‘Savaşa hayır’ demek hainlik mi? [Turan Görüryılmaz]

“Savaş”… Ne kötü bir kelime.

Ölüm geliyor insanın aklına; geride kalanlar, ağıt, yıkım, gözyaşı…

Evlerden ırak derken, Türkiye’nin bugün bir numaralı gündem maddesi olacağı aklımıza gelir miydi?

Aklımıza gelmeyen o kadar çok şey başımıza geldi ki, şaşırmayı bırakalı çok oldu aslında.

Afrin operasyonunda 5. gün geride kaldı. Operasyonun gerekçelerini, haklılığını, haksızlığını yazmayacağım. Uzmanlar konuşsun.

Biz soru soralım…

Mesela, “savaşa hayır” demek hainlik midir?

Ölüm istememek.

Başkasının evladı üzerinden kahramanlık taslayanlara itiraz etmek mesela…

Hainlik midir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sarayında muhtarlara operasyonun başarıyla devam ettiğini anlatmış.

Sonra da lafı ABD’nin önceki Başkanı Barak Obama’ya getirip, “Obama bizi aldattı” demiş.

Aldatanlar listesi uzuyor da aldatılanların hep aynı olması size de tuhaf gelmiyor mu?

Sormaya devam edelim…

Bugün Afrin Operasyonunu savunan iktidar, ya yarın da çıkıp yine “aldatılmışız” derse?

Bu aldatılma ve aldanmaların ülkeye bedelini hiç düşündünüz mü?

Savaş, dantelli kefenli bedelli askerlerin müsameresine benzemez!

Allah korusun…

Seyrettiniz mi bilmiyorum… Habertürk TV, “Afrin operasyonundan çok özel sıcak görüntüler” diye bazı görüntüler yayınladı. Ancak gerçek çok geçmeden anlaşıldı. Aslında Habertürk’ün savaşın çok özel görüntüleri diye yayınladığı görüntüler aslında Medal of Honor Oyunu’ndan bir bölümdü.

Bu haberi görünce, Hitler’in propaganda bakanının meşhur sözü aklıma geldi…

Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels: Bana sadece vicdansız bir medya ve karizma sahibi bir lider verin, size bilinçsiz bir halk ve girdiği her seçimi kazanan yıkılmaz bir parti sunayım.

[Turan Görüryılmaz] 25.1.2018 [Kronos.News]

Dergilerin sararmış yapraklarında [Can Bahadır Yüce]

1999’un ilkyazında Kuleli’de öğrenciydim. Mezun olduktan sonra felsefe okumak için ayrılacağım dünyanın en güzel okulunun bahçesindeki son mayısın tadını çıkarırken bir gün sınıf subayı odasına çağırdı. Masasında adıma gönderilmiş tek sayfalık bir mektup vardı. El yazısıyla yazılmış mektup Enver Ercan imzalıydı. Enver Ercan’ın kim olduğunu bilmiyordum ama Varlık Yayınları antetli mektubun Varlık’a gönderdiğim şiirlerle ilgili olduğunu hemen anlamıştım.

O yıllarda Kuleli şiirle uğraşmak için eşi bulunmaz bir yerdi: Derslerde boğazın mavi sularına dalıp gider, okul bahçesinde iyi şairlere –Nazmi Ağıl’a, Cem Uzungüneş’e– rastlar, hatta üniformanızla Dağlarca’nın imza günlerinde boy gösterip okuldaşlığın gururuyla büyük şairin ‘özel misafir’i olmanın keyfini sürebilirdiniz. O havaya kendimi iyice kaptırmış olmalıyım ki Varlık’a küçük bir dosya göndermeye cesaret etmiştim. Gelgelelim, dosyanın başına koyduğum kısa biyografi o kadar çocukça ve acemiydi ki, Enver Ercan biyografiyi yazanla şiirleri yazanın aynı kişi olamayacağını düşünmüş, çalıntı yaptığımdan kuşkulanarak benimle yüz yüze görüşmek istemişti.

Derginin ‘ideolojik yönelimleri’ne ilişkin kısa bir sorgulamadan sonra bölük komutanı nizamiyeden çıkıp Varlık Yayınları’na gitmeme izin verdi. Varlık dergisinin yayın yönetmeni Enver Ercan’la öyle tanıştım.

Enver Ercan hayalimde canlandırdığım mesafeli ve otoriter yayıncı tipinden çok farklıydı. Sanki Türkiye’nin en köklü edebiyat dergisinin yayın yönetmeni değil de heyecanını yitirmemiş bir şiir heveslisi gibi konuşuyordu. O güneşli mayıs ikindisinde, üzerimde yazlık Kuleli üniforması, odasına girer girmez dolgun sesiyle bana, “Üç isimli şairler şanslıdır,” demişti, “Şansın daim olsun Can arkadaş!” Gönderdiğim şiirleri benim yazdığıma ikna olduktan sonra “Hasan Şimşek’i bilir misin?” diye sordu. Bilmiyordum: Hasan Şimşek yıllarca Varlık’ta şiirleri yayımlanmış, sonra unutulup gitmiş bir şairdi. Zarifçe, Varlık’ta görünmek her şey değildir, demek istiyordu Enver Abi. O konuşmadan aklımda bir de kır / kent şairi ayrımı kaldı: “Mesela Cahit Külebi kır şairidir, sen kentlisin.” Hilmi Yavuz ve Attilâ İlhan’dan (derginin sonraki sayısında şiirleri çıkacaktı) konuştuk. Varlık Yayınları’nın o küçük bürosundan –ayaklarım yerden kesik– çıktığımda Enver Ercan’ı yıllardır tanıyor gibiydim.

Enver Abi benden bir de dergide yayımlanmak üzere fotoğraf istemişti. Neredeyse hiç ‘sivil’ fotoğrafım yoktu, herhangi bir dergiye ‘resmî’ fotoğraf vermek içinse komutandan onay almak gerekiyordu. Belki söyleşi fotoğrafsız yayımlanır diye düşünerek, bir yaz kampında, tuttuğum takımın formasıyla çektirdiğim bir fotoğrafı gönderdim. Böylece Varlık’ın Temmuz 1999 sayısında Liverpool formalı fotoğrafım yayımlandı! (Fotoğrafın hikâyesini Enver Ercan’a yıllar sonra anlattığımda gülmüştü.)


Zafer Ekin Karabay, Murat Saraçoğlu, Enver Ercan, Can Bahadır Yüce (Temmuz 1999)
O yaz Enver Ercan’ın odasında Yaşar Nabi Nayır Ödülü töreni için toplandığımızda –Zafer Ekin Karabay ve Murat Saraçoğlu’yla beraber– çekingen otururken bizi kaynaştıran Enver Ercan’ın babacan tavırları olmuştu. Ondan Varlık’ın tarihine dair anekdotlar dinlerken galiba edebiyat tarihine bir yerinden dahil olmanın gizli sevincini duyuyorduk. Tanıştıktan sonra Zafer’in bana ilk sorduğu soruyu hiç unutamam: “İntihar etmeyi düşünüyor musun?” (Zafer Ekin Karabay iki yıl sonra canına kıydı.)

Bir insanı tanımanın en iyi yolu beraber yolculuk yapmaktır derler. Enver Abi’yi gerçekten tanıyışım yıllar sonra, Frankfurt Kitap Fuarı’nda geceli gündüzlü beraberliğimiz sırasındadır. Çok eğlenceli bir yol arkadaşıydı. Onunla sohbet ederken hem gündelik şeylerden konuşmanın rahatlığını duyardınız hem de laf arasında edebiyat dünyasıyla ilgili mutlaka şaşırtıcı bir şey öğrenirdiniz. Açıksözlülüğe ve mertliğe çok önem verir, entelektüel pozculuğa mesafeli dururdu. O dönemde ayrıksı kimliğini kullanarak gazetelere boy boy poz veren bir yazardan rahatsızlığını ve bu tavrı nasıl samimiyetsiz bulduğunu her fırsatta anlatıyordu.

En son yaklaşık iki yıl önce görüştük. 2016 Mart’ında, Kitap Zamanı için hazırladığımız Necatigil dosyası, polis gazeteyi gasp edince yayımlanamamıştı. Birkaç gün sonra Enver Abi dosyaya Varlık’ta yer vermek istediğini söyledi. Kitap Zamanı’nın “Necatigil 100 Yaşında” dosyası ertesi ay Varlık’ta okurla buluştu.

