Doktor Bey! [Ercümend Perver]

Uzun zamandan beri muzdarib olduğum müzminleşmiş hastalıklarımdan şikayetçi olmasam da buna sebep olanlara ister istemez kırılıyor güceniyor insan. Biliyorsunuz aslında bütün hastalıkları doğuran ana, strestir. Bu konuda dünyada dünya kadar uzman stresten korunmanın yolları hakkında ahkâm keser nutuk çeker ama bizatihi kendileri de stresten azade değillerdir.

Geçenlerde yıllardır benimle halvet olan sadık hastalığımla ilgili yeni tetkikler için hastaneye gittiğimde sağ olsun doktorum da uzun uzun bu hastalığın stresi sevdiğini bu hastalığı yenmenin bol bol tebessümle mümkün olacağını söyledi durdu. Ben de dilim döndüğünce “O dediğin ne ki ben bundan sonra basarım kahkahayı. Ondan kolayı mı var” deyip doktoru susturmak zorunda kaldım zira baktım nasihat uzayıp gidiyor.

Hani Marie Antoinette’ye atfedilen meşhur bir söz var ya “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diye. Bizim doktorun dediği de ona benziyordu. Be hey adam! Şimdi Türkiye'de yaşananları görüp de zerrece iman ve İz’anı olan bir insanın değil tebessüm etmesi yüreğini dağlamadan yaşaması mümkün mü? Ve bu sebepten dolayı stresten her türlü hastalığa müptela olmaması mümkün mü? 

Dün bir kardeşimizin sosyal medyadan paylaştığı bir video vardı ki insan olanın bu manzara karşısında sebep olanlara lanet okuyup gözyaşlarına hakim olması mümkün mü? O videoda; Kimin kime yaptığı anlaşılmayan, kimine göre başarısız darbe girişimi, kimine göre de tiyatro olan 15 Temmuz hadisesi neticesinde annesinin hürriyeti gasp edilmiş üç yaşlarında bir çocuk. 

Çocuk cep telefonunda profil resminde annesinin resmi olan numarayı arayıp “Anne aç aç” diye ağlıyor. Bu video ve bunun gibi yüzler ve binlerle ifade edilen ciğersuz hadiseler yaşanırken doktorun ve bazı dostların “Hocam stresten uzak durmanız lazım” nasihatlerinin hiç bir ehemmiyeti yoktur ve bunları da ukalalık olarak görüyorum.

Daha, evvelki gün hepimiz gördük bir pazarcı teyzemizi göz altına almak isteyen polislerin gerekçelerini. Kimse sormuyor bu Bylock denilen paylaşım sitesinden ne paylaşılmış. Gelin şunu bir açıklayın da millet görsün ve duysun. Şimdi devletin polisi tımarhane korumasına döndü. 

-Ne arıyorsunuz kardeşim 
-Hayalet 
-Peki buldunuz mu 
-Yok ama bu hayalet bu tutukladıklarımızın içindeymiş. Ağam öyle diyo

Akıldan uzak idrakten uzak. Uzaklaştıkça bunlardan, biraz daha oturuyor milletin boğazına kurulan tuzak.
Geçenlerde yine saçma sapan sebeplerden dolayı bir insan uzun zamandan beri hapsedildikten sonra mahkemeye çıkarılıyor.  Bu insanın suçu Hizmet hareketine ait bir yurdun yöneticisi olmak. Hey gidi dünya! Sen ne kadar fani ve fenasın. Daha dün denecek kadar bir zaman evvel bu gün bu insanlara zulmedenler çocuklarını bu müesseselere kaydettirmek için az mı kuyruk dövdüler zulmettiklerinin kapılarında.

Bu yurt müdürünün herkes gibi kurulu bir düzeni varken tedavi gören eşine maddi manevi destek verip yukarıda doktorun dediği stresten uzak tutarak, muhabbetle canına can katıp sevgiyle yollarına devam ediyorlar, “Zırva tevil götürmez” kaidesini akıllı insanlarca geçerli olduğunu unutmuş olmalılar ki bir gün sıradan bir yurt müdürünü darbe yapmakla suçlayıp uzun işkencelerden sonra hapsedilecekleri akıllarına gelmemiş haklı olarak.

Evet yurt müdürü hapsediliyor ve sosyal güvenceleri de otomatikman kesiliyor ve tedavi gören eşinin tedavisi de yarım kalıyor. Zira tedaviyi devam ettirecek maddi olanaklar ellerinden alınıyor. Ve mukadder son vuku buluyor, yurt müdürü arkadaşın eşi vefat ediyor Allah gani gani rahmet eylesin.

Bu bir yurt müdürü olan bir insan. Bunun gibi binlerce insan böyle saçma sapan sebeplerden dolayı hürriyetleri gasp edilmiş durumda. Hele aralarında öyle cevherler var ki bazı arkadaşlar “Bu süreçte dışarısı çok daha tehlikeli olduğu için hükümetimiz onları korumaya aldı” diye espri bile geliştiriyorlar.

Hakim bu yurt müdürü kardeşimize soruyor: Tahliye talep etmiyor musun?
Cevap o kadar iç acıtıcı ki…
Dinleyelim.

-Hakim bey! Artık bir evim yok... Malum hanım da vefat etti. Bir bekleyenim de kalmadı. Sayenizde en yakınlarımın bile geride kalan aileme yapmadığı hakaret kalmadı. Bir gecede hain olduk çıktık(!) Bu sebepten hasta olan eşimin hastalığı arttıkça arttı ve sonu malum. Bir yavrucağım var dışarıda; beni buraya aldığınızda daha çok küçüktü o da beni hatırlamıyor zaten... (İçeri girdiğinde yavrucak 1 aylıkmış) Şu an tahliye olup n’apacağım! (Hakimin bu ifadelere gözleri dolmuş) mahkeme sonucu Yurt müdürü kardeşimiz tahliye olmuş.

Derdin kadar değerlisin doktor! Ben de dertlerimle değerliyim. Sen o başımdakine bakma. Bize böyle öğretti büyüğümüz. “Ateş nere düşerse düşsün önce bizi yakar” Biz iman etmiyorlar diye kendini helak edercesine dertlenen peygamberin tabileriyiz. İmansız ölmüş birinin ardından en yakınını kaybetmiş gibi ağlayan büyüklerden öğrendik gayeyi. Şimdi bize zulmedenlerin akıbetlerini düşündükçe onlar için bile hüzünleniyoruz. Bu dert çekmeye değer doktor bey…

[Ercümend Perver] 10.8.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Asgardia’ya Utanmazlık Müzesi [Seyfi Mert]

“Zulüm görmeye alışmış toplumlarda zalim azalmaz.”
(JAMES DORSEY)

Aslında ülkede değişen bir şey olmadığını, deriniyle yüzeyselliğiyle devletin tüm birimlerinin aynen devam ettiğini artık gün aşırı görebiliyoruz. Değişen sadece gücü elinde tutanların kimlikleri. 

Önceki vesayetçiler seküler hayatı dayatan katı laik ve ulusalcı zihniyetti, şimdikiler ise bunun tam zıt ucuna konuşlanmış, zalimlikte, tahammülsüzlükte milim farkı olmayanlar. 

Hatta daha zalim, daha tahammülsüz diyebiliriz. 

Bunu bizzat önceki zalimler de teyit ediyor zaten. Vaktiyle iktidarın kucağına yerleşip her türlü zulmü alkışlamış, ötekine hayat hakkı tanımamış, ancak bugünkü iktidarın savurmasıyla zar zoru bir köşeye ilişmiş olan eskinin zalim maşaları bile, “Biz bile bu kadarını yapmamıştık” diyorlar. 

Gerçi diyene değil dedirtene bakmak lazım. 

Şurası kesin, dünün mazlumlarının eline güç geçince dünün zalimlerine rahmet okutturacak kadar zalimleşebiliyorlar. 

Söz gelimi başörtüsünden dolayı vaktiyle sıkıntı çektiğini her fırsatta ifade eden, ancak bugün reisinin uçağından inmeyen yazar şeysi, kalkıp “Darbecileri konuşturmayın, kafamız karışıyor” diye yazabiliyor. 

Yani mahkemeye filan gerek yok Reisimiz başta olmak üzere, biz zaten mahkum ettik, gerisi önemli değil, demeye getiriyor. 
Bunlar böyle de eskinin zalimleri, bugünün demokrat kesilen muhalifleri çok mu farklı?

Asla!

En küçük bir olayda bir bakıyorsunuz fabrika ayarlarına dönmüş, en az iktidardakiler kadar faşist ve zalim olabiliyorlar. 

Nuray Mert meselesi…

Beğenirsiniz beğenmezsiniz, o kısım ayrı…

Bi milyon tane yazısı var Nuray Mert’in hoşuma gitmeyen. 

Tuzu kuru, Nişantaşı özgürlükçüsü gibime gelir hep. Bir çeşit akademili Gülse Birsel. Zeki ama kendi gündemi var, yetenekli ama seçkinci ve üstenci her zaman…

Bütün bunlar kendi meselesi elbette. 

Onun için her şeyi söyleyebilirsiniz ama cesareti hakkında kimse bir şey diyemez. 

Kendi bildiği doğruyu her daim takır takır yazan bir kalemdir Nuray Mert. 

Cumhuriyetçiler AKHP ve Tayyip faşizmini tattıktan sonra metazorik de olsa ‘bi tık’ demokrat görünmeye çabalarken davet ettiler Mert’i gazetelerine...

Arada homurdananlar olduysa da, onun gibi dört başı mamur iktidar eleştirisi yapabilen solcu pek olmadığı, genelde gaz ve nefret diliyle, iktidar kalemlerinin simetrisi oldukları için renk katmıştı Nuray Mert Cumhuriyet’e…

Adeta ateş püskürüyorlar bir süredir. 

Sebebi, özgürlük, demokrasi, insan hakları konusunda ayrı düştükleri için filan değil. Bunlardan dolayı Mert’e tek bir itiraz eden solcu çıkmadı.

Darvin Teorisi’ni kutsal inanç gibi benimsediklerinden midir nedir, Mert bu konuda kendi görüşlerini yazınca bir anda ilahlarına saldırı yapılmış gibi gözleri döndü. Ve nihayet baskı sonuç verdi, Mert’i çalıştığı gazeteden kovdular. 

Hem de davul zurna, göbek atarak. Şen şakraktı tüm ulusalcı Türk tipi laikler…

Uğur Mumcu’nun mahdumundan fikirleri bayatlamış içi geçkin ulusalcı teyzeye kadar bi sevinç, bu bayram havası ulusalcı cephede ki sormayın…

Esas mizah ise havuzdaydı. 

Muhalif olan en ufak sesi, bırakınız kovmayı, vatan haini, alçak, casus filan ilan edip, ekmeğiyle oynamayı geç, içeri attırmadan rahat etmeyen utanmazlık Müzesi’nin en müstesna köşesine sahip olan Takvim gazetesi şöyle yazdı: “Farklı düşünce kırıntısına dahi tahammülleri yok!”

