Merkez Bankası’nın döviz rezervi 2,5 milyar dolar eridi

Merkez Bankası'nın döviz rezervleri geçen hafta 73 milyar dolara indi. Merkez'in toplam rezervi ise 1 milyar 385 milyon dolar azaldı.

KRONOS -27 Şubat 2020

Merkez Bankası tarafından Haftalık Para ve Banka İstatistikleri yayımlandı. Buna göre 21 Şubat’ta Merkez Bankası brüt döviz rezervleri, 2 milyar 452 milyon dolar azalışla 73 milyar 19 milyon dolara indi. Brüt döviz rezervleri, 14 Şubat’ta 75 milyar 471 milyon dolar seviyesindeydi.

Söz konusu dönemde altın rezervleri, 1 milyar 67 milyon dolar artarak 28 milyar 585 milyon dolardan 29 milyar 652 milyon dolara yükseldi.

Böylece Merkez Bankası’nın toplam rezervleri, geçen hafta bir önceki haftaya oranla 1 milyar 385 milyon dolar azalışla 104 milyar 56 milyon dolardan 102 milyar 671 milyon dolara düştü.

[Kronos.News] 27.2.2020

Anayasa Mahkemesi’nden ‘1 Mayıs müdahalesi hak ihlali’ kararı

AYM 2015'teki 1 Mayıs eylemine ilişkin "toplantı ve gösteri yürüyüş hakkının ihlali" gerekçesiyle yapılan başvuru için toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine karar kıldı.

KRONOS -27 Şubat 2020

Anayasa Mahkemesi (AYM), İstanbul Valiliği tarafından yasaklandığı iddiasıyla müdahale edilen 2015’teki 1 Mayıs eylemine ilişkin “toplantı ve gösteri yürüyüş hakkının ihlali” gerekçesiyle yapılan başvuruyu karara bağlandı. Mahkeme, Anayasa’nın 34. maddesinde güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine karar kıldı.

AmorsNews’in haberine göre, Salih Şahin isimli yurttaş 2015 yılındaki 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü etkinlikleri çerçevesinde gerçekleşen gösteri yürüyüşüne “gereksiz ve orantısız müdahale edilmesi nedeniyle toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının” ve “kolluk güçlerinin hukuka aykırı kuvvet kullanımı nedeniyle de kötü muamele yasağının ihlal edildiği” gerekçesiyle AYM’ye başvuruda bulundu.

Şahin’in başvurusunu değerlendiren AYM kararında, “barışçıl olduğu kabul edilen ve kamuya açık bir alanda yapılan toplantı ve gösteri yürüyüşünün doğrudan dağıtılması şeklindeki müdahalenin Anayasa’nın 34. maddesiyle korunan hak yönünden demokratik toplumda gerekliliği kamu makamlarınca izah edilememiştir” denildi. Bu gerekçeyle Anayasa’nın 34. maddesinde güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının ihlal edildiğine karar verdi.

Kararda, “toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğinin tespit edilmesinin başvurucunun uğradığı zararların giderilmesi bakımından yetersiz kalacağı açıktır. Dolayısıyla eski hâle getirme kuralı çerçevesinde ihlalin bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılabilmesi için toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlali nedeniyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya net 6 bin TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir” ifadelerine yer verildi.

Kararla birlikte dosyanın, Şahin’in darp edilmesiyle ilgili olarak ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden soruşturma yapılmak üzere İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine karar verildi.

[Kronos.News] 27.2.2020

‘Barkey bizim için de muteberdi, Kavala ile görüşmesi suç değildir’

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Bülent Arınç "Henri Barkey AK Parti'nin kuruluşunu önemsiyordu. Bizim toplantımıza gelmesi nasıl suç değilse, Osman Kavala ile görüşmesi de suç olarak gösterilmemeli" yorumunu yaptı.

KRONOS -27 Şubat 2020

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Bülent Arınç, Osman Kavala’nın Gezi davasında hakkında beraat ve tahliye kararı verilen bir gün sonra ABD’li akademisyen Henri Barkey ile görüştüğü suçlamasıyla yeniden tutuklanmasına ilişkin, “Henri Barkey AK Parti’nin kuruluşunu önemsiyordu. Bizim toplantımıza gelmesi nasıl suç değilse, Osman Kavala ile görüşmesi de suç olarak gösterilmemesi lazım” yorumunu yaptı.

‘BARKEY, BİZİM İÇİN MUTEBER ADAMDI’

TV5’te katıldığı bir programda Arınç, “Refah Partisi zamanında Henri Barkey bizim için muteber bir adamdı. Refah Partisi zamanından Türkiye’de demokrasiyi, siyasi partilerin özgürlüklerini önemseyen bir akademisyendi. İyi de Türkçe konuşurdu” dedi.

‘BARKEY, AK PARTİ’NİN KURULUŞUNU ÖNEMSİYORDU’

Arınç, “AK Parti’nin kuruluşunu önemsiyordu. Hakkımızdaki ön yargıların silinmesi gerektiğini söylüyordu. O tarihte sayın Cumhurbaşkanımız milletvekili bile değilken, hükûmet bile kurulmamışken önce Batı’da üst düzey ziyaretler yaptı. Bu bizim iftiharımızdır. Bizim toplantımıza gelmesi nasıl suç değilse, Osman Kavala ile görüşmesi de suç olarak gösterilmemesi lazım” ifadesini kullandı.

NE OLMUŞTU?

Gezi davasında beraat etmesinden bir gün sonra 15 Temmuz soruşturması kapsamıyla yeniden tutuklanan Osman Kavala’nın, tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen Henri Barkey görüşmesi HTS kayıtlarıyla çürütüldü. Kavala’nın 2010 ile 2017 arasında Barkey ile hiç telefon görüşmesi yapmadığı tespit edildi. Kavala’nın avukatı Tolga Aytüre, “Ortada iddia edildiği gibi Henri Barkey’ye 93 görüşme yok. Biz HTS kayıtlarını mahkemeye sunduk” dedi.

[Kronos.News] 27.2.2020

2020: Yerkürenin son şansı [Rüya Karlıova]

Bugüne kadar iklim değişikliği konusunda pek çok tarih verildi. Ancak uzmanların ortak görüşü 2020'nin iklim değişikliğinin sonuçlarını hafifletmek için son şansımız olduğu...

RÜYA KARLIOVA -27 Şubat 2020

Bu yıl güneydoğu Avustralya’da milyarlarca hayvanın ölmesi, insanların geçici olarak göç etmek zorunda kalması, hayatta kalmak için plajlara sığınmaları, başkent Canberra’da dünyanın en yoğun hava kirliliğinin yaşanması adeta iklim değişikliğinin sonuçlarının tanıtım filmi gibiydi.

Geçtiğimiz yıl yerkürede yaşanan en sıcak ikinci yıldı ve önümüzdeki on yıl içinde sıcaklıkların daha da artması bekleniyor. İklim değişikliği artık geriye döndürülemez boyutlara ulaşmış olsa da ortak görüş yine önümüzdeki on yılın yerküreyi kurtarmak için son şansımız olduğu. İklim değişikliği konusundaki uyarıların 19. yüzyılın sonuna, sera etkisi özelinde iklim konusundaki bilinçlenmenin ve medyadaki görünürlüğün 1980’lerin başına (Exxon Mobil’in okyanusların ısınması konusundaki rolünü itiraf etmesinden hemen sonraya) dayandığı söylenebilir ancak dünya iklim değişikliği nedeniyle kaosun eşiğine hiç bu kadar yaklaşmamıştı.

Bu gerçeğin gölgesinde geçtiğimiz yıl aynı zamanda iklim değişikliği konusunda siyasi bir bilincin oluşturulması için dünyada en çok kamuoyu tepkisinin verildiği yıl oldu. Bilim dünyası da bilgilerini birleştirmek için önemli toplantılar düzenledi ve veriler güncellendi. Benzer şekilde insan faktörünün iklim değişikliği üzerindeki etkisi de artık daha çok tartışılmaya başlandı. Bill McKibben’ın The New York Review of Books’ta yazdığı makalede altını çizdiği gibi, daha önce küresel ısınma konusunda “şüpheli” olan yazarlar ve uzmanlar bile fikir değiştiriyor ve kimisi “mea culpa” yayımlıyor.

SONUÇLAR BİRBİRİNİ TETİKLİYOR

Aslında iklim değişikliğinin sonuçları birbirini tetikliyor, bu nedenle etkileri her geçen gün daha fazla görmeye başladık. Örneğin son dönemde Grönland ve Antarktika’daki buz tabakalarında, kuzey ormanlarında, Amazon yağmur ormanlarında ve tropik bölgelerde yapılan araştırmalarda ani ve döndürülemez değişiklikler tespit edildi. Bir sistemdeki değişiklik diğerini de etkiliyor. Mesela Arktik Okyanusu’nda buzların erimesi okyanuslardaki akıntıları yavaşlatıyor, bu da muson yağmurlarını etkiliyor. Üstelik yerkürenin tanınmaz hale gelmesi için çok büyük değişikliklere de gerek yok. İki derecenin üstünde bir hava sıcaklığı artışı yeryüzünde yaşamı tehdit edebilir.

Paris Antlaşması’nda belirlenen hedeflere ise hâlâ uzağız. Aralık ayında sera etkisinin yine artmaya başladığı belirlendi. Kömür kullanımı azalmış olsa da, onun yerini alan doğalgaz havaya hem karbondioksit hem de metan gazı salıyor. Uzmanlara göre yapılması zorunlu olan şey, rüzgâr ve güneş enerjisine geçmek ve yaptığımız her şeyi elektriğe bağlamak.

BİR BUÇUK MİLYAR İKLİM MÜLTECİSİ

Birleşmiş Milletler 2050’ye kadar iklim değişikliğinin 25 milyon ile bir buçuk milyar arası insanı mülteci yapacağını öngörüyor. Yani bugün olandan kat kat fazla. Öte yandan henüz iklim değişikliği yeterli bir iltica nedeni olarak kabul edilmiyor. Dolayısıyla sığınılan ülkeler iklim sığınmacılarını kabul etmek zorunda değiller. Bugün 150 ülke Paris Anlaşması çerçevesinde iklim değişikliği göçü potansiyel sorununa çözüm arıyor.

İklim değişikliğinin etkileri sadece doğada gözle görülür değişiklikler, günlük hayatımızdaki farklılaşma değil. İklim makro düzeyde küresel ekonomi trendlerini de etkiliyor. Örneğin Stanford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre bugün zengin ve fakir ülkeler arasındaki uçurumu iklim değişikliği yüzde 25 oranında etkilemiş.

2020 SON ŞANS

Bugün amaç iklim değişikliğini geriye döndürmek ya da tamamen durdurmak değil. Bunlar artık mümkün görünmüyor. Yapabileceğimiz tek şey iklim değişikliğinin etkilerini en aza indirmeye çalışmak. Son şans uyarıları geçtiğimiz yıllarda da yapılıyordu ancak 2020’yi özel kılan bir gerçekle karşı karşıyayız. Bunun matematiksel bir nedeni var: Etkiler eğer şimdi yavaşlatılamazsa matematiksel olarak bir daha önlenemeyecek. Birleşmiş Milletler uyarıyor: Oyalandığımız yılları telafi etmeliyiz, 2020 gidişata müdahale etmek ve sonuçları kontrol altına almak için son şansımız olabilir.

Dünya 3 derece ısınırsa şehirler su altında kalacak, tarım arazileri yok olacak ve öldürücü sıcaklıklarla boğuşacağız. Bunu önlemek için 2050’ye kadar yani otuz yıl içinde “sıfır emisyon hedefi”ni gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bu da siyasi kararlar gerektiriyor. Ancak bugün dünyada siyasi arena ve liderlerin tutumu iklim değişikliğinin geleceği konusunda pek de iç açıcı değil.

Daha fazlası için:

Sadece son yıl içinde Kronos’ta işlediğimiz haberlerin başlıklarına bakalım: “İklim Değişikliğiyle İlgili Düzenleme İstemeyen Parlemento’yu İki Dakika Sonra Su Bastı”, “İklim Değişikliği Megakentleri de Vuracak”, “İklim Değişikliği Uçuşları da Etkiliyor”, “Antartika’da Rekor Sıcaklık”, “Yaban Arılarının Soyu Tükeniyor”, “Piramitler Tehdit Altında”, “Türkiye Kuraklık Listesinde Üst Sıralarda”, “Atmosferde Karbondioksit Yoğunluğunda Rekor Artış”.

Bu çerçevede yine önerebileceğim bir metin Can Bahadır Yüce’nin Kuşlar da Gitti adlı yazısı.

[Rüya Karlıova] 27.2.2020 [Kronos.News]

Pentagon: Patriotlar konusunda henüz verilmiş bir karar yok [Sıtkı Özcan]

Üst düzey bir ABD Avrupa Kuvvetleri yetkilisi, “NATO müttefikimiz Türkiye’nin Suriye’deki dinamiklerle ilgili endişelerini anlıyoruz fakat bu konuda henüz size verebileceğimiz yeni bir bilgi yok.” dedi.

SITKI ÖZCAN -27 Şubat 2020

Türkiye’nin istediği Patriotlar konusunda Pentagon’dan hala bir karar çıkmadı.

Washington’da gazetecilerle bir araya gelen üst düzey bir ABD Avrupa Kuvvetleri (EUCOM) yetkilisi, “NATO müttefikimiz Türkiye’nin Suriye’deki dinamiklerle ilgili endişelerini anlıyoruz fakat bu konuda henüz size verebileceğimiz yeni bir bilgi yok.” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Aralık ayında yaptığı ‘İncirlik ve Kürecik’i kapatma tehdidi’ne de değinen yetkili, “Askeri açıdan baktığımızda Türklerle çok yakın bir ilişkimiz var ve şu an İzmir ve İncirlik’teki faaliyetlerimize devam ediyoruz.” diye konuştu. Erdoğan’ın konuyla ilgili açıklamalarından haberdar olduklarını belirten EUCOM temsilcisi, “Farklı ülkelerdeki liderler kendi uygun gördükleri şekilde açıklamalar yapabilirler fakat biz Türk ordusuyla çok yakın çalışıyor ve oradaki operasyonlarımızı sürdürmek istiyoruz.” ifadelerini kullandı.

Askeri yetkili, Türkiye’nin Akdeniz’deki doğalgaz arama çalışmalarıyla ilgili olarak ise, ‘Bölgedeki tüm ülkeleri uluslararası kanun ve kurallar çerçevesinde hareket etmeye çağırdıklarını’ hatırlattı. “Türkiye’nin ne düşündüğü ya da ne yaptığıyla ilgili yorum yapmayacağım. Bunlar kim olduğu fark etmeksizin herkesi bağlayan kurallardır.” diyen EUCOM yetkilisi, Akdeniz’deki sorunun diğer tarafında bulunan Yunanistan ve Kıbrıs’la da aynı Türkiye ile olduğu gibi iyi ilişkiler içinde olduklarını ve gelişmeleri yakından takip ettiklerini söyledi.

[Sıtkı Özcan] 27.2.2020 [Kronos.News]

Ankesör soruşturmasında kodlama hatası: Telekom olmayan görüşmeyi olmuş gibi bildirdi

TSK personeline yönelik ankesör soruşturmalarında yaşanan hukuksuzluklar belgelendi. Bir üsteğmenin davasında, Telekom’un kodlama hatası yaparak hiç yapılmamış görüşmelerin yapılmış gibi kaydedildiği ortaya çıktı.

