Yılmayın.... Yorulmayın... Usanmayın... [Safvet Senih]

*Bediüzzaman Hazretleri, Sahabe Efendilerimizle ilgili bir hatırasını şöyle anlatıyor: “Bir zaman kalbime geldi; ‘Niçin Muhyiddin Arabî gibi hârika zâtlar sahabelere yetişemiyorlar?’ Sonra namaz içinde ‘Sübhane Rabbiye’l-A’lâ’ derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti. Tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim ki: ‘Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibadetten daha iyi idi.’ Namazdan sonra anladım ki, o hatıra ve o hâl, sahabelerin ibadetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşaddır.” (Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli)

*Birinci Dünya Harbinde Üstad’la beraber savaşan Abdullah Sağcı diyor ki: “Harplerde  Bediüzzaman bize yardım ediyordu. Onun manevî yardımı ve himmeti hep benimle oluyordu. O yanımda olunca korku duymuyordum.”

“*Yanmayan yakamaz” diye Hizmet düşüncesiyle içi kavrulan ve bir muhacir torunu olan meşhur Zübeyir Gündüzalp Ağabeyimiz, kendisini tedavi etmek isteyen doktorlara: “Ben Risale-i Nurlarla insanların ve İslamların imanını kurtulmaları için gece-gündüz çalışma diye bir KARA  SEVDA  HASTALIĞINA  tutulmuşum. Sizin tıbbıyenizde, doktorluğunuzda kara sevda hastalığının ilacı ve tedavisi var mıdır?’ diye soruyordu.

*Bursalı Erdoğan Utangaç anlatıyor: “Ziyaretine gidince Üstad Hazretleri bana; ‘Seni talebeliğe kabul ettim. Senin ismini RIDVAN  olarak değiştiriyorum’ dedi. Mübarek elleriyle sırtımı sıvazladı ve “Kardeşim, Nurların hizmetinde en küçük bir hizmet,  çok büyük neticeler verir. Hizmetiniz kudsîdir. İman ve Kur’an hizmetinde yılmayınız, yorulmayınız, usanmayınız.’ dedi.”

*Vanlı Molla Hamid Ağabeyin, büyük kardeşi Abdullah Ekinci diyor ki: “Muhacirlikten dönmüştük. Çok fakirdik, iflas etmiştim. Memurluğa talip oldum. Anneme sorunca: ‘Git, Seyda’ya sor. O râzı olursa gir’ dedi. 1923 yılındaydı. Üstad çok değişmişti. Tamamen yeni Said olduğu belli idi. Çok mütevazi bir elbise giymişti. Memuriyete, polisliğe girmek istediğimi söyledim. Üstad: ‘Polislik vazifesi çok mukaddestir. Mazlumları korur, milletin malını, şahsiyetini korur, zulme imkân bırakmaz, haksızlıkları önler.’ Üstad bunları söyledikten sonra ayrıca ilâve etti: ‘Eğer sen bunları yapabilirsen, polisliğe gir.’ Ben de bu mukaddes vazifeleri yapmak azmiyle polislik mesleğine girdim.”

*Vanlı Molla Hamid Ekinci Ağabeyimiz diyor ki: “Bir sonbahar günüydü. Nurşin Camiinde namazını kılıp gelen ağabeyim (Abdullah Ekinci) bana hitaben: ‘Hamid, Nurşin Camiine Bediüzzaman gelmiş, oraya biraz odun götür’ dedi. Ben bir mikdar odun alarak Nurşin Camiine gittim. Camide beklemeye başladım. Az sonra oradaki bir zat, ‘Ne bekliyorsun kardeşim’ diye sordu. Ben de ‘Efendim, buraya bir hoca gelmiş, kendisini görmek istiyorum’ dedim. Bana ‘Kardeşim, akşam   namazının vakti geldi, bir ezan oku da namaz kılalım’ dedi. O  zamanın bir hatırası olarak zikrediyorum, ezan okumasını bilmiyordum, küçüktüm. Ben sesimi çıkarmadım ve sustum. Benim sustuğumu görünce, kendisi çok tatlı bir seda ile akşam ezanı okudu. Sonra beraber namaz kıldık. Arkasında kıldığım ilk namaz, o akşam namazı olmuştu. Namazdan sonra tesbihatı da yaptık. O günkü  ezan, namaz ve tesbihat, beni sanki bir Cennet âlemine götürmüştü.

“Üstadımız  gayret üzerine de şunları söylemişti: ‘Eğer bilsen gayret ne kadar hayırlı bir iştir, ömrünü bir dakika boşa geçirmezdin.’

*Arkasında kıldığım namazlardan çok zevk alırdım. Namaza duruşu bir mehâbet ve haşyet verirdi insana.  Namazdan sonra tesbihat hakkında şu dersi vermişti bize: ‘Namazın sonundaki tesbihat, namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir.’

*Hazin bir sadâ ile bizden çok ağır tesbihat yapardı. ‘Sübhanallah’ derken, çok içten ve yavaş bir şekilde duyardık sesini. Çok namaz kılan hocaları görmüşümdür. Fakat böyle hazin ve huşu içinde kılana rastlamadım. ‘Lâ ilâhe illallah’ diye tesbihata başladığı zaman, eğer yanında bir tarikat ehli olsa, cezbeye gelirdi. Sesi TOP  GÜLLESİ gibi tok çıkıyordu.

“Gerek Erek’te, gerekse Nurşin Camiinde iki senemiz bu şekilde lâtif ve tatlı hatıralarla geçti.
“Üstad daima ibadet ve münacâtla meşgul olurken, saatlerce diz üstüne otururdu. Böyle oturmaktan, ayağının parmağı yara olmuştu. Molla Resule parmağını göstererek bir merhem sürmek istediğini söyledi. Bu esnada Molla Resul ateş yakmakla meşguldü. Üstad’a cevaben: ‘Biz de Allah’tan korkuyoruz ama senin ÖDÜN  PATLIYOR!.. Bizim gibi rahat otursan ayağın yara olmayacaktı.’ dedi. Üstad; ‘Molla Resul! Kısa ömürde, kısa dünyada ebedî hayatı kazanmaya gelmişiz. Hem burada rahat oturayım, hem Cennet dava edeyim, olmaz böyle şey! Onun için cesaret edemiyorum rahat oturmaya’ dedi. Molla Resul ise ‘Merhem sürelim, belki iyi olur’ dedi.”

*M. Fethullah Gülen Hocaefendi, namazın üç mertebesini şöyle anlatıyor:

1-Mükellefiyet olarak eda edilen namaz: Ülfet alaşımlı ve sadece Cenab-ı Hakkın emrini yerine getirmiş olmakla sınırlı kılınan namazlar bu mertebeye dâhildir. Hiç namaz kılmamaya göre elbette ki, bu da bir mertebedir.

2-Kötülüklerden koruyan namaz: Şuurlu eda edilmiş her namaz, sahibini, koruyucu atmosfer gibi kuşatır ve münkeratın yol bulup ulaşmasına mâni olur.

3-Mirac buudlu namaz: Her dakikası seneler kazandırabilecek çapta kılınan namaz, MİRAC televvünlü namazdır. Böyle bir namazı yakalamak çok zordur ve ancak seçkin ruhlara mahsustur; ama yine de mümkündür. Madem mümkündür, herkes gayret etmeli ve hiç olmazsa, hayatının belli dönemlerinde böyle bir namazı yakalamaya çalışmalıdır.

Burada şu hatırlatmayı yapmakta da fayda var: Namaz her şeyden evvel bir mükellefiyettir; dolayısıyla da istenen seviye ve keyfiyette  eda edilmese de, mutlaka kılınmalıdır. Seviyeli namaz kılamıyorum diye namazı terketmek, bir şuur emâresi değil, aksine şeytana maskara olmanın ifadesidir. Müminler bu oyuna gelmemelidirler.”

Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’de aşk-şevk ve gayret içinde olabilmek için ibadetlerimize bilhassa namaza çok dikkat etmemiz gerekmektedir…

[Safvet Senih] 7.11.2018 [TR724]

Demir eksikliğine dikkat!

Demir eksikliği anemisi çocuklarda sık görülen bir problemdir ve genellikle fark edilmez. Demir eksikliğinin tedavi edilmediği zaman hem çocuğun fiziksel ve zihinsel gelişiminin olumsuz etkilediğini hem de kansızlığa (anemi) neden olduğu uyarısında bulunan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Çenesiz, anne babalara şu önemli bilgileri veriyor:

“Çocukların büyüme ve gelişmesinde en önemli minerallerden olan demir, kırmızı kan hücrelerinin akciğerlerden dokulara oksijenin taşınmasına, kasların oksijeni depolamasına ve kullanmasına yardım eder. Demir eksikliği tedavi edilmediği zaman hem çocuğun fiziksel ve zihinsel gelişimi olumsuz etkilenir hem de kansızlığa (anemi) neden olabilir.

DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİ NEDİR?

