Epeydir bir orta Amerika şehrinde, hiç olmadığı kadar, İstanbul’u düşünüyorum. Ama İstanbul’a bir yabancı gibi bakmadığımdan artık emin değilim.
Şehirler insanı kolay kolay terk etmez. Göçmen Kavafis, “yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın / bu şehir arkandan gelecektir” derken bunu anlatıyordu. Gerçekten sevilmiş bir kent haritada yitirilse bile bellekten silinmez. Kokusu, sesleri, anıları ıslak sünger gibidir—zamanla ağırlaşır. Çok sevdiği Paris’inin ani değişiminden “Sevgili anılarım kayalardan da ağır” diyerek yakınmıştı ilk modern şehir şairi Baudelaire. (Edebiyatımızın en büyük şehir şiiri “Kaldırımlar” onun açık etkisini taşır.)
Ağır ya da hafif, anılar ölü kuşlar gibi, belleğin duvarlarına çarpıyor. Bir şarkının nakaratında, kırmızı ışıktaki kısa bir bekleyişte, bir akşam esintisinde bazen apansız İstanbul’u hatırlıyorum. Tam özlemek gibi değil—eski bir sevgiliye duyulan o şefkat-öfke karışımı duygu.
Galiba bu hatırlayışlarda son zamanlardaki İstanbul okumalarımın etkisi var. Bu sömestr Orhan Pamuk’un İstanbul’una iki seans ayırdım. Kentin 20. yüzyıldaki köklü değişimini saptamaya çalışırken görsel malzememiz Ara Güler’in fotoğraflarıydı. Paralel bir okuma, gerçekten onu bir fotoğrafçıdan çok geçen yüzyıl İstanbul’unun en önemli tanığı, bir görsel tarihçi olarak görmeyi sağlıyor. (O melodik şivesiyle söylediği gibi: “Ben fotoğrafçı değilim, tarihçiyim oğlum…”)
Ara Güler’in ölüm haberi böyle bir zamanda geldi. O bana hep başka bir dönemin, başka bir hayatın tasvircisi gibi görünmüştür. “Ara Güler öldü” cümlesini kolayca kanıksamam ve son yıllarında Saray davetini kabul edişini pek umursamamam belki bundan.
Fotoğraf biriktirmek dünyayı biriktirmektir, diyen Susan Sontag bize şunu öğretmişti: Filmlerde, televizyonda akan imgeler uçar gider, fotoğraflardaki imgelerse kalır. Bu yüzden fotoğrafçılık, bir yerde, hafıza işçiliğidir. Şimdi sayısız insan İstanbul’a onun fotoğraflarından yeniden bakıyor. Zaten Ara Güler, fotoğrafı “yeniden dünyaya bakış isteği…” diye tanımlamıştı. Onun için fotoğrafın gramerinde perspektif kadar ışık da önemliydi. Ara Güler’in siyah–beyaz fotoğrafları gücünü bu özelliğinden, şehrin ışık ve karanlık imgeleriyle ilişkisinden alır. (Modern şehrin ürkütücülüğünü ilk fark edenlerden Nerval’in intihar mektubunda “siyah ve beyaz”ı vurgulaması rastlantı mı?)
İlkgençliğini İstanbul’da yaşayan talihlilerdenim. Ama bugün, örneğin Yahya Kemal’in İstanbul’u, hatta Tanpınar’ın yücelttiği şehir bana pek bir şey ifade etmiyor. İstanbul’dan bıkmayı sevgiliden kopmaya, tütünü bırakmaya benzeten Cemal Süreya’nın şiiri hâlâ güzel ama onun bile duyarlığı eskimiş gibi… Benim İstanbul’um galiba Attilâ İlhan’ın şiirlerinde kaldı. Zaten kaç yıldır kentlerle ilişkimi onun bir dizesi özetliyor: “Bir şehir bitmeden öbürü başlamıştır.”
Bazı şehirler seçilir (Kavafis İskenderiye’yi, Cortázar Paris’i seçmişti), bazıları kaderdir. Ben İstanbul’u seçmedim ama İstanbul’dan ayrılmayı ‘seçtim’. Dönsem, çok şeyi bıraktığım yerde bulamayacağımı biliyorum. Beş yıl önce, yine Kavafis’in şiirine atıfla, “Galiba barbarlar bu kez sahiden geldi,” diye yazmıştım. Keşke yanılmış olsaydım.
“Hayat Konstantinopolis’e benzer: Uzaktan romantik görünür ama içine girildiğinde kasvetli ve karmaşıktır,” diyen Thackeray’in gözlemi iki yüzyıl sonra hâlâ geçerli. Yine de, çok şeye olduğu gibi, bir şehre de uzaktan bakmak insanı bayağı romantizmden kurtarıyor.
Modern şehirde yaşamanın anlamı üzerine öncü metinleri kaleme alan Walter Benjamin, şehre bakışımızdaki temel bir ayrıma dikkati çekmişti: Yabancılar bir beldede hep ‘egzotik’ olanı arar, yerlileri ise oraya hep anıların penceresinden bakar. Şimdi İstanbul’u bir daha, Ara Güler’in fotoğraflarından seyrederken, anı kımıldayışlarından çok, farklı bir şeyler bulma arayışı dikkatimi ayakta tutuyor. Yürüdüğüm sokakları, soluklandığım kaldırım taşlarını, yaslandığım ağaçları, ayak bastığım iskeleleri değil, İstanbul’a uzaktan bakan herhangi biri gibi, şehrin ortak imgelerini düşünüyorum.
Artık yabancıyım diyebilir miyim?
[Can Bahadır Yüce] 22.10.2018 [Kronos.News]
Şehrin yabancısı [Can Bahadır Yüce]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
İflasta hayat vardır [Harun Odabaşı]
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan uzunca bir süre “kriz mriz yok” diyerek ‘ülkesini’ farklı bir şekilde pazarlamaya çalışsa da ardı ardına gelen zamlar, yüksek enflasyon, yüksek faiz ve konkordato kasırgası kriz bulutunun içinde olduğumuzu en iyimserlere bile kabul ettirdi. Erdoğan’ı emeklilikte yaşa takılanların talebini reddederken söylediği “ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz” ifadesi aslında batağa saplanan Türk ekonomisinin durumuna başlık arayanlara iyi bir alternatif sunuyordu. Peki Erdoğan hükümeti ekonomik krizle mücadelenin neresinde? Attığı adımlar ve sunduğu reçete ne kadar gerçekçi. Peş peşe ilan edilen konkordatolar, borç ertelemesi ve borç yapılandırması krizin atlatılmasına yardımcı mı olacak yoksa batan şirketler bu sayede yanlarında birkaç şirketi daha mı batıracaklar? Krizin maliyetini herkes paylaşsın demek, doğru yatırım kararı alamamış, yanlış borçlanmış hatta bir kısmı art niyetli şirketlerin cezasını başkasına ödetmek anlamına gelmiyor mu? Yaşadığımız süreç kısa süreli bir türbülans olsa idi bu formüle sıcak bakılabilirdi. Ama belirtiler, krizin uzun ve şiddetli geçeceğini gösteriyor. İflaslar, iflas eden açısından bir dram olsa da zayıf bünyeli kar edemeyen şirketlerin piyasadan temizlenmesini sağladığı içinde sağlıklı bir sistemdir. Eğer iflaslara izin verilmez ise zarar eden KİT’ler gibi devletin ve milletin sırtına yeni kamburlar eklenir. İflasta hayat vardır. İflas piyasanın sigorta sistemdir. Bu sistem işletilmez ise iyi ile kötünün ayrımı yapılamaz.
Bu zaviyeden özellikle konut ve tekstil sektöründe mutlaka batması ve kurtarılmaması gereken birçok şirketin olduğunu görüyoruz. Bunlar ekonomik doğal seleksiyon vasıtası ile ayıklanmalıyken yandaş kontenjanından kurtarılmaya çalışılması, bırakın krizle mücadele kategorisine girmeyi krizi büyütmekten başka işe yaramaz. Çünkü o zaman kanserli hücrenin başka şirketlere yayılmasına sebep oluyorsunuz.
İnşaattan turizme, gıdadan tekstile büyük çaplı onlarca şirket konkordato ilan etti. Bu firmalar arasında kamudan ihale alan firmalara taşeronluk yapanların sayısı ise çok fazla. Bir şirket konkordato yolu ile ben borçlarımı ödeyemiyorum dediğinde yaklaşık 2 sene dokunulmazlık elde ediyor. Hele iyi niyetli değilse borçlu olduğu halkadaki diğer şirketlerin eli kolu bağlanıyor. Bu durumda alacaklı şirket ne yapacak? Oda mı konkordato ilan edecek? Bu zincirleme olumsuz bir reaksiyonu tetiklemez mi? 2004 senesinden bu yana, geçerli olan mevcut iflas erteleme sistemi yürürlükten kaldırılarak, ‘Kurtarma Anlaşması Kurumu’ getirildi. Mali durumu zorda olan firmalar, borçlarını yapılandırmak adına ek süre talebinde bulunmak için konkordatoya başvuruyor. Şimdi bu düzenleme sayesinde tabiki hepsi için söylenemez ama ölüyü makineye bağlayarak yaşatılmaya çalışılıyor.
İflas demek kriz ve işsizlik demek. Ama serbest piyasa ekonomisinde iflaslarla sarsılan piyasa daha sonra bir denge noktası yakalıyor. Bütün kriz dönemlerinde böyle olmuştur. Bir tür ameliyat gibi; kanlı ama gerekli. Hatta iflaslar sayesinde artık bitmesi gereken sektörler yerini daha inovatif sektörlere bırakır.
[Harun Odabaşı] 22.10.2018 [Kronos.News]
Bu zaviyeden özellikle konut ve tekstil sektöründe mutlaka batması ve kurtarılmaması gereken birçok şirketin olduğunu görüyoruz. Bunlar ekonomik doğal seleksiyon vasıtası ile ayıklanmalıyken yandaş kontenjanından kurtarılmaya çalışılması, bırakın krizle mücadele kategorisine girmeyi krizi büyütmekten başka işe yaramaz. Çünkü o zaman kanserli hücrenin başka şirketlere yayılmasına sebep oluyorsunuz.
İnşaattan turizme, gıdadan tekstile büyük çaplı onlarca şirket konkordato ilan etti. Bu firmalar arasında kamudan ihale alan firmalara taşeronluk yapanların sayısı ise çok fazla. Bir şirket konkordato yolu ile ben borçlarımı ödeyemiyorum dediğinde yaklaşık 2 sene dokunulmazlık elde ediyor. Hele iyi niyetli değilse borçlu olduğu halkadaki diğer şirketlerin eli kolu bağlanıyor. Bu durumda alacaklı şirket ne yapacak? Oda mı konkordato ilan edecek? Bu zincirleme olumsuz bir reaksiyonu tetiklemez mi? 2004 senesinden bu yana, geçerli olan mevcut iflas erteleme sistemi yürürlükten kaldırılarak, ‘Kurtarma Anlaşması Kurumu’ getirildi. Mali durumu zorda olan firmalar, borçlarını yapılandırmak adına ek süre talebinde bulunmak için konkordatoya başvuruyor. Şimdi bu düzenleme sayesinde tabiki hepsi için söylenemez ama ölüyü makineye bağlayarak yaşatılmaya çalışılıyor.
İflas demek kriz ve işsizlik demek. Ama serbest piyasa ekonomisinde iflaslarla sarsılan piyasa daha sonra bir denge noktası yakalıyor. Bütün kriz dönemlerinde böyle olmuştur. Bir tür ameliyat gibi; kanlı ama gerekli. Hatta iflaslar sayesinde artık bitmesi gereken sektörler yerini daha inovatif sektörlere bırakır.
[Harun Odabaşı] 22.10.2018 [Kronos.News]
'Mütekellimin'den Birisi Gelecek...' [Abdullah Aymaz]
Âyetü’l-Kübra Risalesinde Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri diyor ki: “Müceddid-i elf-i sânî İmam Rabbanî Ahmed Fârukî Hazretleri şöyle diyor: ‘Bütün tarikatların en mühim neticesi hakaik-i imaniyenin inkşâfıdır. (…) Bir tek mesele-i imaniyenin vuzuh ile inkişâfı, binlerce keramete ve mânevî zevklere tercih edilir. (…) Eski zamanda, büyük zâtlar demişler ki: (Mütekelliminden yani Kelâm ilminin ulemasından birisi gelecek, bütün imânî ve İslâmî hakikatleri aklî delillerle apaçık şekilde kemâl-i vuzuh ile isbat edecek.) Ben istiyorum ki, ben o olayım… Belki o adamım…’ (*) Böylece İmam Rabbanî, iman ve tevhidin, bütün insanî kemâlâtın esası, mayası, nuru, hayatı olduğunu ve (Bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne geçer) düsturunun, imanî tefekkürlere ait bulunduğunu ve Nakşî Tarikatında hafî (gizli, kalbi) zikrin ehemmiyeti ise, bu çok kıymetli tefekkürün bir nevi olduğunu talim ediyor…”
Akıl, ilim ve fennin hâkim olduğu bir çağda elbette insanlığa imanî ve İslâmî hakikatler Kur’an-ı Kerimin makuliyetinde ve akliliğin anlatılıp isbat edilmesi gerekmektedir. İşte bu hususu, Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurlarla anlatmıştır. Daha sonra bunlar daha açık biçimde M. Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından ifade edilmiştir…
Her yüz senede geleceği müjdelenen müceddidlerin eserlerine bakarsak, ya Arapça veya Farsça yazılmıştır. Küfür ve küfranın ilim ve fen kisvesinde ortalığı kavurup imanları savurduğu çağımızda ise tecdidi gerçekleştiren bu şahsiyetler eserlerini Türkçe yazmışlardır. Onun için kendimiz ve evlatlarımız Anadolu mahsulü bu mübarek eserleri aslında Türkçe okuyup anlamaya çalışmalıyız. Anlamayanlara da anlayacakları şekilde kendi dillerinde anlatmalı ve tercümelerini ellerine vermeliyiz…
Şu gerçeği de ilan edelim ki, Bediüzzaman Hazretlerinin keşfiyle öyle orijinal tesbitler vardır ki, bunların da patenti tamamen kendisine aittir ve Eskişehir Mahkemesinde bu hususu dile getirerek Risale-i Nurlar’daki keşiflerin korunmasını istemiştir. Bunun için uzun uzun müdafaalar yazmıştır:
“İkinci Madde: Risale-i Nur’un parçalarında kanunî maddelere muarız meseleler bulunması ortaya konulabilir. Bu cihet Mahkemeye aittir.
(*) İmam Rabbanî, Mektubat, 1/182 (210 Mektup)
Fakat Risale-i Nur, kendi başıyla YÜZ MÂNEVÎ KEŞFİYATI ihtiva eden bir eserdir… Yapılan keşiflerden bir tek keşfi bile, buluşu yapan Keşşafın hakkını korumak ve zayi etmemek lâzım gelir. Buluş ve keşiflerin ehemmiyeti (patent hakkı), ehl-i hakikat ve ehl-i ilim ve edipler ortasında gayet büyük, önemi var. Bir kimse diğerinin keşiflerini sahiplenemez. (Bu bir intihal ve hırsızlıktır). Eğer sahiplense, onun aleyhine dâvâ açmak, bütün ülkelerde geçerli olan bir kanundur. İleride hükümetin müsaadesini alarak, neşretmek istediğim ve 20-30 seneden beri KEŞİF ve yazmasına çalıştığım elli seneden beri devam eden fikrî tedkiklerimin ve çalışmalarımın ve muhtelif menbalardaki araştırmaların ve mesâimin neticesi ve meyvesi olarak yazdığım ve MÂNEVÎ YÜZ KEŞİYATI gösteren ve binlerce hakikatı hâvî olan yüzden ziyade Risaleden ibaret olan Risale-i Nur’un yazılmasından sonra neşredilen –Bazı kanunlara uygun gelmeyen- on beş noktasını ortaya atarak ithamlı bir vaziyete koymak, bu hakikatların ve benim onlarla ilgili hukuklarımın yok olmasına sebep olmakla beraber, başkaların intihallerine, hırsızlıklarına, sahip çıkarak kendilerine mal etmelerine zemin hazırlamak olduğundan; bu konuda, ilk olarak, her şeyden ziyade, hakikat namına ve hukuk hesabına hakkımın korunması, âdil Mahkemenizin nazara alacağı ilk cihettir.”
Üstad Hazretleri: Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Meselesinin Üçüncü İşaretinde diyor ki: “Risale-i Nur parçalarının, bütün mühim iman ve Kur’an hakikatlarını, hatta en inatçı ve kaypak olanlara karşı dahi, parlak bir surette isbatı, çok kuvvetli gaybî bir işaret ve İlahî bir inayettir. Çünkü iman ve Kur’an hakikatları içinde öyleleri var ki, en büyük bir dâhî telakki edilen İbn-i Sina, anlamakta âciz kalmış, âcizliğini itiraf etmiş: ‘Akıl buna yol bulamaz!’ demiş. Onuncu Söz (Haşir) Risalesi, o zâtın dehâsı ile yetişemediği hakikatları, avamlara da, çocuklara da bildiriyor…
“Hem mesela, Kader sırrı ve cüz’î iradenin halli için, koca Sadeddin Taftazânî gibi bir allâme, 40-50 sayfada meşhur “Mukaddemât-ı İsnâ Aşer” nâmıyla “Telvîh” isimli kitabında ancak hallettiği ve ancak havassa (yüksek âlimlere) bildirdiği aynı meseleleri, Kader’e dair olan Yirmi Altıncı Söz’de İkinci Mebhas’ın iki sayfasında tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyanı, Allah’ın inayetinin bir eseri olmazsa, ya nedir?
“Hem bütün akılları hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilmeyen ‘âlemin yaratılış sırrı’ ve ‘kainatın tılsımı’ denilen ve Kur’an-ı Azîmüşşanın mucizeliğiyle keşfedilen o “müşkilleri açan tılsım” ve o “hayret veren muamma’ Yirmi Dördüncü Mektup ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün sonundaki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün zerrelerin tahavvülündeki hareketlerin altı adet hikmetinde keşfedilmiştir. Hem ehadiyet sırrı ile şeriksiz tek başına Rubûbiyet, hem nihayetsiz İlahî yakınlık ile nihayetsiz uzaklığımız gibi derin ve hayretler veren hakikatları tam bir açıklıkla On Altıncı Söz ile Otuz İkinci Söz, beyan ettikleri gibi; İlahî Kudrete nisbeten atom zerreleriyle, seyyareler eşit olduğunu, o büyük Haşir’de (Mahşer günü) bütün ruh sahibi varlıkların ihyâsı, bir tek canlının diriltilmesi kadar o İlahî Kudrete kolay olduğunu apaçık şekilde gösteren Yirminci Mektup’taki ‘Ve hüve alâ külli şey’in Kadîr’ (5/120) âyetinin beyanında ve üç temsili ihtiva eden onun Zeyli, şu büyük vahdet sırrını keşfetmiştir.”
Evet, bütün bunlar çağımız inkarcı felsefesinin üzerinde durduğu dağlar büyüklüğünde dev meselelerdir. Evet bütün bunların hepsini Bediüzzaman Hazretleri çözmüştür. İngiliz Prof. Dr. Colin Turner: “Otuzuncu Söz’deki Ene bahsini okuduğumda, dedim ki: ‘Çıldıracağım!... Böyle bir şey yazılamaz!..” dedi. Hatta “Hocaefendi'ye söyle, bana Muhammed Çetin gibi iyi İngilizce bilen beş öğrenci göndersin. Risaleler üzerine akademik çalışma yapalım ve onları bütün akademik dünyaya tanıtalım.” dedi. Bu isteği üzerine 5-6 arkadaş gönderildi. Bunlardan dördü doktorasını tamamladı…
[Abdullah Aymaz] 22.10.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Akıl, ilim ve fennin hâkim olduğu bir çağda elbette insanlığa imanî ve İslâmî hakikatler Kur’an-ı Kerimin makuliyetinde ve akliliğin anlatılıp isbat edilmesi gerekmektedir. İşte bu hususu, Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurlarla anlatmıştır. Daha sonra bunlar daha açık biçimde M. Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından ifade edilmiştir…
Her yüz senede geleceği müjdelenen müceddidlerin eserlerine bakarsak, ya Arapça veya Farsça yazılmıştır. Küfür ve küfranın ilim ve fen kisvesinde ortalığı kavurup imanları savurduğu çağımızda ise tecdidi gerçekleştiren bu şahsiyetler eserlerini Türkçe yazmışlardır. Onun için kendimiz ve evlatlarımız Anadolu mahsulü bu mübarek eserleri aslında Türkçe okuyup anlamaya çalışmalıyız. Anlamayanlara da anlayacakları şekilde kendi dillerinde anlatmalı ve tercümelerini ellerine vermeliyiz…
Şu gerçeği de ilan edelim ki, Bediüzzaman Hazretlerinin keşfiyle öyle orijinal tesbitler vardır ki, bunların da patenti tamamen kendisine aittir ve Eskişehir Mahkemesinde bu hususu dile getirerek Risale-i Nurlar’daki keşiflerin korunmasını istemiştir. Bunun için uzun uzun müdafaalar yazmıştır:
“İkinci Madde: Risale-i Nur’un parçalarında kanunî maddelere muarız meseleler bulunması ortaya konulabilir. Bu cihet Mahkemeye aittir.
(*) İmam Rabbanî, Mektubat, 1/182 (210 Mektup)
Fakat Risale-i Nur, kendi başıyla YÜZ MÂNEVÎ KEŞFİYATI ihtiva eden bir eserdir… Yapılan keşiflerden bir tek keşfi bile, buluşu yapan Keşşafın hakkını korumak ve zayi etmemek lâzım gelir. Buluş ve keşiflerin ehemmiyeti (patent hakkı), ehl-i hakikat ve ehl-i ilim ve edipler ortasında gayet büyük, önemi var. Bir kimse diğerinin keşiflerini sahiplenemez. (Bu bir intihal ve hırsızlıktır). Eğer sahiplense, onun aleyhine dâvâ açmak, bütün ülkelerde geçerli olan bir kanundur. İleride hükümetin müsaadesini alarak, neşretmek istediğim ve 20-30 seneden beri KEŞİF ve yazmasına çalıştığım elli seneden beri devam eden fikrî tedkiklerimin ve çalışmalarımın ve muhtelif menbalardaki araştırmaların ve mesâimin neticesi ve meyvesi olarak yazdığım ve MÂNEVÎ YÜZ KEŞİYATI gösteren ve binlerce hakikatı hâvî olan yüzden ziyade Risaleden ibaret olan Risale-i Nur’un yazılmasından sonra neşredilen –Bazı kanunlara uygun gelmeyen- on beş noktasını ortaya atarak ithamlı bir vaziyete koymak, bu hakikatların ve benim onlarla ilgili hukuklarımın yok olmasına sebep olmakla beraber, başkaların intihallerine, hırsızlıklarına, sahip çıkarak kendilerine mal etmelerine zemin hazırlamak olduğundan; bu konuda, ilk olarak, her şeyden ziyade, hakikat namına ve hukuk hesabına hakkımın korunması, âdil Mahkemenizin nazara alacağı ilk cihettir.”
Üstad Hazretleri: Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Meselesinin Üçüncü İşaretinde diyor ki: “Risale-i Nur parçalarının, bütün mühim iman ve Kur’an hakikatlarını, hatta en inatçı ve kaypak olanlara karşı dahi, parlak bir surette isbatı, çok kuvvetli gaybî bir işaret ve İlahî bir inayettir. Çünkü iman ve Kur’an hakikatları içinde öyleleri var ki, en büyük bir dâhî telakki edilen İbn-i Sina, anlamakta âciz kalmış, âcizliğini itiraf etmiş: ‘Akıl buna yol bulamaz!’ demiş. Onuncu Söz (Haşir) Risalesi, o zâtın dehâsı ile yetişemediği hakikatları, avamlara da, çocuklara da bildiriyor…
“Hem mesela, Kader sırrı ve cüz’î iradenin halli için, koca Sadeddin Taftazânî gibi bir allâme, 40-50 sayfada meşhur “Mukaddemât-ı İsnâ Aşer” nâmıyla “Telvîh” isimli kitabında ancak hallettiği ve ancak havassa (yüksek âlimlere) bildirdiği aynı meseleleri, Kader’e dair olan Yirmi Altıncı Söz’de İkinci Mebhas’ın iki sayfasında tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyanı, Allah’ın inayetinin bir eseri olmazsa, ya nedir?
