Yıl 2005. Brüksel’de AB kurumlarının önü Türk haber ajansları ve televizyon kanallarının canlı yayın araçlarıyla dolu. Her medya kurumunun Brüksel muhabiri koridorlarda AB Komisyonu’nun ilerleme raporuna ilişkin yeni detaylar, Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine dair yeni kulisler toplamak için volta atıyor. Son dakika gelişmeleri en ince detayına kadar özel yayınlarla canlı yayınlarla Henüz çiçeği burnunda Erdoğan Hükümeti adaylık statüsünü kazanmış ve ardarda gerçekleştirdiği reformların raporda nasıl yer bulacağını izliyor. Kürtler, dini azınlıklar, muhafazakarlar, laikler vs. her kesimi ilgilendiren paragraflar didik didik inceleniyor, üzerine tartışılıyor.
Yıl 2018. Yıllardır Ankara’nın « bu sene de çöpe attık » dediği yıllık ilerleme raporu tekrar yayınlanıyor. Artık Türk medyasının eski çeşitliliğinden eser kalmamış, Brüksel’de yaşayan AB uzmanı Türk gazetecilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. OHAL’in, savaşın, küçülen ekonominin baskısı altında beli bükülmüş Türk halkının gündeminde Türkiye-AB ilişkileri yok. AB İlerleme Raporu’ndan basına sızan parçalara göre bugüne kadar yayınlanmış en sert Türkiye raporu olduğu söylenebilir. « Endişe ile not edildi » ile « kaygıyla izleniyor » cümlelerinden hangisinin tercih edileceği bile komisyonlarda tartışılan bu ‘sıkıcı’ raporlarda bu kadar açık bir tablo çizilmesi şaşırtıcı. Belki de artık Ankara’nın bu raporları umursamadığı gerçeğini göz önünde bulundurarak Türk demokrasisinin bir enkaza dönüştüğü kayda geçiriliyor. Son 10 yıldır Türk demokrasisindeki ‘gerileme’yi tarihe not düşen bu yıllık ilerleme raporları aslında iki tarafında kabul ettiği acı gerçeği tekrar hatırlatıyor. Türkiye kağıt üstünde hala AB adayı olsa bile Türkiye-Avrupa ilişkileri sadece karşılıklı çıkarlara dayalı bir komşuluk ilişkisinden ibaret. Raporun Türk basınında yer alma şekli ise Türkiye ile Avrupa’nın birbirinden ne kadar uzaklaştığının bir kanıtı gibi. Önce NTV imzasız bir özel haberle « AB ‘FETÖ’yü terör örgütü olarak tanıdı » başlıklı bir haber giriyor. Akit « Avrupa sonunda anladı » başlığıyla aynı haberi veriyor. Daha sonra muhalifiyle yandaşıyla ‘kaynaksız kopyala yapıştır’ ilkesiyle çalışan yerli basınımız aynı haberi ‘flaş’ şeklinde yüzlerce sitede paylaşıyor. Türkiye’nin üyelik sürecinin tabutunu kaldıran bu raporun bu kadar amatörce bir yalan haberle Türk medyasında yer alması aslında Avrupa’dan ne kadar uzaklaştığı, AB kurumlarını ne kadar az tanıdığını da gösteriyor.
Peki kağıt üstünde Ankara ile müzakerelerin askıya alınmasını gerektiren 2018 ilerleme raporu Türkiye-AB ilişkileri açısından ne anlama geliyor? İlişkileri nasıl etkileyecek? Kısaca yanıtlamak gerekirse hiç bir anlama gelmiyor. Kısa bir süre içinde de bu rapor unutulacak. AB-Türkiye ilişkileri iki tarafından da ne olursa olsun ‘ilişkileri koparan taraf’ olarak görünmek istediği bir sinir harbi olarak özetlenebilir.
Konuya AB tarafından bakalım. AB’nin siyasi değerler ittifakı olarak bir numaralı sorunu Türkiye değil Polonya ve Macaristan. Daha sonra Hırvatistan ve Kosova gibi Balkan ülkelerinde hukukun üstünlüğü ve güçlü devlet kurumlarının sağlamlaştırılmasıdır. AB üyesi ülkeler arasında yükselen sağ popülizm AB’nin bütünlüğünü tehdit edecek derecede önemli. AB Üyesi Macaristan’da bağımsız medyayı ve bağımsız yargı kurumlarını yok eden Orban dururken Erdoğan’a demokrasi dersi vermeyi çelişkili bulanların sayısı az değil.
Öte yandan, bu ilerleme raporunu yayınlayan AB’nin icra kurumu Komisyon tarihindeki en büyük siyasi skandalla sarsılıyor. Avrupa basınının ‘Selmayrgate’ olarak adlandırdığı bir iç bürokratik darbe nedeniyle eleştirilerin odağında. Artık alkol bağımlılığının gündüzleri dahi çalışmasına engel olduğu söylenen AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’in koltuğu da sallantıda. Arkasına Juncker’in ve Alman Şansölye Merkel’in desteğini alan Alman AB bürokratı Martin Selmayr’ın gizli bir şekilde tüm iç tüzüğü altüst ederek 48 saat içinde AB’nin en üst düzey bürokratik koltuğuna oturması istifa çağrılarına yol açtı. Avrupa Parlamentosu bu hafta konuyu tartışacak. Komisyon üyelerinin kendi koltuğunu korumaya çalışırken Türkiye raporuyla ilgilenmeleri, dişe dokunur bir açıklama yapmalarını beklemek yersiz.
AB devlet liderlerinin ise Türkiye’den şimdilik iki temel beklentisi var. Mültecileri sınırdan geçirmemesi ve Avrupa’ya dönmeye çalışan ‘cihatçı’larla ilgili sağlıklı istihbarat paylaşımı. Türkiye’deki gidişatın orta ve uzun vadede Avrupa’nın çıkarları açısından tehlike oluşturduğu kanaati yaygın. Ancak, hiç bir Avrupa ülkesi Ankara’yı kızdıracak açıklamalarla Türkiye ile ilişkileri koparacak bir adım atmak istemiyor. Özellikle mülteci kozunu elinde tutan Ankara’nın karşısında Türkiye konusunda ortak adımlar atma noktasında çaresiz ve kısa dönem çıkarlarını önceleyen çok kutuplu bir Avrupa var. Türkiye ise köprüleri tamamen atmadan elindeki kartları sonuna dek kullanma derdinde.
Bir dönem Türkiye’nin siyasetine ve dış politikasına etki edebilen ilerleme raporları artık sadece geleceğin tarihçileri için değerli bir arşiv niteliği taşıyor.
[Emre Demir] 16.4.2018 [KronosHaber.com]
‘Perinçek Tayyip’i ham yapacak’ masalı [Cevheri Güven]
Erdoğan’ın zulmüne, baskısına uğramış muhafazakar kesimin neredeyse fantazi düzeyine gelmiş beklentisi, Perinçek ile Erdoğan’ın müstakbel kavgası.
Perinçek ekibinin yani Ergenekon’un, işleri bittiğinde Erdoğan’ı devireceği, böylece Erdoğan’ın da kendi ettiğini bulacağı, Erdoğan’a destek verenlerin ise aklının başına geleceğine ilişkin bir beklenti bu.
Aslında beklentinin de ötesinde efsaneleşmiş bir anlatımdan söz ediyoruz. Zaman zaman içine mistik kehanetler de katılıyor.
Oysa bu beklentide olanlar enerjilerini ve umutlarını boşa harcamanın ötesinde, gerçeklerden kopuyorlar.
Çünkü öncelikle Erdoğan’ı tanımıyorlar. Erdoğan ilerlerken ve kavga ederken küçüğüne büyüğüne bakmadan, konjonktüre göre yanına toplayabildiği kadar yol arkadaşı toplar. Şu devirde Perinçek ve ekibini yanına alması gibi.
Misal, Erdoğan’ın cemaatle mücadelesinde Perinçek ve ekibinin 30 yıllık fişleme listelerine, Aydınlıkçı sivil resmi kamu görevlilerine ihtiyacı var. Erdoğan bir yandan bu ihtiyacı giderir bir yandan da Perinçek’in bütün ekibini öğrenmiş olur ve onların ayaklarını nasıl kaydıracağının hesabını yapar.
Geçmişte provokasyon yapma kabiliyetleri nedeniyle güçlüydü Perinçek ya da Ergenekon.
Şu an Erdoğan’ın provokasyon gücünün yanında Ergenekon en baba provokatörü Veli Küçük dahil süt kuzusu kalır. Kendi ülkesine sınır ötesinden füze attırmaktan, şehirlerini tanklarla haritadan silmeye kadar… Hayallerin ötesinde biri o…
Erdoğan’ın çılgınlığı ve bu çılğınlığın nereye kadar ilerleyebileceği örnekleriyle yakın tarihimizde mevcut aslında.
Oysa Perinçek’in gücü bir kısım askerler ve yüksek yargıdaki isimlerden ibaret. Ama Erdoğan bir sabah o isimlerin hiçbirini çalıştıkları kuruma sokturmayacak güce sahip. Bir sabah Perinçek dahil hepsini Silivri’ye tıkar, Aydınlık Gazetesi’nin başına Abdurrahman Dilipak’ı atayıverir. Kimse de gıkını çıkartamaz. Sokağa çıkmaya cesaret edebilecek üç beş Vatan Partiliyi de gaz manyağı yapıp, münasip bir cezaevine doldurur.
15 Temmuz’dan sonra Anıtkabir’de emirlerindeki uzman çavuşların, ast subayların kendilerine üst araması yapmasına boyun eğen general sınıfı o gün orada TSK’yı mazi yaptı. Anayasa mahkemesi üyeleri adli hakimlere tutuklatıldığında da yargı, yüksek yargı tarih oldu.
Erdoğan’ın ülke içinde yapabileceklerini engelleyebilecek bir güç yok artık.
Erdoğan gücünü öyle Ergenekon’dan, Perinçek’ten ya da İngiltere’den filan almıyor. Gücünü arkasındaki kitleden alıyor. Ve arkasında yüzde 50’ye yakın kitle varken, onunla cephe savaşına giren her iç güç odağı kaybeder.
Lakin, Türkiye’de tek bir şey yapamaz Erdoğan: Ekonomiyi düzeltemez.
Elbette sosyolojik olarak ve siyaseten etki tepkiyi doğuracak. Dini, faşizm aparatı yapan Erdoğan’ın yolaçtığı tahribat; kuvvetle muhtemel katı laikçi bir dalga olarak dönecek. Ama büyük bir ekonomik tahribattan sonra.
Bunun da kısa sürmeyeceğini öngörebiliriz. Sosyolojik değişimler zaman alıyor ama mutlaka gerçekleşiyor.
Toplumdan, sosyolojiden, hayattan kopuk biçimde “Perinçek, Tayyip’i öpecek” hayalleriyle yaşayanlara diyeceğim şey; “Bu kadar dayaktan sonra hala akıllanmadınız mı?” olur.
[Cevheri Güven] 16.4.2018 [KronosHaber.com]
Perinçek ekibinin yani Ergenekon’un, işleri bittiğinde Erdoğan’ı devireceği, böylece Erdoğan’ın da kendi ettiğini bulacağı, Erdoğan’a destek verenlerin ise aklının başına geleceğine ilişkin bir beklenti bu.
Aslında beklentinin de ötesinde efsaneleşmiş bir anlatımdan söz ediyoruz. Zaman zaman içine mistik kehanetler de katılıyor.
Oysa bu beklentide olanlar enerjilerini ve umutlarını boşa harcamanın ötesinde, gerçeklerden kopuyorlar.
Çünkü öncelikle Erdoğan’ı tanımıyorlar. Erdoğan ilerlerken ve kavga ederken küçüğüne büyüğüne bakmadan, konjonktüre göre yanına toplayabildiği kadar yol arkadaşı toplar. Şu devirde Perinçek ve ekibini yanına alması gibi.
Misal, Erdoğan’ın cemaatle mücadelesinde Perinçek ve ekibinin 30 yıllık fişleme listelerine, Aydınlıkçı sivil resmi kamu görevlilerine ihtiyacı var. Erdoğan bir yandan bu ihtiyacı giderir bir yandan da Perinçek’in bütün ekibini öğrenmiş olur ve onların ayaklarını nasıl kaydıracağının hesabını yapar.
Geçmişte provokasyon yapma kabiliyetleri nedeniyle güçlüydü Perinçek ya da Ergenekon.
Şu an Erdoğan’ın provokasyon gücünün yanında Ergenekon en baba provokatörü Veli Küçük dahil süt kuzusu kalır. Kendi ülkesine sınır ötesinden füze attırmaktan, şehirlerini tanklarla haritadan silmeye kadar… Hayallerin ötesinde biri o…
Erdoğan’ın çılgınlığı ve bu çılğınlığın nereye kadar ilerleyebileceği örnekleriyle yakın tarihimizde mevcut aslında.
Oysa Perinçek’in gücü bir kısım askerler ve yüksek yargıdaki isimlerden ibaret. Ama Erdoğan bir sabah o isimlerin hiçbirini çalıştıkları kuruma sokturmayacak güce sahip. Bir sabah Perinçek dahil hepsini Silivri’ye tıkar, Aydınlık Gazetesi’nin başına Abdurrahman Dilipak’ı atayıverir. Kimse de gıkını çıkartamaz. Sokağa çıkmaya cesaret edebilecek üç beş Vatan Partiliyi de gaz manyağı yapıp, münasip bir cezaevine doldurur.
15 Temmuz’dan sonra Anıtkabir’de emirlerindeki uzman çavuşların, ast subayların kendilerine üst araması yapmasına boyun eğen general sınıfı o gün orada TSK’yı mazi yaptı. Anayasa mahkemesi üyeleri adli hakimlere tutuklatıldığında da yargı, yüksek yargı tarih oldu.
Erdoğan’ın ülke içinde yapabileceklerini engelleyebilecek bir güç yok artık.
Erdoğan gücünü öyle Ergenekon’dan, Perinçek’ten ya da İngiltere’den filan almıyor. Gücünü arkasındaki kitleden alıyor. Ve arkasında yüzde 50’ye yakın kitle varken, onunla cephe savaşına giren her iç güç odağı kaybeder.
Lakin, Türkiye’de tek bir şey yapamaz Erdoğan: Ekonomiyi düzeltemez.
Elbette sosyolojik olarak ve siyaseten etki tepkiyi doğuracak. Dini, faşizm aparatı yapan Erdoğan’ın yolaçtığı tahribat; kuvvetle muhtemel katı laikçi bir dalga olarak dönecek. Ama büyük bir ekonomik tahribattan sonra.
Bunun da kısa sürmeyeceğini öngörebiliriz. Sosyolojik değişimler zaman alıyor ama mutlaka gerçekleşiyor.
Toplumdan, sosyolojiden, hayattan kopuk biçimde “Perinçek, Tayyip’i öpecek” hayalleriyle yaşayanlara diyeceğim şey; “Bu kadar dayaktan sonra hala akıllanmadınız mı?” olur.
[Cevheri Güven] 16.4.2018 [KronosHaber.com]
Bu neyin ya da kimin muhalefeti? [Kadir Gürcan]
Çok erken başlayan seçim piyasasının suni köpürtmeleri, asıl gündemi gözlerden kaçırmakta epey zorlanıyor. İktidar bir sonraki seçimleri garantilemiş olmanın rahatlığını yaşadığı için halinden memnun. İdman yapıp, ter atıp kendilerini yormaya niyetleri yok.
Saha, hakemler ve muhtemel riskler için karşı takım ve takımların gönülleri hoş edilmiş durumda. Muhalefetin maç bitene kadar sahada kalması yeterli. Ne kadar çok itibar kaybeder ne kadar rezil olursa o kadar iyi. Cümle aleme, demokratik seçimler yapıldığını başka türlü izah etme şansı yok. Muhalefet bu seçimlerde sadece konu mankeni. İktidar bu kez, Rusya’da Putin, Mısır’da Sisi gibi yüzde yetmişi vurursa sakın şaşırmayın.
İktidar ve derleme muhalefet dövüşüyor gibi görünüyorlar ama, aldanmayın. Birbirlerini incitmeyecek pamuk eldivenlerle ne oluyorsa, işte o. Seçim sonrası dağılımda aslan payı olmasa da dibe düşenlerle idame-i hayat edecek çok siyasi döküntü var. Onlar siyaset yapmakla, yüzsüzlüğü birbirlerine karıştırıyorlar.
Son üç seçimde yaşananları ne çabuk da unutuyorlar? Seçim ortam ve şartları bazılarının lehine olarak, önü alınamayacak üstünlükler bahşediyor. Muhalefetin ya da muhalefet ile aynı safta olduğu izlenimi verip, seçim sonrası taksimattan azami pay almayı garantilemiş olanlar için fazla risk yok. Onların Türkiye diye bir problemleri yok. Diktatörlük olsa da olur, padişahlık hortlasa da. Vitrinlik bir hilafet hırsı için, dinin erkanı pazarlansa da! Bunun için anlaşma, ortaklık, yoldaşlık, yol ayrımına kadar aynı otobüse binme... türünden bütün çarpık ilişkiler her zaman söz konusu.
Ha unutmadan, Uber’in de böyle bir servisi var; aynı istikamete gidiyorsanız, tek taksiyi kullanabiliyorsunuz. Ama bizim milli takımın(!) ucuz oyuncuları, vatanperverliklerine helal gelir korkusuyla Uber kullanmıyorlar. Milli bir taksi ve taksi ağı oluşturacaklarmış!
Muhalefet rolü yapanların alınlarına yapıştırılacak tek etiket; beceriksizlik. Hiçbir istisnası yok. Demode olmalarına mı yanarsınız, ayakta duracak mecallerinin olmamasına mı? Hepsi bir araya gelip sırt sırta veriyorlar ama, yine de ayakta duracak bir enerji toparlayamıyorlar. Meselelerini şahsi olmaktan çıkarıp, bütün Türkiye’yi kucaklayacak enginliğe ulaştıramadılar. Hala işin, çarşı, sokak, pazaryeri, esnaf ziyareti ile halledileceğini zannediyorlar. Seksen milyonun elini sıkıp ikna etmeniz için seçimlerin 2030’da yapılması lazım. Anlaşılan, seçim takvimleri bile hazır değil.
Biraz gelecek yatırımı olan bir muhalefet için Türkiye şu an çok zengin bir altın madeni. Alın bazı ipuçları: İktidarın, bulaştığı kirli işlerden kurtulmak için yapmayacağı bir şey yok. Şahsi egolar için Güney Sınırımızda savaş çıkarılmış durumda. Ekonominin çökmesi an meselesi. Dış ilişkiler ortada. Türkiye, elli binden fazla suçsuz insanın hapislerde yattığı, kapalı bir hapishane.
Hadi ekonomiye aklınız ermiyor. Dış siyaseti takip etmek için yaşınız çok geç. Hiç olmazsa, elli bin masumun ve bir o kadar da dışarıdaki insanların çile, ıstırap ve mağduriyetlerini dile getirin? Size oy verecek tek seçmen potansiyeli bu mağdur ve mazlum zümre. Her gün gözünüzün içine sokulan bu zulmü görmüyorsanız, gelecek ile alakalı size güvenilebileceği zehabına kapılmak için, kendinize çok hüs-i zannınız var demektir.
Seçime hangi şartlar altında girileceği şu an için belirsiz. İktidarın seçim çadırı vazifesi gören, YSK’nun seçime bir kaç gün kala, iktidarın ömrünü uzatacak her türlü tedbiri alması sürpriz olmaz. Geçtiğimiz seçimlerde YSK, seçim yasaklarını uygulayamayacak kadar zavallı duruma düşmüştü. Bunu da mı unuttunuz? Anayasa Mahkemesi üyelerinin, Saray’ın davetlisi olarak çay bahçesi ile ödüllendirilir de, YSK bundan mahrum edilir mi?
Suç örgütüne bulaşmış bir parti milletvekilini hapisten kurtarmak için meclisi kilitleyen Ana Muhalefet, suçsuz yere içeride tutulan elli bin insan için hiçbir şey yapmıyor. Muhalefet kadrosundan mecliste bulunmak sizi ‘ucuz siyasetçi’ yaftası ile anılmaktan hiç bir zaman kurtaramayacak.
Yoksa biz, “Saray’ın fotoğrafçısı, aşçısı, şoförü, medyası, Anayasa Mahkemesi, YSK’si...” listesinde zikredilmeyen maaşları peşin ödenmiş, “Saray Muhalefeti” ile aldatılıyor olmayalım?
[Kadir Gürcan] 16.4.2018 [Samanyolu Haber]
Saha, hakemler ve muhtemel riskler için karşı takım ve takımların gönülleri hoş edilmiş durumda. Muhalefetin maç bitene kadar sahada kalması yeterli. Ne kadar çok itibar kaybeder ne kadar rezil olursa o kadar iyi. Cümle aleme, demokratik seçimler yapıldığını başka türlü izah etme şansı yok. Muhalefet bu seçimlerde sadece konu mankeni. İktidar bu kez, Rusya’da Putin, Mısır’da Sisi gibi yüzde yetmişi vurursa sakın şaşırmayın.
İktidar ve derleme muhalefet dövüşüyor gibi görünüyorlar ama, aldanmayın. Birbirlerini incitmeyecek pamuk eldivenlerle ne oluyorsa, işte o. Seçim sonrası dağılımda aslan payı olmasa da dibe düşenlerle idame-i hayat edecek çok siyasi döküntü var. Onlar siyaset yapmakla, yüzsüzlüğü birbirlerine karıştırıyorlar.
