Rüşvetin şifresi: Misafirler geldi mi? [Adem Yavuz Arslan]

İran’a yönelik ABD ambargosunun delindiği iddiasıyla New York’ta yargılanan Halkbank eski Genel Müdür yardımcısı Hakan Atilla davasında 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonunun polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz’ın sorgusu ilginç detayların ortaya çıkmasına neden oldu.

Tanıklığının ikinci gününde Hakan Atilla’nın avukatları tarafından çapraz sorguya alınan Korkmaz, 17 Aralık operasyonu ve Zarrab’ın Halkbank’la olan ilişkilerine dair ilginç açıklamalar yaptı. Atilla’nın avukatlarının 15 Temmuz darbe girişimine dair soruları ise davada ilginç diyalogların yaşanmasına neden oldu.

HAKAN ATİLLA’DAN MESAJ

Davanın 12.gün oturumları başlamadan önce salona giren Hakan Atilla ile gazeteciler arasında kısa bir sohbet gerçekleşti. Hakan Atilla ‘moraliniz nasıl ?’ sorusuna “iyi tutmaya çalışıyorum” cevabını verdi. Ailesinden uzak olduğu için sürecin zor olduğunu söyleyen Atilla “Ailenizden kimseyi göremedik” diye soran gazetecilere “gelemediler, zor tabi” dedi.

https://www.pscp.tv/w/bQAVTzFNV0V3ZHF4YnZ6UWJ8MXZPR3dOT1htRUVLQutaPQXwAqQKOoJJvKKY-FUy3r2S5PWj6agUScsr3fVr

“BU KUŞU KAÇIRMAYALIM”

Savcı, polis Korkmaz’a Zarrab ile Süleyman Aslan arasında yapılan telefon, Whatsapp ve Viber görüşmelerinden örnekler göstererek TÜPRAŞ ödemelerine dair sorular sordu. Korkmaz, TÜPRAŞ’ın petrol paralarının Halkbank’ta bulunan hesaba doğrudan yaptığını, Zarrab’ın Aslan’a ödemeyi bekletip NIOC hesabına talimatla aktarılması sağlamasını talep ettiğini böylece Zarrab’ın bu işlemden de ekstra para kazandığını anlattı. Savcı aynı olaya dair çok sayıda Whatsapp ve Viber yazışması da ekrana getirdi. Buna göre Zarrab’ın talebi üzerine Süleyman Aslan, Tüpraş’ın ödeme sisteminde değişiklik yapmış. Aslan, Zarrab’a gönderdiği Whatsapp mesajında “NIOC işi tamam, planlandığı gibi transfer yapıldı” diyor. Zarrab, telefonda Aslan’a taleplerini anlatırken “Bu kuşu kaçırmayalım” dediği görülüyor.

SAHTECİLİĞİ ABARTMIŞLAR

Daha önce savcı tarafından ekrana getirilen telefon tapelerinde Zarrab liderliğindeki örgütün tamamen hayali ihracatlar yaparak İran’ın parasını akladıkları görülüyordu. Savcı benzer tapelerden örnekler gösterip polis Korkmaz’dan bu görüşmelere dair detayları anlatmasını istedi. Korkmaz, Zarrap ile Hakan Atilla arasındaki bir telefon tapesinden hareketle şunları anlattı: Transit gıda ticareti hakkında telefonda konuşuyorlar. “Hakan Atilla 150 bin tonluk buğdayla ilgili bir ödeme geldiğini fakat gemilere dair rakamlarda tutarsızlık olduğunu söylüyor. 13-15 bin tonluk gemilere 25 bin tonluk yükleme yapılmış gözüküyor diye uyarıyordu Hakan Atilla. Zarrab ise transfer miktarı ile ilgili hata yaptığını söyleyip düzelteceklerini anlatıyor”

Takip eden telefon tapelerinde ise Zarrab, yardımcısı Happani’yi arayıp “dikkatli olmaları, rakamlar konusunda uyardığı görülüyor. Bir başka telefon tapesinde ise Süleyman Aslan, Zarrab’ı arayarak “Dikkat edin, böylesi daha doğru” dediği görülüyor.

“CABBAR REZA”

Bu arada Hüseyin Korkmaz, Aslan ile Hakan Atilla arasındaki telefon tapelerine dair bilgi verirken bu ikilinin Zarrab’tan bahsederken “Cabbar” diye hitap ettiklerini anlattı.

RÜŞVETİN KODU: MİSAFİRLER GELDİ Mİ ?

Savcı 10 Temmuz 2013 tarihli bir telefon tapesini ekrana getirip bu görüşmeye dair sorular sordu. Hüseyin Korkmaz, 10 Temmuz tarihinin Süleyman Aslan’a rüşvet gönderilen tarihlerden birisi olduğunu, teslimatı Zarrab’ın adamlarından Ahmet Murat Öziş’in yaptığını, ayakkabı kutusuna dolarları koyan Öziş’in Aslan’ın evine gittiğini anlattı. Bu esnada savcı bir Viber yazışması ekrana getirdi. Söz konusu ekran görüntüsünde Zarrab’ın Aslan’a “Misafirler geldi mi ?” diye sorduğu, Aslan’ın da “geldi çok teşekkür ederim” dediği görüldü. Savcı bu diyalogun ne anlama geldiğini sorması üzerine Korkmaz “Bu rüşvet şifresiydi” dedi.

“BEYFENDİ TİCARETİN ARTTIRILMASINI İSTİYOR”

Savcı 12 Eylül 2013 tarihli bir Viber yazışmasını ekrana getirip Hüseyin Korkmaz’a bu yazışmaya dair sorular sordu. Söz konusu yazışmada Zarrab’ın Aslanla çeşitli konularda istişare ettiği görülüyor. Söz konusu yazışmalarda Aslan’ın “İhracat isteniyor, biraz para girsin, kaynak oluşsun, büyüsün deniyor. Bir araya gelip konuşmamız lazım” dediği görülüyor.

Savcı burada yer alan ‘ZC’ kodlamasının ne anlama geldiğini sorması üzerine Korkmaz “Zafer Çağlayan, dönemin ekonomi bakanı” açıklamasını yaptı. Aslan’ın “ZC ile görüştük, sizinle bir araya gelmemiz lazım” şeklindeki yazışması üzerine savcı ‘bu hangi toplantı ve kim vardı’ diye sordu. Korkmaz ise “Başbakan ile yapılan toplantıydı” cevabını verdi.Söz konusu Viber yazışmalarının devamında ise şu diyaloglar görüldü:

Aslan:11 Milyar dolar ihracat yapılmıştı.

Zarrab: Onu yapın diyorlar değil mi ?

Aslan: Yöntem bulun yapın bu işi diyorlar. Ben de İran bağlantılı olmaz ama buluruz bir yol dedim. O da bul yap dedi.

ZARRAB’TAN ASLAN’A TALİMATI: CARGİLL’İ KISIN

Savcının ekrana getirdiği bir başka telefon tapesinde ise Zarrab’ın Süleyman Aslan’a ‘Cargil ve Bunge’yi kısın’ dediği görülüyor. Savcının sorusu üzerine Hüseyin Korkmaz şunları anlattı “ Zarrab bir yandan hayali ihracat yaparken bir yandan da legal ticaret yapan Amerikan şirketleri Cargill ve Bunge’nin engellenmesi için Aslan’ı sıkıştırıyordu. Cargil ve Bunge’nin ticareti, Zarrab’ın aklayacağı miktarı azaltıyordu. O yüzden Zarrab, Aslan’an Cargill’i kısın talimatı veriyordu.” dedi.

Savcı daha sonra 23 Eylül 2013 tarihli bir Viber yazışmasını ekrana getirdi. Söz konusu yazışmada Süleyman Aslan’ın Zarrab’a “Yerleşik olmayan şirketlere transit ticaret için izin vermeyeceğimizi bildirdik. İranlılar çok bozuldu. Her düzeyde girişim yaptılar. Bunun meşru ticaret olduğunu söylediler. Ancak biz dik duracağız, ticari banka olduğumuzu vurgulayacağız, geri adım atmayacağız, bilginize” dediği görüldü.

ÇAPRAZ SORGUDA İLGİNÇ DİYALOGLAR

Davanın öğleden sonraki oturumunda ise Hüseyin Korkmaz’ın çapraz sorgusuna geçildi. Hakan Atilla’nın avukatları Hüseyin Korkmaz’a 17 Aralık operasyonundan 15 Temmuz darbe girişimine polis kolejindeki günlerinden teknik takip sistemlerine kadar onlarca soru sordular.

Avukatlar, Korkmaz’a hakkındaki ‘darbe, terör örgütü üyeliği ve görevi kötüye kullanma’ iddialarına dair sorular sordular. ‘İddiaların hepsi saçmaydı’ diyen Korkmaz 15 Temmuz’a dair soruya ise “15 Temmuz’da Türkiye’de lanet olası bir hadise gerçekleşti” dedi.

Korkmaz, avukatın “Darbe girişimi , bir grup askerin hükümeti devirme çalışmasıydı değil mi ?” sorusuna ise “Görünen oydu fakat ben darbe uzmanı değilim. Darbe soruşturmasında da yer almadığım için 15 Temmuz’un detayını bilmiyorum” dedi.

Hüseyin Korkmaz, Ağustos 2016’da Türkiye’den ayrıldığını, 3 ülkeye gittiğini oradan transit uçuşla Amerika’ya geldiğini, yaklaşık 10 aydır da ABD’de bulunduğunu anlattı. Atilla’nın avukatları sırasıyla tüm rüşvet fotoğraflarını ve teknik takipte elde edilen görüntüleri ekrana getirip Korkmaz’a ‘Atilla’nın rüşvet alıp almadığını, Zarrab ile teması olup olmadığını sordular. Korkmaz Atilla’nın rüşvet aldığına dair bir bilgileri olmadığını anlattı.

Polis Hüseyin Korkmaz, avukatların sorusu üzerine detaylı olarak Türkiye’deki telefon dinleme sistemini anlatıp hakkındaki ‘yasa dışı telefon dinleme’ iddiasının tamamen uydurma olduğunu söyledi. Hakim Berman’ın ‘Türkiye de hiç mahkemeye çıktınız mı ?’ sorusuna ise “Evet çıktım ve ilk duruşmada serbest kaldım. Çünkü hiç görev almadığım, hiç bir imzamın olmadığı bir soruşturma nedeniyle tutuklanmıştım ve 17 ay hapis yattım” dedi.

BEN POLİSİM

Hüseyin Korkmaz, Atilla’nın avukatlarının darbe suçlamasına dair sorularına ise şöyle cevap verdi “8 yıl eğitim aldım. Her zaman aldığım maaşın hakkını vermeye çalıştım. Söz konusu operasyonda tüm polisler yapması gerekeni yaptı.Suça karışan siyasiler kendilerini aklamak için bizi suçladılar. Terörist dediler, şucu bucu dediler. 18 Aralıktan bu yana bunlarla suçlanıyorum. 4 yıl geçti aradan. Hala delil uydurmaya çalışıyorlar. Benim terörle, darbeyle ilgim yok. Ben polisim ve polislik yaptım. Yolsuzluk ne kadar ahlaksızsa onunla mücadele de o kadar onurludur” dedi.

Hüseyin Korkmaz, Atilla’nın avukatlarının Cemaat’e dair sorusuna ise “Benim örgütle bir ilgim yok.Cemaat mi dersiniz, terörist mi dersiniz ne derseniz deyin. Benim ilgim yoktur. Ben polisim” dedi.

OPERASYONA BAŞLARKEN SİYASİLERİ BİLMİYORDUK

Hüseyin Korkmaz, avukatların polis kolejinin sorularının çalınması iddiasına dair sorularına “bu davadan bilgim yok. Bunlar yazılıp çizilen şeyler ama ben şahit olmadım” dedi.

Avukatların “polis kolejinden mezun olduktan kısa süre sonra önemli görevlere getirildiniz ve ülkenin başbakanını, bakanlarını, iş adamlarını soruşturdunuz, bu tuhaf değil mi ?” diye sorması üzerine “Biz soruşturmaya başladığımızda siyasilerin dahil olduğunu bilmiyorduk. Başlangıçta kara para aklama ve sahtecilik ile başlamıştık.  Ama birinci ayın sonunda Süleyman Aslan’a ilk rüşvet gönderildi. Ardından diğer bakanlar dahil oldu. O zaman Muammer Güler İçişleri Bakanı değildi mesela. Başbakan’ın dahil olduğunu bilmiyorduk. Ben bunları bilemezdim” dedi.

Korkmaz “Böyle bir soruşturmayı hakkıyla yapabildiğim için gururluyum, Allah’a şükrediyorum” dedi.

BU SORUYA CEVAP VEREBİLMEK İÇİN BAĞIMSIZ BİR MAHKEME HAYAL ETTİM

Atilla’nın avukatlarının Hüseyin Korkmaz’a ‘Spark yazışması’ ile ilgili sorular sorması mahkemede ilginç diyaloglara neden oldu. Avukatın ‘Hakkınızdaki iddianamede Spark üzerinden yaptığınız yazışmada ‘Bakanlar Kurulunu burada toplayacağız’ dediğiniz iddia ediliyor” diye sorması üzerine “Bana bu soruyu sorduğunuz için çok teşekkür ederim. Ben bu soruya cevap verebilmek için bağımsız bir mahkeme hayal ettim” dedi. Bunun üzerine Hakim Berman müdahale edip “Sadece soruya cevap verin” dedi. Hüseyin Korkmaz ise “bu soruya cevap vermek istiyorum” dedi.