“Hem bütün akılları hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilmeyen ‘âlemin yaratılış sırrı’ ve ‘kainatın tılsımı’ denilen ve Kur’an-ı Azîmüşşanın mucizeliğiyle keşfedilen o “müşkilleri açan tılsım” ve o “hayret veren muamma’ Yirmi Dördüncü Mektup ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün sonundaki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün zerrelerin tahavvülündeki hareketlerin altı adet hikmetinde keşfedilmiştir. Hem ehadiyet sırrı ile şeriksiz tek başına Rubûbiyet, hem nihayetsiz İlahî yakınlık ile nihayetsiz uzaklığımız gibi derin ve hayretler veren hakikatları tam bir açıklıkla On Altıncı Söz ile Otuz İkinci Söz, beyan ettikleri gibi; İlahî Kudrete nisbeten atom zerreleriyle, seyyareler eşit olduğunu, o büyük Haşir’de (Mahşer günü) bütün ruh sahibi varlıkların ihyâsı, bir tek canlının diriltilmesi kadar o İlahî Kudrete kolay olduğunu apaçık şekilde gösteren Yirminci Mektup’taki ‘Ve hüve alâ külli şey’in Kadîr’ (5/120) âyetinin beyanında ve üç temsili ihtiva eden onun Zeyli, şu büyük vahdet sırrını keşfetmiştir.”
Evet, bütün bunlar çağımız inkarcı felsefesinin üzerinde durduğu dağlar büyüklüğünde dev meselelerdir. Evet bütün bunların hepsini Bediüzzaman Hazretleri çözmüştür. İngiliz Prof. Dr. Colin Turner: “Otuzuncu Söz’deki Ene bahsini okuduğumda, dedim ki: ‘Çıldıracağım!... Böyle bir şey yazılamaz!..” dedi. Hatta “Hocaefendi'ye söyle, bana Muhammed Çetin gibi iyi İngilizce bilen beş öğrenci göndersin. Risaleler üzerine akademik çalışma yapalım ve onları bütün akademik dünyaya tanıtalım.” dedi. Bu isteği üzerine 5-6 arkadaş gönderildi. Bunlardan dördü doktorasını tamamladı…
[Abdullah Aymaz] 22.10.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Stalin ve tarihin tekerrürü [Ali Emir Pakkan]
Joseph Stalin, dünyanın en kanlı diktatörlerinden biriydi. 30 yıl boyunca yönettiği Sovyetler Birliğinde muhaliflerini ölümle, hapisle, sürgünle yok etti.
1936-1939 yılları arasında “Büyük Temizlik” adı verilen operasyonlarla 1.5 milyon insan acımasızca infaz edildi. Kızıl Ordu komutanlarından üçte ikisi tutuklandı. 35 bin subay kadrosundan yarısı ya idam edildi ya hapse atıldı. Yargılamalar göstermelikti. İşkence ile ifadeler alındı. Suçlamaları kabul etmeyenler yakınlarına zarar verilmekle tehdit edildi. Yine de direnenler yok edildi!
Seçimler göstermelikti. “Oyları kimin verdiği değil kimin saydığı önemlidir” sözü onundu.
Son zamanlarında zehirlenmekten korkuyordu. Şarap, gözünün önünde bile bardağa konsa değiştirirdi. Ailesini çoktan yanından uzaklaştırmıştı. 4 kişi ile görüşüyordu. 12 Kremlin doktoru ajanlıkla suçlandı, işkenceye alındı. Yakın çevresini de bu siyasi davaya dahil etti! Arabalarının hepsi zırhlıydı. Dublör kullanıyordu.
Stalin, 1953’te odasında ölü bulundu.
Sonrasında ise ülkeden bütün izleri silindi.
Diktatörleri ve dönemlerini inceleyin.
Yol ve yöntemler çok benzer...
Akıbetler de...
Necip Fazıl Kısakürek, Stalin öldüğünde şunları söylemişti: “Allah, zalimlerin ebedi mekanını, dünyada yaptıklarıyla tayin eder.”
Tarih, yeni aktörlerle tekerrür ediyor.
Biz neredeyiz?
[Ali Emir Pakkan] 22.10.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
1936-1939 yılları arasında “Büyük Temizlik” adı verilen operasyonlarla 1.5 milyon insan acımasızca infaz edildi. Kızıl Ordu komutanlarından üçte ikisi tutuklandı. 35 bin subay kadrosundan yarısı ya idam edildi ya hapse atıldı. Yargılamalar göstermelikti. İşkence ile ifadeler alındı. Suçlamaları kabul etmeyenler yakınlarına zarar verilmekle tehdit edildi. Yine de direnenler yok edildi!
Seçimler göstermelikti. “Oyları kimin verdiği değil kimin saydığı önemlidir” sözü onundu.
Son zamanlarında zehirlenmekten korkuyordu. Şarap, gözünün önünde bile bardağa konsa değiştirirdi. Ailesini çoktan yanından uzaklaştırmıştı. 4 kişi ile görüşüyordu. 12 Kremlin doktoru ajanlıkla suçlandı, işkenceye alındı. Yakın çevresini de bu siyasi davaya dahil etti! Arabalarının hepsi zırhlıydı. Dublör kullanıyordu.
Stalin, 1953’te odasında ölü bulundu.
Sonrasında ise ülkeden bütün izleri silindi.
Diktatörleri ve dönemlerini inceleyin.
Yol ve yöntemler çok benzer...
Akıbetler de...
Necip Fazıl Kısakürek, Stalin öldüğünde şunları söylemişti: “Allah, zalimlerin ebedi mekanını, dünyada yaptıklarıyla tayin eder.”
Tarih, yeni aktörlerle tekerrür ediyor.
Biz neredeyiz?
[Ali Emir Pakkan] 22.10.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Bunları nasıl sevimli gösterirsiniz? [Kadir Gürcan]
Seçimden seçime kendisine iş düşen ve varlığından haberdar olunan tek kurum, Yüksek Seçim Kurulu değil. Onun bile sebeb-i vücudu netameli. Gerçi seçimler hiç eksik olmuyor ama, öyle de olsa, bu kurulun seçim olmadığı zamanlarda vakitlerini nasıl geçirdikleri merak konusu? Onlar da mevsimlik işçiler gibi, götürü ya da parça-başı çalışsalar daha ekonomik olmaz mı?
Kurulun işleri rastgele ve harc-ı alem. Seçim söylentileri gündeme girdiğinde, “Seçimi, 51'e 49, ya da dört sene önceki, yerel seçimlerin benzeri bir sonuç çıkarırız. Size şu kadara olur!” gibi bir piyasada iş görüyor izlenimi veriyorlar. Onun haricinde yaptıkları bir şey yok. Şimdiye kadar Avrupa'yı bile rahatsız eden seçim şaibeleri ile alakalı hiç bir araştırma yapılmadı. Demek ki, çok masraflı. İşi baştan kestirip atmak daha ekonomik. Seçimden önce belirlenen sonuç ne ise o!
“YSK üyeleri, boş geçen günlerinde maaşlarını hak edecek ne gibi demokratik aktivitelerde bulunuyor?” diye sorsak, “Tasası sana mı düştü? Devlet maaşlarını veriyor.” tepkilerine maruz kalırız. Bize ne canım! Devlet Denetleme Kurulu değiliz ki! Bizimkisi, münasebetsiz merakların ötesine geçmeyecek vatandaşlık kaygıları. Milletin günlük maişetinden kesip, seçim bütçesi oluşturan iktidar sahiplerinin bu tür insani detaylarla uğraşacak vakitleri yok!
Hayatlarını Ankara Bürokrasisi içinde geçiren YSK üyeleri için bir ihtimal daha var. Şu, meşhur “Merkez Valiliği” durumu. Merkeze çekildikten sonra, dolgun maaşları ile geçinip, dama, tavla, iskambil, bilardo ya da okey gibi gecikmiş gençlik heveslerini tatmine yoğunlaşmış eski valilerin müdavim oldukları lüks lokallerde, masanın öbür tarafında YSK'nın boş adamları koğuşlanıyorlarsa, seçim dediğimiz demokrasi aygıtının hangi ellere teslim edildiğinden ne kadar endişe etsek azdır.
YSK'nın fuzuli ve lüzumsuzluğu, siyasetin muhalif kanadı için daha bir belirgin. İktidar hedefi olmayan, ona göre teşkilat ağını kuramayan ama, siyasi parti kurma belgesini güç bela almış oluşumların, seçim sezonlarında, yedek kaleciler kadar bile ağırlığı yok. Onlar da bir şey yapmıyor. Türkiye'de 'muhalefet', “Ana, yavru, yetim, koltuk değneği, naylon, sosyete...” gibi farklı isimlerle anılmalarına rağmen ortak paydaları'Faydasız bir detay' olmada birleşiyor. YSK üyelerinin, Merkez Valilerin Okey masasındaki, dörtlüyü tamamlamaları gibi bir şey.
Türkiye'de suni gündemin en iyi malzemesi mahalli ya da genel seçim söylentileri. Dikkat ederseniz, seçimin kendisinden bahsetmiyoruz. Seçim söylentisi, gündemi tutmak ve derin bir uykuya dalmış siyasi-mevta adaylar için gün ışığına çıkmanın demokratik sebebi. Genel olsun, yerel olsun. Yeter ki, seçim konuşulsun. Ağır suçlardan ceza yemiş mafya liderlerinin bile yüzlerine kan geldi. Şimdiden seçimin galibi olarak kameralara poz vermeye başladılar bile. İştahları daha da kabartan bir çeşni de, 732 milyonluk seçim yardımı.
Yerel Seçim Kimler Arasında Olacak?
Ülke yönetimine talip değilseniz, ekolojik denge açısından nesli tükenen dinozorlar gibi yok olur gidersiniz. Şatafat, görkem ve karizma bir yere kadar. Demokratik işleyişin sürekliliği içinde, dışlanmanız ve tabela partisi haline gelmeniz kaçınılmaz. Günün birinde, Steven Spielberg gibi dahi bir yönetmen, eğer kayda değer bulursa, bizim bu, oldukça zengin siyasi-fosil müzesinden, Jurassic park üretebilir. Hani şu meşhur Dinozor filmleri serisinin, Türk Siyaseti versiyonu.Yüz yıllık siyasi mezarlığımız, yakın geçmişin siyasi enkazını izah açısından, cazip bir hikaye olarak duruyor. Belki son antik parçanın da yerine yerleşmesi için biraz beklemeleri gerekecek.
Yaklaşmakta olan yerel seçimler, öncekilerden farklı olarak, varlığını daha güçlü hissettirecek farklı bir eğilimin ağırlığını koyacağı, garip bir tecrübe olacak. Mafyavari yapılar her zaman oldu. Özal Rahmetli'nin siyasi mirasını devraldıktan sonra, anahtarları İstanbul'un Mafya Babalarına teslim eden ucuz siyasetçiler şimdi iyice yaşlandı. O gün ismi mafya ile anılan birisi, bu gün hala hayatta olan, o günün ANAP Genel Başkanına ağza alınmayacak ağır hakaretler etmişti. Hatta bir yurt dışı gezisinde, zavallı başkanın burnunu yumruk atan bile oldu. Şimdiye kadar, şahsa özel, adrese teslim fiziki mesajlarla iş gören yapıların, artık sahaya inmek için gün saydıkları anlaşılıyor. Kasımpaşa'dan Cumhurbaşkanı çıkar da, Bayrampaşa'dan veya Mahmutpaşa'dan neden çıkmasın. Onların başı kel mi? Mesele saç olsun! En alasını ektirirler!
Eskiden vardı ama, bu kadar gün yüzüne çıkmamışlardı. Hukuki şemsiye altında hapis kaçkınlarının meclis koridorlarını Kasımpaşa'ya çevirmeleri yakındır. Her kanalda görmeye alıştığımız, hatta yer yer bıktığımız şehir magandalarını haber bültenlerinde seyretmeye hazır olalım. İlle de, mafya babaları haber sunacak değil elbette. Yakın, dost, akraba, parti mensubu, hayat arkadaşı, uzatmalı sevgili...gibi yelpazesi geniş besleme taife sadece Saray avlusunda barınmıyor bilesiniz!
Bir kaç seçim önce, miting konuşmalarının birinde, garibanlık edebiyatı yaparken “Bisküvit” kelimesinde çuvallayan zavallı parti lideri, şimdi biraz daha entelektüel seviyelerde geziyor. “Seçim Kombini!” yapmak aklına gelen tekliflerden. Milliyetçi düşüncenin bu günkü lideri, yaklaşan seçimlere böyle bilmediği kelimeleri kullanarak daha bir farklı girmeye kararlı. Geçtiğimiz günlerde, 15 Eylül Darbe Senaryosu'nun gerilla komutanı, devletin güvenlik kurulunda poz verdi. Koltuk değneği muhalefetin bakalım başka hangi kartları var?
Spielberg, dinozorları konu alan filmlerinde, nesli tükenmiş bu hayvanları seyirciye sevimli göstermek için, bazı insani meyilleri de karakterlerine giydirmişti. Görünüşleri ile hiç de sempatik durmayan tarih öncesi bu yaratıklar, şimdi bir çok çocuğun ilgi duyduğu oyuncak koleksiyonları arasında. Olur ya, aykırı bir yönetmen, yüz yıllık siyasi tarihimizi, seçimler açısından ekrana taşırsa, bizdeki siyasi aktörleri sevimli göstermek için biraz zorlanacak. YSK, Saray, Mafya, bitik siyasiler açısından kadro geniş ama kalite kötü. İtiraf edelim, bizim de aklımıza bir şey gelmiyor. Şimdilik “Bisküvit” ve “Siyasi Kombin!” ile yetinmekten başka çaremiz yok. Modern dinozorları sevimli göstermek epey zor olacak.
[Kadir Gürcan] 21.10.2018 [Samanyolu Haber]
Kurulun işleri rastgele ve harc-ı alem. Seçim söylentileri gündeme girdiğinde, “Seçimi, 51'e 49, ya da dört sene önceki, yerel seçimlerin benzeri bir sonuç çıkarırız. Size şu kadara olur!” gibi bir piyasada iş görüyor izlenimi veriyorlar. Onun haricinde yaptıkları bir şey yok. Şimdiye kadar Avrupa'yı bile rahatsız eden seçim şaibeleri ile alakalı hiç bir araştırma yapılmadı. Demek ki, çok masraflı. İşi baştan kestirip atmak daha ekonomik. Seçimden önce belirlenen sonuç ne ise o!
“YSK üyeleri, boş geçen günlerinde maaşlarını hak edecek ne gibi demokratik aktivitelerde bulunuyor?” diye sorsak, “Tasası sana mı düştü? Devlet maaşlarını veriyor.” tepkilerine maruz kalırız. Bize ne canım! Devlet Denetleme Kurulu değiliz ki! Bizimkisi, münasebetsiz merakların ötesine geçmeyecek vatandaşlık kaygıları. Milletin günlük maişetinden kesip, seçim bütçesi oluşturan iktidar sahiplerinin bu tür insani detaylarla uğraşacak vakitleri yok!
Hayatlarını Ankara Bürokrasisi içinde geçiren YSK üyeleri için bir ihtimal daha var. Şu, meşhur “Merkez Valiliği” durumu. Merkeze çekildikten sonra, dolgun maaşları ile geçinip, dama, tavla, iskambil, bilardo ya da okey gibi gecikmiş gençlik heveslerini tatmine yoğunlaşmış eski valilerin müdavim oldukları lüks lokallerde, masanın öbür tarafında YSK'nın boş adamları koğuşlanıyorlarsa, seçim dediğimiz demokrasi aygıtının hangi ellere teslim edildiğinden ne kadar endişe etsek azdır.
YSK'nın fuzuli ve lüzumsuzluğu, siyasetin muhalif kanadı için daha bir belirgin. İktidar hedefi olmayan, ona göre teşkilat ağını kuramayan ama, siyasi parti kurma belgesini güç bela almış oluşumların, seçim sezonlarında, yedek kaleciler kadar bile ağırlığı yok. Onlar da bir şey yapmıyor. Türkiye'de 'muhalefet', “Ana, yavru, yetim, koltuk değneği, naylon, sosyete...” gibi farklı isimlerle anılmalarına rağmen ortak paydaları'Faydasız bir detay' olmada birleşiyor. YSK üyelerinin, Merkez Valilerin Okey masasındaki, dörtlüyü tamamlamaları gibi bir şey.
Türkiye'de suni gündemin en iyi malzemesi mahalli ya da genel seçim söylentileri. Dikkat ederseniz, seçimin kendisinden bahsetmiyoruz. Seçim söylentisi, gündemi tutmak ve derin bir uykuya dalmış siyasi-mevta adaylar için gün ışığına çıkmanın demokratik sebebi. Genel olsun, yerel olsun. Yeter ki, seçim konuşulsun. Ağır suçlardan ceza yemiş mafya liderlerinin bile yüzlerine kan geldi. Şimdiden seçimin galibi olarak kameralara poz vermeye başladılar bile. İştahları daha da kabartan bir çeşni de, 732 milyonluk seçim yardımı.
Yerel Seçim Kimler Arasında Olacak?
Ülke yönetimine talip değilseniz, ekolojik denge açısından nesli tükenen dinozorlar gibi yok olur gidersiniz. Şatafat, görkem ve karizma bir yere kadar. Demokratik işleyişin sürekliliği içinde, dışlanmanız ve tabela partisi haline gelmeniz kaçınılmaz. Günün birinde, Steven Spielberg gibi dahi bir yönetmen, eğer kayda değer bulursa, bizim bu, oldukça zengin siyasi-fosil müzesinden, Jurassic park üretebilir. Hani şu meşhur Dinozor filmleri serisinin, Türk Siyaseti versiyonu.Yüz yıllık siyasi mezarlığımız, yakın geçmişin siyasi enkazını izah açısından, cazip bir hikaye olarak duruyor. Belki son antik parçanın da yerine yerleşmesi için biraz beklemeleri gerekecek.
Yaklaşmakta olan yerel seçimler, öncekilerden farklı olarak, varlığını daha güçlü hissettirecek farklı bir eğilimin ağırlığını koyacağı, garip bir tecrübe olacak. Mafyavari yapılar her zaman oldu. Özal Rahmetli'nin siyasi mirasını devraldıktan sonra, anahtarları İstanbul'un Mafya Babalarına teslim eden ucuz siyasetçiler şimdi iyice yaşlandı. O gün ismi mafya ile anılan birisi, bu gün hala hayatta olan, o günün ANAP Genel Başkanına ağza alınmayacak ağır hakaretler etmişti. Hatta bir yurt dışı gezisinde, zavallı başkanın burnunu yumruk atan bile oldu. Şimdiye kadar, şahsa özel, adrese teslim fiziki mesajlarla iş gören yapıların, artık sahaya inmek için gün saydıkları anlaşılıyor. Kasımpaşa'dan Cumhurbaşkanı çıkar da, Bayrampaşa'dan veya Mahmutpaşa'dan neden çıkmasın. Onların başı kel mi? Mesele saç olsun! En alasını ektirirler!
Eskiden vardı ama, bu kadar gün yüzüne çıkmamışlardı. Hukuki şemsiye altında hapis kaçkınlarının meclis koridorlarını Kasımpaşa'ya çevirmeleri yakındır. Her kanalda görmeye alıştığımız, hatta yer yer bıktığımız şehir magandalarını haber bültenlerinde seyretmeye hazır olalım. İlle de, mafya babaları haber sunacak değil elbette. Yakın, dost, akraba, parti mensubu, hayat arkadaşı, uzatmalı sevgili...gibi yelpazesi geniş besleme taife sadece Saray avlusunda barınmıyor bilesiniz!
Bir kaç seçim önce, miting konuşmalarının birinde, garibanlık edebiyatı yaparken “Bisküvit” kelimesinde çuvallayan zavallı parti lideri, şimdi biraz daha entelektüel seviyelerde geziyor. “Seçim Kombini!” yapmak aklına gelen tekliflerden. Milliyetçi düşüncenin bu günkü lideri, yaklaşan seçimlere böyle bilmediği kelimeleri kullanarak daha bir farklı girmeye kararlı. Geçtiğimiz günlerde, 15 Eylül Darbe Senaryosu'nun gerilla komutanı, devletin güvenlik kurulunda poz verdi. Koltuk değneği muhalefetin bakalım başka hangi kartları var?
Spielberg, dinozorları konu alan filmlerinde, nesli tükenmiş bu hayvanları seyirciye sevimli göstermek için, bazı insani meyilleri de karakterlerine giydirmişti. Görünüşleri ile hiç de sempatik durmayan tarih öncesi bu yaratıklar, şimdi bir çok çocuğun ilgi duyduğu oyuncak koleksiyonları arasında. Olur ya, aykırı bir yönetmen, yüz yıllık siyasi tarihimizi, seçimler açısından ekrana taşırsa, bizdeki siyasi aktörleri sevimli göstermek için biraz zorlanacak. YSK, Saray, Mafya, bitik siyasiler açısından kadro geniş ama kalite kötü. İtiraf edelim, bizim de aklımıza bir şey gelmiyor. Şimdilik “Bisküvit” ve “Siyasi Kombin!” ile yetinmekten başka çaremiz yok. Modern dinozorları sevimli göstermek epey zor olacak.
[Kadir Gürcan] 21.10.2018 [Samanyolu Haber]
Mustafa Ünal’dan mektup var: Onlar güçlü ben haklıyım
Gazeteci Mustafa Ünal cezaevinde 27. ayını doldurdu. Yakınları ve avukatı, morali ve sağlığının oldukça iyi olduğunu söylüyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti vasfının ve adaletin tecelli edeceği günü sabırsızlıkla bekliyor. AKP’ye kırgınlığı ise devam ediyor.
Mustafa Ünal gönderdiği mektubunda bu sitemleri gündeme getirirken, mahkemeye, meslektaşlarına ve kamuoyuna soruyor: Benim, Ali Bulaç, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan’dan farkım nedir?
İşte o mektup:
AİHM’in Şahin Alpay için verdiği karar pilot karardır ve benim için de geçerlidir. AİHM kararı ve AYM’nin Mehmet Altan kararı ışığında benim bir gün bile tutuklu kalmam hak ihlali. Dava dosyaları adaletsizlikten kırılıyor.
Canlılar için oksijen ne ise devletler için adalet odur.
Devletler adaletle nefes alıp verir. Gezegenimizde oksijen yani adalet tükenmek üzere.
Devletin alarm sinyalleri çalıyor.
Benim tutukluluğum devletin nefes borusunu tıkamaktadır.
Devlet boğuluyor kulak veriniz!
Zaman Gazetesi yazarları Ahmet Turan Alkan, Mümtaz’er Türköne, Mustafa Ünal ve İbrahim Karayeğen, elleri kelepçelenerek duruşmaya getirilmişti.
Tutukluluğumun devamı yönünde karar verilmesi için hiçbir hukuki gerekçe yok.
İçeriği, her bir kelimesi ve her bir harfi tertemiz 9 yazı mı müşahhas delil?
Hayır. Tek gerekçe “konjonktür” .
O da hukuki değil.
Siyasi bile değil politik.
Bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde konjonktür, tutukluluğumun bahanesi asla ve kat’a olamaz.
Ben Ankara gazetecisiyim. Tarihin tanığıyım. Ben bir suçun mahpusu değilim. Konjonktürün kurbanıyım.
Silivri zindanından, tarihin penceresinden Ankara’yı, olup bitenleri ibretle ve hayretle izliyorum. Ak Parti iktidar, dostlarım bakan, milletvekili, ombudsman… ben ise mahpusum. Dört duvar arasında, kör kuyunun dibinde yaşamaya terk edilmiş Yusuf.
Onlar güçlü ben haklıyım. Onların bugünü var, benim yarınım.
Masumum ve mazlumum çünkü. Hak, hukuk, adalet, vicdan benim yanımda ve arkamda. Ben mahpusum, Ak Partinin kapatma davası haberini alkışla karşılayanlar baş köşede oturmakta.
Ben kardeşleri tarafından kuyuya atılmış bir Yusuf’um. Yusuf makamındayım.
Kalem tutan ellerime kelepçe vurdunuz. Bu topraklarda konjonktürler gelip geçicidir. Bir Ankara gazetecisi olarak bu değişimlere yakından şahit oldum.
Bir hukuk devletinde gazetecilik suç olamaz.
Fikir ve düşüncenin peşine böyle pervasızca düşülemez.
Bu davanın sonucu belli. Bu sokağın çıkmaz olduğu gün gibi aşikar. Sorarım size bunu görmek için illa yolun sonuna kadar yürümek mi gerekiyor?
Hapishane şartları ağır olsa da gönlüm rahat, vicdanım huzurlu, imanın kavi. Masum ve mazlumum çünkü. Sadece bedenim mahpus. Sabr-ı Cemil faslındayım. Güzel sabrın meyvelerini daha sonra devşireceğime inancım tam.
[TR724] 22.10.2018
Mustafa Ünal gönderdiği mektubunda bu sitemleri gündeme getirirken, mahkemeye, meslektaşlarına ve kamuoyuna soruyor: Benim, Ali Bulaç, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan’dan farkım nedir?
İşte o mektup:
AİHM’in Şahin Alpay için verdiği karar pilot karardır ve benim için de geçerlidir. AİHM kararı ve AYM’nin Mehmet Altan kararı ışığında benim bir gün bile tutuklu kalmam hak ihlali. Dava dosyaları adaletsizlikten kırılıyor.
Canlılar için oksijen ne ise devletler için adalet odur.
Devletler adaletle nefes alıp verir. Gezegenimizde oksijen yani adalet tükenmek üzere.
