Cemal'den celal'e cemaat [Levnî Kayı]

İmâm-ı Rabbânî [Müceddîd-i elf-i sânî, Şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendî (k.s.) (1563-1624)’nin bireysel olarak yaşadığı ve bir “terbiye” metodu olarak gördüğü Cemâl’den Celâl’e geçişi, bugün bir bütün olarak Hizmet hareketi yaşamaktadır. Dün bireysel olarak yaşanılanlar bugün toplumsal olarak yaşanmaktadır. Dün bireyin terbiyesi söz konusu iken bugün bir hareketin terbiyesi söz konusu.

Bu geçiş süreci anormal değil, tamamen tabiî bir durumdur. Olması lazım gelendir yani. Daha sarîh ifadeyle; bu işin olmazsa olmazıdır. İnsanların garibine giden, “neler oluyor?” dedirten, belki Hareketin içindekilerin büyük bir kısmının bile “bunu da yapacak değiller ya. Bu yaptıkları yanlışları en kısa zamanda görüp tevbe edeceklerdir. ‘İnanan’ bir insanın bu kadarını yapması imkânsız” diyerek, büyüklerinin sözlerini tevil ve tefsir etmeleri, ayrıca daha önce bu tür durumlarla karşılaşmamış olmalarının bir sonucudur. 

Hizmet hareketi genel yapısı itibari ile bir gençler topluluğu. Bu büyük kütle, henüz hayatın gerçeklerini idrak edemeden girmiş oldukları bu yolda büyük bir kısmı itibari ile hep işin sevgi, şefkat ve merhamet yönünü gördüler. Izdırap, fedakârlık, çile, işkence nedir bilmediler. Gittikleri her yerde Hocaefendi’nin kredisinden mütevellid ayakta karşılandılar, el üstünde tutuldular. “Halk”tan herkes  memnun, herkes müsterih idi. Çocukları cemaatin dershanelerinde, okullarında okuyor, kimseye güvenemedikleri çocukları -özellikle kız çocukları- cemaatin yurtlarında kalıyordu.

Halk, “Hizmet” denilen yapıyı böyle tanıyor ve biliyordu. Hizmettekiler de “hizmet”in bu olduğunu ve yapmaya çalıştıkları işlerin hep böyle gideceği zehabına kapılmışlardı. Farklı bir şeyin olabileceğini, başlarından kızgın suların dökülebileceğini, evvelkiler gibi kendilerinin de benzer (bazı hususlarda daha fazla) zulümlere uğrayacaklarını görmüyor, tahmin etmiyorlardı. Görseler ve tahmin etseler bile “Bu kadarlık da yapmazlar canım” düşüncesinde ârâm eyliyorlardı. 

Şimdi, makalenin girişinde değindiğim ve İmam Rabbânî hazretlerinin bir “terbiye” metodu olarak gördüğü Cemâl’den Celâl’e geçişi ile ilgili önemli bir alıntı yapmak istiyorum. Dönemin sosyal olayları, “devlet adamları” profili ve bugünlerle kıyas yapılabilmesi açısından alıntı biraz uzun tutuldu. Alıntı yapacağım yer de önemli; kendilerini İmam Rabbânî’ye nispet eden ve fakat Cemaat’e düşmanlıkta sınır tanımayan Türkiye Gazetesi “camiası”nın neşrettiği Evliyâlar Ansiklopedisi’nden. “İmam Rabbânî” maddesinde şu pasajlara yer verilmiş:

“İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin dîne yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri ve sağlam, iknâ edici delillerle kendilerinin çürütüldüklerini gören bâzı sapık kimseler ona cephe aldılar ve iftirâ etmeye başladılar. O zamanın sultânı Selîm Cihangir Hân’ın devlet adamları, hattâ büyük veziri, baş müftîsi ve etrâfındakiler Ehl-i Sünnet düşmanı idiler. Hâlbuki İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin birçok mektûpları ve bilhassa ayrıca yazdığı “Redd-i Revâfid” risâlesi, Eshâb-ı Kirâm düşmanlarını reddetmekte, câhil, ahmak ve alçak olduklarını anlatmaktadır. İmâm-ı Rabbânî bu risâlesini Buhârâ’da bulunan en büyük Özbek hânı Abdullah-ı Cengizî Hân’a yollamıştı. ‘Bunu İran’da, Şah Abbâs-ı Safevî’ye gösterin! Kabûl ederse ne iyi, etmezse onunla harb caiz olur’ demişti. Kabûl etmedi. Harb oldu. Abdullah Hân, Hirât’ı ve Horasan’daki şehirleri aldı. Buralarını yüz sene evvel Safevîler almıştı. İşte bundan sonra, Hindistan’daki bozuk fırkalar, Eshâb-ı Kirâm düşmanları elele verdiler. Sultâna gidip İmâm-ı Rabbânî hazretleri hakkında çeşitli iftiralarda bulunarak şikâyet ettiler. Sultan, oğlu Şah Cihân’ı gönderip, İmâm-ı Rabbânî hazretlerini, evlâdlarını ve yetiştirdiği talebelerini çağırıp, hepsini öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Şah Cihan, bir müftî ile yanına gitti. Sultâna secde caiz olduğunu gösteren bir fetvâyı da götürdü. İmâm-ı Rabbânî’nin (kuddise sirruh) üstünlüğünü biliyordu. “Babama secde edersen seni kurtarabilirim” deyince, İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu fetvânın zarûret zamanında izin olduğunu, azîmet ve din bütünlüğünün secde etmemek olduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını söyledi ve secde etmeyi kabûl etmedi. Çocuklarını ve talebelerini bırakıp sultâna yalnız gitti. Kendisine yapılan iftiralara karşı sultana o kadar güzel ve doyurucu cevap verdi ki, sultan yüksek hakîkatleri anlayabilecek birisi olmadığı hâlde, neş'elendi ve serbest bırakıp özür diledi. Hattâ, sultâna kendisine yapılan iftiraların asılsız olduğunu açık delîllerle anlatırken, orada bulunan ateşe tapıcı Hindûların büyük bir kumandanı, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin dinde olan kuvvetini, sözlerini, lezzet ve kıymetini görerek müslüman oldu. 

Sultânın ikna olduğunu, kendi uğraşmalarının boş olduğunu gören iftiracı sapıklar; “Bunun adamları çoktur. Sözleri bütün memlekette yürürlüktedir. Bunu serbest bırakırsak bir karışıklık çıkabilir” diyerek, uzun konuşmalardan sonra sultânı aldattılar. Sultan, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, memleketin en sağlam ve korkunç kalesi olan Güwalyar Kalesi’ne hapsedilmesini emretti ve hapsedildi. 

Bu hâdiseye çok üzülen talebeleri sultâna isyan etmek istediler. Bunu yapabilecek güçte idiler. Fakat İmâm-ı Rabbânî hazretleri onları rü'yâlarında ve uyanık iken bu işten men etti. Sultâna hayır duâ etmelerini emredip; “Sultânı incitmek bütün insanlara zarar verir” buyurdu. Kendisi de sultâna hep hayır duâ ediyordu. Sultânın veziri, koyu bir muhalif olduğundan, zindanda, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin başına kardeşini ta’yin etmiş ve çok şiddetli davranmasını emretmişti. Bu görevli ise ondan çeşitli kerâmetler, üzülmek yerine heybet, sabır ve hattâ neş'e görerek tövbe etti. Bozuk i’tikâdını terk edip Ehl-i Sünneti seçti ve onun hâlis talebelerinden oldu. Kalede hapis bulunan binlerce kâfir, onun bereketi ve sohbetleri ile müslüman olmakla şereflendiler. Birçok günahkâr tövbe etti. Hattâ ba’zıları yüksek âlim oldu. İmâm-ı Rabbânî hazretleri hapiste üç sene kaldıktan sonra, sultan yaptığına pişman oldu. Hapisten çıkarıp ikram ve ihsân eyledi. Hattâ hâlis talebesinden ve sâdık dostlarından oldu. Bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. Sonra serbest bırakıp, hürmetle vatanına gönderdi. Hapisteki bu sıkıntılardan ve uğradığı dertlerden sonra, evvelce bulundukları hâllerin ve makâmların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak memleketine döndü. 

İmâm-ı Rabbânî hazretleri daha önceleri; ‘Yetiştiğim derecelerin üstünde, daha çok makamlar vardır. Onlara yükselmek celâl sıfatı ile, sert terbiye edilmekle olabilir. Şimdiye kadar cemal sıfatı ile okşanarak terbiye edildim’ buyurmuştu. Talebesinden bir kısmına; ‘Elli ile altmış arasında üzerime dertler, belâlar yağacak’ buyurmuştu. Buyurduğu gibi oldu. O makamlara da yükselmek nasîb oldu.”

İmam Rabbânî ile ilgili yukarıda yazılanların bugünlerle kıyasını okuyucuya bırakarak önemli gördüğüm bir hakikati ifade etmekte fayda mülahaza ediyorum: Evet, bu cemaat, 17-25’e gelinceye kadar genel olarak hep Cemâl’le terbiye edildi; gerek halk katında gerekse Hak katında üstün mertebelere ulaştı. Ancak âhir zamanda yüklenmiş olduğu sahabe misyonunu tam edâ edebilmesi için çok daha üstün makamlara ulaşması lazımdı. Onlara yükselmek ise Cemâl sıfatı ile değil, Celâl sıfatı ile, yani sert terbiye edilmekle mümkün olabilirdi, ki şimdilerde Cemaat, Celâl sıfatının terbiyesi altında seyrini devam ettirmektedir. Yapılan bunca cevr ü cefâya -hikmetin ve fiiliyatın diğer yönleri mahfuz- bu çerçeveden bakmak gerekir. 

Hülâsa; Celâl’le terbiye edilmek demek; hakikatin, hakkaniyetin, lütuf ve inayetin cemaatin tarafında olduğuna en büyük delildir. Küresel çaptaki problemlerle uğraşacakların “kendi” insanı ile küçük bir tecrübesidir. Vesselâm. 

[Levnî Kayı] 29.8.2017 [Samanyolu Haber]

#Arakan [Seyfi Mert]

"Zulme sessiz kalan dilsiz şeytandandır" 
Hz. Muhammed (SAV)

“Size ne oluyor da bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize yardımcı lütfet diyen çocuklar ve kadınlar için mücadele etmiyorsunuz (Nisa75)”

Bu ayet ne dehşetli bir uyarıcıdır. Eğer samimi olarak Allah’a inanan bir müminseniz, ayetin ilk muhatabı sizsinizdir. Başkasına bundan ders al demeden önce kendinizin ders alması gerekir. Tayyip Bey’in mutfak robotluğundan başka bir vazifesi olmayan Aziz Babuşçu isimli AKP’li paylaşmış bu ayeti ve Arakan’da katledilen, eziyet gören Müslümanlara karşı sözüm ona herkesi uyarıyor. 

Hani insanda biraz utanma olur. Eğer ar damarı çatlamadıysa. 

Bir Myanmar siyasisi çıkıp “Onlar terörist, bizim iç işlerimize niye karışıyorsunuz?” derse ne halt yiyeceksiniz Babuş?