Enver Ercan edebiyatımızın görünmez kahramanlarındandı. Yayıncılığın her aşamasından geçmiş, bulunduğu yere tırnağıyla kazıyarak gelmiş, Varlık’ın yayın yönetmenliği bayrağını Kemal Özer’den devralmıştı. Türk edebiyatını gerçekten tanımak için Varlık’ı sayfa sayfa taramak gerektiğini söyleyen Cemal Süreya haklı. Enver Abi bunu bildiği için farklı eğilimlere olabildiğince yer açıyordu. Elbette Varlık’ın zaman zaman eleştirdiğim, hantal bulduğum yönleri oldu ama Enver Ercan’ın orada olduğunu bilmekle Varlık’ı yuva gibi görmek galiba benim için birbirinden ayrı değildi.

T. S. Eliot edebiyat dergilerinin zorunlu olmadıkça editör değiştirmemesi gerektiğini söyler. Enver Ercan bu sözü haklı çıkarırcasına 27 yıl boyunca, arada başka dergiler çıkarsa da, Varlık’ın başından ayrılmadı. O artık “hayatın içinden geçen” şiirlerinde, belki daha çok Varlık’ın yıllarca emek verdiği sayfalarında yaşayacak.

Enver Abi’yle konuşmayı, bayiden bir Varlık alıp kâğıdını koklamayı özlediğim gibi özlüyorum. Enver Ercan’ın hikâyesini, aslında hepimizin yazgısını Varlık’ın kurucusu Yaşar Nabi anlatıyor:

Sararmış yapraklarında dergilerin / Sesleniyorlar, durmadan, duymuyor musunuz?

[Can Bahadır Yüce] 23.1.2018 [Kronos.News]

Duanın vakti kaza olmadı [Safvet Senih]

Yirmi Üçüncü Söz’ün Birinci Mebhasi’nin Dördüncü ve Beşinci Noktaları dua ve çeşitleri üzerine yazılmıştır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri “İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın asıl vazifesi îman ve duadır.” dedikten sonra, insan ve hayvanların dünyaya geliş ve hayat şartlarını öğreniş şekillerini delil olarak sunuyor: “İnsanın yirmi senede kazandığı hayatî gücü, amelî beceri ve yeteneğini, serçe ve arı gibi bir canlı yirmi günde tahsil eder yani ona ilham olunur. (…) İnsan dünyaya gelişinde herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına câhil, hatta yirmi senede tamamen hayat şartlarını öğrenemiyor. Belki ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati farkeder. Hayat-ı beşeriyenin, (insanlığın ictimaî hayatının yardımıyla) ancak menfaatlerini elde edebilir ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın fıtrî (tabiî) vazifesi ilim öğrenerek kemâle erip yükselmedir; dua ile Allah’a kulluktur. (…)  Demek insan bu âleme, ilim ve dua vasıtasıyla mükemmel hâle gelmek (insan-ı kâmil olmak) için gelmiştir. (…)  Hem insan, nihayetsiz âciz olduğu halde nihayetsiz belâlara maruz ve hadsiz düşmanların hücumuna mübtelâ, nihayetsiz fakir ve muhtaç olduğu halde nihayetsiz hâcetlere giriftar ve nihayetsiz istek ve arzuları bulunduğundan, aslî, fıtrî vazifesi, imandan sonra duadır. Dua, kulluğun esasıdır.” diyor.

Dua, yer çekiminden daha güçlüdür ve hiçbir cephanelikte bulunmayacak kadar önemli bir kalkan ve silahtır. Onu kalbten ve ızdırar içinde edenler, ettikleri bu duanın neticelerini mucizevârî bir şekilde görürler… Ama duanın neticesi ne zaman tahakkuk edecek, vakti ne zaman kaza olacak, onu Allah’ın hikmeti bilir ve tesbit eder. Bu hususta İlahî hikmeti ve takdir edilen kaderi sorgulamak hiçbir kimsenin hakkı ve haddi değildir.

Üstad Hazretleri “İmân, duayı katî bir vesile olarak iktiza ettiği ve insan fıtratı onu şiddetle istediği gibi; Cenab-ı Hak dahi “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var; (Ne işe yararsınız? Allah sizi ne yapsın ki?)”  (Furkan Suresi, 25/77)  ferman ediyor. Hem “Bana dua edin, icabet edeyim.” (Mümin Suresi, 40/60) emrediyor. 

“Eğer desen ‘Bir çok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet umumîdir; her duaya cevap var, diye ifade ediyor?’

El cevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem de istenilenin aynısını vermek Cenab-ı Hakk'ın hikmetine tâbidir. Mesela, hasta bir çocuk çağırır: ‘Yâ Hekim! Bana bak.’ Hekim: ‘Buyur’ der ve ‘Ne istersin?’ diye cevap verir. Çocuk ‘Şu ilacı bana ver.’ der. Hekim ise ya aynen istediğini verir, yahut onun fayda ve maslahatına göre, ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenab-ı Hak; mutlak hikmet Sahibi, hâzır ve nâzır olduğu için, kulun duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyetine çevirir. Fakat insanın hevâperestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki İlahî hikmetin iktizasıyla ya isteğini veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.

“Hem, dua bir kulluktur. Kulluğun meyvesi ise âhirettedir. Dünyevî maksatlar, gayeleri değil. Meselâ: Yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa, o dua o ibadte hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz. Nasıl ki, güneşin batması, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki özel ibadetin vakitleridir. Yani gece ve gündüzün nuranî âyetlerinin perdelenmesiyle İlahî bir azameti ilana vesile olduğundan Cenab-ı Hak kullarını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, ne kadar süreceği ve açılacağı astronomi hesapları ile belli olan Ay ve Güneşin husuf ve küsuflarının açılması için değildir. Aynı onun gibi; yağmursuzluk dahi,  yağmur namazının vaktidir. Belâların istilâsı ve muzır şeylerin musallat edilişi, bazı duaların özel vakitleridir ki; insan o vakitlerde âcizliğini anlar, dua ile niyaz ile Mutlak Kudret Sahibi Cenab-ı Hakkın dergâhına iltica eder. Eğer çok dua edildiği halde, belâlar def olunmazsa, denilmeyecek ki: ‘Dua kabul olmadı.’  Belki denilecek ki; ‘Duanın vakti, kaza olmadı.’  Eğer Cenab-ı Hak fazl ve keremiyle belâyı kaldırsa, -nurun alâ nur- o vakit dua vakti biter, kaza olur.”

“Evet hakikat-ı hâlde, apaçık âyetlerin beyanıyla sabit olan: Bütün mevcudat, her birisi birer özel tesbih, birer özel ibadet, birer has secde ettikleri gibi, bütün kâinattan İlahi dergâha giden, bir duadır: Ya istidat lisaniyledir!..  Veya ihtiyaç-ı fıtrî lisaniyledir. (…) Veya lisan-ı ızdırariyledir. (…) Dördüncü nevi, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır; Biri, fiilî hâli; diğeri kalbî ve kâlîdir.”

İnşaallah Yirmi Üçüncü Söz, baştan sona derin derin mütalaa ve müzakere edilerek mesele daha enginliğiyle anlaşılmış olur. Bu sürece bakış açısından bu konular, rahatlık verir ve tesellîbahş olur. Elimizdeki bu nurlardan her zaman istifade etmeliyiz.   

[Safvet Senih] 25.1.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Gerçekler, Sorular ve Afrin Harekâtı: Jeopolitik oyunun analizi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Afrin konusunda keşmekeş var. Analizler zayıf. Zaten Türkiye’deki havuz ve “merkez medya” – namı diğer yeni havuz – ile nasyonalist basını hiç saymıyorum. Savaşa övgü, şiddetin dehşetinden efsunlanmış kitlelere bir tür afyon gibi geliyor: Erdoğan rejiminin tüm acıları, geniş tabanı oluşturan yoksulların ekonomik sefaletinden Anayasa Mahkemesi kararının yerel mahkemece dikkate alınmamasına, hapisteki bebeklerden işinden atılan yüz binlere, ne kadar kabul edilemez olumsuzluk, ne kadar negatif şey varsa, hepsinin acısını alıyor. Hülyalar, tatlı rüyalar, sefil bir dış politikanın içeride “düş politika” olarak pazarlanması, istekle, şevkle satın alınıyor. Havuza pompalanan finansal kaynaklarla ne bekleniyorsa ondan fazlasını yazan bir taife, Goebels’in imrenip de bulamadığı bir coşkulu rejim yalakasını etrafına toplamış, yazılı ve görsel tüm medya, “Afrin’in fethine” odaklanmıştır artık, ne mutlu! Fakat haklılık ve gerçekler, demokratik yolla – veya çoğunluk diktasıyla – belirlenmiyor. Olgular, propaganda makinesiyle değişmiyor. Ne olduğunu ve ne olmadığını kitlelerden saklamak, olanları değiştirmiyor. Düş, düş olarak yerli yerinde duruyor. Suriye çöllerinde kan ve ter döken zavallı askerler, kentleri bombalanırken oradan oraya panik içinde koşuşturan insanlar, ağlayan, hep ağlayan çocuklar, bu masallarla, kahramanlık manzumeleriyle, fetih ve cenk şehvetinin iç politika mimarisi tasarımında kullanılmasıyla gölgeleniyor, gizleniyor. Peki, gerçekler nedir? Gelin bakalım.