Devletin alarm sinyalleri çalıyor.
Benim tutukluluğum devletin nefes borusunu tıkamaktadır.
Devlet boğuluyor kulak veriniz!
Zaman Gazetesi yazarları Ahmet Turan Alkan, Mümtaz’er Türköne, Mustafa Ünal ve İbrahim Karayeğen, elleri kelepçelenerek duruşmaya getirilmişti.
Tutukluluğumun devamı yönünde karar verilmesi için hiçbir hukuki gerekçe yok.
İçeriği, her bir kelimesi ve her bir harfi tertemiz 9 yazı mı müşahhas delil?
Hayır. Tek gerekçe “konjonktür” .
O da hukuki değil.
Siyasi bile değil politik.
Bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde konjonktür, tutukluluğumun bahanesi asla ve kat’a olamaz.
Ben Ankara gazetecisiyim. Tarihin tanığıyım. Ben bir suçun mahpusu değilim. Konjonktürün kurbanıyım.
Silivri zindanından, tarihin penceresinden Ankara’yı, olup bitenleri ibretle ve hayretle izliyorum. Ak Parti iktidar, dostlarım bakan, milletvekili, ombudsman… ben ise mahpusum. Dört duvar arasında, kör kuyunun dibinde yaşamaya terk edilmiş Yusuf.
Onlar güçlü ben haklıyım. Onların bugünü var, benim yarınım.
Masumum ve mazlumum çünkü. Hak, hukuk, adalet, vicdan benim yanımda ve arkamda. Ben mahpusum, Ak Partinin kapatma davası haberini alkışla karşılayanlar baş köşede oturmakta.
Ben kardeşleri tarafından kuyuya atılmış bir Yusuf’um. Yusuf makamındayım.
Kalem tutan ellerime kelepçe vurdunuz. Bu topraklarda konjonktürler gelip geçicidir. Bir Ankara gazetecisi olarak bu değişimlere yakından şahit oldum.
Bir hukuk devletinde gazetecilik suç olamaz.
Fikir ve düşüncenin peşine böyle pervasızca düşülemez.
Bu davanın sonucu belli. Bu sokağın çıkmaz olduğu gün gibi aşikar. Sorarım size bunu görmek için illa yolun sonuna kadar yürümek mi gerekiyor?
Hapishane şartları ağır olsa da gönlüm rahat, vicdanım huzurlu, imanın kavi. Masum ve mazlumum çünkü. Sadece bedenim mahpus. Sabr-ı Cemil faslındayım. Güzel sabrın meyvelerini daha sonra devşireceğime inancım tam.
[TR724] 22.10.2018
ASO Başkanı; ‘Ekonomi duvara toslayacak dedik dinletemedik’
Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Nurettin Özdebir, “Ekonomi duvara toslayacak dedik, dinletemedik” diye konuştu. Antalya’da düzenlenen toplantının açılışında konuşan Nurettin Özdebir, Türkiye ekonomisinin sanılanın aksine ABD Başkanı Trump’ın Ağustos ayında attığı tweet’le sıkıntıya girmediğini vurgulayarak, “O tweet’ten önce de piyasada borçların ödenmesi ve tahsilatlarda çok ciddî sıkıntılar vardı. Trump, Türkiye’ye yaptığının daha ağırını, üstelik de hakarete varacak düzeyde Almanya’ya yaptı ancak kriz yaşanmadı. Bizde dolar 7.5 liraya tırmandı. Çünkü deniz zaten tükenmişti. İsraflarımızı karşılayabilecek halimiz yoktu. Her yıl Boğaz Köprüsü parasını ithal cep telefonlarına verecek kadar zengin değiliz. Böyle bir hovardalıkla dış şokların etkilerinden kurtulmamız mümkün değil. Yap-işlet-devret ve özelleştirmelerin kredileri yurtdışından bulunması gerekirken iç kaynaklardan sağlandı, sanayiciye para kalmadı. Üretim ekonomisi yeterince desteklenemedi. ‘Ekonomi duvara toslayacak’ dedik, dinletemedik. Her şokta düzeltme yapılınca iyi olduğumuzu sandık.” diye konuştu.
‘Ekonomide çarklar dönmüyor’
ASO Meclis Üyesi, sanayici Adnan Keskin, “Dışarıdan para gelmeden ekonomide çarklar dönmüyor İktidarın bir bankaya el koyacağı konuşulurken nasıl yatırım gelsin” dedi.
Ankara Sanayi Odası’nın (ASO) meslek komiteleri toplantısı sanayicilerin adeta kriz isyanına sahne oldu. ASO Meclis Üyesi, sanayici Adnan Keskin, “Dışarıdan para gelmeden ekonomide çarklar dönmüyor. İktidarın bir bankaya el koyacağı konuşulurken dışarıdan para gelmez. Cumhurbaşkanı kararıyla yatırıma el konuluyorsa yatırım olmaz” dedi.
Kredi borçlarımızı ödemeye yetmiyor
Daha sonra söz alan çok sayıda sanayici de içinde bulundukları krizin yeterince dile getirilemediğini, ekonomi yönetiminin kriz kelimesini kullanmayarak sorunu çözeceğini sandığını ifade ettiler. Sanayici Adnan Keskin, yurtdışından para ve yatırım gelmediği için ekonomide sıkıntı yaşandığını belirterek, “Bir bankanın hisselerine el konulacağı konuşulan bir ülkeye yabancı yatırımcının gelmesi mümkün değil. Siz bir yatırım yapacaksınız, ama Cumhurbaşkanı’nın kararıyla yatırımınıza el konulacak. Yatırım yapar mısınız? Dış faiz yüzde 2.5 düzeyindeyken Hazine’nin yüzde 7.5 faizle borç bulması başarı değil, vahim durumdur. Türkiye uluslar arası piyasalarda adeta tefecilerin eline düştü.” ifadelerini kullandı. Artan döviz kuru ve faizler yüzünden kredileri ödeyemez duruma düştüklerini anlatan Keskin, “Ciromuzun tamamını versek dahi kredi borçlarımızı ödemeye yetmiyor. Bunları niçin konuşmuyoruz. Antidemokratik uygulamalarla nereye kadar gideceğiz?” diye sordu.
[TR724] 2210.2018
‘Ekonomide çarklar dönmüyor’
ASO Meclis Üyesi, sanayici Adnan Keskin, “Dışarıdan para gelmeden ekonomide çarklar dönmüyor İktidarın bir bankaya el koyacağı konuşulurken nasıl yatırım gelsin” dedi.
Ankara Sanayi Odası’nın (ASO) meslek komiteleri toplantısı sanayicilerin adeta kriz isyanına sahne oldu. ASO Meclis Üyesi, sanayici Adnan Keskin, “Dışarıdan para gelmeden ekonomide çarklar dönmüyor. İktidarın bir bankaya el koyacağı konuşulurken dışarıdan para gelmez. Cumhurbaşkanı kararıyla yatırıma el konuluyorsa yatırım olmaz” dedi.
Kredi borçlarımızı ödemeye yetmiyor
Daha sonra söz alan çok sayıda sanayici de içinde bulundukları krizin yeterince dile getirilemediğini, ekonomi yönetiminin kriz kelimesini kullanmayarak sorunu çözeceğini sandığını ifade ettiler. Sanayici Adnan Keskin, yurtdışından para ve yatırım gelmediği için ekonomide sıkıntı yaşandığını belirterek, “Bir bankanın hisselerine el konulacağı konuşulan bir ülkeye yabancı yatırımcının gelmesi mümkün değil. Siz bir yatırım yapacaksınız, ama Cumhurbaşkanı’nın kararıyla yatırımınıza el konulacak. Yatırım yapar mısınız? Dış faiz yüzde 2.5 düzeyindeyken Hazine’nin yüzde 7.5 faizle borç bulması başarı değil, vahim durumdur. Türkiye uluslar arası piyasalarda adeta tefecilerin eline düştü.” ifadelerini kullandı. Artan döviz kuru ve faizler yüzünden kredileri ödeyemez duruma düştüklerini anlatan Keskin, “Ciromuzun tamamını versek dahi kredi borçlarımızı ödemeye yetmiyor. Bunları niçin konuşmuyoruz. Antidemokratik uygulamalarla nereye kadar gideceğiz?” diye sordu.
[TR724] 2210.2018
Bank Asya’yı hatırlar mısınız? [Semih Ardıç]
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İş Bankası hisselerinin (yüzde 28,09) elinden alınması ihtimaline karşı üç safhalık direniş planı hazırlamış.
Evvela bu teşebbüsün anayasa ile teminat altına alınmış bulunan mülkiyet hakkının ihlali olduğuna dikkat çekilecekmiş.
MUDİLERİN İTİMADI SARSILABİLİR
Akabinde bankacılık gibi hassas bir sektöre devletin bu şekilde müdahale etmesinin mudilerin bankalara itimadını sarsabileceğine dikkat çekilecekmiş.
Bugün İş Bankası’na yarın herhangi bir bankaya olmayaca ne malum!
Nihayetinde bütün bunların yatırımcıları ürküteceği ve Türkiye’nin sermaye temin etmekte daha müşkül vaziyete düşeceği anlatılacakmış.
Her fiili hikâye kipinde bitirdim, zira hoş temennilerden başka karşılığı yok bunların. İsmine “direniş planı” denilse de netice değişmeyecek.
ERDOĞAN’IN İŞİNİ KOLAYLAŞTIRAN CHP
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi aile şirketine dönüştürme menzilinde adım adım mesafe kat etmesinde CHP’nin güdük siyasetinin payını kimse hafife almamalı.
Şimdi alevler kendi mahallelerine kadar uzanınca anayasadan, hukuktan ve yatırım ikliminin bozulacağından dem vuruyorlar.
Çok değil bundan iki sene evvel Bank Asya diye bir katılım bankası vardı. Bilmem CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu hatırlar mı?
ERDOĞAN, BANK ASYA İÇİN “BATTI” DEDİ
Bugün İş Bankası için biçilen deli gömleği o gün Bank Asya için dikilmişti. Devrin başbakanı Erdoğan tıkır tıkır işleyen bir bankayı “battı” dedikodusu ile alenen hedef almıştı.
Anayasa, Bankacılık Kanunu, Sermaye Piyasası Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu, Erdoğan tarafından lime lime edilirken ana muhalefet partisi, idare-i maslahattan öteye geçmeyen beyanlarla iktifa etmişti.
CHP İstanbul Milletvekil Mahmut Tanal para yatırmıştı. Tanal da daha sonra kendini inkâr edecek beyanlarla o günlerdeki ilkeli duruşunu unutturdu.
Ali Tezel, Bank Asya’da hesap açıp herkesi para yatırmaya çağırmıştı.
TALİMATLA MEVDUAT ÇEKİLDİ
Erdoğan, Bank Asya’yı iftira ve dedikodu ile batıramayacağını anlayınca kamu mevduatının çekilmesi için telefonla sağa sola talimat yağdırmıştı.
Türk Hava Yolları, Borsa İstanbul başta olmak üzere zarar etme pahasına vadesinden evvel mevduatını çekmişti.
Bugünün proje mahkemelerinin kukla savcılarının “terör örgütü üyeliğine delil” diye sundukları para yatırma seferberliği işte böyle bir hercümerc ortasında başlamıştı.
Tamamen gönüllülük esası ile hareket eden on binlerce kişi, iktidarın faizsiz bankacılığın lider kuruluşunu batırma teşebbüsüne karşı Bank Asya şubeleri önünde sıraya girmişti.
Kimi emekli maaşını, kimi parmağındaki alyansını getirdi bankaya yatırdı.
BANKACILIK TARİHİNE GEÇEN DİRENİŞ
Direnişse direniş… Bankacılık tarihine altın harflerle geçen bir sivil toplum eylemi olarak geçen o seferberliğin bugün mahkemelerde “suç delili” sayılmasına en azından hukuk menşeli CHP’li mebusların itirazını duyamadık maalesef.
CHP’liler, “Devletin verdiği ruhsatla bankacılık yapan bir kuruluşa para yatırmak nasıl suç olabilir?” diyemedi.
Öyle ya! Bank Asya nasıl olsa Hizmet Hareketi’ne yakın insanların kurduğu bir bankaydı, üstelik faizsiz işlem yapıyordu. Bırakın birbirlerini yesinler, size ne!
Bu tarz iki yüzlülüklerin bir gün bumerang misali dönüp kendilerini vuracağını hesap edemeyecek kadar aciz insanların İş Bankası ve iştiraklerini muhafaza etmesini beklemek hayli hüsnü zan olur.
BİR VEKİLİN TEKLİFİNE KALDI O İŞ!
Reis-i Cumhur Erdoğan, Atatürk’ün vasiyeti özel hukuku alakadar eden bir mevzu olduğu halde genel hukuk düzenlemeleri ile İş Bankası’nı Hazine’ye devredeceğini söylerken ne kadar emin değil mi?
Küçük ortağı Devlet Bahçeli zaten dünden razı stepne olmaya. Bir vekilin teklifine bakar o İş!
Yakında o teklif de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelecektir. Kimsenin tereddüdü olmasın. CHP de “endişeliyiz” demeye devam edecektir.
HAZİNE’YE DEĞİL, AİLEYE DEVREDİLECEK
Bank Asya’ya bir gruba olan öfkesinden ötürü saldırırken sessiz kalınmasaydı Erdoğan bugün İş Bankası ve iştirakleri için ellerinde ovuşturamazdı.
Hazine’ye devredilecek derken sözün gelişi… Hazine’nin anahtarları Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın elinde.
İş Bankası, Şişecam, Paşabahçe, Anadolu Sigorta, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası, Yatırım Finansman, İş Yatırım, Trakya Cam ve diğer şirketlerin anahtarları bir gece yarısı Erdoğan ailesine teslim edilecek.
“ANAHTARLARI MASAMDA İSTİYORUM”
CHP unutmuş olabilir, hatırlatayım… Erdoğan 17/25 Aralık 2013 operasyonun hemen akabinde Pasifik seyahatine çıkmadan evvel tembihte bulunmuştu: “Dönüşte Bank Asya’nın anahtarlarını masamda istiyorum.”
O hevesi kursağında kalmıştı. Zira halk bankasına sahip çıkmıştı.
Bugün hapse atılan ya da memuriyetten ihraç edilen on binlerce masum var ya işte onlar Bank Asya’yı kurda kuşa yem etmediği için bu zulme maruz kaldı.
Başka bir memlekette devlet nişanı ile mükafatlandırılacak insanlar zindanlara atılıyor.
DARBE BAHANESİ İLE KAPATTI
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü “Allah’ın bir lütfu” diye tarif eden Erdoğan’ın talimatı ile 20 Temmuz 2016 tarihinde kapatıldığında Bank Asya’nın kasasında 3,5 milyar TL mevduat ve 1,7 milyar TL öz kaynağı vardı.
Bir başka ifade ile Erdoğan’ın 2013 senesinde “battı” dediği Bank Asya o tarihten üç sene sonra bizzat hukuk tanımaz bir iktidar tarafından batırılmıştı.
İşte o hukuk tanımaz iktidar bugün İş Bankası’nı gözüne kestirdi. Merak ediyorum CHP lideri halka çağrıda bulunsa kaç kişi İş Bankası şubeleri önünde kuyruğa girer.
İŞ BANKASI İÇİN DİRENENLERE KETÖ DERLERSE
Kendi parasını kendi iradesi ile Bank Asya’ya yatıran müşterilere reva görülenlerden sonra tek kişi gelip İş Bankası’na sahip çıkmaya cesaret etmez, edemez. Türkiye’de artık sivil itaatsizlik gibi en demokratik eylemler dahi silahlı terör örgütünden daha tehlikeli!
Tetikte bekleyen Erdoğan’ın savcıları “KETÖ” diye bir örgüt şeması çiziverir. Nasıl olsa Kılıçdaroğlu AKP’nin ipi ile dokunulmazlıkları kaldırmıştı. Onu da alıverirler şafak baskınında.
Hukuk nasıl riayet edildikçe neşv ü nema buluyorsa hukuksuzluk da kanun ve nizam ihlal edildikçe zehirli sarmaşık gibi her tarafı sarar.
O zehirli sarmaşık İş Bankası ile CHP’nin muhteşem binalarının önüne kadar geldi.
[Semih Ardıç] 22.10.2018 [TR724]
Evvela bu teşebbüsün anayasa ile teminat altına alınmış bulunan mülkiyet hakkının ihlali olduğuna dikkat çekilecekmiş.
MUDİLERİN İTİMADI SARSILABİLİR
Akabinde bankacılık gibi hassas bir sektöre devletin bu şekilde müdahale etmesinin mudilerin bankalara itimadını sarsabileceğine dikkat çekilecekmiş.
Bugün İş Bankası’na yarın herhangi bir bankaya olmayaca ne malum!
Nihayetinde bütün bunların yatırımcıları ürküteceği ve Türkiye’nin sermaye temin etmekte daha müşkül vaziyete düşeceği anlatılacakmış.
Her fiili hikâye kipinde bitirdim, zira hoş temennilerden başka karşılığı yok bunların. İsmine “direniş planı” denilse de netice değişmeyecek.
ERDOĞAN’IN İŞİNİ KOLAYLAŞTIRAN CHP
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi aile şirketine dönüştürme menzilinde adım adım mesafe kat etmesinde CHP’nin güdük siyasetinin payını kimse hafife almamalı.
Şimdi alevler kendi mahallelerine kadar uzanınca anayasadan, hukuktan ve yatırım ikliminin bozulacağından dem vuruyorlar.
Çok değil bundan iki sene evvel Bank Asya diye bir katılım bankası vardı. Bilmem CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu hatırlar mı?
ERDOĞAN, BANK ASYA İÇİN “BATTI” DEDİ
Bugün İş Bankası için biçilen deli gömleği o gün Bank Asya için dikilmişti. Devrin başbakanı Erdoğan tıkır tıkır işleyen bir bankayı “battı” dedikodusu ile alenen hedef almıştı.
Anayasa, Bankacılık Kanunu, Sermaye Piyasası Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu, Erdoğan tarafından lime lime edilirken ana muhalefet partisi, idare-i maslahattan öteye geçmeyen beyanlarla iktifa etmişti.
CHP İstanbul Milletvekil Mahmut Tanal para yatırmıştı. Tanal da daha sonra kendini inkâr edecek beyanlarla o günlerdeki ilkeli duruşunu unutturdu.
Ali Tezel, Bank Asya’da hesap açıp herkesi para yatırmaya çağırmıştı.
TALİMATLA MEVDUAT ÇEKİLDİ
Erdoğan, Bank Asya’yı iftira ve dedikodu ile batıramayacağını anlayınca kamu mevduatının çekilmesi için telefonla sağa sola talimat yağdırmıştı.
Türk Hava Yolları, Borsa İstanbul başta olmak üzere zarar etme pahasına vadesinden evvel mevduatını çekmişti.
Bugünün proje mahkemelerinin kukla savcılarının “terör örgütü üyeliğine delil” diye sundukları para yatırma seferberliği işte böyle bir hercümerc ortasında başlamıştı.
Tamamen gönüllülük esası ile hareket eden on binlerce kişi, iktidarın faizsiz bankacılığın lider kuruluşunu batırma teşebbüsüne karşı Bank Asya şubeleri önünde sıraya girmişti.
Kimi emekli maaşını, kimi parmağındaki alyansını getirdi bankaya yatırdı.
BANKACILIK TARİHİNE GEÇEN DİRENİŞ
Direnişse direniş… Bankacılık tarihine altın harflerle geçen bir sivil toplum eylemi olarak geçen o seferberliğin bugün mahkemelerde “suç delili” sayılmasına en azından hukuk menşeli CHP’li mebusların itirazını duyamadık maalesef.
CHP’liler, “Devletin verdiği ruhsatla bankacılık yapan bir kuruluşa para yatırmak nasıl suç olabilir?” diyemedi.
Öyle ya! Bank Asya nasıl olsa Hizmet Hareketi’ne yakın insanların kurduğu bir bankaydı, üstelik faizsiz işlem yapıyordu. Bırakın birbirlerini yesinler, size ne!
Bu tarz iki yüzlülüklerin bir gün bumerang misali dönüp kendilerini vuracağını hesap edemeyecek kadar aciz insanların İş Bankası ve iştiraklerini muhafaza etmesini beklemek hayli hüsnü zan olur.
BİR VEKİLİN TEKLİFİNE KALDI O İŞ!
Reis-i Cumhur Erdoğan, Atatürk’ün vasiyeti özel hukuku alakadar eden bir mevzu olduğu halde genel hukuk düzenlemeleri ile İş Bankası’nı Hazine’ye devredeceğini söylerken ne kadar emin değil mi?
Küçük ortağı Devlet Bahçeli zaten dünden razı stepne olmaya. Bir vekilin teklifine bakar o İş!
Yakında o teklif de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelecektir. Kimsenin tereddüdü olmasın. CHP de “endişeliyiz” demeye devam edecektir.
HAZİNE’YE DEĞİL, AİLEYE DEVREDİLECEK
Bank Asya’ya bir gruba olan öfkesinden ötürü saldırırken sessiz kalınmasaydı Erdoğan bugün İş Bankası ve iştirakleri için ellerinde ovuşturamazdı.
Hazine’ye devredilecek derken sözün gelişi… Hazine’nin anahtarları Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın elinde.
İş Bankası, Şişecam, Paşabahçe, Anadolu Sigorta, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası, Yatırım Finansman, İş Yatırım, Trakya Cam ve diğer şirketlerin anahtarları bir gece yarısı Erdoğan ailesine teslim edilecek.
“ANAHTARLARI MASAMDA İSTİYORUM”
CHP unutmuş olabilir, hatırlatayım… Erdoğan 17/25 Aralık 2013 operasyonun hemen akabinde Pasifik seyahatine çıkmadan evvel tembihte bulunmuştu: “Dönüşte Bank Asya’nın anahtarlarını masamda istiyorum.”
O hevesi kursağında kalmıştı. Zira halk bankasına sahip çıkmıştı.
Bugün hapse atılan ya da memuriyetten ihraç edilen on binlerce masum var ya işte onlar Bank Asya’yı kurda kuşa yem etmediği için bu zulme maruz kaldı.
Başka bir memlekette devlet nişanı ile mükafatlandırılacak insanlar zindanlara atılıyor.
DARBE BAHANESİ İLE KAPATTI
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü “Allah’ın bir lütfu” diye tarif eden Erdoğan’ın talimatı ile 20 Temmuz 2016 tarihinde kapatıldığında Bank Asya’nın kasasında 3,5 milyar TL mevduat ve 1,7 milyar TL öz kaynağı vardı.
Bir başka ifade ile Erdoğan’ın 2013 senesinde “battı” dediği Bank Asya o tarihten üç sene sonra bizzat hukuk tanımaz bir iktidar tarafından batırılmıştı.
İşte o hukuk tanımaz iktidar bugün İş Bankası’nı gözüne kestirdi. Merak ediyorum CHP lideri halka çağrıda bulunsa kaç kişi İş Bankası şubeleri önünde kuyruğa girer.
İŞ BANKASI İÇİN DİRENENLERE KETÖ DERLERSE
Kendi parasını kendi iradesi ile Bank Asya’ya yatıran müşterilere reva görülenlerden sonra tek kişi gelip İş Bankası’na sahip çıkmaya cesaret etmez, edemez. Türkiye’de artık sivil itaatsizlik gibi en demokratik eylemler dahi silahlı terör örgütünden daha tehlikeli!
Tetikte bekleyen Erdoğan’ın savcıları “KETÖ” diye bir örgüt şeması çiziverir. Nasıl olsa Kılıçdaroğlu AKP’nin ipi ile dokunulmazlıkları kaldırmıştı. Onu da alıverirler şafak baskınında.
Hukuk nasıl riayet edildikçe neşv ü nema buluyorsa hukuksuzluk da kanun ve nizam ihlal edildikçe zehirli sarmaşık gibi her tarafı sarar.
O zehirli sarmaşık İş Bankası ile CHP’nin muhteşem binalarının önüne kadar geldi.
[Semih Ardıç] 22.10.2018 [TR724]
Kimse “bu ülkede adalet var” diyemez! [Naci Karadağ]
Yaşanılan insafsızlıklar, ahlaksızlıklar, vicdansızlıklar o kadar çoğaldı ki, ne yana dönsen onlarca, yüzlercesini görüyor ve her biri ayrı ayrı vicdanlarımızda yaralar açıyor.
Yola çıkarken, ataletten, vicdandan, insaftan, imandan, iz’andan bahsedenlerin ne tür bir canavara dönüştüğünü ilerde çok daha ne göreceğiz. Şimdilerde yaralar sıcak olduğu için çok kimse belki farkında bile değil.
Darmadağın edilen, paramparça edilip savrulan hayatların haddi hesabı yok.
Daha fenası koskoca bir toplum, yaşanan tüm bu felaketi sadece seyrediyor.
Karşı çıkmak bir yana, rahatsız dahi olmuyor, gördüğü anda başını çeviriyor.
Şeytanın en sevdiği şeyi yapıyor; susarak ortak olarak kötülüğün uzun sürmesine ve karanlığın koyulaşmasına aracı oluyor, katkıda bulunuyor.