Korkmaz şöyle devam etti “Bana iftira atıldı. Bunun yüzünden 1,5 yıl yattım. Hiç görev almadığım bir operasyon yüzünden tutuklandım. Spark yazışması dedikleri şey tamamen kurgudur. Sahte olduğunu belgeleri ile ortaya koyabilirim” dedi.

Korkmaz’ın çapraz sorgusu Perşembe sahabı devam edecek.

AVUKATLARDAN KRİTİK HAMLE

Atilla’nın avukatı Cathy Fleming, Korkmaz’ın ifadesinin ‘ön yargılı, yanlış ve aşırı’ olduğunu iddia ederek “yargılamanın hükümsüz kılınması için” mahkemeye başvuruda bulundu. Yargılamanın hükümsüz kılınması yolundaki talebin önemine dikkat çeken Berman, başsavcılıktan yazılı olarak cevap istedi. Berman savcılıktan, Korkmaz’ın tanıklığını dayandırdığı bilgilerin nereden ve hangi yolla geldiğini daha ayrıntılı olarak anlatmaları gerektiğini vurguladı.

[Adem Yavuz Arslan] 14.12.2017 [TR724]

Teşbih ile hakikat karıştırılmamalıdır [Safvet Senih]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dalında hadis-i şeriflere gelen itirazlara cevap verirken Altıncı Asıl’da şöyle diyor:

“Altıncı Asıl: İnsanlar arasında şöhret bulmuş bazı hikayeler bulunuyor ki, dabr-ı meseller, (deyimler ve atasözleri) hükmüne geçer. Hakiki mânasına bakılmaz. Ne maksat için sevkedilmiş ise, ona bakılır. İşte bu neviden insanlar  arasında ortak kabul görmüş bazı kıssa ve hikayeleri, Resûl-i Ekrem Aleyhisselam, bir irşad maksadı için, temsil ve kinâye nevinden zikredivermiş. Şu nevi meselelerin hakîki mânâlarında kusur varsa, örfe ve insanların âdetlerine aittir; ortak kabulle herkesçe bilinen genel anlayışla ilgilidir.”

Kıssa, hisse almak için anlatılır. Hikaye ve menkıbelerin asıllarına bakılmaz fasıllarına bakılır. Müteşâbih âyetler, nasıl muhkemat denilen ve Kur’an’ın aslı olan âyetler ilimde kökleşmiş, râsihun denilen âlimler müctehidler tarafında te’vil ve izah ediliyorsa, bu çeşit hadis-i şerifler de âyet ve hadislerin ruhuna uygun olup olmadıklarını bilen ve onları Kur’an makuliyetinde mantıklı tartabilenler yorumlayabilir.

“Yedinci Asıl: Pek çok teşbih ve temsiller bulunuyor ki, zaman aşımı ile veya  ilmin elinden cehâletin eline geçmesiyle maddî hakikat telakki ediliyor. hataya düşülüyor. Meselâ: ‘Sevr’  (Öküz, Boğa) ve ‘Hût’ (Balık)  isminde ve Misal Âleminde sevr ve hût timsâlinde karaya ve denize ait hayvanat nâzırlarından Allah’ın iki meleği, âdeta  bir koca öküz ve cismanî bir balık zannedilerek hadise ilişilmiş. Hem meselâ: Bir vakit Peygamber Efendimizin (S.A.S.) huzurunda derin bir ses işitildi. Resul-i Ekrem Aleyhisselam ferman ettiki, ‘Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp tâ ancak bu dakika Cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.’  (Buharî)  İşte bu hadis-i işiten, hakikate vâsıl olmayan inkâra sapar. Halbuki yirmi dakika o hadisten sonra katiyen sabittir ki: Biri geldi, Resul-i Ekrem Aleyhisselama dedi ki: ‘Meşhur münafık, öldü.’  Yetmiş yaşına giren o münafık Cehennemin bir taşı olarak bütün ömür müddeti alçalış ve düşüşte esfel-i sâfilîne, küfre sukuttan ibaret olduğunu gayet beliğane, edebî bir şekilde Resul-i Ekrem Aleyhisselam beyan etmiştir. Cenab-ı Hak, o vefat dakikasında o sesi işittirip ona alâmet etmiştir.”

Dünya karalar ve denizlerden meydana geliyor. İnsanların karalardan geçimi ziraat ile… O da asırlardır. Öküzün boynunda… Denizlerden ise geçimi balıklardı. Onun için bir gemiye benzeyen dünyanın karalar temsilcisinin bir sevr şeklinde bir melek, denizler temsilcisinin de bir hût suretinde olması, gayet makuldür.

“Sekizinci Asıl: Cenab-ı Hakîm-i Mutlak, şu tecrübe diyarı ve imtihan meydanında çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor. O saklama işinde, çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Mesela: Leyle-i Kadr’i, umum Ramazanda, duaların icabet edildiği saati, Cuma gününde; makbul velisini, insanlar içinde; eceli ömür içinde ve kıyametin vaktini, dünyanın ömrü için de saklamış. Zira insanın eceli belli olsa, yarı ömrüne kadar mutlak gaflet, yarıdan sonra da darağacına (idam sehpasına) adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Halbuki, âhiret ve dünya dengesini muhafaza etmek ve her vakit korku ve ümit ortasında bulunmak maslahatı iktiza eder ki, her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde mübhem bir ömür, bin sene belli bir ömre tercih edilir.

“İşte kıyamet de, şu büyük insan olan dünyanın ecelidir. Eğer kıyametin vakti belli olsaydı bütün ilk ve orta çağlar, mutlak gaflete dalacak idiler, son asırlar da, dehşette kalacaktı. İnsan nasıl şahsî hayatının ile, hânesinin ve köyünün devamı ile alâkadardır; öyle de, ictimaî ve nevi hayatiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır.

“Kur’an, ‘Kıyamet yakındır’  (Kamer Suresi, 54/1) diye ferman ediyor. Bin, bu kadar sene geçtikten sonra kıyametin gelmemesi, yakınlığına zarar vermez. Zira Kıyamet dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya iki bin sene, bir seneye nisbetle bir-iki gün veya bir-iki dakika gibidir. Kıyamet Saati yalnız insanlığın eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip uzak görülsün. İşte bunun içindir ki, Mutlak hikmet Sahibi Cenab-ı Hak, kıyameti Beş Bilinmeyen  (31/34) şeylerden olarak ilminde saklıyor. İşte şu gizleyip saklama sırrındandır ki, her asır, hatta gerçekleri görmesini bilen neslin asrı olan saadet asrı (sahabelerin çağında), dahi daima Kıyametten korkmuşlar hatta bazıları ‘Kıyametin alâmetleri hemen hemen çıkmış’ demişler. (…)  Çünkü: Sahabeler, Peygamber Efendimizin (S.A.S.) sohbetinin feyziyle herkesten ziyade âhiret diyarını düşünerek, dünyanın fâniliğini bilerek, Kıyametin vaktinin gizlenmesindeki İlahi hikmeti anlayarak şahsî ecelleri gibi dünyanın eceline karşı daima hazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine çalışmışlar.”

Gizlemenin büyük sırrı var. Tohum toprak  altında gizlenir, tâ yedi başak, her başaktan yüzer tane buğday tohumu çıksın diye… Sene içinde bir Kadir Gecesini saklar tâ ki her gece yani 360 gece Kadir Gecesi gibi olsun… “Her geceyi Kadir, her geleni Hızır bil” diye güzel bir söz var. 360 geceyi her akşam Kadir Gecesi olabilir, diye ibadet ve dua etsek ne kaybederiz. Bu bir kumar değil ki!... Her gece sevap, ecir ve ücret kazanmış oluruz. Yani kaybetmek şöyle dursun, pek çok şey kazanmış oluruz. Zaten her gece ihya edilmiş olduğu için Kadir Gecesini yakalamış oluruz. Kâr üstüne kâr…

[Safvet Senih] 14.12.2017 [Samanyolu Haber]

Bir ‘Babayiğit’ fonumuz eksikti [Semih Ardıç]

Milyarlarca dolar para getireceği umudu ile sağ cepteki kamu varlıklarını (THY, Halkbank, Ziraat Bankası, Çaykur, BOTAŞ, Borsa İstanbul, Türk Telekom…) sol cebe koyarak tesis ettikleri Türkiye Varlık Fonu’nda (TVF) ne yapacaklarını şaşırdılar.

Fon faaliyete geçeli neredeyse bir sene olacak Stratejik Plan daha yeni Başbakanlık’a gönderildi. Yola çıkarken ne kadar stratejik hareket ettiklerini buradan anlayabiliyoruz. Zaten cümle âlem al takke ver külah oyununun ilk günden itibaren farkındaydı.

TEK KURUŞ KAYNAK GETİREMEDİ

Hükûmetin dünyadaki büyük fonların TVF üzerinden Türkiye’ye kaynak aktaracağı beklentisi fiyasko ile neticelendi. Petrol ve doğalgaz geliri olmayan, senelik cari açığı 45 milyar doları bulan bir ekonomide isminde ‘varlık’ geçince o fon hakikaten varlıklı görünmüyor.

Kerameti kendinden menkul fikrin mucitleri fiyaskoyu kabul etmek istemeseler de çarşıdaki hesap tam da bunu söylüyor.

Hazine gibi teamülleri ve itibarı tescilli bir müesseseye ait mülkleri Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Varlık Fonu’na devretmenin makul bir tarafı yoktur. Borç vermek isteyen zaten Hazine ile güle oynaya çalışıyor. Niye TVF’yi tercih etsin?

KAPI KAPI NİYE DOLAŞIYORSUNUZ?

İlk düğme hatalı iliklenince düzeltmek kolay olmuyor tabiî. Şimdi fon içinde başka isimlerle yeni fonlar kurarak imajı düzeltme gayretleri müşahede ediliyor.

Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı ve TVF Başkan Vekili Himmet Karadağ’ın, “Uluslararası yatırım bankaları ile görüşüyoruz ama kapı kapı dolaşıp Varlık Fonu için kredi arıyor değiliz. Aynı şekilde Temasek ve Rusya Doğrudan Yatırım Fonu ile görüşüyoruz” sözleri para için çalmadık kapı bırakmadıklarını ele veriyor.

ERKEN SEÇİM DEMEK PARA DEMEK

Karadağ’ın yatırım bankalarından kredi istemediklerini belirtmesi hakikati değiştirmiyor. Cari açık 50 milyar dolara doğru tırmanıyor. Döviz borçları 432,4 milyar dolar. Piyasalar da şahit ki hükûmet yana yakıla para arıyor.

Bütçe tükendi. 28 milyar liralık ilave vergi zamları bile yaraya merhem olmayacak. Erken seçim her an ufukta arz-ı endam edebilir.

Çin ve Katar’dan umduklarını bulamadıkları sır değil. Yatırım bankaları ile müzakere ne için yapılır? TVF’nin elinde petrol ve doğalgaz paraları olmadığına göre ne talep ediyor Türkiye? Elbette borç, nam-ı diğer kredi.

ARABAYI GÖRMEDEN PAÇAYI SIVAMAK

Karadağ ‘yerli araba’ tacirliği üzerinden büyük paralar kazanılacağını da söylüyor. Bunun için Babayiğit Fund (Fon) kurulabilirmiş.

Pes doğrusu! Ortada arabanın direksiyonu bile yokken Babayiğit Fon’dan yatırımcılar tahvil satın alacakmış.

“Bilim ve Sanayi Bakanı’na söyledik, bize görev düşerse hemen fon kurarız. Babayiğit Fund kurarsak katılma belgeleri kapış kapış gider. Stratejisini konuştuk, görev verilmedi. Bana denirse 1 milyar dolar fon lazım, hemen çıkarırız.” diyen Karadağ, ortada fol yok yumurta yokken hangi büyük fonların kuyruğa gireceğini de anlatsaydı keşke.

BAŞKANI VEKİL İSE

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ve Hazine Müsteşarlığı’na ait KİT’leri TVF’nin pazarlaması yatırımcılarda itimattan ziyade tereddüt hasıl eder.

Stratejik plan zaten yok. Hükûmet vakit bulduğunda imzalanacak. Başkanı bir sene geçmeden istifa etti. Hali hazırda Himmet Karadağ tarafından vekaleten idare ediliyor.

İsmi Varlık Fonu. Yakında Babayiğit Fon da kuracak.

Hayal tacirliğinde sınır yok ki!

[Semih Ardıç] 14.12.2017 [TR724]

Türk halkının yüzde kaçı rüşvet alır? Tahminleri alalım… [Veysel Ayhan]

Yüzleşilmesi gereken acı bir gerçek var. Önce zor bir soru:

Zafer Çağlayan’ın yakaladığı rüşvet fırsatı(!) önüne gelse Türkiye’de halkın yüzde kaçı derhal “Egemen”olur, “Zafer”e dönüşür veya “Muammer”leşir?