Son üç seçimde yaşananları ne çabuk da unutuyorlar? Seçim ortam ve şartları bazılarının lehine olarak, önü alınamayacak üstünlükler bahşediyor. Muhalefetin ya da muhalefet ile aynı safta olduğu izlenimi verip, seçim sonrası taksimattan azami pay almayı garantilemiş olanlar için fazla risk yok. Onların Türkiye diye bir problemleri yok. Diktatörlük olsa da olur, padişahlık hortlasa da. Vitrinlik bir hilafet hırsı için, dinin erkanı pazarlansa da! Bunun için anlaşma, ortaklık, yoldaşlık, yol ayrımına kadar aynı otobüse binme... türünden bütün çarpık ilişkiler her zaman söz konusu.
Ha unutmadan, Uber’in de böyle bir servisi var; aynı istikamete gidiyorsanız, tek taksiyi kullanabiliyorsunuz. Ama bizim milli takımın(!) ucuz oyuncuları, vatanperverliklerine helal gelir korkusuyla Uber kullanmıyorlar. Milli bir taksi ve taksi ağı oluşturacaklarmış!
Muhalefet rolü yapanların alınlarına yapıştırılacak tek etiket; beceriksizlik. Hiçbir istisnası yok. Demode olmalarına mı yanarsınız, ayakta duracak mecallerinin olmamasına mı? Hepsi bir araya gelip sırt sırta veriyorlar ama, yine de ayakta duracak bir enerji toparlayamıyorlar. Meselelerini şahsi olmaktan çıkarıp, bütün Türkiye’yi kucaklayacak enginliğe ulaştıramadılar. Hala işin, çarşı, sokak, pazaryeri, esnaf ziyareti ile halledileceğini zannediyorlar. Seksen milyonun elini sıkıp ikna etmeniz için seçimlerin 2030’da yapılması lazım. Anlaşılan, seçim takvimleri bile hazır değil.
Biraz gelecek yatırımı olan bir muhalefet için Türkiye şu an çok zengin bir altın madeni. Alın bazı ipuçları: İktidarın, bulaştığı kirli işlerden kurtulmak için yapmayacağı bir şey yok. Şahsi egolar için Güney Sınırımızda savaş çıkarılmış durumda. Ekonominin çökmesi an meselesi. Dış ilişkiler ortada. Türkiye, elli binden fazla suçsuz insanın hapislerde yattığı, kapalı bir hapishane.
Hadi ekonomiye aklınız ermiyor. Dış siyaseti takip etmek için yaşınız çok geç. Hiç olmazsa, elli bin masumun ve bir o kadar da dışarıdaki insanların çile, ıstırap ve mağduriyetlerini dile getirin? Size oy verecek tek seçmen potansiyeli bu mağdur ve mazlum zümre. Her gün gözünüzün içine sokulan bu zulmü görmüyorsanız, gelecek ile alakalı size güvenilebileceği zehabına kapılmak için, kendinize çok hüs-i zannınız var demektir.
Seçime hangi şartlar altında girileceği şu an için belirsiz. İktidarın seçim çadırı vazifesi gören, YSK’nun seçime bir kaç gün kala, iktidarın ömrünü uzatacak her türlü tedbiri alması sürpriz olmaz. Geçtiğimiz seçimlerde YSK, seçim yasaklarını uygulayamayacak kadar zavallı duruma düşmüştü. Bunu da mı unuttunuz? Anayasa Mahkemesi üyelerinin, Saray’ın davetlisi olarak çay bahçesi ile ödüllendirilir de, YSK bundan mahrum edilir mi?
Suç örgütüne bulaşmış bir parti milletvekilini hapisten kurtarmak için meclisi kilitleyen Ana Muhalefet, suçsuz yere içeride tutulan elli bin insan için hiçbir şey yapmıyor. Muhalefet kadrosundan mecliste bulunmak sizi ‘ucuz siyasetçi’ yaftası ile anılmaktan hiç bir zaman kurtaramayacak.
Yoksa biz, “Saray’ın fotoğrafçısı, aşçısı, şoförü, medyası, Anayasa Mahkemesi, YSK’si...” listesinde zikredilmeyen maaşları peşin ödenmiş, “Saray Muhalefeti” ile aldatılıyor olmayalım?
[Kadir Gürcan] 16.4.2018 [Samanyolu Haber]
Turgut Özal ve Türk okulları [Ali Emir Pakkan]
Rahmetli Turgut Özal’ı vefatının 25. yıldönümünde rahmetle anıyoruz. Bu vesile ile onun son yolculuğunda, Arnavutluk Mehmet Akif Ersoy okulunda yaşadığı bir hadiseyi anlatmak istiyorum.
17 Nisan 1993... Türkiye’nin kalbi durdu. Cumhurbaşkanı Turgut Özal kaldırıldığı hastanede vefat etmişti. Sivil, demokrat ve dindar Cumhurbaşkanı yüz binlerce insanın omuzlarından ebediyete uğurlandı.
O gün Zaman’ın Yeni Bosna’daki merkezindeydim. Ankara'dan cenaze geliyordu. Hiç unutmuyorum. Havaalanına vatandaşlar akın etmişti. Cenaze töreni için Fatih camiine zor ulaştık... Yol boyu korteje eşlik etti gözü yaşlı insanlar...
Özal’ın vefatından önceki son yolculuğu Türk okulları içindi. Soğuk Savaş’ın bitmesi ile başlayan yeni süreci, Türkiye’nin önüne yüz yılda bir gelecek fırsat olarak görüyordu. Balkanlar’dan Çin Seddi’ne kadar Türkçe konuşulacağını söylüyordu. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin teşviki ile 1990’ların başından itibaren açılan Türk okullarını işte bu yüzden çok önemsiyordu.
Ama o yıllarda da devlet bürokrasisi okullara birtakım engeller çıkarılıyordu. Ankara’dan bazı olumsuz raporlar ülke yöneticilerine ulaştırılıyor, okulların önü kesilmek isteniyordu. Özal, ise bu engellerin aşılmasına çalıştı.
Cumhurbaşkanı, 22 Şubat’ta önce Balkanlar, ardından Orta Asya’ya gitti. Her ülkede temel atma törenlerine katıldı. Okul açılışları yaptı. Bazı okulların temeline kendi elleriyle harç koydu.
Balkan gezisinde ilk ziyaret Bulgaristan, ikinci durak Makedonya’ydı. Sonra Arnavutluk’a geçildi.
3-4 günlük Balkan gezisinde en büyük arzu, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Tiran’da yeni açılan Mehmet Akif Ersoy Koleji’ni ziyaret etmesiydi. Dışişleri devreye girmiş ve programı değiştirmişti! Türk okulu ziyareti güvenlik gerekçesiyle iptal edilmişti!
Türk okulu yöneticileri, Cumhurbaşkanı Koruma Müdürü Musa Öztürk ile görüştüler. Gece saat 10’da Özal, suit dairede, lacivert renkli, beyaz çizgili pijamaları ile koltuğa oturmuş vaziyette misafirlerini kabul etti. Okul yetkilileri, heyecanla hizmetleri anlattı ve ‘Sayın Cumhurbaşkanımız sizi mutlaka bekliyoruz” dediler. Özal, onları kırmadı. “Siz merak etmeyin, ben cumaya da gideceğim, okula da geleceğim.” dedi.
Ertesi gün, Dışişleri Bakamlığı mensupları ve büyükelçinin itirazına rağmen okul ziyaretini programına aldı. Öğrenciler, öğretmenler, veliler bahçede bekliyordu. Okul, gece gündüz çalışmalarla birkaç ay önce ancak açılabilmişti.
Özal ve beraberindeki yetkililer bahçeye gelince öğrenciler, Türk ve Arnavut millî marşlarını okudular. Herkes duygulandı. 4 katlı okulun ön yüzünde Cumhurbaşkanı Özal’ın büyük resmi, her iki yanında ise Türk ve Arnavut bayrakları asılıydı. Özal, okulu ve sınıfları dolaştı, 3. katta yemekhaneye yöneldi.
Aşçı önlüğü giymiş başörtülü bir bayan, “Cumhurbaşkanım hoş geldiniz!” deyince Özal şaşırdı. “Siz kimsiniz? Türkçeyi çok iyi konuşuyorsunuz.” dedi. Bayan, “Ben okul müdürü Mehmet Bey’in eşiyim.” diye cevap verince Özal bu sefer daha çok şaşırdı: “Peki, mutfakta ne yapıyorsun?” Bayan, “Efendim, yurt kısmı bu ay açıldı. Aşçı bulamayınca bu çocuklara ben yemek yapıyorum.” cevabını verdi.
Özal, duygulanmıştı, yanındakilere dönerek “Bakın işte fedakârlık bu! İşte bu bizim esas hasletimiz.” dedi. Bu fedakârlığı oradaki Arnavut yetkililere tercüme etmelerini söyledi, onlar da hayret ettiler.
Herkes kendi hikayesini yazar.
Bugünkü idareciler de kendi hikayelerini yazıyor.
Onların hikayelerinde Türkiye'nin önüne yüzyılda bir çıkan fırsatı değerlendiren, Türk okullarını kapatmaya çalışmak ve fedakar öğretmenlerini alıkoyup Türkiye’ye getirmek var!
Sekizinci Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, yarınlarda da rahmetle anılacak.
Ya bugünküler?
[Ali Emir Pakkan] 16.4.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
17 Nisan 1993... Türkiye’nin kalbi durdu. Cumhurbaşkanı Turgut Özal kaldırıldığı hastanede vefat etmişti. Sivil, demokrat ve dindar Cumhurbaşkanı yüz binlerce insanın omuzlarından ebediyete uğurlandı.
O gün Zaman’ın Yeni Bosna’daki merkezindeydim. Ankara'dan cenaze geliyordu. Hiç unutmuyorum. Havaalanına vatandaşlar akın etmişti. Cenaze töreni için Fatih camiine zor ulaştık... Yol boyu korteje eşlik etti gözü yaşlı insanlar...
Özal’ın vefatından önceki son yolculuğu Türk okulları içindi. Soğuk Savaş’ın bitmesi ile başlayan yeni süreci, Türkiye’nin önüne yüz yılda bir gelecek fırsat olarak görüyordu. Balkanlar’dan Çin Seddi’ne kadar Türkçe konuşulacağını söylüyordu. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin teşviki ile 1990’ların başından itibaren açılan Türk okullarını işte bu yüzden çok önemsiyordu.
Ama o yıllarda da devlet bürokrasisi okullara birtakım engeller çıkarılıyordu. Ankara’dan bazı olumsuz raporlar ülke yöneticilerine ulaştırılıyor, okulların önü kesilmek isteniyordu. Özal, ise bu engellerin aşılmasına çalıştı.
Cumhurbaşkanı, 22 Şubat’ta önce Balkanlar, ardından Orta Asya’ya gitti. Her ülkede temel atma törenlerine katıldı. Okul açılışları yaptı. Bazı okulların temeline kendi elleriyle harç koydu.
Balkan gezisinde ilk ziyaret Bulgaristan, ikinci durak Makedonya’ydı. Sonra Arnavutluk’a geçildi.
3-4 günlük Balkan gezisinde en büyük arzu, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Tiran’da yeni açılan Mehmet Akif Ersoy Koleji’ni ziyaret etmesiydi. Dışişleri devreye girmiş ve programı değiştirmişti! Türk okulu ziyareti güvenlik gerekçesiyle iptal edilmişti!
Türk okulu yöneticileri, Cumhurbaşkanı Koruma Müdürü Musa Öztürk ile görüştüler. Gece saat 10’da Özal, suit dairede, lacivert renkli, beyaz çizgili pijamaları ile koltuğa oturmuş vaziyette misafirlerini kabul etti. Okul yetkilileri, heyecanla hizmetleri anlattı ve ‘Sayın Cumhurbaşkanımız sizi mutlaka bekliyoruz” dediler. Özal, onları kırmadı. “Siz merak etmeyin, ben cumaya da gideceğim, okula da geleceğim.” dedi.
Ertesi gün, Dışişleri Bakamlığı mensupları ve büyükelçinin itirazına rağmen okul ziyaretini programına aldı. Öğrenciler, öğretmenler, veliler bahçede bekliyordu. Okul, gece gündüz çalışmalarla birkaç ay önce ancak açılabilmişti.
Özal ve beraberindeki yetkililer bahçeye gelince öğrenciler, Türk ve Arnavut millî marşlarını okudular. Herkes duygulandı. 4 katlı okulun ön yüzünde Cumhurbaşkanı Özal’ın büyük resmi, her iki yanında ise Türk ve Arnavut bayrakları asılıydı. Özal, okulu ve sınıfları dolaştı, 3. katta yemekhaneye yöneldi.
Aşçı önlüğü giymiş başörtülü bir bayan, “Cumhurbaşkanım hoş geldiniz!” deyince Özal şaşırdı. “Siz kimsiniz? Türkçeyi çok iyi konuşuyorsunuz.” dedi. Bayan, “Ben okul müdürü Mehmet Bey’in eşiyim.” diye cevap verince Özal bu sefer daha çok şaşırdı: “Peki, mutfakta ne yapıyorsun?” Bayan, “Efendim, yurt kısmı bu ay açıldı. Aşçı bulamayınca bu çocuklara ben yemek yapıyorum.” cevabını verdi.
Özal, duygulanmıştı, yanındakilere dönerek “Bakın işte fedakârlık bu! İşte bu bizim esas hasletimiz.” dedi. Bu fedakârlığı oradaki Arnavut yetkililere tercüme etmelerini söyledi, onlar da hayret ettiler.
Herkes kendi hikayesini yazar.
Bugünkü idareciler de kendi hikayelerini yazıyor.
Onların hikayelerinde Türkiye'nin önüne yüzyılda bir çıkan fırsatı değerlendiren, Türk okullarını kapatmaya çalışmak ve fedakar öğretmenlerini alıkoyup Türkiye’ye getirmek var!
Sekizinci Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, yarınlarda da rahmetle anılacak.
Ya bugünküler?
[Ali Emir Pakkan] 16.4.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Cerbezenin yönlendirdiği mahkemeler [Abdullah Aymaz]
Eskişehir Mahkemesinde Üstad Bediüzzaman Hazretleri Ceza Hakimine karşı verdiği son müdafaasında diyor ki:
“Bir zaman, cerbezeli bir padişah, adalet niyetiyle çok zulmediyormuş. Bir muhakkik âlim ona demiş: ‘Ey hükümdar! Sen, halkına adâlet namıyla hükmediyorsun. Çünkü tenkitkârâne cerbezeli nazarın zaman yönünde ayrı ayrı yer ve zamanlarda parça parça kusurları birden toplayıp, bir zaman içinde yapılmış tasavvur edip, sahibini şiddetli bir cezaya çarptırıyorsun. Sonra o perde ile o taifenin herbir ferdine karşı bir nefret bir hiddette bulunup, haksız olarak onları vuruyorsun. Evet, senin bir sene zarfında attığın tükürük ve balgam bir günde çıkmış bulunsa, sen içinde boğulacaksın. Ayrı ayrı zamanlarda kullandığın sulfato gibi acı ilaçları bir günde birkaç kişi kullansa, hepsini de öldürebilir. İşte, aynı bunun gibi, güzelliklerin ortalarında bulunmasıyla, ara sıra kusurları örtmek lâzım gelirken, sen halkına karşı, kusurlarını gideren iyilik ve güzellikleri düşünmeden cerbezeli nazarınla parça parça kusurları toplayıp, ağır ceza veriyorsun.’ İşte o padişah, o muhakkik âlimin ikazlarıyla, adâlet namına yaptığı zulümden kurtulmuş…
“Gizli bir kuvvet, beni mahkum etmek istiyor. Her bahaneyi bulup, bin dereden su getirir gibi her bir çareye müracaat edip, kurdun kuzuya bahanesinden daha garip bahanelerle, beni itham altına almak ve mahkûm ettirilmek istenildiğini hissediyorum. (…) Ben de bütün mukaddesata yemin ediyorum ki; bin siyasetim olsa, iman hakikatlarına feda ediyorum. Ben nasıl iman hakikatlarını dünya siyasetine âlet edebilirim.
“Mesela: Ben bir maksadımı hedef ederek yoluna koşup gidiyorum. Yolumda koşarken iradem dışında büyük bir adama çarpıp, o adam yere düşse, desem, ‘Efendi, affet. Ben maksadıma gidiyordum. Bilmeyerek çarpıldım.’ Elbette affeder ve gücenmez. Eğer kasdî olarak bir parmağımı, o adama tâciz suretinde kulağına iliştirsem, hakaret telakki edecek ve bana gücenecek.
“Dünyada emsâli nâdir bulunan bir haksızlığa giriftar edildim. Bu haksızlığa karşı sükût etmek hakka karşı bir hürmetsizlik olduğundan bilmecburiye gayet ehemmiyetli bir hakikatı fâş etmeye mecburum. Diyorum ki: “Ya benim idamımı ve yüz bir sene cezayı gerektirecek kusurumu kanun dairesinde gösteriniz veyahut bütün bütün divane olduğumu isbat ediniz; veyahut benim ve Risalelerimin ve dostlarımın tam serbestiyetimizi verip zarar ve ziyanımızı sebep olanlardan alınız. (…)
“Çünkü bu hizmet ki, yüz yirmi Risale o hizmetin tercümanları olmuş. O hizmetle koca Avrupa filozoflarına meydan okuyup, esasları zir ü zeber edilmiş. Elbette o tesirli hizmet ya dahilde gayet müthiş bir netice verir veyahut gayet faydalı, yüksek ve ilmî bir semere verecek. Onun için, göz boyamak nev’inde ve efkâr-ı ammeyi aldatmak tarzında ve hakkımızda zâlimlerin entrikalarını, yalanlarını setretmek suretinde, çocuk oyuncağı gibi bana bir sene ceza verilmez. Benim emsâlim ya idam olur, darağacına iftiharla çıkarlar; veyahut lâyık olduğu makamda serbest kalırlar. Evet, binler lira kıymetinde elmasları çalabilen mâhir bir hırsız, on kuruşluk bir cam parçasına hırsızlık etmekle, elmas çalmış gibi aynı cezaya kendini mahkum ettirmek, dünyada hiçbir hırsızın, belki hiçbir şuur sahibi insanın kârı değildir. Böyle bir hırsız kurnaz olur. Böyle nihayet derecede ahmakça hareket etmez.
“Ey efendiler! Haydi, zannettiğiniz gibi, ben o hırsız gibi oldum. Ben Isparta nahiyelerinden perişan, bir köyde dokuz sene inzivâda bulunan ve şimdi benimle beraber gayet hafif bir cezaya mahkum olan safdil beş-on biçarenin fikirlerini hükümet aleyhine çevirmekle, kendimi ve hayatımın gayesi olan Risale-i Nurları tehlikeye atmaktansa, eski zamanda olduğu gibi, Ankara’da veya İstanbul’da büyük bir memuriyette oturup, binler adamı takip ettiğim maksada çevirebilirdim.
“Acaba dünyada hiçbir akıl sahibi, elinde gayet keskin elmas kılınç bulunsa, müthiş bir arslanın veya ejderhanın kuyruğuna hafifçe iliştirip kendine musallat eder mi?
“Otuz Bir Mart Hâdisesinde bir nutukla, isyan etmiş sekiz taburu itaate getiren, İstiklâl Harbinde Hutuvât-ı Sitte namında bir makale ile İstanbul’daki ulemanın düşüncelerini İngiliz aleyhine çevirip, Milli Hareket lehinde ehemmiyetli hizmet eden, Ayasofya’da binler adama nutkunu dinlettiren ve Ankara’daki Mebuslar Meclisinin şiddetli alkışlamasıyla karşılarına ve 150 bin banknot, 163 mebusun imzasıyla Van’da açılacak üniversiteye (Medresetü’z-Zehra’ya) tahsisatı kabul ettiren Reis-i Cumhur’un hiddetine karşı, Divan-ı Riyasette kemâl-i metanetle fütur getirmeyerek mukabele edip namaza davet eden ve (Şeyhülislamlığa bağlı) Dârü’l-Hikmeti’l-İslamiye’de İttihadçıların Hükümetinin ittifakı ile hikmet-i İslamiyeyi Avrupa Filozoflarına tesirli bir surette kabul ettirmek vazifesine lâyık görünen ve harp cephesinde yazdığı ve şimdi mahkemenin el koyduğu İşârâtü’l-İ’caz tefsiri o zamanın Baş Kumandanı Enver Paşa’ya o derece kıymettar görünmüş ki, kimseye yapmadığı bir hürmetle, istikbaline koştuğu o harp yadigârının hayrına, şerefine hissedar olmak fikriyle, İşârâtü’l-İ’caz’ın matbaada basılması için kağıdını vererek, müellifinin harpteki mücahedeleri takdirkârâne yad edilen bir adamı, böyle âdi bir beygir hırsızı, bir yankesici gibi, bir senelik ceza ile mahkum edip muamele edesiniz.”
