Diktatörlerle devrimciler arasında Ortadoğu [Kemal Ay]

Pop-filozof Slavoj Zizek, bir konuşmasında V For Vendetta filminin son sahnesini hatırlatır: V isimli maskeli bir adam, hayatını karartan otoriter rejimle hesaplaşmasını tamamlamış, parlamento binasını patlatarak devrimi gerçekleştirmiş ve bu farazî, distopik İngiltere’deki vatandaşlar bir araya gelerek iktidarı yıkmanın sevincini paylaşmaktadırlar. Zizek, “V For Vendetta’nın bir devam filmi olmasını çok isterdim” der. Devrimi gerçekleştiren o insanlar ne yapacaklar? Yeni yönetim nasıl işleyecek, bireysel haklar ne olacak? Çünkü Zizek’e göre, asıl mesele bunlar. Yoksa, devrim yapmak kolay…

Baskıcı ve otoriter rejimlerin kurbanı olunduğunda öfkelenmek, ona karşı direnmenin yollarını aramak, içgüdüsel bir tavır. Zulüm görenin zulmedene ‘zalim’ diyebilmesi, anlaşılabilir. Zaten marifet, zulüm henüz semtimize uğramadığında, başkalarına zulmedildiğinde ‘zalim’ diyebilmekte biraz da. Ama herkes iştiyaklı bir direnişçi olamayabilir. Korku da, insan olmanın bir parçası. Canını, malını, sevdiklerini, konumunu kaybetme korkusu, fıtratta mevcut. Bu yüzden Türkiye’deki zulümlere karşı suskun kalan dostlarımla ilgili “İnşallah korkmuşlardır” diyorum. Çünkü onun tedavisi var. Yarın korku iklimi dağılınca sarılıp kucaklaşmak mümkün.

Basit sloganlar, tahripkâr eylemler

Tarihin tekerrür etmesi, ondan ders alamamakla ilgili olduğu kadar, mantıkla değil duyguyla hareket etmekle de ilgili. Zulme karşı çıkıp ‘devrim’ yapanların zamanla birer zalime dönüşmesi de böyle. Zira ‘devrim’ romantik bir eylem. Öfkeye, sinirlere hitap eden bir yöntem. Toplanalım, organize olalım, yıkalım. Peki sonra? Çoğu ‘devrimci’ sonrasını pek düşünmez. Halkı gelecekle ilgili detaylı vaatlerle yıkıcı bir harekete yönlendiremezsiniz. Basit, onları toparlayacak ve öfkelerini tek bir şeye odaklayacak edecek bir repertuarınız olmalı. Direniş çağrıları, ‘birlik olalım’ kaygıları bu sebeple. Günümüzde bu yöntemleri popülistler kullanıyor. Trump’ın seçimler boyunca tek vaadi “Amerika’yı Yeniden Muhteşem Yapalım” oldu. Nasıl sorusuna doğru düzgün cevap vermedi.

Fransız ya da Rus Devrimi, bunun için sık sık otopsi masasına getirilir. Devrimin ve devrimcilerin önceki ve sonraki davranışları incelenir. Bizim topraklardaki durumu anlamak içinse, İran Devrimi’ne bakmak lazım. Ortadoğu’daki siyasal İslamcılığın kökü çok eskilere dayanır ancak 1979’daki İran Devrimi’nin, İslamcıların fikrî ve siyasî ajandalarına etkileri hayli fazladır zira. CIA’in açıktan desteklediği Şah rejiminin baskıcı ve otoriter yönetimine karşı isyan edenler sadece bugünkü mollalar değildi elbette ama günlük hayatı bir ağ gibi saran iktidarlarında bugün yalnızca onlar var.

İran Devrimi’nden İslamcılara miras

İran Devrimi’nin öncesi ve sonrası, ciddi anlamda tetkik edilmeye muhtaç. Özellikle de ‘devrimci’ gençler için. Mesela internetten Houshang Asadi’yi araştırabilirsiniz. 1970’lerde Şah rejimi tarafından hapse atılan, solcu bir gazeteci Asadi. O zamanki hücre arkadaşı, Seyyid Ali Hamaney. Bugün İran’daki en kudretli adam.

Asadi, “İşkencecime Mektuplar” isimli kitabında, hücre arkadaşını anlatıyor. Çeşitli mecralarda da Ali Hamaney’le eskilere uzanan ‘dostluğundan’ dem vurdu hep. Hayatında gördüğü ilk ‘molla’ Hamaney. Kısa sürede konuşacak, tartışacak çok şey buluyorlar. Klasik Batı romanları, felsefe, tarih… Hamaney’i, zeki, entelektüel ve şakacı biri olarak tanımlıyor. Hastayken ona ceketini veriyor. Gün geliyor yemeklerini paylaşıyorlar. 3 ay birlikte kaldıktan sonra hücreleri ayrılıyor.

Solcu Asadi ile İslamcı Hamaney’in hücrede kesişen yolları gibi, Şah rejiminin karşısında Marksistlerle İslamcı mollaların yolları da kesişmişti. Hatta ‘devrimi’ birlikte, el ele yaptılar. Solcuların sahada olması, Batı’daki solcuların sempatisini kazandırmıştı devrime. Meşhur Fransız filozof Michel Foucault, Tahran’a gidip gözlemlerini yazdı bir gazete için. İran’ın devrimcilerine olan hayranlığını sayfalarca anlattı. İran halkının Şah rejimine karşı özgürlüğe koşuşunu alkışladı.

Mazlumlar bir kez daha zalimleşiyor

Ancak bu balayı pek uzun sürmeyecekti. Devrimden kısa süre sonra, önce Şah yanlıları hapishanelerde işkenceden geçirilmeye başlandı. Şah ve ailesi idam edildi. Dişe diş, intikam yani. Yıllarca gördükleri muameleyi, muhataplarının da hak ettiğini düşündüler. O döneme dair çeşitli kaynaklarda, bir dönem ‘kudretli’ kimselerin yanında şoför, koruma olarak çalışan kimselerin, devrimden sonra ‘efendilerini’ işkenceden geçirdiklerini, mallarına ve hatta eşlerine el koydukları yazılı. Köleler ‘özgürlük’ değil ‘efendi olma’ peşinde yine. Tarihin tekerrürü.

Devrim günlerini İran’da geçiren gazeteci Robert Fisk, yaşananların en önemli tanıklarından. İran devrimine yönelik anılarını yazdığı kitabında, Şah döneminin istihbaratı Savak’ın Nazilere benzer yöntemlerle muhalifleri sindirmeye çalıştığını anlatıyor. Bazı Savak subaylarının evinin bodrum katında hücreler olduğunu görmüş. Ancak daha sonra Fisk, “Büyüleyici bir İslamî isyanın, vahşete döndüğüne tanık oldum” diyecek. Mesela Şah döneminin işkenceleriyle meşhur Evin Hapishanesi’nin yönetimi değişse de, içerideki yöntemlerin değişmediğini görecek. Daha sonra tekrar tekrar ziyaret ettiği İran’da, muhaliflerle görüşmelerinde akılalmaz işkencelerin yapıldığını kayda geçirecek.

Sağduyunun sesi kısıldığında

Ayetullah Humeynî’nin ‘koalisyon ortağı’ ve devrimden sonraki ilk başbakan Mehdi Bazergan, açık açık yeni rejimin yöntemlerini eleştirdiği için istifa etmişti. Bazergan, devrimci İslamcılar tarafından fazla ‘ılımlı’ bulunuyordu. İçeride rejimin ‘sertliğini’ eleştirdiği, dışarıda ise hem ABD’ye hem de Sovyetlere karşı düşmanca tavırlara girmenin yanlış olduğunu söylediği için istenmeyen adam ilan edilmişti. Devrimden kısa süre sonra başlayan İran-Irak savaşının “Kuran’a uygun olmadığını” savunduğu içinse, daha radikal devrimci bir grup tarafından bir süre kaçırılıp alıkonulmuştu. Bazergan, sağduyulu bir sesti ama sustu.

Nihayet, çok-sesli bir İran isteyenlerin yaptığı devrim, tek-sesli bir rejime dönüştü. Öyle ki bir zamanlar Ali Hamaney’le aynı hücreyi paylaşan ‘solcu muhalif’ Houshang Asadi, bu kez hücre arkadaşının hükümeti tarafından hapse atılıp işkence görmeye başlayacaktı. Mektup yazdığı ‘işkenceci’ buradaki ‘molla’ grubundan. İşkencecisinin namaz kılmasına, aile ve ahlak konusundaki hassasiyetlerine hayret etmekten başka elinden bir şey gelmediğini aktarıyor. Bir ara karısı aracılığıyla Ali Hamaney’e mesaj gönderiyor ve sadece işkenceleri durdurabiliyor. Hapisten çıkamıyor.

Şehitlik yönetimi

Michel Foucault’nun övgüler dizdiği İran Devrimi yüzünden ailesi işkence gören bir kadın, ünlü filozofa hitaben gazeteye bir mektup göndererek (mealen) “Şah ya da Mollalar arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz” sözlerini sarf etmişti. Nazik, şakacı, entelektüel hücre arkadaşının ‘amansız bir idareci’ye dönüşmesini seyreden Asadi gibi, pek çokları “Şah gitti, çok şükür ama buna da mecbur değiliz” demek istediğinde, alternatiflerin tükendiğini görmüş oldu. Bu da, Ortadoğu’daki ulusların trajedilerinden belki de en büyüğü: Alternatifsizlik. Seküler baskıcı rejimlerle İslamcı baskıcı rejimler arasında bir sarkaç gibi salınmak…

İran’daki rejimi vahşileştiren unsurlar sadece geçmişin zulümlerinden ibaret değil. İran’la Irak arasında 8 yıl devam eden savaş, ülkeyi yine Robert Fisk’in tabiriyle bir ‘şehitlik yönetimi’ne dönüştürdü. Yaklaşık 1 milyon kişinin öldüğü savaş, yeni rejimin şekillenmesini ve bugünkü hâlini almasını sağladı. İran, bu savaşı sürdürebilmek için ölümü, şehitliği, devlet/millet için bireyin fedakârlığını yüceltti. Şehirlere şehitlikler, anıtlar dikildi. Yas kültürü oluşturuldu. Orduya ve istihbarata yüklü yatırımlar yapıldı. Devlet her şeyi ‘güvenlik’ gözlüğü ile görmeye başladı.

