‘Ömer olamıyorsan, kuzunun yerine koy kendini, kurt olmak niye?’ [Yavuz Genç]

Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen: 'İnsan hakları ihlalleri mi, yoksa hak ihlallerinin inkârı mı tehlikelidir. Bence inkârı daha tehlikelidir. Günah işlemekle, günahı helal kabul etmek arasındaki fark gibi. 'Ama onlar da darbeci, onlar terörist'... ‘Hayır bunlar günah değil’ demeye başlarsanız asıl felaket orda başlar.

YAVUZ GENÇ 08 Eylül 2020 SÖYLEŞİ

İnsan hakları savunucusu ve HDP’nin kayyım atanmayan tek il belediyesi Kars’ın Belediye Başkanı Ayhan Bilgen, Türkiye’de işkence ve kötü muamelenin kanıksanarak inkarının işkenceden daha tehlikeli olduğunu söyledi. Yaşanan hukuksuzluklar konusunda dindar camiaya seslenen Bilgen, “Ömer olamıyorsanız bari kendinizi kuzunun yerine koyun, kurtla empati niye?” dedi.

HDP sözcüsüyken Kars Belediye Başkan adayı ilan edilmesi sürpriz olmuştu Ayhan Bilgen’in. Meclis’te dikkat çekici bir performans sergilerken yerele dönme tercihi şaşkınlıkla karşılanmıştı. Yaşadıklarını bir tür ‘öğrenim süreci’ olduğunu belirtiyor Ayhan Bilgen. Tepesinde sürekli bir kayyım tehdidi olmasına rağmen ‘yarın kayyım atanacakmış gibi işlerini, hiç kayyım atanmayacakmış gibi’ de projelerini yapmaya uğraştıklarını anlatıyor. Muhafazakar camianın yakından tanıdığı Bilgen, eski Mazlumder Genel Başkanı olarak insan hakları ihlalleriyle yıllarca mücadele etti. Mazlumder’den sonra da hak mücadelesine devam etti. Bilgen’e göre Türkiye’de en tehlikeli durum iktidarın hak ihlali ‘olmadığını’ söylemesi. İşkenceyi “insanlık onurunun idam edilmesi” olarak tarif eden Bilgen’e göre dindarlar yaşanan onca hukuksuzluk ve zulüm karşısında sınavı kaybetti. Ömer olamayan dindar çoğunluğun, kuzunun yerine de kendini koyamadığını kaydeden Bilgen “Bari kurtla empati yapmayın” diyor.

Ayhan Bilgen’le Kars Belediyesi’ndeki çalışmalarını, Türkiye’deki insan hakları mücadelesini, yeni hak odaklı siyaset arayışlarını ve Orhan Pamuk’un Kar romanındaki kasvetli şehri konuştuk. İşte Bilgen’in sorularımıza verdiği cevaplar…

Ayhan Bey, sadece Karslılar değil, geniş bir kesim Kars’ta neler yaptığınızı merak ediyor.

Bizim açımızdan belediyeciliğin asgari işlerinin bir düzene girmesi gerekiyordu. Bu süre zarfında, bir buçuk yıla yaklaşıyoruz, zorunlu işleri kısmen düzene koyduğumuzu düşünüyoruz. Yani temizlik gibi, yol ihtiyacı gibi, su kesintilerine mümkün olduğu kadar etkin müdahale edip suya erişimi kolaylaştırmak gibi. Tabi bunlar çok alt sınırda şeyler ve artık dünyada, modern bir belediyecilik anlamında övünülecek işler değil, zaten olması gereken şeyler. Ama bizde bu ‘zaten’ler bile çok sorunlu olduğu için, bu asgari yaptıklarımız bile şehirde bir sahiplenmeye, bir umuda, heyecana, şehrin yeniden canlanabileceğine dair bir beklentiye dönüştü. Toplumsal rol oynayan bir kamu kurumu pozisyonuna taşınması gerekiyordu. Hem kayırmacılık, rüşvet, hesap vermeme gibi kurumsal yapıyı çürüten şeyler vardı.

“KARS’TA İSRAF DA OLMUŞ YOLSUZLUK DA”

Kurumsal yapıyı çürüten şeyler dediniz, nelerdi onlar?

Bir kere en vahimi bugün de hâlâ çalışmayı en çok zorlaştıran, engelleyen birisi borç tablosu. Elbette her belediyenin borcu var, Türkiye’nin borcu var ama her vatandaş doğduğunda borçlu doğuyor ama galiba Kars belediye borçları itibariyle nüfusuna oranla en borçlu şehirlerden birisi. Tabi ki büyükşehirlerle toplam borç kıyas olmaz ama kişi başı nüfusu kıyasladığınızda 80 bin nüfuslu bir şehirde 400 milyon borç son derece yüksek bir oran. Üstelik gelir kalemleri son derece dar. Doğru düzgün sanayinin olmadığı, fabrikaların olmadığı bir şehirde vergi gelirleriniz, harç gelirleriniz de son derece mütevazı olduğunda bu rakam çok abartılı bir rakam. Bu çalışmayı en çok engelleyen bir durum. Alacakların bir kısmı haciz düzeyinde. Araçlar, arsalar, banka hesapları, her şey hacizliyken hizmetleri vermeye çalışıyoruz.

İkincisi de bununla bağlantılı, son ‘israf mı yolsuzluk mu’ tartışmasına atıfla söylüyorum, bence bu ikisi birbirinden ayrılmaz şeyler. Birinden diğeri tercih etmeye gerek yok. Bir yerde israf varsa bir şekilde yolsuzluk oluyor, yolsuzluğun olduğu bir yerde de mutlaka israf onun en masum ve mütevazı yansıması oluyor. Bizde her ikisi de olmuş. Bu borçlanmanın arka planını oluşturan yolsuzluklarla ilgili, ne yazık ki çok hızlı mesafe alamıyoruz.

Neden yolsuzluklarla ilgili mesafe alamıyorsunuz?

Üç yıllık rutin müfettiş raporları, denetimler yapıldı biz gelir gelmez, mayıs ayıydı. Çok kapsamlı bir rapor çıktı ve bu bizim çok yol gösterici oldu. Sayıştay raporu da aynı şekilde, tahrip olmuş kurumsal yapının resmini çok net ortaya koyuyor. İşyeri ruhsatlarından inşaat ruhsatlarına, personel sisteminden mali muhasebe finans sistemine kadar neredeyse her şeyi ihale kanununa, belediyecilik mevzuatına aykırı bir belediye tablosu ortaya çıkmıştı. Kurumsal yapıyı yeniden toparlamak, hem vatandaşın rüşvet vermek zorunda kalmadan işini yaptığı yapıyı oluşturmaya çalışıyoruz.

“BALIĞIN SADECE BAŞI DEĞİL, KUYRUĞU DA KOKUYOR ARTIK”

Aslında bir çark vardı işleyen ve siz oraya parmak soktunuz anladığım kadarıyla. Bunun için mi yandaş medya da başta olmak üzere sık sık hedef alınıyorsunuz?

Aslında Türkiye’de siyaseti çürüten sadece tepedeki balığın kokması değil, başından kokması meselesi değil. Artık kokunun kuyruğa ulaştığı çok açık. Aşağısı da kokuyor. Yerel ilişkiler, yerel müteahhitlerle partiler arası ilişki, tabi burada genelleme yapıyoruz, böyle olmayan, işini düzgün yapan esnafı istisna tutuyoruz, partilerle toplum arası ilişki, toplumla belediye arası ilişki, bu dörtgen, çürüdüğünde sacın ayakları çöküyor. Dolayısıyla bunun içerisinden sizin topyekun yeni bir tarz hayata geçirmeye çalışmanız durumunda, rahatsız olanlar başlıyor. Örneğin; inşaatlarda insan hayatıyla ilgili uyulması zorunlu kurallar var. Elektrikle suyun buluşması, yangına kapı aralanması demek. Kolonların istenen standartlara uygun yapılmaması, depreme davetiye çıkartan şeylerdir. Bunlarda iki yol var, ya kurallara uygun davranacaksınız, insan güvenliğini, şehrin çıkarlarını, insan hayatını merkeze koyacaksınız ya da diyeceksiniz ki belediye aldığı harca baksın. Versin bol miktarda ruhsat, para toplasın. Hatta bunu yaparken biraz kural dışı şeyler oluyorsa personel de biraz keyfine baksın. Dolayısıyla işler hızlı hızlı tıkır tıkır yürüsün. Bu yürümenin aslında tam da tıkanma olduğunu, onun da bitiş olduğunu, ancak duvara çarparak öğrenebildiğiniz bir şey. İşte depremle öğreniyorsunuz eğer, belediyenin imar işleri sorunluysa. Giresun’da olduğu gibi insanlara ruhsat veriyorsunuz, yapmasına göz yumuyorsunuz ama sonra bir felakette 15 günde cenazeleri bulamıyorsunuz. Cenazeleri bile bulamayan bir devlet görüntüsü çıkıyorsa bunun sebebini sadece ‘çok yağmur yağdı’ya bağlamayacaksınız. Buralara o binalara nasıl yapıldı? Kim yaptı? Hangi belediye izin verdi? Hangi siyasi parti, merkezi hükümet, yerel ne yaptı? Kars’ta da sadece 80 sonrasına baktığımızda her siyasi partinin payı var bu durumda. ANAP var, AKP, CHP var, MHP var.

Karslılar sizinle ilgili ne düşünüyor? Toplumun belediye hizmetlerine bakışı nasıl?

Çok yüksek oranda bir memnuniyet olduğu kanaatindeyim ama her işe başlarken önce bir direnç oluyor. Bir düzenleme yapmaya çalışıyorsunuz, kırk yıldır böyle gidiyordu, diyor. Kars’ta at arabaları kalkarken de şehirde bir direnç oluşmuş, o zaman at arabalarıyla devam etme eğilimi varmış. Doğal olarak at arabası olan, ondan para kazanan insanlar direnç göstermiş. Şimdi tabi kimse at arabaları niye kalktı demiyor. Esnafların kaldırım işgali çok ciddi sorun bizde. Alışverişin en yoğun olduğu Kars’ın eski esnafının bulunduğu bölgede kaldırımda traktör pulluğundan sebze meyveye kadar her şey var. Bu tabi hem engellinin hakkının gaspı, hem yayanın hakkının gaspı hem de kendisine de kötülük. Birkaç çarşıda açıktan peynir satışı vardı, kaldıracağımızı söylediğimizde önce çok direnç oldu, ‘işlerimiz biter, mahvoluruz’ filan. Şimdi herkes içeri aldığı için bir haksız rekabet yok ve herkes memnun. Daha temiz ürün, alışveriş de belki artıyor. Bir ayak sürüme, direnme var çıkara dokunduğu için ama sonra olay tamamlandığında da herkes onu takdir ediyor.

Peki devlet kurumlarıyla ilişkileriniz nasıl?

Ben insan hakları savunucusu olunca devletin sorumluluğunu ikiye ayırıyorum, negatif sorumlulukları ve pozitif sorumlulukları diye. Negatif sorumluluklar devletin yapmaması gereken işlerdir. İşkence yapmaması, ayrımcılık yapmaması gibi. Negatif sorumluluklarda bence yerel idare ile örtüşüyoruz, bir sorunumuz yok. Yolsuzlukların önüne geçme, zorunlu ihalelerin yapılması, kiralamalar örneğin. Çok uzun süredir kira ihaleleri yapılmamış, tahsislerle iş gitmiş usulsüz bir şey. Minibüs hatları aynı şekilde. Bu tür konularda bir kanunu olanı yapıp toplumun yararına olanı yaptığımızda mülki idarenin de buna uyumlu davrandığını görüyoruz. Negatif sorumluluklarda çok sorun yok. Sadece pozitif sorumluluklarla asgari koordinasyon sağlayabiliyoruz. Orada istediğimiz düzeyde bir işbirliği olduğunu söyleyemeyiz. Daha çok belki önyargılarla ilgili, partimizle ilgili. Güvenlik kurumlarıyla, partinin genel ilişkisinden bizim payımıza düşen kısımlarla ilgili. Pozitif sorumluluklarda, mesela koronayla mücadelede işbirliği yaptık. Ama örneğin yol yapımlarında çok iyi bir işbirliği yapabiliyor muyuz, ekipman paylaşımında, ya da diğer kamu kurumlarındaki birtakım imkanların belediye tarafından kullanılabilmesi konusunda hayır. Bu konuda sadece yerel değil, merkezi olarak da korkunun, önyargının, ezberin olduğunu görüyoruz. Bugüne kadar bir tek çöp konteynırı alamadık, merkezi hükümetten. Sadece İller Bankasının resmi payı dışında bir destek alamadık.

“HALK SEÇEMİYOR, DEVLET ATAYAMIYOR”

HDP’li birçok belediyeye kayyım atandı. İl belediyesi olarak sadece Kars kaldı. Tepenizde sürekli bir kayyum tehdidi varken nasıl çalışıyorsunuz?

Bazen sosyal medyada, ‘Niye Kars’a kayyım atanmadı’ diye soruluyor. Ben de diyorum ki ‘size bunu sordurtmak için atamıyorlar.’ Normalde neden kayyım atanıyor diye sorulması gerekirken, bu o kadar rutin ve olağana dönüştü ki kayyım atanmayana neden atanmadığını sorgulamaya başladık. Bir kere kayyım uygulamasının ne belediyelerin pratiğiyle, ne belediye başkanlarının sabıka sicil dosyasıyla işte hukuki tartışmayla izahı mümkün değil. Bunu iki taraf da biliyor. Dolayısıyla başka kavgaların belediyelerdeki yansıması, izdüşümüne tanıklık ediyoruz. Nitekim daha belediye başkanı olur olmaz ikinci üçüncü ayda görevden almaların ifade ettiği anlam budur. Önce görevden alınıp sonra hakkında soruşturma dosyasının hazırlanmasının, yani hukuk-siyaset ilişkisinin Türkiye’de resmini ortaya koyuyor. Burada sorunun kaynağı Kürt sorunun çözümsüzlüğü ve çatışmalı ortamdır. Kayyım uygulamaları bir sonuç, bu sonucu yaşıyoruz ama ortada bir garabet olduğu çok açık. Bugün itibariyle basına yansıyan Diyadin ve Silvan’dı galiba. İki kayyım da ‘fetö’ iddiasıyla görevden alınıyor. Bir anormallik yok mu? Halk seçiyor, tırnak içinde söylüyorum ‘terörist’ oldukları iddiasıyla görevden alınıyorlar. Devlet atıyor onlar da ‘terörist’ çıkıyor. Halk seçemiyor, devlet atayamıyor. Sağımız solumuz sobe oynuyoruz. Niye seçim yapıyoruz, bu insanlar nasıl yıllardır bu görevlerde bulunmuş, kaymakamken nasıl tespit edememişsiniz, eğer terör gibi çok ciddi bir iddiaysa söz konusu olan.

“YARIN KAYYUM ATANACAKMIŞ GİBİ İŞİMİZİ, HİÇ ATANMAYACAKMIŞ GİBİ PLANLARIMIZI YAPIYORUZ”

Motivasyonunuzu nasıl sağlıyorsunuz, yarın sabah belediyeye girememe ihtimali varken?

