OHAL forever… [Erhan Başyurt]

Türkiye’de rejim değişti. Ancak 15 Temmuz sonrası oluşturulan ‘olağanüstü yönetim anlayışı’ uygulanmaya devam edilecek.

Halk bilinmeyen yetkilerle bir Cumhurbaşkanı seçti.

Zira, uyum yasaları Kanun Hükmünde Kararnameler ile seçimden sonra belirlendi.

250’den fazla yasa ve kanunlarda geçen ‘başbakan, bakanlar kurulu, başbakanlık, heyeti vekile…’ benzeri ifade topluca ‘cumhurbaşkanı veya cumhurbaşkanlığı’ olarak değiştirildi.

Tüm yetkiler, atama ve görevden almalar, kurumlar ve bakanlıklar tek elde toplandı.

***

Tüm bunlara bir de OHAL yetkileri eklendi.

Cumhurbaşkanı tek başına kararname çıkarabiliyor.

Kamudan ihraçlar artık daha kolay bakan imzasıyla gerçekleşecek.

İhraç edilenler değil eşlerine de pasaport yasağı uygulanacak.

Pasaport yasağı kamudan ihraç edilmeyen sivil KHK mağdurlarının da eşlerine devam edecek.

Gözaltı süresi 4+4+4 yani 12 gün olabilecek. Normal gözaltı süresinin 6 katı…

Toplantı ve gösteri hakkı, ‘gece vaktinin başlamasıyla’ sınırlı.

Valiler keyfi şekilde kişilerin bir şehre girmesini engelleme hakkına sahip…

Yani özgürlükler ve temel insan hakları, evrensel insan haklarına aykırı olarak keyfi şekilde sınırlanmaya devam edecek.

Tüm bu düzenlemeler 3 yıl için gibi gözükse de, sudan bahanelerle sürdürülmeye devam edecektir…

***

7 kez uzatılan iki yıllık OHAL döneminde mağduriyetler korkunç.

17 bin kadın 50 bin kişi tutuklu. 700’e yakın bebekli ve hamile kadın yasalara aykırı hapiste tutuluyor.

İşkence ve kötü muamele, ‘siyah minibüslerle’ adam kaçırma sistematik ve tabii hale geldi.

130 binden fazla insan kamudan keyfi gerekçelerle atıldı.

Yargının 3’te biri tek kalemde görevden alındı, tutuklandı.

İhraç edilen güvenlik görevlisi sayısı 30 bini aştı.

Barış isteyen akademisyenler bile görevden alındı.

Hukuk yolu kapatıldı. OHAL Komisyonu ise, başvurulardan sadece 21 bini karara bağladı. Göreve iade edilenlerin sayısı sadece bin 300…

Bine yakın işyerine mahkeme süreçleri tamamlanmadan el konuldu. TMSF’ye devredildi…

2 bine yakın dernek, yüzlerce eğitim kurumu, 15 özel üniversite, hastane ve yardım kuruluşu yargı kararı olmadan kapatıldı.

Hakkında işlem yapılanlar 400 bini, gözaltına alınanların sayısı 200 bini aştı.

15 HDP’li vekil tutuklandı. HDP’li siyasetçi ve belediye başkanları tutuklandı…

Kapatılan ve el konulan medya kuruluşları 200’ü geçti. ‘Türkiye, dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi’ haline geldi.

***

OHAL döneminde yaşanan mağduriyetler, 12 Eylül darbecilerin yaptığı hukuksuzlukları aştı.

Daha önemlisi, OHAL döneminde yapılan referandum ve seçimlerle rejim değiştirildi…

***

OHAL fazlasıyla Cumhurbaşkanı’nına tanınan yetkilerde mevcut.

Yürütme de yargı da yasama da tek adamda toplandı.

Buna rağmen 3 yıllığına ‘olağanüstü yetkiler’ anayasa ve evrensel hukuk kurallarına aykırı şekilde uzatıldı.

İktidar elde ettiği kontrolsüz gücü terk etmek istemiyor.

Seçimlerde (hile ile ya da gerçek) destek almaya devam ettiği sürece de keyfi yönetim anlayışı ve hukuksuzluk devam edecek gibi…

Anlayacağınız Türkiye, OHAL forever (sonsuza kadar) sürecine girdi.

Bu süreçte ekonominin toparlanması ve refahın artması, dünya örneklerine göre imkansız gibi.

İktidarın pansuman tedbirleri, algı operasyonları uzun vadede gerçeğin yerine alamaz.

***

Türkiye’nin ciddi şoklar yaşaması kaçınılmaz ama halk destek verdiği veya destek veriyor gözüktüğü sürece OHAL kalkmaz, kalksa da keyfi uygulamalar hukuksuz şekilde sürer.

Hukukun geri dönebilmesi için, iktidarın hesap vermeye hazır olması ve hukukun üstünlüğünden korkmaması olmazsa olmaz şart.

Mevcut iktidar ve yandaşları için maalesef bu mevcut şartlarda mümkün gözükmüyor…

[Erhan Başyurt] 21.7.2018 []

Ey zalim! Biz senin zulmünle baş edemedik… [Naci Karadağ]

Biz senin zulmünle baş edemedik ey zalim!

Yolumuzdan döndüremedin ama ciğerlerimizi lime lime etmeyi başardın nihayet.

Malımıza mülkümüze çökmen zerre kadar hırpalamadı bizi.

Kurumlarımızı kapatman, varlıklarımızı senin ve çetenin yağmalaması, ekmeğimizle oynaman da umurumuzda değildi.

Rızkı veren sen değildin çünkü çok iyi biliyorduk…

Zulmettin…

Bir eşkıyaymışlar gibi kovaladın masum insanları. Utanmadan bunu kahramanlık gibi anlattın her yerde..

Alçaklıkta çıtayı öyle bir yere yerleştirdin ki, bilmiyorum dünyanın geri kalan ömründe gelir mi bir daha senin kadar kötüsü.

Baskı yaptın. Tuzak kurdun, iftira attın, vebal aldın, günahlarına girdin tertemiz insanların.

Nefes bile aldırmadın.

Kuduz bir köpek gibi peşimize takıldı senin para kokusuyla yönlendirdiğin av köpeklerin. Kapılarımıza geldiler, taciz ettiler, yalanlar ve iftiralarla resimlerimizi bastılar boy boy.

Hepsine direndik, önümüze baktık, yolumuzu doğru bildik çünkü.

Ellerimize kelepçe vurdun birer şaki gibi.

Gülümsedik kadere, tebessümle karşılık verdik yaptığın her türlü melanete.

İşkence ettin…

Aç bıraktın…

Susuz bıraktın…

Küçücük odalarda onlarca kişiyi nefessiz, havasız bıraktın…

Sığınacak limanı olana, senin limanın köhne bir paçavradır ancak, dedik.

Tenezzül etmedik hiçbir lütfuna…

Ama şimdi…

Canımızı yaktın.

Kabul ediyoruz, ciğerlerimizi kanattın ey zalim…

Annesine sarılarak azgın sularda bu dünyadaki son nefesini veren henüz bir yaşında bile olmayan minik Bekir ile dağladın yüreklerimizi.

Sen ve gözü dönmüş kitlen sevinebilirsiniz…

Mutlu olup kahkahalar da atabilirsiniz.

Bekir’in annesine sımsıkı sarılı minik yumrukları bir balyoz gibi ahirette inecek tepene, Allah’ın varlığı ve birliği kadar eminiz bundan.

Ama kor düşürdün be sinelerimize, Allah’ın yeryüzüne yolladığı son alçak!

Sen, darbe yalanları ve entrikalarında koskoca ülkeyi mundar edip, yaşanılmaz hale getirirken, masumların birer birer Meriç’in bulanık suyunda boğulması artık nefes almamızı bile zorlaştırıyor.

En çok da bir şey yapamamak kahrediyor bizi.

Saçlarımızı yolmak, derilerimize tırnaklarımızı geçirmek istiyoruz çaresizlikten.

Ahmet’in, Mesut’un, Bekir’in tertemiz bedenleri cansız şekilde yuvarlanırken azgın nehrin sularında yüreklerimizden kan boşalıyor gözlerimize adeta.

İçimizi yaktın ey sinsi kalleş, içimizi.

Kanına girdiğin kaçıncı masum bu bilmiyorum.

Kaç tane bebek ahirette seni bekliyor suratına tükürmek için sayısını unuttuk.

Bu dünyadaki akıbetini de merak etmekle beraber, kanına girdiğin masumların ahirette karşına çıktığı sahneyi görmek istiyoruz. Belki bir nebze hafifler acımız.

Yüreğimizi dağladın ey zalimlerin zalimi, ey bu çağın süfyanı.

Kana doymayacaksın, zulmünden vazgeçmeyeceksin biliyoruz…

Sende merhamet, vicdan diye bir şey hiç olmadı değil mi?

Artık her gün şu duayı ettiğimizi bil:

İnsanların canını yaktığın kadar yansın canın.

Aldığın her ahın bedelini ödemeden son nefesini verme.

Zulmünde boğul….

Amin..

[Naci Karadağ] 21.7.2018 [TR724]

İran’dan sonra şimdi de Venezuela altınları [Semih Ardıç]

Venezuela’nın çıkardığı altınların rafine işlemleri Türkiye’de yapılacak. Tarafların anlaştığını Venezuela Madencilik Bakanı Victor Cano’nun beyanatından öğreniyoruz.

Anlaşma ilk bakışta Türkiye için ilave gelir ve artan ticaret hacmi gibi görünebilir.

ABD’nin Venezela’ya matuf müeyyideleri ve tecrit siyaseti dikkate alındığında Türkiye’nin netameli bir mevzu ile karşı karşıya geldiği söylenebilir.

TÜRKİYE’DEN EVVEL İSVİÇRE’DE YAPILIYORDU

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun otoriter uygulamaları sebebiyle ABD bazı müeyyide kararları almıştı.

Bu kararlar içinde Venezuela’nın dışarıda rafine ettirdiği altınları rezerv olarak kullanmasına engel olmak da var. Düne kadar rafine işlemi İsviçre’de yapılıyordu.

Venezuela Merkez Bankası birkaç yıldır ülkenin güneyindeki altın madencilerinden küçük miktarlarda altın satın alıyor ve zayıflayan uluslararası rezervlerini desteklemek için kullanıyordu.

MERKEZ BANKASI TARAF OLDU

Madencilik Bakanı Victor Cano’nun, “Bu, Türkiye ile Venezuela Merkez Bankası arasında varılmış olan bir anlaşma.” şeklindeki beyanatı Türkiye adına Merkez Bankası’nın anlaşmaya imza attığını ima ediyor.

Cano ne kadar büyük bir fırsat yakaladıklarını şu sözlerle aktarıyor: “Bu (işlem) iki müttefik ülke arasında yapılıyor. Çünkü düşünün; eğer altınımızı İsviçre’ye gönderirsek, bize yaptırımlar nedeniyle altınımızın orada kalacağını söyleyebilirler.”