Evet evet… Bunu yazabildi, hem de hiç utanmadan…

Nuray Mert geçmiş olsun…

Hakikatin ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğu gibi, cesarete sahip insanların da bu tür baskı, yıldırma, sindirme hareketleriyle yok edilebilme gibi bir imkân yok. 

Tarih üç kuruşluk korkakları değil, yürekli insanları yazar çünkü. 

Tabi biz bunları yazıyoruz ama eminim Yeliz bütün bu olup bitenin farkında bile değildir. Ne de olsa “Kaste” okumuyor kendisi. 

Fakat Yeliz annem bak seninle ilgili bir haber yayınladı dünyaca ünlü haber kanalları. 

Başlık şu: “En çok Türkler uzayda yaşamak istiyor!”

Nankör işte Türk milleti!

AKP’nin verdikleriyle yetinmediği gibi, yeryüzünde kendine layık memleket bile bulamıyor. Gözü yukarılara dikip çıtayı uzaya yerleştirmiş Türkler. 

Dalga geçmiyorum Yeliz inan bana. 

Asgardia… Adını İskandinav mitolojisinde tanrı Odin'in hüküm sürdüğü Asgard'dan alıyor. "İlk uzay ülkesi" iddiasıyla ortaya çıktıklarında kısa sürede dünya basınının da ilgisini çekmişti. Kurucusu bilim insanı ve iş adamı Dr. İgor Aşurbeyli, 2016 yılında Paris'te düzenlenen bir konferansla Asgardia'yı kamuoyuna tanıttığında, bu uzay ülkesini "yeryüzündeki diğer ülkelerin kısıtlamalarından tamamen bağımsız, özgür bir ortam" olarak nitelendirmişti. 

Biraz fantastik biliyorum ama nasılsa hayal kurmaya ceza yok. Kendi yasalarına göre yaşamayı hedefleyen Asgardia, meteor, uzay çöpü ve diğer tehditlere karşı yeryüzünü korumayı amaçlıyor. İnsanların Dünya yörüngesinde kurulacak devasa bir uzay gemisini andıran bir uyduda konaklayıp çalışması da uzun vadeli hedefler arasında.

Geçen süre içerisinde internet üzerinden yapılan başvurularla Asgardia "vatandaşlarının" sayısı 295 bini geçti. Devlet statüsü alabilmek amacıyla Birleşmiş Milletler'e başvuru için dile getirilen 100 bin sayısı da hızla aşılmış oldu. 

Ve sıkı durun, en çok başvuru Türkiye'den geldi. 226 ülkeden gelen başvurular arasında Türkler açık ara ilk sırada yer alıyor ve bu sayı hızla artıyor. Türk "Asgardia vatandaşlarının" sayısı 43 bine yaklaşmış durumda.

Asgardia yetkililerinin bizi tanımadığı belli, böyle vizesiz filan kayıt aldıklarına göre. 

Birkaç seçim sonra Reis’in elini yukarı kaldırıp gürlediğini duyar gibiyim: 

”Ey Asgardia… Sen kimsin ya kimsin!”

[Seyfi Mert] 10.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Sadi Şirazi'nin bostanından [Safvet Senih]

Meşhur Şeyh Sâdî-i Şirâzî Bostan isimli kitabında çok güzel öğütler veriyor ve diyor ki:

“Ey kendini güçlü ve büyük gören insan! Küçüklere ve zayıflara karşı zâlim olma. Dünya geçicidir. Güçsüzü koru, düşkünü kolla. Bir gün sen de düşersin, kimse el uzatmaz sana. Karşındakini küçümseme, büyük dağlar küçücük taşlardan oluşur. Karıncalar birleşince YIRTICI BİR ARSLANI DİZE GETİRİRLER. İnce bir telin hiçbir gücü yoktur, fakat yüzlercesi bir araya gelince bir tutam ibrişimden sağlam olur. Servet biriktireceğine dost gönüller edin. İnsanları sıkıntıya sürmekten ise hazinenin boş kalması iyidir. Kimsenin işini savsaklama. Bir gün senin de işin düşebilir onlara. Ey güçsüz olan! Sen de zorluğa dayanmaya çalış. Gün gelir sen de güçlü olursun... Zulme uğrayanın kurumuş dudaklarına söyleyin gülsün, bir gün mutlaka zâlimin dişleri sökülecektir.

“Vaktiyle Şam elinde âşıklara aşkı unutturan, hurma ağaçlarının ağzını kurutan, pınarları bitiren bir kıtlık baş gösterdi. Öksüzlerin gözyaşlarından başka su kalmadı ülkede. Gökte, kimsesiz ve yoksul dul kadınların âhı dışında duman kalmadı; insanlar bulutu unuttular... Ağaçları kurudu. Dağlarda yeşil, bahçelerde fidan görünmez oldu. Çekirgeler bostanları, insanlar çekirgeleri yediler. Durum böyleyken bir dostum çıkageldi. Zayıflamıştı. Bir deri bir kemik kalmıştı. Oysa bir zamanlar zengin, şan ve şöhret sahibiydi. Sağlıklı bir insandı. Çok şaşırdım. Sebebini sordum. Dostum kızdı, bağırdı, çağırdı: ‘Nasıl bilmezsin? Biliyorsan niçin soruyorsun Ülkenin üzerine inen bu kâbusu görmüyor musun? Gökten bir damla rahmet inmiyor; yerden göğe inilti yükseliyor.’  

‘Biliyorum’ dedim, dostuma, ‘Kıtlıktan neden korkuyorsunuz ki… Zehir ilaç olmayınca öldürücüdür. Sen mi zarar göreceksin kıtlıktan?  Telaşın boşuna. Başkalarının açlıktan kırılmasından sana ne?’  

Bilginin cahile baktığı gibiydi gözlerindeki ifade. Şöyle dedi dostum: ‘Bir deniz kıyısında durup sevdiklerinin sudaki boğuluşunu gören insanın yüreği nasıl rahat olabilir? Benim yüzüm yokluktan sarardı. Yoksulların acısı soldurdu yüzümü. Vicdan ve akıl sahibi bir insan, ne kendinin, ne de başkasının bedeninde bir yara görmek ister. Allah’a şükür bir acım yok, fakat yokluk ve düşkünlük içindekilerin acısını görünce bedenim tir tir titriyor. Yanındaki hasta olan bir kişi ne kadar sağlıklı olursa olsun keyifli olabilir mi? Yoksulların açlığını düşününce boğazımdan bir lokma geçmiyor, bana zehir oluyor. Sevdikleri zindandayken  insan nasıl kendisini Gülistan’da sanabilir?”

“Vaktin birinde geceleyin Bağdat civarında halkın yüreğinden yükselen âh’lar ateş yalımı olup şehrin yarısını yakmış. Yangından zarar görmeyen birisi; ‘Çok şükür’ demiş, ‘Dükkanımıza ateş ilişmedi.’ Görgülü ve merhametli bir adam, bunu duyunca sinirlenmiş: ‘Ey düşüncesiz adam!’ diye çıkışmış, ‘Buna nasıl sevinirsin,  koca bir şehir yanıyor görmüyor musun?’ Açlıktan karnına taş bağlayanların yaşadığı bir ülkede insan nasıl rahatça midesini doyurabilir? Yoksulun açlıktan kan yuttuğunu gören bir zengin, nasıl ağzında bir lokmaya keyifle çiğneyebilir? Hastanın sahibinin sağlığı yerindedir, diye düşünme. Yakını ve sevdiği hastalanan, acı içinde kıvranır durur. Merhametli yolcu, konaklayacağı yere ulaşınca geride kalanlar menzile erişmeden başını yastığa koyamaz. Mutlu olmak için Sâdi’nin sözü yeterlidir: ‘Diken ekersen gül biçemezsin.’ 

“Halkına zulmeden İRAN ŞAHLARININ sonunu biliyor musunuz? Ne güçleri kaldı, ne taç ve tahtları, köylülere yaptıkları zulümden geriye sade kötü bir isim bıraktılar dünyada. Burada sonsuz kalacaklarını sanıyorlardı. Halbuki sandıkları gibi olmadı, kendileri ve sahip oldukları yok oldu. Adaletli olana ne mutlu! Diriliş günü göğün gölgesinde rahat edeceklerdir. Allah bağış ve ihsanda bulunmak istediği bir topluluğun başına adaletli ve esirgeyici yöneticiler geçirtir. Yok etmek istediğinde halkı, zâlim bir Sultanın eline bırakır. İyiler zalimden sakınırlar, Allah’ın bir cezasıdır çünkü o. Ey Sultan, büyüklük Allah’tandır, bunu böylece bil. Ve O’na şükret. Şükür nimeti artırır, şükürsüzlük onu elden çıkarır. Şükredersen sonsuzlaşır nimet, artık ona zevâl erişmez. Padişahken zulmedersen sonunda dilenci olursun. Bir ülkede güçsüz, güçlüden zulüm görüyorsa, yöneticiye uyku yasaktır. Halkını incitme. Allah, seni onların nezaretine vermiştir, sen çobansın. Sürüye hainlik edip kurt gibi davranma. Kötülüğün de sonu ölümdür, hem de ona yaraşır kötü bir ölüm! Halka yapılan zulüm biter, fakat bunu yapanın kötü adı devam eder.”

“Soylu ve cesur bir yaşlının Zâlim Haccac’a karşı geldiği söylenir. Haccac’la savaşı seçen bu korkusuz ihtiyar, doğru bildiğini çekinmeden yüzüne haykırır zalimin. Ne derse karşı çıkar, iddialarını çürütür. Haccac kızar, köpürür ve celladına, ‘Derhal siyaset derisini yay, bu küstahın boynunu vur.’ der. Bu böyledir. Zâlim sözle başa çıkamadığıyla savaşa başlar. Kan döker. Korkusuz ihtiyar önce güler sonra ağlar. Ağzından köpükler saçarak ölüm buyruğu veren zâlim şaşırır. ‘Niçin hem gülüyor, hem de ağlıyorsun?’ İhtiyar, sert, kararlı bakışlarını Haccac’ın gözlerine dikerek: ‘Sevindim, çünkü toprağa bir zâlimin eliyle mazlum olarak gireceğim. Üzüldüm, çünkü dört tane küçük çocuğum var.’ der. Orada bulunanlardan biri, öldürmemesi için Haccac’a yalvarır. Haccac öğüde kulak tıkar, ihtiyarı öldürür. Bir Allah dostu adamı düşünde görür ve ona sorar: ‘Nasıl can verdin, şimdi nasılsın?’ İhtiyar, ‘Celladın işlemi birkaç saniye sürdü. Anlık bir acı çektim. Fakat buyruğu veren kıyamete kadar cezasını çekecektir.’ diye cevap verir. 
Zulme uğrayanın âhından korkmak gerekir. Şafak vakti haksızlığa uğrayanın bedduası geri çevrilmez. Temiz yürekli mazlumun gece karanlığında ellerini Rabbine açmasından sakınmalıdır.”