Cerbeze ile habbe kubbe edilip mahkemeye sevk edilen maznun, mazlum ve mağdurların neticede masumiyetleri ortaya çıkınca, dağ fare doğurmuş olunca göz boyama nevinde cezalar veriliyor… Şu yaşadığımız süreçte ise, binlerce kat suç ve cinayetler işleniyor. Ne diyelim her şeyi Allah görüyor…
[Abdullah Aymaz] 16.4.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
“Bir zaman, cerbezeli bir padişah, adalet niyetiyle çok zulmediyormuş. Bir muhakkik âlim ona demiş: ‘Ey hükümdar! Sen, halkına adâlet namıyla hükmediyorsun. Çünkü tenkitkârâne cerbezeli nazarın zaman yönünde ayrı ayrı yer ve zamanlarda parça parça kusurları birden toplayıp, bir zaman içinde yapılmış tasavvur edip, sahibini şiddetli bir cezaya çarptırıyorsun. Sonra o perde ile o taifenin herbir ferdine karşı bir nefret bir hiddette bulunup, haksız olarak onları vuruyorsun. Evet, senin bir sene zarfında attığın tükürük ve balgam bir günde çıkmış bulunsa, sen içinde boğulacaksın. Ayrı ayrı zamanlarda kullandığın sulfato gibi acı ilaçları bir günde birkaç kişi kullansa, hepsini de öldürebilir. İşte, aynı bunun gibi, güzelliklerin ortalarında bulunmasıyla, ara sıra kusurları örtmek lâzım gelirken, sen halkına karşı, kusurlarını gideren iyilik ve güzellikleri düşünmeden cerbezeli nazarınla parça parça kusurları toplayıp, ağır ceza veriyorsun.’ İşte o padişah, o muhakkik âlimin ikazlarıyla, adâlet namına yaptığı zulümden kurtulmuş…
“Gizli bir kuvvet, beni mahkum etmek istiyor. Her bahaneyi bulup, bin dereden su getirir gibi her bir çareye müracaat edip, kurdun kuzuya bahanesinden daha garip bahanelerle, beni itham altına almak ve mahkûm ettirilmek istenildiğini hissediyorum. (…) Ben de bütün mukaddesata yemin ediyorum ki; bin siyasetim olsa, iman hakikatlarına feda ediyorum. Ben nasıl iman hakikatlarını dünya siyasetine âlet edebilirim.
“Mesela: Ben bir maksadımı hedef ederek yoluna koşup gidiyorum. Yolumda koşarken iradem dışında büyük bir adama çarpıp, o adam yere düşse, desem, ‘Efendi, affet. Ben maksadıma gidiyordum. Bilmeyerek çarpıldım.’ Elbette affeder ve gücenmez. Eğer kasdî olarak bir parmağımı, o adama tâciz suretinde kulağına iliştirsem, hakaret telakki edecek ve bana gücenecek.
“Dünyada emsâli nâdir bulunan bir haksızlığa giriftar edildim. Bu haksızlığa karşı sükût etmek hakka karşı bir hürmetsizlik olduğundan bilmecburiye gayet ehemmiyetli bir hakikatı fâş etmeye mecburum. Diyorum ki: “Ya benim idamımı ve yüz bir sene cezayı gerektirecek kusurumu kanun dairesinde gösteriniz veyahut bütün bütün divane olduğumu isbat ediniz; veyahut benim ve Risalelerimin ve dostlarımın tam serbestiyetimizi verip zarar ve ziyanımızı sebep olanlardan alınız. (…)
“Çünkü bu hizmet ki, yüz yirmi Risale o hizmetin tercümanları olmuş. O hizmetle koca Avrupa filozoflarına meydan okuyup, esasları zir ü zeber edilmiş. Elbette o tesirli hizmet ya dahilde gayet müthiş bir netice verir veyahut gayet faydalı, yüksek ve ilmî bir semere verecek. Onun için, göz boyamak nev’inde ve efkâr-ı ammeyi aldatmak tarzında ve hakkımızda zâlimlerin entrikalarını, yalanlarını setretmek suretinde, çocuk oyuncağı gibi bana bir sene ceza verilmez. Benim emsâlim ya idam olur, darağacına iftiharla çıkarlar; veyahut lâyık olduğu makamda serbest kalırlar. Evet, binler lira kıymetinde elmasları çalabilen mâhir bir hırsız, on kuruşluk bir cam parçasına hırsızlık etmekle, elmas çalmış gibi aynı cezaya kendini mahkum ettirmek, dünyada hiçbir hırsızın, belki hiçbir şuur sahibi insanın kârı değildir. Böyle bir hırsız kurnaz olur. Böyle nihayet derecede ahmakça hareket etmez.
“Ey efendiler! Haydi, zannettiğiniz gibi, ben o hırsız gibi oldum. Ben Isparta nahiyelerinden perişan, bir köyde dokuz sene inzivâda bulunan ve şimdi benimle beraber gayet hafif bir cezaya mahkum olan safdil beş-on biçarenin fikirlerini hükümet aleyhine çevirmekle, kendimi ve hayatımın gayesi olan Risale-i Nurları tehlikeye atmaktansa, eski zamanda olduğu gibi, Ankara’da veya İstanbul’da büyük bir memuriyette oturup, binler adamı takip ettiğim maksada çevirebilirdim.
“Acaba dünyada hiçbir akıl sahibi, elinde gayet keskin elmas kılınç bulunsa, müthiş bir arslanın veya ejderhanın kuyruğuna hafifçe iliştirip kendine musallat eder mi?
“Otuz Bir Mart Hâdisesinde bir nutukla, isyan etmiş sekiz taburu itaate getiren, İstiklâl Harbinde Hutuvât-ı Sitte namında bir makale ile İstanbul’daki ulemanın düşüncelerini İngiliz aleyhine çevirip, Milli Hareket lehinde ehemmiyetli hizmet eden, Ayasofya’da binler adama nutkunu dinlettiren ve Ankara’daki Mebuslar Meclisinin şiddetli alkışlamasıyla karşılarına ve 150 bin banknot, 163 mebusun imzasıyla Van’da açılacak üniversiteye (Medresetü’z-Zehra’ya) tahsisatı kabul ettiren Reis-i Cumhur’un hiddetine karşı, Divan-ı Riyasette kemâl-i metanetle fütur getirmeyerek mukabele edip namaza davet eden ve (Şeyhülislamlığa bağlı) Dârü’l-Hikmeti’l-İslamiye’de İttihadçıların Hükümetinin ittifakı ile hikmet-i İslamiyeyi Avrupa Filozoflarına tesirli bir surette kabul ettirmek vazifesine lâyık görünen ve harp cephesinde yazdığı ve şimdi mahkemenin el koyduğu İşârâtü’l-İ’caz tefsiri o zamanın Baş Kumandanı Enver Paşa’ya o derece kıymettar görünmüş ki, kimseye yapmadığı bir hürmetle, istikbaline koştuğu o harp yadigârının hayrına, şerefine hissedar olmak fikriyle, İşârâtü’l-İ’caz’ın matbaada basılması için kağıdını vererek, müellifinin harpteki mücahedeleri takdirkârâne yad edilen bir adamı, böyle âdi bir beygir hırsızı, bir yankesici gibi, bir senelik ceza ile mahkum edip muamele edesiniz.”
Cerbeze ile habbe kubbe edilip mahkemeye sevk edilen maznun, mazlum ve mağdurların neticede masumiyetleri ortaya çıkınca, dağ fare doğurmuş olunca göz boyama nevinde cezalar veriliyor… Şu yaşadığımız süreçte ise, binlerce kat suç ve cinayetler işleniyor. Ne diyelim her şeyi Allah görüyor…
[Abdullah Aymaz] 16.4.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Kırgızistan: Sebat Okulları kapatılmayacak
Kırgızistan Cumhurbaşkanlığı Dışilişkiler Daire Başkanı Daniyar Sıdıkov, ülkelerinde uzun yıllardır eğitim hizmeti veren Uluslararası Sebat Eğitim Kurumu’na bağlı okulların kapatılmayacağını söyledi.
Cumhurbaşkanı Sooranbay Ceenbekov’un Türkiye ve Brüksel ziyaretlerine ilişkin bilgi vermek için basın toplantısı düzenleyen Sıdıkov, basın mensuplarının Uluslararası Sebat Eğitim Kurumları’ula ilgili sorusuna, Sebat Eğitim Kurumları’nın kurucularının Kırgız Cumhuriyeti vatandaşı ve Milli Eğitim Bakanlığı olduğunu belirtti. Bunun Türk tarafına da ilettiklerini ifade eden Sıdıkov, ‘Uluslararası Sebat Eğitim Kurumlarının kapatılması için hiçbir bir sebep yok. Dolayısı ile Sebat okullarını kimse kapatmayacaktır.’ dedi.
Hali hazırda Sebat Eğitim kurumlarında 11 bin öğrencinin okuduğunun altını çizen Sıdıkov, okulların Kırgızistan Milli Eğitim Bakanlığı’nın mevzuatına göre eğitim ve öğretim çalışmalarını sürdürdüğünü ve bu şekilde faaliyetlerine devam edeceğini vurguladı. Sıdıkov, “Türk tarafı, bizden Maarif Vakfı yönetiminde başka bir eğitim kurumu daha açmak için talepte bulundu. Bu konudaki tekliflerini ve projelerini iletmek ve için Maarif Vakfı yöneticileri yılın başında Bişkek’e geldiler. Bu konudaki gerekli müzakereler hâlâ devam etmektedir.” ifadelerini kullandı.
[TR724] 16.4.2018
Cumhurbaşkanı Sooranbay Ceenbekov’un Türkiye ve Brüksel ziyaretlerine ilişkin bilgi vermek için basın toplantısı düzenleyen Sıdıkov, basın mensuplarının Uluslararası Sebat Eğitim Kurumları’ula ilgili sorusuna, Sebat Eğitim Kurumları’nın kurucularının Kırgız Cumhuriyeti vatandaşı ve Milli Eğitim Bakanlığı olduğunu belirtti. Bunun Türk tarafına da ilettiklerini ifade eden Sıdıkov, ‘Uluslararası Sebat Eğitim Kurumlarının kapatılması için hiçbir bir sebep yok. Dolayısı ile Sebat okullarını kimse kapatmayacaktır.’ dedi.
Hali hazırda Sebat Eğitim kurumlarında 11 bin öğrencinin okuduğunun altını çizen Sıdıkov, okulların Kırgızistan Milli Eğitim Bakanlığı’nın mevzuatına göre eğitim ve öğretim çalışmalarını sürdürdüğünü ve bu şekilde faaliyetlerine devam edeceğini vurguladı. Sıdıkov, “Türk tarafı, bizden Maarif Vakfı yönetiminde başka bir eğitim kurumu daha açmak için talepte bulundu. Bu konudaki tekliflerini ve projelerini iletmek ve için Maarif Vakfı yöneticileri yılın başında Bişkek’e geldiler. Bu konudaki gerekli müzakereler hâlâ devam etmektedir.” ifadelerini kullandı.
[TR724] 16.4.2018
Türkiye’de son durum: Sahte savcı telefonla talimat verdi, polis baskın yapıp 2 kişiyi gözaltına aldı!
Türkiye’de 15 Temmuz sonrası binlerce yargı mensubu ve polis mesleklerinden atıldı, cezaevine gönderildi. Oluşan boşluk ise kendini değişik şekillerde gösteriyor. Adana’da polisi arayan bir kişi kendini savcı olarak tanıtıp adreslerini verdiği 2 kişinin gözaltına alınması talimatını verdi. Telefondaki kişinin talimatıyla harekete geçen polis de isim ve adresleri verilen kişilere baskın yaptı, gözaltına aldıkları kişileri emniyete getirdi.
Ancak haklarında hiçbir arama kaydı olmadığı ortaya çıkınca bu kez talimatı veren savcıyı adliyeden aradılar ve karşılarına bir başkası çıktı. Bunun üzerine sahte savcının peşine düşen polis, bir kaza nedeniyle başka bir isimle yattığı hastanede 24 yaşındaki Nedim M’yi yakaladı. Arkadaşlarına şaka yapmak amacıyla bu oyunu düzenlediği ortaya çıkan sahte savcının, 5 yıl 6 ay hapis cezasıyla dolandırıcılık suçundan arandığı da ortaya çıktı.
[TR724] 16.4.2018
Ancak haklarında hiçbir arama kaydı olmadığı ortaya çıkınca bu kez talimatı veren savcıyı adliyeden aradılar ve karşılarına bir başkası çıktı. Bunun üzerine sahte savcının peşine düşen polis, bir kaza nedeniyle başka bir isimle yattığı hastanede 24 yaşındaki Nedim M’yi yakaladı. Arkadaşlarına şaka yapmak amacıyla bu oyunu düzenlediği ortaya çıkan sahte savcının, 5 yıl 6 ay hapis cezasıyla dolandırıcılık suçundan arandığı da ortaya çıktı.
[TR724] 16.4.2018
Arabuluculuk ve omurgasızlık! [Naci Karadağ]
Dünyanın en garip dış politikasına sahip ülke olarak tarihe geçtik çoktan.
Başta Erdoğan olmak üzere, söylediği lafı bir saat içinde yutmakta sakınca görmeyen iktidar kadroları, artık muvazeneyi tamamen yitirmiş görünüyor.
Kısa süre önce resmen havuza dahil edilen Hürriyet yayınladı atmasyon haberi.
Bir telefon görüşmesinden kendisine “arabulucu” kostümü diken saray çevrelerinin önlerine uzattığı metni haber olarak yayınladılar. Elbette birkaç dakika sonra tüm havuz tam kadro halinde nasıl barış pıtırcığı olduğumuzu haykırdı.
Sarayın tüm medyası aynı başlıkla başladı yayına:
“Suriye krizinde arabulucu Erdoğan!”
Doğru olmadığı her halinden belli olan haber, eğreti durduğu gibi ömrü beş saat bile sürmedi.
Dahası, Suriye’nin bu hale gelmesinin müsebbibi olan birinin barış için arabulucu olması kadar mantık dışı bir şey olabilir miydi?
Adamların savaşmayacağı varsa da Erdoğan araya girmesiyle savaşırlardı!
Nitekim öyle de oldu…
Tüm motivasyonunu nefret, kin ve düşmanlıktan alan bir iktidarın barış istemesi kadar abes bir durum olabilir miydi?
Üstelik komşu bir ülkeyi terörü besleyerek kan gölüne çevirip, milyonlarca insanı yerinden yurdundan ettikten sonra!
Bakın iktidar medyasının Amerika temsilcisinin gerçek görüşü şöyleydi oysa:
Bunu bir anlık dalgınlık sonucu yapmadığını da sonradan sıvayıcı tweet atarak perçinledi Saray’ın maaşlı personeli:
Bağlı olduğu iktidar ile saçma sapan açmazına mı yanarsınız, gazeteci kılıklı birinin savaş amigoluğu yapmasına mı, tercih sizlerin!
Ne ki uzun sürmedi bu ikiyüzlülük, kısa süre sonra fabrika ayarlarına döndüler:
Şimdi şöyle bir sıkıntılı durum var.
Bir iktidar (ya da insan fark etmez) bir başka ülkeyi düşman olarak görmüyorsa, bu fikri iki günde değişmez.
İhtimaller şöyle:
Ya “arabuluculuk” meselesi baştan sona tamamen palavraydı.
Ya da Erdoğan aslında kendi yapamadığını Amerika’nın yapması için dua ediyor ama “sorunları barış içinde çözelim” diyerek ikiyüzlü davranıyordu!
Başka seçenek yok. Bir ülke bir günde barış pıtırcığının savaş canavarına nasıl dönüşebilirdi ki?
Nitekim kısa süre sonra havuz ekranında yerini alan ve her konunu uzmanı olan yandaş yorumcular birbiri ardına savaş çığırtkanlığı yapınca manzara netleşti.
Misal:
Suriye üzerinden Türkiye’deki radikalleşmenin mimarlarından İHH’nin başkanı olan şahıs açık açık söyledi:
Bir yardım (ya da öyle görünümlü) derneği başkanı nasıl olabilirdi de, savaşı, bombalamayı övüp, “içimizi serinletmedi!” diyebiliyordu?
Her konuşmasında Batıya atarlanan, Amerika’dan başlayıp Almanya’ya giydiren başta Reis olmak üzere tüm siyasal İslamcılar, bir gün içinde fabrika ayarlarına dönüp savaş ve kan muhabbetlerini tekrar haykırmaya başladılar.
Bir ülkenin dinci faşizmin omurgadan yoksun acımasızlığına bir örnek daha ekledi Trump…
Görelim Mevla neyler!
[Naci Karadağ] 16.4.2018 [TR724]
Başta Erdoğan olmak üzere, söylediği lafı bir saat içinde yutmakta sakınca görmeyen iktidar kadroları, artık muvazeneyi tamamen yitirmiş görünüyor.
Kısa süre önce resmen havuza dahil edilen Hürriyet yayınladı atmasyon haberi.
Bir telefon görüşmesinden kendisine “arabulucu” kostümü diken saray çevrelerinin önlerine uzattığı metni haber olarak yayınladılar. Elbette birkaç dakika sonra tüm havuz tam kadro halinde nasıl barış pıtırcığı olduğumuzu haykırdı.
Sarayın tüm medyası aynı başlıkla başladı yayına:
“Suriye krizinde arabulucu Erdoğan!”
Doğru olmadığı her halinden belli olan haber, eğreti durduğu gibi ömrü beş saat bile sürmedi.
Dahası, Suriye’nin bu hale gelmesinin müsebbibi olan birinin barış için arabulucu olması kadar mantık dışı bir şey olabilir miydi?
Adamların savaşmayacağı varsa da Erdoğan araya girmesiyle savaşırlardı!
Nitekim öyle de oldu…
Tüm motivasyonunu nefret, kin ve düşmanlıktan alan bir iktidarın barış istemesi kadar abes bir durum olabilir miydi?
Üstelik komşu bir ülkeyi terörü besleyerek kan gölüne çevirip, milyonlarca insanı yerinden yurdundan ettikten sonra!
Bakın iktidar medyasının Amerika temsilcisinin gerçek görüşü şöyleydi oysa:
Bunu bir anlık dalgınlık sonucu yapmadığını da sonradan sıvayıcı tweet atarak perçinledi Saray’ın maaşlı personeli:
Bağlı olduğu iktidar ile saçma sapan açmazına mı yanarsınız, gazeteci kılıklı birinin savaş amigoluğu yapmasına mı, tercih sizlerin!
Ne ki uzun sürmedi bu ikiyüzlülük, kısa süre sonra fabrika ayarlarına döndüler:
Şimdi şöyle bir sıkıntılı durum var.
Bir iktidar (ya da insan fark etmez) bir başka ülkeyi düşman olarak görmüyorsa, bu fikri iki günde değişmez.
İhtimaller şöyle:
Ya “arabuluculuk” meselesi baştan sona tamamen palavraydı.
Ya da Erdoğan aslında kendi yapamadığını Amerika’nın yapması için dua ediyor ama “sorunları barış içinde çözelim” diyerek ikiyüzlü davranıyordu!
Başka seçenek yok. Bir ülke bir günde barış pıtırcığının savaş canavarına nasıl dönüşebilirdi ki?
Nitekim kısa süre sonra havuz ekranında yerini alan ve her konunu uzmanı olan yandaş yorumcular birbiri ardına savaş çığırtkanlığı yapınca manzara netleşti.
Misal:
Suriye üzerinden Türkiye’deki radikalleşmenin mimarlarından İHH’nin başkanı olan şahıs açık açık söyledi:
Bir yardım (ya da öyle görünümlü) derneği başkanı nasıl olabilirdi de, savaşı, bombalamayı övüp, “içimizi serinletmedi!” diyebiliyordu?
Her konuşmasında Batıya atarlanan, Amerika’dan başlayıp Almanya’ya giydiren başta Reis olmak üzere tüm siyasal İslamcılar, bir gün içinde fabrika ayarlarına dönüp savaş ve kan muhabbetlerini tekrar haykırmaya başladılar.
Bir ülkenin dinci faşizmin omurgadan yoksun acımasızlığına bir örnek daha ekledi Trump…
Görelim Mevla neyler!
[Naci Karadağ] 16.4.2018 [TR724]
Dubai’den gelen altınlar [Semih Ardıç]
Bankalardaki döviz hesaplarına müdahale edileceğine dair kaleme aldığım son makale ile (http://www.tr724.com/bankalardaki-doviz-hesaplarina-mudahale-an-meselesi/) ciddi bir tehlikeye dikkat çekmeyi murad ettim.
Kulaktan kulağa dolaşan ve son fasılda Merkez Bankası’nın eski başkanlarından Durmuş Yılmaz’ın sosyal medya hesabı üzerinden dile getirdiği hazırlıklar hiç de yabana atılacak mahiyette değil.
Sadece düğmeye basmak için karar verilemiyor.
Ekonomi dar boğaza girdi. Döviz dahilde ve hariçten gelen her sıcak haberle biraz daha yükseliyor.
450 milyar doları bulan toplam borç yüzünden başta bankalar ve şirketler olmak üzere her müessese ecel teri döküyor.
3,90 TL’den 4,05 TL’ye yükseldiğinde aradaki 15 kuruşluk fark sebebiyle TL mukabili borç 72,5 milyar TL artmış oldu.
ATEŞLE OYNANIYOR
Şirketlerin taşıdığı kur riski hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Ekonomi tehlikeli sularda geziniyor. Bu şartlar altında ‘kambiyo kontrol rejimine (dövize devlet müdahalesi) geçilmesi kısa vadede tansiyonu düşürebilir’ ümidiyle ateşle oynanıyor.
Ankara’da birileri iktisadi açıdan tam aksine netice verecek fikirleri ‘kurtuluş reçetesi’ diye ele alırken halk bunların hiç birinden haberdar değil.
Zam haberini dahi veremeyen gazetecilerin kambiyo rejiminden bahsetmesini beklemiyoruz.
Dolayısıyla tahakkuk etmesini asla temenni etmeyeceğim o hazırlıklardan vazgeçilmesi adına tehlikeye dikkat çektim. Gazetecilerin tekzip edilmekten memnuniyet duyacağı haberler de vardır.
HÜKÛMET KUR FİYATI BELİRLERSE…
Döviz hesaplarının hükûmetin tespit edeceği belli bir TL üzerinden sabitleneceğine dair iddiaların tekzip edilmesi benim adıma fiyasko gibi gelse de memleket için hayırlı bir adım olacaktır.
Kurlara müdahale parayı ürkütecektir.
Ben o mevzuyu tekzip edilmeyi göze alarak kaleme aldım.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın beyanlarına göre dövizde tahmin edilenden daha ağır müdahaleler görülebilir.