Demir eksikliğinde normalde demir içermesi gereken kırmızı kan hücreleri sayıca azalır. Kırmızı kan hücrelerinin esas görevi dokulara oksijen taşımak ve dolayısıyla enerji vermektir. Kan hücreleri azaldığında dokulara taşınan oksijen de azalacağından çocuk halsizleşir. Ancak tedavi edilmediği takdirde zihinsel fonksiyonları etkileyebilir. Demir eksikliği olanlarda mental ve motor (zihinsel ve hareket) gelişim skorları daha düşük olur, dikkat eksikliği daha sık görülür.

DEMİR EKSİKLİĞİ İÇİN RİSK OLUŞTURAN DURUMLAR

  • Zamanından erken doğum.
  • Düşük doğum ağırlığı.
  • İlk 12 ayda inek sütü verilmesi.
  • Anne sütü ile beslenen bebeklerde 6’ncı aydan sonra demirden zengin ek gıda verilmemesi.
  • Anne sütü alamayan bebeklerde demirden zenginleştirilmiş mama kullanılmaması.
  • 1-5 yaş arası günde 750ml’den fazla inek/keçi sütü tüketimi.
  • Kronik hastalıklar.
  • Genç kızlarda adet kanaması.

DEMİR EKSİKLİĞİ BELİRTİLERİ NELERDİR?

  • Halsizlik, güçsüzlük.
  • Solukluk.
  • İştahsızlık.
  • Çabuk yorulma.
  • Huzursuzluk.
  • Dil üzerinde yaralar.
  • Üşüme.
  • Sık enfeksiyon.
  • Çarpıntı.
  • Davranış problemleri.
  • Okul başarısında azalma.
  • Buz, toprak, kil gibi besin değeri olmayan maddelerin tüketilmesi.

Belirtilerin görülmesi halinde bir çocuk doktoru tarafından muayene edilmesi gereklidir. Basit bir kan tahlili ile tanı konulabilir.

[TR724] 7.11.2018

Kadına şiddette korkunç tablo: 19 ayda 652 kadın öldürüldü

Türkiye’deki siyasi ve sosyal buhranın yansımaları sürüyor. Kadın cinayetleri konusunda açıklanan son istatistikler ürkütücü tabloyu ortaya koydu. Sadece Ekim’de 34 kadın öldürüldü. Son 19 ayda 652 kadın cinayete kurban gitti.

Kadın Cinayetlerinin Durduracağız Platfomu’nun verilerine göre bu ay işlenen kadın cinayetlerinin 13’ü şüpheli ölüm olarak kaydedilirken, 7 kadının neden öldürüldüğü tespit edilemedi ve 9’u kendi hayatına dair karar almak isterken öldürüldü.

1’i ekonomik sebepler bahane edilerek, 1’i barışma isteğini kabul etmediği için, 1’i ayrılmak istediği, 2’si boşanmak istediği için öldürüldü.

Öldürülen kadınların 10’u evli olduğu erkek tarafından, 2’si birlikte olduğu erkek, 3’ü akraba ya da tanıdığı kişiler tarafından, 2’si ayrıldığı erkek,1’i üvey oğlu, 1’i erkek kardeşi tarafından öldürüldü.

Bu ay içerisinde en çok kadın cinayetinin işlendiği iller ise şu şekilde; İstanbul 8, Adana 2, Tekirdağ 2.

19 AYDA 652 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ

2017 yılında 409 kadın erkekler tarafından öldürülürken bu sayı 2018 yılının ilk 7 ayında 243’tü.

2017 yılında koruma kararı olduğu halde öldürülen kadın sayısı 2; uzaklaştırma kararı olan kadın sayısı 10; polise şikayette bulunan 3; boşanma davası sürerken öldürülen kadın sayısı 11; ayrı yaşarken öldürülen ise 1.

2018’in ilk 7 ayında öldürülen kadınlardan ise; 1’nin koruma kararının olduğu biliniyor; uzaklaştırma kararı olan sayısı 3; korunma talebi olan sayısı 1; boşanma davası sürerken öldürülen kadın sayısı 12; ayrı yaşarken öldürülen ise 1.

Toplam 19 ayda öldürülen kadınların koruma kararı tespit edilemeyen sayısı ise 517.

[TR724] 7.11.2018

AKP’nin ‘bacasız’ sanayisi: Cezaevleri [İlker Doğan]

AKP iktidara geldiğinde 52 bin olan cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı özellikle son dönemde rekor bir hızla artarak 240 bine yükseldi. Kapasite fazlası mahkum sayısı 37 bin.  5 kişilik koğuşlarda 35 kişi kalıyor. Sağlık hizmetleri yetersiz. AKP’li vekillerin ‘müjde’ olarak sunduğu cezaevleri ‘bacasız sanayi’ özelliğiyle değil ihmal, cinsel istismar, işkence, ölüm ve kötü muameleyle gündeme geliyor. Fiziki kapasitelerinin karşılayamayacağı düzeyde nüfus barındıran cezaevleri, temel hak ihlallerine ev sahipliği yapmaya devam ediyor.

Amerikalı Rahip Brunson, tahliyesinin ardından gittiği ülkesinde verdiği bir röportajda, cezaevinde 8 kişilik koğuşta 20 kişi kaldıklarından yakınıyordu. Ancak bugün Silivri Cezaevi’nde 5 kişilik koğuşlarda 35 ve hatta bazı dönemler 37 kişi kalıyor. 1 kişilik odada 5 kişi gayri insani şartlarda hayatını devam ettirmek zorunda. Ve 35 kişi için sadece iki lavabo, iki tuvalet ve iki banyo var. Diğer cezaevlerinde de durum çok farklı değil.

AKP’Lİ VEKİLDEN AĞRILILARA CEZAEVİ MÜJDESİ!

AKP’li Ağrı Milletvekili Ekrem Çelebi, daha geçtiğimiz hafta Ağrılılara SMS yoluyla attığı mesajda kente yapılarak yeni cezaevini ‘müjde’ olarak duyurdu. “… Cezaevi yapılmak üzere Adalet Bakanlığına bugün (02/11/2018) itibariyle tahsis gerçekleştirilmiştir. İlimize hayırlı olsun.” diyordu mesajında. Ondan iki gün sonra bu kez aynı partinin Yozgat Milletvekili Yusuf Başer, paylaştığı bir tweet’le gündeme geldi. Yozgat’ta yapılan 2 bin 500 kişilik cezaevinde incelemelerde bulunan Başer, “Bacasız fabrika gibi çalışacak bu cezaevinin hayırlı olmasını diliyorum.” diye tweet attı. Cezaevlerini ‘bacasız sanayi’ye benzettiği tweeti, tepkiler üzerine sildi.

KAPASİTE 207 BİN, NÜFUS 240 BİN

Türkiye’de hali hazırda 384 ceza infaz kurumunda Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün açıklamasına göre 240 bin tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Bunlardan yaklaşık 190 bini adli tutuklu ve hükümlüler. Terör ve organize suçtan ise 50 bin kişi cezaevinde yatıyor. Cezaevlerinin toplam kapasitesi ise 207 bin 339. Yani bugün itibariyle kapasite fazlası yaklaşık 33 bin kişi var cezaevlerinde.

2002’DEN BUGÜNE YÜZDE 500 ARTIŞ!

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında cezaevlerinin nüfusu 52 bin 249’du. 15 Temmuz öncesi 191 bin olan tutuklu ve hükümlü sayısı, infaz düzenlemeleri ile 50 bin kişinin salıverilmesine rağmen sadece 2 yılda 240 bine ulaştı. Cezaevlerinde yer açmak için 50 bin kişiyi salıveren iktidar, iki yıl içinde 100 bin kişiyi tutuklattı. Söz konusu rakamın içerisinde tutuklanıp salıverilenler yok! 12-18 yaş arası çocuk tutuklu ve hükümlü sayısı ise 2 bin 767. Annesiyle birlikte mahkum edilen 0-6 yaş arasındaki çocuk sayısı ise 700’e yakın. Ayrı yatakları yok, ayrı ekmek hakları yok, hastaneye annesiz götürülüyorlar ve oyuncaksız büyüyorlar!

DAYAK, İŞKENCE, KÖTÜ MUAMELE

Rakamlar ortada. Cezaevlerinde doluluk oranı yüzde 116’yı geçti. Bugüne kadar Türkiye’deki cezaevlerinin içinde bulunduğu duruma ilişkin onlarca rapor hazırlandı. Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde oluşturulan alt komusyonun iki yıl önce hazırladığı raporda çarpıcı tespitler yer alıyordu. Rapora göre 2010-2014 yılları arasında 1.200 kişi cezaevlerinde hayatını kaybetti. 6 Ocak 2014’de Sincan Çocuk Cezaevinde 12 çocuk mahkûm dövüldü, biber gazına ve tazyikle suyla müdahaleye maruz kaldı. 2012’de Pozantı, 2013’de Antalya ve İzmir cezaevlerinde çocuk mahkûmlara karşı sistematik taciz ve tecavüz vakaları gündeme geldi.

