Îmanda kemâle eren mü’min, huzur ve güveni temsil eder. Huzur ve güveni temsil eden insanlar, kimseyi incitmez, kırmaz, rencide etmezler. Herkese insan nazarıyla bakarlar. İnsan, Allah’ın hârika bir sanatı olması itibariyle, ona saygı duymak îmana ayrı bir buud kazandırır. Hakîkî, kâmil, gerçek mânâda mü’min zulmetmediği gibi, zulme uğramakta istemez.
Bütün Peygamberler ve onların yolunda olan büyük zâtlar, topluma ve insanlığa yararlı, faydalı iş yapan herkes, dünyâda maddî olarak rahat yüzü görmemiş, hep çile ve ızdırap çekmişlerdir.
Belâ ve musîbetler insanların seviyesine göredir. İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz (sav) ‘Belânın en çetini, en zorlusu başta enbiyâlara, sonra derecesine göre diğer insanlara gelmiştir’ (Râmûz’ul Ehâdis ) buyurmuşlardır.
Hz.İbrahim (as) insanları Allah’a îmana davet ettiğinden dolayı Nemrut tarafından ateşe atılmış, fakat emr-i İlâhi ile ateş O’nu yakmamıştır. Hz.Yusuf (as) önce kardeşleri tarafında kuyuya atılmış ama, su O’nu boğmamış, bir inâyet-i İlâhi vesilesiyle kuyudan kurtulmuştur. Ardından kral tarafından zindana konulmuş ama, sonra Allah O’nu Mısır’a azîz yapmıştır.
Hz.Yunus (as) kavmine gelme ihtimali olan belâ ve musîbetin endişesinden uzaklaşarak bindiği gemide kur’a neticesi denize atılmış, sonra balık tarafında yutulmuş ama, Allah’ın denizaltı gemisi hükmüne getirdiği balık O’nu sâhil-i selâmete çıkarmıştır. Hz.Zekeriyya (as) testere ile biçilmiş, Hz.İsa (as), çarmıha gerilmek ve bu şekilde öldürülmek istenmiş ama, muvaffak olunamamıştır.
Efendimiz Hz.Muhammed (sav); her türlü hakâret, çile ve işkencelere mâruz kalmış, yoluna envâ-i türlü ölüm tuzakları kurulmuş ama, hiçbirisinde hasımlarına Allah fırsat vermemiş hep yolunu açmıştır. İlk dönemler itibariyle Allah Resûlü’ne îman eden nice garipler, akla hayale gelmedik sıkıntılara mâruz kalmışlar ve neticede doğup büyüdüğü yerden hicret etmek zorunda bırakılmışlardır.
Fakat, belâ ve musîbet hiçbir zaman istenmez ve istenmemelidir. Zirâ Rabbimiz Kur’an-ı Mûciz-ül Beyan’da, “Bazıları da, ‘Ey bizim kerim Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi Cehennem ateşinden koru’ derler.”(2/201) ilâh-i beyânında buyurduğu gibi, hem dünya hem de âhiret için Allah’tan sıhhat ve âfiyet istenmelidir.
Aynı zamanda hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemelidir. Cenab-ı Hakk Zûmer suresi 53.ayette; “De ki: ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, gafûr ve rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsânı fazladır)’ emir buyurmaktadır.
Temkinli ve dikkatli olma, dikkatli yaşama tasavvufta en son mertebedir. Temkin teyakkuz’dan çok ileri seviyededir. Efendimiz (sav), peygamber olmadan evvel yaşadığı toplum içinde, Muhammed-ül Emîn olmasına rağmen, nübüvvetle şereflendikten sonra O’na (sav) her türlü kötülüğü yaptılar.
Bu yapılan kötülüklere karşı, ilk andan itibaren hiçbir tereddüt geçirmeden îman edip teslim olan Hz.Ebubekir es-Sıddık (ra) sıkıntılara göğüs germiş, ölümü göze alarak O’na kötülük yapanların önüne geçip ‘Yapamazsınız’ demiştir.
Mü’min’i âl-i Firavun’da (Âsiye vâlidemizin kardeşi) Hz.Mûsâ’ya (as) karşı kollarını germiş, Firavun’un kötülük yapmasına mâni olmuştur. Mü’min’i âl-i Firavun, ölüm tehlikesi kapısına gelip dayanınca da, ‘hâlimi Allah’a havâle ediyorum’ demiştir. “Allah onu, o kâfirlerin tuzaklarının şerrinden korudu. Firavun hanedânını da kötü azap kuşatıverdi.” (Mü’min suresi, 45) Bizler de hâlimizi, her şeyi gören ve herşeyin sahibi olan Allah’a havale ediyor, O’nun inâyetine sığınıyoruz.
Emr-i İlâhi ile ana vazifesi insanlığa Hakkı tebliğ olan Peygamber Efendimiz (sav), insanların yaratılış gâyesine uygun yaşamalarını sağlamak için her türlü fedâkârlığı yapıyor, yaşatmayı yaşamadan daha evlâ buluyordu. Ve bu hususdan huzur duyuyordu. Efendimiz’in (sav); Cennetin bütün güzellikleri ayaklarının altına serilmiş, Cemâlullah’a muhatap olmuş olmasına rağmen, Mîrâc‘dan dönüp gelmesinin mânâsı da bu idi.
İnsanlığın iftihar tablosu Efendimiz (sav), dünyânın her türlü ezâ ve cefâsına katlanmayı göze alarak, Mîrac’da müşâhade ettiği o güzellikleri bırakıp ümmetini de oraya götürebilmek için dünyâya geri gelmişti. Böyle bir Peygamber’in arkasında O’na ümmet olma şerefine mazhar olduğumuzun farkında olmamız ve ona göre hayâtımızı tanzim etmemiz gerekmektedir.
İnad-ı küfrî ve nifak içinde olan insanlar, Efendimiz’in ve dâvây-ı İslâm’ın karşısına dikilmiş olsalar da; nice insanlar onun dâvetine icâbet etmiş, inandıkları ve hak bildikleri dâvây-ı İslâm yolunda maddî mânevî her türlü fedâkârlığı göstererek O’na (sav) sahip çıkmışlardır.
Mâdeni altın olan, kavmi tarafından çok sevilip îtimat edilen Yahudi âlimi Abdullah İbn-i Selâm (ra) gibi akıl, iz’an ve şuur sahibi nice insanlar, Efendimiz’i (sav) görünce, ‘Vallâhi bu sîmâda yalan yok!’ deyip, O’na (sav) teslim olmuşlardır.
Hak âşığı Alvarlı Muhammed Lutfî Efendi ne güzel söylemiştir:
‘Sen Mevlâ’yı sevende, Mevlâ seni sevmez mi?
Rızâsına ivende, rızâsını vermez mi?
Sen Hakkın kapısında, canlar fedâ eylesen;
Emrince hizmet etsen, Allah ecrini vermez mi?
Sular gibi çağlasan, Eyyûb gibi ağlasan,
Ciğer-gâhın dağlasan, ahvâlini sormaz mı?’
Dîni, kendi hevâ ve hevesine göre yorumlayıp zorlaştıran, hisleri ile hareket edip ağırlaştıranlar, hiç bir zaman başarılı olamamış, dâima yenik duruma düşmüşlerdir. Efendimiz (sav); ‘Kolaylaştırın zorlaştırmayın! Müjdeleyin nefret ettirmeyin!’ (Buharî) ferman buyurmuşlardır.
‘Büyüklerde büyüklük alâmeti tevâzu ve mahviyettir. Küçüklerde küçüklük emâresi de kibir ve enâniyettir.’ Bir insan dâvâya gönülden bağlanmamışsa; enâniyetin kurbanı olmaktan kurtulamaz. İnsan zaman zaman nefsine yenik düşebilir. Makâm, mansıb, para, şan, şöhret, şehvet, ulemâ-i benâm olma gibi dünyânın câzibeleri, insanı tesir altına alabilir. Ama, bütün bu nefsine yenik düştüğü şeyler öbür âlemde karşısına çıkacak ve insanı utandıracaktır.
Bakara suresi 220. Ayette Cenâb-ı Hak; “...Allah kimin iyileştirme gâyesi güttüğünü, kimin de işi bozmayı düşündüğünü pek iyi bilir. Şâyet Allah dileseydi sizi zora koşardı. Muhakkak ki Allah üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sâhibidir” buyurmaktadır.
Kâmil mü’min, misyonerlik yapmamalı, îmânının güzelliklerini tavır ve davranışlarıyla sergilemelidir. Dili, dini, rengi ne olursa olsun, insanlara insanca tavır ve davranış içinde bulunmalıdır. Bizim vazifemiz model olmaktır. Kimseyi dîn kisvesi altında aldatmamak ve hiç bir şeye dîni alet etmemektir. Böyle olunca insanlar, mü’minin şahsında Allah ve Resûlü’nü seveceklerdir.
Evet, mü’min bakıldığı zaman Allah’ı ve Resûlüllah’ı hatırlatmalı, insanlara güven telkin etmeli, ‘yemin ederim ki, bu insan bizi aldatmaz’ dedirtmelidir. Dünyânın neresinde olursa olsun insanlar, bu güven ve îtimat telkin edenleri sevmekte, ev kapılarıyla beraber gönül dünyalarını da onlara açmakta ve bağırlarına basmaktadırlar.
Hâlis, kâmil mü’min, hayâtını takvâ dâiresi içinde yürütmeye çalışır. Külfetleri fedâkarlıklarla zararsız hâle getirme gayreti içinde olur. Temsil ettikleri dâvây-ı İslâm’ı gelecek nesillere arızasız devredebilmek için, meşru olarak yaptıkları her işlerini ortak akıl ve şurâ ile yaparken, fedâkarlık ruhunu öne çıkarmak suretiyle aile, toplum ve topyekün insanlığın mutluluk ve huzuru adına fevkalâde gayret gösterir.
Gönlü vefâ ve sadâkât dolu kâmil mü’min, yolunu kesip kendisine hayat hakkı tanımayan ve ortadan kaldırmak isteyenlere bile şefkâtle kucak açar, merhametle muamelede bulunur. Böylece hasımlarının bile âhiretini kurtarma gayreti içinde çırpınır.
Gerçek mânâda kâmil mü’minlerin tarih boyu hasımları ve düşmanları hiçbir zaman eksik olmamıştır. Buna rağmen, Allah murat etmeden hiçbir kimse de zarar verememiştir. Onun için mü’minler, birbiriyle olan muâmelelerini ihlâs, samimiyet, vefâ ve sadâkat esaslarına bağlı olarak şurâ ile yürütmeli, huzur-u İlâhîde mahcup duruma düşmemelidirler.
Nice büyüklerimizin nasihatlerinde olduğu gibi, Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de; ‘Eviniz arabanız olmasın! Siyasetten sakının. Her türlü dünyâ nimetlerinden mahrum bırakılır iseniz, gerekirse mâbedlerde, sürekli Allah’ın anıldığı mekanlarda yatıp kalkın. Makâmın, şöhretin âlâsına değil, amelin ihlâs ve âlâsına tâlip olun.’ tavsiyesinde bulunmuştur.
İmanda kemâle eren mü’minlerin; Kur’an-ı Kerim ve sünnet ile amel etmeleri, tatili olmayan şeytan ve âvânelerinin ve nefs-i emmârenin tuzağına düşmemeleri, ‘sırran tenevveret’ ruhuyla ve ‘talattuf’ şuuruyla hareket etmeleri gerekmektedir.
Yoksa zemin çok kaygan, virajlar çok keskin, dağlar aşılmaz deryâlar geçilmez gibi görünmektedir. Ama, güç ve kuvvet Allah’a aittir. Kalpleri evirip çeviren de O’dur. Dilerse kışı bahar, geceyi gündüz yapar. Seyyiatları hasenâta tebdil eder.
Dolayısıyla, imanda kemâle eren mü’minler ye’se düşmezler, ümitle şahlanıp üzerlerine düşen vazifelerini yaparlar, icraat-ı İlâhiye’ye karışmazlar. ‘Tevekkeltü alallah’ der, rızay-ı İlâhiyi gözetirler.
[Mehmet Ali Şengül] 3.2.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Avukat Akkoç: AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın oğlu 1 milyon kişilik ByLock şantaj listesinin kurbanı
Gazeteci Erkam Tufan Aytav, youtube üzerinden yayınladığı 30 Dakika programında ByLock davalarıyla ilgili konunun uzmanı Avukat Murat Akkoç ile konuştu. Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Haşim Kılıç’ın oğluna ByLock üzerinden tutuklama kararı alınmasıyla birlikte konunun tekrar alevlendiğini hatırlatan Avukat Murat Akkoç, “2 yıl sonra yakalama kararı ve ByLock listesi çıkardılar, Bylock torbasına attılar, eklediler. Yarın bir gün siyasi iktidar kimi istiyorsa onları bu listeye alınabilir.” dedi.
Akkoç, delil denen liste ve ilgili dijital delillerin savunma avukatları ve hatta yargılama yapan mahkemelerle bile paylaşılmadığını aktardı. IP’ler üzerinden ve fişlemeler üzerinden kumpas listeleri oluşturulduğunu dile getiren Akkoç, “MİT ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 18 ayda 124 bin hata veren listelerinin hiçbir hukuki , bilimsel temeli olmadığını, ellerindeki server ve bilgilerini 200 ağır ceza mahkemelerine bile göndermiyor.” dedi. Akkoç, MİT ve Başsavcılık elinde 1 milyon kişilik bir şantaj listesi üzerinden iş yaptığını kaydetti.
15 TEMMUZ SONRASINDA HUKUKUN TARAFSIZLIĞI VE BAĞIMSIZLIĞI KALMADI
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yargının iyi sınav veremediğini, siyasi kararlarıyla hem hukuku, hem de tarafsızlık ve bağımsızlığını ortadan kaldırdığını söyledi. Hukuk devleti ilkesine göre kararlar alınmadığını kaydeden Akkoç, “Yargıtay, ByLock yargılamaları konusunda (dijital konusunda) 30 yıllık ictihatlarını 15 Temmuz sonrasında bir gecede değiştirdi. Kişilere göre karar almaya başladı. MİT’in elindeki cemaat fişlemeleri maalesef esas alınıyor. ByLock listelerinde de yapılan budur, hukuku, bilimsel kriterler değildir.” dedi.
18 AYDA BİR LİSTE NASIL 124 BİN HATA VERİR?
Bir yılı aşmasına rağmen ByLock listeleri neden oluşturulamıyor sorusuna kapsamlı cevaplar veren Akkoç şunları söyledi:
“ByLock yargılamalarının amacı suçu ve suçluyu bulmak değil, siyasi iktidarı tatmin etmek için oluşturulmuş fişleme listeleri oluşturulmuştur. Eylül 2016’da Ankara Başsavcılığı 216 bin olarak açıkladı, sonra 112 bin kişiye düşürüldü. Mor Beyin vb. uygulamalar gerekçesiyle 11 bin kişi daha düştü. Rakamı 91 bine indirdiler. Çünkü listeler siyasi saiklerle hazırlanmış fişlemeler esas alınarak hazırlanıyor. Siyasi iktidar kendisinin istemediklerini, muhaliflerini ‘medeni ölü’ haline getirmeye çalışıyor. 18 ayda bir liste 124 bin hata verdi. Bunları gözaltına aldınız, malına el koydunuz, hapse attınız, çoluğundan çocuğundan ayırdınız. Ve bu insanlara terörist yaftası vurdunuz.Hukuk bunun hesabını birgün sorar. Son çıkan listelere ve hatalara bakarak bile, 124 bin kişinin hayatını karartınız.
HATANIN ADRESİ MİT VE ANKARA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI
Bu hatalarını da maalesef MİT ve Ankara Cumhuriyet Başsavcıılığı ya GSM şirketlerine, ya Cemaate atıyor. Bu hatanın tek bir adres vardır. Bu adres Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve bu soruşturmanın kolluk görevini yapan MİT’tir. Neden bu listelerde sürekli hata çıkıyor? Çünkü liste oluşturma yöntemi hatalı. Bu listeler, normalda ByLock soruşturmalarının tek ve en önemli delili olan ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın adli emanetinde saklı olan ByLock serveri bilgilerinin olduğu harddisktir. Şimdi Ankara Cumhuriyet Savcılığı ve MİT diyor ki, ben ByLock server’ini ele geçirdim. Ve bu server’den bu bilgileri elde ettim. Madem serveri ele geçirdin ve listeleri bundan oluşturduğunu söylüyorsun, pekala bu liste 18 ayda 124 bin hata veriyor. Bu kişiler 124 bin hiç olmaması gerekiyordu.”
Erkam Tufan Aytav ve Avukat Murat Akkoç’un ByLock özel yayınının tamamı şöyle:
[TR724] 3.2.2018
Akkoç, delil denen liste ve ilgili dijital delillerin savunma avukatları ve hatta yargılama yapan mahkemelerle bile paylaşılmadığını aktardı. IP’ler üzerinden ve fişlemeler üzerinden kumpas listeleri oluşturulduğunu dile getiren Akkoç, “MİT ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 18 ayda 124 bin hata veren listelerinin hiçbir hukuki , bilimsel temeli olmadığını, ellerindeki server ve bilgilerini 200 ağır ceza mahkemelerine bile göndermiyor.” dedi. Akkoç, MİT ve Başsavcılık elinde 1 milyon kişilik bir şantaj listesi üzerinden iş yaptığını kaydetti.
15 TEMMUZ SONRASINDA HUKUKUN TARAFSIZLIĞI VE BAĞIMSIZLIĞI KALMADI
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yargının iyi sınav veremediğini, siyasi kararlarıyla hem hukuku, hem de tarafsızlık ve bağımsızlığını ortadan kaldırdığını söyledi. Hukuk devleti ilkesine göre kararlar alınmadığını kaydeden Akkoç, “Yargıtay, ByLock yargılamaları konusunda (dijital konusunda) 30 yıllık ictihatlarını 15 Temmuz sonrasında bir gecede değiştirdi. Kişilere göre karar almaya başladı. MİT’in elindeki cemaat fişlemeleri maalesef esas alınıyor. ByLock listelerinde de yapılan budur, hukuku, bilimsel kriterler değildir.” dedi.
18 AYDA BİR LİSTE NASIL 124 BİN HATA VERİR?
Bir yılı aşmasına rağmen ByLock listeleri neden oluşturulamıyor sorusuna kapsamlı cevaplar veren Akkoç şunları söyledi:
“ByLock yargılamalarının amacı suçu ve suçluyu bulmak değil, siyasi iktidarı tatmin etmek için oluşturulmuş fişleme listeleri oluşturulmuştur. Eylül 2016’da Ankara Başsavcılığı 216 bin olarak açıkladı, sonra 112 bin kişiye düşürüldü. Mor Beyin vb. uygulamalar gerekçesiyle 11 bin kişi daha düştü. Rakamı 91 bine indirdiler. Çünkü listeler siyasi saiklerle hazırlanmış fişlemeler esas alınarak hazırlanıyor. Siyasi iktidar kendisinin istemediklerini, muhaliflerini ‘medeni ölü’ haline getirmeye çalışıyor. 18 ayda bir liste 124 bin hata verdi. Bunları gözaltına aldınız, malına el koydunuz, hapse attınız, çoluğundan çocuğundan ayırdınız. Ve bu insanlara terörist yaftası vurdunuz.Hukuk bunun hesabını birgün sorar. Son çıkan listelere ve hatalara bakarak bile, 124 bin kişinin hayatını karartınız.
HATANIN ADRESİ MİT VE ANKARA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI
Bu hatalarını da maalesef MİT ve Ankara Cumhuriyet Başsavcıılığı ya GSM şirketlerine, ya Cemaate atıyor. Bu hatanın tek bir adres vardır. Bu adres Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve bu soruşturmanın kolluk görevini yapan MİT’tir. Neden bu listelerde sürekli hata çıkıyor? Çünkü liste oluşturma yöntemi hatalı. Bu listeler, normalda ByLock soruşturmalarının tek ve en önemli delili olan ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın adli emanetinde saklı olan ByLock serveri bilgilerinin olduğu harddisktir. Şimdi Ankara Cumhuriyet Savcılığı ve MİT diyor ki, ben ByLock server’ini ele geçirdim. Ve bu server’den bu bilgileri elde ettim. Madem serveri ele geçirdin ve listeleri bundan oluşturduğunu söylüyorsun, pekala bu liste 18 ayda 124 bin hata veriyor. Bu kişiler 124 bin hiç olmaması gerekiyordu.”
Erkam Tufan Aytav ve Avukat Murat Akkoç’un ByLock özel yayınının tamamı şöyle:
[TR724] 3.2.2018
AB, Türkiye konusunda neden pasif? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Avrupa Birliği (AB), Türkiye’de yaşanan rejimsel sorunlar konusunda çok pasif hareket ediyor. Peki, bu neden böyle? AB daha fazla şey yapamaz mı? Neden Kopenhag Kriterleri konusunda üyelik müzakerelerine başlamadan önceki ince eleyen sık dokuyan, güçlü ve özgüvenli aktör AB, yerini bugün Türkiye’de yaşananları görmezden gelen bir aktöre bıraktı?
AB’nin karar alma sistemi, yani bir uluslararası örgüt olarak kurumsal mimarisindeki karmaşıklık, önemsiz olmayan bir sebebi bu pasifliğin. AB, içinde hükümetler arası karar mekanizmalarını da, uluslarüstü mekanizmaları da içeren bir yapı. Lizbon Antlaşması’ndan sonra her ne kadar ortadan kalktılarsa da, Maastricht modeli üç sütunlu AB, bu örgütün kurumsal işleyişini anlamak konusunda hala çok belirgin önemde. Buna göre birinci sütunu oluşturan başta ekonomik bütünleşmeye ilişkin siyasi alanlar olmak üzere sınırlı alanda uluslarüstü bir mekanizma işliyor. Bu alanlarda, üye devletler kendi egemenlik yetkilerini AB kurumlarına devrediyorlar ve bu sahalar devletlerin kontrolünden çıkıyor. Mesela Avro alanı, Avrupa Merkez Bankası’na devredilen egemenlik yetkileri nedeniyle uluslarüstü bir karar alma mekanizmasının işlediği bir alan. Ancak ikinci sütun olan dış politika ve güvenlik politikaları sahası, hükümetler arası karar alma modalitesine göre işleyen bir mekanizmaya sahip. Yani her üye devlet, bu sahada veto yetkisine sahip. Diğer bir ifadeyle, her üye devletin onay vermediği bir karar almak ve politika belirlemek imkânsız.
Bu durumda, her bir üye devletin herhangi bir dış politika ya da güvenlik politikası vakasına bakışı diğerlerinden farklı olabiliyor. Üye devletlerin çıkarları, bu alanda uzlaşıya dayalı ortak tutumların ve pozisyonların belirlenmesine imkân vermeyebiliyor. Yani AB, özellikle uluslararası krizlerde veya diğer ani karar alınması gerekli durumlarda ortak bir dış politika çizgisi belirleyemiyor. Bugün Türkiye konusu, tam da böyle bir sorun yaratmakta. AB üyeleri, Türkiye konusunda birbirlerinden farklı motivasyonlar ve beklentilerle politik tutumlarını belirlemekte. AB üyelerinin ikili ilişkileri – mesela THY’nin Fransa’dan alacağı Airbus uçakları meselesi gibi – ortak AB tutumundan önde geliyor. Dolayısıyla, AB normatif bir dış politika tutumu belirleyemiyor. AB Komisyonu her ne kadar çabalasa da, Konsey (siyasi hükümetler arası organ) ortak dış politika konusunda son sözü söylüyor. Bu sahada nitelikli çoğunluk kararı almak olanaklı değil. Dolayısıyla herkes ortak bir çizgide buluşsa bile – ki bu da söz konusu değil – tek bir AB üyesinin farlı düşünmesi dahi, ortak karar çıkmasına engel oluyor. Böylelikle, Türkiye’nin AB pazarı olması nedeniyle, birçok AB üyesi devlet yaşanan ağır insan hakları sorunlarını öncelemeyip, ticari çıkarlarına bakıyor.
TÜRKİYE’YE BAKIŞ: KÜME DÜŞMÜŞ BİR ÜLKE
AB’nin Türkiye’deki karmaşık sorunlara derinlemesine müdahil olmamasının bir diğer nedeni, genel olarak AB’de Türkiye’ye “küme düşmüş” bir ülke olarak bakılması. Yani AB’nin Türkiye algısı çok ama çok değişti. 2000’lerin ilk on yılında demokrasi ve insan hak ve özgürlükleri bakımından gelecek vadeden ve belli bir çizginin ötesine geçmeyi başaran bir Türkiye vardı. Kopenhag Kriterleri denilen demokrasi kıstaslarını asgari ölçüde karşılamayı başaran bu Türkiye ile AB masaya oturma ve üyelik müzakerelerine başlama kararı aldı. Bu sayede, çok verimli ve Türkiye vatandaşlarının günlük yaşamlarına olumlu etkide bulunan bir AB-Türkiye reform mekanizması kuruldu. Bu mekanizmanın temeli, üyelik karşılığında ekonomik ve siyasi ilerleme olarak özetlenebilir. AB’nin en ciddi havucu üyelikti ve bu motivasyon çok işe yaradı. Ancak ilerleyen zamanlarda bazı AB üyesi ülkeler – başta Fransa ve Almanya gibi birliğin ağır topları – Türkiye’nin üyelik perspektifini sulandırdılar. İmtiyazlı ortaklık gibi, prosedürel olarak AB müktesebatında dahi olmayan önerilerle, AB’nin Ankara üzerindeki etkisinin altını oydular. AB’nin Türkiye toplumundaki karşılığını, inandırıcılıklarının altını kendi kendine oyarak bitirdiler.
An itibarıyla, artık Türkiye AB standartlarından öylesine uzaklaştı ki, onlarca yılda büyük emeklerle ve zorluklarla elde edilmiş tüm kazanımlar tarumar oldu. Gelinen konum AB standartlarından tabiri yerindeyse ışık yılı uzakta, küme düşmüş bir “yeni Türkiye” meydana getirdi. AB de Türkiye’yi tıpkı Çin gibi, Rusya gibi daha çok ticari ve stratejik kaygılar ve beklentilerle algıladığı bir aktör olarak değerlendirir oldu. Yani 2000’lerin başında sorunlarına karşın AB için potansiyel bir üye adayı olan Türkiye, 2018 itibarıyla alt lige düşmüş, kendisinden ümidin kesildiği, AB perspektifini yitirmiş bir konuma indi. Bu yeni durum, AB’nin Türkiye’deki büyük sorunlara daha mesafeli yaklaşmasına imkân veriyor. İşimize bakalım, Türkiye kendinden mesul kanaati yerleşmiş davranış kalıbı haline geldi uzun süredir.
REEL POLİTİK BEKLENTİLER TEK GEÇER AKÇE
AB Artık bu koşullarda Türkiye’ye kendi reel politik beklentileri çerçevesinde yaklaşacak. Özellikle Suriyeli mülteciler meselesinde olduğu gibi, AB-Türkiye diyalogu artık AB hukuku çerçevesinde şekillenmeyecek. Geçici al-ver pazarlıkları ve her an yeniden tanımlanabilecek kısmi süreli işbirlikleri ile şekillenecek, Türkiye’nin giderek kulübün çok daha periferisine itildiği bir süreç yaşanacak. Dahası, Rusya ve Çin’in aksine çok daha bağımlı bir aktör olan ve sanayi ve teknoloji bakımından AB’ye bağımlı bir Türkiye, giderek daha tek taraflı bir AB bağımlılığı içerine yuvarlanacak. Elbette orta ve uzun vadede bu ciddi bir sermaye kaçışını da beraberinde getirecek. AB üyeliği perspektifinin tümüyle ortadan kalktığını gören uluslararası yatırımcılar, Türkiye pazarını zaten kademeli olarak terk etmeye başladı. Önümüzdeki aylar ve yıllarda bu trend daha da ivme kazanarak devam edecektir.