Ne anlıyoruz bu sözlerden! İsviçre kapıyı kapatırken Türkiye “buyur” demiş.

Cano bu işleme katılan Türk şirketlerinin adlarını ve rafine edilen altının miktarını açıklamaktan imtina ediyor. Amma velakin 2018 yılında küçük çaplı altın madencilerinden 9,1 ton altın satın aldıkların kaydediyor.

Cano, Türkiye’de rafine edilen altının Venezuela’ya iade edildikten sonra merkez bankasının varlık portföyüne dahil edildiğini bildirdi.

TÜRKİYE’DE KİMSENİN HABERİ YOK

Hükûmet ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) mevzu hakkında tek satır malumat vermediği için böylesine netameli bir anlaşma hakkında Türkiye’de kimsenin bilgisi yok.

Dolayısı ile şimdilik herkes Venezuela Madencilik Bakanı’nın anlattığı kadarı ile iktifa edecek.

Ne kadar adil ve şeffaf bir tarz-ı siyaset değil mi?

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, ABD’nin müeyyidelerini delme pahasına Venezuela kamu maden şirketleriyle küçük maden işletmelerinin çıkardıkları altınları işleme taahhütünde bulunuyor.

Gelin görün ki muhalefet partileri dahil kimsenin haberi yok.

VENEZUELA’NIN TİCARETTE İSMİ YOK

Türkiye ile Güney Amerika ülkesi Venezuela arasındaki yakınlaşmanın coğrafi ya da ticarî sebepleri yok.

İthalat-ihracatın senelik yekûnu 900 milyon dolar bile değil. Türkiye’nin aylık ihracat geliri 30-40 milyon dolar civarında.

Gaziantep’in iç savaşın sürdüğü Suriye’ye yaptığı aylık ihracat kadar bile değil.

AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan ile Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro arasındaki yakınlaşma ticari münasebetin çok ötesinde.

KILIÇ-KALKANI İLE “DİRİLİŞ” SEYREDEN MADURO

Maduro’nun “Diriliş Ertuğrul” isimli TRT dizisini seyrederken çekilmiş kılıç-kalkanlı fotoğrafı sosyal medyaya düşmüştü.

Maduro eşi ile birlikte seyrettiği diziyi herkese tavsiye etmişti. Maduro 9 Temmuz’da Saray’da Erdoğan’ın başkanlık şerefine verdiği ve misafirlerine âb-ı hayat içeceği ikram ettiği merasime katılan liderler arasındaydı.

İki liderin Saray’da çekilmiş samimi halleri fotoğraf karelerine aksetmişti.

İRAN ALTINLARININ NETİCESİ ORTADA

Türkiye’yi aile şirketi gibi idare eden Erdoğan, İran ile geçmişte benzer bir ticarete girişmişti.

Reza Zarrab’ın ipi ile koca bir devlet dipsiz kuyuya indirilmişti. Kirli ve karanlık ticaret Türkiye ekonomisine zerre kadar katkı sağlamadığı gibi ABD nezdinde “kara para aklamak” gibi ağır ithamların muhatabı olduk.

Halkbank’ın eski genel müdür yardımcısı Hakan Atilla halen hapiste. Çikinovacı (hayali altın ticaretine verdikleri isim) Zarrab itirafçı oldu ve faturayı Türkiye’nin üzerine bıraktı.

Venezuela Madencilik Bakanı’nın beyanatında “iki müttefik” ibaresi dikkatimi çekti.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu seçimden bu yana her fırsatta ABD ve Avrupa Birliği’ne (AB) gül dalı atıyor. Müttefiklik vurgusu yapıyor. Diğer tarafta böyle bir anlaşma imzalanıyor.

PERİNÇEK’İ MUTLU EDEN ANLAŞMA

Bilin bakalım kimi mutlu etmiş bu anlaşma? Tabii ki Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i.

“Türkiye’nin Amerika’nın cephesine dönme ihtimali yok. Tayyip Erdoğan’lar da Venezuela da başka ülkeler de bunun farkında. Bu işbirliği bu yüzden çok önemli.” diyen Perinçek’in bir zil takıp oynamadığı kalmış.

Venezuela’nın 10 ton ya da 20 ton altını Türkiye’nin kendi imalatının yanında bile çok yüksek değil.

Amma velakin beynel-milel (milletler arası) müeyyideler söz konusu olduğunda 1 gram altının bile hesabı soruluyor.

ABD HAZİNE BAKANLIĞI HEYETİ ANKARA’DA

Bugünlerde ABD’nin Hazine Bakanlığı’ndan bürokratlar Ankara’da. Bir bankacıya ziyaretlerin sebeb-i hikmetini sordum.

Telefonda ziyaretin evveliyatının olduğunu söyledi. Geçen gün kendilerine ABD Hazine Bakanlığı’ndan birkaç kişinezaket ziyaretinde bulunmuş. Heyetteki bürokratlar, İran ile yapılan işlemlere kredi verilmemesini nazik bir dille ifade etmiş.

Aynı bankacı Venezuela altınlarının da baş ağrıtabileceğini belirtti.

Tekrar hatırlatalım bu ticaretten Türkiye’nin elde edeceği bir kazanç yok. Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmez.

KELİN İLACI OLSA…

Kaldı ki Venezuela’da resmî enflasyon yüzde 16 bin. Vatandaş gıda ve ilaç bulamıyor.

Para birimi Bolivar o kadar değer kaybetti ki bazı ressamlar paranın üzerine resim yaparak geçimini temin ediyor. Zira kâğıt ya da tuval daha pahalıya geliyor.

Halk kendi arasında alışverişte barter (takas) yapıyor, para kullanmıyor. İlacın fiyatı eczaneye gidene kadar değiştiği için cebindeki para ilaca kâfi gelmiyor.

Petrol zengini bir devletin halkı hiper enflasyon altında kıvranıyor.

Elektrikler sık sık kesiliyor. Şoförler akaryakıt istasyonlarında saatlerce kuyrukta bekliyor.

Muhalif gazeteciler ya hapse atılıyor ya da öldürülüyor.

CHAVEZ SONRASI VENEZUELA

Maduro’nun Hugo Chavez’in ölümünden sonra başkanlık yetkilerini daha da artırmak için attığı adımlarla Türkiye’de Erdoğan’ın elinde topladığı sınırsız yetkiler arasında ciddi benzerlikler var.

ABD’ye rağmen Venezuela ile imzalanan altın anlaşmasının maddi boyutu teferruattır.

Anlaşmaya iki otoriter zihniyetin yakınlaşması ve tesanüdü olarak bakmak daha doğru olur.

İnsan hakları ihlalleri sebebiyle ABD’nin müeyyidesine maruz kalan Maduro ile yakınlaşan Erdoğan’ın bundan neyi murad ettiğini üç vakte kalmaz öğreniriz.

[Semih Ardıç] 21.7.2018 [TR724]

Truman Show [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Truman Show adlı filmi bilir misiniz? Aslında komedi mi yoksa dram mı, karar vermenin zor olduğu filmlerden olması nedeniyle çok düşündürücüdür. İçinden normal hayata dair çok ders çıkarabileceğimiz bir öykü. Ben bu filmi yıllar önce izlemiştim. Senaryosu Andrew Niccol’a ait. Yönetmeni ise Peter Weir. Başrolünde Jim Carrey oynuyor. Öykü esasında çok basit bir kurgu üzerine inşa edilmiştir Truman Show’da.

Filmin ana karakteri Truman (Jim Carrey) orta yaşlı bir adamdır. Normal bir hayatın ortasında, işinde gücünde, arkadaşlıkları, özel hayatı, özlemleri ve zafiyetleri olan sıradan bir adam, sıradan bir hayat sürmektedir. Fakat hayatı acaba ne kadar sıradandır? Truman esasında bir paralel gerçeklikte, yapay bir hayatı yaşamaktadır. Doğduğundan beri gerçek bildiği her şey aslında bir film seti, bir kurgu, devamlı gözlem altında olunan bir sosyal laboratuar ortamıdır. Truman, bir reality show, bir TV programıdır. Truman’ın dışında programda olan herkes, yaşanılanların showun bir parçası olduğunu bilmektedir. Hepsi rollerini oynamakta, Truman ile girdikleri ilişkilerde, kurdukları diyaloglarda, karşılıklı etkileşimlerde, hep oyunculara özgü profesyonel bir doğaçlama yapmaktadırlar. Elbette Truman dışındaki tüm karakterler, mesela Truman’ın en yakın arkadaşı veya markette çalışan kasiyer, akşamları evlerine, gerçek hayata geri dönmektedir. Her bir oyuncu, rol yaptığının farkındadır. Oysa Truman yaşanan her şeyi gerçek yaşam sanmakta, kendi “normal hayatını” yaşadığını düşünmektedir.

Türkiye, Truman Show haline geldi

Türkiye toplumu bugün geniş çaplı bir Truman Show haline gelmiş durumda. Gerçek nedir diye düşünmeden, olanı yaşıyorlar. Çünkü gerçekleri sormak için önce şovun dışına çıkıp olayları tepeden gözlemlemek gerekiyor. Oysa toplum, süre gelen sanal gerçekliğin gerçeklik olduğundan çok emin bir şekilde, kendisine verilen repliklere uygun şekilde yaşamına devam ediyor. Toplumun dışındaki senaristler, başrol oyuncuları, orta ve küçük roldekiler esasında şovun farkındalar. Her birinin şovun devamından medet umdukları faydalar ve çıkarlar var. Dahası, senaryodaki sanal hayat, acı gerçekliklere göre çok daha kabul edilebilir, daha ehveni şer olduğundan, zeki olup bir şovun dramaturjisinde konu mankeni olduğunu sezenler bile, gerçekleri görmezden gelmenin büyüsüne kapılmışlar, gerçeklikle yüzleşmekten kaçınıyorlar.

Kısmen ağır çelişkiler de olsa, show devam etmeli! Bu bir derin hipnoz, beyne verilen en güçlü uyuşturucudan daha etkin bir yöntem, bir tür beyin yıkama, bir tür sosyal ortamda yapay olarak birey üretimi – son derece güçlü bir siyasal iktidar devşirme fabrikası var adeta… Evet show devam etmeli… Yapay olduğu sırıtan ve buram-buram manipülasyon kokan senaryoya alıştı insanlar – hayır, daha doğrusu alışmaları sağlandı. En olmayacak, mantık zinciri ağır hasarlı senaryo fragmanları, gayet kolayca ana senaryoya eklemleniyor. Trumanlaştırılan toplumun öngörülen yapay (sanal) yaşam akışına devamı için aktörler değişiyor, dikkat çekme manevraları yapılıyor, bazen havuç bazen ise sopa gösteriliyor. Set dışındaki gerçeklik (asıl hayat!) bilinmesin diye, sette sürekli bir teyakkuz hâkim. Gerçeklerin gizlenmesi çok önemli çünkü. Kimin için önemli? İktidarını devam ettirmek isteyenler için.