Her zâlim ve gaddar bunları düşünmelidir.   

[Safvet Senih] 10.8.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Bağımsız bir Kürdistan bölgede ne anlama gelir? [Deniz Ayhan]

Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin (KRG) bağımsız bir devlet olması ile alakalı sorular ‘acaba olur mu?’ aşamasından ‘ne zaman olacak?’ noktasına evrildi. Irak Kürtlerinin uzun bir zamandır kendi dış politikalarını, ekonomik ilişkilerini ve kendi güvenlik stratejilerini Bağdat’a danışmadan yürüttükleri tüm bölge ülkeleri tarafından bilinen bir gerçek. Buna rağmen geçtiğimiz aylarda Mesud Barzani’nin Eylül 2017’de Kürdistan’ın bağımsızlık referandumuna gideceğini duyurması gerek bölgesel güçlerin gerekse de ulusal çıkarları itibari ile bölgede bulunan ABD, Rusya, Çin gibi süper güçlerin muhtelif reaksiyonlar vermesine yol açtı. Şüphesiz Bağdat ve üçüncü devletlerce ortaya konan pozisyonların kısa ve orta vadede nasıl bir hal alacağı, Kürdistan’ın bağımsızlığının bölgede oluşturacağı yeni dinamikler ve bu dinamiklerin bölgede aktif olan devletlerin ulusal çıkarları ile örtüşüp örtüşmeyeceği ile alakalı olacak.

Bağımsız Kürdistan’ın Kısa Vadede Bölgede Yaratacağı Etkiler

Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin (KRG) bağımsızlığını ilan etmesinin oluşturacağı en ani etki şüphesiz Irak’ın toprak bütünlüğünün sona ereceği gerçeğinin ortaya çıkmasıdır. Diğer ikinci bir etki ise, Irak Kürdistan’ının Bağdat’tan kopması Irak nüfus kompozisyonunun Sünniler aleyhine tamamıyla ortadan kalkması sonucunu doğuracaktır. Bilindiği üzere Iraklı Sünniler Saddam Hüseyin devrildiğinden bu yana Şii yoğunluklu bir yönetim tarafından idare edilme korkusu yaşıyorlar. Hatta, kimi uzmanlar IŞİD’ı ortaya çıkaran temel dinamiğin bu korku olduğunu ifade etmekte. Dolayısıyla, büyük çoğunluğunu Sünni Kürtlerin oluşturduğu Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin bağımsızlığını ilan etmesi, Iraklı Sünnilerin Irak nüfusu içerisinde azınlık konumuna düşmeleri neticesini doğuracaktır. Böyle bir ihtimal söz konusu olduğunda, Bağdat’ın Irak’ın batısını kontrol altında tutamayacağı gerçeğine istinaden bir takım Şii milis güçlerin Sünni yerleşim bölgelerine saldırmaları ihtimalinin Sünniler için hep bir korku unsuru olacağı son derece açık görünmekte.

Üçüncü olarak, Iraklı Kürtlerin bağımsızlıkları bölgedeki diğer milliyetçi Kürt hareketlerini de benzer adımlar atılması noktasında cesaretlendireceği kuvvetle muhtemel. Bu bağlamdan hareketle, kendi kendini yönetme iradesini ve bağımsızlık ajandasını güçlendirmek isteyecek en müsait aktör şüphesiz Suriye’nin kendi şartları da düşünüldüğünde Salih Müslim’in liderliğini yaptığı PYD olacaktır.

Benzer şekilde, Irak Kürdistan’ının bağımsızlığının dört Kürt coğrafyasında (Irak, Türkiye, Suriye, İran) gözleri bir anda Erbil’e çevireceği düşünülürse, PKK ilintili bazı grupların Türkiye’de (TAK), ve İran’da (PJAK) bir takım kalkışmalarda bulunması PKK’yı ve eylem tarzını bilenler için hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Bunları ifade etmekle beraber, Irak Kürdistan’ının bağımsızlık ilanı Kürtlerin yaşadıkları problemlere ve iç bölünmelere kısa vadede çare olmayacağı da son derece aşikâr. Irak Kürdistan’ının farklı bölgelerine hâkim olan iki gücün (Barzani’nin KDP’si ve Talabani’nin PUK’u) kendi iç ihtilaf ve muhalefetlerine üçüncü bir muhalefet olarak Goran Hareketi’ni eklemlediğimizde, bağımsızlığın Kürtler arası öteden beri var olan derin ayrılıklara çözüm olmayacağı ve belki de bu ayrılıkları bir nebze daha derinleştireceği iddiası kayda değer bir argüman olarak karşımızda durmakta.

Bağımsız Kürdistan’ın Uzun Vadede Bölgede Yaratacağı Etkiler

Uzun vadede Kürtlerin bölgede nasıl bir ittifaklar silsilesi içerisinde yer alacağı yalnızca Kürtlerin geleceği için değil bölge için de son derece önemli bir faktör. Burada, KRG için en önemli unsur Türkiye’nin desteğini alıp almamak durumuna göre diğer bölgesel güçlerle ittifaklar geliştirmesi olacaktır.

Erbil ile Ankara’nın son 10 yıldır AK Parti hükümetleri marifetince oluşturduğu son derece girift ilişkiler ağının, Türkiye’nin Kürtlere dair tarihi çekincelerinin etkisiyle uzun vadede farklılaşması gerek Erbil için gerekse de bölge için son derece menfi etkiler doğurabilir. Erbil’den uzaklaşan bir Ankara senaryosu şüphesiz Erbil’i Tahran’a daha yakın durma tavrına yöneltecektir. İran KRG’nin bağımsızlık niyetine karşı dursa da, KRG ile son derece iyi ilişkilere sahip olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İran’ın KRG’de iki diplomatik misyon amirliği bulunmakla beraber, Irak Kürdistan’ı ve Barzani ailesi ile son derece derin ve kapsamlı ekonomik ilişkilere sahip olduğu bilinen bir gerçek. Hatırlanacağı üzere, IŞİD KRG’ye saldırdığında Türkiye Peşmerge’ye hiçbir destek vermemişti. Fakat, İran ise KRG’nin talep ettiği asker ve askeri teçhizatları Erbil’e sunmuş ve IŞİD’e karşı Erbil ile beraber mücadele etmişti.

Şayet Erbil ve Ankara arasındaki ilişkiler uzun vadede bugünkü gibi ya da daha da müspet bir havada ilerlerse, bu durum gerek KRG’nin gerekse de Ankara’nın elini Tahran’a karşı güçlendirecektir. Fakat böyle bir senaryoda, PKK ve benzeri güçlerin gerek İran yönetimi tarafından gerekse de Bağdat marifetince Türkiye ve KRG’ye karşı desteklenmesi durumuna şahit olabiliriz. PKK, Tahran ve Bağdat arasında bu tarz bir ilişkinin son dönemlerde daha da derinleştiğine dair özellikle Erbil ve civarında çok sayıda raporun yazılıp Ankara ile paylaşıldığı birçok uzman tarafından dillendirilmekte.

[Deniz Ayhan] 10.8.2017 [TR724]

Devleti değil, siz en iyisi Ak Parti’nin adını ve tüzüğünü değiştirin! [Erman Yalaz]

(Ön not: Bu yazıdaki kalın harflerle, bold yazılmış kısımlar AKP’nin tüzüğündeki yalanlardır. Satır aralarındaki gerçeklere dikkat kesilelim lütfen!)

Parti tüzüğünü yeni değiştirdiler. Tatmin olmadılar. Yakında bir kongreyle yenilenir. AKP tüzüğünden bahsediyoruz. Ocak 2016 tarihli bu tüzük ne vadetmiştir millete? Ne bu tüzük? Hani siyasi parti ya bu, Baas değil. Yazılanlar milyonlarca insandan oy almak için verilen sözler ya, bağlayıcı ya. Seçmen de buna bakıyor ya. Biz de bakalım…

Madde 1: Adı Adalet ve Kalkınma Partisi’dir.

Öyle değil. Adalet sizlere ömür. Memlekette 15 Temmuz’la uzaktan yakından ilişkisi olmayan 60 bine yakın kişi tutuklandı. 17 bin kadın, 600 çocuk, ihtiyarlar, lohusa, hamile kadınlar, engelli vatandaşlarımız hapiste.

Kalkınma? Havuz, damat, Cengiz-Kolin-Limak denkleminde; ‘akrabayı koru kolla’ seviyesinde ilerliyor. Reel ekonomi durma noktasında. Katar’dan gelen sıcak para ile top çeviriyor, her projeyi 20-30 yıllığına milletin omzuna yükleyerek gerçekleştiriyoruz. 2015’te 6,5 milyar, 2016’da 10,6 milyar dolar yabancı sermaye çıkışı yaşandı.

Madde 2: Başta Anayasa, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi olmak üzere TBMM tarafından onaylanmış uluslararası belgeler, Siyasi Partiler Kanunu, seçim kanunları, diğer ilgili kanun ve mevzuat çerçevesinde faaliyette bulunulacaktır.

Koca bir yalan. 23 Temmuz 2016’da ilki yürürlüğe konan OHAL (şu ana kadar 4 kez uzatıldı) düzenlemesiyle uluslararası sözleşmeler askıya alındı. Anayasa başta Tayyip Erdoğan olmak üzere Binali Yıldırım ve danışman Ayhan Oğan’a varıncaya kadar, milletvekilleri ve bürokratlar tarafından her gün ihlal ediliyor. İnsan hakları öldü.

Madde 3: Adresi Balgat, amblemi ampuldür.

Yanlış. Adresi artık 1150 odalı Beştepe Cumhurbaşkanlığı Sarayı. Yapım maliyeti 4,5 milyar lira. Saatlik maliyeti 148 bin TL. Amblemi birkaç ay önce ampulle karışık cumhurbaşkanlığı arması olarak değiştirildi.

Madde 4: Türk Milleti’nin en önemli yönetim kazanımının, Cumhuriyet olduğuna ve egemenliğin, kayıtsız ve şartsız milletimize ait bulunduğuna inanır.

Fasa fiso. 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalında suç üstü yakalanılınca milli iradenin yerine gazete ilanları ile ‘sağlam irade’ ikame edildi. İlanları örtülü ödenekten veren, o gün için cürmü bir ofis tutmaya bile yetmeyen Sivil Dayanışma Platformu başkanı da tanıdık: Ayhan Oğan. Şimdi ne diyor: “Yeni devlet kuruyoruz, kurucumuz Erdoğan’dır”

Madde 5: Türk Milleti’nin Ülkesi ve Devletiyle bölünmez bütünlüğünü savunur. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet seviyesine ulaşmak hatta onu AŞABİLMEK için faaliyette bulunur.

Aşma işi bizi aşar. Ancak görünen o ki, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti yıkma, yerine yeni bir devlet kurma, bu devleti anayasasız, yasasız, içe kapalı bir küçük aile ve hatta çete devletine çevirme süreci başarıyla sürdürülmektedir.