Şiddet, şiddeti doğurur

Mazlumların zalimlere dönüşmesi için bir kıvılcım yeter bazen. Tekrar V For Vendetta filmine dönersek, maskeli devrimci ‘amaca ulaşmak için’ masum polisleri öldürdüğünde, “Bana yaptıkları şeyler, canavarcaydı” diyerek kendini savunmuştu. Sebepsiz yere hapse atılmış, biyolojik deneylerde kullanılmış ve hapiste çıkan bir yangında bütün vücudu yanmıştı çünkü. Bu savunmaya aldığı cevap, sağduyunun sesi: “Ve senden bir canavar çıkardılar.”

Şiddet, şiddeti doğuruyor. Bu yüzden Robert Fisk, Ortadoğu’daki 40 yıllık muhabirliğinin meyvesi olan “Büyük Medeniyet Savaşı” isimli kitabına, Birinci Dünya Savaşı’ndan başlıyor. Kanla, hasımlıkla, nefretle ve intikam hissiyle başlayan ‘Ortadoğu Oyunu’ aynı duygularla sürüyor. Şiddet kültürüyle büyüyen yeni nesiller, öncekilerden hiç de farklı değil. Dün, toplu katliamlarla meşhur diktatörleri konuşuyorduk mesela. Bugün, o diktatörlerin hapishanelerinde yetişmiş terör örgütlerini. ‘Uzmanlar’, IŞİD’den sonra daha da vahşi örgütlerin çıkmasından endişeleniyor. Zira bu sarkaç sallanmaya devam edecek.

Bir Ortadoğu pasifizmi ihtiyacı

1970’lerdeki basiretsiz yönetim ve 12 Eylül darbesinin şiddeti sonrasında, o günlerde dünyada esen solcu terör rüzgârından geriye PKK (ve irili ufaklı solcu terör grupları) kaldı. Şimdiki radikal İslamcı terör dalgası sona erse de, mevcut yönetimin basiretsizliği sebebiyle Türkiye’nin uzun yıllar sürecek bir başka terör sorunu daha olacak muhtemelen. Suriye’de kapanmaya başlayan defterler, Türkiye’de açılacak.

Türkiye’nin bugün yaşadığı ve ‘Bir millet uyanıyor’ söylemiyle idare etmeye çalıştığı şiddet ve nefret nöbeti, daha önce bu coğrafyada defalarca denenmiş ve sonu hüsranla bitmiş bir macera. Geçmişin acılarına yaslanarak bugünü ‘devirmek’ ve yarına ulaşmaya çalışmak beyhude bir çaba. Çünkü Ortadoğu bu şiddet kültüründen, günlük hayata sızan yas ve ölümlerden, öfke ve nefret saçan politik söylemlerden kurtulmadıkça, ekonomiyi de, eğitimi de, geleceğini de konuşamaz. Bölgenin, daha fazla şiddete değil, Vietnam Savaşı sırasında ABD’de yaygınlaşan türde bir pasifizme ihtiyacı var.

[Kemal Ay] 26.12.2016 [TR724]

Şükran Abla [Zeynep ZÂHİDE]

Havadaki nem dışarı çıkmaya cesaret bırakmadığı bunaltıcı Ağustos sıcağıyla birleşince, soğuk sıcak tanımaz çocukların zoruyla akşam serinliğini mutlaka değerlendirmek için bebek arabasına bindirdiğim dört yaşındaki kızımla parkın yolunu tuttuk. 

Parka giderken hiç susmamak üzere cıvıl cıvıl konuşan kızıma cevap vermeye çalışırken, çoktandır görmediğim; tatile gitti diye bildiğim şükran ablayla karşılaştık

"Aman Allah'ım! Bu kadına ne olmuş" demekten kendimi alamadım. Yaklaştı. Selam verdim almadı. Selamı bir kez daha sesimi yükselterek tekrar edince;  "Haa Zeynep sen misin? Aleykümselam" dedi. 
- Abla hayırdır bu ne hal, dedim. 
- Bir şey yok. dedi. 

Dili yok diyordu ama; hâli haykırır gibiydi her şeyi. Belli ki konuşmak istemiyordu. O şen şakrak hayat dolu kadın görüşemediğimiz bir-iki ayda sanki yirmi yıl yaşlanmıştı. 
- Abla ne oldu sana? Anlatsana Allah aşkına. 

Gözleri çakmak çakmak, yağmur yüklü bulutlar gibiydi. Girdim koluna; "Hadi gel kız oynarken biz de biraz dertleşelim seninle" deyip, parktaki Manolya ağacının altındaki banka oturduk. 

"Zeynep sana zarar vermesinler" diyebildi titrek dudaklarla. 
- Abla bana kim niye zarar versin ki 
- Hükümetin adamları. dedi. 
- Neden? dedim.
- Benimle konuştuğun için. 
- Hasbunallaah! Abla şunu biraz aç hele. Biz seninle iki-üç ay oldu görüşmeyeli. Tatile gidiyorum diye gittin ama sanırım sen zaman tüneline girmiş yirmi otuz yıl ileri gitmişim. Baksana şu haline. Hadi anlat ablam çatlayacağım meraktan. 
- Tatil değildi 
- Eee nere gittin o zaman? 
- Bizim kız Afrika'daki Hizmet hareketine ait bir kolejde eşiyle birlikte öğretmenlik yapıyorlardı. Hamile olan kızım; Türkiye'nin sağlık alanındaki şartları Afrika'ya göre daha iyi olduğu için, ne olur ne olmaz diye, doğumu Türkiye'de yapmak için Türkiye'ye geldi. Ben de hamileliğin son günlerinde kızımın yanında olmak için kızıma bizim yazlığı düzenledim. Orada ağırlayacaktık; Kızımın sağlıklı bir erkek bebeği oldu. Hastaneden çıkardık, her şey iyiye gidiyordu. Bir gece yarısı evimizi polis bastı. Neyle suçlandığını bile söylemeden, bir haftalık lohusalı kızımı alıp götürdüler. Ne yapacağımızı şaşırdık. Akrabalarımızdan avukatlar vardı üç-beş tane; Allah'ım bu nasıl insanlık gelip kızımı savunmadılar. Evde bebek ağlıyor. Çocuğun annesini emmesi lazım şaştık kaldık. Sabah Emniyet Müdürlüğü'ne gittik görüştürmediler. Üç gün emniyetin önünde bekledik. Yalvardık "Ne olur, müsaade edin şu bebeği annesi bir yirmi dakika emzirsin" Bir sürü azar işittik. Üç gün sonra kızımla on dakika görüşmeye müsaade ettiler. Kızımı gördüm, mahvolmuştu. Üç gün boyunca çok az kuru ekmek ve su vermişler. Ama çok hakaret etmişler.  Zaten lohusa olan kızımın psikolojisi tamamen bozulmuş, tanınmaz hale gelmişti.

Kızıma; "Seninle işimiz yok. Kocan gelsin seni bırakalım" demişler. Emniyetten çıktım damadı aradım. "Oğlum durum bundan ibaret" dedim. Çocuk ilk uçakla atlayıp geldi. Daha havaalanında gözaltına almışlar. Bir hafta kızımla görüştürmediler. Bir hafta sonra kızın yanına getirmişler damadı. Önce hem kızıma, hem dâmadıma ağır hakaretler etmişler. Dayanılmaz işkenceler yapmışlar. Kızım sütten kesildi. 

Bunları anlatırken Şükran abla o anları yeniden yaşıyordu. Göz pınarları çağlayana dönen Şükran ablanın göğsüne sığmayan nefesi eğer zâlime temas etse kezzab gibi yakardı şüphesiz. Hıçkırıkları boğazına düğümlenen Şükran ablayı sakinleştirmek için başını göğsüme dayadım, beraber ağlamaya başladık. Derin bir nefes alıp devam etti. 

- Kızımla dâmadıma itirafçı olmaları için çok ağır işkenceler ettiler. İnsan bir yere kadar dayanır da o son yaptıklarını insanlığını yitirmemiş hiç kimse yapmaz, yapmaz Zeynep. 
- "Ne yaptılar ki" dedim. Demez olaydım. Yine hıçkırıklara boğuldu. Uzun süre sustu. Belli ki söyleyeceği şeyi yürek kaldırmıyordu. Sonra; O namussuz oğlu namussuz kızımın yanında dâmadıma tecavüz etmiş. Sonra da eğer itiraf etmezsen bunu karına da yaparız. demiş. Kızım orada bayılmış. Ayıkdıktan sonra bir daha da konuşmadı. Şimdi yaşayan bir ölü. 

Taraftarı olduğum hükümetin bu kadar alçalacağını beklemiyordum. Şükran ablanın başı göğsümde uzun uzun ağladık. Bizim bu halimiz, parkta çocuklarını gezdirenlerin dikkatini çekse de; son zamanlarda gölgesinden korkar olmuş halkımızın gelip bizimle dertleşmeye cesareti yoktu. 

Kendimi toparlayıp; kekeleyerek peki dedim "Şimdi neredeler çıktılar mı?" 
"Yok" dedi. Sustu bir müddet. 

- Kızımı saldılar. Saldılar ama; dediğim gibi kızım artık yaşayan bir ölüydü. Hatta kocasının ölümüne bile ağlamadı. 

İrkildim!

- Ne ne ne kocasının ölümüne mi dedin. "Evet" dedi. "Hapishanede ayakkabı bağcığıyla intihar etti deyip cenazesini verdiler." Kendimi tutamadım yüksek sesle "Aman Allah'ım" deyiverdim. Olamaz olamaz diye uzun süre ağladım. Benim hayret ifade eden bu çığlığım bir anda parktakilerin dikkatini çekmişti. Yaşlı bir teyze; "Hayırdır" dedi " Ne oldu yardımcı olabilir miyim?" İkimiz de yaşlı teyzeye cevap veremedik. Biraz kendimizi toparlayıp, teşekkür edip teyzeyi gönderdik. Artık biz de kalkmalıydık. Önce parkta oynamaya doymayan kızımı ikna edip evin yolunu tuttuk. 