Yüzde 20? Yüzde 40? Yüzde 60?

Rastlayıp sorduğum kişilerden yüzde 85, yüzde 95 diyenler oldu. Yüzde 70’ten daha düşük diyene şimdilik rastlamadım. Bilimsel bir veri değil. Ama ölçülebilir.

Benim kanaatim en az yüzde 75.

Yüzde 75 ‘yurdum insanı’, risksiz bir rüşvet imkanı yakalarsa ‘bu fırsat kaçmaz’ der ve alır.

Kalan yüzde 25’in bir kısmı da “Çalışıyorsa çalsın!” der ses çıkarmaz.

“Vallahî, hırsızlığı sabit olan Mahzum kabilesinden Fatıma değil, kızım Fatıma bile olsa, ayrım yapmaz ve cezasını verirdim!” diyen bir peygamberin sözde “takipçi”lerinin hali bu!

(Yüzde 25 veya 15 dürüst ve nezih halkı tenzih ile…)

Değerli ve necip milletimiz ekseriyet itibariyle bu!

Meşhur bir araştırma şirketinin sahibi vaktiyle şöyle demişti: “Siz bu halkı yanlış tanıyorsunuz. Bu halk ne yolsuzluktan, ne de ‘uçkur’dan rahatsız olur.”

Bu 75’lik “halk”, esnaf olduğunda müşteriyi aldatır, bozuk mal satar, fırsatını bulduğu an kazıklar. Bürokrat olduğunda akşam karısını dövüp sabahında “Kadına şiddet” konferansında sunum yapar. Akademisyen olduğunda “içindekiler”den ibaret doktora tezi yazar. Ve bunu bir profesör ve dört doçent onaylar.

Politikacı olduğunda ise “Egemen”, “Zafer” veya “Muammer” olur.

Ve eğer ağzı laf yapıyorsa, profesyonel yalancı ise müsait konjonktürde “Erdoğan” olur. Sahte diplomayla cumhurbaşkanı olur.

İşte Erdoğan ve yandaşlarının en büyük şansı bu necip halkımızın yüzde 75’lik ekseriyeti.

Tencere tava uyumu.

Erdoğan başka bir ülkede bunları yapsa ne olurdu?

BREZİLYA’DA:

Erdoğan, Brezilya devlet başkanı Dilma Rousseff’ın yerinde olsaydı onun gibi Sao Paulo’da 1 milyon ve 150 şehirde yüz binlerce gösterici tarafından protesto edilir, sonra da yolsuzluktan görevden alınırdı.

ROMANYA’DA:

Erdoğan, Romen olsaydı “yolsuzluk yapanlara af” olarak yorumlanan kararnameyi geri çekmesine rağmen Başbakan Mihai Tudose gibi Bükreş, Cluj, Sibiu, Iasi ve Timişora kentlerinde sokaklara inen yüz binler tarafından günlerce protesto edilirdi.

KOSOVA’DA:

Erdoğan, Kosova’da olsa protesto edilir yürüyüşlerde “İstifa etmek yetmez”  “soyguncularla devlet olunmaz” şeklinde sloganlarla yüz binlerce kişi tarafından istifaya davet edilirdi.

TUNUS’TA:

Erdoğan, Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali’nin yerinde olsaydı  “mafya tarzı bir yolsuzluk ağı” kurduğu için günlerce süren protestolar sonrası hazinelerini yanına alır ülkeden kaçardı.

İSRAİL’DE:

İsrail Başbakanı Bünyamin Netanyahu’nun yerinde olsaydı tıpkı onun yolsuzluk soruşturmasında adı geçiyor diye geçen cumartesi 20 bin kişi tarafından istifaya çağrıldığı gibi istifaya çağrılırdı.

JAPONYA’DA

Ve eğer Erdoğan bir japon olsaydı başbakanları ve cumhurbaşkanlarını görevden aldıracak yüzlerce yolsuzluğun daha ilkinde harakiri yapar intihar ederdi. Hiç olmazsa onurunu kurtarırdı.

Çünkü onurlu ülkeler ve halkları; hırsızları, yolsuzları yönetimde tutmaz.

Ama Erdoğan Türkiye’de olduğu için yolsuzluklardan sonra görevini kaybetmiyor hatta başbakanken terfi edip cumhurbaşkanı oluyor.

Hani bir söz vardır: “Akılları pazara çıkarmışlar, herkes kendi aklını beğenmiş, almış.”

O şablonda ifade edersek; Tüm değerler, ahlaki kurallar pazara çıkmış, herkes kendi karakterinin gereği “değerleri” dağarcığına koymuş. Türkiye dahil, ortadoğu coğrafyası insanı ise dininde olmayan ne varsa tezgahlardan toplamış, pazar torbasına bir bir istiflemiş. Sonra ne mi yapmış?

Kudüs’ü kurtarmak için mitinge gitmiş!

[Veysel Ayhan] 14.12.2017 [TR724]

Hüseyin Korkmaz olayı (2) [Ahmet Dönmez]

Dünkü yazımda, ABD’deki Hakan Atilla davasında tanık olan Komiser Yardımcısı Hüseyin Korkmaz’ın kim olduğu ve 17 Aralık’ta nasıl bir rol oynadığını anlatmıştım. Tanık olmasıyla ilgili yorumumu ise bugüne bırakmıştım.

Baştan belirteyim; ben bu tanıklığı doğru bulmadım. Hatta epey canımı sıktığını da eklemeliyim. Gerekçelerimi de izah edeceğim.

Hemen her konuda olduğu gibi bu hadisenin de elbette birden çok veçhesi var. Hal böyle iken meseleyi sadece tek bir boyuttan ele alıp sınırlandırmak yanlış olacaktır. Ama artıları ve eksilerini yan yana getirdiğimde götürüsünün daha fazla olduğu kanaatindeyim.

Evvela olayın ilk boyutu, Hüseyin Korkmaz’ın kendisine bakan, insani ve bireysel boyuttur. Cebinde 50-100 TL ile uyandığı 17 Aralık sabahı, milyonlarca dolar rüşvet karşılığı bu ülkenin menfaatlerini satan bir çeteye operasyon yapmıştır. Son derece başarılı, son derece sağlam ve normal şartlarda tartışmaya yer bırakmayacak haklılıkta bir operasyondur.

Fakat o çetenin ‘1 numara’sı, aynı zamanda hükümetin başı olarak, elemanlarına arka çıkmış ve bütün polislerin hayatını karartmıştır. Önce mesleklerini elinden almış işsiz bırakmış, sonra da özgürlüklerini çalıp hapse tıkmıştır. Sadece kendilerine değil, aileleri ve akrabalarına da hayatı zindan etmiştir.

Hüseyin Korkmaz, hiç ilgisi olmadığı halde 25 Aralık dosyasından dolayı da 17 ay hapis yatmıştır. Hala 17 Aralık ile 25 Aralık’ı aynı soruşturma zannedenler bir zahmet araştırma yapsınlar. Korkmaz, tahliye olduktan sonra da kendi ifadesiyle kaçak yollardan Türkiye’yi terketmiş, zorluklar içerisinde birkaç ülke değiştirmiş ve sonra Amerikalı meslektaşları ile irtibat kurarak bu ülkeye geçmiştir. Giderken de beraberindeki belgeleri de götürmüş ve savcılığa sunmuştur.

Bir polis olarak görevini yapmış olmasına rağmen haksız yere bu kadar ağır bedeller ödemiş olmanın canı yanmışlığı ile böyle bir karar vermiş olabilir. İnsanidir. Kimse bir şey diyemez. Artık başka çıkış kalmadığına inanmış olmalı. Amerika’daki davayı, kendi haklılığını ispata ve dünyaya haykırmaya bir fırsat olarak görmüştür.

Sadece bu açıdan bakarsak anlaşılır bir durumdur. Bireysel bir karardır. Siz insanlara bu kadar zulmederseniz, bu kadar çaresiz bırakırsanız, polisleri içeride çürütürken hırsızlara plaket verirseniz, ailelerini bile tutuklarsanız, bununla birlikte bütün hukuk mekanizmalarını ve kendini ispat yollarını tıkarsanız, doğanın kanunudur, su muhakkak kendine akacak bir yer bulur.

Erdoğan, tamamen suç üstü yakalanmış olmasına rağmen, sırf kendisini kurtarabilmek için ülkeyi, devleti paramparça etmiş ve bundan dolayı da cezalandırılmak yerine mükafatlandırılmışsa o kadarcık bir anlayışı Hüseyin Korkmaz’dan da esirgememek lazım.

Bu kararında, cezaevindeki onlarca arkadaşını kurtarma ya da onlara yardımcı olma saikinin de olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar kısa vadede tam tersi sonuçlara yol açacak olsa da…

***

Bu, mevzuun sadece bir yönü.

Madalyonu ters çevirdiğimizde ise çok daha karmaşık ve çok boyutlu bir resim çıkıyor karşımıza.

Onların ilki, Hüseyin Korkmaz’ın tek başına bir birey olmadığı gerçeğidir. Maalesef ki öyle… Keşke aldığı her karar, attığı her adım sadece kendisini bağlayan şahsi, münferit tercihlerden ibaret olsaydı.

Kabul ediyorum, Korkmaz, başka bir insanın, bir meslektaş grubunun ya da herhangi bir topluluğun sorumluluğunu sırtına yüklenmek zorunda değil. Tek başına bir hak ve haklılık kavgası veriyor olabilir. Buna da kimse karışamaz.

Ama tam da bundan söz ediyorum işte. Bu kararla en başta kendisine, kendisinin içinde yer aldığı operasyona ve soruşturmaya haksızlık etmiştir. Yaptıkları yüzde yüz haklı operasyona, kendi kendine soru işareti düşürmüştür.  Çünkü polisler ne diyor; 17 Aralık buz gibi bir yolsuzluk operasyonudur. Dünyanın neresine giderseniz gidin bu suçlar karşısında polisler operasyon yapmak zorundadır. Ortada tevili kabil olmayan aleni suçlar ve deliller vardır.

Buna mukabil Erdoğan ve fanatikleri ne diyor: Bu yolsuzluk kılıfı altında bir darbe girişimidir. Arkasında üst akıl vardır. ‘Paralel yapı’ bir taşerondur. Bu polisler de “FETÖ’cü”dür. 17 Aralık’la hükümeti deviremeyince şimdi aynı dosyayı ağababaları Amerika’da açtı. Bunlar da oraya belge kaçırdı, teslim etti. Hedef Erdoğan; hedef Türkiye!”

Hüseyin Korkmaz, tanıklık kararıyla bu algıyı pekiştirecek bir hamle yapmıştır. Ne kadar maksadı farklı olursa olsun…

Bana göre (ki Hüseyin Korkmaz bunu pekâlâ ‘hariçten gazel okumak’ şeklinde yorumlayabilir) doğru olan tavır şuydu: “Biz bir rüşvet operasyonu yaptık. Haklıydık. Görevimizi yerine getirdik. Karşılığında siyasilerin hukuksuz ve barbarca zulümleri ile hayatlarımız karardı. Ama zaten sonuçlarını en başta göze almıştık. Türkiye’de gözaltına alınırken ‘Hırsızdan korksam polis olmazdım’ diye bağırmıştım. Halen de aynı yerdeyim. Dolayısıyla her türlü cilvesini çekmeye razıyım. Amerika’nın soruşturması beni ilgilendirmiyor. O ayrı bir dava, bizimkisi farklı. Ben ülkemde görevimi yaptım. Vicdanım rahat. Bundan sonrasını tarihe emanet ediyorum.”

Bitti!

***

Yakub Saygılı, gözaltına alınmadan önce, “17 ülkede ders verdim. Hepsinde beni severler. Yurtdışında itibarı olan, gidecek adresleri olan bir adamım. Vizelerim de var. İstesem gidebilirdim. Ama gitmeyeceğim. Gözaltına alınacağımı bildiğim halde bekliyorum” mealinde sözler söylemişti.

4 Eylül 2014 tarihinde tutuklanırken de içeriden şu mesajı göndermişti: “Vatana ve millete ihanet ettiysek bizi assınlar!”

Bu büyük bir özgüvenin ifadesiydi. Benzer bir sözü, 12 Aralık 2014 tarihinde kendisini cezaevinde ziyaret eden CHP heyetine de söylemişti: “Ben paralel yapıysam kendimi asarım!”

Keza bu da aynı yüksek hamiyetin tezahürüydü.

Operasyonun birinci yıl dönümünde, GÜSAM’ın Ankara’da düzenlediği ’17-25 Aralık Sempozyumu’na gönderdiği mektupta da şöyle haykırıyordu: “1 yıl önce ne diyorsam hala aynı şeyi söylüyorum. Özgürlük Silivri’den çıkmak değil benim için. 17 Aralık sabahından beri ben zaten özgür bir insanım!..”