Üç buçuk milyona yakın Suriye göçmeninin Avrupa kapılarına dayanmasının önünde baraj olan bir Türkiye, AB üzerinde geçici bir şantaj baskısı kurmuş vaziyette. Bu durum, Türkiye’yi yönetmekte olan Erdoğan ve Avrasyacı yapı koalisyonuna görece bir geçici güç temin ediyor ve bunlar AB karşısında bu gücü daima kullanıyor. Ancak Suriye sorunu bir gün yatıştığında ve göçmenler geri dönmeye başladığında bu güç yok olacaktır. O zaman Türkiye’nin zedelenen AB ilişkilerini onarması mümkün olacak mıdır, çok tartışmalı bir konu.
Hâlihazırda AB Türkiye’yi daha da fazla kaybetmemek ve zaman kazanarak kendisini daha ağır Türkiye krizlerine hazırlamak için Türkiye’deki tüm sorunları çok düşük profilli olarak eleştiriyor. Türkiye’nin AB’yi istikrarsızlaştırma potansiyeline sahip büyüklükte bir aktör olması, Türkiye pazarı ile sahip olunan bütünleşme seviyesi (Gümrük Birliği nedeniyle) AB yatıştırma politikaları uyguluyor. Erdoğan’ın rasyonel olmayan ve öngörülmesi güç bir karar alıcı olması, AB’yi temkinli olmaya itiyor. Bu tutumu özellikle Almanya ve Fransa gibi büyük AB aktörlerinde gözlemlemek olanaklı. Aynı zamanda AB içerisinde yaşayan Türkiye kökenli AB vatandaşları veya sürekli oturuma sahip Türkiyeli göçmenler de AB için mevcut Türkiye pozisyonunda önemli bir faktör. Türkiye’de istikrarın daha da kontrolden çıkması ve kutuplaşmanın bir tür iç soruna dönüşmesi, bu sorunların AB’deki Türkiyeliler üzerinden AB topraklarına da yayılmasına neden olabilir. Bu nedenle de Türkiye’de rejimin istikrarı göreceli de olsa koruyor olması – anayasasızlığa ve insan hakları ihlallerine karşın – AB’nin daha temkinli davranmasına neden oluyor.
TÜRKİYE MUHALEFETİNİN TUTUMU, KAFA KARIŞIKLIĞI SEBEBİ
Türkiyeli muhalefetin – özellikle de “sol” kesimin – bölünmüşlüğü, Kürtler ve Cemaat konusunda rejim yanlısı nasyonalist bir tutum izlemesi, AB’nin Türkiye algısına olumsuz etki ediyor. Bu nedenle de AB’de bazı çevreler, ciddi kafa karışıklığı yaşıyor. Hapisteki muhaliflerin dokümanlara ve demeçlere yansıyan sayılarında bile ciddi farklılıkların olması bundan kaynaklanıyor. AB içinde bu muhalif Türkler endirekt şekilde Erdoğan rejiminin Kürtler ve Cemaat üzerindeki hukuksuz uygulamalarını değişik bir prizmadan AB’ye yansıtıyor. Bu nedenle, sivil darbe ve gasp edilen anayasa konusunda AB çok daha ağır aksak davranıyor.
Son “Zeytin Dalı” operasyonu ve Alman Leopar tanklarının bu operasyonda kullanılması, Almanya’da bazı hareketliliklere neden olmuş görünse de, genel geçer tutum çok değişmeyecek gibi. AB için Türkiye, kendisini sevmese de beraber yaşamak zorunda gördüğü bir komşu. Tıpkı Rusya gibi, kendi dinamiği içinde bir tür istikrarlı ilişki kurulması, rasyonel akıl gereği AB’nin Türkiye gündeminde belirleyici yaklaşım. Fakat kötü haber, Türkiye vatandaşlarının demokratikleşmeleri ve özgürleşmeleri bakımından AB’nin Türkiye üzerinde etkisinin sıfırlanması olacak. AB sadece Türkiye örneğinde değil, Akdeniz genişlemesinde Yunanistan, Portekiz ve İspanya’dan Doğu Avrupa genişlemesinde Polonya, Baltık Cumhuriyetleri, Slovenya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan gibi ülkelerin AB süreçlerine dek, tüm aday ülkelerin demokratikleşme süreçlerini belirleyici şekilde destekledi. AB etkisi olmasa bu gerçekleşmezdi. Türkiye de bu trendeyken, son anda makas değiştirdi ve diktatörlüğe kaydı. Rusya güdümüne girerek aşırı milliyetçilikle İslamcılık arasında bir yerlere sıkıştı. Bunun acısını Türkiye halkı önümüzdeki on yıllar içinde yaşam kalitelerindeki düşüşle iliklerine kadar hissedecek, ama son pişmanlık fayda etmeyecek.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.2.2018 [TR724]
AB’nin karar alma sistemi, yani bir uluslararası örgüt olarak kurumsal mimarisindeki karmaşıklık, önemsiz olmayan bir sebebi bu pasifliğin. AB, içinde hükümetler arası karar mekanizmalarını da, uluslarüstü mekanizmaları da içeren bir yapı. Lizbon Antlaşması’ndan sonra her ne kadar ortadan kalktılarsa da, Maastricht modeli üç sütunlu AB, bu örgütün kurumsal işleyişini anlamak konusunda hala çok belirgin önemde. Buna göre birinci sütunu oluşturan başta ekonomik bütünleşmeye ilişkin siyasi alanlar olmak üzere sınırlı alanda uluslarüstü bir mekanizma işliyor. Bu alanlarda, üye devletler kendi egemenlik yetkilerini AB kurumlarına devrediyorlar ve bu sahalar devletlerin kontrolünden çıkıyor. Mesela Avro alanı, Avrupa Merkez Bankası’na devredilen egemenlik yetkileri nedeniyle uluslarüstü bir karar alma mekanizmasının işlediği bir alan. Ancak ikinci sütun olan dış politika ve güvenlik politikaları sahası, hükümetler arası karar alma modalitesine göre işleyen bir mekanizmaya sahip. Yani her üye devlet, bu sahada veto yetkisine sahip. Diğer bir ifadeyle, her üye devletin onay vermediği bir karar almak ve politika belirlemek imkânsız.
Bu durumda, her bir üye devletin herhangi bir dış politika ya da güvenlik politikası vakasına bakışı diğerlerinden farklı olabiliyor. Üye devletlerin çıkarları, bu alanda uzlaşıya dayalı ortak tutumların ve pozisyonların belirlenmesine imkân vermeyebiliyor. Yani AB, özellikle uluslararası krizlerde veya diğer ani karar alınması gerekli durumlarda ortak bir dış politika çizgisi belirleyemiyor. Bugün Türkiye konusu, tam da böyle bir sorun yaratmakta. AB üyeleri, Türkiye konusunda birbirlerinden farklı motivasyonlar ve beklentilerle politik tutumlarını belirlemekte. AB üyelerinin ikili ilişkileri – mesela THY’nin Fransa’dan alacağı Airbus uçakları meselesi gibi – ortak AB tutumundan önde geliyor. Dolayısıyla, AB normatif bir dış politika tutumu belirleyemiyor. AB Komisyonu her ne kadar çabalasa da, Konsey (siyasi hükümetler arası organ) ortak dış politika konusunda son sözü söylüyor. Bu sahada nitelikli çoğunluk kararı almak olanaklı değil. Dolayısıyla herkes ortak bir çizgide buluşsa bile – ki bu da söz konusu değil – tek bir AB üyesinin farlı düşünmesi dahi, ortak karar çıkmasına engel oluyor. Böylelikle, Türkiye’nin AB pazarı olması nedeniyle, birçok AB üyesi devlet yaşanan ağır insan hakları sorunlarını öncelemeyip, ticari çıkarlarına bakıyor.
TÜRKİYE’YE BAKIŞ: KÜME DÜŞMÜŞ BİR ÜLKE
AB’nin Türkiye’deki karmaşık sorunlara derinlemesine müdahil olmamasının bir diğer nedeni, genel olarak AB’de Türkiye’ye “küme düşmüş” bir ülke olarak bakılması. Yani AB’nin Türkiye algısı çok ama çok değişti. 2000’lerin ilk on yılında demokrasi ve insan hak ve özgürlükleri bakımından gelecek vadeden ve belli bir çizginin ötesine geçmeyi başaran bir Türkiye vardı. Kopenhag Kriterleri denilen demokrasi kıstaslarını asgari ölçüde karşılamayı başaran bu Türkiye ile AB masaya oturma ve üyelik müzakerelerine başlama kararı aldı. Bu sayede, çok verimli ve Türkiye vatandaşlarının günlük yaşamlarına olumlu etkide bulunan bir AB-Türkiye reform mekanizması kuruldu. Bu mekanizmanın temeli, üyelik karşılığında ekonomik ve siyasi ilerleme olarak özetlenebilir. AB’nin en ciddi havucu üyelikti ve bu motivasyon çok işe yaradı. Ancak ilerleyen zamanlarda bazı AB üyesi ülkeler – başta Fransa ve Almanya gibi birliğin ağır topları – Türkiye’nin üyelik perspektifini sulandırdılar. İmtiyazlı ortaklık gibi, prosedürel olarak AB müktesebatında dahi olmayan önerilerle, AB’nin Ankara üzerindeki etkisinin altını oydular. AB’nin Türkiye toplumundaki karşılığını, inandırıcılıklarının altını kendi kendine oyarak bitirdiler.
An itibarıyla, artık Türkiye AB standartlarından öylesine uzaklaştı ki, onlarca yılda büyük emeklerle ve zorluklarla elde edilmiş tüm kazanımlar tarumar oldu. Gelinen konum AB standartlarından tabiri yerindeyse ışık yılı uzakta, küme düşmüş bir “yeni Türkiye” meydana getirdi. AB de Türkiye’yi tıpkı Çin gibi, Rusya gibi daha çok ticari ve stratejik kaygılar ve beklentilerle algıladığı bir aktör olarak değerlendirir oldu. Yani 2000’lerin başında sorunlarına karşın AB için potansiyel bir üye adayı olan Türkiye, 2018 itibarıyla alt lige düşmüş, kendisinden ümidin kesildiği, AB perspektifini yitirmiş bir konuma indi. Bu yeni durum, AB’nin Türkiye’deki büyük sorunlara daha mesafeli yaklaşmasına imkân veriyor. İşimize bakalım, Türkiye kendinden mesul kanaati yerleşmiş davranış kalıbı haline geldi uzun süredir.
REEL POLİTİK BEKLENTİLER TEK GEÇER AKÇE
AB Artık bu koşullarda Türkiye’ye kendi reel politik beklentileri çerçevesinde yaklaşacak. Özellikle Suriyeli mülteciler meselesinde olduğu gibi, AB-Türkiye diyalogu artık AB hukuku çerçevesinde şekillenmeyecek. Geçici al-ver pazarlıkları ve her an yeniden tanımlanabilecek kısmi süreli işbirlikleri ile şekillenecek, Türkiye’nin giderek kulübün çok daha periferisine itildiği bir süreç yaşanacak. Dahası, Rusya ve Çin’in aksine çok daha bağımlı bir aktör olan ve sanayi ve teknoloji bakımından AB’ye bağımlı bir Türkiye, giderek daha tek taraflı bir AB bağımlılığı içerine yuvarlanacak. Elbette orta ve uzun vadede bu ciddi bir sermaye kaçışını da beraberinde getirecek. AB üyeliği perspektifinin tümüyle ortadan kalktığını gören uluslararası yatırımcılar, Türkiye pazarını zaten kademeli olarak terk etmeye başladı. Önümüzdeki aylar ve yıllarda bu trend daha da ivme kazanarak devam edecektir.
Üç buçuk milyona yakın Suriye göçmeninin Avrupa kapılarına dayanmasının önünde baraj olan bir Türkiye, AB üzerinde geçici bir şantaj baskısı kurmuş vaziyette. Bu durum, Türkiye’yi yönetmekte olan Erdoğan ve Avrasyacı yapı koalisyonuna görece bir geçici güç temin ediyor ve bunlar AB karşısında bu gücü daima kullanıyor. Ancak Suriye sorunu bir gün yatıştığında ve göçmenler geri dönmeye başladığında bu güç yok olacaktır. O zaman Türkiye’nin zedelenen AB ilişkilerini onarması mümkün olacak mıdır, çok tartışmalı bir konu.
Hâlihazırda AB Türkiye’yi daha da fazla kaybetmemek ve zaman kazanarak kendisini daha ağır Türkiye krizlerine hazırlamak için Türkiye’deki tüm sorunları çok düşük profilli olarak eleştiriyor. Türkiye’nin AB’yi istikrarsızlaştırma potansiyeline sahip büyüklükte bir aktör olması, Türkiye pazarı ile sahip olunan bütünleşme seviyesi (Gümrük Birliği nedeniyle) AB yatıştırma politikaları uyguluyor. Erdoğan’ın rasyonel olmayan ve öngörülmesi güç bir karar alıcı olması, AB’yi temkinli olmaya itiyor. Bu tutumu özellikle Almanya ve Fransa gibi büyük AB aktörlerinde gözlemlemek olanaklı. Aynı zamanda AB içerisinde yaşayan Türkiye kökenli AB vatandaşları veya sürekli oturuma sahip Türkiyeli göçmenler de AB için mevcut Türkiye pozisyonunda önemli bir faktör. Türkiye’de istikrarın daha da kontrolden çıkması ve kutuplaşmanın bir tür iç soruna dönüşmesi, bu sorunların AB’deki Türkiyeliler üzerinden AB topraklarına da yayılmasına neden olabilir. Bu nedenle de Türkiye’de rejimin istikrarı göreceli de olsa koruyor olması – anayasasızlığa ve insan hakları ihlallerine karşın – AB’nin daha temkinli davranmasına neden oluyor.
TÜRKİYE MUHALEFETİNİN TUTUMU, KAFA KARIŞIKLIĞI SEBEBİ
Türkiyeli muhalefetin – özellikle de “sol” kesimin – bölünmüşlüğü, Kürtler ve Cemaat konusunda rejim yanlısı nasyonalist bir tutum izlemesi, AB’nin Türkiye algısına olumsuz etki ediyor. Bu nedenle de AB’de bazı çevreler, ciddi kafa karışıklığı yaşıyor. Hapisteki muhaliflerin dokümanlara ve demeçlere yansıyan sayılarında bile ciddi farklılıkların olması bundan kaynaklanıyor. AB içinde bu muhalif Türkler endirekt şekilde Erdoğan rejiminin Kürtler ve Cemaat üzerindeki hukuksuz uygulamalarını değişik bir prizmadan AB’ye yansıtıyor. Bu nedenle, sivil darbe ve gasp edilen anayasa konusunda AB çok daha ağır aksak davranıyor.
Son “Zeytin Dalı” operasyonu ve Alman Leopar tanklarının bu operasyonda kullanılması, Almanya’da bazı hareketliliklere neden olmuş görünse de, genel geçer tutum çok değişmeyecek gibi. AB için Türkiye, kendisini sevmese de beraber yaşamak zorunda gördüğü bir komşu. Tıpkı Rusya gibi, kendi dinamiği içinde bir tür istikrarlı ilişki kurulması, rasyonel akıl gereği AB’nin Türkiye gündeminde belirleyici yaklaşım. Fakat kötü haber, Türkiye vatandaşlarının demokratikleşmeleri ve özgürleşmeleri bakımından AB’nin Türkiye üzerinde etkisinin sıfırlanması olacak. AB sadece Türkiye örneğinde değil, Akdeniz genişlemesinde Yunanistan, Portekiz ve İspanya’dan Doğu Avrupa genişlemesinde Polonya, Baltık Cumhuriyetleri, Slovenya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan gibi ülkelerin AB süreçlerine dek, tüm aday ülkelerin demokratikleşme süreçlerini belirleyici şekilde destekledi. AB etkisi olmasa bu gerçekleşmezdi. Türkiye de bu trendeyken, son anda makas değiştirdi ve diktatörlüğe kaydı. Rusya güdümüne girerek aşırı milliyetçilikle İslamcılık arasında bir yerlere sıkıştı. Bunun acısını Türkiye halkı önümüzdeki on yıllar içinde yaşam kalitelerindeki düşüşle iliklerine kadar hissedecek, ama son pişmanlık fayda etmeyecek.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.2.2018 [TR724]
Yıldızlarını sattı, yaldızları döküldü! [Hasan Cücük]
Borussia Dortmund, Bundesliga’nın kralı Bayern Münih’i şampiyonluk yolunda zorlayan takımlardan biriydi. Özellikle 2008’de Dortmund’u çalıştırmaya başlayan Jürgen Klopp zamanında farklı bir kimliğe bürünmüştü. Klopp döneminde 2 Bundesliga şampiyonluğunun yanı sıra 1 Almanya Kupası ve 2 Almanya Süper Kupası, Borussia Dortmund’un müzesinde yerini almıştı. 2013’te Şampiyonlar Ligi’nde finale kalan Dortmund’un kupayı kazanma sevincine ligdeki rakibi Bayern Münih engel olmuştu. Ancak Dortmund ligi hâlen ilk 3 arasında tamamlamasına rağmen yıldız oyuncularını elinde tutmakta zorlanıyor. En son kaybettiği yıldızı Arsenal’e giden Pierre- Emerick Aubameyang oldu.
TAKIMI YENİLEMEK ZORUNDA KALDI
Geçen sezonu Bayern Münih ve RB Leipzig’in ardından üçüncü sırada bitiren Borussia Dortmund takımın genç yıldızı Ousmane Dembele’yi 105 milyon Euro karşılığında Barcelona’ya sattı. Takımdan ayrılan sadece Dembele değildi. Matthias Ginter’i Mönchengladbach’a, Emre Mor’u Celta Vigo’ya, Sven Bender’i Leverkusen’e, Adrian Ramos’u Chongqing Dangdai Lifan’a ve Marc Bartra’yı Real Betis’e satan Borussia Dortmund, ara transferde takımın yıldızı Aubameyang ile de yollarını ayırdı.
Sattığı oyunculardan kasasına 240 milyon Euro girdi ve kadrosunu Andriy Yarmolenko, Manuel Akanji, Ömer Toprak, Maximilian Philipp ve ara transferde Michy Batshuayi ile güçlendirdi. Ancak gelen oyuncular ayrılanların yerini doldurmakta zorlandı. Sezona iyi başlayan Dortmund ilerleyen haftalarda adeta galibiyete hasret kaldı. Asıl hayal kırıklığını Şampiyonlar Ligi’nde yaşattı. Grupta ancak üçüncü olabildi.
ELİNDE KALANLAR YA SAKAT, YA FORMSUZ
Dortmund’un yıldız oyuncularını satması bu sezonla sınırlı değil. 2016-17 sezonunda takımın sivrilen isimleri Henrikh Mkhitaryan’ı Manchester United’a, İlkay Gündoğan’ı Manchester City’ye, defansın emniyet sübabı Mats Hummels’i Bayern Münih’e kaptırdı. 2015-16 sezonunda ise Ciro Immobile ve Kevin Kampl gibi oyuncuları gönderdi. Ciro Immobile’yi beğenmeyen Dortmund, bu oyuncunun gittiği Sevilla ve Lazio’da gösterdiği performanstan sonra büyük pişmanlık yaşadı. Bu sezon Lazio formasıyla 20 gol atan Immobile, Serie A’nın en başarılı forvetlerinden biri hâline geldi.
Robert Lewandowski ve Mario Götze’yi Bayern Münih’e kaptıran Dortmund, yıldızları elinde tutamamanın sıkıntısını her sezon daha da derinden hissediyor. Götze, Bayern Münih’te başarılı olamayınca yeniden yuvaya döndü ancak eski günlerini aratan bir performans gösteriyor. Takımda yıldız oyuncu olarak Marco Reus bulunuyor. 2012’de Mönchengladbach’tan transfer edilen Reus’un en büyük talihsizliği ise sık sık sakatlanması oldu. 2014 Dünya Kupası ve Euro 2016’yı sakatlığından dolayı kaçıran Reus, bu sezon da sakatlığından dolayı Dortmund’un Şampiyonlar Ligi kadrosunda yer bulamadı.
Şimdilerde takımın genç yıldızı, 19 yaşındaki Christian Pulisic’in de çok sayıda taliplisi var ve sezonun bitimiyle muhtemelen astronomik bir fiyata elden çıkacaktır.
Dortmund, sattığı oyuncular gittikleri takımda başarısız olursa yeniden yuvaya katarak başarılı olmanın yolunu seçti. Real Madrid’e giden Nuri Şahin, Bayern Münih’e giden Mario Götze ve Manchester United’a satılan Shinji Kawaga yeniden takıma kazandırıldı. Dortmund, pahalı sattığı oyuncuları ucuza alarak kâr etti. Ancak gelen oyuncular eski günlerini aratan bir oyun sergiledi.
KLOPP’UN BOŞLUĞU BİR TÜRLÜ DOLMADI
Dortmund 2008’den itibaren teknik adamlarda istikrarı yakalamıştı. 2008-15 arasında takımı çalıştıran Jürgen Klopp, Dortmund’u Avrupa’da saygı duyulan bir takıma dönüştürmüştü. Klopp sonrası koltuğun sahibi Thomas Tuchel ilk yılında takımı lig ikincisi yaparak Klopp’un izinden gitti. Geçen sezonun bitimiyle Dortmund, Tuchel ile yollarını ayırırken takımı Ajax’ı UEFA Avrupa Ligi’nde finale taşıyan Peter Bosz’a emanet etti. Hollandalı teknik adam iyi başlayan sezonda 8. haftadan sonra peş peşe puan kayıpları yaşayınca gönderildi. Aralık ayından itibaren takımın dümenine Avusturyalı Peter Stöger geçti. Stöger ilk iki maçında sahadan 3 puanla ayrılırken, son 3 maçında beraberlikle yetindi.
Borussia Dortmund’un yıldız oyuncuları satması ve teknik adamlarda istikrarsızlığı en çok ligdeki bir numaralı rakibi Bayern Münih’i sevindiriyor. Bavyera ekibi, bu sezon en yakın rakibine 16 puan fark atarak liderliğini sürdürüyor. Dortmund ise eski yıllarını aratan bir performansla yoluna devam ediyor.
[Hasan Cücük] 3.2.2018 [TR724]
TAKIMI YENİLEMEK ZORUNDA KALDI
Geçen sezonu Bayern Münih ve RB Leipzig’in ardından üçüncü sırada bitiren Borussia Dortmund takımın genç yıldızı Ousmane Dembele’yi 105 milyon Euro karşılığında Barcelona’ya sattı. Takımdan ayrılan sadece Dembele değildi. Matthias Ginter’i Mönchengladbach’a, Emre Mor’u Celta Vigo’ya, Sven Bender’i Leverkusen’e, Adrian Ramos’u Chongqing Dangdai Lifan’a ve Marc Bartra’yı Real Betis’e satan Borussia Dortmund, ara transferde takımın yıldızı Aubameyang ile de yollarını ayırdı.
Sattığı oyunculardan kasasına 240 milyon Euro girdi ve kadrosunu Andriy Yarmolenko, Manuel Akanji, Ömer Toprak, Maximilian Philipp ve ara transferde Michy Batshuayi ile güçlendirdi. Ancak gelen oyuncular ayrılanların yerini doldurmakta zorlandı. Sezona iyi başlayan Dortmund ilerleyen haftalarda adeta galibiyete hasret kaldı. Asıl hayal kırıklığını Şampiyonlar Ligi’nde yaşattı. Grupta ancak üçüncü olabildi.
ELİNDE KALANLAR YA SAKAT, YA FORMSUZ
Dortmund’un yıldız oyuncularını satması bu sezonla sınırlı değil. 2016-17 sezonunda takımın sivrilen isimleri Henrikh Mkhitaryan’ı Manchester United’a, İlkay Gündoğan’ı Manchester City’ye, defansın emniyet sübabı Mats Hummels’i Bayern Münih’e kaptırdı. 2015-16 sezonunda ise Ciro Immobile ve Kevin Kampl gibi oyuncuları gönderdi. Ciro Immobile’yi beğenmeyen Dortmund, bu oyuncunun gittiği Sevilla ve Lazio’da gösterdiği performanstan sonra büyük pişmanlık yaşadı. Bu sezon Lazio formasıyla 20 gol atan Immobile, Serie A’nın en başarılı forvetlerinden biri hâline geldi.
Robert Lewandowski ve Mario Götze’yi Bayern Münih’e kaptıran Dortmund, yıldızları elinde tutamamanın sıkıntısını her sezon daha da derinden hissediyor. Götze, Bayern Münih’te başarılı olamayınca yeniden yuvaya döndü ancak eski günlerini aratan bir performans gösteriyor. Takımda yıldız oyuncu olarak Marco Reus bulunuyor. 2012’de Mönchengladbach’tan transfer edilen Reus’un en büyük talihsizliği ise sık sık sakatlanması oldu. 2014 Dünya Kupası ve Euro 2016’yı sakatlığından dolayı kaçıran Reus, bu sezon da sakatlığından dolayı Dortmund’un Şampiyonlar Ligi kadrosunda yer bulamadı.
Şimdilerde takımın genç yıldızı, 19 yaşındaki Christian Pulisic’in de çok sayıda taliplisi var ve sezonun bitimiyle muhtemelen astronomik bir fiyata elden çıkacaktır.
Dortmund, sattığı oyuncular gittikleri takımda başarısız olursa yeniden yuvaya katarak başarılı olmanın yolunu seçti. Real Madrid’e giden Nuri Şahin, Bayern Münih’e giden Mario Götze ve Manchester United’a satılan Shinji Kawaga yeniden takıma kazandırıldı. Dortmund, pahalı sattığı oyuncuları ucuza alarak kâr etti. Ancak gelen oyuncular eski günlerini aratan bir oyun sergiledi.
KLOPP’UN BOŞLUĞU BİR TÜRLÜ DOLMADI
Dortmund 2008’den itibaren teknik adamlarda istikrarı yakalamıştı. 2008-15 arasında takımı çalıştıran Jürgen Klopp, Dortmund’u Avrupa’da saygı duyulan bir takıma dönüştürmüştü. Klopp sonrası koltuğun sahibi Thomas Tuchel ilk yılında takımı lig ikincisi yaparak Klopp’un izinden gitti. Geçen sezonun bitimiyle Dortmund, Tuchel ile yollarını ayırırken takımı Ajax’ı UEFA Avrupa Ligi’nde finale taşıyan Peter Bosz’a emanet etti. Hollandalı teknik adam iyi başlayan sezonda 8. haftadan sonra peş peşe puan kayıpları yaşayınca gönderildi. Aralık ayından itibaren takımın dümenine Avusturyalı Peter Stöger geçti. Stöger ilk iki maçında sahadan 3 puanla ayrılırken, son 3 maçında beraberlikle yetindi.
Borussia Dortmund’un yıldız oyuncuları satması ve teknik adamlarda istikrarsızlığı en çok ligdeki bir numaralı rakibi Bayern Münih’i sevindiriyor. Bavyera ekibi, bu sezon en yakın rakibine 16 puan fark atarak liderliğini sürdürüyor. Dortmund ise eski yıllarını aratan bir performansla yoluna devam ediyor.
[Hasan Cücük] 3.2.2018 [TR724]
Sürekli değişen delil: ByLock [Can Yılmaz]
BYLOCK NEDİR?
ByLock Google Play Store, Apple Store ve diğer online aplikasyon mağazalarından indirilebilen kişiler arasında internet üzerinden haberleşme imkanı veren bir iletişim programıdır. Hollanda merkezli adli bilişim firması Fox-IT raporuna göre ByLock sadece Google Play Store’dan 100.000’den fazla kez indirilmiştir.
