Cihat Yaycı olayı ya da Erdoğan’ın ‘cebri keşfi [Adem Yavuz Arslan]

15 Mayıs 2020 gece yarısına doğru sürpriz bir gelişme yaşandı.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Genelkurmay Başkanlığı emrine atandı.

Bu sıradışı gelişme hem TSK içi dengeler hem de önümüzdeki dönemde yaşanabilecek büyük olaylara ışık tutması açısından çok önemli.

Üstelik Cihat Yaycı gerek 15 Temmuz akşamı oynadığı kritik rol hem de darbe girişimi sonrası yapılan tasfiyelerdeki belirleyiciliği ile rejimin ‘yıldız isimler’inden birisiydi.

Mucidi olduğu ‘FETÖMETRE’ (https://www.tr724.com/henuz-dogmamis-teroristleri-tespit-ettik-amirim/) ile binlerce TSK personelinin sorgusuz sualsiz ihraç edilip tutuklanmasına neden olan Cihat Yaycı aynı zamanda Türkiye ile Libya arasındaki deniz yetki alanları anlaşmasının da mimarı olarak biliniyordu.

Peki 15 Temmuz akşamı Erdoğan’ın hemen yanı başında olup, “Başkomutanım de” diye sufle verebilen, icraatlarıyla neredeyse Genelkurmay Başkanı’ndan daha etkili olabilen bir isim gece yarısı neden görevden alındı ?

Bu atama ne anlama geliyor ve bundan sonra ne olabilir ?

ERDOĞAN’IN KRİTİK TASFİYELERİ

Bu soruya cevap aramadan önce 15 Temmuz sonrası yapılan bazı kritik general/amiral atamalarına bakmakta fayda var.

Mercek tutacağımız ilk isim 15 Temmuz kontrollü darbesinin mimarlarından Korgeneral Zekai Aksakallı.

Tümgeneral rütbesinde Özel Kuvvetler Komutanı iken 15 Temmuz’un kurgulanmasında hayati rol oynadı. 14 Temmuz’da ÖKK’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile yaptığı kritik toplantı ve 15 Temmuz günü Tuğgeneral Semih Terzi’nin uçağının Ankara’ya gelişini organize etmesi olayların seyrini değiştirdi.

Semih Terzi’nin uçağını daha Diyarbakır’da iken engelleyebilecekken adeta önüne kırmızı halılar serip Terzi’nin hiçbir engelle karşılaşmadan Özel Kuvvetler Komutanlığı’na gelmesini sağladı.

15 Temmuz için bir ‘hain’ bir de ‘kahraman’ gerekiyordu; ikisini de organize etti. Aksakallı emir astsubayı Ömer Halisdemir’e Semih Terzi’yi vurdurttu, üstteğmen Mihrali Atmaca’ya da Ömer Halisdemir’i infaz ettirdi.

Aksakallı bugüne kadar ne mahkemeye ne de savcılara ifade verdi. Müşteki olduğu davalara bile gitmedi.

Silah arkadaşlarıyla yüzleşmedi.

15 Temmuz akşamı olacaklardan haberi olduğu için ‘bilinmeyen bir yerde’ saklanıp ‘eşini teselli etmekle’ meşguldü.

15 Temmuz kargaşası yaşanıyorken kendisini arayıp ne yaptığını soran dönemin Van J.Asayiş Kor.K. Korg. İ. Metin Temel’e “eşini teselli ettiğini” söylemesi üzerine Korg. Temel tarafından “Hemen birliğinin başına git” diye azarlanan Aksakallı, gösterdiği bu üstün başarı (!) nedeniyle rütbe bekleme süresinin dolmasına daha bir yıl varken Korgeneral oldu.

Erdoğan’ın ‘gözde komutanları’ndan birisi haline gelmişti. 24 Ağustos 2016’da TSK ve ÖSO’nün işbirliği ile başlatılan Fırat Kalkanı operasyonunu yönetti. El Bab’ın IŞİD’den geri alınmasında aktif rol almasına rağmen 2017 YAŞ’ında sürpriz bir şekilde Gelibolu 2.Kolordu Komutanlığı’na atandı.


İsmail Metin Temel, Erdoğan’ı alkışlamıştı.
Bu atama sürprizdi çünkü her ne kadar kolordu komutanlıkları Korgeneral seviyesinde olsa da ikinci kolordunun etkinliği ile ÖKK kıyaslandığında kızak görev sayılır.

Dahası 15 Temmuz sonrasında çok sayıda generalin ihracı nedeniyle kolordu komutanlıklarına Tümgeneral atandı. Yani Aksakallı 15 Temmuz kontrollü darbesindeki kritik rolüne rağmen kızağa çekildi.

ERDOĞAN’I ALKIŞLAYAN KOMUTAN DA KIZAKTA

15 Temmuz sonrası kızağa çekilen bir diğer isim Orgeneral İ.Metin Temel.

Kamuoyu İ.Metin Temel ismini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’yi eleştirirken alkışlaması ile tanıdı.

Metin Temel tıpkı diğer komutanlar gibi 15 Temmuz gecesi ‘ortadan kaybolmuş’tu.

Dönemin Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral İ.Metin Temel 6. Hudut Alay Komutan Vekili Piyade Albay Okan Balta’yı telefonla arayıp “Kışla dışına hiçbir surette araç veya personel çıkışı yapılmayacak, sıkıyönetim emrine uyulmayacak” şeklinde emir vermesine rağmen, bu emri kendisine emanet edilen diğer birlik komutanlarına vermeyerek tuzağa düşmelerine seyirci kalmış daha doğrusu katkıda bulunmuştu.

15 Temmuz sonrası tutuklanan dönemin ikinci ordu komutanı Org.  Adem Huduti’nin yerine 27 Temmuz 2016’da atanan Temel, 2018 yılındaki Yüksek Askeri Şura’da orgeneralliğe terfi ettirildi. Temel, Erdoğan tarafından özel önem atfedilen Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarının da sevk ve idaresinden sorumlu komutandı.

Tam da 2’nci Ordu Komutanlığı sorumluluk bölgesinde Suriye’nin kuzeyine harekât planlanırken sürpriz(!) bir biçimde görevden alınıp Genelkurmay Denetleme ve Değerlendirme başkanlığı’na atanan Temel’in yapılacak bu harekâtın zamanlaması ve harekât ayrıntıları gibi konularda Erdoğan ile ters düştüğü yorumları yapıldı.

2’nci Ordu Komutanlığı gibi en kritik ordu komutanlığından Genelkurmay Denetleme ve Değerlendirme başkanlığı gibi bir kadroya yapılan atamayı tanımlamak için “kızağa çekilme” ifadesi bile yetersiz sayılır.

15 Temmuz sonrası kuvvet komutanlıklarının bile doğrudan MSB’ye bağlandığı bir TSK’da Genelkurmay Başkanlığı emrinde kuvvet yok. Bir bakıma Genelkurmay Başkanı bile sembolik bir makam.

Metin Temel’in atandığı görevin ‘bankamatik memurluğu’ olduğu açık. Normal şartlarda bir orgeneralin bu muamele sonrası istifası beklenirdi ama Temel bu görevi kabul etti.

‘SUFLECİ GENERAL’ DE KIZAĞA

Gelelim bugünün flaş görevden alma olayına.

Tümamiral Cihat Yaycı 15 Temmuz akşamı Erdoğan’ın hemen yanındaydı. Hatta Erdoğan’ın meşhur facetime konuşmasında ‘başkomutan de’ suflesini veren isimdi.


Yaycı 15 Temmuz sonrası TSK’da yürütülen tasfiye sürecinin kritik aparatlarından olan ‘FETÖMETRE’nin mucidiydi.

Bu kriterleri görev yaptığı Deniz Kuvvetleri’nde etkin bir şekilde uyguladı. Kara ve Hava Kuvvetleri komutanlıkları da zaman zaman ‘FETÖMETRE’den yararlandı.

‘FETÖMETRE’ Ergenekon muhibleri tarafından çok sevildi ve başta Mehmet Zeki Üçok ve Nedim Şener gibi isimler bu uygulamanın tüm kamu kurumlarında uygulanması gerektiğini savundular.

Yaycı’nın kurduğu Deniz Kuvvetleri ATİİİ (Adli Takip, İdari İşlem ve İnceleme) Şubede ihraç edilecek personel için adli/idari gerekçe üretildi.

Bu şube marifetiyle “talimat” formatında kaleme alınmış yazıları emniyet ve adliyelere gönderen Yaycı; personelin önce tutuklanmasını sağlayıp daha sonra da bu tutukluluğu gerekçe göstererek ihraç edilmesini sağladı.

ATİİİ Şube personelinin özellikle Ergenekon ve askeri casusluk gibi davalardan hakkında işlem yapılmış, hüküm giymiş personelden seçilmiş olması ise ilgi çekici bir ayrıntıydı.

Yaycı, Erdoğan ve Perinçek ekibinin propagandasını yaptığı Libya ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşmasının mimarı, “mavi vatan” kavramının da fikir babasıydı.

Hatırlanacağı gibi 2019 Yüksek Askeri Şurasında Koramiralliğe terfisi beklenirken, kendisi gibi terfi etmesi beklenen ve “darbeyi bastıran komutanlar” olarak anılan başta deniz kuvvetleri olmak üzere diğer kuvvetlerden de birçok generalin rütbe bekleme sürelerinin dahi dolmadan emekliye sevk edilmeleri ya da rütbe bekleme sürelerinin bir yıl uzatılması Ulusalcı çevrelerde öfkeyle karşılandı.

Bu süreçte Nedim Şener, Yaycı hakkında soruşturma başlatıldığını ileri sürdü. Son dönemde ise Ulusalcı kadrolar canhıraş bir şekilde Yaycı’yı savunmaya başladılar.

Ancak bu durum sonucu değiştirmedi ve 15 Mayıs itibariyle Yaycı kadrosuz ve görev tanımı olmayan bir göreve atandı.

Peki Perinçek’in bile övgüsüne mazhar olan, Nedim Şener’lerin cansiparane savunduğu Cihat Yaycı hem de YAŞ’a 2,5 ay varken neden bu şekilde kızağa çekildi?

Bilindiği gibi TSK’nın işleyişinde kuvvet kurmay başkanlıklarının YAŞ öncesi mesaisi yoğundur. Özellikle terfi ve emekliliklerin belirlenmesi sırasında bütün gözler kurmay başkanlıklarındadır.

Yaycı’nın 15 Temmuz ve ‘Fetömetre’ ile kazandığı ‘kredi’ ile Deniz Kuvvetleri’nde bağımsız hareket ettiği için TSK içinde ciddi rahatsızlık oluşturduğu yaygın olarak konuşuluyordu.

Rahatsızlık duyanlar arasında Hulusi Akar’ın da olduğu kulislere yansımıştı. ATİİ şubenin tüm kural ve teamülleri hiçe sayarak kendi başına hareket ettiği, buradaki alt rütbeli subayların disiplinsiz tavırlar gösterdiği sosyal medyaya bile yansıdı.

Görevden almanın şimdilik dikkat çekmeyen bir başka boyutu ise şu;

Deniz Kuvvetleri’nde yapılan hukuksuz tasfiyeler ve her türlü personel işlemleriyle ilgili ileride gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel adli/idari soruşturmalarda tüm suçun üzerine yıkılacağı aktörün Yaycı olduğu ilan edilmiş oldu.

Kamuoyu nezdinde en parlak ve en muktedir (!) askerlerden birisi olan Yaycı’ın ‘istenmeyen kedi eniklerinin çuvala konup karşı köyün harman yerine atılması’ gibi bir gece ansızın itibar ve askeri kariyerinin sıfırlanması ile TSK’daki tüm personel ve kamuoyuna “Gerçek patron Erdoğan’dır, biat edin” dendi.

DEVREYE NEDİM ŞENER GİRİYOR

Bu arada şu hatırlatmayı da yapalım; Yaycı başına gelecekleri gördüğü için bir süredir Ergenekoncu-Ulusalcı cephenin desteğiyle lobi yaptırıyordu.

(https://www.timeturk.com/tumamiral-cihat-yayci-ya-istifa-ya-emeklilik-noktasina-getirildi/haber-1341427

https://mutlakaoku.com/15-temmuz-sonrasinda-atiii-sube-neler-yapti-gorevli-personelin-itiraflari/

https://tele1.com.tr/flas-15-temmuzu-bastiran-komutanlar-tasfiye-edildi-emekli-komutanlardan-buyuk-tepki-73114/)

Ergenekoncu-Ulusalcı cephe Hulusi Akar’ın Yaycı’yla ilgili olumsuz düşündüğünü biliyordu. Hatta Akar’ın Erdoğan’ı maniple etmesinden endişe ettikleri için devreye Nedim Şener’i soktular.

Başvurulan yöntem çok tanıdıktı, Yaycı için “FETÖ ile en etkin mücadele eden komutan tasfiye edilmek isteniyor” algısı pompalamaya çalışıldı.

Şener, 22 Ocak 2020 tarihli Hürriyet’te “Tümamiral Cihat Yaycı, emeklilik veya istifa noktasına gelmiş” başlıklı köşe yazısıyla (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/nedim-sener/ya-emeklilik-ya-istifa-41425117)  başladığı  ‘defansı’ Yaycı’nın görevden alındığı 15 Mayıs tarihine kadar sürdürdü.

Şener dünkü yazısında (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/nedim-sener/feto-tasfiye-mi-ediliyor-tasfiye-mi-ediyor-41517901)

 “FETÖ tasfiye mi ediliyor, tasfiye mi ediyor?” diyerek Yaycı’nın tasfiyesini de Cemaat’e bağlayarak bir taşla birkaç kuş vurmanın hesabını yapıyordu.

Erdoğan’ın iyi bir ‘kullan-at’ uzmanı olduğunu bilen Ergenekoncu-Ulusalcı cephe Yaycı’nın en azından YAŞ’ı atlatabilmesi için çok çalıştılar ama başarılı olamadılar.

Bir bakıma solunum cihazında ve yoğun bakımda olan Yaycı’nın fişi, tüm hısım ve akrabalarının yalvarmalarına rağmen Erdoğan tarafından çekildi.

Yaycı bu muamele karşısında ‘onur istifası’ seçeneğini kullanır mı bilinmez ama kesin olan şu; bahsettiğim üç general/amiral de Erdoğan tarafından kullanıldı ve atıldı.

ERDOĞAN’IN ESAS KORKUSU

Şu ana kadar ki anaziler daha çok Yaycı eksenli olanlardı. Ancak bu tablonun bir de Erdoğan’a bakan boyutu var.

Erdoğan’ı tedirgin eden temel konu, Yaycı’nın da içinde bulunduğu yapının ‘15 Temmuz mutabakatı’nı bozma sinyaliydi.

Üstelik son dönemde dile getirilen “Darbeyi yapacak güç mü kaldı” söyleminin “suikast” tartışmalarına dönmesi Erdoğan’ı huzursuz etti.

Erdoğan, tamamen kendi kontrolünde olan ve Kemalist/Ulusalcı/Ergenekoncu cephe ile organize ettiği 15 Temmuz’un sonuçlarından emin olmanın rahatlığıyla hareket etti.

Ama bu sefer durum farklı.

15 Temmuz’da sokaklara dökülen kesim AKP ürünüydü ama kurgulayan beyin takımı Kemalist/Ulusalcı/Ergenekoncu cepheydi.

Hatta kendisine “Başkomutanım de!” emir kipiyle hitap eden kişi, bugün kaldırıp bir kenara attığı Cihat Yaycı’dan başkası değildi.

Bir başka ifadeyle ülkeyi mevcut durumdan daha da baskıcı, kalıcı bir sıkıyönetim haline taşıyacak “suikast” senaryosunda Erdoğan, senaryonun yanlışlıkla gerçekleşmesinden korktu!

Ne de olsa Türkiye tarihi bu tür örneklerle dolu. Mesela KKTC’de yapılan bir tatbikatta merminin Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nu ıskalayıp arka sıralarda oturan albaya isabet etmesi gibi. (Diler çok itibar edilecek bir kaynak değil. Ama burada konuşan Kıvrıkoğlu’nun kendisi. https://www.takvim.com.tr/yazarlar/ergundiler/2012/08/11/kivrikoglu-pasa-konustu)

15 Temmuz ortaklığı sonrası Kemalist/Ulusalcı/Ergenekoncu cephe yıllardır uykuda olan “uyuyan hücreleri”ni uyandırarak sahaya sürdü.

Ve bu sebeple deşifre oldular.

Bu zaten Erdoğan için istenen ve planlanan bir durumdu. Ancak Erdoğan halen bu cephenin ne kadar uyuyan hücresi ve kripto elemanları olduğu konusunda emin değil.

Cihat Yaycı hadisesi ile Erdoğan, “Cebri keşif” yapmak istedi!

Özellikle askerliğini komando olarak yapmış olanlar bilir: intikal vs sebeple girilecek bir vadi, ağaçlık, mağara, karanlık bölge vb gibi yerlerde düşman varlığını tespit etme amacıyla buralarda en kritik olduğu değerlendirilen yerlerden başlayarak ateş edilir.

Eğer ateşle karşılık verilirse bu sayede hem düşmanın varlığı hem de nerelerde mevzilendiği tespit edilir ve imha edilerek o bölgeye güvenli bir şekilde girilmesi sağlanır.

Erdoğan, Yaycı gibi kritik bir hedefe ateş ederek gelecek tepki ve hamlelere göre sahadaki gizli düşmanların yerini ve sayısını tespit etmek istiyor.