Bu müstağni ve müdanaasız tavrın sebebi, bana kalırsa işte o ‘özgürlük’te gizli. Bu özgürlük ise vicdan rahatlığından kaynaklı olarak ’söz’ün sahibi olabilmekte yatıyor. Ve hiçbir şeye değişilmez. Burası, her türlü sonuçtan bağımsız olarak üzerinde durulan biricik ‘meşruiyet’ zeminidir. O zemini de ‘söz’ü de bir başkasına kaptırmamak gerekir.

Fakat bu tanıklık, 17 Aralık’ın lehinde konuşan insanların bile elinden ‘söz’ü alabilecek mikyasta bir ters kroşedir.

Kendini ‘cemaatten olmak-olmamak’ parantezine sıkıştırmadan, bu tuzağa hiç düşmeden, sadece ve sadece temiz toplum ideali ve hırsızlıkla mücadele motivasyonu ile hareket eden insanlarda, ‘acaba’lara yol açma potansiyeli olan bir değişikliktir.

Bir yönüyle de çaresizlik ifadesidir.

Başka çıkış yolu bulamamak, “Artık ne olacaksa olsun” demektir.

***

Gelelim meselenin bir üçüncü boyutuna…

Erdoğan’ın en mahrem 1. halkasında yer alan Aydın Ünal, geçenlerde bir yazı yazmıştı. “Zarrab davasının sonuçları ne olur” başlıklı bu yazıyı şöyle bitiriyordu: “Fetullah Gülen’in hırsı, epey bir zamandır aklının önünde. Kendi duygularını tatmin etmek, AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’dan intikam almak hırsıyla Zarrab davasında ABD’ye ajanlık yoluyla lojistik destek sağladı ve sağlıyor. Oysa Türkiye’de ‘aklı olmayan’, kaçmayan ve kaçamayan 250 binden fazla FETÖ’cü ve onların 1 milyona ulaşan aileleri var. Zarrab davası Türkiye’deki FETÖ’cülerin şartlarını doğal olarak daha da zorlaştırır.”

Burada sanırım artık Hüseyin Korkmaz’ın cemaat sempatizanı olup olmadığını tartışmanın anlamı yok. Bir önemi de yok. Bırakalım o polislerin çoktan “FETÖ’cü” ilan edilmiş olmasını; Zarrab davasının eski savcısı Bharara ve hakim Berman’ı, hatta icap ederse Uber’i bile “FETÖ’cü” ilan etmeye hazır dev bir algı üretim mekiği var Türkiye’de. Dolayısıyla ne olup ne olmadığı önemli değil; algılar önemli.

Hüseyin Korkmaz’ın tanıklığı, kendine en olmadık şeylerden bile meşruiyet devşirebilme kabiliyeti maksimumda olan diktatöre, taze bir “Allah’ın lütfu” olabilir.

***

“Bunlar boş laf. Sen hala Türkiye eksenli mi düşünüyorsun? Erdoğan ve askerleri zaten hükmü vermiş. Bu saatten sonra kimsenin algılarını değiştiremezsin. Ha bir eksik ha bir fazla… Türkiye’nin iç kamuoyu için sen ne dersen de sonuç değişmeyecek. İçeride yapabilecekleri kadar zulmü zaten yapmaya devam edecekler. Hiç değilse gerçekleri dünyaya haykırmak gerekir.” diyenler de var, biliyorum. Haklılık payı da var. Bu bir bakış açısı meselesi. Ben sadece bu fikirde olmadığımı ifade ediyorum.

Çünkü gerçekleri şu anda zaten Reza Zarrab yeterince haykırıyor dünyaya. Hem de asıl fail olarak. Hakan Atilla ve avukatları bile haykırıyor. Bırakın suçlular kendi suçunu anlatmaya devam etsin.

Hedef dünya ise; Türkiye dışındaki ülkeler zaten gerçeğin farkında. Farkında olmayan ya da bilmeyenler de bu vesileyle Reza’dan her şeyi kolayca öğreniyorlar. Öğrenmeye de devam edecekler.

Hangi belge çıkacaksa, hangi delil ortaya konacaksa, hangi tape ifşa edilecekse bunu Amerikan mahkemesi kendisi sunsaydı. Bundan sonra çıkacak her belge üzerinde ‘Hüseyin Korkmaz’ şayiası dolaştırılacak.

***

Söz buraya gelmişken, konunun bir de ABD’ye ve davaya bakan tarafı var. Onu da değerlendirmemiz gerekir.

Şu ana kadar mahkeme belli bir seyirde gidiyordu. Dava, Amerikan ambargosunun delinmesi ve bankacılık sisteminin dolandırılması ekseninde seyrediyordu.

Türk siyasileri ile bürokratlarını rüşvet manyağı yapan şahıs tanık, rüşvet manyağı olanlardan bir kısmı tutuksuz sanık, rüşvet almayıp da kanunsuz işlere aracılık eden kişi de tutuklu sanık olarak yargılanıyordu.

Yani sanık da tanık da Erdoğan’ın adamlarıydı. Biri ‘hayırsever’i, diğeri de avukat parasını bile ödediği bürokratıydı. Çıkacak karar da kendi adamlarının ifadeleri doğrultusunda olacaktı. Ne operasyonu yapan polislerin ne de Erdoğan rejiminin şeytanlaştırdığı kesimlerin doğrudan dahli olmaksızın verilecekti bu karar.

Fakat şimdi, “Delilleri Türkiye’den çıkardım, ABD’ye teslim ettim” diyen bir eski ‘devlet memuru’ var karşımızda. Tam da AKP’nin oturtmaya çalıştığı algıyı teyid eder mahiyette.

Oysa zaten ABD soruşturma makamları, Zarrab’ı 2010’dan beri takip ettiğini söylüyor ve ellerinde yeterince delil olduğunu ima ediyordu.

Hadi diyelim ki yetmedi; 17 Aralık polis fezlekesini de İngilizceye tercüme ettirip resmen dosyaya dahil etmişlerdi. Ve bu polislerin değil, Amerikan soruşturma birimlerinin kendi kararıydı.

Üstüne bir de Reza Zarrab, yani suçun esas oğlanı da tanık olmaya karar vermişti. Tam bir işbirliği halinde her şeyi itiraf ediyor, her soruya cevap veriyordu.

Hatta sanık Hakan Atilla bile rüşvetleri itiraf ediyor, eski patronu Süleyman Aslan’ı ele veriyordu.

Daha nesi eksikti ki bu dosyanın?

Hüseyin Korkmaz tanık olmasa ne eksilirdi?

Ya da bu tanıklık neyi tamamlayacak?

Bence bu meselede asıl kritik sorular bunlar.

“Demek ki bir şeyi tamamlayacak. Demek ki Hakan Atilla davası sadece belli bir çizginin içerisinde kalmayacak. Gidebildiği yere kadar gidecek. Çanlar Erdoğan ve çetesi için çalıyor. Hüseyin Korkmaz da hayatını cehenneme çeviren adamdan bu şekilde hesap soruyor” yorumu da yapılabilir; “Birileri bir taşla iki kuş vuracak, olan yine masumlara olacak” yorumu da…

Bense fikrimi en başta söylemiştim.

[Ahmet Dönmez] 14.12.2017 [TR724]

‘Mafya Devleti’ [Vehbi Şahin]

Kader, hayatta yaşanan çelişkileri çoğu zaman insanoğlunun gözüne sokar durur.

Ama idrak sahipleri anlasın diye ortaya dökülen bu hikmetler genelde pek anlaşılmaz.

Güncel iki gelişme üzerinden anlatmaya çalışalım.

1) İslam ülkelerinin liderleri dün İstanbul’da İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) Olağanüstü Zirvesi’ne katıldı.

Toplantının ana konusu Kudüs idi.

Hamasi konuşmalar yapıldı.

Kudüs’ü “İsrail’in başkenti” olarak tanıdığını açıklayan ABD Başkanı Donald Trump protesto edildi.

ABD ve İsrail yönetimlerine tepki gösterildi vs…

Konumuz bu değil.

Toplantının yapılması da Amerikan yönetimine tepki duyulması da çok doğru…


ADALETİ KATLEDEN LİDERLER

Fakat bir çelişkinin altını kalınca çizmemiz lâzım…

Kudüs konusunu vesile ederek uluslararası hukuktan bahseden ve adaleti yücelten İslam ülkeleri liderleri, yıllardır yönettikleri kendi devletlerinde neden adil bir sistem kurmuyorlar?

Evrensel hukuku niçin uygulamıyorlar?

İnsan haklarına saygı duyan, bireyin haklarını koruyup gözeten, ifade hürriyetini garanti altına alan, özgürlükleri kısıtlamayan şeffaf bir yönetimi kendi ülkelerinde niçin tesis etmiyorlar?

Fazla uzatmaya gerek yok…

Dünkü toplantıya katılan liderlerin ABD ve Avrupa’ya yaptığı çağrı da geçmişte yaptıkları benzer açıklamalar da neden karşılık bulmuyor biliyor musunuz?

Çünkü hiçbiri demokrat değil…

Hukukun üstünlüğü ilkesine inanmıyorlar.

Ülkelerine demokrasi gelir diye hepsinin ödleri kopuyor.

Dolayısıyla…

Boy boy poz veren liderlerin, Batılı ülkeleri eleştirmeden önce kendilerini hesaba çekmelerinde fayda var.

Zira aynaya akseden yüzleri “adil yöneticiler” olmadıklarını haykırıyor bize…


ADAM KAÇIRMANIN HÜKMÜ

Örnek mi?

Mebzul miktarda var.

En son gerçekleşen üzücü olay üzerinden anlatalım isterseniz.

2) Eşref Gani, Afganistan Cumhurbaşkanı…

İstanbul’daki zirveye katılmak için yola çıkmadan önce besbelli ki Erdoğan’a hediye vermek istemiş.

1995’ten bu yana ülkesinde eğitim faaliyetlerinde bulunan Türk okullarında görevli bir Afgan ile üç Türk öğretmeni gözaltına aldırmış.

Afgan istihbaratı, bir kız okuluna da giderek başka bir öğretmeni daha aramış.

Suçları ne bu öğretmenlerin?

Yok…

Tek suçları Fethullah Gülen Cemaati’ne mensup olması…

Afganistan halkına eğitim hizmeti vermesi…

Dünyaca ünlü İngiliz Reuters Haber Ajansı da bu hakikati teyit etti haberinde…

Öğretmenlerin kaçırılmasını, “Fethullah Gülen’in takipçilerine yönelik yürütülen kampanyanın bir parçası olduğunu” yazdı.

Şimdi sormak lâzım Eşref Gani ve diğer İslam ülkeleri liderlerine…

Masum insanlara suç isnat etmeye Şeriat cevaz veriyor mu?

İnsan kaçırmanın hükmü nedir İslam dininde?

Verebilecekleri bir cevap yok tabii ki…

Demokratik hukuk devletine uzak oldukları gibi İslam hukukunu da bilmiyorlar maalesef…

Ya da…

Biliyorlar da işlerine gelmediği için uygulamıyorlar.


PAKİSTAN VE MALEZYA KÖTÜ ÖRNEK

Eşref Gani ne ilk ne de son…

Erdoğan’ın yurt dışında adam kaçırma zincirine eklenen yeni bir halka sadece…

Bilmeyenlere hatırlatalım.

Yurt dışında görev yapan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğretmen ve işadamlarını kaçırma operasyonları Malezya ile başladı.

Bu ülkede görev yapan öğretmenler ve esnaflar derdest edilip Türkiye’ye gönderildi.

Benzer bir vahim olay Pakistan’da da gerçekleşti.

Uzun yıllar bu ülkede eğitim faaliyetlerinde bulunan Mesut Kaçmaz, eşi ve iki kızıyla birlikte kaçırıldı.

Pakistan, Kaçmaz ailesini Erdoğan rejimine teslim etti.

Geçen ay da Sudan’da fabrikaları olan vergi rekortmeni işadamı Memduh Çıkmaz gözaltına alınıp Türkiye’ye gönderildi.

Son olarak Afganistan’da üçü Türk vatandaşı dört öğretmen kaçırıldı.

Akıbetlerinin ne olacağı belli değil.

Muhtemelen onlar da diğerleri gibi Türkiye’ye teslim edilecek.


MÜSLÜMANLA HIRİSTİYAN FARKI

Dikkatinizi çekti mi?

Kaçırma operasyonu yapanların hepsi Müslüman…

Kaçırılma hadiselerinin yaşandığı topraklar birer İslam ülkesi…

Kendi vatandaşlarını yurt içi ve dışında kaçırmak için plan üstüne plan yapan Erdoğan da Müslüman bir lider…

Yüzbinlerce insanı soruşturmadan geçiren, 70 bine yakın insanı hapse atan Erdoğan aynı zamanda İslam ümmetinin de kurtarıcısı…

Peh, peh, peh…

Gelinen noktada cevaplanması gereken soru şu:

-Neden tek bir Avrupa devleti, kendilerine sığınan Cemaat mensuplarını kaçırıp Türkiye’ye iade etmedi?

Çünkü hepsi demokrasiyle yönetiliyor.

Hukukun üstünlüğüne inanmışlar.

Bireyi, Müslüman-Hıristiyan ayrımı yapmadan devletin acımasız mekanizmasına karşı koruyorlar.