Amerika merkezli think tank kuruluşu Freedom House, “2017 INTERNET Özgürlüğü” raporunda “delil yokluğuna rağmen ByLock’un keyfi toplu tutuklamalar için” araç olarak kullanıldığını yazmıştır.
BYLOCK’UN KRONOLOJİSİ
1.BYLOCK NE ZAMAN SERVİSTEYDİ?
Fox-IT raporuna göre ByLock, 14 Mart 2014 ve 19 Şubat 2016 tarihleri arasında kullanımdaydı.
2.TÜRK HÜKÜMETİ VE YARGISI BYLOCK’TAN NE ZAMAN HABERDAR OLDU?
MİT, 15 Temmuz’dan sonra yaptığı bir basın açıklamasında adli tekniklerle elde edilen ByLock’a dair tüm ham data ve bulguların 2016 yılı Mayıs ayında adli, güvenlik ve diğer otoritelerle paylaşıldığını duyurdu.
3. BYLOCK’A DAYALI İLK TUTUKLAMA NE ZAMAN OLDU?
Bylock, Şubat 2016’da kapatılmasına ve en geç Mayıs 2016’dan beri AKP Hükümeti tarafından bilinmesine rağmen, 15 Temmuz’un hemen ardından darbeci askerlerin Bylock üzerinden haberleştiğine dair başlatılan iftira kampanyası neticesinden Bylock’a dayanan ilk gözaltı 20 Temmuz 2016’da yapıldı.
4.BYLOCK’A DAİR SÜREKLİ DEĞİŞEN SAYI VE ÖLÇÜTLER
A-2016 EYLÜL – EKİM|BYLOCK KULLANICI SAYISI: 215.000
2016 EYLÜL ayında dönemin Bilim & Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, 215Bin Bylock kullanıcısı olduğunu açıkladı, dönemin BB yardımcısı Veysi Kaynak Ekim 2016 da bu rakamı teyit edip 18 milyon mesajın ele geçirildiğini şifre çözme işleminin devam ettiğini söyledi.
Bu 2 açıklama 2016 Ekim ayında,
Hükümet ve yargının 215 bin kişilik bir ByLock kullanıcı listesine sahip olduğunu ve elde edilen dijital deliller üzerinde çalışmaların sürdüğünü ortaya koymaktadır.
B-2017 NİSAN | BYLOCK KULLANICI SAYISI: 122.000
NİSAN 2017’de hükümet medyası ByLock kullanıcı sayısının 122.000 olduğunu ve istisnasız hepsinin gözaltına alınacağını haberleştirdi.
7 Nisan 2017’de Karar gazetesi yayınladığı bir haberde
i) MİT’in ByLock verilerindeki hataları gidermek için hassas sorgu ekranı oluşturduğunu, bu sayede çifte doğrulama yapıldığını,
ii) Yanlış bulguların sorumluları hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcısı’nın soruşturma açtığını duyurdu.
C- 2017 HAZİRAN| BYLOCK KULLANICI SAYISI: 102.000
2017 Haziran ayında Hürriyet’e konuşan BTK Başkanı Ömer Fatih Sayan, 102Bin kişilik listeyi yargı mercilerine gönderdiklerini raporlarından kişilerin ne zaman kiminle kaç kez mesajlaşma yapıldığının belirtildiğini açıkladı. Sayan bu listedekilerin hiçbir mazereti kalmadığını belirtti.
D- 27 ARALIK 2017 | 11.480 KİŞİNİN YANLIŞLIKLA LİSTEYE GİRDİĞİ AÇIKLANDI
BTK Başkanı Ömer Fatih Sayan, 102 bin kişilik listedekilerin hiçbir mazereti kalmadı dedikten 5 ay sonra 27 Aralık 2017’de Anadolu Ajansı’na açıklama yapan Ankara Başsavcılığı 102 bin kişilik listedeki 11.480 kişinin aslında Bylock kullanıcısı olmadığının anlaşıldığını bunlardan bin kadarının halen tutuklu olduğunu açıkladı.
Yaklaşık 11.500 kişi listeden çıkarılınca geriye 90.500 ByLock kullanıcısı kaldı. Nisan 2017’de ByLock’a hassas sorgu ekranı ile hatalar sıfırlandı şeklinde manşet atan Karar Gazetesi Aralık 2017’de halen 11.480 hatalı sonuç olduğu itirafını ‘ByLock tuzağına MİT neşteri’ şeklinde duyurdu.
E- 3 OCAK 2018 |MİLLİYET: MİT LİSTEDEKİ 30 BİN KİŞİYİ TEKRAR İNCELİYOR
F- AĞUSTOS 2016 – NİSAN 2017 | ÜÇ RENKLİ KATEGORİ: KIRMIZI, MAVİ, TURUNCU KULLANICILAR
2016 Aralık ve 2017 Nisan ayları arasında ByLock’a dayalı adli ve idari işlemler MİT tarafından yapılan renklendirme sınıflandırmasına göre yapıldı.
İddianamelerde bu sınıflandırma delil olarak kullanıldı.
Renklerin anlamı aşağıdaki gibiydi:
G- 2017 NİSAN | RENKLENDİRME KALDIRILDI, 3 KEZ BAĞLANMA KRİTERİ GETİRİLDİ
Nisan 2017’de hükümet medyası, 3 renk kriterinin kaldırıldığını, en az 3 kez bağlanma kriterine göre 122 bin kişilik yeni liste oluşturulduğunu ve listedeki herkese gözaltı yapılacağını duyurdu.
5. DELİL BÜTÜNLÜĞÜ VE GÜVENİLİRLİĞİ YÖNÜNDEN BYLOCK
IP ÇAKIŞMASI MESELESİ
IP, İnternet Protocol kelimesinin kısaltması olup internet üzerinden yapılan trafikte taraflara atanan numaraya IP numarası denir.
ByLock konusunda MİT’in kullandığı ana tespit yolu internet trafiği bilgileridir. Bylock serverlerine ait ‘46.166’ ile başlayan server numaralarına bağlanan kişiler MİT tarafından Bylock’u olarak listelenerek adli ve idari işlemler için ilgili kurumlara bildirilmiştir.
Bu metot özellikle cep telefonundan internete bağlanırken her defasında farklı IP numarası ataması yapıldığı için güvenilir değildir.
Gazeteci Ahmet Takan, tarafından yayınlanan bir belge 2016 Ekim ayında polis, yargı ve telekomünikasyon birimlerinin bu hatadan haberdar olduğunu ama gözaltılara devam ettiklerini gösteriyor.
İçişleri Bakanlığı bünyesinden hazırlandığı anlaşılan notta:
MİT’in 3 Eylül 2016 tarihli 18.074 kişilik listesinin tamamen IP bilgisine dayandığını,
Özellikle AVEA müşterileri bakımından listeye esas alınan verilere güvenilemeyeceğini,
20’den az bağlantısı olanlarda yanlışlık olabileceği, belirtiliyor.
IP Yönlendirme
Aralık 2017’de en az 8 mobil uygulamadaki reklamların 11.480 kişiyi ByLock serverine yönlendirdiği, bu kişilerin işten atıldığı ve en az bin tanesinin de tutuklandığı ortaya çıktı.
Böyle başka programlar olup olmadığı tam olarak bilinmiyor ama Milliyet gazetesi 30 bin kişinin daha böyle reklamların mağduru olabileceğini duyurdu.
GECİKMİŞ ADLİ İMAJ İNCELEMESİ
Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak 6 Ekim 2016’da bu rakamı teyit edip 18 milyon mesajın ele geçirildiğini şifre çözme işleminin devam ettiğini söyledi.
MİT’in bu dijital verileri adli makamlara 9 Aralık 2016 ve 24.3.2017 de iki parça halinde verdiği ortaya çıktı.
9 Aralık 2016 tarihli Ankara Sulh Ceza Hakimliği kararında MİT’ten gelen verilerin İMAJI’nın alınması ve bilirkişi incelemesi yapılmasına karar veriliyor.
Bu kararlar, MİT’in Basın Açıklaması ve Veysi Kaynak’ın açıklaması bize MİT’in en geç Mayıs 2016’da elde ettiği verileri adli makamlara Aralık 2016’ya kadar bildirmeyip adli örneği alınmadan, elektronik olarak mühürlenmeden (HASH Kodu) üzerinde çalıştığını, delilin otantikliğini bozduğunu gösteriyor.
“Dijital delillerin aslı nerede, MİT 6 ay bu veriler ile ne yaptı, neden 2 parça halinde adli makamlara sundu, dijital veriyi 2 ye bölerek bütünlüğünü neden bozdu”, sorularının cevabı bilinmiyor.
Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Ergenekon davası bozma kararında dijital delillere dair şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “CMK’nın 134. maddesi, dijital medyaların önce mahallinde incelenmesini, bilgisayar programlarına veya kütüklerine şifrenin çözülememesinden dolayı girilememesi veya gizlenmiş bilgilere ulaşılamaması halinde ise bilgisayarlara el konulmasını öngörmektedir. Bu hüküm uygulamada bazı sıkıntılara yol açmaktadır. Zira bilgisayarda yerinde inceleme yapılması çoğu kez mümkün ve sıhhatli olmayıp, teknik yetersizliklerden dolayı imaj da alınamamaktadır. Dijital delillerin hukuka uygun yöntemlerle elde edildiğinin kabul edilmesi bakımından bu nokta önemlidir. Ceza muhakemesinde deliller kanuna uygun olmalı ve kanuna uygun yöntemlerle elde edilmelidir. Adil yargılanmanın sağlanabilmesi, soruşturma ve kovuşturma aşamalarında toplanan bulguların delil değeri taşıyabilmesi için, şüpheli veya sanıktam elde edilen dijital verilerin, yasa ile sınırları belirlenmiş teknik gerekliliklere uygun olarak toplanması ve sonucunda yargılama makamlarına eksiksiz, bozulmamış halde sunulması gerekmektedir. Yasa koyucunun, CMK’nın 134. maddesini ayrıntılı olarak düzenlemesinin amacı da budur. Dijital delillere harici müdahale teknik olarak mümkün olması, çoğu zaman kim tarafından hangi tarihte müdahale yapıldığının da belirlenememesi karşısında, güvenli bir şekilde el konulup incelenebilmesi için mahallinde imaj alındıktan sonra orijinal medyanın şüpheliye bırakılması gerekmekte ise de bu şart soruşturma yapan kolluk personelinin teknik yetersizliği, ekipman yokluğu, ortamın incelemeye elverişli olmaması gibi nedenlerde yerine getirilememektedir.”
Yukarıda yer verilen bu karara göre; dijital deliller, yasa ile sınırları belirlenmiş teknik gerekliliklere uygun olarak toplanmalı ve sonucunda yargılama makamlarına eksiksiz ve bozulmamış halde sunulmalıdır.
Ergenekon ve Balyoz davalarındaki mahkûmiyet kararlarının bozulmasına dair Yargıtay 16. CD kararına göre dijital verilerin bir örneğinin sanığa verilmesi zorunludur. Ancak ByLock kullandığı gerekçesi ile tutuklanan kişilere, bu veriler verilmemektedir. Bunun nedeni nedir? Yargıtay 16 Ceza Dairesi’nin bu zorunluluğu işaret eden kararının ilgili bölümü şu şekildedir: “dijital medyanın derhal imajının alınarak ilgilisine de imajlardan bir kopya ve orijinal medya teslim edilmeden, yine sanık veya müdafinin mühür açma işlemi sırasında hazır bulunmasının mümkün olmadığı hallerde, mühür açma işleminin arama ve el koyma kararı veren hakimin huzurunda açılarak imaj alma işleminin bu sırada yapılması yoluna gidilmeden inceleme yapılması halinde arama ve el koyma işleminin yasaya ve hukuka uygunluğundan bahsetmek mümkün olmadığı gibi bu yolla elde edilen delillerin de hukuka uygunluğu tartışılır hale gelecek ve yargılama makamınca hükme esas alınması mümkün olamayacaktır.“
MİT’in ByLock serverini satın almaktaki amacı, delil elde etmek iken bu işlemden önce yargı kararı almaması, satın alma anında yargısal olarak delillere el koyma işlemi yapılmaması, satın alınan verilerin en az 5 ay (ne zaman alındığı belirtilmiyor) yargı makamlarına ulaştırılmadan bekletilmesi karşısında, bu verilerin “yasal delil” olması mümkün değildir.
Yine Yargıtay 16. Dairesi, Ergenekon bozma kararında şu tespitlerde bulunmaktadır: “5271 sayılı CMK’nın 2/e ve 161. maddeleri ile 2559 sayılı PVSK’nın Ek 6. maddesi uyarınca bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrenen kolluğun derhal Cumhuriyet Savcısı’na olayı haber verip onun emri doğrultusunda soruşturma işlemlerini başlaması gerekmekte iken usulüne uygun adli arama emri veya kararı almadan (işlem yapması hukuka aykırı görülmüştür) … Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma yapılabilmesi ancak hakim kararı ile mümkün olduğu halde, Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı emri ile veya hiçbir soruşturma makamı tarafından verilen bir karar olmaksızın yapılan aramada elde edilen dijital medyalara (el konulması hukuka aykırı görülmüştür).”
Yukarıda yer verilen Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin Ergenekon bozma kararına göre MIT’in bu durumu derhal yargı makamlarına haber verip onun emri ile hareket etmesi gerekirken, hiçbir soruşturma makamının kararı olmaksızın “satın alma” yoluyla delil elde edilmesi ve satın alınan delillerde en az 5 ay sonra adli inceleme yapılması karşısında kanuna uygun delilden söz edilemez.
Diğer bir konu da MİT’in bu verileri kimden satın aldığının açıklanmamasıdır.
6- ANAYASA MAHKEMESİNİN DİJİTAL DELİL KARARLARI
Anayasa Mahkemesi (2013/2312, 2013/7800, 2014/253), sayılı kararlarında dijital delillerin bir nüshasının savunma tarafına verilmemesini adil yargılanma hakkı ihlali sayarak yeniden yargılama yapılmasına karar vermiştir.
MİT Kanunu’na göre MİT’in casusluk suçu dışında adli kolluk görevi yoktur ve delil toplayamaz, adli makamlar casusluk davaları dışından MİT’ten bilgi, belge ve delil isteyemez.
7-SONUÇ
ByLock’a dair bilgi ve datanın elde ediliş biçimi, elde eden makam, elde edildikten sonraki işlemler, adli makamlara geç bildirim yapılması, adli imajı alınmadan, dijital verilerin işlenmesi, hala sanıklara dijital kopya verilmemesi, sürekli çelişen sonuçlar, sayılar, Yargıtay 16. CD ve Anayasa Mahkemesi’nin önceki kararları bir arada değerlendirildiğinde Bylock’un bir delil değil siyasi bir tutuklama mekanizması olduğunu göstermektedir.
Bylock Türk yargısına bulaştırılmış bir kanserdir ve tek yol bu Bylock’a dayanarak yapılan tüm işlemleri yok sayıp yeniden adil yargılama yapmaktır.
(BU DOSYA, ARRESTED LAWYERS INITIATIVE TARAFINDAN HAZIRLANAN RAPORDAN FAYDALANILARAK HAZIRLANMIŞTIR.)
RAPOR İÇİN
https://arrestedlawyers.files.wordpress.com/2018/01/bylock_report_by_the_arrested_lawyers.pdf
[Can Yılmaz] 3.2.2018 [TR724]
ByLock Google Play Store, Apple Store ve diğer online aplikasyon mağazalarından indirilebilen kişiler arasında internet üzerinden haberleşme imkanı veren bir iletişim programıdır. Hollanda merkezli adli bilişim firması Fox-IT raporuna göre ByLock sadece Google Play Store’dan 100.000’den fazla kez indirilmiştir.
Amerika merkezli think tank kuruluşu Freedom House, “2017 INTERNET Özgürlüğü” raporunda “delil yokluğuna rağmen ByLock’un keyfi toplu tutuklamalar için” araç olarak kullanıldığını yazmıştır.
BYLOCK’UN KRONOLOJİSİ
1.BYLOCK NE ZAMAN SERVİSTEYDİ?
Fox-IT raporuna göre ByLock, 14 Mart 2014 ve 19 Şubat 2016 tarihleri arasında kullanımdaydı.
2.TÜRK HÜKÜMETİ VE YARGISI BYLOCK’TAN NE ZAMAN HABERDAR OLDU?
MİT, 15 Temmuz’dan sonra yaptığı bir basın açıklamasında adli tekniklerle elde edilen ByLock’a dair tüm ham data ve bulguların 2016 yılı Mayıs ayında adli, güvenlik ve diğer otoritelerle paylaşıldığını duyurdu.
3. BYLOCK’A DAYALI İLK TUTUKLAMA NE ZAMAN OLDU?
Bylock, Şubat 2016’da kapatılmasına ve en geç Mayıs 2016’dan beri AKP Hükümeti tarafından bilinmesine rağmen, 15 Temmuz’un hemen ardından darbeci askerlerin Bylock üzerinden haberleştiğine dair başlatılan iftira kampanyası neticesinden Bylock’a dayanan ilk gözaltı 20 Temmuz 2016’da yapıldı.
4.BYLOCK’A DAİR SÜREKLİ DEĞİŞEN SAYI VE ÖLÇÜTLER
A-2016 EYLÜL – EKİM|BYLOCK KULLANICI SAYISI: 215.000
2016 EYLÜL ayında dönemin Bilim & Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, 215Bin Bylock kullanıcısı olduğunu açıkladı, dönemin BB yardımcısı Veysi Kaynak Ekim 2016 da bu rakamı teyit edip 18 milyon mesajın ele geçirildiğini şifre çözme işleminin devam ettiğini söyledi.
Bu 2 açıklama 2016 Ekim ayında,
Hükümet ve yargının 215 bin kişilik bir ByLock kullanıcı listesine sahip olduğunu ve elde edilen dijital deliller üzerinde çalışmaların sürdüğünü ortaya koymaktadır.
B-2017 NİSAN | BYLOCK KULLANICI SAYISI: 122.000
NİSAN 2017’de hükümet medyası ByLock kullanıcı sayısının 122.000 olduğunu ve istisnasız hepsinin gözaltına alınacağını haberleştirdi.
7 Nisan 2017’de Karar gazetesi yayınladığı bir haberde
i) MİT’in ByLock verilerindeki hataları gidermek için hassas sorgu ekranı oluşturduğunu, bu sayede çifte doğrulama yapıldığını,
ii) Yanlış bulguların sorumluları hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcısı’nın soruşturma açtığını duyurdu.
C- 2017 HAZİRAN| BYLOCK KULLANICI SAYISI: 102.000
2017 Haziran ayında Hürriyet’e konuşan BTK Başkanı Ömer Fatih Sayan, 102Bin kişilik listeyi yargı mercilerine gönderdiklerini raporlarından kişilerin ne zaman kiminle kaç kez mesajlaşma yapıldığının belirtildiğini açıkladı. Sayan bu listedekilerin hiçbir mazereti kalmadığını belirtti.
D- 27 ARALIK 2017 | 11.480 KİŞİNİN YANLIŞLIKLA LİSTEYE GİRDİĞİ AÇIKLANDI
BTK Başkanı Ömer Fatih Sayan, 102 bin kişilik listedekilerin hiçbir mazereti kalmadı dedikten 5 ay sonra 27 Aralık 2017’de Anadolu Ajansı’na açıklama yapan Ankara Başsavcılığı 102 bin kişilik listedeki 11.480 kişinin aslında Bylock kullanıcısı olmadığının anlaşıldığını bunlardan bin kadarının halen tutuklu olduğunu açıkladı.
Yaklaşık 11.500 kişi listeden çıkarılınca geriye 90.500 ByLock kullanıcısı kaldı. Nisan 2017’de ByLock’a hassas sorgu ekranı ile hatalar sıfırlandı şeklinde manşet atan Karar Gazetesi Aralık 2017’de halen 11.480 hatalı sonuç olduğu itirafını ‘ByLock tuzağına MİT neşteri’ şeklinde duyurdu.
E- 3 OCAK 2018 |MİLLİYET: MİT LİSTEDEKİ 30 BİN KİŞİYİ TEKRAR İNCELİYOR
F- AĞUSTOS 2016 – NİSAN 2017 | ÜÇ RENKLİ KATEGORİ: KIRMIZI, MAVİ, TURUNCU KULLANICILAR
2016 Aralık ve 2017 Nisan ayları arasında ByLock’a dayalı adli ve idari işlemler MİT tarafından yapılan renklendirme sınıflandırmasına göre yapıldı.
İddianamelerde bu sınıflandırma delil olarak kullanıldı.
Renklerin anlamı aşağıdaki gibiydi:
G- 2017 NİSAN | RENKLENDİRME KALDIRILDI, 3 KEZ BAĞLANMA KRİTERİ GETİRİLDİ
Nisan 2017’de hükümet medyası, 3 renk kriterinin kaldırıldığını, en az 3 kez bağlanma kriterine göre 122 bin kişilik yeni liste oluşturulduğunu ve listedeki herkese gözaltı yapılacağını duyurdu.
5. DELİL BÜTÜNLÜĞÜ VE GÜVENİLİRLİĞİ YÖNÜNDEN BYLOCK
IP ÇAKIŞMASI MESELESİ
IP, İnternet Protocol kelimesinin kısaltması olup internet üzerinden yapılan trafikte taraflara atanan numaraya IP numarası denir.
ByLock konusunda MİT’in kullandığı ana tespit yolu internet trafiği bilgileridir. Bylock serverlerine ait ‘46.166’ ile başlayan server numaralarına bağlanan kişiler MİT tarafından Bylock’u olarak listelenerek adli ve idari işlemler için ilgili kurumlara bildirilmiştir.
Bu metot özellikle cep telefonundan internete bağlanırken her defasında farklı IP numarası ataması yapıldığı için güvenilir değildir.
Gazeteci Ahmet Takan, tarafından yayınlanan bir belge 2016 Ekim ayında polis, yargı ve telekomünikasyon birimlerinin bu hatadan haberdar olduğunu ama gözaltılara devam ettiklerini gösteriyor.
İçişleri Bakanlığı bünyesinden hazırlandığı anlaşılan notta:
MİT’in 3 Eylül 2016 tarihli 18.074 kişilik listesinin tamamen IP bilgisine dayandığını,
Özellikle AVEA müşterileri bakımından listeye esas alınan verilere güvenilemeyeceğini,
20’den az bağlantısı olanlarda yanlışlık olabileceği, belirtiliyor.
IP Yönlendirme
Aralık 2017’de en az 8 mobil uygulamadaki reklamların 11.480 kişiyi ByLock serverine yönlendirdiği, bu kişilerin işten atıldığı ve en az bin tanesinin de tutuklandığı ortaya çıktı.
Böyle başka programlar olup olmadığı tam olarak bilinmiyor ama Milliyet gazetesi 30 bin kişinin daha böyle reklamların mağduru olabileceğini duyurdu.
GECİKMİŞ ADLİ İMAJ İNCELEMESİ
Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak 6 Ekim 2016’da bu rakamı teyit edip 18 milyon mesajın ele geçirildiğini şifre çözme işleminin devam ettiğini söyledi.
MİT’in bu dijital verileri adli makamlara 9 Aralık 2016 ve 24.3.2017 de iki parça halinde verdiği ortaya çıktı.
9 Aralık 2016 tarihli Ankara Sulh Ceza Hakimliği kararında MİT’ten gelen verilerin İMAJI’nın alınması ve bilirkişi incelemesi yapılmasına karar veriliyor.
Bu kararlar, MİT’in Basın Açıklaması ve Veysi Kaynak’ın açıklaması bize MİT’in en geç Mayıs 2016’da elde ettiği verileri adli makamlara Aralık 2016’ya kadar bildirmeyip adli örneği alınmadan, elektronik olarak mühürlenmeden (HASH Kodu) üzerinde çalıştığını, delilin otantikliğini bozduğunu gösteriyor.
“Dijital delillerin aslı nerede, MİT 6 ay bu veriler ile ne yaptı, neden 2 parça halinde adli makamlara sundu, dijital veriyi 2 ye bölerek bütünlüğünü neden bozdu”, sorularının cevabı bilinmiyor.
Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Ergenekon davası bozma kararında dijital delillere dair şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “CMK’nın 134. maddesi, dijital medyaların önce mahallinde incelenmesini, bilgisayar programlarına veya kütüklerine şifrenin çözülememesinden dolayı girilememesi veya gizlenmiş bilgilere ulaşılamaması halinde ise bilgisayarlara el konulmasını öngörmektedir. Bu hüküm uygulamada bazı sıkıntılara yol açmaktadır. Zira bilgisayarda yerinde inceleme yapılması çoğu kez mümkün ve sıhhatli olmayıp, teknik yetersizliklerden dolayı imaj da alınamamaktadır. Dijital delillerin hukuka uygun yöntemlerle elde edildiğinin kabul edilmesi bakımından bu nokta önemlidir. Ceza muhakemesinde deliller kanuna uygun olmalı ve kanuna uygun yöntemlerle elde edilmelidir. Adil yargılanmanın sağlanabilmesi, soruşturma ve kovuşturma aşamalarında toplanan bulguların delil değeri taşıyabilmesi için, şüpheli veya sanıktam elde edilen dijital verilerin, yasa ile sınırları belirlenmiş teknik gerekliliklere uygun olarak toplanması ve sonucunda yargılama makamlarına eksiksiz, bozulmamış halde sunulması gerekmektedir. Yasa koyucunun, CMK’nın 134. maddesini ayrıntılı olarak düzenlemesinin amacı da budur. Dijital delillere harici müdahale teknik olarak mümkün olması, çoğu zaman kim tarafından hangi tarihte müdahale yapıldığının da belirlenememesi karşısında, güvenli bir şekilde el konulup incelenebilmesi için mahallinde imaj alındıktan sonra orijinal medyanın şüpheliye bırakılması gerekmekte ise de bu şart soruşturma yapan kolluk personelinin teknik yetersizliği, ekipman yokluğu, ortamın incelemeye elverişli olmaması gibi nedenlerde yerine getirilememektedir.”
Yukarıda yer verilen bu karara göre; dijital deliller, yasa ile sınırları belirlenmiş teknik gerekliliklere uygun olarak toplanmalı ve sonucunda yargılama makamlarına eksiksiz ve bozulmamış halde sunulmalıdır.
Ergenekon ve Balyoz davalarındaki mahkûmiyet kararlarının bozulmasına dair Yargıtay 16. CD kararına göre dijital verilerin bir örneğinin sanığa verilmesi zorunludur. Ancak ByLock kullandığı gerekçesi ile tutuklanan kişilere, bu veriler verilmemektedir. Bunun nedeni nedir? Yargıtay 16 Ceza Dairesi’nin bu zorunluluğu işaret eden kararının ilgili bölümü şu şekildedir: “dijital medyanın derhal imajının alınarak ilgilisine de imajlardan bir kopya ve orijinal medya teslim edilmeden, yine sanık veya müdafinin mühür açma işlemi sırasında hazır bulunmasının mümkün olmadığı hallerde, mühür açma işleminin arama ve el koyma kararı veren hakimin huzurunda açılarak imaj alma işleminin bu sırada yapılması yoluna gidilmeden inceleme yapılması halinde arama ve el koyma işleminin yasaya ve hukuka uygunluğundan bahsetmek mümkün olmadığı gibi bu yolla elde edilen delillerin de hukuka uygunluğu tartışılır hale gelecek ve yargılama makamınca hükme esas alınması mümkün olamayacaktır.“
MİT’in ByLock serverini satın almaktaki amacı, delil elde etmek iken bu işlemden önce yargı kararı almaması, satın alma anında yargısal olarak delillere el koyma işlemi yapılmaması, satın alınan verilerin en az 5 ay (ne zaman alındığı belirtilmiyor) yargı makamlarına ulaştırılmadan bekletilmesi karşısında, bu verilerin “yasal delil” olması mümkün değildir.
