “Hazır ol Rusya” diye komut veriyor.

Siz dünya liderlerinin gerçekten çocuk ölümlerinden müteessir olduğunu düşünüyor musunuz?

Çocukların hunharca katledildiği tek bölge Suriye’deki Duma mı?

Myanmar, Yemen orada duruyor, kimse gıkını çıkarıyor mu?

***

Saddam’ın kimyasal silahı var diye Irak’a giren Batı koalisyonu, 15 sene geçti, kimyasalın izini bulamadı, yoktu çünkü.

O kadar uzağa gitmeye ne hacet, geçen sene İdlib’e aynı gerekçeyle müdahale oldu, Pentagon daha iki ay önce “Kimyasal yoktu” diye açıklama yaptı, geçen senenin hesabını soran var mı?

Batı basınında hepsi çıkıyor. Ne çare, gazeteciler ne yaparsa yapsın, ülkelerin yönetimleri bir şey tutturmuşlar, o yolda inatla yürüyorlar.

***

Trump hakkında en az bir düzine kadın “delilli belgeli” taciz iddiasında bulundu.

Rusya ile ilişkiler halen soruşturulacak.

Ne oldu?

Trump’ın en az bir düzine kurmayı gitti, Beyaz Saray’dan 50’ye yakın isim ya bıraktı ya gönderildi.

Başkan devam ediyor.

Bill Clinton, oval ofiste Monica Lewinsky macerasından sonra direkten dönmüş, halkına itiraf ederek başkanlıkta güven tazelemişti.

Trump’ın başında 10 katı var, basın da yazıyor bunları, pozisyonunda değişiklik yok.

Sonuncusu, Stormy Daniels hadisesi.

Porno oyuncusu bu kadın, “Trump’la birlikte olduk, susmam için başkanlık kampanyasından önce bana 130 bin dolar ödediler” dedi. Trump’ın avukatı da ödemeyi kabul etti. Trump, “haberim yok” diyor.

***

Amacım magazin yapmak değil.

Tuhaf biçimde her şey ama her şey kamuoyunun gözünün önünde oluyor.

Gazeteciler iz sürüyor. Belgeliyor.

Fakat adamına göre bedel ödeniyor.

Ünlü aktör Kevin Spacey’nin kariyeri bitti.

Niye?

30 yıl önce, o gün 16 yaşında bir gencin “beni baştan çıkarmaya çalışıyordu, yanından uzaklaşıp tuvalete gittim, olay büyümeden kapandı” iddiası sebebiyle.

Netflix’teki “House of Cards” dizisinin son sezonundan çıkarıldı (başrolde yani, nasıl olacaksa).

Son filmi “All The Money In The World” filmi bile etkilendi. Film gösterime girmeden bir ay önce, Spacey’nin sahneleri çıkarılıp yerine Cristopher Plummer oynatıldı.

Şu son altı ayda kariyeri biten 40 tane politikacı, filmci sayarım size.

***

Facebook’un kurucusu ve başkanı Mark Zuckerberg, ABD Kongresi’nde ifade verdi.

Özür diledi.

Niye?

Facebook’un verdiği zararlar konusunda çaba harcamadığı için.

Neydi bu zararlar:

Yalan haber, seçimlere dış müdahale ve nefret söylemi.

Trump, Facebook’a çok şey borçlu.

Ama atı alan Üsküdar’ı geçti yani.

Şimdi ne olacak?

Hiç…!

Koca bir hiç.

Herkes yoluna devam edecek.

***

Sadece Türkiye değil…

Dünyada da bir şeyler yolunda gitmiyor ve gazeteciler çaresiz.

Kamuoyu da.

Tüm ülkelerde liderlere duyulan güven geriliyor.

Buna rağmen liderler sıkıştıkları yerden çıkmak için şeytani planlar yapmaktan geri durmuyor.

Gerçekten de…

Şeytanın dahi sanki tatile çıktığı bir dönem sürüyoruz.

Tuzak kuran kurana.

Buraya kadar okudu ve bitirdiyseniz…

Taksim’de zevksiz saksılardaki laleleri kritik etmeye devam edebilirsiniz.

Doğru, Taksim meydanı hiçbir zaman bu kadar çirkin olmadı.

Eski haline getirdik mi, düzelecek her şey.

[Tarık Toros] 14.4.2018 [TR724]

Demirtaş’ın savunması ve strateji hatası [Erhan Başyurt]

Selahattin Demirtaş, Türkiye’de siyaset yapan isimler arasında kıvrak zekası ve hitabet kabiliyetiyle takdir ettiğim bir isim.

Cumhurbaşkanı adayı olarak aldığı yüzde 13, onun oy potansiyelinin HDP’de olduğu için sınırlı kaldığının delili.