Bugün sizlere sosyal medyada denk geldiğim ve beni günlerce etkileyen bir öyküyü doğrudan aktaracak ve sonunda birkaç cümle edeceğim. Birkaç küçük noktalama dışında müdahalede bulunmadığımın bilinmesini isterim.
“Bugün mahalleden bir amcamızın cenaze namazında ortaokuldan sınıf arkadaşıma rastladım.
Ben fen lisesine giderken onun daha yüksek puanı olmasına rağmen Adana Polis Kolejini tercih etmişti. O günden sonra da belki 3 belki 5 defa karşılaşmıştık.
Dedim “gel bir çay içelim.”
Hal hatırdan sonra dedim “nerelerdesin, aktif çalışıyor musun, emekli misin?”
Ve bundan sonra duyduklarım tam bir fecaat.
Sinemada seyretsek yarı olmadan salonu terk edersiniz “bu kadar da olmaz” diye.
15 Temmuzdan yaklaşık 1 yıl önce arkadaşın cerrah olan eşi alımı yapılan malzemelere “teknik şartname ile uyuşmuyor” diye rapor tutmuş ve kullanılması durumunda hayati risk oluşturur diye kullanmayı reddetmiş.
Ve sıralı amirlerinden önce rica sonrasında tehdit içerikli sözler işitmiş ama doğru olanı yapmaya devam etmiş. 15 Temmuz’dan sonraki ilk furyada açığa alınmış.
Eşi açıkta diye benim Emniyet müdürü arkadaşımı ihraç etmişler.
Daha sonra da doktor eşini, “eşin ihraç” diye ihraç etmişler.
Emniyet müdürü arkadaşımın pilot üsteğmen kardeşini “abin ihraç” diye ihraç etmişler.
Kısa bir aradan sonra üsteğmenin öğretmen eşini de, kocasından dolayı ihraç etmişler.
Bitmedi…
Öğretmen hanımefendinin nüfus memuru anne ve babası da, daha sonra kızlarından dolayı ihraç olmuş!
Müdür arkadaşım eldeki sermaye ile ufak bir işletme kurup çalışmaya başlamış.
Derken tıp fakültesini bitiren kızlarının güvenlik soruşturması menfi olduğu gerekçesiyle ataması yapılmamış.
Bunlar üst üste gelirken bizim müdürü içeri almışlar.
6 ay sonraki ilk duruşmada savcı “aleyhinde bir delil yok ama delil oluşma ihtimaline karşı tutukluluk halinin devamına” talep etmiş ve mahkemenin 28’lik yargıcı kabul etmiş.
14 ay içeride kaldıktan sonra şartlı tahliye olmuş…
Sakın bana hiç kimse “ülkede adalet var” demesin.”
Daha üzerinden bir yıl bile geçmeyen yaşanmış bir zulüm örneği burada.
Elbette iktidarın ve yandaşlarının bu yaşanmışlıkları görmezden geleceğini biliyoruz. Toplumun diğer kesimi ise ya hasetten ya da kendi başlarına gelmeden bu tür zalimliklere ses çıkarmayacaklar sanırım.
Böyle bir beklentiyi de çoktandır ihtimal dışına bıraktık maalesef.
Bu tür zalimlikleri anlatıp muhatabına baktığınızda “Ama siz de” dediği an insanın “bu yaşanılanlar bu ülkeye az bile” diyesi geliyor artık.
Her zulümde doğru olsun olmasın, başka bir hatanın, geçmişin suskunluğa gerekçe olarak ortaya dökülmesi bu devrin en önemli ahlaksızlıkların biridir sanırım.
Bir insanın hiçbir delil, haklı gerekçe olmadan, birkaç alçağın sözüyle hayatının paramparça edilmesi, eşi, çoluğu çocuğu, anne babasının bile hayatının mahvedilmesi Erdoğan-Ergenekon iktidarına nasip oldu.
Elbette bir gün hukuk döner ve bunların hesabı sorulur.
Bu notu aktaran arkadaş lafını şöyle bitiriyordu:
“Daha düne kadar kardeşlikten dem vuran, “mağdur ediliyoruz” diye salya sümük ağlayan siyasal İslamcıların ellerine fırsat geçince ne denli yıkıcı olduklarını hep birlikte gördük.
O değil de bunların azgınlıkları yüzünden toplu bir cezalandırmaya maruz kalacağız diye korkuyorum.”
Açıkça ifade edeyim ki, aynı endişeyi taşıyorum.
Bu kadar korkunç zulümlere sessiz kalan bir toplumun top yekûn olarak cezalandırılacağına olan inancım gittikçe pekişiyor.
Allah mazlumları korusun, diye dua etmekten başka bir şey gelmiyor elden ne yazık ki!
[Naci Karadağ] 22.10.2018 [TR724]
Yola çıkarken, ataletten, vicdandan, insaftan, imandan, iz’andan bahsedenlerin ne tür bir canavara dönüştüğünü ilerde çok daha ne göreceğiz. Şimdilerde yaralar sıcak olduğu için çok kimse belki farkında bile değil.
Darmadağın edilen, paramparça edilip savrulan hayatların haddi hesabı yok.
Daha fenası koskoca bir toplum, yaşanan tüm bu felaketi sadece seyrediyor.
Karşı çıkmak bir yana, rahatsız dahi olmuyor, gördüğü anda başını çeviriyor.
Şeytanın en sevdiği şeyi yapıyor; susarak ortak olarak kötülüğün uzun sürmesine ve karanlığın koyulaşmasına aracı oluyor, katkıda bulunuyor.
Bugün sizlere sosyal medyada denk geldiğim ve beni günlerce etkileyen bir öyküyü doğrudan aktaracak ve sonunda birkaç cümle edeceğim. Birkaç küçük noktalama dışında müdahalede bulunmadığımın bilinmesini isterim.
“Bugün mahalleden bir amcamızın cenaze namazında ortaokuldan sınıf arkadaşıma rastladım.
Ben fen lisesine giderken onun daha yüksek puanı olmasına rağmen Adana Polis Kolejini tercih etmişti. O günden sonra da belki 3 belki 5 defa karşılaşmıştık.
Dedim “gel bir çay içelim.”
Hal hatırdan sonra dedim “nerelerdesin, aktif çalışıyor musun, emekli misin?”
Ve bundan sonra duyduklarım tam bir fecaat.
Sinemada seyretsek yarı olmadan salonu terk edersiniz “bu kadar da olmaz” diye.
15 Temmuzdan yaklaşık 1 yıl önce arkadaşın cerrah olan eşi alımı yapılan malzemelere “teknik şartname ile uyuşmuyor” diye rapor tutmuş ve kullanılması durumunda hayati risk oluşturur diye kullanmayı reddetmiş.
Ve sıralı amirlerinden önce rica sonrasında tehdit içerikli sözler işitmiş ama doğru olanı yapmaya devam etmiş. 15 Temmuz’dan sonraki ilk furyada açığa alınmış.
Eşi açıkta diye benim Emniyet müdürü arkadaşımı ihraç etmişler.
Daha sonra da doktor eşini, “eşin ihraç” diye ihraç etmişler.
Emniyet müdürü arkadaşımın pilot üsteğmen kardeşini “abin ihraç” diye ihraç etmişler.
Kısa bir aradan sonra üsteğmenin öğretmen eşini de, kocasından dolayı ihraç etmişler.
Bitmedi…
Öğretmen hanımefendinin nüfus memuru anne ve babası da, daha sonra kızlarından dolayı ihraç olmuş!
Müdür arkadaşım eldeki sermaye ile ufak bir işletme kurup çalışmaya başlamış.
Derken tıp fakültesini bitiren kızlarının güvenlik soruşturması menfi olduğu gerekçesiyle ataması yapılmamış.
Bunlar üst üste gelirken bizim müdürü içeri almışlar.
6 ay sonraki ilk duruşmada savcı “aleyhinde bir delil yok ama delil oluşma ihtimaline karşı tutukluluk halinin devamına” talep etmiş ve mahkemenin 28’lik yargıcı kabul etmiş.
14 ay içeride kaldıktan sonra şartlı tahliye olmuş…
Sakın bana hiç kimse “ülkede adalet var” demesin.”
Daha üzerinden bir yıl bile geçmeyen yaşanmış bir zulüm örneği burada.
Elbette iktidarın ve yandaşlarının bu yaşanmışlıkları görmezden geleceğini biliyoruz. Toplumun diğer kesimi ise ya hasetten ya da kendi başlarına gelmeden bu tür zalimliklere ses çıkarmayacaklar sanırım.
Böyle bir beklentiyi de çoktandır ihtimal dışına bıraktık maalesef.
Bu tür zalimlikleri anlatıp muhatabına baktığınızda “Ama siz de” dediği an insanın “bu yaşanılanlar bu ülkeye az bile” diyesi geliyor artık.
Her zulümde doğru olsun olmasın, başka bir hatanın, geçmişin suskunluğa gerekçe olarak ortaya dökülmesi bu devrin en önemli ahlaksızlıkların biridir sanırım.
Bir insanın hiçbir delil, haklı gerekçe olmadan, birkaç alçağın sözüyle hayatının paramparça edilmesi, eşi, çoluğu çocuğu, anne babasının bile hayatının mahvedilmesi Erdoğan-Ergenekon iktidarına nasip oldu.
Elbette bir gün hukuk döner ve bunların hesabı sorulur.
Bu notu aktaran arkadaş lafını şöyle bitiriyordu:
“Daha düne kadar kardeşlikten dem vuran, “mağdur ediliyoruz” diye salya sümük ağlayan siyasal İslamcıların ellerine fırsat geçince ne denli yıkıcı olduklarını hep birlikte gördük.
O değil de bunların azgınlıkları yüzünden toplu bir cezalandırmaya maruz kalacağız diye korkuyorum.”
Açıkça ifade edeyim ki, aynı endişeyi taşıyorum.
Bu kadar korkunç zulümlere sessiz kalan bir toplumun top yekûn olarak cezalandırılacağına olan inancım gittikçe pekişiyor.
Allah mazlumları korusun, diye dua etmekten başka bir şey gelmiyor elden ne yazık ki!
[Naci Karadağ] 22.10.2018 [TR724]
Demokrasinin çöküşünde anayasa ve yargı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Yargının bağımsız olması, demokratik rejimlerin olmazsa olmazıdır. Bunun en önemli nedeni, yürütmenin gücünün sınırlandırılmasıdır. Tüm rejim tartışmalarında, kontrol ve dengeden bahsederken, esasında gücün nasıl sınırlandırılacağı sorunsalıyla ilgileniyoruz. Yürütmenin gücünün sınırlandırılması, anayasal rejimlerle garanti altına alınabilir. Önemli olan, anayasanın devletin mimarisini güçler ayrılığını tesis edecek şekilde kurgulamasıdır. Yine bir başka önemli unsur, anayasanın Türkiye’de çoğunlukla anlaşıldığı şekilde sadece bir kâğıt parçası olarak değil, ruhuyla beraber, bir gelenek ve değerler manzumesi olarak algılanmasıdır. Anayasanın uygulanması, kontrol ve denge mekanizmasının olmazsa olmazıdır. Uygulanmıyorsa, demokratik bir rejimin gerilemesi ve çöküşü kaçınılmazdır. Uçağın kanatsız uçamayacağı meselesinin aerodinamik kanunla sabit olması gibi, demokrasi kuramında da anayasal devlet mimarisinin sağlayacağı güçler ayrılığı temel bir kanun gibidir. Yürütmenin yetkilerinin kısıtlanması bu nedenle yaşamsaldır. Eğer yürütme kendisini anayasal bağlayıcılıklardan kurtarırsa, bilin ki bu işin sonunda demokrasi önce erozyona uğrar, sonrasında ise kritik eşik aşılınca artık demokrasi tümüyle ortadan kalkar ve yerine otoriteryan bir rejim kurulur. Bu rejimin kurulması, “yeni rejim kurduk!” diye bağırılmasa da, bir gerçektir. Türkiye’de yaşanılan süreç buydu, varılan sonuç da bu olmuştur!
Yargının bağımsız olması gerekliliğinde baştaki liderlerin denetlenmesi de bir başka önemli konu. Örneğin ABD başkanı Trump gibi birçok lider, yürütme erkinin başına geçtiklerinde, sisteme daha fazla nüfuz ederek onu dönüştürmeye çalışıyorlar. Sistem ise bu tür girişimlerin bertaraf edilmesi için belli bir “bağışıklık sistemine” sahiptir. İşte bu bağışıklık sisteminin en önemli unsuru, yasama organının gücünün ayırtında olarak hareket etmesi ve anayasal mimariyi ortadan kaldırabilecek ya da en azından ona zarar verebilecek yasal düzenlemelere geçit vermemesidir. Bundan sonraki bağışıklık sistemi aşaması ise, Anayasa mahkemesi türü yargı organlarının – eğer meclis hata yapmışsa – hatayı telafi ederek anayasal mimariyi korumasıdır. Bu konstellasyonda en önemli unsur, yürütmenin tepesindeki kişidir. Trump’ın ABD’de Erdoğan veya Putin gibi istediği keyfi uygulamaları yapamamasının nedeni, politik sistemin bağışıklık mekanizmasının çalışıyor olması. Bu, işleyen demokrasi tanımında en başta gelen ön koşuldur. Bunun teknik terimi kurumsallaşma. Kurumsallaşan anayasal düzen, anayasadan daha fazlasıdır. Kurumların anayasayı hazmetmesi ve içselleştirmeleri, anayasanın onlara verdiği görevleri ve sorumlulukları canları pahasına korumaları, kurum kimliğinin demokratik rejimlerde neden önemli olduğu meselesinde bize önemli ipuçları verebilir. Yargı, lideri hizaya getirir, parlamento lideri frenler, bürokrasi lidere gidilebilecek ana yolları sunar. Liderin anayasal rejimin kendisine verdiği yetkileri aşması ve anayasayı es geçmesi böylelikle önlenmiş olur.
Maalesef, anayasal düzenimizin değerini bilemedik
Yatay hiyerarşilerin engellenmesi, konuyu ilgilendiren bir başka meseledir. Bu noktaya kadar ele alınan mevzular, devletin dikey hiyerarşik yapısını ilgilendiriyor. Oysa dikey hiyerarşi, sistemin mekanik kısmıdır. Bir de sistemin gayrı resmi ilişkilere dayalı, kurumsal çerçevenin dışında olan bir hareket sahası var. Gerçi bu olmasa, işin en idealidir. Ama her devlette bu tür bir saha – dar veya geniş – bulunur. Mesela yürütme erkindeki etkin kişilerin, yargı ve yasama erkine “yatay” müdahaleleri, doğrudan bir emir-komuta şeklinde olmasa bile, etkin etki şeklinde gerçekleşebilir. Örneğin, anayasaya aykırı bir yasayı yasalaştırmak için baskı uygulayan otoriterleşmeye meyilli bir lider, kurduğu “yatay” ilişkilerle anayasa mahkemesi türevi denetleyici ve engelleyici organları içlerine sirayet ederek ekarte edebilir. Bunun da örnekleri, demokratik bakımdan gerileyen rejimlerde çokça görülüyor.
Anayasa bir kez delinirse bir şey olmaz demişti Özal. Ah, ah! Bunun öyle olmadığını bu yaşadığımız korkunç süreçte görmedik mi? Anayasa çok yaşamsaldır bir demokratik rejimde. Daha da önemlisi, anayasa, devlet mimarisinin ana planıdır. Mimarinin gecekondulaşması, binanın (devletin) taşıyıcısı olan kolonlara ve kirişlere zarar verebilir ve binanın tümüyle çökmesine neden olabilir. Türkiye’de olan budur. Maalesef, anayasal düzenimizin değerini bilemedik. Bu düzenin hassas dengeleri olduğunu anlayamadık, ülkece.
Elitlerin halka rağmen yapmak istedikleri siyasal rejimler veto mekanizmalarına sebep oldu
Bir diğer mesele, anayasal “giysinin” toplumsal “vücuda” uygunluğu sorunsalıdır. Türkiye’de her daim politik kültürle alakalı sekülerlik-dindarlık ilişkisi, sistem üzerinde belirleyici oldu. Öte yandan, milletin tanımlanmasında ortak bir zemin oluşturulamadı. İddialı önermeler bunlar, farkındayım. Ama benim penceremden gerçek böyle görünüyor. Türkiye’de Tanzimat’tan beri siyasi elitler, modernleştirici reformları gerçekleştirirlerken, ister istemez Avrupa sistemlerini örnek aldılar. Kopyalanan siyasi sistemler genelde – en azından kısa vadede – çok iyi sonuç vermeyebiliyor. Maalesef Türkiye’de asgari sabır konusunda da sorunlarımız olduğu bir gerçek. Dahası, bu sistemi empoze etmek gerekti. Yani jakobence metotlarla, eskinin yerine yeniyi getirmek için, Jöntürklerin ve İttihatçıların metotları ile Kemalist rejimin metotları benzerdir. Bu durum ister istemez reform talep eden sayıca azınlıkla ama güçlü siyasi (ve askeri) elitlere karşı sayıca fazla ama etki bakımından güçsüz bir kitlenin karşı karşıya gelmesine neden oldu. Elitlerin halka rağmen yapmak istedikleri siyasal rejim tasarımları, konsensüs üzerine oturmadığından, daima siyasi sistemin yalpalamasına ve veto mekanizmalarının (askeri vesayet gibi) meşruiyetine veya gerekliliğine sebep oldu.
Erdoğan’ın ve AKP’nin transformasyonunu bu çerçevede ele almak kanısındayım. Elbette tek neden tek sonuç gibi determinist bir yaklaşımdan çok, bunun da etki faktörlerinden biri olduğunu ileri sürüyorum. Yargı bağlamında, güçler ayrılığının işlememesinin nedenlerini araştırdığım bu yazıda, Türkiye’de meselenin ne olduğunu özet olarak ortaya koymaya çalıştım.
Şunları söyleyerek kapatalım: Yargı, anayasal zir zeminde değerlendirilebilir. Anayasanın uygulanmadığı (kısmen ya da tamamen, hiç fark etmez) bir demokratik rejim düşünülemez. Anayasa, rejimin mimarisidir ve salt bir metinden ibaret değildir. Bir değerler ve öncelikler parametresidir. Hücresel düzeyde siyasi ve hatta sosyal sistemin üzerinde kısa, orta ve uzun vadede etkileri olan bir belirleyicidir. Yargının çürümesi, anayasanın ölmesinin bir sonucudur. Çünkü anayasa bedense, yargı o bedenin bir organı veya parçasıdır, dolayısıyla o da ölmeye mahkûmdur. Anayasayı öldüren dinamikler, çok çeşitli. Türkiye’de rejimin çöküşünde anayasadan sapmayı normal kabul eden algı, bugünkü otoriteryan İslamofaşist rejimin ana meşruiyet dayanağıdır. Dolayısıyla, muhalefeti ve bürokrasisi ile, medyası ve aydını ile, anayasanın erimesine ses çıkartmayan tüm paydaşlar, demokratik çürümenin ve çöküşün ortak failleridir. Dolayısıyla da, yeni rejimin mimarisini hayata geçiren inşaat işçileri de onlardır. Hala bu şartlara karşın, yerel seçimlerdeki adaylar üzerinden siyaset yapan muhalefet, Titanik batarken piyano eşliğinde vals yapan yolcuları andırıyor. Ne büyük bir aymazlık! Uyguladığı her siyasal talimatla rejimin biraz daha karanlığa gömülmesine sebep olan yargı gibi, tüm sorunların başında, anayasal düzenin ortadan kalkması gelmekte. Bu rejimde yargının siyasetin köpeği olmasına şaşırmalı mı?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 22.10.2018 [TR724]
Yargının bağımsız olması gerekliliğinde baştaki liderlerin denetlenmesi de bir başka önemli konu. Örneğin ABD başkanı Trump gibi birçok lider, yürütme erkinin başına geçtiklerinde, sisteme daha fazla nüfuz ederek onu dönüştürmeye çalışıyorlar. Sistem ise bu tür girişimlerin bertaraf edilmesi için belli bir “bağışıklık sistemine” sahiptir. İşte bu bağışıklık sisteminin en önemli unsuru, yasama organının gücünün ayırtında olarak hareket etmesi ve anayasal mimariyi ortadan kaldırabilecek ya da en azından ona zarar verebilecek yasal düzenlemelere geçit vermemesidir. Bundan sonraki bağışıklık sistemi aşaması ise, Anayasa mahkemesi türü yargı organlarının – eğer meclis hata yapmışsa – hatayı telafi ederek anayasal mimariyi korumasıdır. Bu konstellasyonda en önemli unsur, yürütmenin tepesindeki kişidir. Trump’ın ABD’de Erdoğan veya Putin gibi istediği keyfi uygulamaları yapamamasının nedeni, politik sistemin bağışıklık mekanizmasının çalışıyor olması. Bu, işleyen demokrasi tanımında en başta gelen ön koşuldur. Bunun teknik terimi kurumsallaşma. Kurumsallaşan anayasal düzen, anayasadan daha fazlasıdır. Kurumların anayasayı hazmetmesi ve içselleştirmeleri, anayasanın onlara verdiği görevleri ve sorumlulukları canları pahasına korumaları, kurum kimliğinin demokratik rejimlerde neden önemli olduğu meselesinde bize önemli ipuçları verebilir. Yargı, lideri hizaya getirir, parlamento lideri frenler, bürokrasi lidere gidilebilecek ana yolları sunar. Liderin anayasal rejimin kendisine verdiği yetkileri aşması ve anayasayı es geçmesi böylelikle önlenmiş olur.
Maalesef, anayasal düzenimizin değerini bilemedik
Yatay hiyerarşilerin engellenmesi, konuyu ilgilendiren bir başka meseledir. Bu noktaya kadar ele alınan mevzular, devletin dikey hiyerarşik yapısını ilgilendiriyor. Oysa dikey hiyerarşi, sistemin mekanik kısmıdır. Bir de sistemin gayrı resmi ilişkilere dayalı, kurumsal çerçevenin dışında olan bir hareket sahası var. Gerçi bu olmasa, işin en idealidir. Ama her devlette bu tür bir saha – dar veya geniş – bulunur. Mesela yürütme erkindeki etkin kişilerin, yargı ve yasama erkine “yatay” müdahaleleri, doğrudan bir emir-komuta şeklinde olmasa bile, etkin etki şeklinde gerçekleşebilir. Örneğin, anayasaya aykırı bir yasayı yasalaştırmak için baskı uygulayan otoriterleşmeye meyilli bir lider, kurduğu “yatay” ilişkilerle anayasa mahkemesi türevi denetleyici ve engelleyici organları içlerine sirayet ederek ekarte edebilir. Bunun da örnekleri, demokratik bakımdan gerileyen rejimlerde çokça görülüyor.
Anayasa bir kez delinirse bir şey olmaz demişti Özal. Ah, ah! Bunun öyle olmadığını bu yaşadığımız korkunç süreçte görmedik mi? Anayasa çok yaşamsaldır bir demokratik rejimde. Daha da önemlisi, anayasa, devlet mimarisinin ana planıdır. Mimarinin gecekondulaşması, binanın (devletin) taşıyıcısı olan kolonlara ve kirişlere zarar verebilir ve binanın tümüyle çökmesine neden olabilir. Türkiye’de olan budur. Maalesef, anayasal düzenimizin değerini bilemedik. Bu düzenin hassas dengeleri olduğunu anlayamadık, ülkece.
Elitlerin halka rağmen yapmak istedikleri siyasal rejimler veto mekanizmalarına sebep oldu
Bir diğer mesele, anayasal “giysinin” toplumsal “vücuda” uygunluğu sorunsalıdır. Türkiye’de her daim politik kültürle alakalı sekülerlik-dindarlık ilişkisi, sistem üzerinde belirleyici oldu. Öte yandan, milletin tanımlanmasında ortak bir zemin oluşturulamadı. İddialı önermeler bunlar, farkındayım. Ama benim penceremden gerçek böyle görünüyor. Türkiye’de Tanzimat’tan beri siyasi elitler, modernleştirici reformları gerçekleştirirlerken, ister istemez Avrupa sistemlerini örnek aldılar. Kopyalanan siyasi sistemler genelde – en azından kısa vadede – çok iyi sonuç vermeyebiliyor. Maalesef Türkiye’de asgari sabır konusunda da sorunlarımız olduğu bir gerçek. Dahası, bu sistemi empoze etmek gerekti. Yani jakobence metotlarla, eskinin yerine yeniyi getirmek için, Jöntürklerin ve İttihatçıların metotları ile Kemalist rejimin metotları benzerdir. Bu durum ister istemez reform talep eden sayıca azınlıkla ama güçlü siyasi (ve askeri) elitlere karşı sayıca fazla ama etki bakımından güçsüz bir kitlenin karşı karşıya gelmesine neden oldu. Elitlerin halka rağmen yapmak istedikleri siyasal rejim tasarımları, konsensüs üzerine oturmadığından, daima siyasi sistemin yalpalamasına ve veto mekanizmalarının (askeri vesayet gibi) meşruiyetine veya gerekliliğine sebep oldu.
