Hulusi Akar yine gelmedi, Abidin Ünal yine cevapsız bıraktı [Adem Yavuz Arslan]

Bu yazıyı okumadan önce 14 Şubat 2018 tarihli “Hulusi Akar mahkemeye gelirse…” ve 28 Mart 2018 tarihli “Hulusi Akar mahkemeye gitmiş duydunuz mu?” yazılarımı okumanızda fayda var.

Çünkü 15 Temmuz’a dair sayısız okuma yapan, ifadeleri, mahkemeleri takip etmeye çalışan birisi olarak temel bir iddiam var; ‘15 Temmuz bir askeri darbe girişimi değil, kurgulayıcısı Fidan-Erdoğan ve Akar, uygulayıcısı TSK içindeki Ergenekoncular olan bir istihbarat operasyonudur.

O gece yaşananların anlaşılabilmesi için Erdoğan, Akar, Fidan ve başta Abidin Ünal, Yaşar Güler ve Zekai Aksakallı’nın mahkemelere yada TBMM’ye gelip sorulara cevap vermesi gerekir. Komutanların ayrıca mahkemelere gelerek sanıklarla yüzleşmesi şart.’

Aradan geçen 2 yıla rağmen bu mümkün olmadı.

Yani 15 Temmuz’un en kritik isimleri hem TBMM Araştırma Komisyonu’ndan hem de mahkemelerden kaçırıldı.

Savcılara verdikleri ifadeler ise tek taraflı beyan oldu. Ne savcılar esas soruları sordu ne de bu isimler ‘ezberlenen senaryo’nun dışına çıktılar.


Bu açıdan artık sonuna doğru gelen 15 Temmuz yargılamalarında Akar, Ünal ve Güler gibi isimlerin ‘tanıklığı’ hayati öneme sahip. Genelkurmay Başkanlığı’ndan Milli Savunma Bakanlığı’na kaydırılan dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Cuma günü itibariyle Ankara Sincan’da devam eden Akıncı Davası’nda ‘müşteki’ olarak kürsüye çıkması bekleniyordu.

Bekleniyordu derken mahkemenin bu yönde bir talebi olmuştu fakat Akar’ın icabet edip etmeyeceği bilinmiyordu. Ayrıca daha önce Genelkurmay Çatı Davası’nda da mahkemeye gitmemiş, daha sonra kendisi için açılan özel celsede konuşmuştu. Fakat ne sanıkların ne de avukatların bu celseden haberi olmadı.  Dolayısıyla ne ‘yüzleşme’ oldu ne de ‘sorgulama’.

Akar bu kez gizli celse de talep etmeyip doğrudan ‘ben katılmayacağım’ dilekçesi yolladı. ‘Müşteki’olarak gelip mahkemeye konuşmak istemedi. Bu durum 15 Temmuz’a dair şüpheleri büyüten, derinleştiren bir adım. Zira gerçekten mağdursanız, müşteki sıfatıyla çağrıldığınız bir mahkemeye koşa koşa gider, hatta mahkeme öncesi ve sonrası medyaya uzun demeçler verirsiniz. Üstelik mahkeme salonları darbecilerle yüzleşmek için de iyi bir atmosferdir.

Fakat Akar bunu tercih etmedi. Meclise ve mahkemelere gitmedi.  Dolayısıyla Akar’a sorulacak sorular yine havada kaldı.

ABİDİN ÜNAL’IN ZOR ANLARI

Fakat hakkını teslim etmek lazım. Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal Sincan’da ki mahkemeye geldi ve müşteki olarak ifade verdi. Ne kadar doğru bilmiyorum ama sosyal medyada yer alan bilgilere göre Hollanda’ya yerleşen Ünal’ın ifade vermek için gelmesi başlı başına önemli.

Gerçi günün sonunda mahkemeye geldiği için pişman olmuş olabilir. Çünkü mahkeme salonunda hayli sıkıntılı anlar yaşadı.

Detaylara geçmeden önce bir konunun altının çizilmesi lazım. 15 Temmuz darbe girişimi ve halen süren yargılamaları Türkiye tarihinin en kritik gündemleri. Dolayısıyla medyanın çok yakından izlemesi gerekirdi. Fakat Sincan’da ki mahkeme salonunda yaşananları aktaran doğru dürüst bir haber çıkmadı. Medyadaki korku atmosferi o kadar ağır ki, mahkemelerden haber yazmak bile artık sakıncalı hale geldi.

Ünal’ın anlatımlarına gelince.

Ünal daha önce ki ifadelerine paralel ifadeler verdi. Bölük pörçük yansıyan ifadelere göre darbe girişiminin önlenmesi için elinden geleni yapmış. Kendisi ile ilgili iddaları reddediyor.

Fakat 15 Temmuz’un bamteline dair konuların etrafından dolaşıyor. Mesela darbe girişimi gecesenin meşhur düğününe dair detaylara pas geçiyor. Hatırlanacağı gibi Abidin Ünal o geceye dair verdiği iki ayrı ifadede iki ayrı saat vermişti darbeyi öğrenmesine dair.

Gerçi Erdoğan 5 ayrı saat vermişti ama Ünal’ın iki ayrı saat vermesi en azından bir ifadesinin yalan olduğunu gösteriyor. Hava Kuvvetleri’nin kendi raporuna göre 19.06’da Genelkurmay’ın hava sahasını askeri uçuşlara kapattığı bilgisini alıyor. Fakat yaşanan olağanüstülüğü fark etmeyip (!) düğüne devam ediyor.

Ünal bu durum için ‘Genelkurmay Başkanını iki kez aradım ulaşamadım. Sonra da aramadım’ diye savunma yaptı.

Düşünün Hava Kuvvetleri Komutanısınız, Genelkurmay hava sahasını kapatan acil bir emir yayınlıyor. Siz beraberinizde 22 generalle birlikte düğüne devam ediyorsunuz. Üstelik Hava Kuvvetleri’rin 2 numaralı ismi ve düğünün ev sahibi Mehmet Şanver, ‘Eskişehirde tuhaf şeyler oluyor, Kadıoğlu paşayı yollayalım’ diyor ama ‘gerek yok’ diyerek acil müdahaleyi engelliyorsunuz.

Ünal’a göre bu durumlar normal!

Ünal’ın ‘esir alınmış’ bir halinin olmadığında herkes hemfikir. Akıncı Üssü’nden 1.5 yıl sonra çıkan görüntülerde ‘esir alınmadığı’ görülebiliyor. Akın Öztürk’ün ifadesiyle ‘önünde telefon var ve istediği kişiyle görüşebilir’ durumda fakat o yapmıyor.

ÜNAL: CEVAP VERMİYORUM

Ünal’a bu yönde sorular sorulunca mahkemede gerginlik çıkmış.  Odatv’nin aktardığına göre ilk soruyu Akın Öztürk ve İsmail Keskin’in Avukat Hicabi Durmuş yöneltirken, Başkan Giray, Akın Öztürk’ün bu davanın sanığı olmadığını, bu yüzden İsmail Keskin yönünden soru sormasını istedi.

Av. Durmuş, “Akın Öztürk’ün adı çokça geçti” diyerek, Ünal’ın Akın Öztürk’le ilgili basın açıklamasına hiçbir katkısı olmadığını söylemesine karşın Mehmet Şanver’in farklı şeyler anlattığını belirtip, “Siz mi, Şanver mi doğru söylüyor?” sorusunu yöneltti. Ünal, “Sorunun tarzı nedeniyle bunu cevaplamamam gerekiyor. Daha önceki beyanlarım geçerlidir” karşılığını verdi. Av. Durmuş’un diğer sorusu, “Akın Öztürk’ün bilek güreşi sertifikası mı vardı, bilek güreşi yapabilecek durumda mıydı ki, Akıncı Üssü’ne gitmesini istediniz?” oldu. Ünal, “Cevap vermiyorum” dedi.

İKİ YILDIR BUGÜNÜ BEKLİYORUM

Av. Güler Kaya, sanıklardan Akın Öztürk’ün koruma astsubayı ve eşi olan Can Kaya ile ilgili sorular yöneltirken ilginç diyaloglar yaşandı.

Avukat Güler Kaya eşinin, kendisinin talimatı üzerine Akıncı’ya gittiğini anlatıp, bu gidişte kendisinin sorumluluğunun da bulunup bulunmadığını sordu. Akın Öztürk emrinde olmadığı için, emir değil ricada bulunduğunu kaydeden Ünal şunları söyledi:

“Akın Öztürk’ün Akıncı’ya gidişi benim telefonum üzerine mi, benden önceki 7 görüşme üzerine mi oldu bilmiyorum. Koruması da gitmiştir. Sadece görevini yapmış birı olarak değerlendiririm.”

Eşinin bu yüzden 26 aydır tutuklu olduğunu vurgulayan Av. Kaya’nın bir diğer sorusu şu oldu:

“Hulusi Akar’ın bulunduğu ortamda makam odasının önünde bekliyorlar. Ne olduğu anlaşılamamış. Eşimin o gece bir silahı var. Bu durumda deve güreşi mi yapmalıydı veya silahını çekip, ‘siz darbe mi yapıyorsunuz?’ mu diyecekti.”

Ünal bu soruyu şöyle cevapladı:

“Eğer darbeyi gördüyse, en fazla yapabileceği firar etmektir.”

Av. Kaya bu cevaba, “Demek o gece bildiğimiz, başımızı rahatça yastığa koymamızı sağlayan TSK yokmuş. O gece sizin engel olamadığınız bombalar bir yere düşerken, meğer bizim ocağımıza düşüyormuş” sözleriyle tepki gösterdi.