Yine Yargıtay 16. Dairesi, Ergenekon bozma kararında şu tespitlerde bulunmaktadır: “5271 sayılı CMK’nın 2/e ve 161. maddeleri ile 2559 sayılı PVSK’nın Ek 6. maddesi uyarınca bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrenen kolluğun derhal Cumhuriyet Savcısı’na olayı haber verip onun emri doğrultusunda soruşturma işlemlerini başlaması gerekmekte iken usulüne uygun adli arama emri veya kararı almadan (işlem yapması hukuka aykırı görülmüştür) … Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma yapılabilmesi ancak hakim kararı ile mümkün olduğu halde, Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı emri ile veya hiçbir soruşturma makamı tarafından verilen bir karar olmaksızın yapılan aramada elde edilen dijital medyalara (el konulması hukuka aykırı görülmüştür).”
Yukarıda yer verilen Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin Ergenekon bozma kararına göre MIT’in bu durumu derhal yargı makamlarına haber verip onun emri ile hareket etmesi gerekirken, hiçbir soruşturma makamının kararı olmaksızın “satın alma” yoluyla delil elde edilmesi ve satın alınan delillerde en az 5 ay sonra adli inceleme yapılması karşısında kanuna uygun delilden söz edilemez.
Diğer bir konu da MİT’in bu verileri kimden satın aldığının açıklanmamasıdır.
6- ANAYASA MAHKEMESİNİN DİJİTAL DELİL KARARLARI
Anayasa Mahkemesi (2013/2312, 2013/7800, 2014/253), sayılı kararlarında dijital delillerin bir nüshasının savunma tarafına verilmemesini adil yargılanma hakkı ihlali sayarak yeniden yargılama yapılmasına karar vermiştir.
MİT Kanunu’na göre MİT’in casusluk suçu dışında adli kolluk görevi yoktur ve delil toplayamaz, adli makamlar casusluk davaları dışından MİT’ten bilgi, belge ve delil isteyemez.
7-SONUÇ
ByLock’a dair bilgi ve datanın elde ediliş biçimi, elde eden makam, elde edildikten sonraki işlemler, adli makamlara geç bildirim yapılması, adli imajı alınmadan, dijital verilerin işlenmesi, hala sanıklara dijital kopya verilmemesi, sürekli çelişen sonuçlar, sayılar, Yargıtay 16. CD ve Anayasa Mahkemesi’nin önceki kararları bir arada değerlendirildiğinde Bylock’un bir delil değil siyasi bir tutuklama mekanizması olduğunu göstermektedir.
Bylock Türk yargısına bulaştırılmış bir kanserdir ve tek yol bu Bylock’a dayanarak yapılan tüm işlemleri yok sayıp yeniden adil yargılama yapmaktır.
(BU DOSYA, ARRESTED LAWYERS INITIATIVE TARAFINDAN HAZIRLANAN RAPORDAN FAYDALANILARAK HAZIRLANMIŞTIR.)
RAPOR İÇİN
https://arrestedlawyers.files.wordpress.com/2018/01/bylock_report_by_the_arrested_lawyers.pdf
[Can Yılmaz] 3.2.2018 [TR724]
‘Adalet’ işi tamamdır inşallah, şimdi sıra ‘Kalkınma’da… [Bülent Keneş]
Güya hem adaleti hem de kalkınmayı ihya etmek için yola çıkmışlardı. Şimdilik rakamlara yansıdığı kadarıyla “adalet” işinin icabına hakkıyla bakmışlar. Sırada artık hormonlu verilerle, manipüle edilmiş rakamlarla allayıp pullayıp makyajlayarak piyasaya sürdükleri başarı hikayeleriyle coşup dalgalanan “kalkınma” var… Hiç merak etmeyin onun da icabına bakmalarının eli kulağındadır…
14 Ağustos 2001’de yola çıktıklarında “Hukukun üstünlüğünü esas alan devlet, vatandaşlarının özgürlük ve haklarının teminatıdır,” demişlerdi. Demeye öyle demişlerdi ama 15 yıllık iktidarlarının sonunda, Dünya Adalet Projesi’nin yayınladığı “Hukuk Devleti Endeksi”ndeki genel ortalama itibariyle 113 ülke arasında Türkiye’yi bileğinin hakkıyla dipten 101. sıraya yerleştirmek kendilerine nasip oldu.
Bu 101’inciliğin ne menem bir şey olduğunu merak edenler için, basit bir mukayese imkanı vermesi açısından, anayasal ve kurumsal yetkililerin hukuk önünde hesap verebilirliği, basın ve sivil toplum gibi hükümet dışı kontrol ve denetimleri bakımından 1. sırada yer alan Danimarka’nın 100 üzerinden puanı 94 iken, Türkiye’nin puanının sadece 30 olduğunun altını kalın bir kalemle çizelim. Bu skoruyla kendi gelir grubundaki 36 ülke arasında 35’inci, içinde bulunduğu bölgedeki 13 ülke arasında 13’üncü olmak İslamofaşist Erdoğan rejiminin temellerini atan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “adalet” hedefinin ters yönünde ilerlerken ne kadar yol aldığına dair fazla bir söze hacet bırakmıyor.
VAAT ETTİKLERİNİN TERSİNİ YAPMAKTA BÜYÜK BAŞARI YAKALADILAR
“Dolayısıyla hukuk devleti olmayan ve hukukun hâkim olmadığı bir toplumda demokratik rejimden bahsedilemez,” demişlerdi. Sanki “bahsedilemez” dedikleri şeyi vaat etmişlermiş gibi gereğini hakkıyla yerine getirdiler. Aynı endekste demokratik bir hükümetin olmazsa olmazlarından olan “açıklık”, yani toplumla bilgi paylaşımı, hükümeti hep hesap verebilir bir konumda tutabilmesi için halkın gerekli araçlarla donatılması, kamu politikalarının hazırlanması safhasında vatandaşların katılımının sağlanması konusunda Türkiye’yi 42 puanla 113 ülke arasında 93. sıraya getirip oturttular.
Kamuoyunu bilgilendirme konusunda 100 üzerinden 44, bilgi edinme hakkına riayet konusunda 53, vatandaşların karar alma süreçlerine katılımı konusunda 23, şikâyet mekanizmalarının işlevselliği bakımından 47 puanlık bir “açıklık” rejimiyle karşı karşıyayız anlayacağınız. Bu alanda 1. sırada bulunan Norveç’in genel puanı ise 88. Yani AKP hükümeti Norveç hükümetinin yarısı kadar bile halkına ne güven ne de saygı duyuyor. Bu skoruyla Türkiye, kendi gelir grubundaki 36 ülke arasında 31’ciliği, kendi bölgesindeki 13 ülke arasında 11’ciliği haketmiş.
“Demokrasinin hukuk yoluyla varlık kazandığı demokratik hukuk devletinde; hukukun evrensel ilkelerine saygı, hak arama yollarının açık tutulması, kanun önünde eşitlik, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması, devletin hukuka bağlılığının güvence altına alınması temel değerlerdir. Bu değerlerin hayata geçirilmesi anayasa, yasalar ve bağımsız bir yargı ile mümkündür,” demişlerdi, ama yaptıkları dedikleri gibi hiç olmadı. Şimdi bu dediklerini tek tek ele alalım.
“Hak arama yollarının açık tutulması,” tarafsız ve bağımsız yargı imkanına erişebilirliğin ve buna maddi açıdan güç yetirebilirliğin yüzde 48 olduğu bir ortamda ne kadar mümkün olabilir? Peki yargının ayrımcılıktan azadeliğinin yüzde 32 olarak ölçüldüğü bir ortamda “kanun önünde eşitliğin” esamesi okunabilir mi? Öte yandan, yargının hükümet etkisinden azadeliğinin yüzde 23 olduğu bir ülkede “devletin hukuka bağlılığının güvence altına alınması” herhalde ancak hayal kabilinden olabilir. Bunların üzerine bir de yolsuzluktan azadelik oranının sadece yüzde 44, “geç gelen adalet adalet değildir” ilkesine sadakatin ise sadece yüzde 37 olduğu bilgisini eklediğinizde “hukukun evrensel ilkelerine saygı”dan ne kadar bahsedebilirsiniz ki?
“KANUN DEVLETİ”Nİ YIKIP YERİNE “FERMAN DÜZENİ”Nİ İKAME ETTİLER
“Ülkemiz bugün hukuk devletinden ziyade kanun devleti görüntüsü vermektedir. ‘Devletin hukuku’ yerine ‘hukuk devleti’ anlayışının esas olması gerekir. Kanunları hukuka, hukuku evrensel adalet ve insan hakları esaslarına dayandırmadıkça, Türkiye gerçek bir hukuk devleti olamaz ve uluslararası camiada saygın bir yer edinemez,” demişlerdi. Malumunuz atalarımız da “yiğidi öldür hakkını yeme” demişler. Biz de öyle yapalım ve haklarını yemeyerek kabul edelim ki, hukuku hakikaten de “devletin hukuku” olmaktan çıkarmayı başardılar. Yerine neyi mi koydular? İşte orası biraz sorunlu. Çünkü, yerine “hukuk devleti”ni değil, tek adamın yani Erdoğan’ın hukukunu, daha doğrusu “ferman düzeni”ni ikame ettiler.
“Hukuku evrensel adalet ve insan hakları esaslarına dayandırma” iddiasından yola çıkıp vardıkları yer ise ferman düzeninden bile vahim oldu. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde tanımı yapılan temel insan haklarına uyma ve hukukun üstünlüğü ilkesinin gereklerini yerine getirme performanslarına biraz daha yakından baktığımızda meramımız umarım daha iyi anlaşılacaktır.
Hukuk Devleti Endeksi’nde “hukuku evrensel adalet ve insan hakları esaslarına dayandırma” konusunda 1. sırada yer alan Finlandiya’nın puanı 91 iken, 107. sıradaki Türkiye’nin performansının karşılığı 32 olmuş. Kendi gelir grubundaki 36 ülke arasında 34., bölgesindeki 13 ülke arasında ise 13.’lüğe oturuvermiş. Doğrusu adaletimizin ve kalkınmamızın biricik teminatı AKP ve onun biricik despotu Erdoğan bu skoru hak edebilmek için ne gerekiyorsa yapmaktan geri durmamış. Ayrımcılıkta 100 üzerinden 43, yaşama ve güvenlik hakkı konusunda 38, yargı süreci konusunda 43, ifade özgürlüğünde 22, inanç özgürlüğünde 21, özel hayatın korunması konusunda 27, örgütlenme özgürlüğü alanında 26, işçi hakları konusunda 36’lık puanıyla insan haklarını ilgilendiren konu başlıklarının çoğunda geçer notun yarısını bile almayı başaramayıp sınıfta kalmış. “Partimiz, toplumsal düzenin teminatı olan adalet sistemine azami ölçüde güvenin tesisini sağlayacaktır,” demişlerdi. Türkiye’de yapılan manüplatif anketler bile yargıya güvenin yüzde 30’lara ve hatta yüzde 20’lere inerek yerlerde süründüğünü göstermişti. Söz konusu endeks de farklı bir şey söylemiyor aslında. “Zorlayıcı düzenlemelerin adil tatbiki,” biz buna hukuk önünde eşitlik de diyebiliriz, konusunda 1. sırada yer alan Hollanda 100 üzerinden 88 puan alırken, 113 ülke arasında bu alanda 84. olan Türkiye’nin toplayabildiği puan 44’ten ibaret. Bu skoruyla Türkiye kendi gelir grubundaki 36 ülke arasında 34., 13 bölge ülkesi arasında 9. olabilmiş.
YOLSUZLUKLARLA KOKUŞMUŞ BİR DÜZEN ADALETSİZLİĞİN ŞİARIDIR
“Şeffaf ve yolsuzluklardan arınmış bir düzen ancak adaletin işlemesiyle mümkündür. Partimiz bireylerin gündelik yaşamından uluslararası ilişkilere kadar önem taşıyan adalet sisteminin karşı karşıya kaldığı sorunları çözmeyi öncelikli hedefleri arasında görür,” demişlerdi. Yaptıkları ise bambaşka bir şey oldu. Yolsuzluktan azadelik konusunda yürütme organlarının yüzde 47’lik, yargı organlarının yüzde 57’lik, polis ve ordunun yüzde 64’lük, yasama organının yüzde 31’lik bir performans sergilediği bir düzen başlı başına adaletin işlemediğinin bir delili olarak tersini savunanların gözlerine sokulabilir.
Yukarıda da bahsettiğimiz yargı sisteminin herkes tarafından erişilebilirliği, maddi açıdan güç yetirilebilirliği, ayrımcılıktan uzaklığı, yolsuzluklardan ve kamu görevlilerinin uygunsuz etkilerinden azadeliği ile verilen hükümlerin etkili bir şekilde uyulanabilirliğini ölçen “sivil adalet” kıstaslarına göre, Türkiye’nin durumunu anlatmaya tek başına, kararları yürütme, yargı ve yasama dahil herkesi bağlayan Anayasa Mahkemesi’nin Şahin Alpay ve Ahmet Altan’ın tahliyesi konusunda verdiği kararın alt mahkemeler tarafından paspasa çevrilmesi yeter. Yeter yetmesine ama bu konuda bir de rakamların diline müracaat edelim bakalım. “Sivil adalet” konusunda 1. sırada yer alan Hollanda bu konuma 87 puanla otururken, Türkiye’nin 44 puanının karşılığı 113 ülke arasında 94’üncülük olabilmiş ancak. Bu skorla kendi gelir grubundaki 36 ülke arasında 34., bölgesindeki 13 ülke arasında ise 13. olabilmiş.
Bir de bunun tabi “ceza yargılaması” kısmı var. İnsanları ipe götürebilecek bu yargılamanın ciddiyeti, yine endeksin sağladığı verilere göre, tam evlere şenlik. En az 4 bin 424 yargıç ve savcının görevden alındığı, sorgusuz sualsiz 2 bin 431 yargıç ve savcının hapse atıldığı, 1,100’den fazla avukatın takibata uğrayıp 570’inin hapsi boyladığı, onbinlerce polisin görevden alınıp binlercesinin hapse atıldığı bir ülkede polisler, avukatlar, savcılar, yargıçlar ve cezaevi görevlilerini de kapsayan suçluların hukuk çerçevesinde yargılanarak uygun bir şekilde cezalandırılmasını düzenleyen “ceza yargılaması” konusundaki durum hakkında fazla söze hacet yok aslında. Endeks de bu bulguyu teyit ediyor zaten. 113 ülke arasında 1. sırada yer alan Finlandiya’nın 85 puan aldığı endekste sadece 40 puan toplayabilen Türkiye ancak 74. sıraya yerleşebilmiş. Bu skoruyla kendi gelir grubundaki 36 ülke arasında 24., 13 bölge ülkesi arasında ise 8. olmayı başarmış. Helal olsun.
Detaylar ise bu kadar bile iç açıcı değil tabii. Türkiye etkili soruşturmada 51 puanı, zamanında ve etkili yargılamada 40 puanı, etkili denetim sistemine sahip olmada 44 puanı, ayrımcılıktan uzaklığı 31 puanı, yolsuzluktan azadeliği 53 puanı, uygun olmayan hükümet etkisinin yokluğunda 15 puanı hak etmiş. Bir başka deyişle bu alanda da dökülmüş.
TEK DERTLERİ ADAM TAVLAMAK, İNSAN ÜTMEK VE OYALAMAKTAN İBARETMİŞ
“Yukarıda zikredilen tespit ve ilkeler doğrultusunda Partimiz, aşağıdaki politikaları hayata geçirecektir,” demişlerdi ve aşağıdakileri de kapsayan bir dizi kulağa hoş gelen vaatte bulunmuşlardı. Meğer dertleri sadece adam tavlamak, insan ütmek ve gizli ajandalarını uygulamanın koşulları oluşuncaya kadar milleti alçakça yalanlarla ahmak yerine koyup oyalamaktan ibaretmiş.
AKP resmi sitesindeki parti programında hala “Kuvvetler ayrımı ilkesi hassasiyetle uygulanacaktır. Yasama, yürütme ve yargı güçleri arasında denge ve denetim sağlanacaktır,” ifadelerini hiç utanmadan tutuyorlar. Yosmalaştırdıkları “adelet”i partinin kapatması yaptıktan sonra güçler arasındaki denetimin de, dengenin de, yengenin de ırzına fiilen geçeli çok oluyor oysa. “Parlamentonun yasa çıkarmada ve denetimde etkin, bağımsız ve verimli olması için gerekli düzenlemeler yapılacaktır,” demişlerdi ya ha işte o parlamentoyu önce tuzluğa çevirip sonra fiilen ortadan kaldırdılar. Koskoca Meclisi omurgasız, şahsiyesiz, haysiyetsiz bir güruhun omuzlarına basarak alay konusu olan bir iktidarsızlar kümesine dönüştürdüler. Frensiz, kontrolsüz ve dengesiz, gücü olanın kafasına göre takıldığı tuhaf mı tuhaf bir rejim ihdas ettiler. Bu korkunç keyfilik, serserilik ve başıbozukluk, yazı boyunca verilerini kullandığımız endekse de yansımış doğal olarak.
ENDEKS, ‘SİYASETE İTLİKLE YARGI DENETİMİ AYNI ANDA OLAMAZ’ DİYOR
Mesela, endeks yürütme üzerindeki yasama denetimini 100 üzerinden 40 puanla şereflendirmiş. Çay bahçelerinin yamacında peşkir giydirilmekle kalmayıp “siyasetin itliğine” layık görülen yargının hükümet üzerindeki denetimi ise 100 üzerinden 28 olarak tespit edilmiş. “Bağımsız denetim” diye bir kategori olduğu için oraya da 29 puanı yapıştırmışlar. Medya ve sivil toplumu kastederek “hükümet dışı denetim” konusunda layık görülen puan 22 olmuş. Resmi makamların yaptığı yanlışlara yönelik yaptırımlardaki durum ise 28 puanla derecelendirilmiş. Yürütmenin, yani hükümetin, hatta daha doğrusu tek muktedir olan Erdoğan’ın sınırlanması konusunda endeks yine de çok iyimser davranmış bana kalırsa.
Şimdi de biraz gülelim ağlanacak halimize: “Anayasanın ve kanunların herkesi bağlayıcılığına dair ilke titizlikle uygulanacaktır. Kurallara uymama alışkanlığı ortadan kaldırılacak, kayıt dışılık her alanda önlenecek, kanunlar ve kurallar konuldukları amaç doğrultusunda uygulanacak ve bunların kalitesi evrensel standartlara kavuşturulacaktır. Yargıç tarafsızlığı ve yargı bağımsızlığı tam olarak sağlanacak, yargıç güvenceleri korunacaktır,” demişlerdi. Aynen de öyle yaptılar değil mi? Beğenmediği kararların içine tükürdüler, o kararları veren yargıçları hapse tıkadılar, yolsuzluklarının, hukuksuzluklarının üzerine giden savcının, polisin, yargıcın analarından emdiği sütü burunlarından getirdiler. Devleti, adi bir suç şebekesinin tetikçisi, yargıyı “iktidarın iti” haline getirmeyi nihayet becerdiler.
“Hukuk eğitiminden başlamak üzere hukukçuların niteliklerini arttıracak reformlar gerçekleştirilecek, avukatlara, hakimlere ve savcılara uzmanlıklarını geliştirebilecekleri yurt içi ve yurt dışı mesleki eğitim olanakları sunulacaktır… Yüksek mahkeme üyelerinin belirlenmesi usulü, mahkemelerin bağımsızlığı, mesleki ölçütler ve seçim yapacak organlar demokratik ülke deneyimleri dikkate alınarak yeniden düzenlenecektir,” demişlerdi. Şimdi ise, 2 yıllık partili avukatları ağır ceza hakimi, okuma yazması, okuduğunu anlama kapasitesi olup olmadığı şüpheli radikal İslamcı militanların binlercesini savcı, hakim kadrolarına yerleştiriyorlar. Yüksek yargı üyelerinin seçim ve atamasında ise, hukuki kriterlerin el alçağına bile müracaat edilmeksizin tek kriter hayata geçirilmiş durumda: İslamofaşist Erdoğan’ın tercihleri, talepleri ve memnuniyeti… O kadar.
NECİP MİLLETİMİZ MÜSTAHAKKINI BULMUŞ, HAYRINI GÖRSÜN!
Daha bir sürü cafcaflı vaatten sonra parti programının hukuk ve adaletle ilgili bölümünü “Partimiz hukukun üstünlüğüne dayalı yönetim anlayışının teminatı olacaktır,” cümlesiyle bitirmişlerdi. Hukukun üstünlüğüne dayalı yönetim anlayışının belki teminatı olamadılar ama hakkıyla katili olmayı başardılar. Böylece necip milletimizin layık olduğu bir düzeni de kurmuş oldular. Hadis-i Şerif’in bir mucizesi de böylece bir daha hayat bulmuş oldu. “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz”in sırlarından biri şayet yönetilme tarzından kitlelerin memnuniyetini izhar ise, elimizdeki verilerle necip milletimizin “eski hal muhal” deyip yeni hali bayağı benimsemiş olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Neticede, birçok kamuoyu araştırması bu tespiti doğrular nitelikte.
Kadir Has Üniversitesi’nin önceki gün yayınladığı “Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması”nın sonuçları kelimenin tam anlamıyla ibretlik. Bu araştırmaya göre, Erdoğan’ın mevcut yönetim şeklini “destekleyenlerin” oranı yüzde 49,7. Partizan birer milis gücüne dönüştürülen polis ve jandarmaya güven ise zirvede. Halkın en çok güvendiği kurumların başında bu yıl ilk kez yüzde 62,3’le polis, yüzde 60,8’le jandarma gelmiş. AKP’nin uzantısı, Erdoğan’ın emir eri haline getirilen orduya güven bile yüzde 60’a çıkmış.
Alan razı, satan razı. Kitleler bilerek ya da bilmeyerek başlarına gelen felaketten zevk almanın yolunu çoktan bulmuşsa bize söyleyecek söz düşmez. Neticede necip milletimiz müstahakkını bulmuş, hayrını görsün!
[Bülent Keneş] 3.2.2018 [TR724]
14 Ağustos 2001’de yola çıktıklarında “Hukukun üstünlüğünü esas alan devlet, vatandaşlarının özgürlük ve haklarının teminatıdır,” demişlerdi. Demeye öyle demişlerdi ama 15 yıllık iktidarlarının sonunda, Dünya Adalet Projesi’nin yayınladığı “Hukuk Devleti Endeksi”ndeki genel ortalama itibariyle 113 ülke arasında Türkiye’yi bileğinin hakkıyla dipten 101. sıraya yerleştirmek kendilerine nasip oldu.
Bu 101’inciliğin ne menem bir şey olduğunu merak edenler için, basit bir mukayese imkanı vermesi açısından, anayasal ve kurumsal yetkililerin hukuk önünde hesap verebilirliği, basın ve sivil toplum gibi hükümet dışı kontrol ve denetimleri bakımından 1. sırada yer alan Danimarka’nın 100 üzerinden puanı 94 iken, Türkiye’nin puanının sadece 30 olduğunun altını kalın bir kalemle çizelim. Bu skoruyla kendi gelir grubundaki 36 ülke arasında 35’inci, içinde bulunduğu bölgedeki 13 ülke arasında 13’üncü olmak İslamofaşist Erdoğan rejiminin temellerini atan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “adalet” hedefinin ters yönünde ilerlerken ne kadar yol aldığına dair fazla bir söze hacet bırakmıyor.
VAAT ETTİKLERİNİN TERSİNİ YAPMAKTA BÜYÜK BAŞARI YAKALADILAR
“Dolayısıyla hukuk devleti olmayan ve hukukun hâkim olmadığı bir toplumda demokratik rejimden bahsedilemez,” demişlerdi. Sanki “bahsedilemez” dedikleri şeyi vaat etmişlermiş gibi gereğini hakkıyla yerine getirdiler. Aynı endekste demokratik bir hükümetin olmazsa olmazlarından olan “açıklık”, yani toplumla bilgi paylaşımı, hükümeti hep hesap verebilir bir konumda tutabilmesi için halkın gerekli araçlarla donatılması, kamu politikalarının hazırlanması safhasında vatandaşların katılımının sağlanması konusunda Türkiye’yi 42 puanla 113 ülke arasında 93. sıraya getirip oturttular.
Kamuoyunu bilgilendirme konusunda 100 üzerinden 44, bilgi edinme hakkına riayet konusunda 53, vatandaşların karar alma süreçlerine katılımı konusunda 23, şikâyet mekanizmalarının işlevselliği bakımından 47 puanlık bir “açıklık” rejimiyle karşı karşıyayız anlayacağınız. Bu alanda 1. sırada bulunan Norveç’in genel puanı ise 88. Yani AKP hükümeti Norveç hükümetinin yarısı kadar bile halkına ne güven ne de saygı duyuyor. Bu skoruyla Türkiye, kendi gelir grubundaki 36 ülke arasında 31’ciliği, kendi bölgesindeki 13 ülke arasında 11’ciliği haketmiş.
“Demokrasinin hukuk yoluyla varlık kazandığı demokratik hukuk devletinde; hukukun evrensel ilkelerine saygı, hak arama yollarının açık tutulması, kanun önünde eşitlik, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması, devletin hukuka bağlılığının güvence altına alınması temel değerlerdir. Bu değerlerin hayata geçirilmesi anayasa, yasalar ve bağımsız bir yargı ile mümkündür,” demişlerdi, ama yaptıkları dedikleri gibi hiç olmadı. Şimdi bu dediklerini tek tek ele alalım.
“Hak arama yollarının açık tutulması,” tarafsız ve bağımsız yargı imkanına erişebilirliğin ve buna maddi açıdan güç yetirebilirliğin yüzde 48 olduğu bir ortamda ne kadar mümkün olabilir? Peki yargının ayrımcılıktan azadeliğinin yüzde 32 olarak ölçüldüğü bir ortamda “kanun önünde eşitliğin” esamesi okunabilir mi? Öte yandan, yargının hükümet etkisinden azadeliğinin yüzde 23 olduğu bir ülkede “devletin hukuka bağlılığının güvence altına alınması” herhalde ancak hayal kabilinden olabilir. Bunların üzerine bir de yolsuzluktan azadelik oranının sadece yüzde 44, “geç gelen adalet adalet değildir” ilkesine sadakatin ise sadece yüzde 37 olduğu bilgisini eklediğinizde “hukukun evrensel ilkelerine saygı”dan ne kadar bahsedebilirsiniz ki?
“KANUN DEVLETİ”Nİ YIKIP YERİNE “FERMAN DÜZENİ”Nİ İKAME ETTİLER
“Ülkemiz bugün hukuk devletinden ziyade kanun devleti görüntüsü vermektedir. ‘Devletin hukuku’ yerine ‘hukuk devleti’ anlayışının esas olması gerekir. Kanunları hukuka, hukuku evrensel adalet ve insan hakları esaslarına dayandırmadıkça, Türkiye gerçek bir hukuk devleti olamaz ve uluslararası camiada saygın bir yer edinemez,” demişlerdi. Malumunuz atalarımız da “yiğidi öldür hakkını yeme” demişler. Biz de öyle yapalım ve haklarını yemeyerek kabul edelim ki, hukuku hakikaten de “devletin hukuku” olmaktan çıkarmayı başardılar. Yerine neyi mi koydular? İşte orası biraz sorunlu. Çünkü, yerine “hukuk devleti”ni değil, tek adamın yani Erdoğan’ın hukukunu, daha doğrusu “ferman düzeni”ni ikame ettiler.