Gerçek 1: Afrin, Halep güzergâhı üzerinde. Doğusunda kalan ve ABD tarafından hava sahası denetlenen PYD bölgesi ile bağlantısı yok. Bu doğudaki bölge, artık sadece resmi haritalar üzerinde varlığını devam ettiren Türkiye-Suriye sınırı boyunca boylu boyunca uzanıyor. Rusya’nın kontrolü de yok, gözü de bu bölgede zaten. Dolayısıyla Suriye merkezi hükümeti – yani Esad – tarafından da kontrol edilmiyor. Fiilen bölünmüş Suriye’de var olan bir bölge sadece orası. Aylardır ABD tarafından silahlandırılıyor olması eleştirilen PYD milis gücünün denetiminde, İŞİD aleyhine toprak genişleten ve ABD ile koalisyonun fiilen sahadaki belki de tek fiili müttefiki olan bir yönetim. Türkiye, bu yönetimi uzunca bir süre destekledi. En somut örneği, Kobane savaşında Ankara Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi milis gücüne Türkiye toprağını kullanarak bölgeye intikal olanağı vermiş olması. Binlerce silahlı, tam teçhizatlı, bayraklı, üniformalı Peşmerge, molalarda kendilerine Türkiye’nin resmi bürokratları tarafından ısmarlanan lahmacunlardan yiyerek ve çaylardan içerek, neşe içinde Kobane’ye gittiler. Yani Irak sınırından içeri, Türkiye toprağına geçtiler, sonrasında kara yoluyla Türk sınırı içinde Suriye sınırı boyunca Kobane’nin karşısına dek ilerlediler. Sonra, Türkiye-Suriye sınırını geçerek Suriye toprağına girdiler. Dahası Süleyman Şah Türbesi, Suriye Kürtleri ile işbirliği yapılarak taşındı. Liderleri ile Ankara’da defalarca görüşüldü. Bunlar, yeniden altını çizeyim, Erdoğan’ın ve ekibinin bilgisi, izni, onayı ve katkısıyla gerçekleşti. Gelecekleri belliydi, gidecekleri yer belliydi, neden gittikleri belliydi. Bunlar yorum değil, bilgi.

Gerçek 2: Erdoğan ve ekibi, yıllarca PKK ile gizli ve açık görüşmeler yaptı. Erdoğan’ın kendisi bizzat bu görüşmeler için yetki verdiğini, görüşmelerin – yani müzakerelerin – kendi otoritesi altında yapıldığını ifade etti. Defalarca İmralı adasında tutukluluğu devam eden Abdullah Öcalan ile Türk yetkililer görüştüler. Ne görüştüler diye sormadı kamuoyu. Oslo’da başlatılan süreç, böylelikle İmralı mekik diplomasisi ile devam etti. Sonrasında ise Dolmabahçe Sarayı’nda bir araya gelen taraflar arasında tarihe Dolmabahçe Mutabakatı olarak geçen açıklama yapıldı. Bu bir yorum değil, bilgi.

Gerçek 3: Erdoğan ve ekibi, Türkiye’de sadece konuşulması, yazılması, okunması, Türkü güftesi olması falan yasak olan değil, varlığı dahi inkâr edilen bir dil olan Kürtçenin varlığını kabul etti. Bu dilin adını telaffuz etti, yani resmen tanıdı. Bu dili konuşanların Türk olmadıkları üzerine inşa edilmiş olan – yani 70 yıllık Cumhuriyet dönemi boyunca dillendirilen – tezi kaldırdı, Kürtler vardır dedi. Kürt sorunu vardır diye itirafta bulundu. Geçmişte izlenen siyasetin asimilasyon politikası olduğunu kabul etti. Bu dönemde on yıllardır terörist eylemlerde bulunan PKK, eylemlerini sonlandırdı. Artık silahların bırakılması tartışılır olmuştu. AKP, Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı bölgelerde gayet yüksek oylar almaya başladı. Kürtçe televizyon kanalı açıldı – yani devlet, topladığı vergilerin bir bölümünü Kürtler dilinde televizyon izlesin, asimile olmasın diye harcamaya başladı. Uzatmayayım, nasyonalist politikaları sona erdiren, hatta üst kimlikten, vatandaşlığa dayalı yeni bir aidiyetten bahsedilmeye başlandı. Geçmişin cumhuriyet politikalarından kopuş manasına gelen bu kararları alan Erdoğan ve ekibiydi. Tüm bunlar daha beş-altı yıl öncesinde, yani uzak geçmişten bahsetmiyorum. Bunlar yorum değil, bilgi.

Gerçek 4: Türkiye 2011 Suriye iç savaşı başından bu yana İslamcı cihatçı fanatik gruplara destek politikası izliyor. Neden? Suriye’deki Esad rejimini devirmek için. Esad ailesi, Suriye Alevisi, Nusayri de deniyor. Suriye’de Esad’a karşı olmalarının nedeni, resmi devlet söylemine göre “insan hakları ihlalleri” idi. Yani Esad, isyancıları silah kullanarak bastırdı. Ya Erdoğan ve çevresinin destek olduğu “Özgür Suriye Ordusu” denen gruplar ne yapıyor? İnsan hakları mücadelesi mi veriyor? Güldürmeyin insanı! Benimsedikleri ideoloji El Kaide olan, IŞİD ile aynı dünya görüşünün değişik bir versiyonu, radikal, cihatçı bir milis gücünden bahsediyoruz. Ele geçirdikleri yerlerdeki tutumları, esirlerine, kadınlara, başka dinden veya mezhepten olanlara, değişik dünya görüşlerinden olan Sünnilere kan kusturan, barbar bir grup bu. Bunlara eğitim veren, silah ve mühimmat sağlayan, lojistik ve istihbari altyapı sunan Erdoğan ve ekibi, Esad yerine bunları iktidara getirmek istiyor. Bu grupların demokrasi mücadelesi yaptıklarına inanların bir an önce ayakları yere basmalı. Suriye’de Erdoğan ve ekibinin işbirliği yaptığı, hatta Zeytin Dalı askeri harekâtına dâhil ettiği milis gücü ÖSO budur. Rusya ve Suriye, bu yapıyı terörist olarak algılıyor. Bunlar yorum değil, bilgi.

Gerçek 5: ABD’nin PYD’ye – Suriye Kürtlerine – destek vermesi, birkaç nedene dayanıyor. Bunların başında, Kürtlerin en başından bu yana IŞİD ve diğer İslamcı cihatçılarla savaşması sayılmalı. Bunun nedeni çok basit. IŞİD ve diğer paralel ideolojiye mensup milisler, Kürtler başta olmak üzere Arap ve Sünni olmayan grupları hedef alıyor, sistematik olarak katlediyor, tecavüz ediyor, onlara yaşam hakkı tanımıyor. Türkmenlere gelince – meşhur Bayırbucak Türkmenleri – çok büyük bölümü, Arap egemenliğini kabul ediyor. Zaten hem Sünniler, hem de İslamcı cihatçı yapıya biat etmiş durumdalar. Dolayısıyla Kürtler, seküler toplumsal yapılarıyla bu Arap-Sünni dinci radikaller ile kan uyuşmazlığı yaşıyor. ABD bu nedenle de Suriye Kürtlerini kendisine yakın buluyor. Bunlar yorum değil, bilgi.