Ya da Myanmar devleti hepsine Budist kimliği verip, sonra da Cumhurbaşkanları ekranlara çıkıp utanmadan, “Katledilen Müslüman yok, ölenlerin hepsinin kimliğine bakıp Budistler” dese yüzüne tükürmez misiniz?

Ha Babuş!

Ispartalı Sevgi Hemşire’yi hiç duydun mu Babuşçu?

Binlerce kilometre uzakta yaşamıyordu. 

Adını bile duymadın değil mi?

Çünkü yakın körlüğü var vicdanlarınızın. 

Peki şu üç bebeyi bir yerden hatırlıyor musun?

Ne yapıyorlar biliyor musun?

Annelerinin mezarında dua ediyorlar.

Çünkü anneleri işinden atıldı, sizi kesmedi hapse attınız. Yine yetmedi işkence yaptınız. Psikolojisi bozuldu ve intihar etti. 

Sevgi Hemşire’nin en küçük bebesi henüz 6 aylıktı. 

Hayatında karıncayı incitmemişti, insanlara yardım etmekten başka da bir suçu yoktu. 

Geride üç mazlum çocuk bıraktı. Vicdanının binde biri cız etti mi Babuşçu Efendi?

Ayet paylaşarak cennete gireceğini zanneden zalimin koltuk değneklerinden sadece biri olarak cevap ver!

Evet Arakan’da katliam var. 

Müslümanlar katlediliyor. 

Müslüman oldukları için değil bu katliam. 

Zalim bir devlet orada iktidarı ele geçirdiği için katlediyor insanları. 

Zalim her yerde aynıdır çünkü. Budist de olabilir sizin gibi İslamcı kimliği de olabilir zalimlerin. 

Dolayısıyla başlığı değiştirin sosyal medyada.

Arakan’da katliam değil, Arakan’da dikta ver zulüm var, zorbalık var!

Zalime çıtınız çıkamaz biliyoruz, çünkü burada zalimin yanında onun ateşine odun taşıyorsunuz. 

Adını bile duymadığımız, çünkü bütün ipleri Saray’a ve muhaberata kaptırmış Gül soy isimli Adalet Bakanı da buyurmuş ki; “Arakanlı kardeşlerimizin yanında olmak üzerimize borçtur!”

Allah müstahakkınızı versin. 

Bir kere siz Arakan’ın yanında olamazsınız. 

Çünkü siz Myanmar devletiyle işbirlikçisiniz. 

Hatırlıyor musunuz Furkan öğretmeni?

Hani Arakanlı Müslüman çocukları eğitmek için oralarda okul açan hizmet gönüllüsünü. 

O okulu kapattırmak, Furkan hocayı alıp içeri atmak için harcadığınız paranın haddi hesabı yok. İş tutmadığınız Myanmarlı yetkili kaldı mı söylesene?

Siz Müslüman öğretmeni hapse atsın diye Myanmar diktatörüne para akıtan zalimlersiniz. 

Siz Müslüman okulunu kapattırmak için rüşvet dağıtan alçaklarsınız.

Tarih böyle yazacak çünkü…

Şimdi kalkmış utanmadan Arakanlı Müslümanları savunduğunuzu ileri sürüyorsunuz. 

Ama kılınızı kıpırdatmayacağınızı herkes biliyor. 

Çünkü Arakanlı Müslüman sizin kasanız değil. 

Reis’inize para akıtmıyor hortum hortum. 

Katar değil ki bir günde asker yollayasınız. 

Sahi siz Ergenekonla işbirliği yapıp orduda ne kadar namazlı niyazlı, demokrat insan varsa hapse atmamış mıydınız Bakan Gül?

AKP’lilerin mazlum Müslüman çığlıkları mide bulandırıcı. Cemile de mide bulandırıyor Halime de...

AB Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik, "Ordu mensupları ve Budist rahipler (Arakan'da) sistematik şekilde katliamlara imza atıyor. Bu yapılanlar açıkça katliamdır ve insanlığa karşı suçtur." değerlendirmesinde bulunmuş. Utanmamış sıkılmamış...

Arakan’da Müslümanlar katlediliyormuş?

Evet, Arakan’da zalimler var, katliamı zalimler yapıyor, hüdây-ı nâbit gibi gökten inmiyor zulüm. Sizin gibi zalimler var. 

Bakın neden sizin gibi diyorum.

Ne yapıyor Arakanlılara Myanmar diktası, onu bir okuyalım. 

Arakanlı Müslümanların çocuk yapmasına izin vermiyorlar. 

Müslümanlar resmi dairelerde iş bulamıyorlar.

Özel sektörde iş yeri açamıyorlar. 

Sadece köle gibi madenlerde çalışmalarına izin veriliyor.

Bir de hapishane kamplarında. 

Kadınlar bebekleriyle hapse atılıyorlar Arakan’da. 

Müslümanların okulları kapatılıp mallarına el konuluyor ve Budist cemaatlere veriliyor bu mallar. 

Vatandaşlıktan çıkarılıyorlar. 

Myanmar Devleti Arakanlılara yer açılsın diye hapisteki hırsız ve tecavüzcülere habire af çıkarıyor. 

Kitapları yakılıyor. 

Hepsine terörist deniyor, devletin bekası için onların yok edilmesinden bahsediyor liderleri. 

İşkence hapishanelerde rutin..

İntihar vakalarının haddi hesabı yok. 

Müslümanlar gündüz gözüyle sokakta kaçırılıyorlar, sonra boş bir arazide ölü bulunuyorlar. 

Nasıl? Bu yaşananlar sana tanıdık geliyor mu Aziz Efendi?

Mesela Okkan isimli köydeki tüm Müslümanlar nasıl katledildi biliyor musun Aziz Efendi?

Bir Müslüman kadın yolda yürürken Budist bir rahibe çarptı yanlışlıkla. Rahibin elindeki testi düşüp kırıldı. Bunun bir terör eylemi olduğu ileri sürülüp tüm köy katledildi. 

Nasıl, sana Bylock kadar inandırıcı gelmiyor mu Aziz Efendi?

Arakan’da katliam varmış. 

Var, hem de en haysiyetsiz, en gaddar ve en aşağılık olanından. 

Çünkü Arakan’da dünyanın gelmiş geçmiş en şerefsiz, zalim iktidarı var. 

Arakan’da zulüm var Babuş zulüm!...

Ve biz çok iyi tanıyoruz artık bu zalimleri…

Tanıyoruz Aziz Efendi tanıyoruz…

Seni tanıdığımız gibi…

[Seyfi Mert] 29.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Alparslan fethetti, Atatürk kurtardı, Erdoğan yok ediyor [Bülent Keneş]

Ağustos, tarihe önemli bir etkisi olan Türklerin zafer ayıdır. Tarihin yaşanan döneme etkileri ise muhteliftir. Bazen bir varlık sebebidir yaşanan tarih, bazen övünç ve gurur vesilesidir. Soykırımlar, katliamlar, yıkımlar, talanlar, gasplar gibi tarihin utanç vesilesi olduğu durumlar da yok değildir.

Edward Hallet Carr, “Tarih nedir?” isimli ikonik kitabında, kitaba isim olarak koyduğu soruya “Cevabımız bilerek ya da bilmeyerek (tarih) zaman içindeki kendi tutumumuzu yansıtır ve daha geniş bir soruya, içinde yaşadığımız toplum hakkında ne düşündüğümüz sorusuna vereceğimiz karşılığın bir parçasını oluşturur,” şeklinde cevap verir.

Carr, şayet AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konjonktüre göre değişen siyasi ihtiyaçları uğruna tarihi unsurları alıp nasıl birer siyasi sömürü malzemesi haline getirdiğini görebilmiş olsaydı, belki de tarih tanımını biraz daha farklı yapmayı düşünebilirdi. Mesela şöyle diyebilirdi: “Cevabımız bilerek ya da bilmeyerek zaman içindeki kendi siyasi ihtiyaçlarımızı yansıtır ve daha geniş bir soruya, içinde yaşadığımız toplumun değerlerini dibine kadar nasıl sömürebileceğimiz sorusuna vereceğimiz karşılığın bir parçasını oluşturur.”

TARİHİ AYDINLANMA VE ÜMMETÇİLİKTEN MİLLİYETÇİLİĞE KIRILAN DÜMEN

Tarih bilimini tanımlamaya çalışan tarihçiler ve felsefeciler, “hangi olguya ne kadar söz hakkı verileceğini kararlaştıran tarihçidir,” yani “tarihçi kısmen zorunlu, kısmen ideolojik motivasyonlarla seçmecidir,” der. Tabii bu tespit, kitlelerin hislerini ve önem verdikleri her değeri dibine kadar istismar etmenin ustası Erdoğan’ın güncel siyasi istismar için tarihe el atmadığı naif dönemler için geçerlidir. Kaldı ki bizde hangi tarihi olguya ne kadar söz hakkı verileceğini kararlaştıran tarihçiler değildir. Bu seçimi yapma hakkını, yine güncel ve konjonktürel sömürü ihtiyaçlarına göre, kullanan da sadece Erdoğan’dır.

Mesela, Filistin’den Myanmar’a kadar uzanan sıkıntılı bir coğrafyada “ümmet” mürailiğiyle sömürmedik hiçbir şey bırakmayarak bu konuda yolun sonuna gelen Erdoğan’ın birdenbire birbirinin zıddı olan ümmetçilikten milliyetçiliğe dümen kırması ve bu bağlamda ani ve müthiş bir aydınlanmayla Malazgirt Zaferi’ni keşfetmesi ibretliktir.

Neticede, beğenin ya da beğenmeyin ama, milliyetçiliğin bu topraklarda ciddi bir mazisi vardır. Malazgirt Zaferi ise, galipleri ve mağlupları tarafından neredeyse 1000 yıldır tarihi önemi takdir edilen bir zaferdir. Sıradan her ümmetçi gibi bugüne kadar milliyetçiliğe düşman olan Erdoğan da dünkü çocuk değildir. 70’ine merdiven dayamış Erdoğan’ın, ancak İngilizce’deki ifadesiyle bir “political animal”ın kendisini hiçbir kurala ve ahlaki ilkeye tabii hissetmeyen vahşi siyasi güdüleriyle açıklanabilecek bu geç aydınlanmasının tarihi cehaletinin bir telafisi niteliğinde olduğuna inanmak büyük bir naiflik ve saflık olur. Erdoğan’ın planlı, programlı ve hesaplı bir şekilde milliyetçiliğe uyanması(!) karşılığını ancak Samuel Johnson’ın milliyetçiliğe dair taa 1700’lerin sonunda dile getirdiği o meşhur sözde bulabilir.

“MİLLİYETÇİLİK, ALÇAKLARIN SON SIĞINAĞIDIR”

Bugüne kadar Malazgirt Zaferi gibi bir derdi hiç olmayan AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın, Samuel Johnson’ı teyid eder şekilde, gelip sığındığı son yerin “milliyetçilik” olması aslına bakarsanız ibretliktir. Samuel Johnson, o sözü ederken büyük ihtimalle, otantik milliyetçiler ile türlü dümenlerle her şeyin üzerinden geçip sömürecek başka bir şeyleri kalmayınca nihayet dümenlerini milliyetçiliğe kıran “alçaklar” arasındaki farkı mutlaka gözetiyordu. Sizce de, bugüne kadar Malazgirt Zaferi’ne dair ağzından tek bir samimi kelime çıkmamış yoz, yobaz, yolsuz siyaset simsarlarının bugün gelip birdenbire sığındığı yerin Malazgirt Zaferi örneğinde olduğu gibi “milliyetçilik” olması Johnson’ı haklı çıkarmıyor mu?

