Hicrette iki yıl [Bârân]

ORTA VE UZAKDOĞU,  AVRUPA’DA GURBETTE.
ŞARKTAN TÂ GARBE VARDIM, İKİ YILDIR HİCRETTE.

GÖK KUBBENİN ALTINDA, MEHCÛRLARLA BİRLİKTE.
VATANDAN CÜDÂ DÜŞTÜM, İKİ YILDIR HİCRETTE.

HÜR DOĞDUM BEN ANAMDAN, KALAMAM ESARETTE!
KÖLE OLMAM KİMSEYE, İKİ YILDIR HİCRETTE.

KADERİN  KANUNLARI, KUSURSUZ İŞLEMEKTE.
KAZAYI YAŞIYORUM, İKİ YILDIR HİCRETTE.

HİZMETTE DİK DURANLAR, HEP EZİYET ÇEKMEKTE.
ÇOĞUNA ŞAHİT OLDUM, İKİ YILDIR HİCRETTE.

NE CİVANLAR İÇERDE, HAPİSTE BEKLEMEKTE.
RUHUM ONLARLA MAHPUS, İKİ YILDIR HİCRETTE.

ANALARLA EVLATLAR, HER GÜN İÇ GEÇİRMEKTE
VİCDANIM  SIZLAMAKTA, İKİ YILDIR HİCRETTE.

MAHKEMELER HUKUKSUZ, ADALET TÜKENMEKTE.
HAKİM, SAVCI GÖRMEDİM, İKİ YILDIR HİCRETTE.

BU DEVRAN BÖYLE GİTMEZ, ÇÖKECEK NİHAYETTE.
SABIR TAŞI OLMUŞUM,  İKİ YILDIR HİCRETTE.

BU NASIL ZULÜM BÖYLE, VAR MI İSLAMİYETTE.
BEN MAZLUM VE MAĞDURUM, İKİ YILDIR HİCRETTE.

BİLEREK KARINCAYA, AYAK BASMAM ELBETTE.
TERÖRİST OLMUŞUM BEN, İKİ YILDIR HİCRETTE.

İKİ MÜEBBET YETMEZ, BİR ÜÇÜNCÜSÜ CELPTE.
HER AN ARANMAKTAYIM, İKİ YILDIR HİCRETTE.

HESABI VERECEĞİM, ALLAH’A AHİRETTE.
GAYRİYİ DÜŞÜNMEDİM, İKİ YILDIR HİCRETTE.

CEBR-İ LÜTFÎ DE OLSA, VARIM BEN BU HİZMETTE.
SADAKATİM TEST OLDU, İKİ YILDIR HİCRETTE.

GARANTİM OLMASA DA, UMUDUM HEP RAHMETTE.
TEK BAŞIMA DEĞİLİM, İKİ YILDIR HİCRETTE.

DÂV  ADAMI OLUP,  ÇEKMEYEN VAR MI İLKTE.
SIRADAN BİR NEFERİM, İKİ YILDIR HİCRETTE.

MUHACİR UNVANIYLA, ÖLEBİLSEM GURBETTE.
BENİ ALLAH YAŞATTI, İKİ YILDIR HİCRETTE.

BUGÜNE KADAR GELDİM, KALMADIM TEREDDÜTTE.
İNAYET  ETTİ RABBİM, İKİ YILDIR HİCRETTE.

[BÂRÂN] 23.2.3018 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Dün evinde misafir ol, bugün ihbar et! [Hasan Cücük]

‘Adı geçen şahıslarla ilgili vermiş olduğum bilgilerin kesinlikle şahıslar tarafından bilinmesini istemiyorum. Bu şahısların hepsi uzaktan veya yakından benim akrabalarım olur. Benim ihbar ettiğim duyulursa aile olarak çok zor durumda kalırım ve benim yuvam dağılır.’

Bu cümleler, içinde adımın da geçtiği bir ihbar tutanağından. Yakınlarını ihbar edecek kadar alçalan ama bunun ortaya çıkmasından korkacak kadar bir muhbir var karşımızda. Gerçi ihbar ettiği herkesin akrabası olduğunu söylüyor ama adı geçen muhbirle aynı ilden olmak dışında bir bağım bulunmuyor.

15 Temmuz kontrollü darbe girişiminden sonra Avrupa’dan ihbar furyası başladı. Kimi dernekler birer muhbir merkezi vazifesi yaptı. Dün aynı masada oturup birlikte çay içtikleri insanları, bugün ihbar ettiler. Şu ana kadar gerek sosyal medyada gerekse de farklı mecralarda muhbirlerle ilgili haber ve bilgiler yer aldı. Ancak ilk kez polisin resmi tutanağıyla mahkeme kayıtlarına giren bir ihbar belgesi gün yüzüne çıktı.

EVİNDE KALIP TÜRKİYE’YE DÖNÜNCE İHBAR ETMİŞ

Listede adımla birlikte 6 kişi var. Biri Türkiye’de diğer 5’i Danimarka’da yaşıyor. Muhbir şahısla hayatımda hiç karşılaşmadım. Bulunduğum şehre yüzlerce km uzakta oturuyor. Sık gittiğim bir şehir de değil. Senede en fazla 3-5’i geçmez. Adımı zaten ihbar ederken belirtiği gibi çıkardığım gazeteden biliyor. Sağolsun, tanıdık akrabalarını ihbar ederken araya beni de eklemiş. ‘Danimarka’da yaşayan ve Hasan Cücük’ü tanıyan herkes bu şahsın örgütün Danimarka’daki üst düzey yönetici olduğunu bilir’ diyor ihbarında. Şu üst düzey yöneticilik ne menem şey anlamadım. Beni tanıyanlarla konuştuğumda, ‘Seni tanıyoruz sen iyisin ama o üst düzey yöneticileriniz yok mu? İşte onlar hain’ derlerdi hep. İhbarla birlikte benim de şu ‘üst düzey hainlerden’ biri olduğum ortaya çıktı! Hayır, ben iyiysem ‘hain’ üst düzey yöneticiler kim, ben de üst düzey yöneticiysem kimler hain?

İhbarcı zat yaşı başı yerinde 60’ına merdiven dayamış biri. Neden böyle bir ihbar yapar? ‘Devletine, milletine bağlılığının bir nişanesini göstermek içindir’ diye düşünüyor insan ilk önce. Ya da durumdan vazife çıkarmak. Durun hemen karaktersiz demeyin. Adım adım gidelim. Peki ‘örgüt’ kim? En yakınlarının içinde olduğu grup. Peki bu ihbar ettiği isimlerden bir kötülük görmüş mü? Yok. Hatta geçen yıl izne giderken, ihbar ettiği bir yakın akrabası tarafından Kopenhag’da ağırlanmış, misafiri olmuş. Vedalaşıp Türkiye uçağına giderken, sitayişkâr sözler sarf edip ‘Biz aileyiz, siyaset ayrı mevzu’ demiş. Ve gittiği günün ertesinde bir yıl önce telefonla yaptığı ihbarı ilçe emniyetinde yazılıya çevirmiş. Dün evinde misafir oluyorsun, bugün ihbar ediyorsun. Yakınlık derecesini yazsam okuyanların ortak cümlesinin ‘vay şerefsiz’ olacağına eminim ama ben yazmayım!

SEBEBİ NEYDİ Kİ?

‘Neden ihbar ediyorlar?’ kısmına devam edelim. Birilerini ihbar edeyim ki, Türkiye’ye gidip gelirken başım derde girmesin diye düşünmüş olabilir mi? Muhtemel. Ama sevgili muhbirimizin Cemaatin çayını bile içmişliği yok ki? Adı sanı toplumca bilinen biri bile değil. Bu ihtimali devre dışı bırakalım. Geriye karakter zaafı ve hasedi kalıyor. Şikayet ettiği kişilerden hiç kötülük görmemiş ama muhtemel hep içten içe o isimlere karşı haset beslemiş belli ki.

Danimarka’da yaşayan 5 isim için bu ihbar sürpriz değil. Zaten bilinen isimler. Hoş, biri bugün farklı mahallede olmasına karşılık ihbar piyangosu vurmuş ona da. Sadece bir akrabasının abisi olduğu birini de ihbar etmiş. Hayatında toplam birkaç dakika gördüğü birini, akrabası ‘Cemaat’ten, o da Cemat’tendir!’ deyip ihbar etmiş. Sonuç mu? Yıllarca şerefle yaptığı mesleğinden bir KHK ile ihraç edilmiş ve ardından hapse atılmış. Aylardır binlerce km uzakta olan bir karakteri bozuğun ihbarıyla içerde yatıyor. Yazık değil mi bu insanlara? Ve bu kişinin ‘Cemaatle’ hiçbir bağlantısı yok. Kimin umurunda bu durum? Varsa bir ihbar. Bir KHK ile görevden al. Bir sulh ceza hakimiyle içeri at. Sonra karart hayatını.