Gerçek 6: ABD, Suriye Kürtlerini koruyup kollarken, kimse bunu nasıl yaptığını sormuyor. ABD’nin bu bölgeye sağladığı hava sahası kontrolü, tümüyle Türkiye üzerinden yapılıyor. Adana – İncirlik’te bulunan hava gücü ve askeri varlığı sayesinde, Rusya ve rejim güçleri bu bölgeye erişme şansına sahip değil. Dahası, Rusya daha düne kadar Suriye Kürtlerini kendi liderliğindeki Suriye görüşmelerine davet etme sinyalleri veriyordu. Ankara’nın bu konudaki itirazlarını yumuşatmaya çalışıyordu. Dahası, Suriye merkezi yönetimi ile Kürtler arasında gizli diplomasi olduğu, Suriye Kürtlerinin bağımsızlık değil, sadece özerklik – kantonel idari yapılarının devam etmesi – beklentisi içinde oldukları biliniyor. Bu durum, ileride Esad rejimi ile Suriye Kürtlerinin Rusya’nın da bastırmasıyla bir tür uzlaşıya varabilme olasılığını beraberinde getirebilir. Elbette şu an değil bu. Ama Rusya’nın da Esad’ın da Ankara’nın muzdarip olduğu bir Kürt alerjilerinin olmadığı bir gerçek. Yani ABD Türkiye toprakları üzerinden Suriye Kürtlerini koruyor. Rusya, bu durumu kabullenmiş durumda. Rejim, reel politik düşünüyor ve Kürtleri İslamcı cihatçılara göre daha ehven-i şer görüyor. Bunlar yorum değil, bilgi.

SORULAR SORALIM…

Bizi gerçeklerden doğru çıkarımlara götürecek soruları soralım mı, ne dersiniz? Ne oldu da, daha düne kadar görüşülen, varlığı kabullenen, Süleyman Şah Türbesi nakledilirken işbirliği yapılan, Kuzey Irak’tan soydaş askerlerine geçiş izni verilerek desteklenen Suriye Kürtleri düşman ilan edildi? Bilindiği kadarıyla bu bölgeden kaynaklı bir terör saldırısı olmadı bu güne kadar. Zaten geçmişteki destek politikası olamazdı eğer bir terör tehdidi olsaydı, öyle değil mi? Yoksa terör tehdidi vardı da, buna karşın türbe nakli esnasında işbirliği yapıldı, Kuzey Irak’tan Peşmerge desteğine olanak verildi, liderleri Ankara’ya davet edildi? Elbette ki bu anlamsız olurdu. Peki, politika değişikliğinin nedeni ne?

PKK ile daha önce müzakere edenler neden şimdi Selahattin Demirtaş başta, onlarca Kürt milletvekilini içeri attı? Onlarcasının da milletvekillikleri düşürüldü? Neden belediyelerine – hem de yüzde yetmiş- seksenlerle seçildikleri belediyelerine – kayyumlar atandı? Neden bugün Suriye’deki soydaşlarıyla aralarında dayanışma duygusu olmasın, aman tepki göstermesinler diye baskı altına alınıyor Türkiye Kürtleri? Türkler Bayırbucak Türkmenleriyle ilgilenince bu normal karşılanıyor da, neden Kürtler Suriye Kürtleriyle ilgilenince bu hemen terörizm destekleyiciliği olarak niteleniyor?

Neden bundan daha birkaç yıl öncesine dek son derece olağan karşılanan Kürt kimliği konusu bugün yine tabu oldu? Neden Kürtlerin millet oldukları gerçeği yine konuşulamıyor, terörist damgası yenmemek için? Leyla Zana’nın milletvekilliğini düşüren, Demirtaş gibi ılımlı ve düzgün bir Türkiye siyasetçisini – tüm Türk ve Kürt siyasetçiler içinde belki de en düzgünü! – etkisizleştirmek için benzersiz hukuksuzluklar yapılıyor? Ne değişti de bu noktaya gelindi? Güneydoğu’da ağır silahlarla bombalanan köyler, kasabalar, mahalleler, kentler; askeri politikalara dönüş, açıklayabilir mi biri, ne oldu? Neden PKK ile müzakere yapıldı o zaman? Bugün Demirtaş hain diye damgalanıyorsa, Öcalan’la müzakerelerin sonucunda Dolmabahçe’de mutabakat yapanlar ne o zaman?

Özgür Suriye Ordusu’nu terörist kabul eden Rusya, neden TSK’nın Zeytin Dalı harekâtında bu İslamcı cihatçı teröristlerin ter almasına karşı çıkmıyor? Neden kontrol ettiği hava sahasını Türk savaş jetlerine açıyor? Madem Erdoğan ve ekibi ABD’nin Suriye Kürtlerine yönelik destek politikasını eleştiriyor, neden bu desteği bitirmek için gereğini yapmıyor? İncirlik bazlı ABD desteği devam ediyor. Yani içeride kamuoyuna gün boyu kesintisiz ABD düşmanlığı belagati kullanılırken, İncirlik’teki ABD aktiviteleri aynen devam ediyor. Kim doğru söylüyor? Neden bu gerçekler Türkiye’de dile getirtilmiyor? Korkunun nedeni ne?

RUSYA’NIN ASIL HEDEFİ

Rusya için Suriye, Tartus askeri deniz üssü ile Suriye ordusunun Rusya’dan alacağı veya Rus sanayine modernize ettireceği silah sistemleri arasında bir yerde. Rus çıkarlarını Akdeniz’in ılık dalgaları arasında arayın. On yıllardır Esad rejimi Rusların ortağı – ticari ve askeri olarak vazgeçilmez bir ortak. Dahası, Rus donanmasının NATO’nun domine ettiği Akdeniz’de sahip olduğu tek üs olan Tartus’u Ruslara açan rejim. Türkiye’ye Afrin’i verirmiş gibi yaparken, Türk kamuoyunda Batı karşıtlığını ve ABD düşmanlığını ayyuka çıkarttı Moskova. Dahası, Erdoğan’ın stratejik koalisyon ortağı Avrasyacı derin yapının da elini güçlendirdi. Yarın bu bölgede Türk askeri olmayınca, bu bölge kimin eline geçecek? Özgür Suriye Ordusu etiketi altında cihatçılık yapan fanatiklerin mi? Güldürmeyin beni!

Bu hamleyle Rusya Ankara’yı biraz daha Batı’dan kopardı, kendi avucu içine aldı. Esad’a uzun vadede stratejik bir bölgeyi altın tepsi içinde Türkiye’ye verdirtti. Türkiye’nin tüm ideolojik Esad karşıtı kuru gürültüsüne rağmen fiilen Rusya-İran-Esad koalisyonuna dâhil etti. Dahası, Kürt meselesinde söz sahibi oldu ve ABD ile beraber Ortadoğu’ya şekil vermek için aşık atan bir güç haline geldi. Üstüne üstlük, kendisini bir “doğal büyük güç” olarak Ortadoğu’ya ve doğu Akdeniz’e yamadı. Türkiye’nin NATO ekseninden fiilen çıkmasıyla, Akdeniz-Karadeniz hattında ABD’ye (Rus jargonunda Atlantikçilere) ağır darbe vurdu. Bu sayede Ukrayna’daki etkisini ve de AB üzerindeki ağırlığını arttırdı. ABD’nin Trump yönetimindeki ağır zafiyet krizinden en azami şekilde yararlanarak, 1991’de sonlandığına inanılan 1945 sonrası uluslararası sisteminde yine başat güç olma şansını yakaladı. Bu yeni anarşik uluslararası sistemde en fazla güç kaybeden Türkiye’dir. Suriye’deki askeri harekât, Türkiye’nin güç dengesini kaybetmiş olduğu gerçeğini gizleyemiyor. Günün sonunda 1945 sonrası koşullarda NATO’suz bir devlet konumundadır bugün Türkiye. Suriye’deki bataklık, bunun turnusol kâğıdı.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.1.2018 [TR724]

Politik araç olarak terör [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Kolonyal dönemde büyük güçlerin herhangi bir alanı işgal etmesi oradaki siyasi ve sosyal dengelere müdahale etmesi için bir gerekçeye ihtiyaçları yoktu. Kendini güçlü hisseden başka ülkeleri işgal ediyordu. Ama ülkelerin bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün uluslararası düzende öne çıktığı, demokrasinin, insan haklarının önemsendiği bu dönemde büyük güçler doğrudan işgal yerine çalıyı dolanarak bu işi yapıyorlar. Terör bir ülkeyi, coğrafyayı işgal etmek, bir ülkeye baskı yapmak, yaptırım uygulamak, tehdit etmek ve teslim almak için en önemli argüman haline geldi.