Yolda Şükran abla devam etti. 

-İntihar değil aslında. Resmen öldürmüşler dâmadı. Kendini ayakkabı bağcığıyla banyonun perde askılığına asmış diyorlar. Yahu adam yalan söylerken önce söylediğinde kendi inanmalı. Dâmadın ayakkabısı bağcıklı değildi. Hadi ipi bir yerden buldu; o askılık seksen kiloluk dâmadı nasıl taşıdı. Yalan içinde yalan işte. Katlettiler dâmadımı Zeynep. Cenazesini yıkayan babası söyledi. Vücudunun değişik yerlerinde morluklar varmış. Gözü şişmiş çenesi de kırıkmış. 

Dâmadın cenazesini alıp memlekete götürdük. Cami imamı cenaze namazını kıldırmadı. Bizim hısımlardan üç - beş kişi bulduk; cenaze namazını da babası kıldırdı. Defnettik. Allah rahmet eylesin. 

Cıvıl cıvıl yaşarken özler olduk ölümü Zeynep. Ama can kuşum yaşadıkça göğsündeki kafeste, bunlarla mücadelem bitmeyecek Zeynep. Kim korkar kinle çatılan kaştan. Bundan böyle bir iken bine katlayacağım mücadelemi. O sabiyi babasının yolunda azimle büyüteceğim. Onlar bizim dünyamızı mahvettiler belki ve bu vesileyle ahiretimiz kurtuldu. Ama onlar için yaşasın cehennem... Yaşasın cehennem. 

[Zeynep ZÂHİDE] 26.12.2016 [Samanyolu Haber]

Kıskançlık ve Haset [Mehmet Ali Şengül]

Efendimiz (sav) buyurmuşlardır ki, ‘Yalnız iki kişiye haset (müspet manalı olanı=gıpta) edilir. Biri, Allah’ın mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi, diğeri de Allah’ın kendisine ilim verip de onunla amel eden, başkasına öğreten (ilmini infak eden) kimsedir.‘ Burada Efendimiz (sav) hasedi, ‘gıpta‘ manasına kullanmıştır. ‘Keşke ben de böyle olsaydım, neşr-i hakta bulunsaydım‘ gibi…

Hasedin gıpta şeklinde olanı mahzursuzdur. Hatta  çok faydaları vardır. Fakat kontrol edilmezse kıskançlığa dönüşebilir. Haset, Allah’ın sevmediği büyük günahlardandır. İnsanın dünyevi-uhrevi hayatına büyük zararı vardır. Zayıf bir hadis-i şerifte, ‘Hased eden, kalben huzursuzdur, sıkıntılıdır. Kendinde olmayan şeyler onu fevkalade rencide ve huzursuz eder. İbadet ve taatin feyiz ve bereketinden, hayır ve yümnünden nasipsiz kalabilir.

Şeytan, Allah'ı bilen bir varlıktı. Sırf kıskançlık ve hazımsızlıktan dolayı Hz. Adem’e secde etmemişti. Mahiyeti kin ve nefretle dolu olduğundan, güzel şeyleri görmesine, düşünmesine fırsat vermiyordu. Hz. Adem’in Allah‘la olan münasebeti ve Melaike-i Kiramın O’nu tazimi, şeytan için bir mana ifade etseydi, dersini alır yola gelirdi. Kıskançlık ve hasedin kurbanı olarak tepe taklak yuvarlanıp gitmişti. 

Bir menkıbede anlatıldığına göre; şeytan Adem’e secde etmeme inat ve temerrüdü içindeydi.  Şeytan Allah’a diyor ki‚ ‘Çok insanı affediyorsun, benim cezam bitmedi mi? Beni ne zaman affedeceksin?‘
Cenab-ı Hak da, ‘sana hatırlatıyorum, git Adem’e secde et, o zaman affedeyim seni‘ buyurur.

Hased eden insan, hased ettiği kişilerin başarısını elde edemeyince onların yıkımı adına elindeki bütün imkanları kullanmaya çalışır. Haset, ahlak-ı seyyienin insan fıtratında en köklü olması itibariyle ondan kurtulmak oldukça zordur. Böyle bir hasedin tahribatından kurtulmak için; evvela, ölümle sona erecek fani şeylere kalben takılmamalı. Saniyen, kendimizden üsttekilere değil, alttakilere bakıp şükretmeli. Salisen, her şeyin bir elde edilme yolu vardır. Biz de meşru dairede o yollara riayet eder, neticeyi mülkün hakiki sahibi Allah’a bırakmalıyız. Çünkü veren de, alan da O‘dur.

Neden ona verdi, bana vermedi? Bu düşünce ve ifade Allah’a karşı saygısızlık ve aynı zamanda kaderi tenkittir. Cenab-ı Hakk‘a biz ne verdik ki, karşılık olarak ondan cebren bir şey isteme hakkımız olsun. Allah(cc) her istediğimizi vermek mecburiyetinde değildir. Mülk O’nundur, dilerse verir, dilemezse vermez. Bedavadan verdiği şeyler çok mu ucuz? Verdiği kainat dolusu nimetlere karşı ne kadar şükrünü eda ettik ki, daha çok isteme cür’etini gösterebiliyoruz.

Rabian, nimetlere şükürle mukabelede bulunmalıyız ki, ebedileşsin. Mü’min, Allah’ın emanet ettiği maddi-manevi değerlerini ve duygularını yerinde en isabetli şekilde kullanmalı ve kontrol altına almalı ki, nankör olup,  dünyada ve ahirette mahcup duruma düşmesin. 

Cenab-ı Hakk bir kuluna dünya adına nimetler lütfetmiş ise bunu çekememek, Allah’ın icraatına karışma ve müdahale etme olacaktır ki, bu davranış mü’mine yakışmayıp uygun düşmemektedir. 

Kıskançlık, haset sevgiyi ve kardeşliği, şefkat,  merhamet ve yardımlaşma duygularını tahrip eder. Mü’min nefsi için değil, başkalarının saadeti adına yaşamalı, gayret etmeli ki, kalben mutlu ve vicdanen huzurlu olabilsin.

Cenab-ı Hak Hucurat suresinin 6.’dan 13. ayetine kadar olan bölümde şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz. “

“İyi düşünün ki Allah’ın Resulü sizin aranızda bulunmaktadır. Şayet o birçok işte size uysaydı, haliniz yaman olurdu.” 

“Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde güzelleştirdi; inkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi. İşte Allah’tan bir lütuf ve nimet olarak doğru yolda yürüyenler onlardır. Allah her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”

“Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa, onların aralarını bulun.” 

“Buna rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla, Allah’ın emrine dönünceye kadar siz de vuruşun. Döndüğü takdirde aralarını hakkaniyetle düzeltin ve hep âdil olun, çünkü Allah âdil davrananları sever. Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız.”

(Bu âyet, dünyanın neresinde olursa olsun müminleri kardeş olarak ilan etmektedir. Ashab’dan Cerir b. Abdullah, Hz. Peygamberin, kendisinden şu üç şeyi yapmak üzere biat istediğini bildirir: “Namaz, zekât ve bütün müslümanların hayrını isteme (nasihat).” “Müslümana kötü söz söylemek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür” (hadis-i şerif, Nesai). “Müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu desteğinden mahrum bırakmaz. Bir kimse için müslüman kardeşini hakir görmek kadar büyük bir kötülük yoktur.” (hadis-i şerif, Müslim)

“Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.
Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler.  Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. 
Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın. 
Birbirinize kötü lakaplar takmayın. 
İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir!
Kim tövbe etmezse işte onlar tam zalim kimselerdir.”

“Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır.
Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin.
Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?
İşte bundan hemen tiksindiniz! 
Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).”

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık.
Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık.
Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvâda (Allah’ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olandır. 
Muhakkak ki Allah herşeyi mükemmelen bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır.
Eğer Allah’a ve resulüne itaat ederseniz, sizin emeklerinizden hiçbir şeyin mükâfatını eksiltmez. Yaptığınızı zayi etmez. Gerçekten Allah Gafûr ve Rahîmdir (mağfireti, merhamet ve ihsanı boldur).”

[Mehmet Ali Şengül] 26.12.2016 masengul@samanyoluhaber.com

Pak-Türk [Abdullah Aymaz]

Bin bir emekle, mâli fedâkârlıkla meydana getirilen eğitim yuvalarına sırf zarar vermek için hareket eden bir anlayışın baskıları ile kardeş ülke Pakistan’da Pak-Türk Okullarının öğretmenlerine, eğitim ve öğretim vermekten el çektirildi. Meselenin arka planını tarih yazacak, elbette. Cenab-ı Hak da mahşer meydanında hiçbir fidye ve rüşvetin geçmediği o Yüce Divanda hesabını soracak. Hem de onlara değil, önce mağdur ve mazlumlara: “Hangi günahınızdan dolayı, o yuvanız gibi sevdiğiniz eğitim ocaklarından ve ilim yuvalarından koparılıp atıldınız?”  diye… Aynen câhiliye döneminde toprağa diri diri gömülen kız çocuklarına, o Büyük Buluşmada “Hangi suçtan ötürü öldürüldünüz’ diye sorulduğu zaman” (Tekvir Suresi, 81/8)  ki gibi, bir muhakemenin yapıldığında...Yani zâlimlere, gasıplara soru bile sorulmayacak. Onları muhatap alan bile olmayacak!.. Soru, mazlum, mağdur ve maktullere sorulacak. Onlar kız çocuklarını toprağa  gömüyorlardı. Bu câhilî anlayış, herkesi cehâlet çölüne gömmek istiyor… Mîzanda hangilerinin günahı ağır gelir biz bilemeyiz… Allah, tez zamanda bu gaddarların vicdanlarını uyandırıp, akıllarını başlarına getirerek yanlışlarından dönme, tamir etme ve helâlleşme sürecine getirsin…

İşte Pakistan mağdur ve mazlumlarından bana gönderilen bir mektup. Aynen aktarmaya çalışacağım. Buyurun:

“Öncelikle Pakistan Halkının, Türkiye’ye karşı beslediği sevgi  çok fazla… Pak-Türk Okulları, yaklaşık 25  yıldır hizmet veriyorlar. Önceleri küçük küçük başlayıp 27 okula kadar ulaşmıştır. On binden fazla öğrencimiz, her pazartesi açılış ve her Cuma kapanış töreninde Pakistan ve Türkiye’nin İstiklâl Marşlarını, kardeşlik ve dostluğun nişanı olarak okumaktadırlar. Okullarımızın düzenlediği gezi, yaz okulu ve Türkçe Olimpiyatlarıyla, Türkiye’yi daha da iyi anlamışlardır. Pak-Türk Okulları, Pakistan’da ve dünyada bir çok başarıya imza atmıştır. Bu başarıların neticesinde, özel okulların çok kuvvetli olduğu Pakistan’da, okullarımıza bakış, her zaman pozitif olmuş ve her yıl öğrenci sayımız git gide artmıştır. Ayrıca Pakistan’da ilk olarak, Pak-Türk Okulları, Matematik Olimpiyadları düzenlemiştir. Geçen yıl, Pakistan genelinde on bir bin (11.000) öğrenci Matematik Olimpiyatına katılmıştır.