“Hukuku evrensel adalet ve insan hakları esaslarına dayandırma” iddiasından yola çıkıp vardıkları yer ise ferman düzeninden bile vahim oldu. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde tanımı yapılan temel insan haklarına uyma ve hukukun üstünlüğü ilkesinin gereklerini yerine getirme performanslarına biraz daha yakından baktığımızda meramımız umarım daha iyi anlaşılacaktır.
Hukuk Devleti Endeksi’nde “hukuku evrensel adalet ve insan hakları esaslarına dayandırma” konusunda 1. sırada yer alan Finlandiya’nın puanı 91 iken, 107. sıradaki Türkiye’nin performansının karşılığı 32 olmuş. Kendi gelir grubundaki 36 ülke arasında 34., bölgesindeki 13 ülke arasında ise 13.’lüğe oturuvermiş. Doğrusu adaletimizin ve kalkınmamızın biricik teminatı AKP ve onun biricik despotu Erdoğan bu skoru hak edebilmek için ne gerekiyorsa yapmaktan geri durmamış. Ayrımcılıkta 100 üzerinden 43, yaşama ve güvenlik hakkı konusunda 38, yargı süreci konusunda 43, ifade özgürlüğünde 22, inanç özgürlüğünde 21, özel hayatın korunması konusunda 27, örgütlenme özgürlüğü alanında 26, işçi hakları konusunda 36’lık puanıyla insan haklarını ilgilendiren konu başlıklarının çoğunda geçer notun yarısını bile almayı başaramayıp sınıfta kalmış. “Partimiz, toplumsal düzenin teminatı olan adalet sistemine azami ölçüde güvenin tesisini sağlayacaktır,” demişlerdi. Türkiye’de yapılan manüplatif anketler bile yargıya güvenin yüzde 30’lara ve hatta yüzde 20’lere inerek yerlerde süründüğünü göstermişti. Söz konusu endeks de farklı bir şey söylemiyor aslında. “Zorlayıcı düzenlemelerin adil tatbiki,” biz buna hukuk önünde eşitlik de diyebiliriz, konusunda 1. sırada yer alan Hollanda 100 üzerinden 88 puan alırken, 113 ülke arasında bu alanda 84. olan Türkiye’nin toplayabildiği puan 44’ten ibaret. Bu skoruyla Türkiye kendi gelir grubundaki 36 ülke arasında 34., 13 bölge ülkesi arasında 9. olabilmiş.
YOLSUZLUKLARLA KOKUŞMUŞ BİR DÜZEN ADALETSİZLİĞİN ŞİARIDIR
“Şeffaf ve yolsuzluklardan arınmış bir düzen ancak adaletin işlemesiyle mümkündür. Partimiz bireylerin gündelik yaşamından uluslararası ilişkilere kadar önem taşıyan adalet sisteminin karşı karşıya kaldığı sorunları çözmeyi öncelikli hedefleri arasında görür,” demişlerdi. Yaptıkları ise bambaşka bir şey oldu. Yolsuzluktan azadelik konusunda yürütme organlarının yüzde 47’lik, yargı organlarının yüzde 57’lik, polis ve ordunun yüzde 64’lük, yasama organının yüzde 31’lik bir performans sergilediği bir düzen başlı başına adaletin işlemediğinin bir delili olarak tersini savunanların gözlerine sokulabilir.
Yukarıda da bahsettiğimiz yargı sisteminin herkes tarafından erişilebilirliği, maddi açıdan güç yetirilebilirliği, ayrımcılıktan uzaklığı, yolsuzluklardan ve kamu görevlilerinin uygunsuz etkilerinden azadeliği ile verilen hükümlerin etkili bir şekilde uyulanabilirliğini ölçen “sivil adalet” kıstaslarına göre, Türkiye’nin durumunu anlatmaya tek başına, kararları yürütme, yargı ve yasama dahil herkesi bağlayan Anayasa Mahkemesi’nin Şahin Alpay ve Ahmet Altan’ın tahliyesi konusunda verdiği kararın alt mahkemeler tarafından paspasa çevrilmesi yeter. Yeter yetmesine ama bu konuda bir de rakamların diline müracaat edelim bakalım. “Sivil adalet” konusunda 1. sırada yer alan Hollanda bu konuma 87 puanla otururken, Türkiye’nin 44 puanının karşılığı 113 ülke arasında 94’üncülük olabilmiş ancak. Bu skorla kendi gelir grubundaki 36 ülke arasında 34., bölgesindeki 13 ülke arasında ise 13. olabilmiş.
Bir de bunun tabi “ceza yargılaması” kısmı var. İnsanları ipe götürebilecek bu yargılamanın ciddiyeti, yine endeksin sağladığı verilere göre, tam evlere şenlik. En az 4 bin 424 yargıç ve savcının görevden alındığı, sorgusuz sualsiz 2 bin 431 yargıç ve savcının hapse atıldığı, 1,100’den fazla avukatın takibata uğrayıp 570’inin hapsi boyladığı, onbinlerce polisin görevden alınıp binlercesinin hapse atıldığı bir ülkede polisler, avukatlar, savcılar, yargıçlar ve cezaevi görevlilerini de kapsayan suçluların hukuk çerçevesinde yargılanarak uygun bir şekilde cezalandırılmasını düzenleyen “ceza yargılaması” konusundaki durum hakkında fazla söze hacet yok aslında. Endeks de bu bulguyu teyit ediyor zaten. 113 ülke arasında 1. sırada yer alan Finlandiya’nın 85 puan aldığı endekste sadece 40 puan toplayabilen Türkiye ancak 74. sıraya yerleşebilmiş. Bu skoruyla kendi gelir grubundaki 36 ülke arasında 24., 13 bölge ülkesi arasında ise 8. olmayı başarmış. Helal olsun.
Detaylar ise bu kadar bile iç açıcı değil tabii. Türkiye etkili soruşturmada 51 puanı, zamanında ve etkili yargılamada 40 puanı, etkili denetim sistemine sahip olmada 44 puanı, ayrımcılıktan uzaklığı 31 puanı, yolsuzluktan azadeliği 53 puanı, uygun olmayan hükümet etkisinin yokluğunda 15 puanı hak etmiş. Bir başka deyişle bu alanda da dökülmüş.
TEK DERTLERİ ADAM TAVLAMAK, İNSAN ÜTMEK VE OYALAMAKTAN İBARETMİŞ
“Yukarıda zikredilen tespit ve ilkeler doğrultusunda Partimiz, aşağıdaki politikaları hayata geçirecektir,” demişlerdi ve aşağıdakileri de kapsayan bir dizi kulağa hoş gelen vaatte bulunmuşlardı. Meğer dertleri sadece adam tavlamak, insan ütmek ve gizli ajandalarını uygulamanın koşulları oluşuncaya kadar milleti alçakça yalanlarla ahmak yerine koyup oyalamaktan ibaretmiş.
AKP resmi sitesindeki parti programında hala “Kuvvetler ayrımı ilkesi hassasiyetle uygulanacaktır. Yasama, yürütme ve yargı güçleri arasında denge ve denetim sağlanacaktır,” ifadelerini hiç utanmadan tutuyorlar. Yosmalaştırdıkları “adelet”i partinin kapatması yaptıktan sonra güçler arasındaki denetimin de, dengenin de, yengenin de ırzına fiilen geçeli çok oluyor oysa. “Parlamentonun yasa çıkarmada ve denetimde etkin, bağımsız ve verimli olması için gerekli düzenlemeler yapılacaktır,” demişlerdi ya ha işte o parlamentoyu önce tuzluğa çevirip sonra fiilen ortadan kaldırdılar. Koskoca Meclisi omurgasız, şahsiyesiz, haysiyetsiz bir güruhun omuzlarına basarak alay konusu olan bir iktidarsızlar kümesine dönüştürdüler. Frensiz, kontrolsüz ve dengesiz, gücü olanın kafasına göre takıldığı tuhaf mı tuhaf bir rejim ihdas ettiler. Bu korkunç keyfilik, serserilik ve başıbozukluk, yazı boyunca verilerini kullandığımız endekse de yansımış doğal olarak.
ENDEKS, ‘SİYASETE İTLİKLE YARGI DENETİMİ AYNI ANDA OLAMAZ’ DİYOR
Mesela, endeks yürütme üzerindeki yasama denetimini 100 üzerinden 40 puanla şereflendirmiş. Çay bahçelerinin yamacında peşkir giydirilmekle kalmayıp “siyasetin itliğine” layık görülen yargının hükümet üzerindeki denetimi ise 100 üzerinden 28 olarak tespit edilmiş. “Bağımsız denetim” diye bir kategori olduğu için oraya da 29 puanı yapıştırmışlar. Medya ve sivil toplumu kastederek “hükümet dışı denetim” konusunda layık görülen puan 22 olmuş. Resmi makamların yaptığı yanlışlara yönelik yaptırımlardaki durum ise 28 puanla derecelendirilmiş. Yürütmenin, yani hükümetin, hatta daha doğrusu tek muktedir olan Erdoğan’ın sınırlanması konusunda endeks yine de çok iyimser davranmış bana kalırsa.
Şimdi de biraz gülelim ağlanacak halimize: “Anayasanın ve kanunların herkesi bağlayıcılığına dair ilke titizlikle uygulanacaktır. Kurallara uymama alışkanlığı ortadan kaldırılacak, kayıt dışılık her alanda önlenecek, kanunlar ve kurallar konuldukları amaç doğrultusunda uygulanacak ve bunların kalitesi evrensel standartlara kavuşturulacaktır. Yargıç tarafsızlığı ve yargı bağımsızlığı tam olarak sağlanacak, yargıç güvenceleri korunacaktır,” demişlerdi. Aynen de öyle yaptılar değil mi? Beğenmediği kararların içine tükürdüler, o kararları veren yargıçları hapse tıkadılar, yolsuzluklarının, hukuksuzluklarının üzerine giden savcının, polisin, yargıcın analarından emdiği sütü burunlarından getirdiler. Devleti, adi bir suç şebekesinin tetikçisi, yargıyı “iktidarın iti” haline getirmeyi nihayet becerdiler.
“Hukuk eğitiminden başlamak üzere hukukçuların niteliklerini arttıracak reformlar gerçekleştirilecek, avukatlara, hakimlere ve savcılara uzmanlıklarını geliştirebilecekleri yurt içi ve yurt dışı mesleki eğitim olanakları sunulacaktır… Yüksek mahkeme üyelerinin belirlenmesi usulü, mahkemelerin bağımsızlığı, mesleki ölçütler ve seçim yapacak organlar demokratik ülke deneyimleri dikkate alınarak yeniden düzenlenecektir,” demişlerdi. Şimdi ise, 2 yıllık partili avukatları ağır ceza hakimi, okuma yazması, okuduğunu anlama kapasitesi olup olmadığı şüpheli radikal İslamcı militanların binlercesini savcı, hakim kadrolarına yerleştiriyorlar. Yüksek yargı üyelerinin seçim ve atamasında ise, hukuki kriterlerin el alçağına bile müracaat edilmeksizin tek kriter hayata geçirilmiş durumda: İslamofaşist Erdoğan’ın tercihleri, talepleri ve memnuniyeti… O kadar.
NECİP MİLLETİMİZ MÜSTAHAKKINI BULMUŞ, HAYRINI GÖRSÜN!
Daha bir sürü cafcaflı vaatten sonra parti programının hukuk ve adaletle ilgili bölümünü “Partimiz hukukun üstünlüğüne dayalı yönetim anlayışının teminatı olacaktır,” cümlesiyle bitirmişlerdi. Hukukun üstünlüğüne dayalı yönetim anlayışının belki teminatı olamadılar ama hakkıyla katili olmayı başardılar. Böylece necip milletimizin layık olduğu bir düzeni de kurmuş oldular. Hadis-i Şerif’in bir mucizesi de böylece bir daha hayat bulmuş oldu. “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz”in sırlarından biri şayet yönetilme tarzından kitlelerin memnuniyetini izhar ise, elimizdeki verilerle necip milletimizin “eski hal muhal” deyip yeni hali bayağı benimsemiş olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Neticede, birçok kamuoyu araştırması bu tespiti doğrular nitelikte.
Kadir Has Üniversitesi’nin önceki gün yayınladığı “Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması”nın sonuçları kelimenin tam anlamıyla ibretlik. Bu araştırmaya göre, Erdoğan’ın mevcut yönetim şeklini “destekleyenlerin” oranı yüzde 49,7. Partizan birer milis gücüne dönüştürülen polis ve jandarmaya güven ise zirvede. Halkın en çok güvendiği kurumların başında bu yıl ilk kez yüzde 62,3’le polis, yüzde 60,8’le jandarma gelmiş. AKP’nin uzantısı, Erdoğan’ın emir eri haline getirilen orduya güven bile yüzde 60’a çıkmış.
Alan razı, satan razı. Kitleler bilerek ya da bilmeyerek başlarına gelen felaketten zevk almanın yolunu çoktan bulmuşsa bize söyleyecek söz düşmez. Neticede necip milletimiz müstahakkını bulmuş, hayrını görsün!
[Bülent Keneş] 3.2.2018 [TR724]
Saray’da faiz toplantısı [Semih Ardıç]
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan mikrofonu eline aldığında, “Faiz lobisine karşıyım. İndirin şu faizleri.” diye haykırıyor. Amma velakin ne faizler düşüyor ne de bütçeden faize aktarılan kaynak tutarı azalıyor.
2017’de 54 milyar TL Erdoğan’ın tabiri ile faiz lobisine gitti. 2018 rakamı 60 milyar lirayı geçecek. AKP’nin 15 senelik devr-i iktidarında faiz harcamalarının tutarı 200 milyar dolara yaklaştı.
ŞAPKADAN TAVŞAN ÇIKARACAK BÜROKRAT ARANIYOR
Bütçede veya Hazine üzerinden fazla hareket imkânı kalmadığını gören Erdoğan bugünlerde müşavirlerinden ve ekonomi bürokratlarından şapkadan tavşan çıkarmalarını bekliyor. Böyle giderse Milliyetçi Hareket Partisi’ni (MHP) yanına alarak gireceği seçime dair yaptığı o kadar hazırlık heba olabilir.
Yüksek Seçim Kurulu’nu baştan aşağı yenilemesi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde pusulada parti ismi ve amblemleri yer almayacak olması Erdoğan’ın her halükârda kazanmak üzerine attığı adımlar. Pazarlıkta gelinen nokta Erdoğan ve MHP lideri Devlet Bahçeli’yi tatmin etti.
BU FORMÜLDE KAYBETMET YOK
İttifakın kabul ettiği şartlarda değişikliğe gidilmezse ufuktaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde sadece adayın ismi belirtilecek. AKP, aday olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın ismini YSK’ya verirken MHP de Erdoğan’ı aday olarak YSK’ya bildirecek. Pusulada parti adı ve amblemi yazmayacak, ancak bir adayın aldığı oy, ‘ittifakın oyu’ kabul edilecek.
Pusulada parti adı ve amblemi yazmasa da MHP, ‘ittifakla seçime katılmış’ sayılacak. Böylece seçmen pusulaya tek mühür basmış olacak. Dolayısıyla MHP yüzde 10 barajının altında kalmaktan kurtarılacak.
İŞSİZLİK VE ENFLASYON HESAPLARI BOZABİLİR
Erdoğan seçimin taşlarını tek tek döşerken vatandaşın sandığa olabildiğince mutlu gitmesini sağlayamazsa bütün emeği heba olabilir. Ekonomiyi yüzde 11,1 büyümüş gibi göstermek vatandaşta istediği tesiri uyandırmadı. Zira kendi yaptırdığı anketlerin pasta grafiklerinde ekonomiden memnun olmayanları temsil eden kırmızı dilimler haftadan haftaya büyüyor.
En son Kadir Has Üniversitesi’nin ‘siyasî ve sosyal eğilim’ anketinden Türkiye’nin en mühim meselesinin terör, işsizlik ve hayat pahalılığı olduğu tespiti çıktı. İşsizlik ve hayat pahalılığından dert yananların toplamında ciddi artış var. Daha birkaç gün evvel Balıkesir’de Musta Birgül, ‘işsizim’ diyerek kendini ateşe verdi. Halen hastanede tedavi görüyor.
VATANDAŞIN BİR CEBİNDEN AL ÖTEKİ CEBİNE KOY
Ekonominin toparlandığı intibaını uyandırmanın en kestirme yolu kredileri ucuzlatmak. Erdoğan için başkanlık seçimi hayat memat meselesi. Koltuktan inerse işlediği bütün suçların hesabının sorulacağının farkında. Seçimi kazanmanın yolu da vatandaşın cebine para koymaktan ya da öyle yapıyormuş gibi hareket etmekten geçiyor.
Bir tarafta vergileri artırıyor diğer tarafta devlet kadrolarını şişiriyor. İsrafın, iltimasın ve bütçe açığının bedelini yine vatandaşa ödetiyor. Seçime gidilirken bunlara aldırış etmeyeceğini her seçimde ispat eden Erdoğan şimdi de faizlerin düşmesini istiyor. Şahıslar, şirketler, kamu kurumları borçlarını hesaba katmadan har vurup harman savurmalı.
Ne kadar düşük faiz o kadar memnun seçmen…
İPOTEKLİ KONUT SATIŞI YÜZDE 30 AZALDI
Faizlerin yükseldiği bir iklimde bankalara verilen ‘muslukları açın’ talimatının bir karşılığı olmuyor haliyle. Konut satışlarından da anlaşılacağı üzere senelik kredi maliyetinin yüzde 20’ye yaklaşması kredi ile ev almak isteyenlerin gözünü korkuttu. 2017’de ipotekli ev satışları bir evvelki seneye nazaran yüzde 30 azaldı.
Erdoğan da gayet iyi biliyor ki yüksek faiz Türkiye’nin enflasyon, işsizlik, borçluluk ve cari açık gibi iktisadî göstergelerin giderek bozulmasının bir neticesidir. Mamafih Erdoğan seçim odaklı düz ve basit hesap yapıyor. Madem Merkez Bankası (TCMB) faizleri indirmiyor ve oraya yapılacak bir müdahale faizleri daha da yükseltebilir o halde Hazine seferber edilecek.
SARAY’DA SÜRPRİZ TOPLANTI
Bunun için 1 Şubat akşamı Saray’da planlanmamış bir toplantı tertip edildi. Erdoğan’ın başkanlığında bir araya gelen isimler arasında Başbakan Binali Yıldırım, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben, Hazine Müsteşarı Osman Çelik, Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank’ın genel müdürleri ile Saray’ın ekonomi müşavirleri katıldı.
Toplantıda tek gündem vardı o da faiz! Erdoğan’ın Merkez Bankası’na Erdem Başçı yerine atadığı Çetinkaya’dan şu ana dek umduğunu bulamadığını ima eden sözler sarf ettiği belirtiliyor. Erdoğan üç kamu bankasının müdürlerine de ağır konuşmuş. Faizlerin düşmemesinde hepsinin mesuliyeti olduğunu söylemiş.
Saray cumhuriyetinde artık sistem böyle işliyor.
DEVAMI GELECEK
Saray müşavirlerinden Cemil Ertem, TRT Haber’e verdiği mülakatta, “Cumhurbaşkanımız faizler ve yatırımlar konusunda bir toplantı yapacağını belirtmişti. O toplantı yapıldı ve devamı gelecek.” ifadelerini kullandı. Toplantıya dair sızan bilgileri teyit eden şifreler var Ertem’in beyanatında.
2018’de faizlerin düşeceğini belirten Ertem’in şu cümleleri mühim: “Bu yıl Hazine’nin de faizleri aşağı çekecek adımları atması gerektiğini düşünüyoruz, bunu da yapacaktır. Ayrıca bütün kurumların, özellikle de kamu bankalarının bu hassasiyetle davranması gerekiyor.” Hazine faizleri nasıl düşürecek? Bunun cevabı yok. Sene başında ilan edilen borçlanma tutarından 40 milyar TL daha fazla borç alan bir Hazine’nin faizleri düşürmeye gücü yeter mi? Elbette yetmez.
NE OLDU DA FAİZLER ARTTI?
Hazine’nin elini en iyi bankacılar bilir. İki sene evvel yüzde 7 ile borç alan da bugün yüzde 13 ile para bulabilen de aynı Hazine. Arada tek fark var: Hükûmetin ihtiyaç duyduğu parayı daha fazla faiz ödeyerek piyasadan temin edebiliyor.
Saray’daki toplantı bir milat. Hazine iyiden iyiye rutinin dışına çıkacak ve bankalara devlet kâğıtlarından bol kazanç vaat edecek. Diğer tarafta da bankalar kredi musluklarını açacak. Ertem’in şu sözleri buna işaret: “2018’de Hazine bankalara inovatif yaklaşımla yeni imkanlar sağlayabilir, bu konuda da çalışıyoruz. Rekabetçi ve banka sisteminin reel sektörü desteklemesi konusunda öyle bir piyasa yaratacağız ki bankacılık sistemi oraya yönlenmek zorunda kalacak.”
BATIK KREDİLER KİMİN UMURUNDA
Saray sopası ile bankaları korkutarak ekonomiyi ateşe atıyorlar. Batık kredilerin tutarı hakkında o kadar farklı rivayet dolaşıyor ki yarın bunların altından nasıl kalkılacak kimse bilmiyor. Kredi Garanti Fonu’ndan bu sene de 55 milyar lira iktidara yakın işadamlarına can suyu olarak dağıtılacak. 200 milyar lira yatırıma dönüşmeden borca harca gitti. 55 milyarın da akıbeti farklı görünmüyor.
Bankalar parayı ekseriyet itibarıyla dışarıda döviz nevinden borçlanarak getiriyor. O kanallar hayli daraldı ve pahalı hale geldi. İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Özince, “Bankaların büyümeyi finanse edecek takati kalmadı.” sözleri ile daha fazla risk alamayacaklarını ima ediyor. Türkiye’nin 434 milyar doları bulan döviz borcu millî gelirin yarısını geçti.
Talimatla, Saray’dan kurgulanmış modellerle faizin düşmeyeceği, ekonominin düzlüğe çıkamayacağı görülecek.
Faizleri samimi biçimde düşürmek istiyorlarsa Titanik batarken güvertede keman çalmaktan daha fazlasını yapmalılar.
[Semih Ardıç] 3.2.2018 [TR724]
2017’de 54 milyar TL Erdoğan’ın tabiri ile faiz lobisine gitti. 2018 rakamı 60 milyar lirayı geçecek. AKP’nin 15 senelik devr-i iktidarında faiz harcamalarının tutarı 200 milyar dolara yaklaştı.
ŞAPKADAN TAVŞAN ÇIKARACAK BÜROKRAT ARANIYOR
Bütçede veya Hazine üzerinden fazla hareket imkânı kalmadığını gören Erdoğan bugünlerde müşavirlerinden ve ekonomi bürokratlarından şapkadan tavşan çıkarmalarını bekliyor. Böyle giderse Milliyetçi Hareket Partisi’ni (MHP) yanına alarak gireceği seçime dair yaptığı o kadar hazırlık heba olabilir.
Yüksek Seçim Kurulu’nu baştan aşağı yenilemesi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde pusulada parti ismi ve amblemleri yer almayacak olması Erdoğan’ın her halükârda kazanmak üzerine attığı adımlar. Pazarlıkta gelinen nokta Erdoğan ve MHP lideri Devlet Bahçeli’yi tatmin etti.
BU FORMÜLDE KAYBETMET YOK
İttifakın kabul ettiği şartlarda değişikliğe gidilmezse ufuktaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde sadece adayın ismi belirtilecek. AKP, aday olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın ismini YSK’ya verirken MHP de Erdoğan’ı aday olarak YSK’ya bildirecek. Pusulada parti adı ve amblemi yazmayacak, ancak bir adayın aldığı oy, ‘ittifakın oyu’ kabul edilecek.
Pusulada parti adı ve amblemi yazmasa da MHP, ‘ittifakla seçime katılmış’ sayılacak. Böylece seçmen pusulaya tek mühür basmış olacak. Dolayısıyla MHP yüzde 10 barajının altında kalmaktan kurtarılacak.
İŞSİZLİK VE ENFLASYON HESAPLARI BOZABİLİR
Erdoğan seçimin taşlarını tek tek döşerken vatandaşın sandığa olabildiğince mutlu gitmesini sağlayamazsa bütün emeği heba olabilir. Ekonomiyi yüzde 11,1 büyümüş gibi göstermek vatandaşta istediği tesiri uyandırmadı. Zira kendi yaptırdığı anketlerin pasta grafiklerinde ekonomiden memnun olmayanları temsil eden kırmızı dilimler haftadan haftaya büyüyor.
En son Kadir Has Üniversitesi’nin ‘siyasî ve sosyal eğilim’ anketinden Türkiye’nin en mühim meselesinin terör, işsizlik ve hayat pahalılığı olduğu tespiti çıktı. İşsizlik ve hayat pahalılığından dert yananların toplamında ciddi artış var. Daha birkaç gün evvel Balıkesir’de Musta Birgül, ‘işsizim’ diyerek kendini ateşe verdi. Halen hastanede tedavi görüyor.
VATANDAŞIN BİR CEBİNDEN AL ÖTEKİ CEBİNE KOY
Ekonominin toparlandığı intibaını uyandırmanın en kestirme yolu kredileri ucuzlatmak. Erdoğan için başkanlık seçimi hayat memat meselesi. Koltuktan inerse işlediği bütün suçların hesabının sorulacağının farkında. Seçimi kazanmanın yolu da vatandaşın cebine para koymaktan ya da öyle yapıyormuş gibi hareket etmekten geçiyor.
Bir tarafta vergileri artırıyor diğer tarafta devlet kadrolarını şişiriyor. İsrafın, iltimasın ve bütçe açığının bedelini yine vatandaşa ödetiyor. Seçime gidilirken bunlara aldırış etmeyeceğini her seçimde ispat eden Erdoğan şimdi de faizlerin düşmesini istiyor. Şahıslar, şirketler, kamu kurumları borçlarını hesaba katmadan har vurup harman savurmalı.
Ne kadar düşük faiz o kadar memnun seçmen…
İPOTEKLİ KONUT SATIŞI YÜZDE 30 AZALDI
Faizlerin yükseldiği bir iklimde bankalara verilen ‘muslukları açın’ talimatının bir karşılığı olmuyor haliyle. Konut satışlarından da anlaşılacağı üzere senelik kredi maliyetinin yüzde 20’ye yaklaşması kredi ile ev almak isteyenlerin gözünü korkuttu. 2017’de ipotekli ev satışları bir evvelki seneye nazaran yüzde 30 azaldı.
Erdoğan da gayet iyi biliyor ki yüksek faiz Türkiye’nin enflasyon, işsizlik, borçluluk ve cari açık gibi iktisadî göstergelerin giderek bozulmasının bir neticesidir. Mamafih Erdoğan seçim odaklı düz ve basit hesap yapıyor. Madem Merkez Bankası (TCMB) faizleri indirmiyor ve oraya yapılacak bir müdahale faizleri daha da yükseltebilir o halde Hazine seferber edilecek.
SARAY’DA SÜRPRİZ TOPLANTI
Bunun için 1 Şubat akşamı Saray’da planlanmamış bir toplantı tertip edildi. Erdoğan’ın başkanlığında bir araya gelen isimler arasında Başbakan Binali Yıldırım, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben, Hazine Müsteşarı Osman Çelik, Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank’ın genel müdürleri ile Saray’ın ekonomi müşavirleri katıldı.
Toplantıda tek gündem vardı o da faiz! Erdoğan’ın Merkez Bankası’na Erdem Başçı yerine atadığı Çetinkaya’dan şu ana dek umduğunu bulamadığını ima eden sözler sarf ettiği belirtiliyor. Erdoğan üç kamu bankasının müdürlerine de ağır konuşmuş. Faizlerin düşmemesinde hepsinin mesuliyeti olduğunu söylemiş.