BOLD – Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) mahkemeye gönderdiği yazıyı kamuoyuyla paylaşan Oda TV yazarı Müyesser Yıldız, Telekom’un kodlama hatası yaptığını açıkladı.

BTK’nın yazısında şu ifadeler yer aldı: “Telekom’un bazı eski santrallerinde bu kodlama sisteminde yanlışlık olmuş, görüşme süresine ‘sıfır’ yazmak yerine, bağlantı süresi, görüşme hanesine yazılmış, dolayısıyla hiç yapılmamış görüşmeler yapılmış gibi kaydedilmiştir.”

KODLAMA HATASI VAR

Yıldız’ın ankesör davalarında yaşanan hukuksuzluklara dikkat çektiği “Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’ndan ankesör itirafı: Telekom’da kodlama hatası var” başlıklı yazısı şöyle:

“Özellikle TSK’daki “FETÖ yapılanmasını” tespitte en önemli delil niteliğinde olduğu belirtilen ankesörden aranma kayıtlarında yaşanan karmaşayı anlatmaya devam edelim.

İlk örneğimiz, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) bursu ile okumuş bir subaydır. 15 Temmuz darbe teşebbüsüne katılmamıştır. Ancak Ekim 2018’de ankesörden gözaltına alınır ve tutuklanır. İddia, 2014-2015 yıllarında toplam 17 kez ankesörlü/kontörlü telefondan arandığıdır.

Yeni evlidir. Hamile eşi (Süreçte düşük yapar ve bebeğini kaybeder) işini gücünü bırakıp, bir dedektif gibi bu ankesörün yerini tespit etmeye çalışır. Çünkü Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından hazırlanan hatların ve adreslerin yer aldığı listede o ankesörün adresi belirtilmemiş, sadece “BTK (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) verisinden alınabilir” yazılmıştır. Ancak bulamaz.

Sonuçta uzmanlardan da yardım alarak, eşinin yargılandığı Mahkemeye müracaat edip, bu ankesör numarasının TELEKOM’a sorulmasını ister. Talebi kabul eden Mahkeme, söz konusu hattın kamuya açık sabit/ankesörlü hat olarak kullanılıp kullanılmadığının, kullanılmış ise hangi tarihler arasında ve nerede kullanıldığının bildirilmesi için TELEKOM’a yazı yazar. Ankara TELEKOM Bölge Müdürü ve Yardımcısının imzasıyla şu cevap gönderilir:

“Yapılan incelemede; 312…. numaralı hat ile ilgili sistemlerimizde bir bilgi bulunmadığı anlaşılmıştır. Bilgilerinize.”

TELEKOM kayıtlarında olmayan ankesörden tutuklanan bu subay 9 ay sonra tahliye edilir, tutuksuz yargılanması sürer.

Geçen ay yapılan celsede sanığın talebi üzerine bir bilişim uzmanı dinlenir ve bu ankesör kaydının nasıl, nereden çıktığı sorulur. Uzman, anılan numaranın internet üzerinden yapılan arama (VOIP) kayıtlarında da yer aldığını, tek bir aramanın mükerrer olarak 4 arama şeklinde kaydedildiğini, 2 ayrı IP üzerinden iletişim kurulduğunu, ilk IP’nin Vodafone’a ait gözüktüğünü, diğerinin ise yurt dışı olduğunu, santral adresinin Pursaklar, hat adresinin ise Demetevler şeklinde belirlendiğini anlatıp, bu verilerden sağlıklı bir sonuca ulaşılamayacağını söyler.

Mahkeme, bir de Vodafone firmasına müzekkere yazar.

“Bizde kayıt yok” cevabı gelir.

TELEKOM’da yok… Vodafone’da yok…

Haliyle Mahkeme, Ankara Emniyet’e, “Hattın niteliğini, yerini, kullanma şeklini ve hangi gerekçelerle işlem yapıldığını” sorar.

Emniyetin cevabı mı; “Biz kayıtları BTK’dan ve istihbarat birimlerinden alıyoruz” demekle yetinir.

Bir tarafta ankesörden aranma iddiası… Öte tarafta bulunamayan ankesör…

“Acaba bu muamma nasıl çözülecek” deyip, kayıtların ana merkezi Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) “Sıfır” saniye arama kayıtlarına ilişkin çok önemli itirafına geçelim.

OLMAYAN GÖRÜŞME NASIL “GÖRÜŞME” SAYILDI

Bir Üsteğmen, 2014 yılında geçici görevle yurt dışına gider.

Ancak yurt dışında bulunduğu o dönemde ankesörden arandığı iddiasıyla hakkında dava açılır. Mahrem imamın, sorumlu olduğu kişinin yurt dışına gittiğini bilmemesi veya bildiği halde aramasındaki garipliğe ve de belirtilen tarihlerde telefonunun kapalı olduğuna dikkat çekilir.

Mahkeme, 28 Kasım’da BTK’ya üsteğmenle ilgili kayıtları sorar. BTK, geçtiğimiz 7 Ocak’ta şu cevabı verir:

“İlgi sayılı yazınız ile 11 Nisan 2014 tarihinde 312 … .. .. numaralı telefondan kullandığı cep telefonu hattı olan 507 … .. .. numaraları telefonun aranıp 67 saniye görüşme yapıldığı, 12 Nisan 2014 tarihinde de aynı numaradan aranarak 71 ve 57 saniyelik görüşme yapıldığına ilişkin bilirkişi raporunun bulunduğu, ancak sanık beyanında o tarihte yurt dışında bulunduğunu ve telefonun kapalı olduğunu beyan ettiğinden bu aramaların yapıldığı tarih itibarıyle operatör kayıtlarından sanığın yurt dışındayken görüşme yapıp yapmadığının tespit edilip edilemeyeceği hususunun araştırılması talep edilmiştir. İşletmeler tarafından Kurumumuza gönderilen veriler üzerinde yapılan incelemede 312 … .. .. numaralı hat tarafından 507 … .. .. numaralı hatta doğru 11 Nisan 2014 tarihinde saat 18:37:43’te gerçekleşen 67 sn’lik görüşme içermeyen süreli cevapsız/başarısız çağrı kaydı ve 12 Nisan 2014 tarihinde saat 12:48:45’te gerçekleşen 71 sn’lik, saat 12:50:17’de gerçekleşen 57 sn’lik görüşme içermeyen süreli cevapsız/başarısız çağrı kayıtları olduğu anlaşılmaktadır. Türk Telekomünikasyon A.Ş İşletmesinin bazı eski santraller üzerinden gerçekleşen iletişime ait CDR kayıtlarında görüşme süresi alanına bağlantı süresinin basıldığı belirtilmiştir. Bu çağrıların başarılı ya da başarısız çağrı olduğu bilgisi HTS raporlarına yansıtılmamasına rağmen İşletme tarafından Kurumumuza iletilen veriler içerisinde yer almaktadır. Bu bağlamda ilgili yazıda iletilen iletişim kayıtlarının görüşme içermeyen cevapsız/başarısız çağrı olduğu tespit edilmiştir. Kurumumuz tarafından yapılan incelemede söz konusu numaraya ait belirtilen tarihlerde herhangi bir başarılı iletişim kaydına rastlanmamıştır. Bilgi ve gereği arz olunur.”

Bu yazının ne anlama geldiğini açıklamaya çalışalım.

Bağlantı süresi, aranma işleminin başlaması ile aramaya çalışanın telefonu kapatmasına kadar geçen süredir, yani sadece arama vardır.

Görüşme süresi de karşı tarafın telefonu açması ve görüşmenin gerçekleşmesidir.

“CDR kayıtları” ise çağrı detay raporunun hazırlanmasında kullanılan bir tür kodlamadır.

İşte BTK özetle diyor ki;

“Telekom’un bazı eski santrallerinde bu kodlama sisteminde yanlışlık olmuş, görüşme süresine ‘sıfır’ yazmak yerine, bağlantı süresi, görüşme hanesine yazılmış, dolayısıyla hiç yapılmamış görüşmeler yapılmış gibi kaydedilmiştir.”

Verilerin/kayıtların çok da güvenli olmadığı, ham verilerin kontrolden geçirilmeden mahkeme dosyalarına gönderildiği ortada.

Ya benzer yanlışlık sadece bu üsteğmenin kayıtlarında değil başkalarında da yapıldıysa?

Daha önemlisi, ByLock’ta sütunların kayması, gerçek kullanıcıların karışması olayındaki gibi, burada da ham verilerin HTS tablolarına aktarılması sırasında, kişiler, numaralar gibi verilerde de karışıklık olduysa?”

[BoldMedya] 27.2.2020

Merkez Bankası’nın milyarlık arsasında cami inşaatı başladı

İstanbul’un en değerli lokasyonundaki Merkez Bankası’nın Beşiktaş Levent’te bulunan 18 dönümlük arazisinde cami inşaatı başladı. Cami inşaatının yüklenicisi firmasının ise eski AKP’li milletvekili Abdülkadir Kart’ın şirketi olan ASL İnşaat olduğu ortaya çıktı.

Türkiye’nin metrekare birim fiyatı en yüksek ofis, rezidans ve alışveriş alanlarının tam karşısındaki arazideki inşaat alınana asılan tabelaya göre, Levent Cami Eğitim – Kültür Hizmet Birimleri Yaptırma ve Yaşatma Derneği tarafından yaptırılan inşaatın yüklenicisi ASL İnşaat 27 Ocak 2020’de yapı ruhsatı aldı.

1996 yılında Rize’de kurulan firma 2003 yılından bu yana faaliyetlerini İstanbul’da sürdürüyor. Eski AKP Rize Milletvekili Abdülkadir Kart’ın şirketi olan ASL İnşaat, Başakşehir Stadyumu inşaatında da Kalyon Grubu ile birlikte görev almıştı.

Levent Büyükdere Caddesi üzerinde, Özdilek AVM ve Kanyon AVM’nin hemen karşısında ve İş Kuleleri’ne yaklaşık 350 metre mesafede bulunan arazinin imar planı “merkezi iş alanı”ndan “dini tesis alanı”na alınmıştı. Merkez Bankası’nın itirazlarına rağmen arazi elinden alınmıştı.

Beşiktaş Müftülüğü, Nisan 2015’de İstanbul Büyükşehir Belediye’sine başvurarak, Levent’teki Merkez Bankası’na ait 981 ada, 72 parselin imar planlarının değiştirilmesini talep etti. Müftülük, ‘merkezi iş alanı’ olarak planlanmış arazinin, kısmen ‘dini tesis alanı’na, kısmen de ‘kültürel tesisler alanı’na alınmasını istedi.

MERKEZ BANKASI İTİRAZ ETMİŞTİ

Müftülüğün isteği üzerine hazırlan imar planı değişikliğine karşı çıkan Merkez Bankası, 29 Haziran 2015 ve 30 Eylül 2015’te İBB’ye gönderdiği yazıda şöyle demişti: “Bankamızın İstanbul’daki ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla söz konusu arsanın da dahil olduğu kapsamlı bir çalışma, Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü ve Kültür ve Turizm Bakanlığı ile başlatılan yazışmalar ve görüşmeler yoluyla devam etmesi nedeniyle, ilgi yazınızda bahsedilen imar planı değişiklik talebiniz uygun görülmemektedir.”

Ancak Merkez Bankası’nın itirazı İBB İmar ve Bayındırlık Komisyonu tarafından uygun bulunmadı ve plan değişikliği AKP Meclis üyelerinin oy çokluğuyla kabul edildi. 2017 yılına gelindiğinde plan değişikliği koruma kurulları tarafından da uygun bulundu.

Yeni imar düzenlemesinden sonra, tapu kayıtlarında Merkez Bankası’na ait olduğu belirtilen alana cami yapılabilmesi için söz konusu arazinin mülkiyeti Milli Emlak’a devredildi.

[TR724] 27.2.2020

Son 10 yılda SGK’nın bütçe açığı 213,5 milyar liraya ulaştı!

Son 10 yılda Hazine tarafından bütçe açığını kapatması için Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) yaptığı bütçe transferlerinin toplamı 966 milyar liraya ulaştı.

SGK’nın tasarruf paketi hazırladığı ve bayramlarda verilen emekli ikramiyelerinin kaldırılması başta olmak üzere birçok kesintinin yapılacağı iddiası yalanlansa da kurumun mali yapısı alarm veriyor. SGK’nın bütçe açığı 2019’da bir önceki yıla göre yüzde 163 artışla 41,5 milyar TL’ye yükselirken, bu dönemde Hazine’nin SGK’ya bütçe transferi yüzde 23 artışla 185,3 milyar TL’ye yükseldi. Son iki yılda istihdam azalıp emekli sayısı ve sağlık harcamaları artarken, işsizliğin sıçraması, aktif/pasif oranının düşüklüğü, kayıt dışı istihdam oranın yüksekliği bütçe açığını giderek artırdı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın isteği üzerine Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından yeni bir tasarruf tedbirleri taslağı hazırlandığı ve dini bayramlarda emeklilere verilen 1000 TL ikramiyenin kaldırılması dahil birçok adım atılacağı iddiası bu hafta gündemin ilk sıralarına yerleşti.

SGK’dan iddiaya jet yalanlama gelirken, kurum, “herhangi bir tasarruf çalışmasının bulunmadığını” belirtti. Öte yandan; Hazine ve Maliye Bakanlığının 2019-2021 dönemini kapsayan Yeni Ekonomi Programı sunumunda sosyal güvenlik alanında 10,1 milyar TL tasarruf yapılacağı açıklanmıştı.

SGK açıklarının ve Hazine’nin SGK’ya yaptığı transferlerin giderek artması, önümüzdeki dönemde bu konunun daha çok konuşulacağına işaret ediyor.

MALİ YAPI ALARM VERİYOR

SGK verileri, kurumun mali yapısının giderek sürdürülemez hale geldiğini gösteriyor. 2018’de 15,7 milyar TL olan SGK bütçe açığı, 2019’un ocak-kasım döneminde yüzde 163 artışla 41,5 milyar TL’ye yükseldi. 2019’un ocak-kasım döneminde kurumun giderleri yüzde 20,3 artışla 425,8 milyar TL’ye yükselirken, gelirlerdeki artış yüzde 13,9’da kaldı.

Son 10 yılda, SGK’nın toplam bütçe açığı 213,5 milyar TL’ye ulaştı. 2010’da 55,2, 2017’de 128,2 milyar TL olan Hazine’nin SGK’ya yaptığı bütçe transferleri, 2019’da 185,4 milyar TL’ye ulaştı. Son 10 yılda Hazine’nin SGK’ya yaptığı bütçe transferlerinin toplamı 966 milyar TL’ye ulaştı.

Hazine’nin SGK’ya bütçe transferine; ek ödemeler, açık ve faturalı ödemelerle devlet katkısı ile işverenlere verilen teşvik de dahil ediliyor.

[TR724] 27.2.2020

Hristiyan dünyasını heyecanlandıran keşif: Kutsal taş sandık Sinop’ta bulundu!

Hristiyan dünyası için kutsal kabul edilen Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği haçın muhafaza edildiği taş sandık Sinop’taki Balatlar Yapı Topluluğu’nda süren kazılarda bulundu.

Sinop’ta 9 yıldır devam eden Balatlar Yapı Topluluğu’ndaki kazı çalışmalarında Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği haçı içinde muhafaza ettiği tahmin edilen taş sandık bulundu. Hristiyan dünyası tarafından kutsal kabul edilen eser, Sinop Arkeoloji Müzesi´nde muhafaza altında tutuluyor.