Erdoğan, çıkması kaçınılmaz olan kavgada ilk yumruğu atmak istedi.

YAŞ BÜYÜK GERGİNLİĞE GEBE

Yeni sistemde kuvvet komutanlıklarından gelen veriler ışığında Savunma Bakanlığı’nda hazırlanan terfi listeleri Saray’da son şeklini alıyor ve göstermelik bir YAŞ toplantısının ardından sonuçlar ilan ediliyor.

Her ne kadar da bu haliyle artık YAŞ toplantısı ve kararlarının saygınlığı “Çorumlu Albayı Erdoğan General yaptı” (http://www.herihaber.net/gundem/corumlu-albay-buyukbas-general-oldu.html) seviyesine düşmüş olsa da Kemalist/Ulusalcı/Ergenekoncu cephe’nin 2020 YAŞ’ına dair beklenti ve umutları var.

Erdoğan; TSK’nın büyük çoğunluğunu tasfiye etmiş, alt kadroları AKP devşirmesi Subay, Astsubay ve Uzman Erbaşlarla doldurmuş olsa da halen askere güvenmiyor.

Darbe ve suikast söylentileri ile kendi yandaşlarına da “cebri keşif” uygulandığının ve kara günler için yaptığı birçok planın deşifre olduğunu fark eden Erdoğan kendi kontrolü dışında gerçekleşebilecek bir hareketliliği akamete uğratmak için ilk yumruğu vurmuş oldu!

Peki, bundan sonra neler olacak/olabilir?

Bu cevaba geçmeden önce Murphy Yasaları’ndan “Profesyonellerin ne yapacağını kestirebilirsiniz ne var ki yeryüzü amatörlerle doludur!” sözünü hatırlatmak lazım.

“Ne alaka” diyecek olursanız, evet direkt alakalı değil ama bağlantılı;

Erdoğan gibi “oynak” ve Ergenekon/Ulusalcı cephe gibi her türlü ahlak ve hukuk kuralından yoksun bir şekilde hareket eden iki aktörün karşılıklı yapacakları hamleleri kestirmek gerçekten çok güç!

Hatta birçok kez başladığınız analizi daha yarılamadan, analize dair tüm paradigmaların değiştiğine şahit oluyorsunuz!

O yüzden ‘kesin konuşmak’ riskli. Ama eldeki veriler ışığında ne olacak-olabilir sorusunun cevabını arayalım:

  • Ergenekoncu/Ulusalcı cephe “FETÖ hala daha güçlü, Yaycı Amiral’i dahi tasfiye ettiler” çığırtkanlığı yapacak, zaten istediğini yapmış mutlu/mesut Erdoğan bu dalgayı da arkasına alarak yeni bir “FETÖ Mücadele” dalgası başlatacaktır. Bu durumdan Ergenekoncu/Ulusalcı cephe de mutlu olacaktır.
  • Rejimini kavga üzerine inşa eden ve gerginlikle besleyen Erdoğan; SADAT, MİT kontrolündeki cihatçılar ve tepeden tırnağa silahlandırdığı tabanına olan itimadıyla 15 Temmuz benzeri bir kumpasla bu sefer Kemalist/Ergenekoncu/Ulusalcı cepheyle çarpışıp hem “her girdiği savaşı kazanan muzaffer kumandan” unvanını alıp hem de bu rüzgârı da arkasına alarak demokrasinin kırıntısının dahi söz konusu olmadığı bir diktatoryal rejime geçiş yapabilir.    
  • Erdoğan, rejimini 18 yıldır inşa ve tahkim ediyor. Kemalist/Ulusalcı/Ergenekoncu cephe ise birçok karanlık yönleriyle birlikte en az 100 yıllık bir geçmişe sahip. Bu sebeple bu cephenin tam olarak imkân ve kabiliyetleri bilinmiyor. Eğer köşeye sıkıştıklarını ve bu topraklarda var olma mücadelerinin riske girdiğini düşünürlerse; bu güne kadar görmediğimiz ve duymadığımız bir hamleye kalkışabilirler.
  • Her iki taraf da gireceği mücadeleden galip çıkacağı konusunda emin olamazsa, yeni bir stand-by anlaşması imzalayabilirler. Böyle bir anlaşmadan her halükarda Erdoğan daha fazla alan kazanmış, kontrolü daha fazla ele almış ve Kemalist/Ulusalcı/Ergenekoncu cephe zayıflamış olarak çıkacaktır.

Görünen birçok kalesini kaybeden Kemalist/Ulusalcı/Ergenekoncu cephenin böyle bir işe girip girmeyeceğini ise kestirmek zor!

Sonuç olarak Cihat Yaycı’nın kızağa çekilmesi olayı sıradan bir hadise değil. Malesef tüm senaryolar ve projeksiyonlar zor günlerin habercisi.

[Adem Yavuz Arslan] 16.5.2020 [TR724]

Yargı Kimin Elinde? [Av. Osman Zerey]

Odatv yazarları Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan bir MİT mensubunun cenaze görüntülerini yayınladıkları gerekçesiyle 5 ve 6 Mart tarihlerinde ayrı ayrı tutuklanmışlardı. Kısa süre önce de iddianame hazırlanarak haklarında TCK. 329 madde kapsamında, ‘Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama’ suçlamasıyla dava açıldı.

Tutuklamaya giden süreç herkesin gözü önünde yaşandı. Önce, iktidara yakın kalemşörler tarafından hedef gösterildiler sonrasında hemen soruşturma başlatıldı ve yapılan tüm itirazlara rağmen kısa bir süre içerisinde tutuklanarak cezaevine konuldular. Yapılan tutuklamaların arkasında kimlerin olduğunu CHP Milletvekili Veli Ağbaba, ‘Fatih Tezcan polis, Hilal Kaplan emniyet müdürü, Ersoy Dede savcı, Cem Küçük sulh ceza hakimi’ şeklinde açıkladı.

Olay tüm açıklığı ile ortada iken, yaşanan süreçlerin nasıl gerçekleştiği herkes tarafından bilmekte iken, yargıya, kolluğa hakim gücün kim olduğu tereddütsüz bilinmekte ve bunların hiçbirisi inkar edilmemekte iken, odatv tüm bu gerçekliği inkar eder sekilde olayları bir şekilde cemaate bağlamaya devam ediyor.

Dün Celal Ülgen tarafından, tüm bu gerçekler bir kenara bırakılarak, ‘Bu bildiğin Fetö Yöntemi’ şeklinde bir yazı kaleme alınabiliyor. Olayın cemaatle alakası olmaması rağmen asıl faili konuşmak yerine cemaati hedef göstermek, hastalıklı bir ruh halinden başka bir şey değildir.

Bazı kişilerin kafalarında yer alan saplantının büyüklüğü, gözle görülür gerçeklikteki vakıalara dahi inanmalarını zorlaştırıyor. Açık gerçekliği görmedikleri/ göremedikleri için de olayları doğru tahlil edemiyorlar ve de doğru sonuç çıkartamıyorlar.

Bu zihniyetteki insanlar için orta yol yoktur. Siyah- beyaz düşünürler. Kim ne yaparsa yapsın onlara göre suçlu cemaattir. Bu kurallarında da esneme yapmazlar.

Yazıda yer alan değerlendirmelere bakıldığında ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır. Celal Ülger’e göre Odatv soruşturması sürecinde “fetö” yöntemleri kullanılmış. Bu yöntemleri şu şekilde ifade ediyor;

İddianameler biz avukatlara verilmeden önce basına sızdırılırdı,
Kısıtlama kararı olan dosyalardaki ifadelere biz ulaşamazdık yandaş basında çarşaf çarşaf yer alırdı,
Savunma erişemesin diye mutlaka soruşturma açılır açılmaz kısıtlama kararı alınırdı,
Kısıtlama kararları adeta savcılığın çekmecesi içinde bulunurdu.
Tam olarak demek istediğim de bu açıklamasına yansıyan zihni altyapısı.

Sayın Ülgen mesleki tecrübe olarak benden daha büyük olduğu için iyi hatırlayacaktır. Avukat olarak o süreçlerde bulunduğum için ben de iyi biliyorum. Bu ülkede iddianameler, savcılar tarafından basın açıklaması yapılarak duyuruluyor ve yargılaması yapılmamış insanlar medya önünde suçlu ilan ediliyordu. Yapılan hiçbir itiraz da dikkate alınmıyordu.

İddianamelerin basın mensuplarına verilmesi ne bugünün ne de dünün sorunu değil. Bu sorun hep vardı. Bu sorunun asıl müsebbibi ise buna izin veren, teşvik eden iktidarlardı. Bu gerçeğe rağmen, faili farklı yerlerde arama düşüncemiz nedeniyle bu tür sorunlara çözüm üretemiyoruz.

Ülgen’in cemaate atfen söylediği yöntemler, iktidarın yöntemleridir. İktidarlar istediği için bu yöntemler vardır. Bunu anlamak için yasa yapma süreçlerinde ki konuşmalara ve yapılan yasa değişikliklerine bakmak yeterli olacaktır.

Celal Ülgen’in yazısına konu olan Ceza Usul Kanununun 153 maddesinde yer alan, soruşturma evresinde dosyaya savunma tarafı olarak ulaşılabilme hakkıyla ilgili AKP iktidarı bazı değişiklikler yaptı. Yapılan bu değişiklikler bize failin kim olduğunu açıkça gösteriyor. Birlikte bakalım…

17/25 Aralık sonrasında iktidar mensupları aleyhinde başlatılan soruşturmalar nedeniyle Ceza Usul Yasasında bazı değişiklikler yapıldı. Değiştirilen maddelerden bir tanesi de soruşturma aşamasında dosya inceleme hakkını düzenleyen maddeydi. AKP iktidarı 26/2/2014 tarihli 6527 sayılı yasayla bu maddede de değişiklik yaparak, soruşturma aşamasında ki tüm kısıtlamaları kaldırdı. Bu değişikliği yapma gerekçesi de şu şekilde açıklanmıştı;

‘İddia ve savunma makamları arasında, iddia ve savunma faaliyetinin gereği gibi yapılmasına engel olacak ayırımlar yapılması; örneğin iddia makamının bildiği bir delili savunma makamının bilmemesi, silâhların eşitliği olarak bilinen ilkeye aykırılık teşkil etmektedir. Silâhların eşitliği, savunma makamının bir hukuk devletinde kendisine tanınmış bulunan hakları etkin bir şekilde kullanabilmesi anlamına gelmektedir. Bu ilkenin daha etkin bir şekilde hayata geçirilebilmesi amacıyla Ceza Muhakemesi Kanununun 153 üncü maddesinde önemli bir değişiklik yapılmaktadır. Söz konusu maddeye göre müdafiin dosya içeriğini incelemesi veya belgelerden örnek alması soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkiminin kararıyla bu yetkisi kısıtlanabilmektedir. Teklifle, söz konusu hüküm yürürlükten kaldırılmakta ve müdafiin soruşturma evresinde hiçbir kısıtlama olmaksızın dosya içeriğini inceleyebilmesi ve istediği belgelerden örnek alabilmesi sağlanmaktadır.’

Yasada yapılan bu değişikliği, iktidarın kendini düşündüğü için yaptığını bilmemize rağmen, menuniyetle karşılamıştık. Ancak, ne yazık ki bu düzenleme uzun sürmedi. AKP iktidarı kendilerine yönelik soruşturmaları takipsizlikle kapattıktan sonra yasada yeniden bir düzenleme yaparak, tüm bu yöntemlerin sahibinin iktidar olduğunu açıkça göstermiş oldu.

2/12/2014 tarihinde 6572 sayılı yasayla yapılan değişiklikle soruşturma aşamasında avukata yeniden kısıtlama getirildi. İktidar, savunma faaliyetinin gereği gibi yapılması anlayışını 10 ay sonra değiştirerek gerçek iradesini göstermiş oldu.

Yapılan değişikliğe CHP Komisyonda şu gerekçelerle itiraz etmişti;

‘Soruşturma aşamasında dosyaya erişim yetkisi yeniden kısıtlanmaktadır. Adalet Bakanı Sayın Bekir Bozdağ’ın 17 aralık soruşturması sonrasında CMK’nın 153. Maddesinde düzenlenen kısıtlamaya ilişkin düzenlemenin kaldırılmasında gerekçe olarak ifade ettiği “AİHM standartlarına uygun bir şekilde silahların eşitliği ilkesi nazara alınarak her türlü kısıtlamayı kaldırdık” dediği maddenin önceki haline geri dönülmektedir.

17 Aralık sonrası yolsuzluk soruşturmalarına ilişkin evrakı alabilmek için kaldırılan madde konjonktör değişmesi, sulh ceza hâkimliklerinin ihdası, uygun hakimlerin atanması ve hükümet iradeli HSYK sonrasında yeniden kısıtlama maddesine geri dönülmektedir. Esasen yapılan bu değişiklik yasama yetkisinin kötüye kullanımıdır.’

CHP’nin yaptığı bu izahata bakıldığında, iktidarın konumunu görmeyen kişilerin bakış açılarında ki sorunu düzeltmeleri gerekir. Aksi takdirde gerçeği görmeden yorum yapmaya devam edeceklerdir.

AKP iktidarının yapmak istediğini ve yargı süreçlerinde yaşanan tüm olayların asıl failinin AKP iktidarı olduğunu da bugün iktidar ortağı olan MHP, 6527 sayılı yasanın komisyon aşamasında yaptığı açıklamada şöyle ifade etmişti;

‘Yıllardır, başta uzun tutukluluk olmak üzere, masumiyet karinesinin çiğnendiği, özel hayatın gizliliğine riayet edilmediği gibi adil yargılama hakkının ihlal edildiği yönündeki hiçbir itirazı duymayan iktidar, 17 Aralık soruşturmasıyla beraber acele bir kanun teklifi hazırlamıştır. Hükümet, kendisine yönelmiş yolsuzluk operasyonunu durdurmak, muhtemel operasyonları engellemek, alınmış mahkeme kararlarının içini boşaltmak için yargıya karşı bir taarruza geçmiştir.

Hükümet bir süredir, yargıya tamamen hâkim olmak için, ihtiyaç duyduğu hukuki alt yapıyı tanzim etme gayretindedir. Son tekliflerde, hem yolsuzluk operasyonlarını önlemek, hem de yargıyı dizayn etme hevesinin bir örneğidir. Hükümetin bu sorumsuzca davranışları neticesinde, Kuvvetler ayrılığı ilkesi -Hukuk Devleti ve Parlamenter Demokrasi uygulamalarında büyük ölçüde sapmalar olmuştur:

 – Mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkim teminatı zedelenmiştir.

– İfade hürriyeti ve basın özgürlüğünde hükümetçe önemli ihlaller yapılmıştır.

– Yargı kararları uygulanamaz olmuştur.

– İnternet denetim altına alınmıştır.’

MHP tarafından yapılan bu izahatı da okuduktan sonra;

Yargısal süreçlerde tüm işleyişin sorumlusunun AKP iktidarı olduğunu görmemeyi, yargıyı ele geçirmek isteyen ve geçirenin iktidar olduğunu inkar etmeyi, tutuklama kararlarının arkasında bizzat iktidarın olduğunu anlamamayı; saplantı, bağnazlık ve yobazlıktan başka türlü izah etmek mümkün olmayacaktır.

[Av. Osman Zerey] 26.4.2020 [GenoTR]

Asıl Hainlik Ne? [Av. Nurullah Albayrak]

Dürüstlüğü, tarafsızlığı, objektifliği tartışmalı bir hakimin sizin davanıza bakmasını ister misiniz? Ya da her sözüyle kin ve nefretini açıkça göstermeye çekinmeyen bir hakimin. Elbette kimse, bu özelliklere sahip bir kişinin bırakın kendi davasında yargılama yapmasını, hakim olmasını bile istemez. Bu nedenle de hakimlerde bulunması gereken özelliklerle ilgili ‘yargı etiği ilkeleri’ adıyla kurallar belirlenmiş, disiplin kuralları düzenlenmiş ve hakimlerin sadece tarafsız olması değil tarafsız olarak görülmesinin de sağlanmasına çalışılmış.

Ancak, siyasi duruşunun etkisiyle edindiği nefret, kin, öfke gibi duygularla bu zamana kadar örneği olmayacak şekilde sosyal medyada Cemaat mensuplarına karşı ahlak sınırlarını da aşar tarzda paylaşımlarda bulunan bir yargıç var. Bir dönem HSYK üyesi olan şimdi ise Yargıtay 5. Ceza Dairesi üyesi olan hakim İsa Çelik.

Hakim İsa Çelik, dün twitter hesabından bir paylaşım yaparak, içeriğinin doğru olup olmadığını bilmediği ancak, peşin hükümle doğru kabul ederek müvekkilim Sayın Fetullah Gülen tarafından 1965 yılında dönemin Ermeni Patriğine bir mektup gönderildiğini iddia etti ve  yeni ithamlarda bulundu. Ekine de düzmece olarak hazırlanmış olan mektup örneğini koydu. Öncelikle, bahse konu mektup Sayın Gülen tarafından yazılmamış ve gönderilmemiştir. Daha önceden de çokça yapıldığı gibi birileri tarafından sahte olarak üretilen bir metin Sayın Gülen’e mal edilmek istenmiştir.

Aslında bu tür ithamlar siyasiler ve iktidar yandaşı medya mensupları tarafından sürekli yapılıyor. Buradaki asıl sorun twitter hesabında Yargıtay Üyesi olduğunu yazan birisinin insanlara iftira atması, hedef göstermesi ve yargılamaları etkilemeye çalışmasıdır.