Saray cumhuriyetinde artık sistem böyle işliyor.
DEVAMI GELECEK
Saray müşavirlerinden Cemil Ertem, TRT Haber’e verdiği mülakatta, “Cumhurbaşkanımız faizler ve yatırımlar konusunda bir toplantı yapacağını belirtmişti. O toplantı yapıldı ve devamı gelecek.” ifadelerini kullandı. Toplantıya dair sızan bilgileri teyit eden şifreler var Ertem’in beyanatında.
2018’de faizlerin düşeceğini belirten Ertem’in şu cümleleri mühim: “Bu yıl Hazine’nin de faizleri aşağı çekecek adımları atması gerektiğini düşünüyoruz, bunu da yapacaktır. Ayrıca bütün kurumların, özellikle de kamu bankalarının bu hassasiyetle davranması gerekiyor.” Hazine faizleri nasıl düşürecek? Bunun cevabı yok. Sene başında ilan edilen borçlanma tutarından 40 milyar TL daha fazla borç alan bir Hazine’nin faizleri düşürmeye gücü yeter mi? Elbette yetmez.
NE OLDU DA FAİZLER ARTTI?
Hazine’nin elini en iyi bankacılar bilir. İki sene evvel yüzde 7 ile borç alan da bugün yüzde 13 ile para bulabilen de aynı Hazine. Arada tek fark var: Hükûmetin ihtiyaç duyduğu parayı daha fazla faiz ödeyerek piyasadan temin edebiliyor.
Saray’daki toplantı bir milat. Hazine iyiden iyiye rutinin dışına çıkacak ve bankalara devlet kâğıtlarından bol kazanç vaat edecek. Diğer tarafta da bankalar kredi musluklarını açacak. Ertem’in şu sözleri buna işaret: “2018’de Hazine bankalara inovatif yaklaşımla yeni imkanlar sağlayabilir, bu konuda da çalışıyoruz. Rekabetçi ve banka sisteminin reel sektörü desteklemesi konusunda öyle bir piyasa yaratacağız ki bankacılık sistemi oraya yönlenmek zorunda kalacak.”
BATIK KREDİLER KİMİN UMURUNDA
Saray sopası ile bankaları korkutarak ekonomiyi ateşe atıyorlar. Batık kredilerin tutarı hakkında o kadar farklı rivayet dolaşıyor ki yarın bunların altından nasıl kalkılacak kimse bilmiyor. Kredi Garanti Fonu’ndan bu sene de 55 milyar lira iktidara yakın işadamlarına can suyu olarak dağıtılacak. 200 milyar lira yatırıma dönüşmeden borca harca gitti. 55 milyarın da akıbeti farklı görünmüyor.
Bankalar parayı ekseriyet itibarıyla dışarıda döviz nevinden borçlanarak getiriyor. O kanallar hayli daraldı ve pahalı hale geldi. İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Özince, “Bankaların büyümeyi finanse edecek takati kalmadı.” sözleri ile daha fazla risk alamayacaklarını ima ediyor. Türkiye’nin 434 milyar doları bulan döviz borcu millî gelirin yarısını geçti.
Talimatla, Saray’dan kurgulanmış modellerle faizin düşmeyeceği, ekonominin düzlüğe çıkamayacağı görülecek.
Faizleri samimi biçimde düşürmek istiyorlarsa Titanik batarken güvertede keman çalmaktan daha fazlasını yapmalılar.
[Semih Ardıç] 3.2.2018 [TR724]
20-20-2 formülünü uygulamazsanız kör olacaksınız! [TR724]
Yakın gelecekte çocuk ve gençler ciddi biçimde görme bozukluğu ve kör olma tehlikesi ile karşı karşıya… Bunun sebebi ise, uzun süre tablet, telefon ve televizyon ekranına bakılması, yeterince gün ışığında sokakta oynanmaması. Uzmanlar, “görünmeyen salgın” dedikleri bu soruna karşı, “20-20-2 formülü”nü öneriyor.
Rotterdam Erasmus Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Caroline Klaver, ‘Gün boyu telefon, tablet ya da kitaba yakından bakan çocukların doğal göz yapısı bozuluyor. Normalde yuvarlak olan göz bebekleri oval şekle dönüşüyor. Bunun sonucu da gözün arkasında ışığı yakalayan hücreler hasar görüyor.’ diyor. Bunun geri dönüşü olmayan bir süreç olduğuna işaret eden Hollandalı profesör, “Duyarlı hücreler kaybolursa kişilerin görme engelli olacak. Okuyamayacak, artık yüzleri tanıyamayacak.” uyarısında bulunuyor.
20-20-2 formülü
Hollandalı göz sağlığı uzmanları Klaver, göz sorunlarını önlemek için, “20 – 20 – 2 klavuzu” adı verilen bir formül tavsiye ediyor. Ne demek bu? Anlamı şu: “20 dakika boyunca kitap, tablet ya da telefona baktıktan sonra 20 saniye ara verip, gözünüzü dinlendirin. Günde en az 2 saat dışarı çıkın.”
Çocuklarınızı sokağa çıkarın
Aynı zamanda Oftalmoloji Uzmanı olan Prof. Dr. Caroline Klaver, “Objektif gücü-6” olan insanlar arasında körlük riskinin daha yüksek olduğunun altını çiziyor. Hollanda Göz Fonu da, aynı endişeleri taşıyor. Göz Fonu Müdürü Edith Mulder, şu anda 20 yaş ve üzeri gençlerin yarısının miyop olduğuna işaret ederek, böyle giderse sorunun daha da artacağı endişesini dile getiriyor. Fona göre, göz derecesi ne kadar eksiye giderse kör olma olasılığı o kadar artıyor. Hollanda Göz Fonu, çocukların sokakta oynaması için kampanya başlattı.
Prof. Dr. Caroline Klaver, gün ışığının göz sağlığı için son oldukça önemli olduğuna işaret ediyor. Çünkü vücut, gün ışığı sayesinde gözün yuvarlak kalmasını ve hücrelerin bozulmamasını sağlayan dopamin maddesi üretiyor. Klaver, bu yüzden okul saatlerinde çocukların en az 1 saat dışarıda oynamasını öneriyor. Bazı okulların teneffüs sürelerini kısaltmasını eleştiren Hollandalı uzman, çocuklar yeterince dışarıya çıkmazsa bu ciddi miyop gelişimine zemin hazırlar uyarısı yapıyor. Prof. Dr. Caroline Klaver’e göre bu küresel bir sorun ve dünyada okulu bırakan çocukların büyük bölümü göz sorununa sahip.
[TR724] 3.2.2018 [TR724]
Rotterdam Erasmus Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Caroline Klaver, ‘Gün boyu telefon, tablet ya da kitaba yakından bakan çocukların doğal göz yapısı bozuluyor. Normalde yuvarlak olan göz bebekleri oval şekle dönüşüyor. Bunun sonucu da gözün arkasında ışığı yakalayan hücreler hasar görüyor.’ diyor. Bunun geri dönüşü olmayan bir süreç olduğuna işaret eden Hollandalı profesör, “Duyarlı hücreler kaybolursa kişilerin görme engelli olacak. Okuyamayacak, artık yüzleri tanıyamayacak.” uyarısında bulunuyor.
20-20-2 formülü
Hollandalı göz sağlığı uzmanları Klaver, göz sorunlarını önlemek için, “20 – 20 – 2 klavuzu” adı verilen bir formül tavsiye ediyor. Ne demek bu? Anlamı şu: “20 dakika boyunca kitap, tablet ya da telefona baktıktan sonra 20 saniye ara verip, gözünüzü dinlendirin. Günde en az 2 saat dışarı çıkın.”
Çocuklarınızı sokağa çıkarın
Aynı zamanda Oftalmoloji Uzmanı olan Prof. Dr. Caroline Klaver, “Objektif gücü-6” olan insanlar arasında körlük riskinin daha yüksek olduğunun altını çiziyor. Hollanda Göz Fonu da, aynı endişeleri taşıyor. Göz Fonu Müdürü Edith Mulder, şu anda 20 yaş ve üzeri gençlerin yarısının miyop olduğuna işaret ederek, böyle giderse sorunun daha da artacağı endişesini dile getiriyor. Fona göre, göz derecesi ne kadar eksiye giderse kör olma olasılığı o kadar artıyor. Hollanda Göz Fonu, çocukların sokakta oynaması için kampanya başlattı.
Prof. Dr. Caroline Klaver, gün ışığının göz sağlığı için son oldukça önemli olduğuna işaret ediyor. Çünkü vücut, gün ışığı sayesinde gözün yuvarlak kalmasını ve hücrelerin bozulmamasını sağlayan dopamin maddesi üretiyor. Klaver, bu yüzden okul saatlerinde çocukların en az 1 saat dışarıda oynamasını öneriyor. Bazı okulların teneffüs sürelerini kısaltmasını eleştiren Hollandalı uzman, çocuklar yeterince dışarıya çıkmazsa bu ciddi miyop gelişimine zemin hazırlar uyarısı yapıyor. Prof. Dr. Caroline Klaver’e göre bu küresel bir sorun ve dünyada okulu bırakan çocukların büyük bölümü göz sorununa sahip.
[TR724] 3.2.2018 [TR724]
Bizi kapkaranlık bir gelecek mi bekliyor? [Kemal Ay]
Son zamanların popüler tarihçisi Yuval Noah Harari, bu yıl Davos’taki Ekonomi Forumu’nun da konuğuydu. İnsanlık tarihini farklı bir açıdan ele alan ve bugüne dair yeni sorular sormayı başaran Harari’nin Homo Sapiens ve Homo Deus isimli kitapları, en çok satanlar listelerinde. İsrailli tarihçi, alanının en yetkin tarihçisi olarak görülmese bile, soğukkanlı ve analitik bakış açısı insanları etkiliyor. Özellikle de meseleyi herkese hitap edecek şekilde basitleştirebiliyor olması, cazip geliyor. Davos’a davet edilmesinden de anlıyoruz ki, Harari okuyanlar sadece heyecanlı üniversite öğrencileri ya da dünyada olup bitenlerden haberdar olmaya çalışan orta sınıf mensupları değilmiş.
İNSAN DA ROBOTLAR GİBİ PROGRAMLANABİLİR Mİ?
Harari, cevap vermeyi değil soru sormayı seven biri. Aslına bakarsanız kitaplarını cazip kılan da bu. Zira iyi sorular soruyor. Davos’taki konuşmasında insanlık tarihini üç önemli temele göre ayırıyor: Toprak, makine ve bilgi. Toprağın en önemli meta olduğu dönemler feodal dönemler. Toprak sahipleri ve köylüler şeklinde ikiye ayrılıyor insanlar. Sonrasında Sanayi Devrimi oluyor ve makine en önemli meta hâline geliyor. Bu sefer kapitalistler ve proletarya şeklinde ikiye ayrılıyor insanlık. Buraya kadar bilindik şeyler. Homo Sapiens kitabı kaba taslak bunu anlatıyor. Ancak Harari’ye göre günümüzde en önemli meta bilgi (data) ve bugün eğer insanlık ikiye ayrılacaksa bu iki ayrı ‘sınıf’ şeklinde değil iki ayrı ‘ırk’ şeklinde olacaktır. Homo Deus kitabında bahsettiği şey de bu.
Neden sınıf değil de ırk? Çünkü Harari, insan bedeninin biyo-kimya bir makine olduğunu, eğer buradaki ‘yazılımı’ bir süper-bilgisayar çözebilirse, her insanı tıpkı robotlar gibi programlamanın mümkün olduğunu düşünüyor. Bugüne kadar bunun mümkün olmamasının sebebi, insanda çok fazla veri olmasıydı. Ancak artık yapay zekâ robotlar ve süper-bilgisayarlar sayesinde bu çok fazla veri işlenebilir ve buna göre insanlar rahatlıkla yönlendirilebilir.
Bunu kim yapmak istiyor? Tabi ki de şu an bizi yöneten devletler. Harari, konuşmasında iki tane önemli örnek sunuyor. Birincisi küresel bir ‘gözetleme’ sistemi kurmaya çalışan ABD. Edward Snowden’ın ortaya çıkardığı PRİSM sistemi sayesinde ABD, bilgisayar programları aracılığı ile milyonlarca insanın iletişimini takip edebiliyor. Buradaki teknolojinin daha da gelişmesi durumunda, bütün sınırlar ortadan kalkabilir. İkincisi ise Harari’nin kendi ülkesi olan İsrail’in Batı Şeria’da her insanı tek tek fizikî takip altında tutması. Devletler çeşitli korkuları kullanarak son yıllarda ‘kontrol’ mekanizmalarını bir hayli güncellediler. Cep telefonlarımız, bilgisayarlarımız hatta televizyonlarımız bile kolaylıkla ‘yerimizi belli eden’ araçlara dönüştü. Geçenlerde Amerikan askerlerinin fitness için telefonlarında bulunan uygulamaların yerlerini ifşa ettiği ortaya çıkmıştı. Aynı şekilde Türk askerinin Afrin Operasyonu sırasında paylaştığı Instagram fotoğrafları rotalarını ele veriyor.
SAĞLIK BİLGİLERİ TEHLİKEDE Mİ?
Facebook, Twitter, Instagram ve çok kullandığımız diğer uygulamaların bizden topladıkları bilgileri yapay zekâ programlarına aktardıkları sır değil. Her ne kadar teknoloji devleri bu bilgilerin ‘mahremiyeti ihlal etmeden’ kullanıldığını söylese de, özellikle reklam verenler ‘kişiye özel’ içerikler konusunda ısrarcı. Hayatınızı sürekli gözetleyen ve uygun kelimeyi duyduğu anda karşınıza reklam çıkaran bir mekanizma var yanı başınızda. Şimdiden evde kullanmak için üretilecek ‘hizmetçi robotlar’ ya da ‘seks robotlarının’ uzaktan kontrol edilerek insanları öldürebileceği tartışılıyor.
Ama Harari daha önemli görünen bir sorundan bahsediyor. Sağlık verilerimizin kullanılması ve bu sayede bedenlerimiz üzerindeki kontrolümüzün tamamen devletlere geçmesi durumunda, artık mücadele edilebilecek bir şey kalmayabilir. Bu durumda makineler giderek insansı özellikler kazanırken, insanlar da makineleşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.
DEMOKRASİ SONA MI ERECEK?
Devletlerin giderek güçlenmesi meselesi de Harari’nin ilgilendiği alanlardan birisi. Ama onun yaklaşımı şöyle: 20. yüzyılda demokrasinin yükselmesinin sebebi, bilginin adem-i merkeziyetinin daha işlevsel olmasıydı. Yani çok merkezli bir toplum modeli, bilginin ve teknolojinin farklı merkezlerde olması daha ‘kârlıydı’. Ancak eğer 21. yüzyılda merkezileşmenin daha ‘iyi’ olacağı fikri yaygınlık kazanırsa, demokrasiye tamamen veda edebiliriz. Bu durumda demokratik kazanımların, insan haklarının, kadın haklarının, eşitlikçiliğin ve daha bir yığın meselenin rafa kaldırıldığı bir yüzyıla uyanabiliriz.
Harari, bugün dünyayı yönetenlerin bunların farkında olmadığını düşünüyor. Bir sürü insanı bir araya getirip bu konuları konuşmalı ve bir çözüm üretmeliyiz, diyor.
Bu sözleri dünya siyasetinin kulağını verdiği bir platformda söylemeyi başardı. Bakalım insanlığın ‘liderleri’ bu sözleri dinleyecek mi? Yoksa el birliği ile kapkaranlık bir geleceğe mi yöneliyoruz?
[Kemal Ay] 3.2.2018 [TR724]
İNSAN DA ROBOTLAR GİBİ PROGRAMLANABİLİR Mİ?
Harari, cevap vermeyi değil soru sormayı seven biri. Aslına bakarsanız kitaplarını cazip kılan da bu. Zira iyi sorular soruyor. Davos’taki konuşmasında insanlık tarihini üç önemli temele göre ayırıyor: Toprak, makine ve bilgi. Toprağın en önemli meta olduğu dönemler feodal dönemler. Toprak sahipleri ve köylüler şeklinde ikiye ayrılıyor insanlar. Sonrasında Sanayi Devrimi oluyor ve makine en önemli meta hâline geliyor. Bu sefer kapitalistler ve proletarya şeklinde ikiye ayrılıyor insanlık. Buraya kadar bilindik şeyler. Homo Sapiens kitabı kaba taslak bunu anlatıyor. Ancak Harari’ye göre günümüzde en önemli meta bilgi (data) ve bugün eğer insanlık ikiye ayrılacaksa bu iki ayrı ‘sınıf’ şeklinde değil iki ayrı ‘ırk’ şeklinde olacaktır. Homo Deus kitabında bahsettiği şey de bu.
Neden sınıf değil de ırk? Çünkü Harari, insan bedeninin biyo-kimya bir makine olduğunu, eğer buradaki ‘yazılımı’ bir süper-bilgisayar çözebilirse, her insanı tıpkı robotlar gibi programlamanın mümkün olduğunu düşünüyor. Bugüne kadar bunun mümkün olmamasının sebebi, insanda çok fazla veri olmasıydı. Ancak artık yapay zekâ robotlar ve süper-bilgisayarlar sayesinde bu çok fazla veri işlenebilir ve buna göre insanlar rahatlıkla yönlendirilebilir.
Bunu kim yapmak istiyor? Tabi ki de şu an bizi yöneten devletler. Harari, konuşmasında iki tane önemli örnek sunuyor. Birincisi küresel bir ‘gözetleme’ sistemi kurmaya çalışan ABD. Edward Snowden’ın ortaya çıkardığı PRİSM sistemi sayesinde ABD, bilgisayar programları aracılığı ile milyonlarca insanın iletişimini takip edebiliyor. Buradaki teknolojinin daha da gelişmesi durumunda, bütün sınırlar ortadan kalkabilir. İkincisi ise Harari’nin kendi ülkesi olan İsrail’in Batı Şeria’da her insanı tek tek fizikî takip altında tutması. Devletler çeşitli korkuları kullanarak son yıllarda ‘kontrol’ mekanizmalarını bir hayli güncellediler. Cep telefonlarımız, bilgisayarlarımız hatta televizyonlarımız bile kolaylıkla ‘yerimizi belli eden’ araçlara dönüştü. Geçenlerde Amerikan askerlerinin fitness için telefonlarında bulunan uygulamaların yerlerini ifşa ettiği ortaya çıkmıştı. Aynı şekilde Türk askerinin Afrin Operasyonu sırasında paylaştığı Instagram fotoğrafları rotalarını ele veriyor.
SAĞLIK BİLGİLERİ TEHLİKEDE Mİ?
Facebook, Twitter, Instagram ve çok kullandığımız diğer uygulamaların bizden topladıkları bilgileri yapay zekâ programlarına aktardıkları sır değil. Her ne kadar teknoloji devleri bu bilgilerin ‘mahremiyeti ihlal etmeden’ kullanıldığını söylese de, özellikle reklam verenler ‘kişiye özel’ içerikler konusunda ısrarcı. Hayatınızı sürekli gözetleyen ve uygun kelimeyi duyduğu anda karşınıza reklam çıkaran bir mekanizma var yanı başınızda. Şimdiden evde kullanmak için üretilecek ‘hizmetçi robotlar’ ya da ‘seks robotlarının’ uzaktan kontrol edilerek insanları öldürebileceği tartışılıyor.
Ama Harari daha önemli görünen bir sorundan bahsediyor. Sağlık verilerimizin kullanılması ve bu sayede bedenlerimiz üzerindeki kontrolümüzün tamamen devletlere geçmesi durumunda, artık mücadele edilebilecek bir şey kalmayabilir. Bu durumda makineler giderek insansı özellikler kazanırken, insanlar da makineleşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.
DEMOKRASİ SONA MI ERECEK?
Devletlerin giderek güçlenmesi meselesi de Harari’nin ilgilendiği alanlardan birisi. Ama onun yaklaşımı şöyle: 20. yüzyılda demokrasinin yükselmesinin sebebi, bilginin adem-i merkeziyetinin daha işlevsel olmasıydı. Yani çok merkezli bir toplum modeli, bilginin ve teknolojinin farklı merkezlerde olması daha ‘kârlıydı’. Ancak eğer 21. yüzyılda merkezileşmenin daha ‘iyi’ olacağı fikri yaygınlık kazanırsa, demokrasiye tamamen veda edebiliriz. Bu durumda demokratik kazanımların, insan haklarının, kadın haklarının, eşitlikçiliğin ve daha bir yığın meselenin rafa kaldırıldığı bir yüzyıla uyanabiliriz.
Harari, bugün dünyayı yönetenlerin bunların farkında olmadığını düşünüyor. Bir sürü insanı bir araya getirip bu konuları konuşmalı ve bir çözüm üretmeliyiz, diyor.
Bu sözleri dünya siyasetinin kulağını verdiği bir platformda söylemeyi başardı. Bakalım insanlığın ‘liderleri’ bu sözleri dinleyecek mi? Yoksa el birliği ile kapkaranlık bir geleceğe mi yöneliyoruz?
[Kemal Ay] 3.2.2018 [TR724]
“Burası öyle sıradan bir mescid değil; suçsuzluğumuzu herkesin bildiği ama dile getirmediğini anladığım mescid”
15 Temmuz sonrası hukuksuz bir şekilde gözaltına alınan bir mağdurun sosyal medya paylaşımları dikkat çekti. ‘1elifmiktarı’ isimli hesapta sahipi gözaltındayken polisler eşliğinde memleketine dönerken namaz kılmak için durdukları bir mescitte yaşadıklarını anlattı.
“Bu gördüğünüz mescid öyle sıradan bir mescid değil benim gözümde. Suçsuzluğumuzu herkesin bildiği ama dile getirmediğini anladığım mescid… Polislerle memlekete dönerken namaz için durmalarını istemiştim. Durduk namazı kıldım.”
“Fotoğraftaki sandalyede bayan polis oturuyordu. Selam verince gördüğüm manzara, polis ağlıyor yüzünü saklamaya çalışıyordu. Düşünün silahlı terör örgütü üyeliğinden ben gözaltındayim benim ağlamam lazım, polise diyorum ki lavaboya gidelim, yüzünüzü yıkayın😁”
“Diğerinin yanında kötü davranıyordu ama burda yanlız kalınca ‘ hicbirsey yemedin bisküvi alayım ye burda. ‘ demişti. Şimdi yolculuk yapıyoruz tevafuk olacak babam aynı mescidde durdu. Anılar anılar..”
“Diyeceğim o ki, KİMİN SUÇLU, KİMİN MASUM OLDUĞUNU HERKES ÇOK İYİ BİLİYOR 👍🏻”
[TR724] 2.2.2018
“Bu gördüğünüz mescid öyle sıradan bir mescid değil benim gözümde. Suçsuzluğumuzu herkesin bildiği ama dile getirmediğini anladığım mescid… Polislerle memlekete dönerken namaz için durmalarını istemiştim. Durduk namazı kıldım.”
“Fotoğraftaki sandalyede bayan polis oturuyordu. Selam verince gördüğüm manzara, polis ağlıyor yüzünü saklamaya çalışıyordu. Düşünün silahlı terör örgütü üyeliğinden ben gözaltındayim benim ağlamam lazım, polise diyorum ki lavaboya gidelim, yüzünüzü yıkayın😁”
“Diğerinin yanında kötü davranıyordu ama burda yanlız kalınca ‘ hicbirsey yemedin bisküvi alayım ye burda. ‘ demişti. Şimdi yolculuk yapıyoruz tevafuk olacak babam aynı mescidde durdu. Anılar anılar..”
“Diyeceğim o ki, KİMİN SUÇLU, KİMİN MASUM OLDUĞUNU HERKES ÇOK İYİ BİLİYOR 👍🏻”
[TR724] 2.2.2018
“Cemaatin En Büyük Hatası ‘Devleti’ Ve ‘Toplumu’ Tanıyamamasıydı” [Engin Sezen]
Kendisi hatırlamaz belki ama, gazeteci Adem Yavuz Arslan’la küçük bir minübüsle Ankara’dan Bolu Abant’a gelmiştik. Yıl 2008. Bizi Ankara’dan alacak minibüsü Fatih Üniversitesi’nin kafeteryasında beklerken takılmıştı kendisine gözüm. Sanırım ailesiyle birlikte, üç beş masa ötemizde oturmuşlar bir şeyler yiyip içerlerken, ben de Eski MİT Müsteşarı Cevat Öneş Bey’le sohbet ediyordum. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının Abant Toplantısı’ndaki oturumları titizlikle izlerken gördüm kendisini; sorular soruyor, notlar alıyordu. Eskilerin deyimiyle, “haza bir muharrirdi”.
Sonra, geçen senenin sonlarında Amerika’da görülen Reza Zarrab davasındaki titiz ve tarafsız gazeteciliğiyle arşivlik yayınlar yaptı. Denebilir ki, AKP Dönemi’nin en önemli davalardan birini, gazeteci gibi bir gazeteci olarak daha geniş kitlelere aktardı. Hem de bütün engelleme, istiskal ve tezyiflere rağmen… Yanlı yansız çok kişinin Zarrab davasını Arslan’ın yayınlarından izlediğini biliyorum. Adem Bey, bu mülakatlarıyla tarihe adını yazdırdı. Keşke, Reza davasıyla ilgili çalışmalarını bir kitapta toplayabilse; hatta imkanlar elverse de dosyanın kapsamını biraz daha genişletip İngilizce’de yayınlayabilse!…
Benim gözümde Adem Bey asıl aşağıda okuyacağınız mülakatla daha da büyüdü. Kendisine, sorularima herhangi bir müşkül-pesentliğe kapılmadan, sözü hiç eğip bükme külfetine girmeden cevaplar verdiği için özellikle çok teşekkür ediyorum.
Sizleri Adem Yavuz Arslan’ın içten paylaşımlarda bulunduğu söyleşimizle başbaşa bırakıyorum.
“ŞİMDİ YENİ BİR DURUM VAR VE ONA GÖRE ÇÖZÜMLER ÜRETMEK ŞART”
Nerelerdesiniz?
2014 Haziranından bu yana Washington DC’de yaşıyorum. Buraya Bugün Gazetesi’nin Washington Temsilcisi olara gelmiştim. Malesef 2015 Ekim’de İpek Medya grubuna el koydular. Kayyımların işten attığı ilk 5 kişiden birisiyim. Sonrasında pasaportumda iptal edildiği için Washintgon’da mecburi ikametteyim.
Washington’da hayat nasıl geçiyor?
İpek Medya Grubu’na el konuncaya kadar rutin gazetecilik yapıyordum. Bugün Gazetesi’ne haftalık köşe yazısı yazıyor, Bugün Tv’ye canlı bağlantılar yapıyordum. Gazeteye el konduktan sonra arkadaşlar Özgür Düşünce’yi çıkarmaya başladılar. Ben de Washington’dan destek olmaya çalıştım. 15 Temmuz sonrası orası da kapatıldı.
20 yılı aşkın süredir gazeteciyim. Iletişim Fakültesi ilk tercihimdi. Yani gazeteciliğe karşı bir tutkum hep vardı. Hatta adım, doğduğum gün öldürülen gazeteci Adem Yavuz’dan geliyor. Dolayısıyla bütün hikayem gazetecilik üzerine. Bugüne kadar başka bir iş yapmadım, herhalde bundan sonra da yapmayacağım.
AKP rejimi gazetemize el koydu, televizyonumuzu kapattı, hatta Twitter hesabıma bile yasak getirdi. ‘Yürüyecek ayak yol bulur’ felsefesine inananlardanım.Alternatif yollar aramaya devam ettim. 400 bin takipçili hesabım askıya alındıktan sonra yenisini açtım. Şu anda 50 bin civarında takipçisi var. Gazeteciliği oradan ve diğer sosyal medya platformlarından sürdürüyorum. Tr724.com için Washington’dan analizler -haberler yazıyorum.