“BEN İKİ YILDIR BU ANI BEKLİYORUM”

Avukatlardan sonra sanıkların sorularına geçildi. Kursiyer teğmen Abdullah Emre Sandık, biat edilen bir sivilden değil, üniformalı amirlerinden emir aldıklarını, cep telefonlarının toplanıp, “terörle mücadele harekatı var” denildiğini anlatıp, şöyle konuştu:

“Ertesi sabah sizinle karşılaştık. Tuvaletten çıkmıştınız, elleriniz ıslaktı. Bana ‘günaydın’ dediniz, ben de ‘sağolun’ deyip, gazinoya yürüdüm. Bunun dışında bir temasımız oldu mu? Derdestle suçlanıyorum, sizi derdest ettim mi?”

Sonrasında şu diyaloglar yaşandı:

Ünal: Hayır.

Sandık: O sabah beni niye uyarmadınız?

Ünal: Geçmiş olsun o saatten sonra. Neyi uyaracaksın? Kim kimdir, nedir bilmiyorsun.

Sandık: Benim yaşımın iki katı tecrübeniz var. Siz bile anlamamışsınız, benim anlamama imkan var mı?

Ünal: Sen bana sordun mu?

Sandık: Ben Orgenerale çıkıp da burada ne yapıyorsun deme durumum var mı?

Başkan Giray: Sen benim durumumu anladın mi, ben senin durumunu anladım mı muhabbetlerinin dosyamıza katkısı yok.

Yıldız: Ben 2 yıldır bu anı bekliyorum.”

Mahkemede başka ne tür diyaloglar yaşandı bilmiyoruz. Çünkü mahkemeden sağlıklı bilgi almak kolay değil.

Fakat bu kadarı bile hayli düşündürücü. Özellikle yukarıda aktardığım diyalog. Düşünün; Hava Kuvvetleri Komutanı’nı derdest etmekle suçlanıyorsunuz. 2 yılı aşkın süredir tutuklusunuz. Kötü muamele görmüşsünüz. 2 yıl sonra mahkemede Ünal ile yüzleşiyorsunuz. Daha ilk soruda ‘kendisini derdest etmediğinizi’ söylüyor.

Fakat siz müebbetle yargılanıyorsunuz ve 2 yılı aşkın süredir tutuklusunuz. Mahkeme başkanı araya girip soru sormanızı da engelliyor.

Bu bir kaç dakikalık diyalog aslında 15 Temmuz yargılamalarının sembolü olmaya yeter.

“AKIN ÖZTÜRK’TEN GİTMESİNİ İSTEDİM”

Abidin Ünal, ifadesinde darbe girişiminin 1 numarası olma iddiasıyla tutuklu bulunan Org.Akın Öztürk ile olan telefon görüşmesini de anlattı.

Ünal, saat 23.00’dan Akın Öztürk’ü telefonla birkaç kez aradığını ve ona ulaşamadığını belirterek, “Mehmet Şanver, bana onunla az önce görüştüğünü söyledi. Tahminen saat 23.47’de telefonu bana uzattı. Nerede olduğunu sordum. Akıncı’da torunlarla birlikte olduğunu söyledi. ‘Uçuşları duyuyorsundur’ dedim. ‘Evet, gece uçuşu var diye düşünüyorum’ karşılığını verdi. Ben de, ‘Akın Paşam, saf olmayalım, hangi cuma günü bu saatte gece uçuşu olmuş. Darbe mi yapıyor bunlar. Git kendileriyle konuş, bana da bilgi ver’ dedim. Onunla aramda geçen diyalog bu şekildeydi” diye konuştu.

Ünal’ın bu anlatımı 15 Temmuz’un temel sorularından birini yani “ Akın Öztürk, Hava Kuvvetleri Komutanı’nın talimatı ile Akıncı Üssü’ne gitmiş ve olayların bastırılmasında rol almışsa nasıl darbe girişiminin lideri oldu ? Genelkurmay’ın ilk açıklamasında yer alan bu detay daha sonra nasıl silindi, açıklama neden Genelkurmay web sitesinden kaldırıldı? sorusu güçlendirdi.

Akın Öztürk talimatla gitmişse nasıl darbecilikten tutuklu? Malûm olduğu üzere Genelkurmay Başkanlığı 15 Temmuz’dan sonra biri 19 Temmuz, diğeri 21 Temmuz olmak üzere iki açıklama yaptı. Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne gitmesinin istendiği açıklama da var. Ayrıca Genelkurmay’ın darbeden 5 gün sonra hazırladığı raporda Akın Öztürk ‘rehine’ olarak gösteriliyor.

Hatırlanacağı gibi 15 Temmuz akşamının meşhur düğününe ev sahipliği yapan Org. Mehmet Şanver, Habertürk’te yaptığı açıklamada Org. Akın Öztürk’ün darbenin 1 numarası olamayacağını söyleyip “darbeciler içinde hala TSK’da aktif görevde olanlar var” demişti.

MEHMET ŞANVER YİNE İMALI KONUŞTU

Ankara 4.Ağır  Ceza Mahkemesi’nde devam eden duruşmanın Cuma günkü oturumunda Org. Mehmet Şanver müşteki sıfatıyla ifade verdi. Sanık ve sanık avukatlarının sorularına genellikle ‘bu konuyu daha fazla konuşmak istemiyorum’ yada ‘ yorum yok’ şeklinde cevaplar veren Şanver, Abidin Ünal’ı işaret eden ifadeler de bulundu.

Akın Öztürk ve İsmail Keskin’in Avukatı Hicabi Durmuş, Şanver’in kitabında geçen, “Derdest edildiği halde VIP muamelesi gören… Pek de derdest edilmişe benzemeyen” ifadelerinden kimi kastettiğini ve hukukları dikkate alındığında Abidin Ünal’da Akın Öztürk’ün özel telefon numarasının olup olmadığını sordu. Şanver, bu konuların dün yeterince irdelendiğini belirterek, “Yorum yok” dedi. Avukat Durmuş’un Öztürk’ün koruma astsubaylarının durumuna ilişkin sorusunu da Şanver şöyle cevaplandırdı: “İki korumanın konumunu da ne yaptıklarını bilmiyorum. Refakat etmişlerse etmişlerdir. Komutan çağırmışsa giderler. ‘Gel beni karşıla’ derse çocuk gider. Geceyarısı da olsa gider.”

Sanık avukatlarından Hatice Kübra Diri, Şanver’in sık sık kitabına atıf yapmasını, “Buraya kitap söyleşisine geldiğimi bilmiyordum” sözleriyle eleştirirken, şunu sordu: “Buradaki birçok sanık emniyette işkence gördüğünü söyledi. Siz de kitabınızda gözaltındayken emniyette kötü sahneler gördüğünüzü, ama paylaşmak istemediğinizi yazıyorsunuz. Bu sahneleri bizimle paylaşır mısınız?”

Şanver, “Kitapta paylaşmadığımı burada sizinle paylaşamam” karşılığını verince Avukat Diri, “Burası mahkeme” diye tepki gösterdi.

[Adem Yavuz Arslan] 21.9.2018 [TR724]

Sanatçı Orhan Aydın: Hedef sadece Cemaat değil, tüm muhalefet susturuluyor

Tiyatro Oyuncusu Orhan Aydın, Bold yayınında önemli açıklamalarda bulundu. 1 dolar bahanesiyle yapılanları örnek gösteren Aydın, hedefin sadece Hizmet Hareketi olmadığını, tüm muhalefetin bu şekilde susturulduğunu söyledi.

Cezaevlerindeki 703 bebeği hatırlatan Orhan Aydın, tüm topluma ve dünyaya seslendi: ”Bunlar bebek, be-bek. Süt emziriliyorlar. Konuldukları yer ceza-ev. Cezaevlerinde ne işi var bebeklerin. İsyan ediyorum buna. Vicdanlarınız mı kurudu. Beni uyutmuyor bu bebekler.”


Yayının Tamamını BOLD‘dan izleyebilirsiniz

[TR724] 22.9.2018

Çocuk büyütürken bu meyveleri yedirmeyi ihmal etmeyin

Düzenli olarak meyve tüketilmesi çocukların gelişimini doğrudan etkiliyor. Uzmanlar, çocukların her gün sıkılmış meyve suyu ya da doğrudan meyve tüketmesini tavsiye ediyor.

Meyveler ve meyve suları çocuk gelişiminde önemli bir besin kaynağı. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Fatma Ela Tahmaz, günlük tüketilmesi gereken meyve miktarının yarısının meyve sularından sağlanabileceğine söylüyor. Dr. Tahmaz “Meyvenin kendisini tüketmek lif açısından daha yararlıdır ve bu nedenle tercih edilebilir. 2-6 yaş grubundaki çocuklar günde 2 kez, 10 yaşından büyükler günde 4 kez meyve tüketmelidir. Meyvedeki lifler sindirimi kolaylaştırır ve kabızlığı önler. Ancak bazı çocuklar meyve suyunu taze meyveye göre daha kolay tüketirler.” diyor.

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayşe Sokullu ise meyve parçalarının bebeklere özgürce hareket etme şansı verdiğini söylüyor. Sokullu, şu bilgileri veriyor: “Emmekten çiğnemeye geçme sürecinde bu dönem önemlidir. Daha büyük bebeklerde parmak gıdası gibi kullanılabilen meyveler tek başına yeme sürecini geliştirir. Uygun seçimin ne olacağı, ne zaman başlanacağı, ne şekilde başlanacağı kararları her çocuğun özelinde doktorla birlikte verilmelidir.”