İnsan hayatı ve senaryo döngüsü

Truman’ın en büyük zafiyeti, hayatının normal olduğuna dair olan sarsılmaz inancıydı. Türkiye toplumunun da en büyük zafiyeti bu! Hayatın normal olduğuna dair duyulan derin inanç, insanların aksaklık ve çelişkileri, yapaylık ve aykırılıkları, abrakadabra ve üçkâğıtları olağan kabul etmelerini sağlıyor. Tıpkı Truman gibi, bilindik ve tanıdık, alışılmış ve benimsenmiş döngünün içinde çelişki de olsa, bu inşa edilen gerçekliğin yıkılışının büyük bir sosyal ve psikolojik travmayı tetikleyeceğini hissediyor insanlar. Bu, algısı açık olanların tercihi ama sadece. Algısı kapalı olanlar, ne setin ne de senaryonun izini sürebiliyor. Muhtemelen onlar set yıkıldıktan sonra da o hipnotize olmuş güdümlü iç dünyalarının yalnızlığında, bir başlarına aynı senaryonun döngüsünü yaşamayı sürdürecekler.

İnsanların yaşadıkları hayatın bir senaryo döngüsü üzerine kurgulanmış olması gerçeğini kabul etmelerini beklememiz ne derece mantıklı? Alışıla gelmiş, bundan da önemlisi herkesin kabullendiği bir sanal gerçekliği esas gerçeklikle değiştirmek kolay değil. Truman en samimi arkadaşının sette görevini ifa eden ücretli bir aktör olduğunu öğrendiğinde neler hissetmiştir? Karşısında rol yapan, senaryodaki bağlamda replik doğaçlamasında bulunan birinin ihanetinden ziyade, kendi varoluşunun esasında hiç olmadığının ayırtına varması değil midir asıl zor olanı? Yani anılarınızın esasında hiç olmadığını, bildiğiniz hayatınızın esasında hiç yaşanmadığını, sizin bedenen ve ruhen var olmanıza karşın varlığınızdan söz etmenin mümkün olmadığı bir durumdan bahsediyoruz!

Türkiye’de hayatın bizzat kendisi bir senaryo

Bize anlatılanlar sadece sözel olarak döngüsü devam ettirilen bir senaryo değil. Biz, sadece anlatılanlardan dolayı derin hipnoza şahit olmuyoruz Türkiye’de bugün. Esas sorun, hayatın bizzat kendisinin bir senaryo olduğu gerçeği. Faizin faiz lobisinden dolayı arttığına, dövizdeki artışın Türkiye’nin ilerlemesini çekemeyen yabancıların hain stratejilerinden kaynaklandığına, 15 Temmuz’un arkasında ABD’nin ve Almanya’nın olduğu “FETÖ” darbesi olduğuna inanan insanlar, Meriç’i geçerken hayatını kaybeden zavallı üç çocuğa ve annelerine ağlamayıp, “terörist onlar!” diyebiliyor. Gerçekliklerle bağlantısı kopuk kitle, senaryo gereği 15 Temmuz’un yıldönümünde Köprü’de ayinsi kült törene katıldıklarında, akıllarına o köprüde neden darbe gecesi sadece tek şeridin kapatıldığını, boğazı bıçakla kesilen zavallı askeri okul öğrencilerinin veya erlerin neden silahsızken ve teslim olmuşken linç edildiklerini sormuyor. Neden ülkenin liderinin o gece darbe kalkışması “Allah’ın lütfu” dediğini de, bunu dedikten tam iki yıl sonra neden 15 Temmuz’un “hayırlara vesile olduğunu” söylediğini de sorgulamıyor. Ne insanların mallarına çöreklenen bir devlet aparatı, ne anayasaya uymayan cumhurbaşkanı ve devlet erkânı, yüzbinlerce işinden usulsüzce çıkartılmış kamu görevlisi veya hapishaneye tıkılmış on binler onları rahatsız ediyor. Ne yazılarından dolayı hapishanede yıllardır süründürülen Ahmet Altan’lar, Nazlı Ilıcak’lar veya Mümtazer Türköne’ler, ne de Meriç’i geçerek zulümden kaçarken canlarından olan mini minnacık bebeler, toplumu rahatsız ediyor! Senaryo işliyor, sette her şey normal, sanal hayat olağan akışı içinde (senaristlerin öngördüğü gibi!) devam edip gidiyor. Ufak çelişkilerden uyanacak gibi olanlara yapılan standart tavsiye, tüm otoriter-faşizan rejimlerde olduğu gibi, hiç değişmiyor: “Sus! Konuşma sakın!”.

Sette rollerini oynayan büyük oyuncuları geçtim – onlar da senaristler gibi büyük balıklar zaten. Benim derdim orta roller ve figüranlarla. Acaba figüran olmak nasıl bir şeydir o ortamda? O vıcık-vıcık rezalete bulaşmış, buram-buram ihanet ve şerefsizlik kokan fragmanlarda rol alan küçük oyuncular (Pınar Kür’e selam olsun!) acaba evde başlarını yastığa koyduklarında, ya da sabahları yüzlerini yıkadıktan sonra sıfatlarına baktıklarında huzur buluyorlar mı? Karanlıktan gelen fısıltılar ne söylüyor onların, sessiz odalarında, tek başlarına kaldıklarında?  Çocuklarının başlarını okşarken akıllarına Meriç’te son nefesini veren miniklerin soğuk bedenleri ve renkli giysileri içindeki betsiz yüzleri gelmiyor mudur birader? Gelmiyorsa nasıl insan bunlar böyle? Evet, evet! Biliyorum show devam etmeli, de, ama… ama… Aması yok, bunu da biliyorum. Oynanan rollerin satılan şahsiyetler olduğu adi bir tiyatro, şahsiyetsizlerin kurduğu bir set bu.

Filmin sonunun başlangıcında Truman bir teknede denize açılır. Set ne kadar büyük – hatta ulu! – görünürse görünsün, arkadaş, dünya çok ama çok, ama çok-çok büyüktür! Hey hat, o tekne bu nedenle setin denizinin sonundaki ufukla tamamen aynı tondaki duvara toslar. Truman elleriyle “ufkun duvarına” dokunur. Ve gerçeği anlar. Artık bir sette bulunduğunun, bir senaryonun ana kişisi olduğunun, bir yaşamının aslında hiç olmadığının ayırtına varacaktır. Truman vardır, set olmasa da. İnsanların bunu anlaması mühim, dostum! Sen esasında bu evrende, mekânın neresi olursa olsun teksin! Gerçeği anlayan Truman, gerçeği ifşa etmek ister, ister istemez! İnsan herkese yalan söyleyebilir, ama kendine yalan söyleyemez! Sana show devam etmeli deseler de, showun bitimine sen karar verirsin sonuçta.

Ey okur!

Ben yanılabilirim. Hatalı düşünebilirim, seni yanlış yönlendirebilirim ey okur. Bu nedenle sakın benim yazdıklarıma da güvenme, e mi? Ama şunu bil ki, bende ancak klavyeme basan parmaklarımın ve sana yansıtmaya çalıştığım düşüncelerinin gücü var! Oysa bir düşün, elinde ordusu, silahı, polisi, mahkemesi, basını, savcısı, hâkimi, vergi memuru, merkez bankası, okulları, sarayları, adamları olanı. Bu nedenle, çelişkileri gör, olaylara bütünsel pencereden bak, lütfen eleştir, lütfen sorgula! Truman gibi, den de gerçeği ifşa etmeye başla. Gerçek nedir? Bunu sana ben söyleyemem. Ancak sana gerçek nedir diye sormanı salık verebilirim. Ama dikkat et, senin yerine başkası cevap vermesin bu soruya. Hayır, illa ki cevabın kimin ağzından çıktığı değil kast ettiğim! Soruyu kendi kalbine ve beynine sor, cevabı onlar versin kardeşim! Show devam etmeli diyenlerden sakın!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.7.2018 [TR724]

İslam dünyasında insanlığın çöküşü ve yeni kavimler göçü [Bülent Keneş]

Önce kısa bir film özeti: Yer kuzey Avrupa ülkelerinden biri. Yaşadığı İslam ülkesinden kaçıp bulunduğu ülkeye sığınan bir Müslüman aile, yeni taşındıkları mahalledeki komşuları evlerine ilk kez ziyarete geleceği için hatırı sayılır bir telaş içerisindedir. Sofra yeni yeni donatılmışken en önce en yakın komşuları olan yaşlı bir kadın gelir.

Mevsim yazdır, hava sıcaktır, pencereler açıktır. Yemeğin kokusunu alan bir arı fırsattan istifade açık pencereden içeri dalıverir. Arının içeriye girmekle kalmayıp masadaki yiyeceklere konmasından telaşa kapılan evin hanımı ve kocası ellerine geçirdikleri birer gazete ve dergiyle istenmeyen bu misafirin peşine düşerler. Ölümcül takip başlamıştır.

Göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleştirdikleri birkaç karavana hamleden sonra olup bitenler karşısında gözleri fal taşı gibi açılmış misafir kadın duruma acilen müdahale eder. Yok yok sandığınız gibi zavallı arının işin hemencecik orada bitirmez. Tam tersine ev sahibesi ve eşini bir güzel sakinleştirir. Öldürücü bir silaha dönüştürdükleri gazete ve dergiyi ellerinden alır.

Bu arada, arı da sakinleşmiş ve duvara konmuştur. Yaşlı kadın arının olduğu yere usulce yaklaşır. Aynı sükunetle dergiyi arının hareket yönüne yerleştirir. Arı gezinirken farkına varmadan derginin üzerine gelince kadın dergiyi yine usulce alır ve açık pencerenin dışında bir süre tutar. Arı sanki hiçbir şey olmamış gibi bir süre sonra uçup gider. Yaşlı kadın hep yaptığı gibi sakin bir yöntemle arıyı yeniden tabiatla buluştururken hem yeni tanıştığı ev sahiplerinin bir müşkülünü halletmiş hem de arı da olsa bir cana kıymama konusunda onlara kırmadan dökmeden sağlam bir ders vermiştir.

KAFİR DENİLENLERİN KAFİR DİYENLERDEN EDNA OLDUĞU BİR DEVİR

Şimdi kısa bir fetva özeti: Yer İstanbul. Alengirli işlerinin şöhreti Maşrık’tan Mağrib’e kadar uzanmasının yanısıra Cehennem ateşinin yakmayacağı kefenin mucidi ve anasının gözü bir din tüccarı olan Cübbeli Ahmet Hoca kürsüdedir. Kameralar kayıttadır. Konu mühimdir: Bütün mahlukatın aksine Hz. İbrahim’in atıldığı ateşe su taşımak şöyle dursun ağzıyla üfleyerek ateşi harlandırdığı rivayet edilen kertenkeleye ne yapılmalıdır?