‘Aman ortaya çıkmasın’ dediği belge ortaya çıktı. Hem de Danimarka gazetesine manşet oldu. Ülkenin gündemi oldu. Önce inkar yolunu seçti. Sonra özür dileme yolunu tercih etti. İnsan hayatıyla oynamak bu denli pervasız olmamıştı. Tanımadığı bilmediği insanları ihbar edecek kadar alçalan bir mahluk var karşımızda.

BUGÜNÜN YARINI DA VAR…

Bu ihbar gibi yüzlercesi yapılmıştır. Nereden mi biliyorum? Polis araştırma tutanağında hakkımdaki aramalardan. En son 2012’de gittiğim bir ilden bile hakkımda 5 ayrı suçtan arama varmış. Şaka gibi ama maalesef gerçek. Vicdanen çok rahatım. Geriye dönüp baktığımda ne bir insanın ne de ülkemin kötülüğü için çalıştım. Birilerinin ‘hain, terörist’ demesiyle ne hain ne de terörist olurum. Bir adama bir de lafa bakıyorum. Bakın gerçekler bir gün ortaya çıkıyor. Ben ilahi adalete inanıyorum. Zerrenin hesabının sorulacağı o gün mutlaka gelecek. Birçok hesabın ahirete kalmadan bu dünyada ortaya çıktığına çok şahit olduk. Bu devran böyle gitmeyecek. Muhbirlere kötü bir haberim var: Yaptığınız ihbarlar kayıt altına alınıyor. Bu yaptığınız suçlar devir dönünce önünüze ceza olarak gelecek. Bakmayın bugünlerde ‘çadır devleti’ görüntüsü verdiğine, devlet hafızası kolay kolay unutmaz. Ha bir de sevgili muhbirlere bir tavsiyem var. Ben şayet terörist isen, beni Danimarka polisine ihbar edin. Malum burada yaşıyorum ve en çok yaşadığım ülke için tehlikeliyimdir! Unutmayın gerçekler bir gün mutlaka gün yüzüne çıkar.

[Hasan Cücük] 23.2.2018 [TR724]

Hocaefendi ve Hizmet’i niçin destekledim? [Cemil Tokpınar]

Aslında yazımın başlığı, 2015 Ekim’inde Işık Yayınlarında çıkan son kitabımın isminde geçen bir ifade. Maalesef talihsiz bir dönemde bahtı kara olarak çıktı ve okuyucuya tam ulaşamadı. Çünkü yayınlandıktan kısa bir süre sonra Kaynak Yayın grubu kayyım atanarak gasp edildi, kitap toplatıldı, tekrar da basılmadı. Yaklaşık beş bin civarında okuyucuya ulaşan kitap da ya hiç okunamadı ya da darbe tezgâhından sonra benzer kitapların akıbetine uğradı. Dolayısıyla özenerek hazırladığım önemli bir konu hedef kitleye bir türlü ulaşamadı.

Bugün kitapta işlediğim hususları bazı yerlerini güncelleyerek paylaşmak istiyorum. Niçin? Hâlâ aynı yerde durup aynı gerçekleri düşündüğümü vurgulamak için. Peki, gerek var mı? Elbette var. Çünkü benim duruşum, Hizmet Hareketinin rakamsal başarılarına ya da yerel veya evrensel kabul görmesine ayarlı bir duruş değil. Hocaefendi ve etrafında oluşan muhteşem hizmetin, İlâhî bir istihdam olduğu kadar ülkemize ve insanlığa bir lütuf ve nimet olduğuna inandım ve inanmaya da devam edeceğim. Hizmete çok şey borçlu olan, geçmişte hizmet kurumlarında çalışan bazı kardeşlerimizin gerçeklikten uzak gördüğüm bazı eleştirileri, cemaate gönül vermiş saf ve samimî insanlarda şevk kırabilir, moral bozabilir belki. Ama ben öyle inanıyorum ki, bu hizmet istişare dediğimiz “ortak akıl” ile kendini daha bir geliştirecek, yenileyecek, mevcut atılımlarına ve başarılarına yenilerini ekleyecek ve kıyamete kadar şahlanarak devam edecektir.

Şimdi, bahsettiğimiz kitabımızın giriş kısmına dönmek istiyorum. Çünkü burada işlediğim konular gitmekte olduğum sohbet ve seminerlerde hâlâ bana soruluyor.

2013 Kasım’ında dershanelerin kapatılmak istenmesiyle başlayan bir garip süreç her geçen gün hedef, şekil, kapsam ve yöntem değiştirerek devam ediyor. (Şimdi ise tam bir cadı avına ve kitlesel imhaya dönüştü.) Doğrusunu söylemek gerekirse bu sürecin başladığı ilk günlerde birçokları gibi ben de sendeledim, şok yaşadım ve ne yapacağımı şaşırdım.

Bir tarafta yıllardır oy verip desteklediğim bir iktidar, diğer tarafta kırk yıldır tanıdığım ve sevdiğim bir hizmet hareketi vardı. Birini tercih edip diğerini yok etmeye çalışmak imkânsız olduğu için sürekli birlik, kardeşlik, anlayış, sevgi ve dayanışma mesajları veren bir yolu tercih ettim. Ancak birkaç hafta sonra anladım ki, birileri bu kavgaya çok önceden hazırlanmış, çok planlı ve ustaca taarruz ve tahribatta bulunuyordu.

Dershanelerin kapatılması için öne sürülen gerekçelere o zaman da inanmadım, bugün de inanmıyorum. Bunun için ülkemizde ve yurtdışında takdirle yâd edilen hizmetleri yerine getiren bir cemaatle kavgaya tutuşmaya hiç gerek yoktu. Ne var ki, bu mücadeleyi başlatanların inandıkları, ancak kendi çalışma arkadaşlarını bile tam ikna edemedikleri gerekçeler vardı.

O günlerde medyada yayınlanan 2004 yılının MGK belgelerinde Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ve cemaatinin hedef tahtasına konulduğu yer almıştı. Zaten zamanın iktidar mensuplarının ve bazı medya organlarının üslûp ve tavrı, bu kavganın uzun bir süreden beri planlandığını gösteriyordu.

Sosyal medya dediğimiz Facebook ve Twitter hesaplarında Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ve cemaatine öylesine iftira, gıybet, suizan ve saldırı seferberliği başlamıştı ki, 1 Ocak 2014’te Twitter hesabımdan şu mesajları yayınladım:

“Son hadiselerde, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye yönelik suizan, iftira, gıybet kampanyası yapılıyor. Bu, gayretullaha dokunabilir. 75 yıllık ömründe gözyaşından başka sermayesi, duadan başka serveti olmayan bir kimse hakkında konuşurken herkesin dikkatli olması lazım. İlimde, imanda, salih amelde, ihlâsta, ahlâkta, aksiyonda zirveleri tutmuş bir Allah dostu ve Peygamber (s.a.v.) âşığı hakkında yazanlar iyi düşünmeli. Hocaefendi hakkında hüküm verirken, Allah aşkına, hiç değilse birkaç vaazını, sohbetini dinleyip kitaplarını okuyup karar verin. Hocaefendi, Kur’an, hadis, tefsir, siyer, fıkıh, akaid ve Risale-i Nur’da derinleşmiş, okuyup anlayan, anlatıp yaşayan müstesna bir şahsiyettir. Hocaefendi’yi tanımak için hiç değilse ‘Küçük Dünyam’ kitabını okuyun. ‘BÜYÜK DÜNYAM’ı on yıl sonra bütün dünya yaşayarak okuyacak zaten. Twitlerimi eleştiren bazıları, ‘Hocaefendi veli mi yani?’ diyorlar. Evet, hem de velâyet-i kübrâ makamında bir veliyy-i kâmil ve vâris-i nebîdir. Asrımızı aydınlatan Süleyman Hilmi Tunahan, Mahmud Sami Ramazanoğlu, Mehmed Zahid Kotku, Muhammed Raşid Erol ve nice büyüklerimizden de Rabbim ebeden razı olsun. ‘Hocaefendi iyi ama cemaat farklı’ iddiasına katılmıyorum. Hoca nasılsa talebesi, usta nasılsa çırağı öyledir. Pek az istisnası olabilir. Her cemaatte eksiği, kusuru, yanlışı olan insanlar bulunabilir. Ama bu, adanmış ruhların cihan vüs’atindeki hizmetini inkâr ettiremez. Hocaefendi’nin mübahelesine gelince: Çarpıtmaya gerek yok. Özeti, ‘Kim haksızsa ona…’ dedi. Muhatap, haksız olan herkes. Haksız olan gocunsun.”