Genel kanaat, ‘CHP’de lider olsaydı, iktidar alternatifi olabilirdi’ şeklinde. Kişisel kanaatim de bu yönde…

***

Seçilmiş bir milletvekili olarak tutuklanmasını, siyaset yapmasının önünün kesilmesini yanlış buluyorum.

HDP Eş Başkanı olduğu halde tutuklanması, dokunulmazlığın kaldırılmasına ‘şuursuz’ destek veren CHP’nin eseri.

Ki bu hata bizzat CHP’yi de vurdu ve Enis Berberoğlu düzmece iddialarla, üst mahkemenin bozma kararına rağmen halen tutuklu.

Diğer CHP vekilleri üzerinde de bu hatalı karar ‘Demokles’in kılıcı’ gibi bir baskı unsuru olarak dolanıyor.

***

Demirtaş, farklı ve azimli bir siyasetçi olduğunu, tutuklu bulunduğu cezaevinde resim yaparak ve şiir, hikâye yazarak da gösterdi.

Saz çalıp, türkü de söyleyen kabiliyetli bir isim…

***

Demirtaş’ın duruşması nihayet başladı.

Savunması, haksız ithamlara karşı dik duran bir mağdur portresi ortaya koyuyor.

***

Demirtaş, hakkında nasıl bir siyasi infaz kararı olduğunu savunmasındaki ‘fezleke birleştirme’ oyunuyla ortaya koyuyor:

‘23 no’lu fezleke dahil olmak üzere 31 no’lu fezlekeye kadar 9 fezleke; gözaltı ve tutuklama tarihim 04/11/2016.

9 fezleke 9 ayrı şehir veya bölgede; kimi 4 yıl, kimi 5 yıl, kimi 3 yıl, kimi 1 yıldır soruşturmaları devam eden fezlekeler bunlar. Hiçbiri yetkisizlik kararı vermemiş.

Çünkü konuşmanın yapıldığı yer örneğin Kızıltepe, örneğin Bingöl, Batman. Dolayısıyla oranın Cumhuriyet Savcıları yetkili oldukları için soruşturma açmışlar. Hepsi de ağır ceza bölgeleri. Ağır ceza mahkemeleri de var. Ağır ceza soruşturması yürüten cumhuriyet başsavcılıkları da var.

Fakat soruşturmalar tutuklanmama 4 gün kala, 2 gün kala, 3 gün kala ve 1 gün kala yetkisizlik kararlarıyla Diyarbakır’a gönderilmiş…’

***

Demirtaş, siyasi yargı tuzağını şu tespitleriyle daha da net ortaya koyuyor:

“Şimdi, 6‐8 Ekim olayları olarak bilinen 31 no’lu fezleke, onun hikayesi bu kadar basit değil. Kısa birkaç şey var. Okuyayım neler yapılmış bir görelim:

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 2014/500 sayılı soruşturması ile soruşturma başlatıyor, yıl 2014. 6‐8 Ekim’den yaklaşık bir ay sonra soruşturmayı başlatıyor. Bizimle ilgili fezleke 2016 yılının üçüncü ayında düzenleniyor. Bu arada Türkiye’nin değişik şehirlerinde 6‐8 Ekim ile ilgili soruşturmalar sürüyor. Bizim hakkımızda değil olaylar hakkında, başta failler hakkında. Batman, Trabzon, İstanbul ve daha birçok şehir. Buralarda mahkemeler ve savcılar, özellikle savcılıklar yetkisizlik kararı alarak dosyayı Ankara’ya gönderiyor ve bütün Türkiye genelinde gerçekleşmiş 6‐8 Ekim olayları ile ilgili Ankara’da toplanması için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına dosyalar gönderiliyor.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, ‘ben yetkili değilim’ diyor, ‘herkes kendisi yürütsün soruşturmasını’ diyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yetkili olduğu kesin olmak üzere Boğazlıyan Ağır Ceza Mahkemesi karar alıyor. Diyor ki Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, gelecek bütün 6‐8 Ekim dosyalarını ‐ bizim dosyamız değil dikkatinizi çekerim, başka zanlılar hakkındaki dosyaları‐ Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı birleştirecek, soruşturma tek elden yürütülecek diyor.

Bu arada Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı da bir 6‐8 Ekim soruşturması yürütüyor, kendisi de bir yetkisizlik kararı verip Ankara’ya gönderiyor. Ankara kabul etmiyor. Bakın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 6‐8 Ekim ile ilgili ‘ben yetkili değilim’ dediği dosyayı Ankara’ya gönderiyor, Ankara kabul etmiyor, Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesi kesin olmak üzere Ankara’nın yetkili olduğuna karar veriyor. Dolayısıyla Diyarbakır’daki 6‐ 8 Ekim dosyası Ankara’ya geliyor. Orada biz de zanlıyız.