26 Ağustos günü Muş’ta düzenlenen “Anadolu’nun Fethi Malazgirt 1071 Anma Programı”nda konuşan Erdoğan, yüzsüzlüğü yüzüne maske gibi takıp, sanki bu ülkeyi son 15 yıldır Bizanslılar yönetiyormuşçasına “Malazgirt Zaferi uzun zaman ihmal edildi,” diyebildi. Malazgirt’i keşfindeki asıl maksat ve derdinin ne Malazgirt ne de Sultan Alparslan olmadığını ise, hemen takip eden cümlelerinde ifşa ediverdi. Sözü, dolaştırmaya bile ihtiyaç duymadan hemen kendisine, bu millete ve ordusuna karşı bizzat kendisi ve avenelerinin sahnelediği alçakça bir kanlı kumpastan ibaret olan 15 Temmuz’a getiriverdi.

Bakar mısınız şu küstahlığına, milletin değerlerinin ve şanlı tarihinin nasıl hoyratça istismar edildiğine: “Sultan Alparslan, Sultan Kılıçarslan kimlerle mücadele etmişse biz de 15 Temmuz’da onlarla mücadele ettik. 15 Temmuz’da, Osmangazi, Fatih Sultan Mehmet Han, Abdülhamid-i Sani Han kimlerle mücadele etmişse, Gazi Mustafa Kemal kimlerle mücadele etmişse biz de onlarla mücadele ettik.”

Yahu sen kim, Sultan Kılıçarslan, Sultan Alparslan kim? Sen kim, hala “Atatürk” bile diyemediğin Gazi Mustafa Kemal Paşa kim?

EVET DOĞRU, ORTAK NOKTALARI ANADOLU, AMA…

Evet doğru, şayet bu bahsettiğin tarihi şahsiyetlerle aranda tek bir ortak nokta varsa o da Anadolu’dur… Hani şu Sultan Alparslan’ın kendisinden kat kat güçlü Bizans ordusuna karşı yaptığı meydan muharebesinde kapılarını açıp fethine, Türkleşmesine, Müslümanlaşmasına vesile olduğu Anadolu…

Hayatın boyunca zerre hazzetmediğini dünya alemin bildiği Atatürk’le de tek bir ortak noktan varsa, evet doğru, o da Anadolu’dur… Yedi düvelin üzerine çullandığı Osmanlı’nın elinde avucunda ne varsa alan, son olarak aralarında paylaşıp işgal ettikleri, paramparça böldükleri Anadolu… Hani Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının, yokluk içerisindeki gariban halkın himmet ve inayetiyle, sonu belirsiz bir mücadeleye girişip karış karış, santim santim kurtardıkları Anadolu…

Yani bugün senin kültüründen dinine, tarihinden bugününe kadar hoyratça, müraice sömürüp paramparça ettiğin, türlü yalan ve iftiralarınla, kapkara propagandalarınla şuursuz sürülere dönüştürüp zulümlerine ortak ederek insanlığından çıkardığın Anadolu… Onlarca yıldır mücadelesi verilen; iş dünyasıyla, eğitim kurumlarıyla, sivil toplumu ve toplumsal dinamikleriyle nihayet kendisine gelme emareleri gösterdiği bir anda aç kurtlar gibi boğazına çullanıp neyi varsa alçakça yağmaladığın, insanlık adına yeniden inşaya giriştiği her şeyini ahlaksızca tarumar ettiğin şu bahtsız Anadolu…

Yani Sultan Alparslan’ın fethettip Türklere, Müslümanlara yurt edindirdiği Anadolu… Yani Mustafa Kemal Atatürk ve diğer kahramanların işgal edilmiş, paramparça bölünmüş bir haldeyken kaderine terk etmeyip canlarını dişlerine takarak düşmanı def ettikleri, bu toprakların insanına yeniden vatan eyledikleri Anadolu…

Yani senin ve çevrene topladığın dinbaz mürailerin yamyamları bile utandıracak ölçüde dadandığınız, iliklerine kadar sömürdüğünüz, soyup soğana çevirdiğiniz, daha şimdiden ruhen parçaladığınız ve korkarım ki bu gidişle fiziken de bölüm parçalayacağınız bahtsız Anadolu… “Hop hop hop, değiş Tonton” kolaylığında kılıktan kılığa girebilen tarihin görüp görebileceği en mürai, en üç kağıtçı celladına âşık olmuş, bu körlükle kendisini yitirip şevkle felaketine koşan mecnun Anadolu…

SULTAN ALPARSLAN, YANDAŞLARIN GİBİ DANTELLİ KEFEN GİYMEMİŞTİ

Sultan Alparslan ve neferleri, sen ve yandaşların gibi ahlaksız bir siyasi şov peşinde kenarları dantelli masa örtülerinden, tül perdelerden ruhlarınız gibi çakma kefenlerle yola çıkmamıştı. Selçuklu Devleti’ni yıkmayı, önünde sur olduğu İslam coğrafyasını tarumar etmeyi amaçlayan Diyojen’in saldırganlığına ve kat be kat kalabalık ordularına karşı sahici bir iman ve kahramanlıkla durmuşlardı.

Anadolu’nun kapılarını ardına kadar açacak olmasına rağmen Malazgirt, senin sabah akşam sağa sola sürekli yaptığın lafazan saldırganlıktan farklı olarak, bir saldırı değil, Bizans saldırısına karşı bir varolma müdafaasıydı. Öyle ki, bu savaş hiç hesabında olmadığı için Fatımîler’le kapışmak üzere Mısır’a doğru yol alan Sultan Alparslan seferini yarıda kesip yorgun ordusuyla soluğu Malazgirt’te almıştı.

Seni illa birine benzetmek gerekirse o biri asla Kürtleri, Türkleri ve hatta Ermenileri birleştiren Sultan Alparslan olamaz. Ha bak senden olsa olsa senden iyi bir Romen Diyojen olur. Sultan Alparslan, senin yaptığın gibi kendi vatandaşlarını yağmalamak, gasp ve tarumar etmek, evlerini, şehirlerini başlarına yıkmak şöyle dursun düşmanı olduğu topraklardaki insanların yerleşim yerlerini bile tahrip etmiyor, halka zulümde bulunmuyordu. Hedef aldığı Doğu Roma askeri mevkileri dışında kimseye zarar vermiyordu. Oysa Diyojen öyle mi? O da tıpkı senin bugün Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Şırnak’ta ve daha pek çok yerde yaptığın gibi sırf mezhep farklılığında dolayı Ermenileri ve diğer Anadolu halklarını çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirecek kadar insanlık yoksunuydu. Yani Sultan Alparslan mertti. Haşa, ne Diyojen ne de senin gibi biriydi.

SULTAN ALPARSLAN’IN ETTİĞİ DUAYI EDECEK SENDE O YÜREK NERDE!

Sultan Alparslan, harp meydanında senin son zamanlarda zırt pırt yaptığın gibi “kefenlerinizi giymeye var mısınız” deyip türlü kumpaslar organize ettikten sonra arazi olmuyordu. Kefene benzer bir kıyafet giyip vasiyetini bırakıyor, töreler icabı atının kuyruğunu bağlayıp, namazını kılıyor ve “Ya Rabbi! Sana tevekkül ediyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda cihad ediyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir. Bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret,” diye ellerini açıp dua ediyordu. Yahu bir kez olsun hakkaniyetle söyler misin? Sen, bunca yalan, iftira ve binbir yüzlülüğünle Allah’a dönüp “sözlerimde hilaf varsa beni kahret” diyebilecek bir adam mısın? Başkalarının çocuklarını gece gündüz ölüme çağırırken senin ve para sıfırlamakta kullandığın mahdumlarının ve kerimelerinin ne haltlar yediğini insanların bilmediğini mi sanıyorsun?

Yahu hadi ordan, Allah’ını seversen!.. Alparslan kim, sen kim?.. Sultan Alparslan devleti ve milletiyle birlikte kendisini bitirmeye gelmiş Diyojen’i bazı şartlarla affedecek kadar yüce gönüllü bir kametti. O haşa senin ve şarlatanların gibi ahlaksız şerri ve alçakça zulmü ahiretlik ninelere, hamile annelere, yeni doğmuş bebeklere kadar ilişen bir insanlık artığı değildi. Senden bir Alparslan olmaz ama bak Alparslan’ın canını bağışladığı bir Diyojen ve o Diyojen’i türlü hakaretler ve işkencelerle katleden bir Bizanslı fevkalede olabilir.

Neticede ev hanımlarını, bugüne kadar hayırdan başka işi olmamış masum insanların on binlercesini hapislere attırıp, işkenceden geçirmek ne bir Sultan Alparslan, ne bir Müslüman, ne de insan gibi bir insan karakteridir. Senden de bu yüzden olsa olsa ancak Diyojen’in gözlerine mil çektirip şehir şehir dolaştırıp halka teşhir ettiren bir Mihael Dukas olabilir. Sultan Alparslan’ın şiarı “Zillete düşmüş olsa da, bir kavmin büyüğüne acıyınız” ayeti idi. Oysa, tıpkı senin gibi Dukas’ın da doğal olarak ne İslamî, ne de insani herhangi bir hassasiyeti mevzu bahis değildi.

GAZİ MUSTAFA KEMAL’İN ÇÖPE ATTIĞI TIRNAK OLAMAZSIN!

Öte yandan, senden değil bir Gazi Mustafa Kemal, yokluk içinde milletiyle birlikte bu ülkeyi kurtaran Gazi Mustafa Kemal’in kesip çöpe attığı bir tırnağı bile çıkmaz. Yahu, efsunladığın sürülere kendini büyük dünya lideri diye yutturduğun en şaşaalı döneminde bile ecdad yadigarı Süleyman Şah Türbesi’ni kapan sen değil misin? İnan sadece bu bile tıynetin hakkında başka bir söze hacet bırakmıyor.

Senin gücün ve cesaretin ancak gariban insanlara, kadınlara, Kürt halkına ve bebeklere yetiyor. Sen kim bir Gazi Mustafa Kemal olmak kim? O ki yokluk içerisinde bir varoluş, bir kurtuluş mücadelesi verirken bile ecdadın kemiklerini sızlatmamış, Süleyman Şah Türbesi’ni bir milli onur meselesi yapmış, o yokluk ve imkânsızlık şartlarında bile afedersin kıçı kırık bir IŞİD’e karşı değil, devrin dünya güçlerine karşı muhafazasını garanti altına almayı başarmıştı. Yani senin yaptığın gibi meydanlarda mangalda kül bırakmazken, ecdadın kemiklerini sızlatıp emanetini gece karanlığında kaptığı gibi topuklayıp kaçmamıştı.