13 İLİN NÜFUSUNDAN FAZLA

İnsan Hakları Derneği tarafından hazırlanan 2017 Yılı Türkiye İnsan Hakları İhlalleri raporuna göre ise yatacak yer bile olmayan cezaevlerinde Türkiye’nin 13 ilinin nüfusundan daha fazla kişi bulunuyor. Raporda, OHAL ile birlikte yaşanan ihlallere dikkat çekiliyordu. Derneğin İstanbul Şubesi de 2018 yılının ilk 6 ayını kapsayan Marmara Bölgesi hapishaneleriyle ilgili raporu geçtiğimiz günlerde kamuoyuna duyurmuştu. Raporda, incelemeye alınan 20 cezaeviyle ilgili şu tepsitlere yer veriliyordu; Hapishanelerde OHAL ile artan baskı ve kötü muamele. Keyfi disiplin cezaları. Sağlık hakkına erişim engeli. İletişim hakkı ihlalleri.

TEMEL HAK İHLALLERİ HAD SAFHADA

Türkiye Barolar Birliği de geçtiğimiz yılın sonunda bir OHAL raporu hazırladı. ‘OHAL’le artan hukuksuzlukların boyutun gözler önüne sermek amacıyla hazırlanan rapora göre, işkence, cezaevlerinde ‘hoş geldin dayağı’, gerekçesiz tutuklama kararları, avukat görüşmesinin gizliliğinin ihlali gibi pek çok hukuksuzluk yaşanıyor. Diyarbakır Barosu tarafından hazırlanan benzer bir raporda da cezaevlerindeki skandallar tek tek sıralanıyordu.

AKP iktidarı, seçmenlerine yeni cezaevleri inşaasını müjdeli haber olarak veriyor. Adalet Bakanlığı’nın açıklamasına göre 50’den fazla yeni cezaevi inşaa ediliyor. Rakamlar ve raporlar ise ortada. Fiziki kapasitelerinin karşılayamayacağı düzeyde tutuklu ve hükümlü barındıran cezaevleri, temel hak ihlallerine ev sahipliği yapmaya devam ediyor.

***

TBMM’nin ‘cezaevi’ suskunluğu

Cezaevlerinin durumu ortada. HDP Diyarbakır Milletvekili Sibel Yiğitalp, geçtiğimiz yılın sonunda cezaevlerinde yaşanan sıkıntılar ve gündeme gelen çeşitli iddialarla ilgili TBMM Başkanlığı’na verilen yazılı ve sözlü soru önergeleri ve bunlarla ilgili ne işlem yapıldığını sordu. Önergeye geçtiğimiz yıl sonunda TBMM Başkanvekili Ahmet Aydın’ın imzasıyla verilen yanıtta, cezaevleriyle ilgili önergelerin neredeyse tamamının yanıtsız kaldığı ortaya çıktı. Buna göre, TBMM’de 26. dönemde cezaevleriyle ilgili verilen yazılı ve sözlü soru önergelerinin yüzde 98.3’ü cevapsız kalmıştı. Meclis Başkanlığı verilerine göre cezaevleriyle ilgili yazılı ve sözlü 453 önerge verilirken, önergelerden yalnızca 8’ine cevap gönderildi.

[İlker Doğan] 7.11.2018 [TR724]

Çözülemeyen muamma: Selanik’i kim teslim etti? [Dr. Serdar Efeoğlu]

Yakın dönem tarihimizde birçok fail-i meçhul cinayet olduğu gibi yüz yıl öncesinde de benzer olaylar yaşanmış, ancak üzerlerindeki sır perdesi günümüze kadar aydınlatılamamıştır.

Balkan Harbinde Selanik’in bir kurşun atmadan Yunan ordusuna teslim edilmesi de bu tür olaylardan birisidir. Nedense tarihçilerimiz bu olaya çok ilgi göstermemişler, karanlık noktaları aydınlatacak türden çalışmalar yapmamışlardır. Bunun yerine olay, kısa bilgilerle geçiştirilmiştir. Bugün en kapsamlı çalışmalar bile beş altı sayfadan ibarettir.

Çalışmalarda Selanik’i savunan Hasan Tahsin Paşa’nın “ihaneti” veya “para karşılığı” şehri teslim ettiği öne sürülmesine rağmen Paşa hakkında Türkçe literatürde yeterli bilgi olmayıp tek başvuru kaynağı “Wikipedia’da yer alan 191 kelimelik” bilgilerdir.

Paşa’nın Milli Savunma Bakanlığı Arşiv Müdürlüğü’nde olması gereken Askerlik Safahat Cetveli ile Başbakanlık Arşivlerindeki Sicill-i Ahval Defteri de incelenmemiştir.

Selanik Valisi Nazım Paşa dâhil olmak üzere sorumlular, hatıralarında olayı geçiştirmeyi tercih etmişlerdir. Tahsin Paşa’nın kendisini savunmak için 1913’de kaleme aldığı “İzhar-ı Hakikat” adlı eserin ancak 2010’da Latin harfleriyle yayınlanması da ilgisizliğin önemli bir göstergesidir.

“MEHDİ-İ HÜRRİYET” SELANİK

Selanik ilk defa 1387’de Osmanlı egemenliğine girmişse de Fetret Devrinde kaybedilmiş, önce Bizans’ın sonra da Venedik’in eline geçmiştir.

Şehrin ikinci defa alınması 1430’da II. Murat devrinde gerçekleşti ve 1912’ye kadar devam edecek Osmanlı egemenliği başladı. 1492’de İspanya’dan çıkarılan Musevilerin yerleştiği şehirlerden birisi de Selanik oldu. Genellikle sur içine yerleştirilen Museviler, şehrin gelişimine önemli katkılar yaptılar.

Dönemin kayıtlarında “Batıdan gelen Museviler” şeklinde ifade edilen Yahudiler, 2. Dünya Savaşı’na kadar şehirde en önemli kitleyi oluşturdular. 17. yüzyılda ortaya çıkan Sabatay Sevi hareketi, Selanik’te ciddi bir taraftar kitlesi buldu ve Musevilerin önemli bir kısmı bu inancı tercih ederek Sabataycı (Avdeti-Mühtedi-Dönme) oldular. Bu grup, Osmanlı idaresinin sonuna kadar şehirde en nüfuzlu kesimi oluşturdu.

19.yüzyılın ikinci yarısında şehir demiryollarıyla Belgrat, Üsküp, Manastır ve Dedeağaç’a bağlanmış, bu durum ticaretin hızla gelişmesine ve nüfusun da artmasına neden olmuştur. Nitekim 1910’da nüfus 150.000’e ulaşmıştır.

Selanik kozmopolit yapısı ve 3. Ordu’nun merkezi olmasıyla Abdülhamit devri muhalefetinin önemli merkezlerinden birisi oldu. Daha sonra İttihat ve Terakki’ye katılan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, Talat Bey ve arkadaşları tarafından burada kuruldu.

Selanik, İttihatçılar tarafından yüceltilerek adına şiirler yazılmış ve şehirden “Kâbe-i Hürriyet veya Mehdi-i Hürriyet” olarak bahsedilmiştir.

YUNAN CEPHESİ

Osmanlı harekât planlarına göre Balkan Harbinde sonuna kadar savunulması planlanan yerlerden birisi de Selanik’ti. Savaşın başında bölgeyi Garp Ordusunun savunması planlanmış ve Yanya’da Esat Paşa kolordusu ve Selanik’te de Hasan Tahsin Paşa kuvvetlerinin Yunanlılarla savaşması öngörülmüştü. Ancak kısa sürede Garp ve Şark Ordusu’nun bağlantısı koptu. Balkan şehir ve kasabalarının birer birer teslim olmasıyla halkın bir kısmı Selanik’e göç etti.

Yanya çevresinde Esat Paşa kuvvetleri Yunanlılara karşı 1912 Ekiminden 1913 Martına kadar savaşırken Tahsin Paşa’nın kuvvetleri Yunanlılar karşısında tutunamadı. Alasonya Dışkata, Kırkgeçit, Lazarat ve Yenice-i Vardar muharebelerini kazanan Yunanlılar Selanik’e yöneldiler. Osmanlı kuvvetleri ise emir komutadan mahrum ve düzensiz bir şekilde Selanik’e doğru çekiliyorlardı.

Yaşanan mağlubiyetler, Selanik’e doğru artan muhacir akını, askerin ve halkın beslenmesinde yaşanan problemlerle beraber aralarında subayların da bulunduğu firarlar sadece askerin değil, üst komuta heyetinin de moralini iyice bozdu ve karar verme yeteneklerini sekteye uğrattı.

Yunan kuvvetleri ise strateji olarak Bulgar ve Sırp kuvvetlerinden önce Selanik’i almayı amaçlamışlardı. Şehirde birçok ticari işletmesi bulunan Avrupa devletleri de şehrin harap olmasını istememekte ve bu nedenle alternatif çözümler aramaktaydılar.

HASAN TAHSİN PAŞA

Şehri savunan komutan Hasan Tahsin Paşa aslen Arnavut olup 1845’de Yanya’ya bağlı Messeria’da doğmuş ve Yanya’da Osmanlılar tarafından “Rum Mekteb-i Kebiri” denilen Zosima Mektebi’nde okumuştu.