“Pak-Türk Okullarını diğerlerinden ayıran ve velilerimizin çok hoşuna giden tarafı da öğrencinin takibi adına yapılan veli ziyaretleri ve öğrenciler için düzenlenen fazla aktiviteler… Her sınıfın iki sorumlu öğretmeni olup bir öğretmeni ve bir öğretmen de rehberlik öğretmeni olarak birlikte öğrencilerin ders durumu sosyal aktiviteler ile hayata hazırlama karakterli, milli ve mânevî değerlere bağlı gençler yetiştirmeye çalışılmaktadır. Tabiî ki, başka okullarda olmayan bu etkinlikler büyük hayranlıkla karşılanmış ve Pak-Türk’e karşı alâkayı artırmıştır. 

“Ne yazık ki, darbeden sonra oluşan hava Pakistan’daki Pak-Türk Okullarını etkilemiş. Medyada çıkan “Pak-Türk Okulları kapatılacak” şeklindeki haberler velilerimizi rahatsız etmiş, böyle bir şeyin olmayacağını ve her zaman Türk öğretmenlerin arkasında olduklarını, zaten yanlış bir şeyler de görmediklerini, onun için Pak-Türk Okullarının, Pakistan-Türkiye dostluğuna katkı sağlamaya devam edeceğini söylemişlerdi…

“Senelerdir, velilerimizle, dostlarımızla ve komşularımızla Risale-i Nurların ve Pırlanta Sersinin Urducaya çevrilen kitapları, sohbetlerde okunduğu için, onlarda Hizmete karşı zaten bir muhabbet ve hayranlık vardı. Hep yeni tercümeleri istiyorlardı. Mesela sadece benim bir öğrencimin dedesine hediye ettiğim İhtiyarlar Risalesi, Ramazan Risalesi ve Sonsuz Nur kitapları gönlünü fethetmiş ve okuduktan sonra yenilerini okumayı arzu etmiş, her defasında “Daha yok mu?” diyerek iştiyakını ve takdirini belirtmişti.

“Böyle güzel bir hava devam ederken birden biz öğretmenlerin vizelerinin iptal edildiği ülkenin gündemine düştü!.. Velilerimizi öğrencilerimizi hatta okullarımızla ilgisi olmayan insanları bir görmek lâzımdı! Gerçekten biz böyle bir sevgi gösterisi, üzüntü ve özür dileme samimiyeti beklemiyorduk!.. Ne kadar çok sevildiğimizi böylece anlamış olduk!..”

Bunca fedâkârlık ve cefâkârlıktan başka ne beklenebilirdi ki...

[Abdullah Aymaz] 26.12.2016 aaymaz@samanyoluhaber.com

Cemaat'e terör örgütü diyenlere ithaf olunur [Hasan Murat]

Geçtiğimiz günlerde iki, üç arkadaş ile sohbet ederken oradakilerin tanıdığı bir isim'le alakalı arkadaşların takdirane sözleri karşısında biraz da kişiliğini ön plana çıkartarak, 'demiştim bu arkadaşlara 10.000 $ verseniz şu karıncayı öldürmezler' deyince, doktor olan arkadaşımız bir hatırasını hemen anlatıverdi:

''Anadolu'da bir vilayete tayinim çıkmıştı, orada tanıdık Profesör arkadaşımla, bana ev bakmaya gittik. Baktığımız yerden 3-4 km uzaklaşmıştık ki Profesör arkadaşım arabayı kullanan arkadaşa dur dedi. Kendisi de kasılmış vaziyette ceketindeki karıncayı göstererek 'bunu yerine götürmemiz lazım' dedi. Biz de hocam üfleyiver pencereden desek de o dönmekte ısrarcılığını devam ettirdi ve bize 'arkadaşlar karıncaların bir özelliği vardır. Yabancı karıncaları yuvalarına almazlar' dedi. Dönüp baktığımız evin bahçesine girdikten sonra yavaşça karınca yere bırakıldı ve biz tekrar yolumuza devam ettik''

Bu hadise doğrusu bende büyük bir etki bıraktı. En küçük canlıya karşı bile bu kadar hassas olan bu insanlara bugün atılmak istenen iftiraya bakınca doğrusu günlük hayatta kullandığımız sözcükler yetersiz kalıyor.

İnanıyoruz ki, adreslere gönderilen mektuplar eğer gönderilen şahıs adreste bulunmuyorsa, sahibine 'adresinde bulunamamıştır' diye geri dönerler. Bir gün o atılan iftiralar hepsi sahiplerine, 'adreslerinde bulunamamıştır' diye geri dönecektir.

Buna inancımız yüzde bin.

Bütün bu olanları da her şeyi bilen, gören zat da biliyor. O biliyorsa ne gam...

[Hasan Murat] 26.12.2016 [Samanyolu Haber]

Bağımsız yargı böyle yok edildi… [Haber-Yorum: Göksel İlhan]

17/25 Aralık soruşturmalarından sonra Türk yargı sisteminde kuvvetler ayrılığı ilkesi ciddi biçimde sekteye uğratıldı. Meclisteki sayısal çoğunluktan da istifade ile iktidar tarafından yargının ele geçirilmesine yönelik bir dizi adımlar atılarak yasal düzenlemeler yapıldı. Bu yazıda, bu düzenlemeler eşliğinde, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti yargısının iktidar eliyle nasıl yok edildiğini okuyacaksınız.

İlk Müdahale HSYK’ya yapıldı
  • İlk olarak 27 Şubat 2014 tarihinde yürürlüğe giren 6524 sayılı Yasa ile HSYK ‘da görev yapan Genel Sekreter başta olmak üzere tüm idari kadroları değiştirildi. Sonradan Anayasa Mahkemesi bu düzenlemeyi iptal etse de görevden alınan kadroların geri dönüş yolu kapalı kaldığı için HSYK’nın idari kadroları, daha o günden ‘yürütme ile uyumlu’ hale getirildi.
  • Eylül 2014’te, HSYK’ya Yargıtay ve Danıştay’dan beş üye atandı.
  • 12 Ekim 2014 tarihinde yapılan ve 10 HSYK üyesinin belirleneceği HSYK seçimlerine yürütmenin güdümündeki Yargıda Birlik Platformu (YBP) adı verilen gayri resmi bir oluşumla müdahale edildi, yargı mensuplarına maaş zammı sözü verilerek, kimilerine Yargıtay/Danıştay üyelikleri vaat edilerek, kimilerine ise (disiplin soruşturmalarının işleme konulacağı, mevcut ünvan/makamların geri alınacağı, tayin/sürgün vb) tehditlerde bulunulmak suretiyle seçmen iradesine etki edilerek seçimlerin YBP tarafından kazanılması sağlandı.
  • Nitekim seçimlerin kazanılması ile birlikte, “yürütme ile uyumlu çalışacağını” deklare eden ve yürütmenin etkisi altındaki YBP’ye bağlı üyelerin ağırlıklı olduğu HSYK tarafından bağımsızlık ve hâkimlik teminatına aykırı olarak yüzlerce hakim ve savcı hakkında atama, yetki ve görevden alma kararları verildi.
Proje Mahkemeler kuruldu
  • 28 Haziran 2014 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Yasa ile Sulh Ceza Hakimlikleri kuruldu ve HSYK’nın 16 Temmuz 2014 tarihli kararı ile bu kadrolara yandaş hakimler atandı.
  • Diğer yandan “proje mahkemelerin” devamı olarak, Hizmet Hareketine yönelik yargılama yapmak üzere üst mahkemelerin teşkiline karar verildi. Başta operasyon merkezi olan İstanbul’da 13 ve 14 no’lu Ağır Ceza Mahkemeleri olmak üzere, farklı şehirlerde bir kısım Ağır Ceza Mahkemelerine terör suçlarına bakma konusunda görev verildi. Bu mahkemelerin mevcut başkan ve üyeleri de değiştirilerek, “proje” mahkemelerin yapılanması tamamlandı.
Yüksek yargının yapısı değiştirildi
  • Siyasi iktidar tarafından Yargıtay ve Danıştay ile ilgili yasa değişiklikleri yapıldı, Yargıtay’da yeni daireler ihdas edildi, dairelerin oluşumu ve görev dağılımı konusunda yeni düzenlemeler getirildi. Daha sonra yürütmeyle uyumlu çalışan HSYK tarafından Yargıtay’a 144 yeni üye atandı.
  • Bu sırada terör suçlarına bakmakta olan Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne de müdahale edilerek bu görev yeni oluşturulan 16. Ceza Dairesi’ne verildi. Bu Daire’nin üyeleri YBP’ye üye olan Yargıtay mensupları arasından seçildi.
Bu şekilde proje mahkemeler tüm safhalarıyla birlikte oluşturularak harekete geçirildi.

Artık siyasi iktidarın muhalif gördüğü kimseler hakkında herhangi bir delil olsun veya olmasın örgüt veya mahkûmiyet kararı aldırmasının ve bu kararı kesinleştirmesinin önünde hiçbir engel kalmamıştır.