ERDOĞAN’DAN BANKACILARA: HAYAT HAKKI BULAMAZSINIZ
Erdoğan 15 Nisan Pazar günü, “Eyy finans sektörünün içerisinde olanlar bizi kur, şu, bu bunlarla tehdit etmeye kalkmayın. Bu ülkede hayat hakkı bulamazsınız. Bak bu kadar açık söylüyorum.” sözleri ile bankaları ve işadamlarını alenen tehdit etti.
Sözlerinin kale alınmadığını hissettiğinde Erdoğan’ın neler yapabildiğini anlatmama lüzum var mı?
Döviz düşmezse bazı bankacılar ya da patronlar ‘Erdoğan’ın ülkesi’ haline gelen Türkiye’de hayat hakkı bulamayabilir.
Ölüm, sürgün, hapishane, iflas… Seç beğen al!
BANKALAR TALİMATLA 8,5 MİLYAR DOLAR BOZDU
Geçen hafta doların 4,20 TL’ye doğru fırladığı saatlerde bankalara Ankara’dan ‘döviz bozdurun’ talimatı verildiği bilgisini birkaç kaynaktan teyit ettim.
Talimat sonrası bütün bankalar ve katılam bankaları toplamda 8,5 milyar dolar bozdurmuş.
İki sene evvel Halkbank 2,56 TL’den döviz bozdurmuştu. Talimatla yapılan bu işlemden sonra dolar 2,47 TL’ye düşmüştü.
Akabinde yeniden tırmanışa geçmişti. Hal-i hazırda 4,10 TL olduğuna göre taşıma su ile döviz krizinin aşılamayacağını kabullenelim artık.
Muvakkat çarelerin sonunda fatura kabarıyor.
ESRARENGİZ PARA GİRİŞİ SÜRÜYOR
Baskı ve talimatlarla TL’yi kurtaracağını zanneden hükümet diğer taraftan yurt dışından esrarengiz para ve altın getirmeye devam ediyor. Şubat ayında 1,4 milyar dolar esrarengiz para (net hata/noksan) geldi.
Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin Dubai’den gelen altınlarla alakalı sözlerini takip ediyorum.
Vergi getirildiği için Dubai’deki altının Türkiye’ye geldiğini iddia etse de iki ülke arasında gidip gelen altınlar normal bir dış ticaret rejimi ya da vergi mevzuatı ile izah edilemez.
Zeybekci şöyle diyor: “O coğrafyada altın ticareti çok yoğun bir şekilde Türkiye’ye doğru transfer ediliyor. Biz de buna ‘evet’ diyoruz. Türkiye olarak biz altın işlemede ve altın ticaretinde merkez olmak istiyoruz. Onun için bu ‘düzeltme’ dediğimiz süreçte 2018’de de böyle bir şişkinlik olma ihtimali var.”
Zeybekci demek istiyor ki Dubai’den 2018 senesi içinde daha fazla altın gelecek.
DUBAİ’DEN 10,3 MİLYAR DOLAR ALTIN GELDİ
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE-Dubai) ile yapılan altın ticareti 2017’de patlama yaparak (10,3 milyar dolar) iki yıl önceye göre 4.5 katına çıkmıştı. Reza Zarrab’ın cari açığın yüzde 15’ini kapattığını iddia ettiği 2012 senesinde ilan edilen rakamı bile geçildi.
Zarrab tutuklu bulunduğu ABD’de mahkemede bunların hepsinin ‘çikinova’ yani hayalï olduğunu itiraf etti.
İktidarın esrarengiz Dubai altınlarını bu sene piyasayı rahatlatmak ve doları frenlemek için kullanacağını iki aylık rakamlar ortaya koyuyor.
Ocak ayında 12.5 milyar dolarlık ihracat yapılırken altın ihracatı sadece 31 milyon dolar oldu. Altın ithalatı ise 2.3 milyar dolar. Altının toplam ithalattaki payı yüzde 10.7’yi buluyor.
Bir yanda 31 milyon dolarlık külçe altın ihracatı, diğer yanda 2.3 milyar dolar ithalat.
Cevap bekleyen o kadar çok sual var ki!
Acaba Dubai’den külçe altın ithalatı niçin arttı?
Altın imal etmeyen Dubai’den ithalatının sebebi nedir?
Sonra da bu altınları tekrar niye BAE’ye ihraç ediyoruz?
İthalat ve ihracattan sonra içeride kalan 154 ton altını ne yaptık?
Nerede bu altınlar?
AKP lideri Erdoğan, “Ey finans sektörü! Bizi kurla tehdit etmeyin. Hayat hakkı bulamazsınız.” tehdidini savururken Ekonomi Bakanı Zeybekci, Dubai’den gelecek altın tutarında ‘şişme’ olabileceğini söylüyor.
Bunların hiç biri normal değil.
[Semih Ardıç] 16.4.2018 [TR724]
Kulaktan kulağa dolaşan ve son fasılda Merkez Bankası’nın eski başkanlarından Durmuş Yılmaz’ın sosyal medya hesabı üzerinden dile getirdiği hazırlıklar hiç de yabana atılacak mahiyette değil.
Sadece düğmeye basmak için karar verilemiyor.
Ekonomi dar boğaza girdi. Döviz dahilde ve hariçten gelen her sıcak haberle biraz daha yükseliyor.
450 milyar doları bulan toplam borç yüzünden başta bankalar ve şirketler olmak üzere her müessese ecel teri döküyor.
3,90 TL’den 4,05 TL’ye yükseldiğinde aradaki 15 kuruşluk fark sebebiyle TL mukabili borç 72,5 milyar TL artmış oldu.
ATEŞLE OYNANIYOR
Şirketlerin taşıdığı kur riski hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Ekonomi tehlikeli sularda geziniyor. Bu şartlar altında ‘kambiyo kontrol rejimine (dövize devlet müdahalesi) geçilmesi kısa vadede tansiyonu düşürebilir’ ümidiyle ateşle oynanıyor.
Ankara’da birileri iktisadi açıdan tam aksine netice verecek fikirleri ‘kurtuluş reçetesi’ diye ele alırken halk bunların hiç birinden haberdar değil.
Zam haberini dahi veremeyen gazetecilerin kambiyo rejiminden bahsetmesini beklemiyoruz.
Dolayısıyla tahakkuk etmesini asla temenni etmeyeceğim o hazırlıklardan vazgeçilmesi adına tehlikeye dikkat çektim. Gazetecilerin tekzip edilmekten memnuniyet duyacağı haberler de vardır.
HÜKÛMET KUR FİYATI BELİRLERSE…
Döviz hesaplarının hükûmetin tespit edeceği belli bir TL üzerinden sabitleneceğine dair iddiaların tekzip edilmesi benim adıma fiyasko gibi gelse de memleket için hayırlı bir adım olacaktır.
Kurlara müdahale parayı ürkütecektir.
Ben o mevzuyu tekzip edilmeyi göze alarak kaleme aldım.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın beyanlarına göre dövizde tahmin edilenden daha ağır müdahaleler görülebilir.
ERDOĞAN’DAN BANKACILARA: HAYAT HAKKI BULAMAZSINIZ
Erdoğan 15 Nisan Pazar günü, “Eyy finans sektörünün içerisinde olanlar bizi kur, şu, bu bunlarla tehdit etmeye kalkmayın. Bu ülkede hayat hakkı bulamazsınız. Bak bu kadar açık söylüyorum.” sözleri ile bankaları ve işadamlarını alenen tehdit etti.
Sözlerinin kale alınmadığını hissettiğinde Erdoğan’ın neler yapabildiğini anlatmama lüzum var mı?
Döviz düşmezse bazı bankacılar ya da patronlar ‘Erdoğan’ın ülkesi’ haline gelen Türkiye’de hayat hakkı bulamayabilir.
Ölüm, sürgün, hapishane, iflas… Seç beğen al!
BANKALAR TALİMATLA 8,5 MİLYAR DOLAR BOZDU
Geçen hafta doların 4,20 TL’ye doğru fırladığı saatlerde bankalara Ankara’dan ‘döviz bozdurun’ talimatı verildiği bilgisini birkaç kaynaktan teyit ettim.
Talimat sonrası bütün bankalar ve katılam bankaları toplamda 8,5 milyar dolar bozdurmuş.
İki sene evvel Halkbank 2,56 TL’den döviz bozdurmuştu. Talimatla yapılan bu işlemden sonra dolar 2,47 TL’ye düşmüştü.
Akabinde yeniden tırmanışa geçmişti. Hal-i hazırda 4,10 TL olduğuna göre taşıma su ile döviz krizinin aşılamayacağını kabullenelim artık.
Muvakkat çarelerin sonunda fatura kabarıyor.
ESRARENGİZ PARA GİRİŞİ SÜRÜYOR
Baskı ve talimatlarla TL’yi kurtaracağını zanneden hükümet diğer taraftan yurt dışından esrarengiz para ve altın getirmeye devam ediyor. Şubat ayında 1,4 milyar dolar esrarengiz para (net hata/noksan) geldi.
Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin Dubai’den gelen altınlarla alakalı sözlerini takip ediyorum.
Vergi getirildiği için Dubai’deki altının Türkiye’ye geldiğini iddia etse de iki ülke arasında gidip gelen altınlar normal bir dış ticaret rejimi ya da vergi mevzuatı ile izah edilemez.
Zeybekci şöyle diyor: “O coğrafyada altın ticareti çok yoğun bir şekilde Türkiye’ye doğru transfer ediliyor. Biz de buna ‘evet’ diyoruz. Türkiye olarak biz altın işlemede ve altın ticaretinde merkez olmak istiyoruz. Onun için bu ‘düzeltme’ dediğimiz süreçte 2018’de de böyle bir şişkinlik olma ihtimali var.”
Zeybekci demek istiyor ki Dubai’den 2018 senesi içinde daha fazla altın gelecek.
DUBAİ’DEN 10,3 MİLYAR DOLAR ALTIN GELDİ
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE-Dubai) ile yapılan altın ticareti 2017’de patlama yaparak (10,3 milyar dolar) iki yıl önceye göre 4.5 katına çıkmıştı. Reza Zarrab’ın cari açığın yüzde 15’ini kapattığını iddia ettiği 2012 senesinde ilan edilen rakamı bile geçildi.
Zarrab tutuklu bulunduğu ABD’de mahkemede bunların hepsinin ‘çikinova’ yani hayalï olduğunu itiraf etti.
İktidarın esrarengiz Dubai altınlarını bu sene piyasayı rahatlatmak ve doları frenlemek için kullanacağını iki aylık rakamlar ortaya koyuyor.
Ocak ayında 12.5 milyar dolarlık ihracat yapılırken altın ihracatı sadece 31 milyon dolar oldu. Altın ithalatı ise 2.3 milyar dolar. Altının toplam ithalattaki payı yüzde 10.7’yi buluyor.
Bir yanda 31 milyon dolarlık külçe altın ihracatı, diğer yanda 2.3 milyar dolar ithalat.
Cevap bekleyen o kadar çok sual var ki!
Acaba Dubai’den külçe altın ithalatı niçin arttı?
Altın imal etmeyen Dubai’den ithalatının sebebi nedir?
Sonra da bu altınları tekrar niye BAE’ye ihraç ediyoruz?
İthalat ve ihracattan sonra içeride kalan 154 ton altını ne yaptık?
Nerede bu altınlar?
AKP lideri Erdoğan, “Ey finans sektörü! Bizi kurla tehdit etmeyin. Hayat hakkı bulamazsınız.” tehdidini savururken Ekonomi Bakanı Zeybekci, Dubai’den gelecek altın tutarında ‘şişme’ olabileceğini söylüyor.
Bunların hiç biri normal değil.
[Semih Ardıç] 16.4.2018 [TR724]
Şimdilik gölge boksu [Levent Kenez]
28 Şubat davasında karar çıktı. Medyatik sanıklara müebbet ceza verilmesi Erdoğan’ın patronun kendisi olduğunu hatırlatması, müebbet kararına rağmen kimsenin tutuklanmaması da ittifakın henüz bozulmadığı şeklinde yorumlanabilir. Ve elbette Erdoğan’ın gücünün ancak masumlara yettiğinin bir başka teyidi oldu.
Meydanlarda milli irade diye höykürenlerin seçilmiş hükümeti devirenlere karşı bu nazik muamelesinin sinyallerini 28 Şubat soruşturmasında dalgalar bizi boğuyor, bu işi çok uzatmamak lazım diyen ve soruşturmanın genişlemesini bizzat engelleyen Erdoğan zaten vermişti. Şimdi bazılarının “medya ayağı nerede, işadamı ayağı nerede diye gerçek failler neden yok?” soruları, ikiyüzlü oldukları için.
Dava cezasız bitemezdi çünkü 28 Şubat sembolik bir davaydı. Her ne kadar Erdoğan’ın tabanına bir şey anlatmak, birilerini ikna etmek gibi derdi olmasa da bir tane ülkücü oyu almak için yaptıklarını düşününce bir tane oy dahi kaybetmeye tahammülü yok. Seçimler hileli olsa da işi her açıdan sağlama almanın bir sakıncası yok. Erdoğan, Ergenekoncular ve vesayetçilerle yaptığı kirli ittifakta elindeki Demokles kılıçlarını kaybetmeyi asla istemiyor. Yargı ve kolluk kuvveti elinde oldukça Erdoğan karşısında Ergenekoncuların şansı oldukça az. Ergenekoncular en iyi bildikleri şeyi yani şartlar olgunlaşınca TSK’nın tekrar sahne alacağını umuyorlar. Ancak o güne kadar Erdoğan’a can düşmanlarını tamamen temizletmeleri için ihtiyaçları vardı. Bir de geçmişte yedikleri bütün pisliklerin dosyalarını kapatma derdindeler. Pervasızca ortaya çıkıp erken öten horozlar aslında her şeyi anlatıyor. Şimdiye kadar Erdoğan’ın kellesini neden alamadıklarını çok iyi bildikleri için kirli pazarlık sonucu Erdoğan’ın eliyle temizlik yaptılar. Erdoğan da bunu elbette görüyordu o da kendisine göre yeni bir düzen kurdu. Kurdu ancak en ufak hatasında işlerin sarpa saracağını biliyor. Kurduğu düzen devamlı pedal çevirmesini gerektiriyor. Devlet denen mekanizmanın aslında kağıttan bir kaplan olduğunu son 15 yılda ziyadesiyle gördük. Türkiye’de her şeyin hızlıca değişebildiği ve halk desteği denen şeyin kolayca yön değiştirdiğini de ekleyelim.
Askerler fiili darbe yerine sivilleri kullanarak hükümeti devirmenin imajları ve uluslararası dengeler açısından çok daha konforlu olduğunu 28 Şubat’ta görünce AKP için de benzer planları sahneye koymuşlardı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştıkça artan tansiyon ilk kez Şemdinli’de kendisini göstermiş kontrgerilla açıkça sahneye çıkmış daha sonra genelkurmay başkanı olacak Büyükanıt katillere sahip çıkmıştı. Hükümete bir de muhtıra veren Büyükanıt’ı AKP madalya vererek uğurladı. Erdoğan o günden sonra gücüne güç kattıysa da gariptir 27 Nisan’da kendisine açıkça küfreden ve ayar vermeye çalışanlara hiç dokunamadı. Demokrasi diyenler hükümete muhtıra verenlere hiç ilişemedi.
Ne ilginç Türkiye’nin ezbere bildiği bir eski bir laiklik prodüksiyonunda, başörtüsü kararı veren Danıştay üyelerine saldırı bir gerçekleşmiş bir hakim hayatını kaybetmişti. Hakimin cenaze töreninde hükümet üyeleri Kocatepe Camii’ne polis kaskları ile girebilmişti. Daha sonra bu saldırı da malum bir kumpas oluverdi! Cinayetin nasıl bir derin devlet faaliyeti olduğu hasıraltı edildi.
Hrant Dink Cinayeti, Danıştay saldırısı, Cumhuriyet gazetesinin bombalanması ve bir çok seferberlik tetkik kurulu soslu olayların faillerine Ergenekon soruşturması ile dokunulmuştu ki sonra yaşananlar malum.
Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un AYM üyeleri ile gizli görüşmelerinin hemen akabinde AKP için kapatma davası açıldı. AKP’ye açılan kapatma davası hukuksuz bir davaydı, ancak dava hukuksuz olduğu ya da AKP mükemmel bir savunma yaptığı için AKP’nin lehine sonuçlanmadı tabii ki. İslamcıların unuttuğu tarihten bir yaprak daha.
Balyoz, Ayığı, Yakamoz davalarını da hatırlatalım.
AKP’nin 16 yıllık hükümet döneminde ülkenin ekonomik açıdan en iyi olduğu zamanları, Türkiye’nin dünyadaki imajının parmakla gösterildiği, AB reformlarının peşi sıra geldiği, derin devlet ile hesaplaşmanın gerçekleştiği ve ülkenin en huzurlu günlerinin hangi dönemler olduğunu düşününce kaybedilenlere üzülmemek mümkün değil.
Türkiye’nin İslamcılar sayesinde demokratik bir ülke olmasının dünyada ülke ve İslam’ın imajı açısından paha biçilmez bir fırsatın nasıl heder edildiğini ileri de daha iyi anlaşılacak.
28 Şubat’ta hükümeti devirenler, AKP eliyle 28 Şubat’ta hayal bile edemeyecekleri şeyleri başardı. İslamcılar o zaman hükümetten olup onurlarını ve ahlaki üstünlüklerini korumuşlardı, bu sefer onurlarını ve ahlaklarını kaybettiler ama hükümeti kaybetmediler. Şimdilik.
[Levent Kenez] 16.4.2018 [TR724]
Meydanlarda milli irade diye höykürenlerin seçilmiş hükümeti devirenlere karşı bu nazik muamelesinin sinyallerini 28 Şubat soruşturmasında dalgalar bizi boğuyor, bu işi çok uzatmamak lazım diyen ve soruşturmanın genişlemesini bizzat engelleyen Erdoğan zaten vermişti. Şimdi bazılarının “medya ayağı nerede, işadamı ayağı nerede diye gerçek failler neden yok?” soruları, ikiyüzlü oldukları için.
Dava cezasız bitemezdi çünkü 28 Şubat sembolik bir davaydı. Her ne kadar Erdoğan’ın tabanına bir şey anlatmak, birilerini ikna etmek gibi derdi olmasa da bir tane ülkücü oyu almak için yaptıklarını düşününce bir tane oy dahi kaybetmeye tahammülü yok. Seçimler hileli olsa da işi her açıdan sağlama almanın bir sakıncası yok. Erdoğan, Ergenekoncular ve vesayetçilerle yaptığı kirli ittifakta elindeki Demokles kılıçlarını kaybetmeyi asla istemiyor. Yargı ve kolluk kuvveti elinde oldukça Erdoğan karşısında Ergenekoncuların şansı oldukça az. Ergenekoncular en iyi bildikleri şeyi yani şartlar olgunlaşınca TSK’nın tekrar sahne alacağını umuyorlar. Ancak o güne kadar Erdoğan’a can düşmanlarını tamamen temizletmeleri için ihtiyaçları vardı. Bir de geçmişte yedikleri bütün pisliklerin dosyalarını kapatma derdindeler. Pervasızca ortaya çıkıp erken öten horozlar aslında her şeyi anlatıyor. Şimdiye kadar Erdoğan’ın kellesini neden alamadıklarını çok iyi bildikleri için kirli pazarlık sonucu Erdoğan’ın eliyle temizlik yaptılar. Erdoğan da bunu elbette görüyordu o da kendisine göre yeni bir düzen kurdu. Kurdu ancak en ufak hatasında işlerin sarpa saracağını biliyor. Kurduğu düzen devamlı pedal çevirmesini gerektiriyor. Devlet denen mekanizmanın aslında kağıttan bir kaplan olduğunu son 15 yılda ziyadesiyle gördük. Türkiye’de her şeyin hızlıca değişebildiği ve halk desteği denen şeyin kolayca yön değiştirdiğini de ekleyelim.
Askerler fiili darbe yerine sivilleri kullanarak hükümeti devirmenin imajları ve uluslararası dengeler açısından çok daha konforlu olduğunu 28 Şubat’ta görünce AKP için de benzer planları sahneye koymuşlardı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştıkça artan tansiyon ilk kez Şemdinli’de kendisini göstermiş kontrgerilla açıkça sahneye çıkmış daha sonra genelkurmay başkanı olacak Büyükanıt katillere sahip çıkmıştı. Hükümete bir de muhtıra veren Büyükanıt’ı AKP madalya vererek uğurladı. Erdoğan o günden sonra gücüne güç kattıysa da gariptir 27 Nisan’da kendisine açıkça küfreden ve ayar vermeye çalışanlara hiç dokunamadı. Demokrasi diyenler hükümete muhtıra verenlere hiç ilişemedi.
Ne ilginç Türkiye’nin ezbere bildiği bir eski bir laiklik prodüksiyonunda, başörtüsü kararı veren Danıştay üyelerine saldırı bir gerçekleşmiş bir hakim hayatını kaybetmişti. Hakimin cenaze töreninde hükümet üyeleri Kocatepe Camii’ne polis kaskları ile girebilmişti. Daha sonra bu saldırı da malum bir kumpas oluverdi! Cinayetin nasıl bir derin devlet faaliyeti olduğu hasıraltı edildi.
Hrant Dink Cinayeti, Danıştay saldırısı, Cumhuriyet gazetesinin bombalanması ve bir çok seferberlik tetkik kurulu soslu olayların faillerine Ergenekon soruşturması ile dokunulmuştu ki sonra yaşananlar malum.
Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un AYM üyeleri ile gizli görüşmelerinin hemen akabinde AKP için kapatma davası açıldı. AKP’ye açılan kapatma davası hukuksuz bir davaydı, ancak dava hukuksuz olduğu ya da AKP mükemmel bir savunma yaptığı için AKP’nin lehine sonuçlanmadı tabii ki. İslamcıların unuttuğu tarihten bir yaprak daha.
Balyoz, Ayığı, Yakamoz davalarını da hatırlatalım.
AKP’nin 16 yıllık hükümet döneminde ülkenin ekonomik açıdan en iyi olduğu zamanları, Türkiye’nin dünyadaki imajının parmakla gösterildiği, AB reformlarının peşi sıra geldiği, derin devlet ile hesaplaşmanın gerçekleştiği ve ülkenin en huzurlu günlerinin hangi dönemler olduğunu düşününce kaybedilenlere üzülmemek mümkün değil.
Türkiye’nin İslamcılar sayesinde demokratik bir ülke olmasının dünyada ülke ve İslam’ın imajı açısından paha biçilmez bir fırsatın nasıl heder edildiğini ileri de daha iyi anlaşılacak.
28 Şubat’ta hükümeti devirenler, AKP eliyle 28 Şubat’ta hayal bile edemeyecekleri şeyleri başardı. İslamcılar o zaman hükümetten olup onurlarını ve ahlaki üstünlüklerini korumuşlardı, bu sefer onurlarını ve ahlaklarını kaybettiler ama hükümeti kaybetmediler. Şimdilik.
[Levent Kenez] 16.4.2018 [TR724]
Vahşi, barbar ve zalimce işkenceye karşı ‘Evrensel Yetki’ [Nurullah Albayrak]
Her hafta yeni bir işkence haberiyle karşılaşıp, kamu görevlisi sıfatına sahip kişilerin ne kadar vahşileşebileceğini okuyoruz. Bu hafta da Konya savcılığı ve emniyetinde işkence ve kötü muameleye dair haberler paylaşılmaktadır. Soruşturma adı altında gencecik kızlar taciz tehditleriyle, erkekler ise cebir, şantaj ve tehditlerle işkenceye maruz kalmaktadır.
Kamu görevlisi sıfatına sahip olan bu kişiler tarafından insan onuruyla bağdaşmayan, bedensel veya ruhsal yönden acı çekilmesine neden olan söz ve eylemlerin işkence olduğunda hukuken bir tereddüt bulunmamaktadır. AİHM’ye göre de, tecavüz en ağır işkence türlerinden olup, bir kişiyi konuşması için taciz ve tecavüzle tehdit etmek işkence suçunu oluşturmaktadır.
İşkence fiilini işleyen kişilerin kamu görevlisi sıfatına sahip olması sebebiyle bazı devletler işkencecileri cezalandırma konusunda çekingen davranmakta ve işlenen fiilin cezasız kalma ihtimali doğabilmektedir. Ülkemizde de bizzat iktidar tarafından işkencecilerin desteklendiği ya da en azından yapılanlara göz yumulduğu anlaşılmaktadır. Bu düşünceyle, iktidarlar tarafından işkence işkencecilerin korunmasını engellemek amacıyla “İşkencenin Önlenmesine dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi” evrensellik ilkesine yer vererek işkencecilerin başka ülkelerde yargılanmasının ve cezalandırılmasının önünü açmıştır.
Sözleşmede yer alan evrensel yargı yetkisi ile devletlere, suçun işlendiği yere, işkencecinin ve mağdurun tabiiyetine bakılmaksızın sadece suçun konusuna dayanarak yargılama yetkisi tanımaktadır. Devletlerin egemenliğinden doğan geleneksel yargı yetkisini genişleten bu evrensel yargı yetkisi uluslararası topluma yönelen zalimane suçların cezasız kalmaması için kullanılan etkili bir yöntemdir.
Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya, İsrail, Avustralya, Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, Hollanda, Senegal ve İsviçre’de evrensel yetki fiilen uygulanarak suçun nerde işlendiğine ve failin nerede olduğuna bakılmaksızın yargılama yapılmıştır. Yargılama neticesinde de mahkumiyet kararları verilmiştir.
İngiltere, ABD, Macaristan, Finlandiya, Hırvatistan ve İspanya işkence failinin ülke sınırları içinde bulunmasını aramaksızın tam evrensellik ilkesi kapsamında yargılama yapmaktadır. Bu ülkeler yapılacak yargılama neticesinde failin gıyabında mahkumiyet kararı vermekte ve uluslararası arama kararı çıkartmaktadır. Diğer ülkelerde ise yargılama, faillerin yokluğunda başlatılmakta ancak mahkumiyet kararı verilmesi için işkence failinin ülkelerinde olmasını aramaktadır. Yani, haklarında yargılama yapılmaya başlanan kişiler herhangi bir nedenle yargılama yapılan ülkeye gittiklerinde haklarında mahkumiyet kararı verilecektir.
İnsanlığa karşı işlenen suçların faillerinin cezasız kalmaması ve hiç kimsenin vahşi, barbar ve zalimane olduğu kabul edilen işkenceye teşebbüs edememesi için uluslararası arenada sorumlular yargılanmaktadır. İşkence yaparak insanlığa karşı suç işleyen kişilerin yargılanıp cezalandırılması için mağdurlara düşen de, işkencecilerin yaptıklarının yanlarına kalmaması için gerekli mücadelenin verilmesidir.
BAŞVURULAR İÇİN NE YAPMALI?
Bu kapsamda yapılacak başvurularla ilgili olarak gönüllü hukukçular destek verilmektedir. http://www.solidaritywithothers.com ve @Others_Info adreslerinde bu konuda gerekli açıklamalar bulunmaktadır.
Kısa sürede netice alınabilmesi için; öncelikle verilen bilgilerin kesin, doğru ve teyit edilmiş olması, ikinci olarak da tanık ya da belgelerle doğrulanması gerekmektedir.
Bu kapsamda işkence ve kötü muamelenin başladığı andan itibaren gerçekleşen tüm olaylar yazılmalıdır. Bilinen tüm tarih, isimler ve mekanlar detaylıca belirtilmelidir. Olaylar açıklanırken şu soruların cevaplarını içermesi başvurunun sağlıklı yapılabilmesi ve işkencecilerin cezalandırılması açısından önemlidir;
Uluslararası sözleşmeler kapsamında işkencecilerin cezasız kalmaması ve hak ettikleri muameleyle en kısa zamanda karşılaşmaları için gerekli hukuki mücadele hızlı bir şekilde yapılmalıdır.
Unutmayalım ki, işkence ve işkencecilerle uluslararası arenada mücadele edilmezse işkence haberlerini okumaya devam etmek zorunda kalabiliriz.
[Nurullah Albayrak] 16.4.2018 [TR724]
Kamu görevlisi sıfatına sahip olan bu kişiler tarafından insan onuruyla bağdaşmayan, bedensel veya ruhsal yönden acı çekilmesine neden olan söz ve eylemlerin işkence olduğunda hukuken bir tereddüt bulunmamaktadır. AİHM’ye göre de, tecavüz en ağır işkence türlerinden olup, bir kişiyi konuşması için taciz ve tecavüzle tehdit etmek işkence suçunu oluşturmaktadır.
İşkence fiilini işleyen kişilerin kamu görevlisi sıfatına sahip olması sebebiyle bazı devletler işkencecileri cezalandırma konusunda çekingen davranmakta ve işlenen fiilin cezasız kalma ihtimali doğabilmektedir. Ülkemizde de bizzat iktidar tarafından işkencecilerin desteklendiği ya da en azından yapılanlara göz yumulduğu anlaşılmaktadır. Bu düşünceyle, iktidarlar tarafından işkence işkencecilerin korunmasını engellemek amacıyla “İşkencenin Önlenmesine dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi” evrensellik ilkesine yer vererek işkencecilerin başka ülkelerde yargılanmasının ve cezalandırılmasının önünü açmıştır.
Sözleşmede yer alan evrensel yargı yetkisi ile devletlere, suçun işlendiği yere, işkencecinin ve mağdurun tabiiyetine bakılmaksızın sadece suçun konusuna dayanarak yargılama yetkisi tanımaktadır. Devletlerin egemenliğinden doğan geleneksel yargı yetkisini genişleten bu evrensel yargı yetkisi uluslararası topluma yönelen zalimane suçların cezasız kalmaması için kullanılan etkili bir yöntemdir.
Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya, İsrail, Avustralya, Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, Hollanda, Senegal ve İsviçre’de evrensel yetki fiilen uygulanarak suçun nerde işlendiğine ve failin nerede olduğuna bakılmaksızın yargılama yapılmıştır. Yargılama neticesinde de mahkumiyet kararları verilmiştir.
İngiltere, ABD, Macaristan, Finlandiya, Hırvatistan ve İspanya işkence failinin ülke sınırları içinde bulunmasını aramaksızın tam evrensellik ilkesi kapsamında yargılama yapmaktadır. Bu ülkeler yapılacak yargılama neticesinde failin gıyabında mahkumiyet kararı vermekte ve uluslararası arama kararı çıkartmaktadır. Diğer ülkelerde ise yargılama, faillerin yokluğunda başlatılmakta ancak mahkumiyet kararı verilmesi için işkence failinin ülkelerinde olmasını aramaktadır. Yani, haklarında yargılama yapılmaya başlanan kişiler herhangi bir nedenle yargılama yapılan ülkeye gittiklerinde haklarında mahkumiyet kararı verilecektir.
İnsanlığa karşı işlenen suçların faillerinin cezasız kalmaması ve hiç kimsenin vahşi, barbar ve zalimane olduğu kabul edilen işkenceye teşebbüs edememesi için uluslararası arenada sorumlular yargılanmaktadır. İşkence yaparak insanlığa karşı suç işleyen kişilerin yargılanıp cezalandırılması için mağdurlara düşen de, işkencecilerin yaptıklarının yanlarına kalmaması için gerekli mücadelenin verilmesidir.
BAŞVURULAR İÇİN NE YAPMALI?
Bu kapsamda yapılacak başvurularla ilgili olarak gönüllü hukukçular destek verilmektedir. http://www.solidaritywithothers.com ve @Others_Info adreslerinde bu konuda gerekli açıklamalar bulunmaktadır.
Kısa sürede netice alınabilmesi için; öncelikle verilen bilgilerin kesin, doğru ve teyit edilmiş olması, ikinci olarak da tanık ya da belgelerle doğrulanması gerekmektedir.
Bu kapsamda işkence ve kötü muamelenin başladığı andan itibaren gerçekleşen tüm olaylar yazılmalıdır. Bilinen tüm tarih, isimler ve mekanlar detaylıca belirtilmelidir. Olaylar açıklanırken şu soruların cevaplarını içermesi başvurunun sağlıklı yapılabilmesi ve işkencecilerin cezalandırılması açısından önemlidir;
- Mağdur ne şekilde faillerin denetimine girdi? (gözaltı, kaçırma vs.) Bu işlem nerede, ne zaman ve nasıl gerçekleşti?
- Mağdur nereye götürüldü? Nerede tutulmaktadır? Tutulduğu yerin durumu nedir?
- Herhangi resmi bir başvuru yapıldı mı? Başvuru yapıldıysa ne cevap alındı?
- Failler kimlerdir? Görevleri nedir? İşkence faili kaç kişi vardı? İsimleri ya da tanınmalarını sağlamaya yönelik özellikleri nelerdir?
- Kötü muamele ne şekilde gerçekleşti? Yaşanan süreç tüm ayrıntısıyla anlatılmalı. Fiziki ve ruhsal yönden eziyet çekilmesine neden olan olaylar en ince detayına kadar anlatılmalıdır.
- Faillerin mağdurdan talepleri nelerdir? Hangi gerekçeyle işkence yapıldığı anlatılmalı.
- Bu soruların yanında olayın takibi için uluslararası makamlar ile paylaşabilecek başkaca bir bilgi varsa onlar da eklenmelidir.
Uluslararası sözleşmeler kapsamında işkencecilerin cezasız kalmaması ve hak ettikleri muameleyle en kısa zamanda karşılaşmaları için gerekli hukuki mücadele hızlı bir şekilde yapılmalıdır.
Unutmayalım ki, işkence ve işkencecilerle uluslararası arenada mücadele edilmezse işkence haberlerini okumaya devam etmek zorunda kalabiliriz.
[Nurullah Albayrak] 16.4.2018 [TR724]
Yeni coğrafyalar ve Bambu ağacı [Veysel Ayhan]
Ortalık çok sakindi. Yaprak kımıldamıyordu. ‘Fırtınanın gözü’ aniden belirdi. Kasırga veya ‘Mükemmel Fırtına’ bu olmalıydı. Bir anda atmosferimizde patladı. Küçük bir kıyamet yaşandı. ‘Davulun sesi hoş gelmedi’, herkesin kulağının dibinde ayrı ayrı patladı.
Herkes bir başka sahile savruldu.
Fırtına, dev dev ağaçları kökleriyle birlikte söküp uzak diyarlara attı.
Bu göçüş, bir balık için karaya çıkıp oranın şartlarında yaşamaya çalışmak gibi zor oldu.
Bir insan içinse denize girip artık bir balık gibi yaşamaya çalışmak gibi güç oldu.
Dünyaya alışmışken Mars’ta yaşamak, Ay’da yaşıyorken Dünya’ya gelmek gibi.
Ana rahminin rahatlığını, sıcaklığını ve besleyiciliğini bırakıp dünyaya ayak basmak gibi sancı ve zorluk oldu. Ağlayış oldu.
Atmosfer değişimi zordur. Külfettir.
YENİ COĞRAFYALAR…
Böylece kader her birimize yeni bir coğrafya takdir buyurdu.
Yeni mekanlara alışmak kolay değildir.
Hiçbir tohum toprağa atılır atılmaz yeşermez. Zaman ister.
Önce toprağın veya zeminin rahmine ulaşması gerekir.
Ve her tohumun yeşermesi için tabiatın takdir ettiği bir ‘vakti merhun’ vardır.
Acele ve telaş hiçbir işe yaramaz.
Mesela Bambu ağacı.
Ekilir, sulanır ve gübrelenir. Birinci yıl hiçbir şey olmaz. İkinci ve üçüncü yıl da toprakta bir şey belirmez. Ama sulama ve gübrelemeye sabırla devam edilir.
Ta beşinci yılın sonunda Bambu topraktan filiz verir ve yeşermeye başlar.
Sonra muhteşem bir hızla boy atar. Saatte 4 cm hız ile büyümeye başlar. Sadece altı hafta sonra 27 metre yüksekliğe ulaşır.
Kimi türleri 38 metreye ulaşır ve 120 yıl yaşar.
‘Hamilelik’ müddeti ne kadar uzunsa ömür o kadar uzun olur.
Her bitki gibi her insanın da göçtüğü yeni diyarda yerleşip boy atması, eski çehresine kavuşması, yeni baharına kavuşması zaman ister. 6 ay, 1 sene, 2 sene…
TOHUMUN SANCISI
Şöhret sahibi bir tıp profesörüdür. Soyadıyla tescilli tıbbi icatları vardır. Ama savrulduğu yeni topraklarda intörn doktorluk veya aile hekimliği için sıra bekler. Aylarca evrak tamamlar.
Hakemli dergilerde yayınlanmış makaleleri olan, referans gösterilen kitapları olan emsalsiz bir akademisyendir. Yanındaki tercümanla oturum peşinde devlet dairelerini arşınlar.
Hüküm vereceği kararlar için geceler boyu çalışan, binlerce Yargıtay kararını üşenmeden okuyan 30 yıllık yargıçtır. Ama şimdi okumayı yeni sökmüş 20 yaşındaki bir başka mülteciyle dil kursunda yan yana oturmaktadır. Eski makamında ise basit bir tweet’e müebbet veren ‘Moğol’ işgalciler vardır.
Fabrikaları, mağazaları binlerce işçisi olan ve her mahfilde el üstünde tutulan bir iş adamıdır. Her şeyine el konulduğu için şimdi 50 yıl önce olduğu gibi basit bir lokanta ile sıfırdan ticarete başlamıştır. Kasiyerdir.
Ülkenin en mutena markasına sahiptir. Fabrikalar ve yüzlerce mağazalar zinciri… Şimdi ise basit bir atölye ile yeni bir başlangıç yapmaktadır. 25 metrekare evde kalıp minik bir manifatura dükkanı ile ümitle hayata tutunmaktadır.
Ülkenin en muteber gazetecilerindendir. Siyasetçiler programına çıkmak için sıraya girmiştir. Şimdi ise gündüz gazetecilik yapmakta gece ise kimi zaman taksicilik yapmakta kimi zaman da pizza dağıtmaktadır.
Binlerce örnekten birkaçıydı bunlar.
SIRADA NE VAR?
Tohuma düşen vazife, yeni ulaştığı toprakta ve zeminde feryat etmeden usulca “tevekkül” etmek.
Hz. Bediüzaman’ın dediği gibi, “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat etmek.”
Tiyatronun yeni bölümüne intibak etmek,
Beslenmeye dikkat etmek. ‘Su’suz ve ‘güneş’siz kalmamak.
Ötesini altı haftada Bambu ağacını 27 metreye ulaştıran Allah’ın kudretine bırakmak lazım.
Ki her şeyin zimamı elinde olan Allah, kefaletini yeminle ifade ediyor:
“(Bulundukları yerde inançlarından dolayı) zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada (Yeminle ifade ediliyor) güzel bir şekilde yerleştiririz. Âhiret’te verilecek mükâfat ise şüphesiz daha büyüktür. (İnsanlar) bunu bir bilselerdi!” Nahl/ 41 (Surenin ismi de anlamlı: Arı)
“Bundan sonra şunu bil ki: Şüphesiz ki senin Rabbin, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıktan sonra mücahede edip sabreden, ardından da hicret edenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O gafurdur, rahîmdir.” Nahl/110
DÜŞERKEN ALLAH’A YÖNELEBİLMEK
Allah imkan verdiğinde büyük işlere imza atmak tabii ki önemli. Ama ondan büyüğü Allah’ın takdirine razı olup Rıza makamını avlamaya çalışmak ve sadakatin sınandığı zor ‘hallerde’ O’na teveccühten vazgeçmemektir.
Aşkla şevkle hizmet edip koşarken Allah’a yöneliş nispeten kolaydır. Zor olan, sendelerken “Allah” diyebilmektir. Düşerken teveccüh edebilmek… İtilip kakıldığında, memleket memleket sürüldüğünde teveccüh edebilmek…
ZİNDAN KIYAFETİ Mİ, PADİŞAH KAFTANI MI?
Kader bir gün bana padişah kostümü giydirir. Ertesi gün reaya. Bir başka gün muhacir. Günü gelir mültecilik sırasına girerim. Kaderin ‘artık bunu giy’ dediği her üniforma -velev ki zindan kıyafeti olsun- Allah’tan gelmiştir. Zulmün talihsiz ve zavallı esbapçıklarına değer atfetmeye gerek yok. Allah’tan gelen bir zindan kıyafeti Allah’tan gelmeyen padişah kaftanına yeğdir.
Önemli olan her ne kıyafet olursa olsun onu Allah’tan gelmiş bir lütuf olarak görmek ve ölesiye onun gereğini yaşamaktır.
Biz böyle bir kabul ve teslimiyetteyken Allah belki de bizi gök ehline misal gösterir. Melekler gıptayla çevremize doluşur. Gök ehli kafile kafile ziyaretimize gelir.
Ama önemli olan bu da değil, Allah’ın ‘Ben sizden razıyım’ ünsünü daha dünyadayken bu ‘ilahi ve kudsi düşüş’ler vesilesiyle vicdanında duyabilmektir.
[Veysel Ayhan] 16.4.2018 [TR724]
Herkes bir başka sahile savruldu.
Fırtına, dev dev ağaçları kökleriyle birlikte söküp uzak diyarlara attı.
Bu göçüş, bir balık için karaya çıkıp oranın şartlarında yaşamaya çalışmak gibi zor oldu.
Bir insan içinse denize girip artık bir balık gibi yaşamaya çalışmak gibi güç oldu.
Dünyaya alışmışken Mars’ta yaşamak, Ay’da yaşıyorken Dünya’ya gelmek gibi.
Ana rahminin rahatlığını, sıcaklığını ve besleyiciliğini bırakıp dünyaya ayak basmak gibi sancı ve zorluk oldu. Ağlayış oldu.
Atmosfer değişimi zordur. Külfettir.
YENİ COĞRAFYALAR…
Böylece kader her birimize yeni bir coğrafya takdir buyurdu.
Yeni mekanlara alışmak kolay değildir.
Hiçbir tohum toprağa atılır atılmaz yeşermez. Zaman ister.
Önce toprağın veya zeminin rahmine ulaşması gerekir.
Ve her tohumun yeşermesi için tabiatın takdir ettiği bir ‘vakti merhun’ vardır.
Acele ve telaş hiçbir işe yaramaz.
Mesela Bambu ağacı.
Ekilir, sulanır ve gübrelenir. Birinci yıl hiçbir şey olmaz. İkinci ve üçüncü yıl da toprakta bir şey belirmez. Ama sulama ve gübrelemeye sabırla devam edilir.
Ta beşinci yılın sonunda Bambu topraktan filiz verir ve yeşermeye başlar.
Sonra muhteşem bir hızla boy atar. Saatte 4 cm hız ile büyümeye başlar. Sadece altı hafta sonra 27 metre yüksekliğe ulaşır.
Kimi türleri 38 metreye ulaşır ve 120 yıl yaşar.
‘Hamilelik’ müddeti ne kadar uzunsa ömür o kadar uzun olur.