Sindirim sistemini de düzenliyor

Fazla miktarda meyve suyu tüketen çocukların daha az meyve suyu tüketenlere göre daha uzun boylu ve daha düşük vücut kütle indeksine sahip oluyor. Çocuklarda, meyveler aynı zamanda sindirim düzenleyici görevi yapıyor. Hem kabızlık hem ishalde meyveler tedavi edici olarak çocuk doktorları tarafından öneriliyor. Kabızlığı olan çocuklarda kayısı, erik ve armut, ishalde ise muz tavsiye ediliyor. Meyvelerin tek başına porsiyon olarak ya da süt ve yoğurda katılarak sağlıklı atıştırmalık şeklinde kullanılması tavsiye ediliyor.

Elma: Bol miktarda çözünebilir ve çözünmez lifler içerir. Bağırsak düzeninin gelişmesine yardımcı olur. A, C, E vitamini, kalsiyum ve folik asit içerir.

Kayısı: Kayısı A, C vitamini ve likopen açısından oldukça zengindir. Üç adet kayısı günlük A vitamini ihtiyacının yaklaşık yüzde 30’unu karşılar. Mevsimi dışında kuru kayısı tüketilecekse doğal yoldan kurutulan tercih edilmelidir.

Armut: Potasyum ve C vitamininden zengindir. Bol lif içeriği ile bebek ve çocuklardaki kabızlık sorununun çözümlerindendir. Bebek beslenmesinde ek gıdalara başlarken ilk tercihlerdendir.

Muz: Besin değeri yüksek, potasyum, B2, B6 ve C vitamini, folik asit içeriği yoğundur. Lezzeti ve aroması nedeni ile bebekler çok sever.

Erik: Erikler de dengeli besin ögesi içerikleri, zengin lif yapıları ile bebek beslenmesinde ek gıdalara başlanırken ilk tercihler arasında yer alır. Kabızlık sorununun çözümüne yardımcıdır.

[TR724] 22.9.2018

Kriz insana el açtırmaya görsün [Semih Ardıç]

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan ve Enerji Bakanı Fatih Sönmez, Almanya’nın başşehri Berlin’de mevkidaşları ile bir araya geldi.

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın 27-29 Eylül tarihleri arasında yapacağı ziyaretten evvel iki devlet arasındaki münasebetlerin olması icap eden zemine taşınması için ilk adım bakanlar seviyesinde atıldı.

Geçen ay da hariciye bakanları karşılıklı ziyaretlerde bulunmuştu.

MUHALEFET VE HALK ZİYARETTEN MEMNUN DEĞİL

Almanya’da koalisyon hükûmetinin üç ortağı Hristiyan Demokrat Parti (CDU), Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) muhalefetin ve halkın ekseriyetinin (kendi tabanları dâhil) itirazına rağmen Erdoğan’ı ağırlamakta kararlı.

Alman Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier tarafından davet edilse de Türkiye’de demokrasi ve hukuk ihlalleri devam ederken Erdoğan’ın ziyaretinin faturası sembolik yetkileri bulunun Steinmeier’e değil icranın başındaki hükûmete çıkarıldı.

CDU lideri ve Başbakan Angela Merkel itirazlardan payını fazlasıyla alıyor. İthamların başında “çifte standart uygulamak” geliyor.

ALBAYRAK, ALMANYA’YA METHİYELER DİZDİ

Türkiye’den üç bakan ile Alman Maliye Bakanı Olaf Schulz ve Enerji Bakanı Peter Altmaier 21 Eylül Cuma günü Berlin’de gazetecilerin suâllerini cevapladı.

Toplantı esnasında Berat Albayrak iki cümlesinden birinde Türkiye ile Almanya arasında 100 senelik bir dostluk olduğundan bahsetti.

Albayrak, Almanya için stratejik ortak ifadesini kullandı ve methiyeler sıraladı.

“SİYASETÇİLER RASYONEL HAREKET ETMELİ”

Bir ara, “Siyasetçiler duygusal değil, rasyonel hareket etmeli. Ben buna inanıyorum.” dedi. Albayrak’ın bu sözlerinin muhatabı muhtemelen iktidar değil, muhalefet. Hatta Papua Yeni Gine Cumhurbaşkanı’dır.

Zira kayınpederi Recep Tayyip Erdoğan son iki senede, hassaten başkanlık referandumu sath-ı mailinde (16 Nisan 2017) hisleri ile hareket ettiği için Almanya ile Türkiye arasındaki siyasî, iktisadî ve ticarî münasebetlere tarihte hiç olmadığı kadar zarar verdi.

ÖNCELİK NE?

Erdoğan sadece Almanya bahsinde değil Mısır’dan Rusya’ya, ABD’den Avrupa Birliği’ne (AB) Türkiye’nin beynel-milel münasebetlerini hissî ve hamasî beyanlarla esas ekseninden kaydırdı.

Türkiye’nin kalıcı menfaatinin yerine kendi ikbalini tesis etti. Devletin itibarı ayaklar altına alındı.

AB tam üyelik müzakereleri muallakta kaldı. O kapının açılma ihtimali bizzat Erdoğan’ın “tek adam” ihtirası ile bertaraf edildi.

Erdoğan hissî ve ego merkezli tarz-ı siyasetin en tipik misali olarak tarihe geçti. Hele hele Almanya ve Alman halkı hakkında sarfettiği ağır ithamlarla halkların birbirine bakışını değiştirdi. Bunlar acı hakikatler.

EKSİĞİ YOK, FAZLASI VAR

Her birinin belgesi gazete ve televizyon arşivlerinde yazılı-görüntülü mevcut. Ben birkaç beyanının tarihleri ile makaleye dercettim. Eksiği yok, fazlası var o sözlerin.

Damat Berat’a o sözleri biri hatırlatsa hemen çark edecektir. Kayınpederinin doğru olanı yaptığını belirtecek ve bütün mesuliyeti hayalî düşmanlara yıkacaktır. Bu konuda ellerine kimse su dökemez.

Dolayısıyla “rasyonel hareket etmeli” sözü ile Erdoğan’ı kastettiğini zannetmiyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) giderek aile partisine dönüşürken damadın kayınpederinin hal ve hareketlerini tenkit etmesini beklemek hayli iddialı kalabilir.

ALMANYA AYNI NOKTADA

Ziyaretle başlayan normalleşmenin perde arkasına gelince… Almanya 20 Temmuz 2017’de Türkiye’ye matuf malî müeyyide kararı aldığı noktadan çok farklı bir yerde durmuyor.

Berlin sadece Türkiye’de iktisadî krizin ve artan işsizliğin yeni bir göçmen dalgasını tetiklemesine mani olmaya çalışıyor.

Alman hükûmetinin bir başka gayesi de 7 bin 500 Alman şirketinin muhafazasını ve halen hapiste tutulan Alman vatandaşlarının tahliyesini son ferdine kadar temin etmektir.

32 milyar euro tutarında demiryolu modernizasyonunu Alman Siemens’e veren Erdoğan hükûmeti daha evvel rüzgâr enerjisi ihalesinde de Almanları tercih etti.

Erdoğan’ın seçim kazanmak uğruna kırdığı bardakların yenisini alabilmek için Almanya’ya taviz üstüne taviz veriyor Türkiye. Mutedil ve akl-ı selim hareket etmek çok mu zor?

DOĞRUDAN MALÎ YARDIM ETMEYECEK

Almanlar da biliyor ki Erdoğan oportünist bir lider. Varsa yoksa kendi menfaatini düşünür…

Türk Lirası’nın dolar ve euroya mukabil son bir senede yüzde 70 erimesi Erdoğan’ın ayağının altındaki zemini kaydırıyor.

Tasavvur etmediği ekonomik krizden çıkamazsa “başkanlık” saltanatı kısa ömürlü olabilir.

Erdoğan’a acilen para lazım. Almanya kapılarında evvela damadı ve diğer bakanlar nabız yoklayacak, haftaya da kendisi malî destek talebinde bulunacak.

Almanya’nın tek başına doğrudan Ankara’ya para desteği vermesi vergi mükelleflerini çileden çıkarabilir. Başbakan Merkel’in böyle bir yardıma sıcak bakmadığı biliniyor.

Almanya daha ziyade Uluslararası Para Fonu (IMF) vasıtası ile bir siyasî ve hukukî reform programına Erdoğan’ı ikna etmeye çalışıyor. Ancak böyle bir çerçevede yardım mümkün olabilecek.

GÜMRÜK BİRLİĞİ KOZU MERKEL’DE

AB’nin kendi içinde karar vermesi icap eden “Gümrük Birliği anlaşmasının Türkiye lehine tadil edilmesi” bahsi var ki Almanya o kozu elinden bırakmayacak.

AB, Türkiye’nin aile şirketi gibi idare edilmesini kabul etmediğini diplomatik dille ifade ediyor.

Erdoğan Almanya temaslarında umduğunu bulamazsa en azından bundan sonrası için damadının tavsiye ettiği gibi rasyonel hareket edebilecek mi? Alışıldığı şekli ile bu suâlin cevabı “Hayır”.

DÜN DÜNDÜR, BUGÜN BUGÜNDÜR…

Amma velâkin kriz böyle devam ederse -ki daha da derinleşecek- Erdoğan’ın ne kadar rasyonel ve mutedil davranabileceğini de kimse tahmin edemez.

Erdoğan’ın, Süleyman Demirel’in, “Dün dündür, bugün bugündür.” veya “Dün ‘altını çizin’ dedim. Bugün ‘üstünü çizin’ diyorum.”’ vecizelerinin ete kemiğe bürünmüş hali olduğunu hatırdan çıkarmayın.

Kriz insana bir kere el açtırmaya görsün…

ERDOĞAN, ALMANYA İÇİN NE DEMİŞTİ?

3 Kasım 2016: “Şimdi kalkmışlar bize akıl veriyorlar: ‘Endişeleniyoruz’. Almanya, biz sizin bu duruşunuzdan endişeleniyoruz. Siz şu anda teröre çanak tutuyorsunuz.”