Düne kadar baş düşman gösterilen Yunanistan bile bize ders verdi.

Atina’da Yunan mevkidaşı, Erdoğan’ın yüzüne söyledi, kendilerinin bir hukuk devleti olduğunu…

Demek ki neymiş…

Başkasından adalet bekliyorsan önce kendin adil olacaksın.

Anlaşıldı mı şimdi aradaki fark?

Sürekli Batı Medeniyeti’ne küfrederek iktidarda kalan bu Müslüman liderler nerede, adalet üzerine kurdukları devletleri yöneten Hıristiyan liderler nerede…

Utanç verici bir durum…

https://t.co/VYSGCt5h2E


KÜÇÜK’TEN İŞKENCE TAVSİYESİ

Utanıyorlar mı peki?

Haya perdesi yırtıldığı için utanma duygusunu kaybetmiş onlar…

Öyle olsa Erdoğan böyle acımasız bir despot yönetimi kurabilir miydi?

Yurt içi ve dışında masum insanları kaçırır mıydı?

Binlerce insanı zindanlara atar mıydı?

Anneleri çocuklarından ayırır mıydı?

Hepsini ve daha fazlasını yaptı Erdoğan…

Yol arkadaşları da hepsi birer suç olan bu icraatlarına ortak oldu.

Devletin kurumları bu suçlara iştirak etti.

Havuz medyası yapılanlara alkış tuttu.

Sivil Toplum Kuruluşları, üniversiteler, tarikatlar, aydınlar, yazarlar susarak zulme destek verdi.

Linç ayininde iş öyle bir noktaya geldi ki…

Cem Küçük gibi isimler, TV ekranlarında Cemaat mensuplarına nasıl işkence yapılmasını tavsiye eder oldu.


‘İSRAİL TERÖR DEVLETİ’ DİYOR AMA…

Türkiye’nin düştüğü hale bakın…

Bırakın asgari hukuk şartlarını, işkenceyi savunan bir devlet görüntüsü var karşımızda…

Devlet diyorum, Cem Küçük kendi ifadesiyle yazılarında sık sık vurguladığı DEVLET’i temsil ediyor çünkü…

Devlet demişken…

Hatırlar mısınız Erdoğan, yedi yıl önce İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e, “Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz” demişti.

Şimdi de Kudüs vesilesiyle “İsrail bir terör devletidir” diyor.

Peki Erdoğan rejimini bu durumda nasıl adlandırmak lâzım?

Bizim ne dediğimiz önemli değil nasılsa…

Dışarıdan bakanlar çok farklı görüyor Türkiye’yi…

Geçenlerde Foreign Affairs dergisinde Ryan Gingeras imzalı yazının başlığı şuydu:

-Türkiye mafya devletine mi dönüşüyor?

Uzun uzun anlatılmış yazıda, Türkiye’nin Erdoğan eliyle nasıl bir mafya devleti görüntüsü verdiği…

Şimdi buna yenileri eklenmek üzere…

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı General Herbert Raymon McMaster, Erdoğan’ın bölgede ‘radikal ideolojinin yeni sponsoru’ olduğunu söyledi.


ÖNCE ADALET SONRA ADALET

Arkasından ne gelir bilmiyorum.

Bildiğim tek hakikat var benim…

Kudüs’ü kurtarmak için hamasi nutuklar atan Erdoğan ve benzeri liderlerin hepsi şunu zihinlerine iyi kazımalı…

İsrail, ABD ve Avrupa devletlerini yenmek istiyorlarsa önce “adil” olacaklar.

Sonra da ilahi adaletin tecelli etmesini bekleyecekler.

Bunu yapmadıkları müddetçe, isimlerini Kudüs fatihi olarak yazdırmak için kıyamete kadar çok beklerler.

Adaletle hükmeden Batı karşısında tarihe sadece mafya devleti kurup yöneten lider olarak geçerler.

[Vehbi Şahin] 14.12.2017 [TR724]

O sadece bir avukat değil… [Mehmet Yıldız]

17 Aralık günü paraları sıfırlayan Bilal, bir gün sonra babacığıyla yaptığı telefon görüşmesinde yolsuzluk operasyonunun arkasında olduğunu düşündüğü Cemaat’ten hesap sormak gerektiğini söylüyordu. Aynı konuşmada ertesi günün Takvim ve Sabah gazetelerinin manşetlerini aktarıyor, babacığına bağlı olan MİT’ten gazetelerinde haber yapmak için daha fazla destek talep ediyordu.

Erdoğan’dan medya desteği talimatını alan havuz gazetelerinin o günden sonra tek gündemi oldu. Bütün manşetlerini Cemaat’le ‘mücadeleye’ ayırdılar. O aralar yaklaşık 1 milyon satan Zaman Gazetesi başta olmak üzere iktidar önünde henüz diz çökmemiş muhalif medya, en büyük rahatsızlık konusuydu Erdoğan için. Her gün kameralar önünde yaptığı yüzlerce konuşmada bunu dile getirmekten çekinmedi. Hatta 22 Mart 2014 tarihinde Ankara’da yaptığı bir konuşmada, “Bunların gazetelerini, yandaş gazetelerini de okumayınız. Gazete mi yok ya!” diyerek Zaman gibi gazeteleri hedef göstererek, abonelerini tehdit etmekten çekinmedi. Bir yandan bütün devlet kurumlarında Zaman, STV, Bugün gibi gazetelere akreditasyon uygulayarak gazetenin haber kaynaklarını kesiyor, bir yandan da gazetenin mali açıdan köşeye sıkıştırılmasını hedefliyordu. Reklam veren iş adamları tehdit edilerek reklam gelirleri, aboneler tehdit edilerek tiraj geliri kesiliyordu. Buna rağmen yayınlarda istedikleri sonucu alamayınca bir ileri aşamaya geçildi.

3 YIL ÖNCE BUGÜN YAPILAN MEDYA BASKININI PLANLAYAN İSİM

17 Aralık’ın birinci yıldönümüne 3 gün kala, Zaman Gazetesi ve Samanyolu Yayın Grubunun tepe yöneticileri, Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca gözaltına alındı. 5 günlük gözaltı süresinin sonunda hakim karşısına çıkarılan Ekrem Dumanlı adli kontrolle serbest bırakıldı, Hidayet Karaca tutuklandı. Hidayet Bey o gün bugündür Silivri cezaevinde.

Bu olay AKP iktidarının Cemaat’e yakın medyaya yaptığı ilk operasyon olarak kayıtlara geçti. Yaklaşık 5 yıl önce (2009 yılında) polisin El Kaide’ye yakın bir gruba yaptığı operasyonun gazetecilerle ne ilgisi olabilirdi? Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca’nın avukatları bu sorunun cevabını uzun süre bilemediler. Aylar sonra yaptığı hizmetler (!) karşılığında beklediği terfiyi alamadığı için iktidara küsmüş AKP’li bir yargıcın, bir meslektaşına anlattıklarından öğreniyoruz olayın perde arkasını. Halen de Çağlayan adliyesinde görev yapan bu yargı mensubunun iddiasına göre 14 Aralık 2014’te yapılan bu operasyon, İstanbul Başsavcı vekili Mehmet Akif Ekinci ve Mustafa Doğan İnal adlı bir avukat tarafından planlanmış!

Hadi savcıyı anladık, çünkü işi gereği yapabilir. Bir başsavcı vekiliyle kafa kafaya verip Türkiye’nin en büyük iki medya grubuna operasyon yaparak tepe yöneticilerini hapse tıkacak kadar ‘etkili ve yetkili’ bir avukat kimdir?

O dönemde sadece Yeni Şafak Grubunun avukatı ve yöneticisi olarak bildiğimiz Avukat İnal, bugünlerde tekrar popüler. Meğer sadece Yenişafak’ın avukatı değilmiş. İnal’ın müvekkillerine baktığınızda sıradan bir avukat olmadığını hemen anlıyorsunuz zaten.

En başta Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı olduğunu öğreniyoruz. Erdoğan’ın avukatı olarak öne çıkan Ahmet Özel ve Mustafa Doğan İnal, 2016 yılında ortak bir hukuk şirketi kurmuşlar. İnal’ın ünlü müvekkilleri arasında bir dönem El Kaide örgütüne malî destek sağladığı gerekçesiyle bir dönem Birleşmiş Milletler’in terör listesinde yer alan Yasin El Kadı var. Halen ABD’de devam eden Halkbank yöneticisi Mehmet Hakan Atilla’nın yargılaması esnasında 17 Aralık’tan sonra Reza Zarrab’ı temsil ettiğini de öğrenmiştik. Avukat İnal sadece Reza’nın avukatı olmamış, aynı zamanda avukatlığını yaptığı Erdoğan’la Zarrab arasında kuryelik de yapmış. Mahkemeye sunulan WhatsApp mesajlarına göre, 17 Aralık’ta gözaltına alındıktan sonra iktidarın baskıları sonucu (Reza’nın ifadesine göre kısmen rüşvetle) serbest kalan Zarrab, Halkbank üzerinden kurdukları para aklama sistemini tekrar devam ettirmek istemiş. Bu sistemin yeniden hayata geçmesi için gereken desteği, Erdoğan’la ilişkileri yürüten avukat Mustafa Doğan İnal sağlamış.

Şimdi tekrar başa dönelim. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Yasin El Kadı’nın, Reza Zarrab’ın ve aynı anda Albayraklar’ın avukatlığını aynı anda yapabilen ve aralarındaki irtibatı sağlayan bir avukat, elbette bir savcı ile kafa kafaya verip Türkiye’nin en büyük iki medya grubuna operasyon da yapar, kayyım da atar, malına mülküne el de koyar.

3 yıl önce bugün, Zaman ve Samanyolu’na kumpas kuran iki kişiden biri Avukat İnal, diğeri dönemin Başsavcı vekili Mehmet Akif Ekinci demiştik. Savcı Ekinci şimdi nerede? O şimdi başkanlık referandumuyla sonra yeniden yapılandırılan HSK’ya Erdoğan tarafından üye olarak seçildi. Varın gerisini siz düşünün.

[Mehmet Yıldız] 14.12.2017 [TR724]

Bu yazı kimsenin ekmeğine yağ sürmeyecek [Tarık Toros]

Daha önce Cemaat’in iki mühim sorumluluğunu yazmıştım:

Siyasal iktidarla 10 yıla yakın süreyle kurulan koalisyon ve 2012’den itibaren yaşanacakların öngörülememesi.

Bu iki konuya paralel olarak şu gelişti:

Cemaat, bugün kamuoyunda yüzde 90’lara varan, belki de aşan olumsuz algıyı hesap edemedi.

**

İki tip çıkmış canlı yayında konuşuyor.

İşkenceyi savunuyorlar.

Detaylı biçimde yöntem öğretiyorlar.

Tutukluları devşirmek için ailesinin katledilmesini öneriyorlar, vesaire.

Yurt dışından atılan tweet’ler dışında pek kimse üzerinde durmuyor.

Yurt içinden atılan tepki tweet’leri ise mealen şunu diyor:

“Yahu sizin böyle konuşmanız adamların ekmeğine yağ sürüyor. Ne güzel mücadele ediyoruz işte. Dünya çapında işimizi zorlaştırmayın.”

**

Kamuoyu ise soykırımın üçüncü ve altıncı aşamalarında gidip geliyor.

Gregory Stanton’a göre 8 aşama şöyleydi: Sınıflandırma, sembolleştirme, insan-dışılaştırma, örgütlenme, kutuplaşma, hazırlık, imha ve inkâr.

**

Ülkenin geneli, belli grupların toplumdan kazınmasına ikna olmuş durumda.

Bir biçimde ölmelerinin, katledilmelerinin mahsuru yok.

Hatta, genel fayda için bu elzem.

Onlar artık zehirli, başkalaşmış, mutasyona uğramış bir tür, rehabilitenin olanağı yok, imhaları kaçınılmaz!

**

Egemenler bir konuda da çok başarılı oldu.

Canlarını sıkana Cemaat iltisakı yapıştırdılar.

Haliyle, hedef olana sahip çıkılmadı.

Geçmişte iddianamelere giren eylem planlarına rahmet okutan laflar işitiyoruz.

Nezaket de kalmadı.

**

Dünkü “gazetecilikten yargılanmıyorlar” başlığını eleştirenler…

Bugün meslektaşları için “gazetecilikten yargılanıyorlar” başlığı atmıyor.

Onu bırakın, meslektaş bile saymıyorlar içerideki gazetecileri.

“Onlar gazeteci değil terörist” röportajları veriyorlar.

**

Dün içerideki gazetecileri eleştirenler “operasyonel” kelimesini kullanıyordu.

Bugün içerideki gazetecileri eleştirenler de aynı kelimeyi kullanıyor.

İleri gidip, “Bunların soyunu kurutun, aileleri ile birlikte kökünü kazıyın” diyenler var.

**

Sonu olmayan bir savaş bu.

Bu kafayla çıkışı da şok.

Dümene geçen “piyasaya sahip olma” güdüsüyle yürüyor.

Gazetecisi “medya bizden sorulur”…

İşadamı “raconu ben keserim” diye düşünüyor.