Bu davranış Yargıtay üyesinin ilk kusuru da değil. Dava dosyalarından aldığı ve nasıl elde edildiği belli olmayan bilgi belgeleri de paylaşmak suretiyle bir gruba karşı olan kinini açık olarak sergilemektedir. Aslında twitter hesabı incelendiğinde sosyal medyada ki varlık sebebinin Hizmet Hareketi mensupları aleyhine faaliyet yürütmek olduğu da anlaşılacaktır. 

Bir Yargıtay üyesi, Yargıtay’da görülen 1000’lerce dosya, yerel mahkemelerde görülmekte olan 10.000’lerce dosyayı etkileyecek tarzda iftira bir belge üzerinden suçlama yöneltemez. İftira olarak hazırlanmış bir yazıyı, gerçekmiş gibi paylaşıp üzerine bir de hüküm bina etmek hakim dürüstlüğü ile bağdaşmaz. Dava dosyalarını özel olarak takip edip, yargılaması devam eden konularla ilgili elde ettiği bilgileri kamuoyu ile paylaşması ve ithamlarda bulunması kabul edilemez. 

Bu durum sadece bizim tarafımızdan değil, hukuk devleti olduğu iddia eden tüm ülkeler tarafından da böyle kabul edilir. Ancak, ne yazık ki bir yargıtay üyesi tarafından yapılan hukuk dışı açıklamalar, Yargıtay tarafından HSK tarafından sorun olarak görülmüyor. 

Oysa, Yargıtay tarafından daha yeni yapılan bir çalışma kapsamında hazırlanan yargı etiği eğitim kitabında yer alan ilkelere göre, bu şekilde davranan bir Yargıtay üyesinin o görevde bir dakika bile tutulmaması gerekiyor.

‘Nefret, kin, öfke vb. gibi duyguları işine karıştıran kişilerin objektif olmaları söz konusu olamaz. Davanın taraflarına olumlu ya da olumsuz duygularla yaklaşmak yargı etiğinin ihlali anlamına gelmektedir.

Tarafsızlığın en esaslı gerekliliklerinden biri hiçbir kişi ya da gruba karşı önyargılı ve yanlı davranmamaktır.

Bir hâkim, yalnızca resmi görevlerinin ifası sırasında değil, her zaman onurlu ve yargısal makam için faydalı olacak şekilde, yolsuzluk, aldatma ve hilekârlıktan uzak, iyi ve erdemli hareket etmelidir. Bu nedenle, dürüstlük sadece mahkeme içindeki çalışmalarda değil, mahkeme dışındaki davranışlarda da geçerli bir temel değerdir.

Mesleğe yaraşır davranış da şu şekilde ifade edilmiş.

Toplumdaki ilişkilerinde nezaket ve saygı ile hareket etmesi,
Dürüst, güven telkin eden, ilkeli davranışlar sergilemesi,
Sosyal medya ve diğer iletişim mecralarında tarafsızlıklarını koruması,’ 

Yargıtay tarafından belirlenen bu ilkelerin yanında HSK tarafından da paylaşılan Bangolar Yargı Etiği İlkeleri açısından da sorun vardır.

‘Hâkim, mahkeme içerisinde ve dışında, halkın, hukukçuların ve dava taraflarının yargı ve hâkim tarafsızlığına duyduğu güveni koruyacak ve artıracak davranışlar içerisinde olmalıdır.

Hâkim, kamuya açık olsun veya olmasın, herhangi bir şahıs ya da mesele konusunda adil yargılamayı etkileyebilecek herhangi bir yorum da yapmamalıdır.’

Bu ilkeler karşısında düzmece bir belge üzerinden insanlara suçlama yönelten bir Yargıtay üyesi hakkında neler yapılacağını bekleyip göreceğiz.

İkinci olarak ise, zannedersiniz ülkede insanlar cezaevlerinde, karakollarda ölmüyor/öldürülmüyor, gündüz vakti ailelerinin yanından kaçırılarak aylarca işkence yapılmıyor, adil yargılanma istedikleri için öldürülmüyor, işlerinden atılarak ‘ağaç kabuğu yesinler’, yardım istediği için ‘canları cehenneme’ denmiyormuş gibi, 2020 dünyasında soykırıma varan uygulamalar yapan ülkenin yargı mensubu, Ermeni soykırımı yapıldı diyenleri hain ilan ediyor ve genlerinde sorun olduğunu iddia ediyor.

Asıl hainlik;

Hukukçu kimliğine sahip birisinin en temel hukuk ilkelerini yok saymasıdır.

Hukuk güvenliğini yok etmesi ve adil yargılanma gibi temel bir hakkı uygulanamaz hale getirmesidir.

Yargı organlarının kararları nedeniyle insanların ölüme gönderilmesidir.

Yargı organlarının iktidarın sopası olarak kullanılmasına onay verilmesidir.

Adaletin tecellisi için değil de iktidarın bekası için yargılama yapılmasıdır. 

[Av. Nurullah Albayrak] 27.4.2020 [GenoTR]

“Canımı Sıkan Konuşma Yaparsan Seçim Sistemini Değiştirim” [Av. Ömer Turanlı]

Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın eşcinsellik üzerine söylediği sözlere karşı Ankara Barosu tarafından yapılan açıklamayı gerekçe göstererek, barolara müdahale edilmesi talimatı verdi. “Daha önceki yıllarda bu konuda bir hazırlık yapmış ve belirli bir seviyeye getirmiştik. Bu çalışmayı derhal yeniden ele almalı varsa eksiklerini tamamlayıp en kısa sürede Meclisin takdirine sunmalıyız” diyerek bu konuda önceden yapılan çalışma olduğunu da söyledi. AKP heyeti de hiç vakit kaybetmeden yapılacak düzenleme için ‘tam zamanı’ diyerek çalışmalara başladı.

Cumhurbaşkanının talimatıyla yapılacak düzenlemeye barolardan haklı olarak tepkiler gelmeye başladı. İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu tarafından yapılan açıklama da ise talimatın arkasında ki açık gerçeği gizlemek istercesine, bu projenin “fetö projesi” olduğu iddia edildi.

Peki doğrusu ne?

AKP iktidarının ve Siyasal İslamcı siyaset anlayışının rahatsız olduğu kişi ve kurumlarla ilgili yasa yetkisini kullanmak suretiyle müdahalede bulunması ilk örnek değil, olayı doğru anlamak istemeyenler yüzünden son da olmayacağı anlaşılıyor.

Barolarla ilgili düzenleme yapılması isteği ilk olarak 1996 yılında Refah Partisinin Adalet Bakanı Şevket Kazan tarafından gündeme getirildi. Kazan’ın hazırlattığı baro düzenlemesine yine dönemin baro başkanları ciddi tepki göstermiş ve hükümeti “tabandaki talibanları” tatmin etmekle suçlamışlardı.

İkinci düzenleme girişimi ise 2014 yılında gerçekleşti. Gerçi tartışmalar 2013 Eylül’de başlamıştı ama somutlaşması 2014’deki Danıştay krizine kadar uzamıştı. AKP iktidarında ve Sadullah Ergin’in Adalet Bakanlığı döneminde yani.

Feyzioğlu’nun 2013’deki beyanatları üzerine Sadullah Ergin bir açılama yapmış ve tartışma derinleşmişti. Feyzioğlu gazetecilere Ergin’in açıklaması ile ilgili yorum yaparken direk hükümeti ve Adalet Bakanını hedefe koymuştu. Konuşmasının üzerinden 33 dakika geçmeden Ergin’in karşılık verdiğini söyleyerek “Ben senin yetkilerini budarım, seçim yöntemini de değiştiririm. Çünkü canımı sıkan bir konuşma yaptın” şeklinde bir açıklama ile AKP iktidarının barolarla ilgili neden düzenleme yaptıkları gerçeğini açıklamış oldu Feyzioğlu.

Devam edelim… 10 Mayıs 2014’te Danıştay’ın 146. açılış yıldönümünde Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun konuşması krize neden olmuş ve Erdoğan “edepsizlik” diye diye toplantıyı terk etmişti. Erdoğan’ı kızdıran konuşmanın başlıklarından biri de gündemdeki baro düzenlemesiydi. Feyzioğlu konuşmasında düzenleme ile ilgili kısaca şunları söylüyordu: “…Avukatlık Kanunu’na acilen ihtiyacımız vardır. Böyle bir kanun, ancak Türkiye Barolar Birliği ve baroların öncülüğünde hazırlanabilir. Biz, bu amaçla, Türkiye’nin tüm bölgelerinden katılım sağlayarak, bir çalışma komisyonu kurduk ve taslağımızı hazırladık… Aynı dönemde, Adalet Bakanlığı çatısı altında ayrı bir komisyon daha kuruldu… Taslağın, baroların delege yapılarını temsilde adaleti hiçe sayarak düzenleyen, avukatlığı sermaye şirketleri eliyle yürütülen ticari bir faaliyet haline getiren, şubeleşmeye izin vermek suretiyle büyük şehirlerde kurulan şirketlerin diğer şehirlerimizdeki avukatlarımızın yaşama alanlarını ellerinden alan düzenlemeleri başta olmak üzere, çeşitli hükümlerine dair çekincelerimizi de ortaya koyduk.”

Görüldüğü üzere Bakanlık 2014 yılında Avukatlık Kanunu hazırlığı içinde ve Barolar bu düzenlemeye tepkili. Feyzioğlu tarafından yapılan açıklamadan da anlaşılacağı üzere, düzenlemenin gerekçesi Baroların iktidarın hoşuna gitmeyecek şekilde konuşmalar yapması.

Akit gazetesi yazarı Hasan Karakaya’nın 2 Eylül 2013 yılında kaleme aldığı yazı da barolarla ilgili düzenlemenin kimler tarafından istendiğini açıkça göstermesi açısından önemli. Hasan Karakaya iktidar için sıradan bir isim değil iktidarın akıl hocalarından birisiydi. Hasan Karakaya hayatını kaybettiğinde Cumhurbaşkanı’nın özel uçağı ile cenazesi getirildi ve Cumhurbaşkanı mezarı başında dua etti. Karakaya o yazısında, baro seçim sitemiyle ilgili değerlendirmelerini açıkça ifade ediyor ve bu kapsamda yapılan düzenlemeyi de memnuniyetle karşıladığını ifade ediyor. İsteyenler buradanokuyabilir.

2017 yılında da konu tekrar gündeme geliyor. Adalet Bakanı bu sefer Bekir Bozdağ. Bozdağ avukatlık sınavı getireceklerini söylerken, Feyzioğlu’nu da alternatif CHP başkanı olarak çalışmakla suçluyor, karşılıklı tartışmalar sürüp gidiyor.

Özetle, Siyasal İslamcıların barolardan duyduğu rahatsızlık yeni değil. 1996’da Refah Partisi döneminde ve 2013-2014 ve 2017’’de AKP dönemlerinde Barolar ile ilgili yasal düzenleme gündeme geliyor. Amaç seçim sistemini değiştirerek iktidara yakın baro yönetimlerinin önünü açmak ve savunmayı da siyasallaştırarak hukuku tamamen ortadan kaldırmak.

Yapılan düzenlemeyi hiç şüphesiz, şu an itibariyle avukatların haklı olarak tepki gösterdiği, Feyzioğlu’nun “Ben senin yetkilerini budarım, seçim yöntemini de değiştiririm. Çünkü canımı sıkan bir konuşma yaptın” açıklaması özetliyor. Bunun dışında ki iddialar tamamen safsatadan ibaret.

İstanbul Barosu Başkanı’nın gerçeği yansıtmayan bu tavrının da ne demokrasi, ne insan hakları, ne masumiyet karinesi, ne savunma hakkı, ne hukukun üstünlüğü ne de evrensel bir değerle bağdaşmadığını ve bu tavır ile hak savunucusu olunamayacağını da hatırlatmakla yetinelim.

[Av. Ömer Turanlı] 7.5.2020 [GenoTR]

Başörtülü Bacımın Oğlu Ahmet [Av. Tarık Fazıl Önel]

Hava buz gibiydi. Evde annesine yemek götürebilmek için kibrit satıyordu küçük kız en az kendisi kadar ince sesiyle. Bir Yılbaşı akşamı karşı caddeye geçerken ayağından düşürdüğü terlikleri iki haylaz çocuk alıp kaçmıştı. Hava buz gibiydi ve bu sefer ayakları da çıplaktı. Etrafından gelip geçen kalabalığın arasında koşturup duruyordu. Tek bir kibrit bile satamamıştı. Hava buz gibiydi ve hiç kibrit satamadığı için eve dönmek istemiyordu.

Küçük kızın kibrit satma isteğine inat fırtına daha da şiddetlendi. Çaresiz bir duvar kenarında büzülüp kaldı. Öyle üşümüştü ki artık parmak uçlarını hissetmiyordu. Sığındığı duvara bir kibrit sürttü. Yanan ateş karşısında adeta büyülenmişti. Bir anda kendini sıcacık bir sobanın karşında otururken buldu. Bir kibrit daha yaktı… Alevler arasından kocaman bir ziyafet sofrası göründü. Bir sonrakinde sıcak bir yaz günü yıldızları seyrediyordu. Sonrakinde çok sevdiği ninesini görmüş ve çok mutlu olmuştu. Kibriti çok az kalmıştı… Ninesi kollarını uzatmış yanına çağırıyordu küçük kızı. Ninesine bir adım atmıştı ki artık ne soğuk ne de açlık hissediyordu. Hissettiği tek şey huzurdu…

Ertesi gün bir duvar dibine sığınmış hareketsiz küçük bir kız çocuğu bulmuşlardı. Etrafında ise yanmış kibrit çöpleri…. Kibrit çöplerinden başka kimse sahip çıkmamıştı gözlerini bir daha açmamak üzere kapatırken.

Kibritçi Kız. Her ne kadar masal gibi mutlu bitmese de o aslında bir Andersen Masalı. Özünde “Toplumsal Duyarsızlık” yatan bir hikaye.

Günümüzde buna bir de “bürokratik duyarsızlık” ve “devlet vicdansızlığı” da eklendi. Yaklaşık 1 yıl boyunca 8 yaşındaki çocuğun çığlığını duymadı devlet ve bürokrasisi. Duymak istemedi…

2018 Şubatında karı-koca gözaltına alınıp birlikte tutuklandılar. Oğulları 7, kızları 4 yaşındaydı henüz. Anne yaklaşık 3 ay tutuklu kaldıktan sonra serbest kaldı. Baba ise 9 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Annesi Ahmet’i kol ağrısı şikâyetiyle hastaneye götürdüğünde omzunda bir kitle gördüler ve doktor bu kitlenin 6 ay önce oluştuğunu söyledi. Yani tam da anne ve babasının tutuklandığı günlerde oluşmuştu kitle.

Minicik vücudu üzüntü ve stresi kaldıramamıştı. Doktorlar kemik kanseri teşhisi koydu ve büyük bedenlerin bile kolay kaldıramadığı kemoterapi tedavisi tam 6 ay sürdü. Tümörde en ufak bir küçülme olmayınca bu sefer radyoterapiye başladı. Yaklaşık 2 ay süren tedaviye de tümör direnç gösterdi. Ameliyat artık kaçınılmaz oldu. Hem hastalık mücadelesi hem babasının yokluğu üzüntü ve stresi beraberinde getiriyordu. Hastalık olan bölgede bu sefer zona oluştu. Ameliyat mecburen ertelendi. Ahmet’in morale ihtiyacı vardı fakat babası yanına gelemiyordu. 2019 Temmuz ayında ameliyat oldu Ahmet ve kürek kemiği alındı. Maalesef ki kanser akciğerine de sıçramıştı. Doktorlar bile bu kadar kısa sürede sıçramış olmasına şaşırıyorlardı.

Çaresi kalmayan anne sesini sosyal medya üzerinden duyurmaya çalıştı. Ahmet hastalığın bu kadar kısa sürede nasıl yayıldığını bize kendisi söyleyecekti;

“19 aydır babamı görmüyorum. Bir yıldır hastayım. Babama sarılmak ve iyileşmek istiyorum.”

Oğlunun sesini duyurmak isteyen Anne Zekiye Hanım twitter üzerinden duyurduğu şu sözleri için yeniden gözaltına alınacaktı;

“Ahmed Burhan’ın sesini duyun, onu hep birlikte yaşatalm”

Sosyal medya baskısı sonucu anne serbest bırakıldı. En ufak bir mağduriyet paylaşımı bile rahatsız ediyordu iktidar ve avanelerini. Cadı avına maruz bıraktıkları hiç kimse mağdur görünmemeliydi. Arkalarından giden yığınlar sadece hamaset kokulu 15 Temmuz senaryolarıyla meşgul olmalıydı.

Annenin sesini iktidar duymasa da çok uzaklardan duyanlar olmuştu. Almanya’da faaliyet gösteren “Immun Onkologisches Zentrum” isimli kanser merkezi Ahmet’i tedavi etmek istedi. Bu sefer de anne Zekiye Hanım yurtdışı yasağına takıldı. Ne kadar dilekçe verse de vicdanı!!! ile hareket eden Türk yargısı yasağı kaldırmadı. Ahmet’in tedavisi gecikmesin diye Almanya yolculuğunda babaannesi refakat etti. Yine sosyal medya sayesinde Almanya’ya uçmadan evvel babasını görebildi Ahmet. Hastanede babasını alnından öptüğü video kalbi olan her insanı mutlu etmişti.