5 Mart 2017: “Ey Almanya! Senin demokrasi ile uzaktan yakından alakan yok. Almanya’nın uygulamaları geçmişteki Nazi’den farklı değil. Nazi artığı bunlar.”

14 Mart 2017: “Çıkmış Almanya’nın şansölyesi (Angela Merkel) “Ben Hollanda‘nın yanındayım.” diyor. Senin ondan farkın olmadığını biliyoruz.

17 Mart 2017: “Sen atını itini benim oradaki Türk vatandaşlarımın üzerine mi saldın? Bunun bedelini ödeyeceksin. Ey (Hollanda Başbakanı) Rutte, sen seçimi birinci parti olarak almış olabilirsin ama bilesin ki Türkiye gibi bir dostunu kaybettin. Sen kaybettin. Almanya bu işin başını çekmiştir onlarla da bu işi oturup konuşacağız.”

21 Temmuz 2017: “Türkiye’den kaçan teröristler Almanya’da niçin saklanıyor? Almanya önce bunun hesabını vermelidir. Bizim yargımız onların yargısından daha bağımsızdır. Bunlar serbest piyasayı da bilmiyor. Hasbelkader yakaladıkları zenginlikle Türkiye’yi tehdit ediyor.”

18 Ağustos 2017: “Ben de Almanya’daki bütün soydaşlarıma diyorum ki ‘sakın bir yanlışa düşüp de bunları desteklemeyin’. Ne Hristiyan Demokratları (CDU) ne SPD’yi (Sosyal Demokrat Parti) ne Yeşilleri. Bunların hepsi Türkiye düşmanıdır. Ülkemizi bölmek isteyen bu partilere oy vermeyin.”

[Semih Ardıç] 22.9.2018 [TR724]

Hiç bitmese Horoz Şekerim! [Nakkaş]

“Hiçbir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.

Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.

Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.

Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!”

CAHİT SITKI TARANCI

Çocukluğumuzu hep mutlu anlarımızla hatırlarız. Bu yüzden, mesela bayramlar bizim için çok anlamlıdır ve sonradan çok daha mutlu ve güzel bayramlar yaşasak bile çocukluk bayramları hafızalarımızda güzel yer tutar.

Hele bir de bayramlar dışında hep hüzün yaşayan doğu toplumundaysanız, hayatın elemi gidip lezzeti kalmıştır elinizde.

Çocuklar ise bayılırlar şekerlere.

Cahit Sıtkı Tarancı’nın o muhteşem şiirinde çocukluğu ‘Horoz Şekeri’ ile özdeşleşmiştir.

Affan Dede’ye para sayar Cahit Sıtkı karşılığında çocukluğunu alır. Ve yediği horoz şekeri boyunca çocukluğuna dönmüş, hayatın tüm sıkletinden sıyrılmıştır.

Şekerler biter, çocukluk da ama hatırası kalır damaklarda…

Sadece bize has bir durum değildir aslında bu!

Renaud Séchan, sıradan bir Fransız sanatçı değildir. Onu Fransa’da meşhur eden şarkılarında, banliyö argosunu kullanarak, mizahlı bir biçimle sıradan insanların, sıradan hayatını anlamasıdır.

Yıl 1980, Renaud’nun eşi hamiledir.

Erkek çocuk beklemektedirler. Hastanede doğum esnasında eşinin yanında bulunan sanatçı şaşkındır; çünkü dünyalar güzeli bir şirin kız çocuğu olmuştur.

Hastaneden şaşkınlıkla çıkıp bir parka giden Renaud, bir bankta oturur ve kızıyla ilgili hayallere dalar. Aslında minik bebeğini hayalen kucağına alıp çocukluğuna dönmüş, şekeri bayatlamamış anılarında gezinmektedir.

İçli bir hayal: Çocukluk şekerleri!

Ancak…

Hayatın bir de sert yüzü vardır.

Acımasızdır bu yüz…

Renaud bu yüzü çok iyi tanımaktadır ama küçücük kızının bunu bilmesine imkân yoktur.

Kız çocukları anne-baba için inanılmaz şaşırtıcı bir hediyedir.

Bir kedi yavrusu gibi savunmasızdırlar. O nedenle ebeveynler bu minik melekleri koruyamama konusunda endişeye kapılırlar. İhtimal Renaud da böylesi bir düşünceye kapılır ve kızına özel bir şarkı yapar. İsmi Mistral Gagnant’tır.

Bizim Akide ya da Horoz şekeri gibi bir geleneksel Fransız şekerinin adıdır Mistral Gagnant… Bizim macuncuların sattığı şekerlemeye benzer aslında. Tadı hep zihinlerdedir ama kolay bulunmaz pek. Sokaklarda gezinip Mistral Gagnant satan şekerciler yoktur artık Paris sokaklarında.

Ulaşılması zor bir şekerleme, bir içli hayaldir Mistral Gagnant…

Kelimeler sulu sepken iner zihnine, eline geçirdiği bir kağıda çiziktirir sözleri alelacele.

Garip bir ruh haline bürünmüştür. Onun için çok özel bir andır bu aslında. Sabredemez ve telefon açar hastaneye.

Lohusa yatağındaki Dominique kocasının yazdığı, dumanı henüz tüten satırları dinledikçe gözlerinden inci gibi yaşlar dökülür…

Bu sözlerden inanılmaz etkilenmiştir.

Çok özel bir şarkıdır ve hiçbir albümüne koymayacağını söyler.

Dominipue ise şu cümleyle cevap verir:

“Eğer bu şarkıyı herkesin duymasına izin vermezsen seni boşarım!”

Fransızca için “kaba ve ayak takımının dili” derler.

Bu şarkı tam olarak bu iddiayı çöpe atar aslında.

Mistral Gagnant, bu önyargıları da yerle bir eder. Lirik, içli ve insan ruhundan bir şeyler koparıp alır. Velev ki tek kelime Fransızca bilmeseniz bile…

Islak kumsalda iki küçük ayak izi!

Eşinden aldığı ültimatomla şarkıyı albümüne koyar Renaud ve enteresan şekilde en çok ‘cover’lanan parçası olur. Her ağızda ayrı bir güzellik ve naiflikle durur şarkı.

En bilinen yorumlar Lara Fabian, Carla Biruni – Jean Louis Aubert’inkilerdir ama yüzlerce sanatçı okumuştur parçayı.

“seninle beş dakika bir bankta oturup geçmişe gitmek isterdim” diye başlar şarkıya Renaud.

Devamı şöyledir:

“Seninle bir bankta beş dakika oturmak..
Batan güneşi izlemek..
Güzel havanın kayboluşunun umurumda olmadığından bahsetmek..
Kötülerin biz olmadığını öğretmek…
Uçan kuşlar kadar yükseklere çıkacak kahkahanı dinlemek
ve zamanın çocuk kahkahalarını yanında götüren bir katil olmasına karşın
anlatmak sana, sevmek gerektiğini yaşamı.”

Renaud, kızı vasıtasıyla gittiği çocukluğunda bakkaldan çaldığı şekerlemeleri hatırlar. Masumca işlediği günahları.

Güneşin batışından ağlayan kuşlara uzanır satırlar, oradan kahkaha atan çocuklara…

Renaud bununla kalmaz.

1991 yılında, şarkıya atıfta bulunan Mistral Gagnant Derneği’nin kurucusu olur. Dernek, hem ciddi hastalıkla mücadele ederken çocukluğunu yaşayamayan çocuklara yardım ediyordu, hem de hayatı ıskalayan büyüklere. Yaklaşık 700 çocuğu hayallerine ulaştırdı bu dernek.

Bir de belgesel film çekildi geçtiğimiz yıl…

Mottosu müthişti Anne-Dauphine Julliand’ın yönettiği belgeselin: “Islak kumsalda iki küçük ayak izi…” Film kanser, böbrek yetmezliği, deri hastalığı gibi oldukça ağır rahatsızlıkları olan 5 çocuğun dünyasına götürüyor bizi.  Bir başka iç parçalayıcı ayrıntı ise, belgesel henüz gösterime girmeden filmde oynayan çocukların bazıları hayata veda etmişti bile!



(Kahramanlarının ağzından şarkının kendisi ve öyküsü)



(Şarkının en etkili yorumlarından birini Béatrice Martin yapar)

[Nakkaş] 22.9.2018 [TR724]

Hukuk devletinden “alıverebilen devlete” [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

“Sıkıntı çekiyoruz be ağabey. Cidden geçinemiyoruz ya!”. Sus! Ağzını kapalı tut! Kısık sesle bile konuşma. Aman, söylemeyiver, sus. Fikir beyan etme. Etliye-sütlüye karışma. Uyumlu ol birazcık. Netameli işler bunlar. Hassas konular. Anlıyor musun? “Ama kira, yol parası, elektrik, su…”. Maddecisiniz maddeci! Maneviyat yok! Sıfır! “Ağabey, estağfurullah da, inan bildiğin gibi değil. Minibüs otobüs param kalmıyor ayın sonunda!”. Hadi oradan! Kim söylettiriyor ulan bunları sana kim! İsim ver bana! “Ne alakası var ağabey!”. Muhalefet etme! Tenkit yapma! Eksilerden ve eksiklerden bahsetme. İşini yap, önüne bak, sağla-solla ilgilenmeyi kes. “Oldu o zaman. Sorun yok. Kapatalım mı mevzuu artık?”. Önce kafana sokacaksın! Anlayacaksın! Manipülasyon yapan dış mihrakların gazına gelmeyeceksin. “FETÖ ağzını” kullanmayacaksın! CeHaPe gibi hainlik yapmayacaksın! Derdin ne senin, rahat mı battı? Söylemeyiver, söylemen gerekirse de kısık sesle söyle. Hatta kimsenin duyamayacağı bir şekilde, fısıldayıver, olmadı dudaklarını kıpırdat düşünürken. Bak, kendini tutamıyorsun, o zaman düşünme arkadaşım, düşünme ya! “Zati düşünemiyorum gayrı ben!”. Hala kinayeli konuşuyorsun bak! “Pardon ağabey!”. Oraya buraya müdahil olma! Negatif yaklaşma olana bitene. Optimist olacaksın! Bardağın yarısı boş deme bak! Bardağın yarısı dolu! Bardağın diğer yarısı boşalsa da, doluymuş gibi yapacaksın. Çünkü bu yaşadıkların sorundan kaynaklanmıyor. Senin psikolojin bozulmuş.