Erdoğan’ın Malazgirt’le zirveye taşıdığı milliyetçilik sömürüsü 30 Ağustos’la devam ederse hiç şaşırmamak lazım. Ümmetçilikle yatıp kalkıp İslam sömürüsünde tavan yaptıkları yakın zamana kadar milli bayramları kutlatmamak için bile kırk dereden su getiren Erdoğan ve mürai aveneleri yarın en büyük 30 Ağustos’çu kesilirse hakikaten hiç şaşırmayın. Çünkü, samimiyetle tapındıkları tek kutsalları olan güç ve iktidar için bu mürai dinbazların istismar etmeyecekleri ne bir değer ne de içine girmeyecekleri bir kılık yoktur. Bir gün Alparslan kılığına girerler, ertesi gün işlerine gelirse bir bakmışsınız ki Bizans’ın çocukları olmakta hiçbir beis görmezler.

Erdoğan zaten yıllar öncesinden “Eğer benim emir komuta merkezim papaz elbisesi giyeceksin diyorsa giyerim,” dememiş miydi? Dün emirle şekilden şekle, kılıktan kılığa girenler, bu şahsiyet yoksunu pratikleri kendilerinde alışkanlık yapmış olmalı ki, bugün işlerine gelen her türlü kılığa girmekte herhangi bir beis görmüyorlar.

Hop hop hop, değiş Tonton!

[Bülent Keneş] 29.8.2017 [TR724]

Müslüman toplumlar nereye koşuyor? [Mahmut Akpınar]

Kur’an’da ve hadislerde çok defa geçen ‘salih amel’ kavramı var. Salih amel her türlü işte, eylemde doğruluğu, dürüstlüğü, yararlı olmayı, merhameti, kul hakkına riayeti, yardımlaşmayı ifade ediyor. Zıddı fasit, bozuk, art niyetli, hastalıklı, aslından uzaklaşmış amel demektir. Kuru, ruhsuz ibadetle salih insan olmak mümkün değil. Salih olmak başka beklentilerin, hislerin etkisinden kurtulup Allah’ın rızasını aramaktır. İslam salih insanlardan oluşan huzur, adalet, uyum içinde bir toplum inşa etmeye çalışır. Böyle bir topluluk zararlı insanları içinde eritir, değiştirir ve hayra yöneltir. Asrı saadette nifak ve ifsat kabiliyeti olan pek çok münafık, fasık, fasit kişi Sahabe içinde gerçek Müslümanlığa, insanlığa evrilmiştir.

Günümüzde Müslümanlar büyük çoğunluğu itibariyle salih ameli desteklemek, salih olma yolu açmak yerine münafık vasıflarına ve ifsat ve tahrip edici tavırlara prim veriyor. Uzak Asya’dan Afrika’ya kadar Müslümanlar coğrafyalar dürüst, namuslu, çalışkan, hakkını arayan, zulme baş eğmeyen, kul hakkını korumaya çalışan, adaleti esas alan insanlar için yaşanılmaz ortamlara sahip. Şeriatla yönetildiği iddia edilenler dahil, bir Müslüman ülkede salih insanda bulunması gereken vasıflara sahipseniz başınıza türlü işler açılır. Hapse atılır, baskıya maruz kalır, türlü ithamlarla karşılaşırsınız. Devletler kamu gücüyle salih insanların karşısına dikilirken, halklar bu kişileri linç eder, dışlar, itibarsızlaştırır.

Müslüman toplumlar maalesef ilkesiz, standartsız, çıkarcı ve salih davranışlardan uzaklar. Müslümanlık popülist söylemden, slogandan ileriye gidemiyor. Dinin esasları Müslümanlarda salih davranışa dönüşmüyor. Hak ve adalet gibi en önemli kavramlar yok sayılıyor; canın, malın, şahsiyetin kutsallığı-dokunulmazlığı görmezden geliniyor. İsrail Müslüman kadınları hapsedince fırtına çıkaranlar kendi zalimleri 18.000 kadını ve 700 bebeği hapsedince ses vermiyor. İsrail Filistinlilerin evini yıkınca ortalığı -haklı olarak- ayağa kaldıranlar kendi zalimleri Sur’da, Güneydoğu’da Müslüman Kürtlerin evlerini yıkıp göçe zorladığında veya 1990’larda binlerce köyü boşalttığında hiçbir tepki vermiyor. Suudi Arabistan Yemen’de farklı mezhepten diye her gün Müslüman kentlerini bombalıyor, çoluk çocuk öldürüyor. Dünya ses veriyor ama Müslümanlardan ses çıkmıyor. İslam’a mal edilerek işlenen cinayetlere, terör faaliyetlerine hala güçlü ve etkili ses veremedi İslam dünyası!

Dindar urbasıyla çocuk tecavüzü yapanlara bir şey denmiyor. “İslamcı” bir iktidar onlarca çocuğa tecavüz edildiği açığa çıkan “İslamcı” dernekleri “bir defadan bir şey olmaz” diyerek aklamaktan utanmıyor. Bazı hoca kılıklılar tepki göstermek bir yana bunları meşrulaştırma arayışına girişiyorlar.

Bütün dinlerin-inançların haram-günah kabul ettiği hırsızlık, rüşvet, iltimas, torpil Müslüman toplumlarda çok yaygın. Eğer korumasız kimseler bazı eylemleri yaparsa linç ediliyor ama “şerefli!”, “toplumda önde” kişiler suç işlerse dokunulamıyor. En başta tepki vermesi gereken İslami gruplar Hırsıza, rüşvetçiye en büyük desteği veriyor. Hem de İslam namına!

Yalan-kizb İslam’a göre toplumu bitiren bir virüs. Ama Müslüman ülkelerin liderleri İslam’ı Kur’an’ı istismar ederek sürekli ve sistematik yalanlar üretiyor. Ne bireysel ne de kolektif olarak bu yalanlara karşı çıkılıyor.

Kur’an’ı, İslam’ı, değerleri siyasete malzeme, koltuğa payanda yapmak İslam ülkelerinde liderlerin değişmez özelliği. Dinle alakası olmadığı bilinen Saddam’dan, Esedgillerden, Kaddafi’ye, Mübarek’e kadar hepsi meydanlarda elinde Kur’anla pozlar verdi, ama bir tek dini lider, dindar toplumsal kesim bunlara tepki vermedi. Aksine tekbirlerle bu liderler alkışlandı.

“Kızım Fatıma da olsa tereddütsüz adaleti tatbik ederdim” diyen Hz. Peygamberin halefi olma iddiasındaki “İslamcı” liderlerin çevresi, akrabaları suç deryasında yüzüyor. Ehli Beyt yokluk, fakirlik içinde yaşamışken bugünkü İslamcı liderlerin çocukları lüks ve şatafat içindeler. Kimse İslam’ı suistimal eden liderlere ve kamu kaynakları üzerinden sefa süren çocuklarına tek laf edemiyor. Yalan, hırsızlık, din istismarı, amme malına tasallut, zulüm, çoluk çocuğunun sefil ve sefih yaşamları İslam toplumlarında İslami söylemleri kullanan bu liderlerin sorgulanmasına sebep olmuyor. Ortalığa saçılan rüşvetlere yolsuzluklara, zulümlere, ahlaksızlıklara rağmen bu liderler “din için”, “İslam için” desteklenmeye devam ediliyor. Suçüstü olduklarında “darbe” deyip halkı peşine takabiliyorlar. Her sorgulama dış güçlere, İsrail’e, ABD’ye bağlanıyor. Liderler haklarındaki ağır iddialara hukuki savunma yapmak yerine komplolara sığınıyor.

Müslüman yalan, zulüm, hırsızlık, zina, tecavüz gibi olumsuzluklara müsaade etmez; onları ıslah etmek için çaba gösterir. Asla günahları, ahlaksızlıklar meşrulaştırmaya çalışmaz.

Eğer bir toplumda çocuk tecavüzü, yalan, zulüm, hırsızlık, mala çökme, kadınlara, yaşlılara eziyet etme, insanların alın terine çökme normal, hatta “kahramanlık”, “dindarlık” görülüyorsa bu toplumda salih insanlar barınabilir mi?

Bugünkü Müslüman toplumlarda olumsuzluklarla nasıl ve hangi ölçülerle mücadele edecek ve erdemli bir toplumu nasıl inşa edeceksiniz?

Kur’an “içinizde hakka çağıran, adaleti yücelten bir topluluk olsun” diyor. Hakka çağıran, adaleti yüceltenlerin karalanıp hapse atıldığı “hain”, “ajan” ilan edildiği ve kitlelerin ses vermediği bir toplumda erdemi, ahlakı, adaleti nasıl yaşatacaksınız?

Müslümanlar ülkelerde “dış güç”, “ajan” aramaya gerek yok! Kendi ayetlerini, ölçülerini, esaslarını bile kale almayan; en büyük haramları-günahları kendi adamları olduğu için “kahramanlığa” dönüştüren ve her haltı İslamcılık urbasıyla meşrulaştıran bir topuma dışardan adam sokmaya ne hacet var?

Maalesef Müslüman toplumlarda Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin ölçülerine göre yaşayanlar için hayat imkânsız denecek derecede zor. Hakkı savunan, zulme, adaletsizliğe karşı çıkan birisi iseniz itilir, kakılır, hapsedilir, aşağılanır ve ihanet, ajanlık dahil her olumsuzlukla itham edilirsiniz. Ama Müslümanlığı kullanarak sübyancılıktan yankesiciliğe, hazineyi soymaya, cinayete kadar devasa eylemleri yapabilirsiniz. En ağır suçlarınızı dini kullanarak ve iyi nutuk atarak örtbas edebilirsiniz.

Müslüman toplumlarda İslam’ın en temel esaslarını ikame etmek, uygulamak başa bela oluyor. “Küfür düzeni” denilen demokrasi ve hukukun olduğu ülkelerde doğruluk, adalet, emek kutsal sayılıyor; canınız, malınız, onurunuz korunuyor. İslam’ın temel esaslarına riayet edenler takdir görüyor.

Bu durumda Hak ve hakikatin ezildiği, nifak davranışlarının, yalan, talan, zulmün prim yapıp takdir gördüğü Müslüman toplumlar nereye koşuyor?

Müslümanların içlerinde ecnebi “ajan”, “hain” aramasına gerek yok! Şu anda tüm İslam ülkeleri harika münafıklar yetiştiriyor ve münafıkça tavırları destekliyor. En iyi münafıklık yapanlar el üstünde tutuluyor, en önemli noktalara taşınıyor. Hırsızlıkları düzenbazlıkları, yalanları deşifre olanlar dahi “kahraman” kalmaya devam ediyorlar. Üçüncü dünya ülkelerinde bile yolsuzluktan Cumhurbaşkanları, başbakanlar yargılanıyor ve koltuktan indirilerek mahkûm ediliyor. Ama onca yolsuzluğa, talana rağmen Müslüman ülkelerde bunun küçük bir örneğini göremiyoruz.

Nifaka, yalana, zulme bu kadar prim veren Müslümanlar salih insanlardan oluşan salih bir toplumu nasıl inşa edecek?

Müslümanlığı slogana, hamasete, söyleme indirgeyen Müslüman toplumlar “Müslüman” kimliği altında münafıklar üretmenin yolunu açmış olmuyorlar mı? Nifaka, mürailiğe, sahtekarlığa prim vermiş olmuyorlar mı?