Ravisi ne kadar güçlü bilmiyorum ama ben meşhur ifadeyle, ‘hiç ölmeyecekmiş gibi ve yarın ölecekmiş gibi’ denklemini kuruyorum. İlk kayyumlar atandığından beri diyorum ki ‘yarın sabah kayyum atacakmış gibi işimizi yapalım ama hiç atanmayacakmış gibi planlarımızı çalışmalarımızı koordine edelim.’ Geçen dönem de sadece Iğdır il olarak kalmıştı, şimdi de sadece Kars kaldı. Tırnak içerisinde ‘ibreti alem’ bırakıyorlar bir tane. Hani diğerlerini haklı gerekçeye dayandırmak için ‘hepsi mi’ dedirtmemek için bir istisna. Belki bir süre sonra bu da anlamını yitirebilir, biz de o ‘hepsi’ içine dahil olabiliriz. Şu bakış açısını oturmamız gerekiyor: Bu işin asıl sahibi kim? Oturduğumuz koltukların, temsil ettiğimiz makamların, attığımız imzanın, mührün gerçek sahibi kim? Ben miyim? Yoksa partim mi? Ya da devlet mi? Hayır bence hiçbiri değil. O makamların, araçların, binaların, paranın, imzanın, mührün sahibi halk, toplum. Kars’ta yaşayan insanlar. Sahibi onlarsa bir cezalandırma varsa benden önce onlar cezalandırılıyor, partimden önce onlar cezalandırılıyor. Onlar kendi şehirlerine kendileri sahip çıksın. Böyle bir hizmet görmek istiyorlarsa arkasında dursunlar, yok eğer yanlış yapıyorsak beni devlet görevden alarak değil, halk tavır koyarak cezalandırsın. Seçim döneminde de dile getirdim, dünya artık geri çağırma sistemini tartışıyor. Niye dört yıl, beş yıl çok uzun bir süre diye.

“TERÖR KAVRAMIYLA ŞİDDET KAVRAMININ BAĞI KOPTU”

Terör, terörist, terör örgütü kavramlarında sorun yok mu?

Bizde terör kavramıyla şiddet kavramının bağı koptu. Oysa terör dediğiniz şey tedhiştir, kendi literatürümüzdeki, hukukumuzdaki karşılığı korkutmadır. Yani insanları şiddetle korkutarak iş yaptırmadır. Geriye doğru zorbalık, eşkıyalık, bütün o geleneklerle de bağlayabilirsiniz. Bugünkü Türkiye hukukundaki uygulamaya baktığınızda dünya standartlarından son derece uzak tanımlar olduğu besbelli. İnsanlar okudukları gazete, oy verdikleri parti, katıldıkları basın açıklaması, mensubu oldukları sendika dolayısıyla eğer terör gibi çok ciddi çok iddialı bir kavramın içine kolaylıkla monte edilebiliyorlarsa o zaman sivillerin bombalı eylemle öldürülmesi, bununla arasındaki fark ne? Aynı mı? Bu kadar mı birbirini besleyen şeyler? Yoksa tam tersine acaba biri diğerinin önünü kesebilir mi? Bir toplumda hak ve özgürlükler geliştikçe şiddet ve terör artar mı yoksa tersine azalır mı? Bence bu denklemi baştan bir daha sorgulamalı Türkiye.

“HAK İHLALİNİN İNKÂRI İHLALDEN DAHA TEHLİKELİDİR”

İnsan hakları savunucusu olarak tanınan bilinen birisiniz. Mazlumder başkanlığı yaptınız. Bugüne baktığınızda insan hakları bağlamında nasıl bir tablo görüyorsunuz?

İktidarlar ilk dönemlerinde insan hakları ihlallerini kabullenir, ama güçlerinin yetmediğini, bunları birden bitmeyeceğini, hedefleri olduğunu beyan ederler. İşkenceye sıfır tolerans mesela böyle bir söylemdi. Dış politikada sıfır sorun bir söylemdi. Dışarda savaş ve uluslararası ilişkiler, içerde hak ve özgürlükler bu iki sıfır, bence çok önemliydi. Ama bir süre sonra galiba bu bir kanıksamaya ve farklı izah etmeye dönüşüyor. Örneğin; Macron’un bir gazeteciye muamelesi haklı olarak tepki konusu oluyor ama ‘Türkiye’de gazetecilerin durumu nedir?’le ilgili bir tartışma yapmaya kalktığınızda ‘hayır onlar gazeteci değil terörist’ diye konu kolaylıkla kapatılabiliyor. İnsan hakları ihlallerinin varlığı mı daha kötüdür yoksa insan hakları ihlallerinin fiili varlığının inkârı mı tehlikelidir. Bence inkârı daha tehlikelidir. Ben bunu fıkıhtaki ‘günah işlemekle günahı sevap sanmak, helal kabul etmek’ konusuna benzetiyorum. Evet hiçbir ülke, hiçbir toplum birden tertemiz, pir ü pak olmaz. Alışkanlıklar, eski uygulamalar, devlet içinde çeteler, öbekler, bunlar elbette kişisel yanlışlar, ideolojik öfkeler, tüm bunlar zamana yayılabilir. Sistematik hak ihlali mi değil mi tartışmasında bu çok önemlidir. Ama bir yerden sonra siz ‘hayır bunlar günah değil’ demeye başlarsanız, ‘bu normaldir’ demeye başlarsanız asıl bence felaket orda başlar.

Şu an insan hakları ihlalleri ‘normal’ mi görülüyor?

Normal görmenin ya da istisnai gibi üstünün örtülmesinin ben çok daha tehlikeli olduğu kanaatindeyim. Belki toplumda bilinç arttığı için, belki sosyal medya imkânları dolayısıyla daha çok görünür oluyor. Kadına yönelik şiddet mesela, belki geçmişte daha fazlaydı, fazla mıydı değil miydi bilmiyorum, bu tip ölçümlerde duyarlılığın artması, bilincin artması, onu görünür kılacak araçların güçlenmesi, belki de daha çok görünür kılıyor. Ama ne olursa olsun azalması gerekiyor. Bizi o ilgilendiriyor. Şu an itibariyle insan hakları ihlallerinden daha çok onu mubah gören fetva verme alışkanlığının yaygınlaştığını düşünüyorum.

“TÜRKİYE’DE HAK TEMELLİ SİYASETİN TEMELLERİ ÇÖKÜYOR”

Bunun tehlikesi ne, ya da sonucu?

Bir kere çifte standart gelişiyor. En kötüsü bu. İsrail polisi Filistinli göstericiye müdahale ettiğinde nasıl yanlışsa, Amerika’da Afrika kökenli göstericiye polisin müdahalesi, ya da Almanya’da bir Türk’e, bir Kürd’e müdahale nasıl kabul edilemezse gayet tabii aynı standartla aynı ölçüyle dönüp kendi içinizde de yapacaksınız. Diyelim ki bir gösteriye müdahale standardınız vardır, orada göstericiden ve polisin hangi ülkeye ait olduğundan bağımsız olarak o kriterleri koyarsınız. Dersiniz ki benim ölçülerim bu, bu ölçülere aykırı davrandığında ne göstericinin talebi beni ilgilendirir ne o göstericiye müdahale eden askerin, polisin hangi ülkeye ait olduğu beni ilgilendirir, yanlıştır dersiniz. Bu standartlardır bence bir toplumu ayakta tutan. Adalet budur. Çifte standardı aşan ahlaki duyarlık budur. Yoksa hak temelli siyaset inşa edemezsiniz. En büyük handikap burada: Türkiye’de hak temelli siyasetin temelleri çöküyor. Zemini çöküyor, kayıyor. İnsanlar kendi pozisyonlarına göre tavır alıyorlar. Bu bazen muhalefete de sirayet edebiliyor. Muhalefet de bazen iktidara göre pozisyon alıyor. O günkü konjoktüre, ya da iktidarın ona kabullendirdiği tehdit algılarına göre aynı denklemin içinden siyaset yapıyor. Oysa siyasetin birinci vazgeçilmezi hak temelli bakıştır. Bu iktidarı da bağlar, muhalefeti de bağlar. Bu zemin çürüdüğünde kimin iktidarda olduğunun, kimin oyunun ne kadar olduğunun da hiçbir önemi kalmaz. Sonuçta o ülkede artık değerler tahrip olur.

“İŞKENCE İNSAN ONURUNUN İDAM EDİLMESİDİR”

Bir insan hakları savunucusu olarak son yıllarda artan bu işkence vakaları sizde nasıl bir duygu uyandırıyor?

İşkence insan onurunun idam edilmesidir. Belki hayat fizyolojik olarak bitmiyor ama bir şekilde işkence gören inanların, bu travmayı on yıllarca atlatamadıkları, hatta çocuklarının, yakınlarının atlatamadığını, Diyarbakır, Mamak, 12 Eylül uygulamalarından biliyoruz. İster Türk milliyetçisi olsun, ister Kürt siyasetinden, ister sosyalist, kim olursa olsun o dönemde işkenceye maruz kalanların o psikolojiyi, o ruh halini atlatamadığını ve çocukları ile yakınlarının da bunun bedelini ödemeye devam ettiğini biliyoruz. Dolasıyla insan onurunun öldürülmesi diye tarif etmek lazım. Nasıl idamın telafisi yoksa, yanlış yapmışsanız haksız yere idam etmişseniz, geçmiş olsun, geri dönüşü yok bu işin. Aynı şey bence işkence için de geçerli. Hiçbir gerekçe, hiçbir mazeret işkenceyi meşru kılamaz. İşkencenin ama’sı, ancak’ı yoktur. Başka hak ihlalleri, mesela ifade özgürlüğü elbette kısıtlanamaz ama tehditle, bir denge tarifi yapabilir. Dünyada 11 Eylül’den sonra tartışıldı, ‘güvenlik mi özgürlük mü’ diye. Bence birbirinin alternatifi değil bunlar. Güvenlik de haktır, özgürlük de haktır. Güvende değilseniz zaten özgür değilsiniz. Özgür değilseniz güvende değilsiniz. Dolayısıyla bu iki kavramı birbirinin karşısına koyarak dünyanın son çeyrek yüzyılında ‘ya bendensin ya düşmanın’ doktrini gibi, Bush’la başlayan Irak ve Afganistan politikalarıyla bütün dünyaya yayılan ve başka devletlerin de bunu örnek alıp ‘bak onlar da böyle yapıyorlar’ dedikleri uygulamalar ne yazık ki yaygınlaşıyor. İşkencenin normal görülemeyeceği, hiçbir tehdidin de hiçbir tehlikenin de işkenceyi sıradanlaştırma yetkisini devletlere vermediğini görmemiz gerekiyor. Şöyle izah ediyorlar: ‘Adam ülkeyi bölmeye çalışıyor’. Ya da ‘adam darbe yapmak istiyor’. Ya da ‘darbeye bulaşmış’, ‘o da bize işkence yapacaktı kazansaydı, kaybetti bedelini ödüyor.’ Hukuk devleti böyle mantıklarla inşa olmaz. Suçla mücadele, sadece suçluyla mücadele değilse. Kaldı ki sorgu sırasında oluyor, daha cezası kesinleşmemiş. Bir ceza yöntemi gibi tartışılan dönemler oldu.

Nasıl tartışıldı işkence bir ceza yöntemi olarak?

İkinci dünya savaşında tartışıldı. Peşinen suçlu zaten. Yahudi, doğuştan suçlu olduğu için çocuk bile olsa büyüğünde büyük günahlar işleyeceği için işkenceyi hak ediyor, kampta yaşamayı, kötü muameleyi hak ediyor. Bu mantık, darbeyle, 15 Temmuz’la ilişkilendirildiğinde bürokrat da olsa, idareci de olsa, hukukçu da olsa sonuçta bu darbenin bir parçasıysa işkence konusunu çok kurcalamayalım, çok açmayalım, sonuçta başka türlü bilgi alınamıyor, başka türlü örgüte ulaşılamıyor. Böyle bir şey olamaz. Bunun bir kere kapısını açtığınızda, bir kere normal görmeye başladığınızda sonu yok.

“İŞKENCE VAKALARINDA BEYAN ESASTIR, TERSİNİ İSPAT ETMEKLE HÜKÜMETLER MÜKELLEFTİR”

Hak ihlallerinin olmadığını söyleyen devlet işkenceyi de her seferinde inkâr ediyor. İnsanlar kaçırıldıklarını, işkence gördüklerini, dayak yediklerini beyan ediyor ama ‘hayır kimseye işkence yapılmamıştır’ denilip kestirilip atılıyor.

Hukukun genel ilkelerinde ‘müddei iddiasını ispatla mükelleftir’ ama işkence böyle değildir. İnsan hakları hukukunun da en temel değerlerinden birisidir. İşkence vakalarında beyan esastır, tersini ispat etmekle hükümetler mükelleftir. Birisi ‘ben işkence gördüm’ dediği andan itibaren araçlar sizin elinizde, onun işkence görüp görmediğine dair objektif, kabul edilebilir ve güven verici araştırmanın hem tıbbi teknikleri var, insan üzerinde bıraktığı izlerle ilgili ölçülebilir, test edilebilir, hem de bağımsız mekanizmalar var dünyada ve Türkiye’de. İnsan Hakları Vakfı var, yıllardır bu alanda çalışıyor. Daha fecisi pratik vakalar var, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bundan dolayı mahkûmiyetleri var. 90’lı yıllarda bunların yapıldığına dair, kabul etmiş, tazminatı ödemiş. Geçmişte yapılmış, şimdi yapılmamasının garantisi nedir? Eğer gerçekten yapılmamışsa tabii ki bir iftira ve karalama ise bunu ortaya çıkarmak ve bunun bir yalan olduğunu ispatlayıp tersini kamuoyunu ikna edecek biçimde deklare etmek de yine devletin görevidir. Üstünü kapattığınızda sorun çözülmüş olmuyor. Bir süre sonra Türkiye işkence vakalarında geçmişte olduğu gibi ya ‘polislerin münferit işleriydi’, ‘evet yapıldı ama yanlıştı’, ‘onlar yaptı, devlet yaptırtmadı’, ‘bilinçli ve sistematik değildi’ diyecek ya da ‘işte iki tokat atmış’ olayı tevil eden açıklamalar gelecek. Ama bu bitmeyecek ki. Bunun izleri silinmeyecek ki.

Bugün hükümette bulunan ya da hükümeti destekleyen pek çok kişinin geçmişte, başta 28 Şubat süreci olmak üzere kötü muamele ve işkenceye karşı çıktığını biliyoruz. Ancak bugün işkence ya da kötü muamele gündeme geldiğinde ‘ama onlar terörist’, ‘teröristleri mi savunalım’, ‘teröristleri mi çıkaralım cezaevinden’ diyorlar. Geçmişte benzer şeylere karşı çıkmış insanların bu ikircikli tavırlarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Muhalefetteyken herkes doğru söyler, genellikle. Çünkü muhalefette söylemek kolaydır. Adaletten yana olmak, başörtüsünde haksızlığa uğruyorsanız eşitliği, özgürlüğü savunmak gayet kolaydır. Ama bir makam geldiğinizde, güç size geçtiğinde o sözünüzün gereğini yapıyor musunuz, zor olan sınav budur. Bu anlamda ben Türkiye’de muhafazakâr, dindar camianın iyi bir sınav vermediği kanaatindeyim. Asla şöyle söylemiyorum: Birtakım çevreler de diyor ki ‘keşke başörtüsü savunuların da yanlarında olmasaydık.’ Hayır, iki yanlıştan bir doğru olmaz. Siz ilkeli olacaksınız, doğruyu kimse için değil, önce kendiniz için, inandığınız değerler için yapacaksınız. Sonunda karşı taraf buna layık mı değil mi o da onun sınavı. Kötü bir sınav verildiğini düşünüyorum. İktidarın kendisi zaten kötüleştirir, iktidarlar çürütür, yozlaştırır ama biz de zayıfken verdiğimiz gibi güçlüyken veremedik. Burada bir handikap var. Devlet merkezli, güç merkezli, parti merkezli değil, insan merkezli bakmak zorundasınız. Rengimden, dilimden, inancımdan bağımsız olarak insansam, işkence görmeme hakkına sahibim. Hangi devlete neden muhalifim, ne dedim, ne yazdım bunlardan bağımsız bir durum.

“ÖMER OLAMIYORSANIZ BARİ KUZUNUN YERİNE KOYUN KENDİNİZİ, KURTLA EMPATİ NİYE?”

Muhafazakar, dindar camia kendi referansları açısından nasıl bakıyor. Dini açıdan yaklaşamazlar mı?