11 Eylül’den sonra terör ve terör saldırıları ülkeler işgal etmenin, başka devletlerin egemenlik alanlarını ihlal etmenin gerekçesi yapıldı. Terör örgütlerinin varlığı mı buna gerekçe oluşturdu yoksa böylesi niyetler için terör örgütleri mi üretildi orası karışık. Ama artık günümüzde “terör” ve “terörle mücadele” büyük güçler için önemli bir siyasi araç! Güçlüyseniz bir şekilde güvenliğinizin risk altında olduğunu iddia edip ülkeler işgal edebiliyor, toprakları-halkları bombalayabiliyorsunuz. Demokratik ülkeler kendi kamuoyunu iknaya ihtiyaç duyarken otoriter/totaliter ülkeler buna da gerek görmüyor; sadece dış dünyaya gerekçe oluşturmakla yetiniyor. 11 Eylül sonrası ABD’nin başı çektiği batılı koalisyon güçleri terör ve terör örgütü malzemesini çok sık kullandı. “Terörü bitireceğiz! demokrasiyi huzuru, insan haklarını getireceğiz!” diye girdikleri yerlere (Afganistan, Irak, Suriye, Libya…) huzur gelmedi, güvenlik tesis edilemedi, terör bitmedi. Aksine buralar istikrarsızlaştı, var olan düzenleri de bozuldu ve terör üreten merkezler, radikal grupların yuvaları haline geldi.

Batılı güçlerin Afganistan, Irak işgali için kullandığı “terörle mücadele” argümanını bir süre sonra Rusya da etkili şekilde kullanmaya başladı. Rusya bu argümanı önce iç politikada Çeçenistan’da ağır bir baskı kurmak için kullandı. Sonra Batının kullandığı El Kaide, IŞİD gerekçesine dayanarak Ortadoğu’ya girdi, üsler kurdu, ordular konuşlandırdı. Rusya IŞİD’le ne kadar savaşıyor belirsiz ama artık bölgede Rusya’yı dikkate almaksızın plan yapmak, düzen kurmak hatta bir değişime gitmek mümkün değil. Artık ABD, NATO dahil herkes bölgedeki her hareketinde Rusya faktörünü dikkate almak durumunda. ABD ve NATO’nun açtığı ‘terörle mücadele’ argümanı ile Rusya Suriye’de, Ortadoğu’da, Akdeniz’de varlığını tahkim etti. Bugün Ortadoğu’da kimse Rusya’yı hesap etmeden adım atamıyor! Müslüman azınlıklar ve toplumlar üzerine hesabı olan güçler bir şekilde olayı terörle, IŞİD-El Kaide, Boko Haram vb. örgütlerle ilintilendirip politik düzenlemeler yapmaya girişiyor. ‘Terörle mücadele’ diyerek her türlü işgali, zulmü, baskıyı, insan haklarını ihlalini meşrulaştırmaya çalışıyor.

BÖLGESEL AKTÖRLER DE BU BAHANEYE SARILDI

Büyük güçlerin kullandığı terör ve terörle mücadele mazeretini bir süre sonra orta ölçekli devletler ve bölgesel aktörlerde kullanmaya başladı. IŞİD denilen örgütle ilgili hala pek çok karanlık nokta, muğlaklık, belirsizlik var. Ama artık Ortadoğu’da hesabı olan her devlet ve grup hedefine ‘IŞİD’le mücadele’ argümanı üzerinden varmaya çalışıyor. İran IŞİD’le mücadele ettiğini söyleyerek Irak’a doğrudan askerlerini sokuyor, Suriye’de savaşıyor ve dünyaya ‘IŞİD’le mücadele ediyorum’ diyerek Şii egemenlik alanları kuruyor. Suudi Arabistan Şii terör gruplarını gerekçe gösterip Yemen’e müdahale ediyor; orada kan döküyor. Buna mukabil İran Şii grupların arkasında durarak Yemen’e Suudi müdahalesini engellemeye çalışıyor. Kürt gruplar ve PKK ‘IŞİD’le mücadale’ adı altında Ortadoğu’da genişleme, hakimiyet alanları kazanma stratejisi izliyor. Esed kendi halkını ezmek için sıklıkla IŞİD ve radikal gruplar yalanına sığınıyor. Türkiye sınır ötesi operasyonlarına “IŞİD’le ben de mücadele ediyorum” diyerek meşruiyet kazandırmaya çalışıyor. Mevcut tablo bize Ortadoğu’da IŞİD ve radikal gruplar üzerinden bir alan paylaşımı ve güç mücadelesi verildiğini söylüyor.

Terörle mücadele argümanı otoriter ülkelerde muhalifleri sindirmede ve yok etmede yaygın şekilde kullanılıyor. Dünyada Müslümanlara mal edilen terör grupları Müslüman ülkelerdeki otoriter yönetimlere de fırsatlar sunuyor. Zira bu yönetimler ezmek istedikleri kesimleri kolaylıkla El Kaide IŞİD veya radikal İslamcı terör grupları kapsamına sokarak yapacağı zulmü meşrulaştırıyor. Yok etmek, sindirmek istedikleri muhalifleri önce terörle itham ediyor, sonra yok ediyor. İktidarını “terörle mücadele” zarfında korumaya çalışıyorlar. Mısır yönetimi İhvanı terör örgütü ilan ederek eziyor. Özbekistan yönetimi yıllardır en küçük muhalefeti terör örgütü olmakla suçluyor ve imha ediyor. AKP kendisine biat etmeyen Cemaati terör örgütü ilan ederek bitirme çabasına girişiyor.

Bugün terör argümanı en çok ve en etkili şekilde Müslümanlara karşı kullanılıyor. IŞİD ve benzeri örgütler emperyal güçlerin bölgeleri işgal etmesine, askeri operasyonlar yapmasına ve diplomatik-politik-askeri mevzi kazanmasına fırsat sunuyor. Batı ve Rusya Ortadoğu’da kozlarını terör örgütleriyle mücadele üzerinden ve genellikle vekalet savaşlarıyla paylaşıyor.  El Kaide, ISİS argümanını Çin Doğu Türkistan’da kullanıyor; operasyonlar yapıyor, oradaki insanlara baskı kuruyor. Myanmar Arakan Müslümanlarını etnik temizliğe tabi tutarken ‘terör’ gerekçesini perde yapıyor. İçindeki Müslümanları, İslami grupları ezmek isteyen güçler onları radikal İslami gruplarla bağlantılı gösteriyor ve kendince dilediği operasyonları yapma hakkı elde ediyor. Dünyaya karşı ise “ben radikal gruplarla savaşıyorum” diyerek insan hakları ihlallerini, zulümleri örtmeye çalışıyor.

Terörün politik bir araç olarak kullanılması en çok Müslümanlara zarar veriyor. Çünkü:

  1. Genelde “terörle mücadele” Ortadoğu’da ve Müslüman coğrafyalarda veya Müslüman azınlıkların yaşadığı coğrafyalarda veriliyor. Müslümanların yaşadığı coğrafyalar savaş alanları, kan dökülen, istikrarsızlaşan alanlar haline geliyor
  2. Terörle, IŞİD vb. ile mücadele adı altında başta Ortadoğu olmak üzere coğrafyalar ülkeler yeniden şekillendiriliyor, sınırlar yeniden çiziliyor, yeni dengeler kuruluyor. Müslüman ülkeler atomize ediliyor.
  3. “Terörle mücadele” bir nevi Müslümanlarla mücadele, onları ezme sindirme, şekillendirme aracı haline getiriliyor
  4. Müslümanlar ve terör her vakada birlikte anılarak terör ithamının Müslümanlara yapışmasına neden olunuyor. İktidar Mücadelesi ve kısa vadeli hesaplar için bazı Müslüman ülke hükümetlerinin de aynı argümanı kullanması bu algıyı pekiştiriyor.
  5. Gayrı Müslimlerle birlikte yaşayan, azınlık durumunda olan Müslümanlar terörle İslam’ın sürekli bir arada kullanılması ve oluşan negatif atmosfer nedeniyle ırkçı, ayrımcı saldırılara maruz kalıyorlar, bulundukları ülkelerdeki şartları ağırlaşıyor

Terör ve terör örgütleri günümüzde iç ve dış politik amaçlar için etkili bir enstrüman olarak kullanılıyor ve genellikle bundan Müslümanlar zarar görüyor. Müslümanlar terör ve şiddeti güçlü şekilde reddetmedikleri sürece terör İslam’ı karalamak ve Müslüman coğrafyalar üzerinde kurgulanan operasyonlar için kullanılacaktır. Müslüman ülkelerin iktidarlarının da kendi dar politik amaçları ve iktidarları için aynı argümanları kullanması üretilmiş tezlerin daha hoyratça kullanılmasına ve coğrafyalarımız/toplumlarımız üzerinde kurgulanan oyunlara hizmet etmektedir.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 25.1.2018 [TR724]

Afrin operasyonu, NATO ve Türkiye [Kemal Ay]

Dün dünyanın önemli think tank kuruluşlarından Carnegie Endowment’ın Avrupa ofisinin yayını olan Strategic Europe’ta deneyimli araştırmacı Judy Dempsey imzalı bir analiz yayınlandı. Avrupa’nın dış politika ve güvenliği üzerine bir grup uzmana şöyle bir soru yöneltmiş Dempsey: ‘Türkiye, NATO’ya zarar veriyor mu?’