Mesela sen kriz varmış gibi hissediyorsun. Hop, dolar yükseliyor. Esasında yükseliyor mu yükselmiyor mu o da tartışılır. Manipülasyon var. Sus! Ben konuşacağım! Dinle sen! Konuşma. Dolar esasında Türk lirası düşüyormuş gibi algılandığı için yükseliyormuş gibi algılanıyor. İnsanlar bu algı üzerine dolar almaya başlıyorlar. Çünkü işte algı operasyonu ya, o operasyonun sonucunda sanal olarak dolar lobisi paramıza operasyon çekiyor! Bunun sonucu olarak dolar alan vatandaş, doları yükseltmiş oluyor. Türk lirasını ise düşürmüş oluyor. “Ama ağabey, başta dolar zaten yükselmemiş miydi? Kendin söylemedin mi ya sen?”. Bak sana konuşma dedim kardeşim, diline sahip ol. Çeneni tut. Gaganı kapa. Ağızın var ya ağızın, bildin mi? Hani üst çene kafatasına sabit, alt çene serbest? Hah! Onun alttaki olanını da sabitleyeceksin kardeşim! Sus! Ağzını hayırlı işler için kullan. Ye, iç, denekleri kontrol etme görevini icra eden gaz sibobu muhalefetimsi kontrol grubuna salla mesela. Birkaç defa “FETÖ” de. Olmadı, berbere git, orada sana berber anlatsın neyin ne olduğunu! Bak ama sakın ola, orada da ağzını açayım deme. Hayır be, ne kıl kaçması. O da var tabi. Kapalı tut ağzını saçlarını keserken berber – bak bunu iyi düşündün sen vallahi! Ama asıl, konuşma diyorum yani.

Sen kendini Amerikan dizisinde mi sandın!

“Anladım ağabey. Yani ekonomik kriz, hediye jumbo jet, Suriye, anayasa, Amerikan Pastör, NASA’lı bilim adamı, Alman, Avusturyalı, Fransız, velhasıl beynelmilel gazeteciler, S-400, Zarrab ve Halkbank, masum Harbiyeli öğrencilerin başına gelenler…”. La ne diyorsun sen ya? Olum, anlatamadım mı? İlla 155’i mi aratacaksın ya bana sen? “Ağabey, sadece örnek veriyorum – konuşmamam gereken şeyleri sayıyorum!”. Sen benle dalga mı geçiyorsun? Sen “FETÖ’cü” müsün? Sen Yahudi lobisine mi çalışıyorsun? Seni CIA mi yetiştirdi lan? Sen mankurt musun? Yemek yediğin kaba şey eden vatan haini misin sen ya? Nesin sen? O kadar çok suç unsuru var ki dediklerinde? Belki de sen bunların hepsisin, tümüsün? Sen faiz lobisine mi çalışıyorsun? Almanya’ya gittin mi sen? Evinde Bosch makine varmış, kuzenin de 1991 model Volswagen Golf’e biniyormuş. Alman casusu musun? DITIP’de sordururum ben seni! Osmanlı Ocakları’nda alırlar ifadeni. Sen nerelisin lan? Diyarbakırlı mısın? Hakkârili mi? Kütüğün nerde senin? “Ağabey, sustum bak. Etme, eyleme. Bir sakin ol!”. Hah, adam ol adam! İşte hizaya gel! Önce bismillah de. Önce ağzını bir hayra aç. Yok olmadı, susacaksın! Herkes yerini bilecek! Ne lan bu? Sen kendini Amerikan dizisinde mi sandın!

Konuşma. Sus. Söz gümüşse sükût altındır demiş atalarımız. Konuşanı kimse sevmez! Az konuş, molla desinler. Sen kriz var dedikçe, sanal olarak devletin altını oyuyorsun. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne kast ediyormuş gibi, yükselen dolardan, düşen liradan, 250 milyar dolar borcun 365 gün içinde geri ödemesinin yapılacağından, 500 milyon sterlinlik reis-i tayyareden, yazlık, kışlık saraydan, içerdeki on binlerce vatan haininden, kamudan ayıklanan yüz binlerce teröristten falan söz etmektesin ya mütemadiyen! Akıllı olacaksın! Adam olacaksın! Sen kime çalışıyorsun! Söyle bir! Kim senin mamanı veriyor? Sizi kim yetiştiriyor ya? İsrail, Amerika, Almanya, kim? Gezi hadiselerinde tencerende yemek mi kaynıyordu, yoksa maile balkonda tencere mi çalıyordunuz gürültü-patırtı? Cuma neredeydin la sen? Adresini ver, imamlara sordurayım seni mahallende, bakalım cumalara devam ediyor muymuşsun? La! Alevi misin yoksa?

Bak bir örnek vereyim. Velev ki şöyle dedi biri: “Maaşlarını alamamış ama havaalanı inşaatında çalışan işçiler. Bazısı 6 oy olmuş…”. Cevap vermen illa da gerekirse: Evet, havalar soğudu, ama bugün en azından güneşli dersin. “Ne diyorsun sen ya? Ne güneşi? Havaalanı diyorum. İşçiler diyorum. Maaşları diyorum!”. De ki: Rüzgâr da yok. İyidir, iyidir. Ya da, numara 155 kardeşim! Tek yön arıyorsun, bedava üstelik! Maksat devlete millete hizmet!

Salak mıyım ben konuşayım bu ortamda ya?

“Ağabeyim, biliyorum elbette. Zaten benim söylediğim bir şey yok. Salak mıyım ben konuşayım bu ortamda ya?”. Biliyorsun da madem, neden ekonomiye falan giriyorsun? Amacın nedir? Ne yapmak, nereye varmak istemektesindir? “Ağabey ben de zamanında ocağa çok girip çıktım! Gözünü seveyim…”. Seni soyun mu bozuk! Sen Ermeni misin ulan? Erivan’a git Ermeni’ysen! Ya da git, hizmet ettiğin efendin Amerika’ya orada yaşa! Burada adam olacaksın! Susacaksın ulan susacaksın! “Şşşşşt. Duyacak şimdi birileri gözünü seveyim. Yerin kulağı var! İnan benim alakam olmaz bu işlerle. Ekonomi zaten gayet iyi, ayrıca ben maaşımı TL olarak alıp TL olarak harcıyorum. Zati döviz alacak olsam asgari ücretin neresinden arttırıp da alayım güzel ağabeyim? Alacağım dolar – haydi aldım diyelim – ne kadar cürüm yapar!”.

E anayasal demokratik hukuk devleti bitti ya! Olacağı buydu. O yüzden Konuşma. Hatta daha sağlamı, düşünme. Düşünmemeyi beceremiyorsan, çoluk çocuğunu düşün. Bu işin başka türlüsü de var. Alıverirler adamı! Yeni “devlet” bu!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 22.9.2018 [TR724]

İtalyan futbolunda iflas furyasında sıra Bari’nin [Hasan Cücük]

Juventus, Milan, İnter ve Roma gibi dünya çapında kulüplere sahip olan İtalyan futbolunun karanlık yüzü ise son dönemde kulüplerin iflas etmesidir. 2003’den bu yana tam 153 İtalyan kulübü iflas etti. Bugün Serie A’da mücadele eden Napoli ve Fiorentina gibi ülke futbolunun önemli kulüpleri de iflastan kurtulmamıştı. Serie D’ye kadar düşen bu kulüpler yeniden yapılanıp, ait oldukları lige geri dönmüşlerdi. İtalyan futbolunda bu yıl yaşanan flaş iflasa ise Bari imza attı.

Bari’nin düşüşe geçişi 2014’te başladı. 3 nesildir sahibi olan Bari’nin Matarrese ailesi, aralarında eski hakem Gianluca Paparesta’nın da olduğu yatırımcılara kulübü satıyordu. Paparesta’nın 4 milyon Euro’yu cebinden çıkarmasının en önemli nedeni Bari doğumlu olmasıydı. Bir zamanlar Güney İtalya’nın gururu olan Bari’nin yeniden eski günlerine dönmesi en büyük arzusuydu. Bari’nin yeniden Serie A’ya dönmesi için maddi kaynağa ihtiyaç vardı. Aranan yatırımcı 2016’da Malezya’dan bulunuyordu. Kulübün yüzde 50’si Noordin Ahmad’a satılırken, eski sahiplerinden Cosmo Giancaspro’de yeniden ortaklar arasında katılıp, kulüp başkanlığı koltuğuna oturuyordu. Malezyalı Noordin Ahmad’in ayrılmasıyla kulübün kontrolü tamamen Cosmo Giancaspro’ya geçiyordu.