Daha sonra ne oluyor bakın, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tutuklanmamıza dört gün kala yetkisizlik kararı veriyor. Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesinin kesin kararı var ‘yetkili sensin’ diyor. Başsavcılık buna rağmen yetkisizlik kararı veriyor, Diyarbakır’a gönderiyor. Tutuklanmama dört gün var. Normalde yetki meselesi çözülmüş, iki tane ağır ceza mahkemesi kararı var ortada. Boğazlıyan ve Ankara Batı Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı var. Ankara geri gönderiyor Diyarbakır’a, diyor ki ‘yetki sendedir, sen soruşturacaksın’.

Tuhaflığa bakın. İddianamemi hazırlayan Savcı Kurtça Eker diyor ki tutuklanmama üç gün kala, ‘hayır ben yetkili değilim, daha önce verilmiş bir karar var sen yetkilisin’. Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesinin kararını hatırlatarak, geri gönderiyor. Aynı gün yani Diyarbakır’ın karar verdiği gün savcılığı yeniden karar veriyor, ‘hayır sen yetkilisin anlamıyor musun’ diyor. Bu kez ‘ha anladım’ diyor. Kabul ediyor, iki tane ağır ceza mahkemesinin kararına rağmen dosya bu kadar gidip geliyor, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 6‐8 Ekim dosyasını bu iddianameye koyuyor ve soruşturmayı yürütüyor.

Bu şekilde 9 fezleke. Bariz bir şekilde siyasi iradenin iktidarın müdahalesi, çünkü başka şekilde koordine edilemez. Başsavcılık nasıl işliyor biz de biliyoruz. Koordinatör başsavcı diye bir şey yok ki. Dolayısıyla herhangi bir savcı da ‘ben koordinatörüm’ diye görev üstlenemeyeceğine göre birileri tek tek bu savcıları arayıp dosya Diyarbakır’da birleşecek, hepiniz yetkisizlik kararı verip Demirtaş’ın dosyalarını Diyarbakır’da tutuklamaya etkili olabilecek şekilde birleştireceksiniz. Bu kadar net…”

***

Harika şekilde, nasıl bir kumpasla karşı karşıya olduğunu somut delillerle ortaya koyuyor, Demirtaş.

Demirtaş bununla da yetinmiyor. İlgi çekici bir ayrıntı daha veriyor savunmasında, diyor ki:

“4 Kasım akşamı benimle birlikte 15 milletvekili arkadaşımız, Eş Genel Başkanımız Sayın Figen Yüksekdağ da dahil olmak üzere evimiz basılıp, adeta kaçırılarak alınırken, plan zaten yapılıyordu. BİZ BUNLARI BİLMİYOR DA DEĞİLİZ. Ben 12 yıllık milletvekiliyim, 8 yılım eş genel başkanlıkla geçti. Devlette, hükümette ne oluyor, neler koşuluyor iyi biliyoruz.

BANA YÖNELİK OPERASYON 6 EKİM AKŞAMI (Kobani olaylarının yıldönümünde). Ama benim bir yurt dışı programım vardı, 5’inde yurt dışındaydım, operasyon ertelendi. Hatta operasyonu planlayanların fırça yediğini de biliyorum, ‘niye yurtdışı yasağı koymadınız’ diye. Ben bile bile, CEZAEVİNDE GİYECEĞİM ORTOPEDİK AYAKKABIYI DA SATIN ALARAK TÜRKİYE’YE DÖNDÜM, bir süre sonra evim basıldı, milletvekili arkadaşlarımla birlikte gözaltına alındım.

Şimdi, bu aşamaya geldik tabii. Mahkemeniz bu yetkisizlik konusundaki hukuk skandallarıyla ilgili dosyaları birleştirebilirdi. Suçun alt ve üst limitini artırmak, kaçma şüphesi oluşturmak kendince ve işte ifadeye de gelmedin deyip, 150 yıl istenen biriyle ilgili tutuklama yapılması normaldir algısı oluşturmak. Buydu. Bu bir siyasi operasyondu. Ve savcılıklar bunların parçası oldular…”

***

Demirtaş, adil bir yargılama yapılmadığını, savunma hakkına saygı gösterilmediğini de aynı şekilde net ifadelerle ortaya koyuyor.

“Geçen celse iddianame eklerine dair bana bir CD tebliğ ettiniz ve bunu cezaevinde incelemem üzerine cezaevine yazı yazdınız. Cezaevinde de karar alındı. Haftada iki gün ikişer saatten 4 saat bilgisayar kullanma izni verildi.