Cübbeli’nin böyle bir fırsatı kaçırması tabii ki beklenemez. Tüm kertenkelelerin ölümüne fetvayı anında basıverir. Söylediklerinde hiçbir mahsur görmediği için olsa gerek bunları televizyonlarında, sosyal medyada yayınlamakta da herhangi bir beis görmez. Aynen şöyle der: “Kertenkele öldürme konusu Müslim hadisinde ‘Bir vuruşta öldürene 100 sevap, iki vuruşta öldürene daha az, üç vuruşta öldürene biraz daha az sevap vardır,’ şeklinde geçer. Çünkü kertenkele İbrahim Aleyhisselâm’ın ateşine körükle gitmiştir. Ateşi üflemiştir. Onun için lanetlenmiştir. Allah-u Teâlâ’nın böyle hikmetleri vardır. Sahih hadislerde de bu konu yer almaktadır.”

Anlayabildiğim kadarıyla Cübbeli bu konuya birkaç kez girmiş. Bir keresinde ise, içine insanlıktan başka her şeyi alabilen cübbesinden “Bir kertenkele öldürmek, bir gavur öldürmek sevabına eşittir,” şeklinde neresinden tutsan dökülen rezil bir bir fetva çıkarmış. Yani tek cümlede kertenkeleleri gereksiz yere öldürmeyi sevap olarak tarif etmekle kalmamış sadece “gavur öldürme”nin de sevap olduğunu söylemiş. Hem de bu kepazeliğine masum bir insanı öldürmeyi tüm insanlığı öldürmekle eş tutan bir dini ortak etmiş.

Şüphesiz ki bu insanlık dışı duruş, insaniyet geçirmez cübbesiyle sadece Ahmet Ünlü isimli zavallıya has bir sorun değil. Benzer uydurma ya da bağlamından koparılmış hadislerle değil kertenkelelerin soyunu tüketmek, IŞİD örneğinde olduğu gibi, yobazlığın ve cehaletin kol gezdiği İslam dünyasında insanları böcek gibi ezecek yoz güruhların haddi hesabı yoktur. Oysa meseleye illa de her kepazeliğini din kılıfına sokmasıyla meşhur Cübbeli şaklabanının baktığı yerden bakmak mı gerekir? Ne münasebet?..

BİR DE SAİD-İ NURSİ’NİN KERTENKELE HİKAYESİNİ DİNLEYİN

Enteresandır, Bediüzzaman Said Nursi ile de ilgili bir kertenkele hikayesi vardır. Ama onun kertenkele mevzuuna yaklaşımı Cübbeli’nin tam tersine. Uzatmadan mevzuya gireyim. Öğrencilerinden Molla Resul bir gün bir kertenkele görür ve daha sonra başından geçenleri şöyle anlatır:

“Üstad, bir gün bize ‘Ben tesbihat ve dua ile meşgul olacağım. Siz gidin biraz gezin,” demişti. Bu gezinti sırasında bir taşın üstünde bir kertenkeleyi vurup öldürmüştüm. Dönüşte Üstad, ne yaptığımızı, nerelere gittiğimizi sordu. Ben de gezdiğimiz yerleri anlattım. Sonra da bir kertenkeleyi öldürdüğümü söyleyince Üstad çok üzüldü. Bana dönerek, ‘Evini harap etmişsin’ dedi.

Ben de ‘Bizde 7 kertenkele öldürenin bir hac sevabı kazanacağını söylerler’ dedim. Bu defa Üstad, ‘Otur da konuşalım, kim haklı, kim haksız?  O hayvan sana saldırdı mı? Hayır. Elinden bir şeyini aldı mı? Hayır. O hayvanın rızkını sen mi veriyorsun? Hayır. Senin mülkünde mi, arazinde mi geziyordu? Hayır. O hayvanı sen mi yarattın? Hayır. Bu hayvanların niçin yaratıldığını biliyor musun? Hayır. Bu hayvanı yaratan Allah, senin öldürmen için mi yarattı? Sana kim öldür dedi? Bu hayvanların yaratılışında binlerce fayda ve hikmet var. Onu öldürmekle hata etmişsin.”

Üstad Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla şimdi işine gelen hadisi kendisine cübbe yapan Cübbeli mi daha insan ve Müslüman yoksa arının hayatına hassasiyet gösteren, Batı Avrupa ülkelerinde benzerlerine sıklıkla rastladığımız, o yaşlı kadın mı? Ya da insan olduğu iddiasındaki her insanın yapacağı gibi arıya kıyamayan o yaşlı kadın gibiler mi daha insan yoksa her devrin yalakası Türkiye gazetesinde “Sünni olmayanların kafir olduğunu ve cehenneme gideceğini” yazan ilahiyatçı yazar Osman Ünlü mü? İslam’ı ve Müslümanlığı insanlıktan koparan bu şarlatanlar yüzünden İslam coğrafyalarının apaçık ortada olan ahval-i perişanı cevap vermeye hiç gerek bırakmıyor aslında.

Son kavimler göçünün üzerinde 1200 yıl geçmesine rağmen bir çeşit yeni nesil kavimler göçünün yönü de yukarıda anlattığımız basit hikayelerle tutarlılık arzeder nitelikte. Bulundukları konum itibariyle ıslah edici olması gerekenlerin bile cehalet ve fanatizmle yozlaşıp yobazlaştığı bir coğrafyadan insanların akın akın kaçması hiç de boşuna değildir.

Bakmayın siz İslamofaşist Erdoğan ve ahlaksız yardakçılarının Batılı ülkelerde sanki çok yaygın bir sorunmuş gibi sürekli İslamophobiayı ve yabancı düşmanlığını dillerine dolamalarına, arsız, namussuz medyalarında bu yöndeki haberleri sürekli köpürtüp durmalarına.

KİMSENİN BARBARLARI BEKLEDİĞİ FALAN YOK ARTIK

Batı’da ve Avrupa’da Müslüman düşmanları, yabancı düşmanları, ırkçılar yok mudur? Elbette vardır… Ama iddiam odur ki, bunların bile çoğu ancak Batı medeniyetinin insaniyet standartlarına göre aşırı kabul edilmektedir. Yoksa, pek azı hariç, Avrupa/Batı standartlarına göre aşırıcı kabul edilen bu insanların insaniyet seviyesi harami despot Erdoğan ve şürekasının insaniyet seviyesinden (biz de hala sanki biraz varmış gibi konuşuyoruz burada) kat be kat fazladır.

Emin olun Batı’da kimsenin, Constantino Kavafis’in o meşhur şiirinde ti’ye aldığı gibi, korku içinde barbarları beklediği falan yok. Tabii ki beraberlerinde getirdikleri tüm sorunlarıyla birlikte ülkelerine kontrol dışı akın eden insan dalgalarından tedirgin olmuyor değiller. Hiç de yersiz olmayan bu tedirginliklerini, uğruna ağır bedeller ödedikleri için üzerine titredikleri medeniyetin tahrip olacağından duydukları bir endişe olarak gördüğümüzde, sorunun ucu yine kendi insanını sonu belirsiz bir macera için yollara düşmek zorunda bırakan İslam ülkelerine çıkıyor.

Her yıl Akdeniz’de, Meriç’te, Ege’de, insanca yaşama umutları kalmadığı için kendi ülkelerini terketmek zorunda kalan, binlerce insan ölüyor. Tabii ki bu insanlardan tek biri bile Hıristiyan Batı/Avrupa ülkelerinden kaçanlardan oluşmuyor. Acı ama gerçek. Çok büyük bir kısmı güya “Müslüman ülkeler”den güya “gavur diyarları”na kaçan insanlardan oluşuyor. Şimdi aşağıda vereceğim rakamları, daha dün İslamofaşist Erdoğan zulmünden kaçarken Meriç’te yitip giden Hatice Akçabay (36) ve çocukları Ahmet Esat (7), Mesut (4) ve 1 yaşındaki Bekir Aras’ın talihsiz akibetlerini ve acılarını derinden hissederek okumaya çalışın lütfen. Kolayca telafuz ettiğimiz her bir rakamın bir can olduğunu unutmayın.

KAÇ AHMET ESAT, KAÇ MESUT, KAÇ BEKİR ARAS DENİZLERDE YİTİP GİTTİ

Bir düşünün her yıl kaç Ahmet Esat, kaç Bekir Aras, kaç Mesut kendileri için Cehennem’e dönen İslam ülkelerinden kaçıp ağzını açanın gavur/kafir dediği Avrupa ülkelerine sığınmak için çabalarken yollarda ziyan olup gidiyor. 2017 yılında sadece Akdeniz’i kullanarak Avrupa’ya göç etmek isteyen 2 bin 993 kişinin denizde boğulduğunu duymuşsunuzdur herhalde. Bu acı tabloya rağmen, hala sahil güvenlik ekiplerinin her gün kapasitelerinin üzerinde yolcu taşıyan derme çatma mülteci teknelerini yakalıyor olması, boğulma riski yüksek denizlerin bile terkedilen diyarlara tercih edildiğini gösteriyor. Yola çıkan herkes biliyor ki, zulüm ve yobazlıktan dolayı ülkelerini terketmek zorunda kalanların ancak bir kısmı Avrupa’ya ulaşabiliyor. Buna rağmen, kendi ülkelerinde cehennemi bir hayat yaşamaktansa ölümü göze alma pahasına şanslarını denemeyi yeğliyorlar. Ölüyorlar…

Sadece Akdeniz’de boğularak ölen mülteci sayısına baktığımızda bile maalesef en kötü yıl 2017 değil. Mesela, 2014 yılında Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışan 216 bin 54 kişiden 3 bin 538’i boğularak ölmüş. 2015 yılında 1 milyon 15 bin 78 kişiden 3 bin 771’i boğulmuş. 2016 yılında 362 bin 753 kişiden 5 bin 96’sı Akdeniz’in sularında kaybolmuş. 2018 yılında ise 1 Temmuz’a kadar geçen süre içerisinde bin 405 mülteci Akdeniz’de başladığı yolcuğunu tamamlayamamış.

Maalesef çoğunlukla Müslümanlar, aşağılık diktatörlerin, yolsuz/arsız/hırsız muktedirlerin, ahlaksız hukuksuz şarlatanların, insanlığa dair ne varsa güya din adına altını oyan yobaz sürülerinin kol gezip hükümferma olduğu ülkelerden Hıristiyan ülkelere doğru kaçıyor. Bir devletin İslami olabilmesi için Allah’ın kafi gördüğü adaleti (adil bir sistem doğası gereği emri bi’l-maruf nehyi ani’l-münker’i de kapsar) tesis etmek şöyle dursun, kendilerine zulüm hanedanlıkları kuran İslamcı şarlatanlardan kaçan Müslümanlar, seküler demokratik hukuk sistemlerini İslamcı/Şeriatçı geçinen bu ahlaksızlık düzenlerinden çok daha İslami ve insani görüyorlar.