[Mahmut Akpınar] 29.8.2017 [TR724]

Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu neden tutuklatsın! [Sefer Can]

AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Tayyip Erdoğan’ın “böyle bir şey gündemimde yok” sözleriyle ilan ettiği yeni durumu, hık deyicisi Bekir Bozdağ tamamladı. ‘Şimdilik’ kaydıyla CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun tutuklanmayacağını söyleyebiliriz. Ancak Kemal Bey çok da rahat olmasın, Reis her an fikrini değiştirebilir. CHP liderinin sigortası kendisi ve partisinin icraatları. Tutuklu olursa bu gaflardan hiçbirini yapamaz, bir de mağdur pozisyonuna düşer endişesi Erdoğan’ı frenliyor. Yoksa sırf 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarındaki sert konuşmalarının intikamı için içeri tıkmak ister.

Erdoğan’ın gelgitlerinin sebebi, CHP’nin bazı muhalefet girişimlerini sahici zannedip paniklemesinden. Adalet Yürüyüşü’nün başlangıcında epey tedirgin oldu. Fakat sonra rahatladı. Nihayetinde ülkenin bir muhalefet partisine de ihtiyacı var. Racon kesilecekse onu da yapan ‘terleyen Cumhurbaşkanı’ndan bir de muhaliflik beklemeyelim artık. Gerçi iktidar partisinin genel başkanı ama hakkını yemeyelim, ana muhalefete de katkısını esirgemiyor. Hiç gündem sıkıntısı yaşatmıyor! Ne konuşacaklarını, nasıl konuşacaklarını belirleyip önlerine koyuyor, daha ne yapsın!

SKOR ÜRETEMEYEN MUHALEFET

CHP topu sürüp karşı kalede topla beraber auta çıkan futbolcular gibi, son hareketi bir türlü yapamıyor. Herkesi heyecanlandıran Adalet Yürüyüşü’nden geriye atlet tartışması kaldı. O yürüyüşün meyvesi diye sunulan kurultay, iki kutu biranın gölgesinden kurtulamadı. O kadar özgüvensiz davranıyorlar ki kıytırık yandaş medyanın oyuncağı olmaktan kurtulamıyorlar. Tartışmayı, “Biz CHP olarak tasvip etmiyoruz, kimseye içki servisi de yapmadık. Ancak suç değil, insanların şahsi tercihine de karışamayız. Nerede ne içeceklerine karar verebilecek yaştaki insanlardan söz ediyoruz” diye kestirip atmaları gerekirdi.

CHP, kendi hamlesinin altında kalan güreşçi gibi her yaptığı Erdoğan’a yarıyor. Hep savunmadalar. ‘FETÖ’ suçlamasının Erdoğan’ın elinde dokunduğu insanı yok eden sihirli bir değneye dönüşmesinde CHP’nin katkısı büyük. Hâlâ Kemal Bey adalet kurultayında kendisinin FETÖ’cü olmadığını ispata çabalıyor. Tam da AKP Genel Başkanının istediğini yapıyor.

KHK’LARLA GELEN UYUM YASALARINA NE YAPILACAK?

Meclis’i anlamsız hale getiren, milletvekili dokunulmazlığının altını boşaltan Kanun Hükmünde Kararnamelere (KHK) ne tepki verildi? Kemal Bey, uyum yasalarının KHK ile çıkarılmasını kırmızı çizgi ilan etmişti. Hatta Meclis’ten çekilmeyi düşüneceklerini söylemişti. AKP gözünün içine baka baka kırmızı çizginin üstünde zıplıyor; dişe dokunur bir tepki yok. Uzmanlar ekonomideki kötü gidişe dikkat çekiyor. Enflasyon, işsizlik, iç ve dış borç stoku alarm zilleri çaldırıyor. AKP istatistik oyunları ve manipülatif başarı haberleriyle göz boyuyor. Ana muhalefetten birkaç milletvekilinin sosyal medya hesabı dışında yaprak kımıldamıyor. En kolay dönüş alınan, en verimli muhalefet alanı ekonomi oysa. Hepsi bir yana vatandaşı uyarmak muhalefetin görevi.

CHP’LİLER KOLAY TUZAĞA DÜŞÜYOR

CHP yöneticileri çok kolay tuzağa da düşüyor. Tam adalet kurultayı öncesi patlattıkları Adil Öksüz bombası öyle oldu. Türk Hava Yolları birkaç yıldır MİT’in arka bahçesi. Oradan gelen bilgiyi kırk süzgeçten geçirmeden kullanmak en hafif ifadeyle saflık. Haberi okur okumaz, “Adamın Elazığ’da ne işi var? Karayoluyla o şartlarda nasıl gidebilmiş?” gibi pek çok soru sordum. Sahte belgeyle kandırmışlar diye düşündüm, isim benzerliği çıktı. Erdoğan’ın avukatı ve yandaş medya da Öksüz’le ilgili abuk sabuk senaryolar yazıyor. Gürcistan’da restoranda gören, Almanya’da otel lobisinde karşılaşan gırla gidiyor. O pozisyonda olan biri kamuya açık alanlarda dolaşır mı diye kimse sormuyor. Üstelik bunları ciddiye alıp Almanya’ya nota bile verildi.

CHP’nin böyle bir lüksü yok, kılı kırk yarmak zorunda. Ana muhalefetten her şeye rağmen toplumun umudu ve beklentisi var. Eleştirilmesi de o yüzden. Bakın MHP’ye kimse dönüp bakmıyor bile. Artık umutsuz vaka.

[Sefer Can] 29.8.2017 [TR724]

Sevgi üzerine acı sözler (2) [Veysel Ayhan]

İnsanlar; yöneten ve yönetilen gruplarından oluşan kitlelerdir. Bizim konumuz yönetirken işinin ana unsuru, içinde bulunduğu kadro ile Allah’ın rahmetini, rızasını, hıfzını ve inayetini talep eden oluşumlar. Yani Hizmet kurumları.

Bu tür gönüllü Hizmet organizasyonlarında bir idarecinin en vazgeçilmez vasfı “sevgi” dolu bir kalbe sahip olmasıdır. İçinde “sevgi” taşımayan bir idareci otoritesini soğuk ve kopuk piyasa kurallarıyla kurar. Yönetici, altındaki personeli veya çalışanlarını kendi kardeşi, yakını hatta evladı gibi kucaklamıyorsa o oluşumu “gökler” kucaklamaz. Böyle bir kalp taşıyan yönetici alttakileri sevmediği için, işine gelince manevi iç argümanlara ve duygu sömürülerine; canı isteyince de piyasa kurallarıyla ceberut bir idareciliğe başvurur.

‘SEVGİ’ KADAR KARŞIDAN HİSSEDİLEN BİR BAŞKA DUYGU YOKTUR

Ama alttakiler üsttekinin bu ruh halini, kendilerini sevip sevmediğini kesinlikle hisseder. “Sevgi” kadar karşıdan otomatik olarak hissedilen bir başka duygu yoktur. En avam insan bile sevgisizliği hisseder. Hissedilince de yöneten ve yönetilen her iki taraf farklı buudlarda ve farklı dünyalarda yaşar. Ve ortada kardeşlik atmosferini yerle bir eden otorite sağlama zulmü başlar.

CEMAATLE NAMAZ; “SEVGİ”NİN OTORİTESİ

Yöneten ve yönetilenin farklı âlemlerde yaşadığı bu iklime rahmet inmez. “Allah’ın rahmeti cemaat üzerinedir.” Bunu namazla misallendirelim: İmam farklı yöne, cemaat farklı yöne doğru namaz kılmaz. İmam başka hayallerde cemaat başka ümniyelerde olmaz. İmam secde, cemaat rükû etmez. İmamın cemaati tecessüs, cemaatin birbirinin ‘sehif’ini yan gözle izlediği bir namaz, namaz değildir. Böyle bir namaz cemaatle yani “27” kat rahmeti celb edecek bir namaz olmaz. Böyle bir namazda Şeytan’ın rüzgârı fertler arasında ıslıklar çala çala, daireler çize çize ve kahkaha ata ata eser.

Hizmet bütünlüğünü, cemaatin uhuvvetini sağlayan en güçlü bağ sevgidir. Mantık, heyecan ve kitle psikolojisi güvenilir bir bağ değildir. Asli bağ ‘sevgi’dir. Tuğlalar arasındaki yegâne harç ‘sevgi’dir. Fertleri böyle bir harçla ‘bünyan-ı marsus’ gibi birbirine bağlı bir heyeti şeytanın hiçbir ordusu dağıtamaz. Şeytan o mabetlerin civarına bile yaklaşamaz. Şeytan’ın tozu dumana katıp dağıtacağı binalar, tuğlaları arası sanal harçlar olan, suni ve iğreti birlikteliklerden oluşan yapılardır.

SEVGİ MARKETTE SATILMAZ

Sevgi iradi değildir. İnsan ister, Allah kabul ederse lütfeder kalbe atar. Bu nedenle bir idareci kalbine bakmalı. Üç gramlık, kendi ve ailesinden ibaret bir kalbi varsa, altındakileri kendi öz kardeşleri gibi görmüyor, onların dertleriyle ilgilenmiyorsa, şefkatle her ihtiyaçlarına koşmuyorsa o idareciden hiçbir şey olmaz. Bu durum, gönüllülük esaslı tüm yapılarda, eğitim yuvalarında hatta öğretmen öğrenci ilişkisine kadar her noktada geçerlidir. Hemen her dairenin birliktelik harcı ‘sevgi’dir. Geri kalan sentetik tutkallar yatsıya kalmadan çözülür.

SEVGİ TESTİ

En kolay ve yanılmaz test şudur. Tüm çalıştığım arkadaşlarımı zihnimde önüme dizerim. Sonra bana dense “Ya bunlardan biri ölecek veya sen”. Kendimi her biri için ayrı ayrı feda edebiliyorsam ben arkadaşlarımı gerçekten seviyorum demektir. Gerisi laf-ı güzaf!

ELİNDE SOPA GÜNAH KEÇİSİ KOVALAMAK…

Bamteli’ndeki sözü tekrar hatırlayalım: “Bir insanın imanının vüsati (genişliği) mahlûkata şefkati nispetindedir.” Bu sebeple sevgisizlik benim iman zaafımı ifade eder. İman zaafı ise beni her hadisenin ardında Allah’ın hikmet eli olduğu gerçeğinden uzaklaştırır. Böyle bir kalp hayata pozitif bakamaz. Ufku dar, gözlüğü karanlık ve zihni kasvetli olarak yaşar.

Risale-i Nur terbiyesi almış her insan gördüğü güzellikleri Allah’tan, menfi ve menfi görünümlü olumsuzlukları nefsinden bilir. Neye şahit olursa olsun dünyayı bir matemhane-i umumi olarak görmez. Sürekli şikâyet etmez. Ben sabah şikayetle kalkıp akşam şikayetle yatıyorsam, sürekli dırdır ve isyan solukluyorsan, her gördüğüm insanda kusur buluyorsam, bu, benim sevgiden nasipsiz olduğumu gösterir. Elinde sopa, tek gündemi günah keçisi kovalamak olanların kalbinde hiçbir sevgi barınamaz.