Fakat CD’yi açtığımda şöyle bir şeyle karşılaştım: 11772 sayfa ek belge var. Sadece bana tebliğ edilen. O günden bu yana dosyaya dahil olanları belirtmiyorum. Haftada 4 saat cezaevinde bilgisayarla evrakları okuma hakkım var. Ortalama bir hızla okursam, sadece okursam; inceleme değil, birbiriyle ilişkilendirme, bağlantı kurma değil; sadece haftada 4 saat bu belgeleri okursam ortalama bir hızla 5 yıl 4 ayda okumayı bitirebiliyorum. Bana tutuklandığımdan 15 ay sonra tebliğe edilmiş belgeleri cezaevinde bu koşullarda okumam tam 5 yıl 4 ay sürüyor.

Benim okumam için de 5 yıl 4 aylık süreye ihtiyacım var. Doğrusu bu aşamada içimden şu talepte bulunmak geliyor: Tutukluluğumun devamına karar verilsin, 5 yıl 4 ay sonraya da gün verilsin, okuyayım, geleyim savunmamı yapayım. Çünkü iddia makamı sonuçta beni o delillerle suçluyor. Hangi delil hangi olayla bağlantılı, hangi fezlekenin veya hangi suçlamanın delili hangi klasörde, hangi sayfada? Bütün bunlar kapsamlı bir çalışma gerektiriyor. Tutanak’a geçsin diye söylüyorum. Şu konuda da samimiyim; mahkemeniz bana 5 yıl 4 ay süre veriyorsa tutukluluğumun devamına da karar verip 5 yıl 4 ay sonraya gün verirse hiçbir gün tutukluluğuma itiraz etmeden geleceğim, burada savunmamı da yapacağım. Bu konuda samimiyim, tutanaklara geçsin…”

Demirtaş, 8 saat okunsa 6 ayda bitecek bu delileri, hakkında 3 ayda iddianame hazırlayan savcılık makamının da mahkeme heyetinin de okumamış olduğuna dikkat çekiyor…

***

Demirtaş bir hukukçu olmasının verdiği birikimle, akla ve mantığa hitap eden harika bir savunma yapıyor.

***

Ancak savunmasının ilerleyen kısımlarında, yukarıdaki dik duruşa yakışmayan bir ‘strateji hatası’ yapıyor.

Şöyle ki, tüm bu fezlekelerin ‘FETÖ kumpası’ olduğunu, hazırlayan savcı ve dinlemeleri yapanların tutuklu olmasıyla izah etmeye çalışıyor.

Benzer bir izahı, Güneydoğu’da sivillere yönelik ağır insan hakları ihlalleri yapılan ‘hendek operasyonları’ ile ilgili de öne sürüyor.

Demirtaş’a göre, hendek operasyonlarını yapan komutanların hepsi de tutuklu ve hatta Semih Terzi öldürüldü…

Demirtaş’a göre, FETÖ’nün amacı ‘Çözüm Süreci’ni baltalamaktı…

***

Bu savunma akla yatkın mı?

Diyelim ki, gerçekten o fezlekeler ‘FETÖ kumpasıydı’… Peki o fezlekeleri bugün birleştirenler, hakkında tutuklama kararı verenler ve hatta kendisini hücreye mahkum edenler de mi FETÖ’cü?

İşin gerçeği şu, o dönem siyasi talimatla hareket edenlerin yerini bugün tam siyasi bağımlılar almış durumda.

Demirtaş, o gün siyasi olarak gözaltına alınamadı ama bugün yine aynı siyasi irade tarafından alınıyor.

Her iki dönemde de siyasi irade aynı olduğu halde, geçmiş hukuksuzluklar için siyasileri sorumlu görmemek, ancak bugün için görmek tam bir tutarsızlık.

***

Aynı şekilde, ‘hendek operasyonu’ için ‘güvenlikçi FETÖ’cüler’ suçlaması yöneltip, bugün Afrin’e yapılan operasyonu siyasi iradeye bağlamak da tutarsız.

İktidar, söz konusu dönemde Çözüm Süreci’ni her şeye rağmen sürdürdü. Hatta Çözüm Süreci ile ilgili koruyucu yasalar çıkardı.

Güvenlik bürokrasisinde de o zamanlar istediği gibi değişiklik yaptı.

Siyasi iradenin o dönem izin vermediği hiçbir şey, bugün olduğu gibi yapılamazdı, yapılmıyordu.

Şimdi, geçmişte yaşananlar için aynı iktidarı aklayıp, şimdiki yaşananlar için iktidarı suçlamak da tutarsız.

***

Gelelim gerçeğe, Demirtaş neden tutuklandı?

3 net sebebi var.

Birincisi, PKK’nın sürece rağmen silahı bırakma yönünde irade göstermemesi.