AKADEMİK BULGULAR TECRÜBİ YARGILARI DOĞRULUYOR

Doğrusu akademik çalışmalar da çok acı tecrübelerle ulaşılan bu yargıyı doğruluyor. George Washington Üniversitesi’nden Scheherazade S. Rehman ve Hossein Askari’nin Global Economy Journal adlı uluslararası bir akademik dergide yayınladıkları “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami?” konulu makale bu yargıyı teyid ediyor. Hatırlayacağınız gibi birkaç yıl önce yayınlanan bu makalede “İslamilik Endeksi” başlığı altında tüm ülkelerin ne kadar “İslami” olduğunu gösteren bir endekse de yer verilmişti. İslam dininin ortaya koyduğu iktisadi ilkelerin temelinde iktisadi adalet ve sürdürülebilir büyüme, yaygın refah ve istihdam, İslami ekonomik ve finansal teamüllerin uygulanması olduğunu düşünen yazarlar, belirledikleri 12 temel iktisadi kriteri esas alarak oluşturdukları bu endeksi her yıl güncelleyerek yayınlıyorlar.

En son yayınladıkları Ülkelerin İslamilik Endeksi’nin ilk 10 sırasında sırasıyla Yeni Zellanda, Hollanda, İsveç, İrlanda, İsviçre, Danimarka, Kanada, Avusturalya, Lüksemburg ve Finlandiya’nın yer alıyor. Endeksin ilk 40 sırasında ise tek bir Müslüman ülke bulunmuyor. İslam ülkelerinin insanlıktan uzaklaştıkları ölçüde İslamilikten de uzaklaştıklarının bundan daha çarpıcı bir kanıtı olamaz herhalde. Başına tebelleş olduğu ülkeyi düşürdüğü şu acınası hale bakmadan ona buna sürekli ayar vermeye kalkan İslamofaşist Erdoğan’ın yönettiği Türkiye, bu endeksin ancak 81. sırasında yer alıyor. 57 üyeli İslam İşbirliği Teşkilatı’ndan ise sadece 11 ülkenin sıralaması Türkiye’den iyi bir noktada bulunuyor.

ISIRARAK ZEHİRLEMEKTEN LEZZET ALAN YILANLAR GİBİ

Bir nevi kelebek etkisi de diyebilirsiniz. Arının, kertenkelenin yaşam hakkına saygısı olmayanların, her gün kediye, köpeğe yapılan eziyetlerden geçilmeyen bir coğrafyanın insana saygısı olabileceği de pek söylenemez. İslamilik gibi insanilik de bir sabite değildir. İnsanilikten çıkmış olanların İslamiliğini tartışmak ise abestir.

Madem yazıda yeri geldi kendisine bir miktar değindik öyleyse özelde Türkiye’de genelde ise tüm Müslüman ülkelerinde bugün yaşanan dehşet verici bozulma ve çürümeyi sanki bugünleri tasvir ediyormuş gibi anlatan Said-i Nursi’nin kendine has tahlili ile bitirelim yine:

“Malûmdur ki, âlâ birşey bozulsa, ednâ birşeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ, nasıl ki süt ve yoğurt bozulsalar yine yenilebilir. Yağ bozulsa yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de, mahlûkatın en mükerremi, belki en âlâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşarat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalâlet bataklığındaki şerler ve habis ahlâklarla telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar, adeta şeytanın mahiyetine girerler. Evet, cinnî şeytanın vücuduna kat’î bir delili, insî şeytanın vücududur.”

[Bülent Keneş] 21.7.2018 [TR724]

Saray’ın oksijen seviyesi düşmeye başladığında! [Kadir Coşkun]

Göstermelik bile olsa, canınız da sıkılsa, bazı cezaların suç ile birebir örtüşmediğini de görseniz, hukuk devleti ve hukuka saygılı olduğunuzu iddia ediyorsanız hislerinize hakim olmak zorundasınız. Toplumu kaostan kurtaran ilk temel esaslardan birisi, suç-ceza ilişkisinin, çerçevesi belli bir hukuk yörüngesinde dönüyor olması. Beşeri hukuk açısından da böyle dini hukuk açısından da. Vatansever görünüp yakıp-yıkmak, başkalarının gayr-i kanuni ve gayr-i dini, ifşa edilen şahsi günahlarında dini gayretini test etmek, anarşi ve hukuksuzluğa mazeret teşkil etmez.

Hukuktan bahsedilen yerde, seçmen tabanını, partili militanları ya da daha kötüsü tepetaklak giden ekonomiden dikkatleri başka yerlere çekmek için toplumsal öfkeyi pompalamanın affedilir bir cinayet olmadığını kabul etme durumundayız. Dolayısıyla, hukuken suçu sabit olmayan masumlar (dini açıdan günahkar da olsa!) hakkında, zalim, kahir, müstebit ve despot reflekslerin hepsine, oy oranlarına ve kudret şehvetlerine aldırmadan demokratik bir duruş belirlemek insani bir vazifedir.

Türkiye’de hukuğun varlığından bahsedilmiyor. Her şey, ev baskınları rezaleti ile başlıyor ve elini ovuşturan medya tetikçileri çığırtkanlığında toplumsal lince dönüşüyor. Şimdilik bu, gücü elinde bulunduranlar için çok iyi bir kamuflaj; astığı astık, kestiği kestik, yakıp, yıktığı ve kararttığı insan hayatlarının şu an hesabı sorulamayacak. Başkanlık Rejiminin, suçun faillerini, koruma altına alacak KHK’lar çıkarmasına engel hiç bir şey yok. Suç sicilleri kabarık devlet adamlarının, öncelikli gündemlerini, mevcut arşivlerin temizlenmesi oluşturuyor. Bu süre içerisinde, oy verenlerin günlük beklentilerini başka taraflarda gezdirmek önemli bir siyasi işçilik. Artık oltaya kim takılırsa, kıyamet onun üzerine kopacak.

Ekonominin bozulması, Dolar’ın her hafta yeni bir rekorla gündem tutması ile, muhalifleri sindirme ve mallarına çökme arasında ciddi bir birliktelik sözkonusu. Dolar, Sayın Başkan’ı dinlemeyip gemi azıya aldığında, iyi saatte olsunların düğmesine dokunulmuş oluyor ve bazen siyasi, bazen dini, bazen magazin dünyasının medya yüzleri karga-tulumba emniyete götürülüyor. Sonrasında ne oluyor, onu sadece kendisine bilgi sızdırılan medya erbabı biliyor.

Hangi Suçtan Yargılayacaksınız?

Adnan Hoca’yı, seksenli yılların sonlarında gençliğini yaşayan bizim akranlarımız bilir. O yıllarda da yine sansasyonel çıkışları ile gündeme gelmiş daha sonra hapse girmişti. Farklı isimler kullanarak yazdığı kitapların, ona ait olduğu biliniyordu ve Türkiye’de her zaman taze tutulan-özellikle yetmişli yılların başında- Yahudi aleyhtarlığına, Kitab-ı Mukaddes’ten bulduğu metinlerle benzin dökerek popüler olmuştu. Başarılı da oldu. Harun Yahya ismi ile çıkan kitabı, bir zaman kendilerini sağcı, muhafazakar, ülkücü, akıncı…gibi milli çeşnisi bol katkılarla ifade edenlerin başucu kitabı haline gelmişti. Akli dengesinin yerinde olmadığına dair bir rapor aldığı, o günlerde de konuşuluyordu.

Kaderin cilvesine bakın ki şimdi, İsrail ile olan ilişkileri ile gündeme geldi. Bu kanuni olarak bir suç teşkil etmiyor ama, şu an Adnan Hoca’nın toplumsal linç için konduğu hedefte, içtimai çılgınlığı köpürtecek, küllenmiş kinler için en güzel yakıt o. Türkiyedeki iktidarın, miting meydanlarında Yahudi aleyhtarlığı ile topladığı oya rağmen, İsrail ile hala sürmekte olan dostane ilişkilerin ağır yükünü, “Yahudi işbirlikçisi!” Adnan Hoca’dan çıkarmak pek iyi durmuyor ama, ülkenin kötü gidişine yeni yeni uyanan seçmenin öfkesi için Saray avlusunda birikenlerin önüne, müsrif ve bohemce bir hayatın sembolü haline gelen Adnan Hoca’nın atılması rastlantı değil. Türk Lirası olarak aldıkları maaşın, her ay “Amerikanın Keşif Kolu” Dolar önünde erimesine karşı “Bizim paralarımızı işte bu Adnan Hoca yiyor!” tesellisi biraz vakit kazandırabilir.

Adnan Hoca’nın hangi suçlarla yargılanacağı daha belli olmadan, tutuklanıp adliyeye götürülmesi süreci, Türk Hukuku, insanlık hem de din açısından tam bir cinayet. Bir zamanların meşhur Amerikan çizgi romanlarında, vahşi Batı’da suçluyu önce zifte sokup, sonra tavuk tüylerine yatırdıktan sonra yaşlı bir katıra ters bindirip, ahşap mahkeme binasına götürülmesinin modern bir versiyonunu gördük. Adamın neden suçlandığı bilinmediği için, kimin neye kızdığı da belli değil. Bayanlarla çektiği fotoğraflardan mı gıcık kapıyorsunuz? Sakalına mı kıl olduğunuz? Mehdiliğini sizin, veliyyü nimetinizden önce ilan ettiği için mi bu telaşınız? Mehdilik kaçtı ise Hilafet budalalığı hala boşta. Onu bari kaçırmayın. İyi de bunların hiç birisi mevcut kanunlara göre suç teşkil etmiyor ki!

Son beş yılda, tutuklamaların, gözaltıların, sorgulamaların devlet terörü ile, cezalandırmaya dönüştüğü Türkiye’de her şey birbirine karışmış durumda. Bir haftadır Adnan Hoca muhabbeti ile düşüp kalkan havuz medyasına rağmen, zavallı meczubun hangi suçlardan yargılanacağı bile belli olmadı. Eğer, ahlaki suçlardan yargılayacaksanız, adamın mal varlığı ile ne işiniz olabilir? İktidarın mübtela ve bağımlılık haline getirdiği şahsi mülklerin gasp edilip, ganimete dönüştürülmesi için daha makul izahlar bulmanız gerekiyor. Türkiye’nin Dolar karşısındaki düştüğü acınası durum, Adnan Hoca’nın ganimetleri ile örtülemeyecek boyutta.

