Ali Bayram'ın irtihalinden sonra onun şahsiyetini, millî ve içtimaî hizmetlerini dile getiren arkadaşlar oldu. Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan, Harun Tokak, Orhan Keskin gibi. Onlara teşekkür ediyorum. Ben de bu yazımda onun özellikle ilmî yönü üzerinde durmak istiyorum. Fedakâr, görgülü bir hanım olan annesi ile dindar, irfan ehli babası Seyfettin Efendi onu, küçük yaşta hafızlık kursuna vererek, Kur'an hamelesi rütbesine yükselttiler. Böylece aklını ve hafızasını faniyatla doldurmadan önce Rabbülâlemin'in bütün insanlığa gönderdiği altı yüz sayfalık rehberin nûruyla, kalbinin ve aklının parlamasına vesile oldular. Kendisi ile eşi Azime hanım da, bu nimetin şükrünü ifa etmek için, ilk evlatları Sümeyra'nın da hafızlığına vesile oldular. Köy ilkokulundan sonra, dinî ilimleri öğrenme kulvarına girdi. Hafızasındaki Kur'an'ın mânalarını da öğrenmek için, özel olarak Arapça öğrenimine yönlendirildi. Erzurum'da Kurşunlu cami ve benzeri medreselerde Emsile, Bina, Maksut, Avamil, İzhar, Kâfiye, fıkıh dersleri aldı. Ufku geniş olduğundan, bu formasyonununa işlev kazandırma düşüncesiyle, devam etmeksizin ortaokul ve lise bitirme imtihanlarına girerek lise diploması kazandı.
Türkiye'nin Doğusunda ilk üniversite 1957'de Erzurum'da açıldı. İstanbul'un ender yetiştirdiği bir bibliyograf, bir kitap uzmanı Seyfettin Özege vardı. İsmail Saip Sencer gibi evlilik yapmayıp kitaplarla evlenen bu zat, kırk yıl boyunca seçerek topladığı kırk bin civarındaki koleksiyonunu 1961'de Erzurum Atatürk Üniversitesi'ne bağışladı. Gayesi, öyle anlaşılıyor ki Doğudaki tek üniversiteyi bilimsel yönden desteklemekti. Bu zatın hedefi, matbaanın girmesinden itibaren 1729'dan başlayarak, özellikle eski harflerle ne kadar periyodik (süreli yayın) varsa onları toplama idi. Bu seçkin koleksiyonu bağışlarken başlıca şartı, makul bir sürede koleksiyon için bilimsel bir kataloğun hazırlanması idi. Fakat Üniversite Osmanlıca ve Arapça'ya vakıf uzman bulmadığından bu iş sürüncemede kalmış, neredeyse unutulmuştu. 1960'lı yılların sonunda Ali Bayram ile kendisi gibi özel öğrenim yapmış ders arkadaşı M. Sadi Çöğenli, Seyfettin Özege Kütüphanesine uzman memur olarak giriyorlar. Bu iki müstesna kabiliyet burada büyük gayret gösterdiler. On senede yapılamayan katalog hazırlığını, bir-iki senede yoluna koydular. Bağış şartını yerine getirmeyen Üniversite'yi mahkemeye vererek koleksiyonunu geri almayı düşünmeye başlayan Sayın S. Özege'yi İstanbul'da ziyaret ederek onunla şahsî irtibat kuran bu sempatik ve güven veren uzmanlar, onun gönlünü kazandılar. Daha sonra onların çalışmasından da yararlanan Seyfettin Özege "Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Kataloğu"nu, altı cilt halinde yayınladı.
Ali Bayram Üniversite Özege kütüphanesinde uzman olarak çalışırken o yıllarda açılan İslamî İlimler Fakültesi'ni kazanıp öğrenci olarak devam ettikten sonra 1970'li yılların sonunda mezun oldu. O sıralarda Erzurum'da başlayan Hizmet hareketi ile ilgilenip daha sonra Aziziye koleji olacak öğrenci yurdu binasının inşaatını yürüten birkaç gönüllüden biri olarak çalışıyordu. Çok geçmeden gelen 980 darbesi döneminde Belediye, yarım kalan inşaatı durdurdu. Ali Bayram üç yıl kadar devam eden bu süreçte inşaat ruhsatını almak için Erzurum'da ve başkent Ankara'da uzun çalışmalar ve keza peşinden de binayı tamamlamak üzere gerekli maddi destekleri sağlamak yolunda büyük gayretler gösterdi.
Bu işleri yaparken bir yandan da, ikiz kardeşi gibi kadim dostu-sonradan da bacanağı- M.Sadi Çöğenli ile kitap telifi çalışmaları yaptı: "Muhammed Abdüh, M. Reşid Rıza ve İçtihad", "Aylar ve Rü'yet-i Hilal", "M. Hamidullah'ın İslam Peygamberi eserine Tenkit" "Erzurum'da Bulunan Meşhur Ziyaretgâhlar ve Kabir Ziyaretinin Âdabı", İmam Gazzalî'den "Âbidler Yolu" tercümesi gibi kitapları hazırlayıp yayınladılar. Bu çalışmaları arasında en meşhur olanı, Abdülğani Nablusî'den "Rüya Tabirleri Ansiklopedisi" adıyla yaptıkları çevridir (ilk basımı: İstanbul, 1977). Bunlar, hemen her ilim ve kalem erbabının, yaptıkları amatör denemeler kabilinden sayılabilir. Zaten M. Abdüh, Reşid Rıza, M. Hamidullah gibi allameleri tenkide cür'et işine de, ancak böyle gençler girişebilir. Bu kabil çalışmalar, her yönü ile tutarlı olmayabilir. Ama önemli olan, araştırma yolunda devam edip tecrübe ve birikimi geliştirmektir.
Hatırıma gelmişken şunu da belirteyim: Ali Bayram hem islamî ilimlere vakıf, hem de kütüphane uzmanı olduğu gibi çok seri daktilo yazan biri idi. 1972'de beş karbon kâğıdı koyarak altı nüsha doktora tezimi (Hz. Peygamber'in Kur'ân'ı Tefsiri), 1977'de "Kur'an'da Ulûhiyyet" adlı doçentlik tezimi daktilo etme işimi de o yapmıştı. O beraberlikten güzel hatıralarımız kalmıştı.
Seksen darbesinden sonra demokratik ortama girildiği dönemde Erzurum'un hiçbir ilçesinde özel öğrenci yurdu yoktu. Hasankale'den başlayalım denildi. Bina araştırması yaparken Belediye'ye ait metrûk bir yapı bulunmuş. Belediye on küsur yıl önce termal dinlenme te'sisi olarak inşa ettirmiş, fakat işletilemeyince harabeye yüz tutmuş bir bina bulundu. Yaz aylarında mevsimlik işçilerinin kaldığı bir yer olarak kullanılıyormuş. Aslında binaya sahip çıkacak bir kiracıyı cana minnet bilecek bir ortam var. İhya edip yurt binası olarak kullanmak üzere Belediye'ye müracaat ettik. "Kör ölür, badem gözlü olur" babından Belediye, değerinden çok yüksek kira ücreti talep etti. Ali bey gibi arkadaşların uzun girişimlerinden ve biraz pazarlıktan sonra yine yüksek sayılabilecek bir ücretle kiralamaya karar verildi. Ali Bayram vakıf adına imza atacaktı. Randevu tarihinde onun arabasıyla ikimiz Hasankale'ye gittik. Resmî formalite tamamlanamadığından imza öğleden sonraya kaldı. Acıkmışız. Ama ilçede selam vereceğimiz kimse yok. Benim yanıma para almayı unuttuğum bir zamanıma rastladığından, yiyecek alma için teklifte bulunamıyorum. Sonra açığa çıktı ki Ali bey de aynı durumda imiş. Bu ortaya çıkınca bayağı gülüştük . "İki milyonluk kiraya imza atan kişiler iki liralık yiyecek alamıyor" diye, sonraki yıllarda da bazen o olayı hatırlayıp gülerdik. İmzadan sonraki üç ay kadar zaman zarfında, başta Ali bey olarak, İbrahim, Yunus, Alaettin, merhum Prof. Sabri Çolak gibi arkadaşlar hummalı bir çalışma ile öğretim yılı başına yetiştirip "İbrahim Hakkı" yurdunu öğrenci almaya hazırladılar. Eğitim Fakültesi mezunu İlyas bey adlı bir genç, müdürlüğüne getirildi. Çok geçmeden yurt eğitim ve ahlak yönünden iyi ün kazandı. Öyle ki, yurtta kalan öğrenci sayısı kadar öğrencileri, velileri yurt programına katmak istediler. İlyas bey onlara özel yurt kimlik kartı vererek programa dahil etti.
Ali Bayram, Kütüphane uzmanı olarak yirmi yıla yakın devlet hizmeti yaptıktan sonra, yeni nesle Hizmet gerektirince, emeklilik maaşını hak etmeye beş yıl gibi az bir zaman kalmışken istifa edip, kendisini tamamen hizmete adadı. Altı çocuklu bir baba için bu büyük bir fedakârlıktı. Bütün hizmetlerinde ve çocuklarının eğitiminde eşi Azime hanımın büyük payını hiç unutmamak gerekir. Sakarya, İstanbul, Azerbaycan, Kazakistan… Gereken her ülkede hizmete gitti. Kazandığı birikim ve tecrübe vesilesi ile ve bilhassa Allah'ın lütfu ile Kazakistan'da 25 kadar kolejin açılmasını sağladı. Orada iken İslam düşüncesi alanında doktora yaptı.
Yurt dışındaki kazanımlarını müteakip İstanbul'a döndükten hemen sonra, hayatının en önemli akademik çalışmalarından birini başlattı. "Akademik Araştırmalar Dergisi"ni yayınlamaya girişti. Bu dergi kısa zamanda uluslararası bilimsel atıf indekslerine girdi. O dönemde devlet üniversiteleri ve fakültelerinin çoğunun çıkardığı bilimsel dergiler bu dereceyi kazanmamışlardı. Liyakatli akademisyenlerden oluşan bilim kurulları, yayın kurulu, hakem heyetlerini oluşturan sayısı yüz civarındaki akademisyenleri çalıştırma…Bütün bu işleri nasıl becerebildi bilemiyorum. Ama bu dergi 1999-2016 gibi uzun bir dönemde, -kanunsuz olarak dikta yönetimince kapatılıncaya kadar-yılda dört sayı yayınlanarak devam etti. Üniversitelerde bilimsel çalışmalarda yurt dışında geçerli referans almak ön planda olduğundan, yüzlerce akademisyen doçentlik ve profesörlüğe yükselmek için bilimsel makalelerini bu dergide yayınlatmaya çalıştılar. İstanbul'un 2010'da Avrupa kültür başkenti seçilmesi vesilesiyle yayınlanan 47 ve 48. sayıları, özellikle dolgun ciltlerinden oldu.
Milletimize ve insanlığa bu dâsitanî hizmetlerinden sonra, ağır hasta olarak yetmiş yaşına ulaştığı bir sırada, zalimlerin işini kolaylaştırmamak ve imkân ölçüsünde hizmetlerine devam etmek için, Ali bayram büyük güçlüklerle Mısır'a hicret etti. Orada, Erdoğan diktasının son elli yıllık eğitimli ve güzel ahlaklı nesil yetiştirme hareketini imha uygulamasını ve yetişmiş yüz binden fazla aydına çektirdiği zulmü, Dr. Dursun Ali Erdem adıyla eleştiren yazılar yazdı. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş'a açık mektubunda, 25 akademisyenle beraber Nijerya'da katıldığı kutlu doğum programını, oradaki güzellikleri dile getirmede baş rolde olduğunu hatırlatarak şimdi işlediği cürümden geri dönmesi gerektiğini bildirdi. Hasan el-Basrî, Abdullah b. Mübarek, Ahmed b. Hanbel, Muhammed Şeybanî, Fuzayl b. İyaz, Rabiatü'l-Adeviyye, İbn Hacer, Süyutî gibi bir çok Müslüman âlim hakkında inceleme yazıları yayınlayarak Müslümanları şuurlandırmaya vefat edinceye kadar devam etti. Kendisi Kahire'de iken 2018'de , tüm dünya bilim âleminin tanıdığı Prof. Dr. Fuad Sezgin vefat etti. Bu zat doçent iken 1960 darbesinden sonra 147 akademisyen gibi görevinden atılarak Almanya'ya çıkmaya mecbur kalmıştı. Orada Frankfurt Üniversitesinde çalışmaları sonucunda, dünyaca ünlü 18 ciltlik Almanca "İslam Bilim tarihi" projesini gerçekleştirmişti. 2008'de de İstanbul Gülhane parkında "İslam Bilim ve Teknoloji tarihi Müzesi"nin açılmasına vesile oldu. Kendisi Frankfurt'ta yaşamaya devam ediyordu. Ali bey onunla bu müzede karşılaşmasını şöyle anlatıyor: "Ona : "Muhterem Hocam! İyi ki sizi Almanya'ya sürmüşüz. Yoksa siz bugünkü Fuad Sezgin olamazdınız" dediğimde güldü ve : "Doğru söylüyorsun Ali bey" dedi.
Şahsımla ilgili bir ilmî hizmetini anlatmadan yazıma son vermeyeyim: Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi profesörlüğüne atandığımda, o tarihten az önce tamamladığım Açıklamalı Kur'an Meali, Zaman gazetesince, 1998 yılı Ramazan ayında abonelere promosyon olarak verilmek üzere 450.000 kadar bastırıldı. Dizgi hataları çok diye bir algı ortaya çıkmış, Zaman Yönetimi de bu şekliyle dağıtmak doğru olmaz diye düşünmeye başlamış. Böyle bir karar, Türkiye'nin her tarafında bu sayıda aile karşısında mahcubiyete ve fiyaskoya sebep olacak, diğer taraftan Gazeteyi büyük bir maddî zarara sokacaktı. Ali bey beni haberdar edip bu endişesini ihsas etti. Ben hataları görmek için mümkünse e-mail ile gönderebileceğini söyledim. Ben de Malezya Üniversitesinde akademisyen bir arkadaşın cesaretlendirmesi ve kurs vermesi ile o günlerde bilgisayar almış, ilk defa e-mailden haberdar olmuştum. Ali bey sayfalar dolusu dizgi hatalarını gönderdi. İnceledikten sonra önemli sayılabilecek hataların yirmi küsur olup bir sayfalık yanlış-doğru cetveli ile düzeltilebileceğini bildirdim. Bu kadar dizgi yanlışı maalesef defalarca basılan meallerde de bulunuyordu. Böylece Meal o Ramazan'da dağıtılıp maddî ve manevî zararlar önlendi. O zaman dedim ki: "Bilgisayar almam ve e-mail kullanmayı öğrenmem, bundan sonra hiçbir işe yaramasa da sebep olduğu bu kazanç bana ebediyyen yeter!". Buna da Ali bey'in teşebbüsü vesile olmuştu. İnşaallah bu hayırdaki büyük ecirden, hadis-i şerifin müjdesiyle, sebep olarak, işi yapanlar kadar ecir alacaktır.
Ömrünün tamamını yurduna hizmetle geçirenlerin, bazen ömürlerinin son dönemini sürgünde yaşayarak mükâfatlarını taçlandırmaları gerekiyor. Yazdığı İstiklal Marşı, yüz seneden beri hâlâ okunan Mehmed Âkif, Mustafa Sabri, Zahid Kevserî ve emsali gibi Ali Bayram da son dönemini Mısır'da tamamladı. Allah mekânlarını cennet eylesin.
Kanada, 20 Temmuz 2020
[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 21.7.2020 [Samanyolu Haber]
Ali Bayram'ın İlmî Gayretleri [Prof. Dr. Suat Yıldırım]
Etiketler:
Prof. Dr. Suat Yıldırım
Demirtaş: Dışarıda olsaydık Erdoğan cumhurbaşkanı seçilemezdi
Tutuklu HDP eski Eş Genel Başkanı Demirtaş, Cumhuriyet'e konuştu: İktidarın algılatmak istediğinin aksine, sokak demek şiddet demek değil. Sokak haktır ve demokrasinin olmazsa olmazıdır. Her türlü barışçıl gösteri hem anayasal hak hem de demokratik muhalefetin teminatıdır.
KRONOS 21 Temmuz 2020 DÜNYA
Edirne Cezaevi’nde tutuklu olan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, ”15 Temmuz sonrası “şok doktrini” taktiğiyle sistem ve rejimi değiştirdiler” diyerek, toplum ‘felaketi anlamaya başladığını’ belirtti. Demirtaş, 15 Temmuz sonrası süreci değerlendirirken de “Kandırıldık diyenler samimi olsalardı demokrasiyi seçerdi. Artık, AKP elitinden olmayan herkes öteki. Muhalefet, AKP’nin gündemini bırakıp halkla olmalı” dedi.
‘PARTİMLE ARAMDA EN UFAK BİR SORUN YOK’
– Çok uzun zamandır toplum yaşamının dışındasınız, bu süreç bir yandan düşünme olanağı sağlarken diğer yandan kendinizi etkin biçimde ifade etmenizin önüne set çekiyor. Günlük meseleleri kenara koyarak söyler misiniz, yenildiğinizi, yalnız kaldığınızı düşünüyor musunuz?
Herkese merhaba diyerek başlayayım. Bütün samimiyetimle ve inanarak belirtmek istiyorum ki, cezaevinde en küçük bir yalnızlık duygusu bile yaşamadım. Her an büyük bir dayanışma duygusu ulaştıran milyonların sayesinde, burada asla yalnız kalmadım. Yenilgi sözcüğünün ise anlamını bile bilmiyorum. Bir ara TDK sözlüğüne bakıp size geri dönerim.. Çünkü gerçekten de benim lügatimde böyle bir kavram yok. İyiyiz, moralliyiz, güçlüyüz ve kazanıyoruz.
– Yurttaşlardan yoğun ilgi görmenize karşın kimi siyasi aktörler, kurumlar, çevreler sizi yalnız bıraktı duygusu/izlenimi yaygın. Bu sizce doğru bir saptama mı? Hayal kırıklıklarınız neler, düşleriniz duruyor mu?
Halkın yoğun ilgisi, sevgisi ve dayanışması her şeyin üstünde ve benim için de en kıymetlisi. Partimizle de aramda en küçük bir sorun yok, bundan herkes emin olsun. Dışarıdayken sahip olduğum hayallerden çok daha büyüklerine, çok daha güzellerine sahibim şimdi.
‘ŞOK DOKTRİNİ’ UYGULAYARAK OLDU BİTTİYLE SİSTEM VE REJİM DEĞİŞİKLİĞİNE GİTTİLER
– “Seni başkan yaptırmayacağız” dediğiniz süreç Türkiye’ye yeni bir düzenin gelmesiyle sonuçlandı. “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” sizce nasıl işliyor? Erdoğan başardı mı, yoksa “kâğıt üzerinde başkan ama sorunlar olduğu gibi duruyor, bu iş tutmadı” diyor musunuz?
Mevcut ucube sisteme itirazlarımızı ilk andan itibaren ve en net şekilde belirtmiştik. Daha hiç kimse, bu sistemde Türkiye’nin başına nelerin geleceğini düşünemeden biz hepsini öngördük ve toplumu uyararak gidişatı durdurmaya çalıştık. Ancak Erdoğan’a istediği fırsatı sunan şey bizim yetersizliğimiz değildi.
Toplum bir yandan hendek ve barikat operasyonlarında yaşanan yıkımın şokunu yaşarken üstüne bir de 15 Temmuz’un ve sonrasındaki OHAL koşullarının yol açtığı şok yaşandı. Erdoğan ile Bahçeli ikilisi de yanlarına Mehmet Ağar ve Doğu Perinçek’i alarak ve toplumun bu şok halinden yararlanarak “şok doktrini” taktiğini uygulayıp bir oldubittiyle sistem ve rejim değişikliğine gittiler. Toplum, ancak çok sonraları başına gelen felaketi anlamaya başladı.
Ayrıca 4 Kasım 2016’da bizim tutuklanmamıza yönelik siyasi operasyonlar da yeni sistemin hayata geçirilebilmesi için yapıldı. Nitekim bizler tutuklanır tutuklanmaz plan hemen devreye sokuldu. Biz hapisteyken referandum, sonrasında da Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Eğer bizler dışarıda olsaydık ne referandumda evet çıkardı ne de Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanabilirdi.
‘ERDOĞAN KALICI BİR SİSTEM KURAMIYOR’
– Yoğun eleştiri almasına karşın Erdoğan hemen tüm isteklerini hayata geçiriyor, “çoklu baro” meselesinde olduğu gibi. Demokrasinin bunca hasar aldığı süreçte, sizce muhalefetin dili nasıl?
Evet, doğru. Erdoğan tek elde topladığı yasama, yürütme ve yargı yetkilerine dayanarak her türlü isteğini hayata geçirebiliyor. Ancak az önce de belirttiğim gibi kalıcı bir sistem kuramıyor. İnşa etmiyor, yaptığı her şeyle sadece yıkıyor.
Muhalefet ise AKP’nin gündemiyle fazlaca meşgul olup enerji harcıyor. Bu şekilde umutları da ziyan ediyor. Bunun yerine, bir araya gelerek doğrudan halkla birlikte açık hava forumları, açık hava grup toplantıları, mitingler ve yürüyüşler yapsalar hem yıkımın etkisini azaltabilirler hem de çözüm politikalarını halkla birlikte oluşturabilirler. İktidarın algılatmak istediğinin aksine, sokak demek şiddet demek değil. Sokak haktır ve demokrasinin olmazsa olmazıdır. Her türlü barışçıl gösteri hem anayasal hak hem de demokratik muhalefetin teminatıdır. Muhalefet halktan kopmamaya özen göstermelidir.
AKP SEÇMENİ BİLE POTANSİYEL ÖTEKİ
– Toplumsal kutuplaşma eleştirisi herkesçe dile geliyor; oysa bu karşıtlığın AKP iktidarını güçlendirdiğini de biliyoruz. Kürt siyasal hareketi bu bağlamda deneyimli “öteki”; bugün Türkiye’nin “ötekisi” kimler?
AKP elitinden olmayan herkes artık ötekidir. Hatta AKP seçmeni bile potansiyel ötekidir. Çünkü bir süre sonra artık AKP’ye oy vermeyecekler ve onlar da ötekileşecekler. Tüm ötekilerin duyguda ve itiraz noktasında birleştikleri düşüncesindeyim. Halka güveniyorum.
Biz artık Kürt sorununun önümüzdeki dönemde nihai olarak çözülmesini ve hep birlikte Türkiye’yi büyütecek projelerin etrafında kenetlenmek gerektiğini düşünüyoruz. Dolayısıyla mesele sadece seçim ittifakı değildir. Mesele, Türkiye’nin büyük barışını sağlayabilecek, Cumhuriyeti 100. yılında demokrasi ile buluşturma meselesidir. Yoksulluğu, işsizliği, açlığı da barış, demokrasi ve adalet programıyla yenebiliriz.
Bunca ideolojik karmaşanın ortasında solun ilkeleri kutupyıldızı gibi yol göstericidir. Bizi düze çıkaracak olan da demokratik sol perspektiftir. HDP dahil hiçbir parti maalesef ki tam olarak bu politikaları savunamıyor ve hayata geçiremiyor. Bu konudaki yetersizlikleri görüyorum.
KİMLİKLERİN ANAYASA TARAFINDAN İNKAR EDİLDİĞİNİ SÖYLEMEK KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ DEĞİL
– Milliyetçilik eleştirisi yaparken milliyetçi olmak ya da laikliğin örselenmesi konusunda sessiz kalmak konusunda HDP’nin zaafı olduğunu düşünüyor musunuz? Neo-liberal dilin esir aldığı siyasal ortamda sizce ideolojik olarak kim kimdir?
Anayasanın 66. maddesi aynen şöyle der: “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Şimdi, ben milliyetçilik meselesinin Türkiye’deki tarihsel gelişimini bir yana bırakıyorum. Sadece yukarıdaki anayasa maddesine bakarak Türkiye’de Kürt halkı başta olmak üzere diğer bütün kimliklerin bizzat anayasa tarafından inkâr edildiğini söylemek Kürt milliyetçiliği yapmak değildir.
Denilecek ki Türklük üst kimliktir, bu tartışmaya da çok fazla girmek istemiyorum. Ancak Türklük, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olanlar için bir üst kimlikse nasıl oluyor da Bulgaristan’daki Türkler soydaşımız oluyorken İran’daki Kürtler soydaşımız olmuyor? Azerbaycan ile neden tek millet iki devlet olabiliyoruz da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle olamıyoruz?
Anayasanın 42. maddesinde neden “Türkçeden başka hiçbir dil anadili olarak okutulamaz ve öğretilemez” deniliyor?
Bugün HDP’de 15 farklı kimlikten, inançtan ve ideolojiden gelen milletvekilleri bulunmakta. Bu açıdan, parlamentonun milliyetçi olmayan partileri HDP ile TİP’tir. Geri kalanların hepsi Türk milliyetçiliğinin farklı versiyonlarını savunan partilerdir. O nedenle HDP’ye haksızlık etmemek gerekir.