‘PEYGAMBERLER YOLU’

İnsan öyle sevgi dolu olmalı ki Hocaefendi’nin ifadesiyle “Gönlünde herkesin oturabileceği bir sandalye olsun.”

Bir başka yerde şöyle denir: “İnsanların gönüllerini fethetmek için en kestirme yol sevgi yoludur. Ve sevgi yolu peygamberler yoludur.”

Sadece “işini yapıp maaşını alan bir devlet memuru” gibi isem işim bitmiş demektir. Ama ümidimi kesmemeliyim. Önceki yazıda dendiği gibi O dilerse bizi bir gecede insaniyet semasında bir sevgi burcuna ışığı bitmez bir kandil olarak asar. Bana düşen duadır.

Her gece telaş ve panikle seccademe koşmalıyım. İncir çekirdeği ile incir ağacı arası bir noktayı gaye-i hayal edinip, üç beş gramlık sevgiden ibaret kalbimi gök hediyesi “iman vüsatiyle” doldurmayı hedeflemeliyim.

HİÇ OLMAZSA

Ve her gece dualarımda altımda çalışanlar için “Allah’ım ‘şu, şu, şu… ‘ isimleri rıza’na yönelt, problemlerini gider ve onları bana sevdir”, “Rabb’im herhalde kalbimdeki bir marazdan dolayı şu ve şu arkadaşı sevmiyorum. Ne olur kalbi hastalıklarımı gidererek o arkadaşı da bana sevdir” demeliyim. Aksi halde önünde bulunduğum kadro ile aramda sevgiye değil korkuya dayalı bir otorite bağı kalır. Ve bu bağ da ne Allah’ın inayetine davetçi olur ne de bereket hasıl eder.

Hizmet ile ilgili her işin ‘besmelesi’ sevgidir. O sebeple Hizmet’te ‘kendini yenileme’ye ‘sevgi’den başlamak lazım.

[Veysel Ayhan] 29.8.2017 [TR724]

Avrasyacıların önlenemeyen yükselişi ve yeni fetret devri [Mehmet Efe Çaman]

Bugünkü rejimin bireysel diktatörlük olduğunu incelediğim önceki yazılarımın içeriğine bir katkıda bulunmak ve bu bireysel diktatörlüğün kurumsal arka planını ortaya koymak istiyorum. Öncelikle hemen adını koyayım: Diktatörlüğün iki taşıyıcısı var. Birincisi Erdoğan ve yakın ekibi. İkincisi ise Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içerisindeki bir hizip. Birincisinin geçici-güçlü ama edilgen, ikincisinin ise kalıcı-güçlü ve etken olduğu bir yapı var. Bugün ülkenin fiili rejimi bu iki ekip arasındaki etkileşimde şekilleniyor.

PUTİN’E GÖRE SOĞUK SAVAŞ HİÇ BİTMEDİ

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri NATO değişti. Türkiye de öyle. Sovyetler Birliği (SSCB) NATO’nun ideolojik ve askeri düşmanıyken 1991 yılında dağıldı. SSCB’nin ardılı Rusya’da Yeltsin döneminde geçirdiği bunalımın Putin iktidarıyla birlikte yerini bir yeni güçlenme ve istikrar dönemine bırakmasıyla beraber giderek bölgesel ve küresel siyasette öne çıkmaya başladı. Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) aksine Putin ve ekibi Soğuk Savaş’ın bittiğini kabul etmediler ve tüm politikalarını bu anlayış üzerine inşa ettiler. Bu anlayışa göre SSCB’nin çöküşü Komünizmi bitirmişti, ama Soğuk Savaş’ın temel anlaşmazlık noktası jeopolitikti. İdeolojik fark sadece görünürdeki çatışma sebebiydi. ABD ve Batı Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana gerek Doğu Avrupa ülkelerinin (bunlara eski SSCB toprağı olan Estonya, Letonya ve Litvanya da dâhil) Avrupa Birliği’ne (AB) katılımı, gerekse de NATO genişlemesi nedeniyle Rusya’yı giderek rahatsız etmeye başladılar. Moskova bu çevrelemeden rahatsızdı. Özellikle yakın komşuluk bölgesi olarak addettiği Kafkaslar ve Orta Asya’nın da Batı etki alanına girerek daha fazla çevrelenmesi düşüncesi Rus karar alıcılarını endişelendiriyordu. Bu hamlelerin gerçekleşmesi durumunda sıranın dini-etnik temelli ayrılıkçı hareketlerin artmasına ve Rusya’nın parçalara ayrılmasına varmasından korkuyorlardı.

ATLANTİKÇİLERE KARŞI AVRASYACILARIN ‘ZAFERLERİ’

Bu tehlikelerin bertaraf edilebilmesinde Rusya’ya yeni bir jeopolitik konsept gerekiyordu. Bu konsept Avrasyacılık ideolojisidir. Buna göre Rusya Batılı bir güç değil, Avrasyalı bir güçtür. Rusya’da Rus olmaktan daha önemli olan birleştirici Rusyalılık aidiyetidir. Bu aidiyet Rus olmayan halkların da üst kimlik olan Rusyalılık aidiyeti ile Rusya’ya sadakatini sağlar. Avrasyacılara göre Batı tipi liberal demokrasi evrensel olmayıp, bir ideolojidir. Dahası, bu ideolojinin Batı dışında yayılarak Batı egemenliğini ve yayılmacılığını mümkün kıldığını öne sürmekte ve bu nedenle de liberal demokrasiye karşı çıkmaktadırlar. Avrasyacılar Batı’nın liderliğinin bir deniz gücü olarak ABD tarafından yapıldığını, bir kara gücü olan Rusya’nın Atlantikçi kanadın kendisini çevrelemesine tepki göstermesi gerektiğini düşünmektedirler. Deniz hâkimiyeti ve kara hâkimiyeti kuramları yeni jeopolitik konseptler değildir. Biri denizlere hâkim olanın dünyaya hâkim olacağını, diğeri ise dünya hâkimiyetinin karaları denetimine alan bir kara gücü tarafından gerçekleştirileceğini söyler. Bu görüşe göre ABD ve Rusya jeopolitik nedenlerle birbirine rakiptir (hatta düşmandır). Rusya Atlantikçi kanadın ittifak zincirini kırmak ve deniz gücünün kendisini çevrelemesini sonlandırmak zorundadır. Bunun için Ruslar Ukrayna ve Gürcistan’ın AB ile ilişkilerini geliştirmelerini istemediler. Bunun için bu iki ülkenin NATO’ya katılımına askeri güç kullanımını da dışlamadan karşı çıktılar.

Rusya’nın Gürcistan’a askeri müdahalesi ile Ukrayna toprağı olan Kırım’ı ilhak etmesinin ana nedeni budur. Rusya böylelikle kendi etki alanında gördüğü iki bölgesel ülkeyi Atlantikçi kanadın etki alanından kopartmıştır. Yine Suriye’ye olan Rus ilgisi bu çerçevede yorumlanmalıdır. Suriye’de Tartus askeri üssü, Rusya’nın Akdeniz’deki tek askeri varlığıdır. Rusya Ortadoğu’da daima ABD ve Batı karşıtı yönetimleri desteklemiştir. İran ve eski Baas tipi rejimler hem SSCB döneminde hem de yakın dönemde Rusya’nın askeri malzeme pazarı ve doğal müttefiki konumundaydılar. Bugün Rusya’nın Esad yönetimine destek vermesi, yine bu eksende okunmalıdır. İran’la yakın işbirliğinin devamı, İran’ın da Suriye’de Rusya’nın pozisyonunu desteklemesi, bu çerçevede önem arz eder.

ERDOĞAN’IN ‘TÖKEZLEMESİ’ AVRASYACILARA ALAN AÇTI

Gelelim bu konunun Türkiye ile alakalı boyutuna. Türkiye bir NATO üyesi ve AB ile (artık şeklen de olsa) müzakere süreci devam eden bir tam üye adayıdır. Türkiye, yakın döneme dek liberal demokratik değerleri giderek anayasa ve yasalarına eklemleyen, piyasa ekonomisine dayalı bir ekonomik sistemi olan, Batı askeri ve istihbarat topluluğu içerisinde yer alan bir ülkeydi. Soğuk Savaş’taki jeo-stratejik konumu nedeniyle SSCB’nin çevrelenmesinde ve kontrolünde Avrupa güvenliği için çok hayati bir rol oynamıştı. Bu rol, son dönemlerde Batılı analizlerde tartışılmaya başlanan yeni Soğuk Savaş senaryolarında yeniden önem kazanmaktaydı.

Gelgelelim Türk Silahlı Kuvvetlerinde bir grup (daha doğrusu hizip) NATO’nun Soğuk Savaş sonrası edindiği yeni kimlikten memnun değildi. NATO’nun liberal demokrasi ve insan hakları temelinde bir tür moral-etik değerler üzerine inşa ettiği “biz ve ötekiler” denklemini tehlikeli bulmaktaydılar. Demokratikleşen Türkiye’de TSK’nın etkisini yitirmesi, azınlıkların kültürel ve siyasi haklarının verilmesi, AB perspektifiyle milliyetçilik/ulusalcılık ideolojisinin törpülenerek daha kozmopoliti bir açık toplumun ortaya çıkması bu subaylarda rahatsızlık uyandırmaktaydı. Giderek, NATO kanadının ve Batıcı dış siyasetin Türkiye’nin yararına olmadığı kanaatine vardılar. Bu gruba Avrasyacılar deniyor. Bunlara göre Türkiye daha proaktif bir bölgesel güç olmalı, kendi çıkarlarını belirlemeli, kendisini sınırlandıran Atlantikçi etki alanından çıkmalı.

TSK’nın Avrasyacılarının birçoğu Ergenekon sürecinde yargılanan subaylar. Balyoz davasında 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Tümamiral Cem Gürdeniz’e göre Ergenekon süreci de 17/25 Aralık da TSK’daki Atlantikçi (NATO ve AB’ci) kanadın Batı ile eşgüdümlü olarak hazırladığı tertipler. 1 Mart tezkeresi krizi, 2003’teki çuval geçirme olayı gibi kırılma noktaları TSK’nın Atlantikçilerle yaşadığı bunalımlar, Gürdeniz’e göre. Burada esas önemli olan, Avrasyacılar ile Atlantikçiler arasındaki mücadele. Yani Avrasyacılar 2007’deki Ergenekon ve Balyoz gibi davaları bu eksende değerlendiriyorlar. 2013 yılına kadar bu devam ediyor. Gürdeniz bu tarihten itibaren iktidarın (bunu Erdoğan diye okuyalım) “devlet çıkarlarına aykırı jeopolitik oyunların farkına varmasıyla” pozisyon değiştirdiğini ve Atlantikçi kanada cephe aldığını söylüyor. Yani 17/25 Aralık 2013 tarihi çok kritik önemde, çünkü Türkiye’nin dış politikası ve savunma politikasını taban tabana değişti bu tarih sonrasında. Erdoğan’ın Ergenekon ve Balyoz’un savcılığından, milli orduya kumpas kuruldu noktasına geldiği bir süreç.