Bu okulda okuyan ilk Müslüman talebe Arnavutluk’un kurucularından İsmail Kemal Bey’dir. Ayrıca Fraşeri kardeşler (Şemseddin Sami ve Naim Fraşeri) ve Esat Paşa (Bülkat) da burada eğitim görerek Yunanca öğrenmişlerdir.

Hasan Tahsin Paşa, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’na da katılmış ve başarılar elde etmişti. Bir süre Yemen valiliği yaptıktan sonra Yanya’ya tayin edilmiş, Balkan Harbi öncesinde de “Hudud-ı Yunaniye Kumandanı” olarak Selanik ve çevresini korumakla görevlendirilmişti. Tahsin Paşa bu sırada 67 yaşındaydı ve böylesine önemli bir görevi yapabilecek durumda değildi.

SELANİK DÜŞTÜ!

Yunan ordusunun Selanik üzerine yürüdüğü sırada Bulgar ve Sırp kuvvetleri de Selanik’e doğru ilerlemekteydi. Özellikle Bulgarların en büyük hedeflerinden birisi Selanik’i almaktı. Tahsin Paşa bu durumu öngörerek bir strateji geliştirebilir ve şehri biraz daha savunarak Bulgar ve Yunan ordularını karşı karşıya getirebilirdi.

Böylece Selanik’i kurtarmakla kalmaz, savaşın gidişatına da doğrudan tesir edebilirdi.  Kısa bir süre sonra bütün Balkan devletlerinin Bulgarlara savaş açarak İkinci Balkan Savaşı’nı başlattığını dikkate alırsak en doğru strateji buydu.

Bu sırada şehrin önde gelenleri savaşmak yerine teslim olmayı gündeme getirdiler. Böylece şehir top ateşlerine maruz kalmayacak, dükkânlar zarar görmeyecek, ekonomik hayat bozulmayacak, sadece “şehrin sahipleri” değişecekti. Kendi yatırımlarının zarar görmesini istemeyen Avrupa devletlerinin elçilikleri de buna destek veriyorlardı.

31 Mart Olayı sonrasında tahtan indirilen Abdülhamit de Selanik’te sürgün hayatı yaşamaktaydı. Yunan ilerleyişi üzerine gözaltında tutulduğu Alatini Köşkü’nden alınarak 1 Kasım 1912’de bir Alman gemisiyle İstanbul’a götürülerek vefatına kadar yaşayacağı Beylerbeyi Sarayı’na nakledildi.

Yaşanan moral bozukluğu ve özellikle komutanların askere güvenememesi nedeniyle Ustruma Kolordusu Komutanı Ali Nadir Paşa başkanlığında 5 Kasım’da Beyaz Kule’deki Ordu Müfettişliği binasında komutanlar, belediye başkanı, müftü, şehrin ileri gelenlerinden bazı şahıslarla Musevi ve Rum cemaat temsilcilerinin katıldığı bir toplantı yapılarak şu karar alındı:

“Her tarafı düşmanla çevrilmiş olan bu şehrin, tahrip edilmesini halk istememekte ve vilayetin de katılmasıyla, şehrin savunulması imkânı kalmadığından, …  Şehrin boşaltılmasına, mevcut kuvvetlerle Langaza istikametine çekilmeye karar verilmiştir”.

Ardından Yunan karargâhına temsilci gönderilerek 8 Kasım 1912’de anlaşmaya varıldı ve Selanik “bir kurşun atmadan” Yunanlılara teslim edildi. Yunan ordusu da ertesi gün şehre girdi. Ancak antlaşma kâğıt üzerinde kaldı ve “mağlupların vay haline” sözü bir kez daha doğrulandı.

Yunanlılardan bir gün sonra Bulgar, ertesi gün de Sırp ordusu şehre girdiyse de mevcut 26.000 askere rağmen bu devletleri birbirine düşürme fırsatı kalmamıştı.

SUÇLU KİM?

Şehri teslim eden Hasan Tahsin Paşa bir daha İstanbul’a dönemedi. Bazı kaynaklarda gıyabında yargılanarak idama mahkûm edildiği belirtilse de Osmanlı arşivi kayıtlarına göre yurda dönmediğinden yargılanamadı (BOA, HR. İD. 75-45, 28.11.1917).

Tahsin Paşa birkaç gün daha sabretse Bulgar ve Sırp ordularının gelmesiyle şehri kurtarabilecekti. Ama büyük zaferler ancak dirayetli ve kalifiye insanlarla kazanılabilir. Paşa bu vasıflardan yoksundu.

Acaba tek suçlu Hasan Tahsin Paşa mıydı? Savaşın başından itibaren yanlış strateji izleyerek harekât planlarını rafa kaldıran Nazım Paşa ve ordunun perişan durumuna rağmen dört devlete karşı savaşa giren Hükümet de en az onun suçluydu.

Şehrin tesliminde şehrin önde gelenlerinin, Müftü’nün, zengin Avdeti ve Musevilerin de önemli bir payı vardı. Onlar mallarını böylece kurtaracaklarını zannetseler de durum hiç de öyle olmadı. Müslümanlar ve Musevilerin malları yağmalandı, 1917’de çıkan büyük bir yangınla da şehir mahvoldu.

Museviler bir hamle daha yaparak Selanik’i “uluslararası statüde bir şehir” haline getirmek istediler. Ancak Siyonist gruplar Kudüs yerine “otonom veya bağımsız” bir Selanik’in öne çıkmasına izin vermediler.

Şehrin Müslüman ahalisi ve Sabatayistlerin bir kısmı daha sonra mübadele ile Türkiye’ye geldiler. Geri kalan Musevi nüfus ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman işgali sırasında toplama kamplarına gönderilerek Selanik’teki Yahudi varlığı da ortadan kaldırıldı.

Kaynaklar: N. Yavuz, “Birinci Balkan Harbi ve Selanik’in Kaybı”, Akademik Bakış, S. 2, 2008; Osmanlı Belgelerinde Balkan Savaşları, C. 1, BOA, 2013; C. Mutlu, “Balkan Savaşından Sonra Selanik Musevileri”, History Studies, S. 6, 2013.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 7.11.2018 [TR724]

KHK mağduru hekimleri 2. defa öldürdüler [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) adaletten zerre kadar nasibinin olmadığını ispat edecek yeni bir kanun teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde müzakere ediliyor.

15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünden sonra Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen hekimlerin özel hastanelerde çalışması yasaklanıyor.

28 ŞUBATÇILARDAN İLHAM ALMIŞ OLMALILAR

Bir nevi ölüme, açlığa ve sefalete mahkum edilecek hekimler. Bu nasıl bir intikam hissidir ki devletten kovdukları insanların özel hastanelerde dahi şifa dağıtmasına tahammül edemiyorlar.

28 Şubat 1997 post-modern darbesinin mimarları Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararı ile ihraç ettikleri subay ve assubayların belediyelerde, özel şirketlerde dahi iş başı yapmasına müsaade etmiyordu.

AKP’liler bu düzenlemenin ilhamın 28 Şubatçılardan almış olmalı.

MGK’NIN KARARTTIĞI HAYATLAR

Kanun teklifinin 5’inci maddesine göre terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulu’nca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilerek kamu görevinden çıkarılan veya güvenlik soruşturması sonucuna göre kamu görevine alınmayan tabipler ve diş tabiplerinin meslek icrası adeta imkânsız hale getiriliyor.

Dikkat edilirse mahkeme kararı vesaire kimsenin umurunda değil. İdari kararlar anayasa ile teminat altına alınmış hakları ezip geçebiliyor.

AKP kendisinden olmayan herkesi derin devlet fişlemeleri ile bertaraf etmeye alıştı nasıl olsa. Dün kendileri hakkında “irticacı”, “eşi türbanlı”, “namaz kılıyor”, “içki içmiyor” şeklinde fişleme yapıldığını unutan Sağlık Bakanlığı bürokratları hazırladıkları kanun teklifi ile 28 Şubat’ın darbecilerini gölgede bıraktı.

HİTLER İLE YARIŞAN AKP

Onlarla ancak Hitler gibi bir diktatör yarışabilir. Hitler’in devr-i zulmünün üzerinden 70-80 sene geçmiş ve dünya aynı acılara bir daha maruz kalmamak adına temel hak ve hürriyetleri, insan haysiyetini devletin merkezine yerleştirmiş olsa da AKP’nin nezdinde bu değerlerin karşılığı yok.

MGK kararına göre “vatan haini”, “terörist” ilan edilenler mahkemeden beraat kararı alsa bile vazifesine dönemedi.

Olağanüstü Hal (OHAL) komisyonu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne müracaatın önünü kesmek için kurulmuş en kahpe tuzaklardan biri.

6 BİNE YAKIN HEKİM İŞSİZ KALACAK

Teklif kanun haline geldiğinde en az 6 bine yakın mütehassıs tabip/hekim kapının önüne konulacak. Bazı hastane sahipleri şimdiden hekimlere kaş göz işareti bile yapmaya başladı.

Yakında Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden 6 yılın sonunda mezun olmuş, Tıpta Uzmanlık (TUS) imtihanını geçmiş ve ihtisasını tamamlamış hekimlere, “Asgari ücretle ve sigortasız çalışırsan belki devam edebiliriz.” denilirse şaşırmayacağız.