Tarihler 2020 yılı ocak ayının 20’sini gösterdiğinde Ahmet’in Almanya serüveni başladı. Babasızlık bir yana, 8 yaşında annesizlik ayrı bir hasret oldu yüreğine. Anne özlemine en fazla 2 hafta dayanabildi. 3 aşamalı tedavinin 1. aşaması bittiğinde annesine kavuşmak için geri döndü. Anne-oğulun kavuşmasındaki mutluluğu hep birlikte izledik fakat bu da kısa sürecekti.  Metastaz ayağındaki kemikleri kırdığı için ayağı alçıya alındı. Çok acı çekiyordu Ahmet.

Tedavinin 2. aşaması için yeniden Almanya’ya gitmesi gerekiyordu. Beraat etmiş olan anne Zekiye Hanımın yurtdışı yasağı ısrarla kaldırılmıyordu. Sosyal medya burada da yardıma koştu ve baskı sonuç verdi. Mahkeme yurtdışı yasağını kaldırdı fakat bu sefer de Valilikten pasaport alamadı. Valilik emniyet müdürlüğünün koyduğu şerh yüzünden pasaport vermedi. Uzun uğraş sonucu pasaportu aldı fakat Ahmet ile tam Almanya’ya uçacakken yeniden yurtdışı yasağı konulması sebebiyle bu sefer de havalimanı polisi pasaportuna el koydu. İktidar ve avanesi zulmü ince ince işliyordu. Bir kez daha sosyal medya ve az kalmış iyi insanlar yardım eli uzattı.  Anne ve oğul tedavinin 2. aşaması için Almanya’ya gidebilmişti. Güzel haberler ile dönmelerini beklerken “tedaviye cevap vermiyor” cevabıyla geldiler. Yaşının küçüklüğü kadar az bir vakti kaldığını söyledi doktorlar. O kadar azdı ki aylar ifadesi bile çok geliyordu.

İdam mahkumunun son arzusu gibi tek bir isteği vardı halbuki. Annesi gibi babası da yanında olsun istiyordu. Vicdanlı adalet sistemimiz Ahmet’in bu isteğini çok buldu. Aslında aylardır çok bulmuşlardı.  Gün geçtikçe kötüye gitti Ahmet… Almanya dönüşünden haftalar sonra hastaneye kaldırıldı. 3 kez kalbi durdu. 6 Mayıs günü “herşeye hazırlıklı olun” dedi doktorlar annesine. Ahmet hayattayken babası son bir kez görebilsin diye avukatı “idari izin” dilekçesi verdi fakat cezaevi savcısı vicdanıyla!!! hareket edip “sabah görür oğlunu” diyerek reddetti. Savcının dediği gibi babası Ahmet’i sabah görecekti ama…. “Ama”dan sonrasını söylemeye insanın dili varmıyor. Reddedilen “idari izin” değişecek fakat bu sefer “mazeret izni” olarak kabul edilecekti. Ahmet baba hasretiyle ötelere gidecek, babası da oğlunu hayattayken göremeyecekti. Oğlunun cenazesi için “mazeret izni” ile çıkabilmişti. Oğlunun mezarı başında dua ederken etrafında tam 10 jandarma nöbet bekliyordu. “İyilikte yarışın” ayetine inat bir devlet bütün kurumlarıyla tek vücut olup zulümde yarışıyordu.

Ahmet’in ölüm haberi “muhalif” görünen Fox Tv dahil ana akım hiçbir tv kanalına haber olmadı. Anadolu Ajansı, Demirören Haber Ajansı ve İhlas Haber Ajansı gibi yerli ve milli hiçbir ajansımızdan ölümü hakkında haber geçmedi. İnternette “Ahmet öldü” diye arattığınızda hangi sitelerin haber yapmış olduğunu bizzat kendiniz görün isterim.

Sahi oğlunu son bir kez dahi görmesine izin verilmeyen baba nasıl bir kumpas ile cezaevine atılmış ve 10 yıl ceza verilmişti. Harun Ataç’a kurulan kumpas iddianamesindeki suçlamalara bakalım isterseniz. Özel bir öğrenci yurdunun müdürlük vazifesini yapmak, dini sohbetlere iştirak etmek ve mesajlaşma programı kullanmak. Bırakın şiddet içeren bir eylem tespitini, hakkında bir öğrenciye sesini yükselttiğine dair iddia bile bulunamamış. Belli ki bulamazlardı da…. Bulunamayan şiddet eşliğinde terör örgütüne üye olmak kumpasıyla 10 yıl hapis cezası veriliyor.

İnfaz yasasıyla Ahmet’in babasını affetmeyen devlet başka bir babayı affedecekti. 2 baba düşünün. Birini cezaevinde tutup diğerini çıkararak 2 çocuk ölümünün sorumlusu olacaktı devlet.

Kadına şiddet suçundan tutuklanmıştı Müslüm. Hani Akp’nin “kamu vicdanını rahatsız edecek suçlar” dediği suçlardan biriydi. Af kapsamı dışında bıraktık diyerek açıkça yalan söylemişlerdi. Müslüm’ün eşine karşı şiddeti öyle darp felan da değil. Makas ile eşinin boğazını kesmeye çalışmıştı. Neyse ki Akp iktidarı sayesinde 6 ay kadar yatıp aftan yararlanarak serbest kaldı. Bir baba olarak çocuklarını görmek istedi ve 3 çocuğunu birkaç günlüğüne yanına aldı. Sadece o birkaç günde çocukların ellerine tahtalarla vurarak eziyet etmeye başladı. Kardeşler 9, 7 ve 5 yaşındalardı. 9 yaşındaki kızını odanın duvarına kollarından asarak hortumla dövdü. O kadar çok işkence etti ki Ceylan’ın küçük bedeninden çıkan kanlar perdeleri ve duvarı boyamıştı. Sonrası “baba” kavramını öyle lekeliyor ki sormayın. Baba evde 155’i arayarak polisi eve çağırdı. Polisler gelmeden kendisi ise diğer 2 çocuğunu annesinin kapısına bırakıp kaçtı. 9 yaşındaki Ceylan 4 gün süren hayat mücadelesini ise kaybetti.

Oysa Hukukçu kimliğiyle bilinen AKP Grup Başkanvekili Özlem ZENGİN ne demişti;

“Özellikle kadınlar rahat olsunlar. Kadınların tüm hak ve hukuku başta biz kadın milletvekillerine emanettir. Onların rahatsız olacağı hiçbir şey bu Meclisten çıkamaz” ve şöyle devam ediyordu;

“Bazı kodlamalar yapılıyor ve bu kodlamalar üzerinden anlatımlar yapılıyor. Kamuoyunu tahrik edecek; kadınlarla ilgili suçlar konusu, kimler tahliye olacak bunlar anlatılırken bilerek gerçeğin büküldüğünü görüyorum”

Gerçekleri gerçekten çok iyi eğip büktünüz Özlem Hanım. Rahat olsunlar dediğiniz kadınlara şiddet uygulayanları da çıkardınız, çocukların ölümlerini de seyrettiniz. Bal gibi de katilsiniz.

Babasına kumpas kurulan Ahmet’te, duvara iple bağlanıp işkence edilen Ceylan’da geri gelmeyecek. Kibritçi Kız, Ahmet ve Ceylan artık birlikte çok güzel oyunlar oynayacak.

Ergenekoncu Tümamiral Cem Aziz ÇAKMAK’ı öngörüsünden dolayı takdir etmek gerekiyor. Sahi ne demişti tam 8 yıl önce;

“çoluk çocuk demeden rövanşı alacağız”

Ah benim başörtülü bacımın oğlu Ahmet….

[Av. Tarık Fazıl Önel] 8.5.2020 [GenoTR]

Kumpas Mağdurları Ve Basit Kodlamalar [Av. Barış Çelik]

Çocukluğu ya da gençliği 90’lı yıllara denk gelenler mega hafıza denen şeyi çok iyi hatırlar. Hani bıyıklı bir adam (Melik Duyar) seyircilerin söyledikleri kelimeleri 20’ye kadar kodluyor ve genelde 20’den başa doğru aynı sırada şaşırmadan söylüyordu. Anne babalarımız “dersleriniz de faydalı olur” diye benzer testleri üstümüzde uygularlardı. Tabi insan beyninin basit kodlamalar ile hafıza kaydı oluşturduğunu o zaman ki çocuk aklımızla pek önemsemezdik. Meğer şimdilerde pek bir rağbet gören “algı yönetimi” dediğimiz şeyin başlangıcını bu basit kodlamalar oluşturuyormuş. Hatta öyle ki son ABD seçimlerinde tam da bu yöntemin kullanıldığı yapılan yargılamalar ile duyuldu. İlgilenenler haberleri açıp okuyabilir.

Beyin bir nesneyi, olayı, olguyu daha doğrusu ne varsa kodlama yaparak hafızaya kaydeder. Mesela karpuz birisine göre lezzetli bir meyve iken bir başkasına karpuzu çok sevmesinden dolayı kanserden kaybettiği annesini hatırlatabilir. Hareketli şarkıya birisi dans ederek eğlenirken diğeri ayrıldığı sevgilisini hatırlayıp hüzünlenebilir. Yani çok basit bir olgu beynimize nasıl kodlanırsa o şekilde algılarız. İsterseniz basit bir örnek vereyim. “17-25 Aralık” deyince aklınıza ilk ne geliyor? “Yolsuzluk”, “arazi” , “ihale” ve bazı iş adamları ile devlet büyüklerinin!!! isimleri geliyordur.

İşte toplum mühendisliği, algı yönetimi gibi kavramları kullananların yapmaya çalıştıkları en önemli ayrıntı da burada yatıyor. Gördüğümüz bir kelimenin bize ilk neyi çağrıştırdığını kodlamak. “Siz düşünmeyin bizi sizin yerinize de düşünürüz” tarzı bir durum.

“Surgun_Binbasi” isimli twitter hesabı bunu güzel açıklamış. Konunun anlaşılması açısından olduğu gibi paylaşayım;

Ben algı yönetimi uzmanı değilim ama konunun uzmanı olanların söylediği bir şey var. “Ben terörist değilim” demek ile “ben teröristim” demek arasında algı yönetimi açısından çok bir fark yok. İkisi de aynı algıyı oluşturuyor karşı tarafın bilinçaltında. Kendinizi terör veya terörist ifadesi ile birlikte andığınız anda o cümleyi hangi yüklem ile bitirdiğinizden bağımsız olarak “siz ve terör” kavramları yan yana kodlanıyor zihinlerde. Öncesinde ve sonrasında ne dediğinizin neler anlattığınızın çok da bir önemi olmuyor. Ne ifade edildiğinden bağımsız olarak 15 Temmuz konusu gündeme geldiğinde insanların akıllarına hemen bu kavramlar gelsin ve Ergenekon’un kurduğu tuzaklarla, Erdoğan’ın tiyatroları ile, önceden yerleştirilmiş militanlarca şehit edilen vatandaşlarla değilde bu kavramlarla özdeşlesin 15 Temmuz, bu kavramlarla hatırlansın istiyorlar.”

“FE.Ö” kavramını da özellikle ve özellikle, alakalı alakasız her yerde, her fırsatta ısrarla kullanıyorlar ki sürecin mağdurları akla geldiğinde ilk olarak terör ve terörist kavramı çağrışım yapsın zihinlerde. Yani çıkıp “TSK’da illegal bir cemaat yapılanması yoktur”, “Cemaatin darbeyle ilişkisi yoktur” veya “Biz soruları çalmadık, bu tam bir kuyruklu yalandır” diye kendinizi savunmaya kalktığınız anda şer odaklarının ekmeğine yağ sürmüş oluyorsunuz aslında.

Çünkü bu konular, bu kavramlarla birlikte konuşulduğu sürece “Cemaat ve illegal yapılanma”, “Cemaat ve Darbe”, “Cemaat ve soru çalma”, “Askeri okullara soru çalarak girme” olgusu artık birlikte özdeşleşiyor insanların zihinlerinde..

Tweet serisi daha da uzun aslında ama hepsini buraya almadım ki merak edenler Twitter hesabından okusun. Emeğe saygı göstermiş olalım.

Cemaate yapılan kumpas soruşturmalarında da aslında benzer hataların yıllardır yapıldığı görülüyor. Mağdur insanların yanında yer almaya çalışan avukatlar, gazeteciler, yazarlar, STK’lar, sanatçılar, aklınıza gelen kim varsa maalesef istemeden aynı hatanın içine düşüyor. İsterseniz birkaç örnek verelim;

“peki hakkındaki suçlamalar neydi? Özel bir yurtta çalışması”

“suçlamalardan bir tanesi de bankaya para yatırmaktı”

“hakkındaki delillere baktığımızda gazete aboneliği ve sendika üyeliği görünüyordu”

“Kimse Yok Mu Derneği ne bağış yapması suç sayıldı”

Benzer örneklerin daha da fazlasını internette yapacağınız basit bir araştırmada bulabilirsiniz. Peki gerçek hukuk kapsamında suç delili olarak sayılamayacak bu olguların gazetecilik ve sosyal medya alanlarında masum insanları savunabilmek adına dahi olsa kullanmak aslında ne kadar doğru?

Suç ile kullandığınız her kavram, beyne suç ile birlikte kodlanacağı için o kavramı her kullandığınızda insanların aklına hep “suç” ile özdeşleşmiş olarak gelecektir. “yardım derneğine bağış – suç”, “gazete aboneliği – suç”, “bankaya para yatırma – suç”, “dershanede çalışma – suç” gibi kavramları sürekli birlikte kullanmaya devam ettiğinizde toplum günlük yaşamın normalinde yer alan bu fiileri suç olarak yorumlamaya başlıyor. Şu ifadeler kulaklarınıza çok aşina gelecektir;

“Dershanede çalışmasaymış o zaman. Çalışacak başka yer mi bulamamış. Çeksin cezasını”

“Başka faizsiz banka mı yoktu da gitti oraya para yatırdı. Çeksin cezasını”

“Devlet okulu neyine yetmedi de çocuklarını özel okula gönderdi. Çeksin cezasını”

“Yardım derneğine mesaj atacağına camiye bağışlasaymış. Çeksin cezasını”

“Anayasal hakkımı kullanıcam diye tutturup sendikaya üye olmasaydı. Çeksin cezasını”

Suç ile birlikte anılan her fiil toplum zihniyetinde gayriihtiyari bir şekilde yer bularak maalesef suç şeklinde algılanıp yukarıdaki cümleler halinde geri dönüşü oluyor. Halbuki şöyle olmalı değil miydi?

“yav arkadaş adam ister dersane de ister postane de çalışır. Size ne?”

“paramı canımın istediği yere koyarım. Devlet açmasaymış o zaman”

“Demek ki özel okula gönderecek kadar paraları varmış. Benim de olsa bende gönderirdim”

“sen köy derneğine yardım yaparken iyi de başkası mesaj atarak yardım yapınca mı kötü oluyor”

“sendika üyeliği kötü bir şey ise neden sen de başka sendikaya üye oldun ki”

Bir de cemaate kumpas operasyonları kapsamında mağdur olanların konuşmaları var ki tam bir felaket.

+ Ne kadar aldın?

– 6 yıl 3 ay

+ Hangi suçlar vardı sende?

– Bankaya para yatırma, gazete aboneliği, bi de sohbete katılma. Sen ne kadar aldın?

– Ben 8 yıl 9 ay aldım. Benim suçlarda fazladan sendika üyeliği ile Digitürk aboneliği iptali vardı.

Ey benim Anadolu’nun bağrından kopmuş gariban masum kardeşim. Sen bile kendi yasal haklarına suç gözüyle bakarsan, sen bile kendine kurulan kumpası konuşurken “F…” dersen, hak hukuk savunucuları seni nasıl savunabilsin?

“Hangi suçlamalar vardı?” diye soranlara karşı bas bas bağırsana “cemaate kurulan kumpas mağdurlarından sadece biriyim” diye.

Ey benim saf kardeşim…

Çetin DOĞAN’a “sen de hangi suçlamalar vardı?” diye sorulduğunda sen hiç “Balyoz Darbe Planının seminerlerini hazırlamıştım” dediğini duydun mu?

Yahut 28 Şubat’ın kudretli paşası Çevik BİR’in “Batı Çalışma Grubu’nun fikir babasıydım. Bütün şehirlerdeki öğrenci yurtlarının, özel okulların, derneklerin, vakıfların, Kur’an kurslarının, imam hatip okullarının takip edilerek buralara kimlerin gidip geldiklerinin tespit edilerek fişlenmesi için yazılı talimat verdim” dediğine şahit oldun mu?

Ya da Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven ERKAYA’nın “Batı Çalışma Grubu bizzat benim komutanlığım emrinde kurularak faaliyet yürüttü. 6 milyon insanı fişledik. Bu kadar kısa sürede ülkenin 10 da 1ini fişlemek büyük başarıydı” demiş midir sizce?

Fail-i meçhullerin göbeğindeki Veli KÜÇÜK’ün “Yeşil kod adlı Mahmut YILDIRIM’ın kullandığı telefonu bana aitti” dediğine de hiçbiriniz şahit olmadınız.

Ama ülkenin tepesine on yıllar boyunca karabasan gibi çökenler için ısrarla şu iki ifadeyi kullandılar;

“Kumpas Mağduru” ve “Vatansever”

6 milyon insanı fişleyenin “Vatansever” olarak anıldığı, fail-i meçhullerin babalarının “Kumpas Mağduru” ilan edildiği bir coğrafyada “kermese yaprak sardın” diye kendine haksızlık etme.

Gazeteciler, avukatlar, STK’lar, sağduyulu milletvekilleri, sanatçılar, sosyal medya kullanıcıları, mağdurun sesi olmaya çalışanlar, kumpas mağdurları ve vatanseverler….