Aslında Erdoğan kendisini kurtarmak için bu adımı atmak zorundaydı. Çünkü yeni bir ittifaka, güçlü ve güvenilir bir desteğe ihtiyacı vardı artık. Tutuklu subayların serbest bırakılması, ardından yeniden aktif görevlere getirilmesi gerçekleşti. Avrasyacı ekip altın bir fırsat yakalamıştı. Artık istediklerini yapabilme gücüne kavuşmuşlardı. Erdoğan bu dönemde yolsuzlukların üzerine gidilmesini engellemek için yargıyı ve emniyet teşkilatını tümüyle yeniden yapılandırmaya başladı. Derin devletle kurulmuş olan koalisyon ise yarıyordu. Ortak düşmanlar belliydi: Cemaat, Kürt siyasi hareketi, liberal aydınlar, Aleviler, diğer azınlıklar.

ERDOĞAN’IN YENİ POLİTİKALARI AVRASYACILAR ÇİZGİSİNDE

Dikkat edin, hemen akabinde Kürt sorunun çözümü konusunda bizzat Erdoğan’ın kendisi tarafından başlatılan Oslo sürecinin üzerine inşa edilmiş Çözüm Süreci rafa kaldırıldı. AB rotasından çıkıldı. Anayasa’nın belirlediği siyasal sistem gayet keyfi şekilde ihlal edilmeye başlandı. Artık ilahlar kurbana doymuyordu. Avuçlarına aldıkları bir siyasi, istedikleri her şeyi yapacak kıvama gelmişti. Önce Erdoğan’ın kültleştirilerek AKP’deki ağır topların sırayla elimine edilmesi, sonrasında Davutoğlu’nun görevden alınarak yerine denileni yapan düşük profilli Yıldırım’ın getirilmesi stratejik adımlardı. Bu arada Cizre ve Sur gibi yerlerde ağır insan hakları ihlalleri altında korkunç bir askeri harekât yapılmakta, Gülen Cemaati “Paralel Devlet” terimi altında mülkiyet hakkı da dâhil tüm anayasal haklardan mahrum bırakılarak takibata alınmaktaydı. Avrasyacı derin devlet artık istediği tüm stratejik hedeflere ulaşmıştı. Fakat hala kendilerinin içeri girmesine neden olduğuna inandıkları NATO’cu-Batıcı silah arkadaşlarını ekarte edememişlerdi.

15 Temmuz sonrasında TSK’daki tüm general/amirallerin (toplam 325 general/amiral kadrosu) 149’unu ihraç ederek tutukladılar. Bu, ordudaki general ve amirallerin yüzde 46’sıdır. 2 orgeneral, 7 korgeneral, 27 tümgeneral ve tümamiral, 146 tuğgeneral ve tuğamiral tasfiye edildi. Bunların büyük çoğunluğunun NATO/AB yanlısı oldukları biliniyor. Bu, tüm Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde orduda yapılmış olan en büyük tasfiye operasyonudur. Son atamalarla Ergenekon ve Balyoz’da ceza alan ve sonradan aktive edilen 10 albay, generalliğe terfi ettirildi. Bu 10 kilit pozisyon ve öncesinde etkin olan kadrolar, TSK’yı yeniden şekillendiriyorlar. Binlerce orta ve alt rütbelerdeki subayın ihraç edilmesiyle boşalan yerlere Avrasyacı subaylar getiriliyor. Bu ekiple Erdoğan arasında düşmanımın düşmanı dostumdur ilkesine dayalı bir pakt var. Buna göre öncelikli hedef NATO ve AB karşıtı bir TSK inşası. Erdoğan, Batı’nın yolsuzluklar ve hukuksuzluklara duyarsız kalamayacağını biliyor. Gayet pragmatik şekilde Rusya’ya yanaşmanın kendisi ve yakın çevresi için daha olumlu olduğunu açıkça görüyor. Ayrıca Kürtlerin, Cemaatin, liberallerin, AB’cilerin ve diğer küreselcilerin tasfiye edilmesinde de çıkar ortaklıkları var.

Türkler birbirini tasfiye ederken ve yeni fetret devrinin kirli kavgasında yitip giderken, Rusya sadece bekliyor. Rusya’da katıldığım bir konferansta meslektaşım bilim adamlarından biri, Türklerle Avrasyacı bir işbirliğinden bahsedip, bunun faydalarını sıralarken, ben kendisine Türklerin mi yoksa Rusların mı Avrasyacılığının belirleyici olacağını sormuştum. Acı bir tebessümle, yanıt vermekten kaçınmıştı. Daha doğrusu ben öyle sanmıştım. Şimdi bu tebessümün bir cevap olduğunu düşünüyorum. Son gülenin kim olduğuyla ilgili bir mesajmış.

Bir sonraki yazımda Avrasyacı derin devletin yakın dönemdeki olası stratejilerini yazacağım. Bir ipucu vereyim: tablo Erdoğan’ın bireysel diktatörlüğü için çok olumlu değil.

[Mehmet Efe Çaman] 29.8.2017 [TR724]

Kötülüğün iktidarı [Alper Ender Fırat]

Kötü kalpli bir senaristten, bir kötülük simülasyonu isteseler utanır bu yaşananları yazamazdı.

Senaryoda bile olamayacak kadar kötülük içinde yaşıyor günümüz Türkiye’si. Dünya çok zalim, çok despot yönetimler gördü. Nice Firavun’lar, Nemrut’lar, Hitler’ler, Stalin’ler geldi geçti. Ama hiçbir yönetim ‘iyileri’ hapsedebilmek için ülkedeki bütün kötüleri, hırsızları, katilleri, mafya babaları ile tetikçilerini salıvermemişti. ‘Muhalif olanları’ değil ‘iyi insanları’… En zalim yönetimler bile adi katilleri, uyuşturucu tüccarlarını hele de sübyancıları cezasını çekmeden özgürlüklerine kavuşturmamıştır.

Kötülüğün muktedirleri daha önce bunlar gibi, aralarında Suriyeli Emani ve çocuklarının katilleri de dahil 93 bin kişiyi serbest bırakmıştı. Son KHK ile 3 bin tecavüzcüyü, uyuşturucu tüccarını daha serbest bıraktılar. 10 bin kişiyi de kapalı cezaevinden açık ceza evine aldılar.

Ne için? Esra Karayeğen gibi, kelebeği ürkütmemek için parmaklarının ucuna basarak yürüyen gencecik evlatları hapse atabilmek için! Anne babasının bakmaya bile kıyamadığı, ülkesine ve insanlığa hayırlı bir evlat olsun diye 23 yıl neyi var neyi yoksa harcadığı bir güzel evladı tutuklayabilsinler diye. Esra gibi on binlerce ‘iyilik meleğini’ derdest edebilsinler diye. Bu çocuklar muhalif değil dikkatinizi çekerim. Bunlar siyasetin ‘s’ harfini bilmezler. Hayatlarında tek bir amaç vardır o da başkasına yardım edebilmek.

Yok! Bunlar bir Cemaate duyulan öfkeyle, kızgınlıkla, kinle açıklanır şeyler değil. Bu AKP’li ya da CHP’li olmakla, herhangi bir yere aidiyet duymakla da alakalı bir şey değil. Bu insanoğlunun ‘iyilerinden’ nefret eden Şeytan’la yapılmış bir akitten başka bir şey değil. İnsanoğlundan intikam arzusuyla yanıp tutuşan Şeytan-ı Racim’in kontrolü ele almasından başka bir şey değil. Bu Âdemoğlu ile Şeytan’ın, iyilikle kötülüğün savaşından başka bir şey değil.

Din kisvesi giyilerek ülkede iyi olan her şeye savaş açılmış durumda. Eskiden dine siyaseten sarılıyorlar, dini kendi iktidarları için kullanıyorlar diye düşünüyordum ama anladım ki iş o kadar basit değil. Daha derin!

Dinden nefret etsinler, imansızlık artsın diye ‘iyilikle savaşlarını’ din urbası giyerek yapıyorlar. Filmdeki en kötü karakteri düşünün. Onun istediği her şeyden nefret edersiniz, kiminle kavga ediyorsa karşı tarafı tutarsınız, işte tam öyle.

Güneydoğu’da dinden bahsederek küçücük çocukları, yaşlı kadınları, sivilleri öldürüyorlar. Dinden bahsederek emeğinden başka bir şey talep etmeyen Nuriye Özmen ve Semih Özakça gibi binlerce insanı gerekçesiz işten atıp aç bırakıyorlar. Cezaevinde ölüme terk ediyorlar. Beyin ameliyatından çıkmış yüksek yargıcı tedavi ettirmeyip ölene kadar hücrede tutuyorlar. İşten atıp aç bıraktıkları insanlara yardıma koşanları tutuklayıp hapse atıyorlar. İşçileri kadrodan çıkarıp taşeronda emeğini sömürüyorlar. Ağaçları kesiyor, ormanları yakıyor, kentleri talan ediyor, hayvanları öldürüyor, insanları ayrıştırıyor, toplumu kamplara bölüyor, ötekileştiriyor, itiyor, horluyor, aşağılıyorlar. Bir ülkenin en parlak beyinlerini hapse tıkayıp, tecavüzcüleri, sübyancıları, katilleri, mafyayı serbest bırakıyorlar. Bunlar neyi temsil ediyorlarsa insanlar bundan iğrensinler diye.

Bu kadar kötülük ancak şeytanın aklına gelebilir ve bu kadar kötülük onunla yapılmış bir akitleşmenin yansıması olabilir ancak. Rahip Barsisa gibi daha büyük kötülük yaparak bir önceki kötülüğü kapatabilecekleini sanıyorlar. Ama her günahla biraz daha batıyorlar.

Olay dini siyasete alet etmenin çok ama çok daha ötesinde…

[Alper Ender Fırat] 29.8.2017 [TR724]

İstanbul’dan Sur’a kıyım kültürü [Kemal Ay]

Avrupa şehirlerine gittiğinizde çoğu zaman sizi tarihî binalarla dolu bir eski meydan karşılar. Şehir o küçük eski merkezin etrafında halkalar şeklinde genişlemiştir. Mahalleler, semtler o merkeze göre dizilir. Bazı büyük şehirler, tarihî meydanlardaki araç trafiğini bile kapatmıştır. Burası turistlerin ilgisini çekmek için vardır belki ama aynı zamanda kiliseleri, müzeleri ve hâlen kullanılan devlet binalarıyla birlikte bir çeşit ‘hafıza’ anlamını taşır.

Şehircilik her şeyden önce ‘hafıza’ demektir çünkü. O şehirde bizden yüzyıllar önce de birilerinin yaşadığını bilmek, onların hatıralarını bugüne taşımak demektir. Bu hafıza bize bir ‘kimlik’ kazandırır. Kim olduğumuzu hatırlarız, nereden geldiğimizi… Bu kimlikten sıyrılmak ve bir dünya vatandaşı olmak da elimizdedir ancak varsa o kimliğin kazandıracağı ‘iyilikler, güzellikler ve doğrular’ da önemlidir. Bir dilin içine doğan, bir kimliğe sahip demektir zaten. İsteseniz de bir dilin/kimliğin mirasından kaçamazsınız. Hatta birileri size zorla unutturmaya çalışsa da, başarısızlığa mahkûmdur. Tarih ve hafıza, çıkar gelir yeniden.