Diyelim ki modern insan hakları hukukun geldiği yerden bağımsız olarak başka bir yerden bakmak istiyorlar. Daha iktidarı koruyan, savunan, ‘tehlike var’, ‘beka sorunu’ var, dolayısıyla ‘bunlar yıpratma ve karalama kampanyalarıdır, böyle şeyler yoktur’ gibi bakıyorlar. Çok basit bir fıkıh kuralı: Bir gemide 100 kişi olsa, 99’unun suçlu olduğunu bilseniz bir kişinin masum olma ihtimali karşısında gemiyi batıramazsınız diyor. Siz bırakın o bir masum olup olmadığıyla ilgili şüpheyi, muhtemelen büyük kısmıyla geçmişte birlikte iş yapmışsınız. Hukukunuz var, alışverişiniz var, dayanışmanız var, sohbetlerde diz dize oturmuşsunuz, bunlar son derece normal şeyler. Bazıları da ‘bu işlerin hepsi peşinen suçtur’ diye yaklaşıyor. Bugünkü iktidarı yargılamak için kullanıyorlar bu cümleyi. Her camianın içinden suçlu çıkabilir, hiçbir topluluk bu anlamda peşinen kurtarılmış değildir. Çürüme olabilir, anti-demokratik hesaplar, beklentiler, iktidarı ele geçirme hevesleri olabilir. ‘Senin inandığın kitap sorunlu’, ‘inandığın din sorunlu’, ‘senin ideolojin sorunlu, stalinistsin’, öbürü bilmem cihada inanıyor. Böyle olmaz. Birbirimizi böyle yargılamaya kalkarsak ortada kimse kalmaz. Tam tersine şu ayırt edici tavrı koymak: Ne özgürlüktür ve özgürlükler nerde biter? Özgürlüğün özüne dokunmamak, özgürlükle ilgili kısıtlamaların da hangi gerekçeyle olabileceği, sağlık, kamu yararı, insan güvenliği, bunun da sınırları belirlenmiştir. İnsan aklının ortak vicdanının geldiği nokta ortadayken kalkıp kaba genellemelerle kimseyi yargılayamazsınız. İkinci dünya savaşında Holokost uygulamalarına baktığınızda, Hitler’in propaganda bakanlığı, hemen hemen aynı gerekçelerle savunuyordu olan biteni. Herkes kendince haklılık sebepleri bulabiliyor. Tamam ille mağdurun penceresinden bakmayabilirsiniz. Hiç olmazsa kurdun kuzuyu kapması gibi, kendinizi o zaman Ömer’in yerine koyun. Bundan sorumlu musunuz değil misiniz? Kuzunun yerine koymuyorsunuz ama bari kurtla da bu kadar empati yapmayın. Kurdun yaptıklarına göz yummayın hiç olmazsa. Ömer olamıyorsunuz, kuzu olamıyorsunuz, kurtla empati niye?
İnsanlar botlarla ülkelerini terk etmeye çalışıyorlar, nefes alacak yerler arıyorlar ve bu kadar yaygınsa, kurumlardan çıkarılan insanlar binli rakamlarla ifade ediliyorsa iki soru doğal olarak sorulur: Tehlikeyse niye bu kadar geç fark ettiniz? Yok eğer burada bir abartılı müdahale, orantısız güç kullanılıyorsa bunun doğuracağı tahribat ne olacak?

“KERBELA VAKASI, SONUÇTA DİNDARIN DİNDARA YAPTIĞI GİBİ BİR VAKA”

Muhafazakarlar iktidara geldik, güçlüyüz, yapabiliriz mi diyor sizce? Nedir motivasyon?

Bence iki şeyi görmek lazım: Bir rövanşizm tehlikesini. Bütün rejimlerin kriz yönetiminde en çok zorlandıkları konu rövanşizmdir. Bunu Arap ülkelerinde, Afrika’da, hatta Balkanlar’da Kafkaslar’da gördü, hem de çok ağır biçimde gördük. İç savaşları tetikleyecek düzeye gelen geçiş dönemlerini yönetememe sancısı ve rövanşizm tehlikesi. Bu hem geleceği bloke eder, insanlar korkuyla seçmen davranışlarını değiştiremezler. ‘Biz bu imkânlardan mahrum kalırsak yarın nelerin hesabı sorulacak’ korkusu. İkinci önemli nokta şu: Siz yarın, yaptığınız her şeyin hesabını vereceğinizin varsayımıyla hareket etmek zorundasınız. Göğsünüzü gere gere şöyle diyebilmelisiniz: Ben çiğ süt emmedim diyeceğiniz bir psikoloji içinde olmanız lazım. Aynı şeyin size yapılmasını ister misiniz? Asla herhalde kimse istemez. ‘Olabilir, yarın da onlar bize yapsın fırsat bulurlarsa’ demez kimse, aklından bile geçirmez. İş şöyle bir yere geliyor. İslam tarihinin en başına geri dönüyoruz. Kerbela vakası, sonuçta dindarın dindara yaptığı gibi bir vaka. Bir tarafta kendisini otorite ve iktidar kabul ediyor, bana geçti diyor iktidar, öbür tarafı da asi, itaat etmeyen bir imam pozisyonunda görüyor ve öylece cezalandırıyor ki insanlık 14 asırdır o travmayı atlatamıyor. Hâlâ anıyor, hatırlıyor, acısıyla. Burada bir bilenme ve öfkeyi ne tetikler? Sorulması gereken soru budur. Hepimiz biliyoruz ki Türkiye’nin 90’lı yıllardan beri yaşadığı şiddet ve çatışma ortamının en önemli sebeplerinden biri 12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’dir. Bu Meclis’in kendi Cezaevi İnceleme Komisyonu’nun kayıtlarında onlarca beyanla sabit. Türk milliyetçisi insanlar Mamak’ta yaşadı, öbürleri Diyarbakır’da, başka yerlerde yaşadı. Türkiye 70’li yıllarda Ziverbey’de, 27 Mayıs’ta Yassıada’da. Kim tarafından kime yapıldığından bağımsız olarak bunların yaşandığı bir ortamı tümüyle geride bırakmaz ve hiç kimse için böyle bir ihtimali aklımızdan bile geçirmemekse esas olan şey, şunu düşünmek zorundayız: Tamam, siz biri suç işlemiştir, neyse cezasını çekecektir diye baktınız olaya. Peki onun o öfkeyle büyüyen çocukları, onun yakınları, onun yakın çevresi sonrasında sizinle aynı hülyalar, aynı ütopyalar, aynı geleceği kurgulamak, aynı ortak vatan, aynı güzel hayaller kurmak ister mi gerçekten? Yoksa o da sizden bunun intikamını öcünü almanın öfkesiyle mi birikir ve ona göre mi bir hayat hikâyesi çizer kendisine? Ya terk eder gider, sizin birikiminiz ya da ona sunduklarınız onda ortak bir aidiyet duygusu uyandırmaz. Peki geçmişi ne yapacaksınız? Geriye döndüğünüzde milli bayramlar, milli günler, ortak tarih, birlikte cephede öldü dedelerimiz, bu hikâyenin neresine koyacaksınız? Geleceğin hikâyesini tahrip ediyorsunuz, geçmişin canına okuyorsunuz, e nasıl birlikte yaşayacaksınız? O zaman gücü yeten yetene olacak.

“İKTİDAR UĞRUNA HER ŞEYİ GÖZDEN ÇIKARTABİLME PSİKOLOJİSİNDEYSENİZ İNSAN FITRATININ DIŞINA ÇIKMIŞSINIZ”

Dindar camianın kötü bir sınav verdiğini söylediniz. Neden sizce?

Bence orda tekrar kendi referanslarına gitmek lazım. Çünkü düşünce dünyasını ortak referanslarla yargılayabiliriz başka bir şey, bence o önemli ama kendi referans dünyasıyla bakalım. Peygamberin birinci sıfatı Muhammedül Emin. Peygamberin güven veren kişi olarak anılması elbette sadece kendi dostları için değildi. Hasımları, rakipleri ve düşmanları için, onu öldürmeye çalışanlar için bile bir anlam ifade ediyordu. Asla yalan söylemez, kandırmaz, boş vaatte bulunmaz, öyle bir güven veriyordu. Bir taraftan onu öldürmeye çalışıyorlardı bir taraftan emanete ihanet etmeyeceğini, mallarını mülklerini koruyacağını, kendilerine haksızlık yapmayacağına inanıyorlardı. Böyle bir referans dünyasından geliyorsanız, bunu bir şekilde içselleştireceksiniz. Tabii ki pratik insan doğası, böyle bir peygamberin vefatından daha birkaç yıl geçmiş, 20-30 yıl geçmiş Cemel Vakası, Sıffin Vakası, aynı peygamberin ümmeti iktidar mücadelesiyle birbirlerini öldürdüler. O insanlar iktidar odaklı bakıp nasıl hayatı birbirlerine zindan etmişlerse aslında bugün yaşadığımız vaka da bundan çok farklı değil. İslam dünyasının iç çatışmalarının gerek ulus için gerek 1200-1330 yıllık hikâyeye baktığınızda görüyorsunuz ki kavganın asıl sebebi ne ideolojik, ne düşünsel, inançsal, ne mezhepsel. Kavganın esası iktidarla, güçle, kaynakların kullanımıyla ilgili, egemenlik kurmayla ilgili. İslami çevre için söylüyorum, sizin varlık sebebiniz, misyonunuz toplumun ıslahı mı yoksa bir fesat çıkartmak mı? Net bir yol ayrımı var insanlık için. Elbette kimse kendini fesat çıkarıcı olarak tarif etmez, tam tersine bunu hep karşı tarafa yıkar ve kendisini ıslah edici, düzeltici, iyileştirici olarak tarif eder. Ama vaka baktığınızda somut ölçülebilir şeyler var. Bir toplumda hem dindarlaşma artıyor hem taciz olayları artıyorsa, bir anormallik yok mu? Bir tarafta yolsuzluk hırsızlık artıyor ama öbür tarafta imam hatip, daha çok cami varsa anormallik yok mu burada? Dinin varlık sebebi ne, o zaman bunu sorgulamak lazım. Din kötülükleri azaltma iddiasıyla var, insanların kurtuluşunu huzurunu, kötülüklerin azaltmasında görüyor. Bu yol ayrımında siz eğer insanlara elinizdeki güçten kaynaklı olarak kuralları ben koyarım, benim koyduğum kural esastır, en yapıyorsam mutlaka iyi yaparım, ben yanlış yapmam, ben yönetmeyi hak ediyorum diye bakmaya başladığınızda iki yanlıştan bir doğru çıkmıyor. Bir yerden sonra kınadığınız şeyleri uygulayan bir duruma düşüyorsunuz. İktidar elbette bir ateşten gömlektir ama onun uğruna her şeyi gözden çıkartabilme psikolojisindeyseniz zaten insan fıtratının dışına çıkmışsınız demektir. İnsanlar bunun için var olmadılar.

“SESSİZ KALDIĞINIZ ŞEYLERİN DE HESABINI VERECEKSİNİZ…”

“Bir toplum eğer sessiz kaldığı, seyirci kaldığı şeylerin de hesabını vereceğini bilirse ancak o zaman başka bir duruş ortaya koyar. Bizde bakış açısı daha çok şöyle: Ciddi bir sessiz çoğunluk var. Kötülük ve zulüm çarkının parçası değiller ama sessiz kalarak da o çarkın dönmesine katkı sunuyorlar. Örgütlü kötülük tarihin her döneminde vardır. İkinci dünya savaşında kamplarda bizatihi fiziki işkence yapanların sayısı belki yüzlü sayılarla ifade edilebilir ama o günkü Almanya’da yaşayan insanlar komşuları bu muameleyi görürken ses çıkartmamışlarsa o kara lekede, o insanlık utancında onların da payı vardır demektir. İş geliyor şurada kilitleniyor: Biz sessiz çoğunluğu iyiliğin etrafında durmaya nasıl katacağız? Siyaset bu anlamda nasıl bir rol oynayacak? Yoksa bunun karşı tepkisi tıpkı İslam’ın ilk yüz yıllarındaki iktidar mücadelesinden bıkan ya da yorulan insanların kenara çekilmesi gibi, ki Sufi gelenek böyle başlamıştır. ‘Ben bu zulmün ortağı olacağıma bari kenara çekileyim’ diye daha depolitize, daha bireysel kurtuluş arayışına iter insanları.”

Son dönemde hak temelli siyaset, yeni siyaset, alternatif siyaset gibi söylemleri sıklıkla dillendiriyorsunuz, biraz açabilir misiniz? Nedir hak temelli siyaset?

Sorunu tarif edip analiz edip çözümü sonra konuşmak lazım. Sorunu hangi çapta ya da ebatta görüyorsanız çözüm de ona göre planlayacaksınız. Sorunu bir şahıstan ibaret görüyorsanız, bir partiden, bir tabeladan ibaret görüyorsanız dersiniz ki ‘o şahıs olmasa dünya cennet olur’. O parti olmasa, o ülkenin uygulamaları olmasa… Bence sorun bu kadar basit değil, küresel bir kriz var. İnsanlık büyük bir sancı yaşıyor. Bunu korona salgını bunu ortaya çıkarttı, yoksa sebebi o değil. Sistemin, kapitalizmin krizleri vardı salgınla görünür hale geldi.

Alternatif kurarken, şöyle bir basitliğe düşmemek gerekir: Şu lider değişirse, bu partinin oyu artarsa, diğeri düşerse sorunlar çözülür. Hayır. Bu bir demokrasi krizi. Temsili demokrasi bence bitti. Magna Carta’dan bugüne devraldığımız Avam kamarası, lordlar kamarası hani temsil, bu çok değerli bir şey ama bir hala kayyımları tartışıyoruz. Milletvekillerinin cezaevinde olduğu bir ortamı tartışıyorsak evet hala temsili demokrasi bile yok bizde, diyebilirsiniz. Bu da bir bakış açısı ama bu, sorunu çözmeye yetmiyor. Temsili demokrasi tıkır tıkır işleseydi, başkanlığa geçmeseydik, parlamenter sistem güçlü olsaydı, çok mu sorunlarımızı çözmüş oluyordu? Şimdi nasıl bu sistem bizi uçurmadıysa göklere çıkarmadıysa eskiden de aman aman çok iyi bir noktada değildik.

“BİR DİP DAGA VAR, İMKÂN DA VAR, İHTİYAÇ DA…”

Var mı böyle bir hareket peki Türkiye’de? Ya da dipten gelen bir talep, bir dalga?

Hazır bir örgüt var, adres tarifi vereyim, öyle bir şey yok ama bence iki şey var: İhtiyaç var, en belirleyici olan bu. İkincisi imkan var. İmkan var derken de bence kenara atılmış, itilmiş ya da kendini dışlamış ciddi bir potansiyel var. Akademide de var bu, medyada da var. Alternatif siyasetse alternatif medya olur zaten. Alternatif siyasetse alternatif sivil toplum olur. Siz sivil toplumu sadece görünen üç beş büyük organizasyondan sayarsanız dip dalgayı göremezsiniz. Bence o dip dalga var. Ya da medyayı tirajı her gün biten gazetelerden ibaret ya da devletin desteğiyle ayakta duran medyadan ibaret görürsünüz ama çok değerli bir köşe yazarı Türkiye’nin sorunlarını çözecek çözüm önerisini bir yerel internet sitesinde yazıyor olabilir belki. Bizim onu bulup, onları buluşturup sonra da ‘yalnız değilsiniz, çaresizseniz, çare sizsiniz’, bir araya geleceksiniz ve doğruyu yapacaksınız. Bu doğruyu yapmak kar topunun büyümesi gibidir. Nereye doğru gideriz, ne kadar büyürüz, kimler buna katılır bu bence sonucun hesabı yapılacak bir iş değil. Her halükarda vicdanen kendinizi iyi hissetmek için yapmanız gereken bir sorumluluk. Bunun sonucunun ben iyi bir yer olacağına da ben inanıyorum. Biz üzerimize düşeni yaptığımızda, eğer layıksak hak ediyorsak oraya evriliriz. Yok eğer bunu başaramazsak da ne pahasına olursa olsun yönetmek, çok zengin olmak, ülkelerin başına bulunmak. Böyle bir sorumluluğumuz yok ki.