Bize Kürt milliyetçisi denildiğinde kendimi George Floyd gibi hissediyorum. ABD’deki siyahlar eşitlik istedikleri için ne kadar milliyetçiyse Türkiye’deki Kürtler de o kadar milliyetçidir işte. Ve lütfen kimse, Floyd’un boynuna diziyle basan polisin hizasından bakmasın konuya. Bir defacık olsun eğilip asfalta yatırılmış Floyd’un hizasından ve gözleriyle bakmaya çalışsın. O zaman bizi daha iyi anlayacaklardır.
Son olarak, yeniden sorunuza dönersem kuramsal açıdan şu doğrudur: Milliyetçiliğe karşı milliyetçilikle mücadele edilmez. Sağcılığa karşı sağcılıkla, gericiliğe karşı gericilikle mücadele edilemez; bunlar doğrudur, katılıyorum.
ÇÖZÜM YERİ PARLAMENTO
– “Kürt sorunu” uzun zamandır sınırları aşar halde, yakıcı olarak gündeme geliyor. Sürece bakarsak, bugün işe nereden koyulmak gerekir?
Demokratik meşru mücadele dışında hiçbir yol ve yöntemi savunmuyoruz, savunamayız. Siyasi yol ve yöntemlerle, diyalogla, müzakere yoluyla çözülmesi gerektiğini savunuyoruz. Silahların nihai olarak susması gerektiğine inanıyorum. Tabii ki çözümün yeri her durumda parlamentodur. Nihayetinde, Türkiye’nin birliğini tartışmaya açmadan, ancak her yurttaşın hakkını, hukukunu ve özgürlüğünü de sağlayarak şiddeti de bitirecek barışçıl çözümler bulmak, siyasetin görevi ve sorumluluğudur.
.
– Yeni anayasa nasıl yapılmalıdır? Eşit yurttaşlıktan ne anlıyorsunuz?
Yeni anayasa, 81 ilde kurulacak sivil anayasa meclislerinde tartışılarak parlamentoda yasa haline getirilerek referanduma sunulmalıdır. Tüm evrensel hak ve özgürlükler amasız, ancaksız güvence altına alınmalıdır. Vatandaşlık, anayasal yurttaşlık üzerinden tariflenmeli ve herkes için eşit haklara sahip olmalıdır. Yani “Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür” demek yerine, “herkes hak ve özgürlüklerde eşit ve onurlu birer yurttaştır” demek gerekir.
BİZE VEBALI MUAMELESİ YAPMAYA KALKMASINLAR
– İttifaklar çok tartışılan bir konu. HDP için “Millet İttifakı”nın gizli ortağı ya da müttefiki deniyor. Kimsenin fotoğraf vermek istemediği, Türkiye’nin üçüncü partisinden söz ediyoruz, bu süreç sonunda “meşru” ortaklık talep edilmeli mi? Eğer öyleyse CHP, İYİ PARTİ ve SP ile hangi ilkelerde bir araya gelirsiniz?
HDP, Millet İttifakı’nın gizli veya açık ortağı değildir, bu defalarca belirtildi. Ben parlamento seçimleri için HDP’nin bir ittifaka ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. HDP, tek başına rahatlıkla yüzde 15’i geçebilecek güçtedir. Cumhurbaşkanlığı seçimi içinse zaten resmi olarak ittifak mümkün değil. Fakat bu konuda demokratik ilkeler etrafında işbirlikleri yapılabilir. Yeni anayasa, demokratik parlamenter sistem, örgütlenme özgürlüğü, ifade ve basın özgürlüğü, bağımsız ve tarafsız yargı konularında ilkesel uzlaşma sağlanması yeterlidir bana göre. Bu da imkânsız değildir. Bu ilkeler etrafında HDP ile yan yana gelemeyenler ne iktidara alternatif olabilirler ne de seçilseler bile ülkenin sorunlarını çözebilirler. Kaldı ki bugün HDP’lilerin dik duruşu, cezaevlerindeki ve dışarıdaki direniş olmasaydı kimse umuttan ve AKP’nin gerilemesinden söz edemezdi.
O nedenle bize parmak sallayıp söylem dayatan bazı muhalefet sözcülerinin hadlerini ve hudutlarını bilmelerinde fayda var. Biz zulme karşı direnirken bunlar devlet imkânlarının tadını çıkarıyordu. Şimdi bize vebalı muamelesi yapmaya kalkmasınlar. HDP’yi istediğiniz kadar eleştirebilirsiniz. HDP’den uzak durabilirsiniz. Siz bilirsiniz. Ama HDP’yi aşağılamaya, HDP’ye hakaret etmeye devam ederseniz cevabınızı vermekten çekinmeyiz.
Mevcut sistemde, işbirliği veya ittifak yapılmadan hiç kimse cumhurbaşkanı seçilemez. Elbette ki her partinin rolü ve vizyonu önemlidir. Ancak temsil niteliği ve niceliği bakımından HDP olmadan hiçbir ittifak başarılı olamaz, Türkiye’nin temel sorunlarını çözemez.
‘HALKIN YÜZDE 70’İ TEK ADAMA KARŞI’
– TBMM’nin işlevini yitirdiği hakikatını tüm çevreler dillendiriyor. Kayyım atamaları, vekilliklerin düşürülmesi derken HDP siyaset sahnesinde iyice görünmez oldu. Sizce bu süreç doğru yönetildi mi?
Sürecin yönetiminde yetersizlikler olsa da muhalefet bir direniş hattı oluşturmak için ciddi çaba sarf ediyor. Bunca emeği ve ödenen bedeli hiçleştirmek doğru olmaz.
Şu anda toplumun yüzde 70’i tek adam rejimine karşıdır. Bu da kendiliğinden olmadı elbette. Muhalefet olarak bizim cezaevlerinde ve dışarıda mücadele etmemiz olmasaydı toplum önemli ölçüde teslim alınmış olabilirdi. İktidar, elindeki muazzam yetkileri ve gücü kullanarak tahribat yaratmaya devam etse de toplum artık kararını vermiştir ve boyun eğmeyecektir. Muhalefete düşen ise halkın itirazını her zaman ve her yerde görünür kılmaktır.
– “Şiddetle aranıza mesafe koyun” söylemi yaygın ve popüler. Buna karşın Kürt siyasetçiler sosyoloji gözeterek, hep ihtiyatlı yaklaşım içindeler. Bu konuyu tartışma olmaktan çıkarmanın yolu nedir? Medyanın bu bahane ardına saklanarak “HDP’siz HDP tartışmaları”nı izliyor musunuz?
Bir partiye veya kişiye söylem dayatmak faşizan bir yaklaşımdır. Siz sorarsınız, karşınızdaki istediği cevabı verir, siz de buna göre tavrınızı belirlersiniz. Ama ille de “benim kelimelerim ve cümlelerimle benim söylediklerimi tekrar edeceksin” diye baskı yaparsanız bu kesinlikle yanlış ve kabul edilemez bir tutum olur. Yandaş medyanın HDP’ye yönelik yaklaşımı da bu ilkesizlik şeklindedir.
Ancak HDP’liler olarak bu faşizan yaklaşımı bir tarafa bırakıp iğneyi kendimize batırmamız lazım. Türkiye’nin barış için en çok çalışan, en çok bedel ödeyen partisi olarak neden en çok biz, şiddetle yan yana anılıyoruz? Burada büyük bir haksızlık var elbette. Bu haksızlıkta kirli ve kara propagandanın etkisi var. Ancak biz de kendimizi doğru bir şekilde anlatacak eylem ve söylemlerde bulunamamışız demek ki.
“Tabanın sosyolojisi nedeniyle şiddet konusunda HDP tavır koyamıyor” tespitini de tabanımızı sanki şiddet yanlısıymış gibi gösterdiği için haksız ve yanlış buluyorum. Bizim tabanımız savaş karşıtıdır, barış sever. Bununla birlikte şiddet sorununun tek taraflı olmadığı görülmeli.
‘KANDIRILDIM’ SAMİMİ DEĞİL
– Kolay kandırılmak hakkında ne düşünürsünüz? Siz de açılım / barış sürecinde kandırıldınız mı?
Kandırılma ihtimalimiz var diye önümüze gelen herkese ve her fırsata şüpheyle yaklaşıp onları elimizin tersiyle itemeyiz. Bunu daha çok, barış ve çözüm süreci için söylüyorum. Çözüm sürecine dahil olduğumuz o iki yıl içinde silahlar sustuğundan en az dört bin Türk ve Kürt gencinin hayatını kurtarmış olduk. Sırf bu bile çözüm sürecinin sahiplenilmesi için yeterlidir.
Kendini kandırılmış olarak gören, cemaatler vs. konularda kandırıldık diyen siyasetçiler de gerçekten samimi olsalardı direksiyonu 15 Temmuz sonrasında otoriterliğe kırmak yerine demokrasiyi tercih ederlerdi. Dolayısıyla kandırıldık demelerini samimi bulmuyorum.
– Türkiye’nin güçlü bir sosyalist harekete ihtiyacı var mıdır?
Gerek Türkiye’nin gerekse tüm dünya halklarının başındaki en büyük bela kapitalizmdir. Bugün yoksulluğun, işsizliğin, açlığın, sefaletin, doğa kıyımının, savaşların ve sömürünün en büyük sebebi neo-liberal kapitalist sistemdir. Kapitalizmin biricik panzehiri ise sosyalizmdir.
Emek sömürüsünün ve işsizliğin bunca yoğun olduğu bir toplumda sol hareketler büyüyemiyorsa bunun birinci nedeni elbette bu hareketlerin kendi yetersizliğidir. İkincisi ise etnik ve dinsel kutuplaşma. Sınıf hareketleri ve sınıf çelişkisinin öne çıkarılabilmesi için öncelikli olarak toplumda felç duygusu yaratan tüm kimlik sorunlarını demokrasi ve eşit yurttaşlık çerçevesinde çözmeliyiz. Bu yönlü derin kamplaşmaların sönümlenmesini sağlamalıyız. Sonrasında tüm sol ve sosyalist hareketlerin birleşerek kuracakları bir “sol blok” ile ortak mücadeleye girişebilmeliyiz. Sol, Türkiye’de yönetime gelmeden ne işsizlik ne sömürü ne açlık ne de yolsuzluk bitecektir.
[Kronos.News] 21.7.2020
KRONOS 21 Temmuz 2020 DÜNYA
Edirne Cezaevi’nde tutuklu olan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, ”15 Temmuz sonrası “şok doktrini” taktiğiyle sistem ve rejimi değiştirdiler” diyerek, toplum ‘felaketi anlamaya başladığını’ belirtti. Demirtaş, 15 Temmuz sonrası süreci değerlendirirken de “Kandırıldık diyenler samimi olsalardı demokrasiyi seçerdi. Artık, AKP elitinden olmayan herkes öteki. Muhalefet, AKP’nin gündemini bırakıp halkla olmalı” dedi.
‘PARTİMLE ARAMDA EN UFAK BİR SORUN YOK’
– Çok uzun zamandır toplum yaşamının dışındasınız, bu süreç bir yandan düşünme olanağı sağlarken diğer yandan kendinizi etkin biçimde ifade etmenizin önüne set çekiyor. Günlük meseleleri kenara koyarak söyler misiniz, yenildiğinizi, yalnız kaldığınızı düşünüyor musunuz?
Herkese merhaba diyerek başlayayım. Bütün samimiyetimle ve inanarak belirtmek istiyorum ki, cezaevinde en küçük bir yalnızlık duygusu bile yaşamadım. Her an büyük bir dayanışma duygusu ulaştıran milyonların sayesinde, burada asla yalnız kalmadım. Yenilgi sözcüğünün ise anlamını bile bilmiyorum. Bir ara TDK sözlüğüne bakıp size geri dönerim.. Çünkü gerçekten de benim lügatimde böyle bir kavram yok. İyiyiz, moralliyiz, güçlüyüz ve kazanıyoruz.
– Yurttaşlardan yoğun ilgi görmenize karşın kimi siyasi aktörler, kurumlar, çevreler sizi yalnız bıraktı duygusu/izlenimi yaygın. Bu sizce doğru bir saptama mı? Hayal kırıklıklarınız neler, düşleriniz duruyor mu?
Halkın yoğun ilgisi, sevgisi ve dayanışması her şeyin üstünde ve benim için de en kıymetlisi. Partimizle de aramda en küçük bir sorun yok, bundan herkes emin olsun. Dışarıdayken sahip olduğum hayallerden çok daha büyüklerine, çok daha güzellerine sahibim şimdi.
‘ŞOK DOKTRİNİ’ UYGULAYARAK OLDU BİTTİYLE SİSTEM VE REJİM DEĞİŞİKLİĞİNE GİTTİLER
– “Seni başkan yaptırmayacağız” dediğiniz süreç Türkiye’ye yeni bir düzenin gelmesiyle sonuçlandı. “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” sizce nasıl işliyor? Erdoğan başardı mı, yoksa “kâğıt üzerinde başkan ama sorunlar olduğu gibi duruyor, bu iş tutmadı” diyor musunuz?
Mevcut ucube sisteme itirazlarımızı ilk andan itibaren ve en net şekilde belirtmiştik. Daha hiç kimse, bu sistemde Türkiye’nin başına nelerin geleceğini düşünemeden biz hepsini öngördük ve toplumu uyararak gidişatı durdurmaya çalıştık. Ancak Erdoğan’a istediği fırsatı sunan şey bizim yetersizliğimiz değildi.
Toplum bir yandan hendek ve barikat operasyonlarında yaşanan yıkımın şokunu yaşarken üstüne bir de 15 Temmuz’un ve sonrasındaki OHAL koşullarının yol açtığı şok yaşandı. Erdoğan ile Bahçeli ikilisi de yanlarına Mehmet Ağar ve Doğu Perinçek’i alarak ve toplumun bu şok halinden yararlanarak “şok doktrini” taktiğini uygulayıp bir oldubittiyle sistem ve rejim değişikliğine gittiler. Toplum, ancak çok sonraları başına gelen felaketi anlamaya başladı.
Ayrıca 4 Kasım 2016’da bizim tutuklanmamıza yönelik siyasi operasyonlar da yeni sistemin hayata geçirilebilmesi için yapıldı. Nitekim bizler tutuklanır tutuklanmaz plan hemen devreye sokuldu. Biz hapisteyken referandum, sonrasında da Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Eğer bizler dışarıda olsaydık ne referandumda evet çıkardı ne de Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanabilirdi.
‘ERDOĞAN KALICI BİR SİSTEM KURAMIYOR’
– Yoğun eleştiri almasına karşın Erdoğan hemen tüm isteklerini hayata geçiriyor, “çoklu baro” meselesinde olduğu gibi. Demokrasinin bunca hasar aldığı süreçte, sizce muhalefetin dili nasıl?
Evet, doğru. Erdoğan tek elde topladığı yasama, yürütme ve yargı yetkilerine dayanarak her türlü isteğini hayata geçirebiliyor. Ancak az önce de belirttiğim gibi kalıcı bir sistem kuramıyor. İnşa etmiyor, yaptığı her şeyle sadece yıkıyor.
Muhalefet ise AKP’nin gündemiyle fazlaca meşgul olup enerji harcıyor. Bu şekilde umutları da ziyan ediyor. Bunun yerine, bir araya gelerek doğrudan halkla birlikte açık hava forumları, açık hava grup toplantıları, mitingler ve yürüyüşler yapsalar hem yıkımın etkisini azaltabilirler hem de çözüm politikalarını halkla birlikte oluşturabilirler. İktidarın algılatmak istediğinin aksine, sokak demek şiddet demek değil. Sokak haktır ve demokrasinin olmazsa olmazıdır. Her türlü barışçıl gösteri hem anayasal hak hem de demokratik muhalefetin teminatıdır. Muhalefet halktan kopmamaya özen göstermelidir.
AKP SEÇMENİ BİLE POTANSİYEL ÖTEKİ
– Toplumsal kutuplaşma eleştirisi herkesçe dile geliyor; oysa bu karşıtlığın AKP iktidarını güçlendirdiğini de biliyoruz. Kürt siyasal hareketi bu bağlamda deneyimli “öteki”; bugün Türkiye’nin “ötekisi” kimler?
AKP elitinden olmayan herkes artık ötekidir. Hatta AKP seçmeni bile potansiyel ötekidir. Çünkü bir süre sonra artık AKP’ye oy vermeyecekler ve onlar da ötekileşecekler. Tüm ötekilerin duyguda ve itiraz noktasında birleştikleri düşüncesindeyim. Halka güveniyorum.
Biz artık Kürt sorununun önümüzdeki dönemde nihai olarak çözülmesini ve hep birlikte Türkiye’yi büyütecek projelerin etrafında kenetlenmek gerektiğini düşünüyoruz. Dolayısıyla mesele sadece seçim ittifakı değildir. Mesele, Türkiye’nin büyük barışını sağlayabilecek, Cumhuriyeti 100. yılında demokrasi ile buluşturma meselesidir. Yoksulluğu, işsizliği, açlığı da barış, demokrasi ve adalet programıyla yenebiliriz.
Bunca ideolojik karmaşanın ortasında solun ilkeleri kutupyıldızı gibi yol göstericidir. Bizi düze çıkaracak olan da demokratik sol perspektiftir. HDP dahil hiçbir parti maalesef ki tam olarak bu politikaları savunamıyor ve hayata geçiremiyor. Bu konudaki yetersizlikleri görüyorum.
KİMLİKLERİN ANAYASA TARAFINDAN İNKAR EDİLDİĞİNİ SÖYLEMEK KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ DEĞİL
– Milliyetçilik eleştirisi yaparken milliyetçi olmak ya da laikliğin örselenmesi konusunda sessiz kalmak konusunda HDP’nin zaafı olduğunu düşünüyor musunuz? Neo-liberal dilin esir aldığı siyasal ortamda sizce ideolojik olarak kim kimdir?
Anayasanın 66. maddesi aynen şöyle der: “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Şimdi, ben milliyetçilik meselesinin Türkiye’deki tarihsel gelişimini bir yana bırakıyorum. Sadece yukarıdaki anayasa maddesine bakarak Türkiye’de Kürt halkı başta olmak üzere diğer bütün kimliklerin bizzat anayasa tarafından inkâr edildiğini söylemek Kürt milliyetçiliği yapmak değildir.
Denilecek ki Türklük üst kimliktir, bu tartışmaya da çok fazla girmek istemiyorum. Ancak Türklük, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olanlar için bir üst kimlikse nasıl oluyor da Bulgaristan’daki Türkler soydaşımız oluyorken İran’daki Kürtler soydaşımız olmuyor? Azerbaycan ile neden tek millet iki devlet olabiliyoruz da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle olamıyoruz?
Anayasanın 42. maddesinde neden “Türkçeden başka hiçbir dil anadili olarak okutulamaz ve öğretilemez” deniliyor?
Bugün HDP’de 15 farklı kimlikten, inançtan ve ideolojiden gelen milletvekilleri bulunmakta. Bu açıdan, parlamentonun milliyetçi olmayan partileri HDP ile TİP’tir. Geri kalanların hepsi Türk milliyetçiliğinin farklı versiyonlarını savunan partilerdir. O nedenle HDP’ye haksızlık etmemek gerekir.
Bize Kürt milliyetçisi denildiğinde kendimi George Floyd gibi hissediyorum. ABD’deki siyahlar eşitlik istedikleri için ne kadar milliyetçiyse Türkiye’deki Kürtler de o kadar milliyetçidir işte. Ve lütfen kimse, Floyd’un boynuna diziyle basan polisin hizasından bakmasın konuya. Bir defacık olsun eğilip asfalta yatırılmış Floyd’un hizasından ve gözleriyle bakmaya çalışsın. O zaman bizi daha iyi anlayacaklardır.
Son olarak, yeniden sorunuza dönersem kuramsal açıdan şu doğrudur: Milliyetçiliğe karşı milliyetçilikle mücadele edilmez. Sağcılığa karşı sağcılıkla, gericiliğe karşı gericilikle mücadele edilemez; bunlar doğrudur, katılıyorum.
ÇÖZÜM YERİ PARLAMENTO
– “Kürt sorunu” uzun zamandır sınırları aşar halde, yakıcı olarak gündeme geliyor. Sürece bakarsak, bugün işe nereden koyulmak gerekir?
Demokratik meşru mücadele dışında hiçbir yol ve yöntemi savunmuyoruz, savunamayız. Siyasi yol ve yöntemlerle, diyalogla, müzakere yoluyla çözülmesi gerektiğini savunuyoruz. Silahların nihai olarak susması gerektiğine inanıyorum. Tabii ki çözümün yeri her durumda parlamentodur. Nihayetinde, Türkiye’nin birliğini tartışmaya açmadan, ancak her yurttaşın hakkını, hukukunu ve özgürlüğünü de sağlayarak şiddeti de bitirecek barışçıl çözümler bulmak, siyasetin görevi ve sorumluluğudur.
.
– Yeni anayasa nasıl yapılmalıdır? Eşit yurttaşlıktan ne anlıyorsunuz?
Yeni anayasa, 81 ilde kurulacak sivil anayasa meclislerinde tartışılarak parlamentoda yasa haline getirilerek referanduma sunulmalıdır. Tüm evrensel hak ve özgürlükler amasız, ancaksız güvence altına alınmalıdır. Vatandaşlık, anayasal yurttaşlık üzerinden tariflenmeli ve herkes için eşit haklara sahip olmalıdır. Yani “Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür” demek yerine, “herkes hak ve özgürlüklerde eşit ve onurlu birer yurttaştır” demek gerekir.
BİZE VEBALI MUAMELESİ YAPMAYA KALKMASINLAR
– İttifaklar çok tartışılan bir konu. HDP için “Millet İttifakı”nın gizli ortağı ya da müttefiki deniyor. Kimsenin fotoğraf vermek istemediği, Türkiye’nin üçüncü partisinden söz ediyoruz, bu süreç sonunda “meşru” ortaklık talep edilmeli mi? Eğer öyleyse CHP, İYİ PARTİ ve SP ile hangi ilkelerde bir araya gelirsiniz?
HDP, Millet İttifakı’nın gizli veya açık ortağı değildir, bu defalarca belirtildi. Ben parlamento seçimleri için HDP’nin bir ittifaka ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. HDP, tek başına rahatlıkla yüzde 15’i geçebilecek güçtedir. Cumhurbaşkanlığı seçimi içinse zaten resmi olarak ittifak mümkün değil. Fakat bu konuda demokratik ilkeler etrafında işbirlikleri yapılabilir. Yeni anayasa, demokratik parlamenter sistem, örgütlenme özgürlüğü, ifade ve basın özgürlüğü, bağımsız ve tarafsız yargı konularında ilkesel uzlaşma sağlanması yeterlidir bana göre. Bu da imkânsız değildir. Bu ilkeler etrafında HDP ile yan yana gelemeyenler ne iktidara alternatif olabilirler ne de seçilseler bile ülkenin sorunlarını çözebilirler. Kaldı ki bugün HDP’lilerin dik duruşu, cezaevlerindeki ve dışarıdaki direniş olmasaydı kimse umuttan ve AKP’nin gerilemesinden söz edemezdi.
O nedenle bize parmak sallayıp söylem dayatan bazı muhalefet sözcülerinin hadlerini ve hudutlarını bilmelerinde fayda var. Biz zulme karşı direnirken bunlar devlet imkânlarının tadını çıkarıyordu. Şimdi bize vebalı muamelesi yapmaya kalkmasınlar. HDP’yi istediğiniz kadar eleştirebilirsiniz. HDP’den uzak durabilirsiniz. Siz bilirsiniz. Ama HDP’yi aşağılamaya, HDP’ye hakaret etmeye devam ederseniz cevabınızı vermekten çekinmeyiz.
Mevcut sistemde, işbirliği veya ittifak yapılmadan hiç kimse cumhurbaşkanı seçilemez. Elbette ki her partinin rolü ve vizyonu önemlidir. Ancak temsil niteliği ve niceliği bakımından HDP olmadan hiçbir ittifak başarılı olamaz, Türkiye’nin temel sorunlarını çözemez.
‘HALKIN YÜZDE 70’İ TEK ADAMA KARŞI’
– TBMM’nin işlevini yitirdiği hakikatını tüm çevreler dillendiriyor. Kayyım atamaları, vekilliklerin düşürülmesi derken HDP siyaset sahnesinde iyice görünmez oldu. Sizce bu süreç doğru yönetildi mi?
Sürecin yönetiminde yetersizlikler olsa da muhalefet bir direniş hattı oluşturmak için ciddi çaba sarf ediyor. Bunca emeği ve ödenen bedeli hiçleştirmek doğru olmaz.
Şu anda toplumun yüzde 70’i tek adam rejimine karşıdır. Bu da kendiliğinden olmadı elbette. Muhalefet olarak bizim cezaevlerinde ve dışarıda mücadele etmemiz olmasaydı toplum önemli ölçüde teslim alınmış olabilirdi. İktidar, elindeki muazzam yetkileri ve gücü kullanarak tahribat yaratmaya devam etse de toplum artık kararını vermiştir ve boyun eğmeyecektir. Muhalefete düşen ise halkın itirazını her zaman ve her yerde görünür kılmaktır.
– “Şiddetle aranıza mesafe koyun” söylemi yaygın ve popüler. Buna karşın Kürt siyasetçiler sosyoloji gözeterek, hep ihtiyatlı yaklaşım içindeler. Bu konuyu tartışma olmaktan çıkarmanın yolu nedir? Medyanın bu bahane ardına saklanarak “HDP’siz HDP tartışmaları”nı izliyor musunuz?