Zira Türkiye bu hazin filmi iki senedir sadece seyrediyor. Son iki senedir kamudan ihraç edilen vasıflı insanlara, okulları kapatılan ve lisansları ellerinden alınan öğretmenlere benzer teklifler yapıldı ve o insanlar evlerine ekmek götürebilmek için o teklifleri çaresiz kabul etti.

SGK İLE ANLAŞMASI OLMAYAN HASTANE Mİ VAR?

İki sene hayatını idame ettirebilen hekimler Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile anlaşması olmayan hastanelerde çalışabilecekmiş. Kanunu hazırlayanlar 100 hastaneden 97’sinin SGK ile anlaşmalı olduğunu bilmiyor olamaz.

Böyle bir cadı avının ortasında hangi hastane o cüzzamlı gibi görülen hekimlere kapılarını açabilir ki!

Faşizm yukarıda güya devleti muhafaza etme saiki ile böyle kanunları çıkarır, aşağılara inildikçe bu kanunların tesiri maksadın da ötesine geçer.

Kanundaki sui niyete bakın ki hekimlerin güvenlik tahkikatından geçememesi halinde özel hastanelerde çalışamayacağına dair hüküm yargı denetimine tabi olmayacak.

Sağlık Bakanlığı kanunu tatbik ederken idari yahut adli mahkemelerden hekim lehine çıkacak kararları kale almayacak.

HİTLER’İN ZULMÜNDEN KAÇAN PROFESÖRLER

Demokratik bir memlekette böyle bir teklifin değil kanun olarak kabul edilmesi tasavvuru bile imkânsızdır.

Hitler Almanyasında Yahudilerin kamuda vazife yapması yasaklanmıştı. Üniversiteden atılan Yahudi profesörlerden bazıları Türkiye’ye iltica etmişti.

O profesörler İstanbul Hukuk Fakültesi ve Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi gibi Türkiye’nin hâlâ en itibarlı fakültelerinin kuruluşunda hayati roller üstenmişti.

Muhtemelen şu vakte kadar Türkiye’de kalıp insanına sağlık hizmeti götürmek için didinen hekimlerin ekseriyeti Hitler’in cehenneminden kaçan Yahudi akademisyenler misali

Türkiye’yi terk edecek.

Hekim açığı ortada iken yetişmiş insanlar sokağa atılacak, başka memleketlere sürgüne mecbur bırakılacak.

AKP’nin “sakıncalı” diye fişledi hekimler raporlar bile yazamayacak. Rapor yazsalar da o evrak yargı kararlarına ve idari işlemlere esas teşkil etmeyecek.

KHK MAĞDURLARINA BİR DARBE DAHA

KHK ile ihraç edilen hekimlerin kesinleşmiş herhangi bir idari cezaları olmasa da diploma kullanma yetkileri ellerinden alınabilecek. Güvenlik soruşturmasına takılan doktorlar iki sene boyunca mesleklerini hiç bir şekilde icra edemeyecek.

Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın “terörist” diye itham ettiği Türk Tabipler Birliği de unutulmamış kanun teklifinde. 11’inci madde yeni bir muayene açmak için TTB’den müsaade alma şartını kaldırıyor. Bu da demek oluyor ki TTB’nin içi boşaltılacak.

GERGERLİOĞLU VE ŞEKER FERYAT EDİYOR

Haksızlıklara karşı verdiği mücadele ile dikkat çeken HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Bu devirde SGK ile anlaşması olmayan bir yer bulmak veya muayene açmak o kadar kolay bir şey değil. Neredeyse bütün hastanelerin yani yüzde 99’unun SGK ile anlaşması var. Zalimce bir karar.” diye feryat ediyor.

CHP’nin hekimlikten gelen milletvekillerinden Ali Şeker komisyonda isyan ediyor: “Biz komisyon üyesiyiz diye insanların mesleğini elinden almaya ne hakkımız var? Böyle bir kanunu çıkarmak için insanlıktan istifa etmiş olmak lazım.”

Gergerlioğlu ve Şeker bu zalimce teklife mani olmak için feryat ederken TBMM Sağlık Komisyonu’nun üyeleri garsonun dağıttığı tavşan kanı çaylarını keyifle yudumluyordu.

İnsan vicdanını kaybetmişse yeryüzünde başka bir yırtıcı aramayın. Kendinizi o cani insanlardan muhafaza etmeye bakın…

[Semih Ardıç] 7.11.2018 [TR724]

Uyanış mı dediniz? [Naci Karadağ]

Şarkıcı Sıla, beraber yaşadığı oyuncu Ahmet Kural’dan şiddet görmüş.

Bizzat Aile, Çalışma Ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, ünlü sanatçı Sıla’yı telefonla arayarak geçmiş olsun dileklerini iletmiş.

İnsanlarda bir rikkat, bir merhamet, bir duyar bonkörlüğü ki sormayın.

Önüne gelen Ahmet Kural’a nefretini kusuyor, Sıla’yı bağrına basıyor.

Şiddetin her türüne lanet olsun ve elbette kadına şiddet kesinlikle olmamalıdır.

Ama kardeşim, bu toplumun ikiyüzlülüğüne, gösteriş için kastığı duyara da bir şey demeyecek miyiz?

Binlerce kadın masum olduğu biline biline hapiste çürütülürken, hamile kadınlara zulüm üzerine zulüm yapılırken, yeni doğum yapmış anneler bir eşkıya gibi oradan oraya sürülüp her türlü eziyet reva görülürken görmezden gelenlerin Sıla’ya uygulanan şiddete bu kadar hassas olmasının bir manası olabilir mi?

Erkeğin uyguladığı şiddete karşı sıfır tolerans gösteren şiddet karşıtı İslamcısı, Laiki, eliti, liberali, seküleri topyekûn ülkenin tamamı hapisteki yüzlerce bebek için kılını kımıldatmayıp, mesele bir sanatçıya uygulanan şiddete gelince dünyanın en hassas varlıklarına dönüşmesinin mantığını biri izah edebilir mi?

Benzer bir ikiyüzlülük de AKP cenahında yaşanıyor.

Son dönemde fazla elektrik faturalarından, ödenemeyen borçlardan filan canı yanan AKP seçmenleri videolar çekip iktidara, Tayyip Erdoğan’a ağır hakaretler ederek “ellerimiz kırılsaydı” diyorlar.

Pişmanlık ifade ediyorlar.

Garibim bazı saflar da bu pişmanlık gösterilerini “uyanış” zannediyor.

Halk uyandı diye sevinen ve maalesef bu ülkeyi zerre miktar tanımayan insanlar var hala.

Bu yüzden Tayyip Erdoğan kaç seçime girerse girsin kazanacak, kazanmaya devam edecek.

Çünkü bu toplumu herkesten iyi tanıyor.

Ve çok iyi biliyor ki, kendisine küfreden, hakaret eden, 100 lira zarar etti diye yeri göğü inleten vatandaşı, seçim öncesi 30 liralık bir kıyak gördüğü an en kral Tayyipçi ve AKPci olacaktır!

Bu ülkenin namuslu insanları sebepsiz yere hapse atılıp, gazeteleri, okulları, işyerleri kapatılırken, masumun malına mülküne el konulurken, susmak ne kelime verdiği oy ile destekleyenlerin 180 lira için ülkeyi bataklığa saplayanlara isyan etmesi samimi değildir, ikiyüzlüdür, çıkarcıdır, ucuzdur!

Ülkenin trilyonları iç edilirken susanların, 180 lira elektrik parası yüksek geldi diye kudurması, ağzından köpükler saçarak beddua etmesi ortalama Türk insanının kalibrasyonu hakkında maalesef bize ciddi bir göstergedir.

Birbirimizi kandırmaya hiç gerek yok.

Bize dokunmadıkça sesimizi çıkarmamak bir yana oylarımızla desteklediğimizi, oh olsun dediğimizi, iftira attığımızı, ihbar ettiğimizi hepimiz biliyoruz artık.

Tayyip Erdoğan’ı tanıdığımız kadar birbirimizi de tanıyoruz.

Üç kuruş için çılgına dönenlerin özgürlüğün de şiddetin de çok anlamı olmadığını da biliyoruz.

Kimse kimseye boşuna duyar kasmasın, kimse kimseyi aldatmasın sevgili dostlar!

Bir ülke topyekûn uçuruma sürüklenirken uyuşmuş gibi hissiz, tepkisiz ve suskun olanların bir su faturasıyla uyanışa geçeceğini düşünmek kadar aptalca bir şey olamaz.

İktidarıyla, muhalefetiyle, solcusuyla, ülkücüsüyle, İslamcısıyla, milli görüşçüsüyle, Kürdiyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, sosyalistiyle herkes ikiyüzlü, herkes kendi acısının duyarlısı.

Kim söylemişti hatırlamıyorum, şöyle diyordu:

Acı çekiyorsan canlısın. Başkasının acısını çekebiliyorsan insansın!

Bu toplum canlı olabilir ama henüz insanlık sınavını tam olarak veremedi.