“BENİM İÇİN BİR ÖĞRENİM SÜRECİ”

Sizin için ‘milletvekilliğini bırakıp gitmeseydi iyiydi’ diyen çok fazla insan var. Kötü mü oldu gerçekten gitmeniz?
Belki daha görünür değiliz, sonuçta Kars’ta, Grup Başkanvekilliği ya da parti sözcülüğünden sonra çok kenarda bir pozisyon gibi görünebilir ama ben bunu iki açıdan önemsiyorum. Birisi Ankara’daki sorun çözme kapasitesi, hani merkeziyetçilikle ilgili handikap var önümüzde. Eğer bir sistem merkeziyetçileştiği için hantallaşıyorsa, siz çözümü yerelde, tabanda, toplumda aramak zorundasınız. Bunun imkanı ve karşılığı var mı? Ben yaşadığım bu 1,5 yıllık süreci eğitim süreci olarak sayıyorum. Toplumu daha çok tanımak, yerel dinamikleri anlamak, yerel siyaset nasıl inşa edilir, çıkar ilişkileri, kamu yararı, siyaseti ne için yapıyoruz… Kendimi kurtarıcı gibi yukarda gören biri değilim. Bunlar lider hastalıkları. Kendinde güç vehmetmek, yeryüzü tanrılığı diye bazı psikologların tarif ettiği şeyler. Kurtar bizi baba, sendromu. Ahlaki politik toplumu buradan çıkartmamız gerekiyor. Ankara’dan birileri gelip Kars’ı kurtarmayacak. Evet biz bir görev ifa ediyoruz ama aşağıdan yukarıya bunu öreceğiz, örgütleyeceğiz. Biz merkeziyetçilikten şikayetçi oluyorsak yerelden ilmik ilmik örmeyi göze alacağız. Sonra bunların toplamından bir şey çıkar, o başka bir şey. Kendim için bir öğrenim süreci olarak görüyorum. Yerel demokrasi okulu okuyorum, diyorum soranlara. Alternatif inşası böyle dönemlerde çok daha önemlidir. Fetret dönemlerine çok benzetiyorum bu dönemi. Bizim güzel modellere ihtiyacımız var, sadece güzel söze değil. Uygulama görmek istiyor insanlar. Gerçekten paylaşıyor muyuz? Gerçekten hakça yönetebiliyor muyuz, bu mümkün mü görmek istiyor. Kars’ta bu sınavı vermenin çabası içerisindeyim.

“ORHAN PAMUK’UN KAR ROMANINDAKİ KASVET HÂLÂ KARS’TA VAR”

Orhan Pamuk’un Kar romanında anlatılan kasvetli ve siyasi aidiyetlerin gölgesindeki Kars’la bugünkü Kars arasında fark var mı?

Orda çizilen insan profilinin bence bir haklılık payı var. Bir şehrin karamsarlaşması, bir şehrin insanlarının kafalarının arkasında başka bir şey olması bir toplumsal psikoloji sorunudur. Bunun da sebeplerini irdelemek lazım. Kars’ın çok savaş ve göç görmüş bir toplum olmasının bir tarafıyla zenginlik kattığı kanaatindeyim, çoğulculuk, farklı ya da ötekini anlamak tanımak anlamında adeta bir büyükşehir gibi yaşadı Kars. En azından son 120 yıldır öyle. Kozmopolit bir şehir. Bu durum avantajlar yığını çıkartıyor. Ama bir taraftan da günahlar zinciri var. Sabıkalarınız var. geçmişte dedelerinizin kimin köyünü gasp ettiği, kimin evine, mülküne konduğu, hangi kilisenin taşını söküp ahır yaptığıyla ilgili de günahlarınız var sicilinizde. Acılarınız da var, uğradığınız katliamlar, vahşetler var. İktidar değiştiğinde, orayı başka bir ordu ele geçirdiğinde komşunuzun ölme ihtimali de var, sizin komşunuz tarafından öldürülme ihtimaliniz de var. Bu insan psikolojisinde çok iyi şeylere tekabül etmiyor. Ben romandaki o kasvetin bundan beslendiğini düşünüyorum.

Var mı o kasvet hala?

Ne yazık ki var. Belediyecilikte yaşadığımız sorunların da o psikolojiden kaynaklandığını düşünüyorum bazen insanlara durumu anlatmakta zorlanıyorsunuz. Herkes sadece duymak istediğini dinliyor. Siz 15 dakika 20 dakika konuşuyorsunuz, o sizin konuşmanızdan kendi işine geleni esnettiği bir cümleyi alıyor ve bütün şehre onu yayıyor. Oysa siz başka bir şey konuşuyorsunuz. İletişim ağızdan çıkanın kulağa gitmesi değildir, aynı zamanda kalpten kalbe bir şeyin mesajın, niyetinizin, varsayımınızın, zannınızın dikkate alınmasıdır. Oysa bir cımbızlama ve aleyhte karalama kampanyasına çevirme alışkanlığı hala bazı hemşerilerimizde var. Bütün toplumu, bütün Kars’ı suçlamak için söylemiyorum ama bunun beslendiği bir psikolojik ortam var. O psikolojik ortamı belki de değiştirmek lazım. Mesela mevsim koşulları nedeniyle insanımız kış aylarında üretime katılmıyor. Kahve sayımız haddinden fazla. Üretimden tamamen çekilmiş, hayatını kumar masasında geçiren insan profilinden bahsediyorum. Bunlar şehrin zenginleri. Bunlar şehirde bazen siyasette ya da başka alanlarda görünür insanlar. Şehrin geçmiş mirası, zenginliği de korkuları da, kasvet de aynı şeyden besleniyor.

[Yavuz Genç] 8.9.2020 [Kronos.News]

Bir hafta önce devleti ağırlayan kaymakamı da ihraç ettiler

İçişleri Bakanlığı, terör örgütü üyeliği iddiasıyla 43 mülki amiri ihraç etti. 26 Ağustos’ta AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve komutanlarla fotoğraf çektirip Malazgirt paylaşımı yapan Ahlat Kaymakamı Erkan İsa Erat da listede.
BOLD – Doğu ve Güneydoğu illerinde görevli vali yardımcısı ve kaymakamların ağırlıklı olduğu 43 İçişleri Bakanlığı personeli, terör örgütü üyeliği iddiasıyla açığa alınıp meslekten atıldı. Bir hafta önce 1071 Malazgirt Zaferi etkinliğinde devletin zirvesini ağırlayan Ahlat Kaymakamı Erkan İsa Erat da açığa alınanlar arasında.

Kaymakam Erkan İsa Erat devlet protokolü ile fotoğraflarını paylaşmıştı.

HEPSİ İLE TEK TEK FOTOĞRAFINI PAYLAŞMIŞTI

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler, Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz ile ayrı ayrı hatıra fotoğrafı çektiren Kaymakam Erat, bu kareleri sosyal medya hesabından ‘1071 Ahlat etkinliğimizden’ diyerek paylaştı. Erat, Ahlat’taki görevine 28 Ağustos 2019’da başlamıştı.


8.9.2020 [Bold Medya]

Doğuda öğrenciler ortaokuldan sonra eğitimden kopuyor

Ülkenin batısı ile doğusu arasında eğitimdeki eşitsizlikler her geçen yıl derinleşiyor. Lise düzeyinde okullaşma oranı, Güneydoğu Anadolu’da yüzde 70’lere kadar geriledi. Doğu kentlerinde öğrenciler, ortaokuldan sonra eğitimden kopuyor.

BOLD – Milli Eğitim Bakanlığı, “Eğitime eşit ve adil şartlar altında erişimin sağlanması” konusunda sınıfta kaldı. Resmi istatistiklere göre, eğitime erişimde Türkiye’nin batısı ve doğusu arasındaki makas iyice açıldı. Türkiye’nin batısı okul öncesi eğitimde yüzde 75’in üzerinde okullaşma oranı yakalarken bu oran Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yüzde 65’e kadar düştü.

DOĞU’YA GİDİLDİKÇE EŞİTSİZLİK ARTIYOR

BirGün’den Mustafa M. Bildircin’in haberine göre Türkiye’de eğitimin en büyük sorunları arasında yer alan fırsat eşitsizliği, Doğu’ya gidildikçe kendisini daha da yakıcı şekilde hissettirdi. Okul öncesi eğitim çağındaki 3-5 yaş grubu çocukların Batı Marmara’da 51,02 olan okullaşma oranı, Doğu Anadolu’da yüzde 37,16’ya kadar geriledi. Eğitime erişimde bölgeler arasındaki farklılık, lise kademesinde daha da belirgin hale geldi. Lise kademesinde Batı Marmara’da yüzde 87,58, Doğu Marmara’da yüzde 90,82 olan net okullaşma oranı Kuzeydoğu Anadolu’da yüzde 72,79, Güneydoğu Anadolu’da ise yüzde 71,74 olarak gerçekleşti.

ÖĞRENCİLER LİSEYE DEVAM EDEMEDİ

Ortaokul kademesinde görece yüksek okullaşma oranı yakalayan bölgelerde, lise düzeyinde bu oranlar korunamadı. Özellikle Türkiye’nin doğusunda, ortaokuldan liseye geçişte çok sayıda öğrenci eğitim dışında kaldı. Buna göre, ortaokulda yüzde 94,82 okullaşma oranı yakalanan Doğu Anadolu’da, lise kademesinde bu oran yüzde 73,86’ya kadar düştü. Güneydoğu Anadolu’da ise bu oranlar ortaokulda yüzde 94,96, lisede ise yüzde 71,74 olarak kaydedildi.

EŞİTSİZLİKLERLE İLGİLİ MEB’İN YOL HARİTASI YOK

Okullaşma oranının azalmasında ekonomik krizin temel belirleyici olduğunu söyleyen Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, “Yoksullaşmanın yanı sıra okul türü sayısının yetersizliği, çocuk işçiliği anadilinde eğitim hakkının yok sayılması ve eğitimde özelleştirme politikaları da okullaşma oranlarının düşük olmasının başlıca etkenleridir” dedi. Aydoğan, yoksul ailelerin çocuklarının eğitimden kopuş sürecinin hızlandığını anlatarak, bölgeler, iller hatta semtler arası eşitsizliklerin her geçen gün daha da derinleştiğini kaydetti. Aydoğan, eğitime erişim ile ilgili eşitsizliklerin giderilmesine ilişkin MEB’ in bir yol haritası ve planlamasının bulunmadığının altını çizdi.

8.9.2020 [Bold Medya]

Maske takmak ev hariç her yerde zorunlu hâle getirildi

Koronavirüs önlemleri için yayımlanan yeni İçişleri Bakanlığı genelgesine göre kamuya açık cadde, sokak, park, bahçe, piknik alanı, sahiller, toplu ulaşım araçları, iş yerleri, fabrikalar gibi tüm alanlarda maske takılması zorunlu hâle getirildi.

BOLD – İçişleri Bakanlığı’nın 81 il valiliğine gönderdiği ‘Kovid-19 Tedbirleri’ konulu ek genelge ile Türkiye geneli meskenler hariç her yerde maske takma zorunluluğu başladı. Genelge kapsamında şehir içi toplu ulaşım araçlarında ayakta yolcu alımı durduruldu. Raylı sistem araçları ile metrobüste hangi oranda/sayıda ayakta yolcu alınabileceği kararı il/ilçe umumi hıfzıssıhha kurullarına bırakıldı. Ayrıca restoran, kafe gibi bütün yeme-içme veya eğlence yerlerinde saat 24:00’ten sonra canlı ve kayıt dahil her türlü müzik yayınına yasak getirildi. İşte söz konusu Bakanlık kararında yer alan önlemler:

HER TÜRLÜ TEDBİR VALİ VE KAYMAKAMLARCA SAĞLANACAK

– Vatandaşların toplu bulunduğu/bulunabileceği yerler (pazar yerleri, sahiller vb.) ile kafe, restoran vb. yeme içme ve eğlence mekanlarında; Sağlık Bakanlığı Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberi ile İçişleri Bakanlığı’nın ilgili genelgelerinde belirtilen salgınla mücadele amacıyla alınan tedbirlere ve belirlenen kurallara uyulması hususundaki denetimlerin süreklilik taşıyacak şekilde etkinliğinin artırılmasına yönelik gerekli tedbirler vali ve kaymakamlarca alınacak.

İDARİ PARA CEZALARININ TAHSİLİNDE HASSAS OLUNACAK

– Virüsle mücadele kapsamında alınan tedbirlere riayet etmeyen gerçek ve tüzel kişilere (işletmeler vb.) uygulanan idari para cezalarının tahsili konusunda vali/kaymakamlarca gerekli hassasiyet gösterilecek.

– Vali/kaymakamlarca yukarıda belirtilen esaslar çerçevesinde gerekli kararların Umumi Hıfzıssıhha Kanunu 27’nci ve 72’nci maddeleri uyarınca ivedilikle alınacak. Uygulamada herhangi bir aksaklığa meydan verilmeyecek ve mağduriyete neden olunmayacak. Kararlara uymayanlara Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ilgili maddeleri gereğince idari işlem tesis edilmesi ve konusu suç teşkil eden davranışlara ilişkin Türk Ceza Kanunu 195’inci maddesi kapsamında gerekli adli işlemler başlatılacak.

8.9.2020 [Bold Medya]

AYM’nin hak ihlali kararı sonrası KHK’lı hukukçudan baroya avukatlık başvurusu

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden KHK ile ihraç edilen Cenk Yiğiter, yarım kalan avukatlık stajını tamamlamak için Ankara Barosu’na müracaatta bulunacak.

BOLD – Anayasa Mahkemesi’nin (AYM), KHK’lılara avukatlık yaptırılmamasını hak ihlali sayan kararı bugün Resmi Gazete’de yayımlandı. KHK ile Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden atılan, akademisyen Dr. Cenk Yiğiter gelişme sonrası avukatlık stajına kaldığı yerden devam edebilmek için Ankara Barosu’na başvuracağını belirtti.

AYM: HAK İHLALİ VAR

AYM, serbest avukatlık yapmaları engellenen kişilerin özel hayata saygı hakkı ve adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma haklarının ihlal edildiğine hükmetmişti.

Yiğiter, kamu görevinden ihraç edilmesinin ardından Ankara Barosu’na avukatlık stajı için başvurmuştu. Staj bitmek üzereyken, Yiğiter’in KHK’lı olduğu gerekçesiyle avukatlık yapamayacağı belirtilmişti. Tartışmalara neden olan uygulamaya, AYM aldığı hak ihlali kararlarıyla son noktayı koydu.

8.9.2020 [Bold Medya]

Acun, Alev ne Nazan’dan haber var: Sloganlarımız size ulaşıyor mu?

Ankara Yüksel Caddesi’nde “İşimizi geri istiyoruz” eylemleri yaptıkları için tutuklanıp Sincan Cezaevine gönderilen KHK’lı Acun Karadağ, Nazan Bozkurt ve Alev Şahin’den mektup var.
BOLD – Acun Karadağ’ın sosyal medya hesabından paylaşılan mektupta üç arkadaş, “Her akşam 18.00’de havalandırmadan attığımız sloganlarımızın sesi size ulaşıyor mu?” dedi.

“YÜREKLERİMİZ HALA AYNI RİTMDE ATIYOR”

Canımız Direniş Dostları hitabıyla başlayan kısa mektupta üç KHK’lı kendisini destekleyenlere sesleniyor. Hapiste de direnişe devam ettiklerini, 1391. günde olduklarını söylüyor. “Sesimizi size ulaşıyor mu?” diye soran üç arkadaş sevenlerine şöyle hitap ediyor:

“Biz sizin sesinizi payımıza düşen gökyüzünden duyuyoruz. Yüreklerimizin hala aynı ritmde attığını hissediyoruz. Saçlarınızdan toprağa tutunduğunuz bastonunuzdan, sevimli pantolon askınızdan, çekim yapan ellerinizden, direnen serçe bedeninizden, Köroğlu’nun kızına duyduğu sevgiden tanırız biz sizi.”