Süreç boyunca Hocaefendi ve cemaatine haksızlık yapıldığına inandım ve elimden geldiğince desteklemeye çalıştım. Bana göre bu tavrım, ihlâs, kardeşlik, hakperestlik ve itidalin gereğiydi. Çünkü onları, kırk yıldır tanıyor, yirmi yıldır takip ediyor, programlarına dinleyici veya konuşmacı olarak katılıyordum. Öğrenci ve esnaf hizmetlerinden tutun yurtdışı okullarına kadar yakından şahit olduğum sayısız güzellik vardı. Nasıl olur da bunları yok sayabilirdim?

Öte yandan hizmet hareketinin öncüsü olan Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yüzlerce sohbetini, vaazını dinleyip kitaplarını okumuş, dinî yaşayışına şahit olanlardan binlerce hatıra dinlemiştim. Sadece kendi hayatıma yaptığı olumlu tesirleri yazmaya bile bu kitabın sayfaları yetersiz kalır. Çünkü nefis muhasebesi, ihlâs, takva, hizmet aşkı, ibadette derinlik, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabe sevgisi, büyük hedeflere kilitlenme, adanmışlık ruhu, beklentisizlik, fedakârlık ve feragat gibi konularda birçok kazanımlarım olmuştu.

Onun manevî şahsiyeti ve istihdam-ı İlâhîye ve inayet-i Rabbaniye’ye mazhariyeti ise, asrımızda i’lâ-yı kelimetullah adına çok mühim vazifelerle görevlendirildiğini gösteriyordu. Nitekim dünya çapındaki muvaffakiyeti ve tehlikelerden korunması da bunun ayrı bir deliliydi.

Nasıl olurdu da, böyle muhterem bir şahıs ile onun gösterdiği hedeflere koşan cemaati, adlarını bile zikretmekten hayâ ettiğim yalan, iftira ve hakaretlerin muhatabı olabilirdi?

Bunları bütün ruh u canımla reddettim ve reddetmeye de devam edeceğim. Benim bu duruşum, hizmet hareketi mensupları ve farklı dinî cemaatlerin bazı taraftarlarınca olumlu karşılandı. Ama farklı sebeplerle cemaate muhalefet eden geniş bir kesim tarafından tepki gördü. Maddî manevî sıkıntılara maruz kaldım. Ancak hakperest olduğuna inandığım bir tavır yüzünden katlandığım birtakım sıkıntıların hiçbir önemi yok. Çünkü ben, Hocaefendi’nin büyük bir Allah dostu olduğuna inanıyorum ve ona karşı kötü gün dostu olmak istiyorum.

Farklı tavır alanları birkaç grupta ele alıyorum:

  1. Hocaefendi ve hizmet hareketini çok iyi tanıdığı hâlde makam, mevki, iktidar gibi gerekçelerle muhalefet eden, her türlü yalan, iftira ve hakareti uygun görenler.
  2. Hocaefendi ve hizmet hareketinin ülkeye ve dine zararlı olduğuna inanan, yetersiz bilgiyle iftiralara aldanan kimseler.
  3. Kendi meslek ve meşrebini çok önemsediği için Hocaefendi’ye muhalefet ederken ihlâs ve uhuvvet düsturlarını ihmal edenler.
  4. Hocaefendi ve cemaatinin kıymet ve ehemmiyetini, yaptıkları hizmetleri takdir etmekle birlikte farklı gerekçelerle susmayı tercih edenler.

Burada en çok vebal altında olanlar, ilk grupta yer alanlardır. Her şeye rağmen zaman en büyük müfessirdir, bekleyip göreceğiz.

Siyasetçiler, makam ve mevki için her şeyi yapabilir. Bugün dost olduğuyla yarın düşman, bugün düşman olduğuyla da yarın can ciğer dost olabilir. Beni en çok hayrete düşüren ve üzen husus, dinî cemaatlerin, bilhassa Risale-i Nur’dan beslenen kardeşlerimizin aldığı tavırdır. Nasıl olur da tahkik ehli olması gereken bir Nur Talebesi, algı operasyonlarına göre düşünebilir?

Ben de Risale-i Nur okuduğum hâlde niçin farklı davrandım?

Çünkü okuduğum Risale-i Nur eserleri, siyasal İslâmın sloganları ve algı operasyonlarıyla değil, uhuvvet, ihlâs ve tesanüd düsturlarıyla hareket etmem gerektiğini gösteriyordu.

Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’ni bizzat görmüş, Risale-i Nur’u okumuş ve yazmış bir ailenin çocuğu olarak 1970’lerden beri hizmetin içinde bulunuyor, istifade etmeye çalışıyorum. İlerleyen yıllarda birçok ayrışmaya yakından uzaktan şahit oldum. Hiçbir ihtilâf bizi mutlu etmedi ve hep yüreğimizden bir şeyler alıp götürdü. Okuduğumuz eserlerdeki ihlâs ve uhuvvet düsturları birliği, beraberliği, dayanışmayı, kardeşliği, sevgiyi ders verdi bize.

İçinde bulunduğum cemaatin farklı olması, hiçbir dinî cemaate düşman olmamı, tenkit etmemi gerektirmezdi. Bunun için hayatım boyunca hep birlikten yana oldum, dine hizmet eden bütün grupları sevdim, yaptıkları hizmetlere taraftar oldum. Nerede bir Allah dostu, bir kanaat önderi görmüşsem eline yapıştım, izin verdiyse elini öptüm, başıma koydum. Risale-i Nur gruplarına da hep sevgiyle kucak açtım, bağrıma bastım, bu hizmetin en küçük bir ferdi olduğumu düşünerek hareket ettim. Çünkü Uhuvvet Risalesi’nde bahsedilen kardeşlik ve birlik rabıtaları her şeyin üzerindeydi ve bize yeterdi. Bir bakıma iş bölümü diyebileceğimiz farklı tarz ve usuller, ayrılığa değil, kardeşlik ve dayanışmaya vesile olmalıydı. Zira dünya çok büyük, yapacağımız çok hizmet var, imana muhtaç milyarlarca insana ulaşmak için çırpınmakla görevliyiz. O büyük idealin yanında her şey küçük kalır.

Ne var ki, dört yıldır Hocaefendi’ye ve cemaatine yapılanlar haksızlıktır. O cemaatin içinde, yürürlükteki hukuka aykırı hareket edenler varsa onları bulup cezalandırmak devletin görevidir. Onları bahane ederek koca bir cemaati suçlamak, hizmetlerini engellemek, okullarını, gazetelerini, televizyonlarını, vakıf ve derneklerini kapatmak yanlıştır, zulümdür, haksızlıktır. Çünkü hem dünyevî hukuk, hem dinî hukuk şu gerçeği haykırır: “Suç, şahsîdir. Birisinin hatasıyla başka birisi, ailesi, memleketi, grubu, cemaati mesul olmaz, cezalandırılamaz.” Bu gerçek, çok ihmal edildiğinden olmalı ki, Bediüzzaman Hazretleri, devlet erkânına ve talebelerine yazdığı birçok mektupta Kur’an’daki şu ayeti defalarca hatırlatmıştır: “Velâ teziru vâziratün vizra uhrâ.” (Fâtır:18) Yani “Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenip çekmez.”

Bu süreçte gördüm ki, toplumu ve insanlığı ıslah ve irşad gayretinde olan dinî cemaatlerin büyük bir kısmı, siyasal İslâmın üslûp ve sloganlarıyla hareket etmeye başladılar. Oysa toplumu siyaset eliyle değiştirmeyi prensip kabul eden siyasal İslâmın tepeden inmeci yöntemiyle, irşad ve tebliğ yoluyla tabandan tavana doğru uzanan bir ıslah hareketini benimseyen dinî cemaatlerin usulleri birbirinden farklıdır. Üstelik dünyada siyasal İslâmın iktidara gelip de kendi rızasıyla dinini yaşayan bir toplum inşa ettiği hiçbir örnek yoktur. Bize İslâmı getiren Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de işe siyasetle değil, önce birebir sonra kitlesel tebliğ ve irşad ile başlamıştır. Çünkü Mekke yaşanmadan Medine yaşanmaz. Mekke’nin derin iman inkılâbı hayata tatbik edilmeden Medine’nin idarî ve hukukî yapısı inşâ edilemez.

Bu bakımdan dindar bir nesil yetiştirmek isteyen bir siyasî iktidar, hiçbir cemaatle çatışmamalı, aksine onlara yardımcı olmalı, imkân sunmalıdır. Çünkü her ne kadar devletin de dine hizmet eden kurumları bulunsa da, bunlar resmîdir ve kısmen soğuktur. Oysa gönüllü kuruluşların hizmeti daha sempatik, daha sıcak, daha samimî ve daha tesirlidir. Devletin cemaati olamaz. Devlet bütün cemaatlere olumlu yaklaşır ve yürürlükteki kanunlara göre yardımcı olur. Zamanında dünyanın en büyük İslâm devleti olan ve hilâfeti temsil eden Osmanlı’da bile hayır ve eğitim hizmetlerine koşan 27 bin vakıf vardı.