Dindar Olmak Başka, Devrim Muhafızı Olmak Başka

Suç sabit olmadığı sürece, bazı ithamlarla tutuklanan şahısların insani haklarını korumak devlet ve hukukun yükümlülüğünde. Daha mahkeme önüne çıkmadan, sanık veya tutuklunun kendisi hakkında muhtemel cezalardan daha ağırını, kontrolünü kaybetmiş ve toplumsal linç için şehvetleri ateşlenen kalabalıklara teşhir etmenin hiç bir hukuki gerekçesi olamaz. Suç tesbit edilene kadar bereat-i zimmet korumak insanlık borcu.

Adnan Hoca, Türkiye gündemine, Dolar 5 YTL sınırına dayanmadan, Türkiye ekonomisi kötü alarm vermeden çok ama çok önceleri düşmüştü. Saray Bozacısı’nın şahidi, eski Diyanet İşleri Başkanı’nın daha bir kaç gün evvel, Adnan Hoca ile alakalı 2011 yılına ait ifşasına ne demeli? Diyanet İşleri’nin teslim edildiği eller bu derece kirli olunca, Adnan Hoca gibilerini yeni devrimin “Vurun Kahpeye”si haline getirmek iki günlük iş.

Temin ettiği geniş imkanlarla dinin bazı argümanlarını da kullanan Adnan Hoca, seküler yanı ağır basan Türk İnsanını kendinden haberdar ettiği gibi, başkalarının günahlarına herkesten fazla kızdığını göstererek, dini hassasiyetlerini dışa vurmayı iş edinen muhafazakar kesimi de kendisine düşman etti. Seküler kesimin, yaşam tarzlarını Türkiye’nin onlarca televizyon kanalından birisinde bulup seyretmeleri gayet normal iken, kendilerini dindar ve muhafazakar olarak tanımlayan camianın Adnan Hoca kanalında yayınlanan programlardan haberdar olmalarının izahı oldukça zor. Teknoloji çağında bir çok şeyden gayr-i ihtiyari haberdar olmak mahsursuz bir bahane olsa da, “Adnan Hoca, yine ne yapmış duydun mu?” günlük tecessüsü sıradan bir kulağa çalınma gibi durmuyor. Furkan Suresindeki “Rahman’ın kulları ki, yeryüzünde mütevazi olarak yürürler, cahiller kendilerine laf atarsa “Selam!” derler.” (Furkan, 63) ayet-i kerimesi, bu tür “kulacağa çalınma ya da kanalları gezerken gözüme çarptı!” bahanesine prim vermiyor.

“Adnan Hoca” operasyonu, dekolteliğin, İslami açıdan mahzurlu resim ve görüntülerin müsrifçe kullanıldığı, sabit olmamış suçların havada uçuştuğu haberler. İtirafçı olan bayanlar, ifade vermeye ya da itirafta bulunmaya, daha önce basında çıkan dekolte elbiseleriyle gitmiyorlar değil mi? Öyleyse, haberler neden ısrarla, plaj kıyafetleri ile veriliyor? Türkiye’deki medyanın dini temayüllerini test etme gibi bir gayretimiz yok ama, müslümanların çoğunluğunu oluşturan bir toplumda, bu tür günahların yayılmasına vesile, vasıta, daha kötüsü gönüllü olmak da Kur’an-ı Kerim’in yasakları arasında. Mümin olduğunda ısrar edenlerin Nur Suresi’nin herkesçe bilinen ayetini hatırlamaları gerekiyor; “İnananlar içinde, edepsizliğin yayılmasını isteyenler için dünyada da ahirette de acı bir azab vardır. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (Nur, 19) İnsanların mahrem hayatlarını evlerinin bacalarından takip edip, bununla medya hizmeti vermenin vehametini anlamak için İmam-Hatip mezunu olmak yeterli. Ama sakın, dindarlıkla, İslam’ı (müslüman göründükleri için!) bütün dünyaya rezil eden İran’dan mülhem Devrim Muhafızlığını birbirine karıştırmayın!

Türk dizilerinin reyting endişesiyle dükkan kapattıkları şu yaz günlerinde, devlet destekli “Adnan Oktar” komedisi Türk Seyircisini ne kadar meşgul edecek göreceğiz. Diziyi kurgulayanlar, piyasada her zaman karşılığı olan, aşk, para, mahrem ilişkiler, ihtiras, ihanet, itiraf ve orta gelirli halkın merakını gıcıklayan, zengin aile mahremiyetleri konularında oldukça cömert davranıyorlar. Halk “Ertuğrul” dizisinin pek işe yaramayan dini ve hamasi edebiyatından sıkılmışa benziyor.

Son seçimlerden istediğini rahatlıkla alan Saray’ın oksijen seviyesi hala problemli görünüyor. İçeride olmazsa olmaz ya da “Yangında İlk Kurtarılacaklar!” kategorisine girmeyenlerin, bir şekilde iç ya da orta avluya atılarak gözleri dönmüş Devrim Muhafızlarına peşkeş çekilmesi her zaman mümkün. Saray Kapısına dayanan azgın, kılıç artığı Yeniçeri guruhuna teslim edilmiş ve parça parça edilen kapıkulları az değil. O yüzden, bir kişi haricinde kimse kendisini güvende hissetmemeli.

Adnan Hoca, dini konularda söylediği şeylerle (Mehdiliğini ilan etmesi, dini açıdan, meczup ve akli dengesinin yerinde olmadığı, dolayısıyla cezai ehliyete sahip olamayacağı, önemli bir işaret!) ciddiye alınmayı hatta üzerinde durulmayı hak etmiyor. Eğer hukuki açıdan da, daha önce olduğu gibi akli dengesinin yerinde olmadığı anlaşılırsa, Adnan Hoca Komedisi, seksen milyonluk bir ülke, bir meczubu cezalandırıyor olma noktasında, çok kötü bir  trajedisinin ucuz figüranları haline gelecek. İğrenç bir senaryo için ne müsrif bir bütçe!

[Kadir Coşkun] 21.7.2018 [TR724]

‘Faşizm – Bir uyarı’ [Can Yılmaz]

Reis, hem gittikçe büyüyen hem de etkisizleşen bürokrasiden, vatandaşların bıktığını biliyordu. İktidara gelir gelmez, ‘bataklığı kurutmak’ adını verdiği bir planla 35 bin devlet memurunu işten attı. Her gün bakanlıkları arayarak işe geç gelenleri azarlamayı, rutin programının bir parçası haline getirdi. Milislerini hırsızlık ve soygunlarla mücadele ile görevlendirdi. Mafya ile mücadele için yargıdaki jüri sistemini kaldırdı ve hızlandırılmış yargılama sistemi getirerek sadece kendisine hesap veren yargıçlar eliyle mafyayı bitirdi.

Reis, köprüler, yollar, kurak bölgelere su götüren büyük kanallar inşa ettirdi. Fakir, yaşlı ve engellilere sosyal güvenlik ve maaş hakkı tanıyan kanunlar çıkardı.  Hamilelere hizmet veren merkezler kurdu. 1700 gençlik kampı inşa ettirdi. Okulları, eğitim merkezinden, insan fabrikalarına dönüştürdü. Kahramanca ölmenin kutsandığı bir eğitim modelinde çocuklar, her gün “İnan! İtaat Et! Savaş!” sözleri ile biten marşlar okumaya başladı.

Kendi görüş ve kararlarına mutlak bir güveni olan Reis’in, güce olan açlığını doyuracak bir gıda yoktu. Reis, seçimde hile yapıldığını delillendiren muhalefet liderini, milislerine kaçırtarak öldürttü. Tüm belediye başkanlarını kendisinin belirlemesine imkân veren kanunlar çıkarttı. Vaizlerin desteğini almak için genelevleri kapattı ve maaşlarını artırdı.

Zayıf ülkeleri hızlıca işgal etti, artık askeri elbiseler ve parlak asker botları ile basına pozlar verebilirdi.

Reis, programı uygun oldukça, hiçbir düğün, fabrika açılışı davetini reddetmedi. Sözde bir suikast girişiminde kulağından yaralanan Reis, kulağına bandaj sarıp yoluna devam ettikten sonra, aynı gün öğleden sonra cerrahlar kongresinde konuşma yapıp kürsüden inerken “şimdi beni ameliyat edebilirsiniz” deyince dakikalarca ayakta alkışlanmıştı.

Reis hiç sigara içmedi, yemeğini ortalama üç dakikada yerdi. Ülkesini eşi görülmemiş şekilde zenginleştirmeyi vaat eden ve “güçlü ekonominin güçlü para birimi” ile olacağına inanan Reis, milli para birimini dolara eşitledi. Serbest piyasadaki faiz mekanizmasının nasıl işlediğini hiç anlayamaması ekonomik başarısızlığını artırdı. Kadınlardan, evlilik yüzüklerini devlete bağışlamasını isteyen kampanyalar düzenledi.

Bakanların alternatif fikirler ileri sürmesini sevmezdi; bir keresinde ülkesinin elitlerine şöyle demişti: “Bu ülkede yanılmayacak tek kişi benim, ben de bazen yanılmayı çok istiyorum ama şimdiye dek yanılmam vaki olmadı.”

Sonuçta ortaya, kötü organize olmuş bir “şirket devleti” çıktı.

***

Bu hikâye kimin hikayesi mi? Madeleine Albright’in “Faşizm – Bir Uyarı” isimli kitabından Mussolini (Il Duce) ve İtalya’nın hikayesi.  Tarih boyunca ‘Tek Adam’ların mutlak iktidarlarının sonuçları; düşünülmeden girilmiş savaşlar, ülke içi güç savaşında can vermiş milyonlar, harap olmuş ülkeler olmuş…

Umarım Türkiye’nin hikayesi böyle olmaz. Ama ne kadar çok benziyor değil mi?

Ey mağdur kardeşim, bu tablodaki sorumluluktan kendimizi soyutlamayalım, biz de az ya da çok bu tablodan sorumlu değil miyiz?

O zaman bu uyarıdan ders almak, geleceği ve sulhu inşa etmek için düşünmek, sorgulamak, üretmek, çalışmak kefaretimiz olabilir!

[Can Yılmaz] 21.7.2018 [TR724]

Transfer döneminde aynı nakarata devam [Hasan Cücük]

Futbol sezonunun başlamasına artık sayılı günler kalmasına rağmen Süper Lig takımları flaş sayılacak bir transfere henüz imza atmadı. Daha çok kiralık oyuncularla kadrosunu güçlendirme yolunu seçen kulüpler ellerindeki oyuncuları da çıkarmanın yolunu arıyor. UEFA’nın Finansal Fair Play kuralından dolayı geçmiş yıllarda transferde bol keseden atan kulüplerimiz mecburen ayağını yorganına göre uzatma durumunda kalıyor. Bir de sürekli artan döviz kulüplerin elini kolunu bağlıyor.