Veremedikçe de bu süreç sürecek, hırsızlar çalmaya, zalimler iktidarda tepemize vurmaya devam edecek!


[Naci Karadağ] 7.11.2018 [TR724]

Sen nelere kadirsin elektrik faturası [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Engin Ardıç denen “ustamız” (!), hani köşe yazarlığının duayeni, profesyonel yazarlığın öncülerinden, mesleki bir “büyük kalem” (!) var ya! Hah! Hani Sabah şeyinde yazıyor. Ona gitmesi gereken bir talep yazısı Saray’dan yanlışlıkla bana gönderilmiş! E, devletimiz bize bir görev vermiş, o zaman gereğini yapalım, yazımızı döşenelim, methiyemizi yapalım dedim. Malum, bu işlerin ayrı bir fonu var. Ötecek bülbülün yemini eksik etmek olmaz, şakısın coşsun, maaş ve transfer piyasasının zor şartlarında yüksek devirli bir dil ve kalem, malum enflasyon da tırmanışta (kısık sesle söylüyorum, aman kimseler duymasın!) kendimizi sağlama alalım. Bu işlerin ne kadar gideceğini Allah bilir. E gittiği yere kadar, mesleki “büyüğümüz” Engin Ağabey ve diğerleri bilir ne de olsa, değil mi? Neticede atla deve değil. Gereği bir bilgisayar, alt tarafı, bir de zengin bir hayal gücü. Biraz da davul tozu, cila niyetine, biraz da yazı çiziye aşinalık. İşte ısmarlanan yazıyı böylesi altruistik (!) hislerle, vatana millete hizmet aşkı (!) ve mukaddes bir vazifeyi ifa etmenin şevkiyle, adeta ileride ilkokulların yeni türden merasimlerinde ya da çiçekli böcekli Erdoğan köşelerinde gözyaşlarıyla veya coşkuyla (konuya göre ayarı veriyoruz!) okunsun diye yazıyorum. Konu mu ne? Dümbeleğin biri sosyal medyada neymiş efendim elektrik faturası yüklü gelmiş de bilmem ne, tabi bahane! Amaç devlete millete saldırmak, milletin adamına, başkanımıza, reis-i cumhurumuza, onun nezdinde de tüm yerli ve milli unsurlara hakaret etmek! Durur mu kardeşim vatanını seven be! Tabi, hemen başladım yazmaya!

Profil şu; elinde reisin büyük boy bir fotoğrafı var. Öyle ufka doğru bak demiş şipşakçı fotoğrafçı, o da bakmış.

“Ocağımızdaki, soframızdaki ekmeği aldın. Daha başka bir şey demiyorum. Sen bizi görmedin sayın cumhurbaşkanım.”

Başkanım deseydi keşke. Cumhurbaşkanı çok sıradan bir unvan zahir! Buram-buram Çankaya kokuyor. Pasif, etkisiz, köhne, memur zihniyetli, alafranga baloları çağrıştıran, eski Türkiye’ye ait bir unvan. Haşmete, azamete, zenginliğe uymuyor. Güce, muktedirliğe, hatta Kasımpaşa raconuna ters! Yok! Uymaz bize bu! Sarayda domates-peynir yemek gibi! Ya da ne bileyim, tarhana çorbası içmek. Oysa Fransız usulü marine edilmiş kuru üzüm bademli pilav yanına giden ançüez soslu ördek varken, tarhana çorbası sırıtır azizim. Bu etrak-ı bi-idraka bunu nasıl anlatsın reis? Bileydin keşke. Neyse, bilmiyorsun, ona verelim bari ve devam edelim:

“16 senedir senin peşinde verdiğim emek sana haram olsun sayın cumhurbaşkanım”.

Bak gene aynı ifade yanlışını yapıyor, koca başkana kalkıp cumhurbaşkanım diyor. Affı yok affı! Başka ne diyor bakalım:

“Bu 180 milyon liralık faturayı ben gene ödeyecem”.

Yahu kardeşim, milyonları attı milyonları. Paradan sıfırı attı, çağ atlattı, para birimimize sembol kazandırma icraatında bulundu ki devrimdir bu devrim. Anlamıyorsunuz, anlamıyorlar onu. Çağının ilerisinde, herkesin berisinde, Potamya’dan doğan güneş, size ekonomik bir mucize yapmış, canını dişine takıp çal… çalışmış, sen kalk, Avrupa’nın en ucuz doğal gazını kullanan, en ucuz elektriğini kullanan bu nankörlere laf anlat. Adam hala milyon diyor. Başka ne diyor:

“Çoluk çocuğumun rızkından kesecem, bunu ödeyecem”.

Kardeşim, bana ne, nereden ödersen öde. Bir de fatura ödemeyi matah bir şey yapıyormuşsun gibi anlatmıyor musun, yani pes ki pes! Sıkıyorsa ödeme kardeşim, ödeme de gör boyunun ölçüsünü! İcra var icra. Olmadı, yargıda yapar senin şeyini. Gece yarısı gelirler evine, fatura falan bahane, senin amacın ne diye. Sonra anlatırsın derdini polislere. Artık istiklal marşını tersten mi söyletirler, yoksa ocu-bucu işlediğin suçların hayal gücü sınırları kadar engin dökümünü mü çıkartırlar, bilemem. Ama bildiğim, o faturadan daha külfetli bir ödeme yaparsın, o kesin!

Devam mı edelim, edelim madem:

“Tamam mı! Damadına hayırlı uğurlu olsun! Biraz sen… demiyecem bir şey! Damadın da doysun sayın cumhurbaşkanım! Ne kadar sülalen varsa… doysun! Tamam mı! G.tümüzdeki donu da alın la. G.tümde bir tane pantolon var, aha. Bunu da verecem sayın cumhurbaşkanım. Bu pantolonu da verecem sana. Kilotlan gezecem bundan sonra sokakta. Siz lüks arabalarlan gezin sayın cumhurbaşkanım!”.

Veriyor da veriştiriyor. Türkçesine, kurduğu cümlelere bak! Pabuç kadar bir dil, İslam’ın biricik ümidi, ümmetin lideri, siyasetin santraforu, iç politikanın tapu-kadastrocusu, küresel siyasetin van-münütü, IMF’nin kâbusu, Almanya’yı kıskançlık krizine sokan, Recep Tayyip Erdoğan – o biricik liderimizi, reisimizi, başkanımızı, başkomutanımızı, liderimizi, ümmetin liderini, aklı sıra zor duruma düşürecek! Yer mi Anadolu çocuğu be! CeHaPe zihniyeti mi sandın sen bu vatan evlatlarını! Külotla gezecekmiş de bilmem ne! Hah şunu bileydin! Donsuz bir hiç kimsenin, koskoca ümmetin ve milletin liderine, liderimize, uzun adama, yok araban lüks de bilmem ne demeye ne hakkı var! O lider ki, o arabalarda veya altın varaklı koltuklarda, ya da altında Katar şeyhinden satın alınan… yani ondan hediye gelen jumbo uçaklarda falan zerre kadar gözü yok, tem derdi var, o da devletin itibarı! Ama sizde nerede bunu anlayacak tarih bilgisi, diplomasi kültürü, basiret ve us! Madem öyle, otur, konuşma, sus! Gem öyle kabandan bahsederken g.t, möt gibi yakışıksız ifadeleri kullanmışsın! Deyyus, sende hukuk devletinden korku da mı yok? Kaç kişiye tazminat davası açıldı, kaçı içerde, dünyadan bihaber herif! Sen reisin yanından geçerken besmele çek, salâvat getir. Onun arz-ı emri farz kabul edilir diye koskoca rektörler, dokunan ibadet etmiş sayılır diyen vekiller çıktı, onları da mı bilmezsin! En azından birkaç yerli yapım tarihi dizi seyretseydin madem. Abdülhamit olur, Kuruluş olur. Orada padişahlara, sultanlara, halifelere nasıl muamele edildiğini gözünüze sokaraktan gösterdik yedi yirmi dört. Bre gafil. Damatmış da bilmem ne. Daha geçen gün dombrayla mehterle lorke lorkeyle bilmem neyle coşuyordunuz, ağlıyor, anırıyor, tepinip reisim de reisim diyordunuz! Ne oldu, bir fatura geldi, hemen vatanı sattınız, ne lider kaldı ne millet ne de ümmet!

Bitmedi okurlar, bitmedi. Devam edelim:

“Benden selam olsun Türkiye’ye. Ey Türk milleti! Ben Osmanlı torunuyum. Atam dedem Çanakkale’de yatıyor. Bu dönem vermiycem oyumu! Burdan çıkardım (kafasını işaret ediyor!). Bitti. Benim için sayın cumhurbaşkanım Seni yüreğimden söküp attım. Evimden de atıyorum seni. Başka hiçbir şey demiyorum. Benim çoluk çocuğumun hakkını çalana haram irin icran olsun!”.