Bari, Roma ve Milan’dan sonra en büyük stada sahipti. Sportif başarısıyla kıyaslandığında oldukça büyük bir stadı vardı. Gerekçesi ise 1990 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan İtalya’nın maçların oynanacağı şehirlerden biri olarak Bari’yi seçmesiydi. Stat Bari için giderek yük olmaya başlamıştı. Mutlaka elde geçirilmesi gerekiyordu. Bunun için yola çıkan Cosmo Giancaspro, belediye başkanı Antonio Decaro’un ’vergi paralarını stada kullanamam’ demesiyle hayalkırıklığı yaşıyordu. Stadın döküntü hali taraftarıda uzaklaştırıyordu. 2014’te Bari, Serie B’de Latina ile play-off maçı oynarken tribünleri 50 bin kişi doldururken, 2016’da Serie A’ya çıkmak için oynadığı Novara maçında sadece 20 bin kişi vardı. Seyircinin giderek kulüpten uzaklaşması Bari’nin yavaş yavaş ölümünün işareti oluyordu.

Ocak 2018’te kulübün oyuncuların paralarını ödeyemez hale geldiği fısıltı gazetesinde dolaşmaya başlıyordu. Kulüp artık gerçeği daha fazla saklayamazdı. Mart ayında oyunculara olan borcunun artık ödeyemez duruma geldiğini resmen açıklıyordu. Bu bir anlamda iflasa giden en önemli dönemece gelindiğinin deklaresiydi. Kulübün borcunun 28 milyon Euro olduğu açıklanırken, kurtuluş için tek ümit yeniden Serie A’ya yükselmekti. Serie B’yi 7. sırada bitirip play-off oynama hakkı elde eden Bari, Cittadella’ya yenilerek Serie A umutlarını tüketiyordu. Haziran ayında kulübün 58 bin kapasiteli San Nicola Stadı’nın suları borcu ödenmediği için kesiliyordu. Biriken borcun 6 bin Euro olması, Bari’nin içine düştüğü ekonomik krizi anlatmaya yetiyordu. Kulübün Serie B’de devam etmesi için 4 milyon Euro’luk kaynak göstermesi gerekiyordu. Bu İtalya Futbol Federasyonu’nun bir şartıydı. Bu teminatı gösteremezse Serie B’de mücadele hakkını kaybedecekti.

Yeni yatırımcı bulmak için kolları sıvayan kulüp başkanı Giancaspro, Leeds United’in sahibi Andrea Radrizzani’nin kapısını çalıyordu. Ancak eli boş dönen Giancaspro, pes edip kulübü terk ediyordu. Temmuz ayında Bari sahipsiz ve başkansız bir kulüp oluyordu. Bu kez kulübü yaşatmak için Bari Belediye Başkanı Antonio Decaro harakete geçiyordu. Şehir sakinlerine seslenen Decaro, kulübe sahip çıkacakları eski statları Della Vitoria’ya çağrıyordu. Toplam 4 bin kişinin bu çağrıya cevap vermesi az olan ümitleri iyice tüketiyordu. Belediye Başkanı Decaro’nun, Bari’nin Serie C’de mücadele etmesi için verdiği çaba sonuçsuz kalınca iflas kaçınılmaz oluyordu. 1908’de kurulan Bari, bu sezon Serie D’de mücadele edecek. Son dönemde İtalyan futbolunda görülen iflas furyasının son temsilcilerinden biri oldu. Bakalım Bari, Napoli, Parma ve Fiorentina gibi toplarlanıp yeniden Serie A’ya yükselecek mi ya da kaybolup gidecek mi?

[Hasan Cücük] 22.9.2018 [TR724]

Her gün okunacak bir dua: Veysel Karanî’nin Münacatı [Cemil Tokpınar]

Yıllar önce Siirt’te bir programa gitmiştik. Misafir eden arkadaşlarımız yolumuz üzerinde Veysel Karanî Hazretlerinin türbesi olduğunu söylediler. Siirt’in ilçesi Baykan’daki Ziyaret Köyü’ne ulaşınca kubbeli güzel bir türbenin önünde durduk. Hayatını ve hatıralarını okuduğumuz, ilâhilerde adını andığımız, muhadramunun ve tabiinin önderlerinden, ibadet, zühd ve takva kahramanı olan Veysel Karanî Hazretlerini ziyaret etmenin heyecanıyla türbeye girip, sandukanın yanına diz çöküp Kur’an’dan sureler okudum.

Daha sonra yıllardır okuduğumuz meşhur münacatıyla dua etmek istedim, ama Büyük Cevşen yanımda olmadığından ezberimde kaç cümle varsa o kadarını terennüm edip gözyaşlarıyla dua ettim. Burası gerçek türbesi olmayıp makamı olduğu halde fevkalâde heyecanlandım ve manevî bir hâl hissettim. Keşke, tamamını okuyabilseydim diye üzüldüm. İstanbul’a dönerken uçakta hemen ezberledim.

İbadetin zirvesinde bir Hak dostu

Peygamber Efendimizin (s.a.v.), hırka-i şerifini miras bıraktığı Veysel Karanî Hazretleri, gecelerini ibadetle geçirir, neredeyse hiç uyumazdı. İbadete adeta âşık, namazdaki huşûyu zirvede yaşayan yüce bir şahsiyetti.

Bir gece, “Bu gece kıyam gecesidir” diyerek sabaha kadar ayakta ibadet etmişti. Bir başka gece, “Bu gece rükû gecesidir” buyurarak, gece boyu uyamadan rükûda bulunmuştu. Asla ibadete doymayan bu yüce zat, ertesi gün de, “Bu gece secde gecesidir” diyerek sabaha kadar secdede ibadet etmişti.

– Ey Üveys, bu kadar uzun geceyi sadece secdede geçirmeye nasıl katlanıyorsun, diye sormuşlardı.

O muhteşem Allah dostu, bu soruya şu ibretli cevabı vermişti:

– Secdede, sabah olur da ben hâlâ bir kere ‘sübhâne Rabbiye’l-A’lâ’ diyemem. Hâlbuki üç tesbih sünnettir. Bunu yapamamamın sebebi, meleklerin ibadetini yapmak istememdir. Buna ise gücüm yetmiyor.

Veysel Karanî bu cevabıyla meleklerin söylediği tesbihin daha derin, daha kuşatıcı, daha anlamlı olduğunu söylemek istemişti.

Tabiînin büyük âlim ve velilerinden Rebî’ bin Heysem, Veysel Karanî’yi ziyarete gitmişti. Yanına vardığında sabah namazını kılıyordu. Tesbihatını bitirmesini bekledi.

Veysel Karanî, kuşluğa kadar tesbih, zikir ve dua ile meşgul oldu. Daha sonra kalktı, kuşluk namazını kıldı. Öğle vakti girdi, öğleyi kıldı. Tam üç gün, namazı bırakıp da dışarı çıkmadı. Yemedi, uyumadı. Dördüncü gece olunca uykusu gelmişti. Derhal münacata başladı:

– Ya Rabbi! Çok uyuyan gözden, çok yiyen karından sana sığınırım, dedi ve ibadetlerine devam etti.

Üç gün boyunca sabırla görüşmeyi bekleyen Rebî’ bin Heysem:

– Bana bu yeter, dedi ve görüşemeden kalkıp gitti.



Esma-i Hüsna ile örülmüş bir dua

Bir namaz kahramanı olan Veysel Karanî aynı zamanda bir dua kahramanıydı. Onun münacatı, Esma-i Hüsna ile tertip edilen duaların en güzellerindendir. Rabbimiz bir ayet-i kerimede mealen şöyle buyurur:

“En güzel isimler Allah’ındır, o halde bu isimlerle Ona dua edin. Onun isimleri konusunda haktan sapanları terk edin. Onlar işlediklerinin cezasını çekeceklerdir.” (A’raf Suresi: 180)

İşte bu münacat, Rabbimizin emrine tam uyan muhteşem ve muazzam bir duadır.


Dua iki bölümden meydana gelir:
  1. Bölümde, Besmele’den sonra Esma-i Hüsna’dan 18 isim ve bizim o ismin tecellisine karşı durumumuz dile getirilir. Böylece Besmele ile birlikte tam 19 cümle tertip edilmiştir.
  2. Bölüm ise duanın yer aldığı kısımdır. Burada da tekrar 8 isim daha yer alır. Duada, Esma-i Hüsna şefaatçi yapılarak Rabbimizden mağfiret, şifa, af, afiyet ve rıza istenir.
Duadaki isimlerin Cenab-ı Hakka hitap tarzında olması ve o isme karşılık gelen konumumuzun ifade edilmesi, duaya bambaşka bir derinlik, ruhanilik ve güzellik katar. “Allah’ım, sen benim Rabbimsin, bense senin kulunum, sen Yaratıcısın, bense mahlûkunum, sen rızık verensin, ben senin rızıklandırdığın kulum” gibi cümlelerde gafleti dağıtan, insanı duanın manasına bağlayan ve İlahî huzurda olmanın hazzını yaşatan bir güzellik vardır.

Bediüzzaman bu duaya çok önem verir

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Veysel Karanî’nin münacatını çok beğenir ve çok önemser. Meşhur evradlardan tertip ettiği Hizbü’l-Envari’l-Hakaikı’n-Nuriye (Büyük Cevşen) isimli eserde bu münacata yer verir. Ayrıca 32. Söz’ün sonunda bu münacatın tamamını zikreder ve duaya şu cümlelerle giriş yapar:

“Yâ Rab! Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbul bir zatın sarayca me’nus sadâsıyla çalar; tâ ona açılsın. Öyle de: Bîçare ben dahi, senin dergâh-ı rahmetini, mahbub abdin olan Üveys-el Karanî’nin nidasıyla ve münacatıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç.”