Bir partiye veya kişiye söylem dayatmak faşizan bir yaklaşımdır. Siz sorarsınız, karşınızdaki istediği cevabı verir, siz de buna göre tavrınızı belirlersiniz. Ama ille de “benim kelimelerim ve cümlelerimle benim söylediklerimi tekrar edeceksin” diye baskı yaparsanız bu kesinlikle yanlış ve kabul edilemez bir tutum olur. Yandaş medyanın HDP’ye yönelik yaklaşımı da bu ilkesizlik şeklindedir.
Ancak HDP’liler olarak bu faşizan yaklaşımı bir tarafa bırakıp iğneyi kendimize batırmamız lazım. Türkiye’nin barış için en çok çalışan, en çok bedel ödeyen partisi olarak neden en çok biz, şiddetle yan yana anılıyoruz? Burada büyük bir haksızlık var elbette. Bu haksızlıkta kirli ve kara propagandanın etkisi var. Ancak biz de kendimizi doğru bir şekilde anlatacak eylem ve söylemlerde bulunamamışız demek ki.
“Tabanın sosyolojisi nedeniyle şiddet konusunda HDP tavır koyamıyor” tespitini de tabanımızı sanki şiddet yanlısıymış gibi gösterdiği için haksız ve yanlış buluyorum. Bizim tabanımız savaş karşıtıdır, barış sever. Bununla birlikte şiddet sorununun tek taraflı olmadığı görülmeli.
‘KANDIRILDIM’ SAMİMİ DEĞİL
– Kolay kandırılmak hakkında ne düşünürsünüz? Siz de açılım / barış sürecinde kandırıldınız mı?
Kandırılma ihtimalimiz var diye önümüze gelen herkese ve her fırsata şüpheyle yaklaşıp onları elimizin tersiyle itemeyiz. Bunu daha çok, barış ve çözüm süreci için söylüyorum. Çözüm sürecine dahil olduğumuz o iki yıl içinde silahlar sustuğundan en az dört bin Türk ve Kürt gencinin hayatını kurtarmış olduk. Sırf bu bile çözüm sürecinin sahiplenilmesi için yeterlidir.
Kendini kandırılmış olarak gören, cemaatler vs. konularda kandırıldık diyen siyasetçiler de gerçekten samimi olsalardı direksiyonu 15 Temmuz sonrasında otoriterliğe kırmak yerine demokrasiyi tercih ederlerdi. Dolayısıyla kandırıldık demelerini samimi bulmuyorum.
– Türkiye’nin güçlü bir sosyalist harekete ihtiyacı var mıdır?
Gerek Türkiye’nin gerekse tüm dünya halklarının başındaki en büyük bela kapitalizmdir. Bugün yoksulluğun, işsizliğin, açlığın, sefaletin, doğa kıyımının, savaşların ve sömürünün en büyük sebebi neo-liberal kapitalist sistemdir. Kapitalizmin biricik panzehiri ise sosyalizmdir.
Emek sömürüsünün ve işsizliğin bunca yoğun olduğu bir toplumda sol hareketler büyüyemiyorsa bunun birinci nedeni elbette bu hareketlerin kendi yetersizliğidir. İkincisi ise etnik ve dinsel kutuplaşma. Sınıf hareketleri ve sınıf çelişkisinin öne çıkarılabilmesi için öncelikli olarak toplumda felç duygusu yaratan tüm kimlik sorunlarını demokrasi ve eşit yurttaşlık çerçevesinde çözmeliyiz. Bu yönlü derin kamplaşmaların sönümlenmesini sağlamalıyız. Sonrasında tüm sol ve sosyalist hareketlerin birleşerek kuracakları bir “sol blok” ile ortak mücadeleye girişebilmeliyiz. Sol, Türkiye’de yönetime gelmeden ne işsizlik ne sömürü ne açlık ne de yolsuzluk bitecektir.
[Kronos.News] 21.7.2020
Soylu: ‘FETÖ’cü deyip alıyoruz, direniş olmuyor, daha ne olsun
İçişleri Bakanı Soylu, İsmail Saymaz ile yaptığı telefon konuşmasında, "Siz bu anda bile 'FETÖ'cü var deyip bir görevliyi alıyorsunuz. Herhangi bir direnç yok. Daha ne istiyorsunuz?" dedi.
KRONOS 21 Temmuz 2020 GÜNDEM
Gazeteci İsmail Saymaz, AKP’li Mehmet Metiner’in ‘Emniyet Teşkilatı ve TSK içinde ‘FETÖ’ tehlikesine karşı tekrardan gevşeme olduğunu’ söylemesinin ardından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile telefonda görüştüğünü ve kendisinin, “Bizim mücadelemizden dolayı rahatsızlıkları var. Bizi cemaatlerle karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar” dediğini aktardı.
İsmail Saymaz, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile yaptığı telefon görüşmesini Haber Global’de yayınlanan “Sansürsüz” programında anlattı.
Saymaz yaptığı görüşmeyi şöyle aktardı, “Ben bugün sayın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu aradım dedim ki, ‘Süleyman Bey, sadece Mehmet Metiner değil Doğu Perinçek de bir şey söyledi. Başkaları da ima ediyor. İçişleri Bakanlığı’nda ‘Fetullahçıların’ yer edindiğini söylüyor…’
Süleyman Soylu bana dedi ki, ‘Anlatayım. Şu an bile ‘Fetullahçılarla’ ilgili operasyonlar devam ediyor. Kim, nerede, kiminle ilişkisi var? Takip ediyoruz. İstihbaratımız anbean operasyonları takip ediyor.’
Dedim ki, ‘Peki, bu emniyetle ilgili yaklaşımın sebebi nedir? İçişleri Bakanlığı ve emniyetle ilgili ısrarla bir ‘FETÖ’ göndermesi var.’
Şöyle dedi, ‘Bizim mücadelemizden dolayı rahatsızlıkları var. Bizi cemaatlerle karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Şu an ilk defa; TSK, jandarma, emniyet ve MİT koordinasyon halindedir. Şu an PKK’ya, örgüte katılım sayısı 23’e düştü. Yıl sonuna kadar da bu en çok 50 olur. Dolayısıyla böyle bir başarı için “Acaba kanal açabilir miyim?’ diye murad edenler var. Bu başarıda bir kanal açmak isteyenler var. Bir de bunun rüzgarına gelenler var.”
Dedim ki, ‘Acaba şahsınız mı hedef alınıyor? Sizden kaynaklı bir şey mi var?’
Süleyman Soylu ise buna karşılık olarak, ‘Bu amaçlanan açısından küçük bir hedef olur. Düşünün TSK 4 cephede mücadele ediyor. Siz bu anda bile ‘FETÖ’cü var deyip bir görevliyi alıyorsunuz. Herhangi bir direnç yok. Daha ne istiyorsunuz?’ açıklamasında bulundu.”
Süleyman Soylu açıklamasında, yapılmak istenenin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, emniyetin ve devletin güvenlik güçlerinin bu koordinasyonunu aksatmak bozmak olduğunu ifade etti.
İsmail Saymaz’ın, “İstanbul’daki terfiler bunda etkili olmuş olabilir mi?” sorusuna iste Süleyman Soylu, “Burada yapılan görevlendirmelerin hepsi olağan görevlendirmeler. Neden bunan ötürü bir rahatsızlık olsun. Bu terfileri yapmazsak illerde, Anadolu’da polisler nasıl eğitim alacak” diyerek cevap verdi.
[Kronos.News] 21.7.2020
KRONOS 21 Temmuz 2020 GÜNDEM
Gazeteci İsmail Saymaz, AKP’li Mehmet Metiner’in ‘Emniyet Teşkilatı ve TSK içinde ‘FETÖ’ tehlikesine karşı tekrardan gevşeme olduğunu’ söylemesinin ardından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile telefonda görüştüğünü ve kendisinin, “Bizim mücadelemizden dolayı rahatsızlıkları var. Bizi cemaatlerle karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar” dediğini aktardı.
İsmail Saymaz, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile yaptığı telefon görüşmesini Haber Global’de yayınlanan “Sansürsüz” programında anlattı.
Saymaz yaptığı görüşmeyi şöyle aktardı, “Ben bugün sayın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu aradım dedim ki, ‘Süleyman Bey, sadece Mehmet Metiner değil Doğu Perinçek de bir şey söyledi. Başkaları da ima ediyor. İçişleri Bakanlığı’nda ‘Fetullahçıların’ yer edindiğini söylüyor…’
Süleyman Soylu bana dedi ki, ‘Anlatayım. Şu an bile ‘Fetullahçılarla’ ilgili operasyonlar devam ediyor. Kim, nerede, kiminle ilişkisi var? Takip ediyoruz. İstihbaratımız anbean operasyonları takip ediyor.’
Dedim ki, ‘Peki, bu emniyetle ilgili yaklaşımın sebebi nedir? İçişleri Bakanlığı ve emniyetle ilgili ısrarla bir ‘FETÖ’ göndermesi var.’
Şöyle dedi, ‘Bizim mücadelemizden dolayı rahatsızlıkları var. Bizi cemaatlerle karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Şu an ilk defa; TSK, jandarma, emniyet ve MİT koordinasyon halindedir. Şu an PKK’ya, örgüte katılım sayısı 23’e düştü. Yıl sonuna kadar da bu en çok 50 olur. Dolayısıyla böyle bir başarı için “Acaba kanal açabilir miyim?’ diye murad edenler var. Bu başarıda bir kanal açmak isteyenler var. Bir de bunun rüzgarına gelenler var.”
Dedim ki, ‘Acaba şahsınız mı hedef alınıyor? Sizden kaynaklı bir şey mi var?’
Süleyman Soylu ise buna karşılık olarak, ‘Bu amaçlanan açısından küçük bir hedef olur. Düşünün TSK 4 cephede mücadele ediyor. Siz bu anda bile ‘FETÖ’cü var deyip bir görevliyi alıyorsunuz. Herhangi bir direnç yok. Daha ne istiyorsunuz?’ açıklamasında bulundu.”
Süleyman Soylu açıklamasında, yapılmak istenenin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, emniyetin ve devletin güvenlik güçlerinin bu koordinasyonunu aksatmak bozmak olduğunu ifade etti.
İsmail Saymaz’ın, “İstanbul’daki terfiler bunda etkili olmuş olabilir mi?” sorusuna iste Süleyman Soylu, “Burada yapılan görevlendirmelerin hepsi olağan görevlendirmeler. Neden bunan ötürü bir rahatsızlık olsun. Bu terfileri yapmazsak illerde, Anadolu’da polisler nasıl eğitim alacak” diyerek cevap verdi.
[Kronos.News] 21.7.2020
Esnaf kepenk, markalar mağaza kapatıyor
Pandeminin ilk döneminden itibaren kepenk kapatan esnaf ve perakendeci, ikinci halkaya geçti. Özellikle turiste yapılan satışların yoğun olduğu mağazalar, kirasını bile çıkaramaz hale geldi.
Normalleşme takvimine 1 Haziran itibarıyla resmi olarak başlayan perakende sektörü ve ticaretin can damarı olan esnaf, daralan iş hacmiyle birlikte birer birer kepenk kapatıyor.
Esnaf tarafında haziran ayında 7 binin üzerinde işyerinin kepenk kapatması ile son 5 yılın zirve rakamına ulaşılırken, marka sahipleri ise verimsiz ve ciroda yetersiz olan yüzde 20'lik bir dilim oluşturan mağazaları hem caddede hem de alışveriş merkezlerinde (AVM) kapatmaya başladı.
Pandeminin ilk döneminden itibaren başlayan kapanmaların ardından, kalan mağazalar için ciro takibi yapan marka sahiplerinin burada ikinci halkaya geçtiklerini kaydeden Birleşmiş Markalar Derneği Başkanı Sinan Öncel, “1 Haziran'dan itibaren piyasaların açılması ile ciroları takip edilen mağazalar var” dedi.
KİRAYI ÇIKARAMIYORLAR
Verimsiz ve yüksek maliyetli mağazalar için kısmi olarak yerli yatırımcı ile daha kolay diyalog sağladıklarını, yabancı yatırımcılarda ise belli kriterler çerçevesinde gelen indirimlerle yöneticilerin de elinin kolunun bağlı olabildiğini kaydeden Öncel, şunları söyledi:
“Ağırlıklı olarak turiste satış yapan AVM'lerde markalar kirasını çıkaramayacak noktada. Caddede istediğiniz zaman çıkabiliyorsunuz rahatlıkla ama AVM'lerde kolay olmuyor. Haziranda 133 üyemizden yüzde 57'si cirosunun yarısını bile yapamadı. Tüm dünyada mağaza perakendesinde çok ciddi daralma meydana geldiğini ve e-ticarete doğru büyük bir kayış olduğunu görüyoruz.”
ESNAF NORMALLEŞEMEDİ
Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK) verilerine göre ise yılın ilk 6 ayında kapanan işyeri sayısı 35 bin 965 olarak gerçekleşti. TESK Başkanı Bendevi Palandöken, en az 60 aya yayılacak bir vadelendirme ile esnafa özel kredi paketi hazırlanması gerektiğini söyledi. “İnsanların elinde ürün kaldı. 4 aydır kapalı olan sektörler var. Bunlar da istihdam odaklı. Burada bir paket hazırlanıp borçlarının en az 60 aya yayılması gerekiyor” diyen Palandöken, normalleşme sürecinin tamamlanmadığına dikkat çekti.
21.7.2020 [Samanyolu Haber]
Normalleşme takvimine 1 Haziran itibarıyla resmi olarak başlayan perakende sektörü ve ticaretin can damarı olan esnaf, daralan iş hacmiyle birlikte birer birer kepenk kapatıyor.
Esnaf tarafında haziran ayında 7 binin üzerinde işyerinin kepenk kapatması ile son 5 yılın zirve rakamına ulaşılırken, marka sahipleri ise verimsiz ve ciroda yetersiz olan yüzde 20'lik bir dilim oluşturan mağazaları hem caddede hem de alışveriş merkezlerinde (AVM) kapatmaya başladı.
Pandeminin ilk döneminden itibaren başlayan kapanmaların ardından, kalan mağazalar için ciro takibi yapan marka sahiplerinin burada ikinci halkaya geçtiklerini kaydeden Birleşmiş Markalar Derneği Başkanı Sinan Öncel, “1 Haziran'dan itibaren piyasaların açılması ile ciroları takip edilen mağazalar var” dedi.
KİRAYI ÇIKARAMIYORLAR
Verimsiz ve yüksek maliyetli mağazalar için kısmi olarak yerli yatırımcı ile daha kolay diyalog sağladıklarını, yabancı yatırımcılarda ise belli kriterler çerçevesinde gelen indirimlerle yöneticilerin de elinin kolunun bağlı olabildiğini kaydeden Öncel, şunları söyledi:
“Ağırlıklı olarak turiste satış yapan AVM'lerde markalar kirasını çıkaramayacak noktada. Caddede istediğiniz zaman çıkabiliyorsunuz rahatlıkla ama AVM'lerde kolay olmuyor. Haziranda 133 üyemizden yüzde 57'si cirosunun yarısını bile yapamadı. Tüm dünyada mağaza perakendesinde çok ciddi daralma meydana geldiğini ve e-ticarete doğru büyük bir kayış olduğunu görüyoruz.”
ESNAF NORMALLEŞEMEDİ
Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK) verilerine göre ise yılın ilk 6 ayında kapanan işyeri sayısı 35 bin 965 olarak gerçekleşti. TESK Başkanı Bendevi Palandöken, en az 60 aya yayılacak bir vadelendirme ile esnafa özel kredi paketi hazırlanması gerektiğini söyledi. “İnsanların elinde ürün kaldı. 4 aydır kapalı olan sektörler var. Bunlar da istihdam odaklı. Burada bir paket hazırlanıp borçlarının en az 60 aya yayılması gerekiyor” diyen Palandöken, normalleşme sürecinin tamamlanmadığına dikkat çekti.
21.7.2020 [Samanyolu Haber]
Zilhicce ve Kurban [Fikret Kaplan]
Bir Kurban Bayramı’yla daha zirveleşecek manevi günlere giriyoruz… Kimimiz gurbet diyarlarda…kimimiz mağduriyetler sarmalında…
Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem):
“Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur.” dediği o günler…
Yüce Allah’ın, Kur’an-ı Kerim’de Fecr Sûresi’nin başında, “On geceye yemin olsun ki...” dediği Rahmet geceleri…
Yine bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem):
"Arefe günü tutulan oruç, bundan önce ve sonraki bir yılın günahlarını örter." (Müslim, Sıyâm 196,197) buyurduğu ve:
“Allah, hiçbir günde, Arefe günündeki kadar kullarını ateşten azad etmez. Allah (mahlûkata rahmetiyle) yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve “Bunlar ne istiyorlar?” der.” (Müslim, Hacc 436) dediği bereketli bir zaman…
Yüce Allah, Recep, Şaban ve özellikle de Ramazan günlerini nasıl iyi değerlendirip Kadir Gecesi’ne ulaşmamızı istiyorsa aynen onun gibi Kurban Bayramı’na da Zilhicce’nin ilk on gününü maneviyatla geçirip bu mübarek bayram sabahına ulaşmamızı murad ediyor.
Gönlümüz bir yandan heyecan yaşarken; diğer taraftan tasa, hüzün, şiddetli elem ve yürek yangını içinde…
Rabbimiz, Hizmet hareketini bir dünya hizmeti yapmayı murad buyurduğu için Hamd ü Sena ile dolu yüreklerimiz…
Diğer yandan, hapishanelerde mağdur edilen insanları, annesiz babasız bırakılan çocukları; anneleri ile ceza evinde yaşayan bebekleri, gadre uğrayan masumları düşündükçe kahroluyor insan…
‘Ben burada rahatça yaşarken, zulüm gören, gurbet tadan kardeşlerim ne yapıyor ızdırabı ok gibi saplanıyor kalbimize…
O masumların kardeşleri, ablaları ve abileri… Peygamber Efendimiz’in (sav) garipliğini gidermek ve İslam’ın aydın çehresini yansıtmak için dünyanın dört bir tarafına dağılmışlar… O binlerce hizmet insanının sinesi Nam-ı Celili’nin yoluna Kurban olma heyecanıyla çarpıyor…
Zilhicce’nin on gününde başlayan ve Arafe günü İhlâs Sûresi’nin zikri ile devam eden bu hazırlık, teşrik tekbirleri ile küllileşecek…
Duygular yücelip, tefekkürle enginleşecek...
Mahlûkatın halifesi ünvanıyla insan; Rabbin dergâhında, masivadaki zikirleri takdim ederken diğer yandan sosyal hayattaki birliktelik ve uhuvvete Kurban’la destek verecek…
Bütün bunların yapılmasını sembolize eden kurbanı da telef olmayıp, burada dağıtılınca bitmeyip sıratta ona burak hizmeti mertebesiyle mükâfatlandırılacak…
İşte böyle muhteşem olan Zilhicce’nin ilk on gününü karşılıyoruz…
Rabbim hakkımızda hayırlara vesile kılsın, bu günler hürmetine mağdur kardeşlerimizi “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” müjdesine nail eylesin.
Hâbil ve Kâbil kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti.
Habil ise önce malını (Kurban) ve daha sonra canını Allah yolunda Kurban etmişti. Allah (cc) ondan bunu kabul buyurduğunu haber vermişti.
Efendimiz’in Aleyhissalatu Vesselam ahirzamandaki "Kardeşleri" olan yiğit Hizmet insanları da O’nun davası uğrunda gece gündüz demeden çalışıp her türlü çile ve ızdırabı göğüslediler… sahip oldukları her şeyi O’nun yolunda kurban ettiler. Yüce Allah onların bu Kurbanlarını da kabul etmiş olmalı ki gittikleri her yerde Hizmet sevdalılarına hüsnü kabul vaz’etti.
Fakat, onların dünya çapında ortaya koydukları bu hayırlı işleri görünce, çağın Kabilleri yine ellerinde kin ve haset taşları: “Size yaşama hakkı vermeyeceğiz!” diyorlar…
Onlar da tıpkı Habil gibi:
‘Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur! Siz, bize el kaldırsanız da biz şeytani tuzaklara, zulümlere girmeyiz. Hanımlarınıza, çocuklarınıza dokunmayız… Soykırımla ailenizi dağıtıp yok etmek için münafıkça hareket etmeyiz! Çünkü biz alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarız.’ diyorlar…
Onlar, Zilhicce’yi… Kurban’ı hakiki manasıyla idrak etmişler…
Sahip oldukları her şeyi…mal u menallerini, evlad u iyallerini, can u cananlarını bu yolda feda etmişler; ama asla taşkınlığa girmemişler, yakıp yıkmamışlar, tahriklere kapılmamışlar…
Hüzünlerini, tasalarını, dertlerini, kederlerini Yüce Allah’a arz ederek:
Ey muztarın duasına icabet buyuran Rabbimiz! Habil’in Kurban’ını kabul ettiğin gibi inleyen gönüllerin Kurbanlarını da kabul buyur. O masumlar adına kesilecek Kurbanları onların kurtuluşuna vesile kıl İlahi! diyorlar…
Hazreti İbrahim ve İsmail, Hakk’a teslim olup Hazreti İbrahim, kurban etmek üzere oğlunu yere serdiğinde bıçak onu kesmemişti. Yüce Allah onlara şöyle seslenmişti:
"Ey İbrahim! Sadâkatini gösterdin! İşte, sana, oğlunun yerine boğazlayacağın kurbanlık! Boğazla onu!"
Bugün ağır bir imtihandan geçen İsmailler de Allah’a teslim olup O’ndan başkasına secde etmediler, O’na inandılar, O’na teslim oldular. Haksızlık karşısında eğilip bükülmediler. Bir menfaat mukabilinde başlarını eğmeden dünya karşısında yüzlerini yere sürmeden yürüdüler.
“Allah için yaptığım hizmet karşılığında, bir cübbe ölçüsünde bir şey alacaksam, Allah canımı alsın, yerle bir olayım!” mülahazasıyla hareket ettiler!.. Dünyevî saltanat adına hizmetlerini asla bir beklentiye bağlamadılar!..
Her gün birkaç defa öldüler, kaç defa yine dirildiler, eşlerinden, çocuklarından, anne-babalarından mahrum edildiler, yine de Allah rızasından ayrılmadılar. Hz. İsmail (as) gibi tam teslim oldular.
Ya İlahi! Bugün yüzbinlerce İsmailler, boyunlarında kin ve haset bıçağı onlara göndereceğin müjdeyi bekliyor.
Ne olur, Zilhicce’nin bu mübarek günleri hürmetine onları bu ümidinde hüsrana uğratma.
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Bu benim için, bu da ümmetimden fakirlerin yerine” diyerek birden fazla kurban kesmiş, hatta Veda Haccı’nda -altmış üçünü bizzat, diğerlerini Hazreti Ali’nin eliyle olmak üzere- yüz deve kurban etmişti.
Ey Rahmetiyle bütün kainatı kuşatmış olan Allah’ım!
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, muhtaçlara yardım etme ve onların da bayram yapmalarına vesile olma niyetiyle kestiği kurbanları, bugün her şeyleri ellerinden alınarak hapishaneye atılan Hizmet gönüllüleri için de kabul buyur! Onlar Senin Habib-i Edib’inin (sallallahu aleyhi ve sellem) ahirzamandaki kardeşleri… asrın yalnız kalmış garipleri!
Bu bayramda, yine binlerce çocuk yetim ve öksüz olacak… Hürriyetini yitirmiş, esarete düşmüş, mazlumiyet ve mağduriyet yaşayan on binlerce arkadaşımızın çocukları Rasûl-ü Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sahip çıktığı Beşir gibi garip.
“Ey ‘Gönlü mahzunların yanındayım!’ buyuran Rabbimiz! Hâlihazırdaki Beşirlerin gönülleri paramparça, mahzun ve kederli. Ne olur, maiyyetini bizlere ve onlara duyur! Bizi ve o masumları terk etmek suretiyle mahvettirme!
Allah’ım! Bu Zilhicce günlerinde… Arefe ve Bayramda da… Senin mazlum kulların için yine yana yakıla inleyip dua ediyoruz.
“Bunlar çok çektiler, hakiki bayramı vereyim de bunları razı edeyim.” diyeceğin günün ümidiyle kaldırıyoruz ellerimizi. Böyle bir müjde bekleyen bizi hizlana, hicrana maruz bırakmayacağın ümidiyle yaşıyoruz!
[Fikret Kaplan] 21.7.2020 [Samanyolu Haber]
Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem):
“Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur.” dediği o günler…
Yüce Allah’ın, Kur’an-ı Kerim’de Fecr Sûresi’nin başında, “On geceye yemin olsun ki...” dediği Rahmet geceleri…
Yine bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem):
"Arefe günü tutulan oruç, bundan önce ve sonraki bir yılın günahlarını örter." (Müslim, Sıyâm 196,197) buyurduğu ve:
“Allah, hiçbir günde, Arefe günündeki kadar kullarını ateşten azad etmez. Allah (mahlûkata rahmetiyle) yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve “Bunlar ne istiyorlar?” der.” (Müslim, Hacc 436) dediği bereketli bir zaman…
Yüce Allah, Recep, Şaban ve özellikle de Ramazan günlerini nasıl iyi değerlendirip Kadir Gecesi’ne ulaşmamızı istiyorsa aynen onun gibi Kurban Bayramı’na da Zilhicce’nin ilk on gününü maneviyatla geçirip bu mübarek bayram sabahına ulaşmamızı murad ediyor.