Madde 6: “İnsan” merkezlidir. En üstün hizmetin, insana hizmet olduğuna inanır. İnsanın mutluluğu, huzuru, güveni ve sağlığı çalışmalarının hedefini teşkil eder.

Kocaman bir yalan. Gallup’un araştırmasına göre küresel mutluluk endeksinde Türkiye sondan üçüncü. BM Mutluluk Endeksi’nde 69. Afrika ülkeleri bizden daha mutlu, umutlu. İnsan merkezli mi? O da ne!? İnsan olanlar, örneğin duyarlılık gösterip, işini aşını geri isteyen, açlık grevi yapmaya kalkan Semih Özakça ve Nuriye Gülmen gibi insanların, kendileri de yedi sülalesi de tutuklanıyor. Cemaat mensupları? Onları kategori dışında görüyor iktidar. Henüz suç bile uyduramadıkları, iddianameleri hazır olmayan binlerce kişi varken, badem içi renkte Guantanamo elbiseleri hazırlanıyor.

Madde 7: İnsanların farklı inanç, düşünce, ırk, dil, ifade etme, örgütlenme ve yaşama gibi doğuştan var olan tüm haklara sahip olduklarını bilir ve saygı duyar.

Duymaz. Tek tipten yanadır. ‘Dindarlık’ mühimdir. Kindarlık daha önemlidir. 141 vakıf, bin 600 civarında dernek, sendika kapatıldı. 15 üniversite, 2 bin 341 eğitim ve öğretim kurumuna kilit vuruldu. Halkın haber alma hakkını savunan 178 medya kuruluşu, yayınevi, ajanslar Cemaat, Alevi, Zaza, Kürt, sağcı, solcu ayrımı yapılmadan.

Madde 8-9: Birey devlet ilişkilerinde her türlü ayrımcılığı reddeder. Bütün siyasal hakların ancak özgür kullanımı ile mümkün olabileceğine, özgür siyasal hak kullanımının ise, çoğulcu ve katılımcı hür demokratik düzen içinde hayat bulabileceğine inanır.

Elinden gelse, AKP dışındaki bütün siyasi partileri kapatır. Kendisinden olmayan belediyelerin faaliyetlerini askıya alır. Sadece iki KHK ile altı ayda Diyarbakır dahil 80 belediyeye kayyım atandı. 60 belediyenin eş başkanı tutuklu. Kaymakamlar, valiler kayyım oldu. Silahların gölgesinde encümen toplantıları revaçta. Çöpler toplanacak dediler, milleti, milyonlarca Kürt seçmenin oylarını çöp yerine koydular. HDP eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile birlikte 12 milletvekili aylardır tutuklu.

Madde 10: Millet adına egemenlik yetkisi kullanan yasama, yürütme ve yargı erkleri ile devlet şeması içinde kamusal işlev gören bütün kişi, kurum ve kuruluşların; yetki kullanımlarında ve görev ifa etmelerinde, ikinci maddede atıf yapılan belgelerde yer alan hukuk devleti normlarına uygunluğu gözetir.

Yalan. Tek norm, Karadeniz’deki çay toplama gezilerine katılmaktır. 16 Nisan referandumundan sonra Erdoğan’ın fiili olarak tek elden kullandığı, yasama-yürütme-yargı yetkisi resmi olarak verildi. Baştan sona her şeye kendisi karar veriyor. Alternatifini yapan da yok. Binali Yıldırım düşük profilli başbakan, bakanlar kurulu artık Saray’da, yüksek yargı yaz tatilinde. Dönmeye niyeti yok. Anayasa Mahkemesi bir günde 71 bin bireysel başvuruyu sonuçlandırarak insanları, haklarını, hukuku, anayasayı sıfırladı.

Madde 11: Piyasa ekonomisinin, tüm kurum ve kurallarıyla tesisini amaçlar. Devletin ekonomi içindeki rolünü, düzenleyici ve gözetici fonksiyonları ile tanımlar. Gelir dağılımındaki dengesizliği ve işsizliği, ülkemizin en önemli sosyoekonomik sorunu olarak görür.

Kesinlikle hikâye. Seven Nişanyan’ın tabiriyle devlet değil, gangster çetesi yönetimde. Onun 12 bin lirasına el koymuşlar. Kendi ağızlarıyla itiraf ettiler. Anadolu insanından gasp edilip TMSF’ye geçen binlerce şirket var. 45 milyar TL’den daha büyük sermaye tek hâkim imzası ve Erdoğan emriyle ele geçirildi. İşsizlik!? O da tavan yaptı malum; 3.8 milyon kişi işsiz. Olsun, Fatih Terim 1 milyon 193 bin TL işsizlik maaşı alıyor ya. Ülkenin geri kalanı bu haberi okumak ve sindirmek suretiyle de mutlu. Karnı doyuyor. Kimse nankörlük etmesin. Herkes Terim olamaz ki…

Biz baktık. Bu kadar yeter. Tüzük, parti, son durum böyle. Anayasaya, yasalara, evrensel hukuk ilkelerine zaten değer vermiyor AKP ve Erdoğan. Zakkum kökünün bakiyesi de çıkıp ‘yeni devlet kuruyoruz’ açıklaması yapıyor. Tüzüğe bir zahmet Ayhan Oğan ile danışmanlık yaptığı Tayyip Erdoğan da baksın.

(Son not: Daha detaylı okuma yapmak isteyenler, akıl sağlıklarını korumak kaydıyla, https://www.akparti.org.tr/site/akparti/parti-tuzugu adresine bakabilir.)

[Erman Yalaz] 10.8.2017 [TR724]

Bekir Bozdağ iyi ki Avrupa’da bakan değil! [Hasan Cücük]

Bekir Bozdağ, AKP’nin hukuk katliamında başrolde olan bir isim. Uzun süre adalet bakanlığı koltuğunu işgal eden Bozdağ geçtiğimiz günlerde başbakan yardımcılığı görevine getirildi. Aynı zamanda hükümet sözcülüğü görevini üstlenen Bozdağ iki kimliğiyle biliniyor: Hukukçu ve ilahiyatçı. Bir anlamda ‘hem dünyevi hem de uhrevi konulara hâkim’ (!) birisi.

Yeni görevi nedeniyle Ankara’da medya mensuplarıyla buluşan Bozdağ “Türkiye’de tweet attı diye tutuklanan bir Allah’ın kulu var mı, yok!” gibi oldukça iddialı bir söz sarf etti. Kısa sürede sosyal medyada gündem olan bu cümleye karşılık attıkları tweet’lerden dolayı gözaltına alınan isimler ‘ben varım’ diyerek Bozdağ’ı yalanladı. Hukukçu ve ilahiyatçı Bozdağ sadece sosyal medyada yalanlanmadı. İçişleri Bakanlığı’nın resmi verileri de Bozdağ’ı yalancı çıkaracaktı. Hem de nasıl! Bakanlığın verilerine göre, sosyal medya alanında son 6 ay içerisinde 3 bin 710 kişi hakkında adli işlem yapıldığı, bunlardan bin 656’sının tutuklandığı, bin 203’ünün ise adli kontrol şartıyla serbest kaldığı yer alıyor. Bu durumda Bozdağ’ın çıkıp en azından bu yanlış bilgi için özür dilemesi veya olması imkansız ama istifa etmesi gerekir.

Yalan hem hukuk hem de ilahiyat alanına göre yanlış bir davranış. Kişinin itibarına darbe vuran yalanla bir arada olmayacak mesleklerin başında da siyaset geliyor. Türkiye’nin aksine, yalanı veya yanlış beyanı ortaya çıkan siyasetçiler Avrupa’da istifa ederek bedel ödüyor. Başbakan Binali Yıldırım’ın Somali Konferansı için geldiği Londra’da Türk temsilcileriyle buluşmasında söylediği ‘Bulunduğunuz ülkelerde hiç o ülkenin insanlarına benzemeye çalışmayın’ sözlerinin doğruluğunu Bozdağ bir kez daha ispat etmiş oldu. Şayet Avrupalılara benzemiş olsak Bozdağ’ın ne yapması gerekirdi, örnekleriyle bakalım. Sanmıyorum ama belki birilerinin yüzü kızarır…

Komisyona yanlış bilgi verdi, koltuğu gitti: Danimarka Adalet Bakanı Morten Bödskov’u istifaya götüren olay, 2012’de aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi’nin eski lideri Pia Kjaersgaard’ın Meclis Adalet Komisyonu üyeleriyle Kopenhag’ın sorunlu bölgesi Christiania’yı ziyaret etmek istemesiyle başladı. İstihbarat teşkilatı PET, Bakan Bödskov’dan, Kjaersgaard’ın sorunlu bölgeye yapacağı ziyarette güvenlik zaafı doğacağını belirtip bu durumu Kjaersgaard ve Adalet Komisyonu üyelerine yansıtmamasını istedi. Bunun üzerine Bödskov, ziyaretin dönemin Kopenhag Emniyet Müdürü Johan Reimann’ın katılamayacağı gerekçesiyle ertelendiğini söyledi. Christiania sakinlerinin gözünde ‘düşman’ olan Kjaersgaard’ın ziyaretine engel olmak isteyen PET, politikacının haberi olmadan meclisteki odasına girip randevu defterini kontrol etmişti! Bu olayın deşifre olmasıyla önce PET Başkanı Jacob Scharf emekliğini istedi, ardından komisyon üyelerine yanlış bilgi verdiği ortaya çıkan Bödskov istifa etmek zorunda kaldı.

Halka yanlış bilgi istifa ettirdi: Danimarka Dış Yardım Bakanı Christian Friis Bach’ın Aralık 2012’deki istifa süreci, dönemin ana muhalefet Liberal Parti lideri Lars Lökke Rasmussen’in başkanlığını yürüttüğü ‘The Global Green Growth Institute’ (GGGI) adlı uluslararası kuruluşun kasasından lüks seyahat harcamaları yaptığının ortaya çıkmasıyla başladı. Bach, meclis ve basına yaptığı açıklamalarda GGGI’ın kasasından yapılan yüksek harcamalar hakkında bilgisi olmadığını, kurumun seyahat kurallarını bilmediğini ve seyahatleri kendisinin onaylamadığını söyledi. İsrail’e yaptığı resmî temaslar sırasında ‘farkında olmadan’ seyahat giderlerini onayladığını bakanlığın bürokratlarının açtığı telefondan öğrenen Bach, gezisini yarıda kesip Kopenhag’a dönerek istifa ettiğini açıkladı. Bach’ı yanıltan aslında bakanlık bürokratlarıydı. Fakat Danimarkalı bakan kendisine yanlış bilgi veren bürokratları görevden alma yerine kendisi görevi bıraktı.