Hâkimler ve savcılar, güçlü bir siyasi baskı altında, yolsuzlukla mücadele bitti
  • Çok sayıda hâkim ve savcının  görev yerleri, istekleri dışında değiştirildi.
  • Dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı, yüksek mahkeme hâkimlerinin maruz kaldıkları baskı ile ilgili endişesini açıkça ifade etmişti. İktidar tarafından yapılan doğrudan eleştiriler üzerine HSYK, 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları ve MİT Tırları gibi kamuoyunca bilinen davaları yürüten hâkimler ve savcılara karşı bir dizi soruşturma açtı ve haklarında kovuşturma izni vererek dava açılmasını sağladı. Bu davalar, söz konusu hâkimlerin ve savcıların görevlerinden alınmalarına, meslekten çıkarılmalarına ve bazılarının tutuklanmalarına yol açtı.
  • Özellikle, üst düzey yolsuzluk davalarına ilişkin soruşturma ve kovuşturmalar sınırlı kaldı, hatta 17/25 Aralık 2013 tarihlerinden sonra iktidara ve iktidar partisine yönelik hiçbir yolsuzluk soruşturması yapılmadı.
Bağımsız medyaya ya el konuldu ya da sindirildi
  • İktidarın baskıları sonucu gazetecilere ve muhalif medyaya yönelik adli kovuşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar ve sansür davaları arttı. Özellikle Cumhurbaşkanına hakaret, terör örgütü propagandası gibi bahanelerle on binlerce kişi soruşturmaya maruz kaldı, binlercesi tutuklandı.
  • Bir dizi senaryosu nedeniyle tutuklanan Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca Aralık 2014’ten beri cezaevinde tutulmaktadır. Attığı bir tweetten dolayı Sedef Kabaş’ın evi basılıp ağır cezada yargılandı. Gazeteciler Mehmet Baransu, Cevheri Güven, Murat Çapan da yine yazdıkları haberlerden dolayı tutuklandılar, yazar Sevgi Akarçeşme attığı bir tweet’e bir başkası tarafından yapılan yorum yüzünden hapis cezası aldı. Today’s Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş attığı tweetler, Gültekin Avcı ise 7 köşe yazısı sebebiyle tutuklandı.
  • 29 Ekim 2015 tarihinde Kanaltürk ve Bugün grubuna, 3 Mart 2016 tarihinde Zaman Grubuna kayyım atanarak iktidar tarafından fiilen el konuldu. Binlerce gazeteci işten çıkarıldı. Bu gelişmeler üzerine zaten hakkında açılmış olan terör soruşturmalarından ürken Doğan grubu kendi rızasıyla ‘Havuz’a atladı.
  • En çarpıcı örneklerden biri, gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül’ün yaptıkları haber nedeniyle terör örgütüne yardım ve casusluk suçlarından tutuklanmaları olayıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan katıldığı bir TV programında “Bedelini ödeyecek, öyle bırakmam” dedikten kısa bir süre sonra “proje” Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklandılar. Silivri Cezaevinde 3 ay kaldıktan sonra Anayasa Mahkemesi’nin şaşırtan bir kararıyla tahliye edildiler. Anayasa Mahkemesi, bu karar nedeniyle ‘uymuyorum, saygı da duymuyorum’ diyen Erdoğan’ın hedefi olmaktan kurtulamadı. Cumhuriyet gazetesi yazar ve yöneticileri, haksız yere tutuklandı.
  • Daha dün İçişleri Bakanlığı, terörle mücadele kapsamında, sosyal medya paylaşımları sebebiyle 6 ayda 3.710 kişi hakkında adli işlem yapıldığını, bunlardan 1.656’sının tutuklandığını, 1.203’ünün adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığını kimlikleri tespit edilen 10 bin kişi hakkında soruşturma devam ettiğini açıkladı.
  • BTK tarafından binlerce internet sitesine mahkeme kararına bile gerek duymaksızın idari tedbir kararı verilerek erişim engeli getirildi. Binlerce sosyal medya hesabı yasaklandı.
Yargı üzerinde, yürütmenin etkisi altında bulunan ve hatta yürütmeye bağlı bir kurum gibi faaliyet gösteren HSYK marifetiyle oluşturulan baskı ortamı, farklı dönemlerdeki örnekleriyle kıyas kabul edilemez oranda arttı ve bugün artık yargı bağımsızlığından söz etmek mümkün değildir.

İlk defa hakimler verdikleri kararları nedeniyle tutuklandı!
  • Kimi yerlerde tutuklamaya sevk etmeyen savcılar veya tutuklama kararı vermeyen hakimler disiplin soruşturmasına tabi tutularak ya tayin edildi ya sürgüne uğradı.
  • Örneğin Şanlıurfa’da görevli olup tutuklu 3 polis memuru hakkında tahliye kararı veren Hakim Habil Karaman 27 Nisan 2015 tarihinde görevden uzaklaştırıldı ve kendisi ile birlikte Adli Yargı Komisyon Başkanı Mustafa Gürbüz hakkında soruşturma açıldı.
  • 28 Nisan 2015 tarihinde İzmir’de tutuklu iki emniyet müdürü hakkında tahliye kararı veren Hakim Serdar Ergül hakkında soruşturma izni ve görevden uzaklaştırma kararları verildi.
  • İstanbul’da görevli hakimler Metin Özçelik ve Mustafa Başer, vermiş oldukları yargısal kararlar nedeniyle 30 Nisan 2015 tarihinde tutuklandılar.
  • Bununla da yetinilmeyip, HSYK Genel Sekreteri Bilgin Başaran bu olayın hemen akabinde “tahliye kararı verilecek olursa o kararı verecek hakimlerin de tutuklanacağını” kamuoyuna açıklamaktan çekinmedi.
  • Yine adı geçen hakimler hakkında işlem yapılması konusunda Cumhurbaşkanının “geç kalındı” şeklindeki sözlerine karşılık, görevden uzaklaştırma kararı veren HSYK 2. Daire Başkanı Mehmet Yılmaz’ın özür dilemiş olması da bağımsız olması gereken yargının yürütme karşısında bağımsızlığını nasıl yitirdiğine ilişkin hazin örneklerinden biri olarak tarihteki yerini aldı.
Saray’a bağlanan yüksek yargı, Erdoğan’la çay toplamakta
  • Yargıtay, Sayıştay, Danıştay, Askeri Yargıtay, uyuşmazlık mahkemesi başkanları Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gezilerine katılıp, onun muhalefeti sert şekilde eleştiren sözlerini alkışlayınca, ‘yürütme ile uyumlu yargı’ tartışması alevlendi.
  • Bu tartışmanın alevi yükselirken HSYK tarafından yaz kararnamesi çıkarıldı. Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunu düzenleyen yasa maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi’nde dava açan hâkim, sürgün gibi daha küçük bir ile atanırken, Erdoğan’a hakaret gerekçesiyle resen harekete geçen savcı Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekili yapıldı.  Erdoğan’ın yazlıkları diye bilinen ‘Urla villaları’ için yürütmeyi durdurma kararı veren yargıç mahkeme başkanlığından üyeliğe düşürülürken, 17/25 Aralık soruşturmasına katılan savcı, polis ve diğer kamu görevlileri için soruşturma yapan, dava açan, mahkûmiyet veren savcı ve hâkimler önemli üst görevlere atandılar.
Sonuç itibariyle gelinen noktada yargı, HSYK eliyle yürütmeye bağlanmış, yürütmenin istediği soruşturmaların yapıldığı veya istenmediği soruşturmaların kapatılarak yargı denetiminden kaçırıldığı bir hukuk düzeni oluşturulmuştur.

Yürütmenin istediği doğrultuda karar vermeyen hakim-savcıların görev yerleri ve yetkilerinin değiştirilmesine, haklarında soruşturma açılmasına, görevden uzaklaştırılmalarına ve tutuklanmalarına kadar varan bütün bu işlemlerden de anlaşılacağı üzere, yürütmenin ve yürütmenin etkisi altındaki HSYK’nın istemediği biçimde karar vermek ve artık yargı bağımsızlığından söz etmek mümkün değildir.

[Göksel İlhan] 26.12.2016 [TR724]

El Nusra: AKP’nin ‘iyi çocukları’ -2 [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

Savaş sürecinde 3 milyona aşkın Suriyeli mülteci Türkiye’ye sığınırken, radikal gruplar önce görmezden gelindi, sonra açık şekilde himaye edildi. Hatta Türkiye’den adam devşirmeleri, Avrupa ve dünyanın başka bölgelerinden gelen cihatçıların geçişi, gözetimi yapıldı. Gaziantep, Hatay, Kilis hattında nefes alma imkanı buldu radikal yapılar. Sınırdaki Alevi-Sünni çatışmasına gebe gerilimler bile dikkate alınmadı üstelik.

El Kaide’nin iki kolu üzerine kurulan; IŞİD (Irak kolu/Lideri Bağdadi)  ve El Nusra (Suriye/Lideri Golani) sadece şiddet eylemleri ve kafa kesme görüntüleri açısından değil, Türkiye’den aldığı himaye bakımından da bir dönem aynı şekilde anıldı. Altıncı yılına girecek Suriye iç savaşında Esed Rejimine karşı Ankara sadece Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adıyla tek çatı altında toplanan muhalifleri değil, IŞİD ve El Nusra’ya farklı zaman dilimlerinde lojistik destek, sınırlardan güvenli geçiş,  yaralılarını Türkiye’de ücretsiz tedavi gibi imkanlar tanıdı.

REYHANLI BOMBALAMASINDA EL NUSRA İZİ

Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde, Türkiye tarihinin en büyük bombalı saldırılarından biri yapıldı. 11 Mayıs 2103’teki bombalı saldırıda 52 kişi öldü, 146 kişi yaralandı. Esad rejimi yanlısı Suriye gizli servisi El Muhaberat bağlantılı bir silahlı grup (Nasır Eskiocak) olduğu üzerinde duruldu. Bir diğer şüpheli ise El Kaide’ye bağlı El Nusra örgütüydü. Hatay İl Jandarma Komutanlığı’nca o dönemde hazırlanmış uyarı yazısında,  “El Nusra Cephesi’nde faaliyet gösteren şahıslarca bomba yüklü araçların Türkiye’ye yönelik saldırıda kullanılacağı, son gelişmeler ışığında olayın sınır bölgelerimize ve dolayısıyla ülkemize yönelebileceği değerlendirilmektedir” ifadeleri yer alıyordu.