Gazetecilikten geçinmek için gerekli parayı kazanamıyorum. Fakat inatla, ısrarla gazetecilik yapmaya devam ediyorum. Mesela Reza Zarrab davasını ilk günden bu yana yakın takip ediyorum. Kasım ayının sonundan Aralık sonuna kadar bir ayı New York’ta geçirdim. New York ile Washington arasında mekik dokudum.
Eskiden olsa kolaydı. Masraflarımı karşılayan bir kurum olduğu için ‘habere’ en yakın otelden yer ayırtır, fiyatına bakmadan en kolay ulaşım aracını tercih ederdim. Şimdi şartlar değişti, bende yeni şartlara uyum sağlamaya çalışıyorum. En ucuz otobüs biletini bulmak, en masrafsız yöntemleri geliştirmek gibi arayışlardayım.
Periscope yayınları ile her gün on binlerce kişiye ulaştım. Tabi işimi yaparken Havuz Medyasının ve özellikle de Anadolu Ajansı’nın yoğun tacizlerini yaşadım. Ahmet Hakan’ın çok talihsiz, utanç verici yazılarına muhatap oldum. Uzun yıllardır tanıdığım gazeteci dostlarım, meslektaşlarım bir ay boyunca bana mahkemede vebalıymışım gibi davrandı.
Ama bütün bunlar beni mesleğimi yapmaktan alıkoymadı, koymayacak.
Gazetecilikten geçinmek için gerekli parayı kazanamadığım için 15 Temmuz’dan bu yana Uber yapıyorum. Yani bildiğiniz taksi şoförlüğü. Bugün’e el konduğu Ekim 2015’ten bu yana bir gelirim yok.
Uber çok zor bir iş. Uzun saatler boyunca araba sürmeniz gerekiyor. Hele bir de benim gibi gece çalışıyorsanız çok zor yolcularla muhatap olmanız gerekebiliyor. Çok defa arabadan kusmuk temizlemek zorunda kaldım. Fakat çok şükür bugüne kadar kimseye muhtaç olmadan ailemi geçindirdim. Zaten ‘survive mode’ da yaşıyoruz. Eşim ve çocuklarım (küçük de olsalar) durumun farkındalar. Temel ihtiyaçları karşılayıp bu dönemi atlatmaya çalışıyoruz.
Ev adresim, telefon bilgilerim Washington Büyükelçiliği’nde var. Kayıp yada kaçak değilim. Yerim yurdum belli.
Gerçekler böyle olmasına rağmen Havuz medyasında tam tersi haberler- yazılar çıktı. Evimin önünde kamp kurup beni, eşimi ve çocuklarımı da fotoğrafladılar, Uber yaparken görüntülediler (yolcu valizi taşırken görüntüleyip tatile gidiyor diye yazdılar) hatta Havuz’un Washington temsilcilerinden birisi bizzat yolcu olarak arabama denk geldi ama buna rağmen hakkımda sayısız yalan yazdılar. ‘ABD’de lüks içinde yaşadığım, mansion da oturduğum, lüks arabalara bindiğim ve sadece terliğimin 500 dolar olduğu gibi (Walmarttan aldığım 5 dolarlık terliği bile ‘500 dolarlık terlik giyiyor’ diye haber yaptılar. Nasıl bir kompleksleri varsa artık!) akla ziyan yazılar yazdılar.
Kendimle ilgili yazdıklarından biliyorum. Havuz’un her yazdığı yalan. O yüzden başta Cemaat’e dair haberleri olmak üzere tüm yazdıklarını da aynı perspektiften değerlendirmek mümkün.
Ailecek hepimizin pasaportu iptal. Benim hakkımda yazdığım kitaplardan dolayı tutuklama kararı var. Dink Cinayeti ve Malatya Zirve Cinayeti ile ilgili kitaplarımdan dolayı 2 müebbet +25 yıl ile yargılanıyorum. Yargılanıyorum derken lafın gelişi. Çünkü avukatım bile tutuklandı. Yeni avukat da bulamadım. Zaten bu atmosferde kimse avukatım olmak istemiyor. Olmayı kabul eden de bir servet talep ettiği için benim de onu karşılama şansım yok. Dolayısıyla bir yandan ABD’de ayakta kalmaya çalışırken bir yandan Türkiye’de ki akla ziyan suçlamalarla uğraşıyorum.
İngilizce öğreniminiz, okul hayatınız?
Malesef ben İngilizce eğitim veren bir okulda okumadım. Yani lise ve üniversite eğitimim Türkçe’ydi. İngilizceyi kursta öğrendim. Ancak kursta öğrenilen bir İngilizce’nin yeterli olmadığını Washington’a taşındıktan sonra daha iyi anladım.
‘Kartalın yeniden doğuşu’ hikayesini duymuşsunuzdur. Her ne kadar hikayenin gerçekliği olmasa da ‘mesajını’ doğru buluyorum. O yüzden bende Washington sürecini ‘yeniden doğuş’ olarak görüyorum. 44 yaşında mastıra başladım. Önce MBA mastırına başlamıştım. Washington’da kampüs açan Bahçeşehir Üniversitesi bana full burs önermişti. Yani kendileri davet etmişti. Mastıra başladım. Fakat sonra ‘Ankara’nın yoğun baskısı’ gerekçe gösterilerek Bahçeşehir Üniversitesi yönetimince okulla ilişiğim kesildi. Erdoğan ve yakın halkasının bana karşı düşüncelerini biliyorum. O yüzden beni hedefe koymalarını anlayabilirim fakat bir ‘üniversite’nin siyasi baskıyla -kendi davet ettikleri öğrenciyi üstelik- mastır programından çıkarması akıl alır gibi değil. Bu ayıp Bahçeşehir’in siciline işlenmiş oldu.
Niyetim aslında sosyal medya mastırı yapmaktı. Bu amaçla bazı üniversitelere başvurdum. Ancak rakamlar altından kalkamayacağım kadar yüksekti. Mecburen bu planımı erteledim. Fakat akademik çalışma yapmayı önemsediğim için alternatif arayışları sürdürdüm. Şu anda yarı burslu olarak uluslararası ilişkiler alanında mastır yapıyorum.
Yani bir yandan eldeki imkanlarla gazetecilik yapmaya çalışırken (ve tabi geçinmek için Uber yaparken) bir yandan da mastıra devam ediyorum. Mastırı önemsiyorum çünkü akademik perspektifi görmek önemli. Mesela derslerin parçası olarak her hafta onlarca sayfa akademik makale okumak zorundayım. Benim için hiç kolay olmuyor ama şikayetim yok.
Gelecekle ilgili planlarınız?
Rüyalar, menkıbeler ve fantastik hikayelere her zaman mesafeli oldum. O yüzden geleceğe dair plan yaparken realist olmaya çalışıyorum. Türkiye tarihi bir kırılma yaşıyor. Bu uzun bir süreç. Erdoğan bugün yarın gitse bile -ki uzun zaman gitmeyeceğini düşünüyorum- Türkiye’de suların durulması uzun zaman alacak. Erdoğan, kendi kişisel geleceği için ülkeyi ateşe verdi. Ekilen nefret tohumları büyüdü ağaç oldu. Bu zehirli havayı soluyan kitlelerin rehabilitesi uzun zaman alacaktır.
Dolayısıyla kısa sürede eski kurumlarımıza dönebileceğimizi düşünmüyorum.
Şimdi yeni bir durum var ve bu yeni duruma göre yol haritaları bulmak gerekiyor. Ayrıca unutmamak gerekirki diasporaya çıkan, sürgüne giden ilk ve tek gazeteci biz değiliz.
O yüzden gazeteciliği yeni platformlarda sürdürebilmenin yollarını arıyorum. İngilizce yazabilecek seviyeye gelmeye çalışıyorum. Artık uluslararası bir gazeteci olmanın yollarına bakacağım.
Böyle düşünmekle birlikte şuna inancım tam; bir gün mutlaka Türkiye’ye ve kurumlarımıza döneceğiz. Ben de sürgün günlerindeki kazanımlarımı da yanıma alıp geri döneceğim. Özellikle de meslektaşlarımla yüzleşmek için döneceğim.
Beni çok yakından tanıyan, ailecek oturup kalktığımız, bugüne kadar benden ve çalıştığım kurumlardan sadece dostluk gören insanlardan inanılmaz kötülükler gördüm. Hakkımda alenen yalanlar yazdılar. Beni çok iyi tanıyan kişiler ne CIA ajanlığımı bıraktı ne İran ajanlığımı. Bir gün gay evlilik yaptığımı ertesi gün Cemaatteki kızlarla muta nikahı yaptığımı yazdılar. Yıllarca aynı kurumlarda mesai yaptığım arkadaşlarımın önünde (Brookings Olayı) saldırıya uğradım. Hepsi sırtını döndü. Bu süreçte beni en çok üzen meslektaşlarımın tavırları oldu. Oysa ki bugüne kadar benden sadece iyilik dostluk görmüşlerdi. En çok da bu yalanları, iftiraları yazanlarla yüzleşmek için dönmek istiyorum. Onların unuttuğu bir şey var; bu kadar kötülük yaptıkları insanlar buharlaşmayacak. Kurumlarına el koydukları, hapse attıkları, işkence ettikleri insanlarla yarın yine yüzyüze bakacaklar.
Amerika’dan Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?
Türkiye, Stephen King’in ‘Under the Dome’ romanındaki Chester’s Mill kasabası gibi. Romanda, Chester’s Mill kasabasını kaplayan bir görünmez kubbeden bahsediliyor. Dünya ile ilişkisi kopan şehrin bir süre sonra gerçeklikle bağını kopuyor. Türkiye şu anda Chester’s Mill gibi. Erdoğan, kontrol ettiği medya gücü ile Türkiye’nin üzerine adeta bir kubbe geçirdi. Türk halkı artık paralel bir evrende yaşıyor. Erdoğan’ın maniple ettiği medyayı izleyip dünyadan kopuyorlar. Sürekli şişirilen bir balon gibi. Nerede ne zaman ve nasıl patlayacak bilmiyorum ama günün birinde Türk halkı gerçeklerle acı yüzleşecek.
Kişisel bir tecrübe olarak şunu da eklemem lazım; Türkiye’yi gözümüzde fazla büyütüyormuşuz. Dünya Türkiye’nin etrafında dönmüyor. Tabi ki memleketimiz, bir yakınlığımız olacak ama abartıp hayatın merkezine de koymamak gerekiyormuş.
“15 TEMMUZ BİR PSİKOLOJİK HARP OPERASYONUYDU”
Açık ve net söyler misiniz, 15 Temmuz kimin eseri?
Zor bir soru. Aradan geçen bunca zamana rağmen toz duman dağılmış değil. Kişisel olarak 15 Temmuz’a ‘takmış’ haldeyim. Yüzlerce sayfa iddianame, ifade, rapor okudum, haberleri takip ettim.
Geldiğim nokta şu; 15 Temmuz bir Cemaat darbesi değil. Bilakis Cemaat’e ve Türkiye’ye darbedir. Planlayıcısı Erdoğan-MİT, uygulayıcısı ise TSK içindeki Ergenekon-Perinçek ekibidir. Malesef Cemaatten insanlar bu tuzağı göremedi.
Dahası, çok uzun zaman önce ‘devşirilen’ ve ‘abi’ olarak bilinen kişiler bu tuzakta aktif rol aldı. ‘Cemaati darbeye bulaştırma misyonu’nu çok güzel ifa ettiler. Adil Öksüz mesela. Yaptıklarının hiç bir izahı yok. Bir insan ‘ben Cemaati bu darbeye nasıl bulaştırırım’ diye düşünse, plan yapsa ancak bunları yapardı.
Oysa ki Cemaatin yüzde 98’inin darbeden haberi yoktu. Herkes gibi televizyondan gördüler. Kaldı ki 15 Temmuz’un hemen akabinde başlayan operasyonlar da bunun teyidi. Cemaatçi diye tutuklanan -başta generaller- olmak üzere askerler olaydan habersiz. Bir kısmı direnmiş bir kısmı talimatlara uymamış. Bir kısmı yurt dışı görevde, bir kısmı tatilde. Düşünün Cemaat darbeye kalkacak(!) ama taraftarlarının konudan haberi yok.
15 Temmuz’a dair binlerce cevapsız soru var. Fakat bunları sorgulayacak ortam yok. Medya, TBMM, yargı, bürokrasi Erdoğan’a teslim. Hal böyle olunca ‘Erdoğan’ın hikayesi’ tek gerçekmiş gibi dayatılıyor. 15 Temmuz’da gerçekte ne olduğunu mevcut şartlar içinde anlamak, aydınlatmak zor.
Bu konuda en büyük görev Cemaat’e düşüyor. Birincisi suçlanan taraf olduğu için masumiyetini ispatlaması gerekiyor (Normalde müddei iddiasını ispatlamak zorundadır fakat bu evrensel hukuk kuralı Türkiye’de işlemiyor)
15 Temmuz’da köprüye çıkan ilk askeri gördüğüm andan itibaren ‘bu bir tuzak’ diyen birisi olarak hep şunu yazdım- söyledim; “Cemaat tüm imkanlarını kullanıp 15 Temmuz’u aydınlatmalı. Aksi halde bu hareketin sonu olur. Bırakın darbe yapmayı, kıyısından köşesinden darbeye bulaşmış bir sivil toplum hareketi olmaz.”
Malesef bu konuda beklentilerime cevap bulamadım. 15 Temmuz’da biz sivillerin anlayamayacağı çok şey var. Tasfiye edilmiş, ihraç edilmiş çok sayıda subay var yurt dışında. Onlardan birileriyle konuşup bütün boyutuyla 15 Temmuz’u anlamaya, anlatmaya çalıştım fakat hiç biri konuşmayı kabul etmedi.
Cemaatin bu konuda daha proaktif olmasını beklerdim. Sonuçta darbeyle suçlanıyorsunuz. Fakat şok o kadar büyük ki, Cemaat hala o şoku atlatamadı. Yaşanan trajedinin büyüklüğü ile kıyaslandığında yaşanan şok anlaşılabilir fakat yine de aynı şeyi tekrar ediyorum; 15 Temmuz kumpasını aydınlatma görevi Cemaatin boynunun borcu. Çünkü bu kumpası kuranların bir misyonu da bu kumpasın aydınlatılmasını engellemek. Onlar 15 Temmuz’un rantını yiyorlar. Cemaatten şu yada bu nedenle nefret edenlerde ‘oh iyi oluyor, hepsini temizlesinler’ diye düşündüğü için kumpası görse-bilse bile sessiz kalmayı tercih ediyor.
15 Temmuz’u aydınlatma işini Cemaat yapmazsa kimse yapmayacak.
Özetle 15 Temmuz’a dair konuşacak çok şey var. Fakat özetle şunu söyleyebilirim; 15 Temmuz muhteşem bir özel harp operasyonuydu. Bizzat Fidan-Erdoğan-Akar üçlüsü ile kurgulanıp TSK içindeki Ergenekoncu-Perinçekçi kadronun desteği ile hayata geçirildi.
Cemaat malesef tuzağı göremedi. Başta Gülen olmak üzere yönetici kadroya ‘yanlış girdiler’ yapıldığı, manüplatif bilgiler verildiği görülüyor. Anladığım kadarıyla “emir komuta zinciri içinde bir darbe var, biz aktif destek olmayalım, karşı da çıkmayalım” gibi bir düşünce hasıl olmuş. Şahsen bu düşünceyi bile yanlış buluyorum. Darbe duyumu alındığı anda deşifre edilmeli ve engel olunmalıydı.
15 Temmuz’u kurgulayanlar ‘hadi aslanlarım yapıyoruz ediyoruz’ deyip TSK içine ‘emir komuta içinde bir hareket’ propagandası yapmış. O gece sokağa çıkan az sayıda asker ‘emir komuta içinde’ hareket ettiğini sanarak çıkmış. Tabi boş havuza atladıklarını anladıklarında iş işten geçmişti.
Bütün bunların haricinde şuna inancım tam; günün birinde bizzat kurgulayıcılardan (Tıpkı Sabri Yirmibeşoğlu’nun meşhur itirafı gibi) 15 Temmuz’u nasıl kurguladıklarının itirafını dinleyeceğiz. 250 kişiyi bile bile nasıl ölüme yolladıklarını kendileri anlatacaklar.
“CEMAATİN EN BÜYÜK HATASI ‘DEVLETİ’ VE ‘TOPLUMU’ TANIYAMAMASIYDI”
Cemaat’in şimdiki ve gelecekteki durumuyla ilgili görüşleriniz?
Çok zor bir soru daha. Cemaat meselesi üzerine sayfalarca yazı yazmak, saatlerce konuşmak mümkün. Ancak kişisel tecrübemden hareketle kısa bir özet yapabilirim;
Erdoğan’ın en büyük başarılarından birisi sokağın nabzını iyi tutması. Türk halkını iyi tanıyor. Cemaate karşı savaşa girerken bu gerçeği bilerek hareket etti.
Türkiye’de en cok neleri özlüyorsunuz?
En başta ailemi. 4 yıl oldu annemi babamı kardeşlerimi görmeyeli. Kaç yıl daha böyle sürecek bilmiyorum. Hasta bababım en büyük arzusu son bir kez görüşebilmek. Bir İstanbul ve İzmir aşığı olarak bu iki şehri de çok özledim. İstanbul’un keşmekeşi bile özlenirmiş.
Kırgın olduklarınız?
Listem hayli uzun. En başta meslektaşlarım. Yıllar boyu beraber mesai yaptığım, uzun seyahatlere çıktığım, acı tatlı ortak yaşanmışlarımız olan meslektaşlarımdan inanılmaz kötülükler gördüm. Beni ve ailemi yakından tanıyan, ailecek oturup kalktığımız insanlar bu süreçte inanılmaz yalan haberler yazdılar. Atmadıkları iftira kalmadı. Hepsini takip ettim, arşivledim. Bir gün hepsiyle yüzleşeceğim ve yaptıklarını hatırlatacağım.
Artık ‘necip Anadolu insanı’ gibi düşüncelerim yok. Malesef insanımız güce tapıyormuş ve düşene destek olmak yerine tekme atmayı tercih ediyormuş. Mesela memleketten başı sıkışan, hastası olan, iş arayan Ankara’da beni buluyordu. Elimden geldiğince herkese yardımcı olmuştum. Hastası olana doktor buldum, iş arayana yardımcı oldum, yolda kalana para verdim vs. Sonra ne oldu? Süreç başlayınca düne kadar benden iyilik gören insanlar polise gidip beni ve ailemi ihbar etti. 80 yaşındaki hasta bababı taciz ettiler. Anneme babama selam veren yok şimdi. Bu örnekleri çoğaltabilirim.
Bürokraside, siyasette kırgın-kızgın olduğum çok kişi var. Askeri vesayetin zirvede olduğu, herkesin asker korkusundan titrediği günlerde biz Bugün Gazetesi’nde önemli işler yaptık. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü için riskler aldık. O günlerde aldığımız riskleri bizzat gören, taktir eden kişiler 17/25 sonrası bize terörist demeye başladı. Kurup büyüttüğümüz gazeteye el koydular, yağmaladılar. Ankara dönemimde hepsiyle birebir mesaim oldu. Hepsine şunu sordum “17 Aralıktaki hangi iddia yanlıştı?’ hepsi ‘iddialar doğru olabilir ama neden yazıyorsunuz?’ diyordu. Akın İpek’in evine misafir olan, yaşantısını bilen insanlar sonra gidip servetini yağmaladılar. Özelde ‘haklısınız ama yapacak bir şey yok, Gülen’e bunları yapan Erdoğan, bize neler yapar’ diye sessiz kalan ‘dostlarıma’ kırgınlığım büyük.
Türkiye medyasının hali?
Tek kelime ile rezalet. Tamam, Türk medyası hiç bir zaman iyi değildi ama hiç bir zamanda bu kötü olmamıştı. Şu anda bir medyadan bahsetmek mümkün değil. MİT en büyük yayın yönetmeni. Oradan hazırlanan ‘materyaller’ medya kurumlarına servis ediliyor. Yapılanın yayıncılık olduğunu söylemek mümkün değil. Erdoğan, medyayı bir hipnoz aracı olarak kullanıyor. O yüzden Bugün ve Zaman’a el koydular çünkü en küçük bir tıkırtı hipnozu bozabilirdi.
Bu aşamada şunu da not düşmek şart: ‘Cemaat medyasını’ eleştirmek gibi bir moda var. Eğer bir sıralama yaparsak en temiz medya kurumları onların Cemaat medyası diye tanımladıkları çıkar. Zaman’ın Bugün’ün STV’nin geçmişinde eleştirilecek konuları sıralasanız bir elin parmağını geçmez. Ancak bize ‘gazetecilik dersi’ vermeye çalışan, böbürlenerek ahkam kesenler her gün cinayet işliyorlar. Tabi ki mükemmel değildik ama kimse kusura bakmasın Türk medyasının en kirli, en karanlık kurumları, kişileri bize gazetecilik dersi vermeye kalkmasın. En basitinden, 4 yıldır her akşam ekranlarda, gazete köşelerinde dar ağaçları kuruluyor. Masum insanlar asılıp kesiliyor. Suçlanan insanlara bir kez olsun söz hakkı verilmedi.
Gazeteciliğin en temel kuralıdır cevap hakkı.
Gazetelere, televizyonlara el konup gazeteciler tutuklanırken sesini çıkarmayanlar çıkıp meslek ahlakından, gazetecilik etiğinden bahsetmesin. Eminim bu dönemin medyası ileride iletişim fakültelerinde ders konusu olacak, açılacak bir ‘utanç müzesi’nde gösterilecektir.
Şu anda neler okuyorsunuz?
Amerikan tarihi okuyorum. Amerikanın kuruluş felsefesi ilgimi çekiyor. Tocqueville’in ‘Amerika’da Demokrasi’ sini okudum mesela. Bugünlerde Trump’lı Beyaz Saray’ı anlatan Fire and Furry okuyorum. Bir de ‘The Good Spy’ isimli bir biyografi var okuduğum.
Diyaspora’da yasayan Türklerin durumunu nasil degerlendiriyorsunuz?
Bir kaç başlık açmak mümkün;
Genel olarak gördüğüm sorun şu; Türkiye’ye bağlı yaşamak. Oysa ki bulundukları ülkelere entegre olmak, orada varlık göstermek çok daha önemli. İçinden geçtiğimiz süreç bu açıdan faydalı oldu denebilir. Birçok kişi artık bulunduğu ülkeyi memleket olarak kabul ediyor.
Şahsen mesleğimin bir parçası olmasa ne Türkçe gazete okurum, ne sosyal medyaya bakarım. Muhatap olduğum herkese de bunu tavsiye ediyorum. Türk medyasını izlemeyin, sosyal medyaya bakmayın. Dışarıda koskoca bir dünya var ve orada var olmak lazım.
[Engin Sezen] 2.2.2018 [The Circle, http://thecrcl.ca]
Sonra, geçen senenin sonlarında Amerika’da görülen Reza Zarrab davasındaki titiz ve tarafsız gazeteciliğiyle arşivlik yayınlar yaptı. Denebilir ki, AKP Dönemi’nin en önemli davalardan birini, gazeteci gibi bir gazeteci olarak daha geniş kitlelere aktardı. Hem de bütün engelleme, istiskal ve tezyiflere rağmen… Yanlı yansız çok kişinin Zarrab davasını Arslan’ın yayınlarından izlediğini biliyorum. Adem Bey, bu mülakatlarıyla tarihe adını yazdırdı. Keşke, Reza davasıyla ilgili çalışmalarını bir kitapta toplayabilse; hatta imkanlar elverse de dosyanın kapsamını biraz daha genişletip İngilizce’de yayınlayabilse!…
Benim gözümde Adem Bey asıl aşağıda okuyacağınız mülakatla daha da büyüdü. Kendisine, sorularima herhangi bir müşkül-pesentliğe kapılmadan, sözü hiç eğip bükme külfetine girmeden cevaplar verdiği için özellikle çok teşekkür ediyorum.
Sizleri Adem Yavuz Arslan’ın içten paylaşımlarda bulunduğu söyleşimizle başbaşa bırakıyorum.
“ŞİMDİ YENİ BİR DURUM VAR VE ONA GÖRE ÇÖZÜMLER ÜRETMEK ŞART”
Nerelerdesiniz?
2014 Haziranından bu yana Washington DC’de yaşıyorum. Buraya Bugün Gazetesi’nin Washington Temsilcisi olara gelmiştim. Malesef 2015 Ekim’de İpek Medya grubuna el koydular. Kayyımların işten attığı ilk 5 kişiden birisiyim. Sonrasında pasaportumda iptal edildiği için Washintgon’da mecburi ikametteyim.
Washington’da hayat nasıl geçiyor?
İpek Medya Grubu’na el konuncaya kadar rutin gazetecilik yapıyordum. Bugün Gazetesi’ne haftalık köşe yazısı yazıyor, Bugün Tv’ye canlı bağlantılar yapıyordum. Gazeteye el konduktan sonra arkadaşlar Özgür Düşünce’yi çıkarmaya başladılar. Ben de Washington’dan destek olmaya çalıştım. 15 Temmuz sonrası orası da kapatıldı.
20 yılı aşkın süredir gazeteciyim. Iletişim Fakültesi ilk tercihimdi. Yani gazeteciliğe karşı bir tutkum hep vardı. Hatta adım, doğduğum gün öldürülen gazeteci Adem Yavuz’dan geliyor. Dolayısıyla bütün hikayem gazetecilik üzerine. Bugüne kadar başka bir iş yapmadım, herhalde bundan sonra da yapmayacağım.
AKP rejimi gazetemize el koydu, televizyonumuzu kapattı, hatta Twitter hesabıma bile yasak getirdi. ‘Yürüyecek ayak yol bulur’ felsefesine inananlardanım.Alternatif yollar aramaya devam ettim. 400 bin takipçili hesabım askıya alındıktan sonra yenisini açtım. Şu anda 50 bin civarında takipçisi var. Gazeteciliği oradan ve diğer sosyal medya platformlarından sürdürüyorum. Tr724.com için Washington’dan analizler -haberler yazıyorum.
Gazetecilikten geçinmek için gerekli parayı kazanamıyorum. Fakat inatla, ısrarla gazetecilik yapmaya devam ediyorum. Mesela Reza Zarrab davasını ilk günden bu yana yakın takip ediyorum. Kasım ayının sonundan Aralık sonuna kadar bir ayı New York’ta geçirdim. New York ile Washington arasında mekik dokudum.
Eskiden olsa kolaydı. Masraflarımı karşılayan bir kurum olduğu için ‘habere’ en yakın otelden yer ayırtır, fiyatına bakmadan en kolay ulaşım aracını tercih ederdim. Şimdi şartlar değişti, bende yeni şartlara uyum sağlamaya çalışıyorum. En ucuz otobüs biletini bulmak, en masrafsız yöntemleri geliştirmek gibi arayışlardayım.
Periscope yayınları ile her gün on binlerce kişiye ulaştım. Tabi işimi yaparken Havuz Medyasının ve özellikle de Anadolu Ajansı’nın yoğun tacizlerini yaşadım. Ahmet Hakan’ın çok talihsiz, utanç verici yazılarına muhatap oldum. Uzun yıllardır tanıdığım gazeteci dostlarım, meslektaşlarım bir ay boyunca bana mahkemede vebalıymışım gibi davrandı.
Ama bütün bunlar beni mesleğimi yapmaktan alıkoymadı, koymayacak.
Gazetecilikten geçinmek için gerekli parayı kazanamadığım için 15 Temmuz’dan bu yana Uber yapıyorum. Yani bildiğiniz taksi şoförlüğü. Bugün’e el konduğu Ekim 2015’ten bu yana bir gelirim yok.