Erdoğan’ın ve AKP’nin transformasyonunu bu çerçevede ele almak kanısındayım. Elbette tek neden tek sonuç gibi determinist bir yaklaşımdan çok, bunun da etki faktörlerinden biri olduğunu ileri sürüyorum. Yargı bağlamında, güçler ayrılığının işlememesinin nedenlerini araştırdığım bu yazıda, Türkiye’de meselenin ne olduğunu özet olarak ortaya koymaya çalıştım.
Şunları söyleyerek kapatalım: Yargı, anayasal zir zeminde değerlendirilebilir. Anayasanın uygulanmadığı (kısmen ya da tamamen, hiç fark etmez) bir demokratik rejim düşünülemez. Anayasa, rejimin mimarisidir ve salt bir metinden ibaret değildir. Bir değerler ve öncelikler parametresidir. Hücresel düzeyde siyasi ve hatta sosyal sistemin üzerinde kısa, orta ve uzun vadede etkileri olan bir belirleyicidir. Yargının çürümesi, anayasanın ölmesinin bir sonucudur. Çünkü anayasa bedense, yargı o bedenin bir organı veya parçasıdır, dolayısıyla o da ölmeye mahkûmdur. Anayasayı öldüren dinamikler, çok çeşitli. Türkiye’de rejimin çöküşünde anayasadan sapmayı normal kabul eden algı, bugünkü otoriteryan İslamofaşist rejimin ana meşruiyet dayanağıdır. Dolayısıyla, muhalefeti ve bürokrasisi ile, medyası ve aydını ile, anayasanın erimesine ses çıkartmayan tüm paydaşlar, demokratik çürümenin ve çöküşün ortak failleridir. Dolayısıyla da, yeni rejimin mimarisini hayata geçiren inşaat işçileri de onlardır. Hala bu şartlara karşın, yerel seçimlerdeki adaylar üzerinden siyaset yapan muhalefet, Titanik batarken piyano eşliğinde vals yapan yolcuları andırıyor. Ne büyük bir aymazlık! Uyguladığı her siyasal talimatla rejimin biraz daha karanlığa gömülmesine sebep olan yargı gibi, tüm sorunların başında, anayasal düzenin ortadan kalkması gelmekte. Bu rejimde yargının siyasetin köpeği olmasına şaşırmalı mı?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 22.10.2018 [TR724]
Zidane ve Ronaldo’suz Real çöktü [Hasan Cücük]
Real Madrid’i farklı kılan özellikleri var. Sadece İspanya sınırları içinde değil dünya çapında başarılara imza atmış bir kulüp. Avrupa’da Kupa 1’in tartışmasız bir numarası. Son 3 yıl Şampiyonlar Ligi’ni kimseye bırakmayıp, kırılması zor bir rekorun sahibi. Ama bu sezon farklı bir Real Madrid var. Yukarıdaki başarılarla ters bir Real Madrid izliyoruz.
Real Madrid, takımı Ocak 2016’da Zinedine Zidane emanet ettiğinde kafalardaki soru işaretlerinin silinmesi sadece bir kaç ay sürüyordu. Ligde alınan sonuçlara Avrupa’da Şampiyonlar Ligi eklenince Zidane’nin Real yıllarının çok uzun süreceği konuşulmaya başlıyordu. Real Madrid, Zidane ile farklı bir kimliğe bürünmüştü. 2008’te Pep Guardiola’nın Barcelona ile yakaladığı ivmeyi Real Madrid Zidane ile yakalıyordu. Çıktığı her finali kazanan bir Real vardı.
Real Madrid mayıs ayında Liverpool’u yenip üst üste 3. kez Şampiyonlar Ligi kupasını müzesine götürdükten günler sonra Zidane şokuyla sarsılıyordu. 2,5 yıla büyük başarılar sığdıran Zidane, görevinden istifa ettiğini açıklıyordu. Herkes için büyük sürpriz olan bu açıklamadan sonra kafalarda iki soru vardı. Biri takımı kim çalıştıracak. Diğeri gelen, gideni unutturacakmıydı.
Cristiano Ronaldo, 5 yıllık Manchester United defterini kapatıp 94 milyon Euro karşılığında Real Madrid yolunu tutarken takvim yaprakları 2009’u gösteriyordu. Dünyanın belki en yetenekli oyuncusu değildi ama dünyanın en çalışkan isimlerinden biriydi Portekizli yıldız. Nitekim Ronaldo, United günlerinin başarısını Real’a taşıyor hatta daha ileriye götürüyordu. Gol atmak Ronaldo için sıradan bir durumdu. Messi ile verdiği amansız yarışında etkisiyle attıkça coşuyor, coştukça Real Madrid kazanıyordu.
Özellikle Şampiyonlar Ligi’nde Ronaldo bir başke oynuyordu. Liverpool’u yenip kupayı kazandıkları akşam teri kurumadan Ronaldo, Real Madrid’den ayrılık sinyallerini veriyordu. Başkan Perez, Ronaldo’nun kalacağını garanti etmesine karşılık, ayrılık söylentisi kısa sürede gerçeğe dönüşüyordu. Ronaldo 9 yıllık Real defterini kapatıp, 117 milyon Euro bedelle 33 yaşında Juventus yolunu tutuyordu.
Real Madrid, Zidane’nin yerine İspanya milli takımını Rusya’ya taşıyan Julen Lopetegui’yi getiriyordu. Ronaldo’nun boşluğunu doldurmak için yaotığı hamleler ise sonuçsuz kalıyordu. Neymar, Harry Kane, Eden Hazard, Portekizli yıldızın yerine düşünülen isimler oluyordu. Çaldığı kapıdan olumsuz cevap alan Real Madrid, kadrosunu Vinicius Junior, Thibaut Courtois, Alvaro Odriozola ve Mariano Díaz ile güçlendiriyordu. Courtois ile kaleyi sağlama alan Real Madrid, Diaz ile golleri bulmayı amaçlıyordu.
Sezonun ilk 3 haftasında alınan 3 galibiyet Real Madrid’in Zidane ve Ronaldo’yu aramayacağını gösteriyordu. İlk 3 haftada rakip filelere bırakılan 10 gol, Ronaldosuz da gol atarız mesajını veriyordu. 4. hafta gelen Bilabo beraberliği, Espanyol galibiyetiyle unutturuluyordu. Düşüş ise Sevilla deplasmanında alınan 3-0’lık yenilgi ile başlıyordu. Kötü sonuçların yanında gol atmayı unutan bir Real Madrid vardı. Sevilla maçıyla başlayan gol orucu Atletico Madrid ve Alaves maçlarıyla devam ediyordu. Gol atamama krizi Şampiyonlar Ligi’ne de sirayet ediyordu. CSKA Moskova maçında gol atamayınca sahadan 1-0 yenik ayrılıyordu.
4 maçlık krize son verilmesi için Levante maçı bir fırsat oluyordu. Kendi seyircisi önünde daha maçın 13. dakikasında skor 2-0 rakip takım lehine oluyordu. Dakikalar ilerledikçe Real Madrid gol bulamıyordu. Maçın 72. dakikasında Marcelo’nun attığı gol 481 dakikalık gol orucuna son veriyordu. Cristiano Ronaldo’suz çıkılan 12 maçta Real Madrid 5 galibiyet, 2 beraberlik ve 5 yenilgi alıyordu. Dahası tam 481 dakika gol atamıyordu. Bu Real Madrid tarihinde bir ilkti. 2008-09 sezonundan sonra yine ilk kez 5 maç üst üste kazanamıyordu. Son 5 maçta 4 yenilgi ve 1 beraberlik alan Real Madrid sadece 1 gol atıp, kalesinde 7 gol görüyordu.
Lopetegui her ne kadar ‘Kovulmak, şuan düşündüğüm en son şey’ dese de çanlar İspanyol hoca için güçlü şekilde çalıyor. Ronaldo’nun ayrıldığı Modric’in Dünya Kupası’ndan yorgun döndüğü, Ramos’un yaşlandığı, Toni Kroos’un formsuz olduğu, Benzema’nın gol yollarında etkisiz kalması, Gareth Bale’in müzmin sakatlığına devam etmesi ve Lopetegui’nin Zidane’nin koltuğunu dolduramaması Real Madrid’i krizin içine çekti.
[Hasan Cücük] 22.10.2018 [TR724]
Real Madrid, takımı Ocak 2016’da Zinedine Zidane emanet ettiğinde kafalardaki soru işaretlerinin silinmesi sadece bir kaç ay sürüyordu. Ligde alınan sonuçlara Avrupa’da Şampiyonlar Ligi eklenince Zidane’nin Real yıllarının çok uzun süreceği konuşulmaya başlıyordu. Real Madrid, Zidane ile farklı bir kimliğe bürünmüştü. 2008’te Pep Guardiola’nın Barcelona ile yakaladığı ivmeyi Real Madrid Zidane ile yakalıyordu. Çıktığı her finali kazanan bir Real vardı.
Real Madrid mayıs ayında Liverpool’u yenip üst üste 3. kez Şampiyonlar Ligi kupasını müzesine götürdükten günler sonra Zidane şokuyla sarsılıyordu. 2,5 yıla büyük başarılar sığdıran Zidane, görevinden istifa ettiğini açıklıyordu. Herkes için büyük sürpriz olan bu açıklamadan sonra kafalarda iki soru vardı. Biri takımı kim çalıştıracak. Diğeri gelen, gideni unutturacakmıydı.
Cristiano Ronaldo, 5 yıllık Manchester United defterini kapatıp 94 milyon Euro karşılığında Real Madrid yolunu tutarken takvim yaprakları 2009’u gösteriyordu. Dünyanın belki en yetenekli oyuncusu değildi ama dünyanın en çalışkan isimlerinden biriydi Portekizli yıldız. Nitekim Ronaldo, United günlerinin başarısını Real’a taşıyor hatta daha ileriye götürüyordu. Gol atmak Ronaldo için sıradan bir durumdu. Messi ile verdiği amansız yarışında etkisiyle attıkça coşuyor, coştukça Real Madrid kazanıyordu.
Özellikle Şampiyonlar Ligi’nde Ronaldo bir başke oynuyordu. Liverpool’u yenip kupayı kazandıkları akşam teri kurumadan Ronaldo, Real Madrid’den ayrılık sinyallerini veriyordu. Başkan Perez, Ronaldo’nun kalacağını garanti etmesine karşılık, ayrılık söylentisi kısa sürede gerçeğe dönüşüyordu. Ronaldo 9 yıllık Real defterini kapatıp, 117 milyon Euro bedelle 33 yaşında Juventus yolunu tutuyordu.
Real Madrid, Zidane’nin yerine İspanya milli takımını Rusya’ya taşıyan Julen Lopetegui’yi getiriyordu. Ronaldo’nun boşluğunu doldurmak için yaotığı hamleler ise sonuçsuz kalıyordu. Neymar, Harry Kane, Eden Hazard, Portekizli yıldızın yerine düşünülen isimler oluyordu. Çaldığı kapıdan olumsuz cevap alan Real Madrid, kadrosunu Vinicius Junior, Thibaut Courtois, Alvaro Odriozola ve Mariano Díaz ile güçlendiriyordu. Courtois ile kaleyi sağlama alan Real Madrid, Diaz ile golleri bulmayı amaçlıyordu.
Sezonun ilk 3 haftasında alınan 3 galibiyet Real Madrid’in Zidane ve Ronaldo’yu aramayacağını gösteriyordu. İlk 3 haftada rakip filelere bırakılan 10 gol, Ronaldosuz da gol atarız mesajını veriyordu. 4. hafta gelen Bilabo beraberliği, Espanyol galibiyetiyle unutturuluyordu. Düşüş ise Sevilla deplasmanında alınan 3-0’lık yenilgi ile başlıyordu. Kötü sonuçların yanında gol atmayı unutan bir Real Madrid vardı. Sevilla maçıyla başlayan gol orucu Atletico Madrid ve Alaves maçlarıyla devam ediyordu. Gol atamama krizi Şampiyonlar Ligi’ne de sirayet ediyordu. CSKA Moskova maçında gol atamayınca sahadan 1-0 yenik ayrılıyordu.
4 maçlık krize son verilmesi için Levante maçı bir fırsat oluyordu. Kendi seyircisi önünde daha maçın 13. dakikasında skor 2-0 rakip takım lehine oluyordu. Dakikalar ilerledikçe Real Madrid gol bulamıyordu. Maçın 72. dakikasında Marcelo’nun attığı gol 481 dakikalık gol orucuna son veriyordu. Cristiano Ronaldo’suz çıkılan 12 maçta Real Madrid 5 galibiyet, 2 beraberlik ve 5 yenilgi alıyordu. Dahası tam 481 dakika gol atamıyordu. Bu Real Madrid tarihinde bir ilkti. 2008-09 sezonundan sonra yine ilk kez 5 maç üst üste kazanamıyordu. Son 5 maçta 4 yenilgi ve 1 beraberlik alan Real Madrid sadece 1 gol atıp, kalesinde 7 gol görüyordu.
Lopetegui her ne kadar ‘Kovulmak, şuan düşündüğüm en son şey’ dese de çanlar İspanyol hoca için güçlü şekilde çalıyor. Ronaldo’nun ayrıldığı Modric’in Dünya Kupası’ndan yorgun döndüğü, Ramos’un yaşlandığı, Toni Kroos’un formsuz olduğu, Benzema’nın gol yollarında etkisiz kalması, Gareth Bale’in müzmin sakatlığına devam etmesi ve Lopetegui’nin Zidane’nin koltuğunu dolduramaması Real Madrid’i krizin içine çekti.
[Hasan Cücük] 22.10.2018 [TR724]
Diyanet’ten şarkılar, ten nenni ten nenni nera na [Hakan Zafer]
“Dengeleri gözetme” gibi beylik laflara, kendimi engelleme zahmetine girmeden gıcık oluyorum. Yorumlamayı alaka koparma bilince, şom ağızlarda kenger sakızına dönüşüyor. Öyle bırakmıyor, haktan nasip almış bir sebebe dayanmayan her şeye, sonradan sebep bulma gibi bir rezalete düşüyorlar diye koca koca adamlara öfkeleniyorum da. “Yapıyorsa sebebi var, yoksa da buluruz” diye diye en önce kendi inandıklarıyla bağını koparan bu kimselerin, telif ve izah yeteneğiyle çözemeyeceği düğüm kalmadı. Bu kabiliyete, sadece ilim-bilim adamları değil sokaktaki vatandaş da erişmiş de haberimiz olmamış maalesef. Ortadaki öz güvene ise hayran kalmamak elde değil.
Dengeleri gözetmek, adaletle, hakla aynı zannedilince put tesirine ulaşıyor. Orada bunu yapamazsın, şurada bunu söyleyemezsin… Bu sınırları kim koyuyor beyim? Sen, ben ve Âdem’in kalan evlatları. Gecekondu arazisi çevirir, mafya sahası paylaşır gibi. Siyasete biri ceketini atmış, diğeri dinin üstünü küllemiş, öteki bilimi ciltlemiş, beriki ticareti mühürlemiş… İlla ısrar edeceksen buralarda bir yerlerde olayım diye, sana bana kalan alkışçı olmaktan ötesi değil. Teklifim, dengesizlik yapmak değil ama adil olmanın, haktan yana durup doğru söylemenin, hatayı görüp müdahale etmenin bozduğu dengeler varsa ne yapalım o halde? Birinin dengesi bozuldu, tekeri çomak gördü diye diğeri neden dengesiz, hatta –dindarların pek sevip abra kadabra gibi kullandığı terimle- fitne çıkarmış olsun?
*****
Denge gözetip eğilmenin de mahallesi yok. Geride kalan haftadan iki olta ucu solucanı, andımız meselesi ve Diyanetin, İlahiyat dekanlarıyla müftülerin arasını yapmaya çalıştığı il müftüleri istişare toplantısında lafı ne yapıp edip Gülen Hareketine getirmesi gibi…
Andımız meselesinde bir ben eksik kalayım kalmasına da Diyanet Reisi ve saz arkadaşlarının herkesten fazla şansı olduğunu ve kullanmaktan çekinmediklerini düşünüyorum. Her ne kadar en etkili silahı (fırak-ı dalle, sapkın grup) ilk çekmiş olsalar bile yer yer münasebet icat edip bu potansiyeli değerlendiriyorlar. Ne bileyim mesela, Alev Alatlı’dan, İlber Ortaylı’dan, artık en önemli işi Teşvikiye’de sanatçı cenazesinde gözükmek olmuş eski sanatçı yeni yatırımcılardan, hatta gurme Celal Şengör’den bile daha şanslılar. Cübbe giyiyor, konuşuyor, kırıp döküyorlar, millet “çarpılırız” korkusundan ses etmiyor. Yükleri ağır ama Cuma namazı öncesi cemaatin yarısını kâfir ilan edip on dakika sonra onlarla huşu içinde rükûa varabilmeyi kaldıracak sağlamlıkta bir omurgaya sahipler çok şükür.
Klasik Türk sanat müziğinde “ten nenni, ten nenni, nere na” nakaratlı şarkılar var. Alanım değil, elbette teknik izahı vardır ama bir dinleyici olarak ben bu eserlerden pek hazzetmiyorum. Beste yapılmış, güfte kısa gelince nağmeye kıyamamaktan mıdır nedir bilmiyorum, boşluk dolduruluyor galiba. Diyanet ve benzeri gibi siyasi konserler veren orkestraların işlevi de buna benziyor. Bestesi önceden yapılmış, güfte yetmiyor, nağmeyi taşıyacak uyduruk kelimelere ihtiyaç varsa bu tip adamlar dolgu korosu oluyor. Öyle ağır meseleler olmasına da gerek yok. Şuraya yazıyorum, başımıza gelirse hiç şaşırmam –inşallah gelmez-, marulun salataya yakışmadığına dair devletlilerin bir kanaati oldu diyelim, nice mübarek amca, Ankara’nın sıcak kaplıcalarında çimdikten sonra gelen esrikle, aynı yönde beyanatta bulunabilirler mesela.
Maksadım, kimin ne tarafta duracağını tarifle tercihlerine müdahale hevesi değil elbet ama adamlar tercih falan etmiyor düm düz ayıp ve bu ayıpla iftihar ediyor, mesele o.
[Hakan Zafer] 22.10.2018 [TR724]
Dengeleri gözetmek, adaletle, hakla aynı zannedilince put tesirine ulaşıyor. Orada bunu yapamazsın, şurada bunu söyleyemezsin… Bu sınırları kim koyuyor beyim? Sen, ben ve Âdem’in kalan evlatları. Gecekondu arazisi çevirir, mafya sahası paylaşır gibi. Siyasete biri ceketini atmış, diğeri dinin üstünü küllemiş, öteki bilimi ciltlemiş, beriki ticareti mühürlemiş… İlla ısrar edeceksen buralarda bir yerlerde olayım diye, sana bana kalan alkışçı olmaktan ötesi değil. Teklifim, dengesizlik yapmak değil ama adil olmanın, haktan yana durup doğru söylemenin, hatayı görüp müdahale etmenin bozduğu dengeler varsa ne yapalım o halde? Birinin dengesi bozuldu, tekeri çomak gördü diye diğeri neden dengesiz, hatta –dindarların pek sevip abra kadabra gibi kullandığı terimle- fitne çıkarmış olsun?
*****
Denge gözetip eğilmenin de mahallesi yok. Geride kalan haftadan iki olta ucu solucanı, andımız meselesi ve Diyanetin, İlahiyat dekanlarıyla müftülerin arasını yapmaya çalıştığı il müftüleri istişare toplantısında lafı ne yapıp edip Gülen Hareketine getirmesi gibi…
Andımız meselesinde bir ben eksik kalayım kalmasına da Diyanet Reisi ve saz arkadaşlarının herkesten fazla şansı olduğunu ve kullanmaktan çekinmediklerini düşünüyorum. Her ne kadar en etkili silahı (fırak-ı dalle, sapkın grup) ilk çekmiş olsalar bile yer yer münasebet icat edip bu potansiyeli değerlendiriyorlar. Ne bileyim mesela, Alev Alatlı’dan, İlber Ortaylı’dan, artık en önemli işi Teşvikiye’de sanatçı cenazesinde gözükmek olmuş eski sanatçı yeni yatırımcılardan, hatta gurme Celal Şengör’den bile daha şanslılar. Cübbe giyiyor, konuşuyor, kırıp döküyorlar, millet “çarpılırız” korkusundan ses etmiyor. Yükleri ağır ama Cuma namazı öncesi cemaatin yarısını kâfir ilan edip on dakika sonra onlarla huşu içinde rükûa varabilmeyi kaldıracak sağlamlıkta bir omurgaya sahipler çok şükür.
Klasik Türk sanat müziğinde “ten nenni, ten nenni, nere na” nakaratlı şarkılar var. Alanım değil, elbette teknik izahı vardır ama bir dinleyici olarak ben bu eserlerden pek hazzetmiyorum. Beste yapılmış, güfte kısa gelince nağmeye kıyamamaktan mıdır nedir bilmiyorum, boşluk dolduruluyor galiba. Diyanet ve benzeri gibi siyasi konserler veren orkestraların işlevi de buna benziyor. Bestesi önceden yapılmış, güfte yetmiyor, nağmeyi taşıyacak uyduruk kelimelere ihtiyaç varsa bu tip adamlar dolgu korosu oluyor. Öyle ağır meseleler olmasına da gerek yok. Şuraya yazıyorum, başımıza gelirse hiç şaşırmam –inşallah gelmez-, marulun salataya yakışmadığına dair devletlilerin bir kanaati oldu diyelim, nice mübarek amca, Ankara’nın sıcak kaplıcalarında çimdikten sonra gelen esrikle, aynı yönde beyanatta bulunabilirler mesela.
Maksadım, kimin ne tarafta duracağını tarifle tercihlerine müdahale hevesi değil elbet ama adamlar tercih falan etmiyor düm düz ayıp ve bu ayıpla iftihar ediyor, mesele o.
[Hakan Zafer] 22.10.2018 [TR724]
Siyaset, din, toplum ve Kaşıkçı hadisesi [Ahmet Kurucan]
Dünya, Washington Post yazarı Suud’lu Cemal Kaşıkçı’nın, İstanbul’daki Suudi Arabistan Konsolosluğu’nda öldürülmesi hadisesini konuşuyor. Cinayetin siyasi yönü konunun uzmanlarına ait. Fakat takip edebildiğim kadarıyla bu alanda konuşan birçok uzman sözü İslam dini, İslam toplumu, İslam kültürü, İslam-siyaset ilişkisi, İslam siyasetindeki iktidar-muhalefet ilişkisi gibi konulara getiriyor ve kendilerine göre yorumlarda bulunarak meseleyi farklı bir platforma taşıyorlar.
Doğru mu bu yaklaşım? Hem yanlış hem de doğru. Yanlıştan başlayayım. Eğer cinayet İslam dini ile irtibatlandırılıyorsa yanlış; çünkü son tahlilde Suud hükümetinin de kabul ettiği, sorumlularını açığa aldığı, cezalandıracağını söylediği bir cinayetten söz ediyoruz. Güncel ve aktüel bir olay. Bunun İslam dini ile ne alakası olabilir ki? İslam mı emrediyor Kaşıkçı’nın veya özellikleri her ne ise, o özelliklere sahip kişilerin öldürülmesini? Hangi ayet, hangi hadis, hangi Hz. Peygamber uygulaması? Bugün cereyan eden bir hadiseden 14 asır önce nazil olan bir dini sorumlu tutmanın tutarlı bir mantığı yansıttığı söylenebilir mi?
“Ortada bir insan hayatı söz konusu. İslam’da yok deyip kestirip atamazsınız.” Tamam ben de aynı şeyi söylüyorum. Kestirip atılmasın. En azından cinayetin aydınlatılması için güvenlik güçleri başta konu ile alakalı yetkililerin yapacağı araştırma ve sonuçları beklensin. Bu cinayet İslam’a saldırı için bahane olmasın.
Bu yaklaşıma şöyle bir itiraz yapılabilir; “Bu araştırmalardan ne bekliyorsunuz ki? Minareyi çalan kılıfını hazırlar. Nitekim şimdiye kadar yapılan çelişkili açıklamalar, duvarların boyanması, konsolosun ülkesine elini kolunu sallaya sallaya geri dönmesi vb. şeyler, gerçekleri olduğu gibi yansıtan doğru sonuçlar çıkmayacağının göstergesi.