Bu gerçekten hareketle siyaset-cemaat ihtilâfında benim tercihim, siyaset değil, cemaat olur. Siyasî iktidarın eğitimde ve sosyal hayatta dinî hizmetler yapması, cemaatlerin hizmetlerinin engellenmesini gerektirmediği gibi, cemaatlere karşı yapmış olduğu haksızlıkları da hoş gösteremez.

Gelecek hafta devam edelim inşallah.

[Cemil Tokpınar] 23.2.2018 [TR724]

Aldanizm ve aldanistler [Naci Karadağ]

Tipik bir element uydurma çabasından başka bir şey değil başlık. Bir kelimenin sonuna “-izm” ekleyince hem felsefi bir yükleme yapmış oluyorsunuz, hem de akademik bir esinti veriyorsunuz, “-ist” ekleyince de çoklaştırma ve genelleştirme şansınız oluyor. .

Havalı oluyor anlayacağınız.

Efendim Aldanizm önemli ve çağcıl bir kavram.

Aldanistler de altın çağını yaşıyor ülkemizde.

Siyasal İslam’ın iktidarı ölümüne savunma döneminde gelişip zirve yapan bir akım bu…

Klasik “izm”ler malum: Faşizm, Komünizm, Monizm, Rasyonalizm, Sosyalizm, Kemalizm, Pozitivizm, Agnostizm vs..

Aslında bu “izm”leri türetmek çok kolay, Hindu tanrıları gibi, dokundukça çoğaltmak mümkün ama felsefe başlığının altında bilmediklerimiz bildiklerimizin belki yüz katıdır.

Mesela bir Pluralizm ve Dualizm vardır, cümle içinde kullanırsanız tadından yenmez.

Sonracığıma, bir Strüktüralizm olsun, bir Averroizm olsun, herhangi bir toplantıda ya da seminerde kullanırsan karşınızdakiler ceketlerini iliklerler.

Holizm derseniz futbolla ilgili bir şey zannedebilirler, ya da Solipsizm derseniz ipsiz sapsız solculukla ilintili sanılabilir ama -becerebilirseniz- İndivudializm deyiverin de apışıp kalsın muhataplarınız…

Efendim tabii bu terimler bir gecede hüday-i nabit gibi bitmiyor. Belli bir sosyal gerçeklik karşılığı ve rasyonelliği var. Birileri sonradan oturup disipline ediyor ve felsefe rafında yerini alıyor.

Biz işin ironisinde olduğumuz için öyle bir sıkıntımız yok elbette.

Aldanizm’e dönecek olursak bizzat kurucu başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a göre, içi dışı tıka basa dürüstlükle dolu (tanım kendi perspektiflerindendir) nur-un ala nur mükemmel şahısların her bi kesim tarafından aldatılması akımıdır. Ve aldanan yürekli adamlara da Aldanist denir.

İş bu nedenle Baş Aldanist Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Bu akımın takipçileri aldanmaya çok müsaittir ve mevzu ne olursa olsun, ne kadar akıl ve mantık dışı bulunursa bulunsun aldanılma kaçınılmaz olarak gerçekleşir ve iman derecesinde kabul edilir.

Mesela, bor ile çalışan tankın Konyalı mühendisler tarafından 6 günde icat edildiğine inanan Aldanist bulmak mümkündür. Ya da bir Aldanist yerli ve milli uçağın göklerde uçtuğuna inanmakta özgürdür.

Baş Aldanist aldanma konusunda rakip tanımaz ve açık ara en öndedir. Ona göre herkes onu ve onları aldatmıştır.

Cemaat aldatmıştır…

Amerika, Rusya, Suriye aldatmıştır…

Abdullah Gül, Davutoğlu, Arınç da aldatmıştır…

Obama da aldatanlardandır, Putin de…

Avrupa da aldatır onu, İran da, Arap dünyası da…

Aldatılmalara doyamaz Aldanistler ve aldatılmadan yaşamak epey zorlaşır bir süre sonra.

Kendilerine yeni ve potansiyel aldatan ararlar.

Mesela şimdilerde çok iyi anlaştıkları Perinçekgiller ve Ergenekongillerin de yakın zamanda bir aldatma eylemi gerçekleştirerek tüm Aldanistlerin gönüllerini kazanacaklarını tahmin etmek kehanet olmayacaktır.

Üstelik sadece bugün ile sınırlı olmadığı gibi, bu dünya ile de sınırlı değildir Aldanizmin etki çevresi. Örneğin geçmişteki bir alim onları aldatmış olabilir.

Hatta bir gün ortaya çıkıp “peygamberler de bizi aldattı”, filan derlerse kimse şaşırmasın inanacak yüzde 35’lik bir Aldanist topluluğu hazır kıta bekliyordur.

Aldanizm’in yayın organları hepsi aynı manşet ile çıkacaktır emin olun: 1500 yıllık gerçek, İslam ile aldatıldık!

Biliyoruz epey uç bir örnek ama inanın muhal değil artık bu ülke için.

Aldanizm’in bir özelliği de her aldanmanın öncekinden daha büyük olduğu ve her aldanışın bir öncekinden daha kavi ve iman derecesinde gerçekleştiği…

Zaten Aldanizm’e inanmıyorsanız ya teröristsinizdir ya da hain!

[Naci Karadağ] 23.2.2018 [TR724]

Şampiyonlar Ligi’nde İspanyol hegemonyası bitecek mi? [Efe Yiğit]

Şampiyonlar Ligi’nde son yıllarda İspanyol takımlarının hegemonyası var. 2014’ten sonra kupanın adresi hep İspanyol’lar oldu. Bu süreçte Real Madrid 3, Barcelona ise bir kez Avrupa’nın bir numaralı kupasını müzesine taşıdı. İspanya, Devler Ligi’nde 4 takımla temsil edilirken, bu yılın ilk sürprizi Atletico Madrid’in grupta ilk ikiye kalamaması oldu. Yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam eden Atletico Madrid, Diego Simeone döneminde Şampiyonlar Ligi’nde başarılı sonuçlara imza atmıştı. 2014 ve 2016’da finale kalmış fakat her iki maçta da bir başka İspanyol takımı Real Madrid’e karşı kaybetmişti. Bu yıl İspanyol takımlarının işi, uzun bir aradan sonra, zor görünüyor.

ŞİMDİDEN GARANTİLEYENLER VAR

Şampiyonlar Ligi’nde son 16 turunun ilk maçlarının sonunda adını çeyrek finale yazdıracak takımlar belli olmaya başladı. Deplasmanda Basel’i 4-0’la geçen Manchester City ve FC Porto’yu 5-0 yenen Liverpool için sahalarında oynayacakları maçlar birer formaliteden ibaret olacak. Her iki takımın da adını şimdiden çeyrek finale yazdırdığını söylemek mümkündür. Yine sahasında Beşiktaş’ı 5-0 yenen Bayern Münih için de İstanbul deplasmanı turistik bir gezi hüviyetinde. Zaten Şenol Güneş de maçtan sonra düzenlediği basın toplantısında ‘İyi futbol oynayarak veda etmek isterdik’ diyerek, rövanştan umudu olmadığını ifade etti.

Manchester City, Liverpool ve Bayern Münih’in yanı sıra Juventus deplasmanından 2-2’lik skor koparan Tottenham, İngiltere’ye avantajlı döndü. Londra ekibi, İtalya’da oynadığı futbolu tekrarlarsa Juventus’u rahat geçer. Geçen yılın finalisti Juventus için ise Devler Ligi defteri son 16 turunda kapanmış olur. Geçen yıl kaybedilen Şampiyonlar Ligi finali sonrası Buffon, futbola bu yıl veda edeceğini açıklarken devam etmesi için bir şartının ‘Şampiyonlar Ligi’ni kazanmak’ olduğunu ifade etmişti. Juventus, Tottenham’a elenirse sezonun bitimiyle Buffon da futbola veda etmiş olacak.

CHELSEA VARINI YOĞUNU ORTAYA KOYACAK

Barcelona son dönemde istikrarsız skorlara imza atan Chelsea deplasmanından beraberlikle İspanya’ya döndü. Tur için tüm ibreler Barcelona’yı gösteriyor. Oysa Chelsea’nin menajeri Antonio Conte’nin koltuğunu koruması için Şampiyonlar Ligi’ni kazanması gerekiyor. Premier Lig’de şampiyonluk yarışında havlu atan Chelsea’nin kalan tek hedefi Avrupa’nın bir numaralı kupası. Barcelona turu geçerse, Conte iyice kayganlaşmış koltuğuna veda edebilir. Barcelona için bu yıl La Liga kadar Şampiyonlar Ligi de önemli hedefler arasında. Hem La Liga hem de Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu geçen yıl kaptırdığı ezeli rakibi Real Madrid’den geri almak istiyor. Ligde en yakın rakibinin 7 puan önünde liderliğini sürdüren Barcelona’nın Şampiyonlar Ligi’nden elenmesi felaket senaryosunun gerçekleşmesi olur.