İkincisi,  Demirtaş’ın da savunmasında ‘yanıldığını itiraf’ ettiği ‘hendekler’… PKK’nın bir taraftan silah bırakmazken diğer taraftan da şehir yapılanmaları ile Çözüm Süreci’ni istismar ederek, kurtarılmış bölgeler oluşturma girişimi…

Üçüncüsü, belki de en önemlisi, Demirtaş’ın ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ açıklamasıdır. Unutmayın ki, Çözüm Süreci’nin bitirilmesi 7 Haziran’da iktidarın aldığı yenilginin ardından gerçekleşti ve oyları artırdığı için de şiddeti artırılarak devam edildi.

***

Demirtaş’ın, adı gibi bildiği bir gerçeği, iktidarın Kürt hareketi gibi tamamen hukuksuz zulmüne maruz kalan bir gruba yüklemeyi tercih etmesi ve rüzgarı arkasına almaya çalışması kanaatimce hatalı bir stratejidir ve bu yolla sonuç alınması da hayaldir.

Bu yaklaşım, gerçek failleri aklamakta onlara daha fazla zulüm yapma imkanı sağlamaktadır.

***

Takdir ettiğim bir siyasetçi olarak Demirtaş’ın, dik duruşu ve zekası ile de ters düşen ‘mağdurlara bir tekme de benden’ tarzı bir savunma girişimi hatalı olmuştur.

Demirtaş’ın, tutuklu tüm vekillerin ve siyasi talimatla hapse atılan tüm diğer tutukluların mümkün olan en kısa sürede serbest kalmasını temenni ediyorum.

[Erhan Başyurt] 14.4.2018 [TR724]

Premier Lig’de fiyasko başka ligde yıldız oldular [Hasan Cücük]

Dünya futbolunun bir numaralı ligi olarak gösterilen İngiltere Premier Lig her oyuncunun rüyasını süslese de orada istikrarlı bir biçimde oynamak hiç de kolay değil. Büyük umutlarla Ada’ya adım atan oyuncular, birer fiyasko olarak geri dönüyor. Elbette başarıyla ter dökenler de var. Ada’da umduğunu bulamayıp diğer liglere döndüğünde yeniden yıldızlaşan oyuncular da yok değil. İşte Premier Lig’de fiyasko olup, diğer liglerde yeniden doğan bazı isimler.

Memphis Depay – Lyon: PSV altyapısından yetişen Depay, genç yaşında A takım kadrosunda kendine yer buldu. Oynadığı futbolla dünya devi Manchester United’ın dikkatini çeken Hollandalı yıldız, Temmuz 2015’te 34 milyon Euro bedelle Premier Lige adım attı. Genç yıldızdan beklentiler yüksekti. Öyle ki, United’ın efsanelerinin giydiği 7 numaralı formanın yeni sahibi oluyordu. İlk sezonunda vasat bir görüntü çizdi. 27’si ilk 11 olmak üzere 45 maçta forma giydi, 7 gol attı. Takımın başına Mourinho’nun gelmesiyle iyice gözden düştü. Formaya hasret kalan Depay, Ocak 2017’de 16 milyon Euro bedelle Ada defterini kapatıp Fransa Ligue 1 takımlarından Lyon’a transfer oldu. Yarım sezonda 17 maçta 5 gol atan Depay, 2017-18 sezonuyla birlikte Lyon’un en iyilerinden biri olarak öne çıktı. Şu ana kadar Lyon formasını 44 maçta giyen Depay, 16 gol atıp, 13 asist yaparak Altın Top’un adayları arasına adını yazdırdı.

Florian Thauvin – Marsilya: 25 yaşındaki Fransız futbolcu adını 2013’te Marsilya’ya transfer olmasıyla duyurdu. Takımın iyilerinden biri olan Thauvin 2015’te Premier Lige adım atarak Newcastle United forması giydi. İngiliz kulübü genç Fransız için 18 milyon Euro ödemişti. Ancak Ada günleri Thauvin için tam bir kabus oldu. Sadece 3 maça ilk 11’de başlayabildi. Yedek kulübesinin müdavimi olan Thauvin daha fazla sabredemeyerek Ocak 2016’da eski kulübü Marsilya’ya kiralık olarak geri döndü. 1, 5 sezon kiralık oynadığı Marsilya’ya Temmuz 2017’de 11 milyon Euro bedelle transfer oldu. Bu sezon lig, kupa ve Avrupa maçlarında Marsilya formasını 45 maçta giyen Thauvin 19 gol atıp, 10 asist yaptı.