Trafik yalanı siyasi yaşamını bitirdi: İngiliz Chris Huhne, Avrupa Parlamentosu milletvekili olduğu 2003’te, aşırı hızdan ehliyetinin iptalini önlemek için ceza puanlarını eşi Vicky Pryce’ın üzerine yazdırmıştı. Huhne, ehliyetinin iptalini önlemek için polise yalan söylediği iddialarının Telegraph gazetesinde yayımlanmasının ardından 2012’de Enerji Bakanlığı görevinden, mahkemede suçunu itiraf etmesiyle de 2013’te milletvekilliğinden istifa etti. İngiliz siyasetçi, adaleti yanıltmaktan 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ehliyeti kaptırmamak için polise ‘küçük bir yalan’ söylemek, Huhne’un tüm siyasi kariyerine mal oldu.

Bakanlığı sadece 4 saat sürdü: Hollanda’nın Surinam asıllı siyasetçisi Philomena Bijlhout, 2002’de merkez sağ hükümetinde aile bakanı olduktan sadece 4 saat sonra istifa etmek zorunda kaldı. Bijlhout, geçmişi hakkında bilgi verirken Surinam’da 1980’de askerî darbe ile iktidara gelmiş silahlı Desi Bouterse grubuna sadece 1,5 yıl üye olduğunu belirtmişti Ancak RTL-4 televizyonu bakanın grup üyeleriyle 1983’te çekilmiş askerî üniformalı ve silahlı fotoğrafını yayımlayıp ‘üyeliği hâlâ devam ediyor’ haberini yapınca Bijlhout sadece 4 saat oturduğu bakanlık koltuğuna veda etmek durumunda kaldı.

Yurtdışında hesabım yok yalanı: Fransız haber portalı Mediapart’ın Aralık 2013’te yayımladığı ses kaydında, iddiaya göre bir bakan ‘Beni rahatsız eden, hala UBS’te açık bir hesabımın olması. Fakat şu anda o hesapta hiçbir şey yok değil mi? Tek yol onu kapatmak’ diyordu. Ses kaydının sahibi olduğu iddia edilen Fransa Bütçe Bakanı Jerome Cahuzac, yurtdışındaki bankalarda hesabı olduğu iddiasını ilk günden itibaren yalanladı. Parlamentoda yaptığı konuşmada ‘İddiaları toptan reddediyorum. O ben değilim. Mediapart sitesindeki iddiaları kesin olarak reddediyorum. Benim asla ve asla yurtdışında hesabım olmadı. Ne şimdi ne de önce’ açıklamasını yaptı. Olayı inceleyen polis, ses kaydının Cahuzac’a ait olduğunu ortaya koydu. Ardından da bakan hakkında resmi soruşturma açıldı. Cahuzac da görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Bakan, sonunda yurtdışında beyan edilmemiş banka hesabına sahip olduğunu itiraf etti.

[Hasan Cücük] 10.8.2017 [TR724]

‘Boydak’sa koy sepete’ [Semih Ardıç]

Memduh Boydak’ın feryadını duyabildiniz mi? İki gün evvel Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyetinin huzurunda şu sözleri sarf etmişti: “Üç satır iddianame ile ben, kardeşlerim ve yeğenim tutuklandı. Yaşadığımız durum kurt-kuzu hikâyesinden başka bir şey değildir. Şirketlerimden birisi olan Bizim Menkul Değerler AŞ’de 60 ortak bulunmasına rağmen tutuklu olan sadece biziz. Yapılan uygulama ‘Boydaksa koy sepete’ şeklindedir.”

Memduh Bey işadamlarını, esnafları üç satır iddianame ile hapse atanlara üç cümleyle cevap vermiş. Talebeye burs vermek, evladının kolej eğitimi almasını istemek, TUSKON üyesi olmak ya da Bank Asya’da hesap açtırmak niye suç olsun? Bahse konu müesseselerin hepsi devletin teftiş ve uhdesinde, anayasa ve kanunlar muvacehesinde muadilleri ile aynı şartlarda faaliyet gösterdiğine göre buna benzer saiklerle geriye dönük suç ihdas edenlerin maksadı üzüm yemek olamaz.

BOYDAKLAR KAPIYA GELENİ BOŞ ÇEVİRMEZDİ

Senelik 7 milyar lira satış geliri elde eden, yedi şirketi İstanbul Sanayi Odası 500 Büyük Şirket listesinde yer alan, 15 bin kişiyi doğrudan istihdam eden, 107 ülkeye ihracat yapan ve Kayseri’de tahsil edilen 100 liralık verginin 45 lirasını tek başına ödeyen Boydak Grubu’nun CEO’suydu Memduh Bey. Tek suçu Hizmet Hareketi ile gönül bağı olmasıydı. Hayatı, filleri ve konuşmaları ile dürüstlüğün, çalışkanlığın ve cömertliğin timsaliydi. Aileden gelen bir düsturları vardı. Kapılarına gelen eli boş çevrilmiyordu. Hayır işleri yardım talep edenin cemaatine, meşrebine ve mezhebine bakmadan yapılıyordu.

Boydak ailesi, Saray’dan gelen ‘ayaklarını denk alsınlar’ tehditlerine rağmen inandıkları değerlerden taviz vermedi, oldukları gibi görünmeye devam etti. Hacı Boydak, tavassutta bulunanlara, “Babamız ırgatlık yaptı. Ben de bağlarda ırgatlık yaptım. Zenginlikse Allah’ın lütfu. İcap ederse gider yine ırgatlık yaparım. Allah’tan gelene boynumuz kıldan ince” cevabını vermişti. Devleti organize mafyaya dönüştüren devrin muktedirleri, Boydak ailesinden bu haysiyetli duruşun intikamını alıyor. Ötesi lafügüzaftır…

MUSTAFA KOÇ’UN TEŞVİKİ İLE TÜSİAD YÖNETİMİNE GİRDİ

Memduh Boydak, merhum Mustafa Koç’un teşvik ve telkinleri ile Muharrem Yılmaz’ın listesinde TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı’nı ifa etmişti. Üstlendiği vazifeleri titizlikle ikmal etmiş ve TÜSİAD camiasının takdirini toplamıştı. Cansen Başaran Symes’in başkanlığında da yönetim kurulu üyesiydi.

4 Mart 2016’dan beri suçunun ne olduğunu bilmeden mahpus. Bu kadar vasıfları haiz bir iş insanı 17 aydır demir parmaklıkların ardında sevdiklerine, işine, arkadaşlarına, ailesine ve sevdiklerine hasret.

O gün bugündür üyesi olduğu TÜSİAD’ın ve Kayseri’den hemşehrileri aile dostu, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Rifat Hisarcıklıoğlu’nun (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı) vefasızlığı kadar hemşerilerinin sessizliğine hayıflanmamak ne mümkün! Boydak ailesinin Gül’e gösterdiği vefanın onda birini Gül onlara gösteremedi.

BOYDAK AİLESİ ÜZERİNDEN HERKESE GÖZDAĞI

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Hizmet Hareketi’ne matuf cadı avında Boydak  ailesinin önde gelen isimleri mağdur edildi. Ağabeyi Hacı, kardeşi Bekir ve yeğeni Sami (Mustafa Boydak’ın oğlu) derdest edildi. Amcasının oğlu Şükrü Boydak (Hacı Boydak ile yaşıt) ve Şükrü beyin eşi Aliye hanım da ‘hayırseverlik’ yaptıkları için hapse atıldı. Erol (Şükrü beyin oğlu), Memduh beyin kardeşi Mustafa ve yeğeni Murat Bozdağ da adlî kontrol şartları altında hayatlarını idame ettirmeye çalışıyor.

İstanbul’da Güllüoğlu, İzmir’de Kavuk, Ankara’da Koza, Gaziantep’te Nakipoğlu ailelerinde olduğu gibi Kayseri’de de Boydaklar hedef tahtasına konuldu. Nitekim korkaklık bulaşıcı bir hastalıktı. Hizmet Hareketi’ne mensup büyük aile ve gruplara diz çöktürülebilirse gerisi çorap söküğü gibi gelecekti.

KORKAKLIK BULAŞTIKÇA ZULÜM SIRADANLAŞTI

Boydak gibi ailelere yapılan operasyonlara fısıltı gazetesinde şu başlıklar atılıyordu: “Bu kadar büyük ve zengin gruplara bunları yapabilenler bize ne yapmaz! Aman sesimizi çıkarmayalım.” Bu korkaklık kültüründe hukuksuzluklara karşı örgütlü bir muhalefet tesis edilemeyince zulüm sıradanlaştı. Silik ve sindirilmiş maşeri vicdandan mütevellit ahval-i umumî, AKP’nin inhisarı altındaki hâkim-savcılar ve kolluk kuvvetleri için bir nevi cesaret aşısı oldu.

Moğol hükümdarı Hülagu ve askerlerinin 21. asırdaki takipçilerinin Boydak ailesinde rahatsız etmediği kimse kalmadı. Yine de mütevekkil duruşlarını bozmuyorlar. Anadolu’da dişiyle tırnağıyla kazıyarak bir yerlere gelmeye muvaffak olmuş nadir ailelerden biri en ağır hukuk ihlallerine rağmen vakarını muhafaza ediyor.

Şirketleri ellerinden alındı. Annelerinin cenaze namazına elleri kelepçeli getirildiler. Kelepçeler namaza duruncaya dek çıkarılmadı. Geçmişte profesyonel sebeplerle işten çıkardıkları insanların ‘gizli tanık’ ismi altında sıraladığı iftiralara cevap vermeye çalışıyorlar. Suçlulukları ispat edilmedi, suçsuzluklarını ispat etmek için çırpınıyorlar. Erdoğan Türkiyesinde hukukun perişan hali!

EMLAKÇILARI DA HAPSE ATACAK MISINIZ?

Esasında Bizim Menkul Değerler’in (BMD) yaptığı 2 milyon TL’lik hisse işleminden Boydak ailesini mesul tutmanın elle tutulur bir tarafı yok. Borsa’da işlem gören hisselerin alıp satılmasında aracılık hizmeti veren BMD’nin ortağı olmak suç ise şirketin bütün ortaklarının hesap vermesi icap etmez miydi? Boydak ailesi haricinde kimse tutuklu değil.

İsmi üzerinde aracı kurum. Hisse ticaretinde aracılık hizmeti veriyor. Patron hangi hisse alındı, hangisi satıldı nereden bilecek? Bu hisseler Sermaye Piyasası Kurulu’nun müsaadesi ile piyasada dolaştığına göre BMD ortakları seneler sonra ‘teröre mali destek vermek’ ile nasıl itham edilebiliyor?

Borsa’da her gün milyonlarca lot el değiştiriyor. Bu hisseleri alan ya da satan birilerinin suça karışması mevzuata uygun aracılık hizmeti veren şirketi ve ortaklarını alakadar etmez. Aynı zihniyetteki savcılar, cinayet işleyen ya da hırsızlık yapan birine ev satan emlakçıları da hapse mi atacak? BMD’nin aracılık ettiği hisse o gün legal. İşlemin bütün onayları alınmış. Öyleyse bugün bu davada hukukî mesnet aramak abesle iştigaldir.