ZİDANE’IN TUTUNACAK TEK DALI KALDI

Real Madrid’in durumu Chelsea ile benzerlik arz ediyor. Geçen yılın şampiyonu Real Madrid, bu sezon yarıştan erken koptu. Geriye tek hedef Şampiyonlar Ligi kaldı. Eşleştiği takımın PSG olması, Real Madrid’in işinin zor olduğu yorumları beraberinde getirmişti. İlk maçta Real Madrid güçlü rakibini müsabakanın sonlarına doğru bulduğu gollerle 3-1 yenmeyi başardı ama rövanş için olumlu sinyaller vermedi. Asensio’nun oyuna girmesiyle Real Madrid üstünlüğü ancak eline alırken, PSG’nin her atağında kalesinde tehlike yaşaması Paris’teki rövanşın kolay geçmeyeceği gösterdi. Neymar, Cavani ve Mbappe’den oluşan PSG forveti gününde olursa Real Madrid’in elenmesi işten bile değil. Son iki yılın Şampiyonlar Ligi kupasının sahibi için Avrupa defteri son 16 turunda kapanmış olabilir. Şampiyonlar Ligi’nden elenmesi halinde Zidane’ın da tıpkı Conte gibi koltuğu elinden alınabilir.

SEVİLLA’NIN İŞİ ADA’DA ZOR

Manchester United, Sevilla deplasmanından 0-0’lık skorla avantajlı dönerken, kaleci David De Gea maça damgasını vuran isim oldu. İspanyol kaleci ManU’da ayakta kalan tek isimdi. Ne Lukaku ne Alexis Sanchez ne de Pogba adlarına yakışan bir futbol oynadı. Jose Mourinho oyundan olmasa da skordan memnun bir şekilde sahadan ayrıldı. Avantaj Manchester United’den yana gözüküyor. Cengiz Ünder’in gol attığı maçta Roma, Shakhtar Donetsk deplasmanında 2-1 mağlup oldu. Deplasmanda atılan golün büyük önemi var. Roma, sahasında rakibini 1-0’lık skorla geçse bile adını çeyrek finale yazdıracak.

4 YILDIR İSPANYOLLAR KAZANIYOR…

Son 4 yılda kupayı kazanan İspanyolların bu sene işi zor görünüyor. Çeyrek finale adını yazdırmaya en yakın İspanyol takımı Barcelona. 3-1’lik bir skorun Real Madrid’e PSG deplasmanında yetmediğini görebiliriz. Keza, Sevilla’nın İngiltere’de ManU’yu elemesi mümkün ama çok zor. Beklentiler bu yönde gerçekleşirse son 8 takım arasında sadece bir İspanyol takımını görebiliriz. Son 10 yılda İspanyol takımları Şampiyonlar Ligi’ni 6 kez kazanma başarısını gösterdi. Bu yıl ibre farklı ülkeleri gösteriyor gibi. Bakalım 4 yıl aradan sonra başka bir ülkenin takımı Avrupa’nın bir numaralı kupasını kaldıracak mı?

[Efe Yiğit] 23.2.2018 [TR724]

Biz olmanın kefareti [Emine Eroğlu]

                                                                                            –Muhacirden zalimler güruhuna-

Kaçtık sizden, evet.

Bütün yalınlığı ve gerçekçiliği ile Firavun’a, “Sizinle beraber bulunmaktan korkup kaçtım” (Şuarâ, 21) dediği gibi Hazreti Musa’nın.

Karanlığınızdan, tekinsizliğinizden, şirretinizden korktuk.

Can güvenliğimiz yoktu. İşkence ediyordunuz elinize geçirdiklerinize. Eşlerini, mallarını kendinize helal görüyordunuz. Yaşlısına, bebeğine, hamilesine, hastasına, engellisine bakmıyor, zulmünüzü arttırmak için çareler arıyordunuz.

Tiksindirdi bizi gizli planlarınız, şer ittifaklarınız, komplolarınız.

Acımanız yoktu. Soluduğumuz havayı zehirliyor, ufkumuzu daralttıkça daraltıyordunuz.

Korktuk, insaniyetsizliğinizden, galeyanınızdan.

“Kaçtık sizden…” Allah’a firar ettik.


NEDEN TERK ETTİK ÜLKEMİZİ?

Karakuşi adaletinize terk edemezdik kendimizi. Bu, yaratıcıya karşı saygısızlık olurdu.

Baharın geleceğine her koşulda inanıyor, yaşamak hayatta kalma çabasından ibaret olmasın istiyorduk.

Yola düştük. Şu dünyada sadece bir yolcu olduğumuzu hatırlayarak.

Yola düştük, tüm tehcirleri, mübadeleleri, muhaceretleri, ilticaları anlayarak…

Elinizi eteğinizi öpenlerle, ahlaki değerleri yok ederek var olmaya çalışanlarla aramızı ayırmak için.

Tesbih gibi tekrar ettiğiniz ezberleri duymamak için.

Değişen dostların zilletini görmemek için.

Tahribatınızdan,  tesirinizden uzak kalmak için. Büyülerinizi bozmak için.

Sizi, kendiniz gibilerle baş başa bırakmak, kendi karanlığınızla yüzleşmenizi beklemek için.

Adaletine şahit olmak için kaderin.

Ve geçmişi, geriye dönülemeyecek kadar geride bırakmak için. Arınmak için.

“Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah’a ve Resûlüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir. Allah gafurdur, rahimdir.” (Nisâ, 100) ayetinin vaadine iman ederek.

İbretle ve esefle yola düştük…


NEREYE GİDİYORDUK?

Zannettiğiniz gibi akıllılarımız gidiyor, zayıf ve fakirlerimiz geride kalıyor değildi. Çoğumuz itibariyle her şeyimizi arkada bırakarak ve ölümü göze alarak gidiyorduk.

İnsan kaçakçılarına vereceğimiz parayı borç alarak. Bütün varlığımızı bir sırt çantasına sığdırarak. Yolculuğumuzun nerede sonlanacağını Allah’a havale ederek.

İptal edilmiş pasaportlarımızla, hayal kırıklıklarımızla, geride bıraktığımız sevdiklerimizin acısıyla…

“Ya Rabbî! Bana lütfedeceğin her türlü nimete muhtacım!” (Kasas, 24) duasıyla.

Gidiyorduk!..

İçinde bulunduğumuz sebepler nasıl davranmamızı gerektiriyorsa öyle davranarak.

Kudret-i Mevla’yı seyrederek.

Sadece kendimizi değil, haklarından mahrum ettiğiniz kardeşimizin derdini de yüklenerek.

En çok hicretin hakkını verememekten, geride kalanları sahipsiz bırakmaktan endişe ederek…


NEDEN SEFERBER OLDUK?

Biz olmanın kefaretini tek başına ödeyemezdik hiçbirimiz.

Kardeşimizin bileğindeki kelepçeden, sofrasındaki ekmekten kopamazdık.

Onların derdini insanlığa anlatabilirsek bir anlamı olurdu hicretimizin. Elleri kolları bağlanmış hizmet arkadaşlarımızın yerine de hizmet edebilirsek hakkını vermiş olurduk hürriyetin.

“Çocuklarımı kurtarın” feryadı vicdanlarımızda yankılanıp durdu. Kendi evlatlarımız da dahil, kurtarılacak çocuklar hep vardı ve onları kurtarmak için hayatta ve ayakta kalmak zorundaydık.

Her menzilde bize sahip çıkan kardeşlerimiz, sadece bizden bir süre önce hicret ettikleri için ensar görevini üstlenmiş mefkûre muhacirleriydi.

Onlar nasıl bize ev ve yurt olmuşsa, bizim vazifemiz de bizden sonra hicret edecekler için ev ve yurt olmaktı. Kendi yaralarımızın aydınlığında sarmalıydık kardeşlerimizin yaralarını. Acılarını sabırla ve şefkatle dindirmeliydik.

Vahlanmak ve yazıklanmak acıyı paylaşmaya yetmiyor, iradenin hakkı ancak isar hasleti ile verilebiliyordu.

Hayata bir yerinden tutunmak için didinircesine çabalamamız bundandı. Kadın erkek, seferberliğimiz.

Yaşımıza başımıza bakmadan iş kurma, iş bulma çabamız.

Bundandı yaslarımızın, kederlerimizin içinde boğulmayışımız.

“Daha fazla ne yapabilirim?” sorusuna odaklanışımız.


NEYDİ ENSAR OLMAK?

Ensar olmak, sığınak olmaktı peygamber yolunun yolcularına.