Her bitki gibi her insanın da göçtüğü yeni diyarda yerleşip boy atması, eski çehresine kavuşması, yeni baharına kavuşması zaman ister. 6 ay, 1 sene, 2 sene…
TOHUMUN SANCISI
Şöhret sahibi bir tıp profesörüdür. Soyadıyla tescilli tıbbi icatları vardır. Ama savrulduğu yeni topraklarda intörn doktorluk veya aile hekimliği için sıra bekler. Aylarca evrak tamamlar.
Hakemli dergilerde yayınlanmış makaleleri olan, referans gösterilen kitapları olan emsalsiz bir akademisyendir. Yanındaki tercümanla oturum peşinde devlet dairelerini arşınlar.
Hüküm vereceği kararlar için geceler boyu çalışan, binlerce Yargıtay kararını üşenmeden okuyan 30 yıllık yargıçtır. Ama şimdi okumayı yeni sökmüş 20 yaşındaki bir başka mülteciyle dil kursunda yan yana oturmaktadır. Eski makamında ise basit bir tweet’e müebbet veren ‘Moğol’ işgalciler vardır.
Fabrikaları, mağazaları binlerce işçisi olan ve her mahfilde el üstünde tutulan bir iş adamıdır. Her şeyine el konulduğu için şimdi 50 yıl önce olduğu gibi basit bir lokanta ile sıfırdan ticarete başlamıştır. Kasiyerdir.
Ülkenin en mutena markasına sahiptir. Fabrikalar ve yüzlerce mağazalar zinciri… Şimdi ise basit bir atölye ile yeni bir başlangıç yapmaktadır. 25 metrekare evde kalıp minik bir manifatura dükkanı ile ümitle hayata tutunmaktadır.
Ülkenin en muteber gazetecilerindendir. Siyasetçiler programına çıkmak için sıraya girmiştir. Şimdi ise gündüz gazetecilik yapmakta gece ise kimi zaman taksicilik yapmakta kimi zaman da pizza dağıtmaktadır.
Binlerce örnekten birkaçıydı bunlar.
SIRADA NE VAR?
Tohuma düşen vazife, yeni ulaştığı toprakta ve zeminde feryat etmeden usulca “tevekkül” etmek.
Hz. Bediüzaman’ın dediği gibi, “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat etmek.”
Tiyatronun yeni bölümüne intibak etmek,
Beslenmeye dikkat etmek. ‘Su’suz ve ‘güneş’siz kalmamak.
Ötesini altı haftada Bambu ağacını 27 metreye ulaştıran Allah’ın kudretine bırakmak lazım.
Ki her şeyin zimamı elinde olan Allah, kefaletini yeminle ifade ediyor:
“(Bulundukları yerde inançlarından dolayı) zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada (Yeminle ifade ediliyor) güzel bir şekilde yerleştiririz. Âhiret’te verilecek mükâfat ise şüphesiz daha büyüktür. (İnsanlar) bunu bir bilselerdi!” Nahl/ 41 (Surenin ismi de anlamlı: Arı)
“Bundan sonra şunu bil ki: Şüphesiz ki senin Rabbin, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıktan sonra mücahede edip sabreden, ardından da hicret edenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O gafurdur, rahîmdir.” Nahl/110
DÜŞERKEN ALLAH’A YÖNELEBİLMEK
Allah imkan verdiğinde büyük işlere imza atmak tabii ki önemli. Ama ondan büyüğü Allah’ın takdirine razı olup Rıza makamını avlamaya çalışmak ve sadakatin sınandığı zor ‘hallerde’ O’na teveccühten vazgeçmemektir.
Aşkla şevkle hizmet edip koşarken Allah’a yöneliş nispeten kolaydır. Zor olan, sendelerken “Allah” diyebilmektir. Düşerken teveccüh edebilmek… İtilip kakıldığında, memleket memleket sürüldüğünde teveccüh edebilmek…
ZİNDAN KIYAFETİ Mİ, PADİŞAH KAFTANI MI?
Kader bir gün bana padişah kostümü giydirir. Ertesi gün reaya. Bir başka gün muhacir. Günü gelir mültecilik sırasına girerim. Kaderin ‘artık bunu giy’ dediği her üniforma -velev ki zindan kıyafeti olsun- Allah’tan gelmiştir. Zulmün talihsiz ve zavallı esbapçıklarına değer atfetmeye gerek yok. Allah’tan gelen bir zindan kıyafeti Allah’tan gelmeyen padişah kaftanına yeğdir.
Önemli olan her ne kıyafet olursa olsun onu Allah’tan gelmiş bir lütuf olarak görmek ve ölesiye onun gereğini yaşamaktır.
Biz böyle bir kabul ve teslimiyetteyken Allah belki de bizi gök ehline misal gösterir. Melekler gıptayla çevremize doluşur. Gök ehli kafile kafile ziyaretimize gelir.
Ama önemli olan bu da değil, Allah’ın ‘Ben sizden razıyım’ ünsünü daha dünyadayken bu ‘ilahi ve kudsi düşüş’ler vesilesiyle vicdanında duyabilmektir.
[Veysel Ayhan] 16.4.2018 [TR724]
‘Herald of Free Enterprise’ batınca [Hakan Zafer]
Televizyon evimize de hayatımıza da yeni girmişti.
Tek kanal var. Haberleri yetişkinlerle beraber biz çocuklar da izliyoruz. Haliyle felaket haberleri çok etkiliyor. O sıralar beni en çok etkileyenlerden biri 1986’da uzay mekiği Challenger’ın infilak etmesiydi. Tam 32 yıl sonra öğrendik ki cıvatalarını “Şıhlar” gevşetmiş. Dertleri nedir bilemem.
Diğeri, bir yıl sonraki bir gemi kazası…
“Herald of Free Enterprise” adlı Ro-Ro gemisi İngiliz Kanalı’nda Dover ve Calais limanları arasında işletilmektedir. Bu iki limandan araç ve yolcu alımına uygun tasarlanmış gemiye 6 Mart 1987’de tasarımına uygun olmayan Belçika’nın Zeebrugge limanından İngiltere’ye sefer yazılır. Limanın araç alım rampası gemiye göre daha alçakta kalmaktadır. Bu yüzden geminin dengeli bir şekilde 30 santim denize batırılması gerekir. Suya eşit batmayı sağlayan balast tankları deniz suyu ile doldurularak gemi batırılır ve rampa ile aynı düzeye getirilir.
Araç alımı tamamlanarak çoğunluğunu, The Sun gazetesinin indiriminden yararlanarak Belçika’ya geziye gidenlerin ve askerlerin oluşturduğu 459 yolcu ve 80 mürettebat ile gemi acele ile limandan ayrılır.
Ancak durum hiç de normal değildir. Araçlar girdikten sonra kapıları kapatması gereken görevli derin uykuya daldığı için kapaklar açık kalmıştır. Zaten denize 30 santim batırılmış geminin açık kalan ağızı suya çok yakın hareket etmektedir. Kapakların kapalı olup olmadığı, ilgili zabit, geminin sahibi şirket tarafından personel yetersizliği nedeniyle başka bir mevkide görevlendirildiği için kontrol edilmemiştir. Tasarımından kaynaklanan nedenlerle kaptanın kapakların açık olduğunu gözle görmesi mümkün değildir. Kaptanın daha önceden ısrarlı isteğine rağmen kapının kapandığını belirten sinyalizasyon ve gösterge ışığı şirket tarafından tasarruf amacıyla gerekli görülmemiştir.
Şirket, zaten rutin rotasında çalışmayan geminin yolculuk süresini 20 dakika kısaltmasını istediği için aksi yönde haber gelmeyince kapılar kapatılmış, her şey normal zanneden kaptan, balast tanklarına alınan suyu boşaltamadan hızlıca demir alır.
Gemi alçak sefer yapmaktadır. Tam gaz hareket edince oluşan burun dalgalarıyla açık unutulan ön kapaktan içeri deniz suyu dolmaya başlar. Bu andan sonraki 90 saniyede olan olur, gemi dengesini kaybedecek şekilde su alır. İlk önce elektrik donanımı hasar görür ve ışıklar söner. Karanlıkta kalan yolcular çaresizce ölüme sürüklenir. Deniz suyu 3°C’dir. Bu, kazanın en etkili ölüm sebebi hipotermiye neden olmuştur.
Son çırpınışlar fayda etmez etmesine ama Allah’tan gemi deniz zemininde tamamen batmasını engelleyecek tarafa yatmıştır. Yarısı su yüzeyinde kalır. Bu, civardan gelen yardımları kolaylaştırsa da Zeebrugge limanından henüz ayrılan geminin 193 yolcusu durgun sularda can vermiştir.
***
Hasılı…
Amacına uygun her zamanki rotasından çıkınca,
Tasarımına uygun olmayan limana yanaşınca,
Kaptan hatayı göremeyen noktada konumlanınca,
Uyarı sistemleri gereksiz görülünce,
Aksi yönde haber gelmedi diye her şeyi normal zannedince,
Görevli, dışarıda olunca gemiye yararlı, içeride olunca en zararlı olacak suyu engelleyen kapıları kapatacak kadar ayık olmayınca,
Hata noktasını kontrol edecek sorumlu kişi başka yerlerde dolgu malzemesi olarak görevlendirilince,
İçeri giren su ilk önce ortalığı karanlıkta bırakınca,
Su, yolcuların yüzme bilip bilmemesinin hiçbir öneminin kalmadığı insan vücudunun uyum sağlayamayacağı kadar soğuk olunca…
Olan olmuş…
***
Maksadım, hatıramdan çıkardığım bir deniz kazasını anlatmak değil elbet.
“Leb” dedim, siz leblebi anlayın.
[Hakan Zafer] 16.4.2018 [TR724]
Tek kanal var. Haberleri yetişkinlerle beraber biz çocuklar da izliyoruz. Haliyle felaket haberleri çok etkiliyor. O sıralar beni en çok etkileyenlerden biri 1986’da uzay mekiği Challenger’ın infilak etmesiydi. Tam 32 yıl sonra öğrendik ki cıvatalarını “Şıhlar” gevşetmiş. Dertleri nedir bilemem.
Diğeri, bir yıl sonraki bir gemi kazası…
“Herald of Free Enterprise” adlı Ro-Ro gemisi İngiliz Kanalı’nda Dover ve Calais limanları arasında işletilmektedir. Bu iki limandan araç ve yolcu alımına uygun tasarlanmış gemiye 6 Mart 1987’de tasarımına uygun olmayan Belçika’nın Zeebrugge limanından İngiltere’ye sefer yazılır. Limanın araç alım rampası gemiye göre daha alçakta kalmaktadır. Bu yüzden geminin dengeli bir şekilde 30 santim denize batırılması gerekir. Suya eşit batmayı sağlayan balast tankları deniz suyu ile doldurularak gemi batırılır ve rampa ile aynı düzeye getirilir.
Araç alımı tamamlanarak çoğunluğunu, The Sun gazetesinin indiriminden yararlanarak Belçika’ya geziye gidenlerin ve askerlerin oluşturduğu 459 yolcu ve 80 mürettebat ile gemi acele ile limandan ayrılır.
Ancak durum hiç de normal değildir. Araçlar girdikten sonra kapıları kapatması gereken görevli derin uykuya daldığı için kapaklar açık kalmıştır. Zaten denize 30 santim batırılmış geminin açık kalan ağızı suya çok yakın hareket etmektedir. Kapakların kapalı olup olmadığı, ilgili zabit, geminin sahibi şirket tarafından personel yetersizliği nedeniyle başka bir mevkide görevlendirildiği için kontrol edilmemiştir. Tasarımından kaynaklanan nedenlerle kaptanın kapakların açık olduğunu gözle görmesi mümkün değildir. Kaptanın daha önceden ısrarlı isteğine rağmen kapının kapandığını belirten sinyalizasyon ve gösterge ışığı şirket tarafından tasarruf amacıyla gerekli görülmemiştir.
Şirket, zaten rutin rotasında çalışmayan geminin yolculuk süresini 20 dakika kısaltmasını istediği için aksi yönde haber gelmeyince kapılar kapatılmış, her şey normal zanneden kaptan, balast tanklarına alınan suyu boşaltamadan hızlıca demir alır.
Gemi alçak sefer yapmaktadır. Tam gaz hareket edince oluşan burun dalgalarıyla açık unutulan ön kapaktan içeri deniz suyu dolmaya başlar. Bu andan sonraki 90 saniyede olan olur, gemi dengesini kaybedecek şekilde su alır. İlk önce elektrik donanımı hasar görür ve ışıklar söner. Karanlıkta kalan yolcular çaresizce ölüme sürüklenir. Deniz suyu 3°C’dir. Bu, kazanın en etkili ölüm sebebi hipotermiye neden olmuştur.
Son çırpınışlar fayda etmez etmesine ama Allah’tan gemi deniz zemininde tamamen batmasını engelleyecek tarafa yatmıştır. Yarısı su yüzeyinde kalır. Bu, civardan gelen yardımları kolaylaştırsa da Zeebrugge limanından henüz ayrılan geminin 193 yolcusu durgun sularda can vermiştir.
***
Hasılı…
Amacına uygun her zamanki rotasından çıkınca,
Tasarımına uygun olmayan limana yanaşınca,
Kaptan hatayı göremeyen noktada konumlanınca,
Uyarı sistemleri gereksiz görülünce,
Aksi yönde haber gelmedi diye her şeyi normal zannedince,
Görevli, dışarıda olunca gemiye yararlı, içeride olunca en zararlı olacak suyu engelleyen kapıları kapatacak kadar ayık olmayınca,
Hata noktasını kontrol edecek sorumlu kişi başka yerlerde dolgu malzemesi olarak görevlendirilince,
İçeri giren su ilk önce ortalığı karanlıkta bırakınca,
Su, yolcuların yüzme bilip bilmemesinin hiçbir öneminin kalmadığı insan vücudunun uyum sağlayamayacağı kadar soğuk olunca…
Olan olmuş…
***
Maksadım, hatıramdan çıkardığım bir deniz kazasını anlatmak değil elbet.
“Leb” dedim, siz leblebi anlayın.
[Hakan Zafer] 16.4.2018 [TR724]
‘Bizi aldatan bizden değildir!’ Ya bizden olmayanı aldatan? O bizden midir? Biz kimiz? [Ahmet Kurucan]
Böyle bir yazı başlığı olmaz, biliyorum. Başlıklar yazının muhtevasını yansıtmalı ama kısa olmalı. Genel kabul ve teamül bunun üzerine kuruludur. Fakat bazı yazılar vardır ki kısa başlıklar muhtevayı ifade etmez. Bu başlığın ilk cümlesinde olduğu gibi.
“Bizi aldatan bizden değildir.” Bu cümle okunur okunmaz insanın aklına mefhum-u muhalifi gelir. “Bizden olmayanı aldatan bizden olabilir” diye düşünebilir insan. Gerçekten öyle midir? Bizden olmayanı aldatan bizden midir? Eğer öyleyse, biz kimiz? Bizden olmayanlar kim? Biz’in kriterleri ne? Tarifi ne? Diyelim ki tarifi yapıldı, bu kriterleri belirleyip, tarifi yapan kim? Neden o kişi kriter belirliyor? Sübjektif mi, objektif mi koyduğu kriterler? Aldatmama insanî ve ahlakî bir eylem olduğuna göre aldatma eyleminin söz konusu olduğu yerde bizden olma ile olmaması arasında nasıl bir fark olabilir? Hele bu beyanın bir de hadis olduğunu biliyorsanız, bizden olmayan aldatılabilir gibi bir mana çıkan sözü Hz. Peygamber (sas) nasıl söyler? Gördüğünüz gibi söz uzayıp gidiyor. Sonu yok bu soruların. İşte bütün bunlardan dolayı uzun bile olsa okuduğunuz başlığı koymayı tercih ettim.
HADİS’İN KAYNAĞI
Evet, başlığın ilk cümlesi bir hadis. O sözün Hz. Peygamberin ağzından çıkmasına sebebiyet veren bir hadise var. O da şu: Bir gün Efendimiz (sas) pazarda buğday satılan tezgaha uğrar ve buğday çuvalının içine elini daldırır. Parmakları ıslanır ve satıcıya “Bu ıslaklık ne” diye sorar. Aldığı cevap ‘Ya Rasulallah. O kısmını yağmur ıslattı’ olur. Bunun üzerine, “İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı ekinin üstüne çıkarsaydın ya!” karşılığını verir ve ardından, “Bizi aldatan, bizden değildir” buyurur.
Fakat, bazı rivayetlerde “bizi” kaydı yok. Orada Allah Resulü (sas) direkt olarak şunu söylüyor: “Aldatan bizden değildir” (Her iki riyavet için bkz: Müslim, İman, 164; Tirmizi, Büyû, 82; Ebu Davud, Büyû,50.)
İmdi, Müşrik, Yahudi ve Müslümanlardan müteşekkil bir toplum içinde yaşayan Müslümanlar için “aldatan” ve “bizi aldatan” rivayetleri arasındaki farkın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Osmanlıca tabirle bazı “cühelâ-u âlim nümâ” yani “âlim görünümlü cahiller, “bizi aldatan” rivayetini esas alıp bizden olmayanı aldatmanın mahzurlu olmayacağı görüşünü ileri sürebiliyorlar. Bu görüşlerini “Dârü’l harb” kapsamında yapılmış olan bazı mali içtihatları da arkalarına alarak, Müslüman ahlakı ile katiyen bağdaşmayacak düşünceleri savunabiliyor hatta hayatlarına tatbik ediyorlar. Suçlu da dilleri Efendimiz’e uzanamadığı için o içtihatları yapan haşa İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii ve benzeri müçtehit imamlar. Tek kelime ile insaf diyorum.
RİVAYET MESELESİNİN ÇERÇEVESİ
Önce pazarda cereyan eden olayı anlatan hadisin “aldatan bizden değildir” ve “bizi aldatan bizden değildir” şeklinde bitmesinin altında yatan temel sebebi hatırlatayım: Hadislerin lafızla değil mana ile rivayet edilmesi. Literatürdeki tabirle “rivaye bi’l-lafz” değil “rivaye bi’l-mana.” Hadis usulüne vakıf olan hemen herkesin bildiği gibi hadislerin çok büyük bir çoğunluğu, istisnaların azlığını hesaba katacak olursak hepsi de diyebiliriz, mana ile rivayet edilmiştir. Yani sahabe Hz. Peygamber’den duymuş oldukları sözleri aklında kaldığı kadarıyla anlatmış, müteradif dediğimiz aynı manaya gelen başka kelimeleri kullanmış ve onlar rivayet malzemesinin esasını teşkil etmiştir.
Bazı vaizler de dahil çoklarında duyduğum “hadisler kelimesi kelimesine Allah Resulünün ağzından çıktığı gibi bize ulaşmıştır. Hatta bazıları sırf bu yüzden hadis rivayet etmemiş, edenlere de farklı gözlerle bakılmıştır” gibi tespitler ve yorumlar doğrudur. Vardır böyleleri sahabe içinde ama sayıları alabildiğine azdır. Hatta onlar, “Kim benim üzere kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın” (Buhari, İlim, 38) hadisini bu davranışlarına delil olarak ileri sürmüşlerdir. Kur’an ayeti gibi ezberlenmeyen hadislerin rivayet edilmesi doğru değildir diyenler olmuştur.
Fakat zannedildiğinin aksine bu yaygın bir uygulama değildir. Öyle olsaydı mücelletlerle hadis külliyatına sahip olmazdık biz bugün. Kaldı ki bu dediğimiz husus, hadislerin tedvin dönemi ile sınırlıdır. Yani ilk iki asır. Ondan sonra zaten mana ile rivayet ortadan bütünüyle kalkmış, lafız ile rivayet esas olmuştur.
GENEL AHLAK PRENSİPLERİ İLE KIYAS
İşte bahis mevzuu ettiğimiz hadisi de bu çerçevede mütalaa etmek şarttır. Bu hadiseye şahit olan kaç sahabe varsa, onlar duydukları ve aklında kaldıkları ile anlatmışlar. Veya hadiseye şahit olan sahabi(ler) kelime kelimesine Efendimizden (sas) duyduğunu anlatsalar bile, sonraki halkada hadisi rivayet edenler hatırlarında kaldığı kadarıyla, müteradif kelimeleri kullanarak anlatmışlardır. “Aldatan” ve “Bizi aldatan” farklılığının altında yatan temel neden budur. O dönemin sosyal, siyasal, kültürel arka plan şartlarını bununla birlikte mütalaa ederseniz, hadise “bizi” ilavesinin yapılmasının sosyolojik zemini de hazırdır. Çünkü gayrimüslimler Müslümanlara karşı neredeyse topyekûn tek cephe halinde savaşmakta, herkes kendi kampında yaşamakta ve dini kimlik her türlü kimliğin üstünde yer almaktadır.
Bütün bunlara rağmen diyelim ki Efendimiz “Aldatan bizden değildir” yerine “Bizi aldatan bizden değildir” veya “Benden değildir” -ki bu lafızla yapılan rivayetler de var- dedi. Bu durumda başta sorduğumuz sorular çok anlamlı hale geliyor.
Tekrar sorayım: Bizden olmayanı aldatmak caiz midir? Biz kimiz? Hangi kriterlere göre ve kim bu ‘biz’in çerçevesini belirliyor. Eğer deseniz ki, ‘biz’den kasıt Müslümanlardır ve bunu Hz. Peygamber belirliyor; ona da mı itirazın olacak?
O zaman ben şu soruları sorarım: En genel manada muhatabın dini kimliğini nazara almadan ne olursa hayatın hiçbir alanında aldatmamayı merkeze koyan Kur’an ayetlerine ne diyeceksiniz? Mesela: “Birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin. Halkın mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, hâkimlere rüşvetleri peşkeş çekmeyin.” (2/188).