Radamel Falcao – Monaco: Kolombiyalı Falcao, FC Porto, Atletico Madrid ve Monaco formalarıyla oynadığı futbolla Avrupa’nın aranan forvetlerinden biri hâline gelmişti. 2014-15 sezonunda kiralık olarak Manchester United’ın yolunu tutan Falcao, Ada’da sıradan bir görüntü çizdi. Monaco formasıyla geçirdiği sakatlığın etkisinden dolayı eski form grafiğini yakalamakta zorlanan Falcao, United formasıyla gol yollarında etkisiz kaldı. Bir sezonda 18’i ilk 11 olmak üzere 32 maçta forma giyerken sadece 6 gol kaydetti. 2015-16 sezonunda bu kez kiralık olarak Chelsea yolunu tutan Falcao’nun mavi formalı günleri tam bir hüsran oldu. Sezon boyunca sadece 2 maçta ilk 11’de sahaya çıkıp, toplam 12 maçta forma bulup 1 gol atabildi. 2 yıllık Ada macerasını kapatıp Temmuz 2016’da yeniden Monaco’ya dönen Falcao kısa sürede eski günlerine dönüş sinyalleri verdi. Geldiği sezon 43 maçta 30 gol bulan Falcao, bu sezon 33 maçta 24 kez fileleri havalandırdı. Monoca’nun geçen sezon 4 yıllık PSG şampiyonluk hegemonyasını yıkmasında Falcao başrol oynadı.

Paulinho – Barcelona: Brezilyalı Paulinho, Temmuz 2013’te Tottenham’a 20 milyon Euro’ya transfer olduğunda beklentiler yüksekti. 2 sezon Ada’da top koşturan Paulinho ilk sezonunda vasatın üstünde bir görüntü çizdi. Ancak ikinci sezonu tam bir hüsran oldu. Kadroya girmekte zorlanan Paulinho için İngiliz basını ‘Pauli-NO’ lakabını takacaktı. Koca sezonda sadece 3 maçta forma bulunca, Temmuz 2015’te Çin ligine transfer oldu. Sezon başında Barcelona’nın 40 milyon Euro ödeyip Paulinho’yu kadrosuna katması oldukça garip karşılandı. Ancak Paulinho ortaya koyduğu futbolla eleştirenleri utandırdı. Bu sezon 43 maçta Barcelona formasını giyen Paulinho 8 gole imza atıp, Ada günlerini unutturan bir görüntü çizdi.

Angel Di Maria – PSG: Benfica ve Real Madrid formalarından tanıdığımız Arjantinli Angel Di Maria’nın yolu 2014’te Premier Lige düşerken takımın adı Manchester United, ödenen bonservis ise tam 75 milyon Euro oluyordu. Sezon boyunca 33 maçta forma giyen Angel Di Maria vasat bir performans sergiledi ve sadece 3 gol attı. Real Madrid günlerinin çok gerisinde kalmıştı. Sezonun bitimiyle Manchester United’da istenmeyen oyuncuların başında gelen Angel Di Maria, Ağustos 2015’te 63 milyon Euro karşılığında PSG’ye transfer oldu. PSG formasıyla yeniden kendini bulacaktı. 3 sezondur ortaya koyduğu futbolla takımın en iyilerinden biri oldu. Bu sezon 19 gol atarak farklı bir kimliğe bürünen Di Maria, Manchester United günlerini kabus olarak hatırlıyor.

Luis Alberto – Lazio: İspanyol futbolcu Luis Alberto’nun Ada yılları 2013’te Liverpool ile başladı. 3 sezon kadrosunda kaldığı Liverpool formasını bir elin parmaklarını geçmeyen sayıda giydi. 2016’da Premier Lig defterini kapatıp Serie A’nın yolunu tutan Luis Alberto’nun yeni takımı Lazio oluyordu. İlk sezonunda Lazio’da sıradan bir görüntü çizen Luis Alberto bu sezon ise farklı bir kimliğe büründü. 42 maçta Lazio formasını giyen Luis Alberto, 9 gol atarken yaptığı 16 asistle skora ciddi katkı sağladı.

[Hasan Cücük] 14.4.2018 [TR724]

Elitizmle popülizm arasında [Mahmut Akpınar]

Elitizm toplumla, devletle, siyasetle ilgili konularda seçkinlerin etkin olması gerektiğini savunur. Kadim düşünürlerden Eflatun (Platon) bilge-filozof kralların insanları yönetmesi gerektiğini iddia etmiştir. Mosca, Pareto ve Michels gibi modern elitistler ise demokrasinin sakıncalarını öne çıkarmış, yönetimi halk tercihine bırakmanın çok da iyi bir şey olmadığını yazıp söylemişlerdir. Elitistlere göre halk güdülmesi, eğitilmesi gereken, aydınlar olmaksızın isabetli kararlar veremeyecek yığınlardır. Halk için neyin iyi, neyin yararlı ve gerekli olduğunu aydınlar, filozoflar daha iyi bilir ve düşünür.