Spor medyasını okursanız her gün bir yıldız oyuncunun uçağa binip Türkiye’ye geldiğini sanırsınız. Futbolun tatilde olduğu yaz döneminde spor sayfalarını doldurmak için asparagas transfer haberleri çıkar. Onlarca futbolcuyu ‘geldi, geliyor’ diye yazan spor basını kazara bir iki isimde isabet ederse ‘biz yazmıştık’ havasını atmayı marifet bilir. Islaladıkları onlarca ismi hiç yazmazlar. Bozuk bir saatin günde iki kez doğru vakti göstermesi misalidir durumları.

Kulüplerde transfer listesini teknik adamlar, transferi yönetim yapar. Hatta çoğu zaman teknik adamın listesi bir kenara bırakılır, yönetim tek sözü söyler. Yönetim derken daha çok başkan karar verir. Verdiği listeden farklı oyuncuları takımda bulan teknik adamların işi daima zor olur. Oyun sistemini oturtmak için çabalarken gelen başarısız sonuçlardan dolayı kendini kapının önünde bulur.

Akşam pazarı misali topla ne varsa

Uzun transfer dönemini ‘görüşüyoruz, sona yaklaştık’ demeçleriyle geçirenler sezonun başlamasına bir kaç gün kala telaşa kapılır. Akşam pazarı misali piyasada kim varsa toplarlar. Veya erken davransalar ucuza kapatacakları oyuncuyu daha yüksek ücrete kadroya dahil ederler. Bir başka klasik kural ise; Avrupa kupalarından erken elenen kulüplerimiz taraftarın gazını almak için transfer yapar. Bakınız geçen yıl Fenerbahçe ve Galatasaray.

Her yıl vizyona giren filmi bu sezonda seyrediyoruz. Süper Lig 10 ağustosta başlıyor. Avrupa kupalarında önümüzdeki haftadan itibaren maçlara çıkacak kulüplerimiz var. Kayda değer bir transfer haber, henüz gerçeğe dönüşmedi. Süper Lig’deki 18 kulüp şuana kadar 21 milyon Euro’luk transfer yaptı. Premier Lig 900 milyon Euro, Bundesliga 375 milyon Euro, La Liga 530 milyon Euro, Serie A 862 milyon Euro, Ligue 1 315 milyon Euro transfer harcama yaptı. Türkiye Süper Lig’i Avrupa’nın en iyi 6. ligi olarak gösterildiğini dikkate aldığımızda ilk 5 ile aramızda uçurum olduğunu görüyoruz. Kalite olarak bizden sonra gelen Portekiz Ligi bile 53 milyon Euro’luk transfer yaptı.

Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzon’da son durum

Transferin her daim merkezinde olan İstanbul’un 3 büyüklerinde sessizlik devam ediyor. 20 yıllık Aziz Yıldırım başkanlığının sona erdiği Fenerbahçe’de Ali Koç dönemi başlarken, kulübün mali yapısının beklenenden daha kötü olduğu ortaya çıktı. Fenerbahçe 20 yıl aradan sonra ilk kez genç oyunculara yöneldi. Türkiye’nin en iyi altyapısına sahip Altınordu’dan Berke Özer ve Barış Alıcı’yı kadrosuna katan Fenerbahçe, gelecek vaat eden iki isim için 4 milyon Euro bonservis ödedi. Yine Hollanda’nın Nijmegen takımından 18 yaşındaki Ferdi Kadıoğlu için 1,4 milyon Euro ödeyen sarı-lacivertiler, Fernandoa’yu satarken, kiralık Luis Neto ve Vincent Janssen kulüplerine geri döndü.

Son şampiyon Galatasaray, geçen sezon kiralık oynattığı Yuto Nagatomo için İnter’den 2,5 milyon Euro ödeyerek kadrosuna temelli kattı.  Everton’dan Henry Onyekuru’yu kiralayan sarı-kırmızılar, Akhisahar’dan Muğdat Çelik’i ise bedelsiz kadrosuna kattı. Şampiyonlar Ligi’nde mücadele edecek geniş bir kadroyu henüz kuramadı. Luis Pedro Cavanda’yı Standard Liege satan Galatasaray, Yasin Öztekin, Koray Günter, Hakan Balta, Iasmin Latovlevici gibi isimlerle de yollarını ayırdı.

Beşiktaş’ta gelenlerden ziyade gidenler ses getirdi. İki sezon kiralık oynayan Talisca’nın bonservisini alamayan Beşiktaş, Atiba ve Mitrovic gibi isimlerle yollarını ayırdı. Şenol Güneş’in kadrosunda görmek istemediği Negredo ve Vagner Love henüz bir kulüp bulamazken, Dünya Kupası performansıyla bir çok kulübün transfer listesine giren Hırvat Vida heran takımdan ayrılabilir. Keza kaleci Fabri’nin adı da kulüpten ayrılacaklar listesinde bulunuyor.

3 büyüklerin sessiz geçirdiği transfer sezonunda diğer takımların durumu da iç açıcı değil. Trabzonspor, Okay Yokuşlu’yu 6 milyon Euro bedelle Celta Vigo’ya satarken, henüz kayda değer bir ismi kadrosuna katmadı. Benzer durum Başakşehir için de geçerli.

[Hasan Cücük] 21.7.2018 [TR724]

Ankara keçileri nasıl kaçırdı?

Başkent Ankara’nın ev sahipliği yaptığı “Tarihi Dokumak: Bir Kentin Gizemi” isimli serginin en büyük sürprizi Hollanda’nın Rijksmuseum koleksiyonunda yer alan “Ankara Manzarası” isimli yağlı boya tablosu oldu. 18’inci yüzyılda yapıldığı tahmin edilen tablonun başkent Ankara’ya ait en eski resim olduğu düşünülüyor.

Hollanda’nın Ankara Büyükelçiliği’nin katkılarıyla iki asır aradan sonra ilk kez Ankara’ya getirilen tabloda, Ankara Kalesi’nin genel bir görüntüsünün yanı sıra pazar alanı, kervanlar ve Ankara keçileri de resmediliyor. Sergi aynı zamanda, Ankara keçilerinin tiftiğinden elde edilen ve dünyanın dört bir yanına ün salan Ankara sofunun tarihine de ışık tutuyor. Sof dünya literatüründe ipekten daha yumuşak olmasıyla tanınan bir kumaş türü. Sadece Ankara’da yetişen Ankara keçisinin tiftiğinden elde edilebiliyor. Fransız asıllı doğa bilimci Pierre Belon, sof için “Bu ülkenin keçilerinin öyle ince yünleri vardır ki insan bunların ipekten daha ince olduğu hükmüne varabilir” diyor. Evliya Çelebi de kumaşın padişahlara layık olduğunu söylüyor.

Sergide softan dokunan iki Osmanlı halısı da sergileniyor. Halılardan kırmızı çerçeveli, yeşil desenli olan Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1520-1566 yılları arasında sarayda kullanılmış. Sultan IV. Murat döneminde kullanılan halıda ise lacivert tonlar ağırlıkta.

Hikâye bu ya…

Sof, 19. asra kadar sadece Ankara’da üretilebiliyor. Osmanlı padişahları Ankara keçisinin yurt dışına çıkarılmasını engellemek için türlü yasaklar getiriyor. Ancak yasak yine bir Osmanlı sultanı döneminde yanlışlıkla deliniyor. Rivayete göre, Batı hayranlığıyla tanınan Sultan II. Mahmut, İngiliz Kraliyet ailesine hediye olarak 11 erkek, bir dişi keçi gönderilmesini ancak keçilerin gönderilmeden kısırlaştırılmasını emrediyor. Padişah’ın talimatı yerine getiriliyor, erkek keçiler kısırlaştırılıyor ama dişi keçinin gebe olduğu fark edilmiyor. Hediyeleri kabul edilen Kraliyet üyeleri de hayvanlar için daha elverişli bir iklim olacağını düşünerek keçileri Güney Afrika’ya gönderiyor. Türkiye ve dünya tiftik üreticileri arasında popüler olan bu hikaye, daha çok rivayet olabilir. Ancak Güney Afrika bugün sof üretiminde dünyanın bir numaralı ülkesi. Bugün dünyadaki sof ihtiyacının yüzde 53’ünü Güney Afrika karşılarken

Serginin küratörü Filiz Yenişehirlioğlu dünyanın dört bir yanına yayılan bu ürünleri bir araya getirmek için bir buçuk yıl nasıl çalıştıklarını Al-Monitor’a şöyle anlatıyor: “Yurt içi ve dışındaki müzelere mektuplar yazarak ellerindeki sof ürünlerini aldık. (…) Topkapı Sarayı’ndan Kanuni döneminden kalan yer yargıları ve diğer müzelerden ürünleri topladık. Yine de 16-17’nci yüzyıl örneklerini bulamadık.”

Peki bir zamanlar sofun tek üreticisi olan Ankara bu konumunu nasıl kaybetti? Öne çıkan sebepler arasında Ankara keçilerinin yaşam alanlarının daralması, kentleşme ve çiftçilerin hayvan üretimine ilgilerinin zayıflaması geliyor. Devletin üretimi teşvik için son yıllarda çıkardığı yasalar da işe yaramış görünmüyor.

[TR724] 21.7.2018

Trump’un eski danışmanı Bannon: ‘Erdoğan dünyanın en tehlikeli adamı’

ABD Başkanı Donald Trump’a seçim kampanyasında önemli rol oynaması nedeniyle “Trump’a seçimi kazandıran adam” olarak bilinen Steve Bannon, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik dikkat çekici açıklamalar yaptı.

Trump’ın görevden aldığı eski başdanışmanı, ABD Başkanı’nın liderlerle olan ilişkisini değerlendirdi. Bannon, geçtiğimiz çarşamba günü “CNBC Kurumsal Yatırımcı Alfa Konferansı”nda katıldığı sohbette, Trump’ın dış politikası ile ticaret politikalarını savunurken konu Cumhurbaşkanı Erdoğan’a geldi. CNBC muhabiri Michelle Caruso-Cabrera’nın, Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’den hoşlanan bir görüntü çizdiğini söylemesi üzerine Bannon, Trump’ın kendi ülkelerini başka her şeyin önüne koyan, güçlü kişiliklere sahip liderlerin çekimine kapıldığını belirtti.

ABD Başkanı’nın eski üst düzey strateji danışmanı Bannon, soruyu yanıtlarken güçlü tabir ettiği kişiliklerin Trump üzerine bıraktığı etkiye değindi ve ardından Erdoğan’ı da anarak şunları söyledi:

‘Sanırım güçlü kişilikleri beğeniyor. Çin Devlet Başkanı Şi’yi beğeniyor… Erdoğan’ı beğeniyor… Ki Erdoğan bana göre dünyanın en tehlikeli adamı… (9:07  sn) Ve Putin’i de beğeniyor. Çünkü güçlü liderleri beğeniyor. Önceliği kendi ülkelerine veren, bu yolda devam eden, milliyetçi, başkalarının ne dediğini umursamayan liderleri…”

Seçimlerin ardından üst düzey strateji danışmanı olarak Beyaz Saray’a giren Bannon, kısa sürede en etkili kişilerden biri oldu. Akabinde önce yakın çevresiyle, sonrasında ise Trump’la ters düşünce 2017’de Trump tarafından görevinden alındı.