20.Mektubun 2. Makamının 8. Kelimesi olan “Ve hüve hayyün lâyemût” bölümünde ise, bu duanın en belirgin özelliğini anlatır ve 8 kelimesinin açıklamasını yapar:

“Nasıl ki mevcudat acziyle kudret-i Sâni’a âyinedarlık eder, fakrıyla gınasına âyinedar olur. Öyle de, fenasıyla bekasına âyinedarlık eder. Evet, zeminin yüzü ve yüzündeki eşcarın kıştaki vaziyet-i fakiraneleri ve baharda şaşaa-paş olan servet ve gınaları gayet kat’î bir surette, bir Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i Alelıtlak’ın kudret ve rahmetine âyinedarlık eder. Evet, bütün mevcudat, güya lisan-ı hal ile Veysel Karanî gibi şöyle münacat ederler; derler ki:

“Yâ İlahenâ! Rabbimiz sensin! Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden sensin! Hem sensin Hâlık! Çünkü biz mahlûkuz, yapılıyoruz. Hem Rezzak sensin! Çünkü biz rızka muhtacız, elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren sensin. Hem sensin Mâlik! Çünkü biz memluküz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek mâlikimiz sensin. Hem sen Aziz’sin, izzet ve azamet sahibisin! Biz zilletimize bakıyoruz, üstümüzde bir izzet cilveleri var. Demek senin izzetinin âyinesiyiz. Hem sensin Ganiyy-i Mutlak! Çünkü biz fakiriz. Fakrımızın eline yetişmediği bir gına veriliyor. Demek gani sensin, veren sensin. Hem sen Hayy-ı Bâki’sin! Çünkü biz ölüyoruz. Ölmemizde ve dirilmemizde, bir daimî hayat verici cilvesini görüyoruz. Hem sen Bâki’sin! Çünkü biz, fena ve zevalimizde senin devam ve bekanı görüyoruz. Hem cevab veren, atiyye veren sensin! Çünkü biz umum mevcudat, kalî ve hâlî dillerimizle daimî bağırıp istiyoruz, niyaz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerlerine geliyor, maksudlarımız veriliyor. Demek bize cevab veren sensin. Ve hâkeza…

“Bütün mevcudatın, küllî ve cüz’î her birisi birer Veysel Karanî gibi, bir münacat-ı maneviye suretinde bir âyinedarlıkları var. Acz ve fakr ve kusurlarıyla, kudret ve kemal-i İlahîyi ilân ediyorlar.” (Mektubat)

Nasıl ezberlenir, ne zaman okunur?

Birçok kısa duayı ezberleyerek dua hafızamızı geliştirmek gerekir. İşte Veysel Karanî’nin münacatı da ezberleyip her fırsatta okumakla büyük sevap kazanacağımız faziletli bir duadır.

Bu duayı ezberlemek çok kolaydır. Hepsi bir sayfa olduğu gibi okuması da yaklaşık bir dakika sürer. Nasıl ezberlenir? Önce cep telefonumuza fotoğraf olarak bu duayı kaydedelim. Daha sonra her gün birkaç kez okuyalım. Zihnimizde iyice yerleştikten sonra tamamen ezberlemeye geçebiliriz. Zaten isimlere göre tertip edildiği için isteyen bir saatte ezberleyebileceği gibi, ezberi zayıf olanlar her gün bir satır ezberleyerek bir haftada bitirebilirler. Tabiî ezberi güçlü olanlar hemen şimdi oturup kısa sürede ezberleyebilirler.

Ne zaman okunmalı, derseniz, her fırsatta okunabilir. Bilhassa farz veya nafile namazlardan sonra, dua etmek istediğimizde herhangi bir vakitte okumak mümkündür. Ayrıca yolda gelip giderken, araba kullanırken, ev işleri görürken, günün herhangi bir saatinde bir ihtiyacımızı Rabbimize arz ederken bu duayı okuyabiliriz.

[Cemil Tokpınar] 22.9.2018 [TR724]

Bay Erdoğan’ın amok koşusu [Bülent Keneş]

Anlamlı anlamsız, belli belirsiz birkaç cümle kurar ve ardından sesini yükseltip “Ey cemaat-i Müslimin, bakın burasını iyi dinleyin! Bu söyleyeceğim çok önemli ha!” deme ihtiyacı duyardı. Ama, ‘cemaat-i Müslimin’ dediği çoğu yaşlı bir avuç köylü, bu uyarıya fazla aldırış etmezdi. Bazıları kendi aralarında fısıldaşır, bazıları ise ilgisini minberdeki genç hocadan ziyade başka şeylere yöneltirdi.

Aradan henüz saniyeler geçmişken hoca uyarısını tekrarlar, ama durum bir türlü değişmezdi. İlgisizlik karşısında dikkat çekme arzusu kadar yıkılan özgüveni ve sarsılan öz saygısının verdiği biraz öfke, ama daha ziyade gizleyemediği bir telaşla dozunu her seferinde biraz daha artırarak uyarısını defalarca tekrarlamak zorunda kalırdı. Ama nafile.

Hoca, mahalleye atamayla geleli henüz fazla olmamıştı. Oldukça faal ve sosyal bir kişilikti. Girip çıkmadığı yer, yapmadığı iş, oturup kalkmadığı kişi yoktu. Mahalleli zamanla bir komşu olarak benimsemiş, hatta sevmişti de. Komşuluğunda ve insanlığında fazla bir sorun yoktu. Ama hocalığı ile ilgili kimsede olumlu bir kanaat oluşturmayı da bir türlü becerememişti.

Doğrusu kendisinin de, hocalığı hısım, akraba ve tanıdıklar tavassutuyla elde etmeyi başardığı, aydan aya maaş alacağı bir iş olarak gördüğü belliydi. Doğal olarak işin bu nahoş tarafı  da kimsenin gözünden kaçmıyordu.

İŞ, EHLİNE VERİLMEYİNCE…

Hocanın ne dini ilmi, ne de belagat gücü yaptığı işe müsait değildi. Bu acıklı durumunu sanırım kendisi de oldukça iyi biliyordu. İnsanların ilgisini söylediklerine bir türlü çekemiyor, bir türlü ilgilerini kendisine odaklayacak kayda değer bir şeyler söyleyemiyordu. Ne yapsın Hoca? İlgi çekmek için, neredeyse yarım yamalak kurmaya çalıştığı her cümleden önce “Ey cemaat-i Müslimin, bakın burasını iyi dinleyin, burası çok önemli ha!” demekten başka elinden bir şey gelmiyordu işte…

Mahalle camiinin Hoca’yla hemen hemen aynı yaşlarda bir de müezzini vardı. Birkaç yıl önce uzak bir köyden o da atamayla gelmişti. Mahalleliyle, özellikle de gençlerle iyice kaynaşmıştı. Hoca’nın tersine ilkokul mezunuydu. Ama sürekli okuyordu. Gençlerin de, yaşlıların da halinden ve dilinden anlıyordu. Anlatacaklarını da hep onların anlayacağı bir üslupla anlatıyordu. Bir kez olsun “Ey cemaat-i Müslimin burasını iyi dinleyin, bakın burası çok önemli!” veya benzeri bir söz ettiğini duyan olmamıştı. Ama her sözüne önem verilir, her söylediği can kulağıyla dinlenirdi.

Anlattıklarının sadece bilgi dağarcığından süzülmekle kalmayıp ihlas ve samimiyetle de yoğrulup geldiğini herkes hissediyordu. Hoca’nın yokluğunda minbere çıkmasını 7’den 70’e herkes iple çekiyordu. Her kelimesine pür dikkat kulak veriliyor, her cümlesi anlaşılmaya çalışılıyordu. Edeceği sözlere dair hiçbir iddiası olmayan bu mütevazi müezzin ne sesini yükseliyor, ne de cemaati azarlar nitelikte yönlendirici ifadeler kullanma ihtiyacı duyuyordu.

Bir taraftan görevini sadece maaş aldığı bir iş olarak değil, gönülden bir iştiyakla yapıyor, diğer taraftan da dağarcığına çevresindekilere ışık olabilecek yeni bir şeyler katabilmek için habire okuyordu. Sadece dini kitapları okumakla da yetinmiyordu. Yoğun bir çaba göstererek formel eğitimini de dışarıdan tamamlamaya uğraşıyordu. Ben hala oralardayken en son liseyi bitirmek üzereydi. Bilemiyorum, belki ilerleyen yıllarda üniversite bile okumuş olabilir.

DAMAT BERAT DA BİZİM O HOCA’YI ARATMIYOR MAŞALLAH…

Bizzat kendilerinin sebep oldukları krizden ülkeyi güya çıkarmak için, bildiğimiz ‘Orta Vadeli Program (OVP)’ı biraz boyayıp cilalayarak ve alelacele adını değiştirerek önceki gün ‘Yeni Ekonomi Programı’ diye sunan Milli Damat Berat Albayrak’ı dinlerken, nedense bizim mahalle camiinin o imamını hatırladım birden.

Geometrik bir artışla devam eden beyin göçüyle gün be gün zayıflayan ülkedeki insani sermaye, kaçan yerli ve yabancı sermaye, kapanan yerli şirketler, kapısına kilit vuran yabancı şirketler, yabancı paralar karşısında değeri pula dönen Türk Lirası, başaşağı giden Türk Lirası’na azıcık suni teneffüs yapabilmek için abandıkça abanılan faiz, bu olup biten pejmurdelikler karşısında iştahı yeniden kabaran enflasyon canavarı, artan işsizlik ve daha nice nice problemler…

Bunca problem karşısında, hakkında türlü şaiyalar olduğu halde “eş ve kayınpeder durumu”ndan ülkedeki en kritik bakanlığa oturtulan Damat Bey ne yapsın? Kötü yönetim, keyfilik, hukuksuzluk, demokrasi açığı, despotluk ve paçozlaşmanın vahim sonuçlarından biri olan ekonomik göstergelerdeki çöküşü ekonomik araçlarla düzeltebileceği gibi bir rol kesmekten başka elinden ne gelebilir ki?