Gönlümüz bir yandan heyecan yaşarken; diğer taraftan tasa, hüzün, şiddetli elem ve yürek yangını içinde…
Rabbimiz, Hizmet hareketini bir dünya hizmeti yapmayı murad buyurduğu için Hamd ü Sena ile dolu yüreklerimiz…
Diğer yandan, hapishanelerde mağdur edilen insanları, annesiz babasız bırakılan çocukları; anneleri ile ceza evinde yaşayan bebekleri, gadre uğrayan masumları düşündükçe kahroluyor insan…
‘Ben burada rahatça yaşarken, zulüm gören, gurbet tadan kardeşlerim ne yapıyor ızdırabı ok gibi saplanıyor kalbimize…
O masumların kardeşleri, ablaları ve abileri… Peygamber Efendimiz’in (sav) garipliğini gidermek ve İslam’ın aydın çehresini yansıtmak için dünyanın dört bir tarafına dağılmışlar… O binlerce hizmet insanının sinesi Nam-ı Celili’nin yoluna Kurban olma heyecanıyla çarpıyor…
Zilhicce’nin on gününde başlayan ve Arafe günü İhlâs Sûresi’nin zikri ile devam eden bu hazırlık, teşrik tekbirleri ile küllileşecek…
Duygular yücelip, tefekkürle enginleşecek...
Mahlûkatın halifesi ünvanıyla insan; Rabbin dergâhında, masivadaki zikirleri takdim ederken diğer yandan sosyal hayattaki birliktelik ve uhuvvete Kurban’la destek verecek…
Bütün bunların yapılmasını sembolize eden kurbanı da telef olmayıp, burada dağıtılınca bitmeyip sıratta ona burak hizmeti mertebesiyle mükâfatlandırılacak…
İşte böyle muhteşem olan Zilhicce’nin ilk on gününü karşılıyoruz…
Rabbim hakkımızda hayırlara vesile kılsın, bu günler hürmetine mağdur kardeşlerimizi “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” müjdesine nail eylesin.
Hâbil ve Kâbil kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti.
Habil ise önce malını (Kurban) ve daha sonra canını Allah yolunda Kurban etmişti. Allah (cc) ondan bunu kabul buyurduğunu haber vermişti.
Efendimiz’in Aleyhissalatu Vesselam ahirzamandaki "Kardeşleri" olan yiğit Hizmet insanları da O’nun davası uğrunda gece gündüz demeden çalışıp her türlü çile ve ızdırabı göğüslediler… sahip oldukları her şeyi O’nun yolunda kurban ettiler. Yüce Allah onların bu Kurbanlarını da kabul etmiş olmalı ki gittikleri her yerde Hizmet sevdalılarına hüsnü kabul vaz’etti.
Fakat, onların dünya çapında ortaya koydukları bu hayırlı işleri görünce, çağın Kabilleri yine ellerinde kin ve haset taşları: “Size yaşama hakkı vermeyeceğiz!” diyorlar…
Onlar da tıpkı Habil gibi:
‘Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur! Siz, bize el kaldırsanız da biz şeytani tuzaklara, zulümlere girmeyiz. Hanımlarınıza, çocuklarınıza dokunmayız… Soykırımla ailenizi dağıtıp yok etmek için münafıkça hareket etmeyiz! Çünkü biz alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarız.’ diyorlar…
Onlar, Zilhicce’yi… Kurban’ı hakiki manasıyla idrak etmişler…
Sahip oldukları her şeyi…mal u menallerini, evlad u iyallerini, can u cananlarını bu yolda feda etmişler; ama asla taşkınlığa girmemişler, yakıp yıkmamışlar, tahriklere kapılmamışlar…
Hüzünlerini, tasalarını, dertlerini, kederlerini Yüce Allah’a arz ederek:
Ey muztarın duasına icabet buyuran Rabbimiz! Habil’in Kurban’ını kabul ettiğin gibi inleyen gönüllerin Kurbanlarını da kabul buyur. O masumlar adına kesilecek Kurbanları onların kurtuluşuna vesile kıl İlahi! diyorlar…
Hazreti İbrahim ve İsmail, Hakk’a teslim olup Hazreti İbrahim, kurban etmek üzere oğlunu yere serdiğinde bıçak onu kesmemişti. Yüce Allah onlara şöyle seslenmişti:
"Ey İbrahim! Sadâkatini gösterdin! İşte, sana, oğlunun yerine boğazlayacağın kurbanlık! Boğazla onu!"
Bugün ağır bir imtihandan geçen İsmailler de Allah’a teslim olup O’ndan başkasına secde etmediler, O’na inandılar, O’na teslim oldular. Haksızlık karşısında eğilip bükülmediler. Bir menfaat mukabilinde başlarını eğmeden dünya karşısında yüzlerini yere sürmeden yürüdüler.
“Allah için yaptığım hizmet karşılığında, bir cübbe ölçüsünde bir şey alacaksam, Allah canımı alsın, yerle bir olayım!” mülahazasıyla hareket ettiler!.. Dünyevî saltanat adına hizmetlerini asla bir beklentiye bağlamadılar!..
Her gün birkaç defa öldüler, kaç defa yine dirildiler, eşlerinden, çocuklarından, anne-babalarından mahrum edildiler, yine de Allah rızasından ayrılmadılar. Hz. İsmail (as) gibi tam teslim oldular.
Ya İlahi! Bugün yüzbinlerce İsmailler, boyunlarında kin ve haset bıçağı onlara göndereceğin müjdeyi bekliyor.
Ne olur, Zilhicce’nin bu mübarek günleri hürmetine onları bu ümidinde hüsrana uğratma.
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Bu benim için, bu da ümmetimden fakirlerin yerine” diyerek birden fazla kurban kesmiş, hatta Veda Haccı’nda -altmış üçünü bizzat, diğerlerini Hazreti Ali’nin eliyle olmak üzere- yüz deve kurban etmişti.
Ey Rahmetiyle bütün kainatı kuşatmış olan Allah’ım!
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, muhtaçlara yardım etme ve onların da bayram yapmalarına vesile olma niyetiyle kestiği kurbanları, bugün her şeyleri ellerinden alınarak hapishaneye atılan Hizmet gönüllüleri için de kabul buyur! Onlar Senin Habib-i Edib’inin (sallallahu aleyhi ve sellem) ahirzamandaki kardeşleri… asrın yalnız kalmış garipleri!
Bu bayramda, yine binlerce çocuk yetim ve öksüz olacak… Hürriyetini yitirmiş, esarete düşmüş, mazlumiyet ve mağduriyet yaşayan on binlerce arkadaşımızın çocukları Rasûl-ü Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sahip çıktığı Beşir gibi garip.
“Ey ‘Gönlü mahzunların yanındayım!’ buyuran Rabbimiz! Hâlihazırdaki Beşirlerin gönülleri paramparça, mahzun ve kederli. Ne olur, maiyyetini bizlere ve onlara duyur! Bizi ve o masumları terk etmek suretiyle mahvettirme!
Allah’ım! Bu Zilhicce günlerinde… Arefe ve Bayramda da… Senin mazlum kulların için yine yana yakıla inleyip dua ediyoruz.
“Bunlar çok çektiler, hakiki bayramı vereyim de bunları razı edeyim.” diyeceğin günün ümidiyle kaldırıyoruz ellerimizi. Böyle bir müjde bekleyen bizi hizlana, hicrana maruz bırakmayacağın ümidiyle yaşıyoruz!
[Fikret Kaplan] 21.7.2020 [Samanyolu Haber]
İnsan Allah'ın Mührüdür [Abdullah Aymaz]
“Nasıl esmâ-i hüsnâ’nın içinde bir İsm-i zam vardır, Allah’ın sanatları ve nakışları içinde de bir Nakş-ı zam vardır ki, o da İNSAN’dır.” diyor. Üstad Bediüzzaman Hazretleri…
Üstad Hazretleri bir akşam üstü İstanbul’un Sirkeci mevkiinde dolaşırken, birden bire bir gayr-i Müslim kişi ona yanaşarak elini tutar: “Dininizde resim niçin yasaktır?” der. Bediüzzaman cevaben der ki: “İnsan Allah’ın sikkesidir. Padişah ve kralların sikkelerinin (bastırdıkları paralarına) taklidini yapmak, kalp para basmak kanunen yasak olduğu gibi, Allah’ın sikkesini taklide şerî cevaz yoktur.”
İnsan işte böyle yüce ve mükemmel bir kıvama sahip kainatın fihristesi bir varlık ama karşısında da müthiş bir düşmanı var: “(Şeytan isyan edince şöyle demişti:) ‘Çamurdan yarattığın kimseye secde mi ederim! Benden üstün kıldığın, kişi bu mu?. Eğer kıyamet gününe kadar bana bir mühlet versen, gör bak nasıl da onun soyunu, pek azı dışında çoğunu kumandam altına alacağım!’ dedi. Allah, ‘Defol oradan… Onlardan kim sana tâbî olursa iyi bilin ki, cehennem de sizin cezanızdır. Ceza ki, ne ceza!..’ buyurdu. Allah sonra şöyle buyurdu: ‘Onlardan gücünün yettiğini sesinle aldatıp kötülüklere kaydır. Süvarî ve piyade olarak bütün kuvvetlerini toplayarak onların üzerine yürü, mallarına ve evlatlarına ortak ol, bol bol vaadlerde bulun onlara!’ Şeytan bu! Onları aldatmaktan başka ne vaad eder ki!.. Benim gerçek kullarıma senin asla bir hakimiyetin olmayacaktır. Rabbinin onları koruyucu olması yeter de artar!” (İsra Suresi, 17/ 62-65)
Bu husus, A’raf Suresinde şöyle ifade ediliyor: “Allah, ‘Haydi sen mühlet verilenlerdensin!’ buyurdu. Öyle ise, dedi, ‘Sen beni azgınlığa mahkum ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerine pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreder kullar bulmayacaksın.’ Allah şöyle buyurdu: ‘Alçak ve kovulmuş olarak çık oradan! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki, cehennemi sizlerle dolduracağım.” ( raf Suresi, 7/15-18)
Bu ayetlerle ilgili olarak Fî Zılâl tefsirinde şu yorumlar yapılıyor: “Bunlar, saptırma ve kuşatmanın, kalblere, akıllara ve duygulara hâkim olma yönteminin canlandırılmasıdır. Büyük bir savaş meydanıdır. Burada haykırmalar, atlılar, piyadeler, savaşların ve meydan okumaların metodunu uygun olarak kullanılmaktadır. Burada SES, düşmanın sabrını taşırmak ve onları sağlam kalelerinden, siperlerinden dışarı çıkarmak için kullanılıyor. Veya kurulmuş olan tuzağa, planlanmış olan taktiğe ulaşmaları için onlara bir SÜRE tanınıyor. Tahrike kapılıp ortaya çıktıklarında atlılar onları yakalıyor ve piyadeler etrafını kuşatıyor! (Mallara ortak olma meselesinde) Şeytanın bu ortaklığı, haram yoldan elde edilen her ÇOCUK da İblis’in ortaklığının simgesidir. Bunlarda şeytanın ortaklığı vardır. Bu ifade de, şeytan ile izleyicileri arasında hayatın iki temel dayanağı olan mallar ile çocukları kapsayan bir ORTAKLIK SÖZLEŞMESİNİ tasvir etmektedir. (Vaadlere gelince) cezadan kurtulma vaadi, haram yollarla zengin olma vaadi, haram yollar ve çirkin yöntemlerle üstün gelme ve başarıya ulaşma vaadi gibi… Herhalde şeytanın verdiği sözler içinde en aldatıcı olanı günah ve hatadan sonra BAĞIŞLANACAĞINA dair sözdür. Doğrudan ve açık yoldan kandırılması mümkün olmayan DİRENÇLİ İNSANLARA, yumuşak biçimde yaklaşır, onlara günahları güzel gösterir, İlahî Rahmetin genişliğini ve İlahî Af ve Bağışlamanın kapsayıcılığını telkin edip günahlara sürükler.”
M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki: “Hayırlı işlerin muzır manileri olur. Şeytanlar, bu Hizmetin hadimleri ile çok uğraşır.’ buyurur, Bediüzzaman Hazretleri. Aslında şeytanlar, değil bir toplumun, tek bir ferdin bile Rabbisi ile olan münasebetinden dolayı ÇILDIRACAK HALE GELİRLER. Dolayısıyla birbirleriyle uyumlu bir şekilde, Din-i Mübin-i İslam için koşturan insanlar karşısında ŞEYTANLARIN ÇILDIRMAMASI düşünülmemelidir.
“Bu çerçevede şeytanların muvaffak olma ihtimaline gelince; yer yer Efendimiz (S.A.S.) döneminde İRTİDAT HADİSELERİNİN olduğu, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde ise bu tür çalkantıların ictimaî bir boyut kazandığı, CEMEL ve SIFFÎN savaşlarının olduğu düşünülecek olursa, şeytanların kısmen başarılı olduğu söylenebilir. Demek ki, en sağlıklı bünyede bile bu türlü hadiseler olabiliyor. Öyleyse günümüzde bünyesi katiyen SAHABE BÜNYESİ kadar sağlam olmayan bir toplumda, böylesi hadiselerin vukuu gayet normal görülmelidir.” (Fasıldan Fasıla-4)
Bu çılgın düşmanlara karşı ancak ihlas ve takva silahlarını kuşanmakla mücadele edilebilir…
[Abdullah Aymaz] 21.7.2020 [Samanyolu Haber]
Üstad Hazretleri bir akşam üstü İstanbul’un Sirkeci mevkiinde dolaşırken, birden bire bir gayr-i Müslim kişi ona yanaşarak elini tutar: “Dininizde resim niçin yasaktır?” der. Bediüzzaman cevaben der ki: “İnsan Allah’ın sikkesidir. Padişah ve kralların sikkelerinin (bastırdıkları paralarına) taklidini yapmak, kalp para basmak kanunen yasak olduğu gibi, Allah’ın sikkesini taklide şerî cevaz yoktur.”
İnsan işte böyle yüce ve mükemmel bir kıvama sahip kainatın fihristesi bir varlık ama karşısında da müthiş bir düşmanı var: “(Şeytan isyan edince şöyle demişti:) ‘Çamurdan yarattığın kimseye secde mi ederim! Benden üstün kıldığın, kişi bu mu?. Eğer kıyamet gününe kadar bana bir mühlet versen, gör bak nasıl da onun soyunu, pek azı dışında çoğunu kumandam altına alacağım!’ dedi. Allah, ‘Defol oradan… Onlardan kim sana tâbî olursa iyi bilin ki, cehennem de sizin cezanızdır. Ceza ki, ne ceza!..’ buyurdu. Allah sonra şöyle buyurdu: ‘Onlardan gücünün yettiğini sesinle aldatıp kötülüklere kaydır. Süvarî ve piyade olarak bütün kuvvetlerini toplayarak onların üzerine yürü, mallarına ve evlatlarına ortak ol, bol bol vaadlerde bulun onlara!’ Şeytan bu! Onları aldatmaktan başka ne vaad eder ki!.. Benim gerçek kullarıma senin asla bir hakimiyetin olmayacaktır. Rabbinin onları koruyucu olması yeter de artar!” (İsra Suresi, 17/ 62-65)
Bu husus, A’raf Suresinde şöyle ifade ediliyor: “Allah, ‘Haydi sen mühlet verilenlerdensin!’ buyurdu. Öyle ise, dedi, ‘Sen beni azgınlığa mahkum ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerine pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreder kullar bulmayacaksın.’ Allah şöyle buyurdu: ‘Alçak ve kovulmuş olarak çık oradan! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki, cehennemi sizlerle dolduracağım.” ( raf Suresi, 7/15-18)
Bu ayetlerle ilgili olarak Fî Zılâl tefsirinde şu yorumlar yapılıyor: “Bunlar, saptırma ve kuşatmanın, kalblere, akıllara ve duygulara hâkim olma yönteminin canlandırılmasıdır. Büyük bir savaş meydanıdır. Burada haykırmalar, atlılar, piyadeler, savaşların ve meydan okumaların metodunu uygun olarak kullanılmaktadır. Burada SES, düşmanın sabrını taşırmak ve onları sağlam kalelerinden, siperlerinden dışarı çıkarmak için kullanılıyor. Veya kurulmuş olan tuzağa, planlanmış olan taktiğe ulaşmaları için onlara bir SÜRE tanınıyor. Tahrike kapılıp ortaya çıktıklarında atlılar onları yakalıyor ve piyadeler etrafını kuşatıyor! (Mallara ortak olma meselesinde) Şeytanın bu ortaklığı, haram yoldan elde edilen her ÇOCUK da İblis’in ortaklığının simgesidir. Bunlarda şeytanın ortaklığı vardır. Bu ifade de, şeytan ile izleyicileri arasında hayatın iki temel dayanağı olan mallar ile çocukları kapsayan bir ORTAKLIK SÖZLEŞMESİNİ tasvir etmektedir. (Vaadlere gelince) cezadan kurtulma vaadi, haram yollarla zengin olma vaadi, haram yollar ve çirkin yöntemlerle üstün gelme ve başarıya ulaşma vaadi gibi… Herhalde şeytanın verdiği sözler içinde en aldatıcı olanı günah ve hatadan sonra BAĞIŞLANACAĞINA dair sözdür. Doğrudan ve açık yoldan kandırılması mümkün olmayan DİRENÇLİ İNSANLARA, yumuşak biçimde yaklaşır, onlara günahları güzel gösterir, İlahî Rahmetin genişliğini ve İlahî Af ve Bağışlamanın kapsayıcılığını telkin edip günahlara sürükler.”
M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki: “Hayırlı işlerin muzır manileri olur. Şeytanlar, bu Hizmetin hadimleri ile çok uğraşır.’ buyurur, Bediüzzaman Hazretleri. Aslında şeytanlar, değil bir toplumun, tek bir ferdin bile Rabbisi ile olan münasebetinden dolayı ÇILDIRACAK HALE GELİRLER. Dolayısıyla birbirleriyle uyumlu bir şekilde, Din-i Mübin-i İslam için koşturan insanlar karşısında ŞEYTANLARIN ÇILDIRMAMASI düşünülmemelidir.
“Bu çerçevede şeytanların muvaffak olma ihtimaline gelince; yer yer Efendimiz (S.A.S.) döneminde İRTİDAT HADİSELERİNİN olduğu, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde ise bu tür çalkantıların ictimaî bir boyut kazandığı, CEMEL ve SIFFÎN savaşlarının olduğu düşünülecek olursa, şeytanların kısmen başarılı olduğu söylenebilir. Demek ki, en sağlıklı bünyede bile bu türlü hadiseler olabiliyor. Öyleyse günümüzde bünyesi katiyen SAHABE BÜNYESİ kadar sağlam olmayan bir toplumda, böylesi hadiselerin vukuu gayet normal görülmelidir.” (Fasıldan Fasıla-4)
Bu çılgın düşmanlara karşı ancak ihlas ve takva silahlarını kuşanmakla mücadele edilebilir…
KHK’lı Platformları Birliği’nden 20 Temmuz Bildirisi: Tüm mağduriyetler sonlandırılsın
20 Temmuz 2016’da başlayan OHAL döneminde çıkarılan KHK’larla işlerini kaybeden binlerce insanın biraya geldiği KHK’lı Platformları Birliği, 20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL’in yıl dönümünde ortak bir bildiri yayınladı.
’20 Temmuz Bildirisi’ başlıklı açıklamada, 20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL’in 2 yıl devam ettiği hatırlatıldı. Bu zaman diliminde 160 bin kişinin özel sektörden, 150 bin kişinin de kamudan ihraç edildiği belirtilerek şu ifadeler kullanıldı:
“Bizler KHKLI PLATFORMLARI BİRLİĞİ olarak 20 Temmuz 2016’da başlayan gayri resmi olarak halen devam eden OHAL sürecinin sonlandırılmasını, mahkeme sıfatı taşımayan ve hukukta karşılığı olmayan OHAL komisyonunun kaldırılmasını, yüzbinlerce insana mağduriyet yaşatan KHKların iptal edilmesini, KHK’lıların işlerine iade edilerek, oluşan hak mahrumiyetlerinin tanzim edilmesini ve 15 Temmuz’un aydınlatılmasını talep ediyoruz. Askeri ve sivil bütün darbelere karşı olduğumuzu tüm kamuoyuna deklare ediyoruz.”
[TR724] 21.7.2020
’20 Temmuz Bildirisi’ başlıklı açıklamada, 20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL’in 2 yıl devam ettiği hatırlatıldı. Bu zaman diliminde 160 bin kişinin özel sektörden, 150 bin kişinin de kamudan ihraç edildiği belirtilerek şu ifadeler kullanıldı:
“Bizler KHKLI PLATFORMLARI BİRLİĞİ olarak 20 Temmuz 2016’da başlayan gayri resmi olarak halen devam eden OHAL sürecinin sonlandırılmasını, mahkeme sıfatı taşımayan ve hukukta karşılığı olmayan OHAL komisyonunun kaldırılmasını, yüzbinlerce insana mağduriyet yaşatan KHKların iptal edilmesini, KHK’lıların işlerine iade edilerek, oluşan hak mahrumiyetlerinin tanzim edilmesini ve 15 Temmuz’un aydınlatılmasını talep ediyoruz. Askeri ve sivil bütün darbelere karşı olduğumuzu tüm kamuoyuna deklare ediyoruz.”
[TR724] 21.7.2020
Türkiye’deki hukukun özeti: Çocuğu yok ama ‘çocuğunu Cemaat okullarında okuttuğu’ için ihraç edildi
Batman’da kamu görevinden ‘istihbarat’ gerekçesiyle KHK ile ihraç edilen Muhammed Zekeriya Özdil’in dosyasında, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu tarafından işe iade başvurusunun reddedilmesiyle hayli ilginç bilgilerin yer aldığı ortaya çıktı.
Sosyal Güvenlik Kurumu’nda (SGK) memur olarak çalışan ve aynı zamanda Büro Emekçileri Sendikası Temsilcisi olan Özdil, 6 Ocak 2017’de 679 sayılı KHK ile kamudaki görevinden ihraç edilmişti. Cemaat üyeliği dosyası oluşturulan Özdil’in, “PKK ile irtibatlı ve iltisaklı” denilerek işe iadesi reddedildi.
Mezopotamya Ajansı’ın haberine göre, Valilikler eliyle, çeşitli kurum ve kuruluşlardan gelen “istihbari” verilerle oluşturulan dosyada, Özdil’in bekar ve çocuksuz olmasına rağmen, çocuklarının Cemaaat’e ait okullarda okuduğu, Bank Asya’da hesabının olmamasına rağmen hesabının olduğu yönünde yanlış bilgiler bulunuyor.
Özdil’in reddedilen işe iade başvurusunda, SGK İl Müdürlüğü’nde çalışan 152 kişi hakkında raporlarlar hazırlandığı da ortaya çıktı. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na sunulan 152 sayfalık “istihbari” raporda, 20’nci sayfasındaki verilerle 90’ıncı sayfadaki bilgiler birbirini yalanlıyor.
‘GAYRİ CİDDİ BİR YAKLAŞIM VAR’
Çelişkili ifadelerle dolu bir rapor nedeniyle göreve iade edilmediğini anlatan Özdil, kendi dosyasındaki tutarsızlıklardan yola çıkarak, OHAL Komisyonu’nun gayri ciddi bir yaklaşımının olduğunu söyledi.
Cemaat ile herhangi bir bağlantısının dahi olmadığını emniyet soruşturmaları ile belgelendiğini dile getiren Özdil, “Hayatım boyunca gerici yapılara karşı mücadele etmiş biriyim. Fetö’den bir şey bulamadılar, bu sefer de bahane olarak ise ‘PKK müzahiri’ diyerek ret kararı verdiler. Bir dönem listeleri hazırlayanların dahi KHK’yle ihraç edildikleri belgelendi. Bugün ise hukuk mücadelesi verirken, bu şekilde gayri ciddiyetsiz çelişkili raporlar hakkımızda hazırlanıyor” dedi.
‘EVLİ DEĞİLİM, ÇOCUĞUM VE PASAPORTUM YOK’
Evli olmadığını, bugüne kadar pasaport da çıkarmadığını söyleyen Özdil, sözlerine şöyle devam etti:
“Raporlarda pasaportumun olduğu yazılı. Bu yetmezmiş gibi evli olmadığım halde çocuklarımın olduğu, hatta Batman’da KHK ile kapatılan bir okulda eğitim gördüğü yazılı. Bırakın çocuğumu, ben evli bile değilim. Bunlar maddi hatalar değil, Milli Eğitim Müdürlükleri ile yazılan yazışmalar sonucudur. Hadi bunlar olsa neyse, üstüne üstün Bank Asya’da hesabım olmadığı halde hesabım var deniliyor. Sonraki sayfalarda ise hesabım yok deniliyor. Hesabım hiçbir zaman olmadı. Hazırlanan evraklarda skandal üstüne skandal var. Bu raporlar ile OHAL Komisyonun görevini gayri ciddi yaptığı ve binlerce kamu emekçisinin gerçekten nasıl mağdur edildiğinin en net kanıtıdır.”