Buna itiraz veya cevap sadedinde diyebileceğim hiçbir şey yok. Dudaklarımdan “siyasetin ahlakı” deyimi çıkıyor. Maalesef günümüz dünyasında siyasetin ahlakı bu. Yalan söylemenin fazilet sayıldığı, “size sizin vergilerinizle oluşan bütçenizi kullanarak hizmet edeceğiniz” vaadiyle iktidar olmuş insanların vatandaşlarına söyledikleri yalanlara “liderlik bu işte” denildiği bir dünyada yaşıyoruz. Ne diyebilirim ki? Keşke diyeceğim şeyler olsaydı. Keşke bu itiraza çok güçlü argümanlarla itiraz edebilseydim. Ahlaklı insanların siyaset yaptığı, iktidar veya muhalefette olduğu bir dünyada insan hayatının, insan haklarının, kul hakkının korunduğunu, “Devlet böylesi durumlarda bütün güçleri ile mazlumun yanındadır. İstihbarat, güvenlik ve adalet mekanizması el ele verir, gerçeği bütün çıplaklığı ile açığa çıkartır, suçlular cezalarını bulur” diyebilseydim. Böyle olmuyor. Böyle olmadı. Ve ihtimal Kaşıkçı cinayeti de dahil böyle olmayacak.
Pekâlâ İslam kültürü, İslam-siyaset ilişkisi, İslam siyasetindeki iktidar-muhalefet ilişkisi ile irtibatlandırma? Bu başta yaptığım tasnifteki “doğrudur” kısmının da cevabını teşkil edecek. Tekrara düşme pahasına açık ve net olarak bir kez daha ifade edeyim, Kaşıkçı cinayetinin İslam dini ile irtibatlandırılması yanlıştır ama Müslümanların tarihsel siyasi tecrübesi ile irtibatlandırılması doğrudur. İslam; bağlayıcı hükümleri, değerleri ve ilkeleri ile Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber pratiğinin adıdır. Müslümanların tarihsel tecrübesi ise onların İslam’dan anladıklarını söz ve eylemle ortaya koyduğu şeyin adıdır. Bu açıdan bakınca Müslümanların tarihsel siyasi tecrübelerinde görüyoruz ki iktidarı elde etmek, elde edilen iktidarı ve gücü başkalarına devretmemek, bu uğurda muhalefetin sesini kesmek ve öldürmek de dahil her türlü yola müracaat etmek inkarı kabil olmayan bir gerçekliktir. Burada da ağzıma “siyasetin doğası” deyimi pelesenk oluyor.
Bu gözlükle gayri-Müslim dünyaya baktığımızda da farklı bir manzara karşımıza çıkmıyor. Bakın isterseniz Hıristiyanların tarihsel siyasi tecrübesine. Katolik kilisesinin devlete hâkim olduğu yıllara. Siyasi erke muhalif olan vatandaşlarını aynı dine inanmış olmalarını dikkate almaksızın nasıl bertaraf ettiklerine, nasıl zulümler, eziyetler ve işkenceler yaptıklarına. Orta çağ Avrupası bunun örnekleri ile dolu.
Bu cümlelerimle Müslümanlarda var ama Hıristiyanlarda da var demek istemiyorum. Öyle bir kolaycılığa düşmek istemem. Aksine siyasetin doğası diyorum. Demek ki güç, iktidar, hükmetme makamına gelen insanlar oradan bir daha inmek istemiyor ve bu uğurda orantısız güç kullanarak muhaliflerini sindiriyor, bastırıyor, hapsediyor ve nihayet öldürüyorlar.
“Müslümanların tarihsel siyasi tecrübesinde var” cümleme geri döneyim. Eğer seçici bir tarih okuması yapmaz, tarihi inanç alanı ve tarihi şahsiyetleri inanç nesnesi haline getirmezseniz –ki bu ikisi de tarihi doğru anlama adına hayatî öneme sahip iki yaklaşımdır- bunu görebilirsiniz. Hz. Peygamber’den sonraki erken dönem siyasi tecrübeye bakın isterseniz. Hz. Ebu Bekir’in ‘Beni Saide’ bahçesinde devlet başkanı seçilmesi ile sonuçlanan tartışmalarla başlamıştır bu süreç. “Halifeler Kureyş’tendir” yaklaşımları bu tartışmaları sembolize eden beyanlardır.
Hz. Ömer, Hz, Osman ve Hz. Ali gibi Müslüman oldukları andan itibaren İslam dinine çok büyük yararlılıkları dokunan, Hz. Peygamberin arkadaşı, yeğeni, damadı ve kayınpederi sıfatlarına haiz olan insanlar öldürülmüştür. Hz. Ali döneminde cereyan eden 80 bine yakın insanın ölümü ile neticelenen iç savaşların hepsi de Müslümanların tarihsel siyasi tecrübesinde gördüğümüz iktidar-muhalefet savaşlarının sonucudur. ‘Şeyhu’l İslam’ fetvaları, kazasker onayları ile Osmanlı’lar döneminde öldürülen şehzadelere ne demeli? Hele bu fetvaların “Her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizamı alem için katletmek münasiptir” fermanları ile kanunlaştırılması ve ardından “siyaseten katl” kavramları ile meşrulaştırılması?
Diyelim ki iktidarı elde etme, padişah olma uğruna girdiği silahlı mücadelelerle halkın huzurunu bozan şehzadeler mer’i kanunlara göre öldürülmesi normal; pekâlâ beşikte öldürülen şehzadelere nasıl açıklama getirilecek?
Hasılı, seçici okuma yapmaz ve yukarıda dediğimiz gibi tarihi ve tarih içinde yerine alan ve bugünlere gelmemizde çok büyük emekleri olan şahsiyetleri kutsallaştırmazsanız bu gerçekleri görebilir, onlarla yüzleşebilir ve dediğim gibi İslamda değil ama Müslümanların tarihsel siyasi tecrübesinde muhalifleri yok etme vardır hükmüne varabilirsiniz. Yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermemesi için tekrar edeceğim, siyasi iktidarlar için devlet gücünü arkasına alarak muhalefeti sindirme, bastırma, ortadan kaldırma İslam dininde, dinin temel değerlerinde, Hz. Peygamber pratiğinde yoktur ama Müslümanların tarihinde vardır. Hem de dine rağmen vardır.
Kaşıkçı cinayetinin bunla alakası var mıdır? Bu soruya Kaşıkçı’nın Suud rejimi ile olan münasebetlerine bakarak cevap verebilirsiniz. Bu bakış açısı ile elde edeceğiniz malumatlar ise soruya evet cevabını vermenizi gerekli kılar. Zira Kaşıkçı’nın en önemli özelliği Suud halkı için takındığı özgürlükçü makale, konuşma ve davranışları ile tam bir rejim muhalifi olması. Dolayısıyla İstanbul Suud konsolosluğunda öldürülmesi de haklı olarak bununla irtibatlandırılıyor. Bizim söylediğimiz şey de bunun Müslümanların tarihi siyasal tecrübesinde var olduğudur. Küçümsediğim, önemsemediğim için değil ama benim için hiç de şaşırtıcı olmadı. Sadece 14 asırdan beri var olagelen ‘siyaseten katl’ zincirine bir halka daha eklendi. Hepsi bu. Hesabı da ahirete kaldı. Çünkü dünyada bunun hesabını görecek, gerçek manada suçluları cezalandırabilecek ne bir irade ne de bir idare var vesselam.
[Ahmet Kurucan] 22.10.2018 [TR724]
Doğru mu bu yaklaşım? Hem yanlış hem de doğru. Yanlıştan başlayayım. Eğer cinayet İslam dini ile irtibatlandırılıyorsa yanlış; çünkü son tahlilde Suud hükümetinin de kabul ettiği, sorumlularını açığa aldığı, cezalandıracağını söylediği bir cinayetten söz ediyoruz. Güncel ve aktüel bir olay. Bunun İslam dini ile ne alakası olabilir ki? İslam mı emrediyor Kaşıkçı’nın veya özellikleri her ne ise, o özelliklere sahip kişilerin öldürülmesini? Hangi ayet, hangi hadis, hangi Hz. Peygamber uygulaması? Bugün cereyan eden bir hadiseden 14 asır önce nazil olan bir dini sorumlu tutmanın tutarlı bir mantığı yansıttığı söylenebilir mi?
“Ortada bir insan hayatı söz konusu. İslam’da yok deyip kestirip atamazsınız.” Tamam ben de aynı şeyi söylüyorum. Kestirip atılmasın. En azından cinayetin aydınlatılması için güvenlik güçleri başta konu ile alakalı yetkililerin yapacağı araştırma ve sonuçları beklensin. Bu cinayet İslam’a saldırı için bahane olmasın.
Bu yaklaşıma şöyle bir itiraz yapılabilir; “Bu araştırmalardan ne bekliyorsunuz ki? Minareyi çalan kılıfını hazırlar. Nitekim şimdiye kadar yapılan çelişkili açıklamalar, duvarların boyanması, konsolosun ülkesine elini kolunu sallaya sallaya geri dönmesi vb. şeyler, gerçekleri olduğu gibi yansıtan doğru sonuçlar çıkmayacağının göstergesi.
Buna itiraz veya cevap sadedinde diyebileceğim hiçbir şey yok. Dudaklarımdan “siyasetin ahlakı” deyimi çıkıyor. Maalesef günümüz dünyasında siyasetin ahlakı bu. Yalan söylemenin fazilet sayıldığı, “size sizin vergilerinizle oluşan bütçenizi kullanarak hizmet edeceğiniz” vaadiyle iktidar olmuş insanların vatandaşlarına söyledikleri yalanlara “liderlik bu işte” denildiği bir dünyada yaşıyoruz. Ne diyebilirim ki? Keşke diyeceğim şeyler olsaydı. Keşke bu itiraza çok güçlü argümanlarla itiraz edebilseydim. Ahlaklı insanların siyaset yaptığı, iktidar veya muhalefette olduğu bir dünyada insan hayatının, insan haklarının, kul hakkının korunduğunu, “Devlet böylesi durumlarda bütün güçleri ile mazlumun yanındadır. İstihbarat, güvenlik ve adalet mekanizması el ele verir, gerçeği bütün çıplaklığı ile açığa çıkartır, suçlular cezalarını bulur” diyebilseydim. Böyle olmuyor. Böyle olmadı. Ve ihtimal Kaşıkçı cinayeti de dahil böyle olmayacak.
Pekâlâ İslam kültürü, İslam-siyaset ilişkisi, İslam siyasetindeki iktidar-muhalefet ilişkisi ile irtibatlandırma? Bu başta yaptığım tasnifteki “doğrudur” kısmının da cevabını teşkil edecek. Tekrara düşme pahasına açık ve net olarak bir kez daha ifade edeyim, Kaşıkçı cinayetinin İslam dini ile irtibatlandırılması yanlıştır ama Müslümanların tarihsel siyasi tecrübesi ile irtibatlandırılması doğrudur. İslam; bağlayıcı hükümleri, değerleri ve ilkeleri ile Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber pratiğinin adıdır. Müslümanların tarihsel tecrübesi ise onların İslam’dan anladıklarını söz ve eylemle ortaya koyduğu şeyin adıdır. Bu açıdan bakınca Müslümanların tarihsel siyasi tecrübelerinde görüyoruz ki iktidarı elde etmek, elde edilen iktidarı ve gücü başkalarına devretmemek, bu uğurda muhalefetin sesini kesmek ve öldürmek de dahil her türlü yola müracaat etmek inkarı kabil olmayan bir gerçekliktir. Burada da ağzıma “siyasetin doğası” deyimi pelesenk oluyor.
Bu gözlükle gayri-Müslim dünyaya baktığımızda da farklı bir manzara karşımıza çıkmıyor. Bakın isterseniz Hıristiyanların tarihsel siyasi tecrübesine. Katolik kilisesinin devlete hâkim olduğu yıllara. Siyasi erke muhalif olan vatandaşlarını aynı dine inanmış olmalarını dikkate almaksızın nasıl bertaraf ettiklerine, nasıl zulümler, eziyetler ve işkenceler yaptıklarına. Orta çağ Avrupası bunun örnekleri ile dolu.
Bu cümlelerimle Müslümanlarda var ama Hıristiyanlarda da var demek istemiyorum. Öyle bir kolaycılığa düşmek istemem. Aksine siyasetin doğası diyorum. Demek ki güç, iktidar, hükmetme makamına gelen insanlar oradan bir daha inmek istemiyor ve bu uğurda orantısız güç kullanarak muhaliflerini sindiriyor, bastırıyor, hapsediyor ve nihayet öldürüyorlar.
“Müslümanların tarihsel siyasi tecrübesinde var” cümleme geri döneyim. Eğer seçici bir tarih okuması yapmaz, tarihi inanç alanı ve tarihi şahsiyetleri inanç nesnesi haline getirmezseniz –ki bu ikisi de tarihi doğru anlama adına hayatî öneme sahip iki yaklaşımdır- bunu görebilirsiniz. Hz. Peygamber’den sonraki erken dönem siyasi tecrübeye bakın isterseniz. Hz. Ebu Bekir’in ‘Beni Saide’ bahçesinde devlet başkanı seçilmesi ile sonuçlanan tartışmalarla başlamıştır bu süreç. “Halifeler Kureyş’tendir” yaklaşımları bu tartışmaları sembolize eden beyanlardır.
Hz. Ömer, Hz, Osman ve Hz. Ali gibi Müslüman oldukları andan itibaren İslam dinine çok büyük yararlılıkları dokunan, Hz. Peygamberin arkadaşı, yeğeni, damadı ve kayınpederi sıfatlarına haiz olan insanlar öldürülmüştür. Hz. Ali döneminde cereyan eden 80 bine yakın insanın ölümü ile neticelenen iç savaşların hepsi de Müslümanların tarihsel siyasi tecrübesinde gördüğümüz iktidar-muhalefet savaşlarının sonucudur. ‘Şeyhu’l İslam’ fetvaları, kazasker onayları ile Osmanlı’lar döneminde öldürülen şehzadelere ne demeli? Hele bu fetvaların “Her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizamı alem için katletmek münasiptir” fermanları ile kanunlaştırılması ve ardından “siyaseten katl” kavramları ile meşrulaştırılması?
Diyelim ki iktidarı elde etme, padişah olma uğruna girdiği silahlı mücadelelerle halkın huzurunu bozan şehzadeler mer’i kanunlara göre öldürülmesi normal; pekâlâ beşikte öldürülen şehzadelere nasıl açıklama getirilecek?
Hasılı, seçici okuma yapmaz ve yukarıda dediğimiz gibi tarihi ve tarih içinde yerine alan ve bugünlere gelmemizde çok büyük emekleri olan şahsiyetleri kutsallaştırmazsanız bu gerçekleri görebilir, onlarla yüzleşebilir ve dediğim gibi İslamda değil ama Müslümanların tarihsel siyasi tecrübesinde muhalifleri yok etme vardır hükmüne varabilirsiniz. Yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermemesi için tekrar edeceğim, siyasi iktidarlar için devlet gücünü arkasına alarak muhalefeti sindirme, bastırma, ortadan kaldırma İslam dininde, dinin temel değerlerinde, Hz. Peygamber pratiğinde yoktur ama Müslümanların tarihinde vardır. Hem de dine rağmen vardır.
Kaşıkçı cinayetinin bunla alakası var mıdır? Bu soruya Kaşıkçı’nın Suud rejimi ile olan münasebetlerine bakarak cevap verebilirsiniz. Bu bakış açısı ile elde edeceğiniz malumatlar ise soruya evet cevabını vermenizi gerekli kılar. Zira Kaşıkçı’nın en önemli özelliği Suud halkı için takındığı özgürlükçü makale, konuşma ve davranışları ile tam bir rejim muhalifi olması. Dolayısıyla İstanbul Suud konsolosluğunda öldürülmesi de haklı olarak bununla irtibatlandırılıyor. Bizim söylediğimiz şey de bunun Müslümanların tarihi siyasal tecrübesinde var olduğudur. Küçümsediğim, önemsemediğim için değil ama benim için hiç de şaşırtıcı olmadı. Sadece 14 asırdan beri var olagelen ‘siyaseten katl’ zincirine bir halka daha eklendi. Hepsi bu. Hesabı da ahirete kaldı. Çünkü dünyada bunun hesabını görecek, gerçek manada suçluları cezalandırabilecek ne bir irade ne de bir idare var vesselam.
[Ahmet Kurucan] 22.10.2018 [TR724]
Kaşıkçı suikasti sonrası İslam’da irtidat meselesi ve din özgürlüğü tartışması [Aydoğan Vatandaş]
Suudi Asıllı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’nda Suud Devlet otoritesince öldürülmesini salt bir siyasi cinayet olarak değerlendirmek asıl problemin ne olduğunu anlamamak demektir. Söz konusu siyasi cinayetin işaret ettiği problem, Suud Devletinin en temel insan hakları olan, din, vicdan, ifade ve basın özgürlüğüne saygı duymaması ve bu temel haklara karşı çıkarken dini referanslara dayanma ihtimalidir. Nitekim, bu yaklaşım, Müslümanların yaşadığı ülkelerde devlet otoritelerine egemen olduğu için, bu toplumlarda demokrasi bir türlü yeşerememekte, insanların din, vicdan, ifade özgürlükleri ihlal edilmektedir.
Kaşıkçı olayının ortaya çıkardığı bu en temel problemi tarif ettikten sonra rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Müslüman toplulukların bu konuda kafaları son derece karışıktır.
Bu kafa karışıklığının en temel nedenlerinden biri şudur: İslam’ın en temel kaynağı olan Kuran’ı Kerim ve Peygamber Efendimizin (SAV) icraatında İslam’dan çıkan bir kişiye ölüm cezası icra edilmemişken, İslam siyasi tarihinde nasıl olmuştur da, insanlar mürted oldukları, yani İslam’dan çıkıp başka bir dine girmeleri ya da İslam’ı tümüyle terk ettikleri için ölüm cezasıyla cezalandırılmışlardır? Hemen belirtmek gerekir ki bu uygulama, 1856 yılında İslahat Fermanı ile kaldırılmıştır. Bu kararda, İngiltere’nin yürüttüğü diplomasi çabaları inkar edilemez. Ama sorun şudur: Dönemin Halifesi ve Şeyhülislam’ı söz konusu hüküm bir Kur’an buyruğu olsaydı, bu hükmü kaldırabilirler miydi? Demek ki söz konusu karar Kur’an merkezli bir norma değil siyasi bir karara dayanıyordu. O halde kaldırılan hükmün de Kur’an ve Hadis kaynaklı bir hüküm değil, siyasi bir hüküm olduğunu düşünebiliriz.
Ancak sorunun tarihi pratikle sınırlı olmadığı yaşadığımız dönemde de devam ettiği açıktır. Mesela, Suudi Arabistan hükümeti ateizmi ‘terörizm’ kavramına dahil etmiştir. Yapılan anketlere göre kendisini ateist olarak tanımlayanlar Suudi nüfusun %5’ini oluşturmaktadır ki bu oran, toplum içinde göstermelik olarak dine riayet ederken, gerçek inançlarını ifade etmek için internetin isim saklama özelliğini kullanan çok sayıda teröristin ülke sınırları içinde bulunduğunu ortaya koymaktadır. Nedeni, yakalanmaları durumunda idamla cezalandırılmaları ihtimalidir.
Yine aynı şekilde Türk Hükümeti’ne bağlı olarak faaliyet gösteren Diyanet İşleri Başkanlığı dünyanın belki de en dindar topluluğu olan Gülen Hareketi mensuplarını ‘inançta, amelde ve ahlakta’ yoldan çıkmış, sapkın bir tarikat olarak tanımlayarak devlet otoritesinin yaptığı sosyal kırıma dini meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır.
Hiç şüphesiz, bazı nüanslarla birlikte mürtedin cezası tevbe etmediği takdirde bütün mezheplere göre ölümdür. Bu yaklaşımların temelinde Hz. Peygambere atfedilen ‘dinini değiştireni öldürün’ şeklindeki hadis büyük yer tutmaktadır. Din inkarına ya da dinden dönme yani irtidata yönelik idam cezası, sahihliği onaylanmış ve Hz. Muhammed (sav) tarafından buyurulmuş olan şu hadise dayandırılmaktadır: “Kim dinini değiştirirse onu öldürün.” Fakat bu açıklama, inanç özgürlüğünü garanti altına alan ve Kur’an-ı Kerim’de geçen “Dinde zorlama yoktur.” [2:256] ve “Bundan sonra artık dileyen inansın ve dileyen inkâr etsin“ [18:29] gibi birçok ayetle çelişiyor gözükmektedir. O halde ne yapacağız?
Yüzlerce yıllık İslam tarihi ve geleneğinde pekişen bu kanaat, Hz. Muhammed’in (sav) görevini, değişmeyen hükümler veren dini bir figür olarak kısıtlama tehlikesiyle baş başa bırakır bizi. Hz. Peygamberimizin (sav) görevini bu şekilde kısıtlamak, yaptığı birçok açıklamanın ve eylemin bağlamından farklı bir biçimde ele alınmasına neden olabileceği gibi, İslam’ın tutarsız, toplumsal gelişmelere de uyumsuz görünmesine neden olacaktır.
Allah, Kur’ân-ı Kerim’de din ve vicdan özgürlüğünü kesin olarak teminat altına almışken, salt dinini değiştiren birine hayat hakkı tanımamak Allah’ın muradı olmamalıdır. “Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. Allah, pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine kor”. (Yunus: 51/99-100).
“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tâgutu inkâr edip Allah’a inanırsa muhakkak ki o kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir” (Bakara: 92/256). Dinde ikrah (zorlama) olmadığını belirten bu ayet İslâm’daki din ve vicdan özgürlüğünün en kesin garantilerinden biridir.
“Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (günahlardan) en çok korunanınızdır. Allah bilendir, haber alandır” (Hucurat: 105/3). Allah, daima adil olmayı, bir topluluğa karşı duygusal değil, hakkaniyetle işlem yapmayı emretmiştir: “Bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi suç işlemeye itmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir” (Maide: 110/2).
Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın kullarını eşit olarak görürken ve değeri mevkiye, soya sopa, servete değil, güzel ahlaka vermişken, salt dinini değiştiren bir insana hayat hakkı tanımamak Allah’ın muradı olmamalıdır.
Peki herhangi bir tutarsızlığa neden olmadan, bu ve benzeri sahih hadislerin gerçekten sahih olmasını sağlayan iletim kuralları kapsamında sahih olduğunu da reddetmeden, Kur’an-ı Kerim ile uzlaştırabilir miyiz?
İslam’ı kucaklayan ve reddeden insanlara Hz. Peygamberimiz’in (sav) nasıl davrandığını, din ve vicdan özgürlüğünü garanti eden Kur’an-ı Kerim ayetlerini göz önünde bulundurursak, din inkârı için idam cezasına hükmeden hadisi yorumlamak için tarihsel bağlamı bilmek şarttır.
Hz. Peygamber’in ‘dinini değiştireni öldürün’ beyanından kastettiği kişilerin kimler olduğu konuyu açıklığa kavuşturmaktadır. Dr. Ahmet Kurucan bu konuyu şu şekilde açıklamaktadır:
‘Hz. Peygamber’in vefatından çok az önce Dırar Mescidini inşa ettirerek Müslümanları bölmeye çalışan Ebu Amir, yalancı peygamber olarak tarihe geçen Yemenli Esved’ul- Ansi ve Müseylemetü’l-Kezzab, Hz. Peygamber’i yazdıkları şiirlerle hiciv ederek insanları ona karşı kışkırtan ve Müslümanların düşmanlarına fiili destek veren Hint b. Utbe, Abdullah b. Ebu Serh, İkrime b. Ebi Cehil, İbni Hanzal gibi insanlar türemişti. Bu kişilerin farklı yer ve metotlarla yaptıkları eylemler devlet otoritesine başkaldırma ve bununla kamu düzenini bozma ortak paydası etrafında birleşiyordu. Hz. Peygamber de bu kişilere karşı tavır almış, kimine seriyye göndermiş, kimine ölüm fermanı çıkartmış ve bazılarını da ıslah-i hal ettikleri için affetmiştir.
İslam’da düşünce özgürlüğü adlı doktora çalışmasında Dr. Ahmet Kurucan, mürted kavramını ikiye ayırmaktadır. 1-Bir devlet ve toplum düzenini bozma yönünde aktif saldırganlık ve şiddet kullanan mürted. 2-Salt vicdani bir konu olan kişinin istediği dine girme tercihi. Kurucan, İslam tarihinde norm haline gelmiş olan dinden dönme suçuna verilen bu idam cezasının, bu ayrımın tam olarak yapılamaması ve zaman zaman da siyasi otoritelerce bağlamından koparılarak muhaliflerin yok edilmesi amacıyla kullanıldığını ifade etmektedir.
‘Söz konusu hadiselere bütüncül bir bakış açısı bizi şu sonuca ulaştırmaktadır: Hz. Peygamber’in sağlığında cereyan eden bu olayların hiç biri ferdi ve pasif bir irtidad ya da düşmanlık değildir. Tam aksine ortada ciddi, istihbari bilgilerle doğrulanmış ve eylem hazırlığı içinde bulunan veya bilfiil eylem haline geçmiş bir başkaldırı/isyan vardır. İşte Hz. Peygamber’in ‘dinini değiştireni öldürün’ emriyle irade buyurduğu insanlar bunlardır. Nitekim Hz. Peygamber ferdi ve pasif irtidadlarda yani sadece mücerret anlamda inancını değiştiren Müslümanlara hiç bir cezai yaptırım uygulamamıştır.’