Size uzmanların görüşlerini kısaca özetleyeyim.

Johns Hopkins Üniversitesi’nden Federiga Bindi, Türkiye’nin Afrin operasyonuyla birlikte NATO müttefiki olan ABD’yi hedef aldığını, üstelik bunu Rusya’nın desteğiyle gerçekleştirdiğini belirtmiş. Bindi’ye göre, NATO ve AB yetkililerinin Erdoğan’ın yaptıkları karşısında ‘öbür yana bakmaları’ sadece bu kurumları değil genel anlamda Batılı değerleri de tahrip ediyor.

Bir başka Avrupa merkezli think tank’te dış politika uzmanı olan Ian Bond’a göre Soğuk Savaş zamanında NATO otoriter yönetimlere (buna Türkiye’deki darbe yönetimleri de dâhil) müsaade etse de, bugün NATO’yu bir arada tutan faktör ortak demokratik değerler ve Türkiye’nin bu alandaki kötü gidişi, NATO’yu çok daha fazla etkiliyor. Yine Ian Bond, Türkiye’nin YPG rahatsızlığı anlaşılabilir olsa da, YPG ile savaşmanın Suriye rejimi ve IŞİD dışında kimseye faydası olmadığı görüşünde.

Heinrich-Böll Vakfı’nın İstanbul ofisinden Kristian Brakel daha ‘gerçekçi’ yaklaşmış meseleye. Bugün yaşanan karmaşayı daha çok ABD ve Türkiye’nin Suriye politikalarındaki yanlış hesaplamalara bağlıyor ve soruyor: Acaba iki ülkenin uzun vadede Suriye politikaları gerçekçi mi? Brakel’e göre Erdoğan’ın ‘hayatta kalma içgüdüleri’ NATO konusunda onu daha negatif hâle getirebilir.

Bir başka Alman think tank yetkilisi Markus Kaim ise NATO’yu nasıl tanımlayacağımıza göre değişeceğini söylemiş. Eğer askerî bir birliği kast ediyorsak, Türkiye hâlen NATO’nun savunma gereksinimlerine uygun şekilde davranıyor. Fakat eğer NATO’nun siyasî etkilerini de hesaba katacaksak, evet, Türkiye giderek bu birlikten uzaklaşıyor. Bunu, Almanya ve Hollanda gibi NATO üyeleriyle kavga edip daha ziyade Moskova ve Tahran’a yaklaşmasından da anlayabiliriz.

Atlantic Treaty Association’ın başkan yardımcısı Julian Lindley-French’e göre bu yanlış bir soru. Mesele NATO ile Türkiye arasında olmaktan ziyade, Kürtlerin bir kez daha ‘büyük güçler’ tarafından kandırılmasıyla ilgili. Lindley-French, NATO’nun ve diğer Avrupalı devletlerin Türkiye’nin Kürtlere yönelik hamleleri karşısında ‘öbür yana bakmalarını’ sorunlu buluyor.

Hudson Enstitüsü’nden Jonas Parello-Plesner, Batı dünyasının derin çelişkisini dile getirmiş: Türkiye’yi nasıl tamamen kaybetmeyiz? Rusya’nın kolaylıkla bir alternatif olarak belireceğini söyleyen Parello-Plesner, eğer NATO daha fazla bastırırsa Türkiye’nin kolaylıkla Batı’dan kopacağı görüşünde.

Atlantic Council’den tanınmış Türkiye analisti Aaron Stein’e göreyse NATO ve Türkiye ilişkilerinde askerî ve siyasî konular birbirinden ayrılmış durumda. Türkiye, YPG meselesinde ABD’yi suçluyor fakat bu NATO’yla ilgili değil. Bu arada Erdoğan da Batılı müttefikleriyle gelgitli bir ilişki benimsemiş durumda ve kısa vadede ‘daha yakın’ bir pozisyon almaları zor görünüyor.

Son olarak bir başka think tank yetkilisi Stephen Szabo, NATO’nun Türkiye’ye ihtiyacı olduğu kadar Türkiye’nin de NATO’ya ihtiyacı olduğunu vurguluyor. Szabo’ya göre Erdoğan, arkasında NATO alternatifi olmadan Moskova’da Putin’le masaya oturmak istemiyor. Ayrıca Türkiye’nin coğrafî önemi, mülteci krizindeki rolü gibi meseleler hesaba katıldığında, NATO ile Türkiye ilişkisi kaçınılmaz. Fakat Erdoğan’ın NATO’ya verdiği zararın derinliğini ve Erdoğan’dan sonra nasıl bir Türkiye’nin ortaya çıkacağını kestirmek zor.

***

Tarafların kendine göre açıklamaları ve bahaneleri var. Putin için NATO ile ‘dalga geçmek’ Hibrit Savaş stratejisinin bir parçası. Bunu, Türkiye üzerinden yapabiliyor. Erdoğan içinse Putin ve NATO ya da Batılı ülkeler arasında bir ‘denge’ kurmak hayatî bir mesele. Varlığını buna bağlamış durumda. Uzmanların da dediği gibi NATO için Suriye meselesi öncelikli değil. Askerî olarak Türkiye’nin bir ‘tampon bölge’ye dönüşmesi, NATO için problem teşkil etmez. ‘Tampon bölge’nin ise tanımı hayli geniş.

Eğer NATO için Rusya’nın ‘öncelikli tehdit’ olma durumu devam ediyorsa, burada Türkiye’nin konumundan ziyade Rusya’nın stratejilerine bir cevap üretilecektir. Bu da Türkiye’yi ancak bir figüran olarak kabul etmek anlamına gelir. Öte yandan ABD’nin ya da AB ülkelerinin Türkiye ile ekonomik ve siyasî ilişkileri, bambaşka bir konu. Erdoğan rejiminin ‘denge’ politikasının Batı tarafı ‘çekimser’ görünse de, Rusya tarafının da aynı şekilde ‘durağan’ olup olmayacağını zaman gösterecek. Putin, Türkiye’den daha fazlasını istediğinde Erdoğan’ın ne yapacağı da merak konusu.

[Kemal Ay] 25.1.2018 [TR724]

Emekli askerleri arıyoruz netekim! [Mehmet Yıldız]

Geçtiğimiz hafta internet sitesinden bir açıklama yapan TMSF, kayyımı olduğu şirketleri ne kadar güzel yönettiğini anlatma ihtiyacı hissetmiş. İki ay kadar önce havuz medyasına yaptırdığı haberlerde devraldıkları şirketlerin aktif büyüklüğünün yüzde 5.5, özkaynaklarının yüzde 3.5, cirolarının da yüzde 30 arttığını iddia etmişlerdi.

12 Eylül sonrasında emekli askerlerin şirketlere yönetim kurulu üyesi olarak alınması adettendi. Ama bu sadece emekli generallerle sınırlıydı. Bürokraside ne kadar koltuk varsa hepsi askerler tarafından doldurulduğu için şirketlere sıra gelmiyordu. Bir arkadaşım anlatmıştı. Yakını olan bir albay, 12 Eylül ihtilalinden 1 ay önce emekliye ayrılıp memleketine dönmüş, gelecek planları yaparken ihtilal olunca apar topar göreve çağırılmış ve İstanbul’un büyükçe bir ilçesinde 3 yıl boyunca belediye başkanlığı yapmış.