Akademik ve felsefi açıdan farklı tanımları olsa da siyasi açıdan popülizm halka önem vermekten, halkçılık yapmaktan öte halkın duygu ve düşüncelerini kullanmak, istismar etmektir. Siyasetçiler popülizmi seçkinleri, aydınları, zenginleri düşmanlaştırıp ötekileştirerek halkın oyunu ve desteğini almak, ilgisini çekmek için kullanır. Popülizm “halk yağcılığı” olarak da tanımlanır. Popülist siyasetçiler sokaktaki insanın, alt ve orta tabakanın anlayışına uygun konuşur. Tavır ve davranışlarını, tepkilerini toplumun genelinin beklentilerine göre ayarlar. Halkın duygularını okşamanın yanında onlara mutlaka “öteki”, “düşman” üretir ve “düşmandan kurtarma” vaadiyle peşinden sürükler.

CHP VE ELİTİZM

CHP adında “halk” olan, “halkçılık” diye bir ilkeyi esas alan partiydi ama elitistti, seçkinciydi. Tek Parti döneminde rejim tamamen kamu görevlilerine dayalıydı. Memurlar üzerinden halkı değiştirmeyi, dönüştürmeyi, modernleştirmeyi amaçlıyordu. O nedenle devleti, kamu kurumlarını, valileri, kaymakamları öğretmenleri halkı dönüştürmek için araç haline getirdi. Halkın, inançlarını, değerlerini, kültürünü, duygularını dikkate almadı. Bu yüzden CHP ile toplum arasında ciddi kopukluk oluştu. Toplumun büyük kısmı bürokratik elite şüpheyle baktı, güven duymadı. Defalarca değişme çabası göstermesine rağmen CHP hala elitisttir; toplumun geniş kesimlerine inebilmiş değildir.

Tek Parti dönemi askeri-bürokratik elitlerin etkin ve baskın olduğu bir dönemdi. Çok partili döneme geçilince ve Demokrat Parti iktidara gelince bu defa popülizm öne çıktı. Hemen bütün sağ partiler popülizmi kullandı. Halk için çalışıyormuş, halkı ve köylüyü, alt orta tabakayı önemsiyormuş gibi yapıp onların duygularını siyasetleri için istismar ettiler. Demirel köylülerle ve halkla en iyi temas kurabilen siyasetçilerden birisiydi. Özal hem halka hem de elitlere hitap edebilen, aydınlardan yararlanan, onları dikkate alan bir siyasetçiydi. Ancak Türk siyasetinde popülizmi zirvede kullanan siyasetçi tartışmasız Erdoğan’dır. Erdoğan popülizmi çok ileri seviyelere taşıdı. Ayet-hadis okuması, dini siyaset için kullanması, hitabeti, varoşlardan çıkması, insanlardaki açlığı ve boşlukları görüp ona hitap etmesi popülizm noktasında Erdoğan’ın en önemli özellikleri. Ancak Erdoğan’ı diğer popülistlerden ayıran çok önemli nokta daha var. Erdoğan popülizmi bilimsel yöntemlerle yapıyor ve siyaseti için rakamları, verileri çok iyi kullanıyor.

ERDOĞAN’IN POPÜLİZMİ

“Diploması yok!” diye aşağılanan, banal, sığ, kabadayı olmakla eleştirilen Erdoğan popülist olduğu kadar pragmatist bir adam. Eğitimlileri, aydınları halka yuhalatıyor, üniversite hocalarını, yazar-çizer takımını hapse atıyor, gazeteleri kapatıyor, okuyanı-yazanı susturuyor, eğitimin genetik yapısıyla oynuyor. Ama halka nasıl hitap edeceğini, halkın nelerden hoşlanıp nelerden nefret ettiğini, hangi söylemin ve eylemin nasıl karşılık bulacağını tespit etmek için kamuoyu araştırmaları, anketler yaptırıyor. Eğitimlileri, aydınları ve bilimi popülizmine basamak yapmasını biliyor. Tepki çekecek icraatlara niyet etti ise o fikri başkası üzerinden kamuoyuna sunuyor; sonra onun toplumdaki karşılığını, kabul görme oranını ölçüyor. Eğer korktuğu kadar tepki görmüyorsa icraya koyuyor. Eğilimleri, endişeleri, beklentileri sürekli ölçüyor ve söylemlerini politikalarını bunlara bina ediyor. Yani popülizmi bilimsel yapıyor!

CHP adında halk olmasına rağmen yıllarca halka tepeden bakan laikçi, elitist bir parti oldu. AKP ise adında bulunan “adalet”i bitirdi, insanları gerçeklikten kopardı ve politikalarında, söylemlerinde hepten popülizme kaydı.