Devleti ele geçiren ise muhaliflerini “devleti eli geçirmeye çalışmakla” suçlayıp içeri tıkıyor.

**

Mevcut rejim için Amerikalarda lobi yapan…

New York’taki Reza davasını nasıl anlatsam da bizimkileri rahatlatsam telaşı yaşayan…

Mahkeme salonundaki meslektaşlarını doğrudan terörist ilan eden kişinin programı, “en iyi haber programı” seçildi mesela.

Gerçeklikten kopmuş bir ülke.

Kendi gerçekliğinde debeleniyor işte.

**

Saray veya AKP ile başlayıp bitmiyor herşey.

Demokrasi, fikir hürriyeti ve evrensel hukukun karşısında kocaman bir cephe var.

Hacı yatmaz gibi bir cephe.

Eli de zihni de kanlı bir cephe.

Ve her daim elini yıkayıp çıkan bir cephe.

**

Merak etmeyin, onlar “terörist” deyince kimse terörist olmuyor.

Perdeliyorlar sadece.

Kendi zaaflarını…

Kendi utançlarını…

Kendi yandaşlıklarını…

Kendi zulümlerini ve terörlerini…

Perdeliyor, sonra ustaca yansıtıyorlar.

**

Katletmeye, öldürmeye, yok etmeye kilitlenmiş bir güruhla baş etmek güçtür.

Onlar için öldüren kahraman, öldürülen leştir.

Ülkede sür git değişmeyen iklim de hep böyle oldu.

**

Ülkenin güneydoğusu cayır cayır.

Halen belli bölgelerde üçüncü seneye giren sokağa çıkma yasakları ile ne medyanın ne de vatandaşın ilgilendiği yok.

Evler mahalleler yıkıldı, yüzbinler göç etti, çocuklar okulsuz kaldı, binlercesi öldü, yitip gitti.

Kendilerini ifade edecek siyaset yasaklandı.

Seçtikleri belediye başkanları görevden alınıp içeri tıkıldı.

Taybet anayı bilir misiniz?

İki sene önce bugünlerde, Silopi’de evinin önünde keskin nişancılar tarafından vuruldu.

Saatlerce can cekişti, kimse müdahale edemedi.

Yakınları, vurulmamak için çıkıp alamadı.

Çocuklarının gözünün önünde yaşamını yitirdi.

Beyaz bayrak açıp ulaşmaya çalışan herkese ateş açıldı.

Hatta biri bu yüzden hayatını kaybetti.

Taybet ananın cenazesi tam 7 gün öylece kaldı.

57 yaşındaki Taybet İnan tam 23 gün sonra sessizce defnedildi.

**

Utanıyorum.

43 sene içinde yaşadığım…

20 sene gazetecilik yapmaya çalıştığım ülkeyi ve içindeki insanları tanıyamamışım.

Ayıpsa ayıp.

Bazen kendime kızıyorum.

Ne çare, belki de böyle olması gerekiyordu.

Bilmiyorum.

Tek bildiğim ve inandığım şu:

Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

En azından benim için.

[Tarık Toros] 14.12.2017 [TR724]

Kürt Meselesini Unutmak [Deniz Ayhan]

‘Kürt meselesini çözmek için ne yapmayı düşünüyorsunuz?’

‘Sorun var diye inanmayacaksın. Yok diye inanacaksın. Var diye inanırsan, sorun olur. Sorun yok dersen ortadan kalkar.’

Bu kısa soru cevap faslı 2001 yılında siyasi yasaklı iken Moskova’yı ziyaret eden Erdoğan ve orada çalışan bir Kürt işçi arasında geçen kısa bir diyalog. Bugün Kürt meselesinin durumunu yasıtması bakımından ise son derece anlamlı. Türkiye uzunca bir zamandır aynen Erdoğan’ın 2001 yılında ifade ettiği gibi Kürt sorunu yokmuş gibi hareket ediyor.

ERDOĞAN HEP BENZER DÜŞÜNÜYORDU

Aslında, Erdoğan’ın Kürt meselesine dair 2001 yılında ortaya koyduğu bu yaklaşım, başbakan olur olmaz yerini Kürt meselesini kabul eden, red ve inkarın makul olmadığını vurgulayan bir yöne evrilmişti. Aradan 10 yıl kadar geçtikten sonra 2011’de aynı Erdoğan: ‘Kürt Sorunu yoktur. Kürt kardeşlerimin sorunu vardır’ şeklinde bir ifade kullanmış ve aynı konuşmasında ‘Kürt sorunu yoktur. PKK sorunu vardır’ diyerek bir bakıma devlet söylemini uzunca bir aradan sonra tekrar benimsediğini açıkça ortaya koymuştu. Bugün etkisi hala devam etmekte olan Erdoğan’ın Kürt meselesine dair diğer bir söylemi ise 2015 yılında Balıkesir’de kullandığı şu ‘veciz’ ifadelerde kendine yer bulmuştu: ‘Kardeşim, ne Kürt sorunu ya! Artık böyle bir şey yok.’

Erdoğan’ın Balıkesir’de binlerce insanın huzurunda ettiği bu sözün doğru olmadığını kendisiyle beraber o meydanda bulunan binlerce insanın da bildiğini düşünüyorum. Bu sorun Erdoğan’ın dediği gibi çözülmüş olsaydı bugün yaşadığımız birçok sorunu yaşamıyor olurduk. Çünkü, Kürt sorunu mahiyeti itibariyle Türkiye’deki birçok köklü sorunun tam da merkezinde yer almakta. Ekonomiden, iç politikaya, ortak yaşama kültüründen dış münasebetlerimize kadar Kürt sorunu öteden beri hemen her kritik alanı domine eden bir faktör olarak varlığını sürdürdü.

EKONOMİDEN, DIŞ POLİTİKAYA ETKİLER

Daha açık bir ifade ile, bugüne değin terörle mücadele adı altında kimi hesaplamalara göre 400-450 milyar dolar arasında bir bütçeyi heba ettiğimiz, bu harcamalardan ve güvenlik tedbirlerinden dolayı özellikle Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinin ülkenin diğer kesimlerine kıyasen geri kaldığı, bu meseleyi çalışan insanların ortak kanaatleri arasında.

Diğer taraftan, özellikle Kürt-Türk tandanslı toplumsal ayrışmalar, boşaltılan 3000’in üzerinde Kürt yerleşim birimi, köy ve kasabalarından batıya zorunlu göç edenlerin büyük şehirlerde sosyal insicama halel getirecek bir takım sorunlar yaşaması, Kürt sorununun Türkiye kamuoyunda yerini hep koruması sonucunu doğurdu.

Şüphesiz, Kürt meselesinin Türkiye’nin bölge ülkleri ile olan münasebetlerine dair etkisi de son derece güçlü. Türkiye’nin Suriye politikasını 1980’lerden bugüne şekillendiren başat faktör Türkiye’nin Kürt sorunu olmuştur. Benzer şekilde Türkiye’nin Irak ve İran ile olan askeri, siyasi ve diplomatik ilişkilerinin çerçevesini belirleyen en temel hususlardan biri bugüne kadar hep Kürt meselesi oldu ve bundan sonra da benzer şekilde devam edeceğini öngörmek yanlış olmayacaktır. Örneğin, referandum sonrası Türkiye’nin kanlı bıçaklı olduğu Bağdat hükümeti ile bir anda yakınlaşıp, tüm uyarılara rağmen referandumu gerçekleştiren Erbil yönetimine sırtını dönmesi ve paralel bir şekilde Ruhani hükümeti ile Kürdistan’a dair ortak bir pozisyon alması tam da Kürt meselesinin Türkiye’nin dış ilişkilerindeki belirliyiciliğine verilebilecek en iyi örneklerden biri olarak karşımızda durmakta.

UNUTTURULMASININ SEBEPLERİ…

Peki ama bukadar önemli bir sorun, özellikle 2015 Haziran seçimlerinden bu yana neden unutturulmaya çalışılıyor?

Şüphesiz, bugünün toplumsal ve siyasi dinamikleri birkaç yıl öncesine göre dahi son derece farklılaşmış durumda. Son birkaç yıldır Türkiye’de yaşanan ‘temel’ toplumsal kırılma Kürt-Türk ya da Sünni-Alevi ayrımı üzerinden gerçekleşmemekte. Kırılmayı derinleştiren asıl ayrışma Erdoğan’ı destekleyenler ve desteklemeyenler şeklinde tekâmül etmekte. Bu sebeple, özellikle 2015 yılından bu yana ‘Erdoğan ve diğerleri’ konulu devam eden bu filmde Kürt meselesine kayda değer bir rol verilmediği ve verilmek istenmediği ifade edilebilir.

İkinci olarak, 2015 Haziran seçimlerinden bu tarafa ‘devletin’ Kürt meselesinin konuşulmasını istemediği ve özellikle son iki yıldır doğu ve güneydoğuda yaşanan çatışmalardan ötürü çözümden olabildiğince uzaklaşıldığı kamuoyunca bilinen bir gerçek. Diğer taraftan, 2015 Haziran seçimlerinde AK Parti’nin HDP marifetiyle içine düştüğü kısa vadeli krizden dolayı MHP ile adı konmasa da bir ittifak yürrüttüğü, 2019 yılında yapılacak başkanlık seçimlerinde Erdoğan’ın milliyetçi oylara da talip olacak olması Kürt meselesinin iradi olarak konuşulmamasını gerektirmekte. Kaldı ki, AK Parti – MHP ittifakının devam edebilmesi Kürt meselesinin konuşulmamasından çok daha öte bir takım ‘faaliyetleri’ de gerektirmekte. AK Parti yaklaşık son iki yıldır Kürt meselesini gerek ülke içerisinde yaptığı ‘terör operasyonları’ ile gerekse de sınır ötesi yaptığı askeri sıcak takiplerle adeta ve sadece bir ‘terör sorunu’ gibi ele almaya devam etmekte. Bilindiği üzere, bu durum MHP’nin başından beri AK Parti çevrelerine direttiği şartlardandı.

Üçüncü olarak, Kürt siyasal hareketinin kendi içinde bir takım krizler yaşadığı ve bu durumun Kürt meselesinin dönemsel olarak ilgisiz bırakılması neticesini doğurduğu ifade edilebilir. Bilindiği üzre Kürt hareketinin yaşadığı bu sorunların temelinde seçilmiş onlarca siyasetçinin, belediye başkanının tutuklanması, birçoğunun yurtdışına kaçmak zorunda kalması ve geride kalan Kürt siyasetçilerin ise çok dar bir siyasal alana sıkışıp kalmasının çok büyük bir etkisi bulunmakta.

PKK VE PYD’NİN ETKİSİ

Diğer taraftan, özellikle hendek krizinden bu tarafa Kürt seçmenin PKK’ya ve benzer şekilde hendek siyasetinin uzunca bir zaman arkasında duran HDP ve bölgede faaliyet gösteren Demokratik Bölgeler Partisi’ne de tepkili olduğu bilinmekte. Bu sebepten ötürü, Kürt seçmende umutsuzlukla birlikte Kürt siyasal hareketine karşı bir hayal kırıklığı ve neticesinde bir şevk kırgınlığı ortaya çıkmış durumda. Fakat, Kürt seçmenin Kürt siyasal hareketine bu tavrın kendilerini otomatik olarak develete yönlendirmediği de bölgeyi yakından takip eden birçok uzmanın üzerinde anlaştığı hususlar arasında.

Son olarak, PKK’nın 2015 yılından bu tarafa PYD’nin Suriye’deki kazanımlarını konsolide etmek için stratejik ve askeri önceliğini Türkiye’den Suriye’nin kuzeyine kaydırmasının da Kürt meselesinin Türkiye kamuoyunda belirli bir süreliğine ilgisiz bırakıldığı sonucunu doğurmuş olduğunu ifade edebiliriz. Fakat, Kürt sorununun bir takım sebeplere istinaden unutturulması sürdürülebilir bir durum değil. Bu sorunla eninde sonunda yüzleşmek zorunda kalacağımız son derece açık. Bu sorunun mutlak anlamda ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmaması durumunda, Türkiye’de demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, temel hak ve hürriyetlerin kökleşmesini beklemek beyhude olacaktır.

[Deniz Ayhan] 14.12.2017 [TR724]

MİT, Ümit Horzum’u neden kaçırdı? [Kemal Devran]

Türkiye’de Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik kaçırma ve işkence altında illegal sorgulama vakalarına bir yenisi daha eklendi. AKP hükümetinin yasal düzenlemeleriyle suç işlediği tespit edilse bile soruşturulamaz hale gelen MİT mensupları, Ankara’da Türkiye Akreditasyon Kurumunda Uzman Yardımcısı olarak çalışan Ümit Horzum’u kaçırdı. 6 Aralık 2017 Çarşamba akşamı saat 18.00 sıralarında Ankara Yenimahalle A City Alışveriş merkezi yakınında kaçırılan Horzum ile Türkiye geneli kaçırılan sayısı 13’e yükseldi. Horzum Ankara’da kaçırılan 11. Vaka olarak kayıtlara geçti.