Uber çok zor bir iş. Uzun saatler boyunca araba sürmeniz gerekiyor. Hele bir de benim gibi gece çalışıyorsanız çok zor yolcularla muhatap olmanız gerekebiliyor. Çok defa arabadan kusmuk temizlemek zorunda kaldım. Fakat çok şükür bugüne kadar kimseye muhtaç olmadan ailemi geçindirdim. Zaten ‘survive mode’ da yaşıyoruz. Eşim ve çocuklarım (küçük de olsalar) durumun farkındalar. Temel ihtiyaçları karşılayıp bu dönemi atlatmaya çalışıyoruz.
Ev adresim, telefon bilgilerim Washington Büyükelçiliği’nde var. Kayıp yada kaçak değilim. Yerim yurdum belli.
Gerçekler böyle olmasına rağmen Havuz medyasında tam tersi haberler- yazılar çıktı. Evimin önünde kamp kurup beni, eşimi ve çocuklarımı da fotoğrafladılar, Uber yaparken görüntülediler (yolcu valizi taşırken görüntüleyip tatile gidiyor diye yazdılar) hatta Havuz’un Washington temsilcilerinden birisi bizzat yolcu olarak arabama denk geldi ama buna rağmen hakkımda sayısız yalan yazdılar. ‘ABD’de lüks içinde yaşadığım, mansion da oturduğum, lüks arabalara bindiğim ve sadece terliğimin 500 dolar olduğu gibi (Walmarttan aldığım 5 dolarlık terliği bile ‘500 dolarlık terlik giyiyor’ diye haber yaptılar. Nasıl bir kompleksleri varsa artık!) akla ziyan yazılar yazdılar.
Kendimle ilgili yazdıklarından biliyorum. Havuz’un her yazdığı yalan. O yüzden başta Cemaat’e dair haberleri olmak üzere tüm yazdıklarını da aynı perspektiften değerlendirmek mümkün.
Ailecek hepimizin pasaportu iptal. Benim hakkımda yazdığım kitaplardan dolayı tutuklama kararı var. Dink Cinayeti ve Malatya Zirve Cinayeti ile ilgili kitaplarımdan dolayı 2 müebbet +25 yıl ile yargılanıyorum. Yargılanıyorum derken lafın gelişi. Çünkü avukatım bile tutuklandı. Yeni avukat da bulamadım. Zaten bu atmosferde kimse avukatım olmak istemiyor. Olmayı kabul eden de bir servet talep ettiği için benim de onu karşılama şansım yok. Dolayısıyla bir yandan ABD’de ayakta kalmaya çalışırken bir yandan Türkiye’de ki akla ziyan suçlamalarla uğraşıyorum.
İngilizce öğreniminiz, okul hayatınız?
Malesef ben İngilizce eğitim veren bir okulda okumadım. Yani lise ve üniversite eğitimim Türkçe’ydi. İngilizceyi kursta öğrendim. Ancak kursta öğrenilen bir İngilizce’nin yeterli olmadığını Washington’a taşındıktan sonra daha iyi anladım.
‘Kartalın yeniden doğuşu’ hikayesini duymuşsunuzdur. Her ne kadar hikayenin gerçekliği olmasa da ‘mesajını’ doğru buluyorum. O yüzden bende Washington sürecini ‘yeniden doğuş’ olarak görüyorum. 44 yaşında mastıra başladım. Önce MBA mastırına başlamıştım. Washington’da kampüs açan Bahçeşehir Üniversitesi bana full burs önermişti. Yani kendileri davet etmişti. Mastıra başladım. Fakat sonra ‘Ankara’nın yoğun baskısı’ gerekçe gösterilerek Bahçeşehir Üniversitesi yönetimince okulla ilişiğim kesildi. Erdoğan ve yakın halkasının bana karşı düşüncelerini biliyorum. O yüzden beni hedefe koymalarını anlayabilirim fakat bir ‘üniversite’nin siyasi baskıyla -kendi davet ettikleri öğrenciyi üstelik- mastır programından çıkarması akıl alır gibi değil. Bu ayıp Bahçeşehir’in siciline işlenmiş oldu.
Niyetim aslında sosyal medya mastırı yapmaktı. Bu amaçla bazı üniversitelere başvurdum. Ancak rakamlar altından kalkamayacağım kadar yüksekti. Mecburen bu planımı erteledim. Fakat akademik çalışma yapmayı önemsediğim için alternatif arayışları sürdürdüm. Şu anda yarı burslu olarak uluslararası ilişkiler alanında mastır yapıyorum.
Yani bir yandan eldeki imkanlarla gazetecilik yapmaya çalışırken (ve tabi geçinmek için Uber yaparken) bir yandan da mastıra devam ediyorum. Mastırı önemsiyorum çünkü akademik perspektifi görmek önemli. Mesela derslerin parçası olarak her hafta onlarca sayfa akademik makale okumak zorundayım. Benim için hiç kolay olmuyor ama şikayetim yok.
Gelecekle ilgili planlarınız?
Rüyalar, menkıbeler ve fantastik hikayelere her zaman mesafeli oldum. O yüzden geleceğe dair plan yaparken realist olmaya çalışıyorum. Türkiye tarihi bir kırılma yaşıyor. Bu uzun bir süreç. Erdoğan bugün yarın gitse bile -ki uzun zaman gitmeyeceğini düşünüyorum- Türkiye’de suların durulması uzun zaman alacak. Erdoğan, kendi kişisel geleceği için ülkeyi ateşe verdi. Ekilen nefret tohumları büyüdü ağaç oldu. Bu zehirli havayı soluyan kitlelerin rehabilitesi uzun zaman alacaktır.
Dolayısıyla kısa sürede eski kurumlarımıza dönebileceğimizi düşünmüyorum.
Şimdi yeni bir durum var ve bu yeni duruma göre yol haritaları bulmak gerekiyor. Ayrıca unutmamak gerekirki diasporaya çıkan, sürgüne giden ilk ve tek gazeteci biz değiliz.
O yüzden gazeteciliği yeni platformlarda sürdürebilmenin yollarını arıyorum. İngilizce yazabilecek seviyeye gelmeye çalışıyorum. Artık uluslararası bir gazeteci olmanın yollarına bakacağım.
Böyle düşünmekle birlikte şuna inancım tam; bir gün mutlaka Türkiye’ye ve kurumlarımıza döneceğiz. Ben de sürgün günlerindeki kazanımlarımı da yanıma alıp geri döneceğim. Özellikle de meslektaşlarımla yüzleşmek için döneceğim.
Beni çok yakından tanıyan, ailecek oturup kalktığımız, bugüne kadar benden ve çalıştığım kurumlardan sadece dostluk gören insanlardan inanılmaz kötülükler gördüm. Hakkımda alenen yalanlar yazdılar. Beni çok iyi tanıyan kişiler ne CIA ajanlığımı bıraktı ne İran ajanlığımı. Bir gün gay evlilik yaptığımı ertesi gün Cemaatteki kızlarla muta nikahı yaptığımı yazdılar. Yıllarca aynı kurumlarda mesai yaptığım arkadaşlarımın önünde (Brookings Olayı) saldırıya uğradım. Hepsi sırtını döndü. Bu süreçte beni en çok üzen meslektaşlarımın tavırları oldu. Oysa ki bugüne kadar benden sadece iyilik dostluk görmüşlerdi. En çok da bu yalanları, iftiraları yazanlarla yüzleşmek için dönmek istiyorum. Onların unuttuğu bir şey var; bu kadar kötülük yaptıkları insanlar buharlaşmayacak. Kurumlarına el koydukları, hapse attıkları, işkence ettikleri insanlarla yarın yine yüzyüze bakacaklar.
Amerika’dan Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?
Türkiye, Stephen King’in ‘Under the Dome’ romanındaki Chester’s Mill kasabası gibi. Romanda, Chester’s Mill kasabasını kaplayan bir görünmez kubbeden bahsediliyor. Dünya ile ilişkisi kopan şehrin bir süre sonra gerçeklikle bağını kopuyor. Türkiye şu anda Chester’s Mill gibi. Erdoğan, kontrol ettiği medya gücü ile Türkiye’nin üzerine adeta bir kubbe geçirdi. Türk halkı artık paralel bir evrende yaşıyor. Erdoğan’ın maniple ettiği medyayı izleyip dünyadan kopuyorlar. Sürekli şişirilen bir balon gibi. Nerede ne zaman ve nasıl patlayacak bilmiyorum ama günün birinde Türk halkı gerçeklerle acı yüzleşecek.
Kişisel bir tecrübe olarak şunu da eklemem lazım; Türkiye’yi gözümüzde fazla büyütüyormuşuz. Dünya Türkiye’nin etrafında dönmüyor. Tabi ki memleketimiz, bir yakınlığımız olacak ama abartıp hayatın merkezine de koymamak gerekiyormuş.
“15 TEMMUZ BİR PSİKOLOJİK HARP OPERASYONUYDU”
Açık ve net söyler misiniz, 15 Temmuz kimin eseri?
Zor bir soru. Aradan geçen bunca zamana rağmen toz duman dağılmış değil. Kişisel olarak 15 Temmuz’a ‘takmış’ haldeyim. Yüzlerce sayfa iddianame, ifade, rapor okudum, haberleri takip ettim.
Geldiğim nokta şu; 15 Temmuz bir Cemaat darbesi değil. Bilakis Cemaat’e ve Türkiye’ye darbedir. Planlayıcısı Erdoğan-MİT, uygulayıcısı ise TSK içindeki Ergenekon-Perinçek ekibidir. Malesef Cemaatten insanlar bu tuzağı göremedi.
Dahası, çok uzun zaman önce ‘devşirilen’ ve ‘abi’ olarak bilinen kişiler bu tuzakta aktif rol aldı. ‘Cemaati darbeye bulaştırma misyonu’nu çok güzel ifa ettiler. Adil Öksüz mesela. Yaptıklarının hiç bir izahı yok. Bir insan ‘ben Cemaati bu darbeye nasıl bulaştırırım’ diye düşünse, plan yapsa ancak bunları yapardı.
Oysa ki Cemaatin yüzde 98’inin darbeden haberi yoktu. Herkes gibi televizyondan gördüler. Kaldı ki 15 Temmuz’un hemen akabinde başlayan operasyonlar da bunun teyidi. Cemaatçi diye tutuklanan -başta generaller- olmak üzere askerler olaydan habersiz. Bir kısmı direnmiş bir kısmı talimatlara uymamış. Bir kısmı yurt dışı görevde, bir kısmı tatilde. Düşünün Cemaat darbeye kalkacak(!) ama taraftarlarının konudan haberi yok.
15 Temmuz’a dair binlerce cevapsız soru var. Fakat bunları sorgulayacak ortam yok. Medya, TBMM, yargı, bürokrasi Erdoğan’a teslim. Hal böyle olunca ‘Erdoğan’ın hikayesi’ tek gerçekmiş gibi dayatılıyor. 15 Temmuz’da gerçekte ne olduğunu mevcut şartlar içinde anlamak, aydınlatmak zor.
Bu konuda en büyük görev Cemaat’e düşüyor. Birincisi suçlanan taraf olduğu için masumiyetini ispatlaması gerekiyor (Normalde müddei iddiasını ispatlamak zorundadır fakat bu evrensel hukuk kuralı Türkiye’de işlemiyor)
15 Temmuz’da köprüye çıkan ilk askeri gördüğüm andan itibaren ‘bu bir tuzak’ diyen birisi olarak hep şunu yazdım- söyledim; “Cemaat tüm imkanlarını kullanıp 15 Temmuz’u aydınlatmalı. Aksi halde bu hareketin sonu olur. Bırakın darbe yapmayı, kıyısından köşesinden darbeye bulaşmış bir sivil toplum hareketi olmaz.”
Malesef bu konuda beklentilerime cevap bulamadım. 15 Temmuz’da biz sivillerin anlayamayacağı çok şey var. Tasfiye edilmiş, ihraç edilmiş çok sayıda subay var yurt dışında. Onlardan birileriyle konuşup bütün boyutuyla 15 Temmuz’u anlamaya, anlatmaya çalıştım fakat hiç biri konuşmayı kabul etmedi.
Cemaatin bu konuda daha proaktif olmasını beklerdim. Sonuçta darbeyle suçlanıyorsunuz. Fakat şok o kadar büyük ki, Cemaat hala o şoku atlatamadı. Yaşanan trajedinin büyüklüğü ile kıyaslandığında yaşanan şok anlaşılabilir fakat yine de aynı şeyi tekrar ediyorum; 15 Temmuz kumpasını aydınlatma görevi Cemaatin boynunun borcu. Çünkü bu kumpası kuranların bir misyonu da bu kumpasın aydınlatılmasını engellemek. Onlar 15 Temmuz’un rantını yiyorlar. Cemaatten şu yada bu nedenle nefret edenlerde ‘oh iyi oluyor, hepsini temizlesinler’ diye düşündüğü için kumpası görse-bilse bile sessiz kalmayı tercih ediyor.
15 Temmuz’u aydınlatma işini Cemaat yapmazsa kimse yapmayacak.
Özetle 15 Temmuz’a dair konuşacak çok şey var. Fakat özetle şunu söyleyebilirim; 15 Temmuz muhteşem bir özel harp operasyonuydu. Bizzat Fidan-Erdoğan-Akar üçlüsü ile kurgulanıp TSK içindeki Ergenekoncu-Perinçekçi kadronun desteği ile hayata geçirildi.
Cemaat malesef tuzağı göremedi. Başta Gülen olmak üzere yönetici kadroya ‘yanlış girdiler’ yapıldığı, manüplatif bilgiler verildiği görülüyor. Anladığım kadarıyla “emir komuta zinciri içinde bir darbe var, biz aktif destek olmayalım, karşı da çıkmayalım” gibi bir düşünce hasıl olmuş. Şahsen bu düşünceyi bile yanlış buluyorum. Darbe duyumu alındığı anda deşifre edilmeli ve engel olunmalıydı.
15 Temmuz’u kurgulayanlar ‘hadi aslanlarım yapıyoruz ediyoruz’ deyip TSK içine ‘emir komuta içinde bir hareket’ propagandası yapmış. O gece sokağa çıkan az sayıda asker ‘emir komuta içinde’ hareket ettiğini sanarak çıkmış. Tabi boş havuza atladıklarını anladıklarında iş işten geçmişti.
Bütün bunların haricinde şuna inancım tam; günün birinde bizzat kurgulayıcılardan (Tıpkı Sabri Yirmibeşoğlu’nun meşhur itirafı gibi) 15 Temmuz’u nasıl kurguladıklarının itirafını dinleyeceğiz. 250 kişiyi bile bile nasıl ölüme yolladıklarını kendileri anlatacaklar.
“CEMAATİN EN BÜYÜK HATASI ‘DEVLETİ’ VE ‘TOPLUMU’ TANIYAMAMASIYDI”
Cemaat’in şimdiki ve gelecekteki durumuyla ilgili görüşleriniz?
Çok zor bir soru daha. Cemaat meselesi üzerine sayfalarca yazı yazmak, saatlerce konuşmak mümkün. Ancak kişisel tecrübemden hareketle kısa bir özet yapabilirim;
- Cemaat ile üniversite yıllarımda tanıştım. Öncesinde Gülen’in adını bile duymamıştım. Beni cezbeden bizzat Gülen’in hikayesiydi. Erzurum’un bir köyünden kalk, o imkansızlıklar içinde bir hareket başlat. Bütün hayatını vakfet ve dünyaya yayılan bir harekete dönüştür. Bence Gülen Hareketi Türkiye tarihinin en heyecan verici olaylarındandır.
- Bir dini hareketin eğitimi öncelemesi, Anadolu insanını bulunduğu kısır döngüden çıkartıp önce ‘şehre’ sonrada ‘dünyaya’ entegre etmesi tarihi bir olaydır. Bu yönüyle Gülen gerçek bir devrimcidir. Amerika’ya gelmeden önce çok seyahat ediyordum. Türkiye ve dünyada neredeyse gitmediğim yer kalmadı. Her gittiğim yerde Gülen hareketinden insanlar gördüm. Mesela bir defasında Kongo’da toz toprak içinde bir cadde de dönerci görmüştüm. Merak edip girdim. Tam hatırlamıyorum ama Kırşehir civarlarından gelmiş 30’lu yaşlarda bir esnaftı. Cemaat motive etmiş, kalkmış buralara gelmiş, esnaflık yapıyordu. Eğitimcisinden esnafına Gülen hareketi sıra dışı işler yaptı.
- Cemaat tabii ki mükemmel değil. Sonuçta bu toplumun bir ürünü. Ancak Cemaate yönelik eleştirilerde bir hakkaniyet göremiyorum. Bir kısım eleştiriler kendini ‘cemaat uzmanı’ olarak tanımlayan ancak hiç bir objektif kriteri olmayan ‘Cemaat düşmanları’ndan geliyor ki şahsen bu çevrelerden gelen eleştirilerin fazla önemsendiğini düşünüyorum. Onların derdi Gülen hareketinin yaptıkları ile ilgili değil. Bizzatihi Anadoludan çıkmış bir hareketin ‘merkeze’ gelip söz sahibi olmasından rahatsızlar. Bir kısım eleştiriler kişisel koltuk kavgalarından (özellikle bürokrasi kaynaklı tartışmalar) çıkıyor.
- Sonuçta Cemaat ‘köylü’ bir hareket. Liderinden kolejdeki öğretmenine kadar herkesin hikayesi benzer. Bir önceki nesli ya okula gidememiş yada ancak ilkokula gidebilmiş. Çiftçi, küçük esnaf, memur. İkinci jenerasyonu üniversite okumuş ve şu anda Cemaatin ana kitlesini oluşturuyor. 20’li yaşlarda çok büyük işlere soyunan bu kişilerden hata yapmamalarını beklemek objektif olmaz. Önemli olan ‘kasti faul’ yapıp yapmadıkları.
- Cemaat’in bence en büyük hatası şu oldu; Devleti ve Türk toplumunu tanıyamadı. Aslında ‘tanıdığını’ sanıyordu ama tanımıyordu. Türk devleti daha doğrusu ‘Türk derin devleti’ köklü bir yapı. En iyi bildiği şey psikolojik harekat. Özellikle de kendi halkına karşı. Gerektiğinde gözünü kırpmadan adam öldürür, katliam yapar ve suçu masum insanların üstüne yıkar. Hiç acele etmez, biri üzerine yatırım yapar ve yıllarca onu görev yerinde ‘uyumaya’ bırakır. (Cemaatten devşirilen insanlar örneği bu açıdan önemli) Binlerce sayfalık Ergenekon belgelerini okumuş birisi olarak hep yazıp söylüyorum; Türkiye hala derin devlet gerçeği ile yüzleşemedi. Cemaat ise bu yapıyı tanıyamadan tanıdığı fikrine kapıldı. Türk derin devleti için Cemaat her zaman 1 numaralı tehditti. 15 Temmuz, derin devletin Cemaat’e vurduğu en büyük darbedir. İkincisi Cemaat Türk toplumunu da tanıyamadı. Şöyle bir düşünce vardı Cemaatin ileri gelenlerinde “Biz taban hareketiyiz. Toplumun kılcal damarlarındayız. Yurtlardan, dersanelerden, okullardan geçen yüzbinlerce insan var. Çayımızı içmiş yemeğimizi yemiş milyonlarca işi var. Bu insanlar bizi tanıyor. Gizli kapaklı, kirli işlerimizin olmadığını biliyorlar. Zora düşersek bizi sahiplenirler”. Fakat unuttukları yada kavrayamadıkları bir gerçek var. Türk toplumu ‘devletçi’dir ve adeta güce tapar. Cemaat, AKP ile karşı karşıya gelince düne kadar Cemaatin yanında gözüken kitleler ‘gücün tarafına’ geçti. Cemaat bu sosyolojiyi okuyamadığı için yalnız kaldı.
Erdoğan’ın en büyük başarılarından birisi sokağın nabzını iyi tutması. Türk halkını iyi tanıyor. Cemaate karşı savaşa girerken bu gerçeği bilerek hareket etti.
- Cemaatin bundan sonrası için şunu söyleyebilirim; artık hiç bir şey eskisi gibi olmaz. Kitleler büyük bir travma yaşıyor. Fakat bu kadar sosyal tabanı olan hareketler bitmez. Evrim geçirir, şekil değiştirir ama yoluna devam eder. Ben Cemaatin biteceği fikrinde olanlara katılmıyorum. Hatta bu kadar zulme uğrayan insanların maddi manevi daha da bilinçleneceğini düşünüyorum. Burada kritik olan bu geçiş sürecinin nasıl olacağı. Cemaat bu kritik süreci atlattığı zaman kendi içinde de bir yenilenme süreci yaşayacaktır. Düne kadar geçerli olan sistemlerin, kişilerin artık yeni düzende varolabileceğini düşünmüyorum.
- Burada kritik olan şey şu; hep birlikte mağduru suçlamak, Cemaat’in tepesine çökmek yerine bu hareketin sağlıklı bir düzlemde yoluna devam etmesine yardımcı olmak gerekiyor.
Türkiye’de en cok neleri özlüyorsunuz?
En başta ailemi. 4 yıl oldu annemi babamı kardeşlerimi görmeyeli. Kaç yıl daha böyle sürecek bilmiyorum. Hasta bababım en büyük arzusu son bir kez görüşebilmek. Bir İstanbul ve İzmir aşığı olarak bu iki şehri de çok özledim. İstanbul’un keşmekeşi bile özlenirmiş.
Kırgın olduklarınız?
Listem hayli uzun. En başta meslektaşlarım. Yıllar boyu beraber mesai yaptığım, uzun seyahatlere çıktığım, acı tatlı ortak yaşanmışlarımız olan meslektaşlarımdan inanılmaz kötülükler gördüm. Beni ve ailemi yakından tanıyan, ailecek oturup kalktığımız insanlar bu süreçte inanılmaz yalan haberler yazdılar. Atmadıkları iftira kalmadı. Hepsini takip ettim, arşivledim. Bir gün hepsiyle yüzleşeceğim ve yaptıklarını hatırlatacağım.
Artık ‘necip Anadolu insanı’ gibi düşüncelerim yok. Malesef insanımız güce tapıyormuş ve düşene destek olmak yerine tekme atmayı tercih ediyormuş. Mesela memleketten başı sıkışan, hastası olan, iş arayan Ankara’da beni buluyordu. Elimden geldiğince herkese yardımcı olmuştum. Hastası olana doktor buldum, iş arayana yardımcı oldum, yolda kalana para verdim vs. Sonra ne oldu? Süreç başlayınca düne kadar benden iyilik gören insanlar polise gidip beni ve ailemi ihbar etti. 80 yaşındaki hasta bababı taciz ettiler. Anneme babama selam veren yok şimdi. Bu örnekleri çoğaltabilirim.
Bürokraside, siyasette kırgın-kızgın olduğum çok kişi var. Askeri vesayetin zirvede olduğu, herkesin asker korkusundan titrediği günlerde biz Bugün Gazetesi’nde önemli işler yaptık. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü için riskler aldık. O günlerde aldığımız riskleri bizzat gören, taktir eden kişiler 17/25 sonrası bize terörist demeye başladı. Kurup büyüttüğümüz gazeteye el koydular, yağmaladılar. Ankara dönemimde hepsiyle birebir mesaim oldu. Hepsine şunu sordum “17 Aralıktaki hangi iddia yanlıştı?’ hepsi ‘iddialar doğru olabilir ama neden yazıyorsunuz?’ diyordu. Akın İpek’in evine misafir olan, yaşantısını bilen insanlar sonra gidip servetini yağmaladılar. Özelde ‘haklısınız ama yapacak bir şey yok, Gülen’e bunları yapan Erdoğan, bize neler yapar’ diye sessiz kalan ‘dostlarıma’ kırgınlığım büyük.
Türkiye medyasının hali?
Tek kelime ile rezalet. Tamam, Türk medyası hiç bir zaman iyi değildi ama hiç bir zamanda bu kötü olmamıştı. Şu anda bir medyadan bahsetmek mümkün değil. MİT en büyük yayın yönetmeni. Oradan hazırlanan ‘materyaller’ medya kurumlarına servis ediliyor. Yapılanın yayıncılık olduğunu söylemek mümkün değil. Erdoğan, medyayı bir hipnoz aracı olarak kullanıyor. O yüzden Bugün ve Zaman’a el koydular çünkü en küçük bir tıkırtı hipnozu bozabilirdi.
Bu aşamada şunu da not düşmek şart: ‘Cemaat medyasını’ eleştirmek gibi bir moda var. Eğer bir sıralama yaparsak en temiz medya kurumları onların Cemaat medyası diye tanımladıkları çıkar. Zaman’ın Bugün’ün STV’nin geçmişinde eleştirilecek konuları sıralasanız bir elin parmağını geçmez. Ancak bize ‘gazetecilik dersi’ vermeye çalışan, böbürlenerek ahkam kesenler her gün cinayet işliyorlar. Tabi ki mükemmel değildik ama kimse kusura bakmasın Türk medyasının en kirli, en karanlık kurumları, kişileri bize gazetecilik dersi vermeye kalkmasın. En basitinden, 4 yıldır her akşam ekranlarda, gazete köşelerinde dar ağaçları kuruluyor. Masum insanlar asılıp kesiliyor. Suçlanan insanlara bir kez olsun söz hakkı verilmedi.
Gazeteciliğin en temel kuralıdır cevap hakkı.
Gazetelere, televizyonlara el konup gazeteciler tutuklanırken sesini çıkarmayanlar çıkıp meslek ahlakından, gazetecilik etiğinden bahsetmesin. Eminim bu dönemin medyası ileride iletişim fakültelerinde ders konusu olacak, açılacak bir ‘utanç müzesi’nde gösterilecektir.
Şu anda neler okuyorsunuz?
Amerikan tarihi okuyorum. Amerikanın kuruluş felsefesi ilgimi çekiyor. Tocqueville’in ‘Amerika’da Demokrasi’ sini okudum mesela. Bugünlerde Trump’lı Beyaz Saray’ı anlatan Fire and Furry okuyorum. Bir de ‘The Good Spy’ isimli bir biyografi var okuduğum.
Diyaspora’da yasayan Türklerin durumunu nasil degerlendiriyorsunuz?
Bir kaç başlık açmak mümkün;
- Uzun zamandır burada yaşayanlar. Malesef çoğu Türkiye’den kopamamışlar. Akılları, ruhları Türkiye’de.
- Süreçle birlikte yurt dışına çıkmış olanlar. Çok değerli insanlar tanıdım. Türkiye’de çok önemli pozisyonlarda olmuş, ekonomik durumu iyi insanlar şimdi buralarda Uber yapıyor, pizza dağıtıyor, inşaatta çalışıyor. Her birinin ayrı bir tirajik hikayesi var. Bu kategorideki insanlara bir şey söylemek zor çünkü mağdurlar. Psikolojilerinin de sağlıklı olduğunu (kendimi de katarak) düşünmüyorum. Süreç bitince bir çoğu dönecektir.
Genel olarak gördüğüm sorun şu; Türkiye’ye bağlı yaşamak. Oysa ki bulundukları ülkelere entegre olmak, orada varlık göstermek çok daha önemli. İçinden geçtiğimiz süreç bu açıdan faydalı oldu denebilir. Birçok kişi artık bulunduğu ülkeyi memleket olarak kabul ediyor.
Şahsen mesleğimin bir parçası olmasa ne Türkçe gazete okurum, ne sosyal medyaya bakarım. Muhatap olduğum herkese de bunu tavsiye ediyorum. Türk medyasını izlemeyin, sosyal medyaya bakmayın. Dışarıda koskoca bir dünya var ve orada var olmak lazım.
[Engin Sezen] 2.2.2018 [The Circle, http://thecrcl.ca]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)