Bir dönem benim de çalıştığım şirkete bir tanıdığın “Ne olur ne olmaz, alın bir gün işinize yarar” tavsiyesiyle alınan emekli bir generali hiç unutmam. Haftada bir gün elinde uzunca bir telefon listesiyle şirkete gelir, o güne mahsus kendine tahsis edilen makamında akşama kadar eşini dostunu arar, böylece sosyalleşirdi. Ama zararsız bir insandı. Ne fazladan maaş isterdi ne de şirketi zarara uğratacak işler yapardı. Sonradan rahmetli olduğunu öğrendim. Allah rahmet eylesin.

28 Şubat postmodern bir darbe olduğu için bürokraside askerler yeterince yer bulamadı. Zaten bürokraside de maaşlar öyle ahım şahım değildi. Bunun yerine büyük şirket ve holdinglerin yönetim kurulu üyeliklerine doluştuğu günlerdi o günler. Ama o zaman da emekli paşaların adları yolsuzluk veya hırsızlıkla anılmazdı. Genelde hepsi de yönetiminde sembolik olarak yer aldıkları şirketlerden aldıkları huzur hakkıyla yetindiler.

AK Parti’nin askeri vesayeti sona erdirip AKP’ye dönüştüğü yıllarda dengeler değişti. Dün emekli askerlerin doldurduğu koltuklar, partili yandaşlar tarafından işgal edilmeye başladı. İlk iki dönemde memlekete hizmet ettiklerini düşünen partililer, üçüncü dönemin ücret dönemi kabul ederek boş koltukları kapıştılar.

VIP Arpalık Dönemi

İlk başlarda kamu şirketlerine hücum edildi. Halen görevi devam eden yüksek bürokratlar, THY, Türk Telekom gibi şirketlerle, Borsa İstanbul, Basın İlan Kurumu, Halkbank, Vakıfbank gibi kurumların yönetim kurulu üyeliklerine atandılar. Bu görevleri nedeniyle aldıkları (huzur hakkı) paraların dışında, VIP seyahat ve konaklamaların cazibesi vardı. Düşünün, Basın İlan Kurumu Yönetim Kuruluna üye seçilmişsiniz. Ayda bir İstanbul’da yapılan toplantılara Ankara’dan uçakla business classta geliyor, beş yıldızlı otellerde konaklıyorsunuz!..

Sonra sıra emekli milletvekillerine geldi. Erdoğan’ın bir dönem beraber siyaset yaptıklarına vefası unutulmaz. Kendine karşı bayrak açmayı göze alan birkaç isim dışında kim varsa hiçbirini yolda bırakmadan mutlaka bir yerlere yerleştirdi. Başkanlık Saray’ının 1150 odalı olmasının sebeplerinden biri de bu. Sayısını kimsenin bilmediği danışmanlar ordusunun bir kısmını da emekli siyasetçiler oluşturdu doğal olarak. Kim kime ne danışıyor belli değil. Her danışmana bir oda, bir sekreter, bir araba ve bir şoför tahsis edildiğine göre varın gerisini siz hesap edin. Google’a “VIP arpalık” yazın bakın görün.

Sorun şu ki, herkes kamu şirketlerine atanamıyor. Bunun için belli görevleri yapmış olması, bazı niteliklere sahip olması gerekiyordu. Ancak partililerde beklenti yüksek. Bir çare bulunmalıydı. Çare bulundu sonunda. Kayyımlık sistemi Hızır gibi imdada yetişti.

İktidar, gözüne kestirdiği şirketlere bir bahane bulup el koymayı keşfetti. 2015 sonuna doğru ilk olarak Koza İpek Holding’e kayyım atayan iktidar, önce kendine karşı yükselmesi muhtemel sesleri kıstı. Bugün, Kanaltürk, Zaman, Cihan Haber Ajansı gibi medya kuruluşlarına kayyım atayarak el koydu ve her birini 4-5 ay içinde kapattı.

Olan biteni yazacak kimse kalmayınca, iktidar vites büyüttü ve pervasızca muhalif sermayeye çökmeye başladı. Bir savcının talebi üzerine bir sulh ceza hakiminin kararıyla şirket yönetimlerine çökülüyo ve ardından bu şirketler hızla yağmalanıyordu. Kayyım olarak atanan isimlerin şirket yönetmeye ehil olup olmadıklarına bakılmıyordu elbette. Mesela Kaynak Holding’e atanan aylık 100 bin liranın üzerinde maaş alan kayyımlardan Aytekin Karahan’ın geçmişte suç örgütü kurarak, kamu ihalelerinde menfaat karşılığı usulsüzlük yapmaktan 3 yıl hapis cezası aldığının hiç önemi yoktu. Partili olması yeterliydi. Bazılarının aldıkları yüksek maaşlar yetmedi, şirketin kasasını soyanlar bile çıktı. Sırf bu nedenle AKP, mecliste kanun çıkararak kayyımların kamu görevi yaptıklarını, dolayısıyla görevleri esnasında işlediği suçlar nedeniyle sorumlulukları kaldırdı. Ancak bu da çözüm olmadı. OHAL KHK’larıyla kayyımlık müessesesi TMSF’nin uhdesine verildi. TMSF’nin 17 Ocak tarihli açıklamasına göre 998 şirkete kayyım atanmış, bu şirketler 326 yönetici tarafından yönetilmekteymiş. TMSF’ye göre bu yöneticiler, her biri alanında uzman, güvenilir ve son derece ehil isimlermiş. İşte bu yüzden, kayyımlık yaptıkları şirketlerde bir yılda yaklaşık % 30 civarında ciro artışı sağlanmışmış.

Bunun nasıl büyük bir yalan olduğunu öğrenmek için Tr724 ekonomi yazarı Semih Ardıç’ın yazısına bakmanızı öneririm. Borçları mal sahiplerine ödetip alacakları kendilerine alınca şirketler zahiren karlı gibi görünüyor elbette. Bir de elde avuçta satılabilecek ne varsa satıp paraya çevirince bu oluyor.

Madem çok becerikli ve işinin ehli bir yönetici kadrosuna sahipti devlet, kendi yararlansaydı bu kadrolardan. Her yıl milyarlarca lira kamu zararı yazan KİT’lerin durumu ortadayken el koydukları şirketleri kar ediyor gibi göstermek pek inandırıcı gelmiyor.

TMSF’nin (kayyımların) nasıl becerikli (!) bir yönetim sergilediğine dair birkaç örnek vermek istiyorum.

AKP iktidarı Bugün Gazetesi’ne el koyduktan 4 ay sonra kapısına kilit vurup gazete ve televizyonun mallarını yok pahasına eşe dosta peşkeş çeken bizzat kayyımlardı. Aynı şekilde Zaman Gazetesine el konulduğunda 600 bin olan gazete tirajı, kayyımların ilk günden itibaren sergiledikleri vandallık ve izledikleri yayın politikası nedeniyle birkaç gün içinde 2 binlere düştü. Yüzlerce gazeteci işten çıkarılırken yerine daha yüksek maaşlarla alınan yüzlerce yandaş gazeteci, yaptıkları haberlerle tirajı sıfırladıkları gibi maliyetleri arttırmaktan başka bir işe yaramadı.

OHAL KHK’larıyla kayyımlık görevi TMSF’ye devredilince durum değişmedi. Mesela halen TMSF tarafından kayyım sıfatıyla yönetilmeye devam eden, bir zamanlar en büyük gazete dağıtım şirketi olan Cihan Medya Dağıtım AŞ, asli işi gazete ve dergi dağıtmak olduğu halde neden tek bir gazete dağıtmıyor? TMSF’nin atadığı 5 kişilik yönetim kurulu neyi yönetiyor?

Bir başka örnek, yıllardır tek kuruş ticareti olmadığı için tek bir çalışanı dahi olmayan, Dünya Dağıtım AŞ isimli şirkete atanan 5 kişilik yönetim kurulu ne iş yapıyor?

Emekli askerlerin şirketlerde istihdamı, bugünlere nispetle zararsız bir adımdı. Şimdi ise emekli siyasetçilerin ya da AKP’ye yakın çeşitli kimselerin iş dünyasını hortumladıklarına şahit oluyoruz. Buna yeni bir zengin sınıfı oluşturma çabası mı dersiniz, yoksa ‘nasılsa batıracağız, bari bizim arkadaşların cebi para görsün’ mü dersiniz bilmem. Ama emekli askerleri arıyoruz netekim!