Kullandığınız dile dikkat edin. Söylemlerinizi değiştirin. Mağduriyetin sözlüğünü oluşturun ve sözlük kalıplarını kullanmakta ısrarcı olun. Kullanmayanları haklı olarak ikaz edin.

Siz değişmeden başkası değişmez.

[Av. Barış Çelik] 14.5.2020 [GenoTR]

Norwood Davası Ve Gerçek Hayat [Av. Osman Zerey]

İkiz kulelere çarpan uçaklar sadece binlerce insanın ölümüne neden olmamış aynı zamanda ABD’de İslam karşıtı bir dalga ortaya çıkarmıştı. Bu dalga bütün dünyaya yayılmış ve böylece 11 Eylül’den sonra İslamofobi özellikle Batı’da ciddi şekilde artış göstermişti.

Bu bağlamda İngiltere’de de ilginç bir olay yaşanır. BNP (İngiliz Ulusal Partisi) üyesi Mark Anthony Norwood isimli bir İngiliz vatandaşı, penceresine BNP’nin büyükçe bir posterini asmaktan dolayı hüküm giyer. Posterde İkiz Kulelerin alevler içindeki bir fotoğrafı ve “İslam İngiltere’den dışarı – İngiliz Halkını Koruyun” sözleri yazılıdır. İngiliz mahkemesi bunu ifade hürriyeti kapsamında değerlendirmediği gibi Norwood’a da nefret söyleminden dolayı ceza verir. AİHM’e giden Nordwoord’un oradan da eli boş döner, başvurusu reddedilir. Gerekçe çok açıklayıcıdır. Mahkeme, “bir dini grubun tamamının ölümcül bir terörist eylemle bağlantılandırılması ve böylece söz konusu dini gruba böylesine genel ve şiddetli bir saldırıda bulunulması, Sözleşmede ilan edilen ve güvence altına alınan değerlerle, özellikle de hoşgörü, toplumsal barış ve ayrımcılık yapmama ilkeleriyle bağdaşmamaktadır” der.

Türkiye’de nefret söylemi o kadar doğal bir durum haline geldi ki, “fetö” gibi alenen ayrımcılık içeren ve hukuki hiçbir dayanağı olmadan bir belirli bir dini grubu etiketlemek için kullanılan bir kavram, neredeyse harfi tarif haline gelmiş durumda. Kavramı kullananlar çıkış noktası olarak 15 Temmuz’u baz alsalar da aslında kavramın siyasi iktidar tarafından kullanılmaya niyet edildiği ve bunun kamuoyuna duyurulduğu zamanlar daha geriye gitmekte. Ama kavramın gücü bu tür küçük ayrıntıların hatırda tutulmasına izin vermiyor.

Öte yandan Norwwod kararında AİHM’in söylediği daha önemli bir şey var: 11 Eylül’den bütün Müslümanları sorumlu tutarsan bu ifade özgürlüğü olmaz ve nefret suçu işlemiş olursun, doğal olarak da gereken cezayı alırsın. Türkiye’de de 15 Temmuz’da halen gerçekte ne yaşandığı belli olmamasına rağmen Gülen Hareketi ortaya çıkan şiddetten sorumlu tutuldu ve nefret söyleminin direk hedefi olarak linç edilmeye başlandı ve halen de ediliyor. Yaşananlar tam da AİHM’in ifade ettiği şey: “bir dini grubun tamamının ölümcül bir terörist eylemle bağlantılandırılması ve böylece söz konusu dini gruba böylesine genel ve şiddetli bir saldırıda bulunulması…”

15 Temmuz’un üzerinden yaklaşık dört yıl geçmiş olmasına rağmen, bazılarının ayrımcı, kin ve nefret dolu tavırları hala soğumuş değil. Sevda Noyan’ın katliam çağrısı, Fatih Tezcan’ın nefret söylemleri kamuoyunun gündemini epey meşgul etse de konusu itibariyle suç olan bu fiiller cezasız kalmaya devam ediyor.

Öte yandan geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin gördüğü görebileceği en kapsamlı ve düzenli nefret söylemi yayını yapıldı ama kimsenin gündemine girmeyi başaramadı bu kendi dalındaki eşsiz yapıt. Yenişafak’ın da sahibi olan Albayraklar’ın çıkardığı Gerçek Hayat dergisi bir özel sayı yayınladı. Eski sağlıkçı yeni dergi yöneticisi Kemal Özer’in hazırladığı duyurulan sayı 176 sayfa ve nefret söylemi konusunda müzelik bir eser mahiyetinde.

İçerdiği küfür ve argolar ile üslup açısından rakip tanımayan dergide tam 232 ayrı iftira ve 53 ayrı hakaret mevcut. Özel sayı dedikleri bu 176 sayfa, söz konusu iftira ve hakaretlerin birbiri ardına sıralanması ve tekrarından ibaret. Şimdiye kadar gülen Hareketi hakkında atılan iftira ve hakaretlerin titiz bir derlemesi olan bu özel sayı, bir insanın iftira üretmedeki hayal gücünün ne kadar velud olduğunu göstermesi açısından da gerçekten özel bir sayı.

Gerçek Hayat, bu yazılanların ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu zannediyorsa, AİHM’in Norwoord kararından ve benzer daha onlarca karardan habersiz demektir. Bu kadar cehalet bu medya grubu için anormal sayılmaz. Değil de nefret söylemini bilinçli şekilde toplumun içinde önemli bir yekun teşkil eden bir dini grubun yok edilmesi için kullanıyorsa, insan olmak ile ilgili varoluşsal problemleri olduğu anlamına gelir.

Gerçek Hayat’ın yalanlarını bir kenara bırakalım ama Türkiye’nin gerçekten ifade ve özgürlük kavramlarını tekrar tanımlaması; nefret, ayrımcılık, kin, düşmanlık dolu söylemlerin kötülüğü nasıl büyüttüğünü yeniden anımsaması gerekli acilen. İktidarda kalma hırsıyla senarize edilen kanlı senaryoların üzerinden dört yıl geçmiş olmasına rağmen, masum insanlara yaşatılanlara dair toplumda yeterli bir tepkinin halen doğmamış olması ve nefret söyleminin halen ilk günkü canlılığı ve heyecanıyla yayılmaya devam ediyor olması gerçek insanlık problemi olarak tüm vahameti ile Türk toplumunun kucağında yatmaya devam ediyor.

[Av. Osman Zerey] 15.5.2020 [https://genotr.com]

‘Fetö’ İfadesini Kullanmak; Şiddete Yönelik Nefreti Yaymak, Teşvik Etmek Ve Savunmaktır [Av. Nurullah Albayrak]

‘Unutulmamalıdır ki Holokosttan Bosna’ya Ruanda’dan Myanmar’a insanlığa karşı en büyük suçların işlenmesinde, önce nefret söyleminin ayak sesleri duyulmuştur.’ “Nefret Söylemiyle Mücadele” temalı etkinlikte söylenen bu ifadede ki yanlış, bu sözü söyleyenin Hitler döneminden bu zamana kadar Avrupa’da görülen en büyük nefret söyleminin mimarı Cumhurbaşkanı Erdoğan olmasıdır. Ancak, kim tarafından söylenirse söylensin gerçek olan şey, nefret söylemi her zaman şiddetin öncüsü olmuştur.

Nefret söyleminin şiddet olaylarına etkisinin büyüklüğünü çok acı tecrübelerle gördük. İnsanları kinle doldurarak, nefreti haklı göstererek, ikna ederek, korkutarak yıkıcı bir soykırım gerçekleştirilebildiğini yaşayarak öğrendik. Soykırımların, kazara veya tesadüfen olmadığını, planlı bir süreç dâhilinde gerçekleştiğini ve nefret söyleminin de bu planın önemli bir parçasını oluşturduğunu üzülerek zihinlerimize kazıdık. Nazi Almanya’sında da Ruanda’da da soykırım, nefret söylemi aracılığıyla normalleştirildi ve milyonlarca insan öldürüldü.

Ruanda’da yaşanan soykırım öncesinde radyo yayınlarında Hutuları tahrik eden ve Tutsileri asağılayan “mezarların sadece yarısı dolu’, “ülke tüm Tutsilerden temizlenmelidir” “Tutsi çocuklar öldürülmelidir’, “hosgörü göstermeyin ve isinizi yarım bırakmayın”, “Tutsiler sizin ölmenize izin vermeyeceğiz, sizi biz öldüreceğiz” gibi ifadelerin yer aldığı  şiddete teşvik eden nefret söylemi, soykırımın tetikleyicisi olmuştur. Medyada kullanılan dil ve yönetenlerin oluşturduğu söylem neticesinde, şeytanlaştırılan ve ötekileştirilen bir grup oluşturulmuş ve kullanılan nefret söylemi de öldürme eylemlerini motive eden en önemli etken olmuştur.

Sadece bir hafta içerisinde söylenen ’15 Temmuz içimde kaldı, bizim aile 50 kişiyi götürür’, “Karınızı, çocuklarınızı nasıl koruyacaksınız bizden?” ve “Zulalardan, listelerden, yaşanacaklarından haberiniz var mı” ifadeleri Ruanda’da söylenenlere ne kadar da benziyor değil mi?

Nefret söyleminin nelere yol açtığını çok iyi bilen Rakel Dink’in de ifade ettiği gibi, ‘Sözler kimisini tahrik eder, kimisini ayaklandırır kimisini öfkelendirir ve duyguları da hareket izler. Sonuç ölüm ve acıdır.’

İktidar mensubu ve destekçilerinin söylemleriyle ölüm ve acı istediklerini ve bunu teşvik ettiğini biliyoruz. Başka kimler şiddet yanlısı, kimler ölüm ve acı istiyor ve kimler soykırıma varan süreçte yangına odun taşıyor onu da nefret söylemine karşı olan tavırlar belirleyecek ve belirliyor.

Hepimizin iktidar sayesinde öğrendiği nefret söylemi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 1997 yılında kabul ettiği bir ‘tavsiye kararı’ında şu şekilde tanımlamıştır; ‘Irkçı, nefret, yabancı düşmanlığı, antisemitizm veya hoşgörüsüzlük ifade eden saldırgan milliyetçilik de dahil olmak üzere, hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her türlü ifade biçimidir.’

Tanımda da ifade edildiği gibi nefret söylemini yayan kadar, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren ifadelerin de nefret söylemi olduğunda hiç şüphe yok.

Nefret söylemi, söylemi kullananların amacına göre bazı kategorilere ayrılmakta, bunlardan  en tehlikelisi ise bilinçli ve zarar verme kastıyla yapılan “kışkırtıcı ayrımcı şiddet” aşamasıdır. Bu aşamada nefret söylemi açıkça şiddet için kışkırtıcı bir ön araçtır. Bu kışkırtıcılığın sonucunda suç teşkil edecek bir eylemde bulunulması yakındır.

İktidar mensupları ve destekçilerinin uzun süredir kullandığı nefret söylemi açıkça şiddeti teşvik eden bu ilk aşamayı oluşturmaktadır. Bunların eğitilmesi, yaptıklarının yanlış olduğunun anlatılması teknik olarak mümkün değil.

İkinci aşama ise, “kışkırtıcı ayrımcı nefret” olup, bu aşamada bir nefret söylemi üretiminin  ötesinde ortak bir nefret üretme amacı vardır ki bu aşamadakilerin de bilinçli ve zarar vermeye meyilli olduğu söylenebilir.

Muhalefet partilerinin ve iktidara muhalif medyanın kullandığı nefret söylemi de tam olarak bu aşamayı oluşturmakta. Muhalifler tarafından kullanılan söylemle, iktidarın ürettiği nefret söylemine doğrudan ya da dolaylı destek verilmek suretiyle ortak bir nefret üretmeye çalışılmaktadır. Muhaliflerin tamamının açıkça şiddet kışkırtıcılığı yaptığı söylenmese dahi kullandıkları dil itibariyle şiddet kullanımına ortam oluşturma, imkan sağlama amacı taşıdıkları anlaşılmaktadır.

Üçüncü aşama ise,  “bilinçli ayrımcılık” aşaması olup, kullanılan  söylemin kasıtlı bir şekilde dile getirildiği fakat söyleyenin zarar verme amacı gütmediği bir aşamadır. Adı üstünde bilinçli olarak söylenmesine rağmen, zarar verme amacı taşımamaktadır. Bazı kişilerin ‘fetö’ ifadesini bu şekliyle kullandığı söylenebilir. Bu söylemin yanlışlığı diğerlerinin aksine eğitimle, konunun izah edilmesiyle giderilebilmektedir. Bu kapsamda Kanada’da yaşayan genç bir çiftin kullandığı ‘fetö’ ifadesi sonrasında, Sayın Mehmet Efe Çam tarafından twitter üzerinden yapılan açıklama, bu kapsamda ki insanlara nefret içerikli bu söylemin neden yanlış olduğu gayet güzel anlatılmış.

Ötekileştirilen, nefret objesi haline getirilen gruplar için her söylem, kendilerine büyük zarar vermesi muhtemel bir eylemin habercisidir. Bu nitelikteki bir söylem de ifade özgürlüğü olmayacaktır. AİHM tarafından verilen bir kararda, ‘söz konusu grubun bir bütün olarak son derece ağır bir terörizm eylemiyle ilişkilendirilmesinin başta hoşgörü, toplumsal barış ve ayrımcılıktan kaçınma gibi sözleşmenin beyan etmiş olup güvence altına aldığı değerlerle bağdaşamaz olduğuna’denilerek, bir grubu bütün olarak son derece ağır bir terör eylemiyle ilişkilendirmenin nefret söylemi olduğu belirtilmiştir.

Sosyal Değişim Derneği tarafından yayımlanan Nefret Suçları ve Nefret Söylemi İzleme Rehberinde belirtildiği gibi nefret söylemi aslında içinde potansiyel şiddet barındırmaktadır ve işlevlerinden birisi de şiddetin altyapısını hazırlamasıdır. Cemaat mensupları için kullanılan ‘fetö’ ifadesi de hiç süphesiz açık bir nefret söylemi olup, potansiyel olarak şiddeti barındırmakta, teşvik etmekte ve yaymaktadır.

İktidar ve destekçileri tarafından bilinçli olarak nefret söylemi kullanıldığı ve yagınlaştırılmaya çalışıldığı için meydana gelecek şiddet eylemlerinde asıl sorumlu, muhalefet ve muhalif olduğunu söyleyen medya mensuplarının nefret söyleminin şiddete dönüşmesine ortam hazırlayan söz ve davranışları olacaktır. Çünkü, ortam hazırlanmasa, destek olunmasa iktidarın nefret söylemi tesirsiz kalacaktır.

Muhalefet partileri ve muhalif olduğu söylenen medya tarafından Cemaat mensuplarına yönelik yapılan tutuklama, gözaltı, ihraç, mallarına elkoyma gibi açık hukuksuzluklara bir itirazda bulunulmamasına çoğu zaman desteklenmesine rağmen, başka muhaliflerin tutuklanması, gözaltına alınması, mallarına el konulması gibi hukuksuzluklara karşı itiraz edilmesi, açık bir şekilde cemaat mensuplarına karşı nefret söylemini yaygınlaştırma girişimidir.

Cemaat mensuplarının şiddete, haksızlığa, hukuksuzluğa maruz bırakıldığı eylemler, iktidar ve destekçilerinin sunduğu şekilde gündem ve haber konusu yapılarak, iktidar eliyle yapılan hukuksuzluklar meşrulaştırmaya çalışılmak suretiyle de nefret söyleminin şiddete dönüşmesine zemin hazırlanmaktadır.

Son günlerde yaşanan bir tartışmada, Cumhurbaşkanının talimatıyla başlayan Baro seçim sisteminin değiştirilmesi süreci, muhalefet ve muhalif olduğunu söyleyen kesimler tarafından ‘Fetö projesi’ şeklinde sunularak, cemaatle hiçbir ilgisi olmayan, cemaat mensuplarının büyük çoğunluğunun içeriğini dahi bilmediği bir konuda cemaat mensuplarının hedef haline getirilmesi de şiddetin teşviki ve savunulmasıdır.

Cemaate karşı yürütülen ve soykırıma varan hukuksuzlukların kaynağını oluşturan  nefret söyleminin  göstergesi olan ‘fetö’ ifadesini kullanan, bu ifade üzerinden cemaat mensuplarının tamamını hedef haline getiren, iktidarın hukuksuzluklarını bu kavram üzerinden değerlendiren muhalefet partisi mesnupları, muhalifler ve muhalif olduğunu söyleyen medya, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin tanımında belirttiği şekliye nefreti yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren olarak, şiddetin destekçisi ilan edileceklerdir. Bizde şiddeti yayan, teşvik eden ve savunanların herkes tarafından bilinmesi için çalışacağız.

[Av. Nurullah Albayrak] 16.5.2020 [https://genotr.com]

RTÜK Başkanı ‘talimat’ bekliyor: Sunuculara yorum yasağı yolda

RTÜK Başkanı Şahin: Cumhurbaşkanımızdan emir bekliyoruz. Eğer böyle devam ederse, kanunda yeri var, bu konuda yeni bir karar alırız. [Haber sunucuları] Haber bültenlerini yorum yapmadan, haber bülteni şeklinde sunabilirler.

KRONOS -16 Mayıs 2020

RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatı olması durumunda ne yapacaklarını “Talimat ve telkinlerini emir telakki eder, başımızın üstüne deriz” diye açıkladı. Şahin haber bülteni sunucularını “Eğer böyle devam ederse, kanunda yeri var, bu konuda yeni bir karar alırız. Haber bültenleri yorum yapmadan, haber bülteni şeklinde sunabilirler” diye tehdit etti.