Ümit Horzum’un kaçırıldığı bilgisi görgü tanığı bir arkadaşı tarafından eşi Aynur Horzum’a bildirildi. Aynur Horzum, ilk olarak eşinin gözaltına alınıp alınmadığını araştırdı. Emniyet Müdürlüğü, jandarma ve savcılık makamlarına giderek bilgi almaya çalıştı. Ancak eşinin izine rastlayamadı. Ümit Horzum hakkında güvenlik birimlerinde gözaltına alındığına dair bir kayıt bulunmadığı açıklandı.

Aynur Horzum, bu kez evlerinin yakınlarında bulunan Jandarma karakoluna ‘kaçırılma’ olayı ile ilgili resmi müracaatta bulunmak istedi.

Görevliler eşinin kaçırıldığına inanmadığı gibi Ümit Horzum’un yurtdışına kaçmış olabileceğine dair imalarda bulundu.

EŞİNİN PEŞİNİ BIRAK!

Ayrıca Jandarma Komutanı, Ümit Horzum’un arandığını belirterek Aynur Horzum’a “eşinin peşini bırak, bu adam müebbetlik örgüt yöneticisi bundan sana hayır gelmez” ifadelerini kullandı. Aynur Horzum, müracaat ederken “eşinin kaçırıldığını” ifade etmesine rağmen, başvuru tutanağa, ‘kaçırılma’ olarak değil, ‘kayıp’ olarak geçirildi.

Aynur Horzum Jandarma karakolundan sonra olayın gerçekleştiği A City AVM’e bölgesinden sorumlu Emniyet birimlerine de müracaat etmesine rağmen eşine ve eşinin kullandığı araca dair bir bilgiye ulaşamadı. Aynur Horzum, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na da müracaat etti. Ancak savcılar dilekçesini kabul etmedi. Son olarak bir savcı kayıt numarası vermeden dilekçesini teslim aldı fakat bir soruşturma açılmayacağını söyledi.

Kaçırma olaylarıyla ilgili diğer mağdurların aileleri de, benzer engellerle karşılaşmış, başvuruları ciddiye alınmadığı gibi araştırma da yapılmadığını savunmuştu.

İLLEGAL SORGULAMA İTİRAFI

MİT ile irtibatlı olarak çalıştığı bilinen Sabah gazetesi çalışanı Abdurrahman Şimşek, 28 Temmuz 2017 günü A Haber TV’deki canlı yayında kaçırılma olaylarıyla ilgili, “Aslında Milli İstihbarat Teşkilatı bu şahsı yakalıyor, illegal sorguluyor daha sonra devletin Emniyet Teşkilatına devrediyor” açıklamasında bulunmuştu.

Aynur Horzum, kaçırılan eşi ile ilgili müracaatları yaparken, AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen gazeteci Cem Küçük, bir tv kanalında Gülen Cemaati mensuplarına yönelik açıklamalarından bahisle “devlet almıştır” şeklinde ifadeler kullandı. Küçük, ayrıca Gülen cemaati mensuplarının konuşturulması için her türlü işkence yöntemlerinin uygulanması gerektiğini savunmuştu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen ve metin yazarlığını yapan AKP Milletvekili Aydın Ünal da Yenişafak Gazetesi’nde 2 yazısı ile “yargısız infaz” ifadeleriyle cemaat mensuplarını aileleri yönelik baskıların artacağını açıklamıştı.

‘İŞKENCE ALTINDA İLLEGAL SORGU YAPILDI’

Aynur Horzum, 17 Ağustos 2016’da jandarma tarafından evlerinin basıldığını eşi Ümit Horzum’un evde olmadığı için gözaltına alınamadığını anlattı. Eve baskın olduğunu öğrenince de basında yer alan işkence görüntülerinin etkisi ile OHAL bitene kadar teslim olmamaya karar verip evden ayrıldığını ifade ediyor. Ümit Horzum 672 sayılı OHAL KHK’sı ile memuriyetten çıkarılmıştı.

Horzum gibi kaçırılan 13 kişiden Sunay Elmas’tan 2 yıldır haber alınamıyor. Elmas 27 Ocak 2016’da kaçırılmıştı. Ayhan Oran kaçırılalı ise 1 yıldan fazla oldu. 1 Nisan 2017’de kaçırılan Önder Asan ise 42 gün işkence gördükten sonra şehir dışında bir bölgede bırakılarak polise teslim edilmişti. Önder Asan, şunları anlatmıştı: “Kendilerini polis olarak tanıtan kişiler beni indirip siyah bir transporter araca bindirdi. Gözlerimi bağlayıp bilinmeyen bir yere götürdüler. Yol boyunca dövdüler, hakaret ettiler. Sonra kelepçeleyip bir hücreye koydular. İşkenceler gördüm. 12 Mayıs’ta beni yine gözü bağlı olarak minibüse bindirdiler. Araçtan indirip gözlerimi açtılar. Eymir Gölü’nün yanıydı. Ankara Emniyeti’ni aradılar. Bana, ‘Ben Fethullahçı Terör Örgütü üyesi Önder Asan, teslim olmak istiyorum. Lütfen gelip beni teslim alın’ dedirttiler. Sonra polisler gelip beni aldı.” Demişti.

MİT’e suç işleme özgürlüğü getirildi

İllegal faaliyetler yürüttüğü ortaya çıkan MİT’e yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 7 Şubat 2012 tarihinde yapılan operasyon sonrası Erdoğan ve AKP hükümeti bir dizi yasal düzenleme yapmıştı. MİT’e sınırsız yetkiler tanınarak dokunulmazlık yetkisi verildi.

2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri Ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun “Soruşturma izni ve yargılama” başlıklı 26’ıncı maddesiyle MİT’e gibi suç işleme özgürlüğü de getirilmişti.

https://twitter.com/Uhorzum09/status/940947128549040128

[Kemal Devran] 14.12.2017 [TR724]

Rusya güdümüne girmek toprak bütünlüğünü riske atmaktır [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türk dış politikası açısından Erdoğan ve AKP döneminde iki temel yönelimden söz etmek gerekiyor. İktidarının aşağı yukarı ilk on yılında Avrupa Birliği’ne (AB) girme hedefine yönelen bir Türkiye görüyoruz. Fakat sonrasında çeşitli nedenlerle bu politikayı terk eden ve Avrasya-Ortadoğu yönelimli bir dış politika gözlemliyoruz. Esasen ilk on yılın AB üyeliği hedefli dış politikası, gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüz yıllık tarihindeki gelişmelerin ve izlenen stratejinin Cumhuriyet dönemine yansıması olarak değerlendirilir. Birçok sebepten dolayı, gerek Osmanlı, gerekse de cumhuriyet dönemlerinde Türk devletinin karar alıcıları ülkelerini Avrupa ilişkileri bütünü içerisinde ele almış ve konumlandırmıştır. Bu “öz algı” dünya siyasetinin şekillendiği bir coğrafyaya dâhil olmak ve olan-bitene etki etmek istemek motivasyonuna dayanır. Türkiye’nin Avrupa’ya bitişik olmasının, yani coğrafi gerçekliğin bir sonucudur. Osmanlı Devleti fiilen yıkılmışken bile “Avrupa’nın hasta adamı” olarak nitelenmekteydi. Türkler, diğer Müslüman halklardan çok daha kapsayıcı bir bağlamda Avrupa’da (Batı’da) meydana gelen gelişmelerden etkilendiler. 600 yıllık tarihi boyunca imparatorluk Avrupa’daki siyasal, toplumsal ve ekonomik gelişmelerin etkisini bünyesinde hissetti.

Örneğin teritoryal devletlerin yerleştiği 1648 Westfalya Barışı sonrasında Hristiyan Avrupa’nın yeknesak bir şekilde İslami terminolojideki dar-ül harp konseptiyle algılanmadığı, giderek artan şekilde Avrupa içi güç mücadelesinde işbirliğinin ön plana çıktığını görüyoruz. Diğer bir ifadeyle, Osmanlı-Batı ilişkileri sürekli antagonizm çerçevesinde gelişmedi. İçerisinde önemli bir işbirliği ilişkisi barındırdı ve bu bağlamda da hem Memalik-i Osmanî’de hem de kıta Avrupa’sında zengin ve doğurgan bir diplomasi kültürü oluştu. Devlet-i Aliye kendisini Avrupalı bir güç olarak algılamaktan vazgeçmedi ve bunun İslami kimliği ile çelişki oluşturduğunu asla düşünmedi. Dahası, gelinen uluslararası teamül hukukunda bu durum, medeniyetlerin bir arada var olabilmeleri bakımından ve çatışmaların yerini işbirliğinin alması açısından hem Avrupa’da hem de Osmanlı Devleti’nde akıllı liderler tarafından olumlu karşılandı. Batı’nın Osmanlı Devleti’nin gerileme ve çöküş dönemindeki düşmanca tutumunu genelleyerek yeknesak bir politika olarak ele almak tarihsel gerçeklere tekabül etmiyor. Dahası, Batı’nın kendi içindeki siyasi mücadelelere ve çıkar çatışmalarına baktığımızda, yıkıcı savaşların ve saldırgan politikaların Batı’nın Osmanlı Devleti’ne yönelik bir tutumu olmaktan ziyade, dönemin uluslararası ilişkilerinin dinamiği içerisinde bir mücadele alanının genel koşulları olarak değerlendirilmesi gerekiyor.

MUASIR MEDENİYETLER HEDEFİNİN TARİHÇESİ

Batı ile olan etkileşim dinamiği, teknolojik-bilimsel ve dolayısıyla da ekonomik ve askeri bakımlardan zayıf taraf olan Osmanlı Devleti için zorunlu reformları beraberinde getirdi. Bu reformlar önce askeri alanı kapsasa da, kısa sürede temel bilimsel-akademik seviye düzeltilmeden askeri alanda istenilen düzeye ulaşmanın olanaklı olmadığı kavrandı. Bu nedenle reformların kapsama alanı genişledi, temel eğitim, orta öğretim, yüksek öğretim ve bunların yerleşik kurumsal yapıları reforma tabi tutuldu. Batı’dan getirtilen farklı alanlardaki uzmanlar, bahsettiğim reform sürecini yönetti ve yönlendirdi.

Esasında bu sadece Osmanlı Devleti’ne özgü bir şey de değildi. Doğu Avrupalı devletlerde ve Rusya’da da benzeri reformlar yapıldı. 20. yüzyıl başında sanayileşmeyi başaramamış, tarımsal üretimini modernize edememiş, demiryolu yapımında ve genel eğitim seferberliğinde çağı yakalayamamış olan tüm toplumlarda, Batı’lı yöntemlerin uygulanması hedefiyle toplumsal ve politik dönüşümler yaşandı. Batı’nın salt tekniğini almak gibi bir “seçici modernleşme” olmuyordu. Kısa sürede Osmanlı Devleti’nde de sanattan edebiyata, tıptan felsefeye, askeri teknolojiden müziğe, kadının konumundan ekonomik yapıya kadar aklımıza gelebilecek her alanda Batı ile bir etkileşim yaşandı. Ekonomik ve askeri bakımdan güçlü olanın diğerlerini etkisi altına aldığı bu süreç, bizde Batılılaşma olarak adlandırılan ve kavranan modernleşme süreciydi.

Osmanlı reform sürecinden daha fazla derinlemesine bir dönüşüm programı ortaya koyan Kemalist Cumhuriyet reformlarının da hareket noktası, öncülü olan Osmanlı reformları ile aynıydı: Batı seviyesini yakalamak. Diğer bir ifadeyle, muasır medeniyete ulaşmak. Geri kalmışlığın aşılabilmesi için, kendinden üstün olanın bilimsel, teknolojik, kültürel, toplumsal, ekonomik vs. seviyesine gelmek olarak özetlenebilecek bu süreçte, taklitçilik tek rasyonel stratejiydi. Çünkü özgünlük arayışı, başarısızlık durumunda ödenecek faturanın ağırlığı açısından çok büyük riskler barındırıyordu. Denenmiş ve başarılı olmuş bir formülü uygulamak, Osmanlı’dan miras alınan ve Cumhuriyet döneminde devam edilen bir stratejiydi.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE İTTİFAKLAR

1930’larda Avrupa’da ortaya çıkan tehlikeli siyasi durum, sonrasında patlayan İkinci Dünya Savaşı, Türkiye bakımından dış politika yönelimindeki “tam bağımsızlık” ve çoklu ittifak politikasını gözden geçirmeye neden oldu. Almanya’yı yenen muzaffer Sovyetler Birliği, kıtasal Avrupa’nın doğusunu kendi kontrolleri altına aldı ve orada kurduğu komünist rejimler altında kendisinin güdümünde olan uydu devletler üzerinden küresel etki alanını genişletti. Yunanistan ve Türkiye de bulundukları coğrafi konum bakımından bu Sovyet yayılmasından etkilenecek, eğer Batı’dan bir destek gelmezse, Sovyet gücü için küçük lokma olacaklardı. Truman Doktrini ve Marshall Planı kapsamına alınan bu iki ülke, ardından NATO güvenlik şemsiyesine alınarak, Sovyet uydusu olmaktan kurtuldu. Eğer Batı ittifakına girmeseydi, bugün Türkiye’nin sosyo-ekonomik koşulları çok başka olurdu.