Osmanlı torunu, seni kandırmışlar. Osmanlı’nın senin gibi çulsuz cahil ayak takımıyla hiç işi olmadı. Çanakkale’de atan deden yatıyorsa reisimizin de dedesi bir yerde değil birkaç yerde şehit oldu. Reisimiz Osmanlı’nın yapamadığı sarayları, yolları, havaalanlarını, metroları, E5 üst geçitlerini yaptı. Öyle kelek Osmanlı edebiyatı yapacağına, önce kadir kıymet bil. Sen reisimizi evinden atıyorsun da, evine barkına el konulduğunda bakalım kim kimi nereden atıyor. Sen burayı eski Türkiye’yle mi karıştırdın! Alimallah sadece seni değil, oğlunu, kızını, karını, amcanın, dayının, teyzenin halanın çocuklarını ve kendilerini, onların eşlerini, yedi ceddini içeri alırız! Burası zayıf devlet değil, işleri yargıda yapılıyor, onu öyle bırakmam mottosuyla vakit kaybetmeden hemen derhal “FETÖ” falan filan, neyse gereği arkadaşlar çalışıp ertesi gün düğmeye basıyorlar.

Bu devlet bu millet ne badireler atlattı değerli okurlar. Ne badireler atlattı! Bu yazıyı yazarken, bu milletin bu ümmetin yerli ve milli liderine yapılan haksızlıkları görüp ağladım. İnanın ağladım ya! O kadar yani! Ya Tayyip Erdoğan gibi bir dünya lideri bulmuşlar, yok elektrik yok doğalgaz, yok pahalılık! Kurtuluş Savaşı veriyoruz diyoruz, adam bize kalkmış çoluk çocuk, elektrik falan anlatıyor. Neyse ki bu necip millet, bu ferasetli ümmet, her şeyin farkında. Bir Tayyip diyor, ardından bir daha Tayyip diyor! Ne kadar övünsek azdır. Ne mutlu, böyle hainler yanında milyonlar açlık, sefalet, patlayan künkler, köprü altında arama-kurtarma çalışması yapan AFAD ekipleri, sıfırlanan TL veya tırmanan enflasyon; esamesini okutmadan, canla başla desteğe devam ediyor.

Oldu mu yazı Engin Ağabey? Yoksa üzerinde biraz çalışalım mı daha? Bir elektrik faturası nelere kadir gördünüz değil mi! Bu arada Engin ağabey, bir de bizim IBAN numaramızı göndermiştim, almış mı arkadaşlar bir soruversene! Yine ihtiyaç olursa ana hatlarıyla arzu edilen mesajları yazıp yollasınlar e mi. Hah. Yani her zaman vatana-millete hizmete hazırız. Sağ ol, var ol!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.11.2018 [TR724]

Kalede sıkıntı varsa şampiyonluk zor [Hasan Cücük]

Futbolda başarı için gol atmak kadar gol yememekte önemlidir. Attığından daha az yemek için kalenin sağlam olması lazım. Kalecinin güven vermesi defansın daha rahat oynamasını sağlar. Son yıllarda Fenerbahçe’nin, bu yıl da Beşiktaş’ın içinde bulunduğu durumu görmek için kalecilere odaklanmak gerekiyor.

Beşiktaş’ın deplasmanda Başakşehir’e 1-0 yenildiği maçta eleştiri oklarının hedefi hatalı gol yiyen Loris Karius oldu. Sezon başında Fabri’yi satan Beşiktaş, Tolga Zengin’in güven vermemesi üzerine Liverpool’dan Alman kaleci Karius’u kiralamıştı. 25 yaşındaki kaleci özellikle Şampiyonlar Ligi finalinde Real Madrid’den yediği hatalı gollerle hafızalara kazınmıştı. Sezon başında Liverpool’dan 2 yıllığına kiralanan Loris Karius yediği gollerle tepki toplamaya devam ediyor. Tolga Zengin’den kaleyi teslim alan Alman eldiven şu ana kadar 11 resmi karşılaşmada görev yaparken tam 16 gol yedi. Maç başına kalesinde 1.4 gol gören Karius, 11 karşılaşmanın 10’unda kalesini kapatamadı. Siyah-beyazlı file bekçisi sadece Kayserispor karşılaşmasını gol yemeden tamamlamayı başardı. Ligdeki 8 karşılaşmada 9 gol yiyen Karius, UEFA Avrupa Ligi’nde ise 3 maçta kaleyi korudu ve 7 kez meşin yuvarlağı ağlarından çıkardı.

Beşiktaş’ın son dönem kalecilere baktığımızda file bekçisi tercihlerinde pek isabetli davranmadıklarını görüyoruz. Kolombiyalı Cordabo’nun görev yaptığı 2002-06 arasında kalede sorun yaşamadı. Beşiktaş taraftarının en sevdiği kalecilerden olan Kolombiyalı, 100. yılda kazanılan unutulmaz şampiyonluğun mimarlarındandı. Kartal’da 80 maça çıkan Cordoba, kalesinde ise 81 gol gördü. 27 maçta rakip forvetlere göz açtırmadı. Cordoba’dan sonra Runje, Rüştü Reçber, Hakan Arıkan, Cenk Gönen, Tolga Zengin, Günay Güvenç, Allan McGregor, Denys Boyko ve Fabri, siyah- beyazlıların kalesini korudu. Bu isimlerden Rüştü Reöber ve Fabri beklentileri karşıladı.  Son yıllarda Fabri ile kalede istikrarı yakalayan Beşiktaş, bu sezon tekrar başa döndü.

Fenerbahçe kalecilerden yüzü gülen kulüplerden biri oldu. 1980’li yılların sonunda Almanların ünlü eldiveni Toni Schumacher’in gelmesiyle sarı-lacivertli ekip uzun yıllar sonra kalesini güvene alıyordu. Schumacher ilk sezonunda kalesini gole kapatırken, sarı-lacivertliler 103 gol atıp şampiyonluğa ulaşıyordu. Schumacher’den sonra 6 sezon kalenin sahibi Engin İpekoğlu oluyordu. Engin İpekoğlu’nun yedeği Rüştü Reçber, önce ustasını geçip kaleyi devralıyordu. Rüştü Reçber’le Fenerbahçe kalede istikrarın sembol kulüplerinden biri oluyordu. 12 sezon boyunca sarı-laciverli eldiveni giyen Rüştü’den bayrağı 2003’de Volkan Demirel devralıyordu. Rüştü Reçber’in Barcelona’ya transferiyle Volkan Demirel kalenin bir numaralısı oluyordu. Bu süreçte Fenerbahçe’nin yedek kaleci kontenjanında Volkan Babacan, Serkan Kırıntılı, Mert Günok, Oğuz Dağlaroğlu gibi isimler yer buluyordu. Ancak bu isimler önlerindeki ustalarını geçemiyordu.

2002’den bu yana Fenerbahçe formasını giyen Volkan Demirel son yıllarda yaşınında ilerlemesiyle eski formundan uzaklaşmıştı. Geçen sezon yediği hatalı gollerden sonra Fenerbahçe kaleci arayışına giriyordu. Kadroya katılan Carlos Kameni beklentilerin çok altında kalıyordu.

Bu sezon Altınordu’dan gelecek vaat eden Berke Özer’i kadrosuna katan Fenerbahçe, kaleyi direk devralacak ismi ise Bursaspor’da buldu. Kaleci Harun Tekin’i renklerine bağladı. Volkan Demirel’in kadro dışı kalmasıyla Harun kalenin tek sahibi oldu ama yediği gollerle Fenerbahçe’ye en kötü sezonlarından birini yaşattı. Elbette yenilen gollerde Harun Tekin tek suçlu değil. Ancak önceki yıllarda kalesinde takıma güven veren Volkan Demirel karatında bir performans göstermediği de aşikar.

Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’a göre kalede oldukça şanslı. Sarı-kırmızılar Claudio Taaffarel ve Faryd Mondragon’la yüzü gülmüştü. De Sanctis, Leo Franco, Ufuk Ceylan, Cenk Gönen gibi isimlerden aradığını bulamadı. Fernando Muslera’yı 2011’de kadrosuna katan Galatasaray, kalesini güvene almanın rahatlığını yaşadı. Geçen yıl Muslera’nın yılın futbolcusu seçilmesi kazanılan şampiyonluktaki payını ortaya koymaya yetti. Takımın kaptanlığını yapan Muslera’nın varlığı hem defansa hem de taraftara güven veriyor. Ancak bu sezon defansın dağınıklığı Muslera’nın varlığına rağmen kaleyi gole kapatmaya yetmiyor.

[Hasan Cücük] 7.11.2018 [TR724]

ABD’de güç dengesi değişti [Adem Yavuz Arslan]

Tüm dünyanın merakla beklediği ABD ara seçimleri kıran kırana bir yarışa sahne oldu. İlk sonuçlara göre Demokratlar, Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu tekrar ele geçirirken Cumhuriyetçiler Senato’daki üstünlüklerini korudu. Katılım rekoru kırılan seçimde birçok ‘ilk’ de yaşandı.

Peki bu seçimin önemi neydi? Ne oldu, bundan sonra ne olacak?

ABD SEÇİMİNDE NE NEDİR?

ABD seçiminin ne anlama geldiğini kavrayabilmek için önce biraz teknik detay vermekte fayda var.