SURİYE’DE ÖRGÜTLERİN KOMUTAN SUİKASTLERİ

Redhack tarafından sızdırılan ve Kahramanmaraş’tan Jandarma Komutanlığı’na gönderilen ihbara göre Suriye plakalı ve bomba yüklü 4 aracın bilgileri yer aldı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, El Nusra’nın olaydaki rolü sorulduğunda konunun güvenlik güçlerinin işi olduğunu söylemişti. Atalay’a göre, kamplara saldırı bekleniyordu! Bunun da sebebi basitti. İç savaşın hemen birinci yılından itibaren Suriye’deki gruplar mevki ve liderlik savaşı veriyordu. Bu o kadar ileri gitti ki, örgütler birbirlerinin komutan ve en kıymetli savaşçı kadrolarını hedef alır hale geldi.

Eylül 2012’de kanlı hesaplaşma başlamıştı. Özgür Suriye Ordusu komutanları Sair el Vakkas (11 Ocak 2013), Kemal Hamami (13 Temmuz 2013), Ebu Barzan (25 Haziran 2014) suikastle öldürüldü. Dönemsel anlaşmalar ve Suriye için konjenktürel değişimlere göre bu suikast ve saldırılar da el değiştirdi.  

EL NUSRA İNFAZLARINDA HEDEF ÖSO KOMUTANLARI

El Nusra ve El Kaide uzantılı örgütlerin suikast ve bombala kabiliyeti sadece Suriye ile sınırlı değildi. ÖSO ile ters düştüğü dönemlerde Hatay, Gaziantep gibi illerdeki Suriyeli savaşçı ve komutanlara yönelik saldırıların ardında  El Nusra da yer aldı. İki yıl önce Hatay Reyhanlı’da otomobiline bomba konularak öldürülmek istenen ÖSO’nun Cephet-ül Hak Komutanlarından Yusuf El Hasan, El Nusra’nın hedefinde olduğunu açıklamıştı. El Hasan 2 binden fazla savaşçıya komutanlık yapıyordu. Yine Suriye Ordusu’ndan ayrılıp ÖSO’ya katılan Cemil Radun (26 Ağustos 2015’te) aracının altına yerleştirilen bombanın patlatılması sonucu hayatını kaybetti.  Radun aynı sene Mart ayında benzer bir bombalı saldırının hedefi olmuş, sağ kurtulmuştu.

ÖNCE KOMUTANINI ÖLDÜR SONRA GRUBU YÖNET

Komutan suikastlerinin ardından bir yerde nüfuz ve askeri gücü devşirme taktiği de vardı. El Nusra ve IŞİD gibi örgütler, Suriye’deki savaşçı gurupların başındaki liderleri acımasızca katlettiğinde sonuç hep şöyle oluyordu.  Komutanı ölen savaşçılar yeni bir komutan ve intisap edecek örgüt arayışına giriyordu. Çünkü komutanlar, etrafındaki bu grupların maddi olarak da hayatta kalmasını sağlayan finansın ta kendisi idi. Hem IŞİD hem El Nusra bu strateji ile Suriye halkını temsil eden komutanları bir bir ortadan kaldırdı. Grupları kendine bağladı.

Şunu da not etmek gerekiyor ki, Hatay-Kilis hattında çözülememiş komutan ve cihatçı suikast ve ölümlerinde bu örgütlerin iç mücadeleleri var. Bugün ÖSO’ya destek verdiğini söyleyen Türkiye, o gün bu örgütlerin faaliyetlerine göz yumuyordu. Hatay-Kilis-Gaziantep il sınırlarından başlamak üzere 911 kilometrelik Suriye sınırındaki ‘sınır güvenliği’ örgütler lehine işledi hep.

BİR HASTANEDE 200 SAVAŞÇI, BİR ŞEHİRDE 21 KLİNİK

Olayın bir diğer yanı ise savaşçıların Türkiye’de hem özel, hem devlet hastaneleri eliyle tedavileriydi. Cihatçı grupların yaralıları Gaziantep, Hatay, Kilis hattında tedavi imkanı buldu. 15 Mayıs 2016 tarihli Birgün gazetesinde yer alan habere göre, Gaziantep’te Birleşik Tugay Sağlık Vakfı isimli bir yapı iki yıl boyunca şehirde konuşlanıp 200’e yakın kişiyi tedavi ettirdi. Vakfın deşifre olan yazışmalarında 80 ismin doğrudan El Kaide ve El Nusra üyesi olduğu gözüküyordu. Örneğin bir raporda 1982 doğumlu El Kaide üyesi Fariz Feyyaz Esbake,  bir başka raporda Ensar Tugayı üyesi Abdulgaffur Halid Velaya’nin tedavi edildiği bilgisi yer alıyordu.

Yine Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde El Kaide bağlantılı örgütlerin yasadışı hastaneleri bulunuyordu. Bu hastanelerdeki doktorlar çalışma izni olmadığı halde  AKP hükümetinin kendilerine göz yumduğunu da anlatmıştı. Mayıs 2016’da Middle East Eye gazetesi muhabirinin bölgedeki incelemesinden çıkan sonuç daha ürkütücü idi. Hatay ve çevresinde 21 tane gayri resmi klinik ve hastane hizmeti veren mekan bulunuyordu.

HÜKÜMET, İHH, AFAD ÜÇGENİ

Sınırı ve Suriye’yi çok iyi bilen bir gazetecinin AFAD ve İHH eliyle yaşananları endişelenerek anlattığına şahit olmuştum. Suriye’de yüzbinlerce insan göç ettiğinde sınırda onların barınma, yeme, eğitim gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması konusunda AKP hükümeti farklı bir karara da imza atmıştı. Sınır boyunca kurulan kamplar, çadırkentlerin yönetimi Başbakanlık AFAD üzerinden yapıldı. Milli İstihbarat Teşkilatı ve İHH İnsani Yardım Vakfı bu alanın imtiyazlı iki kuruluşu oldu başından beri.

Sivil toplum kuruluşlarının işin içine girmesine hiçbir zaman izin verilmedi. Kimse Yok Mu, Yardım Eli gibi köklü sivil toplum kuruluşları bu yüzden şehirlerdeki şubeleri kanalıyla lojistik destek yapmak zorunda kaldı. Devletin bu müdahalesi kamplar eliyle Suriyeli’lerin Türkiyelileştirilmesi değil, tam tersine, radikalleştirilmesine hizmet etti. Eğitimden, dil öğrenmeye ve alternative muhalif yapıların çıkmamasına kadar birçok alanda bunun izleri hala görülüyor.

MADDİ DESTEK, ÖRTÜLÜ ÖDENEK

Bütün bu operasyonlar için örtülü ödenek gibi imkanların kullanıldığını da düşünmek gerekiyor. Yine garaj klinikleri adı verilen bu yapıların maddi destek aldığı yerler sorulduğunda, Suriye sürecinde faaliyetleri çokca tartışılan, 9 kişinin şehit düştüğü Mavi Marmara seferi organizatörlerinden İHH’ya işaret edenler olmuştu. Çoğunlukla hükümete işaret ediliyordu bu yardımlar için. Klinik doktorlarından biri “Türk yetkililer kliniğin varlığından haberdar ancak hiç zorluk çıkartmadılar” demişti. İki yıl boyunca açıktan himaye edilmişti hastaneler. Tedavi hizmetleri bu örgüt hastaneleri ve klinikleriyle sınırlı değildi.

Örneğin Ersin Aslan Devlet Hastanesi’nde 4 IŞİD üyesi tedavi ettirilmişti. Sputnik’in haberine göre, konuya şahit olan bir doktor şunları anlatmıştı: “Hastanemize 4 IŞİD üyesi getirildi. IŞİD üyelerini ben tedavi ettim. Kurşunlarla yaralanmışlardı. Hayati tehlikeleri yoktu. Hastaneye getirilen IŞİD’liler kayıt altına alınmadı. Sanıyorum yetkililer, bu kişilerin tedavi edildiğinin kamuoyu tarafından bilinmesini istemiyor. Hastane hekimleri ve çalışanları IŞİD üyelerini tedavi etmek istemiyor. Burada çalışan bazı doktor ve sağlık çalışanları Kilisli. IŞİD, her gün bu kente saldırdığı için, tedavi etmek istemiyorlar.”

[Erman Yalaz] 26.12.2016 [TR724]

IŞİD bizim neyimiz olur? [Haber-Analiz: Sefer Can]

Suriye topraklarına girip IŞİD ile savaşmanın sebebini, hadi İslamcı jargonla soralım hikmetini anlayan var mı? Bir İslamcı yazar: “AKP’yi daha önce IŞİD’e destek vermekle suçlayanlar, bugün niye savaşıyorsunuz diye sorguluyor” cümleleriyle kendince bir çelişkiden söz ediyor. Oysa yanılıyor. Başka bir ülkenin topraklarındaki terör örgütünü beslemek de yanlış, gidip onunla savaşmak da.

AKP Hükümetinin IŞİD’le birlikte anılmasının asıl suçlusu bizzat kendisi. “IŞİD terör örgütü değildir” sonucuna varan beyanatları kimse uydurmadı. Görüntü ve ses kaydı olarak arşivlerde duruyor. Musul Konsolosluğumuzun işgali öncesi ve sonrasında takınılan tavır normal devlet tavrı değildi. Uluslararası pek çok rapora girdi, Türkiye’den Suriye’deki dinci örgütlere giden malzeme. Büyükelçisi, Nusra örgütü bağlantılı olduğu iddia edilen polis tarafından öldürüldüğü için beyaz bayrak çekip teslim olduğumuz Rusya, bu suçlamaları en yüksek sesle yapanların başındaydı. Suriye politikasında tamamen çizgisine angaje olduğumuz için sorun kalmadı sanıyoruz ama kayıtlara geçti bir kere.