“TALİMAT VE TELKİN OLURSA DEVLETİMİZİN BAŞIDIR”

RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin şunları söyledi:

“RTÜK’ün aldığı kararlarla ilgili adresler gösteriliyorsa inanmayın. Ben geldiğim günden beri bana kimse talimat vermedi. Kendi aldığım eğitim, dünya görüşüm ve sorumluluğum çerçevesinde ne yapmam gerektiğini bilen bir insanım. Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından talimat ve telkin olmadı ama olursa devletimizin başıdır, onun talimatları ve telkinleri devletin bütün organlarını ilgilendirir. Talimat ve telkinlerini emir telakki eder, başımızın üstüne deriz.”

“YORUMSUZ HABER BÜLTENİ SUNABİLİRLER”

Salgınla Mücadele Sürecinde RTÜK konulu video konferansta, televizyon kanallarının haber bültenlerini sunan medya mensuplarına şu uyarıda bulundu: “Buradan uyarıyorum, normalde kanuna göre yorum yapması mümkün değildi. Gerçekten bu işi iyi yapan arkadaşlarımızın yorumlarını engellemeyelim diye biz de diğerlerininkini engelleme adına karar almıyoruz. Eğer böyle devam ederse, kanunda yeri var, bu konuda yeni bir karara alırız. Haber bültenleri yorum yapmadan, haber bülteni şeklinde sunabilirler.”

“CEZA VERMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

Koronavirüs pandemisi sürecinde Ankara Üniversitesi İletişim Araştırmaları Merkezi ile araştırma yürüttüklerini ve ilkeler belirlediklerini açıklayan Şahin, bu ilkeleri hiçe sayan yayınlar yapıldığını ifade ederek, “Siyasi rant elde etmeye çalışan medya kuruluşu varsa biz buna nasıl sessiz kalabiliriz. Tabi ki cezalarımızı verdik ve vermeye de devam edeceğiz” dedi.

[Kronos.News] 16.5.2020

Yeneroğlu’ndan kayyım yorumu: Anayasa ve uluslararası hukuka aykırı

DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, HDP’li belediyelere kayyım atanmasını ‘hukuksuz’ olarak niteleyerek, “Anayasa ve uluslararası hukuka aykırıdır” dedi.

KRONOS -16 Mayıs 2020

ANKARA – Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, HDP’li belediyelere kayyım atanmasını eleştirdi, “hukuksuzluk” yorumunda bulundu. Yeneroğlu, “Bırakın hukuk devletini kanun devleti anlayışına bile aykırıdır” ifadesini kullandı.

“Baykan, Iğdır, Kurtalan ve Siirt Belediye Başkanlarının yargı kararı olmaksızın görevden alınmaları ve yerlerine kayyım atanması son derece yanlıştır” diyen Yeneroğlu, demokratik hukuk devletine ters uygulamaların, hukuka güveni ve devlete aidiyeti zedeleyerek illegal örgütleri güçlendirdiğini savundu.

“BIRAKIN HUKUK DEVLETİNİ, KANUN DEVLETİ ANLAYIŞINA BİLE AYKIRI”

Kayyımla halk iradesinin gasp edildiğini kaydeden Yeneroğlu, “2019’dan beri seçilmiş 45 belediye başkanı yerine sistematik olarak kayyım atamak, halkın iradesini hiçe sayıp, sadece istisnai durumlarda uygulanması gereken geçici bir tedbiri defaatle ve keyfi olarak uygulamaktır. Bırakın hukuk devletini kanun devleti anlayışına bile aykırıdır” ifadelerini kullandı.

“DAYANAK OHAL KHK’SI, ANAYASA’YA VE ULUSLARARASI HUKUKA AYKIRI”

Başta Ahmet Türk’ün dosyası olmak üzere görevden alınan birçok belediye başkanının dosyasını incelediğini belirten DEVA Partili Mustafa Yeneroğlu, “Hazırda bekletilen mesnetsiz yakıştırmalarla seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasının terörle mücadele ile alakası yoktur, hukuksuzluk illegaliteyi teşvik etmektedir. Bu uygulamalara dayanak teşkil eden OHAL KHK’sı ile getirilmiş Belediyeler Kanunu’nun 47. maddesi Anayasa ve uluslararası hukuka aykırıdır. Yargı denetiminden muaf bu kontrolsüz yetki, Danıştay’ın görevden alma ile ilgili geliştirdiği şartları da yok saymaktadır” değerlendirmesinde bulundu.

[Kronos.News] 16.5.2020

Bakan Albayrak, cevap yerine soru önergelerine ‘link’ atıyor

2018 yılından sonra hiçbir yazılı soru önergesine yanıt vermeyen Bakan Albayrak'ın, son aylarda ise yanıt yerine, 'link gönderdiği' belirtildi. Albayrak'ın İYİ Parti Adana Milletvekili Çulhaoğlu’na yanıt olarak gönderdiği internet bağlantısı ise açılmıyor.

NİHAL KAYA -16 Mayıs 2020

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, milletvekilleri tarafından kendisine yöneltilen soruları yanıtlamak yerine soruyla ilgili internette yer alan yazıların sayfa bağlantısını (linlerini) gönderiyor.

Albayrak, şubat ayında yanıtladığı önergelerde ilk olarak CHP Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu’nun Merkez Bankası ile Yap-İşlet-Devret projelerine ilişkin yönelttiği sorulara, ilgili kurumların internet linklerini göndererek cevap verdi. Albayrak daha sonra CHP Adana Milletvekili Burhanettin Bulut’un devletin kiraladığı binalara ilişkin verdiği soru önergesine de aynı şekilde yanıt geldi. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, son olarak İYİ Parti Adana Milletvekili Mehmet Metanet Çulhaoğlu’nun soru önergesini internet bağlantısı aracılığıyla yanıtladı. Ancak Albayrak’ın gönderdiği bağlantıya erişilemedi.

GÖNDERDİĞİ WEB ADRESİ BULUNAMIYOR

BirGün‘den Hüseyin Şimşek’in haberine göre, İYİ Partili Çulhaoğlu, mart ayında koronavirüs salgını nedeniyle çalışamayan diş hekimleri ve özel muayenehanelere yönelik ekonomik tedbirlere ilişkin bir soru önergesi hazırladı. Çulhaoğlu önergesinde, krizden etkilenen özel sağlık kuruluşlarının kredi imkanlarını ve diş hekimlerine kısa çalışma ödeneğinde öncelik tanınmasının gündemde yer edinip edinmediğini sordu. Çulhaoğlu ayrıca, “Ülkemizdeki özel muayenehaneler ve özel ağız ve diş sağlığı merkezleri ile poliklinikleri için herhangi bir çalışma yapılmadığı gibi bu konuda herhangi bir açıklama da yapılmamıştır” dedi.

Çulhaoğlu’na 15 günlük yasal süre sona erdikten sonra yanıt veren Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak, koronavirüs salgını hakkında Cumhurbaşkanlığı’nın resmi internet sitesinde yer alan eşgüdüm toplantısındaki konuşmaların bağlantısını gönderdi. Önergeye başka yanıt vermeyen Albayrak’ın gönderdiği bağlantıya ise ulaşılamadı.

[Kronos.News] 16.5.2020

Elektrik faturasına ödeyemeyene acımadılar: 900 bin ailenin elektriği kesildi, 118 bin kişi icralık

Birçok devlet salgın nedeniyle vatandaşlarına yardımları artırıp faturalarını ötelerken, Türkiye’de halkın kaderi firmaların insafına bırakıldı. Salgın döneminde 900 bin ailenin elektriği kesilirken, 118 bin hane ise ödeyemediği fatura nedeniyle icralık oldu.

BOLD – Elektrik dağıtım şirketleri, salgın döneminde de fatura ödemelerini ertelemedi ve çok sayıda vatandaşın elektriği kesildi. Koronavirüs salgını süresince 900 bin hanenin borcundan dolayı elektriği kesildiği, 118 bin hane ise ödeyemediği borçlarından ötürü icralık oldu.

HER AY 59 MİLYON ADET ELEKTRİK FATURASI KESİLİYOR

Sözcü’den Ali Ekber Ertürk’ün haberine göre, Enerji Bakanı Fatih Dönmez, CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın bu konudaki soru önergesini yanıtladı. Bakan, Türkiye’de elektrik abonelerine her dönem 59 milyon 238 bin 582 adet fatura gönderildiğini ve 2020 Şubat aynı sonu itibarıyla bunlardan yüzde 1.52’sinin faturaları ödeyemediği için elektriklerinin kesildiğini açıkladı. Borcundan dolayı icraya verilenlerin de yüzde 0.2 olduğunu belirtti.

[Bold Medya] 16.5.2020

Akşener: Erdoğan 2023’te Cumhurbaşkanı seçilemez

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kullandığı dilin, halk ile arasını açtığını ve bu nedenle Erdoğan’ın 2023 yılında yeniden Cumhurbaşkanı seçilemeyeceğini söyledi.

BOLD – TELE 1’de Uğur Dündar’ın Demokrasi Arenasında yayına katılan Meral Akşener, Millet İttifakı belediyelerinin yaptıkları yardımların engellenmesinin vatandaş nezdinden ters tepeceğini belirtti.

Memleket Masası teklifinin iktidar tarafından kabul görmesi durumunda bazı önerilerde bulunacaklarını belirten Akşener, “O çirkin katliam çağrılarını ima edenlerle ilgili hukukun işletilmesini isteyecektik. Ne demektir, eşleriniz ve karılarınız gibi bir sözü nasıl söyleyebilir bir insan. Şimdi bu cinnetin önüne geçilmesini isteyecektik” dedi.

Erdoğan’ın İstanbul seçimlerini iptal ederek milletle inatlaşmaya başladığını söyleyen Akşener, Erdoğan’ın 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybedeceği iddiasında bulundu. Akşener, “Ben Sayın Erdoğan’ı gerçekçi olarak tanırım, rasyonalitesini kaybetti. Eğer Saray’a girmeseydi, o keneler kendisine yapışamazdı. Uygun ortam bulamazlardı… 2023’te Sayın Erdoğan seçilemeyecek. Çünkü bu milletin feraseti böyle bir şeydir. Eğer bu olmasaydı, Erdoğan’ın partisi birinci parti olamazdı. Dolayısıyla güç zehirler, mutlak güç daha da zehirler. Şimdi göreceksiniz bu dil, Sayın Erdoğan’ın seçilmesine mani olacak” ifadelerini kullandı.

Akşener, Memleket Masası önerisinin kabul görmediğini belirterek, “Şu anda Sayın Devlet Bahçeli’nin ve Ömer Çelik’in partisi adına verdiği beyanatlara bakıldığında Sayın Erdoğan tarafından böyle bir masa kurulamayacağı anlaşılıyor. Yani herhangi bir ümidim yok ama keşke olabilse. Hükumetimiz ve dar gelirli vatandaşlar için keşke olabilse” dedi. Akşener, şunları kaydetti:

MEMLEKET MASASI MESELESİ

Şimdi ne dendi. ‘Londra’dan üst akıl ekonomimize saldırıyor, Türk ekonomisini yıkmak için düğmeye basıldı’ dedi. Damat dedi, sayın Erdoğan da bunu olumladı. Bu kanaat beyan edildikten sonra propagandist medya bu sözleri söylemeye devam etti. Ben İYİ Parti Genel Başkanı olarak, Suriye meselesinden sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Memleket Masası kurmasını önermiştim. Dolayısıyla o masanın etrafında ister tek tek ister bir arada verilecek bir fotoğrafın yurt dışında önemli tesiri olduğunu göstermek için önemliydi.

İHTİYAT AKÇESİ VE İŞSİZLİK FONU’NUN NE OLDUĞU BELİRSİZ

Türkiye çok kırılgan bir ekonomi ile yakalandı bu salgına. İş yerleri kapandı. Hizmet sektörü ve işletme sahipleri önemli zarar gördü. Küçük işletmelerin 2 ile 11 arasında değişen çalışanları var ve esnaf yeniden müşteriyi nasıl bulacak. Böyle bir sorunumuz var ve ekonomi zaten kırılgandı, biz böyle bir durumda yakalandı. İhtiyat akçesi ve işsizlik fonu ne olduğu belirsiz bir durumda. Bakan’ın Londra sözleri ortaya çıkmadan da biz Sayın Erdoğan’ın, anayasamızın tüm milleti temsilcisi olduğunu söylüyoruz. Biz sahadayız, bilgilerimizi paylaşmak için kendisine bu öneride ve çağrıda bulundum. Ancak en azından hakaret edilmemişti ve çemkirilmemişti. Madem üst akıl bizim ekonomimiz çökertmek için saldırıyor. Dijital iletişim üzerinden veya Sayın Erdoğan tek tek hepinizin fikirlerini almak üzere hepimizi dinlemesini gerektiğini söyledi. Şimdi Cumhur İttifakında MHP ve AK Parti’nin yerine diğer destekleyen partiler, Vatan Partisi ve Büyük Birlik Partisi’nin de davet edilmesi gerektiğini söyledim. AK Parti Genel Başkanı adına sözcü Ömer Çelik bir cevap verdi. Bugün itibariyle Sayın Bahçeli, masanın altında FETö’nün olacağını söylemiş. O zaman biz bu masayı şeffaf kurabiliriz. Altında üstünde ne var anlaşılır.

KATLİAM ÇAĞRILARINA HUKUK İŞLETİLMELİ

Biz bu masada ne konuşacaktık. Esnafın durumunu soracaktık. Bugün programa çıkmadan önce esnaflarımızdan bana birçok talep geldi. Biz, esnafın borçlarının 2021’e kadar ertelenmesini önerecektik. Şimdi, tarım tarım diye geziyoruz. Tarım ile ülkeyi kalkındırmaktan ziyada, gıdada ciddi problemler yaşanılacağı anlaşılıyor dünyada. Biz de düne kadar ihmal edilen tarım konusundaki önerilerimizi söyleyecektik. Programın başında ben sizi dinledim. O çirkin katliam çağrılarını ima edenlerle ilgili hukukun işletilmesini isteyecektik. Ne demektir, eşleriniz ve karılarınız gibi bir sözü nasıl söyleyebilir bir insan. Şimdi bu cinnetin önüne geçilmesini isteyecektik. Millet İttifakı belediyelerinin yaptıkları yardımların engellenmesinin de vatandaş nezdinden ters tepeceğini söyledi.

DİNİMİZDE KADIN VE ÇOCUĞUN TEHDİT EDİLDİĞİ BİR SÖYLEM OLAMAZ

Bin lira ödemeleri ile ilgili bu paraların yetmeyeceğini söyleyecektik. Çalışamayanların çocuklarının o maaşa ortak olduğu bir dönemdeyiz. Millet İttifakı belediyeleri ile ilgili onları iteklemeyin, aranızdan atmaya kalkışmayın diyecektim. Londra’daki meseleyi bize anlatın, biz de üzerimize düşeni yapalım diyecektik. Dolayısıyla ben bu dili, öfkeyi, hakaret etme konusundaki tutumu anlamakta çok zorlanıyorum.Söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmuyor. Şimdi, ben buradan aracılığınızla AK Parti’ye oy veren dindar ve muhafazakâr insanlara seslenmek istiyorum. Hiçbir dinde olmadığı gibi bizim dinimizde de kadının ve çocuğun tehdit edildiği bir söylem ve eylem olamaz.

HAYRA ALAMET DEĞİL

İnsanların birbirine düşmanlaştırılması olamaz. Aynı zamanda bizim töremiz de kadının, çocuğun intikam aracı olarak önde tutulmasını reddeden bir töredir. Ben bu insanları tanıyorum. Bu tutuma rıza göstermeyecek AK Parti’li vatandaşlar, yöneticiler. Sayın Erdoğan’ın sırtına yapışan bu kenelerin atılmasında tutum alın. İnsanların ismen tehdit edilmesi, o bendedir şu sende denilmesine göz yumulmasının hiç hayra alamet olmadığına inanıyorum. Özellikle dindar ve muhafazakâr kanattan gelenlere sesleniyorum. Bu keneler, kanamalı kırım Kongo kenesine döndüler. Sayın Erdoğan’ı tamamen siyasi argümanlar ile eleştirdik. Dolayısıyla 15 Temmuz gecesi bu keneler ortada yoktu. 15 Temmuz’da gazi olan insanlara ayıptır bu yapılan. Erol Olçok benim arkadaşımdı. Mustafa Varank’ın abisi şehit. Madem Sayın Erdoğan ve AK Parti yöneticileri buna tedbir almıyor, sağduyulu seçmen buna tavır almalı.

BİR PARTİNİN DİYANET İŞLERİ BAŞKANI OLMAYI TERCİH ETTİ

Devletin Diyanet İşleri Başkanı olmak yerine, bir partinin Diyanet İşleri Başkanı olmayı tercih etti. Bugün RTÜK Başkanının açıklamalarını dinledim. Dolayısıyla, ölüm listesi yazan hanım ile ilgili ceza vermenin doğru olmayacağını söyledi. RTÜK Başkanı da bir partinin başkanı olduğunu şerefle ifade ediyor. Ben Ankara Barosunun çağlar ötesinden gelen bir ses diye yazdığı metine katılmadığımı söylüyorum. Ancak her Ramazan ayında birbirini besleyen gruplar bunu söylüyor.