“DOĞAYI VE HAYATI SARSACAK SAAT YAKINDIR”

İki hafta önce tutuklanan Karadağ, Bozkurt ve Şahin neden hapsedildiklerini bildiklerini ifade ediyor ve kendilerini hapsedenlere de koğuştan bir mesaj gönderiyor: “Bizi hapsedenler direnişin dört duvar arasına sığmayacağını bilmiyorlar. Onu öğreteceğiz. Buradan çıkacak ve yine alanlarda İşimizi Geri İstiyoruz’ sloganını yükselteceğiz.”

KHK’lılara ve destekçilerine selam göndererek mektuplarına son veren üç arkadaş, “Asla vazgeçmeyin, belli ki yakındır doğayı ve hayatı sarsacak saat” ifadelerini kullanıyor.

8.9.2020 [Bold Medya]

“Tutuklu gazeteci, siyasetçi ve aktivistler Erdoğan’a biat etmedikleri için içeride”

Kemal Kılıçdaroğlu, Tayyip Erdoğan’ın eleştirerek tutuklu gazeteci, siyasetçi ve aktivistlerin biat etmedikleri için içeride olduklarını dile getirdi. Koronavirüs ile ilgili halkın kandırıldığını söyledi.
BOLD – CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Parti Meclisi öncesi konuştu. Koronavirüs sürecinde güvenin yitirildiğini dile getiren Kılıçdaroğlu, vaka sayılarının gerçeği yansıtmadığını söyledi. Yarın görülecek Oda TV davasının siyasi intikam davası olduğunu savundu. Tutuklu gazeteci, siyasetçi ve aktivistlerin AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a biat etmedikleri için içeride olduklarını vurguladı. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından öne çıkan başlıklar şunlar:

  • Koronavirüs rakamlarının gerçek olmadığını ben de, siz de, doktorlar da biliyor. Ama ne olursa olsun bizler mücadelemizi sürdüreceğiz.
  • Hastaneler, yoğun bakımlar tıka basa dolu. Bu, devletin iyi yönetilmediğini gösteriyor.
  • Bilim Kurulunun sözcüsü yok her kafadan bir ses çıkıyor. Vatandaş bu kişilerin çelişkili sözlerine tanık oldu.
  • Bu süre içinde sürekli muhalefet yapmamaya, hükumeti doğru yönlendirmeye çalıştık. Ama ne yazık ki Sağlık Bakanı bir süre sonra bütün güveni yitirdi. Çünkü ‘sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla…’ dedi.
  • Sayın Cumhurbaşkanı doktor değil ki. Erdoğan ne talimatı veriyor size? Bu talimattan sonra olaylar tamamen güvensiz bir ortama sürüklendi. Bugün vaka sayıları da ölümler de gerçeği yansıtmıyor, bunu herkes biliyor.
  • 18 yıldır bu ülkeyi yöneten bir kişi 5 maskeyi dağıtamıyor. 5 maskeyi dağıtamayan bir siyasal iktidarın Türkiye’yi bu buhrandan çıkarmasının imkanı yoktur.
  • Saray’dan Türkiye farklı mı görünüyor? Bu kadar kısır, bu kadar öngörüsüz, bu kadar basiretsiz bir yönetim Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilktir.
  • Herkesi kendi köleleri olarak görüyorlar. Bu mantıkla devlet yönetilmez, bu mantıkla bir ülke ancak felakete sürüklenir.
  • Bunlar yatsınlar kalksınlar CHP’li belediyelere dua etsinler. Eğer bu ülkede bir infial yoksa bunun sebebi CHP’li belediyelerin bütün engellemelere rağmen hiçbir ayrım yapmadan hizmet yapmasıdır.
  • Yardım paraya bile el koydular bunlar, bunların bu dünyada yatacak yeri yoktur!
  • Ekonomik buhran giderek derinleşiyor. Erdoğan’a sesleniyorum, senin sarayında ve senin beslemelerinin hanelerinde 1168 lirayla çalışan var mı?
  • Birden fazla aylık alanlar varken 1168 liraya yüz binleri mahkum ettin. Sonra da ortaya çıkıp ‘Türkiye güçlüdür’ diyorsun, sen güçlüsün!
  • Yargıyı, parlamentoyu arkana aldın. Bu güç geçici, bu millet sandığa gidecek ve seni yolcu edecek.
  • Barış Pehlivan, Murat Ağırel. Efendim bunların suçu çok önceden açıklanmış bir MİT mensubunun kimliğini açıklanması oldu.
  • Erdoğan açıkladı, definin yapılacağı yerde muhtar çağrı yaptı. Ve bunları Oda TV yayınladı. Erdoğan açıklıyor, milletvekili açıklıyor, muhtar açıklıyor suç değil ama Oda TV’de yayınlanınca suç.
  • Barış Pehlivan, Murat Ağırel boşu boşuna içeride yatıyor.
  • Tutukluluk nedenleri ne: Kaçma şüpheleriymiş. Suçlular kaçar, bunlar suçlu değil ki.
  • Müyesser Yıldız, Ankara’da hapiste… İşin garip tarafı, hala iddianamesi hazırlanmıyor. Neden hazırlanmıyor, Trump’ın Merkel’in mi telefon etmesi lazım.
  • Kimin bir günde yargılanıp Almanya’ya gönderildiğini herkes biliyor.
  • Aynı şekilde Erdoğan’ın emirlerinin dışına çıkmayan RTÜK de Tele 1’e 5 gün kapatma cezası veriyor.
  • Suçu ne; gerçekleri halka anlatmak… Gerçeklere tahammül edemiyorlar, korkuyorlar. Kimin gücüyle RTÜK’ün gücüyle.
  • Osman Kavala neden içeride? AİHM hak ihlali var diyor. Erdoğan istedi diye içeride.
  • Selahattin Demirtaş… AİHM tahliye edilmesi lazım diyor. Anayasa’ya göre de AİHM kararlarının iç hukuka üstünlüğü var. Erdoğan diyor ki uygulamayın. Niçin? Selahattin Demirtaş ‘seni başkan yaptırmayacağız’ dedi.
  • Madem sen beni yaptırmayacaksın o zaman içeride kalacaksın diyor. Sanıyor ki Osman Kavala da Selahattin Demirtaş da ben ettim sen etme diyecekler. Asla demezler.
  • Haksız yere içeride tutulanlar içeride kaldıkları süreyi göğüslerinde hep bir şeref madalyası olarak taşıyacaklardır.
  • Adaletsizliğe karşı en büyük mücadeleyi bedel ödeyerek biz yerine getirdik diyeceklerdir.


8.9.2020 [Bold Medya]

Cezaevinin nabzı ‘Kovuş Gaztesi’nde atıyor: Çekirdek piyasasında son durum ne? [Sevinç Özarslan]

Tutuklandığında kızı 27 günlüktü ve hastane yatıyordu. Moralini bozmadan 16 ay hapis yattı. Herkese neşe kaynağı oldu. Gazete bile çıkardı. İşte mühendislik öğrencisi Recep Gündüz’ün hikayesi…

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Bir hapis, bir hastane, bir de asker arkadaşlığı unutulmaz derler. 16 ay hapis yatan öğrenci Recep Gündüz o unutulmayacak arkadaşlardan biri. 6,5 ay Bilecik M Tipi Cezaevinde kalan Gündüz kader arkadaşlarını mutlu etmek için bir “Kovuş Gaztesi” hazırlamış.

Mahkeme kağıtlarının arasında dışarıya çıkarabildiği gazete, içeriden günlük yaşama dair haberler veriyor hem de eğlenceli üslubuyla dikkat çekiyor. “Hapiste kaldığım süre içinde her zaman dinamik, enerjik bir insandım. Oraya tabiri caizse oradaki insanlara moral vermek üzere gittiğimi düşündüm hep. O motivasyonla yaşadım” diyen Gündüz artık Fransa’da yaşıyor ve yine arkadaşları için kah Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, kah Birleşmiş Milletler’in önünde yapılan protestolara katılıyor.

“Elimde tuttuğum çiçek aslında bir turp. Çimlenmeye yüz tutmuş turpu bir pet şişeyi kesip altına biraz su koyarak yerleştirdim, her gün güneş yer değiştirdikçe onun da yerini değiştirdim, sonuçta yeşillendi, çiçek açtı. Birçok arkadaş onunla ilgilendi ve fotoğraf çektirdi. Çünkü koğuşumuzdaki tek yeşillik, tek çiçekti.”

TUTUKLANDIĞINDA KIZI 27 GÜNLÜKTÜ

Recep Gündüz Cemaat soruşturmaları kapsamında 18 Eylül 2017’de tutuklandığında Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi İnşaat Fakültesinde mühendislik öğrencisiydi. Son sınıfta okuyordu. Aynı zamanda evli ve yeni doğmuş bir kız çocuğunun babasıydı. Kızı daha 27 günlüktü. Tutuklandığı sabahın gecesinde hastanedeydiler. Kızını götürmüşlerdi. Doktor, “durumu çok ciddi, sabaha çıkmayabilir” demişti ve hastaneye yatırmışlardı. Karı-koca o gece evlerine döndüler. Çocukları sabaha çıkar mı çıkmaz mı, ne olacak diye düşünürken sabah polis kapılarını çaldı.

Recep Gündüz, gözaltına alındı. Bir gün Bursa Emniyet Müdürlüğünde, 8 gün Bilecik’te nezarette kaldıktan sonra tutuklanıp Bilecik M Tipi Cezaevine gönderildi. Recep 6,5 ay kaldığı Bilecik’te -daha sonra Düzce T Tipi Cezaevi’ne sevk edildi- hem kendi sıkıntısını unutmak hem de arkadaşlarına moral vermek için gazete hazırladı.

Gazetede yok yok. Gündem başlığı altında tahliye olanlardan ve tutuklananlardan haber veriliyor. KHK uzmanından yorumlar, çekirdek piyasasındaki son durum, Cevdet hocanın fetvaları ve daha neler neler. Bulmacasından akrostişine, spora kadar her şey düşünülmüş. Sağlık köşesi cezaevi ve hastane arasında sıkışıp kalan, tedavileri geciktirilen hasta tutukluların yaşadığı gerçekliğe ışık tutuyor. Değişen Hayatlar dizisi bölümünde ise değişimler, dönüşümler, hapishanede razı olunan imkanlar ve anlar anlatılıyor.

Recep Gündüz: “Arkadaşlarıma tatlılar, meyve tabakları, yemekler hazırlıyordum. Maksat onları dinamik tutmaktı. Gazete fikri de öyle çıktı. Arkadaşları tebessüm ettirebilmek için ne yapabilir diye düşünürken ortaya çıktı. Daraldığım zamanlar tabi ki oldu. Özellikle mahkeme dönüşlerinde. Ama bir gün tahliye olacağıma inancımı hiç kaybetmedim.”

“SUDOKU BULMACASIYLA HABERLEŞİYORSUNUZ” DEDİLER
Recep Gündüz kabına sığmayan neşeli kimliğinin yanı sıra itiraz eden, boyun eğmeyen bir kişiliğe de sahip. Bu yüzden cezaevinde başı derde girmiş ve 3 gün hücre cezası almış. Ancak gelin görün ki infaz hakimliği onu haklı bularak cezası sonlandırmış. Sudoku bulmacası nedeniyle başlayan olayı Gündüz şöyle anlatıyor:

“Bilecik’te idare ve personelle yaşadığım sıkıntılardan dolayı 3 günlük hücre cezası verildi. İtiraz ettim. Sudoku bulmacasını çok seven bir arkadaşım vardı, birlikte çok çözerdik başka bir cezaevine nakil olunca orada çözemediği bir bulmacayı mektupla bana göndermiş. Cezaevi yönetimi de siz bunun üzerinden haberleşiyor musunuz, bu sizin gizli haberleşme ağınız mı diyerek koğuş araması yaptıklar. İçinde sudoku bulmacası olan gerek gazete, gerek defterimize çizip çözdüğümüz bulmacaları hepsini topladılar.

İçeride tuttuğum şiir ve günlük defterim vardı. Günlüklerimden birinde cezaevi personeliyle ilgili yazdığım cümlelerin hakaret olduğunu düşünerek hakkımda disiplin soruşturması açtılar. Neticesinde 3 günlük hücre cezası verdiler. İnfaz hakimliği beni haklı buldu. Defterim şahsi olduğunu, onların açıp okuyacağını söyleyerek hücre cezasını bozdu. Onlar da beni sürgün ettiler. Tabiri caizse sürdüler. Düzce T Tipi Cezaevine. 9,5 ayda orada kaldım.”

Tahliye olduktan sonra hemen üniversiteye gittim. Yarım kalan derslerimi tamamladım. Yine bir darbe günü olan 12 Eylül 2019’da son sınavıma girerek mezun oldum. Ardından 18 Eylül’de Meriç üzerinden Yunanistan’a çıkmak üzere yola çıktım. Ancak Karaağaç’ta ben ve arkadaşım, oranın köylüsü olduğunu düşündüğümüz iki kişi tarafından gasp ve darp edildik. Yüzlerinde maske, ellerinde pompalı tüfek ve bıçakla gelmişlerdi. Kendilerini asker olarak olarak tanıttılar. Devriye gezen asker olduklarını söylediler. Paramız pulumuz telefonumuz neyimiz varsa aldılar. Geri dönmek zorunda kaldık. 6 gün sonra 24 Eylül 2019’da geçtik. Yunanistan’da iki hafta kaldıktan sonra Fransa’ya geldim.

[Sevinç Özarslan] 8.9.2020 [Bold Medya]

Kız öğrencilere işkence: Külotunu indirip otur-kalk yaptırdılar! [Sevinç Özarslan]

Uşak’ta gözaltına alınan bir kız öğrenci Bold Medya’ya konuştu: “İki kez çıplak aramaya maruz kaldım. Pantolonu tamamen çıkarttırdılar. İç çamaşırımı dizlerime kadar indirip otur-kalk yaptırdılar. Bunu hem İzmir’de hem de Uşak’ta yaşadım.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Geçen hafta Uşak’ta Cemaat soruşturmaları kapsamında 23’ü kız öğrenci olmak üzere toplam 27 kişi gözaltına alındı. Yer olmadığı için Uşak KOM ve Asayiş Şube’de 5 gün kalan öğrenciler 4 Eylül’de Uşak Adliyesinde mahkemeye çıkarıldı. Öğlen 13.30’da başlayan mahkeme 18.00’de bitti ve 22 öğrenci yurt dışı çıkış yasağıyla serbest bırakıldı. 1’i öğrenci olmak üzere 5 kişi ise tutuklandı. Öğrenciler 5 gün boyunca avukatlarıyla sadece resmi ifadeleri alınırken görüşebildi. Onun dışında özel görüşmek isteyenlerin talepleri reddedildi. Ayrıca öğrencilerle “özel mülakat” adı altında resmi olmayan, psikolojik baskının çok fazla boyutta olduğu görüşmeler yapıldı. Bir öğrenci bu sorgu sırasında 3 kez bayıldı, dışarı çıkarılıp hava aldırıldıktan sonra sorgusuna devam edildi.

Hepsi Uşak Üniversitesi öğrencisi olan ve serbest bırakıldıktan üç gün sonra kendisini toparlayabilen bir kız öğrenci (kimliğini güvenlik gerekçesiyle gizli tutuyoruz) yaşadıklarını Bold Medya’ya anlattı. Kadın polisler tarafından 2 kez çıplak aramadan geçirilen öğrenci, külotunu dizine kadar indirdiklerini ve otur-kalk hareketi yaptırdıklarını söyledi. Tutuklananlar arasında bulunan, yeni ameliyatlı, 30 yaşındaki Büşra Elbüken’in yaşadıklarına da yakından tanıklık eden öğrencinin anlattıkları, Türkiye’de işkencenin geldiği noktayı bir kez daha gözler önüne serdi.

Nerede, nasıl gözaltına alındınız? İlk nereye gittiniz?

Gözaltına alınmam bile benim için büyük bir şok oldu. Bizi ilk Bozyaka’ya (İzmir) götürdüler. Sabah 09.00 gibi Bozyaka’daydık. Orada sadece bir kişiyi tanıyordum. 13-14 kız vardık. Bozyaka’daki polisler bize iyi davrandı. Sadece şu çok sıkıntı oldu. Başörtülerimizi açtırdılar. Benden öncekiler tülbent ile duruyorlardı. Ben boneyle kalmak zorunda kaldım. Biraz direndim ama kabul etmediler. “Benim karım da gelse buraya” aynı muameleye tabi olacak dedi.