‘İslam hukukunda yer alan bütün fıkhi hükümler bir düşünce, bir ictihad olarak ortaya konduğu dönemin sosyal, siyasal, kültürel, dini, ekonomik arka plan şartlarının izi ve etkisini üzerlerinde taşımaktadır. Bu şartlarda bağımsız bir biçimde söz konusu hükümleri değerlendirmeye almak, değişmez ve değiştirilemez kategorisine koymak onlara bir anlamda evrensellik vasfı vermek demektir. Bu bakış açısı insanın tamamıyla yanlış sonuçlara ulaşmasına neden olacaktır.’
‘Sonuç olarak özgürlükler açısından bakıldığında irtidad, aktif ve pasif olma durumuna göre kategorize edilebilir ve tarihteki aktif irtidadların siyasi nitelikli olduğunu söyleyebiliriz. Elbette pasif mürtedi, aktif mürtetten ayrı değerlendirmek gerekmektedir.’
‘Din özgürlüğü Kur’an’ın insanlara vermiş olduğu geri alınamaz haklardan birisidir. Tezimizin önceki bölümlerinde de delilleriyle açıklamaya çalıştığımız üzere herhangi bir dini kabul etme, reddetme kişinin tamamen özgür iradesi ile vereceği bir karardır. Bu noktada yapılacak olan baskıya ilahi iradenin onayı olmadığı gibi, Hz. Peygamber’in uygulamalarında da yeri yoktur. Aksi takdirde serbest iradenin insana verilmesinin, dünyada imtihan edilmenin ve buna bağlı olarak ahiret hayatında cennet ve cehennemle yerini bulan mükâfat ve mücazatın bir anlamı kalmayacaktır. Güç kullanma ile oluşan imanın samimi olmayacağı meydandadır. Gönülden iman etmemiş kişilerin oluşturacağı topluluk ise her zaman için patlamaya hazır bir bomba gibidir. Kaldı ki nasıl baskı karşısında küfrün kabulü İlahi irade nezdinde bir anlam taşımıyorsa, aynı ölçüde imanın da bir değeri olamasa gerektir.’
‘Kur’an’da pasif irtidad ile alakalı ayetlerin hiç birinde dünyevi bir ceza öngörülmemiştir. Dikkat çekilen tek husus irtidadın Allah nezdindeki çirkin yeri ve uhrevi cezasıdır. Zaten aksi bir tutum “dinde zorlama yoktur” mealindeki ve aynı muhtevadaki birçok ayet ile çelişmektedir.’
‘Hadislerde ise aktif ile pasif irtidad çok net biçimde ayrılmış, mücerret din değiştirme hadiselerine karşı dünyevi bir yaptırım uygulanmamış, aktif irtidadda ise farklı bir tutum izlenmiştir. Bu çizgide en çok gündeme gelen Hz. Peygamber’in “Dinini değiştireni öldürün” hadisinde beyan buyurduğu emirdir. Bu emirde kastedilen kişiler salt dini inancını değiştiren ve hayatını yeni dininin gerekleri çizgisinde yasayan kişiler değil, tam aksine Müslümanlara karşı eylem hazırlığı istihbari bilgilerle doğrulanmış veya bilfiil eylem halinde bulunan kişilerdir.’
‘Klasik hukuk kitaplarında yer alan mürted ile alakalı hükümler, dönemin ve özellikle Hz. Ebu Bekir’in hilafetinde cereyan eden irtidad, bir başka tabirle devlete karşı yapılan toplu isyan hareketleri etrafında şekillenmiştir.’
‘Hicri 3. asırda yaşayan insanlarla günümüzün insanı mürted kavramından farklı vasıflara sahip insanları kastetmektedirler. Bunda da rol oynayan en önemli faktör o günlerdeki hâkim yapının din-toplum ve devlet ilişkisinin iç içe olmasıdır. Hâlbuki modern dönemlerde din- toplum ve devlet arasında bir ayrışma vardır. Aralarındaki ilişki gevşek dokuludur. Bu da kavramlara yüklenen anlamların farklılığını zorunlu kılmaktadır. Bu farklılığı göz önüne almadan eski dönemlerdeki irtidad ile alakalı hükümleri günümüze taşımak, nihai hüküm budur demek meseleyi mihverinden saptırmak anlamını taşır.’
‘İrtidad ile alakalı ayetlerin -isterseniz burada sözünü ettiğimiz irtidadın ‘pasif irtidad’ diye nitelenen sadece din değiştiren ve Müslümanlara karşı hasmane bir tavır takınmayan irtidad olduğunu tekrar belirtelim- hiç birinde dünyevi ve cezai bir yaptırımdan bahsedilmemektedir. Önem verilen tek şey mürted olmanın İlahi İrade nezdindeki çirkin yeri ve uhrevi cezasıdır. Bu göstermektedir ki mürtedlerin sorumluluğu sadece Allah’a karşıdır. Nitekim irtidad suçuna verilecek cezaya bu ayetlerin çizdiği çerçeve içinde yaklaşanlar mürtede dünyevi hiç bir cezanın verilemeyeceğini, aksi bir davranışın dinde zorlama olmadığını belirten ayetlerle çelişki teşkil edeceğini açıkça belirtmişlerdir.’
Dolayısıyla, idam cezasıyla ilgili hadis, tam olarak İslam’a inanmayı bırakmak manasında dini inkâr etme ile ilgili değil, şiddet içeren tövbe ile giderilmeyecek suçlar kapsamındadır.
Diğer taraftan, Üstad Bediüzzaman Hazretleri Mektubat adlı eserinde ‘mürtede’ hayat hakkı tanınamayacağını ifade etmektedir. ‘Onun için, İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa, musalâha etse; dahilde olsa, cizye verse İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer.’
Ancak Üstad’ın Mürted algısına bakıldığına daha çok bir terörist tanımı yapıldığı anlaşılmaktadır. Emirdağ Lahikası adlı eserinin 383.sayfasında Mürted adeta bir teröristtir.
‘Bir Müslüman İslâmiyet dairesinden çıksa, mürted ve anarşist olur, hayat-ı içtimaiyeye zehir hükmüne geçer. Çünkü anarşi hiçbir hakkı tanımaz, insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir. Âhir zamanda gelecek Ye’cüc ve Me’cücün komitesi, anarşistler olduğuna Kur’ân işaret ediyor.’
Yani Üstad’ın Müslüman olarak doğmuş ama daha sonra örneğin Hristiyanlığı seçmiş birine idam cezasını önerip önermediği belirgin değildir. Üstadın muhayyelesinde Mürtedlerin siyasi ve felsevi bir terim olan Anarşistlerle özdeşleşleştiği ve belki de dönemin siyasi koşulları ele alındığında Komunistleri kastettiği, devlet ve toplum düzenini bozmak isteyen örgütler olduğu değerlendirilebilir. Yine Üstadın mürted/anarşist eşlemesi ahir zamanda yaşanacak distopik bir kıyamet öncesi film sahnesini canlandırmaktadır.
Yanısıra Üstad bir çok eserinde Hristiyanlarla diyaloğa, ABD ve Avrupa ile iyi ilişkiler geliştirmeye atıf yapmakta, yine dönemin siyasi koşulları bağlamında Komünizme ve ateizme karşı işbirliğine atıf yapmaktadır. Üstad, en iyi müfessir zamandır diyerek yeni yorum ve değerlendirmelere kapıyı kapatmamakta, kendi sözünün evrensel kesin doğrular olduğu iddiasında bulunmamaktadır. Bizlere düşen görev de bu bakımdan Üstadın akaid ve ibadetler dışındaki yorum, değerlendirme ve tahminlerini ‘zaman en iyi müfessirdir’ cümlesinde işaret ettiği gibi yeni bulgu ve değerlendirmelerle birlikte değerlendirme cesareti göstermektir. Nitekim, bu konular ibadetler ve iman esasları gibi çerçevesi konusunda tartışma bulunmayan konular değildir. Hukuksal ve siyasi konulardır.
Bununla birlikte Fethullah Gülen Hocaefendi Asrın Getirdiği Tereddütler adlı eserinin 4.cildinin 167. Sayfasında “Bir insan Islam dininden irtidat ederse ona murted denir. Ve verilen süre içinde tevbe etmezse öldürülür” demektedir. Ama Hocaefendi irtidadın yapılan akde muhalefet olduğunu vurguluyor, ve öldürme emrinin sistemi muhafaza ile ilgili olduğunu aktarıp, meselenin siyasi ve içtihadi boyutuna dikkatleri çekiyor. Peki bu ne demek?
Medine’de bulunan en büyük iki kabile İslam’ı kabul etmeden önce uzun süren iç savaşlar görmüş ve bu iç savaşlar ancak kabileleri yerine dine biat etmeye başladıklarında sona erebilmiştir. Bu yeni biat tehlikeye atılmış olsaydı, iç kargaşalar başlayacak ve hayatlar yok olacaktı. Bu nedenle, ilgili hadis ve Hocaefendi’nin bahsettiği biat aynı zamanda politik biata işaret etmekte ve dönemin koşulları gereği belirtilen idam cezası tam olarak İslam’ı bırakıp başka bir dine geçmeye değil, daha ziyade, modern bir terim olarak siyasi ihanete tekabül etmektedir.
Sosyal eleştirmen Jeremy Rifkin, Empatik Medeniyet (The Empathic Civilzation) kitabında insanların sosyal birimlerinin evriminden bahsederken, bu evrimin ilişkilerimizi ve mensubiyetimizi nasıl etkilediğine işaret etmiştir. Erken tarihimizde ilk olarak kan bağı üstün gelirken, zamanla kabilelere biat ettiğimizi, daha sonra dini bağların ortaya çıktığını ve son olarak günümüzde ise milli bağlara odaklanmış durumda olduğumuzu anlatmaktadır. Hz. Muhammed’in (sav) Medine’ye gittikten sonra din veya kabile farklılıkları göz etmeden herkes için resmi toplumsal bir bağ oluşturan Medine Vesikası üzerinde çalışmasıyla birlikte, ilk başlarda Medine’de kabilelere göre edilen biat, yerini dini koşullara göre edilen biate bırakmıştır. Dolayısıyla da dönemin sosyal ve kültürel şartları göz önünde bulundurulduğunda dinden çıkmanın siyasi ihanet olarak algılanmış olması da ihtimal dahilindendir.
İslam hukuku hem dini hem siyasi kanunları kapsayarak evrildiğinden, belirli tarihsel bir hükmün bugün karşılığının olup olmadığının farkındalığına çok ihtiyaç var. Hangi nedenle olursa olsun 1856 İslahat Fermanı dünyanın ulaştığı milli ve uluslararası bağları göz önünde bulundurarak söz konusu hükümde tashihe gitmiştir.
Sonuç olarak, herhangi bir dini kabul etme, reddetme kişinin tamamen özgür iradesi ile vereceği bir karardır. Bu noktada yapılacak olan baskıya ilahi iradenin onayı olmadığı gibi, Hz. Peygamber’in uygulamalarında da yeri yoktur. Günümüzde insanlığın eriştiği hukuk ve insan hakları bilinci, dini tercihlerin tıpkı Kur’an’ın öngördüğü gibi teminat altında olması gereğini ortaya koymaktadır. Bu anlamda din ve vicdan özgürlüğünü teminat altına alan siyasi yönetimler Kur’an’ın bu yaklaşımını içselleştirmiş yönetimler olarak tanımlanabilir. Bu en temel hakları teminat altına almayıp, şiddete başvurmayan muhalifleri dini tercihleri ne olursa olsun katleden rejimleri adları İslamla anılsa da Kur’an’ın ruhuna en uzak yönetimler olarak değerlendirmek de mümkündür.
[Aydoğan Vatandaş, Politurco Genel Yayın Yönetmeni] 22.10.2018 [TR724]
Kaşıkçı olayının ortaya çıkardığı bu en temel problemi tarif ettikten sonra rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Müslüman toplulukların bu konuda kafaları son derece karışıktır.
Bu kafa karışıklığının en temel nedenlerinden biri şudur: İslam’ın en temel kaynağı olan Kuran’ı Kerim ve Peygamber Efendimizin (SAV) icraatında İslam’dan çıkan bir kişiye ölüm cezası icra edilmemişken, İslam siyasi tarihinde nasıl olmuştur da, insanlar mürted oldukları, yani İslam’dan çıkıp başka bir dine girmeleri ya da İslam’ı tümüyle terk ettikleri için ölüm cezasıyla cezalandırılmışlardır? Hemen belirtmek gerekir ki bu uygulama, 1856 yılında İslahat Fermanı ile kaldırılmıştır. Bu kararda, İngiltere’nin yürüttüğü diplomasi çabaları inkar edilemez. Ama sorun şudur: Dönemin Halifesi ve Şeyhülislam’ı söz konusu hüküm bir Kur’an buyruğu olsaydı, bu hükmü kaldırabilirler miydi? Demek ki söz konusu karar Kur’an merkezli bir norma değil siyasi bir karara dayanıyordu. O halde kaldırılan hükmün de Kur’an ve Hadis kaynaklı bir hüküm değil, siyasi bir hüküm olduğunu düşünebiliriz.
Ancak sorunun tarihi pratikle sınırlı olmadığı yaşadığımız dönemde de devam ettiği açıktır. Mesela, Suudi Arabistan hükümeti ateizmi ‘terörizm’ kavramına dahil etmiştir. Yapılan anketlere göre kendisini ateist olarak tanımlayanlar Suudi nüfusun %5’ini oluşturmaktadır ki bu oran, toplum içinde göstermelik olarak dine riayet ederken, gerçek inançlarını ifade etmek için internetin isim saklama özelliğini kullanan çok sayıda teröristin ülke sınırları içinde bulunduğunu ortaya koymaktadır. Nedeni, yakalanmaları durumunda idamla cezalandırılmaları ihtimalidir.
Yine aynı şekilde Türk Hükümeti’ne bağlı olarak faaliyet gösteren Diyanet İşleri Başkanlığı dünyanın belki de en dindar topluluğu olan Gülen Hareketi mensuplarını ‘inançta, amelde ve ahlakta’ yoldan çıkmış, sapkın bir tarikat olarak tanımlayarak devlet otoritesinin yaptığı sosyal kırıma dini meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır.
Hiç şüphesiz, bazı nüanslarla birlikte mürtedin cezası tevbe etmediği takdirde bütün mezheplere göre ölümdür. Bu yaklaşımların temelinde Hz. Peygambere atfedilen ‘dinini değiştireni öldürün’ şeklindeki hadis büyük yer tutmaktadır. Din inkarına ya da dinden dönme yani irtidata yönelik idam cezası, sahihliği onaylanmış ve Hz. Muhammed (sav) tarafından buyurulmuş olan şu hadise dayandırılmaktadır: “Kim dinini değiştirirse onu öldürün.” Fakat bu açıklama, inanç özgürlüğünü garanti altına alan ve Kur’an-ı Kerim’de geçen “Dinde zorlama yoktur.” [2:256] ve “Bundan sonra artık dileyen inansın ve dileyen inkâr etsin“ [18:29] gibi birçok ayetle çelişiyor gözükmektedir. O halde ne yapacağız?
Yüzlerce yıllık İslam tarihi ve geleneğinde pekişen bu kanaat, Hz. Muhammed’in (sav) görevini, değişmeyen hükümler veren dini bir figür olarak kısıtlama tehlikesiyle baş başa bırakır bizi. Hz. Peygamberimizin (sav) görevini bu şekilde kısıtlamak, yaptığı birçok açıklamanın ve eylemin bağlamından farklı bir biçimde ele alınmasına neden olabileceği gibi, İslam’ın tutarsız, toplumsal gelişmelere de uyumsuz görünmesine neden olacaktır.
Allah, Kur’ân-ı Kerim’de din ve vicdan özgürlüğünü kesin olarak teminat altına almışken, salt dinini değiştiren birine hayat hakkı tanımamak Allah’ın muradı olmamalıdır. “Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. Allah, pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine kor”. (Yunus: 51/99-100).
“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tâgutu inkâr edip Allah’a inanırsa muhakkak ki o kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir” (Bakara: 92/256). Dinde ikrah (zorlama) olmadığını belirten bu ayet İslâm’daki din ve vicdan özgürlüğünün en kesin garantilerinden biridir.
“Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (günahlardan) en çok korunanınızdır. Allah bilendir, haber alandır” (Hucurat: 105/3). Allah, daima adil olmayı, bir topluluğa karşı duygusal değil, hakkaniyetle işlem yapmayı emretmiştir: “Bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi suç işlemeye itmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir” (Maide: 110/2).
Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın kullarını eşit olarak görürken ve değeri mevkiye, soya sopa, servete değil, güzel ahlaka vermişken, salt dinini değiştiren bir insana hayat hakkı tanımamak Allah’ın muradı olmamalıdır.
Peki herhangi bir tutarsızlığa neden olmadan, bu ve benzeri sahih hadislerin gerçekten sahih olmasını sağlayan iletim kuralları kapsamında sahih olduğunu da reddetmeden, Kur’an-ı Kerim ile uzlaştırabilir miyiz?
İslam’ı kucaklayan ve reddeden insanlara Hz. Peygamberimiz’in (sav) nasıl davrandığını, din ve vicdan özgürlüğünü garanti eden Kur’an-ı Kerim ayetlerini göz önünde bulundurursak, din inkârı için idam cezasına hükmeden hadisi yorumlamak için tarihsel bağlamı bilmek şarttır.
Hz. Peygamber’in ‘dinini değiştireni öldürün’ beyanından kastettiği kişilerin kimler olduğu konuyu açıklığa kavuşturmaktadır. Dr. Ahmet Kurucan bu konuyu şu şekilde açıklamaktadır:
‘Hz. Peygamber’in vefatından çok az önce Dırar Mescidini inşa ettirerek Müslümanları bölmeye çalışan Ebu Amir, yalancı peygamber olarak tarihe geçen Yemenli Esved’ul- Ansi ve Müseylemetü’l-Kezzab, Hz. Peygamber’i yazdıkları şiirlerle hiciv ederek insanları ona karşı kışkırtan ve Müslümanların düşmanlarına fiili destek veren Hint b. Utbe, Abdullah b. Ebu Serh, İkrime b. Ebi Cehil, İbni Hanzal gibi insanlar türemişti. Bu kişilerin farklı yer ve metotlarla yaptıkları eylemler devlet otoritesine başkaldırma ve bununla kamu düzenini bozma ortak paydası etrafında birleşiyordu. Hz. Peygamber de bu kişilere karşı tavır almış, kimine seriyye göndermiş, kimine ölüm fermanı çıkartmış ve bazılarını da ıslah-i hal ettikleri için affetmiştir.
İslam’da düşünce özgürlüğü adlı doktora çalışmasında Dr. Ahmet Kurucan, mürted kavramını ikiye ayırmaktadır. 1-Bir devlet ve toplum düzenini bozma yönünde aktif saldırganlık ve şiddet kullanan mürted. 2-Salt vicdani bir konu olan kişinin istediği dine girme tercihi. Kurucan, İslam tarihinde norm haline gelmiş olan dinden dönme suçuna verilen bu idam cezasının, bu ayrımın tam olarak yapılamaması ve zaman zaman da siyasi otoritelerce bağlamından koparılarak muhaliflerin yok edilmesi amacıyla kullanıldığını ifade etmektedir.
‘Söz konusu hadiselere bütüncül bir bakış açısı bizi şu sonuca ulaştırmaktadır: Hz. Peygamber’in sağlığında cereyan eden bu olayların hiç biri ferdi ve pasif bir irtidad ya da düşmanlık değildir. Tam aksine ortada ciddi, istihbari bilgilerle doğrulanmış ve eylem hazırlığı içinde bulunan veya bilfiil eylem haline geçmiş bir başkaldırı/isyan vardır. İşte Hz. Peygamber’in ‘dinini değiştireni öldürün’ emriyle irade buyurduğu insanlar bunlardır. Nitekim Hz. Peygamber ferdi ve pasif irtidadlarda yani sadece mücerret anlamda inancını değiştiren Müslümanlara hiç bir cezai yaptırım uygulamamıştır.’
‘İslam hukukunda yer alan bütün fıkhi hükümler bir düşünce, bir ictihad olarak ortaya konduğu dönemin sosyal, siyasal, kültürel, dini, ekonomik arka plan şartlarının izi ve etkisini üzerlerinde taşımaktadır. Bu şartlarda bağımsız bir biçimde söz konusu hükümleri değerlendirmeye almak, değişmez ve değiştirilemez kategorisine koymak onlara bir anlamda evrensellik vasfı vermek demektir. Bu bakış açısı insanın tamamıyla yanlış sonuçlara ulaşmasına neden olacaktır.’
‘Sonuç olarak özgürlükler açısından bakıldığında irtidad, aktif ve pasif olma durumuna göre kategorize edilebilir ve tarihteki aktif irtidadların siyasi nitelikli olduğunu söyleyebiliriz. Elbette pasif mürtedi, aktif mürtetten ayrı değerlendirmek gerekmektedir.’
‘Din özgürlüğü Kur’an’ın insanlara vermiş olduğu geri alınamaz haklardan birisidir. Tezimizin önceki bölümlerinde de delilleriyle açıklamaya çalıştığımız üzere herhangi bir dini kabul etme, reddetme kişinin tamamen özgür iradesi ile vereceği bir karardır. Bu noktada yapılacak olan baskıya ilahi iradenin onayı olmadığı gibi, Hz. Peygamber’in uygulamalarında da yeri yoktur. Aksi takdirde serbest iradenin insana verilmesinin, dünyada imtihan edilmenin ve buna bağlı olarak ahiret hayatında cennet ve cehennemle yerini bulan mükâfat ve mücazatın bir anlamı kalmayacaktır. Güç kullanma ile oluşan imanın samimi olmayacağı meydandadır. Gönülden iman etmemiş kişilerin oluşturacağı topluluk ise her zaman için patlamaya hazır bir bomba gibidir. Kaldı ki nasıl baskı karşısında küfrün kabulü İlahi irade nezdinde bir anlam taşımıyorsa, aynı ölçüde imanın da bir değeri olamasa gerektir.’
‘Kur’an’da pasif irtidad ile alakalı ayetlerin hiç birinde dünyevi bir ceza öngörülmemiştir. Dikkat çekilen tek husus irtidadın Allah nezdindeki çirkin yeri ve uhrevi cezasıdır. Zaten aksi bir tutum “dinde zorlama yoktur” mealindeki ve aynı muhtevadaki birçok ayet ile çelişmektedir.’
‘Hadislerde ise aktif ile pasif irtidad çok net biçimde ayrılmış, mücerret din değiştirme hadiselerine karşı dünyevi bir yaptırım uygulanmamış, aktif irtidadda ise farklı bir tutum izlenmiştir. Bu çizgide en çok gündeme gelen Hz. Peygamber’in “Dinini değiştireni öldürün” hadisinde beyan buyurduğu emirdir. Bu emirde kastedilen kişiler salt dini inancını değiştiren ve hayatını yeni dininin gerekleri çizgisinde yasayan kişiler değil, tam aksine Müslümanlara karşı eylem hazırlığı istihbari bilgilerle doğrulanmış veya bilfiil eylem halinde bulunan kişilerdir.’
‘Klasik hukuk kitaplarında yer alan mürted ile alakalı hükümler, dönemin ve özellikle Hz. Ebu Bekir’in hilafetinde cereyan eden irtidad, bir başka tabirle devlete karşı yapılan toplu isyan hareketleri etrafında şekillenmiştir.’
‘Hicri 3. asırda yaşayan insanlarla günümüzün insanı mürted kavramından farklı vasıflara sahip insanları kastetmektedirler. Bunda da rol oynayan en önemli faktör o günlerdeki hâkim yapının din-toplum ve devlet ilişkisinin iç içe olmasıdır. Hâlbuki modern dönemlerde din- toplum ve devlet arasında bir ayrışma vardır. Aralarındaki ilişki gevşek dokuludur. Bu da kavramlara yüklenen anlamların farklılığını zorunlu kılmaktadır. Bu farklılığı göz önüne almadan eski dönemlerdeki irtidad ile alakalı hükümleri günümüze taşımak, nihai hüküm budur demek meseleyi mihverinden saptırmak anlamını taşır.’
‘İrtidad ile alakalı ayetlerin -isterseniz burada sözünü ettiğimiz irtidadın ‘pasif irtidad’ diye nitelenen sadece din değiştiren ve Müslümanlara karşı hasmane bir tavır takınmayan irtidad olduğunu tekrar belirtelim- hiç birinde dünyevi ve cezai bir yaptırımdan bahsedilmemektedir. Önem verilen tek şey mürted olmanın İlahi İrade nezdindeki çirkin yeri ve uhrevi cezasıdır. Bu göstermektedir ki mürtedlerin sorumluluğu sadece Allah’a karşıdır. Nitekim irtidad suçuna verilecek cezaya bu ayetlerin çizdiği çerçeve içinde yaklaşanlar mürtede dünyevi hiç bir cezanın verilemeyeceğini, aksi bir davranışın dinde zorlama olmadığını belirten ayetlerle çelişki teşkil edeceğini açıkça belirtmişlerdir.’