SORUNUN ÇÖZÜMÜNÜ SORUNUN KENDİSİNDEN BEKLEMEK…

O da bizim mahallenin hocası gibi, kendisine ve elindeki araçlara yönelik güven eksikliğinden kaynaklanan kompleksle habire “Ey cemaat-i ekonomi, bakın burasını iyi dinleyin, burası çok önemli ha!” deyip durdu. Ne yapsın adamcağız, mevcut durumun sebebi sanki ekonomik mi ki çaresi de ekonomik olsun? Onunkisi de tıpkı bizim hocanın ki gibi, laf olsun torba dolsun nevinden. Yeter ki gönüler coşsun, Güler Hanımlar mutlu olsun. Çok da şey etmeyin yani…

Damat Bey’in söylediklerini bırakalım da, günü bile yönetemeyen bu andavallıların üç yıllık bir süreci yönetebileceği iddialarına prim veren anlı şanlı ekonomi gurularımız değerlendirsin. Bu yıl sonu için yüzde 20,8 hedeflenen enflasyonun 2019 sonunda yüzde 15,9’a kadar geriletilip geriletilemeyeceğine bırakılım da onlar yorum yapsın.

Merkez Bankası’nın Erdoğan’ın baskısı altında kıvranması yüzünden yüzde 20-25’e demir atacak enflasyondan nasıl çıkılacağına bırakalım da onlar bir açıklama getirsin. Dolar kuru varsayımını 2019 için 5,5975, 2020 için 6,00 olarak belirlenmesine dair edilecek bir kaç kelime varsa şayet bırakalım onu da işin uzmanları etsin. Aynı durum 3 yıllık program dahilinde hedeflenen faiz, cari açık ve işsizlik rakamları için de geçerli. Bırakalım hepsini ekonomi punditleri tartışsın. Eee bırakalım bırakmasına da sebebi ekonomik olmayan sorunların çözümü, tırışkadan lafları ekonomik tedbir diye sunmakla olabilir mi? Hiç sanmam.

HAK, HUKUK, DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK YOKSA EKMEK DE YOK…

Milli Damat’ın bıktırıcı “bakın burası çok önemli” nakaratı eşliğinde pazarladığı hayalleri bir kenara bırakalım ve asıl meseleye dönelim biz. Yıllardır aklıbaşında onlarca insan “hukuk yoksa ekmek de yok, özgürlük yoksa yemek de yok, demokrasi yoksa iş de yok, adalet yoksa para da yok, zulm varsa işsizlik de olacak, despotluk varsa enflasyon da olacak, keyfilik varsa yokluk da olacak, rüşvet ve yolsuzluk varsa ekonomiye güven de sıfırlanacak, nepotizm ve kayırmacılık varsa ekonomik ve sosyal çöküş de olacak” şeklinde yazıp durdu.

Elbette ki, boşuna değildi zamanında yapılan bu haklı uyarılar. Peki bu söylenenlere kim kulak astı, bu uyarıları kim kaale aldı? Kaale almak şöyle dursun bu tür haklı uyarılarda bulunanlara yapılmayan ne hakaret ne de zulm kaldı. Çoğu ya işini ve aşını kaybetti, çoğunun şirket ve kurumları gasp edildi ve yağmanalandı, pek çokları özgürlüklerini kaybetmek ya da vatanlarını terketmek zorunda kaldı.

Gelin siz boşverin Milli Damat’ın ekonomi adına neler zırvaladığına. Bakın bakalım demokrasi, hak, hukuk, adalet ve özgürlükler alanında olumlu bir gelişme var mı? İnsanlar kendilerini yönetimin bir parçası görebiliyor mu? Kendilerini kendi ülkelerinde özgür hissedebiliyorlar mı? Hukuk önünde herkesin eşit olduğunu, küçük ya da büyük bir haksızlığa uğramaları durumunda müracaat edecekleri mahkemelerde adaletin tecelli edebileceğine inanıyorlar mı? Her kim olurlarsa olsunlar haksızlık ve hukuksuzluk yapanlardan hukukun hesap sorabileceğine ve adaletin tecelli edebileceğine dair zayıf da olsa bir kanaatleri var mı?

Bu sorulara insanların cevabı şayet “evet” ise Milli Damat’ın ne dediğinin inanın herhangi bir önemi yok. Ülkede kötüye giden pek çok şey gibi ekonomi de çoğa kalmaz yoluna girer, kriz biter. Öte yandan, bu soruların cevabı şayet “hayır” ise Milli Damat’ın ne dediğinin herhangi bir önemi yine yok. Ülkede kötüye giden pek çok şey gibi ekonomi de gümbür gümbür çökmeye devam eder. Diyeceğim o ki, sorunun kaynaklarından demeyeceğim, sorunun taa kedilerinden çözüm beklemek kadar büyük bir ahmaklık olabilir mi?

SORUNUN NE OLDUĞUNU GÖRMEK İSTİYORLARSA AYNAYA BAKMALARI KAFİ

Damat Berat ve malum Kayınpederi ekonomideki sorunun ne olduğunu anlamak istiyorlarsa, çok fazla bir şey yapmalarına gerek yok, ayanaya bakmaları yeterli. Ekonominin Damat Berat’ın işgal ettiği o koltuğa nasıl getirildiğinden daha büyük ne sorunu olabilir ki? Hangi demokratik ülkede, iyi kötü hangi hukuk devletinde böyle bir kepazeliğe rastlanabilir ki? Hangi demokratik hukuk ülkesinin anlı şanlı sanayicileri, işadamları ve tüccarları, ülkeyi babalarının çiftliği, dingonun ahırı gibi yöneten yüzsüzlere kamuoyu önünde hesap sormak ve hukuk önünde yargılamak yerine karşılarına alıp da ağızlarından çıkacak zırvalara kulak kesilir ki?

Bırakın OVP’yi MOVP’yi, YEP’i MEP’i bir kenara. Önümüzdeki dönemde neler olacağını asıl ben size söyleyeyim. Ülke, millet ve devlet zulm ve adaletsizlikten başka bir şey üretmeyen şu mevcut halini değiştirmedikçe ne ekonominin ne de topyekün ülke ve milletin durumunun daha iyiye gitme ihtimali bulunmuyor. Dahası, bugünün hukuksuzlukları, adaletsizlikleri ve zulmleriyle yüzleşmeden, bu dönemin zulmlerinin aktörlerinden hesap sorulmadan da işlerin düzelmeye başlayacağı noktaya bile gelinemez.

Peki böyle bir şey mümkün mü? Ayakta kalabilmek için hep daha fazla güce ihtiyaç duyan Erdoğan ve çevresindekilerin böyle bir şeye müsaade etmemek için, son nefeslerine kadar ellerinden geleni artlarına koymayacaklarından şüpheniz olmasın. Girdikleri tek yönlü bu yolda, kaybettiklerinde birlikte her şeylerini kaybedecekleri iktidarlarını sürdürebilmek için yapmayacakları hiçbir şeyin olmadığını da sanırım onca yaşananlardan sonra iyice anlamış olmalıyız.

Bugüne kadar yaptıkları gibi, emin olun bundan sonra da masum insanlar hakkında akla hayale gelmeyecek suçlar uydurmaya, mallarına mülklerine, şirketlerine, bankalarına el koymaya, mali ve maddi varlıklarını gaspetmeye devam edecekler. Bunları da geometrik bir artış ve hızla yapmak zorunda kalacaklar. İş Bankası ile CHP ilişkisi konusunda başlattıkları tartışmalar bu gidişatın peşrevi henüz. Bunun daha Koç’u var, Sabancısı var, Doğuş’u var, Anadolu’su var, var oğlu var…

BÜYÜK ÇÖKÜŞTEN KOLAY BİR ÇIKIŞ GÖZÜKMÜYOR

Muktedirken yaptıklarının iktidardan olduklarında kendilerine bir yeryüzü Cehennemi yaşatacağından şüphesi olmayan Erdoğan ve şürekasının her biri artık birer Amok Koşucusuna dönüşmüş durumda. Bir cinnet ve çıldırmışlık hali içerisinde hep koşmak zorunda olduklarını aklımızdan çıkarmasak iyi olur.

İşin doğrusu ben de, Damat Berat, Erdoğan ve çevresindekilerin sırf ayakta kalabilmek için daha fazla hükmetmekten başka şansları olduğunu sanmıyorum. Çünkü, başka türlü hareket edebilme şanslarını çoktan yitirdiler. Bu saatten sonra, Amok psikolojisi içerisindeki bu insanlardan ülkeye, millete ve dünyaya zarardan başka bir şey gelmez. Gözü dönmüş bu azgın çetenin, sonuçlarını hesap etmeden cinnet haliyle giriştikleri eylem sonucunda yol açtıkları sorunları çözebilmelerini beklemenin abesle iştigal olduğunu anlatmama da bilmem gerek var mı?

Korkarım ki, bizzat yaptıkları zulmleri başkalarına yansıtarak asıl kendilerinin büyük bir zulme ve kötülüğe maruz kaldığına ya da kalacağına kendilerini inandırmış cinnet halindeki bu Amok koşucularının uzun maratonlarına zulm, şiddet, yıkım, cinayet ve katliamdan başka bir şeyin refakat etmesi pek mümkün gözükmüyor. Her türlü insani değerden sıyrılmış bu Amok koşucuları, tebelleş oldukları ülkenin başına musallat olmaya devam ettikleri müddetçe, açıklanacak bir OVP ya da YEP değil, bunlardan yüzlercesini açıklasalar nafile…

Büyük ahlaksızlıkların, zulm ve haksızlıkların sebep olacağı mukadder çöküşün ölçeğinin bu saatten sonra küçük kalması mümkün olmadığı gibi, bu çöküşten çıkışın da kolay bir yolu maalesef olmayacak gibi görünüyor.

[Bülent Keneş] 22.9.2018 [TR724]