Kendisi gibi binlerce kamu emekçisinin mağdur edildiğini ve mağduriyetlerin de bu şekilde bir ciddiyetsizlik ile yapıldığını ifade eden Özdil, “Tüm bunlardan anlaşılıyor ki evli olmadığım halde çocuğumun olması ve KHK ile kapatılan bir okulda da bu çocukların okuması gerekçesiyle göreve iade edilmedim. Ben dahil tüm mağdur edilen kamu emekçileri bir an önce görevlerine iade edilsin” şeklinde konuştu.
[TR724] 21.7.2020
Sosyal Güvenlik Kurumu’nda (SGK) memur olarak çalışan ve aynı zamanda Büro Emekçileri Sendikası Temsilcisi olan Özdil, 6 Ocak 2017’de 679 sayılı KHK ile kamudaki görevinden ihraç edilmişti. Cemaat üyeliği dosyası oluşturulan Özdil’in, “PKK ile irtibatlı ve iltisaklı” denilerek işe iadesi reddedildi.
Mezopotamya Ajansı’ın haberine göre, Valilikler eliyle, çeşitli kurum ve kuruluşlardan gelen “istihbari” verilerle oluşturulan dosyada, Özdil’in bekar ve çocuksuz olmasına rağmen, çocuklarının Cemaaat’e ait okullarda okuduğu, Bank Asya’da hesabının olmamasına rağmen hesabının olduğu yönünde yanlış bilgiler bulunuyor.
Özdil’in reddedilen işe iade başvurusunda, SGK İl Müdürlüğü’nde çalışan 152 kişi hakkında raporlarlar hazırlandığı da ortaya çıktı. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na sunulan 152 sayfalık “istihbari” raporda, 20’nci sayfasındaki verilerle 90’ıncı sayfadaki bilgiler birbirini yalanlıyor.
‘GAYRİ CİDDİ BİR YAKLAŞIM VAR’
Çelişkili ifadelerle dolu bir rapor nedeniyle göreve iade edilmediğini anlatan Özdil, kendi dosyasındaki tutarsızlıklardan yola çıkarak, OHAL Komisyonu’nun gayri ciddi bir yaklaşımının olduğunu söyledi.
Cemaat ile herhangi bir bağlantısının dahi olmadığını emniyet soruşturmaları ile belgelendiğini dile getiren Özdil, “Hayatım boyunca gerici yapılara karşı mücadele etmiş biriyim. Fetö’den bir şey bulamadılar, bu sefer de bahane olarak ise ‘PKK müzahiri’ diyerek ret kararı verdiler. Bir dönem listeleri hazırlayanların dahi KHK’yle ihraç edildikleri belgelendi. Bugün ise hukuk mücadelesi verirken, bu şekilde gayri ciddiyetsiz çelişkili raporlar hakkımızda hazırlanıyor” dedi.
‘EVLİ DEĞİLİM, ÇOCUĞUM VE PASAPORTUM YOK’
Evli olmadığını, bugüne kadar pasaport da çıkarmadığını söyleyen Özdil, sözlerine şöyle devam etti:
“Raporlarda pasaportumun olduğu yazılı. Bu yetmezmiş gibi evli olmadığım halde çocuklarımın olduğu, hatta Batman’da KHK ile kapatılan bir okulda eğitim gördüğü yazılı. Bırakın çocuğumu, ben evli bile değilim. Bunlar maddi hatalar değil, Milli Eğitim Müdürlükleri ile yazılan yazışmalar sonucudur. Hadi bunlar olsa neyse, üstüne üstün Bank Asya’da hesabım olmadığı halde hesabım var deniliyor. Sonraki sayfalarda ise hesabım yok deniliyor. Hesabım hiçbir zaman olmadı. Hazırlanan evraklarda skandal üstüne skandal var. Bu raporlar ile OHAL Komisyonun görevini gayri ciddi yaptığı ve binlerce kamu emekçisinin gerçekten nasıl mağdur edildiğinin en net kanıtıdır.”
Kendisi gibi binlerce kamu emekçisinin mağdur edildiğini ve mağduriyetlerin de bu şekilde bir ciddiyetsizlik ile yapıldığını ifade eden Özdil, “Tüm bunlardan anlaşılıyor ki evli olmadığım halde çocuğumun olması ve KHK ile kapatılan bir okulda da bu çocukların okuması gerekçesiyle göreve iade edilmedim. Ben dahil tüm mağdur edilen kamu emekçileri bir an önce görevlerine iade edilsin” şeklinde konuştu.
[TR724] 21.7.2020
Çin Büyükelçisi, Uygurlara yönelik iddialara cevap veremedi: ‘Bunlar terörist’ demekle yetindi!
BBC’de Andrew Marr’ın programında konuk ettiği Çin’in İngiltere Büyükelçisi Liu Şiaoming’e Sincan Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türkleri’ne yönelik baskı iddialarını sordu.
Çin Büyükelçisi görüntüler karşısında zor durumda kaldı ve izahat yapamadı. Sunucu Marr, Büyükelçi’ye yönelik,”Sayın Büyükelçi, bunlar pek güzel görüntüler değil, öyle değil mi?” demesi dikkat çekti.
İşte yaşanan o diyalog;
Andrew Marr: Dünya çapında çokça paylaşılan rahatsız edici drone görüntülerine bir göz atalım. Burası neredeyse kesin olarak Çin’in kuzeyindeki Sincan bölgesi. Burada ne olduğunu bize anlatabilir misiniz?
Liu Şiaoming: Göremiyorum… Biliyorsunuz…Bana bunu ilk defa göstermiyorsunuz .Bana geçen sene de “Sincan’da ne oluyor” diye gösterdiğinizi hatırlıyorum. Size ne diyeceğim… Sincan… Siz Sincan’a gittiniz mi?
Çin’in İngiltere Büyükelçisi Liu Şiaoming
Andrew Marr: Hayır, hiç gitmedim.
Liu Şiaoming: Sincan [Çin’deki] en güzel yer kabul edilir. Çince bir atasözü vardır… “Çin’in ne kadar büyük olduğunu bilmezsiniz…”
Andrew Marr: Sayın Büyükelçi, halbuki bunlar pek güzel görüntüler değil, öyle değil mi?
Liu Şiaoming: Biliyorsunuz, Sincan… Ben de tam olarak bunu size söyleyeceğim. 1990’lardan beri Sincan, binlerce terörist saldırı yüzünden tamamen değişti.
Andrew Marr: O on yıllarca yıl önceydi. Neden günümüz Çin’inde dizüstünde, gözleri bağlı, saçları kazıtılmış insanların trenlere bindirildiğini sorabilir miyim?Orada neler oluyor?
Liu Şiaoming: Bu videoyu nereden buldunuz bilmiyorum. Bazen mahpusları bu şekilde bir yerden bir yere götürürsünüz. Herhangi bir ülkede…
Andrew Marr: Burada ne oluyor, Sayın Büyükelçi?
Liu Şiaoming: Bu videoyu nereden buldunuz bilmiyorum.
Andrew Marr: Görüntüler dünya çapında paylaşılıyor. Batılı istihbarat büroları ve Avustralyalı uzmanlar gerçek olduğunu teyit etti. Sincan’da insanlar zorla trenlere bindirilip gönderiliyorlar.
Liu Şiaoming: Size ne diyeceğim… Sözde Batılı istihbarat, sürekli Çin’e karşı bu uydurma iddiaları sunuyor. 1 milyon kişi zulüm görüyor deniyor. Sincan’ın nüfusunun kaç olduğunu biliyor musunuz? 40 yıl önce nüfusu 4-5 milyondu, şimdi 11 milyon. Etnik temizlik yaptığımızı söylüyorlar, fakat nüfus 40 yılda iki katına çıktı.
Andrew Marr: Böldüğüm için çok özür dilerim fakat sizin yerel yönetim istatistiklerinize göre bölgedeki nüfus %84 azaldı. 2015 ila 2018 arasında %84 azaldı.
Liu Şiaoming: Bu doğru değil. Size resmi rakamları veriyorum. Bu rakamları size Çin büyükelçisi olarak veriyorum; bunlar son derece resmi rakamlar. Son 40 yılda Sincan nüfusu iki katına çıktı. Nüfusu sözde kısıtlamak, sözde zorla kürtaj söz konusu değil.
[TR724] 21.7.2020
Çin Büyükelçisi görüntüler karşısında zor durumda kaldı ve izahat yapamadı. Sunucu Marr, Büyükelçi’ye yönelik,”Sayın Büyükelçi, bunlar pek güzel görüntüler değil, öyle değil mi?” demesi dikkat çekti.
İşte yaşanan o diyalog;
Andrew Marr: Dünya çapında çokça paylaşılan rahatsız edici drone görüntülerine bir göz atalım. Burası neredeyse kesin olarak Çin’in kuzeyindeki Sincan bölgesi. Burada ne olduğunu bize anlatabilir misiniz?
Liu Şiaoming: Göremiyorum… Biliyorsunuz…Bana bunu ilk defa göstermiyorsunuz .Bana geçen sene de “Sincan’da ne oluyor” diye gösterdiğinizi hatırlıyorum. Size ne diyeceğim… Sincan… Siz Sincan’a gittiniz mi?
Çin’in İngiltere Büyükelçisi Liu Şiaoming
Andrew Marr: Hayır, hiç gitmedim.
Liu Şiaoming: Sincan [Çin’deki] en güzel yer kabul edilir. Çince bir atasözü vardır… “Çin’in ne kadar büyük olduğunu bilmezsiniz…”
Andrew Marr: Sayın Büyükelçi, halbuki bunlar pek güzel görüntüler değil, öyle değil mi?
Liu Şiaoming: Biliyorsunuz, Sincan… Ben de tam olarak bunu size söyleyeceğim. 1990’lardan beri Sincan, binlerce terörist saldırı yüzünden tamamen değişti.
Andrew Marr: O on yıllarca yıl önceydi. Neden günümüz Çin’inde dizüstünde, gözleri bağlı, saçları kazıtılmış insanların trenlere bindirildiğini sorabilir miyim?Orada neler oluyor?
Liu Şiaoming: Bu videoyu nereden buldunuz bilmiyorum. Bazen mahpusları bu şekilde bir yerden bir yere götürürsünüz. Herhangi bir ülkede…
Andrew Marr: Burada ne oluyor, Sayın Büyükelçi?
Liu Şiaoming: Bu videoyu nereden buldunuz bilmiyorum.
Andrew Marr: Görüntüler dünya çapında paylaşılıyor. Batılı istihbarat büroları ve Avustralyalı uzmanlar gerçek olduğunu teyit etti. Sincan’da insanlar zorla trenlere bindirilip gönderiliyorlar.
Liu Şiaoming: Size ne diyeceğim… Sözde Batılı istihbarat, sürekli Çin’e karşı bu uydurma iddiaları sunuyor. 1 milyon kişi zulüm görüyor deniyor. Sincan’ın nüfusunun kaç olduğunu biliyor musunuz? 40 yıl önce nüfusu 4-5 milyondu, şimdi 11 milyon. Etnik temizlik yaptığımızı söylüyorlar, fakat nüfus 40 yılda iki katına çıktı.
Andrew Marr: Böldüğüm için çok özür dilerim fakat sizin yerel yönetim istatistiklerinize göre bölgedeki nüfus %84 azaldı. 2015 ila 2018 arasında %84 azaldı.
Liu Şiaoming: Bu doğru değil. Size resmi rakamları veriyorum. Bu rakamları size Çin büyükelçisi olarak veriyorum; bunlar son derece resmi rakamlar. Son 40 yılda Sincan nüfusu iki katına çıktı. Nüfusu sözde kısıtlamak, sözde zorla kürtaj söz konusu değil.
[TR724] 21.7.2020
Biyolojik yapıştırıcılar bilim insanlarına yol gösteriyor [Betül Gül]
Kum tanelerini, deniz kabuğu parçalarını yapıştırarak koruyucu bir kabuk oluşturan kum kalesi solucanının (Phragmatopoma californica) yapıştırıcısı da bilim insanlarının ilgisini çeken biyolojik yapıştırıcılardan.
ÖZEL HABER | BETÜL GÜL
Massachusetts Institute of Technology’den (MIT’den) Doç. Dr Xuanhe Zhao ve ekibi, örümceklerin ıslak ortamlarda da avlanmasını sağlayan yapışkan maddeyi örnek alarak iki ıslak yüzeyi saniyeler içinde birleştiren çift taraflı bir bant geliştirdi.
Kısa süre önce MIT’den yapılan basın açıklamasında, vücut içi yaralarda kullanılabilinecek bu bandın dokulara zarar vermeden çıkarılmasının da sağlandığı belirtildi.
Dr Zhao, biyolojik yapıştırıcı teknolojilerinin dikişlerin yerini almasını hedeflediklerini söylüyor.
Bilim insanları sümüklüböcek, midye, kertenkele gibi birçok hayvanın nesnelere nasıl tutunduğunu inceliyor. Sümüklüböceğin salgısı neredeyse her türlü engelin üstünden zarar görmeden geçmesini, dik yüzeylere tutunmasını, ağaç dallarından sarkmasını sağlayan çok işlevli bir malzeme. İngiltere’nin Nottingham Trent Üniversitesi’nden fizikçi Dr. Michael Newton’un PLOS ONE adlı akademik dergide yayımlanan makalesine göre, sümüklüböcekler teflona, hatta yeni teknoloji ürünü süper kaygan yüzeylerin hemen hepsine tutunabiliyor. Washington Üniversitesi zooloji profesörü Ingrith Deyrup-Olsen’in araştırmasına göre, “sümük” hücrelerde granüller şeklinde paketli olarak depolanıyor. Suya temas eden granüller son derece hızlı bir biçimde hacimlerinin 100 katına kadar su çekebiliyor.
Arion subfuscus türü sümüklüböceklerin sırtından salınan, ekstra yapışkan ve elastik savunma salgısını araştıran New York’daki Ithaca College’den Prof. Andrew Smith, sümüklüböceği yemek isteyen hayvanları bir süre etkisiz hale getirdiği sanılan bu salgının saniyeler içinde dayanıklı, elastik bir jele dönüştüğünü ifade ediyor. Boyunun on katından fazla esneyebildiğini ve yüzde 97 sudan oluştuğu halde yapışkan özelliğini uzun süre koruduğunu belirtiyor. Smith yakın bir geçmişte şöyle demişti: “Buna benzer bir jel mükemmel bir medikal yapıştırıcı olurdu. Islak yüzeylere yapışır ve doku ne kadar çok eğilip bükülürse bükülsün onunla birlikte eğilip bükülürdü. Sızıntı, yara izi hiç olmazdı.” Harvard Üniversitesi’nin Wyss Biyolojik İlhamlı Mühendislik Enstitüsü’nden Prof. Dave Mooney ve ekibi, bu salgının yapısını inceleyerek güçlü bir medikal yapıştırıcı geliştirdi. Kabuklu deniz hayvanlarının kabuğundaki bir polimeri ve yosunların hücre duvarlarında bulunan bir maddeyi kullanarak geliştirdikleri jel benzeri yapıştırıcı delik bir domuz kalbinde denendi. Islak yüzeye uygulanmış olmasına rağmen ve kalp binlerce kez şişirildiği halde yapıştırıcı işlevini korudu.
Suyun altında güçlü bir şekilde yüzeylere yapışabilen ve fırtınalarda bile tutunduğu yerden kopmayan midyeler de güçlü yapıştırıcı geliştirmek isteyenlere yol gösteriyor. Kayaya yapışmış bir midyeye yakından bakarsak her birinin ucunda yapışkan bulunan birçok iplikçikle tutunduğunu görebiliriz. Araştırmalara göre, midyenin yapışkanında yüksek oranda demir var. Midyenin deniz suyundan süzdüğü demir proteinleri bağlamada kullanılıyor, ortaya çok güçlü bir malzeme çıkıyor. İplikçiklerin de çok güçlü yapısı var. Dalgalara ve kum gibi aşındırma etkisi olan parçacıklara rağmen kopmuyorlar. Almanya’nın Max Planck Enstitüsü’nden Dr. Matthew Harrington ve meslektaşları, iç kısımlarının yumuşak ve esnek olduğunu, ancak sert, yumrulu bir tabakayla kaplı olduklarını tespit etti.
Prof. Andrew Smith, olağandışı özelliklere sahip yapıştırıcılar üreten birçok hayvan olduğunu söylüyor ve sözlerinin devamında, “her türlü durum için dizayn edilmiş yapıştırıcılar buluyorsunuz. Bize esin kaynağı olabilecek pek çok varyasyonla.” diyor. Smith, biyolojik bir yapıştırıcıyı anlayabilmek için hem biyokimyasını, mekaniğini anlamak gerektiğini, hem de organizmanın bütününü ve biyolojisini anlamak gerektiğini söylüyor.
“Her şeyin hem son derece sanatlı bir şekilde, hem kolayca yaratılması gösteriyor ki, hepsi kuşatıcı ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelî’nin eseridir.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Lem’alar, 26. Lem’a)
[Betül Gül] 21.7.2020 [TR724]
ÖZEL HABER | BETÜL GÜL
Massachusetts Institute of Technology’den (MIT’den) Doç. Dr Xuanhe Zhao ve ekibi, örümceklerin ıslak ortamlarda da avlanmasını sağlayan yapışkan maddeyi örnek alarak iki ıslak yüzeyi saniyeler içinde birleştiren çift taraflı bir bant geliştirdi.
Kısa süre önce MIT’den yapılan basın açıklamasında, vücut içi yaralarda kullanılabilinecek bu bandın dokulara zarar vermeden çıkarılmasının da sağlandığı belirtildi.
Dr Zhao, biyolojik yapıştırıcı teknolojilerinin dikişlerin yerini almasını hedeflediklerini söylüyor.
Bilim insanları sümüklüböcek, midye, kertenkele gibi birçok hayvanın nesnelere nasıl tutunduğunu inceliyor. Sümüklüböceğin salgısı neredeyse her türlü engelin üstünden zarar görmeden geçmesini, dik yüzeylere tutunmasını, ağaç dallarından sarkmasını sağlayan çok işlevli bir malzeme. İngiltere’nin Nottingham Trent Üniversitesi’nden fizikçi Dr. Michael Newton’un PLOS ONE adlı akademik dergide yayımlanan makalesine göre, sümüklüböcekler teflona, hatta yeni teknoloji ürünü süper kaygan yüzeylerin hemen hepsine tutunabiliyor. Washington Üniversitesi zooloji profesörü Ingrith Deyrup-Olsen’in araştırmasına göre, “sümük” hücrelerde granüller şeklinde paketli olarak depolanıyor. Suya temas eden granüller son derece hızlı bir biçimde hacimlerinin 100 katına kadar su çekebiliyor.
Arion subfuscus türü sümüklüböceklerin sırtından salınan, ekstra yapışkan ve elastik savunma salgısını araştıran New York’daki Ithaca College’den Prof. Andrew Smith, sümüklüböceği yemek isteyen hayvanları bir süre etkisiz hale getirdiği sanılan bu salgının saniyeler içinde dayanıklı, elastik bir jele dönüştüğünü ifade ediyor. Boyunun on katından fazla esneyebildiğini ve yüzde 97 sudan oluştuğu halde yapışkan özelliğini uzun süre koruduğunu belirtiyor. Smith yakın bir geçmişte şöyle demişti: “Buna benzer bir jel mükemmel bir medikal yapıştırıcı olurdu. Islak yüzeylere yapışır ve doku ne kadar çok eğilip bükülürse bükülsün onunla birlikte eğilip bükülürdü. Sızıntı, yara izi hiç olmazdı.” Harvard Üniversitesi’nin Wyss Biyolojik İlhamlı Mühendislik Enstitüsü’nden Prof. Dave Mooney ve ekibi, bu salgının yapısını inceleyerek güçlü bir medikal yapıştırıcı geliştirdi. Kabuklu deniz hayvanlarının kabuğundaki bir polimeri ve yosunların hücre duvarlarında bulunan bir maddeyi kullanarak geliştirdikleri jel benzeri yapıştırıcı delik bir domuz kalbinde denendi. Islak yüzeye uygulanmış olmasına rağmen ve kalp binlerce kez şişirildiği halde yapıştırıcı işlevini korudu.
Suyun altında güçlü bir şekilde yüzeylere yapışabilen ve fırtınalarda bile tutunduğu yerden kopmayan midyeler de güçlü yapıştırıcı geliştirmek isteyenlere yol gösteriyor. Kayaya yapışmış bir midyeye yakından bakarsak her birinin ucunda yapışkan bulunan birçok iplikçikle tutunduğunu görebiliriz. Araştırmalara göre, midyenin yapışkanında yüksek oranda demir var. Midyenin deniz suyundan süzdüğü demir proteinleri bağlamada kullanılıyor, ortaya çok güçlü bir malzeme çıkıyor. İplikçiklerin de çok güçlü yapısı var. Dalgalara ve kum gibi aşındırma etkisi olan parçacıklara rağmen kopmuyorlar. Almanya’nın Max Planck Enstitüsü’nden Dr. Matthew Harrington ve meslektaşları, iç kısımlarının yumuşak ve esnek olduğunu, ancak sert, yumrulu bir tabakayla kaplı olduklarını tespit etti.
Prof. Andrew Smith, olağandışı özelliklere sahip yapıştırıcılar üreten birçok hayvan olduğunu söylüyor ve sözlerinin devamında, “her türlü durum için dizayn edilmiş yapıştırıcılar buluyorsunuz. Bize esin kaynağı olabilecek pek çok varyasyonla.” diyor. Smith, biyolojik bir yapıştırıcıyı anlayabilmek için hem biyokimyasını, mekaniğini anlamak gerektiğini, hem de organizmanın bütününü ve biyolojisini anlamak gerektiğini söylüyor.
“Her şeyin hem son derece sanatlı bir şekilde, hem kolayca yaratılması gösteriyor ki, hepsi kuşatıcı ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelî’nin eseridir.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Lem’alar, 26. Lem’a)
[Betül Gül] 21.7.2020 [TR724]
Fakirler zenginleri mi destekliyor? [Süleyman C. Karaman]
Bir ülkenin ekonomik başarısını ölçmekte en çok kullanılan değişken gayri safi milli hasıla (GSMH) dediğimiz ekonomik birimdir. GSMH bir ülkede bir yıl içerisinde ne kadar mal ve hizmet üretildiğini para birimi cinsinden ölçer. Her ne kadar GSMH çok kullanılan bir değişken olmasına rağmen, bir ülkenin gerçek değerini ölçemediği de kabul edilen bir gerçektir. Mesela, GSMH insanların ne kadar mutlu ya da az stresli bir hayat yaşadığını ölçmez. Ama buna rağmen, GSMH para cinsinden hesaplandığından ölçülmesinin kolay olması (mutluluğu doğru olarak nasıl ölçeceksin ki!), insandan insana değişmeyen bir değişken olması ve mutluluk-sağlık gibi başka değerleri dolaylı olarak ölçmesinden dolayı en çok kullanılır.
Ekonomi kısaca ifade etmek gerekirse arz ve talep mekanizmaları üzerinde yürür. Yani bir yanda üretim diğer tarafta tüketim vardır. Daha çok üretmek, daha çok tüketmek demektir. Üretilen mal ve hizmetlerin dağılımının nasıl olduğu da üzerinde durulması gereken bir konu olmasına rağmen, üretimin artırılması genelde ilgiyi üzerinde toplayan konudur. Üretimin yapılması da emek ve sermaye dediğimiz iki üretim faktörünün kullanımı sonucu gerçekleşir. Emek ya da iş gücü, insanların çalışma gücüdür. Sermaye dediğimiz şey de bir ülkede bulunan ve üretimde kullanılan bütün unsurlar: fabrika, makina, aletler gibi üretilmiş mallardır. Genelde gelişmiş ülkelerde sermaye ucuz, iş gücü pahalıdır. Gelişmekte olan ülkelerde ise işgücü ucuz, sermaye pahalıdır. Bundan dolayı, bir ürünü gelişmiş bir ülkede üretecekseniz 5 robot, 2 insan kullanıyorsanız, gelişmekte olan bir ülkede 2 robot, 5 insan (ya da sadece insan) kullanırsınız. Böylece maliyeti düşürmeye çalışırsınız.
Emek ve sermayenin bu fiyat farkından dolayı gelişmekte olan ülkelerdeki insanların Avrupa’ya gidip orada işçi olarak çalışmaya çalıştıklarına şahit oluruz. Kendi ülkelerinde işgücü ucuz, Avrupa ve Amerika’da pahalı olduğu için bu ülkelerde çalışmanın getirisi çok daha fazladır. Madalyonun diğer yüzünde de sermayenin fazla ve bol olduğu gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere gitmesini beklememiz gerekir. Çünkü sermayenin getirisi gelişmekte olan ülkelerde çok daha fazladır. Burada sermayeden kastımız fiziksel sermaye (makine, alet) olmasına rağmen finansal sermaye (uluslararası geçerliliği olan para birimleri) de fiziksel sermayeye dönüştürülebileceğinden dolayı finansal sermayenin de bu geçişi yapması beklenir.