DİYANETİ DEVLET GÖRÜYOR

Diyanet İşleri’ni Atatürk kurdu. Yani insanların dini ihtiyaçlarını devlet eliyle sağlamak amaçlı kurdu. Yıllarca Sayın Erdoğan ve arkadaşları, Diyanet İşleri’ni tekfir etmişlerdir. Şimdi Atatürk’ün kurduğu Diyanet İşleri’ni devlet kabul ettiler. Diyanet’i reddeden bir anlayıştan Diyanet’i devlet olarak gören bir anlayışa geldi. Erdoğan Teziç başındayken YÖK kaldırıyordu, Teziç’ten sonra YÖK 12 Eylül’ün kurduğu bir yapı olmasına rağmen, en muteber kurumlarından biri oldu arkadaşların. Yani demem o ki, Allah insanlara yaptıkları haksızlıkları bu dünyada gösteriyor. Ama kutuplaştırıcı yapının karşısında da Ankara Barosunu inanan insanları rencide eden tavrını da doğru bulmuyorum.

ALERJİLERİNİ DEVAM ETTİRİYORLAR

Atatürk’e duyulan saygının gittikçe yükseldiği bir dönemde, kurucu irade ve Cumhuriyet değerlerine, Atatürk’ün en çok değer verdiği iki kuruma İş Bankası mirası bırakıldı. Türk Tarih Kurumu’na, birçok uzman hocalar varken böyle bir kişinin atanması, kutuplaşmaya yönelik bir adımdır. Sayın Erdoğan ve arkadaşları, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine yönelik alerjilerini devam ettiriyorlar. Şimdi Atatürk’ün mirası olarak değerlendirelim. Önce Hazine’ye daha sonra da Varlık Fonu’na devredilmek istenen bir düzenek kurmaya çalışıyorlar. Türkiye’de yargı işlese miras hukuku çok nettir. Yani ben çocuğuma miras bıraktım, devleti yönetenlerin kafası arttı ve bunun yolu da açılır.

ERDOĞAN RASYONALİTESİNİ KAYBETTİ

Diğer belediyelerimiz de çok başarılı tabii. Millet İttfakı’nın belediye başkanları, vatandaşa dokunma konusunda çok başarılılar. Türkiye mavi ve kırmızı kuvvetler anlayışı ile yürütülüyor. Aynı kampanyaları Cumhur İttifakı belediyeleri de yapıldı. Millet İttifakı belediyeleri için devlet içinde devlet yakıştırması yapıldı. Bu salgında belediye başkanlarımız ile merkezi idare birlikte çalışmalıydı. İstanbul’u ve diğer belediyelerimizi öne koyarsak, mahallelere kadar ulaşma imkanı var belediyelerin. Bu nedenle, belediyeler ve merkezi idare kaynakları çok daha verimli kullanılabilirdi. İnsan unsuru daha ön planda tutabilirdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ankara Büyükşehir Belediyesi nasıl geri kazandırılabilir mantığı ile yürüyemezsiniz.Vatandaş bunu görür. Ben Sayın Erdoğan’ı gerçekçi olarak tanırım, rasyonalitesini kaybetti. Eğer Saray’a girmeseydi, o keneler kendisine yapışamazdı. Uygun ortam bulamazlardı. Tam tersine vatandaş bunu görüyor. Ekrem İmamoğlu’nun mazbatası iptal edilmemiş olsaydı, fark daha az olacaktı. Bu seçmenin içinde MHP, Ak Parti seçmeni var. Bu milletin en hassas konusu, sandığa attığı oydur. Siz bunu engellemeye kalkarsanız, millet iradesi ile inatlaşmaktır. Erdoğan ilk inatlaşmayı orada yaptı, sonucu ortada.

ERDOĞAN, SEÇMENLE BAĞINI KOPARDI

Güzel bir atasözü vardır. Bas müminin damına, gör ondaki imanı diye. Saray meselesi, Sayın Erdoğan ile seçmenin bağını tamamen kopardı. Demin size söylediğim, dindar insanlarla seküler hayat tarzını benimsemiş insanların barıştırılması konusunda çok büyük bir iş düşüyor. Cumhuriyet’in ortaya çıkışından sonra tanımladığımız ihtilaf sahalarının barıştırılması konusunda uyarıda bulunmuştum. Sayın Gül de haklısınız buna dikkat edeceğiz demişti. 2001 ve 2002 krizi sebebiyle Sayın Kemal Derviş davet edildi ve ekonomi programı koydular. Bu arkadaşlarımız 2010 tarihine kadar bu programı devam ettirdiler. Gazetecileri de dinlediler bizleri de dinlediler, liberal kesimi de dinlediler ve bu barışmanın gerçekleşebileceği duygusuna kapıldık. Daha sonra güç yerleşti, endişeler ve korkular ortadan kalktı. Aslına rücu ettiler, yani aslı nedir. Atatürk ve arkadaşları ile olan kavgaları.

KIRMIZI ÇİZGİMİZ CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ

Genellikle bizim partimizin üzerinden bir ayrıştırma iddiası var ya da bizim Ak Parti’ye göz kırptığımıza dair iddiaları var. Bizim kırmızı çizgimiz var. Cumhurbaşkanlığı sisteminin Türkiye’ye ciddi zarar verdiğini, milletvekillerinin rezil olduğunu düşünüyoruz. Tek adam rejiminin ekonomiyi çok kötü yönettiğini gördük. Sağlık Bakanı gayretli bir arkadaşımız ve Bilim Kurulu ortaya koydu. Bilim Kurulunun hükmü Sağlık Bakanlığının uygulama kararına bırakılmadı. Partili Cumhurbaşkanlığı nedeniyle Sağlık Bakanlığının bunu uygulama yetkisi yok. Sayın Erdoğan, ekonomi, hukuk, tıp hakkında karar veriyor. Sayın Erdoğan her şeyi bilmek durumunda olan bir insan olmak zorunda. Biz bu sistemin Türkiye’yi uçuruma götürdüğünü söylüyoruz. Parlamenter sistemin yeniden getirilmesi, yani güçlendirilmiş olarak. Bunu CHP’ye söyledik ve destek gördük.

[Bold Medya] 16.5.2020

Fişçi Tümamiral Cihat Yaycı kızağa çekildi

Geliştirdiğini iddia ettiği yöntemle binlerce subay, astsubayın silahlı kuvvetlerden atılmasına neden olan Tümamiral Cihat Yaycı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığından alındı.

BOLD – Uluslararası krize sebep olan Libya ile Türkiye arasındaki deniz yetki alanları sınırlandırılması anlaşmasının mimarı olarak bilinen Tümamiral Cihat Yaycı, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığından alınarak Genelkurmay Başkanlığı emrine atandı.

“EK LİSTEDE KİMLİĞİ YAZILI AMİRAL”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzası ile yayımlanan atama kararında şu ifadelere yer verildi: “Üst Kademe Kamu Yöneticileri ile Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Atama Usullerine Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin uncu maddesinin birinci fıkrası gereğince, EK listede kimliği yazılı amiralin, ismi hizasında belirtilen görev yerine atanmasına karar verilmiştir.”

TÜM AMİRAL CİHAT YAYCI’NIN FİŞLEME SİSTEMİ NASIL ÇALIŞIYOR?

  • Başta Deniz Kuvvetleri’nde uygulanan ve kamuoyunun ‘fetömetre’ olarak bildiği Amiral Cihat Yaycı’nın geliştirdiği fişleme sistemi, 72 ana ve 253 alt kriterden oluşuyor.
  • Bu kriterlerin puanlamasıyla cemaat bağlantılı olduğundan şüphe duyulanlar listeleniyor.
  • Sistem 7 başlık altında tüm bilgileri derleyip topluyor.
  • Kimlik bilgileri 8 ana kriterden, eğitim bilgileri 1 ana, 29 alt kriterden, sınav bilgileri 4 ana, 15 alt kriterden, sosyal bilgileri 7 ana, 16 alt kriterden, meslek bilgileri 19 ana, 87 alt kriterden, resmi kurumdan edinilen bilgiler 24 ana, 96 alt kriterden, tahkikat bilgileri ise 4 ana ve 10 alt kriterden oluşuyor.
  • Fişlenenlerin eğitim ve iş yaşamı, sicilleri, aldığı puanlar, aile bağları, evlilik hikayeleri, görev yaptıkları yerlerin özellikleri, katıldıkları kurslar, yaptıkları yüksek lisans ve doktoraların seyri, yakın çevresinin eğitim faaliyetleri, mali hareketlilikler gibi birçok ayrıntı sistem ile kayıt altına alınıyor.

[Bold Medya] 16.5.2020

Görevden alınan hakim Ayşe Sarısu Pehlivan: Konuşmayın, susun diyorlar ama geri adım atmam!

HSK’nın ölüm orucunda hayatını kaybeden İbrahim Gökçek ile ilgili paylaşımından dolayı görevden uzaklaştırdığı Hakim Ayşe Sarısu Pehlivan, “Geri adım atmam. Vatan kimsenin tekelinde değil. Ölümü, kavgayı mı savunsaydım” dedi.

BOLD – Hakimler ve Savcılar Kurulunun kararıyla 3 aylığına görevden uzaklaştırılan Hakim Pehlivan, amacın gözdağı vermek olduğunu söyledi. Pehlivan, “Çapulcu kesim aydınları hedef alıyor. Birileri onların oyuncağı oluyor. Geri adım atmam çünkü benim düşüncem yanlış değil” ifadelerini kullandı.

Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’le ilgili paylaşımının ardından sosyal medyada ve yandaş medya tarafından hedef gösterilen Hakim Ayşe Sarısu Pehlivan, Cumhuriyet’e konuştu.

HSK’NIN BULUNDUĞU DURUM ÇOK VAHİM

Pehlivan, şunları söyledi: “Kamuoyunun linç kampanyasının nelere mal olduğunu görmüş olduk. Bir kesim, bizim gibi aydın, demokrasi ve insan hakları diyen insanları yok etmek için elinden geleni yapıyor. Çapulcu kesim aydınları hedef alıyor. Maalesef birileri onların oyuncağı oluyor. Ben burada geri adım atmam, çünkü benim düşüncem yanlış değil. İnsan haklarını ve yaşamı savundum. Ölümü, kavgayı mı savunsaydım? İnsan ve aydın olarak yaşam hakkını savunmak zorundayım. Hiç gerekçe olmadan 3 ay boyunca tedbiren görevden alındım, şaşkınım. Tabii ki bu karar bana ve benim gibi düşünenlere gözdağı vermek. ‘Konuşmayın, susun’ diyorlar. İnsan olarak bunu söyledim. Bu düşüncemden vazgeçemem. Söylemlerim yanlış değil. Ölümler üzerine söylenen bir cümle. HSK’nin bulunduğu durum çok vahim. Aslında bu durum tartışılmalı”

[Bold Medya] 16.5.2020

“Annem melek oldu, ben yalnızım, babamı istiyorum” [Sevinç Özarslan]

Annesi Hicran Dalga’yı 8 ay önce görüş yolunda geçirdikleri trafik kazasında kaybeden Sibel Erva Dalga bugün 5 yaşına girdi. Bu onun babasız beşinci, annesiz ilk doğum günü.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Babası Lütfü Dalga hapse girdiğinde Sibel Erva 2,5 aylıktı. Geçen yıl doğum günü yaklaştığında annesi, “Kaç doğum günü geçti, hiçbirinde babası yoktu. Galiba bu sefer de olmayacak. Kızım bizi aynı evin içinde hiçbir arada görmedi. Evde ya da dışarıda birlikte hiç anımız yok. İnşallah 5. yaş gününde yanımızda olur.” demişti. Olamadı. Sibel Erva sadece babasız değil bu sefer annesiz de kaldı. Hem öksüz hem yetim kaldı. Daha babasını tanıyamadan, babanın ne demek olduğunu anlamadan, annesizliğin acısını tatmak zorunda kaldı. 8 aydır Sibel’in her günü annesinin nereye gittiğini sormakla geçiyor. Bir gün gökyüzüne, bir gün toprağa, bazen halasına, amcalarına, soruyor, hep soruyor. Geceleri babaannesiyle, gündüzleri anne-babasının fotoğrafıyla uyuyor. Annesinin adı geçince suratı asılıp susuyor.

Sibel bir gün babaannesine “Ben ölmek istiyorum” dedi. Nedenini sorduklarında kekeleyerek “Çünkü Allah’ı görmek istiyorum” diye cevap verdi. Aslında görmek istediği annesiydi. Başka bir gün gökteki bulutları göstererek “Benim annem şu bulutların üstünde mi?” cümlesi döküldü dilinden. Kazada ayağı kırılan Sibel aslında her şeyin farkındaydı. Annesinin cenazesi için köylerine gelen kalabalığı gördükçe, herkesin ondan saklamak istediği gerçeği fark ettikçe “Ben biliyorum, annem öldü, ağzından kan geliyordu.” deyivermişti. Kazadan sonra, gecenin karanlığında annesinin dere kenarındaki yaralı bedenine sarılıp kurtarılmayı bekleyen bir çocuk o anı nasıl unutacak, hangi cümle onu teselli edecek.

MEZARDA ANNELER GÜNÜN KUTLAMASI

ALLAHIM ANNEMİ CENNETİNE KOY

Sibel Erva, geçen hafta sonu bütün dünyanın coşkuyla kutladığı Anneler Gününde, Trabzon Çaykara ilçesi Köknar Köyüne defnedilen annesinin mezarının başucundaydı. Annesiz geçireceği bu özel günde kuzenleri ve halalarıyla birlikte ziyarete gitti. Mezarlığın tahta çitlerine oturup annesinin toprağına papatyalar serpiştirdi. Başucuna kuzenlerinin hazırladığı “Anneler Günün kutlu olsun” yazısını bıraktı. Sibel o gün “Allah’ım annemi Cennetine koy” diye dua etti.

HAPİSTE SESSİZLİĞE GÖMÜLEN BİR BABA…

3 yıl 8 aydır Rize Cezaevinde tutuklu bulunan Lütfü Dalga, Sibel’in bütün ilklerini ya camın arkasından ya da açık görüşlerde gördü. Gülmesini, ağlamasını, ilk dişini, ilk anne-baba demesini, hatta ilk adımlarını… Eşini kaybeden, küçük kızını da köydeki yaşlı annesine teslim eden Lütfü Dalga o günden beri hiçbir zaman normale dönemedi, içine kapandı. Kendi ifadesiyle koğuş arkadaşlarıyla günde 5-6 cümleden fazla konuşmadı, hala öyle, konuşamıyor. Cenazede “Artık sabretmek için bir sebebim kalmadı.” demişti. Naime ve Betül’ünü görüş yolunda kaybeden Türkçe öğretmeni Enes Evren Civelek gibi, geceleri demir parmaklıklardan baktığı gökyüzüne, gündüzleri hapis duvarlarına haykırıyor acısını kim bilir…

Sibel’in babasına kavuşmasına maalesef daha çok var. Cemaat soruşturmaları kapsamında 1 Ağustos 2016’da tutuklanan polis memuru Lütfü Dalga 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay aşamasında. Hakkındaki suçlamalar bankaya para yatırmak, dernek üyeliği, gazete aboneliği, Bylock gibi hiçbir hukuk sisteminde suç kapsamına girmeyecek şeyler. 15 Temmuz’dan bu yana birçok çocuk yaşanan bu hukuksuzlukların, hak ihlallerin kurbanı oldu, bedelleri onların minicik omuzlarına yüklendi. Ahmetler, Naimeler, Betüller gitti, Sibel gibi aynı anda hem annesiz, hem babasız bırakılan çocuklar kaldı.

DARMADAĞIN OLAN İKİ AİLE

Sibel’in annesini kaybettiği kazada aslında iki aile birden darmadağın olmuştu. Hem annesinin hem babasının tarafından toplam 5 kişi öldü. Karslı Hicran Dalga, kazadan önceki hafta sonu ailesiyle birlikte Hatay’a gelin giden kız kardeşlerinin düğüne katılmıştı. Düğünden sonra, 19 Eylül 2019 Pazar akşamı hep birlikte ‘görüş yolu’na yola çıktılar. İstikamet Rize Cezaeviydi. Hatay’dan Rize’ye gideceklerdi, yol uzun, vakit dardı. Lütfü Dalga’nın görüş saati sabah erken olduğu için ona yetişmek istiyorlardı. Arabada Hicran Dalga ve Sibel’in dışında, Dalga’nın iki erkek kardeşi, görümcesi ve en küçüğü 1 yaşında olmak üzere 3 küçük yeğeni vardı. Arabayı küçük erkek kardeşi Fatih Umuç kullanıyordu. 16 BLA 93 plakalı otomobil Sivas Pınarbaşı-Şarkışla karayolunda dere yatağına devrildi.

Kazada abi Hakan Umuç (35) ve oğlu Yunus Emre Umuç (1) olay yerinde; diğer çocuklar Yusuf Kenan Umuç ve Yavuz Selim Umuç (9) hastanede hayatını kaybetti. Üç çocuğun annesi Aysun Umuç (32), Fatih Umuç (23), Hicran Dalga (32) ve Sibel, Sivas’ta hastaneye kaldırıldı. Hicran Dalga ağır yaralıydı. 5 gün dayanabildi. 25 Eylül 2019’da hayatını kaybetti. Hicran Dalga’nın cenazesi eşinin köyüne, kardeşinin ve yeğenlerinin cenazeleri ise Sarıkamış’a defnedildi. Oğlunu, kızını ve 3 torununu toprağa veren Casim Umuç’un Kürtçe ağıtlarının yankısı da hala kulaklarda…

BİR ÇOCUĞUN DOĞUM GÜNÜ MESAJI

80’li yaşlardaki hasta babaannesinin yanında kalan Sibel Erva’nın babasının tahliye edilmesi için sosyal medyada #LütfüDalgaTahliyeEdilmeli #Ervababasınakavuşsun diye etiketler açıldı. Annesini kaybeden, yaklaşık 4 yıldır da babasından uzak olan Sibel Erva’nın hiç olmazsa babasına kavuşması için çağrıda bulunuldu ama kimse duymadı. Bir kez daha, bu kez Sibel sesleniyor: “Annem melek oldu, ben yalnızım, babamı istiyorum.”