Sinop kent merkezindeki 2 bin 300 yıllık tarihe sahip olduğu vurgulanan Balatlar Yapı Topluluğu’nda kazı çalışmaları devam ediyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülgün Köroğlu’nun başkanlığında sürdürülen kazı çalışmalarında bugüne kadar on binlerce eser ortaya çıkarıldı. Kazı çalışmaları kapsamda 5 ve 6. yüzyıllar arasında tarihlenen Gaziantep ve Antakya Zeugma Antik Kenti’nin mozaiklerine benzer mozaikler, 7. yüzyıla ait mezar odaları ortaya çıkarıldı. Kazı çalışmalarında Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği haçı içinde muhafaza ettiği tahmin edilen taş sandık da bulundu. Hristiyan dünyası tarafından kutsal kabul edilen eser Sinop Arkeoloji Müzesi’nde muhafaza altında tutuluyor.

TOSUN: 11 BİN ESER GÜN YÜZÜNE ÇIKARILDI

Sinop´un bir liman kenti olduğunu ve insanlığın en eski yerleşim yerlerinden birisi olduğunu belirten Sinop İl Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun, hem kent tarihi hem de dünya tarihinin aydınlatılması bakımından Balatlar Yapı Topluluğu kazısının önemine vurgu yaptı. 9 yıldır kazı çalışmasının devam ettiğini belirten Tosun, “Müzemizin zenginleşmesinde buradaki kazı çalışmaları çok etkili oldu. Müzede şu an 2 bin eser sergiliyoruz, depomuzdaki eser sayısı ise 11 bin ve bu eserlerin hepsi de bu kazı alanından çıktı. Çok önemli bulgular da ortaya çıktı, bu kazı çalışmasını Yunanistan ve İtalya´da takip ediyor. Burada yer alan kilise ayrıca bir Aziz Fokas Kilisesi’dir. Aziz Fokas´ın bizim inancımızdaki karşılığı Hıdrellez zaviyesidir. İnanca göre, denizde darda kalan insanlara Aziz Fokas yardım eder. Onun için deniz yoluyla kente gelen insanlar, bu alanı çok geziyorlar.” dedi.

‘‘DÜNYANIN PEŞİNDE OLDUĞU MİTRİDAT’IN HEYKELİ DE ÇIKACAK’’

Sinop´un bir antik kent olduğunu anlatan Tosun, M.Ö. 112-63 yılları arasında yaşamış Pontus Kralı Mitridat’ın sarayının ve heykelinin bu bölgede olabileceğini kaydetti. Kazı alanında erken Roma, geç Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin izlerinin bulunduğunu belirten Tosun şunları söyledi:

“Kazı çalışması ilerledikçe bu alanın otel, ambar, hamam, eğlence yeri olarak kullanıldığını görüyoruz. Hatta Mitridat’ın sarayının burada olduğunu düşünüyoruz. Bütün dünyanın peşinde olduğu, İngiliz kitaplarında `sarayın önünde´ diye tabir edilen Mitridat heykelinin de burada olduğu söyleniyor. 6. Mitridat, Roma´yı 42 defa yenen bir adam, tarihte çok önemli bir üne sahip. Önümüzdeki dönemlerde yapılacak kazılarda belki o heykele de ulaşacağız. Mitridat’ın sarayını ve heykelini bulduğumuz gün, Sinop´a bir milyon turist gelecek. Hz. İsa´nın, çarmıha gerildiği gerçek haçını içinde muhafaza etmiş olabilecek bir taş sandık bulundu. Hristiyan dünyası tarafından kutsal kabul edilen bir eser bu. Hatta Fener Rum Patriği Bartholomeos, heyetiyle buraya geldi ve inceleme yaptı. Sinop´ta; Ortodoks dünyasının, Rusya coğrafyasının, Yunanistan ve İtalya´nın takip ettiği bir kazı çalışması var.”

Tosun, bu alanın bir ören yeri olarak hizmete sunulduğunda Karadeniz turizmine büyük katkı sağlanacağını da ifade etti.

[TR724] 27.2.2020

İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı da Koronavirüse yakalandı: Ülkede Cuma Namazları iptal edildi

Koronavirüsün etkili olduğu İran’da Cumhurbaşkanı Yardımcısı Masume İbtikar’ın da salgına yakalandığı açıklandı.

İran resmi ajansı IRNA’ya konuşan Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın Danışmanı Feriba İbtihac, İbtikar’ın dün yaptırdığı Kovid-19 testinin pozitif çıktığını söyledi.

Ülkede geçtiğimiz günlerde de İran Sağlık Bakanı Yardımcısı İraj Harirçi’ye virüs teşhisi konmuştu. Karantinaya alınan Harirçi, virüsün ‘demokratik‘ olduğunu ve ‘yoksul-zengin ayrımı yapmadığını‘ söylemişti.

İran’da Cuma namazı iptal edildi
İran‘da yarın kılınacak Cuma namazları iptal edildi. Devlet televizyonundan yapılan duyuruda Tahran’daki Cuma namazının kılınmayacağı bildirildi.

Diğer yandan Çin vatandaşlarının ülkeye girişinin yasaklandığı da duyuruldu. Ülkede salgından ölenlerin sayısı 26’ya yükselirken, vaka sayısı ise 245’e çıktı.

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan virüs nedeniyle dünya çapında şimdiye dek 81 bin 842 kişide corona virüsü görüldü. Bunlardan 2 bin 797’si hayatını kaybetti, 30 bin 384’ü tedavi edildi.

[TR724] 27.2.2020

AB’den yeni Türkiye yaptırımları: Giriş yasağı ve mal varlıklarının dondurulması

Avrupa Birliği, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin münhasır ekonomik bölgesinde yasa dışı olduğu iddia edilen faaliyetleri nedeniyle Türkiye’ye uyguladığı yaptırımları genişletme kararı aldı.

Yaptırım kararı, iki Türk vatandaşının AB’de bulunan olası taşınmaz mallarının dondurulmasını ve AB’ye giriş yasağı konulmasını öngörüyor.

Avrupa Birliği Resmî Gazetesi’nde yayınlanan kararda, “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yasadışı sondaj faaliyetinin devam etmesi nedeniyle iki kişi kara listeye alındı” dendi.

Kara listeye alınan iki Türk vatandaşın, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin münhasır ekonomik bölgesindeki faaliyetlerine katıldığı ileri sürüldü.

Daha önce iki Türk vatandaşının yer aldığı listenin bugün AB Rekabet Konseyi’nde onaylanmasının beklendiğini bildirilmişti.

[TR724] 27.2.2020

Yargıya ‘Kavala’ mesajı: Hepinizi yakarız! [İlker Doğan]

Gezi davasında Osman Kavala’ya beraat kararı veren hakimin sözde ‘f.tö’ye bağlanması sadece 1 hafta sürdü! İktidarın tetikçi gazetelerinden Yeni Şafak, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Bir manevrayla beraat ettirmeye kalktılar.” açıklamasından 6  gün sonra 30. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Galip Mehmet Perk’i ‘f.töcü’ ilan etti. Gazetenin haberine göre söz konusu hakimin, değişik tarihlerde 2 ayrı cep telefonu üzerinden hakkında FETÖ ile ilgili işlem yapılmış 200’ü aşkın kişi ile irtibata geçtiği belirlenmiş! Muhtemelen söz konusu hakim, bugüne kadar baktığı siyasi davalarda onlarca kez mahkumiyet ve tutuklama kararı vermiştir. Ancak onlar bile kendisini kurtarmaya yetmedi! Bu noktada sormak lazım; bugün görevdeki hangi hakim veya savcının, son 3 yılda mesleklerinden hukuksuzca ihraç edilen meslektaşlarıyla ‘irtibatı’ yoktu? İktidarın hoşuna gitmeyen karar veren hakimlerin ‘suçlu/terörist’ ilan edildiği bir ülkede, hangi hakim ‘delil durumuna’ göre karar verebilir? Bu ‘operasyonel’ haberle iktidarın yargıya verdiği mesaj açık aslında; “Ya benim istediğim kararları verirsin ya da seni anında ‘f.töcü’ ilan ederim!”

Çok değil, iki hafta kadar önce Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlyas Doğan, ağır ceza mahkemesi üyesi olan hakim bir öğrencisinin söylediklerini sosyal medya hesabında paylaşmıştı. Doğan, “Bir öğrencimle 3 ay kadar önce bir kafede karşılaştık. İstanbul’da Ağır ceza üyesiymiş. ‘Örgüt iddiasına dayalı sanıklara beraat vermememiz için sürekli tenbihat yapılıyor, vicdanımız rahat değil’ diye yakındı.” diyordu paylaşımında.

BERAATİN GEREKÇESİ: SOMUT DELİL YOK!

İlyas Doğan’ın ağır ceza hakimi olan öğrencisinin ne kadar haklı olduğu Osman Kavala’ya verilen beraat kararı ve ardından yaşananlarla bir kez daha ortaya çıktı. Gezi davasına bakan İstanbul 30. Ağız Ceza Mahkemesi, Kavala hakkında ‘delil yetersizliği’ gerekçesiyle beraat kararı vermişti geçtiğimiz hafta. Kararda, iktidar temsilcilerinin (savcının) iddiasının aksine, eylemleri Kavala’nın finanse ettiğine dair somut delil olmadığı belirtiliyordu.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


BİR MANEVRAYLA TAHLİYE ETMEYE KALKTILAR!

Gezi’den beraat çıkınca Kavala hakkında jet hızıyla 15 Temmuz soruşturması açıldı. Yeniden gözaltına alındı ve bu kez ‘anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme’ suçundan tutuklandı. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Kavala’ya beraat kararından bir gün sonraki, “Bir manevrayla beraat ettirmeye kalktılar.” sözleri dikkat çekiciydi. HSK’nın, Gezi davasında sanıklara beraat veren 3 hakim için inceleme ve soruşturma izni vermesi uzun sürmedi.

HAKİM HAKKINDA İNCELEME

Bu arada AKP’ye yakınlığıyla bilinen troll hesaplardan 30. Ağır Ceza Mahkemesi üyelerinin sözde ‘f.töcü’ olduklarına dair paylaşımlar yapılmaya başlandı. Ve nihayet iktidara yakınlığıyla bilinen Yeni Şafak gazetesi, Erdoğan’ın açıklamalarından sadece 6 gün sonra Mahkeme Başkanı Galip Mehmet Perk’i hiç bir somut delil olmaksızın ‘f.töcü’ ilan etti. ‘Kavala’ya beraat veren hakim, 200 fetöcüyle irtibatlı çıktı’ başlığıyla verilen habere göre Perk’in, değişik tarihlerde 2 ayrı cep telefonu üzerinden hakkında ‘f.tö’ ile ilgili işlem yapılmış 200’ü aşkın kişi ile irtibata geçtiği belirlenmişti!

HAKİMLERE İBRET OLSUN!

Mehmet Galip Perk’in başına gelenler, mevcut sistemin ‘kölesi’ olan diğer yargı mensupları için ibretlik bir örnek aslında. Muhtemelen söz konusu hakim, bugüne kadar baktığı siyasi davalarda onlarca kez mahkumiyet ve tutuklama kararı vermiştir. Ancak onlar da kendisini kurtarmaya yetmedi! İktidarın hoşuna gitmeyen tek bir karar, kendisinin ‘terörist’ ilan edilmesi için yetti! Bu saatten sonra Türkiye’de, hangi hakim mevcut delil durumuna göre ve vicdanıyla karar verebilir? Bugün AKP zulmünün merkezi konumunda olan adliyelerde görev yapan militan hakim ve savcılardan hangisinin hukuksuzca meslekten ihraç edilen meslektaşlarıyla ilişkisi yoktu? İktidar, kendisine tamamen biat etmeyen hiç bir hakim ve savcıya yaşam hakkı tanımayacağını somut olarak gösteriyor. Yenişafak’ın operasyonel haberiyle yargı mensuplarına verilmek istenen mesaj çok net: “Ya bana tam biat edecek ve istediğim kararları vereceksiniz ya da sizi anında fetöcü ilan eder ve canınızı okurum!”

[İlker Doğan] 27.2.2020 [TR724]

Liverpool artık ayıp olmuyor mu? [Hasan Cücük]

İngiltere Premier Lig bu yıl sıra dışı olduğu kadar artık sıradanlaşan bir yarışa sahne oluyor. Sıra dışı; çünkü yarışta tek takım var. Sıradan; çünkü her hafta Liverpool kazanmaya devam ediyor. Şampiyonun kaç hafta sonra belli olacağı tartışmasına, UEFA’nın Manchester City’yi Şampiyonlar Ligi’nden iki yıl men etmesi eklenince şimdi asıl cevabı aranan soru şu: Premier Lig’i 5. sırada bitirip Şampiyonlar Ligi biletini alacak hangi takım olacak?

Rekorların sezonu

Liverpool, 27. hafta sahasında West Ham’ı konuk ederken, Kırmızılar’ın kolay galibiyet alacağını düşünenlerin maçın başlamasıyla yanıldığı ortaya çıktı. İlk gol beklendiği gibi Liverpool’dan geldi. Ancak West Ham’ın bu gole cevabı için sadece 3 dakika geçti. Misafir takım ikinci yarının başında bir gol daha bulup 2-1 öne geçti. Liverpool, 68. dakikada beraberliği buldu ama kalede Alisson Becker gibi bir usta olmasa skor tabelasında çok farklı bir manzara olurdu. Berabere bitecek denen maçta son sözü bitime 10 dakika kala Sadio Mane söyledi ve Liverpool üst üste 18. galibiyetini alıp, en yakın rakibiyle 22 puanlık farkı korudu. Zorlu geçen West Ham karşılaşması sonrası Liverpool rahat bir nefes alırken, sadece 4 maçını daha üst üste kazanması halinde 21 Mart’ta şampiyonluğunu ilan edecek. 27 hafta sonunda Liverpool’un 79, ikinci sıradaki City’nin 57 puanı bulunuyor.

2019-20 sezonuna fırtına gibi başlayan Liverpool, 20 Ekim’de Manchester United deplasmanından 1-1 berabere dönerek ilk puan kaybını yaşadı. United maçı sonrası yeniden başlayan galibiyet serisinde West Ham maçıyla birlikte 18. kez sahadan 3 puanla ayrıldı. Bu sezon mağlubiyet yüzü görmeyen Jürgen Klopp’un öğrencileri, geçtiğimiz sezon da dahil olmak üzere, Premier Lig’de evinde üst üste oynadığı 21 maçı da kazanarak Ocak – Aralık 1972’de Bill Shankly önderliğinde alınan kendi rekorunu kırdı.

2013-14 sezonunda Brendan Rodgers ve geçen yıl da Jürgen Klopp döneminde en son 1989-90 sezonunda yaşadığı şampiyonluğa çok yaklaşan Liverpool, her iki sezonda da Manchester City engeline takılmıştı. Jürgen Klopp’un gelmesiyle farklı bir kimliğe bürünen Liverpool, geçen yıl Şampiyonlar Ligi ve UEFA Süper Kupası’nı kazanarak bu sezon göstereceği performansın ip uçlarını vermişti.