Bugün Amerika Birleşik Devletlerinde tasarruf hesaplarına ödenen faiz oranı nedir, biliyor musunuz? %0,1. Evet, yüzde birin onda biri. Bu yıllık faiz oranı. Bu ne demek? ABD’de bankaların insanlardan para toplamak gibi bir dertlerinin olmadığıdır. Çünkü ülke zaten sermaye kaynıyor. Bu durum hemen hemen gelişmiş bütün ülkeler için geçerlidir. Gelişmekte olan ülkeler ise teorikte fırsatlar diyarıdırlar. Üretimde, alt yapının kurulmasında, insanların eğitilmesinde, verimliliğin artırılmasında yapılacak pek çok şey vardır. Ama gerçekte sermayenin neredeyse hiç getirisinin olmadığı gelişmiş ülkelerden, gelişmekte olan ülkelere gittiğini görüyor mu? Cevap: Beklenen miktarda gitmiyor. Bilakis sermaye, sermaye kıtlığı içinde bocalayan gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere akın etmekte.
Sermaye güvenli limanlara demir atar
Lucas paradoksu da denen bu durum Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir çok gelişmekte olan ülke için geçerli bir durumdur. Filmlerde ve belgesellerde insanların neredeyse açlıktan öleceğini zannettiğimiz bazı Afrika ülkelerinden bile gelişmiş ülkelere sermaye akmaktadır. Afrika’nın net sermaye akımı negatiftir. Londra, Afrika zenginlerinin sermayelerini yatırmada en birinci durak noktasıdır. Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan varlıklı insanlar kendi ülkelerinde adalete güvenemedikleri için çareyi sermayelerini gelişmiş ülkelere kaçırmakta buluyor. Emek ve sermaye göçünün üç önemli sebebi vardır: Adalet, maddi çıkar ve güvenlik.
Londra dünyanın en önemli iki finans merkezinden birisidir. İngiltere yirminci yüzyılın başında artık dünyanın sömürgeci imparatoru olma konumundan düşmüş, sömürgecilikten gelen avantajlarını da kaybetmeye başlamıştır. Kaybettiği avantajları telafi edebilmek için İngiltere, dünyanın finans merkezi olma konumunu kazanması ve önceden sahip olduğu bağlantıları bir finans merkezi olarak kullanmayı başarması gerekiyordu. Bugün Londra, Rus milyarder oligarkları, Özbek devlet başkanı kızları, Afrika kralları için bir finans merkezi konumundadır. Londra şehir içi emlak piyasasında %75’lere varan oranlarda alımları yurt dışı sermayesi yapmaktadır.
Amerikan ve İngiliz finans piyasaları bütün sermaye sahiplerinin en çok değer verdiği en güvenilir ve en likit olma özelliklerine sahiptirler. Eğer sizin Amerika ya da İngiltere’de paranız varsa, bu paranızı hiç bir endişe taşımadan dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Türkiye’de olduğu gibi devletten çekinmenize gerek yok. Son 4 yılda Türkiye’de on binlerce insanın banka hesaplarına haksız biçimde el konulmuştur. Bu aslında akıl almaz bir olaydır. Şimdi insanlar paralarını yurt dışına çıkarmayı düşünmesinler de ne yapsınlar. İnsanlara seçme fırsatı verilmiyor ki. Elbette Türk sermayesinin Türkiye’de kalması ve Türkiye için fırsatlara dönüşmesi en büyük dileğimiz. Ama ülkede yönetime hakim olan insanlar, iktidarlarını sürdürmek, devlet imkanlarından daha fazla yararlanmak için ülkeyi ne hale getirdikleri umurlarında değil. Türkiye’nin sadece beş yılda Adaletli Ülkeler Endeksinde 45. sıradan 109. sıraya gerilemesi ne kadar büyük tahribatın yapıldığını açıkça göstermiyor mu?
Güven ortamı, sadece yurt dışından gelebilecek sermaye için değil, ülkenin kendi vatandaşları için bile mevcut değil. Daha önce de dediğimiz gibi bu durum Türkiye’ye has değil. Bir çok gelişmekte olan ülke aynı dert ile muzdarip. Sonuç olarak; ülkenizin kalkınmasını ve refahını istiyorsanız bunu adalet ve güvenlik üzerine inşa etmelisiniz. Haftaya Türkiye’de gelen fırsatları değerlendirip kısa yoldan servetinize servet katmanın sırrını vereceğiz 🙂
[Süleyman C. Karaman] 21.7.2020 [TR724]
Ekonomi kısaca ifade etmek gerekirse arz ve talep mekanizmaları üzerinde yürür. Yani bir yanda üretim diğer tarafta tüketim vardır. Daha çok üretmek, daha çok tüketmek demektir. Üretilen mal ve hizmetlerin dağılımının nasıl olduğu da üzerinde durulması gereken bir konu olmasına rağmen, üretimin artırılması genelde ilgiyi üzerinde toplayan konudur. Üretimin yapılması da emek ve sermaye dediğimiz iki üretim faktörünün kullanımı sonucu gerçekleşir. Emek ya da iş gücü, insanların çalışma gücüdür. Sermaye dediğimiz şey de bir ülkede bulunan ve üretimde kullanılan bütün unsurlar: fabrika, makina, aletler gibi üretilmiş mallardır. Genelde gelişmiş ülkelerde sermaye ucuz, iş gücü pahalıdır. Gelişmekte olan ülkelerde ise işgücü ucuz, sermaye pahalıdır. Bundan dolayı, bir ürünü gelişmiş bir ülkede üretecekseniz 5 robot, 2 insan kullanıyorsanız, gelişmekte olan bir ülkede 2 robot, 5 insan (ya da sadece insan) kullanırsınız. Böylece maliyeti düşürmeye çalışırsınız.
Emek ve sermayenin bu fiyat farkından dolayı gelişmekte olan ülkelerdeki insanların Avrupa’ya gidip orada işçi olarak çalışmaya çalıştıklarına şahit oluruz. Kendi ülkelerinde işgücü ucuz, Avrupa ve Amerika’da pahalı olduğu için bu ülkelerde çalışmanın getirisi çok daha fazladır. Madalyonun diğer yüzünde de sermayenin fazla ve bol olduğu gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere gitmesini beklememiz gerekir. Çünkü sermayenin getirisi gelişmekte olan ülkelerde çok daha fazladır. Burada sermayeden kastımız fiziksel sermaye (makine, alet) olmasına rağmen finansal sermaye (uluslararası geçerliliği olan para birimleri) de fiziksel sermayeye dönüştürülebileceğinden dolayı finansal sermayenin de bu geçişi yapması beklenir.
Bugün Amerika Birleşik Devletlerinde tasarruf hesaplarına ödenen faiz oranı nedir, biliyor musunuz? %0,1. Evet, yüzde birin onda biri. Bu yıllık faiz oranı. Bu ne demek? ABD’de bankaların insanlardan para toplamak gibi bir dertlerinin olmadığıdır. Çünkü ülke zaten sermaye kaynıyor. Bu durum hemen hemen gelişmiş bütün ülkeler için geçerlidir. Gelişmekte olan ülkeler ise teorikte fırsatlar diyarıdırlar. Üretimde, alt yapının kurulmasında, insanların eğitilmesinde, verimliliğin artırılmasında yapılacak pek çok şey vardır. Ama gerçekte sermayenin neredeyse hiç getirisinin olmadığı gelişmiş ülkelerden, gelişmekte olan ülkelere gittiğini görüyor mu? Cevap: Beklenen miktarda gitmiyor. Bilakis sermaye, sermaye kıtlığı içinde bocalayan gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere akın etmekte.
Sermaye güvenli limanlara demir atar
Lucas paradoksu da denen bu durum Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir çok gelişmekte olan ülke için geçerli bir durumdur. Filmlerde ve belgesellerde insanların neredeyse açlıktan öleceğini zannettiğimiz bazı Afrika ülkelerinden bile gelişmiş ülkelere sermaye akmaktadır. Afrika’nın net sermaye akımı negatiftir. Londra, Afrika zenginlerinin sermayelerini yatırmada en birinci durak noktasıdır. Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan varlıklı insanlar kendi ülkelerinde adalete güvenemedikleri için çareyi sermayelerini gelişmiş ülkelere kaçırmakta buluyor. Emek ve sermaye göçünün üç önemli sebebi vardır: Adalet, maddi çıkar ve güvenlik.
Londra dünyanın en önemli iki finans merkezinden birisidir. İngiltere yirminci yüzyılın başında artık dünyanın sömürgeci imparatoru olma konumundan düşmüş, sömürgecilikten gelen avantajlarını da kaybetmeye başlamıştır. Kaybettiği avantajları telafi edebilmek için İngiltere, dünyanın finans merkezi olma konumunu kazanması ve önceden sahip olduğu bağlantıları bir finans merkezi olarak kullanmayı başarması gerekiyordu. Bugün Londra, Rus milyarder oligarkları, Özbek devlet başkanı kızları, Afrika kralları için bir finans merkezi konumundadır. Londra şehir içi emlak piyasasında %75’lere varan oranlarda alımları yurt dışı sermayesi yapmaktadır.
Amerikan ve İngiliz finans piyasaları bütün sermaye sahiplerinin en çok değer verdiği en güvenilir ve en likit olma özelliklerine sahiptirler. Eğer sizin Amerika ya da İngiltere’de paranız varsa, bu paranızı hiç bir endişe taşımadan dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Türkiye’de olduğu gibi devletten çekinmenize gerek yok. Son 4 yılda Türkiye’de on binlerce insanın banka hesaplarına haksız biçimde el konulmuştur. Bu aslında akıl almaz bir olaydır. Şimdi insanlar paralarını yurt dışına çıkarmayı düşünmesinler de ne yapsınlar. İnsanlara seçme fırsatı verilmiyor ki. Elbette Türk sermayesinin Türkiye’de kalması ve Türkiye için fırsatlara dönüşmesi en büyük dileğimiz. Ama ülkede yönetime hakim olan insanlar, iktidarlarını sürdürmek, devlet imkanlarından daha fazla yararlanmak için ülkeyi ne hale getirdikleri umurlarında değil. Türkiye’nin sadece beş yılda Adaletli Ülkeler Endeksinde 45. sıradan 109. sıraya gerilemesi ne kadar büyük tahribatın yapıldığını açıkça göstermiyor mu?
Güven ortamı, sadece yurt dışından gelebilecek sermaye için değil, ülkenin kendi vatandaşları için bile mevcut değil. Daha önce de dediğimiz gibi bu durum Türkiye’ye has değil. Bir çok gelişmekte olan ülke aynı dert ile muzdarip. Sonuç olarak; ülkenizin kalkınmasını ve refahını istiyorsanız bunu adalet ve güvenlik üzerine inşa etmelisiniz. Haftaya Türkiye’de gelen fırsatları değerlendirip kısa yoldan servetinize servet katmanın sırrını vereceğiz 🙂
[Süleyman C. Karaman] 21.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Süleyman C. Karaman
Ölü Canlar [Bedri Özdemir]
CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun sosyal medyada denk geldiğim bir konuşmasını dinlerken Gogol’un bu meşhur romanı zihnimde beliriverdi. Şunları söylüyordu Tanrıkulu:
“Tutuklu hamile bir kadın, erkek polis jandarma gözetiminde doğumhaneye sevk ediliyor. Doğan çocuk anneden koparılıp akrabadan birine teslim ediliyor. Ve o akraba en çok beş saatte bir süt alması gereken bebekle beraber hapishane kapılarında bekletilip çareler arıyor. O bebeğin, o ananın, o akrabanın durumunu mecliste milletvekillerine anlatıyoruz, duvar gibi bakıyorlar. Bu kadının durumunda binlerce insan var. Bunlar savaş halinde bile olmaz. Savaş ortamında düşmanına yapmayacağınız şeyler bunlar.”
Tanrıkulu’nun konuşması biri diğerinden vahim örneklerle devam ediyor. Yüreği yeten dinleyebilir. Zaten pek çok şeyi duymuş dinlemişsinizdir çok kere.
Savaş hukukunda, savaş kargaşasında bile sessiz kalınmayacak zulümleri ‘bön bön izleyen yüzler’den bahsediyor Tanrıkulu. İşte Ölü Canlar da tam o sıra zihnimde beliriverdi. Memleketin meclisine, eğitimine, sağlığına, adaletine, emniyetine, sair bürokrasisine bu kadar Ölü Can’ı doldurmak için Çiçikov’dan daha mahir bir dalavere üstadı olmak mı gerekiyor diye sordum kendi kendime. Yoksa memleket o kadar Ölü Can’la dolu ki birilerine birer masa bulup yerleştirmesi mi kalıyor? Berbat bir sual!
Her yanımızı saran Ölü Can’ların çoğalmasında tüyü bitmemiş yetim hakkıyla Diriliş, Kuruluş, Payitaht dizilerinin hakkını teslim etmek gerekiyor. Çiçikov nasıl köy köy dolaşıp ölü köylüler topluyorsa memleket medyası da kurtların vadilerini hamaset naralarıyla aşarak siyasi sloganlarla çürüttüğü ruhları toplamayı iyi beceriyor. Çünkü ne kadar “Ölü Can” toplarlarsa varlıkları o kadar devam edecek. Ne kadar Ölü Can’a sahip olurlarsa heybeleri o kadar dolacak ve hesap vermekten kurtulacaklar.
KÖTÜLÜĞE TEŞNE YÜZLER
Kanser hastası bir çocuğa tedavi izni verilmemesi rahatsız etmiyor Ölü Canlar’ı. Askeri okul talebelerine müebbet verilip komutanlarının taltif edilmesi düşündürmüyor. Evladının hakkını arayan bir ananın tutuklanmasına alkış çalabiliyorlar gerektiğinde. Zindanlara tıkılmış binlerce masum, bir o kadar bebek, çocuk, yaşlı hasta zerre umurlarında değil. His yoksunluğu bile değiller anlayacağınız. Zira ellerinden geldiği her işte kötülüğe teşne yüzlerini görebiliyorsunuz. Memleketi kurtardıklarını sanıyorlar kötülük etmekle. Düşmanları ürküttüklerini sanıyorlar. Diriliş, Kuruluş iyi gaz veriyorlar birbirlerine. Diriliş’i, Kuruluş’u anlamam ama bir MUHTEŞEM ÇÜRÜME’yle ÇÜRÜYÜŞ TÜRKİYE’yi inşa ediyorlar.
Evet, bir diriliş değil bir çürüyüş sarmış her yanı. Asırların ardından ufuneti duyulacak bir çürüyüş bu. Yedi nesil torunlarının temizleyemeyecekleri bir irinin kokuşmuşluğunu örtüyor o duvar gibi suskuları. Tıpkı Macbeth’te anlatıldığı gibi, Arabistan’ın bütün misklerinin arındıramayacağı kalıcı bir leke bu. Kalıcı çünkü hiçbir pislik, Meriç’te ölen bebeklerin, hapishane tuvaletlerine dökülen ana sütlerinin vebalini üstlenecek kadar cesur değil. Ufunetse bundan, çürüyüşse bundan. Nesiller tiksinecekse kendilerinden bundan.
ÇÜRÜME VE SALTANAT
“Her şey çürüyor!” der Suat, Eylül romanında. Servet-i Fünun’un o suya sabuna dokunmayan havası içinde en zehirli tenkitleri bile aşan bir sızlanış vardır bu sözde. Çürüyen sadece ağaçlar ve yapraklar değildir. Bütün bir insanlık, bütün bir tarih, bütün bir devir eylül rüzgârları içinde çürür. Çürüdüğü için de romanın yazılmasının üç beş sene sonrasında koskoca bir devlet iri kametiyle kendi oyuğuna çöker.
Nasıl ki sonbahar bir tabiatın saltanatıysa, kuru gösteri de çürümenin saltanatıdır. Varsınlar sahneyi kahramanlıkların ışıklarıyla donatsınlar, varsınlar hainliklerin ipleriyle çerçevelesinler, varsınlar bir mum tutuşturamayacak iradelere koşmalar dizsinler insanın tükendiği, ahlakın kokuştuğu, yalanın, iftarının, jurnalciliğin gırla gittiği bir ortamda çürümüşlüğü örtecek hiçbir kostüm yoktur. Göz yumsan burunları sızlatacak, kulak tıkasan teni yakacak bir ateş vardır çürümede. İnanç naraları atmanın, hamaset davulları gümbürdetmenin mezarlık geçerken ıslık çalmadan öte bir getirisi olmaz çürümede. İstedikleri kadar dindar rujlar sürünsünler, istedikleri kadar vatansever gömlekler giysinler o ufunet bir yol bulur ve fışkırır çürük ruhlardan.
KAHRAMANLAR CEHENNEMİ
Cioran, Çürümenin Kitabı’nda en büyük zalimlerin din ve vatan adına hareket edenlerden doğduğunu yazar. Kesin doğruyu bulduğuna inanan kadar zalim bir insan bulabilmek mümkün değildir. “Ey iman edenler, iman ediniz!” ayeti geçerli değildir kesin doğruların adamında. Onlar için sadece kendinden olanlar ve olmayanlar vardır. Kahramanlar ve hainler yani. Her birinin bir kurtarıcı olduğuna inandırılmış Ölü Canlar’la doludur dört bir yan. Sokaklar bir ‘kurtarıcılar cehennemi’ne dönmüştür.
Tefekkür slogana, oturup düşünmek nara atmaya bırakmıştır yerini. Mehmet Akif’in en ağır ifadelerle tel’in ettiği karnaval çığırtkanlığı baş göstermiştir: “Galeyana gelmiş, mantıkları savuşmuş, tımarhanelerden fırlamış yığınlar elleri bayraklarla dört bir yanı tutmuştur. Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlayacak bir kitledir bu. –Yaşasın! -Kim yaşasın? -Ömrü olan. -Şak! Şak! Şak!
Ne devairde hükümet, ne ahalide bir iş!
Ne sanayi, ne maarif, ne alış var, ne veriş.”
İster istibdad adına olsun ister hürriyet, Safahat bu soytarı panayırının sahneleriyle doludur. Akif, İstiklal Marşı’nın olduğu kadar bir devrin nasıl bir zelillikle battığını söyleyen bir şairdir. Ama hamasete alışkın kulaklara bu sözler pek hoş gelmez. Bir muhasebe duygusu yer almaz çürüyüşte. ‘Memleket elden giderken’ muhasebe yapılmaz çünkü. Çıkılır ve bağırılır. Sesi yükselterek kurtarılır memleket. Kötülük yaparak korkutulur hainler. Görmezsen, duymazsan, hissetmezsen ve gerektiğinde kötülükten el çekmezsen yücelir çünkü vatan ülküsü. Bağlılığı ve bağnazlığı yarıştırmanın vaktidir bu günler. Yetişmiş beyinleri, kendi evlatlarını aç köpeklerin önüne atmakla kanıtlanır bağlılık. Buna inanmıştır Ölü Canlar, buna inandırılmıştır. Kahramanlar cehenneminde en kötü olan en öndedir ve en çok alkışı da o alır.
MENFAAT SARMAŞIKLARI
İster Akif’in sahnelerinden seçin isterse Cioranın… Bir orman var karşımızda; Ölü Canlar’la örülmüş bir orman. Belki ormanın devasalığı, ışık geçirmezliği korkutabilir. Her yanı sarmaşıklarla örülmüş hali bakanları tedirgin edebilir. İnsana içinden çıkılmazlık korkusu verebilir. Kalabalığın karşısında ufacık kalıp kaybolunacağını düşündürebilir.
Oysa çürümüş ağaçlar bunlar, dostlarım. Kalabalık görünümleri kimseyi ürkütmesin! İnanın her biri Ölü Canlar bunların. İri göbekli, kalın enseli Çiçikov’ların sahtekâr süvarileri. İçleri boşalmış iri kabuklu, iri gövdeli çürümüş heyula her biri. Ayakta o sarmaşıklar tutuyor onları. O menfaat sarmaşıkları bundan ötekine, ötekinden en sonuna ulaştığı için böyle kol kola görünüyorlar. O menfaatlerinden dolayı böyle sıkı fıkı duruyorlar.
Ama çürümenin bir bedeli var ve bir rüzgâr bekliyorlar. Ayakta kalanlarını bile o sarmaşıkların tutup derdest edeceği bir rüzgâr. Çünkü çürümüşlüğün akıbeti budur. Çürümüş korkuluklar gibi devrileceklerini kendileri de biliyorlar. Zalimleşmeleri bu korkudan. Hakikatten yarasa gibi kaçmaları, en ufak bir hakikat cümlesine tahammülsüzlükleri bundan.
Varsın kötü kötülüğünü yapsın. Kendi adıma haykırıyorum! Acılarım varsa eğer işsiz bırakılan, sürülen, kovulan, linç edilen güzel insanların acılarına değiyorsa anlamlı. Sözlerim varsa bu yaralı insanların sözlerine ulanıyorsa üstün. Bırakın menfaatlerinin çürümüş çöplüklerinde tüketsinler kendilerini. Üç kuruşluk lokmalara, makamlara satsınlar ruhlarını. Ve bırakın bekleyerek yaşasınlar korkularını. Çünkü Nazım’ın sözleri boşuna değil:
“Hiçbir korkuya benzemez vatanını satanın korkusu!”
Kim neyi söylerse söylesin, elbette bir hakikat meydanı olacak ve orada yüzleşilecek. Bugün olmasa bile hesaplaşmayı Hakk’ın divanına bırakan yaralı yüreklerde Hakk’a inanç kadar hakikatin de eminliği var.
Allah yüzleştirsin! Kim vatanı için çalışmış ve kim vatanını, inancını üç kuruşa satmışsa Allah yüzleştirsin! Kim zerre kadar iyiliğin peşinde olmuş kim makamın mansıbın derdine düşmüşse Allah yüzleştirsin! Kim hakikati ortaya çıkarmaya çalışmış ve kim onu örtmeye uğraşmışsa Allah yüzleştirsin!
Ve kim kimi seviyor ve ardından gidiyorsa Allah onu onunla haşretsin ve yanından ayırmasın!
Gerisi angarya…
[Bedri Özdemir] 21.7.2020 [TR724]
“Tutuklu hamile bir kadın, erkek polis jandarma gözetiminde doğumhaneye sevk ediliyor. Doğan çocuk anneden koparılıp akrabadan birine teslim ediliyor. Ve o akraba en çok beş saatte bir süt alması gereken bebekle beraber hapishane kapılarında bekletilip çareler arıyor. O bebeğin, o ananın, o akrabanın durumunu mecliste milletvekillerine anlatıyoruz, duvar gibi bakıyorlar. Bu kadının durumunda binlerce insan var. Bunlar savaş halinde bile olmaz. Savaş ortamında düşmanına yapmayacağınız şeyler bunlar.”
Tanrıkulu’nun konuşması biri diğerinden vahim örneklerle devam ediyor. Yüreği yeten dinleyebilir. Zaten pek çok şeyi duymuş dinlemişsinizdir çok kere.
Savaş hukukunda, savaş kargaşasında bile sessiz kalınmayacak zulümleri ‘bön bön izleyen yüzler’den bahsediyor Tanrıkulu. İşte Ölü Canlar da tam o sıra zihnimde beliriverdi. Memleketin meclisine, eğitimine, sağlığına, adaletine, emniyetine, sair bürokrasisine bu kadar Ölü Can’ı doldurmak için Çiçikov’dan daha mahir bir dalavere üstadı olmak mı gerekiyor diye sordum kendi kendime. Yoksa memleket o kadar Ölü Can’la dolu ki birilerine birer masa bulup yerleştirmesi mi kalıyor? Berbat bir sual!
Her yanımızı saran Ölü Can’ların çoğalmasında tüyü bitmemiş yetim hakkıyla Diriliş, Kuruluş, Payitaht dizilerinin hakkını teslim etmek gerekiyor. Çiçikov nasıl köy köy dolaşıp ölü köylüler topluyorsa memleket medyası da kurtların vadilerini hamaset naralarıyla aşarak siyasi sloganlarla çürüttüğü ruhları toplamayı iyi beceriyor. Çünkü ne kadar “Ölü Can” toplarlarsa varlıkları o kadar devam edecek. Ne kadar Ölü Can’a sahip olurlarsa heybeleri o kadar dolacak ve hesap vermekten kurtulacaklar.
KÖTÜLÜĞE TEŞNE YÜZLER
Kanser hastası bir çocuğa tedavi izni verilmemesi rahatsız etmiyor Ölü Canlar’ı. Askeri okul talebelerine müebbet verilip komutanlarının taltif edilmesi düşündürmüyor. Evladının hakkını arayan bir ananın tutuklanmasına alkış çalabiliyorlar gerektiğinde. Zindanlara tıkılmış binlerce masum, bir o kadar bebek, çocuk, yaşlı hasta zerre umurlarında değil. His yoksunluğu bile değiller anlayacağınız. Zira ellerinden geldiği her işte kötülüğe teşne yüzlerini görebiliyorsunuz. Memleketi kurtardıklarını sanıyorlar kötülük etmekle. Düşmanları ürküttüklerini sanıyorlar. Diriliş, Kuruluş iyi gaz veriyorlar birbirlerine. Diriliş’i, Kuruluş’u anlamam ama bir MUHTEŞEM ÇÜRÜME’yle ÇÜRÜYÜŞ TÜRKİYE’yi inşa ediyorlar.