Hazreti İbrahim’in ayak izlerinde basarak yürümek, Medyen kuyusunun başında buluşmaktı Hazreti Musa’yla.

Sahabe Efendilerimiz arasına karışıp Allah Resulü aleyhisselatu vesselamı, “Taale’l bedru aleyna min seniyati’l veda” türküleriyle karşılamaktı.

Kalbimizin kapılarını evimizin kapılarından önce açmak, birlikte haşr olmak istediklerimizin derdini dert edinmekti.

Aradan kaldırmaktı mekanı. Dünyası tiranlar tarafından yıkılmış mazlumlara “yeni bir dünya” kurmaktı.

En sevdiklerimizin paydasında eşitlemekti mağdurları. Alır gibi vermek, “sanki yedim” ocakları tüttürmekti.

Birinci dirilişin destanı muhacir ensar kardeşliği ile yazılmışsa, ikinci dirilişin destanının da muhacir ensar kardeşliği ile yazılacağına inanmaktı.

Bir gün siz de zalimlerle yolunuzu ayırır gelirseniz, size de;

“Bugün size hiçbir kınama yok! (Ben hakkımı çoktan helâl ettim;) Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhamet edenlerin üstünde mutlak merhamet sahibidir” (Yusuf, 92) demeye hazırlanmaktı…

[Emine Eroğlu] 23.2.2018 [TR724]

Benim de kafam karışık, hem de bir hayli [Kerim Balcı]

Benim de kafam karışık, hem de bir hayli. Ama kendi bulunduğum yer hakkında değil bu kafa karışıklığı. Ne Hizmetimizin temel umdelerinin doğruluğu hakkında en ufacık bir tereddüdüm var, ne de yokken var olmuş bu davanın, düştüğü yerden muazzam bir sıçrayışla yeniden şahlanacağı konusunda en küçük bir ümitsizliğim… Benim kafam, solcular, sosyalistler, enternasyonalistler hakkında karışık.

Aynı dini kaynaktan beslenen insanların bazılarının Mevlana, bazılarının Haccac, bazılarının beliğüzzaman, bazılarının belaüzzaman olmaları karşısında kafam karışmadı hiç. Çünkü aşkın bir inanca, sınırsız yoruma açık bir kutsal kitaba dayanan dini geleneklerin tabiatı buna müsaittir. Bir de Fransız Annales Okulu’ndan tarihçilerin Longue Durée dedikleri şey var: Uzun zaman… Bunun bizdeki karşılığının dehr olduğuna inandım hep. Allah’tan korkmaz müşrikler bile dehrin kendilerini silip süpürecek gücünü inkar edememişlerdi. O muazzam dönüştürücü güç dini de, dindarı da vadilerden vadilere sürükleyebiliyor… Şaşırtmıyor beni…

Çoğu Aydınlanma Döneminin evlatları olan ve neredeyse tamamı 20 yüzyılda bir de neo/yeni versiyonlarını türeten ideolojiler işte bu Longue Durée’nin cenderesinden geçmedikleri için aynı ideolojik kaynaktan beslenip de birbirlerinden bu kadar farklı, insan ve insan hakları konularına bakışları konusunda böylesi taban tabana zıt duruşlar sergileyen duruşlar nasıl ortaya çıkabildi? Beni bu şaşırtıyor.

Bu ulusolcular, solun neresinden, nasıl çıktılar? Sözcü yazarları Uğur Dündar ve Yılmaz Özdil, Halk TV’nin canlı yayınında Altan Kardeşlere ve Nazlı Ilıcak’a verilen ömür boyu hapis cezasını eleştirmeye kalkışmışlar da stüdyoda hazır bulunan, herhalde orada olduklarında göre Kemalist-Laik-Ulusalcı gelenekten olmaları muhtemel birileri, “Yanlış konuşuyorsunuz! Yatsınlar!” diye slogan atmış.

Dündar ve Özdil’in aynı mahkemece aynı cezaya çarptırılmış ve fikir ifade etmek ve yazı yazmak suç ilan edilse bile suçluluklarına hükmedilemeyecek kadar masum (ikisi de yazar değiller, konuşma yapmazlar, sakıncalı tweet’leri yok), hatta cezalandırılmalarına yol açan o gülümseyen bebek reklamındaki bebek kadar masum olan Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’i zikretmemiş olmaları şaşırtmıyor beni. Biz zaten zenciyiz. Ama Altanlar beyaz be kardeşim!

VİCDANLI BİRİLERİNİ GÖRÜNCE ŞAŞIRIYORUM

Şunu anlıyorum: “Bunlar silinip gitsin, sonra da Erdoğan ve avanesini sileriz… Sonra gelsin bin yıllık Jakoben Kemalist Laikçi iktidarımız. 28 Şubat bin yıl sürecek demiştik, sürecek!” faydacılığıyla meseleye bakıyorlar. Makyavelizmin, Stalinizmin, Nasyonel Sosyalizmin acayip bir karması… Tamam, bu solculuktur ve solcular böyledir diyelim. O zaman Oya Baydar’ı, Baskın Oran’ı, Ayşe Düzkan’ı nasıl açıklayacağız? Bu isimler vicdanlı duruşlarını solculuğun ideolojik kaynakları dışında bir yerden mi aldılar?

Özetle benim kafa karışıklığım, vicdansız birilerini görünce oluşmuyor; vicdanlı kalabilmiş birilerini görünce şaşırıyorum. Ve şu soruyu ister istemez soruyorum kendime: Ahmet Altan’a mahkemedeki o dik duruş iradesini veren şey benim dinim değil; benim ilahi beyanla teyit altına alınmış değerlerim değil… Oya Baydar’ı, Ayşe Düzkan’ı, Baskın Oran’ı ve daha bu dönemde keşfettiğim solcu ve sosyalist görüşlü bir dizi vicdanlı yazarı böyle korkusuz ve böyle prensipli kılan profan ama saygıya layık bu değerler nereden besleniyor? Ve ben — kimseyi suçlamıyorum, sadece ben — soldaki bu insani yöne karşı nasıl oldu da bu kadar bigane kalabildim?

Hiç öyle Yeşil Sosyalizm, Nurcu Solcu filan gibi oksimoronlar arayışında değilim. Anti-Kapitalist Müslümanlar da komik geliyor bana, niye bir Müslüman Demokratlar hareketi çıkmadı diyenler de… Fakat herkes İslam’ı benim benimsediğim gibi benimsemiyor ve benimsemek zorunda da değil. Solda insan haklarına saygılı, vicdanlı bir damar varsa bu damar, bana lazım olduğu için değil, sola lazım olduğu için, insanlığa lazım olduğu için dikkatimi çekmeliydi benim. Şimdilerde bu damarın neden bu kadar zayıflamış olduğunu da — ya da belki benim bilgim zayıf — sorgulamalıydım.

Kudüs’te yaşadığım ve yalnızlığın en insafsızını yaşadığım günlerde hüsn-ü kabul görmediğim konsolosluğumuzun önünden geçerken bile içimi bir huzur kaplardı. Benden bir şey, bana sıcak gelen bir şey vardı orada. Solun vicdanlılarını okumak, keşfetmek öyle keyif veriyor bana bugünlerde… Olmayan bir şeyi bulmanın şaşkınlığı değil, bana bu kadar benzeyen bir duruşun, kolaylıkla ben de böyle düşünüyorum diyebileceğim bir görüşün benden bu kadar farklı insanlar tarafından telaffuz edildiğini görmenin sıcaklığı… Gecikmişliğin pişmanlığı, bu keşfi ne yapacağımı, nereye koyacağımı bilememenin kafa karışıklığı… Öyle bir şey işte…

[Kerim Balcı] 23.2.2018 [TR724]

Avrupa yollarındaki siyah minibüsler ve yolun sonu [Erdoğan'ın Kirli Türkiye'si-9] [Erman Yalaz]

Avrupa Parlamentosu’ndan bir milletvekili Doğu Avrupa ülkelerinden birine sığınmış Türkiyeli mültecileri ziyaretinde ilginç bir bilgi duydu. Parlamenterin muhatabı devlette uzun süre çalışmış bir kişiydi. Ve aynen şunu söylüyordu:  “Baskılar Türkiye ile sınırlı değil. Siyah minibüsler, transporterlar buralarda da etrafımızda dolaşıyor!”

15 Temmuz sonrası kurulan baskı rejiminden kurtulup Avrupa’ya ve dünyanın değişik ülkelerine sığınan binlerce kişi oldu. AKP hükümeti ve örtülü ödeneklerle hukuksuzluk inşa eden çete dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi Avrupa’da da av peşindeydi.  Hala Avrupa’da Amerika’da gazeteci, hakim,savcı, öğretmen, gönüllü peşinde bu yapı.