Şampiyonluğu Nisan ayında ilân edebilir

Manchester City puan kaybetmezse, Klopp yönetimindeki Liverpool, ligde 4 maç daha kazanması halinde 21 Mart’ta şampiyonluğunu ilan edecek. Kırmızılar, aynı zamanda Premier Lig tarihinin en erken şampiyonluğunu ilan eden takımı unvanını alacak. Ligde Watford ve Everton ile deplasmanda, Bournemouth ve Crystal Palace ile sahasında karşılaşacak Liverpool, bu dört maçta 12 puanla sahadan ayrılması durumunda 91 puana ulaşacak ve Anfield Road Stadı’nda şampiyonluk turu atacak. Manchester City, kalan tüm maçlarını kazansa bile 90 puana ulaşabiliyor. Premier Lig’de daha önce 2000-01 sezonunda Manchester United, Nisan ayında bitime 5 hafta kala şampiyonluğu garantilemişti.

Son iki sezonda Premier Lig’de yarış Liverpool – City arasında geçerken, rekabetin aktörleri olarak Jürgen Klopp ve Pep Guardiola öne çıktı. Geçen yıl adeta her iki kulüp de tarih yazdı. City 98, Liverpool 97 puanla sezonu tamamladı. Liverpool 97 puan toplayıp da şampiyon olamayan tek takım olarak tarihe geçti. Premier Lig’i, Şampiyonlar Ligi ile telafi eden Liverpool, bu sezon her iki kulvarda da yoluna emin adımlarla ilerliyor. Şampiyonlar Ligi son 16 turu ilk maçında Atletico Madrid’e deplasmanda 1-0 yenilerek bu sezon oynadığı tüm kulvarlarda 3. yenilgisini aldı. Ligde bileği bükülmeyen Liverpool, Şampiyonlar Ligi’nde Napoli ve Atletico Madrid’e, Lig Kupası’nda ise genç takımla çıktığı Aston Villa’ya yenildi.

Liverpool, 4 maçını da kazanıp 21 Mart’ta şampiyonluğunu ilan etmenin yanı sıra namağlup şampiyon olmanın da hesabını yapıyor. 1992-93 sezonunda start alan Premier Lig’de sadece Arsenal namağlup şampiyon oldu. 2003-2004 sezonunda Arsene Wenger’in çalıştırdığı Arsenal, ligde namağlup şampiyonluğa ulaşmıştı. Londra temsilcisi, 12 beraberlikle 24 puan kaybetmiş ve 90 puanla sezonu bitirmişti. Kırmızılar kalan 11 haftada Merseyside derbisinde Everton’ın yanı sıra Manchester City, Arsenal ve Chelsea ile zorlu maçlara çıkacak.

Sıralama nasıl olacak?

Şampiyonun adının sadece resmen belli olmadığı Premier Lig’de heyecanın adı Şampiyonlar Ligi biletini alacak diğer 3 takımın hangisi olacağı oldu. UEFA’nın, ligde ikinci sırada bulunan Manchester City’yi 2 yıl Şampiyonlar Ligi’nden men etmesiyle yarış daha heyecanlı hale geldi. City’nin devre dışı kaldığı Devler Ligi yolunda ligi 5. sırada bitiren takım doğrudan Şampiyonlar Ligi biletini alacak. 5’incilik için Manchester United, Tottenham, Sheffield United ve Wolverhampton arasında kıyasıya bir yarış sürüyor. United’in 41 puanı bulunuyor. Diğer takımların ise puanı 39-40 arasında. Hatta bu yarışa 37 puanlı Arsenal ve Burnley’i de dahil etmek mümkün. Kısaca Premier Lig’de, Liverpool en erken şampiyonluk, diğer takımlar da Şampiyonlar Ligi hesabı yapıyor. En stressiz takım ise Manchester City. Ne şampiyonluk ne de Şampiyonlar Ligi bileti derdi var. Ligi ikinci biterse bile bir anlamı olmayacak.

[Hasan Cücük] 27.2.2020 [TR724]

Üç Ayları nasıl ihya edelim? [Cemil Tokpınar]

Rabbimize kâinatın zerreleri adedince hamdolsun ki, bizleri tekrar Üç Aylara eriştirdi.

Receb, Şaban ve Ramazan aylarından meydana gelen Üç Ayların her biri ayrı rahmet, mağfiret, feyiz, bereket, inayet ve lütuflara vesiledir.

Bu Üç Aylar her gün yükselen bir grafik gibi ferşten arşa uzanan manevî bir asansördür.

Öylesine lütuflar ve fırsatlar denizidir ki, insan bütün günahlarından arınabileceği gibi, hakkıyla ihya eden de velâyet mertebesine ulaşabilir.

Üç Aylar içinde dört mübarek gece barındırır ki, bunların her biri ayrı bir yücelme rampasıdır.

İlki Receb ayının ilk Cuma gecesidir ki, inşallah bu akşam idrak ve ihya edeceğiz.

İkincisi Receb ayının 27. Gecesidir ki, Miraç ismiyle serfirazdır ve bu sene 21 Mart’a rastlamaktadır.

Üçüncüsü Şaban’ın 15. Gecesi olup Berat ismiyle bilinir ve bu yıl 7 Nisan’a denk gelmektedir.

Dördüncüsü ise, Ramazan’ın 27. Gecesidir ki, Kadir ismiyle adına sure indirilmiş ve bu sene 19 Mayıs’a tevafuk etmektedir.


Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Recep Ayına girince şöyle dua ederdi:

“Allah’ım! Receb’i ve Şaban’ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan’a ulaştır.” (Müsned, 1: 259).

Hadiste geçen “bereketli kıl” ifadesi tam da Üç Ayların manasına uygundur. Çünkü bu aylar insanın ibadet ömrünü bereketlendirip çoğaltmakta, adeta ömrüne ömürler katmaktadır.

Üç Ayları ve mübarek geceleri çok önemseyen Bediüzzaman Hazretleri, bu ayların faziletini şöyle anlatmaktadır:

“Beş günden sonra çok mübarek ve çok sevaplı ibadet ayları olan şuhûr-u selâse (Üç Aylar) gelecekler. Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar.

“Bu pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâseyi böyle bire on kâr veren medrese-i Yusufiyede geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir.” (Şualar, 14. Şua)

Üstad Hazretlerinin verdiği müjdeden anlıyoruz ki, Üç Aylar, bilhassa Ramazan’ın her bir günü, Regâib, Miraç, Berat ve Kadir Geceleri bire binler, on binler, yirmi binler, hatta otuz binler kazandıran fırsatlar geçididir.

Dünyadaki geçici kampanyalara olağanüstü ilgi gösteren bizler, ebedî cennet sarayları ve ondan da öte İlâhî rızaya vesile olacak bu mübarek gün ve gecelere daha fazla önem vermeli, ailemizi, çevremizi teşvik etmeli, hatta özel ihya programları hazırlamalıyız.

Üç Aylardan istifade etmek için başta beş vakit namazımıza olağanüstü dikkat etmeli, cemaatle ve tesbihatla kılmaya özen göstermeli, başta Kur’an olmak üzere evrad ve ezkarımızı arttırmalı, Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutmaya çalışmalıyız.

Üç Ayların ilk kandili: Regâib Gecesi

Gelin, Üç Ayları ihyaya Regaib Kandiliyle başlayalım. Bu akşam mübarek Regaib Kandili.

Arapça bir kelime olan Regâib “kendisine rağbet edilen, arzulanan, talep edilen, değeri yüce, ihsanı bol şeyler” demektir.

Abdullah İbn-i Ömer (r.a.) ve Ebû Umâme’nin (r.a.) rivayetine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) duaların reddedilmeyeceği beş geceyi şöyle sayıyor:

“Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri dönmez, kabul edilir: Recep’in ilk gecesi, Şaban’ın on beşinci gecesi, Cuma gecesi, Ramazan bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi.” (Celâleddin Suyûtî, Câmiü’s-Sağîr, 3/454)

Gelin bu fırsatı değerlendirelim. Ajandamıza Üç Ayların programını, önemli geceleri, yapılacak programları not edelim. Ailemizi, çevremizi, hatta dünyanın dört bir yanındaki akraba ve arkadaşlarımızı hemen haberdar edelim, teşvikte bulunalım. Böylece toplu bir şuur ve ihyaya vesile olalım.

Regaib Gecesi nasıl ihya edilmeli?

Mübarek geceleri mümkün mertebe akşamdan sabah namazına kadar ibadet ve dua ile ihya etmeliyiz. Yalnız başına yapılan ihya gayreti esnasında nefis ve şeytan uykuya teşvik edebilir. Bu yüzden en güzeli, bir camide veya sohbet meclisinde ihya etmektir. Bu mümkün olmazsa bir dostumuzun evinde toplanıp ibadet etmeli, sahura kadar program yapmalıyız. Bol bol çay kahve gibi uyarıcı içeceklerle uykumuzu kaçırmalı, ara sıra soğuk suyla abdest tazeleyip kendimizi diri tutmalıyız.

İhya programını çok iyi planlamalıyız. Öncelikle bir araya geleceğimiz kimselere önemini anlatmalı, yapılacak programı duyurmalıyız. Hatta duyurmakla vazifeli bildiğimiz kimselere bile hatırlatıp teşvik etmeliyiz. Mübarek geceleri, sohbet, gezi, misafirlik gibi uğraşlarla heba etmemeli, sadece tövbe istiğfar, namaz, Kur’an, dua ve salavata ayırmalıyız.

Gece ihyasına sadece büyükler değil, gençler ve çocuklar da katılmalı, program sadece ibadet bakımından değil, ikram yönünden de zenginleştirilmeli, cazip hale getirilmelidir. Bunun için aralarda yapılacak ikramlar ve sahur için gündüzden hazırlık yapılmalı, kandil gecesi adeta bayram sevincine dönüşmelidir.

Bazı kimseler, ertesi gün okul veya iş olduğu için kandil gecelerini tam ihya etmemektedir. Oysa izin alma imkânı varsa izin almalı, böyle bir imkân yoksa az uykuyla yetinmeliyiz.

Acaba dünyevî bir ihtiyacımız için hiç mi uykusuz kalmadık?

Hiç mi bir hastanenin acil servisinde sabahlamadık, hiç mi havaalanında uykusuz kalmadık, hiç mi bir dostumuzla sabaha kadar sohbet etmedik?

Bu geceler arınma kurnaları ve yücelme rampaları olduğuna göre fırsatı ganimet bilmeliyiz.

Bununla birlikte yine de ihya meclisinden erken çıkanlar olabileceği için ihyaya önceden başlamalı, en önemli ibadet ve duaları gece yarısından önce bitirmeliyiz.

Gecenin ihyasına katılanlar, gençler ve çocuklar dâhil olmak üzere ertesi günü oruç tutmaya teşvik edilmeli, sahur sofrası onların hoşuna gidecek şekilde cazip hale getirilmelidir.

Hangi ibadetler yapılmalıdır?

Bu gecelerde yapılacak beş mühim ibadet vardır:

Tevbe ve istiğfar etmek: Bu gecelerde yapılan tövbe ve istiğfarlar inşallah kabul olur. Bol bol “Estağfirullah ve etûbü ileyh” ve benzeri ifadelerle yalvarmalıyız.

Kur’an okumak: Bilhassa Yasin, Fetih, Rahman, Tebareke, Amme gibi çok faziletli sûreleri okumak veya dinlemek gerekir. Ayrıca cüz paylaşıp o gece hatim okunabilir.

Namaz kılmak: Beş vakit namazı cemaatle kılmakla beraber evvabin, teheccüd, tevbe, tesbih ve hacet namazlarını mutlaka kılmaya çalışmalıyız.

Peygamber Efendimize (s.a.v.) bol bol Salâvat-ı şerife getirmeliyiz. Bunun için Delâilinnur okunabilir.

Dua etmek: Kur’an’da ve hadiste geçen duaları, Cevşen’i, Tevhidname’yi, büyük velilerin dualarını okumakla birlikte içimizden geldiği gibi Rabbimize niyazda bulunmalıyız.

Bilhassa içinde bulunduğumuz ifritten süreçten kurtulmak için sabaha kadar Rabbimize yalvarmalı ve mazlumlar için dua etmeliyiz.

Oruç hangi gün tutulmalı?

İhya ettiğimiz Regaib Gecesinin gündüzünde ise oruç tutmak çok faziletlidir. Tutulacak orucun zamanı, kandil gecesinden önceki gündüz değil, sonraki gündüzdür. Çünkü ibadet takviminde gün, akşam ezanıyla başlar, takip eden akşam ezanına kadar devam eder. Nitekim Ramazanın başlangıcında da, önce teravih kılarız, sabahında da oruç tutarız. Ancak kandil gecesinin hem öncesinde hem sonrasında oruç tutan da çok faziletli bir amel yapmış olur. Bilhassa Regaibin öncesi olan Perşembe günü oruç tutmak zaten sünnettir.

Sadece Cuma günü de olsa oruç tutulabilir. Çünkü bilerek başka gün değil de sadece Cumaya denk getirmek tenzihen, yani helâle yakın mekruhtur. Regaib Gecesinin gündüzü ise her zaman Cumaya rastlamaktadır, başka çözüm ve seçenek yoktur. Bu yüzden Perşembe günü tutamayanlar için Cuma günü oruç tutmak tenzihen mekruh da olmaz. İsteyenler, Perşembe, Cuma ve Cumartesi günü oruç tutabileceği gibi, sadece Cuma ve Cumartesi de tutulabilir.

Şimdi hemen çevremize duyurmakla işe başlayıp Regaib Gecesi programını planlamakla devam edelim.

Biliyorsunuz, sebep olan yapan gibidir. Kim bilir sizin duyurmanızla hatırlayıp geceyi ihya edecek nice insan size dünyalar kadar sevap kazandıracak.

[Cemil Tokpınar] 27.2.2020 [TR724]

Başları üstünde hece taşları! [M.Nedim Hazar]

“Kiminin başında biter ağaçlar

Kiminin başında sararır otlar

Kimi masum kimi güzel yiğitler

Ne söylerler ne bir haber verirler”

Diyor koca Yunus…

49 yaşında bir hukukçuydu Mustafa Erdoğan…

Yargıtay 15’inci ve 23’üncü Dairesi üyesi bir hâkimdi. 15 Temmuz’dan sonrasında yapılan keyfi tutuklamalardan o da nasibini alacaktı. Çok önceden hazırlandığı belli olan listelerden birinde onun da adı vardı.

2016 Aralık ayında memleketi Antalya’da beyin tümörü teşhisi ile hastaneye yatırıldı bu dürüstlük timsali hakim. Burada beyin ameliyatı olan Erdoğan, hakkında daha önce çıkarılan yakalama emri nedeniyle hastanede polis nezaretinde tedavi gördü. Erdoğan’ın mal varlığına, maaşına ve banka hesaplarına da tedbir konuldu. Ameliyatın ardından Antalya 3. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklanan hâkim Erdoğan, bulunduğu hastanenin tutuklu koğuşunda vücudunun yarısı felçli halde 6 ay tutuldu.

Tutuklandığı günden itibaren sağlık durumunu gerekçe göstererek avukatları aracılığı ile tahliye talebinde bulunan Erdoğan’ın bu başvuruları sonuçsuz kaldı.

Tahliye talepleri reddedilen Erdoğan’ın ailesi ile görüşmek için yaptığı başvurulara da herhangi bir cevap verilmedi.

Son olarak müvekkilinin sağlık sorunları gerekçesiyle serbest bırakılması için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuran Erdoğan’ın avukatı Hüseyin Aygün’e mahkeme, “Tutuklunun herhangi bir tehlikede olmadığı” cevabını verdi. Erdoğan’ın tutulduğu hastane de Haziran ayında bir rapor hazırlayarak, bakımı sağlanırsa taburcu edilmesinde herhangi bir sorun görülmediğini belirtti.