Dolayısıyla, idam cezasıyla ilgili hadis, tam olarak İslam’a inanmayı bırakmak manasında dini inkâr etme ile ilgili değil, şiddet içeren tövbe ile giderilmeyecek suçlar kapsamındadır.
Diğer taraftan, Üstad Bediüzzaman Hazretleri Mektubat adlı eserinde ‘mürtede’ hayat hakkı tanınamayacağını ifade etmektedir. ‘Onun için, İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa, musalâha etse; dahilde olsa, cizye verse İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer.’
Ancak Üstad’ın Mürted algısına bakıldığına daha çok bir terörist tanımı yapıldığı anlaşılmaktadır. Emirdağ Lahikası adlı eserinin 383.sayfasında Mürted adeta bir teröristtir.
‘Bir Müslüman İslâmiyet dairesinden çıksa, mürted ve anarşist olur, hayat-ı içtimaiyeye zehir hükmüne geçer. Çünkü anarşi hiçbir hakkı tanımaz, insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir. Âhir zamanda gelecek Ye’cüc ve Me’cücün komitesi, anarşistler olduğuna Kur’ân işaret ediyor.’
Yani Üstad’ın Müslüman olarak doğmuş ama daha sonra örneğin Hristiyanlığı seçmiş birine idam cezasını önerip önermediği belirgin değildir. Üstadın muhayyelesinde Mürtedlerin siyasi ve felsevi bir terim olan Anarşistlerle özdeşleşleştiği ve belki de dönemin siyasi koşulları ele alındığında Komunistleri kastettiği, devlet ve toplum düzenini bozmak isteyen örgütler olduğu değerlendirilebilir. Yine Üstadın mürted/anarşist eşlemesi ahir zamanda yaşanacak distopik bir kıyamet öncesi film sahnesini canlandırmaktadır.
Yanısıra Üstad bir çok eserinde Hristiyanlarla diyaloğa, ABD ve Avrupa ile iyi ilişkiler geliştirmeye atıf yapmakta, yine dönemin siyasi koşulları bağlamında Komünizme ve ateizme karşı işbirliğine atıf yapmaktadır. Üstad, en iyi müfessir zamandır diyerek yeni yorum ve değerlendirmelere kapıyı kapatmamakta, kendi sözünün evrensel kesin doğrular olduğu iddiasında bulunmamaktadır. Bizlere düşen görev de bu bakımdan Üstadın akaid ve ibadetler dışındaki yorum, değerlendirme ve tahminlerini ‘zaman en iyi müfessirdir’ cümlesinde işaret ettiği gibi yeni bulgu ve değerlendirmelerle birlikte değerlendirme cesareti göstermektir. Nitekim, bu konular ibadetler ve iman esasları gibi çerçevesi konusunda tartışma bulunmayan konular değildir. Hukuksal ve siyasi konulardır.
Bununla birlikte Fethullah Gülen Hocaefendi Asrın Getirdiği Tereddütler adlı eserinin 4.cildinin 167. Sayfasında “Bir insan Islam dininden irtidat ederse ona murted denir. Ve verilen süre içinde tevbe etmezse öldürülür” demektedir. Ama Hocaefendi irtidadın yapılan akde muhalefet olduğunu vurguluyor, ve öldürme emrinin sistemi muhafaza ile ilgili olduğunu aktarıp, meselenin siyasi ve içtihadi boyutuna dikkatleri çekiyor. Peki bu ne demek?
Medine’de bulunan en büyük iki kabile İslam’ı kabul etmeden önce uzun süren iç savaşlar görmüş ve bu iç savaşlar ancak kabileleri yerine dine biat etmeye başladıklarında sona erebilmiştir. Bu yeni biat tehlikeye atılmış olsaydı, iç kargaşalar başlayacak ve hayatlar yok olacaktı. Bu nedenle, ilgili hadis ve Hocaefendi’nin bahsettiği biat aynı zamanda politik biata işaret etmekte ve dönemin koşulları gereği belirtilen idam cezası tam olarak İslam’ı bırakıp başka bir dine geçmeye değil, daha ziyade, modern bir terim olarak siyasi ihanete tekabül etmektedir.
Sosyal eleştirmen Jeremy Rifkin, Empatik Medeniyet (The Empathic Civilzation) kitabında insanların sosyal birimlerinin evriminden bahsederken, bu evrimin ilişkilerimizi ve mensubiyetimizi nasıl etkilediğine işaret etmiştir. Erken tarihimizde ilk olarak kan bağı üstün gelirken, zamanla kabilelere biat ettiğimizi, daha sonra dini bağların ortaya çıktığını ve son olarak günümüzde ise milli bağlara odaklanmış durumda olduğumuzu anlatmaktadır. Hz. Muhammed’in (sav) Medine’ye gittikten sonra din veya kabile farklılıkları göz etmeden herkes için resmi toplumsal bir bağ oluşturan Medine Vesikası üzerinde çalışmasıyla birlikte, ilk başlarda Medine’de kabilelere göre edilen biat, yerini dini koşullara göre edilen biate bırakmıştır. Dolayısıyla da dönemin sosyal ve kültürel şartları göz önünde bulundurulduğunda dinden çıkmanın siyasi ihanet olarak algılanmış olması da ihtimal dahilindendir.
İslam hukuku hem dini hem siyasi kanunları kapsayarak evrildiğinden, belirli tarihsel bir hükmün bugün karşılığının olup olmadığının farkındalığına çok ihtiyaç var. Hangi nedenle olursa olsun 1856 İslahat Fermanı dünyanın ulaştığı milli ve uluslararası bağları göz önünde bulundurarak söz konusu hükümde tashihe gitmiştir.
Sonuç olarak, herhangi bir dini kabul etme, reddetme kişinin tamamen özgür iradesi ile vereceği bir karardır. Bu noktada yapılacak olan baskıya ilahi iradenin onayı olmadığı gibi, Hz. Peygamber’in uygulamalarında da yeri yoktur. Günümüzde insanlığın eriştiği hukuk ve insan hakları bilinci, dini tercihlerin tıpkı Kur’an’ın öngördüğü gibi teminat altında olması gereğini ortaya koymaktadır. Bu anlamda din ve vicdan özgürlüğünü teminat altına alan siyasi yönetimler Kur’an’ın bu yaklaşımını içselleştirmiş yönetimler olarak tanımlanabilir. Bu en temel hakları teminat altına almayıp, şiddete başvurmayan muhalifleri dini tercihleri ne olursa olsun katleden rejimleri adları İslamla anılsa da Kur’an’ın ruhuna en uzak yönetimler olarak değerlendirmek de mümkündür.
[Aydoğan Vatandaş, Politurco Genel Yayın Yönetmeni] 22.10.2018 [TR724]
Etiketler:
Aydoğan Vatandaş
Tarihi yorumlamak ve devletin kutsallığı !.. [Prof. Dr. Osman Şahin]
Günümüzde sık sık yapılan bazı yanlış kıyaslamaları ve genellemeleri ele almak istiyorum. Bazıları siyasal islamcıların İslam aleminde yol açtığı felaketlerle karşı karşıya kalınca bunun faturasını yanlış bir kıyas ve benzetme yaparak Osmanlı’ya kesmektedirler. Bazıları daha da önceye giderek Hz. Muaviye’ye (ra) fatura etmektedirler. Hatta hızını alamayarak tarafgirlik ruh haletiyle Ümeyye oğullarından olduğu için Hulefay-ı Raşidinin üçüncüsü olan Hz. Osman’a da (ra) ilişmektedirler.
Fethullah Gülen Hocaefendi Yolun Kaderi adlı kitabında ideal devleti ele aldığı yazısında şu önemli hususu ifade etmektedirler: “İslamda ruhban sınıfı olmadığı gibi ruhban sınıfı tarafından kutsallık izafe edilmesiyle ortaya çıkan”kutsal devlet”in de İslamda yeri yoktur. Devlet bir gaye değildir. Devletin görevi insanların hem dünyada hem de ahirette huzur ve saadet bulabilecekleri bir hayatı hazırlamaktır. “
Devlet kutsal değildir. Ancak insanlığa yaptıkları hizmetler, sundukları saadet ve teessüs ettikleri adalet ölçüsünde değer kazanırlar. Devletin kutsandığı bir mantık içerisinde başa gelen idarecilerin zulümleri tarafgirlik mülahazası ile görmezden gelinecektir. Hak, hukuk ve adalet gibi değerlerin doğru anlaşılıp temsil edilmesi mümkün olmayacaktır.
Devletlerin de insanlar gibi doğruları ve yanlışları vardır. Bir devlet hakkında bir hüküm verilecekse insaflı düşüncenin gereği olarak bu yanlışlar ve doğrular teraziye konmalı ve ortaya çıkan sonuca göre bir karara varılmalıdır. İfratlara ve tefritlere girmekten kaçınılmalıdır. Ne her yaptıkları doğru kabul edilmeli ne de bazı yanlışlara bakılarak yaptıkları güzellikler görmezden gelinmelidir. Tarihte yaşamış İslami devletler ele alınırken maalesef bu hususa riayet edilememiştir. Ya her şeyiyle baş tacı yapılmakta ya da yerden yere vurulmaktadırlar. Halbuki meseleleri ifrat ve tefritten uzak külli bir nazarla ele almak gerekmektedir.
Şimdi de mahruti bir bakışa sahip olmadan yapılacak olan tarih yorumlamalarındaki zorlukları ele alalım…
Hadiselerin bütün yönlerini ortaya koyabilecek kaynaklardaki yetersizlik…
Maalesef tarihte yaşanmış hadiselerin bütün yönlerini günümüze kadar aktaran kaynaklara sahip değiliz. Tarihi kaynaklar genel olaylardan bahsetmekte, bütün detayları verememekte, hadiselerin cereyan ettiği ortamları, hadiselerin gerçekleşmesine yol açan maddi ve manevi faktörleri bütün etrafıyla günümüze taşıyamamaktadırlar. İslam Tarihini ele aldığımızda ilk yazılı kaynakların ancak Hicretten sonraki ikinci ve belki de üçüncü asırda yazılmaya başlandıkları görülecektir. Ayrıca günümüze bütün tarihi kaynakların intikal etmediği ve intikal eden bir çok kaynağın halen deşifre edilip kullanıma arzedilemediğini de düşünecek olursak işin zorluğu daha da iyi anlaşılabilecektir. Ali Ünal hoca bu konuyu “Günümüzün aynasından geçmişe bakmak” ve “Din, Bilim, Tarih Hz. Muaviye ve Emeviler” adlı yazılarında detaylı olarak ele almaktadır. Bakılabilir.
Subjektif yaklaşımlar…
Diğer taraftan tarih yazarlarının hadiseleri ele alırken kendi subjektif değer yargılarının etkisinden azade olamadıklarını da kabul etmek gerekir. Kaç tane kılı kırk yararcasına hakkaniyet sahibi tarihçi gösterilebilir ki kendi değer yargılarına aykırı olan, düşman kabul ettikleri toplumlar ve medeniyetler hakkında kaleme aldıkları yazılarında objektif olabilmişlerdir. Kaldı ki batıda da doğuda da çok sayıda tarihçinin yaşadıkları dönemdeki iktidarın menfaatlerine hizmet edecek ya da inançlarını destekleyecek şekilde hareket ettikleri de bilinen bir gerçektir. Batı dünyasında İslam dünyası hakkında tarafgirliğin gölgesinde ve belki de garezle kaleme alınmış bu tarz eserlerin kaynak olarak kabul edilemeyeceği de ortadadır.
Zamanın tesirlerinden sıyrılabilmek…
Bediüzzaman hazretleri Muhakemat adlı eserinde “Araştırmacı dalgıç olmalı, zamanın tesirlerinden sıyrılabilmeli; mazinin derinliklerine dalmalı; mantığın terazisiyle tartmalı; her şeyin kaynağını bulmalıdır” der. Hadiseleri doğru okuyup yorumlayabilmek için bulunduğumuz zamanın kayıtlarından kurtulup olayların yaşandığı zaman dilimine gitmemiz gerekir. Bunda muvaffak olunduğu ölçüde isabetli değerlendirmeler yapılabilecektir.
Mesela, gelişen iletişim imkanları günümüzde bilgiye ulaşmayı çok kolaylaştırmıştır. Bir çok bilgiye klavyenin tuşlarına dokunmak suretiyle ulaşabiliyoruz. Geçmiş değerlendirilirken doğru bilgiye ulaşmadaki zorlukları hesaba katmazsanız isabetli değerlendirmeler yapamazsınız. Aynı zaman diliminde yaşamış oldukları halde bu imkanlardan mahrum olan insanlar birbirlerini tam tanıyıp fikirlerine tam aşina olamadıkları için karşılıklı muhalefet tavrı sergileyebilmişlerdir. Hatta iki tarafı da yıpratacak karşılıklı beyanlar da bulundukları görülmüştür. Tarihte başlangıçtaki bu tarz muhalefetlerin tanışıklıktan sonra dostluğa döndüğünün örnekleri çoktur.
Tarihte yaşanan manevi değer yargılarının anlaşılması zarureti…
Bir diğer örnek de şu olabilir. Pozitivist akımların etkisiyle günümüz dünyasınde dünyevileşme çok ileri seviyeye ulaşmıştr. İster istemez bundan herkes etkilenmiştir. Bir beyanı nebevide (sav) bu durum, müminlerin de bundan etkileneceği, zükkam-nezle benzetmesi yapılarak haber verilmektedir. Bugünün insanının, maneviyatın ön planda olduğu, davranışların belirlenmesinde marziyatı ilahinin esas olduğu dönemlerdeki insanlar arasındaki olayları doğru yorumlayabilmeleri oldukça zor olacaktır. Değerlendirmeler hadiselerin perde arkasında cereyan eden ve kararların alınmasında oldukça önemli olabilen rızayı ilahi, doğruluk, niyet, samimiyet, ihlas, diğergamlık, yaşatma ideali gibi manevi kavramlar tam anlaşılamadığından çok sathi kalmaktadır.
Aynı problemi batılı kaynakların Osmanlı Devletinin gelişip büyümesinde ve altı asır ayakta kalmasının sebeplerini araştırırken bu manevi dinamikleri anlayamamasında ve her şeyi savaşlardan elde edilen ganimetlere bağlamalarında da görmek mümkündür. Maalesef bu yanlışa aynı hastalıktan hissedar olan bizim dünyanın tarihçilerinin de düştüklerini görüyoruz. Yüksek manevi değerlere sahiplik yapan Osmanlı Devleti hakkında, batılı kaynakların gerçeklerden uzak beyanlarını manevi değerleri anlamaktan uzak bu maddeci bakış açısı kolayca kabulenmiştir. Dolayısıyla bütün ilişkiler menfaat, güç elde etme, şehvet gibi nefsani arzuları tatmin ekseninde değerlendirilmiş ve hükümler de buna göre verilmiştir.
Buradan hareketle hadiselerin yaşandığı döneme gidip o dönemi yaşama derken sadece maddi boyutların yeterli olmadığını aynı zamanda manevi boyutlarıyla da o dönemi yaşayıp hissetmenin doğru sonuçlara ulaşma açısından hayati değer taşıdığını söyleyebiliriz.
Burada sadece bir kısmını ele aldığımız bu zorluklar nazara alındığı zaman Kur’an (Haşr 59/10) ve hadisde bize tavsiye veya emredilen geçmişlerimizi iyi ve güzel yönleriyle anma, kötülüklerini sayıp dökmekten sakınmamız gerektiği hakikatı daha iyi anlaşılacaktır. Hususan söz konusu olan sahabe efendilerimiz ranhüm ise bu emri Kur’aniye ve nebeviye’ye riayet etme daha da önemli hale gelmektedir.
Bu konuda Fethullah Gülen Hocaefendi Çatla Sodom-Gomore!.. başlıklı bamtelinde (17/04/2016) tarihi şahsiyetler ve özellikle sahabe ele alındığında çok temkinli olmak gerektiğini ifade ederken şu önemli kriteri elimize vermektedir. “Bugünden durup o günde cereyan eden hadiseleri içinde yaşamış vakanüvis gibi değerlendirip birilerini bir yere birilerini de bir yere koymak recmen bi’l-gayb olur. Bu da doğru değildir. Karanlıkta taş atmak gibidir. İsabet edip etmeyeceği belli değildir.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 22.10.2018 [TR724]
Fethullah Gülen Hocaefendi Yolun Kaderi adlı kitabında ideal devleti ele aldığı yazısında şu önemli hususu ifade etmektedirler: “İslamda ruhban sınıfı olmadığı gibi ruhban sınıfı tarafından kutsallık izafe edilmesiyle ortaya çıkan”kutsal devlet”in de İslamda yeri yoktur. Devlet bir gaye değildir. Devletin görevi insanların hem dünyada hem de ahirette huzur ve saadet bulabilecekleri bir hayatı hazırlamaktır. “
Devlet kutsal değildir. Ancak insanlığa yaptıkları hizmetler, sundukları saadet ve teessüs ettikleri adalet ölçüsünde değer kazanırlar. Devletin kutsandığı bir mantık içerisinde başa gelen idarecilerin zulümleri tarafgirlik mülahazası ile görmezden gelinecektir. Hak, hukuk ve adalet gibi değerlerin doğru anlaşılıp temsil edilmesi mümkün olmayacaktır.
Devletlerin de insanlar gibi doğruları ve yanlışları vardır. Bir devlet hakkında bir hüküm verilecekse insaflı düşüncenin gereği olarak bu yanlışlar ve doğrular teraziye konmalı ve ortaya çıkan sonuca göre bir karara varılmalıdır. İfratlara ve tefritlere girmekten kaçınılmalıdır. Ne her yaptıkları doğru kabul edilmeli ne de bazı yanlışlara bakılarak yaptıkları güzellikler görmezden gelinmelidir. Tarihte yaşamış İslami devletler ele alınırken maalesef bu hususa riayet edilememiştir. Ya her şeyiyle baş tacı yapılmakta ya da yerden yere vurulmaktadırlar. Halbuki meseleleri ifrat ve tefritten uzak külli bir nazarla ele almak gerekmektedir.
Şimdi de mahruti bir bakışa sahip olmadan yapılacak olan tarih yorumlamalarındaki zorlukları ele alalım…
Hadiselerin bütün yönlerini ortaya koyabilecek kaynaklardaki yetersizlik…
Maalesef tarihte yaşanmış hadiselerin bütün yönlerini günümüze kadar aktaran kaynaklara sahip değiliz. Tarihi kaynaklar genel olaylardan bahsetmekte, bütün detayları verememekte, hadiselerin cereyan ettiği ortamları, hadiselerin gerçekleşmesine yol açan maddi ve manevi faktörleri bütün etrafıyla günümüze taşıyamamaktadırlar. İslam Tarihini ele aldığımızda ilk yazılı kaynakların ancak Hicretten sonraki ikinci ve belki de üçüncü asırda yazılmaya başlandıkları görülecektir. Ayrıca günümüze bütün tarihi kaynakların intikal etmediği ve intikal eden bir çok kaynağın halen deşifre edilip kullanıma arzedilemediğini de düşünecek olursak işin zorluğu daha da iyi anlaşılabilecektir. Ali Ünal hoca bu konuyu “Günümüzün aynasından geçmişe bakmak” ve “Din, Bilim, Tarih Hz. Muaviye ve Emeviler” adlı yazılarında detaylı olarak ele almaktadır. Bakılabilir.
Subjektif yaklaşımlar…
Diğer taraftan tarih yazarlarının hadiseleri ele alırken kendi subjektif değer yargılarının etkisinden azade olamadıklarını da kabul etmek gerekir. Kaç tane kılı kırk yararcasına hakkaniyet sahibi tarihçi gösterilebilir ki kendi değer yargılarına aykırı olan, düşman kabul ettikleri toplumlar ve medeniyetler hakkında kaleme aldıkları yazılarında objektif olabilmişlerdir. Kaldı ki batıda da doğuda da çok sayıda tarihçinin yaşadıkları dönemdeki iktidarın menfaatlerine hizmet edecek ya da inançlarını destekleyecek şekilde hareket ettikleri de bilinen bir gerçektir. Batı dünyasında İslam dünyası hakkında tarafgirliğin gölgesinde ve belki de garezle kaleme alınmış bu tarz eserlerin kaynak olarak kabul edilemeyeceği de ortadadır.
Zamanın tesirlerinden sıyrılabilmek…
Bediüzzaman hazretleri Muhakemat adlı eserinde “Araştırmacı dalgıç olmalı, zamanın tesirlerinden sıyrılabilmeli; mazinin derinliklerine dalmalı; mantığın terazisiyle tartmalı; her şeyin kaynağını bulmalıdır” der. Hadiseleri doğru okuyup yorumlayabilmek için bulunduğumuz zamanın kayıtlarından kurtulup olayların yaşandığı zaman dilimine gitmemiz gerekir. Bunda muvaffak olunduğu ölçüde isabetli değerlendirmeler yapılabilecektir.
Mesela, gelişen iletişim imkanları günümüzde bilgiye ulaşmayı çok kolaylaştırmıştır. Bir çok bilgiye klavyenin tuşlarına dokunmak suretiyle ulaşabiliyoruz. Geçmiş değerlendirilirken doğru bilgiye ulaşmadaki zorlukları hesaba katmazsanız isabetli değerlendirmeler yapamazsınız. Aynı zaman diliminde yaşamış oldukları halde bu imkanlardan mahrum olan insanlar birbirlerini tam tanıyıp fikirlerine tam aşina olamadıkları için karşılıklı muhalefet tavrı sergileyebilmişlerdir. Hatta iki tarafı da yıpratacak karşılıklı beyanlar da bulundukları görülmüştür. Tarihte başlangıçtaki bu tarz muhalefetlerin tanışıklıktan sonra dostluğa döndüğünün örnekleri çoktur.
Tarihte yaşanan manevi değer yargılarının anlaşılması zarureti…
Bir diğer örnek de şu olabilir. Pozitivist akımların etkisiyle günümüz dünyasınde dünyevileşme çok ileri seviyeye ulaşmıştr. İster istemez bundan herkes etkilenmiştir. Bir beyanı nebevide (sav) bu durum, müminlerin de bundan etkileneceği, zükkam-nezle benzetmesi yapılarak haber verilmektedir. Bugünün insanının, maneviyatın ön planda olduğu, davranışların belirlenmesinde marziyatı ilahinin esas olduğu dönemlerdeki insanlar arasındaki olayları doğru yorumlayabilmeleri oldukça zor olacaktır. Değerlendirmeler hadiselerin perde arkasında cereyan eden ve kararların alınmasında oldukça önemli olabilen rızayı ilahi, doğruluk, niyet, samimiyet, ihlas, diğergamlık, yaşatma ideali gibi manevi kavramlar tam anlaşılamadığından çok sathi kalmaktadır.
Aynı problemi batılı kaynakların Osmanlı Devletinin gelişip büyümesinde ve altı asır ayakta kalmasının sebeplerini araştırırken bu manevi dinamikleri anlayamamasında ve her şeyi savaşlardan elde edilen ganimetlere bağlamalarında da görmek mümkündür. Maalesef bu yanlışa aynı hastalıktan hissedar olan bizim dünyanın tarihçilerinin de düştüklerini görüyoruz. Yüksek manevi değerlere sahiplik yapan Osmanlı Devleti hakkında, batılı kaynakların gerçeklerden uzak beyanlarını manevi değerleri anlamaktan uzak bu maddeci bakış açısı kolayca kabulenmiştir. Dolayısıyla bütün ilişkiler menfaat, güç elde etme, şehvet gibi nefsani arzuları tatmin ekseninde değerlendirilmiş ve hükümler de buna göre verilmiştir.
Buradan hareketle hadiselerin yaşandığı döneme gidip o dönemi yaşama derken sadece maddi boyutların yeterli olmadığını aynı zamanda manevi boyutlarıyla da o dönemi yaşayıp hissetmenin doğru sonuçlara ulaşma açısından hayati değer taşıdığını söyleyebiliriz.
Burada sadece bir kısmını ele aldığımız bu zorluklar nazara alındığı zaman Kur’an (Haşr 59/10) ve hadisde bize tavsiye veya emredilen geçmişlerimizi iyi ve güzel yönleriyle anma, kötülüklerini sayıp dökmekten sakınmamız gerektiği hakikatı daha iyi anlaşılacaktır. Hususan söz konusu olan sahabe efendilerimiz ranhüm ise bu emri Kur’aniye ve nebeviye’ye riayet etme daha da önemli hale gelmektedir.
Bu konuda Fethullah Gülen Hocaefendi Çatla Sodom-Gomore!.. başlıklı bamtelinde (17/04/2016) tarihi şahsiyetler ve özellikle sahabe ele alındığında çok temkinli olmak gerektiğini ifade ederken şu önemli kriteri elimize vermektedir. “Bugünden durup o günde cereyan eden hadiseleri içinde yaşamış vakanüvis gibi değerlendirip birilerini bir yere birilerini de bir yere koymak recmen bi’l-gayb olur. Bu da doğru değildir. Karanlıkta taş atmak gibidir. İsabet edip etmeyeceği belli değildir.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 22.10.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)