Hz. Peygamber’in tebliği ve temsil ettiği Kur’an’a rağmen böyle bir şey söylemesi kabul edilebilir bir alternatif mi? Doğruluğu, dürüstlüğü, güven ve emniyeti Müslüman sıfatı olarak sunan hadislere ne diyeceksiniz? En basitinden Müslümanın enfes bir şekilde tanımlayan, “Müslüman elinden ve dilinden emin olunan insandır” (Buhârî, İman: 4; Müslim, İman: 64) hadisine bir izah getirebilecek misiniz?
Muhammedu’l Emin diye Hz. Peygamberin (sas) İslam öncesi Arap toplumu müşriklerinin bile emin ve güvenilir diye tasdikini haklı olarak övünerek anlatan insanlar bu bağlamda bana iki cümle söyleyebilir mi? Alışveriş esnasında sürekli kendisinin aldatıldığını söyleyen sahabiye Efendimizim “Kimden alış-veriş yaparsan ona ‘İslam’da aldatma yoktur’ de!” tavsiyesini ki Buhârî, Müslim, Ebu Davud,Tirmizî ve Nesaî hadisidir- ne diyecekler? (Buhârî, Büyû 48; Müslim, Büyû 48; Ebû Davud, Büyû 66; Tirmizî, Büyû 28; Nesaî, Büyû 51.)
ÇÖZÜMÜN PARÇASI OLAN DİN
Meşhur münafığın vasıflarını sayan hadisi öne sürerek isterseniz şu soruları da sorayım. Yalan söyleme aldatma değil midir? Verdiği sözde durmama, kendisine verilmiş olan emanete ihanet ve hıyanet etmeye Efendimiz nifak sıfatı demiyor mu? Bu sorulara cevabınız evet ise, yalan söyleyerek, sözünde durmayarak, emanete ihanet ve hıyanet ederek başkalarını aldatmanın münafıklık vasfı olduğunu kabul ediyorsunuzdur. O zaman şu soruya cevap verin: aldatılan muhatabın bizden olması ile olmaması arasında ne fark olabilir?
Hasılı, başkalarını aldatmama eksenindeki eylem, öncelikli olarak ahlaki bir eylemdir ve evrenseldir, sonrasında dinidir. Sözünü ettiğimiz bağlamda, ahlak ile dinin çatışması söz konusu olamaz. Eğer çatışıyorsa o zaman ya din din değildir ya da ahlak ahlak değildir. Kendi dininden olmayanı aldatmayı meşru gören din, sorunlu bir dindir. Aldatmamayı evrensel bir ilke olarak benimsemeyen ahlak da, sorunlu bir ahlak anlayışıdır. Böylesi bir din ve ahlak, yaşadığı toplumda sorunun bir parçası olur, çözümün değil. Halbuki bizim bildiğimiz dinimiz de, dinimizin bizlere sunmuş olduğu ahlaki kriterler de sorunun değil çözümün parçasıdır. Ayrıca aldatma hukuki düzlemde bütün hukuk sistemlerinde suç kabul edilir ve suçun mahiyetine göre cezai müeyyidelerin konusu olur.
NOT: Ben bu hadisi, hadisenin cereyan ettiği Menaha da denilen Suk-u Medine’de bir grup hüccaca anlatmıştım. Yerinde anlatmanın ayrı bir heyecan ve helecanı vardı üzerimde. Dinleyenlerde de ekstra bir dikkat. Beni benden alan tavırları ile kendine hayranlık duyduğum çok sevdiğim tüccar bir arkadaşım, dostum, kardeşim pazar yerinden ayrılıp Sakifetu Beni Saide’ye doğru yürürken yanıma gelmiş ve ‘bunu yazsanız’ demişti. Bugüne nasipmiş.
[Ahmet Kurucan] 16.4.2018 [Tr724]
“Bizi aldatan bizden değildir.” Bu cümle okunur okunmaz insanın aklına mefhum-u muhalifi gelir. “Bizden olmayanı aldatan bizden olabilir” diye düşünebilir insan. Gerçekten öyle midir? Bizden olmayanı aldatan bizden midir? Eğer öyleyse, biz kimiz? Bizden olmayanlar kim? Biz’in kriterleri ne? Tarifi ne? Diyelim ki tarifi yapıldı, bu kriterleri belirleyip, tarifi yapan kim? Neden o kişi kriter belirliyor? Sübjektif mi, objektif mi koyduğu kriterler? Aldatmama insanî ve ahlakî bir eylem olduğuna göre aldatma eyleminin söz konusu olduğu yerde bizden olma ile olmaması arasında nasıl bir fark olabilir? Hele bu beyanın bir de hadis olduğunu biliyorsanız, bizden olmayan aldatılabilir gibi bir mana çıkan sözü Hz. Peygamber (sas) nasıl söyler? Gördüğünüz gibi söz uzayıp gidiyor. Sonu yok bu soruların. İşte bütün bunlardan dolayı uzun bile olsa okuduğunuz başlığı koymayı tercih ettim.
HADİS’İN KAYNAĞI
Evet, başlığın ilk cümlesi bir hadis. O sözün Hz. Peygamberin ağzından çıkmasına sebebiyet veren bir hadise var. O da şu: Bir gün Efendimiz (sas) pazarda buğday satılan tezgaha uğrar ve buğday çuvalının içine elini daldırır. Parmakları ıslanır ve satıcıya “Bu ıslaklık ne” diye sorar. Aldığı cevap ‘Ya Rasulallah. O kısmını yağmur ıslattı’ olur. Bunun üzerine, “İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı ekinin üstüne çıkarsaydın ya!” karşılığını verir ve ardından, “Bizi aldatan, bizden değildir” buyurur.
Fakat, bazı rivayetlerde “bizi” kaydı yok. Orada Allah Resulü (sas) direkt olarak şunu söylüyor: “Aldatan bizden değildir” (Her iki riyavet için bkz: Müslim, İman, 164; Tirmizi, Büyû, 82; Ebu Davud, Büyû,50.)
İmdi, Müşrik, Yahudi ve Müslümanlardan müteşekkil bir toplum içinde yaşayan Müslümanlar için “aldatan” ve “bizi aldatan” rivayetleri arasındaki farkın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Osmanlıca tabirle bazı “cühelâ-u âlim nümâ” yani “âlim görünümlü cahiller, “bizi aldatan” rivayetini esas alıp bizden olmayanı aldatmanın mahzurlu olmayacağı görüşünü ileri sürebiliyorlar. Bu görüşlerini “Dârü’l harb” kapsamında yapılmış olan bazı mali içtihatları da arkalarına alarak, Müslüman ahlakı ile katiyen bağdaşmayacak düşünceleri savunabiliyor hatta hayatlarına tatbik ediyorlar. Suçlu da dilleri Efendimiz’e uzanamadığı için o içtihatları yapan haşa İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii ve benzeri müçtehit imamlar. Tek kelime ile insaf diyorum.
RİVAYET MESELESİNİN ÇERÇEVESİ
Önce pazarda cereyan eden olayı anlatan hadisin “aldatan bizden değildir” ve “bizi aldatan bizden değildir” şeklinde bitmesinin altında yatan temel sebebi hatırlatayım: Hadislerin lafızla değil mana ile rivayet edilmesi. Literatürdeki tabirle “rivaye bi’l-lafz” değil “rivaye bi’l-mana.” Hadis usulüne vakıf olan hemen herkesin bildiği gibi hadislerin çok büyük bir çoğunluğu, istisnaların azlığını hesaba katacak olursak hepsi de diyebiliriz, mana ile rivayet edilmiştir. Yani sahabe Hz. Peygamber’den duymuş oldukları sözleri aklında kaldığı kadarıyla anlatmış, müteradif dediğimiz aynı manaya gelen başka kelimeleri kullanmış ve onlar rivayet malzemesinin esasını teşkil etmiştir.
Bazı vaizler de dahil çoklarında duyduğum “hadisler kelimesi kelimesine Allah Resulünün ağzından çıktığı gibi bize ulaşmıştır. Hatta bazıları sırf bu yüzden hadis rivayet etmemiş, edenlere de farklı gözlerle bakılmıştır” gibi tespitler ve yorumlar doğrudur. Vardır böyleleri sahabe içinde ama sayıları alabildiğine azdır. Hatta onlar, “Kim benim üzere kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın” (Buhari, İlim, 38) hadisini bu davranışlarına delil olarak ileri sürmüşlerdir. Kur’an ayeti gibi ezberlenmeyen hadislerin rivayet edilmesi doğru değildir diyenler olmuştur.
Fakat zannedildiğinin aksine bu yaygın bir uygulama değildir. Öyle olsaydı mücelletlerle hadis külliyatına sahip olmazdık biz bugün. Kaldı ki bu dediğimiz husus, hadislerin tedvin dönemi ile sınırlıdır. Yani ilk iki asır. Ondan sonra zaten mana ile rivayet ortadan bütünüyle kalkmış, lafız ile rivayet esas olmuştur.
GENEL AHLAK PRENSİPLERİ İLE KIYAS
İşte bahis mevzuu ettiğimiz hadisi de bu çerçevede mütalaa etmek şarttır. Bu hadiseye şahit olan kaç sahabe varsa, onlar duydukları ve aklında kaldıkları ile anlatmışlar. Veya hadiseye şahit olan sahabi(ler) kelime kelimesine Efendimizden (sas) duyduğunu anlatsalar bile, sonraki halkada hadisi rivayet edenler hatırlarında kaldığı kadarıyla, müteradif kelimeleri kullanarak anlatmışlardır. “Aldatan” ve “Bizi aldatan” farklılığının altında yatan temel neden budur. O dönemin sosyal, siyasal, kültürel arka plan şartlarını bununla birlikte mütalaa ederseniz, hadise “bizi” ilavesinin yapılmasının sosyolojik zemini de hazırdır. Çünkü gayrimüslimler Müslümanlara karşı neredeyse topyekûn tek cephe halinde savaşmakta, herkes kendi kampında yaşamakta ve dini kimlik her türlü kimliğin üstünde yer almaktadır.
Bütün bunlara rağmen diyelim ki Efendimiz “Aldatan bizden değildir” yerine “Bizi aldatan bizden değildir” veya “Benden değildir” -ki bu lafızla yapılan rivayetler de var- dedi. Bu durumda başta sorduğumuz sorular çok anlamlı hale geliyor.
Tekrar sorayım: Bizden olmayanı aldatmak caiz midir? Biz kimiz? Hangi kriterlere göre ve kim bu ‘biz’in çerçevesini belirliyor. Eğer deseniz ki, ‘biz’den kasıt Müslümanlardır ve bunu Hz. Peygamber belirliyor; ona da mı itirazın olacak?
O zaman ben şu soruları sorarım: En genel manada muhatabın dini kimliğini nazara almadan ne olursa hayatın hiçbir alanında aldatmamayı merkeze koyan Kur’an ayetlerine ne diyeceksiniz? Mesela: “Birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin. Halkın mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, hâkimlere rüşvetleri peşkeş çekmeyin.” (2/188).
Hz. Peygamber’in tebliği ve temsil ettiği Kur’an’a rağmen böyle bir şey söylemesi kabul edilebilir bir alternatif mi? Doğruluğu, dürüstlüğü, güven ve emniyeti Müslüman sıfatı olarak sunan hadislere ne diyeceksiniz? En basitinden Müslümanın enfes bir şekilde tanımlayan, “Müslüman elinden ve dilinden emin olunan insandır” (Buhârî, İman: 4; Müslim, İman: 64) hadisine bir izah getirebilecek misiniz?
Muhammedu’l Emin diye Hz. Peygamberin (sas) İslam öncesi Arap toplumu müşriklerinin bile emin ve güvenilir diye tasdikini haklı olarak övünerek anlatan insanlar bu bağlamda bana iki cümle söyleyebilir mi? Alışveriş esnasında sürekli kendisinin aldatıldığını söyleyen sahabiye Efendimizim “Kimden alış-veriş yaparsan ona ‘İslam’da aldatma yoktur’ de!” tavsiyesini ki Buhârî, Müslim, Ebu Davud,Tirmizî ve Nesaî hadisidir- ne diyecekler? (Buhârî, Büyû 48; Müslim, Büyû 48; Ebû Davud, Büyû 66; Tirmizî, Büyû 28; Nesaî, Büyû 51.)
ÇÖZÜMÜN PARÇASI OLAN DİN
Meşhur münafığın vasıflarını sayan hadisi öne sürerek isterseniz şu soruları da sorayım. Yalan söyleme aldatma değil midir? Verdiği sözde durmama, kendisine verilmiş olan emanete ihanet ve hıyanet etmeye Efendimiz nifak sıfatı demiyor mu? Bu sorulara cevabınız evet ise, yalan söyleyerek, sözünde durmayarak, emanete ihanet ve hıyanet ederek başkalarını aldatmanın münafıklık vasfı olduğunu kabul ediyorsunuzdur. O zaman şu soruya cevap verin: aldatılan muhatabın bizden olması ile olmaması arasında ne fark olabilir?
Hasılı, başkalarını aldatmama eksenindeki eylem, öncelikli olarak ahlaki bir eylemdir ve evrenseldir, sonrasında dinidir. Sözünü ettiğimiz bağlamda, ahlak ile dinin çatışması söz konusu olamaz. Eğer çatışıyorsa o zaman ya din din değildir ya da ahlak ahlak değildir. Kendi dininden olmayanı aldatmayı meşru gören din, sorunlu bir dindir. Aldatmamayı evrensel bir ilke olarak benimsemeyen ahlak da, sorunlu bir ahlak anlayışıdır. Böylesi bir din ve ahlak, yaşadığı toplumda sorunun bir parçası olur, çözümün değil. Halbuki bizim bildiğimiz dinimiz de, dinimizin bizlere sunmuş olduğu ahlaki kriterler de sorunun değil çözümün parçasıdır. Ayrıca aldatma hukuki düzlemde bütün hukuk sistemlerinde suç kabul edilir ve suçun mahiyetine göre cezai müeyyidelerin konusu olur.
NOT: Ben bu hadisi, hadisenin cereyan ettiği Menaha da denilen Suk-u Medine’de bir grup hüccaca anlatmıştım. Yerinde anlatmanın ayrı bir heyecan ve helecanı vardı üzerimde. Dinleyenlerde de ekstra bir dikkat. Beni benden alan tavırları ile kendine hayranlık duyduğum çok sevdiğim tüccar bir arkadaşım, dostum, kardeşim pazar yerinden ayrılıp Sakifetu Beni Saide’ye doğru yürürken yanıma gelmiş ve ‘bunu yazsanız’ demişti. Bugüne nasipmiş.
[Ahmet Kurucan] 16.4.2018 [Tr724]
Devleti temsil eden Erdoğan’a karşı seçime girmek hainlik değil mi? [Kemal Ay]
AKP milletvekili, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, Esenler’deki 6. Olağan İlçe Kongresi’ne katılmış ve şunları söylemiş:
“Mehmetçiğimiz cephede, Afrin’de savaşıyor. Şimdi bir kurtuluş savaşındayız, yüzyıl sonra Mehmetçiğimiz cephede. Teşkilatlarımız da 2019’da bir seçim savaşına hazırlanıyor. 2019’daki bu seçim savaşına başkomutanımızın liderliğinde hazır mıyız? Allah gazamızı mübarek eylesin.”
Biliyorsunuz bu kurtuluş savaşı Gezi Parkı eylemleri sırasında başladı. Denebilir ki Mayıs 2013’ten bu yana AKP iktidarı varlık yokluk mücadelesi veriyor. Her seçim, bir başka muharebe alanı. Tabi bu arada sadece dış güçlerle mücadele etmiyor. PKK, IŞİD, FETÖ, DHKP-C ve bilumum terör örgütleri içeriden altını oymaya çalışıyor AKP iktidarının.
Çeşitli silahları var bu düşmanların. Terör örgütü dediysek, illa eli silahlı gerilla değil bunlar. Birçoğu gazeteci mesela. Twitter’da, Facebook’ta hesap açıp oradan saldıranlar var. Öğretmenlik, hâkimlik, savcılık, doktorluk, polislik gibi meslek sahipleri de hakeza. Onlardan biri, önümüzdeki Cuma günü hapse girecekmiş, çok şükür.
Mübalağa etmiyorum, milyonlarca insan bir araya gelmiş ve Türkiye’nin kötülüğü için çalışıyor. Otururken, kalkarken Türkiye’ye nasıl bir kötülük yaparız diye düşünüyorlar. Tabi yapılabilecek en büyük kötülük de Erdoğan’ı devirmek.
Düşünsenize Erdoğan devrilip giderse Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ne yapar öyle? Daha önce sefalet içinde yaşayan, medeniyet görmemiş, kendi kendini idare etmekten aciz milyonlarca insandan bahsediyoruz. Erdoğan giderse, maazallah o günlere geri dönülmez mi?
Bunun olmaması için canla başla mücadele edenler de var neyse ki. Ne yapıyorlar bunlar? Her şeyden önce Erdoğan’ın bir dediğini iki etmiyorlar. Çünkü Erdoğan kimsenin göremediklerini gören, ne yapılması gerektiği konusunda her daim doğru çareler üreten yegâne lider. Onun dediklerini yapmak, bu mücadele için yeter de artar bile.
Ama bunu hâlâ anlayamamışlar da var. Sabık Başbakan Ahmet Davutoğlu öyleydi mesela. ‘Biz de boş değiliz, koskoca başbakanız’ diyordu ama Erdoğan’ın hikmetinden sual olunmaz politikalarını anlamaktan uzaktı. Neyse ki Binali Yıldırım bu konuda daha başarılı.
Erdoğan yakın zamanda, faizleri düşük tutmadaki hikmeti anlayamayan Merkez Bankası yöneticilerini de hizaya sokacaktır. Bunca zaman söylediği her şeyde haklı çıkmamış gibi Erdoğan’ın sözlerini dinlememekte ısrar ediyorlar. Neymiş? Faizleri düşürürsek dolar yükselirmiş. Bize ne elâlemin parasından?
Bu ülkede yıllarca bir yere gelemeyen; düşük profilli denilerek yok sayılan, birikimi yok bahanesiyle devlet dairesinde iş verilmeyen, iki lafı bir araya getiremiyor iftirasıyla kitap yazamayan, konuşacağı konuları bilmiyor zannıyla televizyonlara çıkarılmayan, doğru kişilerle tanıştırılmadığı için para kazanamayan, bir kabiliyeti yok diye dışlanıp meşhur olamayan insanlar nihayet rahat bir nefes aldı. Bu, az şey midir?
CHP’nin ülkemizde sponsorluk ettiği şu elitizmden sıyrılsanız belki siz de görebilirsiniz bunları. Yöneticilik kadroları sadece iyi okullarda okumuş, birkaç dil bilen, konuşması düzgün insanlara mı mahsustur? Neden imam hatipte okuyan, kendine has Anadolu şivesiyle konuşan insanlar da on binlerce dolar maaş alamasın ki?
Diploması yok denilerek dalga geçilen Erdoğan’la ilgili en doğru sözü, Metin Külünk söyledi geçenlerde: ‘Diploma yoksa temsil makamında olamazsın diyen varsa, Peygamberler tarihi okusun!’ Hangi peygamberin diploması varmış?
Erdoğan nefreti gözlerini kör etmiş insanların. Ne var yani yanlışları da olamaz mı? Elbette olabilir. Ama bu yanlışları hemen orada burada yazıp çizmek mi gerekir? Eskiden güzel usuller vardı. Doğrudan yüzüne vurmak mı gerekir yanlış yapanın hemen? Hem o da bir insan. İlk hatasında bir insanı yok etmeye çalışmak, nefret değil de nedir?
Berat Albayrak da bahsetmiş. Mehmetçik yüzyıl sonra ilk kez seferden sefere, zaferden zafere koşuyor. Meclis Başkanı, II. Abdülhamit ile Erdoğan arasındaki ‘duraklama dönemini’ kavramsallaştıran ilk insan olarak tarih kitaplarındaki yerini alacaktır. Hem ne demişti Erdoğan? ‘Dedemiz Fatih gemileri karadan yürüttüğüne göre biz de denizin altından raylı sistemi de yaparız, otomobilleri de denizin altından yürütürüz.’
100 yıl önceki o görkemli günlerde yaşamak istemez misiniz ey Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları? Yeniden o kudretli padişahların tebaası olmaktan mutluluk duymaz mısınız? Mutluluk, kendini dev bir dalgaya emanet edip onun götürdüğü yere gitmektedir. Amerikan filmlerinde, İngiliz romanlarında fırtınaya ve rüzgâra karşı yol almak marifet gibi anlatılmış. Değildir.
Berat Albayrak gibi soruyorum: ‘2019’daki bu seçim savaşına başkomutanımızın liderliğinde hazır mıyız?’ Hem Cumhurbaşkanı hem de parti başkanı olan Erdoğan’ın karşısına çıkan siyasi partiler ve liderler, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı makamının temsil ettiği devlete karşı çıktıklarını bir gün anlarlar mı dersiniz?
[Kemal Ay] 16.4.2018 [TR724]
“Mehmetçiğimiz cephede, Afrin’de savaşıyor. Şimdi bir kurtuluş savaşındayız, yüzyıl sonra Mehmetçiğimiz cephede. Teşkilatlarımız da 2019’da bir seçim savaşına hazırlanıyor. 2019’daki bu seçim savaşına başkomutanımızın liderliğinde hazır mıyız? Allah gazamızı mübarek eylesin.”
Biliyorsunuz bu kurtuluş savaşı Gezi Parkı eylemleri sırasında başladı. Denebilir ki Mayıs 2013’ten bu yana AKP iktidarı varlık yokluk mücadelesi veriyor. Her seçim, bir başka muharebe alanı. Tabi bu arada sadece dış güçlerle mücadele etmiyor. PKK, IŞİD, FETÖ, DHKP-C ve bilumum terör örgütleri içeriden altını oymaya çalışıyor AKP iktidarının.