Başta Bekir Bozdağ olmak üzere HSYK Üyeleri, Başsavcı Harun Kodalak, Başsavcı vekili Necip Cem İşçimen, Başsavcı Ramazan solmaz, Savcı Sinan Tür, Hakim Gülpınar Tür ortak olarak bir cinayet işlemekte herhangi bir sakınca görmemişlerdi.

Bu esnada babası gibi bir hukukçu olmayı hedefleyen kızı Buket Erdoğan sosyal medyada feryatlar içinde “Babam bir hücrede yaşam savaşı veriyor” diye çırpındı ama bu sesi duyan olmadı.

Ağustos ayında hastalığında ilerleme yaşanan Erdoğan, önce yoğun bakıma alındı. Burada da ailesi ile görüşmesine izin verilmeyen Erdoğan, bilinci kapandıktan sonra 18 Ağustos Cuma günü savcının talebi ve mahkemenin kararı ile tahliye edildi. Dört gün bilinci kapalı bir şekilde yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren Erdoğan, maalesef yaşamını yitirdi.

Öte yandan Mustafa Erdoğan’ın tutuklama gerekçesi belli değildi. Somut delil ortaya konulmadan darbe girişimi sonrası cezaevine gönderilen Erdoğan, tutuklu binlerce hakim ve savcı gibi henüz mahkemeye çıkarılmamış hatta iddianamesi bile yazılmamıştı!

Mustafa Erdoğan’ın kızı “Evde şartlar uygun olursa bakım yapılabilir, hastanede ve cezaevinde durması enfeksiyon riskini artırıyor” raporu da dikkate alınmıyor.” diye feryat etmişti. Ancak AKP iktidarı ve yargısı bu talepleri görmezden gelmişti.

Siyasetin uşağına dönüştürülen hukuk bir can daha almıştı.

Nazik, kibar ve vicdanlı bir insandı. Sanata, edebiyata meraklıydı. Görevdeyken şu şiiri yazdığı bilinir:

“Suya, sabuna değerim.

Ne korkar ne baş eğerim.

Ağzıma hiç gem vurdurmam.

Sırtımda yoktur eğerim.

Haktan yanadır hep yerim.

Mazlum olanı severim.

Zulme rızam olmaz asla.

Dünyada yoktur ederim…”

Bu satırları mezar taşına yazdılar büyük hukukçunun.

Tarihin en büyük zulümlerinin yaşandığı bir çağda ve coğrafyada dimdik, onuruyla yaşamayı başarabilen nadir insanlardan biriydi rahmetli Hakim Erdoğan..

Günümüzdeki çay toplayıcıları, düğme ilikleyicileri gibi değildi ve olamazdı asla. Olmayı kabul etse, bugünün muktedirine uşaklık edenlerin hepsi onun emrine amade olurdu belki..

Elbette unutmayacak ve unutturmayacağız bu vicdan abidesini. Belki de onun genç kızı büyüyecek ve bir gün hukuk geri döndüğünde babasının ve diğer binlerce masun hesabını soracak bugünün vicdansızlarından.

Yunus’a bırakalım yine sözü:

“Toprağa gark olmuş nazik tenleri

Söylemeden kalmış tatlı dilleri

Gelin duadan unutman bunları

Ne söylerler ne bir haber verirler”

Mekanı cennet olsun.

[M.Nedim Hazar] 27.2.2020 [TR724]

Batı, bu Müslümanları daha ne kadar taşır? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Geçen hafta Almanya’da 2 ayrı nargile kafeye bir Alman tarafından ırkçı saldırı düzenlendi ve 5’i Türk, 11 kişi öldü. Bu saldırı yükselen ırkçılığı ve İslamofobiyi yeniden gündeme taşıdı. Batıda yaşayan Müslümanlar yeniden kaygılandılar.

İslamofobi, İslama ve Müslümanlara karşı nefret duyma, rahatsız olma halidir. Bunun tarihi kökenleri çok eskilere kadar gitse de 11 Eylül çağdaş anlamda İslamofobinin miladıdır. Bu tarihten sonra batı medyasının sorumsuz veya kasti yayınlarıyla dünyada İslam’a ve Müslümanlara karşı tepki, nefret gelişti. Müslüman, İslam ve terör kavramları sürekli yanyana kullanılarak Müslümanlar toptan şeytanlaştırıldı, mücrimleştirildi.

İslamofobinin yükselişinde pek çok harici faktör var. Kolonyal dönemde Batının Müslüman ülkeleri işgal edip sömürgeleştirmesi ve buna karşı gelişen cihadist tepkiler, İslam dünyasında ekstremist grupların, silahlı örgütlerin doğmasına neden oldu. Güya İslamcı terör gruplarıyla mücadele etmek için Batının Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırması radikalizmi daha da büyüttü. Radikal gruplar batıdan intikam almak için asimetrik mücadele yöntemlerine, İslam’ın tasvip etmediği yollara tevessül ettiler. Batının işgalci, istikrarsızlaştırıcı yaklaşımı radikal İslami eğilimleri tetiklerken, Müslümanlara mal edilen şiddet, terör İslamofobiyi tetikledi ve kısır bir döngü oluştu. Bunları “İslamofobi Neden Yükseliyor?” başlıklı yazımızda ele almıştık, oraya bakılabilir.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Bunların ötesinde İslamofobi’nin yükselmesine neden olan önemli bir faktör de batıda yaşayan Müslümanların tavır ve tutumları. Demokratik batı dünyasında ciddi oranlarda Müslüman nüfus var. Bunların bir kısmı Fransa, İngiltere gibi ülkelere eski koloniler üzerinden gelen Müslümanlar. Ancak son dönemde Batının yanlış müdahaleleriyle istikrarsızlaştırılan Afganistan, Irak, Suriye, Libya gibi ülkelerden çok sayıda insan, can güvenliği için, refah ve huzur aradığı için batı ülkelerine göçtü, göçüyor. Ayrıca İran, Mısır, Suudi Arabistan.. son dönemlerde Türkiye gibi otoriter ülkelerde baskıya, zulme maruz kalanlar kendini batıya atıyor. Ekonomik imkanı olanlar, eğitimliler legal yollarla gelirken, büyük kitleler insan tacirlerinin aracılığıyla ve çok zor şartlarda, denizlerde boğularak, ölümleri hiçe sayarak Batıya ulaşmaya çalışıyorlar. Sonuç itibariyle demokratik batıya, genelde üçüncü dünya ülkelerinden ama münhasıran Müslüman ülkelerden muazzam bir göç ve iltica var. Avrupa’ya iltica eden 10 mültecinin 9’u Müslümanlardan oluşuyor. İslam coğrafyalarındaki otoriter yönetimler, baskı, zulüm, geri kalmışlık, adaletsizlik, eşitsizlik devam ettiği sürece -bütün engellemelere rağmen- bu göç ve iltica akını devam edecek.

Göç ve ilticanın bizzat kendisi, Müslüman nüfusun ve İslam’a dair sembollerin görünür olması, göçün ekonomiye, işsizliğe olumsuz etkileri, sağ partilerin politik istismarı zaten İslamofobiyi yükseltiyor. Hepsinin ötesinde batıda yaşayan Müslümanların tavrı tetikliyor İslamofobiyi. Maalesef batıda yaşayan Müslümanlar olarak bizler bunun farkında bile değiliz veya kâle almıyoruz. Yaklaşan ve her geçen gün büyüyen bu tehdide tedbirler almıyoruz, çözüm için kafa yormuyoruz.

Müslümanların hangi tavır, davranış ve tutumları İslamofobiyi tetikliyor?
  • İş ahlakının olmayışı
  • Ortadoğu’nun veya ülkelerimizin kirli, çatışmacı siyasetini buralara taşımak ve buralarda anavatanın siyasetinin figüranları haline gelmek.
  • Gettolar halinde yaşamak ve bu gettolarımızda 3. dünya atmosferini sürdürmek
  • Dil öğrenmeye direnç. Kaç nesildir Almanya’da yaşayan Türklerden hala çok sayıda Almanca bilmeyen var
  • Çocuklarımızın eğitimine önem vermemek, onların entegrasyonunu da geciktirmek
  • Bulunduğumuz ülkede kuralları takmamak, yasalara aykırı iş ve işlemler içinde olmak
  • Suç eğilimin yüksek olması, pek çok suç şebekesi içinde Müslümanların yer alması.
  • Sosyal yardımların ve sosyal devlet anlayışının istismar edilmesi
  • Kul hakkını kendi aramızda da dikkate almama, ama muhatap “gavur” olunca kul hakkı yemeyi ibadet gibi görme. Oysa ateistin, Almanın veya İngilizin hakkı da kul hakkıdır ve ahirette herkese hesabı sorulacaktır.
  • Buralara sığındığımız, onların hukukundan, demokrasisinden, huzur ortamından yararlandığımız halde onlara hala “taharetsiz kafirler!” yaklaşımıyla tepeden bakmaya devam etmek.
  • Çalışmak, üretmek, anlamak, izah ve ikna etmek yerine komplo teorilerine, hikayelere sarılmak ve bunları tembelliğimize, geri kalmışlığımıza kılıf yapmak.
  • İçinde yaşadığımız toplumların kaygılarını dikkate almamak. Adeta onların ülkesinde onları yok sayarak yaşamak. Onlarla diyalog kurma, bizden onlara zarar gelmeyeceğine ikna etme gibi bir çabaya girişmeme.
  • Müslümanlardan kaynaklanan terör ve şiddeti amasız fakatsız kınayamama. Kınayanların bunu göstermede çekingen davranması.
  • İslamın güzel ahlak ve doğru muamele olduğundan gafil şekilde, Müslümanlığı domuz yememeye, sünnet olmaya, şekle indirgeme. Temsil etmediğimiz Müslümanlığı bir de zorla kabul ettirmeye çalışma.
  • Bütün batı toplumlarını homojen görüp “kafirler” olarak algılama ve öyle muamele etme. Batı dünyasındaki insan haklarını önceleyen, hukuku savunan kesimlere bile etiketleyici, dışlayıcı yaklaşma. Genellemeci ve yanlış bir batı-batılı anlayışına sahip olmak.
  • Batının tüm kaynak ve imkanlarından, sonuna kadar ve çoğu zaman hak etmediğimiz halde yararlanırken, bu toplumların problemlerine çözüm üretmek için kılımızı kıpırtdatmama. Bir katkı verme, değer üretme çabasında olmama.

Sağ politikacıların oportünist yaklaşımları nedeniyle, İslam’a mal edilen radikal örgütlerin eylemleri nedeniyle, tarihi kırılmalar, politik çatışmalar vb gibi nedenlerle zaten İslamofobi yükseliyor. Öte yandan bunlara çözüm bulması, endişeleri gidermesi, batılı dostlarını temin etmesi gereken batı Müslümanları yaklaşan tehlikeyi umursamaz şekilde hayatına devam ediyor. İslamafobiye neden olan sebepleri ortadan kaldırmaya, bu ülkelerdeki demokrat, insan haklarına inanan kesimlerle İslamofobiye karşı mücadele etmek için, etkili diyaloglar kurmaya matuf dikkate değer bir çaba göstermiyor.

Müslümanların batı dünyasındaki nüfusu ve oranı giderek artıyor, bundan sonra da artacak. Zira Müslüman ülkelerde hukuk, insan hakları, adalet konularında bir düzelme yok ve olacağa da benzemiyor. Bizde bu zalim yöneticiler ve onlara sukut, adaletsiz düzene ses vermeme oldukça, canı yanan Batıya göçecek, demokratik ülkelere sığınacak. Ancak nasıl vücut kendisine adapte edemediği şeyleri yabancı addedip atmaya çalışıyorsa, bir süre sonra sığındığımız, hukukuna, adaletine muhtaç olduğumuz bu toplumlar bizi “yabancı” görüp daha fazla taşımak istemeyecek. Demokratik ülkelerde de zaman zaman kırılmalar, kesintiler olur ve bu dönemlerde ilk zarar görenler göçmenler, yabancılardır.

Batıda yaşayan Müslümanlara doğru hızla yaklaşan bir cisim var. Eğer yükselen ırkçılığın dozajının düşmesine çabalamaz, artan İslamofobi ile mücadele etmez, gerçek İslamı ve Müslümanları temsil etme çabası gösteremezsek, korkarım ki uzun olmayan bir dönemde daha büyük sıkıntılarla karşılaşacağız. Bu toplumlar bizim gibi Müslümanlardan kurtulmak isteyecekler. En azından ırkçıların, İslamofobiklerin söylemlerine sessiz kalacaklar.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 27.2.2020 [TR724]

Fox’a bir hatırlatma ve ince sitem [Tarık Toros]

FOX TV, süreçte CHPvari bir yayın politikası güttü.

İktidar söylemini ve kimi şeytanlaştırmaları baştan kabul etti.

Zararsız alanda muhalefet etti.

Ana haber bülteni, AKP’ye itirazı olanların toplaştığı dilim oldu.

Sabah kuşağı, hayli kullanışlı ekran yüzünün de etkisiyle iktidarın ve ulusalcıların platformuna döndü.

Kanal yönetimi ise, bir yandan RTÜK’le mücadele ederken, öbür taraftan reklamverenlere kendini anlatmaya çalıştı.

Korkular, tehditler, parmak sallamalar altında “başımıza bir şey gelir mi” tedirginliği içinde yıllar geçti.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Türkiye’de FOX ve CNN birer temsilcilik esasen.

ABD’de CNN, Trump’ın canını sıkarken…

FOX, Beyaz Saray’ın favori kanalı.

Türkiye’de ise tam tersi.

**

FOX TV muhabiri Erdoğan’a masum bir soru sordu.

Özetle şu:

-Muhalefet, “Şehit isimleri açıklanmıyor”, “Tören neden yapılmadı”, “Suriye milli ordusu hangi sıfatla Libya’ya gitti” diye soruyor. Sizin şehitler için kullandığınız “birkaç şehit” ifadesine tepki gösteriyorlar efendim..

Esasen…

Erdoğan’a son sorular, Zaman muhabiri Ahmet Dönmez tarafından 2013 sonlarında soruldu.

Sonra, o kapı kapandı.

FOX muhabirinin sorusu, eski Erdoğan olsa rahatlıkla savuşturulabilirdi.

Boş bulundu.

Memleketi Güneysu’daki hidroelektrik santrali ile ilgili haberlere kızmış, başka şeyler de var. Öfkesi birikmiş, muhabir üzerinden kurumunu payladı.

Sorular karşısında afallaması ve berbat yüz ifadesi ile hafızalarda yer etti.

**

Mesele ne FOX ne de Erdoğan.

Kendine muhalif diyen yayın kuruluşlarına… (ki Türkiye’de muhalif yayın kuruluşu yoktur.)

Kimi günler, “bu son günümüz, son yayınımız olabilir” duygusu hakim olmuştur, kabul ederim.

Bin tane denge içinde küfedeki yumurtaları kırmadan götürmek meseledir, onu da anlarım.

Gelgelelim, Türkiye koşulları içinde “oyunda kalanların” vadesi dolunca atıldığı da bir hakikat.

Saray’da resim vermekle olay bitseydi keşke.

“Devran dönerse, üstümüzü başımızı silkeler devam ederiz” duygusu var.