Daha iki gün önce Azerbaycan’da Gülen Hareketi’ne mensup oldukları gerekçesiyle gözaltına alınan Ayhan Seferoğlu ve Erdoğan Taylan çıkarıldıkları mahkemenin ardından tahliyelerine karar verildi. Ancak mahkeme çıkışında  kaçırıldıkları ortaya çıktı. Çete suç işlemeye devam ediyor.

ALMANYA’DA 6 BİN MİT MUHBİRİ

30 Ağustos 2016’da Yunanistan’ın Proto Thema gazetesi eski CIA ajanlarına dayandırdığı bilgilerle MİT’in, yurtdışına kaçan ya da sığınan askerlere yönelik suikast emri verdiğini yazdı.

Alman Die Welt gazetesi de aynı dönemde MİT’in Almanya‘daki istihbarat görevlileri ve sayıları 6 bini bulan “muhbirleri” ile, Türkiye kökenli Alman vatandaşlarını izlediğini ve baskı altında tuttuğu iddialarını yazdı. Hemen sonra Alman Der Spiegel’de yayınlanan MİT’in Fransa’daki 3 PKK’lı kadının infazından sorumlu olduğu haberi tartışmayı büyüttü. Derginin haberine göre,  Fransa’nın başkenti Paris’te 9 Ocak 2013 tarihinde PKK üyesi Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in öldürülmesinde Türk istihbarat örgütünün açık rol aldığı ortaya çıkmıştı.

CASUS İMAMLAR

Aralık 2016’da Diyanet’in  ‘casus imamları’ skandalı patladı. Diyanet’in Avrupa’daki yapısı Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ne (DİTİB) imamları 38 ülkede 50’ye yakın rapor hazırladığı tespit edildi. Avrupa’daki Türk vatandaşları fişlenmişti, hem de cami imamları eliyle. Bilgiler MİT’e TBMM komisyonlarına rapor olarak gidince skandal belirginleşti. Konuyu en detaylı şekilde yazan Avrupalı gazetecilerden biri Deniz Yücel idi. Haksız tutukluluğunun ardında yatan nedenlerden biri de ‘casus imamlar’ gerçeğini dünyaya duyurmasıydı. Almanya, Hollanda, Belçika, Norveç gibi Avrupa ülkelerinde din diyanet işleriyle uğraşacak imamlar istihbarat örgütünün oyuncağı haline getirilmişti. Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Ataşesi Yusuf Acar suç üstü yakalandı. Sonra sınırdışı edildi. Ayn günlerde Alman istihbaratı 13 imamı benzer çalışmalar içinde tespit etmişti. Evlerine baskınlar yapıldı. Diyanet imamları elçilikler kanalıyla jet hızıyla ülke dışına kaçırıldı.

ERDOĞAN’IN UZUN KOLU AVRUPA’DA

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, yurt dışındaki temsilcilerden istediği raporlar doğrultusunda Meclis’teki ‘darbe komisyonu’na bir çalışma gönderildiği, raporlarda 38 ülkede Gülen Hareketi bağlantılı kişilere yönelik istihbarat ve fişleme yapılmıştı. Erdoğan’ın uzun kolu Avrupa’daydı. Üstelik Diyanet ve DİTİB eliyle icraatlar yapıyordu.

Meclise gelen raporlarda “İki üç kişi hariç çok nadiren cumaları ve bayramları camiye gelirler”, “Aktif olarak hiçbir faaliyette bulunmasa da halen gönül bağını devam ettirdiği söyleniyor,” “Ev hanımıdır” gibi ifadeler ve notlar vardı kişi listelerinin karşısında.

Almanya Federal Başsavcılığı, bu dönemde ‘bir ülke adına casusluk yapmak ve MİT’in Almanya’da Gülen Hareketi mensuplarına yönelik casusluk faaliyetleri’ başlığı ile iki ayrı soruşturma açtı.

GURBETÇİLERE CASUS OL BASKISI

İsveç Devlet Radyosu da, Avrupa’daki bir derneğin İsveç’teki Gülen Cemaati mensuplarına yönelik casusluk yaptığını ortaya koyan birr ses kaydı yayınladı. AKP’nin siyasi kolu gibi faaliyet yürüten Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (UETD) İsveç Başkanı Özer Eken ile Murat isimli bir kişi arasında geçen ses kaydında Eken’in “Kardeşim, orada dönen bütün faaliyetleri senden isteyecekler. Eğer onlara adam gibi bir şey vermezsen bitersin… Tutuklanacaksın, karın da tutuklanacak. Karını rehin alacaklar… Bildiklerini anlatırsan pişmanlık yasasından yararlanırsın, doğrudan başbakana götürürüm bunu.” ifadeleri yer alıyordu. Casusluk için Türkiye’deki yakınları ile tehdit ediliyordu bu kişi.

İsviçre Federal Hükümeti yıllık raporunda, MİT’in İsviçre’de bulunan Türkiyeli göçmenleri ajanlığa zorladığını kayda aldı. 16 Nisan referandumunda oy kullanacak Türklerin, MİT tarafından izlendiğine ilişkin iddiaların soruşturulmasına karar verdi.

ONLARCA MİLYON DOLARLIK BÜTÇELER

Avusturya Yeşiller Partisi Güvenlik Sözcüsü Peter Pilz; Türkiye’nin Viyana’da büyükelçiliği aracılığıyla bir istihbarat ağı kurduğunu ve bu ağa ödeme yapıldığını tespit etti. Pilz’in ülke Meclisine sunduğu 36 sayfalık rapora göre, Türkiye Avusturya’da MİT ile koordineli 200 kişilik bir casus ağı kurmuştu. Bu ajanların işi  Erdoğan muhaliflerini Ankara’ya bildirmekti. Pilz raporunda aynen şu tespitleri yapıyordu: “MİT ile ATİB (T.C Diyanet işleri Başkanlığı’na bağlı Avusturya Türk İslam Birliği), UETD (Avrupa-Türk Demokratlar Birliği), MÜSİAD Austria (Müstakil İşadamları ve Sanayiciler Derneği Avusturya) gibi kuruluşlar aracılığı ile Avusturya’da yaşayan AKP muhaliflerini rapor edip merkeze bildiriyorlar. Türk Hükümeti her yıl düzenli olarak 20 ila 30 Milyon Euro bütçeyle bu oluşuma destek veriyor.” Yanlış okumadık, on milyon dolarlar bu hukuksuzluklar için tahsis edilmiş. Örtülü ödenekler, Saray ulufeleri bunun için dağıtılıyor.

SUİKAST HAZIRLIKLARI

Hedefte herkes vardı, Kürtler, muhalif politikacılar ve gazeteciler. 15 Aralık 2016 tarihinde Almanya’da adli bir operasyonda gözaltına alınan Denge TV muhabiri Mehmet Fatih Sayan’ın MİT ajanı olduğu ve PKK’lı Remzi Kartal ve Yüksel Koç’a suikast hazırlığında olduğu iddia edildi.

Benzer iddialar Can Dündar, Hayko Bağdat ve Gülen Hareketinin önde gelen isimleri içinde ortaya atıldı. Kısacası bu illegal yapılanma ve çetenin  hukuk tanımazlığı, sınır ötesine de taştı. Avrupa Birliği sınırları içinde olmayan ülkelerde, muhaliflerin ya da sığınmacıların sınır dışı edilmesi; bulundukları ülkelerden uzaklaştırılması için rüşvet vermek, yerel çeteleri devreye almak dahil her şey yapıldı.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRMELERİMİZ

Transporter çetesinin yurt içi ve yurtdışındaki yapılanması, işkence, fail-i meçhul ve adam kaçırmalara göz yumanların sorumlularını ortaya koymaya çalıştığımız yazı dizimizde bugüne kadar izah etmeye çalıştığımız olaylar ve suç çetelesi; büyük resmin sadece küçük bir parçası.

Yazı dizisinin başında bu yüzden şunları yazmıştık ilk satırlarda: “15 Temmuz kurgu darbesiyle istedikleri sonucu elde edemeyenler muhalifleri susturmak için 1990’larda JİTEM’in uyguladığı yöntemlere sarıldı. Adam kaçırma, işkence ve kötü muamele için Emniyet ve MİT’in içinde oluşturulmuş özel bir çete var. Bunlar iktidar sahibi AKP yönetiminden güç alan, Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük illerin  Emniyet Müdür ve Cumhuriyet Savcıları’nca tanınan ya da suçlarına göz yumulan kişiler. Bir başka tabirle akredite işkenceciler. Dün Toros’lar vardı, bugün Transporterler… Emniyet ve MİT’in işkencehaneleri ve dehlizlerinde binlerce insanlık suçu işlediler. Cinayetlerinin tamamı deşifre olmadı, ancak işkence ve adam kaçırma hadiseleri bir bir deşifre oluyor. Tabi bu suçları işleyenlerin  isimleri de. TR724 olarak bu haber dosyaları ile mağdurların sesinin bir kez daha duyulması; kayıp kişilerin biran önce bulunması ve varsa suçları gerçekten adalet karşısında kendilerine sorulması; işkence ve işkencecilerin deşifre edilerek, işledikleri cinayet ve insanlık suçlarının hesabının mutlaka hukuk devleti geri geldiğinde sorulmasını istiyoruz. Son sözlerimizi baştan yazalım: İşkence ve kötü muamele, adam kaçırmak bir insanlık suçudur. Zaman aşımı yoktur. İşleyenlere er geç adalet karşısında hesabı sorulur.”