Evet, bir diriliş değil bir çürüyüş sarmış her yanı. Asırların ardından ufuneti duyulacak bir çürüyüş bu. Yedi nesil torunlarının temizleyemeyecekleri bir irinin kokuşmuşluğunu örtüyor o duvar gibi suskuları. Tıpkı Macbeth’te anlatıldığı gibi, Arabistan’ın bütün misklerinin arındıramayacağı kalıcı bir leke bu. Kalıcı çünkü hiçbir pislik, Meriç’te ölen bebeklerin, hapishane tuvaletlerine dökülen ana sütlerinin vebalini üstlenecek kadar cesur değil. Ufunetse bundan, çürüyüşse bundan. Nesiller tiksinecekse kendilerinden bundan.
ÇÜRÜME VE SALTANAT
“Her şey çürüyor!” der Suat, Eylül romanında. Servet-i Fünun’un o suya sabuna dokunmayan havası içinde en zehirli tenkitleri bile aşan bir sızlanış vardır bu sözde. Çürüyen sadece ağaçlar ve yapraklar değildir. Bütün bir insanlık, bütün bir tarih, bütün bir devir eylül rüzgârları içinde çürür. Çürüdüğü için de romanın yazılmasının üç beş sene sonrasında koskoca bir devlet iri kametiyle kendi oyuğuna çöker.
Nasıl ki sonbahar bir tabiatın saltanatıysa, kuru gösteri de çürümenin saltanatıdır. Varsınlar sahneyi kahramanlıkların ışıklarıyla donatsınlar, varsınlar hainliklerin ipleriyle çerçevelesinler, varsınlar bir mum tutuşturamayacak iradelere koşmalar dizsinler insanın tükendiği, ahlakın kokuştuğu, yalanın, iftarının, jurnalciliğin gırla gittiği bir ortamda çürümüşlüğü örtecek hiçbir kostüm yoktur. Göz yumsan burunları sızlatacak, kulak tıkasan teni yakacak bir ateş vardır çürümede. İnanç naraları atmanın, hamaset davulları gümbürdetmenin mezarlık geçerken ıslık çalmadan öte bir getirisi olmaz çürümede. İstedikleri kadar dindar rujlar sürünsünler, istedikleri kadar vatansever gömlekler giysinler o ufunet bir yol bulur ve fışkırır çürük ruhlardan.
KAHRAMANLAR CEHENNEMİ
Cioran, Çürümenin Kitabı’nda en büyük zalimlerin din ve vatan adına hareket edenlerden doğduğunu yazar. Kesin doğruyu bulduğuna inanan kadar zalim bir insan bulabilmek mümkün değildir. “Ey iman edenler, iman ediniz!” ayeti geçerli değildir kesin doğruların adamında. Onlar için sadece kendinden olanlar ve olmayanlar vardır. Kahramanlar ve hainler yani. Her birinin bir kurtarıcı olduğuna inandırılmış Ölü Canlar’la doludur dört bir yan. Sokaklar bir ‘kurtarıcılar cehennemi’ne dönmüştür.
Tefekkür slogana, oturup düşünmek nara atmaya bırakmıştır yerini. Mehmet Akif’in en ağır ifadelerle tel’in ettiği karnaval çığırtkanlığı baş göstermiştir: “Galeyana gelmiş, mantıkları savuşmuş, tımarhanelerden fırlamış yığınlar elleri bayraklarla dört bir yanı tutmuştur. Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlayacak bir kitledir bu. –Yaşasın! -Kim yaşasın? -Ömrü olan. -Şak! Şak! Şak!
Ne devairde hükümet, ne ahalide bir iş!
Ne sanayi, ne maarif, ne alış var, ne veriş.”
İster istibdad adına olsun ister hürriyet, Safahat bu soytarı panayırının sahneleriyle doludur. Akif, İstiklal Marşı’nın olduğu kadar bir devrin nasıl bir zelillikle battığını söyleyen bir şairdir. Ama hamasete alışkın kulaklara bu sözler pek hoş gelmez. Bir muhasebe duygusu yer almaz çürüyüşte. ‘Memleket elden giderken’ muhasebe yapılmaz çünkü. Çıkılır ve bağırılır. Sesi yükselterek kurtarılır memleket. Kötülük yaparak korkutulur hainler. Görmezsen, duymazsan, hissetmezsen ve gerektiğinde kötülükten el çekmezsen yücelir çünkü vatan ülküsü. Bağlılığı ve bağnazlığı yarıştırmanın vaktidir bu günler. Yetişmiş beyinleri, kendi evlatlarını aç köpeklerin önüne atmakla kanıtlanır bağlılık. Buna inanmıştır Ölü Canlar, buna inandırılmıştır. Kahramanlar cehenneminde en kötü olan en öndedir ve en çok alkışı da o alır.
MENFAAT SARMAŞIKLARI
İster Akif’in sahnelerinden seçin isterse Cioranın… Bir orman var karşımızda; Ölü Canlar’la örülmüş bir orman. Belki ormanın devasalığı, ışık geçirmezliği korkutabilir. Her yanı sarmaşıklarla örülmüş hali bakanları tedirgin edebilir. İnsana içinden çıkılmazlık korkusu verebilir. Kalabalığın karşısında ufacık kalıp kaybolunacağını düşündürebilir.
Oysa çürümüş ağaçlar bunlar, dostlarım. Kalabalık görünümleri kimseyi ürkütmesin! İnanın her biri Ölü Canlar bunların. İri göbekli, kalın enseli Çiçikov’ların sahtekâr süvarileri. İçleri boşalmış iri kabuklu, iri gövdeli çürümüş heyula her biri. Ayakta o sarmaşıklar tutuyor onları. O menfaat sarmaşıkları bundan ötekine, ötekinden en sonuna ulaştığı için böyle kol kola görünüyorlar. O menfaatlerinden dolayı böyle sıkı fıkı duruyorlar.
Ama çürümenin bir bedeli var ve bir rüzgâr bekliyorlar. Ayakta kalanlarını bile o sarmaşıkların tutup derdest edeceği bir rüzgâr. Çünkü çürümüşlüğün akıbeti budur. Çürümüş korkuluklar gibi devrileceklerini kendileri de biliyorlar. Zalimleşmeleri bu korkudan. Hakikatten yarasa gibi kaçmaları, en ufak bir hakikat cümlesine tahammülsüzlükleri bundan.
Varsın kötü kötülüğünü yapsın. Kendi adıma haykırıyorum! Acılarım varsa eğer işsiz bırakılan, sürülen, kovulan, linç edilen güzel insanların acılarına değiyorsa anlamlı. Sözlerim varsa bu yaralı insanların sözlerine ulanıyorsa üstün. Bırakın menfaatlerinin çürümüş çöplüklerinde tüketsinler kendilerini. Üç kuruşluk lokmalara, makamlara satsınlar ruhlarını. Ve bırakın bekleyerek yaşasınlar korkularını. Çünkü Nazım’ın sözleri boşuna değil:
“Hiçbir korkuya benzemez vatanını satanın korkusu!”
Kim neyi söylerse söylesin, elbette bir hakikat meydanı olacak ve orada yüzleşilecek. Bugün olmasa bile hesaplaşmayı Hakk’ın divanına bırakan yaralı yüreklerde Hakk’a inanç kadar hakikatin de eminliği var.
Allah yüzleştirsin! Kim vatanı için çalışmış ve kim vatanını, inancını üç kuruşa satmışsa Allah yüzleştirsin! Kim zerre kadar iyiliğin peşinde olmuş kim makamın mansıbın derdine düşmüşse Allah yüzleştirsin! Kim hakikati ortaya çıkarmaya çalışmış ve kim onu örtmeye uğraşmışsa Allah yüzleştirsin!
Ve kim kimi seviyor ve ardından gidiyorsa Allah onu onunla haşretsin ve yanından ayırmasın!
Gerisi angarya…
[Bedri Özdemir] 21.7.2020 [TR724]
Bir Zinnur ağabey geçti bu dünyadan [Ahmet Kurucan]
Amerika’ya ilk geliş yılım olan 1997 tanışmış ve çayını içmiştim.
Ama onunla asıl tanışmamız 2000 yılının Nisan ayının birinci günü oldu.
Her fani gibi O da bu dünyadan göçtü.
Mekânı cennet, makamı Firdevs ve Adn cennetleri olsun.
Kimden mi bahis ediyorum?
Anlatayım.
Cüsseliydi
Dağ gibi bir adamdı.
Klasik tabirle “2,80’lik kapılara sığmayan” devâsâ bir yapısı vardı.
Pehlivan cüsseliydi.
Bir zamanların Kurtdereli Mehmet, Çolak Mü’min, Kel Ali, Koca Yusuf’lara rakip olacak bir cüsseye sahipti hem de.
Sağlığına dikkat ederdi.
Dengeli beslenirdi.
Sabah veya akşam uzun yürüyüşlere çıkardı.
Ama bir kanser mikrobu bu koca adamı bir yıl içerisinde küçücük bir çocuğa döndürdü.
Narin kalpliydi
Cüsseli insanlar katı kalpli, haşin, sert, otoriter olur derler.
Bir mittir bu bana göre.
Öyle cüsseli insanlar tanıdım ki güvercin kalbi gibi bir kalbe sahiptiler.
O da bunlardan, bu da onlardan biriydi.
20 yıllık Amerika hayatımda tanıdığım insanların en sıcak, en samimi, en candan, en içten ve en mütebessim yüzlüsü olanıydı.
Kalbi kendisine kırık, onun kalbinin kırık olduğu bir tek Allah’ın kulu yoktur zannediyorum.
Herkese, kelimenin zahiri manasını kast ediyorum-herkese karşı edepli, nezaketli, nezahetliydi.
“Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş” mısrasını sanki onu tasvir için yazmış Lale devri şairi Nedim.
Yaşı 80’e gelmiş ihtiyara da 6 yaşındaki çocuğa da böyle güzel davranırdı.
Çocukla çocuk, gençle genç, ihtiyarla ihtiyardı.
Küçücük çocukken yanında çıraklık yapan oğlum Ekrem’in “best friend” yani en yakın arkadaşıydı mesela.
Vefat edinceye kadar da böyle devam etti.
“Adamım” derdi ona
Hiç kimse hakkında kötü düşünmezdi.
İnsanî münasebetlerde Peygamber ahlakının tecessüm etmiş şekliydi.
Dert babasıydı
Türklerin başkentimiz dediği Paterson’ın Main Street’inde küçücük bir dergâhı vardı.
Dergâh diyorum ben oraya.
Aslında Türkçe kitaplar ve buram buram vatan kokan Türkiye’ye ait küçük-büyük hediyelik eşyalar satan küçücük bir dükkandı orası.
Koku, tesbih, Kur’an, seccade, çini, porselen, nazar boncuğu aklınıza ne gelirse hepsi vardı.
Semaverinde çay hiç eksik olmazdı.
Her zaman kapısını çalabileceğiniz, içine sığınabileceğiniz küçücük dergâh, işte orasıydı.
O da o dergâhın postnişin’iydi.
O dergâha uğrayan herkes; kadın, erkek, genç, yaşlı, çoluk çocuk mutlaka bir surûr, tebessüm ve güzellikle ayrılırdı ordan.
Güvenilir bir sığınaktı.
Yüzü de hiçbir zaman turşu satmazdı.
İçinde belki nice kalaklar dönüyordu, belki ailevi sıkıntıları vardı, belki maddi müzayaka içindeydi ama O dükkanına gelen hiç kimseye bunu hissettirmezdi.
Hoşâmedî eder, “sabah 8’de demlemiştim, bayat değil!” esprileri içinde çayını ikram ederdi önce.
Ardından derdinizi dinler, çare olmaya çalışır, olamasa da “üzüntüler paylaşıldıkça azalır” sözünü ispatlayan bir duruş sergilerdi.
Dert sahibi onun yanından ayrılırken sırtından büyük bir yükün kalktığını adeta iliklerine kadar hissederdi.
Ben şahidim buna
Şahit olanlara da şahidim.
Okyanusta boğulmaktan son anda kurtulmuş bir insan misali derin bir nefes alarak ayrılırdı dertliler onun dergahından.
Hayat doluydu
Girdiği her ortamın hakkını veren nadir insanlardandı.
Manevi ortamlarda olabildiğince derin, çocuklarla diyaloğunda tatlı bir dede, gençlerle de son derece barışıktı.
Düğün ve kutlamalarda neşesi ve güler yüzüyle etrafında hemen tatlı bir muhabbet halkası oluşturuverirdi etrafında.
Kanaatkardı
Dünyaya zerre kadar tamah etmeyen çok az insan az görmüşümdür hayatımda.
Liste yap deseniz bana böyle insanları, O listenin ikinci sırasında yer alır, birincisi ile de yarışır.
Paraya mı sıkıştınız, onun kapısı ve kasası açıktı her daim.
Bir tek şartla, aldığınızı söz verdiğiniz zaman geri iade edeceksiniz.
Kasası açıktı çünkü ‘git al, ne kadar lazımsa’ derdi.
İnanın doğru söylüyorum.
Sen söylerdin ne kadar aldığını.
Yetmediyse cebinden takviye ederdi.
Sadece borç verme değil, cömertliği de zirvedeydi.
Maddi imkanları nispetinde bir Hz. Ebu Bekir’e eş değer cömertliğe sahipti.
Yarım asra yakın ömür geçirdiği ülkede ne evi vardı ne de barkı.
Kirada oturuyordu.
Dedim ya, ikbal ve istikbal sevdası hiç olmamıştı.
Veren’in O olduğunun bilincinde dağıttıkça dağıtıyordu.
Yeter ki insanların işi görülsün.
Yeter ki insanlığa faydalı olacak insanlar yetişsin.
İmamdı
“17 yaşında iken geldim bu ülkeye” demişti bana bir defasında, hatırımda yanlış kalmadıysa.
Konya İmam-Hatip’i bitirdikten hemen sonra.
Downtown Paterson’da o zamanlar sadece Cuma günleri açılan Chesnut camisinde imamlık yaptığını anlatırdı.
Camiinin haftanın her günü ve beş vakit namaza açılması onun buraya gelişinden sonra olmuş.
Öncesini de anlatırdı.
Şimdi çeşitliği hastalıkları ile boğuşan eniştesi Ezher mezunu Orhan Hoca zamanlarından dem vururdu.
Cuma namazlarının Pazar günü kılındığı dönemler olmuş 60’lı yıllarda.
Hayretle, şaşkınlıkla anlatır ve ardından yüzünden eksik olmayan o tebessümünün içine zevk ve haz da katan bir tonla “nereden nereye” derdi.
Dinin gülen yüzüydü
Kur’an Hocası ve okuyucusu idi
Keşke bir kenara kayıt etseydi ya da bir çalışma yapılabilse.
Mübalağa etmiyorum 17 yaşından bu yana yaşadığı bu topraklarda yüzlerce insana Kur’an hocalığı yapmıştı.
‘Baba şefkati ile hocalık disiplini bir arada olmuyor’ düşüncesinde olduğum için benim 3 çocuğuma da Kur’an okumayı o öğretti mesela.
Sabah-akşam, hafta sonu-hafta içi, gece-gündüz zaman mefhumu gözetmeden, randevusu varmış, bir yere gidecekmiş hiç dinlemeden Kur’an öğretmeye sıra gelince her şeyi bir kenara bırakırdı.
Cenaze-düğün-sünnet kimin olursa olsun elinde hediyesi ile mutlaka orada olurdu.
Yasin, Mülk, Amme, Fetih artık neyi okuması gerekiyorsa bir kenara ilişir, cebinden beyaz takkesini çıkartır ve huşu içinde Kur’an okurdu.
Sesi çok güzel değildi, makamı kulaktan dolmaydı ama dikkatinizi toplarsanız şayet, kalbinizde bir şeylerin akıp gittiğini hissederdiniz onun okuyuşunda.
Samimiyetine, Kur’an ile olan münasebetine veriyorum ben bunu.
Ümitliydi ve minnetdardı
Bir yıl oldu kanser teşhisi konulalı.
İlk ziyaretimde ayakta dimdik duruyordu ve kemoterapi tedavisine başlanacağını kendisi söyledi bana.
Ümitliydi.
Son ziyaretimde yatağa bağlanmış kalmış ve üç cümle konuşacak kadar takatı vardı.
“Yeni bir tedaviye başladılar. Immunotherapy imiş adı” diyordu.
Ardından “iyi olacağım inşallah” cümlesini ilave ediyordu.
O halinde iken bile espri yapmaktan geri durmadı.
Adı gibi Saliha eşini, yine adı gibi Hanife kız kardeşini göstererek “ama bunlardan çok çekiyorum” dedi gülerek.
Hastalığının başından sonuna kadar evlatları gibi hatta evlattan öte sahip çıkan başta Selman ve Serhan olmak üzere bütün yeğenlerine, akrabalarına medyun-u şükrandı.
Onun etrafında deli divane olan herkes sebepler planında yapılacak hiçbir şeyin kalmadığının bilincinde iken, o Allah’a ve Allah’ın kendisine şifa vereceğini ümidini hiç ama hiç kaybetmedi.
Doktor kendisine yapılacak bir şeyin olmadığını söyleyince doktora “Nereden biliyorsu! Belki sen benden önce öleceksin!” diyecek kadar ümitliydi.
Fakat Allah’ın kâinata koyduğu tekvini kurallar onun için de çalıştı ve 70 yıllık hayatına veda etti.
Şahidim
Ben iyiliğine, güzelliğine, samimiyetine, sadakatına şahidim.
Eşim de şahit.
Çocuklarım da.Mezarlıkta ona son vazifesini yapan yüzlerce insan da şahit.
Son yaptığımız ziyaret dönüşü Paterson’dan geçerken göz yaşlarına “Onsuz Paterson’un da Main street’in de tadı tuzu yok” cümleleri eşlik ediyordu eşimin.
Yürekten katılıyorum bu cümleye.
Ailemizin bir ferdiydi sanki o.
Kızım Semra’nın nikah şahidiydi.
Oğlum Etka’nın “büyümüş de küçülmüş” dediği arkadaşıydı.
Ekrem’imin kankasıydı.
Aynı şeyleri hissediyorum.
Her köşesinde bin-bir hatıranın zihnimde tüllendiği o sokakların, o caddelerin, o odaların onsuz tadı tuzu yok.
Ruhu şâd olsun.
Hayatını hizmetine adadığı Kur’an, onun yoldaşı, adını andığı an tüylerinin diken diken olduğu Hz. Peygamber (sas) cennette komşusu ve arkadaşı olsun.
Kimden bahsettiğimi söylemedim değil mi?
Zinnur Ağabey’den.
Nam-ı diğer, Zinnur Hoca’dan.
Zinnur Tabakçı’dan
Evet, bu dünyadan adının ifade ettiği manada olduğu gibi serapa nurla dolu bir insan geçti.
Mekânı cennet olsun.
[Ahmet Kurucan] 21.7.2020 [TR724]
Ama onunla asıl tanışmamız 2000 yılının Nisan ayının birinci günü oldu.
Her fani gibi O da bu dünyadan göçtü.
Mekânı cennet, makamı Firdevs ve Adn cennetleri olsun.
Kimden mi bahis ediyorum?
Anlatayım.
Cüsseliydi
Dağ gibi bir adamdı.
Klasik tabirle “2,80’lik kapılara sığmayan” devâsâ bir yapısı vardı.
Pehlivan cüsseliydi.
Bir zamanların Kurtdereli Mehmet, Çolak Mü’min, Kel Ali, Koca Yusuf’lara rakip olacak bir cüsseye sahipti hem de.
Sağlığına dikkat ederdi.
Dengeli beslenirdi.
Sabah veya akşam uzun yürüyüşlere çıkardı.
Ama bir kanser mikrobu bu koca adamı bir yıl içerisinde küçücük bir çocuğa döndürdü.
Narin kalpliydi
Cüsseli insanlar katı kalpli, haşin, sert, otoriter olur derler.
Bir mittir bu bana göre.
Öyle cüsseli insanlar tanıdım ki güvercin kalbi gibi bir kalbe sahiptiler.
O da bunlardan, bu da onlardan biriydi.
20 yıllık Amerika hayatımda tanıdığım insanların en sıcak, en samimi, en candan, en içten ve en mütebessim yüzlüsü olanıydı.
Kalbi kendisine kırık, onun kalbinin kırık olduğu bir tek Allah’ın kulu yoktur zannediyorum.
Herkese, kelimenin zahiri manasını kast ediyorum-herkese karşı edepli, nezaketli, nezahetliydi.
“Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş” mısrasını sanki onu tasvir için yazmış Lale devri şairi Nedim.
Yaşı 80’e gelmiş ihtiyara da 6 yaşındaki çocuğa da böyle güzel davranırdı.
Çocukla çocuk, gençle genç, ihtiyarla ihtiyardı.
Küçücük çocukken yanında çıraklık yapan oğlum Ekrem’in “best friend” yani en yakın arkadaşıydı mesela.
Vefat edinceye kadar da böyle devam etti.
“Adamım” derdi ona
Hiç kimse hakkında kötü düşünmezdi.
İnsanî münasebetlerde Peygamber ahlakının tecessüm etmiş şekliydi.
Dert babasıydı
Türklerin başkentimiz dediği Paterson’ın Main Street’inde küçücük bir dergâhı vardı.
Dergâh diyorum ben oraya.
Aslında Türkçe kitaplar ve buram buram vatan kokan Türkiye’ye ait küçük-büyük hediyelik eşyalar satan küçücük bir dükkandı orası.
Koku, tesbih, Kur’an, seccade, çini, porselen, nazar boncuğu aklınıza ne gelirse hepsi vardı.
Semaverinde çay hiç eksik olmazdı.
Her zaman kapısını çalabileceğiniz, içine sığınabileceğiniz küçücük dergâh, işte orasıydı.
O da o dergâhın postnişin’iydi.
O dergâha uğrayan herkes; kadın, erkek, genç, yaşlı, çoluk çocuk mutlaka bir surûr, tebessüm ve güzellikle ayrılırdı ordan.
Güvenilir bir sığınaktı.
Yüzü de hiçbir zaman turşu satmazdı.
İçinde belki nice kalaklar dönüyordu, belki ailevi sıkıntıları vardı, belki maddi müzayaka içindeydi ama O dükkanına gelen hiç kimseye bunu hissettirmezdi.
Hoşâmedî eder, “sabah 8’de demlemiştim, bayat değil!” esprileri içinde çayını ikram ederdi önce.
Ardından derdinizi dinler, çare olmaya çalışır, olamasa da “üzüntüler paylaşıldıkça azalır” sözünü ispatlayan bir duruş sergilerdi.
Dert sahibi onun yanından ayrılırken sırtından büyük bir yükün kalktığını adeta iliklerine kadar hissederdi.
Ben şahidim buna
Şahit olanlara da şahidim.
Okyanusta boğulmaktan son anda kurtulmuş bir insan misali derin bir nefes alarak ayrılırdı dertliler onun dergahından.
Hayat doluydu
Girdiği her ortamın hakkını veren nadir insanlardandı.
Manevi ortamlarda olabildiğince derin, çocuklarla diyaloğunda tatlı bir dede, gençlerle de son derece barışıktı.
Düğün ve kutlamalarda neşesi ve güler yüzüyle etrafında hemen tatlı bir muhabbet halkası oluşturuverirdi etrafında.
Kanaatkardı
Dünyaya zerre kadar tamah etmeyen çok az insan az görmüşümdür hayatımda.
Liste yap deseniz bana böyle insanları, O listenin ikinci sırasında yer alır, birincisi ile de yarışır.
Paraya mı sıkıştınız, onun kapısı ve kasası açıktı her daim.
Bir tek şartla, aldığınızı söz verdiğiniz zaman geri iade edeceksiniz.
Kasası açıktı çünkü ‘git al, ne kadar lazımsa’ derdi.
İnanın doğru söylüyorum.
Sen söylerdin ne kadar aldığını.
Yetmediyse cebinden takviye ederdi.
Sadece borç verme değil, cömertliği de zirvedeydi.
Maddi imkanları nispetinde bir Hz. Ebu Bekir’e eş değer cömertliğe sahipti.
Yarım asra yakın ömür geçirdiği ülkede ne evi vardı ne de barkı.
Kirada oturuyordu.
Dedim ya, ikbal ve istikbal sevdası hiç olmamıştı.
Veren’in O olduğunun bilincinde dağıttıkça dağıtıyordu.
Yeter ki insanların işi görülsün.
Yeter ki insanlığa faydalı olacak insanlar yetişsin.
İmamdı
“17 yaşında iken geldim bu ülkeye” demişti bana bir defasında, hatırımda yanlış kalmadıysa.
Konya İmam-Hatip’i bitirdikten hemen sonra.
Downtown Paterson’da o zamanlar sadece Cuma günleri açılan Chesnut camisinde imamlık yaptığını anlatırdı.
Camiinin haftanın her günü ve beş vakit namaza açılması onun buraya gelişinden sonra olmuş.
Öncesini de anlatırdı.
Şimdi çeşitliği hastalıkları ile boğuşan eniştesi Ezher mezunu Orhan Hoca zamanlarından dem vururdu.
Cuma namazlarının Pazar günü kılındığı dönemler olmuş 60’lı yıllarda.
Hayretle, şaşkınlıkla anlatır ve ardından yüzünden eksik olmayan o tebessümünün içine zevk ve haz da katan bir tonla “nereden nereye” derdi.
Dinin gülen yüzüydü
Kur’an Hocası ve okuyucusu idi
Keşke bir kenara kayıt etseydi ya da bir çalışma yapılabilse.
Mübalağa etmiyorum 17 yaşından bu yana yaşadığı bu topraklarda yüzlerce insana Kur’an hocalığı yapmıştı.