Erkek polisler mi başınızı açtırdılar?

Orada hem kadın hem erkek memurlar var. Zaten nezarethaneler 7/24 kamera ile izleniyor, bizi kadınlar nezarethaneye götürse dahi erkekler izliyordu. Yürüme alanında bizi görüyorlardı. Ben gömlek giymiştim, yakalarını kaldırıp kendimi örtmeye çalıştım ama onu yapamayanlar da vardı.

Arama yaparken neler yaşadınız?

Arama yapılırken soyunduk. Üst tarafımda bady ve üst iç çamaşırı kaldı. Yani üst iç çamaşırımı kaldırıp sırtıma ve ön tarafıma baktılar. Sütyenimizi kaldırarak elle kontrol ettiler. Eldivenle yaptılar bunu. Saçıma baktılar. Toka, yüzük vs. demir, metal varsa aldılar.

Belden aşağınızı nasıl aradılar?

Altta pantolonu tamamen çıkarttırıyorlar. İç çamaşırınızı dizlerinize kadar indirip otur kalk yaptırdılar. Dokunma yok ama ben body’yi biraz aşağı doğru indirip mahrem yerimizi kapattım ama bazı arkadaşlara ona bile müsaade etmediler.

Nasıl yani, bir saniye anlamadım? Külodunuzu mu çıkarttırdılar?

Evet, indirmek zorunda kaldık ve ayaktayken otur kalk pozisyonu yaptırdılar (derin bir nefes alıyor)… Sebebini bilmiyorum. Bunu herkese yapıyorlarmış. Uşak’ta da yaptılar. Ben belden aşağıyı body ile saklayabildim, beni görmediler diyebilirim ama o bile psikolojik olarak çok yoran ve kıracı bir durumdu.

Görüp görmemesi önemli değil, sizi üzmek istemem ama bu yaptıkları işkence. Ve çok büyük bir haksızlık.

Evet öyle, atlattım diyebilirim… Yapacak bir şey yok, yaşamamız gerekiyormuş demek ki. İleride hukuksal olarak hakkımı arayacağım. Bu arada ilk gözaltına alındığımızda İzmir’de darp raporu için bizi hastaneye götürdüler. Çok detaylı bir şekilde kontrol edildik. Yeşilyurt Hastanesinde de korona testi yaptılar.

Çıplak arama yaparken, özel gününde olan öğrenciler var mıydı?

Beni tek başıma bir odada kadın polis aradı. Öyle bir şeye tanık olmadım ama öğrenciler arasında özel gününde olanlar vardı. Tek tuvalet vardı ve herkes orayı kullanmak zorundaydı. Oradan biliyorum. Bana çıplak arama yapıldı ama herkese yapıldı mı bilmiyorum, mesela özel gününde olan öğrencilere otur-kalk yaptırdılar mı, ne yaşadılar bilmiyorum.

Uşak’a ne zaman gittiniz?

16.30’a kadar nezarethanelerde kaldık. Yemeklerimizi verdiler. O konularda ne İzmir’de ne Uşak’ta bir sıkıntı yoktu. Aç bırakılma, susuz kalma gibi. Allah var, bu konuda haklarını yiyemem. Resmi evraklar hazırlanınca Uşak KOM Şube’den büyük bir otobüsle geldiler. 12 kişiydik yanlış hatırlamıyorsam, önce Manisa Emniyet’e gittik, oradan 1 kişiyi aldık, Salihli Emniyet’e gittik, oradan da 1 kişiyi aldık. 14 kişi Uşak’a teslim edildik. Yarımız KOM Şube’ye, diğer yarı Asayiş Şube’de kaldık. Arama muayenesi Uşak’ta da yapıldı. Toplamda 27 kişi gözaltına alınmış sanırım.

Aynı şekilde çamaşırınızı yine mi çıkardınız?

Evet dizlere kadar indirip ve 3 defa otur kalk yaptık. İlk gece ifadelerimiz alınmadı. Zaten gece 23.00 gibi varmıştık oraya. Sabah ifadeler başlandı. Normalde bizim gözaltı sürecimiz savcılığın talimatıyla 4 gündü. Ama biz 5 gün kaldık. Bunun usulsüz olduğunu avukatlar mahkemede söyledi. Çünkü biz nezarethaneden çıkış yaptığımıza dair imzaları attık. Ona rağmen adliye nezarethanesinde gözaltında kalmaya devam ettik.

İfadeler alınırken ne yaşadınız?

Bizi pazartesi aldılar. Salı günü ifade vermeye başladık. Normalde avukatla ifadeye girmemiz gerekiyormuş. Ama bilmiyorduk. Kızlar zaten 19, 20, 21 yaşında. Hayatlarında hiç böyle bir şey yaşamamış. Ben de dahil. Nerede susma hakkımızı kullanmamız gerektiğini bilmediğimiz için bizi kamerası olan avukat görüşme odasına aldılar. KOM Şube’de oluyor bu olay. Bu odada tabiri caize ikna odası gibi hiç bizimle alakası olmayan suçları bize atmaya çalıştılar.

Mesela ne dediler?

Biz zaten iki yıldır sizi takip ediyoruz. Neyin ne olduğunu biliyoruz. Her şey bizim elimizde mevcut, sadece bunları senin onaylamanı istiyoruz, dediler. Avukat görüşmesinden önce ön görüşme adı altında çok psikolojik baskı yaptılar. Ben de orada kendimi ifade etmeye çalıştım. Bir öğrenci 3 kez bayılmış.

Bunu kendisi mi anlattı, duydunuz mu? Gerçi annesinin ses kaydını yayınladık. Gerçekliği var bu olayın.

Duydum. Kendisiyle daha konuşamadım. Herkes köşesine çekildi. Bazı arkadaşlara uzun süre psikolojik baskı yapıldı. 3,5-4 sat süren ön görüşmeler olmuş. Herkes çekiniyor, korkuyor.

Avukatlarınızla görüştürülmediğiniz doğru mu?

Şöyle: Salı günü “ön görüşme” yaparken yanımızda avukat yoktu. Sonra resmi ifademi verirken avukatımı çağırdılar. Bir de mahkemeye çıkmadan 1-2 saat önce bir odada görüştük. Benim avukatım talep etmedi ama diğer öğrencilerin avukatları müvekkilleriyle görüşmek istemiş, gözaltı süresi boyunca. Onlara izin verilmediğini biliyorum.

İfade verirken ne sordular size?

Ben 2016’da üniversiteye girdim. Kaldığım evin örgüt evi, beni de örgüt üyesi olmakla itham ettiler. O evi ben kendim kiraladım. Böyle bir şey olamaz dedim. Kesinlikle böyle bir şey yoktu. Ben zaten Uşak’ı tanımıyordum. İnternet üzerinden emlakçı buldum. Bu ön görüşmeye girenler yüksek rütbeli insanlardı. Belki başkomiser, amir artık bilemiyorum. Bu yüzden bana çok baskı yapıldı.

İfadeye zaten avukatımızla girdik. O zaman psikolojik baskı vs. hiçbir şey yaşatmadılar. Soru sordular, cevapladım bitti. Zaten önce özgeçmişle başladık. Nerede okudun, devlet okulu mu özel mi, dershaneye gittin mi? Yurtlarında kaldın mı? Aboneliklerin var mı? Birkaç isim sordular, hiç kimseyi tanımıyordum. Ailenden soruşturma geçiren var mı, diye de sordular.

Nezarethanede kimlerle kaldınız?

Nezarette üç kişiydik. Şüpheli şahısla aynı markete girdi diye gözaltına alınmış insanlar vardı. Türkmen vatandaşı Al Jamal adlı bir kıza çok psikolojik baskı yapıldığını ve tartakladıklarını duydum.

Gözaltındayken yeni ameliyatlı Büşra Elbüken’in ile konuşmuşsunuz. O neler anlattı?

Kendisi öğrenci değil. Sadece 1-2 saat konuşabildik. Ama inanılmaz yorucu bir hikayesi vardı. 2 sene önce gözaltına alınmış. 11 ay boyunca Uşak Cezaevinde yatmış, 6 yıl 3 ay ceza almıştı. Aynı koğuşta kaldığı kişilerin ailesiyle görüşmesi ve koğuştaki arkadaşlarına mektup yazması “örgütsel motivasyon” adlı altında bir suçlama olarak karşısına çıkmış. Zaten kendisi 28 Ağustos 2020 Cumartesi Günü ameliyat olmuş. Göğüslerinde kitle varmış, her ikisinden de operasyon geçirmiş.

Ne kitlesi, kanser mi?

Hayır kanser gibi kötü bir hastalık değil. Biri yağ bezesi, diğerini bilmiyorum. Kanserden bahsetmedi. Dikişlerinin birkaç günde bir pansuman olması gerekiyorken hiçbir şekilde pansuman yaptıramadı. Uşak’ta darp raporu için hastaneye götürdüklerinde doktora ameliyatlı olduğunu ve dikişlerinin acımaya, bandajlarının açılmaya başladığını söylemiş. Darp raporu veren doktor, ‘bu beni alakadar eden bir durum değil, ben sadece darba bakıyorum’ deyip pansuman yaptırmasını reddetmiş. Kendisi acılar içindeydi. İniltileri aklıma kazındı. Hafızamdan çıkmıyor. Savunmasını anlattı, söyledikleri beni çok duygulandırdı açıkçası.

Ne demiş savunmasında?

Suçlamalara cevap verdikten sonra şu ifadesi beni çok üzdü. “Sayın hakime hanım siz burada benim özgürlükle mahkumiyetim arasındaki kararı değil, yaşamımla ölümüm arasındaki kararı vereceksiniz.” Bunu duyunca ben çok hüzünlendim…. (sesi titriyor). Kendisi o kadar metanetli o kadar dimdik ki, zaten gözaltına alınırken ayakkabıyla değil terlikle gelmişti. Cezaevine terlikle almıyorlar o yüzden terlik giydim dedi. Tutuklanacağınızı nereden biliyorsunuz, çok güzel kendinizi savundunuz, belki bırakırlar diyorum. Bugün ‘suç’ kabul edilen ne banka ne Bylock, hiçbir şey yok. Adresi belli. Ailesiyle yaşıyor. Ameliyat olmuş, kaçma şüphesi yok. Tutuklanmazsınız dedim. Ama o, tutuklanacağımı biliyorum, dedi. Elinde kağıtlar vardı. Bunlar ne, dedim? Ameliyat sonrası raporların ve reçetelerin fotokopisini çektirmiş. Antibiyotik kullandığım için bu raporu istiyorlar, bunsuz bana ilaç vermezler cezaevinde diye, reçetesini hazır getirmişti yanında. Söylemek istediğim bir şey daha var.

Tabi buyurun söyleyin…

Bazı polisler bize iyi davrandı. Yeme içme noktasında hiçbir sıkıntı yaşamadık. Bir öğrenci tutuklandı. Ona da çok üzüldüm. O kadar güzel bir kızdı ki, o kadar metanetli ve dimdik ki, ben tahliye olmama sevinemedim, onun tutuklanmasına üzüldüm (Sesi titriyor).

[Sevinç Özarslan] 8.9.2020 [Bold Medya]

Tutuklu savcı Sarıkaya’nın oğlu: ‘Babam 820 gün tek kişilik hücrede kaldı, beyninde tümör var; neyi bekliyorsunuz?’

MİT Başkanı Hakan Fidan’ı 7 Şubat 2012 tarihinde bir soruşturma kapsamında ifadeye çağıran Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya cezaevinde.

Birçok rahatsızlığı bulunan Sarıkaya’nın oğlu Seyfullah Sarıkaya babasının son durumunu paylaştı. Sarıkaya, “Daha neyi bekliyorusunuz!!?? Yaşam hakkını daha fazla ihlal etmemek için daha neyi bekliyorsunuz” diyerek AYM, Yargıtay ve Adalet Bakanlığı’na seslendi.

Seyfullah Sarıkaya Twitter’dan yaptığı görüntülü paylaşımda, “Yargıtay ve AYM üyeleri, babam 3,5 yıldır tutuklu. Babamın beyninde tümör var. İlk kontrolünün üzerinden ikinci kontrolü bir yıl sonra geçtiğimiz Haziran ayındaydı. Korona nedeniyle çıkmak istemedi. Babam 820 gün tek kişilik hücrede kaldı. Çıkmama sebebi de tekrar karantina hücresinde tek başına kalmak istememesiydi. Ağustos ayındaki karnındaki şişlik nedeniyle endoskopi randevusuna da bu yüzden gitmedi.”

“Babam yüksek tansiyon hastası, bir böbreği az çalışıyor. Şimdi soruyorum Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne 22 Eylül’de babamı tahliye etmek için daha neyi bekliyorsunuz. AYM, uzun tutukluluk için başvuru yapan babamı tahliye etmek için daha neyi bekliyorsunuz?”  ifadelerini kullandı.

8.9.2020 [TR724]

İşte zulmün korkunç bilançosu!

15 Temmuz’dan sonra 21 Temmuz 2016 yılında ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) verdiği yetkilerle AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından 12 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarıldı. 2 yıl süren OHAL döneminde yüz binlerce kişi kamudan ihraç edilirken kapatılan 2 bin 761 kurumda çalışan yaklaşık 200 bin kişi işsiz kaldı.

21 Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) 18 Temmuz 2018 itibarı ile sona erdi. OHAL toplamda 7 kez uzatılarak 2 yıl sürdü. 23 Temmuz’dan sonra yayımlanan KHK’lardan 5’i Meclis’ten geçerek yasalaştı.

125 BİN 678 KAMU GÖREVLİSİ İHRAÇ EDİLDİ

Ocak 2020’de yayımlanan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu Faaliyet Raporu’na göre OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar ile 131 bin 922 “tedbir” gerçekleşti. 125 bin 678 kamu görevlisi ihraç edildi, 270 kişinin öğrencilikle ilişiği kesilirken  2 bin 761 kurum ve kuruluş kapatıldı. 3 bin 213 personelin rütbesi alındı.

TSK’DA 20 BİN 77 KİŞİ İHRAÇ EDİLDİ

Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 20 bin 77 ihraç edilirken bin 243 kişinin rütbesi geri alındı.

204 MEDYA KURULUŞA KAPATILDI

2 yıl süren OHAL sürecinde toplam 204 medya kuruluşu kapatıldı. Daha sonra bu kuruluşlarından 25’i hakkında kapatma kararı iptal edildi. Kapatılan 179 medya kuruluşu arasında 53 gazete, 37 radyo istasyonu, 34 televizyon, 29 yayınevi, 20 dergi ve 6 haber ajansı bulunuyor.

DOĞRUDAN MAĞDUR SAYISI 250 BİN KİŞİ

OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu Faaliyet Raporu’nda, “Okulları kapatılan, mezuniyetleri geçersiz sayılan, askeri okullardaki öğrenciler, polis okulları öğrencileri, diğer kamu ve özel kurumlarda KHK’larla mağdur edilenlerin sayıları da yukarıdaki rakamlara ilave edildiğinde, doğrudan mağdur olanlar 250.000’i geçebilmektedir.” ifadeleri yer aldı.

İKİNCİL MAĞDUR SAYISI 1 MİLYON 500 BİN KİŞİ

Ayrıca rapora göre, OHAL/KHK mağdur yakınları olan ikincil mağdurların sayısı 1 milyon 500 bine yaklaştı.

234 BİN 419 PASAPORT İPTAL EDİLDİ

OHAL döneminde 234 bin 419 kişinin pasaportu iptal edildi. Pasaport tahditleri aşamalı olarak kaldırılırken Mayıs 2019’da yaklaşık 80 bin kişinin pasaportundaki tahdit sürüyor.

Pasaportu iptal edilenlerin yakınları ve çeşitli nedenlerle yurt dışı yasağı konulanlar dikkate alındığında seyahat engeliyle karşılaşan kişi sayısının 500 binden fazla olduğu iddia ediliyor.