Lakin, her zaman sonuna kadar gitmiyor bu mücadele.

Herkes bir Ertuğrul Özkök değil.

**

Eski/yeni CNN Türk de, FOX TV de…

Daha önce çok yerdikleri “yandaşlığa” rahmet okutacak işler yaptılar.

Şimdi kendilerini savunurken, “Erdoğan’a kendi sözünü hatırlattık sadece” diyorlar.

Güzel.

Ben de onlara bir şey hatırlatayım:

Ercan Gün.

Hani şu hakkında tek kelime etmediğiniz, adını anmadığınız gazeteci arkadaşınız.

3.5 yıldır içeride.

Hrant Dink’in katili ile bayraklı fotoğraf çektirenler ortalıkta dolaşıyor, kimi terfi filan bile aldı. Ercan Gün, o görüntüyü yayımladığı için içeride.

Hatırlatayım, dedim.

[Tarık Toros] 27.2.2020 [TR724]

Avrasyacılar Erdoğan’a muhtıra verdi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Avrasyacı güçlerin önemli sözcülerinden Vatan Partisi genel başkanı Doğu Perinçek, ABD ve İsrail’in Suriye’de Erdoğan’a tuzak kurduğunu iddia ediyor. Perinçek’e göre Atlantikçi güçler (ABD-NATO ittifakından yana olanlar) bu ABD-İsrail planlarında rol oynuyorlar. Suriye devleti ile çatıştırarak Türkiye’nin dışarıda yalnızlaştırılmak istendiğini belirten Perinçek, bunun aynı zamanda Erdoğan’ın içeride yalnızlaştırılması anlamına geleceğini iddia ediyor.

Yalnızlaştırılmadan kast ettiği, dış politika ve güvenlik politikalarında Rusya güdümünden çıkmak; iç politika bağlamında ise Avrasyacı ve diğer Batı karşıtı güçlerin Erdoğan’a desteğinin sona ermesidir. Mesaj çok aleni! Perinçek diyor ki “Suriye ile savaş, Türkiye’yi stratejik müttefikleri Rusya, İran ve Irak’tan, dahası Çin Halk Cumhuriyeti’nden uzaklaştırır ve yalnızlaştırır. Ayrıca Türkiye’nin iç cephesinde de ayrılıklar ve kargaşalıklar yaratır”.

Benim daha önceki Suriye analizlerimde, Suriye’de Rusya ve Suriye ile TSK’nın karşı karşıya gelmesinin iç politikada rejim üzerinde ciddi etkileri olacağı değerlendirmemle bire bir örtüşen açıklamalar bunlar. Dışarıda Rusya yörüngesinde hareket eden Erdoğan, içeride de bir Avrasyacı-Rusyacı grupla bir “cephe” kurmuş; zira Perinçek de üzerine basarak bunun bir cephe olduğunu dile getiriyor. Benim 2016’dan beri iddia ettiğim “Erdoğan tek değil, arkasında Avrasyacılar var” hipotezimin onayı. Perinçek Erdoğan’a aba altından sopa gösteriyor. Satır aralarında, Avrasyacıları karşısına alırsa ve Rusya-Esad gücü ile ters düşerse alaşağı olacağını Erdoğan’ın kafasına kakıyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Perinçek’in bahsettiği bu cephenin ana düşmanı Batı’dır. ABD, İsrail, Yunanistan, Kıbrıs, Fransa, bu düşman olarak algılanan grupta olmayan yok! Tabi ki, bu grubun can düşmanı Türkiye, ortakları da başta Kremlin olmak üzere Pekin ve Tahran! Perinçek Erdoğan’a “uyarıyoruz!” diyor. Ona “Atlantikçilerin yanında olursan karışmayız!” mesajı gönderiyor. Yüzde birin altında oy oranına sahip Vatan Partisi, Erdoğan’ın “dünya liderliği” (!) falan tınlamadan, ayar veriyor. ABD-İsrail yönetimlerinin her cephede tepelerine bineceğini söylerken, esasında bir eksen kaymasında bulunursa Erdoğan ve yakın çevresinin tozunu atacaklarını ima ediyor. Elbette Perinçek Vatan Partisi genel başkanı olarak değil, Avrasyacı ekip adına konuşuyor. Kaldı ki partisinde Ergenekon ve Balyoz gibi darbe planı davalarından ceza almış kendisi dışında onlarca güçlü isim var. Bunların büyük bir çoğunluğu, derin devletle bağlantılı olan askerler. Eski general en az on tane ileri gelen Vatan Partili var Perinçek’in ekibinde. İşçi Partisi’nin ideolojisini devam ettiren Kemalofaşist-sol parti Vatan Partisine askerler neden bu kadar rağbet ediyor? Bitpazarına nur mu yağdı? Kemalistler ne zamandır Marksist-Maocu eskileriyle bu kadar samimi oldu? Yoksa mesela başka mı? İslamcılara bu sevgileri nereden ileri geliyor? Erdoğan’a neden bu kadar sadık görünüyorlar? Bu kadar sadıklarsa, reislerinin Suriye politikasını değiştirme kararına neden bu kadar tepki gösteriyorlar? Kim kimi kontrol ediyor? Rejimin vitrini malumumuz da, kapalı kapılar ardında dış politikayı, güvenlik politikasını, mahkeme kararlarını falan asıl kim belirliyor? Perinçek terminolojisini kullanacak olursak, “Türkiye iç cephesinin” esas belirleyicisi, asıl başat gücü, gerçek patronu, hakiki reisleri kim?

Diyor ki Perinçek, “Erdoğan ile Türk ordusu arasında Erdoğan ile Kemalistler arasında, Erdoğan ile milli savunma bakanı arasında” anlaşmazlıklar kışkırtılıyormuş. Bunu ABD’de CIA’in (ABD istihbaratının) planladığını iddia ediyor. Benim daha önceki yazılarımda ortaya attığım, ABD’nin Türkiye’yi Rusya’nın kucağından kurtarmak için girişimde bulunduğu analizimle bire bir örtüşüyor, Perinçek’in iddiaları. Perinçek, Erdoğan’ın 24 Temmuz 2015 tarihinde vatan savaşı başlatma kararı aldığını, 15 Temmuz darbesinin ABD girişimi olduğunu, bunun Türk ordusu ile Türk milletinin birliği sayesinde bastırıldığını ifade ediyor. ABD’nin Türkiye’nin üzerine PKK ve “FETÖ” terör örgütlerini sürdüğünü, ancak Türkiye’ye haklı mücadelesinde Rusya, İran, Çin, Irak ve Libya gibi dost ülkelerin destek verdiğini söylüyor. Türkiye’nin bu süreçte ekonomi dâhil her cephede ABD ve İsrail’in tertip ve tehditleriyle yüzyüze kaldığını iddia ediyor. Antisemitik İslamcı tabana algı çalışması yaparak Erdoğan üzerinde baskı kurmaya gayret ediyor. İsrail’in bu retorikte propagandaya temel teşkil etmesi, Erdoğan’a “altındaki halıyı çekmek için çalışmaya başladık!” mesajıdır. Bunun bir adım sonrasında ABD ve İsrail’in adamı, Büyük Ortadoğu Projesi liderlerinden Erdoğan konulu çalışma başlatılacak. “İstersen bir kez daha düşün!” diyor Erdoğan’a Avrasyacı “cephe” arkadaşları!

Erdoğan’a mesaj o kadar net ki! Bırakalım Perinçek konuşsun: “2014 baharında Silivri duvarını yıkmamızdan bu yana ABD güdümlü PKK ve FETÖ terör örgütlerini hedef alan Türkiye, şimdi bir hedef sapması dayatan bir planı boşa çıkarmak durumundadır. Hedef saptırmasının adı, Suriye’ye karşı savaştır.” Tabi siz Suriye’ye karşı savaş cümlesini Kremlin’e karşı savaş olarak okuyun. Belli ki Moskova sıkı bir destek veriyor, “sağlam durun, arkanızdayım!” diyor. Ayrıca yine belli ki, Perinçek TSK’daki Avrasya cuntasına çok güveniyor. Türk ordusu dediği bu Avrasyacı çete üzerinden, bilindik Kemalofaşist üstten konuşmayla, bu konuda zaten üç buçuk atan, kuyrukları sürekli bacaklarının arasında dolaşan gecekondu gülü İslamcı militan kadrolara ayaklarını denk almalarını ver yerlerini bilmeleri mesajını veriyor. Bunu öyle fütursuzca yapıyor ki, bu gece sanırım birilerinin gözüne uyku girmeyecek.

Perinçek bu karşılaşılan tehdidin 15 Temmuz darbesinden çok daha kapsamlı olduğunu söylüyor. Bu, yapabilecekleri manevraların ve taktiklerin nereye varabileceğini ve sonuçlarını düşündüren bir muhtıradır. “Aynı gemideyiz” diyor ama siz onu “gemiyi terk etmeyin!” diye okuyun! Muhtıranın sonunda “Herkesi ABD-İsrail tertiplerine karşı birliğe, devlet aklına ve kararlılığa çağırıyoruz. Türk milletine güvenle ve saygıyla duyurulur!” diyor.

Aynı Baba filminde Don Corleone’nin rakibine yaptığı “reddedemeyeceği teklif” gibi, Perinçek Avrasyacı muhtırasında Erdoğan’a “dikkatli olmasını” ve “yamuk yapmayıp akıllı olmasını” salık veriyor. Çok ağırdır bu laflar. Çok ciddi bir gücünüz yoksa böyle yarı otoriter ve önüne gelenin içeri atıldığı bir rejimde ulu orta böyle konuşamazsınız! Konuşturmazlar!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.2.2020 [TR724]

Yandaş profesör kovuldu

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı eleştirenlere sosyal medyadan ağır hakarette bulunan, son olarak Ceren Damar'ın katili Hasan İsmail Hikmet'in avukatlığını üstlenen Prof. Dr. Vahit Bıçak, Polis Akademisi'nden kovuldu.

Sosyal medyada Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) sözcüsünü aratmayacak mesajlar paylaşan Prof. Dr. Vahit Bıçak, araştırma görevlisi Ceren Damar Şenel'in katilini müdafaa ederken kullandığı ifadeler sebebiyle infiale sebep olmuştu.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, "Ceren Damar Şenel cinayeti sanığının avukatı Vahit Bıçak'ın Polis Akademisi'nden ilişiği bugün kesilecek." dedi.

''Bu konuda arkadaşlarımızla yaptığımız değerlendirme çerçevesinde Polis Akademisi ile ilişiğinin kesilmesiyle ilgili onay benim önümde." diyen Soylu, "Bugün itibarıyla bu ilişik kesiliyor." ifadelerini kullandı.


Sık sık Saray'da düzenlenen toplantılara katılan Prof. Dr. Vahit Bıçak, AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan ile çektirdiği selfieleri sosyal medyada paylaşıyor.

CEREN DAMAR ŞENEL'İ HUNHARCA KATLETTİ

Araştırma Görevlisi Ceren Damar Şenel, kopya çekerken yakaladığı öğrencisi Hasan İsmail Hikmet tarafından 2 Ocak 2019'da üniversite kampusündeki odasında tabancayla vurulduktan sonra bıçaklanarak öldürülmüştü.

Hikmet'in avukatı Prof. Dr. Vahit Bıçak esas hakkındaki mütalaaya karşı yaptığı savunma sırasında Ceren Damar Şenel'in müvekkiline cinsel istismarda bulunduğunu, konumunu kullanarak bu istismarı sürdürdüğünü iddia etmişti.

Dava sonrası Ankara Barosu, Bıçak hakkında soruşturma açılmasına karar vermişti.

[Samanyolu Haber] 27.2.2020

Mansur Yavaş'tan çarpıcı sözler

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın "hukuk dersi" niteliğindeki konuşması sosyal medyada gündem oldu. "Bakmayın kocaman sıfatlada, maaşımızı da siz ödüyorsunuz." diyen Yavaş gelişmiş ekonomilerin hukukta da en üst seviyede olduğunu vurguladı.

Mansur Yavaş: Maaşımızı da siz ödüyorsunuz

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Bilkent Üniversitesi'nde düzenlenen Uluslararası Hukuk Çalışmaları Topluluğu'nun IURIS AGORA etkinliğinde konuştu.

Anayasa hukuku dersi niteliğindeki konuşması sosyal medyada en fazla paylaşılan ve beğenilen mesajlar arasına girdi.

"Biz sizin paranızı harcıyoruz ve devlet memuruyuz. Bakmayın kocaman sıfatlar yakıştırılmasına. Bizim herhangi bir memurdan farkımız yok, maaşımızı da siz ödüyorsunuz." diyen Yavaş, göreve geldikleri 31 Mart 2019'dan itibaren belediye ihalelerini internetten canlı olarak yayınladıklarını belirtti.

BORU İHALESİNİ 400 BİN KİŞİ TAKİP ETTİ

"İhaleleri açık yapmaya başladık." diyen Yavaş, "ASKİ’nin boru ihalesini 400 bin kişi seyretti. İnsanlar verdikleri paranın nasıl harcandığını görmek istiyor. Bu açık ihaleler sayesinde 670 milyon TL bütçe fazlası verdik. Tabii bu paralarla borçları ödüyoruz." ifadelerini kullandı.


Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, "İngiltere'de çoğu belediye başkanı işe gitmez, maaş almaz. Semboliktir. Belediye başkanının istediği gibi para harcama yetkisi yoktur." dedi.

Yavaş, vatandaşların takdirini toplayan konuşmasının devamında, "Devlet yönetiminin asla sizin üzerinizde bir şey olmadığını ve sizin anayasada verdiğiniz yetkiyle sizi yönettiklerini bilerek, öyle koca koca arabalarla ve korumalarla gidenlere bakmayın. Onlar aslında haksızlık yapıyorlar." tespitinde bulundu.

YAVAŞ: HUKUK YOKSA EKONOMİ YOKTUR ARKADAŞLAR!

Yavaş, "Hukukun en iyi uygulandığı ülkelerin listesini bir kâğıda yazın. Sonra da milli gelirin en yüksek olduğu ülkeleri yazın. İki listeyi karşılaştırdığınızda, yan yana geldiklerini göreceksiniz. Eğer hukuk yoksa, ekonomi de yoktur arkadaşlar." dedi.

[Samanyolu Haber] 27.2.2020

KHK TV'ye mahkeme kararı olmadan erişim engeli

Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile işlerinden atılan 130 binden fazla kişinin sesi olmak için kurulan ve Genel Yayın Yönetmenliğini kendisi de KHK ile ihraç edilen Prof. Haluk Savaş'ın yaptığı KHK TV, mahkeme kararı olmaksızın erişime kapatıldı.

KHK ile ihraç edilenlerin sesini duyuran KHK TV’ye erişim yasağı getirildi. Genel Yayın Yönetmenliğini Prof. Dr. Haluk Savaş’ın yaptığı KHK TV, Ağustos 2019’da kurulmuştu.

Sosyal medya platformları ve Youtube’da yayın yapan KHK TV sekiz ayda 22 bin 700 aboneye ulaşmış, İngilizce yayın da yapmaya başlamıştı.

KHK TV sosyal medya üzerinden erişim engeli ile ilgili paylaşımda bulundu:

"Kamuoyuna duyuru:

KHK TV'ye mahkeme kararı olmaksızın erişim engeli getirildi.

Mağdurların sesini duyuran ve gazetecilik yapan KHK TV'ye yapılan bu hukuksuzluğu kabul etmiyoruz.