[Sevinç Özarslan] [Bold Medya] 16.5.2020

3000 bilim insanından koronavirüs sonrası ‘yeni dünya’ manifestosu!

Koronavirüs salgını sonrası demokratik toplum ve sürdürebilir bir ekonomi için bir araya gelen dünyanın 650 üniversiteden 3 bini aşkın bilim insanı, bir manifesto yayınladı. Ekonomik sistemin kurallarının yeniden yazılması çağrısı yapıldı.

BOLD – Dünyanın dört bir tarafındaki 650 üniversiteden 3 binden fazla bilim insanı, koronavirüs salgınının ardından kurulacak yeni dünyanın kuralları için bir araya geldi. Demokratik toplum ve sürdürebilir bir ekonomi için çağrı yapan bilim insanları manifesto niteliğindeki bir bildiriye imza attı. Bildiri, 5 kıtadaki 29 ülkede Boston Globe, The Guardian, Le Monde, Die Zeit’ın da arasında yer aldığı 33 medya kuruluşu tarafından yayınlandı. Bilim insanları, Kovid-19’dan ders alınması gerektiğinin altını çizdi. Manifesto, Isabelle Ferreras, Julie Battilana ve Dominique Méda tarafından kaleme alındı. İmge Kaya Sabancı ve Halil Sabancı tarafından Türkçe’ye çevrildi. İşte o bildiri…

KRİZDEN ÇIKIŞ MANİFESTOSU

İŞ: DEMOKRATİKLEŞTİRME, META OLMAKTAN ÇIKARMA VE ÇEVRESEL SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

Bu kriz bize ne öğretti? En temelde, çalışan insanların sıradan bir “kaynak” tan çok daha fazlası olduğunu. Doktorlar, hemşireler, eczacılar, tıbbi personel, kargo çalışanları, kasiyerler, kısaca Kovid-19 salgını ve karantina süresince yaşamlarımıza devam etmemizi sağlayan tüm insanlar, emekçiler, bunun yaşayan kanıtı. Bu salgın, bize çalışma eyleminin kendisinin bir “meta”ya indirgenemeyeceğini gösterdi. Özellikle sağlık hizmetlerinin sağlanmasını ve toplumun en savunmasız kesimlerinin temel ihtiyaçlarının karşılanmasını, tümüyle pazar şartlarına, piyasa koşullarına bırakamayacağımız konusunda bizi uyardı. Bırakmamız, toplumsal eşitsizlikleri daha da artıracak. Ve bunun en yıkıcı sonuçlarını, hal-i hazırda zaten zor durumda olan toplumun en dezavantajlı kesimleri yaşayacak.

Böyle bir senaryodan kaçınmak için ne yapılmalı? Öncelikle, çalışanların kendi hayatlarını ve geleceklerini etkileyen iş yeri kararlarına katılımı sağlanmalı, yani iş yerleri demokratikleştirilmelidir. İş bir meta olmaktan çıkarılmalı ve herkes için faydalı istihdam sağlanmalıdır. Hem salgının getirdiği riskler hem de çevresel felaket ile karşı karşıya olduğumuz bu kritik dönemde, bu iki stratejik dönüşümü yapmak, bize sadece insanlara onurlu çalışma şartları yaratma konusunda değil, aynı zamanda gezegendeki yaşamı ve geleceği korumak adına kolektif hareket etme konusunda da yardımcı olur.

İŞ YERLERİNİ DEMOKRATİKLEŞTİRMEK: Her sabah birçok çalışan, evlerinde karantinada kalabilme şansına sahip olanlarımızın da temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere işlerine gitmeye devam ediyor. Yaptıkları işin ne kadar önemli ve onurlu olduğunu tarif etmek için, yalnızca “temel ihtiyaç” tanımı bile yeterli. “Temel ihtiyaç” tanımı, kapitalizmin insanları sadece “kaynaklara” dönüştürme çabasını da açığa düşürüyor. İnsanlar ve emekleri, sadece “kaynak” olmaktan ibaret değildir. İnsan ve emeği olmadan hiçbir kaynak, üretimi de, hizmeti de, işleri de, iş yerlerini de var edemez.

Öte yandan evlerinde karantinada çalışmaya devam edenler de, şirketlerin faaliyetlerini sürdürebilmesi için emek vermeye devam ediyor. Evlerinden çalışarak şirketlerin faaliyetlerini devam ettiren insanlar, çalışanların evlerde sıkı bir denetim olmadan güvenilemeyeceğine ve çalışmayacağına inananları, her gün haksız çıkarmaya da devam ediyor. Aynı zamanda çalışanlar, gece gündüz verdikleri hayati emeklerle, şirketler için sıradan bir “paydaş” ya da “ilgili taraf” olmadıklarını gösteriyor. Kısaca çalışanlar, çalıştıkları organizasyonların “var oluş” ve “yaşamına devam edebilme” sebebi. Ancak çoğu zaman, işler ve iş yerleriyle ilgili kararlar sermaye sahiplerinin tekelinde olduğu için, çalışanların kurumsal yönetişime katılma hakları reddedilmekte.

Şirketlerin ve bir bütün olarak toplumun, emekçilerin bu kriz zamanındaki emeklerini takdir etmesinin en iyi yolu, iş yerlerini demokratikleştirmekten ve çalışanların yönetime katılımının önünü açmaktan geçiyor. Git gide açılmakta olan gelir adaletsizliğini onarmak ve asgari geliri artırmanın yolunu bulmak kesinlikle çok önemli ve acil. Ancak bu tek başına yeterli değil. Nasıl ki dünya savaşları sonrası, kadınların topluma olan reddedilemez katkıları kadınların seçme ve seçilme hakkını almasının yolunu açtıysa; şimdi de zaman, emek sahiplerinin haklarının teslim edilmesi, her anlamda güçlendirilmesi ve iş yerlerinin demokratikleştirilmesi yoluyla emekçilerin karar verme mekanizmalarına katılımının yolunun açılması zamanıdır.

Avrupa’da çalışanların iş yeriyle ilgili karar verme mekanizmalarındaki temsili, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmaya başlayan “işçi konseyleri” aracılığıyla sağlandı. Ancak bu temsil organlarının sesleri, -en iyi ihtimalde- zayıfça duyulabildi. Zira bu konseyler çoğu zaman hissedarlar tarafından atanan yönetim ekiplerinin kontrolüne tabi olageldi. Böylece bu konseyler, gezegene çok ciddi zararlar vermekten geri durmayan, gelir eşitsizliğini artıran sermayedar politikalarını yavaşlatmakta etkili olamadı. Artık işçi konseyleri, diğer yönetim kurullarıyla benzer yetkilerle donatılmalıdır. Bunun gerçekleşebilmesi için, nasıl ki şirket (üst) yönetimi aldığı kararlarda hissedarların çoğunluk oyuna ihtiyaç duyuyorsa; kararlar aynı zamanda işçi konseylerinin de çoğunluk oyuna tabii olmalıdır.

Almanya, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra aşamalı olarak uygulamaya konan yönetime katılma / ortaklaşa karar verme (Mitbestimmung) denemeleri, bu doğrultuda önemli bir aşamayı temsil ediyordu. Ancak bu uygulamalar, çalışanların şirketlerinde gerçek bir “vatandaş” olması için yeterli olamadı. Bugün işçi örgütlenmelerinin ve sendikal hakların ciddi şekilde bastırıldığı Amerika Birleşik Devletleri’nde bile, çalışanlara yönetim kurullarında nitelikli temsil verilmesini talep eden çağrılar var. Genel müdürün (CEO) seçilmesi, şirket stratejilerinin belirlenmesi, kârın dağıtılması gibi konular, sadece hissedarların kontrolüne bırakılamayacak kadar önemli. İşlerine akıllarını, güçlerini, sağlıklarını, kısaca yaşamlarını yatırmakta olan çalışanlar da kendi hayatlarını ve geleceklerini etkileyen bu gibi kararları toplu olarak denetleme, doğrulama ve reddetme haklarına sahip olmalıdır.

İŞİ META OLMAKTAN ÇIKARMAK: Bu salgın ve devamında yaşamakta olduğumuz kriz aynı zamanda şunu gösterdi: İşi, sadece hayali bir meta olarak kavramsallaştırmamalı ve yukarıda bahsedilenler gibi önemli kararları tamamen “piyasa” dinamiklerine bırakmamalıyız. Sağlık sektöründe istihdam ve acil durum teçhizatının ve servislerinin tedariki, yıllardır kârlılık mantığı ile idare edilmektedir. Her gün salgına kurban verilmekte olan binlerce insan, neden bazı ihtiyaçların asla tam anlamıyla ticarileştirilmemesi ve kârlılık mantığıyla karşılanmaması gerektiğini, bize tekrar tekrar en acı şekilde hatırlatıyor. Konu, insanların ve gezegenin sağlığı olduğunda, kârlılık mantığı, her şeye karar veren temel prensip olamaz.

İşi meta olmaktan çıkarmak, belirli sektörleri “serbest piyasa” yasalarından korumak ve aynı zamanda tüm insanların işe ve işin getirdiği insanlık onuruna erişimini sağlamak anlamına geliyor. Bu hedefe ulaşmanın bir yolu, istihdam garantisi yaratmaktır. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin 23. Maddesi, herkesin çalışma hakkı olduğunu söyler. İstihdam garantisi, sadece herkesin bu evrensel hakka erişimini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda şu anda sosyal, ekonomik ve çevresel sorunlara karşı verdiğimiz mücadelede kolektif kabiliyetlerimizi de artırır. Merkezi hükümetler, yerel topluluklar ve idareler iş birliği ile sağlanacak bir istihdam garantisi, tüm insanlara iş hakkı vererek onlara iyi bir gelecek sağlayacak ve çevresel felaketin önlenmesine yardımcı olacaktır. Bu bağlamda, tüm dünyada işsizlik oranları süratle yükselirken, istihdam garantisi programları, sosyal, ekonomik ve çevresel istikrarın temin edilmesi ve demokrasilerin güçlenmesinde önemli bir görev görebilir. Avrupa Birliği, böyle bir inisiyatifi, Avrupa Yeşil Anlaşması (Green Deal) kapsamına almalıdır. Avrupa Merkez Bankası’nın, hayatta kalmak için gerekli olan böyle bir programı finanse edebilmek yönünde misyonunu tekrar gözden geçirmesi, Banka’nın Avrupa Birliği’nde yaşayan vatandaşlar nezdindeki meşruiyetini de artıracaktır. Avrupa Birliği, işsizlik açısından yaklaşmakta olan şoklara karşı böyle bir çözüm sunmak yoluyla, demokratik toplumlarımızın sosyal, ekonomik ve çevresel refahına olan bağlılığını göstermiş olacaktır.

ÇEVRESEL SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK: 2008 krizi ve sonrasında yaptığımız hataları tekrarlamayalım. 2008 finansal krizi, finans sektörünün koşulsuz şekilde kurtarılmasıyla sona erdi ve kamu borcunu derinleştirdi. Eğer devletlerimiz bugün ekonomiye müdahale edeceklerse, bu müdahaleden fayda sağlayacak şirketler, demokratik prensiplere uygun hareket etmelidir. Hizmet ettiği ve onu oluşturan demokratik toplum adına devletler, hayatta kalmamızı sağlamak ve acil çevresel sorunlarla baş edebilmek için yaptığı müdahaleleriyle, yardım ettiği şirketlerin stratejik yönelimlerindeki ve çevresel sorumluluk anlayışlarındaki değişiklikleri, yapacağı yardıma ve müdahalesine şart koşmalıdır. Devletler, müdahalelerden fayda sağlayacak şirketlerin, çerçevesi net şekilde belirtilmiş çevresel düzenlemelere uymasını sağlamanın yanında; şirketlerin iç yönetişim ile ilgili demokratikleşmeye yönelik adımları atmasını da dayatmalıdır. Çevresel yıkımdan çevresel onarıma yapılacak geçişi teşvik etmeye en hazır şirketler, şüphesiz demokratik yönetimleri olan şirketler olacaktır. Böyle bir yönetim anlayışı da, ancak hem sermayedarların hem de emekçilerin seslerini duyurabildikleri ve uygulanacak stratejilere birlikte karar verebildikleri yönetimlerle mümkündür.

Mevcut kapitalist sistemde emek, gezegen ve sermaye arasında bir denge bulunmaya çalışıldığında, kaybedenin hep emek ve gezegen olduğundan emin olacak kadar deneyimimiz var. Cambridge Üniversitesi’nden Cullen, Allwood ve Borgstein’ın araştırmalarının (Envir. Sc. & Tech. 2011 45, 1711-1718) gösterdiği gibi: üretim süreçlerindeki uygulanabilir değişiklikler, global enerji tüketimini %73’e kadar azaltabilir. Ancak bu değişiklikler, şirketlerin kısa vadede daha fazla emek ve maliyet gerektiren kararlar almasını gerektiriyor. Bu tür değişikliklerin getirdiği zorluklara rağmen, birçok sosyal girişim ve kooperatif, hibrit hedefler (ekonomik, sosyal ve çevresel) belirlemenin ve demokratik yönetişim mekanizmaları ile yönetilmenin mümkün olduğuyla ilgili umut veren çalışmalar yapmakta. Fakat kârlılığı tüm kararların merkezine oturtan, kâr maksimizasyonunun tek odak noktası olduğu anlayışla yönetilmeye devam eden şirketlerin -enerji maliyetlerinin de hızla düştüğünü göz önüne alındığında- gerçekten bu gibi değişiklikleri yapacaklarına inanıyor musunuz?

Kendimizi daha fazla kandırmayalım. Verecekleri kararların somut sonuçları olmadıkça, sermaye sahiplerinin ve şirketlerin çoğu, ne emekleriyle şirketleri var eden insanların onurunu umursayacaklar ne de yaklaşan çevresel felaketle mücadele edecekler. Bunların gerçekleşmesini umutsuzca beklemektense, dünyadaki yaşamın sürdürülebilirliğini sağlamanın başka bir yolu var: şirketleri demokratikleştirmek, işi meta olmaktan çıkarmak ve insanı ve emeğini sadece bir “kaynak”tan ibaret görmekten vazgeçmek.

MANİFESTOYA İMZA ATAN BAZI İMZACILAR

Isabelle Ferreras (University of Louvain/FNRS-Harvard LWP), Julie Battilana (Harvard University), Dominique Méda (University of Paris Dauphine PLS), Julia Cagé (Sciences Po-Paris), Lisa Herzog (University of Groningen), Sara Lafuente Hernandez (University of Brussels-ETUI), Hélène Landemore (Yale University), Pavlina Tcherneva (Bard College-Levy Institute), Halil Sabanci (IESE Business School), Imge Kaya Sabanci (IE Business School), Alberto Alemanno (HEC Paris-NYU Law), Elizabeth Anderson (University of Michigan), Philippe Askénazy (CNRS-Paris School of Economics), Aurélien Barrau (CNRS et Université Grenoble-Alpes), Adelle Blackett (McGill University), Neil Brenner (Harvard University), Craig Calhoun (Arizona State University), Ha-Joon Chang (University of Cambridge), Erica Chenoweth (Harvard University), Joshua Cohen (Apple University, Berkeley, Boston Review), Christophe Dejours (CNAM), Olivier De Schutter (UCLouvain, UN Special Rapporteur on extreme poverty and human rights), Nancy Fraser (The New School for Social Research, NYC), Archon Fung (Harvard University), Javati Ghosh (Jawaharlal Nehru University), Stephen Gliessman (UC Santa Cruz), Hans R. Herren (Millennium Institute), Axel Honneth (Columbia University), Eva Illouz (EHESS, Paris), Sanford Jacoby (UCLA), Pierre-Benoit Joly (INRA – National Institute of Agronomical Research, France), Michele Lamont (Harvard University), Lawrence Lessig (Harvard University), David Marsden (London School of Economics), Chantal Mouffe (University of Westminster), Jan-Werner Müller (Princeton University), Gregor Murray (University of Montréal), Susan Neiman (Einstein Forum), Thomas Piketty (EHESS-Paris School of Economics), Michel Pimbert (Coventry University, Executive Director of Centre for Agroecology, Water and Resilience), Raj Patel (University of Texas), Katharina Pistor (Columbia University), Ingrid Robeyns (Utrecht University), Dani Rodrik (Harvard University), Saskia Sassen (Columbia University), Debra Satz (Stanford University), Pablo Servigne PhD (in-Terre-dependent researcher), William Sewell (University of Chicago), Susan Silbey (MIT), Margaret Somers (University of Michigan), George Steinmetz (University of Michigan), Laurent Thévenot (EHESS), Nadia Urbinati (Columbia University), Jean-Pascal van Ypersele de Strihou (UCLouvain), Judy Wajcman (London School of Economics), Léa Ypi (London School of Economics), Lisa Wedeen (The University of Chicago), Gabriel Zucman (UC Berkeley)

[Bold Medya] 16.5.2020