Zira ABD seçim sistemi Türkiye’den çok farklı.

Gerçi ‘kağıt üzerinde’ Türkiye’de de ‘başkanlık sistemi’ var fakat ABD’de uygulanan başkanlık sistemi ile Türkiye’deki arasında sadece isim benzerliği var.

Amerikan sisteminde her iki yılda bir seçim var.

Salı günü yapılan seçimde Kongre’nin Temsilciler Meclisi (435 koltuk) ve Senato’nun (100 koltuktan 35’i), 36 eyaletin valisi ve yerel yöneticileri belirlendi.

Ayrıca bazı eyaletlerde anayasal referandumlarda yapıldı.

Mevcut durumda, Temsilciler Meclisi’nde 237 Cumhuriyetçi, 193 Demokrat üye görev alıyordu. 5 sandalye de farklı gerekçelerle boştaydı. Senato’daki 100 sandalyeden de 51’i Cumhuriyetçilerin, 49’u da Demokratlarındı.

Dün yapılan seçim normalde ABD’nin ‘iç işi’ sayılabilirdi. Fakat hem tüm dünyada popülist otoriter liderlerin yükselişe geçmesi hem de başkan Trump’ın endişe veren uygulamaları bu seçimi yerel olmaktan çıkardı

GERGİN ATMOSFER

ABD ara seçimlere oldukça gergin bir atmosferde girdi.

Her ne kadar oy pusulasının üzerinde başkan adaylarının adı olmasa da seçimler başkan Trump’ın başkanlığı hakkında bir referanduma dönüştü.

Özellikle Trump’ın geride kalan dönemde gösterdiği performans, radikal söylemleri ve tartışmalı icraatları seçimi daha da kritik hale getirdi.

Öyle ki görevi devrettikten sonra piyasadan çekilen eski başkanlar bile sahaya indi. Mesela Obama meydan meydan dolaşıp Trump karşıtı kampanya yürüttü.

Trump’ın göç ve mülteci karşıtı söylemleri ara seçimin en önemli ateşleyicilerinden oldu. Bireysel silahlanma da aynı şekilde hareketli bir tartışma konusuydu. Bilindiği üzere Trump bireysel silahlanmayı teşvik ederken Demokratlar karşı çıkıyorlar.

Seçim atmosferini zehirleyen en temel sorunlardan birisi ise ABD’de hala varlığını sürdüren ırkçı-dinci eğilimler. Başkan Trump da tabanda giderek artan bu dalgayı iyi kullanarak siyasi kutuplaşmayı körükledi. Başkan olduğu günden bu yana da kendini iktidara taşıyan eğilimleri güçlendirmek için azami gayret gösterdi.

Cumhuriyetçi adayların kampanyalarını ne ekonomi ne de dış politika belirledi. Yükselen kutuplaşma seçim kampanyalarının en popüler konusu oldu. Siyaset sahnesinde yükselen ırkçı ve etnik söylemler kadim tartışmaları da körükledi. Aralarında eski başkanlardan Obama ve işadamı Soros gibi bilinen demokratlara yollanan bombalı paketler, ırkçı gösteriler, Pitsburg’da yaşanan sinagog saldırısı, kiliseye silahlı saldırı ve diğerleri.

Özetle ABD seçimlere çok gergin bir atmosferde girdi.

İLKLERİN VE REKORLARIN SEÇİMİ

Geleneksel olarak ABD seçimlerine katılım düşüktür.

Özellikle de ara seçimlerde bu rakam yüzde 50’in altına düşer. Mesela son üç ara seçimde bu rakam yüzde 40 olarak gerçekleşti. Ancak bu ara seçimde adeta katılım rekoru kırıldı. Resmi olmayan sonuçlara göre katılım yüzde 60’a yaklaştı.

Trump’ın icraatları nedeniyle ‘demokrasinin geleceği tehlikede’ hissine kapılan seçmenler sandığa akin etti. Demokratların başını çektiği bu hareketlenme, Cumhuriyetçileri de harekete geçirdi ve ara seçimlerde katılım rekoru kırıldı.

Ayrıca bu seçimlerde bir çok ilk yaşandı.

Demokrat Partili Müslüman adaylar Rashida Tlaib ve Ilhan Omar seçimleri kazanarak Temsilciler Meclisi’ne girdi. Böylece, Michigan’dan seçilen Tlaib ve Minnesota’dan seçilen Omar ABD Kongresi’nin ilk kadın Müslüman üyeleri oldu.

ABD siyasetinin ünlü isimlerinden Demokrat Nancy Pelosi yeniden seçilmeyi başardı. Pelosi 3 Ocak’tan itibaren ABD Temsilciler Meclisi’nin yeni başkanı olacak.

2018 ara seçimlerine kadınlar damgasını vurdu.

Rekor sayıda kadın siyasetçi kritik yerlerde ipi göğüsledi. Kesin olmayan sonuçlara göre 100’ü aşkın kadın vekil Temsilciler Meclisi’ne girdi. Bu tüm zamanların en yüksek oranı. İlk müslüman, ilk başörtülü kadın vekillerin yanısıra, ilk Kızılderili, ilk spanik kökenli vekillerde meclise girdi. 29 yaşında ki Alexandria Cortez, güçlü rakiplerini geride bırakıp ‘en genç vekil’ olarak meclise girmeye hak kazandı.

Başkan Trump oysayımı sürerken sonuçları ‘büyük başarı’ olarak niteledi. Analizlere göre Temsilciler Meclisi’ni kaybetmesine rağmen Trump’ın başarı olarak görmesi Senato’da ki çoğunluğu koruması ve 2020 seçimlerinde kritik öneme sahip bazı eyaletlerde valilikleri kazanmasına bağlanıyor.

ŞİMDİ NE OLACAK?

Ben bu yazıyı yazdığım saatlerde oy sayımı devam ediyordu.

Ancak sandık başı anketlere ve projeksiyonlara göre en temel sonuç şöyle; Kongre’nin Temsilciler Meclisi ayağı Cumhuriyetçilerden Demokratlara geçti. Senato’da da ise Cumhuriyetçiler üstünlüklerini korudular hatta güç kazandılar.

Valilik seçimlerinde, yerel parlamentolarda da önemli sonuçlar var fakat genel olarak sonuçların mesajı şu;

Seçmen Trump’a balans ayarı yapmış oldu.

Şöyle ki; eğer Trump Senato ve Temsilciler Meclisi’ndeki ağırlığını sürdürseydi hem ABD hem de dünya siyasetinde daha gergin, daha kavgalı günleri görmek kaçınılmaz olurdu.

Seçimlerden Cumhuriyetçiler galip çıksaydı; Trump’ın politikaları ABD halkı tarafından kabul görmüş olacaktı. Bu da küreselleşmeye karşı milliyetçiliği, hatta ırkçı politikaları savunan bir yönetimin dünya siyasetine yön vermesi gibi bir sonucu doğuracaktı. Bir başka ifadeyle Trump’ın takip ettiği, anti küreselci, anti yahudi politikaların onaylanması demekti.

Ancak Temsilciler Meclisi’nde Demokratların üstünlüğü ele alması Trump’ı dizginleyen bir süreç olacak. Başkan Trump artık meclisi tamamen arkasına almış, istediği gibi at oynatan bir lider değil.

Üstelik, Demokratların üstünlüğü sağlanınca, hangi yasanın görüşüleceği, hangi komiteye kimin başkanlık edeceği de Demokratlarca belirlenecek. Özetle halk Trump’ın denetimsiz ve kontrolsüz yönetimine onay vermedi.

Fakat Trump cephesi de bütün bütün kaybetmiş değil.

Senato’da da üstünlüğünü bariz bir şekilde korudu. Hatta Demokratlardan bazı kritik eyaletleri de aldı. Bu sonuç Trump’a kritik bürokratları atama imkanı tanıyor. Özellikle mahkemelere muhafazakar yargıçlar ataması ile bilinen Trump, yeni dönemde bu tercihini rahatlıkla sürdürecek.

Seçimin Trump açısından ‘felaket senaryosu’ olacak sonucu ise hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’da Demokratların üstünlüğü ele geçirmesiydi. Çünkü böyle bir durumda Trump’ın azil süreci başlayabilirdi.

Bu ihtimal bütün bütün ortadan kalkmadı.

Temsilciler Meclisi’nin Demokratlara geçmesi azil sürecini başlatabilir ancak azil için gerekli olan nitelikli çoğunluğu bulması kolay değil.

Sonuç itibariyle; seçmen Trump’a ayar verdi.

Tüm gücün tek elde toplandığı, kontrolsüz,  denetimsiz bir düzene izin vermedi. Trump artık Kongre’nin iki kanadını da ardına almış bir lider değil.

ABD sisteminde en güçlü kurum Kongredir ve kongrenin bir ayağında artık muhalifler güçlü. Bu sonuç ile ABD’de güç dengeleri değişmiş oldu. Artık ABD’yi zorlu ve kavgalı bir iki yıl bekliyor. Trump hem medya hem de Kongre ile mücadele etmek zorunda.

[Adem Yavuz Arslan] 7.11.2018 [TR724]