HİZMET’TE ELİTİZM VE POPÜLİZM

Siyasi partilerle aynı kulvarda değil elbette ama Hizmet Hareketi pazarcıdan aldığı bursla, köylülerden topladığı öşürle halkla barışık, toplumuna yabancı olmayan, onun değerlerini benimseyen yeni bir aydın tipi üretmeyi başardı. Yaptıklarıyla, kurumlarıyla, ortaya koyduklarıyla hem aydınları hem de halkı tatmin etti. Bir işçi ile bir profesörü aynı halkada, aynı maksatla toplayabildi. Zenginlere lüks araçlarla deri toplattı. Okumuş, inanmış, nitelikli ve mütevazı pırlanta gibi insanlarla köylünün, işçinin de gönlünü fethetti. Ahlaklı, erdemli ve aydın bir nesil yetiştirmek için her sınıftan insanı aynı gaye etrafında buluşturdu. Toplumda mobilizasyonu, geçişkenliği sağladı. Kırdan, dağdan topladığı köy çocuklarını, varoşlardan aldığı gençleri en yukarılara taşıdı. Önüne görünmez bariyerler konmuş, yıllarca aşağılanan ve dışlanan kesimlerin çocuklarını en iyi üniversitelere yerleştirdi, dünya çapında başarılarla tanıştırdı.

Hizmet şu anda bir problem yaşıyor, zor zamanlardan geçiyor. Yetiştirdiği aydınlar, içinde bulunulan halle ilgili bir şeyler yazıyor, konuşuyor. Çok da isabetli tespitler oluyor, çözüm önerileri sunuluyor. Eleştiriler, öneriler tabandan geliyor; doğal seyrinde yürüyor. Bu gerçekte sağlıklı bir yapının habercisi. Ancak genelde akademisyenler, özellikle batıda yetişen, batı üniversitelerinde çalışan, Batı toplumunun değerlerini özümsemiş aydınlar Hizmet Hareketinin geneli için bir miktar elit kalıyorlar. Tespitleri, çözümleri doğru olsa da dil, üslup, yaklaşım açısından tabanla sağlıklı diyalogda zorlanılıyor. Doğruluğuna inandıkları bazı tespitler, düşünceler havada kalıyor ve insanları etkilemiyor. Onlar istiyorlar ki herkes kendileri gibi her şeyi fark etsin, kendileri gibi görsün ve kendileri gibi düşünsün. İnsanlar olaylara laboratuvar ortamındaki netlikte, sebep sonuç ilişkileriyle bakabilsin. Ama halk, toplum öyle olmuyor. Pek çoğu üniversite mezunu olsa da sosyolojik gerçekler farklı çalışıyor. Bediüzzaman’ın dediği gibi “insanların kahir ekseriyeti ehli tetkik değil, ehli taklittir”. Bazı bilim adamları, akademisyenler herkesin ehli tetkik olmasını, karmaşık meseleleri anlamasını bekliyor. Doğulu bir toplum kesimine batı kriterleriyle hitap ediyorlar ve o kriterlerin kolayca anlaşılıp hazmedilmesini umuyorlar. Ama hayatın realiteleri, insanoğlunun karmaşık yapısı üniversite koridorlarından her zaman net görülemeyebiliyor. Her şey deney masasına yatırılamıyor. Herkes rasyonel olamıyor. İnsanın duygusal tarafları da var. Hatıraları var, aidiyet hissi var; öfkesi, alışkanlıkları, bağımlılıkları var.

Nitekim demokrasinin beşiği olan, eğitimi yüksek ülkelerde dahi halklar rasyonel kararlar veremiyor. İngiltere toplumu aleyhine olmasına rağmen Brexit derken, ABD seçmeni Trump gibi bir adamı tercih edebiliyor.

Aydınlar, akademisyenler hataları tespitte ve problemleri çözmekte önemsenmesi, dikkate alınması gereken insanlar. Ancak dünya akademisyenlerin gördüklerinden, rakamlardan, verilerden, rasyonel değerlendirmelerden ibaret değil. Son olaylar Hizmette de tabanla elitler arasında bir mesafe oluşturdu. Her iki taraf diğeri tarafından yeterince anlaşılmadığını düşünüyor. Hizmet çok farklı gelir ve eğitim düzeyindeki insanları bir amaç etrafında birleştirdi ve yıllarca omuz omuza koşturdu. Bugünlerde her şeyi sorgulayanlarla mutlak biat ve sadakat içinde olanlar arasında bir açı oluşmuş gibi görünse de bu tartışmalar dengesini bulacak, istikamete erecektir. Yeter ki birbirimizi kırmayalım, dışlamayalım; anlamaya çalışalım.

[Mahmut Akpınar] 14.4.2018 [TR724]