6 BİN 81 AKADEMİSYEN İHRAÇ EDİLDİ

2 yıl süren OHAL döneminde 6 bin 81 akademisyen ve üniversitelerin idari kadrosundan bin 427 personel KHK ile ihraç edildi.  185 kişi hakkındaki İhraç kararı daha sonra kaldırılırken 5 bin 896 akademisyen ve bin 427 idari kadro personeline yönelik ihraç işlemi halen geçerliliğini koruyor.

OHAL KOMİSYONU BAŞVURULARIN YÜZDE 85’İNİ SONUÇLANDIRDI

Olağanüstü Hal (OHAL) İşlemleri İnceleme Komisyonu, (KHK) ile ihraç edilen ve kapatılan bazı kurum ve kuruluşlara ilişkin 126 bin 300 başvurudan 108 bin 200’ünü karara bağladı. 96 bin kişinin başvurusunu reddeden OHAL Komisyonu 12 bin 200 kişinin ise başvurusunu kabul etti. 18 bin 100 kişinin ise müracaatı ise komisyonda incelemesi devam ediyor.

597 BİN 783 KİŞİ HAKKINDA İŞLEM YAPILDI

15 Temmuz’dan sonra polis ve jandarma tarafından 99 bin 66 operasyon yapıldı. 282 bin 790 kişi gözaltına alınırken 94 bin 975 kişi tutuklandı.

25 BİN 912 KİŞİ HALEN CEZAEVİNDE

Cemaat soruşturması kapsamında cezaevinde 25 bin 912 kişinin tutukluluk hali devam ediyor.

100 KİŞİ İNTİHAR ETTİ

KHK ile ihraç edilen kişiler veya birinci dereceden akrabası olan 100 kişi intihar ederek yaşamına son verdi.

500 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ

Temmuz 2016’dan bugüne kadar geçen 4 yıllık sürede kanser, ihmal ,kazalar sebebiyle yaklaşık 500 kişi hayatını kaybetti.

8.9.2020 [TR724]

Sınava tek başına giren Bilal’in ‘dayısı’ Mevlevi şeyhi oldu!

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın eşinin dayısı olan Mehmet Fatih Çıtlak, Kültür Bakanlığı İstanbul Türk Müziği Araştırma Topluluğu tarafından düzenlenen sınava tek başına girip 100 tam puan aldı.

KRT’den Çağdaş Ulus’un haberine göre, Kültür Bakanlığına bağlı İstanbul Devlet Türk Müziği araştırma ve uygulama topluluğu temmuz ayında tasavvuf, irfan ve meydan meşkleri bölümüne stajyer sanatçı alımı için sınav düzenleneceğini duyurdu. Resmi gazete’de yayımlanan ilanda ilgili bölüme Mevlevi şeyhi anlamına gelen bir postnişin, yedi semazen, iki ritm, bir ney, bir kemençe, bir bağlama ile altı erkek ve kadın ses sanatçısı alınacağı açıklandı.

TEK BAŞVURUNUN KAZANANI OLDU

15 günlük başvurusu süresi sonrası da sınavı kazananlar Kültür Bakanlığı tarafından açıklandı. Tek başvurunun olduğu “postnişin” branşında kazanan isim Mehmet Fatih Çıtlak oldu.

Çıtlak tanıdık bir sima. Ramazan ayında yaptığı televizyon programlarıyla da tanınıyor. Ama asıl özelliği Erdoğan ailesine yakın olması. Çıtlak, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın oğlu Bilal Erdoğan‘ın eşi Reyyan Uzuner’in dayısı. Çıtlak’ın sınavı 100 tam puanla kazanması da başka bir ayrıntı. Çıtlak aynı zamanda, Bilal Erdoğan tarafından kurulan İnsan ve İrfan Vakfı’nın da başkanlığını yürütüyor.

Fatih Çıtlak’ın Sufi Devran adında bir grubu da var. Grup belediye gibi kurumların çeşitli etkinliklere katılıyor. Fatih Çıtlak da ekiple birlikte bu etkinliklerde yer alıyor.

MEVLANA’NIN TORUNUNDAN TEPKİ

Kültür Bakanlığı’nın sınavına Mevleviler tepki göstermişti. Mevlana’nın 22’nci kuşak torunu Faruk Hemdem Çelebi “Mevlevilik geleneği 750 yıldır belli ritüeller çerçevesinde devam ediyor. İlanla postnişin aramak ve kimlerden oluştuğu belli olmayan bir kurul tarafından sınava tabi tutulması Mevlevilik geleneği ile örtüşmüyor. Postnişinliğin stajyeri, kıdemlisi olmaz.” demişti.

8.9.2020 [TR724]

Transferde kadının adı yok! [Hasan Cücük]

“Dünyanın en pahalı futbolcusu kim?” sorusunun cevabını vermek pek zor değil. Futbola ilgi duyan hemen herkes, 2017’de Barcelona’dan Paris Saint-Germain’e (PSG) 222 milyon Euro karşılığında transfer olan Brezilyalı Neymar’ın dünyanın en pahalı futbolcusu olduğunu bilir.

Peki ya dünyanın en pahalı kadın futbolcusu kim? Bu sorunun cevabını vereceklerin sayısı oldukça az. Bir de ödenen ücreti duysanız, şaşkınlığınız daha da artacaktır.

DANİMARKALI DÜNYA YILDIZI

2003 yılında Rus milyarder Roman Abramovich’in para desteğini arkasına aldıktan sonra şahlanan Chelsea, geçtiğimiz günlerde dünyanın en pahalı transferine imza attı. Hemen Google’layıp kim olduğuna bakmayın! Transfer edilen oyuncu muhtemelen bildiğiniz bir isim değil. İyi de, adı sanı duyulmamış birini rekor ücretle niye transfer etsin Chelsea? Anlatayım.

Chelsea, Danimarkalı Pernille Harder’i, Almanya’nın Wolfsburg takımından transfer ederken, kasasından tam 330 bin (yazıyla üç yüz otuz bin) Euro çıktı. Bu rakam kadın futbolu transfer tarihinde bir kilometre taşı oldu. 330 bin Euro bir kadın futbolcu için ödenen en yüksek bonservis olarak kayıtlara geçti. Sıradan erkek oyuncular için bile milyon Euro’luk bonservis ücreti ödendiği günümüzde, en pahalı kadın futbolcu yarım milyon Euro bile etmiyordu.

WOLFSBURG’DA TARİH YAZDI

Pernille Harder, Wolfsburg formasını 3,5 yıldır giyiyordu. 27 yaşındaki futbolcu, 15 Kasım 1992’de küçük bir kasabada dünyaya geldi. Daha küçük yaşlardan itibaren futbola ilgi duydu. Futbol tutkusundan dolayı Harder küçükken sık sık “Neden erkek olarak dünyaya gelmedim?” diye hayıflandığını söyleyecekti. Erkek oyunu olan futbolu oynamak için saçlarını tıpkı bir erkek çocuğu gibi kısa kestirdiğini söyleyen Harder, kızlar için de bir futbol takımı olduğunu duyunca mutluluktan havalara uçmuş. Saçlarını yeniden uzatmış.

Kariyeri 5 yaşındayken kasaba takımı Tulstrup-Faurholt IK’de top koşturmasıyla başlamış. Henüz kadın futbolcuların uluslararası arenada futbol oynama rüyalarına sahip olmadığı yıllardan bahsediyoruz. 2012’de Danimarka’nın Skovbakken takımından İsveç’in Linköpings takımına transfer olarak yurt dışı macerasına atılır. 4 yıl burada kaldıktan sonra Almanya’nın Wolfsburg takımına geçiş yapar. 3,5 yıldır burada oynayan Harder, hücuma yönelik orta saha oyuncusu mevkiinde harikalar çıkarıyor.

Wolfsburg kariyerine 4 şampiyonluk, 4 de Almanya kupası sığdırması bundan. İki kez de gol kralı oldu. Toplamda 113 maçta, 103 golü var. 2020’de ülkede yılın kadın futbolcusu seçildi, hatta bu ödülü alan ilk yabancı oyuncu. Wolfsburg bu süreçte iki kez Kadınlar Şampiyonlar Ligi’nde final oynadı ancak ikisinde de Fransız ekibi Lyon’a kaybetti. Harder’ın milli takım kariyeri de hayli başarılı. Danimarka Kadın Futbol Takımı’nın formasını 118 maçta terletmiş, 61 de gole imza atmış.

İNGİLTERE KADINLAR LİGİ

Harder’ın takımıyla sözleşmesi önümüzdeki yıl sona erecekti fakat sürpriz bir kararla Chelsea’den gelen teklifi kabul etti. İngiltere Kadınlar Süper Ligi (FA Women’s Super League) 2010’da kurulmuştu. 12 profesyonel takımın mücadele ettiği ligde Chelsea’nin tam 3 şampiyonluğu var. Geçen sezonun lideri de onlar. Bu arada Arsenal de 3 şampiyonluk elde etmiş. Liverpool 2, Manchester City de 1 kez ligi lider bitirdi.

Erkek ligleri çok daha fazla seyirci çektiği ve hem medya hem de sponsorluk anlaşmaları yoluyla astronomik gelirler elde edildiği için, erkek futbolculara çok daha fazla para harcanıyor. Chelsea mesela bu sezon erkek takımı için kasanın kapısını sonuna kadar açtı. Kai Havertz için Bayer Leverkusen’e 80 milyon Euro, Timo Werner için RB Leipzig’e 53 milyon Euro, Ben Chilwell için Leicester City’ye 50 milyon Euro ve Hakim Ziyech için ise Ajax’a 40 milyon Euro bonservis bedeli ödedi.

HARDER’IN TEPKİSİ

Pernille Harder’a, 330 bin Euro’luk bonservis bedeliyle “en değerli kadın futbolcu” olması sorulduğunda ise, “3-4 yıl önce bana bu rakama transfer olacağımı söyleseler, asla inanmazdım,” diyor. Aradaki uçurum, mevcut şartlarda şimdilik pek de göze batmıyor.

Harder’dan önceki rekorun sahibi ise Malavili Tabitha Chawinga’ydı. İsveç’in Kvarnsveden takımında top koşturan Chawinga, Çin’in Jiangsu Sunning takımına transfer olduğunda ödenen bonservis ücreti 130 bin Euro olmuştu.

Kadın futbolcular şimdilerde yavaş yavaş gündeme gelmeye, kadın ligleri de dikkat çekmeye başladı. Belki birkaç yıl sonra Harder’a ödenen bedele bakıp güleceğiz.

[Hasan Cücük] 8.9.2020 [TR724]

Rüşveti yemediler @#$%&! [Uğur Tezcan]

Çizgi roman ve karikatür meraklıları başlıkta kullandığım sembollerin ne anlama geldiğini gayet iyi bilirler. Bilmeyenler için kısaca ifade edersek; özellikle 60’lı yıllardan beridir revaçta olan Amerikan karikatür endüstrisinde sıkça kullanılmaya başlanan bu dizgesel semboller serisi küfür anlamı ifade eder. Başlıktaki küfürlü cümleyi kendisinden duyduğum kişinin “rüşveti yemediler” dedikten sonra ardından sarf ettiği küfrü, bu yazının muhataplarının nezih duygu dünyalarından sakındığım için açıktan zikretmedim.

Burada dikkat çekici olan; “rüşvet yemediler” gibi madden olumlu, ahlaken erdemli, manen de ulvi olan bir hasletin takip eden bir küfürle birlikte bir hayıflanma aracı ve bir şikâyet sebebi olarak kullanılmış olmasıydı.

Bu ifadeyi, yanlış hatırlamıyorsam, 2014 Ağustos’unda yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri arifesinde Türkiye’ye yaptığım kısa bir ziyarette misafir olduğum bir evde duymuştum. İşin ilginç tarafı, seçim öncesi dönemlerde AKP hakkında sıklıkla kullanılmaya başlanmış olan “Çalıyorlar, ama çalışıyorlar!” ifadesini de yine aynı ortamda, aynı kişinin ağzından duymuş ve ikinci büyük hayal kırıklığımı yaşamıştım.

Tahmin edeceğiniz gibi muhatabım olan kişi koyu bir AKP ve Erdoğan taraftarı olan beş vakit namazında niyazında Karadenizli bir hemşerim idi. Mevzu, AKP’nin yolsuzluklarından açıldığında sarf etmişti bu ikinci cümleyi.

Başlıktaki küfürlü ifadeyi ise Cemaat hakkındaki “uzman” görüşlerini diğer misafirlerle paylaşırken ortalığa saçmıştı. Uluslararası ticaret yapan büyük bir taşımacılık firmasında tır şoförlüğü ile meşguldü. Bir devlet denetleme kurumdan 7-8 kişilik büyük bir ekip teftişe gelmiş. Tam detaylarını anlatmak istememişti ancak olayın büyüklüğü hissiyatına ve telaşlı anlatımına yansıyordu. Ekip tespit ettiği ciddi orandaki yolsuzluk, vergi kaçırma gibi kategorilerden şirkete çok büyük bir ceza kesmiş. Şirket de, bir Türkiye klasiği olarak, ilk akla gelen eylemi gerçekleştirmiş ve ekipteki memurlara çok yüklü miktarda rüşvetler teklif etmiş. Memurlar teklifi reddetmişler ve hiç oralı olmadan, muhatabımın ifadesiyle, “çatır çatır” cezayı kesip ayrılmışlar. 

Şirket yöneticileri ve avukatları konunun takipçisi olmuş olmalılar ki kollarının uzandığı bir yerlerden temin ettikleri bilgiler neticesinde bu ekip hakkında biraz araştırma yaptırmışlar. Hemşerim bu ekiptekilerin “Cemaatten” olduklarını öğrendiklerini ifade etmişti. “Ulan rüşveti yemediler @#$%&!” şeklinde küfrettikten sonra “hepsi de Cemaattenmiş!” diye de kızarak eklemede bulunmayı ihmal etmemişti zira.

O misafirlik ortamında maruz kaldığım bu monolog aslında Türkiye sosyolojisinin evvelinin de halihazırda geldiği noktanın da önemli bir göstergesi idi. Beş vakit namazında olan dindar bir insan açısından, “çalmak” normal bir eylem olarak kabul edilebiliyor ve rüşvet almamak bir şikâyet aracı ve bir hakaret dayanağı olarak kullanılabiliyordu.

Zaten takip eden süreçte bunun AKP’li tabanda yaygın bir anlayış haline gelmiş olduğunu da gördük. Erdoğan’ın bir lafına bakarak; önceden çok efendi, namuslu, okumuş insanlar diyerek çocuklarını teslim ettikleri, kızlarını evlendirmekten çekinmedikleri insanları bir anda hain, terörist, ajan, İslam dışı ilan ettiler. Diyanet İşleri Başkanı ve bazı cami ve tarikat imamları dahi bu tekfir trenine katıldılar. Yıllarca, haklarında “çok eğitimli”, “Türkiye’nin en zeki çocuklarını alıyorlar” dedikleri insanlar hakkında bir anda “soru çaldılar” iftiralarına sarıldılar. AKP’li çevrelerin gasp ettikleri Cemaat müesseseleri ve kurumları karşısında “onların malları, kadınları üzerinize caizdir” diyen yandaş tarikatçılar bile çıktı. Maalesef AKP’li tabandan tüm bu sapkınlıklara karşı tek bir itiraz gelmediği gibi bunların çoğunu hiç düşünmeden sahiplendiler. Hukuksuz bir şekilde el koydukları kurumların önünde “elhamdülillah” diyerek resim çektiren ve bunu sosyal medyada paylaşanları dahi oldu. Bu liste uzayıp gider!

Oysa İslam dini gerçek manada anlaşılabilse ve hayata mâl edilebilse İslami yaşamın özü her türlü ideolojiden ve grup aidiyetinden önde tutularak yaşanırdı ve adalet, hakkaniyet ölçüsü siyasal bir liderin hezeyanlarına feda edilmezdi. Bir Müslümanın çalmanın herhangi bir türünü savunacak noktaya gelmesi ve yukarıda sıraladığım adaletsizlikleri ve hakaretleri irtikâp edecek veya onaylayacak raddeye ulaşması ve görevi başında kendilerine teklif edilen rüşvetleri ellerinin tersiyle ite(bile)n Müslüman devlet memurlarına küfredecek hâle bürünmesi sadece toplum olarak değil, İslami yaşam kalitesi ve anlayışı yönüyle de çöktüğümüzün başka bir göstergesidir.