İŞKENCECİLER MİT VE İLİŞKİLİ GÜVENLİK BİRİMLERİ

Özellikle 2014 sonrasında yapılan düzenlemelerle MİT hiçbir şekil ve şart ile soruşturulamayacak bir suç örgütü hüviyetine büründürüldü. Yazı dizisi boyunca işlediğimiz ve tespit ettiğimiz gerçekler, işkence ve fail-i meçhuller ile kaçırma olaylarında MİT ve irtibatlı güvenlik birimlerine işaret ediyor. Kaçırılan kişilere F..ö üyesi olmak, terör örgütü üyeliği, darbe vb. asılsız suçlamalar yöneltiliyor. Ceza yargılamasında bağımsız mahkemeler, maddi gerçeği arar ve usulüne uygun toplanmış her türlü delili kullanır. Ama bu yaşananlar olaylarda hiçbir mahkeme kararı yok. Hukuk devre dışı. Bir çete hukuku, devlet kurumları eliyle işletiliyor.

Başbakan ve Bakanlar Kurulu tarafından verilecek her türlü görevlerde MİT’in işleyeceği suçlarda sorumsuzluk kuralı getirildi. Kanuni düzenlemelerle Hükümet emri ile bir terör örgütüne silah yardımında bulunmak, bir terör örgütünün petrol ticaretine aracılık etmek, bir terör örgütü ile müşterek bir şiddet eylemi gerçekleştirmek suç olmaktan çıkarıldı. Somut örneğiyle düşünürsek, MİT tarafından IŞİD’e silah yardımı yapılsa ve bu silah yardımı Hükümetin emri ile olsa ulusal hukukta bu durum suç olmaktan çıkarıldı. İşte bu yaklaşım sadece MİT ve emniyet birimlerini değil;  yürütme organını yani hükümeti  legal ve yasalara bağlı olmaktan alıp; yasadışı, illegal bir yönetim haline getirdi. Sonuçta AKP hükümeti üst kadrosu ve oluşturduğu bu tür yapılar cezai sorumluluğu olmayan bir suç örgütüne dönüştü.

BÜYÜK FOTOĞRAFTA NE VAR?

Büyük fotoğraf şu ki; Türkiye’de 15 Temmuz ile birlikte Gülen Hareketi mensupları başta olmak üzere muhaliflere yönelik tasfiye, kitlesel gözaltı/tutuklamalar, işkence, kaçırmalar, şüpheli ölümler, hasta tutsaklar, intiharlar başta olmak üzere insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı suçlar yaygın ve sistematik bir hal aldı. Tablo her geçen gün daha da kötüye gidiyor.

Bütüncül bir şekilde bakıldığında görülen bir diğer yakıcı gerçek ise Türkiye’de sosyal bir gruba yönelik fiziksel soykırımın taşlarının döşenmesi. Erdoğan rejimi, iktidar gücü ve medya kontrolü sayesinde yaklaşık 3-4 yıllık zaman diliminde  Gülen hareketi mensuplarını toplumda tırnak içinde adeta  ‘şeytanlaştırma’ya çalıştı. Nefret dili ile tam bir korku devleti ve o devletin düşmanı-düşmanları inşaa edildi. Özellikle Erdoğan rejiminin sadık tabanında, toplumdaki her türlü kötülüğün arkasında Gülen Grubunu arama yönünde paranoyak bir ruh hali oluşturuldu. Bu ruh halinin kötülükleri artık sadece cemaati değil, toplumun tüm kesimlerini yakıyor. CHP, Kürt hareketi, yeni milliyetçi partiler ve muhalif her kesim bu yüzden hedefte.

BU SUÇLARIN ÖNÜ NASIL ALINIR?

Bu sorunun ilk ve önemli cevabı kamuoyu duyarlılığı oluşmasıdır. Adam kaçırma, faili meçhuller gibi doğrudan insan ve hayat hakkını ortdan kaldıran ihlal ve suçların tüm hukuki ve siyasi argümanlar kullanılarak önünün alınması gerekiyor bu yüzden.  İç hukuk işletilmiyor, mahkemeler ve emniyet, jandarma gibi kolluk güçleri kayıpları aramak yerine ailelere baskının peşinde. Yine kayıplar kadar önemli bir başka mevzu; tutsak durumda olan mağdurların işkence, kötü muamelelere karşı korunması.  Türkiye Cumhuriyetinin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, örneğin Avrupa Konseyine bağlı Avrupa İşkenceyi İnleme Komitesi ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR) gibi kurumların denetimlerini bu dönemde artırması şart. Siyasi, ekonomik yaptırımlarla hiç olmazsa bu illegal eylem, kaçırma ve insan hakları ihlallerine zemin hazırlayan yasal mevzuatın iptal edilmesine çalışılmalı.

TCK’DA; ANAYASA DA SUÇ, ULUSLARARASI HUKUKTAN KAÇIŞ YOK

Türk Ceza Kanunu’nun 94. ve 95. maddelerinde işkence ve eziyet açık şekilde insanlık suçu olarak düzenlenmiş. Yine Türkiye’nin taraf olduğu  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (3.madde)  İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (5.madde)  gibi uluslarararası düzenlemeler işkenceyi, kötü muamele ve kaçırılmaları yasaklıyor.  Halen bu yasal ve uluslararası düzenlemelere açıkça aykırı şekilde fiilî, fizikî, sözlü, sistematik ve devlet kontrolünde işkence, kaçırma ve fail-meçhuller icra ediliyor.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ‘nin 3. Maddesi ‘Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tâbi tutulamaz’ diyor. Yine İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 5. maddesinde ‘Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tabi tutulamaz.” deniliyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 18 Aralık 1992 tarih ve 47/133 sayılı kararıyla kabul edilen “Zorla kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına dair Bildiri” ile zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak niteleniyor.

CEZAİ SORUMLULUKTAN KAÇIŞ YOK

Anayasanın 17’inci maddesinde düzenlenen “Kişinin dokunulmazlığı, maddî ve manevî varlığı: Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” hakları ihlal ediliyor. Mağdurlar hürriyetinden yoksun durumda. 2 yıldan uzun bir süre kayıp kişiler var. Anayasanın 19’uncu maddesinde düzenlenen “Kişi hürriyeti ve güvenliği: Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir” hükmü ve hakkı ihlal ediliyor. Yine mağdurların kendileri, eşi ve çocukları sürekli takip ve taciz ediliyor. Bu da Anayasanın 20’inci maddesinde düzenlenen “Özel hayatın gizliliği: Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir.” özgürlüğünün ihlali anlamına geliyor.

ENSEYİ KARARTMADAN MÜCADELEYE DEVAM

TCK’da işkence suçu en az 3 yıldan 12 yıla kadar cezayı gerektiriyor. Suç çocuğa, gebe kadına, avukata ya da başka bir kamu görevlisine karşı işlenirse ceza 8-15 yıl, cinsel yönden taciz şeklinde olduğunda 10 yıldan 15 yıla ceza hükmolunuyor. Öldürme, adam kaçırma, gibi suçlara ceza kanunlarında müebbete kadar cezalar verilebiliyor. Ancak bunun iç hukukta takipçisi olacak bağımsız yargı, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar işlemiyor. Onlarca anayasa maddesi ihlal ediliyor. Ama enseyi karartmadan bu suçlara ve çetelere karşı ses yükseltmek ve mücadele etmek gerekiyor. Sonuçta  işlenenler insanlık suçu, cezai sorumluluktan kaçış yok.

Erdoğan rejiminin yasadışı uygulamalarına karşı mücadele etmek,  tek başına sadece bir insan hakları mücadelesi de değil. Bu mücadele sinsice taşları döşenen ve ayak sesleri duyulmaya başlanan soykırım girişimlerinin önünün alınması; ülkeyi iç savaşa sürükleyecek daha büyük yanlışların önlenmesi, toplumsal çatışmaların önünün kesilmesi mücadelesi. Daha büyük felaket yaşanmadan harekete geçilmesi şart. İnsanlığa karşı işlenmiş hiçbir suç cezasız kalmamış. Son söz olarak bu suçların da cezasız kalmayacağını hatırlatıyoruz.

-SON-

[Erman Yalaz] 23.2.3018 [TR724]