Gasp edilen hakkımızı almak için hukuk içerisinde tüm mücadele yollarına baş vuracağız."

[Samanyolu Haber] 27.2.2020

Ben isyan ediyorum!

Daha önce "Kanun Hükmünde Kararnameler faciadır." diyen, ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Esefle karşıladım." sözleri üzerine geri adım atan Bülent Arınç yine çarpıcı sözler sarf etti. Arınç, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) memuriyetten ihraç edilenlere özel sektörde de iş verilmediğini belirterek, "Yurt dışına çıkamıyor, pasaportuna el konulmuş. Kimse de iş vermiyor. Ben isyan ediyorum. Yani bu adam dağa mı çıksın?” sorusunu yöneltti.
Ben isyan ediyorum!

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu (YİK) üyesi Bülent Arınç, Adalet ve Kalkınma Partisi'nden (AKP) istifa eden ve yeni parti için yola çıkan Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan'ın AKP cenahından gelen ağır eleştirilere mukabil eski defterleri açabileceklerini söyledi.

Saadet Partisi’nin yayın organı TV5'te katıldığı programda soruları cevaplandıran Arınç, "Birlikte olduğumuz dönemlere ait suçlamalar yapılırsa, onlar da meşru müdafaa haklarını kullanır. Belki de mahrem kalması gereken konuları kendilerini savunmak adına konuşabilirler. Bu da testiyi çatlatır. İki tarafa da zararı olur." dedi.

ARINÇ: YURT DIŞINA ÇIKAMIYOR, KİMSE İŞ VERMİYOR; BU ADAM DAĞA MI ÇIKSIN?

YİK üyeliğinden aldığı 18 bin TL maaşının bir bölümünü Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağdurlarına verdiğini belirten Arınç, KHK ile atılan ancak takipsizlik ve beraat kararı alan insanların derhal görevlerine dönmesi gerektiğini söyledi.

Arınç, “Yurt dışına çıkamıyor, pasaportuna el konulmuş. Kimse de iş vermiyor. Ben isyan ediyorum. Yani bu adam dağa mı çıksın?” sorusunu yöneltti.


Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu'nun 8 üyesinden biri olan Bülent Arınç YİK'ten 18 bin TL maaş alıyor.

150 bin kamu görevlisinin KHK marifeti ile ihraç edildiğini vurgulayan Arınç, "Haksızlığa uğradığını iddia edenler oldu. OHAL kalktı ve bu kişilerden aç kalanlar var. Yüzde 10 nispetinde işe iade edildi. Bu da yeterli değil. Bu insanlar eziliyor, yarına dönük güvenleri kalmıyor." dedi.

RÖVANŞ HAZIRLIĞINDA OLANLAR KİM?

"Bir ayet var: Sizin bir topluluğa, kavme olan nefretiniz sizi adaletten ayırmasın. Biz bu adamları sevmiyoruz. Topluca bakamazsınız." diyen Arınç, "Yargıtay bazı kararları bozmaya başladı, onları selamlıyorum. Filanın damadı çıktı." ifadelerini kullandı.

İsim vermeden Ergenekon ve Balyoz sanıklarının rövanş peşinde olduğunu ima eden Arınç şunları kaydetti: "Bir kesim rövanş hazırlığı içinde. Bize zamanında şöyle yapmışlardı. Biz de onlara bunu yapacağız."

"ÖLDÜR, ÖLDÜR’ DİYE BAĞIRIYORLAR"

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin eski başkanı Kadir Topbaş’ın damadı Ömer Faruk Kavurmacı'yı şahsen tanıdığını aktaran Arınç şöyle devam etti: "Dört sene içeride yattı. Bir internet sitesi ‘Onun damadı da tahliye edildi' diye yazdı. Ne vicdansız insansın, ahlaktan nasipsiz insansın. Adam dört sene içeride yattı. Bu vicdansızlığı yapanlar, beraat edince çıldırıyor. Arenada gladyatör gibi. Yukarıdan gelecek harekete bakıyor. Bağırıyorlar, ‘öldür, öldür' diye."

Arınç, Babacan ve Davutoğlu'nu yönelik saldırıların Pelikan çetesi tarafından yönlendirildiğine işaret ederek, "Şahıslarla ilgili eleştiriye girmemek lazım. Trollerin, troliçelerin ağzı ile hain denecek kadar bu insanlara hakaret edilmesi çok yanlış olur. Cama taş atınca karşılığı olur." dedi.

Arınç, Melih Gökçek'in oğlu Osman Gökçek'e ait Beyaz TV'de program yapan Hüseyin Gülerce için "Her şeyi yalan." ifadesini kullandı.

[Samanyolu Haber] 27.2.2020

İşte gerçek varlık fonu!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kendisini yönetim kurulu başkanı olarak tayin ettiği Türkiye Varlık Fonu'nun yurt dışından yatırımcı getireceği iddia edilmişti. Şu ana kadar tek yatırımcı dahi getirilemediği gibi TVF'ye devredilen PTT ve Çaykur gibi şirketlerin zararı katlandı. Norveç Varlık Fonu ise 2020 yılında 180 milyar dolar gelir elde etti.

SAMANYOLUHABER- Norveç Varlık Fonu (Norges Bank) 2019 yılında 180 milyar dolar ile rekor seviyede getiri sağladı.

Norveç Varlık Fonu hisse senedi piyasalarındaki rallinin etkisiyle 2019 yılında 180 milyar dolar ile rekor düzeyde getiri elde etti.

Fon söz konusu dönemde 1,69 trilyon kron (180 milyar dolar) getiri sağladı. Fondaki hisse senetleri yüzde 26, tahviller yüzde 7,6 ve gayrimenkullerin değeri yüzde 6,8 yükseldi.

FONUN BÜYÜKLÜĞÜ 1,1 TRİLYON DOLAR

Portföyün dağılımı geçen yıl itibarıyla yüzde 70,8 hisse senetlerinde, yüzde 26,5 sabit getirili menkul kıymetlerde ve yüzde 2,7'si emlak yatırımında idi.

Fonun tarihi açısından 2019 yılı kitaplarda yerini alacak.


Norveç petrolü keşfettiğinden bu yana tam 50 yıl geride kalırken, fonun büyüklüğü de 10 trilyon kronu (1,1 trilyon Amerikan Doları) aşmış oldu.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin 2007 yılında kurduğu Türkiye Varlık Fonu (TVF) ise herhangi bir yatırımcı çekmek bir yana Türk Hava Yolları, Türk Telekom, kamu bankaları, Çaykur, PTT ve BOTAŞ gibi nakit zengini şirketlerin üzerine kondu.

TVF, Sayıştay denetiminden de muaf tutulmuştu.

[Samanyolu Haber] 27.2.2020

Rus uçakları TSK konvoyunu vurdu!

Rusya ordusu ve Beşar Esed rejimine bağlı kuvvetler, Türk Silahı Kuvvetleri'ne ait konvoya hava saldırısı düzenledi. Saldırıda 3 asker şehit oldu.
Rus uçakları TSK konvoyunu bombaladı

Suriye'nin kuzeybatısında İdlib şehrinde Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) ait gözlem noktalarını kuşatan Beşar Esed rejimine bağlı kuvvetlere Rus ordusu da hava desteği veriyor.

Rus taarruz uçakları bugün erken saatlerde İdlib yakınlarında TSK'ya ait bir konvoyu hedef aldı. Yerel kaynakların bildirdiğine göre bombardımanda 3 asker şehit olurken, yaralı sayısı hakkında bilgi verilmedi.

ERDOĞAN: İDLİB'DE ÜÇ TANE ŞEHİDİMİZ VAR

Sosyal medyada yayınlanan videoda kamyonların ağır hasar gördüğü görülüyor.

Şehit haberlerini Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan teyit etti.

Bugün AKP teşkilat yöneticileri ile bir araya gelen Erdoğan, "Libya'da daha önce Hafter lehine gelişen yapıyı hamdolsun tersine döndürdük. İdlib'de olan gelişmeler lehimize döndü. İdlib'de üç tane şehidimiz var, rejimin kaybı çok büyük." dedi.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler ise herhangi bir beyanda bulunmadı.

"RUSYA'NIN DESTEĞİ OLMASA ESED'İN AYAKTA DURMASI MÜMKÜN DEĞİL"

Erdoğan, "Binlerce vatandaşını öldüren bir Esed'i dost olarak kabul etmiyoruz. Siyasette her mevzi her meki her temsil önemlidir. Biz Adana Mutabakatıyla Suriye'deyiz. Rusya'nın desteği olmasa Esad'ın ayakta durması mümkün değil."


TSK'ya ait gözlem noktalarının çoğu Esed kuvvetlerinin kontrolüne geçen bölgenin ortasında kaldı. Rusya, İdlib üzerinde uçuşa yasak bölge ilan ettiği için TSK bölgedeki birliklere hava desteği veremiyor.

Erdoğan'ın İdlib krizini görüşmek maksadıyla 5 Mart'ta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geleceklerini açıklamasına Kremlin Sarayı'ndan "Böyle bir görüşme planı yok, Devlet Başkanı Putin'i o gün başka programları var." cevabı gelmişti.

Erdoğan daha önce de Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Putin'in 4'lü zirvede buluşacağını kaydetmişti. Ancak Moskova böyle bir hazırlık olmadığını belirterek, Erdoğan'ı tekzip etmişti.

[Samanyolu Haber] 27.2.2020

Afyonkarahisar T tipi Cezaevi'nde işkence iddiaları: Hükümlü yakınları ne diyor?

Birkaç ay önce açılan ve başka cezaevlerinden tutuklu ve hükümlülerin sevkedildiği Afyonkarahisar 1 Nolu T tipi Cezaevi, ilk günlerinden beri işkence ve kötü muamele iddialarıyla gündeme geliyordu.

Cezaevinde çıplak arama yapıldığı, karşı çıkanların karanlık bir odaya alınarak işkenceye uğradığı, dayak atıldığı ve doktor muayenesinden geçirilmedikleri iddiaları vardı.

Bu iddiaları araştırmak üzere biraraya gelen İnsan Hakları Derneği (İHD), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği ve HDP'den temsilciler 20 Şubat tarihinde cezaevine giderek işkenceye maruz kaldığını söyleyen tutuklu ve hükümlülerle bire bir görüşmeler yaptı ve ortak bir rapor yayımladı.

Ortak raporda Afyonkarahisar 1 Nolu T tipi cezaevinde "temel hak ve hürriyetler ile işkence yasağının ihlal edildiği" kaydedildi

Heyet işkence ve kötü muameleye maruz kaldığını söyleyen 15 tutuklu ve hükümlü ile görüştü.

Görüşmeler ışığında hazırlanan raporda, cezaevi müdürünün tutuklu ve hükümlülere hitaben "Soyunmazsanız dövüleceksiniz, zorla soyulacaksınız", cezaevi görevlilerine hitaben ise "Arkadaşlar artık işkence serbesttir. Dövün ama iz bırakmayın" diye konuştuğu ifadelerine yer veriliyor.

Raporda ayrıca cezaevinde kalanların "yağlı çeşme suyu içmek zorunda bırakıldığı", keyfi olarak tek kişilik hücrelerde tutulduğu, sabun verilmediği ve falakaya çekildiğini beyan eden iki kişinin hastaneye sevk edildiği, doktor muayenesinden dönünce yeniden işkenceye maruz kaldıkları iddialarına da yer veriliyor.

Aileleri ve yakınları cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerin can güvenliğinden kaygı duyduklarını söylüyorlar.

Adalet Bakanlığı bütün iddiaları inceliyor

Adalet Bakanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre iddiaların tamamı "örgüt propagandası" olarak görülse de söz konusu şikayetlerin her biri raporlanıyor ve ayrıntılı olarak inceleniyor, bu konularda "özgüvenli ve şeffaf bir politika" izleniyor.

Bakanlık kaynakları, söz konusu mahkumların doktora sevk edildiğini, raporlarında darp izine rastlanmadığını söylüyor. Tüm tedbirlerin mevzuata göre yapıldığı fakat aramaya karşı çıkan tutuklu ve hükümlüler arasında zaman zaman arbede yaşanabildiği, basına yansıyan iddiaları doğrulayan bir kanıt ve sonuca ulaşılamadığı belirtiliyor.

Yine bakanlık kaynaklarından edinilen bilgiye göre Türkiye, 15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminden sonra sözleşmeyle erteleme yetkisi olduğu halde Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi'nin (CPT) ülkedeki cezaevlerini ziyaret etme isteğini geri çevirmedi.

Cezaevini ziyaret eden insan hakları örgütleri ise işkenceye maruz kaldığını söyleyen kişilerin ivedilikle Adli Tıp Kurumu'na ya da tam teşekküllü bir hastaneye sevklerinin yapılması ve ilgili görevliler hakkında idari soruşturma başlatılması gerektiğini vurguluyorlar.

'Gardiyanlar sulama hortumu ile falakaya yatırdı'

İnsan hakları örgütleri ve gönüllülerinin hazırladığı raporda, çarpıcı iddialar ve bu iddiların bazılarını desteklediği düşünülen görsel tanıklıklar yer alıyor.

Örneğin, "Eğer burada ölürsem, ikinci müdür ve gardiyanlar benim katilimdir bunun bilinmesini istiyorum" diyen hükümlü İ.Ç. şunları anlatıyor:

"… Gardiyanlar sulama hortumu getirerek falakaya yatırdılar, bu falakayı beş gardiyan yaptı, falakadan sonra tek kişilik hücreye kapatıldık, tek kişilik hücrede sayım için ayağa kalkmayınca önceki işkencelerden daha fazla dövmeye başladılar ve bu şekilde iki kez sayım için işkence gördük, gardiyanlar birbirlerine 'dövün ama iz bırakmayın' dediler."

Bir başka hükümlü M.S.A ise darp edilmesi sonrası doktor muayenesinden geçirilmediğini öne sürüyor:

"…Kıyafetlerimi çıkartırken bir yandan tehdit ve hakaretlerde bulunuldu ve kaba dayak atıldı; ellerimi yukarı kaldırtıp, başımı ayaklarıma kadar öne eğip bu şekilde kendi etrafımda 10-15 kez döndürülerek rencide edildim, tüm vücudum o an kitlendi, bir yandan tekme tokat vurdular ve biz 'İnsanlık onuru işkenceyi yenecek, kahrolsun işkence' diye sloganlar attık. Darp raporu alamadım ve zaten iz kalmayacak şekilde şiddet uygulandı."

Aynı cezaevinden raporda iddiaları aktarılan M.A.K, parmağı kırılacak derecede darp edildiğini söylüyor:

"Afyon E Tipi Kapalı Hapishanesi'nden nakil edilirken fiziksel şiddet, hakaret ve tehdide maruz kaldık. Bu saldırıda sol el yüzük parmağım kırıldı, İdarenin parmağımı kırdıklarını kabul etmedi, 'Arbedede sen kendini bir yere vurmuşsun' dediler."

Tutuklu ve hükümlülerden M.S.S., "İşkence ve kötü muamele görmediklerine'' dair beyanları alınarak belge imzalatıldığını ve çıplak arama sırasında gardiyanlar tarafından fiziksel şiddet uygulandığını öne sürüyor.

Heyet, tutuklu ve hükümlülerin beyanlarını doğrulayan fiziksel izler tespit ettiklerini, görüşme yapılan kişilerden birinin sol gözünde fiziksel şiddet izi ve bir diğerinde sağ bacağının arka kısmında darba bağlı yara izi olduğunu kaydediyor.