1990’lara kadar Türkiye Batı ittifakının askeri ve ekonomik avantajlarını kullandı. Karşılığını da büyük bir ordu besleyerek ödedi. Ancak asimetrik güç hesabına baktığımızda, NATO üyeliği Türkiye bakımından yaşamsal önemdeydi. NATO ittifakı olmadan Sovyet yayılmacılığına direnmek imkânsızdı. Bunu bugün vurgulamaktan kaçınan analizcileri anlamak mümkün değil. Ortada sanki Batı, ABD ve NATO Türkiye’yi Soğuk Savaş’ta esir almış, Türkiye’yi kullanmış, Türkiye’nin gelişimine engel olmuş gibi bir hava var. Bu kesinlikle gerçeklerle örtüşmüyor. Doğrusu şu ki, ABD haricinde tüm NATO üyeleri gibi Türkiye de NATO olmaksızın Sovyet tehdidine karşı kendi imkânlarıyla kendisini koruma kapasitesinden uzaktı ve NATO’ya verdiklerinden çok daha fazlasını NATO’dan aldı.

SOVYETLER ÇÖKSE DE, JEOPOLİTİK DURUM DEĞİŞMEDİ

Soğuk Savaş, Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve parçalanmasıyla bitti. Daha doğrusu ABD ve NATO bunu böyle algıladı. Oysa Sovyetler’in yerine ortaya çıkan Rusya Federasyonu, kısa bir süre (on yıl kadar) bocaladıktan sonra, Putin iktidarıyla beraber gücünü toparladı. Putin Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını 20. yüzyılın en büyük jeopolitik faciası olarak değerlendiriyor. Francis Fukuyama gibi yorumcular Sovyetler’in yıkılmasıyla beraber ortadan kalkanın sadece komünizm olduğunu, oysa jeopolitik gerçekliğin ortadan kalkmadığını okuyamadılar. 1990’larla beraber iktidara gelen hiçbir ABD yönetimi de son dönem hariç, Soğuk Savaş’ın ortadan kalkmadığını kavrayamadı.

Oysa Rusya için Soğuk Savaş bitmemişti. Soğuk Savaş’ın ideolojik arka planı olan komünizm ortadan kalkmış, ama reel politik dinamiği olan jeopolitik koşullar ve güç ilişkileri aynı kalmıştı. Bu nedenle Rusya, AB ve NATO genişlemelerini doğrudan kendisini çevrelemeye ve izole etmeye yönelik hamleler olarak kavradı ve bunlara tepki verdi. Ukrayna (Kırım) politikası ve Gürcistan’a yönelik tutumunun ardında bu jeopolitik algı vardır. Keza, Ortadoğu’da ABD’nin yönetimsel zafiyetinden kaynaklanan güç boşluğunu doldurma stratejisinde de bu motivasyonla hareket etmektedir. Dahası, Orya Asya ve Kafkasya, Rusya için “blijniye sarubiyejye” (yakın dış alan ya da bir tür arka bahçe) olarak algılanmaktadır. Bu bölgeler dünyanın sayılı hidrokarbon yataklarıdır. Özellikle doğalgaz bakımından bu bölgenin elde tutulmasının Avrupa ilişkilerine yönelik önemli avantajlar sağlayacağı düşünülmeli. Bunların yanında Rusya, Çin ve İran’la çoklu ve ikili seviyelerde çok stratejik bir işbirliği içerisindedir. Bu politikaların toplamının bir sonucu olarak, 2017 itibarıyla Rusya ABD ile olan güç ilişkileri ve küresel etki yeteneği bakımından 1990’ların onlarca kat üzerinde güce sahiptir.

Rusya, tartışmasız şekilde büyük güç politikası uyguluyor. Karşısında zayıf olan tüm güçleri bünyesine almak istiyor. Bu illa ki işgal olmak zorunda değil. Beyaz Rusya’ya bakın, Kazakistan ve Ermenistan’a bakın. Suriye’ye bakın. Bu ülkelerle Rusya’nın ilişki modeli, büyük ağabey ve onun güdümünde olan zayıf yönetim (dikkat edin, ülke değil) şeklindedir. Rusya bu jeopolitik oyunda belki de sadece Çin ve İran’ı güdümüne alamaz. Türkiye’nin oynadığı büyük kumarın bedeli burada saklıdır.

250 YILLIK STRATEJİ HARCANIYOR

NATO’dan kopmayı, ABD’ye düşmanlık için gerekçe üretmeyi, AB’den uzaklaşmayı bu bakımlardan çok tehlikeli buluyorum. Kurumsallaşmış bir uluslararası demokratik ülkeler topluluğu dışında Türkiye’nin pür jeopolitik oyunlara dalması, uluslararası hukuktan, insan hak ve özgürlüklerinden uzaklaşması, otoriteryan bir rejim ile Ortadoğu’da aldım-verdim, ben seni yendim türünden zayıf ve çapsız, asimetrik güç mücadelelerinde piyon olması, çok ama çok büyük bir kumardır. Akılsız, öngörüsüz, oradan oraya savrulan bir dış politika, Türkiye’nin bulunduğu kadim coğrafyada varlığını tehlikeye atar. Bu coğrafya, bu tür dengesizlikleri kabul etmez.

Son 250 yıllık stratejik aklın bir çırpıda harcandığı ve yitip gittiği bir kaygan zeminde, Rusya’nın güdümünde hayaller kuranlar, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehlikeye atmaktadır. Bunun telafisi mümkün olmayacaktır. Kendi düşen ağlamaz. Bu nedenle Türkiye’deki başta sorumlu karar alıcılar olmak üzere, tüm insanlara buradan sesleniyorum: yol yakınken gelin bu yanlışlıktan dönün. Turan hayaliyle Birinci Dünya Savaşı’na giren İttihatçıların hatasının faturasını 1919-1923 arasında nasıl ödediğimiz kulağınıza küpe olsun. Çünkü uluslararası siyasette yapılan hataların telafisi yoktur.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.12.2017 [TR724]

Türkiye Süper Ligi’nin rakibi İtalyan Serie A [Hasan Cücük]

Ligler artık yavaş yavaş devre arası tatiline hazırlanıyor. Şampiyonluk mücadelesi verecek ve ligden düşecek takımlar renklerini belli etmeye başladılar. Avrupa’nın 5 büyük ligiyle kıyasladığımızda en heyecanlı şampiyonluk yarışlarından birine Süper Lig sahne oluyor. Galatasaray, Başakşehir, Fenerbahçe ve Beşiktaş hâlen potadan çıkmış değil. Hatta bu takımlara Rıza Çalımbay ile şahlanan Trabzonspor’u da ilave etmek gerekebilir. Süper Lig, Serie A ile birlikte en çok şampiyon adayının olduğu lig konumunda. İşte Avrupa liglerinden görünüm…

MANCHESTER CİTY, LİGİ DOMİNE ETTİ

Futbolun kalbi İngiltere Premier Lig’de atıyor. 1992’de format değiştirerek Premier Lig adını alan İngiltere ligi, son yıllarda dünyanın en kaliteli oyuncularının toplanma mekânı oldu. Böyle olunca da kıyasıya bir mücadeleye sahne oluyordu. Bu yıl ise Premier Lig sıra dışı bir sezon yaşıyor. Hatta şampiyonun haftalar öncesinden belli olması söz konusu. Şu an tüm oklar şampiyonluğun adresi olarak Manchester City’yi gösteriyor. En yakın takipçisine 11 puan fark atan Manchester City, ne içerde ne de dışarda oynadığı maçlarda puan kaybetmiyor. Deplasmanda oynadığı 8 maçı da kazandı.

Böyle olunca diğer takımlar için en büyük mücadele ligi ilk 4’te bitirmek ve Şampiyonlar Ligi biletini almak. Chelsea, Manchester United, Tottenham, Liverpool ve Arsenal bunun için kıyasıya mücadele edecek. Premier Ligin bu yıl sürpriz ekibi ise Burnley oldu. Üst sıralarda yer bulan Burnley’in sezon sonu nerede olacağı merak konusu. Ligin tepesi şekillenirken, küme düşme hattında hâlen belirgin bir durum yok.

BARCELONA İŞTAHLI, VALENCİA SÜRPRİZ

La Liga’da Barcelona, geçen yıl Real Madrid’e kaptırdığı şampiyonluk kupasını bu yıl kazanmaya niyetli görünüyor. Katalan ekibi sezon başından bu yana istikrarlı skorlar almaya devam edip, ligin zirvesine yerleşti. Barcelona’nın yakın takipçisi ise sürpriz bir şekilde Valencia oldu. Son şampiyonluğunu 2004’te yaşayan Valencia, uzun bir aradan sonra taraftarlarını heyecanlandırdı. Son yıllarda sürekli Barcelona – Real Madrid arasında geçen, zaman zaman Atletico Madrid’in dahil olduğu şampiyonluk yarışına yeni bir takımın katılması La Liga’ya da heyecan getirdi. La Liga’nın giderek iki takımlı bir lige dönüşmüş olması büyük bir handikaptı.

Sezon başında istikrarsız sonuçlar alan Atletico Madrid toparlanarak yarışta tekrar yerini aldı. Real Madrid ise ligden ziyade Şampiyonlar Ligi’ni düşünen bir görüntü veriyor. Şampiyonlar Ligi’ni üst üste 3 kez kazanan ilk takım olmak isteyen Real Madrid, ligde beklenmedik puan kayıplarıyla liderin 8 puan gerisine düştü. Real Madrid, Şampiyonlar Ligi’nin ikinci turunda PSG ile eşleşti. Olası bir elenmede ligi boş vermenin faturasını ağır ödeyecektir. Ligin dibinde ise ‘ben düşerim’ diyen bir takım henüz ortalarda yok.

JUVENTUS’UN RAKİBİ ÇOĞALDI

Şampiyonun değişmesi istenen liglerin başında İtalya Serie A geliyor. Juventus, Juventus yine Juventus derken 6 yıl üst üste gelen şampiyonluk, diğer takımların ligde ikincilik için mücadele etmesine yol açtı. İtalya futbolu bunun faturasını Avrupa kupalarında ödedi. Tek takımlı bir lig olunca diğer takımlar Avrupa arenasında rakipleriyle yaka paça olacak kaliteye ulaşamadı. Uzun bir aradan sonra Juventus zorlanacağı bir sezon yaşıyor.

Yarışa yeniden katılan İnter’in yanı sıra geçen sezona göre daha güçlü bir Napoli ve yarışın önemli aktörü olarak Roma bulunuyor. Lazio da, beklenmedik bir performans göstererek zirveye yaklaştı. Yani Juventus için bu sezon lig dikensiz gül bahçesi değil. İnter, 1 puan farkla liderlik koltuğunda otururken, Napoli, Juventus ve Roma sırasıyla onu takip ediyor. Ligin dibinde ise ‘Sezon bitse de Serie B’de önümüze baksak’ diyen 1 puanlı Benevento var.

İKİNCİLİK YARIŞI DAHA HEYECANLI

Fransa Ligue 1’de Paris Saint Germain (PSG) geçen yıl kaptırdığı zirveyi Monaco’dan bu yıl geri alacak gibi görünüyor. Neymar, Cavani ve Mbappe üçlüsüyle rakiplerine gol olup yağan PSG’nin en yakın takipçisiyle arasında 9 puan fark var. İlerleyen haftalarda fark daha da açılacaktır. Monaco, Lyon ve Marsilya zirveye ortak olacak bir mücadele vermiyor. Her üç takım da eşit puanda. İkincilik yarışı, liderlikten daha heyecanlı geçiyor. Ligde 5 puanla son sırada bulunan Metz, Ligue 2’ye istikametini çeviren ilk takım.

BAYERN’İN ALMAN TAKIMLARINA ZARARI

Almanya Bundesliga’da ligin başında tökezleyince teknik adam değişikliğine giden Bayern Münih yarışta yine farkını ortaya koydu. Son 5 yılın şampiyonu Bayern Münih, bu yıl da emin adımlarla yoluna devam ediyor. Borussia Dortmund’un son 9 haftayı 6 puanla kapatıp yarış dışı kalmasıyla Bayern Münih’in işi daha da kolaylaştı. Dortmund’un kulvar dışı kalmasıyla Bayern’i takip eden Leipzig ve Schalke 04 ne tecrübe ne de kadro yapısı itibariyle Bavyera ekibini zorlayacak gözüküyor.

Bundesliga’da yarışın tıpkı Serie A gibi tek takımlı olması diğer takımların gücünü önemli şekilde azaltıyor. Bunun faturasını Almanlar bu sezon Avrupa kupalarında ağır ödedi. Şampiyonlar Ligi’nde sadece Bayern Münih gruptan çıkarken, UEFA Avrupa Ligi’ndeki tüm takımları grupları ilk ikide yer alamayıp Avrupa defterini kapattı. Diğer takımlar Bayern ile baş edecek bir takım kuramazsa Alman ligi heyecan kaybetmekle kalmayıp, kalite olarak da klasman düşer. Ligin dibindeki 3 puanlı Köln ise Bundesliga 2’ye doğru hızla yol alıyor.

[Hasan Cücük] 14.12.2017 [TR724]