Bir dilin, kimliğin ya da kültürün devamlılığını elbette insanlar sağlar ancak onları aşacak şekilde serpilip gelişmesini, gelecek kuşaklara olduğu gibi aktarılmasını sağlayan şey şehirlerdir. Bugün Avrupa’yı ‘ulus devletler’ penceresinden görüyoruz ancak Avrupa’yı bugünkü güçlü milletlere dönüştüren 1400’lere kadar uzanan şehirleşme olmuştur. Almanya, İngiltere, İtalya ya da İspanya gibi ülkelerin geçmişlerinde bu dinamik şehirlerin müthiş önemi vardır.

Hamburg, Münih, Manchester, Londra, Floransa, Roma gibi şehirler daha yerleşik ulus devlet otoritesi kurulmadan önce de Avrupa’daki kültürel ve ticarî etkinliklerin merkezi konumunda olmuşlar. Yüzyıllar öncesinden gelen bu birikimi şehirleşme adı altında koruyup bugünkü kültürel mirasın kuşaklar boyu aktarılmasını sağlamışlar. Küreselleşme ile birlikte ulus kimlikler ya da dilin taşıdığı miras aşınsa bile, buralardaki şehircilik bireyleri bile aşan bir muhafaza hâline gelmiş. Öyle ki Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda yıkılan şehirleri onarmak, o tarihî dokuyu yeniden kazandırmak için müthiş paralar aktarılmış.

MUHAFAZAKÂRLIĞIN DA İFLASI

Artık malumunuz, Türkiye’de ‘muhafazakârlık’ ürettiğini söyleyen bir parti, yani AKP, ülkedeki bütün tarihsel mirası yerle bir etmekle meşhur hâle geldi. İstanbul sevdasıyla şiir kasetleri dolduran Erdoğan, İstanbul’a en büyük ihaneti ediyor. Şehrin tarihî dokusunu yerle bir etmekle kalmadı, hâlihazırda dünyadaki en kalabalık şehirlerden biri olan İstanbul’u daha da büyütmeye çalışıyor. Kuzey ormanlarını imara açarak, şehri yönetilmez hâle getirdi. Sadece trafik problemi değil genel manada bir ‘yaşam’ problemi var İstanbul’un artık. İnsanlar mutsuz. Giderek daha da mutsuz hâle gelecekler.

2002’den önce de İstanbul, Türkiye’nin kalbiydi. Marmara Bölgesi ekonominin can damarıydı. İstihdam buralarda olduğu için insanlar bu bölgeye göç ediyordu. Ancak 1998’de İstanbul’a vize uygulanmasını isteyen Erdoğan, 2013’te ‘Ben vize istedim o zaman karşı çıktılar, şimdi de gelenlere gelme mi diyelim’ diyerek günah çıkarttı. Göçü engellemeyenlerin önceki hükümetler olduğunu savundu. Öyle veya böyle bugün İstanbul daha da fazla göç almaya çalışan bir şehir zira sürekli yeni konut yapılıyor ve bu konutların bir şekilde insanlara satılması gerekli.

Keşke sadece İstanbul’a has bir durum olarak kalabilseydi bu. Osmanlı mirasının en canlı yaşatılabileceği İstanbul’a bile sahip çıkamayan ‘muhafazakârlar’, Anadolu’daki Selçuklu mirasının talan edildiğini duymadılar bile. Anadolu gibi binlerce yıl medeniyetlere beşiklik etmiş bir toprak parçasının sanki IŞİD istilasına uğramış Palmira gibi çoraklaşması, meselenin sadece ‘radikalleşme’ olmadığını da gösteriyor. Hiç kimsenin umurunda değil çevre ve şehircilik. Ufacık bir araziyi nakde çevirmeye çalışıyor herkes.

YÜZLERCE YILIN BİRİKİMİNİ BİR ÇIRPIDA YOK ETMEK

Şimdi bu ‘kıyım’ kültürünün en canlı örneğini Diyarbakır’ın Sur ilçesinde görüyoruz. Önce PKK bahane edilerek yerle bir edilen Sur, şimdi de tarihî ve kültürel mirasına hiç bakılmayarak yeniden imar edilmeye çalışılıyor. Beton satmaktan kalpleri betonlaşmış müteahhitlerin ve onlara bu yolu açan kalpsiz yöneticilerin iş birliği ile Sur, bütün kimliksel bağlamından koparılmak isteniyor. Yıllarca uygulanan politikalarla baskılanmaya çalışılan Kürt kimliği, Sur ve diğer Kürt şehirlerindeki yıkımlarla birlikte, daha büyük bir darbe yiyor.

15 Temmuz’un ardından çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler’le (KHK) ardı ardına kapatılan Kürtçe medya, Kürt dernekleri ve sivil toplum kuruluşları, kısa vadede MHP ile yapılan iş birliğinin bir neticesi, orta vadede Irak ve Suriye’de kurulması beklenen Kürt devletlerine karşı bir ‘önlem’, uzun vadede ise Türkiye’deki Kürt nüfusunun ‘silikleşmesi’ için uygulanan bir projeye benziyor.

Üstelik işin hiçbir yerinde şehircilik, tarih korumacılığı, çevrecilik yok. Gözlemcilerin aktardıklarına göre hiçbir şekilde özen gösterilmeden yıkım ve yeniden yapım amaçlanıyor. Oldu bittiye getirilerek, ‘bakın size tertemiz bir şehir verdik’ denilerek kapatılacak mevzu muhtemelen. Özellikle bölge halkının içine düştüğü yoksulluk fasit dairesi de daha fazlasını talep etme imkânını düşürüyor. Avrupa şehirlerinde olduğu gibi o şehirlerin varlığını koruyan inisiyatiflerin oluşması, çeşitli vesilelerle engelleniyor. Sivil toplumun budanması, bütün ülkeyi keyfi şekilde idare etmek isteyen iktidara altın tepside sunuyor.

Bize de bu enkazın altında direnmek ve bir gün bu karabasan son bulduğunda var gücümüzle yeniden inşa edebilmek için çareler aramak düşüyor.

[Kemal Ay] 29.8.2017 [TR724]

Eşik Gardiyanları [Abdullah Aymaz]

Cenab-ı Hak, bir uyarı, hatta bir alarm mâhiyetinde bizlere şöyle buyuruyor: “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesâda uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz, hoşunuza giden konaklarınız, size, Allah’tan ve Resûlünden ve O’nun yolunda mücâhede etmekten daha sevimli ve önemli ise, o halde, Allah, emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah, öyle fâsıklar güruhuna hidayet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe Suresi, 24. Âyet) 

“Gerçek Müslüman, servet, ticaret, mal, mülk sahibi olabilir. Güzel konaklarda, (hakkını vererek yani misafirsiz bırakmayarak, sohbet-i cananlar düzenleyerek) oturabilir. Fakat bunları hiçbir zaman kalbinde yerleştirmez. Hele hele Allah’tan, Allah yolundan ve O’nun yolunda mücahede etmekten daha önemli hâle getirmez. Bununla beraber Ebu’s-Suûd Efendinin dediği gibi “Bu âyette öyle bir tehdit var ki, Allah’ın lütfuna mazhar olmayan hiç kimse bundan kurtulamaz.”

Tirmizi ve Ebu Davud’da geçen bir Hadis-i Şerifte, “Arz benim için, gözümün önünde dürüldü de, doğuları ve batıları bana gösterildi.” Buyurularak İslamiyetin, güneşin doğup battığı her yere ulaşacağı müjdeleniyor. Elbette ki, bu çeşit müjdeler, sadece bir haber vermekten ibaret değildir. Oralara gidilip İslâmiyetin güzelliklerinin temsil edilerek, yaşanarak gösterilmesi gerekir. Yani bir hedef göstermektir. Müslümanlar bu hizmeti yapmazlarsa mesul olurlar. Allah bunun hesabını hepimizden sorar.

Başka bir Hadis-i Şerif ‘te de Efendimiz (S.A.S.) kendi isminin dünyanın her tarafında her eve gireceğini, hatta kıldan yapılmış çadırlara da gireceğini müjdeliyor. Peki bu Hizmeti kim yapacak? Siz bütün ülkelere gitmezseniz Kur’an ve İman Hizmeti yapmazsanız, bu hedefe ulaşmış olur musunuz? İşte âyette geçen “mücahede” bu… Yani önce nefsinle cihat edip onu kötülüklerden, hırstan, garazdan, kinden, düşmanlıktan arındıracak ve İslamiyetin güzellikleriyle, insanî evrensel değerler ile, yani şefkatle ve sevgiyle donatacaksınız… Sonra bu ışıltılı halinizle ihlasla Hizmet edeceksiniz. 

Bunun için de insanların hayat cevherleri evlatlarını ilimle, iyi ahlâkla ve evrensel değerlerle donatmak için cihana açılan öğretmenlerimiz gibi, esnafımız da dünyaya açılacak, açılmak mecburiyetindedir.

Ama “eşik gardiyanları” denilen; rahat yaşama meyli, hayat tutkusu, evden barktan ayrılamama, kesadından korktuğumuz ticaretleri bırakıp gidememe gibi bizleri bu hayırlı Hizmetlerden alıkoyan gardiyanlar var. Nasıl ilkokuldan sonra köyünden ayrılıp ilk okul eşiğinden orta-lise-üniversite eşiğine atlayıp yükselme, düşünceleri, bu engeller birer gardiyan gibi o çocuğu köyüne hapsediyorsa, yüce idealler uğruna dünyaya açılma yüce eşiğine yükselmeye de mâni olan saydığımız engeller ve eşik gardiyanları var. Baştaki âyet işte bunlara işaret ediyor… Sıyrılın bu zincirlerden diyor…

Bir Âyet-i Kerimede de şöyle buyuruluyor: “Allah yolunda malınızı harcayın da, KENDİ ELLERİNİZLE KENDİNİZİ TEHLİKEYE ATMAYIN ve hep güzel davranın. Allah, yaptığı işi güzel yapan ve güzel davrananları sever.” (Bakara Suresi, 2/195)

Bu âyetin iniş sebebi için, Ebu Eyyub el-Ensari Hazretleri şöyle demişti: 
“Ey Müslümanlar! Bu âyet biz Ensar topluluğu hakkında nazil oldu. O vakit ki, Allah, Peygamberine yardım etti ve dini olan İslâmiyeti gâlibiyete mazhar kıldı. O zaman biz ‘Artık mallarımızın başında durup onların ıslahı ile meşgul olalım mı?’ Demiştik Allahü Teâlâ ‘Allah yolunda sarfediniz. Kendi kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayınız.’ (2/195) âyetini indirdi. Bundan dolayı, kendini tehlikeye atmak, mallarımızın başında durup, onları ıslah ile uğraşmamız ve mücahedeyi terk etmemizdir.” demiştir.

Âyetlerin ifadesi çok açık!. Bu âyetler ışığında bize tavsiye edilenler de aynen öyle: “Hamallığa râzı olun ve dünyaya dağılın!..” Yoksa bu tavsiyeyi dinlemezsek, kendi kendimizi kendi ellerimizle tehlikeye atmış ve eşik gardiyanlarının hapisanesine kendimizi hapsetmiş oluruz. Allah böyle bir durumdan bizleri merhametiyle muhafaza eylesin…

[Abdullah Aymaz] 29.8.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com