SAVCI, ORTAĞA BANKA EFT’Sİ İÇİN ‘DARBE PARASI’ DEDİ

Boydak ailesinin BMD üzerinden teröre malî destek verdiğini iddia eden savcı daha evvel de Memduh Boydak’ın darbenin finansörü olduğunu iddia etmişti. İşin aslı bambaşkaydı. Darbe delili olarak gösterilen banka EFT’sinin HES Kablo’nun ortaklarından birine hisse devrine mukabil gönderilen paradan başka bir mahiyeti yoktu.

Muhatabın (ortağın) asker olması işlemin ticarî vasfını ortadan kaldırmaz. Nitekim Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) raporu da Memduh Boydak’ın banka transferinde herhangi bir suç unsuru bulunmadığını teyit etmişti. Hizmet Hareketi ile irtibatlı ise at çuvala. Boydak ise koy sepete… Tevkif edilenlerin peşinen suçlu ilan edildiği mevcut iklimde adil yargılamadan bahsedilemez.

KURT ADALETİYLE NEREYE KADAR

Memduh Bey’in aynı muhakeme safahatında yaptığı şu tespitleri hassaten hukuk insanları tekrar tekrar okumalı: “Bizim Menkul Değerler, Sermaye Kurulu tarafından sürekli denetlenen bir kurumdur. Ancak üç satır iddianame ile ben, kardeşlerim ve yeğenim tutuklandı. Yaşadığımız durum kurt-kuzu hikâyesinden başka bir şey değildir. Şirketlerimden birisi olan Bizim Menkul Değerler’de 60 ortak bulunmasına rağmen tutuklu olan sadece biziz. Yapılan uygulama ‘Boydaksa koy sepete’ şeklindedir. İddianame kapsamında yargılanan Mehmet Konuk nasıl tutuksuz yargılanıyorsa ben, kardeşim ve yeğenlerim de tutuksuz yargılanmalıdır. Suçlamaları kabul etmiyoruz.”

Memduh Bey hal-i hazır davaların siyasî olduğunu haykırdı. Bütün mazlumların hissiyatına tercüman oldu. Ne vakit Memduh Boydak’ın çığlığı makes bulur ancak o gün adil yargılamadan bahsedilebilir.

O güne dek Türkiye’de adalet, kurt adaleti olarak anılacak.

[Semih Ardıç] 10.8.2017 [TR724]

Maskeli Darbe (1) [Veysel Ayhan]

GİRİŞ

6 Eylül 1955’te saat 11’de, İstanbul Radyosu, devletin resmî ajansı Anadolu Ajansı’na dayanarak, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi. Bu yalan haber üzerine ellerinde kazma, balta ve sopalarla sokaklara dökülen binlerce kişi gayrimüslimlere ait ev ve iş yerlerine saldırdı.

Resmi kayıtlara göre 4 bin 214 ev, bin 4 adet iş yeri, 26 okul fabrika ve otel tahrip edildi. 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır yakıldı. Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi gördü, 11 kişi hayatını kaybetti. Olayların sonunda yüz binlerce gayrimüslim Türkiye’den göç etmek zorunda kaldı. Gençliğin heyecanına ve bir ‘yanlış’ habere yıkılan olayların ardındaki sır ise yıllar sonra açığa çıktı: Özel Harp Dairesi (ÖHD), Genelkurmay İstihbarat ve Milli Güvenlik Kurulu’nda üst düzey görevlerde bulunmuş emekli Tuğgeneral Sabri Yirmibeşoğlu Tempo dergisinden gazeteci Fatih Güllapoğlu’na şunları itiraf etmişti:

“… -Pardon Paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?

-Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?…”

Paşa olayların üstünden 36 yıl geçtikten sonra bu vandallıkların, bu barbarlıkların bir devlet kararı olduğunu itiraf ediyordu.

O gün azınlıkların maruz kaldığı zulmün beteri 15 Temmuz aracılığıyla Hizmet Hareketi mensuplarına yapılıyor. Darbeye karışan ve darbe davalarında yargılanan 2 bin 64 sanık olmasına rağmen 18 bini kadın, 50 bin masum sivil, hukuki hiçbir gerekçe olmadan zindana tıkıldı. On binlerce insan işkence gördü, görüyor. 80’i aşkın insan ya zindanda veya gözaltında intihar süsü ile veya başka sebeplerle öldü, öldürüldü. 563 bebek hapiste.

6-7 Eylül olaylarında gayrimüslimlerin iş yerleri tahrip edilmişti. Hizmet Hareketi mensuplarının üniversitelerine, okullarına, yurtlarına, iş yerlerine ve fabrikalarına el konuldu. İrili ufaklı binlerce iş yerine el kondu.

6-7 Eylül tek bir yalan habere ve arkasından gelen galeyana dayanıyordu. Bu zulümlerin bahanesi olan 15 Temmuz için ise yüzlerce yalan atıldı. Hatta her gün yeni bir yalan daha söyleniyor. Soru soranlar hain kabul ediliyor veya hapse atılıyor. “Kontrollü darbe” diyenler medya baskısıyla dediğine pişman ediliyor.

Darbenin odağındaki 3 kilit ismin (Erdoğan, Hulusi Akar ve Hakan Fidan) ifadesine başvurulmadı. Bu 3 ismin her konuştuğu söz bir başka şüpheye yol açtı. O gün kim kimle ne konuştu, iletişim kayıtları ortada yok. Sokak ve caddelerdeki, köprülerdeki MOBESE kamera kayıtları incelenmedi. Uçakların kara kutuları veya pilotların diyalogları yok. Ölen yüzlerce şehidin çoğunun otopsisi yapılmadı. Hangi kurşun kimin silahından çıktı öğrenilemedi. Plansız darbe olmaz ama 15 Temmuz’un darbe planı hala ortaya çıkmadı.

Tüm bu gizleme çabaları aslında olayı daha fazla aydınlatıyor. 15 Temmuz’da artık ‘kral çıplak’ ama kimse kralın çıplak olduğunu telaffuz edemiyor. Tek problem bu. Yoksa her şey ortada.

HER ŞEY 20 TEMMUZ OHAL DARBESİ İÇİN!

Elde on binlerce asker, yüz binlerce sivilin ismini içeren MİT fişlemeleri var.

Darbenin emir komuta içinde yapılacağı algısı özenle yayılıyor. Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları bilinçli olarak saatlerce sessiz kalıyor. 570 binlik ordunun yüzde 1,5’u yani 8 bini sokağa çıkıyor. Bunları kumanda eden bir avuç komutan bu mizansene inanıyor. Ve boş havuza atlıyor. Bu bahaneyle Erdoğan diktatörlüğünü kabullenmeyecek TSK komutanları ve kurmay kadrosu darbeye iştirak etmeseler dahi fişlemeler gerekçe gösterilerek tutuklanıyor. Ordudan atılıyor. Böylece Erdoğan hiçbir engele takılmadan 20 Temmuz OHAL darbesiyle diktatörlüğünü veya yandaşlarının tabiriyle hilafetini kuruyor.

Her şey bundan ibaret. Olayı hala bundan farklı görenlerin yıllar sonra bir “Sabri Paşa” itirafı beklemekten başka çareleri yok.

1. BÖLÜM:

DARBENİN AYAK SESLERİ…

34 gün önce ihbar edilen darbe…


FOTOALTI: Astsubay Hüseyin Gürler, Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü, 2 Eylül 2016 tarihli dava dosyasına giren ifade tutanağı
11 Haziran 2016

“…Edindiğim tüm bilgi ve belgeleri 2 yıl önce kendisi ile tanıştığım, Ankara GATA’da görev yapmakta olan Tabip Binbaşı Eray Serdar Yurdakul isimli şahıs ile de paylaştım. Bu şahıs beni AK Parti İstanbul Milletvekili Emekli Tümgeneral Şirin Ünal ile görüştürdü. Bu bilgi ve belgeleri kendisine de ilettik. Darbe yapılacağına dair bilgiyi aldıktan sonra da özellikle Sayın Cumhurbaşkanımıza ulaşmanın yollarını aradık. Eray Bey’in girişimleri vasıtası ile Ahmet Albayrak ile İstanbul’da yaptığımız görüşme neticesinde gerek Eray beyin gerek benim hazırladığım tüm bilgi ve belgeler sayın Cumhurbaşkanımıza 11 Haziran 2016 tarihinde İstanbul Topkapı Sarayı’nda Eray Bey tarafından arz edilmiştir.”

Bu belge 11 Haziran’da Topkapı Sarayı’nda Erdoğan’ın bilgilendirildiğini gösteriyor.

Yer ve zaman bilgisi de bu belgeyi teyit ediyor. 11 Haziran’da Erdoğan, belgede adı geçen yerde yani Topkapı’da, Birlik Vakfı’nın iftarında görünüyor.

İhbarda adı geçen AKP milletvekili emekli Tümgenerel Şirin Ünal’ın 15 Temmuz günü 16.00’da daha hiç kimsenin bir şeyden haberi olmadığı saatlerde Genelkurmay’a giderek Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile görüşmesi ise bir başka şüphe uyandırıcı detay.

5 Temmuz 2016

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve kuvvet komutanları, Erdoğan tatile gelmeden hemen önce önce Marmaris’teki askeri birlikleri ziyaret ettiler.

9 Temmuz 2016

Erdoğan, Varşova’daki NATO zirvesinden döndü ve bundan sonra basınla ilişkisini tamamen kesti. Hiçbir resmi programa katılmadı.

Her gün TV’lere çıkmayı alışkanlık haline getiren Erdoğan hiçbir TV’de görülmedi, nerede olduğu medyadan gizlendi. Normal şartlarda askeri yaverler Cumhurbaşkanın tüm programlarını yapar, yanında bulunur. Anayasaya göre gerektiğinde acil olarak Silahlı Kuvvetler’in kullanılmasına karar verme yetkileri bile vardır. Cumhurbaşkanının keyfi olarak askeri yaverlerini yanına almaması mümkün değildir. Fakat Erdoğan, Marmaris’e gidişi esnasında daha önce yapmadığı bir şeyi yaptı. Hiçbir yaverini yanına almadı. Muhtemelen fişlemelerde isimleri yer alan ve suçlanacak isimlerden uzak durmayı tercih etti.

11 Temmuz 2016

Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın emriyle Konvansiyonel Olmayan Harekât (KOH) planı başlatıldı. Harekat listeleri hazırlandı. Bu planla emir komuta dahilinde bir darbenin geldiği TSK içinde sesli olarak konuşulmaya başlandı.

AYNI GÜN

Cumhurbaşkanlığı konutunun da bulunduğu Gökova Körfezi’ndeki Okluk Koyu, İngiliz Limanı ve Değirmenbükü Mevkii’ndeki tüm yatların yerleri, Sahil Güvenlik ekiplerinin kontrolünde değiştirildi.