‘Baba şefkati ile hocalık disiplini bir arada olmuyor’ düşüncesinde olduğum için benim 3 çocuğuma da Kur’an okumayı o öğretti mesela.
Sabah-akşam, hafta sonu-hafta içi, gece-gündüz zaman mefhumu gözetmeden, randevusu varmış, bir yere gidecekmiş hiç dinlemeden Kur’an öğretmeye sıra gelince her şeyi bir kenara bırakırdı.
Cenaze-düğün-sünnet kimin olursa olsun elinde hediyesi ile mutlaka orada olurdu.
Yasin, Mülk, Amme, Fetih artık neyi okuması gerekiyorsa bir kenara ilişir, cebinden beyaz takkesini çıkartır ve huşu içinde Kur’an okurdu.
Sesi çok güzel değildi, makamı kulaktan dolmaydı ama dikkatinizi toplarsanız şayet, kalbinizde bir şeylerin akıp gittiğini hissederdiniz onun okuyuşunda.
Samimiyetine, Kur’an ile olan münasebetine veriyorum ben bunu.
Ümitliydi ve minnetdardı
Bir yıl oldu kanser teşhisi konulalı.
İlk ziyaretimde ayakta dimdik duruyordu ve kemoterapi tedavisine başlanacağını kendisi söyledi bana.
Ümitliydi.
Son ziyaretimde yatağa bağlanmış kalmış ve üç cümle konuşacak kadar takatı vardı.
“Yeni bir tedaviye başladılar. Immunotherapy imiş adı” diyordu.
Ardından “iyi olacağım inşallah” cümlesini ilave ediyordu.
O halinde iken bile espri yapmaktan geri durmadı.
Adı gibi Saliha eşini, yine adı gibi Hanife kız kardeşini göstererek “ama bunlardan çok çekiyorum” dedi gülerek.
Hastalığının başından sonuna kadar evlatları gibi hatta evlattan öte sahip çıkan başta Selman ve Serhan olmak üzere bütün yeğenlerine, akrabalarına medyun-u şükrandı.
Onun etrafında deli divane olan herkes sebepler planında yapılacak hiçbir şeyin kalmadığının bilincinde iken, o Allah’a ve Allah’ın kendisine şifa vereceğini ümidini hiç ama hiç kaybetmedi.
Doktor kendisine yapılacak bir şeyin olmadığını söyleyince doktora “Nereden biliyorsu! Belki sen benden önce öleceksin!” diyecek kadar ümitliydi.
Fakat Allah’ın kâinata koyduğu tekvini kurallar onun için de çalıştı ve 70 yıllık hayatına veda etti.
Şahidim
Ben iyiliğine, güzelliğine, samimiyetine, sadakatına şahidim.
Eşim de şahit.
Çocuklarım da.Mezarlıkta ona son vazifesini yapan yüzlerce insan da şahit.
Son yaptığımız ziyaret dönüşü Paterson’dan geçerken göz yaşlarına “Onsuz Paterson’un da Main street’in de tadı tuzu yok” cümleleri eşlik ediyordu eşimin.
Yürekten katılıyorum bu cümleye.
Ailemizin bir ferdiydi sanki o.
Kızım Semra’nın nikah şahidiydi.
Oğlum Etka’nın “büyümüş de küçülmüş” dediği arkadaşıydı.
Ekrem’imin kankasıydı.
Aynı şeyleri hissediyorum.
Her köşesinde bin-bir hatıranın zihnimde tüllendiği o sokakların, o caddelerin, o odaların onsuz tadı tuzu yok.
Ruhu şâd olsun.
Hayatını hizmetine adadığı Kur’an, onun yoldaşı, adını andığı an tüylerinin diken diken olduğu Hz. Peygamber (sas) cennette komşusu ve arkadaşı olsun.
Kimden bahsettiğimi söylemedim değil mi?
Zinnur Ağabey’den.
Nam-ı diğer, Zinnur Hoca’dan.
Zinnur Tabakçı’dan
Evet, bu dünyadan adının ifade ettiği manada olduğu gibi serapa nurla dolu bir insan geçti.
Mekânı cennet olsun.
[Ahmet Kurucan] 21.7.2020 [TR724]
Başakşehir, Osmanlıspor olur mu? [Hasan Cücük]
Son dört sezondur zirvenin gediklisi olan Başakşehir, nihayet muradına erip şampiyon oldu. Süper Lig tarihinde şampiyonluk gören 6. ekip olan Başakşehir’in şampiyonluğu daha çok haber konusu olmaya devam edecek. Zira, arkasına aldığı siyasi destek hiçbir kulübe nasip olmadı!
Başakşehir’in şampiyonluğunda teknik patron Okan Buruk ve futbolcuların hakkını teslim etmemiz gerektiğini dün şampiyonluğun geldiği dakikalarda kaleme aldığım ‘Erdoğan başkan, Başakşehir şampiyon’ başlıklı yazıda ifade etmiştim. Ancak Başakşehir Başkanı Göksel Gümüşdağ’ın Emine Erdoğan’ın yeğeni ile evli olması ve Bilal Erdoğan’ın kutlamalara katılması siyasetin gölgesini ortaya koymaya yetiyor. Gümüşdağ sadece Emine Erdoğan’a akraba değil, ayrıca AKP’den siyaset yapan bir isim. Tüm bu gerçekleri gözardı ederek, salt bir saha başarısına şampiyonluğu indirgemek naiflik olur. Şimdilerde devlet, geçen yıla kadar İstanbul Belediyesi’nin tüm imkanları Başakşehir’in emrine amade kılındı. Bir kaç bin seyirci önünde maçlarını oynayan bir takımın, milyonluk oyuncuları transfer edecek sponsorları bulması için Ankara’da sağlam bir dayısı olmalıydı.
Gümüşdağ’ın bir kaç yüz kişiyi bulan taraftar grubuna yaptığı şampiyonluk konuşmasında ‘”Kurucu başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a bir söz vermiştik. 6 yıl sonra sözümüzü yerine getirdik. Artık Türkiye’nin yeni şampiyonu Başakşehir’dir’’ sözlerini sarfetti. Başakşehir’in İstanbul Büyükşehir Belediyespor (İBB) olarak kurulduğu tarih 1990 ve başkanlık koltuğunda SHP’den Nurettin Sözen oturuyordu. Erdoğan’un Başakşehir’in kurucu başkanı olması, 1983 doğumlu kızı Esra’nın babasına 1979’da mektup yazması gibi oldu!
Erdoğan, 2014’te Gümüşdağ ekibine anahtar teslimi bir kulüp verdi. İstanbul Büyükşehir Belediyespor kulübüyken 2014 yılındaki yerel seçimler öncesi muhalefetin itiraz ettiği bir ihale süreciyle özelleştirilip, İstanbul Başakşehir Futbol Yatırımları’na satıldı. 8 ortaklı ve 7 milyon lira sermayeli İstanbul Başakşehir Futbol Yatırımları, Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın ağabeyi Hasan Gülbaran’ın damadı Göksel Gümüşdağ’ın başkanlığında kuruldu. Ortakları arasındaki Ahmet Ketenci (Erdoğan’ın dünürü Osman Ketenci’nin oğlu), İsmet Yıldırım (İBB’ye bağlı KİPTAŞ’ın genel müdürü), Çağatay Kalkancı (İBB Genel Sekreter Yardımcısı), Mustafa Saral (AKP Silivri Belediye Meclis Üyesi), Mesut Altan (Hükumete yakın iş adamı) gibi isimlerin tamamı Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetimi ve AKP’ye yakın isimlerdi. Kulübün yeni sahiplerine belediye şirketlerinden para muslukları bağlandı. Yine kamu şirket ve AKP’ye yakın imtiyazlı işadamları da sponsorlar arasında yer aldı.
Başakşehir, aslında hülle usulü el değiştiren ilk kulüp değildi. Bu fikrin mimarı Melih Gökçek’ti. 1994’de Ankara Büyükşehir Belediye başkanlığına seçilen Melih Gökçek, bugün Erdoğan’ın Türkiye sathında kurduğu sistemin minisini Ankara sınırları içinde kurdu. 1978’de Ankara Belediyespor olarak belediye bünyesinde kurulan ekip, 1998’de isim değiştirip Ankara Büyükşehir Belediyespor adını aldı. 2005 yılında kulüp yönetiminin aldığı karar sonucunda futbol branşı Ankara Büyükşehir Belediyesi bünyesinden çıkartılarak Ankaraspor A.Ş. adı ile özelleştirilmiştir. Böylece Ankaraspor bir spor kulübü değil, bir futbol kulübü hüviyetine bürünmüştür. 2014 yılında Osmanlıspor adını alan kulübün onursal başkanlığını Melih Gökçek, başkanlığını ise oğlu Osman yaptı.
Melih Gökçek’in Erdoğan tarafından azledilip koltuğundan olmasıyla Osmanlıspor’un zor günleri başladı. Süper Lig’e 2018’de veda eden kulübün, oksijen tüpünü kesen isim Ankara’nın yeni belediye başkanı Mansur Yavaş oldu. Belediye imkanları kesilince Osmanlıspor’da maddi sıkıntılar başladı. Geçen sezon TFF 1.Lig’de 4’üncü olan Osmanlıspor, bu yıl ligi 16. sırada bitirerek bir alt kümeye düştü. Para muslukları kesilince Osmanlıspor’un düşüşü hızlı oldu. 3 yılda Süper Lig’den TFF 2.Lig’e düşen bir ekip oldu.
Osmanlıspor suni bir kulüptü. Ankara’nın diğer ekipleri ne Gençlerbirliği ne de Ankaragücü taraftar ve kurumsal kimliği vardı. ‘Ben yaptım’ oldu mantığıyla kuruldu. İsim değişikliği bile işe yaramadı. Osmanlıspor adını vererek, toplumdan sempati bekledi ama nafile.
Başakşehir’in şampiyonluğu sonrası kulübün profesyonel yönetildiği yazılıp, çizildi. Yazının girişinde belirttiğim gibi, Okan Buruk ve oyuncuların hakkını teslim ediyorum. Profesyonel yönetim vesaire için ise gülüp geçiyorum. Dünya tarihinde ilk kez boş tribünler önünde oynayan bir ekip şampiyon oluyorsa…. Yönetimin tamamı iktidarın adamıysa… Sponsorları kamu kurumlarıysa… İktidarın Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın sahibi olduğu Medipol Hastahaneleri, Başakşehir’in isim sponsoru… Kültür Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un bakanlık koltuğuna oturmadan önce Başakşehir asbaşkanı ve basın sözcüsü olduğunu da hatırlatalım.. Bu kadar tesadüf biraz fazla olmaz mı?
Başakşehir’in şampiyonluğuna en fazla tepki Damat Berat’ın abisi Serhat yönetimindeki Turkuvaz grubu gazetelerinden gelmesi de derin ironi içeriyor. Sabah, Fotomaç ve Takvim gazeteleri, Başakşehir’i en şaibeli sezonun şampiyonun ilan etti. Erdoğan’ın twit atıp şampiyonluğu kutladığı, şehzade Bilal’in atkısını boynuna takıp kendinden geçtiği, Gümüşdağ’ın konuşmasında Reis’e selam gönderdiği bir ortamda Turkuvaz’ın muhalifliği, Başakşehir nefretinden değil Karadeniz’de kaybedilecek oy kaygısından kaynaklanıyor. Bir nevi danışıklı dövüş yani! Yazıyı başlıkla bitirelim; Başakşehir, Osmanlıspor gibi olur mu? Ne dersiniz buna?
[Hasan Cücük] 21.7.2020 [TR724]
Başakşehir’in şampiyonluğunda teknik patron Okan Buruk ve futbolcuların hakkını teslim etmemiz gerektiğini dün şampiyonluğun geldiği dakikalarda kaleme aldığım ‘Erdoğan başkan, Başakşehir şampiyon’ başlıklı yazıda ifade etmiştim. Ancak Başakşehir Başkanı Göksel Gümüşdağ’ın Emine Erdoğan’ın yeğeni ile evli olması ve Bilal Erdoğan’ın kutlamalara katılması siyasetin gölgesini ortaya koymaya yetiyor. Gümüşdağ sadece Emine Erdoğan’a akraba değil, ayrıca AKP’den siyaset yapan bir isim. Tüm bu gerçekleri gözardı ederek, salt bir saha başarısına şampiyonluğu indirgemek naiflik olur. Şimdilerde devlet, geçen yıla kadar İstanbul Belediyesi’nin tüm imkanları Başakşehir’in emrine amade kılındı. Bir kaç bin seyirci önünde maçlarını oynayan bir takımın, milyonluk oyuncuları transfer edecek sponsorları bulması için Ankara’da sağlam bir dayısı olmalıydı.
Gümüşdağ’ın bir kaç yüz kişiyi bulan taraftar grubuna yaptığı şampiyonluk konuşmasında ‘”Kurucu başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a bir söz vermiştik. 6 yıl sonra sözümüzü yerine getirdik. Artık Türkiye’nin yeni şampiyonu Başakşehir’dir’’ sözlerini sarfetti. Başakşehir’in İstanbul Büyükşehir Belediyespor (İBB) olarak kurulduğu tarih 1990 ve başkanlık koltuğunda SHP’den Nurettin Sözen oturuyordu. Erdoğan’un Başakşehir’in kurucu başkanı olması, 1983 doğumlu kızı Esra’nın babasına 1979’da mektup yazması gibi oldu!
Erdoğan, 2014’te Gümüşdağ ekibine anahtar teslimi bir kulüp verdi. İstanbul Büyükşehir Belediyespor kulübüyken 2014 yılındaki yerel seçimler öncesi muhalefetin itiraz ettiği bir ihale süreciyle özelleştirilip, İstanbul Başakşehir Futbol Yatırımları’na satıldı. 8 ortaklı ve 7 milyon lira sermayeli İstanbul Başakşehir Futbol Yatırımları, Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın ağabeyi Hasan Gülbaran’ın damadı Göksel Gümüşdağ’ın başkanlığında kuruldu. Ortakları arasındaki Ahmet Ketenci (Erdoğan’ın dünürü Osman Ketenci’nin oğlu), İsmet Yıldırım (İBB’ye bağlı KİPTAŞ’ın genel müdürü), Çağatay Kalkancı (İBB Genel Sekreter Yardımcısı), Mustafa Saral (AKP Silivri Belediye Meclis Üyesi), Mesut Altan (Hükumete yakın iş adamı) gibi isimlerin tamamı Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetimi ve AKP’ye yakın isimlerdi. Kulübün yeni sahiplerine belediye şirketlerinden para muslukları bağlandı. Yine kamu şirket ve AKP’ye yakın imtiyazlı işadamları da sponsorlar arasında yer aldı.
Başakşehir, aslında hülle usulü el değiştiren ilk kulüp değildi. Bu fikrin mimarı Melih Gökçek’ti. 1994’de Ankara Büyükşehir Belediye başkanlığına seçilen Melih Gökçek, bugün Erdoğan’ın Türkiye sathında kurduğu sistemin minisini Ankara sınırları içinde kurdu. 1978’de Ankara Belediyespor olarak belediye bünyesinde kurulan ekip, 1998’de isim değiştirip Ankara Büyükşehir Belediyespor adını aldı. 2005 yılında kulüp yönetiminin aldığı karar sonucunda futbol branşı Ankara Büyükşehir Belediyesi bünyesinden çıkartılarak Ankaraspor A.Ş. adı ile özelleştirilmiştir. Böylece Ankaraspor bir spor kulübü değil, bir futbol kulübü hüviyetine bürünmüştür. 2014 yılında Osmanlıspor adını alan kulübün onursal başkanlığını Melih Gökçek, başkanlığını ise oğlu Osman yaptı.
Melih Gökçek’in Erdoğan tarafından azledilip koltuğundan olmasıyla Osmanlıspor’un zor günleri başladı. Süper Lig’e 2018’de veda eden kulübün, oksijen tüpünü kesen isim Ankara’nın yeni belediye başkanı Mansur Yavaş oldu. Belediye imkanları kesilince Osmanlıspor’da maddi sıkıntılar başladı. Geçen sezon TFF 1.Lig’de 4’üncü olan Osmanlıspor, bu yıl ligi 16. sırada bitirerek bir alt kümeye düştü. Para muslukları kesilince Osmanlıspor’un düşüşü hızlı oldu. 3 yılda Süper Lig’den TFF 2.Lig’e düşen bir ekip oldu.
Osmanlıspor suni bir kulüptü. Ankara’nın diğer ekipleri ne Gençlerbirliği ne de Ankaragücü taraftar ve kurumsal kimliği vardı. ‘Ben yaptım’ oldu mantığıyla kuruldu. İsim değişikliği bile işe yaramadı. Osmanlıspor adını vererek, toplumdan sempati bekledi ama nafile.
Başakşehir’in şampiyonluğu sonrası kulübün profesyonel yönetildiği yazılıp, çizildi. Yazının girişinde belirttiğim gibi, Okan Buruk ve oyuncuların hakkını teslim ediyorum. Profesyonel yönetim vesaire için ise gülüp geçiyorum. Dünya tarihinde ilk kez boş tribünler önünde oynayan bir ekip şampiyon oluyorsa…. Yönetimin tamamı iktidarın adamıysa… Sponsorları kamu kurumlarıysa… İktidarın Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın sahibi olduğu Medipol Hastahaneleri, Başakşehir’in isim sponsoru… Kültür Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un bakanlık koltuğuna oturmadan önce Başakşehir asbaşkanı ve basın sözcüsü olduğunu da hatırlatalım.. Bu kadar tesadüf biraz fazla olmaz mı?
Başakşehir’in şampiyonluğuna en fazla tepki Damat Berat’ın abisi Serhat yönetimindeki Turkuvaz grubu gazetelerinden gelmesi de derin ironi içeriyor. Sabah, Fotomaç ve Takvim gazeteleri, Başakşehir’i en şaibeli sezonun şampiyonun ilan etti. Erdoğan’ın twit atıp şampiyonluğu kutladığı, şehzade Bilal’in atkısını boynuna takıp kendinden geçtiği, Gümüşdağ’ın konuşmasında Reis’e selam gönderdiği bir ortamda Turkuvaz’ın muhalifliği, Başakşehir nefretinden değil Karadeniz’de kaybedilecek oy kaygısından kaynaklanıyor. Bir nevi danışıklı dövüş yani! Yazıyı başlıkla bitirelim; Başakşehir, Osmanlıspor gibi olur mu? Ne dersiniz buna?
[Hasan Cücük] 21.7.2020 [TR724]
8. Oğul: Simen! [M.Nedim Hazar]
İnternet enteresan, oradan oraya savrulurken zihninizin hiç tahmin etmediğiniz odacıkları açılıyor ve siz de böylesi bir anıya sahip olduğunuzun farkına yeni varıyorsunuz.
Ülkenin ve dünyanın milyon tane meselesi ve sıkıntısı var. Hele hele Türkiye gibi bir ülke ise mesele günde bir değil beş yazılık malzeme çıkar hiç zorlanmazsınız emin olun.
Ancak bazen karşınıza çıkan bir anlık donuk kare sizi alıp bambaşka yerlere savurabiliyor.
Aşağıdaki ilan da beni öyle yaptı…
Beni çocukluk günlerime götürdü bu reklam…
7 çocuklu bir ailede büyüdüm ben.
Aralarındaki yaş farkı en fazla üç yıl olan çocukların yaşadığı evi bir hayal edin isterseniz.
Zaman zaman tımarhaneyi aşan bir çılgınlar mekanı.
Ortalığın dağınıklığı, kiri, pası, bulaşığını hiç söylemiyorum bile.
Yukarıdaki ilanı mı gördü yoksa birilerinin övgüsünün etkisinde mi kaldı bilmiyorum ama babam eve bir karton kutu ile geldi o akşam.
Yeni olan her şey ilgi çeker ve heyecan oluşturur.
Uzaydan gelen bir taşıt gibi hayranlıkla baktık bir süre…
Sonra özenle açtı babam kutuyu.
Taksitle almıştı. 18 ay sonra bitecekti taksit.
Ortaya şöyle bir muhteşemlik çıkıverdi.
Elektrikli süpürge, dedi babam anneme bakarak.
Sen hiçbir şey yapmıyorsun hepsini o yapıyor.
Hatta halı bile yıkıyor!
Kaç yıl kullandık emin değilim ama üniversite okumak için evden ayrıldığımda hala onu kullanıyordu annem.
Evin 8. Çocuğu en küçük oğlu gibi olmuştu bu elektrikli süpürge.
Bütün dikkatler yıllarca onun üzerinde kaldı.
Karton kutusu yıpranıp, elle tutulan yerleri eriyene kadar kullandık.
En çok da annem garip davranıyordu ailenin bu yeni üyesine.
İnanır mısınız, elektrikli süpürgenin gelmesinden sonra annem daha çok evi süpürdü.
Cihaz bozulmasın, yıpranmasın diye çalıştırmadan önce bir tur evi süpürüyor, süpürgeyi öyle çalıştırıyordu.
Süpürge denmiyordu ona adı vardı Simen…
Annem Simen diyordu.
Simen yoruldu kapatayım, Simen ısındı soğutayım, bugün sesi biraz tuhaf çıkıyor neden acaba!
Temizlik cihazını temizlemek için temizliğe ayırdığı süreden daha fazlasını ayırır mı insan?
Annem yapıyordu bunu..
Simen’in bakım ve temizlik çalışmaları adeta bir ritüeldi bizim evde.
Simen evin en önemli köşesinde tutulurdu. Öyle her önüne gelen çalıştıramazdı ha!
“Anneeee, Murat dün Simen’i kurcaladı!”
Akşam baba gelince Murat ayvayı yedi, tabi öncesinde hemen Simen açılıp canının yanıp yanmadığı kontrol edilir.
Bugün için sıradan, basit ve adiyattan olan bir ev aletinin yokluk zamanında nasıl bir bireye dönüştürüldüğünü hatırladım nostaljik ilanı görünce.
Anılarımın üzerindeki tozları alıp geçti gitti Simen..
[M.Nedim Hazar] 21.7.2020 [TR724]
Ülkenin ve dünyanın milyon tane meselesi ve sıkıntısı var. Hele hele Türkiye gibi bir ülke ise mesele günde bir değil beş yazılık malzeme çıkar hiç zorlanmazsınız emin olun.
Ancak bazen karşınıza çıkan bir anlık donuk kare sizi alıp bambaşka yerlere savurabiliyor.
Aşağıdaki ilan da beni öyle yaptı…
Beni çocukluk günlerime götürdü bu reklam…
7 çocuklu bir ailede büyüdüm ben.
Aralarındaki yaş farkı en fazla üç yıl olan çocukların yaşadığı evi bir hayal edin isterseniz.
Zaman zaman tımarhaneyi aşan bir çılgınlar mekanı.
Ortalığın dağınıklığı, kiri, pası, bulaşığını hiç söylemiyorum bile.
Yukarıdaki ilanı mı gördü yoksa birilerinin övgüsünün etkisinde mi kaldı bilmiyorum ama babam eve bir karton kutu ile geldi o akşam.
Yeni olan her şey ilgi çeker ve heyecan oluşturur.
Uzaydan gelen bir taşıt gibi hayranlıkla baktık bir süre…
Sonra özenle açtı babam kutuyu.
Taksitle almıştı. 18 ay sonra bitecekti taksit.
Ortaya şöyle bir muhteşemlik çıkıverdi.
Elektrikli süpürge, dedi babam anneme bakarak.
Sen hiçbir şey yapmıyorsun hepsini o yapıyor.
Hatta halı bile yıkıyor!
Kaç yıl kullandık emin değilim ama üniversite okumak için evden ayrıldığımda hala onu kullanıyordu annem.
Evin 8. Çocuğu en küçük oğlu gibi olmuştu bu elektrikli süpürge.
Bütün dikkatler yıllarca onun üzerinde kaldı.
Karton kutusu yıpranıp, elle tutulan yerleri eriyene kadar kullandık.
En çok da annem garip davranıyordu ailenin bu yeni üyesine.
İnanır mısınız, elektrikli süpürgenin gelmesinden sonra annem daha çok evi süpürdü.
Cihaz bozulmasın, yıpranmasın diye çalıştırmadan önce bir tur evi süpürüyor, süpürgeyi öyle çalıştırıyordu.
Süpürge denmiyordu ona adı vardı Simen…
Annem Simen diyordu.
Simen yoruldu kapatayım, Simen ısındı soğutayım, bugün sesi biraz tuhaf çıkıyor neden acaba!
Temizlik cihazını temizlemek için temizliğe ayırdığı süreden daha fazlasını ayırır mı insan?
Annem yapıyordu bunu..
Simen’in bakım ve temizlik çalışmaları adeta bir ritüeldi bizim evde.
Simen evin en önemli köşesinde tutulurdu. Öyle her önüne gelen çalıştıramazdı ha!
“Anneeee, Murat dün Simen’i kurcaladı!”
Akşam baba gelince Murat ayvayı yedi, tabi öncesinde hemen Simen açılıp canının yanıp yanmadığı kontrol edilir.
Bugün için sıradan, basit ve adiyattan olan bir ev aletinin yokluk zamanında nasıl bir bireye dönüştürüldüğünü hatırladım nostaljik ilanı görünce.
Anılarımın üzerindeki tozları alıp geçti gitti Simen..
[M.Nedim Hazar] 21.7.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