Çeşitli silahları var bu düşmanların. Terör örgütü dediysek, illa eli silahlı gerilla değil bunlar. Birçoğu gazeteci mesela. Twitter’da, Facebook’ta hesap açıp oradan saldıranlar var. Öğretmenlik, hâkimlik, savcılık, doktorluk, polislik gibi meslek sahipleri de hakeza. Onlardan biri, önümüzdeki Cuma günü hapse girecekmiş, çok şükür.
Mübalağa etmiyorum, milyonlarca insan bir araya gelmiş ve Türkiye’nin kötülüğü için çalışıyor. Otururken, kalkarken Türkiye’ye nasıl bir kötülük yaparız diye düşünüyorlar. Tabi yapılabilecek en büyük kötülük de Erdoğan’ı devirmek.
Düşünsenize Erdoğan devrilip giderse Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ne yapar öyle? Daha önce sefalet içinde yaşayan, medeniyet görmemiş, kendi kendini idare etmekten aciz milyonlarca insandan bahsediyoruz. Erdoğan giderse, maazallah o günlere geri dönülmez mi?
Bunun olmaması için canla başla mücadele edenler de var neyse ki. Ne yapıyorlar bunlar? Her şeyden önce Erdoğan’ın bir dediğini iki etmiyorlar. Çünkü Erdoğan kimsenin göremediklerini gören, ne yapılması gerektiği konusunda her daim doğru çareler üreten yegâne lider. Onun dediklerini yapmak, bu mücadele için yeter de artar bile.
Ama bunu hâlâ anlayamamışlar da var. Sabık Başbakan Ahmet Davutoğlu öyleydi mesela. ‘Biz de boş değiliz, koskoca başbakanız’ diyordu ama Erdoğan’ın hikmetinden sual olunmaz politikalarını anlamaktan uzaktı. Neyse ki Binali Yıldırım bu konuda daha başarılı.
Erdoğan yakın zamanda, faizleri düşük tutmadaki hikmeti anlayamayan Merkez Bankası yöneticilerini de hizaya sokacaktır. Bunca zaman söylediği her şeyde haklı çıkmamış gibi Erdoğan’ın sözlerini dinlememekte ısrar ediyorlar. Neymiş? Faizleri düşürürsek dolar yükselirmiş. Bize ne elâlemin parasından?
Bu ülkede yıllarca bir yere gelemeyen; düşük profilli denilerek yok sayılan, birikimi yok bahanesiyle devlet dairesinde iş verilmeyen, iki lafı bir araya getiremiyor iftirasıyla kitap yazamayan, konuşacağı konuları bilmiyor zannıyla televizyonlara çıkarılmayan, doğru kişilerle tanıştırılmadığı için para kazanamayan, bir kabiliyeti yok diye dışlanıp meşhur olamayan insanlar nihayet rahat bir nefes aldı. Bu, az şey midir?
CHP’nin ülkemizde sponsorluk ettiği şu elitizmden sıyrılsanız belki siz de görebilirsiniz bunları. Yöneticilik kadroları sadece iyi okullarda okumuş, birkaç dil bilen, konuşması düzgün insanlara mı mahsustur? Neden imam hatipte okuyan, kendine has Anadolu şivesiyle konuşan insanlar da on binlerce dolar maaş alamasın ki?
Diploması yok denilerek dalga geçilen Erdoğan’la ilgili en doğru sözü, Metin Külünk söyledi geçenlerde: ‘Diploma yoksa temsil makamında olamazsın diyen varsa, Peygamberler tarihi okusun!’ Hangi peygamberin diploması varmış?
Erdoğan nefreti gözlerini kör etmiş insanların. Ne var yani yanlışları da olamaz mı? Elbette olabilir. Ama bu yanlışları hemen orada burada yazıp çizmek mi gerekir? Eskiden güzel usuller vardı. Doğrudan yüzüne vurmak mı gerekir yanlış yapanın hemen? Hem o da bir insan. İlk hatasında bir insanı yok etmeye çalışmak, nefret değil de nedir?
Berat Albayrak da bahsetmiş. Mehmetçik yüzyıl sonra ilk kez seferden sefere, zaferden zafere koşuyor. Meclis Başkanı, II. Abdülhamit ile Erdoğan arasındaki ‘duraklama dönemini’ kavramsallaştıran ilk insan olarak tarih kitaplarındaki yerini alacaktır. Hem ne demişti Erdoğan? ‘Dedemiz Fatih gemileri karadan yürüttüğüne göre biz de denizin altından raylı sistemi de yaparız, otomobilleri de denizin altından yürütürüz.’
100 yıl önceki o görkemli günlerde yaşamak istemez misiniz ey Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları? Yeniden o kudretli padişahların tebaası olmaktan mutluluk duymaz mısınız? Mutluluk, kendini dev bir dalgaya emanet edip onun götürdüğü yere gitmektedir. Amerikan filmlerinde, İngiliz romanlarında fırtınaya ve rüzgâra karşı yol almak marifet gibi anlatılmış. Değildir.
Berat Albayrak gibi soruyorum: ‘2019’daki bu seçim savaşına başkomutanımızın liderliğinde hazır mıyız?’ Hem Cumhurbaşkanı hem de parti başkanı olan Erdoğan’ın karşısına çıkan siyasi partiler ve liderler, aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı makamının temsil ettiği devlete karşı çıktıklarını bir gün anlarlar mı dersiniz?
[Kemal Ay] 16.4.2018 [TR724]
Böbrekleriniz verem riski altında!
Tüberküloz yani verem, halk arasında bilinenin aksine yalnızca akciğerlerle ilgili bir hastalık değildir. Sık yaşanan idrar yolu enfeksiyonları, ateş, halsizlik, idrarda kan görülmesi, böbrek tüberkülozuna işaret edebilir.
Üroloji Uzmanı Dr. Doğukan Sökmen, böbrek ve idrar yollarında görülen bu rahatsızlığın tanısının genellikle geç konulduğuna dikkat çekiyor. Sökmen, taklit yeteneği en başarılı mikrop olan tüberkülozun, akciğerler için erken yapılan aşı ve tedaviler ile gündemde olmasa da, dirençli mikroplarla böbrekte ve idrar yollarında görülme ihtimalinin göz ardı edildiğini söylüyor. Dr. Sökmen’e göre, akciğerle ilgili olmayan verem hastalığı, tüm vakaların yüzde 10’unu kapsıyor. Yüzde 10’luk kısmın yüzde 30-40’ını böbrek ve idrar yolları tüberkülozu oluşturur. Böbreklere ve cinsel organlara tüberkülozun yayılması, dışarıdan alınan mikrobun kan ve lenf yoluyla vücutta yayılması ile gerçekleşir. Yani, tüberküloz metastaz yapan bakteriyel bir enfeksiyondur.
Tüberküloz mikrobu alındıktan sonra ya enfeksiyon oluşturuyor ya da pasif hale geliyor. Pasif hale gelen mikrop odakları uzun yıllar sonra kanser hastalarında, bağışıklık sistemini baskılayan AIDS gibi hastalıklarda, kemoterapi gibi vücut direncini düşüren durumlarda ve kortizon kullanımında yeniden aktifleşerek böbrek, prostat gibi diğer iç organlarda hastalık oluşturuyor. Böbrek dışında yine üreme ve boşaltım sisteminin diğer organlarında da görülebilen bu hastalık; böbrek üstü bezi, mesane, testis, prostat ve iç idrar kanallarında da sorunlara neden olabiliuor.
Erkeklerde daha çok görülüyor
İdrar yolları veya böbrek tüberkülozu pek çok değişik bulgu ve belirtiler ile ortaya çıkabiliyor. İdrar kültüründe kanıtlanmayan enfeksiyon, bu hastalığın habercisi olabilir. Sürekli idrar yolu enfeksiyonu olan birinde yapılan idrar kültürleri hep negatif çıkıyorsa ve buna rağmen hastanın şikayetleri kronik olarak devam ediyorsa idrar yolu tüberkülozu akla gelmelidir.
Bu hastalık erkeklerde kadınlara oranla iki kat daha yaygın görülüyor ve genellikle 40’lı yaşlarda ortaya çıkıyor. Bel ağrısı ve idrarda kanama, böbrek tüberkülozlu hastaların 3’te 1’inde görülen ciddi bir belirtidir. Hastalığı daha da ilerlemiş olan hastalarda; ateş, iştahsızlık, kilo kaybı, gece terlemeleri gibi genel belirtiler de tabloya eklenir.
Erken tanı ciddi problemleri önlüyor
Tedavide en önemli adım, erken tanı konulup tedaviye başlanmasıdır. Tedavi sırasında uzun dönem ilaç kullanımının yanında etkilenen bölümün cerrahi olarak çıkartılması ve hasarlı bölgeyi düzeltmeye yönelik tedaviler de düşünülür.
[TR724] 16.4.2018
Üroloji Uzmanı Dr. Doğukan Sökmen, böbrek ve idrar yollarında görülen bu rahatsızlığın tanısının genellikle geç konulduğuna dikkat çekiyor. Sökmen, taklit yeteneği en başarılı mikrop olan tüberkülozun, akciğerler için erken yapılan aşı ve tedaviler ile gündemde olmasa da, dirençli mikroplarla böbrekte ve idrar yollarında görülme ihtimalinin göz ardı edildiğini söylüyor. Dr. Sökmen’e göre, akciğerle ilgili olmayan verem hastalığı, tüm vakaların yüzde 10’unu kapsıyor. Yüzde 10’luk kısmın yüzde 30-40’ını böbrek ve idrar yolları tüberkülozu oluşturur. Böbreklere ve cinsel organlara tüberkülozun yayılması, dışarıdan alınan mikrobun kan ve lenf yoluyla vücutta yayılması ile gerçekleşir. Yani, tüberküloz metastaz yapan bakteriyel bir enfeksiyondur.
Tüberküloz mikrobu alındıktan sonra ya enfeksiyon oluşturuyor ya da pasif hale geliyor. Pasif hale gelen mikrop odakları uzun yıllar sonra kanser hastalarında, bağışıklık sistemini baskılayan AIDS gibi hastalıklarda, kemoterapi gibi vücut direncini düşüren durumlarda ve kortizon kullanımında yeniden aktifleşerek böbrek, prostat gibi diğer iç organlarda hastalık oluşturuyor. Böbrek dışında yine üreme ve boşaltım sisteminin diğer organlarında da görülebilen bu hastalık; böbrek üstü bezi, mesane, testis, prostat ve iç idrar kanallarında da sorunlara neden olabiliuor.
Erkeklerde daha çok görülüyor
İdrar yolları veya böbrek tüberkülozu pek çok değişik bulgu ve belirtiler ile ortaya çıkabiliyor. İdrar kültüründe kanıtlanmayan enfeksiyon, bu hastalığın habercisi olabilir. Sürekli idrar yolu enfeksiyonu olan birinde yapılan idrar kültürleri hep negatif çıkıyorsa ve buna rağmen hastanın şikayetleri kronik olarak devam ediyorsa idrar yolu tüberkülozu akla gelmelidir.
Bu hastalık erkeklerde kadınlara oranla iki kat daha yaygın görülüyor ve genellikle 40’lı yaşlarda ortaya çıkıyor. Bel ağrısı ve idrarda kanama, böbrek tüberkülozlu hastaların 3’te 1’inde görülen ciddi bir belirtidir. Hastalığı daha da ilerlemiş olan hastalarda; ateş, iştahsızlık, kilo kaybı, gece terlemeleri gibi genel belirtiler de tabloya eklenir.
Erken tanı ciddi problemleri önlüyor
Tedavide en önemli adım, erken tanı konulup tedaviye başlanmasıdır. Tedavi sırasında uzun dönem ilaç kullanımının yanında etkilenen bölümün cerrahi olarak çıkartılması ve hasarlı bölgeyi düzeltmeye yönelik tedaviler de düşünülür.
[TR724] 16.4.2018
21 yaşında 7 şampiyonluk; Yok artık Kingsley Coman! [Hasan Cücük]
Her futbolcunun rüyasıdır şampiyonluk yaşamak. Bu rüyaya ulaşacağı takımların formasını giymeyi hedeflerler. Bazı takımlarda oynayan oyuncular şanslıdır. Hayallerindeki şampiyonluklara ulaşmaları kolay olur. Barcelona, Real Madrid, Juventus, PSG, Manchester United ve Bayern Münih’te oynayan oyuncular için mutlu sona ulaşma ihtimali elbette daha yüksek oluyor. Türkiye’de ise Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ta forma giyen oyuncular şampiyonluk turunu defalarca atma imkanını buluyorlar. Avrupa’da bir futbolcu var ki, henüz 21 yaşında olmasına rağmen tam 7 kez şampiyonluk gördü. Bu isim Bayern Münih’in genç yıldızı Kingsley Coman.
Bayern Münih bu sezon bitime 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan ederek üst üste 6. kez, toplamda ise 27. şampiyonluğuna ulaştı. Bayern, kadrosunda bulunan 21 yaşındaki Kingsley Coman ise Alman kulübünde bu yıl 3. kez şampiyonluk sevinci yaşadı. İki sezon Bayern’de kiralık oynadıktan sonra geçen sezon başında bonservisiyle birlikte Alman kulübüne kalıcı olarak gelmişti.
4 DAKİKA FORMA GİYDİ AMA…
13 Haziran 1996 doğumlu Kingsley Coman, futbola 2002’de US Sénart-Moissy takımında başladı. 2004’te Paris Saint Germain’den adımını içeri atan Coman, A takım kadrosunda henüz 16 yaşındayken yer buldu. 2012-13 sezonunda A takımla sadece bir maçta 4 dakika forma şansı buldu. Sezon sonunda PSG şampiyon olurken, Coman da böylece kariyerinde ilk kez şampiyonluk yaşıyordu. 2013-14 sezonunda zaman zaman A takımın zaman zaman ise PSG U19 takımının formasını giyen Coman, Ligue 1’de 2 maçta sahaya çıkıp 38 dakika sahada kaldı. Fransa Süper Kupası finalinde de 19 dakika ter döken Coman, PSG’deki profesyonelliğinin ikinci yılında ikinci şampiyonluğunu ve Fransa Süper Kupası sevincini yaşadı.
AYNI SEZONDA İKİ ŞAMPİYONLUK!
Temmuz 2014’te bonservissiz olarak Juventus’a giden Kingsley Coman, son yıllarda Serie A’da şampiyonluğun tek adresi olan dev kulüpte ilk sezonunda 7’si ilk 11 olmak üzere 20 maçta forma giydi. Henüz 18 yaşında olan genç oyuncu, İtalya’daki ilk yılında bu kez Serie A şampiyonluğu ve İtalya Kupası sevinci yaşadı.
2015-16 sezonuna Juventus kadrosunda başlayıp bir maçta forma giyen Coman, kiralık olarak Bayern Münih’e gönderildi. Satın alma opsiyonuyla 7 milyon Euro bedelle Bayern Münih kadrosuna katılan Coman, Alman ekibinde ilk sezonunda 35 maçta forma giydi. Bundesliga, Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi’nde Alman ekibinin değişmezleri arasına yavaş yavaş adını yazdırmayı başaran Coman sezon boyunca 6 gol atıp, 11 asistle başarıya katkı sağladı. Sezon biterken Coman aynı anda hem Serie A hem de Bundesliga şampiyonluğu yaşamış oluyordu. Sezona Juventus kadrosunda başladığı için Juventus’un kazandığı şampiyonluğu CV’sine yazan Coman, kiralık oynadığı Bayern Münih’le de Bundesliga ve Almanya Kupası şampiyonluğu kazanmıştı. 2016-17 sezonunu da kiralık olarak Bayern Münih’te geçirdi ve sezon boyunca 3 kulvarda 25 maçta forma giydi. Sezonun bitimiyle Bundesliga şampiyonluğuna Almanya Süper Kupası’nı ekleyen Coman, her sezon şampiyonluk yaşama geleneğini sürdürdü.
BAYERN’LE ŞAMPİYONLAR LİGİNDE
Bayern Münih, Temmuz 2017’de 21 milyon Euro ödeyerek Coman’ın tapusunu Juventus’tan alacaktı. Bu sezon şu ana kadar Bayern Münih formasını 32 maçta giyen Coman 7 gol attı, 7 asist yaptı. Bitime 5 hafta kala Bayern Münih şampiyonluğunu ilan edince Coman, Alman kulübünde 3., kariyerinde ise 7. şampiyonluğunu elde etmiş oldu. Bu sezon Coman ayrıca Bayern Münih’le Almanya Süper Kupası’nı da kaldırdı. Bundesliga’da şampiyon olan Bayern Münih, Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale yükseldi. Real Madrid’le eşleşen takım eğer Şampiyonlar Ligi’ni kazanırsa Kingley Coman CV’sine bir kupa daha eklemiş olacak.
Kingsley Coman’ın şampiyonlukları
2012-13 Fransa Ligue 1 PSG
2013-14 Fransa Ligue 1 PSG
2014-15 İtalya Serie A Juventus
2015-16 İtalya Serie A Juventus
2015-16 Almanya Bundesliga Bayern Münih
2016-17 Almanya Bundesliga Bayern Münih
2017-18 Almanya Bundesliga Bayern Münih
[Hasan Cücük] 16.4.2018 [TR724]
Bayern Münih bu sezon bitime 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan ederek üst üste 6. kez, toplamda ise 27. şampiyonluğuna ulaştı. Bayern, kadrosunda bulunan 21 yaşındaki Kingsley Coman ise Alman kulübünde bu yıl 3. kez şampiyonluk sevinci yaşadı. İki sezon Bayern’de kiralık oynadıktan sonra geçen sezon başında bonservisiyle birlikte Alman kulübüne kalıcı olarak gelmişti.
4 DAKİKA FORMA GİYDİ AMA…
13 Haziran 1996 doğumlu Kingsley Coman, futbola 2002’de US Sénart-Moissy takımında başladı. 2004’te Paris Saint Germain’den adımını içeri atan Coman, A takım kadrosunda henüz 16 yaşındayken yer buldu. 2012-13 sezonunda A takımla sadece bir maçta 4 dakika forma şansı buldu. Sezon sonunda PSG şampiyon olurken, Coman da böylece kariyerinde ilk kez şampiyonluk yaşıyordu. 2013-14 sezonunda zaman zaman A takımın zaman zaman ise PSG U19 takımının formasını giyen Coman, Ligue 1’de 2 maçta sahaya çıkıp 38 dakika sahada kaldı. Fransa Süper Kupası finalinde de 19 dakika ter döken Coman, PSG’deki profesyonelliğinin ikinci yılında ikinci şampiyonluğunu ve Fransa Süper Kupası sevincini yaşadı.
AYNI SEZONDA İKİ ŞAMPİYONLUK!
Temmuz 2014’te bonservissiz olarak Juventus’a giden Kingsley Coman, son yıllarda Serie A’da şampiyonluğun tek adresi olan dev kulüpte ilk sezonunda 7’si ilk 11 olmak üzere 20 maçta forma giydi. Henüz 18 yaşında olan genç oyuncu, İtalya’daki ilk yılında bu kez Serie A şampiyonluğu ve İtalya Kupası sevinci yaşadı.
2015-16 sezonuna Juventus kadrosunda başlayıp bir maçta forma giyen Coman, kiralık olarak Bayern Münih’e gönderildi. Satın alma opsiyonuyla 7 milyon Euro bedelle Bayern Münih kadrosuna katılan Coman, Alman ekibinde ilk sezonunda 35 maçta forma giydi. Bundesliga, Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi’nde Alman ekibinin değişmezleri arasına yavaş yavaş adını yazdırmayı başaran Coman sezon boyunca 6 gol atıp, 11 asistle başarıya katkı sağladı. Sezon biterken Coman aynı anda hem Serie A hem de Bundesliga şampiyonluğu yaşamış oluyordu. Sezona Juventus kadrosunda başladığı için Juventus’un kazandığı şampiyonluğu CV’sine yazan Coman, kiralık oynadığı Bayern Münih’le de Bundesliga ve Almanya Kupası şampiyonluğu kazanmıştı. 2016-17 sezonunu da kiralık olarak Bayern Münih’te geçirdi ve sezon boyunca 3 kulvarda 25 maçta forma giydi. Sezonun bitimiyle Bundesliga şampiyonluğuna Almanya Süper Kupası’nı ekleyen Coman, her sezon şampiyonluk yaşama geleneğini sürdürdü.
BAYERN’LE ŞAMPİYONLAR LİGİNDE
Bayern Münih, Temmuz 2017’de 21 milyon Euro ödeyerek Coman’ın tapusunu Juventus’tan alacaktı. Bu sezon şu ana kadar Bayern Münih formasını 32 maçta giyen Coman 7 gol attı, 7 asist yaptı. Bitime 5 hafta kala Bayern Münih şampiyonluğunu ilan edince Coman, Alman kulübünde 3., kariyerinde ise 7. şampiyonluğunu elde etmiş oldu. Bu sezon Coman ayrıca Bayern Münih’le Almanya Süper Kupası’nı da kaldırdı. Bundesliga’da şampiyon olan Bayern Münih, Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale yükseldi. Real Madrid’le eşleşen takım eğer Şampiyonlar Ligi’ni kazanırsa Kingley Coman CV’sine bir kupa daha eklemiş olacak.
Kingsley Coman’ın şampiyonlukları
2012-13 Fransa Ligue 1 PSG
2013-14 Fransa Ligue 1 PSG
2014-15 İtalya Serie A Juventus
2015-16 İtalya Serie A Juventus
2015-16 Almanya Bundesliga Bayern Münih
2016-17 Almanya Bundesliga Bayern Münih
2017-18 Almanya Bundesliga Bayern Münih
[Hasan Cücük] 16.4.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)