13 Temmuz 2016

‘Darbeye zemin hazırladığı’ gerekçesiyle 2010 yılında iptal edilen Emniyet-Asayiş Yardımlaşma Protokolünü (EMASYA) ilginç şekilde 13 Temmuz 2016 günü Meclis’ten geçti ve sadece bir gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından onaylandı. Yasayla, askeri birlik komutanı; validen ve hâkim izni olmaksızın şehirlerde tekrar operasyon yapabilir hale geldi.

14 Temmuz 2016 : BİR GÜN ÖNCE

ORDUNUZDA HAREKETLİLİK VAR!

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Özel Temsilcisi Aleksandr Dugin pek çok kanaldan hükümeti darbeye karşı uyardı.

3 Ekim 2016’da Rusya’ya ziyarette bulunan Avrasya Yerel Yönetimler Birliği Genel Başkanı Hasan Cengiz şu açıklamayı yaptı:

“Sayın Dugin’i Türkiye’ye davet ettik. Darbe gecesinden bir gün önce. 15 milletvekili ile öğleden önce Feyzullah Kıyıcı’nın ofisinde özel bir toplantı yaptık. Öğleden sonra da devletin istihbarat birimlerinin üst düzey yöneticileri ile de bir toplantı yapıldı. O zaman da Sayın Dugin, şunu diyordu, ‘Sizin ordunun içerisinde bir hareketlilik söz konusu.’ 15 Temmuz günü de sabah özel görüşmeler ve öğleden sonra bir konferans verdi. Orada da Sayın Dugin benzer açıklamalar yaptı.”

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek:

‘DARBEYİ YENİ ŞAFAK GAZETESİ’NE BİLDİRDİK’

Bunu madem gündeme getirdiler, bunu hiçbir zaman bir ayrılık sebebi olarak konuşmuyorduk ama şimdi konuşuyoruz. Onlara dolaylı yollardan ulaştık. Dik durun dedik. Bu darbe önlenecek, dedik. Bu darbe Türk ordusunun darbesi değildir, dedik ve AKP’li birçok yönetici bize ‘sahi mi, doğru mu’ şeklinde sordu.

Genel Başkan Yardımcımız Sayın Atilla Uğur gitti Yeni Şafak Gazetesi’ne darbeyi bildirdi. ‘Önümüzdeki günlerde bir darbe girişimi vardır’ dedi.

14 TEMMUZ 2016 AKŞAM SAATLERİ…

15 Mayıs Cuma günü yapılması gereken Özel Kuvvetler ihtisas kursu mezuniyet töreni ilginç bir şekilde Perşembe’ye alındı.

Normalde olmayan şeyler oluyordu. Bir kurs mezuniyetine Genelkurmay Başkanı da katılmıştı. Ve ilk defa MİT müsteşarı böyle bir törene davetliydi.

GİZEMLİ GÖRÜŞMELER…

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan tören sonrası protokolü bırakıp tenha bir masada 3,5 saat özel bir görüşme yaptı. Sonraki günler bu görüşmede YAŞ’ta görüşülecek isimlerin tartışıldığı söylense de masada hiçbir dosya olmadan bunun mümkün olmayacağı çok açık.

Saat 23.30’dan sonra Genelkurmay Başkanı ayrıldı. Ama MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay’ın en hassas birimi olan ve sonraki günlerde 15 Temmuz’un darbeyi önleyen paşası olarak anılacak Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı ile 1 saat daha özel görüşme yaptı.

 Yarın: 2. Bölüm, O MEŞUM GÜN!

(Teşekkür: Bu dizinin hazırlanmasında yararlandığım “Gerçeğin Peşinde 15 Temmuz 2016” ve Stockholm Center for Freedom tarafından hazırlanan “Erdoğan’ın Darbesi” adlı kitapların yazarlarına; TR724 ekibinden 15 Temmuz gazeteciliğinin en yetkin ismi Ahmet Dönmez’e ve araştırmacı gazeteci Adem Yavuz Arslan’a çok teşekkür ederim.)

[Veysel Ayhan] 10.8.2017 [TR724]

Avukatlar kime çalışıyor? [Mehmet Yıldız]

Bylock kullandığı şüphesiyle pazarda gözaltına alınan teyzenin görüntülerini izlemişsinizdir. Emniyetin “operasyona gidiyoruz hadi gelin” diyerek peşine taktığı kameralar olmasa rezaleti öğrenemeyecektik.

“Başı örtülü” bir kadın polisin de eşlik ettiği “silahlı terör örgütü” üyesini kameralar eşliğinde gözaltına alma işgüzarlığı ülkemizi bir kere dünyaya rezil etti. Erdoğan’ın Muz Cumhuriyeti diye dünyanın öbür ucunda dalga konusu oldu.

Operasyonun kendisi kadar, kollarına giren polislere “bırak kolumu” diyerek sert çıkan pazarcı teyze ve utancından yüzünü yerden kaldıramayan polisler de unutulmayacak.

ELDEKİ EN ÖNEMLİ DELİL: BYLOCK LİSTELERİ

İktidarın elimizdeki en önemli delil dediği Bylock, son dönemde savcılara can simidi oldu, elde başka bir delil olmasa bile Bylock’tan tutuklamaya başladılar.

Önce bir liste oluşturuldu MİT marifetiyle. Gülen Hareketi’yle uzaktan yakından ilgili olduğu düşünülen kim varsa bu listeye eklendi. Sonra bir takım “kullanışlı aptallar” ve AKP’liler listelerden itinayla ayıklandı. Bu listeler sürekli güncellendiği için de iktidarın canını sıkan kim varsa, adını bir anda Bylock listesinde bulabilir. (Tıpkı AKP’li bir vekilin kardeşini cemaatçi diye tutuklatan polis müdürünün adının Bylock listesine eklenmesi ve onun da başka bağlantılarını kullanarak adını listeden sildirmesi gibi.)

Şimdi de Bylock içeriklerinin soruşturma dosyalarına girdiği haberleri dolaşıma sokuldu. Bylock yazışmalarının birkaç gün içinde kendiliğinden silindiği, defalarca yandaş medyada da yazılıp çizildiği halde nereden çıktı bu içerikler, böyle bir şey mümkün olabilir mi?

Şu ana kadar dosyaya girmiş bir içerik olup olmadığını bilmiyoruz. Bu konuda Bylock’tan tutuklu birkaç kişinin avukatı olduğu bilinen birinin iddiasından öte bir bilgi yok şimdilik.

Havuz medyasında bu yönde yapılan yayınların, Bylock tutuklarına “içeriklere ulaştık, gelin bizi uğraştırmayın itiraf edin” mesajı vermek amacını taşıdığını düşünüyorum. Bylock listesi diye önümüze konan Excel tablosuyla binlerce kişiyi cezaevine gönderen zihniyet, elbette işlediği suçu örtbas edebilmek için daha çok suç işlemeye devam edecek ve içerik uydurmaktan çekinmeyecektir.

AVUKATLAR TUTUKLULARI SUÇ İKRARINA ZORLUYOR

Bugünlerde bazı Bylock tutuklularına, avukatları tarafından yoğun baskılar yapıldığını duyuyoruz. Bir kısmı savcılarla işbirliği içinde olan avukatlar, tutukluları suç ikrarına zorluyor, aksi halde büyük ceza alacaklarını iddia ediyorlar. “Eğer Bylock kullandığınızı kabul etmezseniz bu defa önünüze Bylock yazışmalarından oluşan içerikleri koyduklarında daha çok ceza alırsınız. Gelin bunu kabul edin, yükledim ama dua, sohbet vs. paylaşmak için kullanmıştım ama pişman oldum deyin, ben de sizi kurtarayım” diyen bir avukatın niyetinin pek halis olmadığı ortada.

Peki Bylock kullanıcısı olduğunu kabullenmek gerçekten işe yarar mı? Hukukçular bunun pek işe yaramayacağı görüşünde.

MİT YASADIŞI YÖNTEMLERLE DELİL UYDURUYOR

1) Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin, Anadolu Ajansı kanalıyla bilinçli olarak sızdırdığı Bylock kararında, “MİT tarafından teşkilata özgü teknik istihbarat usul araç ve yöntemleri kullanılarak Bylock uygulamasına ait verilere ulaşıldığı” deniliyor. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla MİT bu bilgilere bir soruşturma kapsamında ve mahkeme onayıyla değil yasa dışı yöntemlerle ulaşmış. Oysa Anayasanın 38/6 maddesi ile CMK’nın 217/2 hükmü uyarınca hukuka aykırı deliller ceza yargılamasında kullanılamaz.

2) MİT Bylock verilerini usule uygun olarak elde etmiş olsaydı dahi, bu veriler tamamen istihbari nitelikte olduğundan tek başına delil değeri taşımaz. 2937 sayılı MİT Kanununun 6. maddesine göre istihbari dinlemeler ile elde edilen kayıtların istihbarat amacı dışında kullanılması mümkün değil.

3) Kaldı ki Bylock verilerinin içerik itibariyle de hüküm kurmaya elverişli olduğu söylenemez. Kişinin bu programı hangi tarihlerde kullandığı, kimlerle yazıştığı, yazıştığı kimselerin de örgüt üyesi olup olmadıkları, yazışma içeriklerinin ne olduğu gibi sorular yanıtsız kalmakta.

4) Diğer yandan, söz konusu uygulamanın şüpheli veya sanığa ait telefonda kullanıldığının Litvanya’da bulunduğu belirtilen ilgili kuruluştan sorularak, açıklığa kavuşturulması gerekli. Zira devlete ait bir kurumun raporları hiçbir şekilde tek başına delil olmaz. Çünkü, devlet aleyhine suç işlediği iddia edilen kişiler hakkında tek taraflı devlet kurumlarının raporları ile kişilerin cezalandırılması hukuken mümkün değildir. Aksi takdirde baskıcı iktidarların bulunduğu ülkelerde, muhalifler bu yöntemle ilgili devlet kurumları tarafından listelenerek cezalandırılabilirler.

ERGENEKON VE BALYOZ ÖRNEĞİ

Hatırlarsınız, Ergenekon ve Balyoz davalarında hukuka aykırı elde edildiği iddia edilen deliller en önemli bozma sebebi olarak gösterilmişti.

Keza soruşturmalarda delil diye dosyaya konulan HTS kayıtları da öyle. Bir kişinin yurtdışında okuyan çocuğuyla yaptığı görüşmeyi alıp dış mihraklarla irtibat diye dosyaya koyan savcılar, aynı kurumda çalıştığı mesai arkadaşıyla yaptığı telefon görüşmelerini de örgüt irtibatı kabul ettiler. Halbuki kim kiminle ne görüştü, konuşmanın içeriği suç unsuru taşıyor mu taşımıyor mu, çok önemli. Ayrıca ortada usulüne uygun olarak mahkemeden alınmış bir iletişimin tespiti kararı olması gerekir ki bu olmazsa konuşma içeriğinde suç bile olsa delil sayılmaz.

Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 8 Nisan 2003 tarihli bir kararında, suç örgütü ile ilgili soruşturmada telefon konuşmalarının hâkim kararı olmaksızın dinlendiği ve kayda alındığına işaret edilmek suretiyle, “… 1412 sayılı CMUK.nun 254. maddesinin açık hükmü uyarınca, hukuka uygun olarak elde edildiği saptanamayan bu ses kayıtlarının kanıt olarak hükme esas alınamayacağı” belirtilmiştir.

Bırakın uydurma Excel listelerini ve uydurma mesaj içeriklerini, içinde suç olan telefon dinlemelerinden bahsediyoruz. Bu dinlemelerin usulüne uygun elde edilmediği gerekçesiyle verilen mahkûmiyet kararını bozan Yargıtay, MİT tarafından oluşturulan, içeriğinde sohbet veya duadan başka bir şey olmadığı söylenen mesajları nasıl suç sayacak?

Önümüzde kapı gibi duran Balyoz semineri ses kayıtları varken, usulüne uygun elde edilmedi diye Yargıtay’dan bozma kararı çıkartan Çetin Doğan ve avenesi, dönüp kendilerine kumpas kurulduğu iddiasıyla dönemin hâkim ve savcılarından şikayetçi oluyor, şimdiki savcılar da bu yönde iddianame hazırlıyor.

Bu hukuksuzluğun kıyamete kadar sürmeyeceği kesin. Baksanıza şimdiden Saray’ı 2019 seçimini kazanamama endişesi sarmış durumda. Bu düzen yıkılıp gittiğinde, bugün yapılan bütün hukuksuz işlemler o işlemlerin altında imzası olan polisin, savcının ve hâkimin peşini bırakmayacak. Hâkim ve savcılar da bunun farkında. Bunun böyle olduğu Cemaat soruşturmalarından uzak durmak için attıkları kırk takladan belli.

[Mehmet Yıldız] 10.8.2017 [TR724]

Organik hoşaf, Şalvarlı Bykock, Badem Bıyık [Vehbi Şahin]

Epeydir gülüyoruz ağlanacak halimize…

Ağlanacak dertlerimize dökülecek gözyaşı kalmayınca işi deliliğe vurduk sanırım…

Vur patlasın çal oynasın hâli…

Hep birlikte gülüp eğleniyoruz.

Neden bu hâle geldik?

Pek çok sebep var.

En başta geleni ise Türkiye’yi yönetenlerin pervasız tutumu elbet…

Bizi Erdoğan delirtti aslında…

Kendisine oy veren yüzde 50’yi memnun etmek için ‘delice işler’ yapıyor 15 yıldır…

Erdoğan’la çıkar ilişkisi olanlar da Reis’i memnun etmek amacıyla ‘acayip’ çılgınlıklara imza atıyor.

‘OLACAK O KADAR’ GİBİ

İş o noktaya geldi ki…

Kömür, makarna dağıtmak yetmiyor artık oy toplamak için…

Daha fazlasını yapmak gerekiyor.

Hakkını yemeyelim, Erdoğan da bu konuda iyi çalışıyor.

Meselâ…

‘Orijinal yöntemler’ ile oy verecek kitleyi sürekli hazineden maaşa bağlıyor.

Evde bakım ücreti vs gibi…

Erdoğan’ı memnun etmek isteyenler de ondan aşağı kalmıyor.

Bürokrasi ve özel sektör, ‘yeni icatlar’ için birbiriyle yarışıyor adeta…

“Ne yaparsak Erdoğan’ın gözüne gireriz?” diye proje üstüne proje üretiyor.

Sonuç?

Komedi…

Levent Kırca’nın “Olacak O Kadar” parodilerini kıskandıracak kalitede hem de…

TRT’de yayınlanan “Bir Fikrin mi Var” isimli yarışma onlardan biri meselâ…

Aksaray’da polislerin kameralar eşliğinde sebze pazarında “şalvarlı Bylock” araması bir diğeri…


BADEM BIYIKLI REİS’İN TULUMU

En komik olanı ne biliyor musunuz?

Erdoğan’ın ‘badem bıyıklı’ Cemaat’i kendince aşağılamak için ‘badem kurusu tulum’ icat etmesi. Bunu öneren badem bıyıklılar kimler acaba?

15 Temmuz’dan yargılanan mahkumlara, rengi ‘badem kurusu’ olan tulum giydirileceğini canlı yayında ballandıra ballandıra anlatıyor ‘badem bıyıklı’ Reis-i Cumhur…

Danışmanları niye uyarmaz, “Efendim sizin bıyıklar da badem şekil” diye…

Hadi onlar korktu Reis’ten…

‘Badem bıyıklı’ yeni Adalet Bakanı Gül‘ü, müşavirleri ikaz etseydi bari…

“Türkiye’yi yıllardır badem bıyıklı erkekler yönetiyor” diyebilirlerdi.

Bu hamur çok su kaldırır.

Beni güldüren iki anekdotla bu faslı kapatalım.

Birincisi, ‘badem bıyıklı’ Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ‘ın, “Türkiye’de tweet attı diye tutuklanan yok” diye dünyanın gözü önünde yalan söylemesi…

İkincisi de kayınpederinin ‘badem bıyıklılar’ diye aşağıladığı Cemaat’in Fatih Koleji’nden mezun damat Berat Albayrak’ın, ihale verdikleri Siemens üzerinden Almanya’ya “Kurumlar kişiler gelir geçer, devletler uzun solukludur” sözleriyle ayar çekmesi…

Tam bir komedi…

HOŞAFIN TANESİ DOMATESİN SUYU

Komik olma pahasına Erdoğan ve adamlarında müthiş bir özgüven patlaması yaşanıyor yani…

İçeride ve dışarıda herkese meydan okuyorlar.

Toplumun sinir uçlarına inadına inadına dokunuyorlar.

Aynı tavrı diplomasiye de taşıyorlar.

Bilerek ve taammüden yapıyorlar bunu…

Ama…

Putin’e verdikleri onca tavize rağmen hâlâ Rusya’ya domates satamıyorlar.

İsrail’e ikinci bir ‘One Minute!’ çekemiyorlar.

Esed’e dayılanamıyorlar.

Yunanistan burnumuzun dibindeki adalara asker çıkarıyor.

Tek laf edemiyorlar.

Neyse…

Asıl komik olan bunlar…


AYNAYA BAKSALAR GÖRECEKLER

Pazarda “organik Bylock operasyonu” yapan polislerin şalvarlı teyzeyi karakola götürmesi…

Badem bıyığı aşağılamak için tüm dünyanın lanetlediği Guantanamo rezaletini Türkiye’de uygulama kararı alan ‘badem bıyıklı’ bakanların, başbakanların, cumhurbaşkanının komik halleri yanında inanın çok hafif kalıyor.

Aynaya baksalar ne halde olduklarını görecekler.

Reis de görmüyor, Reis’in peşinden gidenler de…

Acı olan Reis’e muhalefet edenler de fark etmiş değil, komedi maskesi arkasına gizlenmiş trajikomik hallerimizi…

Onlar da oyunda oynaşta millet de…


KURTLARINI DÖKTÜ

Ne oldu?

Millete eğlence lazımdı.

Onlar da sosyal medyada kurtlarını döktü.

Kimi ‘organik hoşaf’ üzerinden felsefe yaptı.

Kimi de ‘şalvarlı Bylock’ operasyonu üzerine geyik çevirdi.

Espriler gırla gitti.

Yazanlar rahatladı.

Okuyanlar gülüp eğlendi.

Onca mezalim karşısında bu vurdumduymaz hâli görünce…

“Galiba biz bir rüya âleminde yaşıyoruz” diyorum kendi kendime…

Ya biz rüya görüyoruz.

Ya da onlar…

Ortası yok yani…


RÜYADA BYLOCK GÖRMEK!

Eğer yaşadıklarımız bir rüya ise…

Hoşaf ya da Bylock görmek ne anlama geliyor acaba?

Merak edip rüya tabirleri kitabına baktım.

Tabii Bylock’la ilgili bir yorum yok!

Ama telefon görmeyi tabir etmişler.

-Rüyanızda telefon görmeniz veya telefonla konuştuğunuzu görmeniz, uzaktan bir haber alacağınıza ve borçlanmaya işâret eder.

Uzaktan bir haber ve borç…

Çözemedim…

Belki OdaTV’nin acar editörleri çözer, bu şifre ne anlama geliyor diye…

Malumunuz, onlar bulmaca çözmeyi çok seviyor!


HOŞAF GÖRMENİN TABİRİ

Peki hoşaf için neler yazılmış rüya tabirlerinde…

İşte kısa bir özet…

-Rüyanızda hoşaf içmeniz, rahat ve uzun ömürlü olmanıza işâret eder.

-Rüyasında karışık meyvelerden yapılmış hoşaf içmek, sakin bir hayat yaşamaya işârettir.

-Rüyada üzüm hoşafı içmek, üzüntüsüz bir ömre işârettir.

-Rüyada elma hoşafı içmek, uzun ömre işâret eder.

-Rüyada erik hoşafı içmek, zaman zaman hastalıkla geçecek bir hayata yorumlanır.

-Rüyada kayısı hoşafı içmek, bol ve bereketli rızka işâret eder.

-Rüyada armut hoşafı içmek, ibadetle geçecek zamana işâret eder.

Organik hoşafın mucidi hangi meyve ile yarışmaya katılmıştı acaba?

Bak merak ettim şimdi…


KOMPOSTO İÇMEK!

Aranızda hoşaf değil komposto diyen varsa eğer…

Onu da yorumlamışlar!

-Her çeşit komposto kolay elde edilen rızka delalet eder.

Molla Cami’nin yorumu ilginç:

-Rüyada komposto içmek, menfaat ve kendisinde üzüntü ve keder bulunan dünyalığa işarettir.

-Kendisinde hastalık bulunan bir kimse komposto içtiğini görse hastalığının iyileşmesine işarettir.

Bu son tabiri sevdim.

TRT’deki organik hoşafı sosyal medyada dalga geçerek hep birlikte içtik!

Umarım bu hastalıklı halimize ‘şifa’ olur da millet olarak içinde bulunduğumuz ‘gaflet’ uykusundan bir an evvel uyanırız.


BADEM BIYIK GÖRMEK

Yazı bitti.

Ancak…

Okurun kafasında muhtemelen “Badem bıyıkla ilgili yorum var mı?” diye bir soru belirmiş olabilir.

Üşenmedim, ona da baktım.

Rüyada badem görmekle, hatta badem şekeriyle ilgili tabir var.

Ama…

Badem bıyıkla ilgili yorum yok maalesef…

Olmasın…

Millet rüyaya gerek kalmadan her saat ekranda onlarca badem bıyıklı yöneticiyi görüyor zaten…

Kaldı ki…

Onların ‘komik halleri’ izah etmeye gerek duyulmayacak kadar açık zaten…

Kitaplarda olmaması da normal…

Öyle değil mi?

[Vehbi Şahin] 10.8.2017 [TR724]