[TR724] 21.7.2018

Meriç’te mucize bekleyen bir baba… [Buket Güney]

“Ağıt yakmaya hakkımız yok!” dedi bir  dostum. Haklıydı. Biz canını kurtaranlar cephesindeydik. Bazıları yangın yerinde yaşam mücadelesi verirken bazılarının hayatı bu yangından kaçarken Meriç’in azgın sularında sönüyordu. Nice Ah’lar yükseliyordu göğe. Belki gök titriyordu ama kulaklar sağır, gözler kördü. Sitemler, acı sözler bu zulmü yapanlara ve buna sessiz kalanlaraydı.

O gece bir kez daha Ah’lar yükselecekti göğe. İki gün önceydi… Bir telefonla yine sarsıldık. Yine diyorum çünkü bu sarsılış ilk değildi. Bir dosttan haber vardı. “Meriç” deyince telefondaki ses, yürekler ağza geldi. Haklıydık. Bot delinip devrilmiş, çocuklar ve anne akıntıyla sürüklenmişti. Murat Akçabay eşinin bir ağaç dalına tutunduğunu görüp onu kurtaracağını söylemişti. Ancak dalgalara karşı koymaya çalışırken eşinin orada olmadığını farketti. Belki anne evladını görüp onu kurtarmayı denedi.  Belki de dal kırıldı ya da daha fazla dayanamayıp suya kapıldı. Belki yaşıyorlar belki de çoktan vedalaştılar. Hepsi bir ihtimal…

Bir yangından kaçış hikayesi daha sularda yitip gidebilir. 3 küçük çocuk ve genç bir anne kayıp. Bir mucize bekliyor herkes. Ne büyük acı Allahım! Tanıyan dostlarım var Hatice Hanım’ı.  “Bir melek” diyorlar onun için.  Umudunu yitiren bir dostum, “Bu zalim dünyaya fazla geldi bu güzel insanlar!” diyor sitemle. Onları kaybettik mi, henuz bilmiyoruz ama her geçen gün ümitlerimiz törpüleniyor. “Bir mucize neden olmasın ki! ” diyerek tutunmak istiyor insan umuduna. Tam o sırada yüzlerce hikaye hücum ediyor zihnimize. Benzer cümleleri kurduğumuz, “Bu son olsun!” dediğimiz canlar geliyor aklımıza. Bir kez daha yıkılıyoruz. Hatice Hanım’ın eşinin videosunu izlemissinizdir. Titrek bir sesle arama için yardım çağrısında bulunuyor. Başına gelenlere inanamama duygusunu hissettim onu dinlerken. Bu hikâye bir babanın mucize bekleyişi. Kim inanmak ister ki!  Çocuklarını bir daha koklayamayacak olmayı kim kabullenmek ister!  Hayat arkadaşını, sevdiği kadını, dert ortağını kim kaybetmek ister!

Yunanistan tarafında yetkililer kayıp olan kadın ve üç çocuk için arama ve kurtarma çalışmasına devam ediyor.

Türkiye basını ve televizyonları suskunken, Yunanistan Devlet Radyo Televizyonu ERT gelişmeleri aktarıyor bütün özel kanallarla birlikte. Baba Murat Karabay’ın olduğu grupta yer alan 5 kişi yüzerek Nehri geçerken, 36 yaşındaki bir kadın ile 1, 4 ve 6 yaşlarında olduğu belirtilen üç oğlunun nehri geçemediği bilgilerine yeni bir ilave yok.

Aralarında kaybolan çocukların babası da olan 5 kişi ise Yunanistan’a yasadışı giriş yapmaktan gözaltına alındığı duyuruluyor. Nehri geçmeyi başaranların üçünün erkek, birinin kadın ve birinin çocuk olduğu bilgisine de yer veriliyor.

Fakat ya Türkiye tarafı…
Murat Karabay ailesinden güzel bir haber almayı beklerken acısına bir yenisi daha eklendi.
Kayıplarını bulmak için yetkilileri harekete geçirmeye çalışan  Murat Bey’in kardeşi Yunus Akçabay Türk polisi tarafından gözaltına alındı…  Gerekçe nedir henüz bilinmiyor ama bir tür rehin almaya benziyor olay.
Ne yazık ki Türkiye’de zulüm sınır tanımıyor… İşte tam da bu sebeple insanlar hayatları pahasına bir kaçışa mahkum.

Çok ağır bir yük  kalsa da geride bunu paylaşmaktan başka çare yok. Herkesin dileği bu hikayenin bir mucize ile bitmesi…

[Buket Güney] 20.7.2018 [Kronos.News]

Kutuyu açmak [Can Bahadır Yüce]

Adı şiirlerinin önüne geçen şairler vardır. Donald Hall benim için başlangıçta öyle bir şairdi.

Yıllar önce Paris Review dergisinin efsanevi şair söyleşilerini bir ders kitabı gibi okurken aynı imzayı görürdüm: Ezra Pound, T. S. Eliot gibi ustalarla konuşan, derginin ilk şiir editörü Donald Hall’du. Edebiyat tarihinde yer etmiş bu söyleşileri yapan kişiyi merak ediyordum.

Gerçekten tanışmamız bir sahafta anı kitabına rastlamamla başladı. Böylece Donald Hall’un şiirlerinden önce düzyazılarını ve kişisel serüvenini keşfetmiş oldum.

***

1928 doğumlu şairin aslında sıradan bir hikâyesi var. Tipik bir New England çocukluğunun ardından 14 yaşındayken “şair olmaya” karar verdiğini söyler. (Çocuk yaşta şair olmaya “karar veren” sadece iki kişi duydum: Necip Fazıl ve Donald Hall.) Exeter’deki zor yatılı okul yılları dünyanın en iyi üniversitesine girmesini kolaylaştırmış. Harvard ise onu kuşağının öncü şairleriyle buluşturmuş. Üniversitede tanıştığı John Ashbery, W. S. Merwin gibi çağdaşlarının arasında en yakın dostu, ömür boyu yoldaşı kalan Robert Bly. (Yıllar önce Amerika’ya geldiğimde yaptığım ilk iş Robert Bly ile söyleşmek olmuştu.)

Donald Hall’un hayat serüveni bana şiirlerinden daha yakın görünmüştü. Yalnızlığı keşfettiği yatılı okul yılları, akademi ile yazı arasında yaptığı seçim, inzivaya çekilişi… Yazıya daha çok vakit ayırabilmek için ders verdiği üniversiteyi (ve sunduğu imkânları) terk edip son 40 yılını geçireceği çiftlik evine çekilişini bir “veda” değil “kavuşma” olarak tanımlaması şairin dünyaya bakışı hakkında yeterince fikir veriyor. Donald Hall yalnızlığın yazgı değil kazanılmış bir şey olduğunu yaptığı seçimlerle göstermişti.

Şiirlerinde kurduğu dünya ise bazen çok yakın, bazen çok uzaktı. (Nihayetinde başka kültürün insanıydı—futboldan değil beyzboldan zevk alırdı örneğin.) Ölçü ve uyakla başladığı şiir serüvenini “serbest” biçimle sürdürse de ritimden ve dize kırmaktan vazgeçmedi. (Uyaksız şiir yazmayı filesiz tenis oynamaya benzeten Robert Frost’la inişli çıkışlı ilişkisinin de bu değişimde payı olabilir.) Şiirde biçim disiplininin önkoşul olduğuna inanıyordu. Yazdıklarına karşı acımasızdı: Gençlik şiirlerinden “Sürgün”ü yıllar sonra elden geçirirken 100 dizelik şiir 8 dizeye düşmüştü.

Donald Hall, “Hayatımda bir gün bile çalışmadım,” derken “çalışmak”tan kastı el emeği gerektiren marangozluk, çiftçilik, demircilik gibi uğraşlardı. Aslında hayatı boyunca benzerine az rastlanır bir üretkenlikle çalıştı. Bir kitabına verdiği addaki gibi: Lifework—yazmak onun için yaşam uğraşıydı.

Kendi payıma Hall’dan öğrendiğim pratik bir ders de var: 20 dakika formülü. Hall geceleri iyi çalışabilmek için yazıyla uğraşanların gün içinde mutlaka 20 dakika (15 ya da 25 değil!) kestirmesi gerektiğini söylemişti. Şairin Robert Graves’den öğrendiği bu sihirli formülü fırsat buldukça uygulamaya çalışırım ve hep Donald Hall’u hatırlarım.

Şair son 40 yılını New Hampshire’daki aile çiftliğinde geçirdi. 1878’de büyükannesinin, 1903’te annesinin doğduğu evde… Bu imrenilesi yerleşiklik ona usanç değil, disiplin ve güç veriyordu.

Eşi Jane Kenyon’u 1994’te yitirdikten sonra hayatı bir tür ağıda dönüştü. Son yıllarında gerçek anlamda bir yalnızlık bilgesi oldu. Tek başına olmakla yalnız olmak arasında yaptığı ayrım çarpıcıdır: “Gündüzleri tek başınayım, gece olunca yalnızlık başlıyor.” Tek başına olmanın konforuyla yalnızlığın büyük kederi birbirinden ayrılmıyordu.

80’inden sonra şiir yazmayı bırakarak yaşlılığa teslim olduğunu ilan etti. Çaresizliğini şöyle anlatmıştı: “Ben şiiri terk etmedim, şiir beni terk etti.” Yaşlılığa ilişkin okuduğum en etkileyici cümlelerden birini de o dönemde yazdı: “Üç yaşındayken çorabın düşer, Donnie çorabını çek, derler. 80 yaşında yine çorabın düşer ama artık ‘çorabını çek’ diyecek kimse yoktur.”

***

Yıllar önce sahafta bulduğum o anı kitabının adı “Kutuları Açmak”tı (Unpacking the Boxes). Şairin aile evinde kalmış kutuları açarken aklına gelenlerden yola çıkarak kaleme aldığı özyaşamöyküsü. (Öyle yalın, gösterişsiz ama dopdolu bir anı kitabı yazabilmek isterdim.)

Donald Hall 23 Haziran 2018 günü, 90 yaşında öldü.

Ölüm haberini taşınma sırasında aldım. Tam da o gün açtığım kutulardan birinde karşıma “Kutuları Açmak” çıktı. Hayatın bazen edebiyattan daha şaşırtıcı olduğuna bir kez daha inandım.

[Can Bahadır Yüce] 18.7.2018 [Kronos.News]