[Mehmet Yıldız] 25.1.2018 [TR724]

Para yok takas yapalım! [Hasan Cücük]

Arsenal’den ayrılmasına kesin gözüyle bakılan Şilili forvet Alexis Sanchez’in yeni adresi Manchester United oldu. Sanchez adı şehrin diğer takımı City ile uzun süre anılmıştı ancak son anda devreye giren Mourinho transferi tamamladı. Sanchez’i renklerine bağlayan Manchester United, forveti Henrikh Mkhitaryan’ı takasta kullandı.

Her iki oyuncu da 29 yaşında. Sanchez’in piyasa değeri 70 milyon Euro, Mkhitaryan’ın ise 35 milyon Euro. Bu rakamlar üzerinden baktığımızda kârlı çıkan taraf Manchester United gibi görünüyor. Ancak sezon sonu sözleşmesi bitecek Sanchez’in bedava gitmesinin önüne Arsenal bu takasla geçip asıl kârlı çıkan taraf oldu. Şimdi her iki oyuncunun göstereceği performanslara göre uzun vadede hangi kulübün daha kârlı çıktığını göreceğiz. Sanchez – Mkhitaryan takasının benzerini geçmişte sık sık gördük. Birçok yıldız oyuncu dünyanın en eski ticaret örneği olan takasta kullanıldı.

MANCHESTER’DAN BARCELONA’YA

Alex Ferguson 1995’te Newcastle United’ın forveti Andy Cole’u gözüne kestirmişti. Cole için Newcastle kapısını çalan Ferguson, 7 milyon sterlin ve Keith Gillespie karşılığında transferi gerçekleştirdi. Bu takas Ferguson’un en başarılı transferlerinden biri oldu. Cole tam 6 yıl boyunca Manchester United’ın forvet hattında gol yükünü çekti. Cole –Yorke ortaklığı rakiplerin korkulu rüyası olurken, Newcastle’a takasla giden Gillespie bu takımın formasını 3 yıl giydi.

Pep Guardiola ile yeniden yapılanmaya giden Barcelona, 2009’da futbol dünyasının çok konuşacağı bir takasa imza atacaktı. Guardiola sorun yaşadığı Samuel Eto’o’yu, İnter formasını giyen Zlatan İbrahimovic için takasta kullandı. Eto’o ile birlikte İnter’e 69 milyon Euro ödeyen Barcelona, kâğıt üzerinde oldukça iyi bir takas yapmış gözüküyordu. Ancak İsveçli yıldızın Barcelona dönemi sadece 1 yıl sürdü. Beklediği verimi alamayan Guardiola, İsveçli yıldızı Milan’a kiralık gönderdi. Eto’o ise İnter formasını 2 yıl giyerken, bu transferde kâr eden taraf İnter oldu. Barcelona 2004’te Brezilyalı Deco’yu FC Porto’dan kadrosuna katarken karşılığında 15 milyon Euro ve umutları boşa çıkaran Ricardo Quaresma’yı verdi. Bu takasta Deco’yu alan taraf kârlı çıktı.

DİEGO SİMEONE DE TAKASTA KULLANILDI

İnter, 1999’da Christian Vieri’yi Lazio’dan kadrosuna katarken 49 milyon Euro ile birlikte şimdinin Atletico Madrid’in teknik patronu Diego Simeone’yi göndermişti. Vieri futbol tarihinin en pahalı futbolcusu olarak kayıtlara geçerken, İnter formasıyla en başarılı dönemini geçiriyordu. Benzer başarıyı takasta kullanılan Simeone de gerçekleştiriyordu. Sonuçta her iki kulüp de bu takastan kârlı çıkıyordu. Ama en çok da Lazio. Yine İnter 2009 yazında Genoa ile masaya oturdu ve Diego Milito – Thiago Motta ikilisi için Robert Acquafresca ve Francesco Bolzoni’nin yanı sıra 30 milyon Euro ödedi. Şampiyonlar Ligi zaferinin mimarlarından olan futbolcuları ile İnter için fazlasıyla kârlı bir takas oldu.

İnter’in başrolde olduğu bir başka takas 1996’da gerçekleşti. Brezilyalı sol bek Roberto Carlos’u gözüne kestiren Real Madrid, karşılığında 6 milyon Euro ve Şilili forveti Ivan Zamorano’yu teklif etti. Gerçekleşen bu takastan memnun olan taraf Real Madrid oldu. Carlos tam 11 yıl boyunca İspanyol kulübün formasını giyip, sol bekte dünyanın en iyisi oldu. Zamorano ise İnter’de kaldığı 6 yıl boyunca vasatın altında kaldı. Akıllarda futbolundan ziyade Brezilyalı forvet Ronaldo ile yaşadığı 9 numaralı forma mücadelesi kaldı.

DAVİD LUİZ VE NEMANJA MATİC’LE MATEMATİK DERSİ!

Transfer tarihinin en ilginç takaslarından birine 2011’de Chelsea imza attı. Benfica formasını giyen Brezilyalı defans oyuncusu David Luiz için 25 milyon Euro ile birlikte Nemanja Matic’i verdi. Chelsea 2014’te David Luiz’i 50 milyon Euro bonservis ücretiyle PSG’ye satarken, Sambacı oyuncunun takasında kullandığı Matic’i Benfica’dan 25 milyon Euro karşılığında renklerine bağladı. David Luiz 2016’da 35 milyon Euro karşılığında yeniden Chelsea’ye dönerken, Matic ise 2017’de 45 milyon Euro karşılığında Manchester United yolunu tuttu.

İki tarafın da hüsran yaşadığı takas 2004’te Liverpool – Real Madrid arasında gerçekleşti. 2001’de Altın Top’un sahibi Michael Owen’ı kadrosuna katmak için 12 milyon Euro ve Antonio Nunez’i Liverpool’a verdi. Kâğıt üzerinde karşı taraf Real Madrid gözüküyordu. Ancak Owen’in İspanya dönemi sadece 1 yıl sürdü. Hayal kırıklığı ile yeniden Ada’ya dönen Owen’in yeni adresi Newcastle United olurken, bu satıştan Real Madrid’in kasasına 25 milyon Euro girdi. Nunez ise Liverpool’da hüsran yaşayıp, bir yıl sonra Ada’yı terk edip İspanya’nın Celta Vigo takımına transfer oldu.

[Hasan Cücük] 25.1.2018 [TR724]

Halkbank’ta ceza hazırlığı mı? [Semih Ardıç]

ABD’nin İran’a matuf malî müeyyidelerinin delindiği ve kara para aklandığı iddiaları ile New York Güney Bölge Savcılığı’nın açtığı davada eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın 6 suçtan 5’inde suçlu bulunmasının ardından gözler Halkbank başta olmak üzere davada ismi geçen bankalara çevrilmişti.

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Halkbank’a ya da ismi geçen diğer bankalara malî müeyyide kararı alınması halinde Hazine’den gerekli desteğini verileceğini açıklamıştı.

ULUSLARARASI FİRMA İNCELEYECEK

Bankacılar arasında ‘Halkbank’a para cezası kesilme ihtimalinin kuvvetlendiği’ konuşulurken, Halkbank Genel Müdürü Osman Arslan dava hakkında ilk kez konuştu. BloombergHT televizyonuna mülakat veren Arslan, ABD’li bir hukuk firmasından danışmanlık hizmeti alacaklarını açıkladı. Arslan, firma ismi vermedi.

Arslan’ın, “Halkbank olarak bağımsız uluslararası bir inceleme firmasını davet ederek, bankamızda araştırma ve inceleme sürecini başlattık. ABD’li kurumlarla iletişimimiz sağlıklı bir şekilde devam ediyor.” sözleri para cezası için hazırlık mı yapılıyor? sorusunu akıllara getirdi.

İNCELEME SONUCU ABD YETKİLİ MERCİLERİNE BİLDİRİLECEK

Uluslararası firmanın yapacağı incelemenin neticesini ABD’li yetkililerle de paylaşacaklarını kaydeden Arslan, “Ortaya çıkacak olan tablo doğrultusunda, bir yanlış ya da problemli işlem tespiti yapılırsa o zaman ayrı konuşulur. İncelemeler sonunda, sonucu ABD’li ilgili kuruluşlara tebliğ edeceğiz. Önümüzdeki dönemde de uluslararası uyum politikamızı, ABD düzenlemelerine uyumu daha da güçlendirecek şekilde süreçlerimizi ele alacağız.” diye konuştu.

[Semih Ardıç] 25.1.2018 [TR724]