MİT TIRLARI FIRSATTI

MİT Tırları olayını da doğru yönetmedi AKP. Böylece üzerindeki şaibeyi artırdı. Ortalama stratejik akıl tırlara değil, savcılara sahip çıkardı. Olayı Türkiye’nin sınırlarını korumasındaki hassasiyetinin örneği olarak kullanırdı. Tam tersine savcılar ve kolluk güçlerine devlet politikalarındaki ihanet davası açıldı. Yetmezmiş gibi Cumhuriyet Gazetesi Yayın Yönetmeni Can Dündar, “devletin gizli kalması gereken belgelerini ele geçirip yayınlamaktan” mahkum edildi. Dündar’ın yayınladıklarının gerçek olduğunu davul zurna eşliğinde bütün dünyaya deklare ettiler. Şimdi kim inanır aksi tezlere… Onlarla savaşıyor olmamız şaibeyi kaldırmıyor. Zira pek çok örnekte görüldüğü üzere ‘beslediğin karga gözünü oyuyor’. Pakistan-Taliban ilişkisi, ABD-El Kaide örneği… liste uzayıp gidebilir.

Bugünkü sorunun iki ayağı var. Biz Suriye topraklarında niye savaşıyoruz? İki, o örgütle kendi topraklarımızda neden yeterince mücadele etmiyoruz? Göstermelik gözaltılar iktidar medyasında haber oluyor, salıverilmeleri birkaç gün sürmüyor. Bırakılma haberleri ancak sosyal medyada duyuluyor. O da AKP’nin kapatmadığı zamana denk gelirse… Farkında mısınız gazeteciler, akademisyenlere 30 güne varan gözaltı uygulaması var; sonrası tutuklama. IŞİD’ci diye yakalananlar birkaç gün içinde sırıta sırıta çıkıyor. Sonra da biz IŞİD’le savaşıyoruz… bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!

EL BAB’I KİMİN İÇİN ALACAĞIZ?

Diyelim ki El Bab’ı aldık, IŞİD’i kovduk, ne yapacağız Türkiye’ye ilhak mı edeceğiz? Putin abisini arkasına alan Esed’e iade etmeyecek miyiz? O zaman bırakalım onlar temizlesin. Artık konuşulmayan Halep’i aldıkları gibi El Bab’ı da onlar alsın? Sahi Halep kaç gündür niye konuşulmuyor? Esed güçleri insafa mı geldi? Halep’i bu kadar kolay unutmaları bile katil polisin El Nusra bağlantılarının sanılanın ötesinde olduğunu ispat ediyor. ‘Elçiyi öldürenlere sahip çıkıyor’ pozisyonuna düşmemek için her şeyi yapıyorlar. Ne dedi Milli Savunma Bakanı Fikri Işık “Halep’in militanlardan kurtarılması için çok başarılı bir operasyon sürüyor”. Geçen hafta insanları Rus konsolosluğu önünde toplayanların geldiği nokta dramatik.

IŞİD’in iki askerimizi yaktığı görüntülere dair üç maymun pozları da manidar. İçerideki (yanlış anlaşılmasın hapisteki değil Türkiye’deki) IŞİD’çiler kamera önünde yakmayı savunurken, Suriye’dekilere bunu yakıştıramayanlar var. Adamlar yaktık diye video yayınlıyor, bizimkiler ‘yok canım yakmamıştır’ tezini savunuyor. Kimse duymasın, konuşmasın diye sosyal medya susturuluyor. Hadi biz sustuk, o çocukların analarının yüreğindeki isyanı susturabilir misiniz? Karanlıkta körebe oynayacağınıza o babaların gözünün içine bakarak söyleyin çocuklarının yanmadığını.

Artık Suriye’de yeni dönem başlıyor. Biz de tıpış tıpış Rusya’nın arkasında ‘Esad kardeşimizle’ randevulaşıyoruz. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın faturayı keseceği isim de hazır. “Ahmet Davutoğlu beni kandırdı” dediğinde kim itiraz edecek? Sadece Esed’le ilgili değil IŞİD faturası da Davutoğlu’na çıkabilir. Hakan Fidan, 15 Temmuz’daki performansıyla paçayı kurtardı, geride Ahmet Hoca kaldı. Artık içerde ‘stratejik yalnızlık/yanlışlık’ kitabı yazar.

[Sefer Can] 26.12.2016 [TR724]

Erdoğan’ın dönüş hızı… ‘Katil Esed’den ‘Kardeş Esad’a [Selim Gündüz]

Nerden nereye geldik. Vakti zamanında dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in Hatay Valiliği’ne gönderdiği 15.3.2013 tarihli genelgede şunlar yazılıydı:

“El Nusra’ya bağlı mücahitlere gerekli desteğin sağlanarak güvenliklerine riayet edilmesi… İslamcı gruplara lojistik desteğin aktarılması, eğitimleri ve yaralıların tedavisi ve mücahitlerin geçişleri ağırlıklı olarak buradan yapılacaktır. Milli İstihbarat Teşkilatımız ve ilgili merciler bu konuda görevlendirilmiştir.

…büyük bir gizlilik içinde, konum itibariyle Diyanet İşleri misafirhaneleri, bağlı kuruluşları ile MİT tarafından belirlenen kamu misafirhanelerine konaklatılmaları uygun görülmüştür.

Genelgenin uygulanması hususunda büyük bir titizlik gösterilerek bu çalışmaların gizlilik içerisinde yürütülmesi gerekmektedir.”

O günlerde hatta yakın tarihe kadar yüzlerce IŞİD’li terörist Gaziantep, Urfa, Hatay ve Kilis’teki devlet hastanelerinde tedavi edildi.

Yine o yıllarda MİT Müsteşarı, muhaliflere binlerce TIR silah gittiğini itiraf etmişti. Arada yaramazlık yaptıkları oluyordu ki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu onları “Reaksiyoner öfkeli gençler” olarak tanımlıyordu. Yani anlayışlı olmak lazımdı. Daha geçen haftaya kadar Erdoğan’a göre Esad, ‘bir katil’ idi. Ve Suriye’de ne kadar muhalif grup varsa makbuldü.

VE BÜYÜKELÇİ CİNAYETİ

Cinayeti kimin ve niçin işlediğini en iyi bilenler bence Erdoğan ve Putin. Erdoğan Cemaat’in bu işle alakası olmayacağını bilecek bir zekâ seviyesine sahip. Ama ‘meleğe’, ‘şeytan’ dese veya ‘şeytana’, ‘melek’ dese inanacak bir tabanı var. Ve buna inanılsın diye 24 saat yayın yapacak bir medyası var. Haliyle her olayda olduğu gibi bunda da “Cemaat yapmıştır” diyor. Ve medyası, aklı başında insanlara rezil olsa da bunu devam ettiriyor.

‘KATİL ESAD’DAN ‘DOST KARDEŞ ESAD’A

Erdoğan geçenlerde “Zalim Esed’in hükümdarlığına son vermek için Suriye’ye girdik, başka bir şey için değil” dedi. Demesinden 24 saat geçmeden lafını geri aldı. Her şey o tarihten sonra değişti. Arkasından Büyükelçi cinayeti de gelince 6 yıllık Suriye paradigması 180 derece döndü.

Büyük müjde(!) Putin’den geldi. Hani Başbakan Binali Yıldırım ne yapacağını veya yapmayacağını basın yoluyla bazen Erdoğan’dan öğrenir ya, onun gibi bir şey oldu. Erdoğan’ın ne yapacağını Putin açıkladı.

Geleneksel yılsonu büyük basın toplantısında Ocak ayında “İran, Esad ve Türkiye, Suriyeli tarafların Astana’da barış görüşmeleri yapması konusunda mutabık” dedi.

Bu, şu demek artık Esad ‘katil’ değil. Dost ve kardeş ülke lideri. Muhtemelen Astana’da kapalı kapılar ardında sarılır Esad’dan özür de diler.

Tabi bu arada olan, yandaş yazar ve gazetecilere oluyor. Dönüş hızlarını Erdoğan’a yetiştiremezlerse savrulup telef oluyorlar.

[Selim Gündüz] 26.12.2016 [TR724]

Polis teşkilatı alarm veriyor [Veysel Ayhan]

Biliyorsunuz 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları sonrası 4 bakan istifa etmişti. Devlet yöneticilerinin ve kabinenin bir suç örgütüne dönüştüğü ortaya çıkmıştı. O gün devleti yönetenler bu suç örgütünün üyeleri olduklarını ispat edercesine binlerce dürüst savcı ve polisi meslekten atmıştı. Yüzlerce uzman polis müdürü, emniyet amiri hala ‘hırsız yakaladıkları için’ hapiste.

Sonra ne oldu?

Dünya üstünde hiçbir ülkede olmayan bir şey oldu. “Polisler artık hırsız yakalamasın diye” polis okulları ve akademileri kapatıldı. Ortaya çıkan polis açığı için hiçbir kriter konmayarak önüne gelen polis yapıldı. KPSS şartı kaldırıldı. Herhangi bir liseye kayıt olan otomatik olarak mezun olduğundan tek şart ‘lise diploması’ oldu. Bilgisayar kullanıyorsa AKP ‘trol’ü olarak işe başladı değilse polis oldu.

2014 sonrası toplam 27 bin polis alındı. Ve hala alınıyor. Size son aylardaki bazı haber başlıkları:

“Polisin yetkilerini taşıyacak 50 bin koruma memuru alınacak.”

“2016 KPSS’siz lise mezunu 10 bin polis memuru alınıyor.”

“İçişleri Bakanı Süleyman Soylu: Yıl sonuna kadar 20 bin polis alımı yapılacak.”

“Emniyet lise mezunu polis alacak!”

“10.000 kişilik Polis Özel Harekât alımı yapılıyor.”

“2 bin 500 polis memuru alınacak”

Polis olmak için tek gerekli evrak bir AKP’li referansı veya AKP il veya ilçe teşkilatlarından tavsiye mektubu almak.

DÜNYANIN EN YALANCI MEDYASI

Rusya Büyükelçisi’ni vuran suikastçı Mevlüt Mert Altıntaş da 2014’te bu alımlarla teşkilata girmiş biri. Cemaat’e yamama yalanları tek tek döküldü.

“Katil Cemaat’in dershanesine gitti” dediler, ailesi yalanladı.