Hükümlüler rapora göre ayrıca, İnfaz Hâkimliğine, Savcılığa ve Adalet Bakanlığı'na dilekçeler yazdıklarını ancak evrak kayıt numarası verilmediği için şikâyetlerinin ulaşıp ulaşmadığı bilmediklerini beyan ediyorlar.

'Amcamın can güvenliğinden endişeliyiz'

İddialar cezaevinde yakınları bulunan aileleri de kaygılandırıyor.

Hakkâri Yüksekova'da yaşayan bir aile, Afyon'a sevk edilen hükümlü yakınları İ. A'nın can güvenliğinden endişe duyduklarını anlatıyor.

BBC Türkçe'ye konuşan Ş.A., amcası İ.A ile yaptığı telefon konuşmasını şöyle anlatıyor:

"Amcam can güvenliğinin olmadığını, darp ve kötü muameleye maruz kaldığını söyledi. Kalbinde pil var, düzenli olarak ilaçlarını alması ve muayene olması gerekiyor ancak sevkten sonra ilaçları dahil hiçbir eşyasını vermemişler. Şu anda tek kişilik hücrede üzerinde sadece bir eşofman takımıyla kalıyor."

Ş.A, amcasının telefonda konuşmaktan çekindiğini söylüyor ve 'Sesimi duyurmama yardım et' dediğini aktarıyor.

"Maddi sıkıntılarımızdan ötürü amcamı görmeye gidemiyoruz" diyen Ş.A, müebbet hapis cezasının bitmesine iki yıl kalan İ.A'nın yakın bir şehre sevk edilmesi için verdikleri dilekçelerin ise reddedildiğini söylüyor.

BBC Türkçe'ye konuşan başka bir hükümlü yakını da Mardin Kızıltepe'den 40 yaşındaki C.A. Ağabeyi M.S.A'nın 21 yıldır tutuklu olduğunu Afyon'a sevkedilene kadar böyle bir muameleyle hiç karşılaşmadığını söylüyor.

"Abim bunca yıldır cezaevinde yaşadığı sorunları pek bize yansıtmazdı. Ama bu kez durum çok kötü olmalı ki telefonda bana anlattı. Çıplak aramaya izin vermedikleri için darp edilmişler. Elleri kelepçeliyken dövmüşler, tek kişilik hücrelere koymuşlar. Diğer cezaevlerinde hiç böyle bir şey yaşanmamıştı."

Cezaevi yönetimi iddialara ne diyor?

Raporun hazırlanmasına katkıda bulunan HDP Batman Milletvekili Mehmet Tiryaki, BBC Türkçe'ye işkence iddialarını araştırmak üzere için cezaevine altı avukatla birlikte gittiklerini anlattı.

Tiryaki, cezaevi yönetimiyle de görüştüklerini kaydederek şöyle sürdürdü:

"Cezaevi yönetimi mahpusların geçici olarak tek kişilik odalarda kaldığını söylüyor ancak bizim öğrendiğimiz böyle değil. Savcı bizzat hükümlülerle görüşüp, 'Nedir derdiniz' diye sormuş. Bunun üzerine bir hükümlünün anlatması üzerine, 'Atın bunu hücreye' demiş. Bu yönüyle bir cezalandırma uygulamasıdır.

"Türkiye'de yüzlerce cezaevi arasında sorunlu olan birkaç cezaevine bir de Afyon cezaevinin eklenmesini istemiyoruz. Birkaç ay önce açılan cezaevinin yönetimi, sorunların çözülmesi için zaman isteyen bir tutum sergiliyor. Ancak mahpuslar kendilerine esir gibi davranıldığını düşünüyorlar."

İnsan hakları heyetinin cezaevi müdürü ile yaptığı görüşme de rapora yansıyor.

Çıplak arama, tekli hücre, kaba dayak ve işkence şikayetlerine rağmen tutuklu ve hükümlülerin neden doktor muayenesinden geçirilmediği gibi soruların yöneltildiği cezaevi yönetiminin uygulamaların mevzuata uygun olduğunu, mahpusların tekli hücrede değil "tekli odalarda" tutulduklarını ve çıplak arama yapılmadığını kaydettiği aktarılıyor.

Cezaevi Müdürü gardiyanların zor kullanma yetkisi bulunduğunu belirtse de heyet, görüşmelerden elde edilen beyanların, zor kullanma yetkisini aşan ve 'işkence niteliği taşıyan fillere işaret ettiğini savunuyor.

Heyet, işkence iddialarına karşı herhangi bir soruşturma yürütülüp yürütülmediği hususunda net bir yanıt alınamadığını da ifade ediyor ve hakkında şikayette bulunulan gardiyanların halen görevde olmasının da etkili soruşturma yükümlülüğüne aykırı olduğunu savunuyor.

[Samanyolu Haber] 27.2.2020

DSÖ’den Corona virüsü açıklaması

Dünya Sağlık Örgütü Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, Corona virüsüyle ilgili son gelişmeleri aktardı. Cenevre'de konuşan Tedros, her ülkenin Corona virüsüne hazır olması gerektiğini belirterek, "Hiçbir ülke vakalara sahne olmayacağını zannetmesin, bu fiilen ölümcül bir hata olur" ifadesini kullandı.

Corona virüsünün dünya genelinde belirleyici bir noktaya ulaştığını belirten ve ülkeleri virüsün yayılmasına karşı harekete geçmeye davet eden Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, açıklamalarında şu ifadeleri kullandı:

* Her ülke ilk Corona virüs vakalarına hazırlanmalı. Hiçbir ülke topraklarında virüs olmayacağı kanaatine kapılmasın. Bu büyük bir hata olur. Ancak ne umutsuz ne de çaresiz değiliz.

* İlk vakalar için hazır mıyız? İlk vaka geldiğinde ne yapacağız? İzolasyon merkezimiz, yeterli ekipmanımız var mı? Ülkeler şu an bu soruları kendine sormak zorundadır.

* Dünya Sağlık Örgütü virüse karşı ulusal planlamasını yapmak isteyen tüm ülkelerin yanındadır. Endişe ve panik bize yardımcı olmayacak. İran ve İtalya’daki vakalar bu virüsün nelere kadir olduğunu bize göstermiş oldu.

* Bu virüs influenza (grip) değil, doğru önlemlerle kontrol altına alınabilir. Bu virüsün pandemik potansiyeli var. Şimdi virüsü önlemek ve hayatları kurtarmak için harekete geçme zamanı.

PANDEMİK HASTALIK NEDİR?

Dünyada eş zamanlı olarak çok yaygın bir şekilde çok fazla sayıda insanı tehdit eden bulaşıcı hastalıklara verilen isim. Bir bulaşıcı hastalık farklı bir türdeyse ve insandan insana çok çabuk ve hızlı bulaşıyorsa küresel bir tehdide neden oluyor. Bu durumda bir salgına pandemi denilip denilmeyeceğine ise Dünya Sağlık Örgütü karar veriyor.

[Samanyolu Haber] 27.2.2020

Medyanın yeni bir Struma imtihanı: Hizmet Hareketi [Kudret Altındağ]

Avukat Cem Sofuoğlu’nun 2012 yılının başlangıcında “24 Şubat 2012 yıldönümünde Struma Gemisi kurbanları için ne yapılabilir?” konusunda fikir alışverişinde bulunmak için beni ziyaret etmesi ile Struma Gemisi Olayı hayatıma hiç çıkmamak üzere girmiş oldu. Sofuoğlu, müteveffa Ishak Alaton’un yönlendirmesi ile benimle o dönem çalıştığım Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndaki ofisimde buluşarak daha önce hiç duymadığım söz konusu faciayı bana anlattı. Birkaç yıldır, farklı kültür ve din müntesipleri ile “Barış İçinde Birlikte Yaşama” konusunda yoğun çalışmalar içinde bulunmama ve aynı zamanda gazetecilik mesleğimi icra etmeme rağmen “Struma Gemisi Olayı”nı hiç duymamış olmam beni son derece üzmüştü.

STRUMA 70 YIL SONRA YENİDEN GÜNDEM OLUYOR

Öncelikle, organizesini GYV’ye bağlı Kültürlerarası Diyalog Platformu (KADIP) olarak bizim yaptığımız ve proje ortaklarımızın da katkı sunduğu bir basın açıklaması yapmaya karar verdik. Türk medyasını davet ettiğimiz söz konusu açıklamayı da Struma Gemisinin 70 gün zorunlu olarak demir atarak bekletildiği Sarayburnu açıklarını gören bir noktada yaptık.

Istanbul Hahambaşılığı’nın kurumsal olarak katılımı konusunda çekimser kaldığı 2012 yılı etkinliğinin ardından, 2013’teki yıldönümünde Alarko Holding’in konferans salonunda bu sefer bir panel ile konu masaya yatırıldı.

BU SEFER RUS TORPİDOSU DEĞİL, 17/25 ARALIK STRUMAYI VURDU

Çalışmalar bu şekilde devam ederken, 17/25 Aralık operasyonları sonunda AKP hükümeti tüm gücüyle Hizmete yakın kurumlara baskı kurmaya başladı. Struma Gemisi Anma Etkinlikleri de bu baskıdan nasibini aldı. 2014’te planladığımız ve son anda güvenlik gerekçesi ile iptal etmek zorunda kaldığımız programda, Struma Gemisi’nin batırıldığı Karadeniz açıklarına bir tekneyle gidecek ve hayatlarını kaybedenler için denize çiçekler bırakacaktık. Aslında yapmaya çalıştığımız şey, hemen yanı başımızda gerçekleşmiş olan tarihi bir “trajedi”nin, bir daha yaşanamaması adına tarihe bir not düşmekten başka bir şey değildi.

PROGRAMLARIN ENGELLENMESİ ÜZERİNE BİR KİTABIN DOĞUŞU

Son derece barışçıl bu programların baskı sonucu iptal edilmesi beni başka bir arayışa itti. Yüksek Lisans tez konumu bu olayı araştırma üzerine seçtim. İstanbul’un tam ortasında gerçekleşen bu olayın ağırlıklı olarak merkezlerini İstanbul şehri olarak seçen Türkiye Medyasında nasıl temsil edildiğini araştırmaya karar verdim. “Türkiye Medyasında Yahudi Temsili: Struma Gemisi Olayı Örneği” başlıklı tezim tamamlandıktan sonra Lambert Academic Publication tarafından kitaplaştırıldı.

EGEMEN SÖYLEMİN BORAZANCISI; MEDYA

Üniversitede medyanın bize tanımını yapan hocalarımız, medyayı her gün bir yerlerde yaşanan olayları takipçisine yansıtan bir ayna olarak tanıtmış olsalar da bunun bir ütopya olduğunu tez çalışmamda daha yakından görmüş oldum. Aynadan beklenen, olayları maniple etmeden, değiştirmeden, yönlendirmeden ve çarpıtmadan aktarmasıdır. Pratikte ise medya, -kendisi de dev bir endüstri olduğundan- çıkarlarını, bağlı olacağına söz verdiği etik değerlerden önde tutmaktadır.
Türkiye’de de medya, özellikle 1980’den sonra değişen yönetim profili nedeniyle iş insanlarının kontrolüne girmiş, bunun sonucunda ideolojik olarak taraf olmanın yanı sıra, ekonomik anlamda da iktidar ve güç odaklarına bağımlı hale gelmiştir. Dolayısı ile devletin ideolojik bir aygıtı olmayı medya “rıza” çerçevesinde kabullenmekte ve içselleştirdiği egemen ideolojiyi özellikle de nüfus ve nüfuz olarak az olan toplum kesimlerine yönelik geniş bir şekilde yeniden üretmektedir.

DÜN YAHUDİLERE UYGULANAN, BUGÜN HİZMET HAREKETİNE UYGULANIYOR

Nazi birliklerinin ülkedeki baskı ve kıyımları nedeniyle 12 Aralık 1942 yılında çoğunluğu çocuk ve kadında oluşan Romen Yahudiler, Romanya’yı terk ederek Filistin’e gitmek üzere Köstence Limanı’ndan Struma isimli bir gemi ile yola çıktılar. 15 Aralık 1942 yılında İstanbul’a ulaşan gemi, İngiltere’nin de engellemeleri, Türk Hükümeti’nin de izin vermemesi nedeniyle Sarayburnu açıklarında zorunlu demir atarak durdurulmuş ve 70 gün karaya çıkmasına izin verilmeyen yolcuları ile tekrar römorkörlerle Karadeniz açıklarına çekilmiştir. Resmi söyleme göre, 25 Şubat 1942 yılı sabahı Yön Burnu’nun 4-5 mil açığında Sovyet denizaltılarından gönderilen torpido ile infilak ettirilerek batırılmış, geminin yolcularından sadece bir kişi yöredeki balıkçılar tarafından kurtarılabilmiş geri kalan herkes hayatını kaybetmiştir.
Kısaca anlatmaya çalıştığım bu facia, ortalama bir medya organının ilgisini çekebilecek birçok konuyu barındırmasına rağmen, ne 1942 yılında faaliyet gösteren Türkiye medyasında yeteri kadar kendine yer bulabilmiş ne de devamında gelen yıllarda hak ettiği ilgiyi bulabilmiştir.

STRUMALAR ARTIK BATIRILAMASIN

Tezimde yaptığım analizde, Struma Gemisi Olayının haberleştirilmesinde egemen devlet, ideolojinin belirleyicisi konumundadır.  Bu çerçevede medya yayınladığı bu tarz haberlerde çoğunlukla isimsizlendirme, anlamlı yokluk, dezenformasyon, enformasyon eksiltimi, edilgen cümle yapısı ile özneyi gizleme pratiklerine başvurur. Bundan dolayı, Türkiye’de milyonlarca kişi bu faciadan habersizdir.

Yurtdışında Türk vatandaşları ile yaptığımız konuşmalarda sık sık karşılaştığımız durum aynen şimdi de bu şekildedir. Hizmet Hareketi müntesiplerine yönelik Türkiye medyasındaki haberlerden beslenen bir çok Türk vatandaşı, hapishanelerde büyüyen bebekleri, insan onuruna aykırı muamele, temel haklardan yoksun bırakılma vb.. uygulamaları hiç duymadıklarını aktarmaktadır. Binlerce insanı sözde bir terör örgütü ismi altında toplayan egemen söylemin taşeronluğunu yapan Türkiye medyası, Hizmet Hareketine yönelik isimsizlendirme, karşı tarafa söz hakkı tanımama, yok sayma pratiklerine daha önce farklı kesimlere yaptığı gibi ısrarla devam etmektedir.

Her Struma Gemisi Olayının yıldönümünde ilgiyle sosyal medyayı takip ederim. Önce yok sayma, sonra engelleme çabalarının sonuç vermediğini gören egemen yapının, söz konusu yıldönümü programlarına iştirak ettiklerini gözlemlemekteyim. En son 24 Şubat 2020 tarihinde devleti temsilen İstanbul Vali Yardımcısı’nın anma etkinliklerine gelerek Türkiye Yahudileri Hahambaşı’sı İsak Haleva’ya eşlik etmesi son derece anlamlıdır. Umulur ki bir gün, Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik gerçekleştirilen zulüm ve kıyım da önce Türkiye medyasında doğru ve objektif bir şekilde kendine yer bulmaya başlar, sonrasında da egemen yönetici seçkinler hukuk ve insan haklarının gereğini yerine getirirler.

[Kudret Altındağ] 27.2.2020 [Samanyolu Haber]