“Cemaat’in okulunda okudu” dediler, Cemaat’in Kuşadası’nda hiçbir zaman okulu olmadığı ortaya çıktı.

“Ev adresi Cemaat’ten bir gazeteciye ait” dediler. Gazeteci e-devlet kaydıyla bunu yalanladı.

Şifresini açamadıkları telefonda “Bylock var” dediler… Yalandan kim ölmüş!

Havuzun yalanları yazmakla bitmez. Velhasıl katilin radikal söylemleri ile tanınan Nurettin Yıldız’ın sohbetlerine gittiği ortaya çıktı.

ALARM ZİLİ

Büyükelçi cinayetinin Cemaat’le hiçbir alakası olmadığını en iyi Erdoğan bilir. Yakın koruması olarak 8 açılış veya mitinge katılabilecek bir adamın 50 defa “Cemaat’ten olup olmama testi”nden geçeceğini bilir. Ama taban ve medyası “yese” ona kâfi geliyor.

İşin aslı şu:

Artık polis alımlarında güvenlik kontrolü yok. “Cemaat’ten olmamak hatta Cemaat’e düşman olmak” yeterli. Rüşvet almak, yolsuzluk yapmak, adi suçlar işlemek polis olmaya engel değil. Böyle binlerce kişinin yanında şu an çeşitli radikal örgütlerle iltisaklı (IŞİD, El Nusra, El Kaide…) yüzlerce eleman polis olarak teşkilata alındı. Bunların hangisinin hangi örgütle, hangisinin hangi istihbarat teşkilatıyla ilintili olduğunu kimse bilmiyor.

RUSYA NİYE KIYAMETİ KOPARMADI?

Mesela Allah korusun Türkiye’nin Almanya’daki büyükelçisi bir Alman koruma tarafından öldürülseydi veya ABD’de ABD büyükelçimiz bir Amerikalı koruma tarafından öldürülseydi neler olurdu?

Rusya’nın sessizliği ya hesabını sonraya bırakmaktan veya Türkiye’yi Suriye politikasında ABD’den koparıp yanına çektiğinden olabilir. Cinayetin failinin kim olduğunu Rusya da iyi bilir.

ŞİMDİDEN SONRA…

Yurtiçinde polis üniforması artık güven telkin etmez. Her an içinden bir El Kaide, El Nusra veya bir IŞİD militanı çıkabilir diye korkulur. Şimdiden sonra hiçbir yabancı ülke diplomatı Türk polisine güvenmez. Hiçbir ülkenin büyükelçisi Türk polisine sırtını dönmez. Eğer bir Türk heyet yurtdışına gidiyorsa gidilen ülkelerde Türk polisine karşı da önlem alınır.

Düne kadar radikal örgütlerle “al takke ver külah ilişkisi” AKP’lileri kurtarabilirdi ama Suriye’deki paradigma değişimi ile yani Esat dostluğu ile aynı güvensizlik onların da kapısında.

Böylece 25 Aralık’ın yıldönümünde polis teşkilatı da tamamen sıfırlanmış oldu.

[Veysel Ayhan] 26.12.2016 [TR724]

‘Zamanın ruhu’ bunu mu gerektirdi Muharrem Bey? [Haber-Yorum: Semih Ardıç]

‘Millî içki’ tartışmasının arasında kaynayıp gitmesin. Savrulmaları gösterir berrak ve ibretamiz bir fotoğraf verdi büyük sermaye…

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın Sütaş’ın İzmir Tire’deki tesislerinde ayran içerken şirketin sahibi Muharrem Yılmaz’ın bakanlardan bile atik davranıp olup biteni ayakta alkışlayan halini görünce dilim tutuldu. Ne diyeceğimi bilemedim.

TÜSİAD Başkanı sıfatı ile 24 Ocak 2014’te kürsüden sarf ettiği sözlere Erdoğan’ın cevabı ağır olmuştu. Erdoğan’ın nazarında Muharrem Yılmaz bir vatan haini idi. O günlerde Türk CNN’i gazetecilik yapma gayretinde idi. Erdoğan’ın hışmına uğramış da olsa TÜSİAD Başkanı’na ekranlarını açtı.

Muharrem Bey, kanalın Ekonomi Müdürü Emin Çapa’ya net bir dille sözlerinin arkasında olduğunu ve vatanseverliğini kimseye sorgulatmayacağını şöyle ifade etmişti: “Hukukun güvenliğinden şüphe edilen bir yere kimse yatırım yapmaz. Kafamızı kuma gömmeyelim, tüm dünya Türkiye’de yaşananları konuşuyor.”

BÖYLE BİR ÜLKEYE YABANCI SERMAYE GELMEZ

Yılmaz haklıydı. “Hukukun üstünlüğüne riayet edilmeyen, yargı mekanizması AB normlarında çalışmayan, düzenleyici kurumlarının bağımsızlığına gölge düşen, vergi cezaları veya başka tür cezalarla şirketler üzerinde baskı kurulan, ihale yasası onlarca kez değiştirilen. Böyle bir ülkeye yabancı sermayenin gelmesi mümkün değildir” şeklindeki makul çıkışına Erdoğan’ın mukabelesi hakkaniyet ve insaf ölçülerinden uzaktı.

Olup bitene mânâ veremiyordu. Erdoğan’dan özür bekliyordu.

GAZETELER ÜZERİNDEN ŞANTAJ

O özür gelmediği gibi birkaç ay sonra Yılmaz, 4 Haziran 2014’te hükümete yakın Akşam ve Star gazetelerinin 1. sayfasından “TÜSİAD Başkanı’ndan işçilere tezekli zulüm” başlığı ile hedefe konuldu. Sütaş’ın işten atılan işçilerin önüne hayvan gübresi attığını iddia ediyordu iki gazete. Muharrem Yılmaz, aynı gün TÜSİAD başkanlığından istifa etti.

O günlerde istifadan TÜSİAD’ın akil insanlarının dahi haberinin olmadığı çok konuşulmuştu. Yılmaz, karalama kampanyasının devamının geleceğini biliyordu ve şirketinin iflasa sürüklenebileceği korkusu ile istifa kararını tek başına almıştı.

TÜSİAD’ın Mayıs 2014 tarihli aylık Görüş dergisinde Türkiye’de sosyal medya yasaklarından duyduğu rahatsızlığı ifade ettiği makalenin mürekkebi kurumadan Muharrem Yılmaz yasakların, tehditlerin mağduru olmuştu. O makaleden birkaç cümle;

“Umarım siz bu yazıyı okurken sona ermiş olur ama bu yazı yazılırken YouTube hala kapalıydı; Twitter’ın, 15 gün kadar kapalı kaldıktan sonra ancak Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla açılabilmesinin üstünden ise birkaç gün geçmişti.”

“Bu gibi uygulamaların, Türkiye toplumunu en temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bıraktığı, insani, sosyal, ticari ve ekonomik faaliyetleri sekteye uğrattığı açık. Tabii uluslararası kamuoyu nezdinde Türkiye’yi baskıcı ve yasakçı rejimlerle aynı statüye indirgemesine razı olmak, kabullenmek de mümkün değil.”

“Türkiye’nin, sosyal medyayı tehdit algıları üzerinden değil, katılımcı, özgürlükçü ve demokratik yanıyla değerlendirebilen bir siyasi yaklaşımı hayata geçirmesi, her geçen gün daha fazla önem ve aciliyet arz etmektedir. Zamanın ruhu bunu gerektiriyor.”

NE DEĞİŞTİ Kİ ALKIŞLADI?

Makalenin son cümlesinde zamanın ruhu kavramından bahseden Muharrem Yılmaz, Erdoğan’ı ayakta alkışlarken ne yazık ki 148 gazeteci sadece hakikatin peşine düştükleri için mahpustu. Haklarında dava bile açılmadığı halde 57 gazetecinin mallarına, banka hesaplarına el konulmuştu. 7 bine yakın kişi düşüncelerini sosyal medyada paylaştığı için demir parmaklıkların ardında güneşe hasretti.

Belki unutmuş olabilir, yönetim kurulunda teşrik-i mesaide bulunduğu, yardımcısı Memduh Boydak tek delil sunulmadan gizli şahit hezeyanları yüzünden 9 aydır Sincan Cezaevi’nde ve şirketleri de TMSF’ye devredildi.

Memduh Bey gibi AKP mağduru bütün işadamları, gazeteciler, akademisyenler, avukatlar, öğretmenler ve memurlar, zamanın ruhunu tam idrak edemediği için mi acı çekiyor? Öyle ya, zamanın ruhunun neyi icap ettireceğini fark etmek de marifet icap ettiriyor!

HANİ YASAKLAR KABUL EDİLEMEZDİ

Muharrem Bey sosyal medya yasaklarını kabullenmek mümkün değil diyordu ya! O salonda ‘millî içki ayran’ komedisi çekilirken Türkiye’nin tamamında internete yine sansür uygulanıyordu. Suriye bataklığında iki askerimizin IŞİD canileri tarafından diri diri yakıldığından kimsenin haberi olmasın diye iktidar ve Saray milyonların iletişim hürriyetini gasp etti.

Halka o iki askerin niye kurtarılamadığını, El Bab’da başka askerlerimizin kaçırılıp kaçırılmadığını, terör örgütünün elinde TSK’ya ait tank, zırhlı araç, silah ve mühimmat olup olmadığını açık bir dille anlatmak yerine şalteri indirdiler. “Kurcalama, yanarsın. Yasak hemşerim!” dediler.

Muharrem Bey o beklediği özürden şahsen vazgeçmiş olabilir, amma velâkin ‘zamanın ruhu’ derken bütün bu tefessühü ayakta alkışlamayı kast etmiş olamaz. Azıcık Türkçe bilen herkes müstafi TÜSİAD Başkanı’nın o satırlarda endişe ile karşıladığı ‘yasakçı rejim’i bile mumla aratacak karanlık günlerden geçtiğimizi söyleyecektir.

Yılmaz’ın TÜSİAD Başkanı iken bir-iki Meclis’te sarf ettiği, “Cemaat AKP ile barışır. Biz açıkta kalırız” sözleri de müteakip makaleye kaldı.

Nasipse müzakere ederiz.

[Semih Ardıç] 26.12.2016 [TR724]