Şimdilik bu kadarı ile iktifa edip bu mevzuyu kısmetse sonra tekrardan ele almak üzere burada bırakalım.

[Uğur Tezcan] 8.9.2020 [TR724]

Uygurlara zulüm, Ankara’ya uzandı! [İlker Doğan]

Doğu Türkistan’daki Uygurlar, Çin tarafından sözde ‘Eğitim Merkezleri’nde yıllardır işkenceden geçiriliyor. BM’ye göre 1 milyon civarında Uygur, Çin’in ‘eğitim’ merkezi olarak tanımladığı ‘beyin yıkama’ kamplarında soykırıma uğruyor. Rakamın 3 milyona yakın olduğunu söyleyen araştırmalar da var. Washington merkezli Doğu Türkistan Milli Uyanış Hareketi, geçtiğimiz aylarda Uygurların tutulduğu yaklaşık 500 kamp ve hapishane olduğunu belgelerle ortaya koymuştu.

TAM BİR SOYKIRIM YAŞANIYOR

Uygurlara yönelik soykırım politikaları dünyanın gündeminde. Avustralya’da yayın yapan Mercatornet’in geçtiğimiz aylarda yayınladığı rapora göre, ülkedeki Uygur nüfusu, sözde eğitim kamplarının kurulduğu 2017’den bu yana önemli ölçüde azaldı. Rapora göre, doğum oranları yüzde 16’lardan yüzde 11’lere, nüfus artış oranı ise yüzde 11’lerden yüzde 6’lara düştü. Rapora göre 2017 yılında bölgede 330 bin ile 345 bin arasında bebek doğdu. 2019’da bu sayı 205 bine geriledi. Çin’deki diğer eyaletlerle karşılaştırıldığında en düşük doğum oranı.

DÜNYA TEPKİLİ, TÜRKİYE SESSİZ!

Alman DW, Fransız Euronews ve İngiliz BBC, Çin’in Uygurlara yönelik soykırıma varan uygulamalarıyla ilgili onlarca haber yaptı. Ancak Türkiye ve yandaş medya duvar kadar sessiz. Uzmanlara göre AKP hükümetinin sükunetinde, Çin’den siyasi ve ekonomik beklentileri belirleyici rol oynuyor.

DÜNYADA SERBEST, TÜRKİYE’DE YASAK!

Amerika’daki Uygurlar defalarca Çin elçiliğinin önünde protesto yaptı, Pekin hükümetinin soykırım uygulamalarını eleştiren açıklamalar okundu. Hiçbir engelle karşılaşmadı. Sadece ABD değil, Avrupa’da da bir çok ülkede Uygurlar dertlerini rahatlıkla anlatıp, protesto yapabiliyor. Ancak Uygurların Türkiye’de, Ankara Ulus’ta basın açıklaması yapması yasak!

KAMU GÜVENLİĞİNİ TEHDİT EDİYORSUNUZ!

Çin’in toplama kamplarında tutsak edilen aileleri için bugün Ankara’da saat 16:00’da basın açıklaması yapmak için yola çıkan Uygurlar, önceki gece ‘güvenlik’ gerekçesiyle Ankara’ya alınmadı. Uygurlar, ‘kamu düzenini tehdit ettikleri’ gerekçesiyle apar topar İstanbul’a geri gönderildi. Polis, sert müdahale ettiği Uygurlara adeta etten duvar ördü!

SADECE AİLEMDEN HABER ALMAK İSTİYORUM

Kendilerine engel çıkarılmasına tepki gösteren bir Uygur kadın, “Benim dayım ve iki teyzemi suçsuz yere aldılar, mahkeme bile olmadan 15, 19 ve 25 sene hapis cezası aldılar. Derdimizi anlatmak için geldim ama beni Ankara’ya sokmuyorlar,” ifadelerini kullandı. Uygurlu bir genç ise, “2016 Haziran ayında Türkiye’ye geldim. Ben geldikten 9 ay sonra babamın öldürüldüğünü öğrendim. Benim Türkiye’de bulunmam nedeniyle öldürülmüş. Annemden ve kardeşlerimden haber alamıyorum. Şu anda bizi İstanbul’a geri gönderiyorlar,” dedi.

[İlker Doğan] 8.9.2020 [TR724]

Bisikletli çocuk öldü [Nevin Erdem]

YORUM | NEVİN ERDEM – İhraç Hakim @womanjudgetr

Birkaç gün önce haber sitelerinde şöyle bir haber geçti: “Ankara’nın Sincan ilçesinde bir otomobil yolun karşısına geçmek isteyen bisikletli çocuğa çarptı.”

Cümleleri başlı başına bir dramı haber veren bu haberde sözü edilen çocuğun kim olduğu anlaşıldığında, bambaşka bir dram daha ortaya çıktı: Ölen 17 yaşındaki bisikletli çocuk Emre Mert Kır, Eskişehir Cezaevi’nde tutulan Yargıtay üyesi İbrahim Kır’ın oğluydu.

İbrahim Kır, 16 Temmuz sabahı, henüz darbeye katılan askerlerin dahi isimleri belirlenmeden önce gözaltına alınmış 140 Yargıtay üyesinden biriydi. Yargıtay Kanunu’nda düzenlenen soruşturma usullerine aykırı olarak 4 yıl önce tutuklandı. Yani Emre Mert henüz 13 yaşındayken!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


İbrahim Kır’ın dosyasında suç işlediğine dair bir delil yoktu. Sadece hükümetin HSYK adaylarını desteklemediği için fişlenmişti. Fişleyenler Emre Mert’in oyun arkadaşlarının anne-babalarıydı. Tutuklayanlar da!

Emre Mert bir çocuğun babasına en çok ihtiyaç duyacağı yıllarını babasız geçirdi. Oğlu babasına, babası oğluna hasret! Kavuşmak… Bu dünyada mümkün değil artık!

İbrahim Kır’ı hukuksuzca tutuklayanlar, ona oğlunun cenaze merasimine katılmasını dahi çok gördüler. İnfaz Kanunu’nun 116. Maddesinde “yol süresi dışında 2 güne kadar” izin verilebileceği düzenlenmesine rağmen, sadece defin işlemi sırasında bir saatliğine mezarlıkta bulunmasına müsaade edildi. Ne cenaze namazına katılması ne de taziyeleri kabulü mümkün oldu.

2017 yılındaki bir yazısında “Böyle bir kıyaslama yapacağım aklıma bile gelmezdi” diyerek Ergenekon yargılamalarıyla 15 Temmuz sonrası yargılamaları karşılaştıran OdaTV yazarı Müyesser Yıldız, bu dönem hukuk ihlallerinin birçok yönden daha ağır olduğunu ifade etmişti. Yıldız’ın, Ergenekon davaları kapsamında uzun süre tutuklu kalmasının yanı sıra yaklaşık iki ay kadar önce yeniden tutuklanmış ve halen cezaevinde bulunan birisi olarak, yaptığı bu tespit oldukça önemli. Gerçekten de cenaze merasimlerinde dahi bu fark kendini gösteriyor.

Örneğin, Mehmet Haberal’a annesinin ölümünde yol süresi hariç 2 gün izin verilmiş, Haberal yol süresiyle birlikte toplam 4 gün süreyle annesinin Zonguldak’taki evinde kalarak hem cenaze törenine katılmış hem de taziyeleri kabul edebilmişti.

Ergenekon davasının bir başka sanığı Doğan Yurdakul’un eşi vefat ettiğinde, cenaze merasimi için yol süresi dahil 4 gün izin verilmiş, Yurdakul cenaze izni süresince geceleri evinde kalmıştı.

Benzer şekilde, Dursun Çiçek’e de annesinin ölümü nedeniyle toplam 4 gün süreyle cenaze merasimi için izin verilmiş, Çiçek izin sırasında eniştesinin evinde kalabilmişti.

İbrahim Kır, geceleri kendi evinde kalmasını bırakın, 17 yaşındaki oğlunun cenaze merasimine sadece bir saat katılabildi ve alelacele cezaevine geri götürüldü.

Yıllarca mahkeme kürsülerinde adaletin tecellisi için emek harcayan Kır, şimdi oğlunun yasını bir cezaevi hücresinde tek başına tutuyor.

Tıpkı;

Annesi ve babası oğullarına yapılan bu ağır haksızlığı kaldıramayarak altı ay arayla kalp krizi sonucu vefat eden, annesinin ve babasının yasını tam 20 ay boyunca kaldığı tek kişilik hücresinde tek başına tutan ve daha sonra da hücresinde ölü bulunan HSYK üyesi Teoman Gökçe gibi…

Annesinin Ankara’daki cenazesine güvenlik sağlanamayacağı (!) gerekçesiyle katılmasına izin verilmeyen YARSAV Başkanı Murat Arslan gibi…

Denizli’ye ısrarlı nakil talepleri kabul edilmediği için, ailesi her hafta Denizli’den Ankara’ya gelmek zorunda kalan ve bu yolculukların en sonuncusunda trafik kazasında eşi Firdevs Pekgüzel’i kaybeden Cumhuriyet savcısı Mehmet Ali Pekgüzel gibi…

Hazırladığı abur cubur poşetiyle açık görüşte oğlunu görmeyi beklerken, Afyon’dan Kahramanmaraş’taki cezaevine babasını görebilmek için gelmekte olan küçük oğlunun trafik kazası sonucu öldüğü haberini alan Hakim Fatih Canik gibi…

Daha niceleri!

Bir hukuksuzluk yangını içinde kavrulan ülkede, yangının faillerinin adliye lojmanlarında yıllarca beraber yaşadığımız, komşuluk yaptığımız, çocuklarımızın çocuklarıyla birlikte büyüdüğü meslektaşlarımız olduğu düşüncesinin ağırlığıyla matemimizi yaşamaya devam ediyoruz.

Bisikletli çocuk öldü! 17 yaşındaydı! 4 yıldan beri babası yanında değildi!

Bisikletli çocuğun babası, iktidarın yargı üzerindeki tahakkümü ortadan kalktığı gün, hiç kuşkusuz, beraat edecek. O gün, bisikletli çocuğun lojmanlarda birlikte büyüdüğü arkadaşları, bisikletli çocuğa ve babasına bu zulmü yapan, devrin hâkim ve savcıları olan kendi babalarına hesap soracaklar. Bugün bu zulmü yapanlar o gün geldiğinde eğer birazcık utanma duyguları varsa, evlatlarının bu sorgulamaları karşısında gözlerini kaçırıp, başlarını yere eğecekler…

[Nevin Erdem] 8.9.2020 [TR724]

KHK'lılar için avukatlık yapabilmenin yolu açıldı

Anayasa Mahkemesi'nin KHK'larla kamu görevinden ihraç edilen kişilerin avukatlık yapabilmesinin önünü açan kararı Resmi Gazete'de yayımlandı. Karar, KHK nedeniyle avukatlık yapamayan ya da stajını tamamlayamayan kişiler için emsal niteliği taşıyor.

Anayasa Mahkemesi (AYM), Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ihraç edilen kişilerin avukatlık yapmalarının engellenmesinin hak ihlali olduğuna karar vermişti. AYM’nin bu yönde aldığı iki karar bugün Resmi Gazete’de yayımladı.

Gazete Duvar'dan Hacı Bişkin'in haberine göre, kararın ardından KHK’larla ihraç edilenler artık avukatlık mesleği yapabilecek, bu nedenle stajı yarım kalanlar da stajlarını tamamlayıp Türkiye Barolar Birliği'ne ruhsat başvurusunda bulunabilecek.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden ihraç edilen Cenk Yiğiter, kararın ardından avukatlık stajını tamamlamak için Ankara Barosu'na başvuruda bulundu. Baronun yönetim kurulu başvuruyu kabul ederse Yiğiter avukatlık stajına kaldığı yerden devam edecek ve ruhsat alabilmek için Barolar Birliği’nin onayı beklenecek.

'KHK ile meslekten ihraç edilenlerin avukatlık yapamaması Anayasa'ya aykırıydı'
Yiğiter, AYM'nin kararı için şunları söyledi: "Bu durum başından beri hak ihlaliydi. KHK ile meslekten ihraç edilenlerin avukatlık yapamaması Anayasa’ya aykırıydı. Aynı zamanda bu durum daha önce Danıştay’ın verdiği kararlara da aykırıydı. Danıştay’ın daha gönce bir avukat için, avukatlık her ne kadar bir kamu görevlisi olarak bilinse de avukatlığın bir kamu görevi olmayacağına dair net kararı vardı. Kamu görevi olmayacağına dair net kararı var. Danıştay, ‘Kamu görevlisi rejime bağlı değildir’ demişti. Bu kadar açık kararı olmasına rağmen alt dereceler idari mahkemeler gayet siyasi biçimde kamu hizmetinden çıkarılan kişiler için avukatlık mesleği yapamaz dediler. Bu kararlar maalesef bölge idari mahkemelerinde kesinleşti. Benim bildiğim tüm Türkiye’de bir mahkemede sadece bir üye azınlık şerhi düştü. Diğer bütün kararlar oy birliğiyle alındı”

'Soruşturmalar devam ettiği için yüzlerce insan avukat olamıyor'
Avukat Benan Molu, kararın bağlayıcı olduğunun altını çizerek, "Karar Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı için de bağlayıcı. AYM’nin karar verdiği bu iki kişi yeniden yargılanma için talepte bulundu ve yeniden baroya başvuru yaptı. Bir KHK’lı 'ben avukat olmak istiyorum' dedikten sonra Adalet Bakanlığı ve barolar bunu almak zorunda. Örneğin Cenk Yiğiter bu kararı örnek gösterip bir ruhsat ya da staj başvurusunda başvurabilir. Herkesin durumu farklı olduğu için somut değerlendirme yapılabilir. Yüzlerce insan soruşturma ve kovuşturmaları devam ettiği için avukat olamıyor. Soruşturma neden açıldı buna bakarak barolar ve barolar birliğinin bir değerlendirme yapması gerekir" dedi.

[Samanyolu Haber] 8.9.2020

Yaşlıyı Genç Said'ler İçin Muhafaza [Abdullah Aymaz]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Emirdağ Lâhikasının ikinci bölümünde (233. Mektubunda), ihtiyarlık döneminde hayatını korumak için aldığı tedbirlerin önemini, hikmet ve sırrını izah için diyor ki:

Eski Harb-i umumîde Pasinler Cephesinde şehid merhum Molla Habib'le beraber Rusya'ya hücum niyetiyle gidiyorduk. Onların topçuları bir iki dakika fasılayla bize üç top güllesi atıyordu. Üç gülle tam başımızın iki metre üstünden geçip, arkada dere içine saklanan askerimiz görünmedikleri halde geri kaçtılar. Tecrübe için dedim: 

"Molla Habib, ne dersin, ben bu gâvurun güllesine gizlenmeyeceğim." 

O da dedi: "Ben de senin arkandan çekilmeyeceğim." 

İkinci top güllesi pek yakınımızda düştü. Hıfz-ı İlâhî bizi muhafaza ettiğine kanaatle Molla Habib'e dedim: 

"Haydi ileri! Gâvurun top güllesi bizi öldüremez. Geri çekilmeye tenezzül etmeyeceğiz" 

Hem Bitlis muhasarasında ve avcı hattında Rus'un üç güllesi öldürecek yerime isabet etti. Biri de şalvarımı delip, iki ayağımın arasından geçip o tehlikeli vaziyette sipere oturmaya tenezzül etmemek bir hâlet-i ruhiye taşıdığımdan, arkadan kumandan Kel Ali, Vali Memduh Bey işittiler, "Aman çekilsin veya sipere otursun" dedikleri halde, "Bu gâvurun gülleleri bizi öldürmeyecek" dediğim ve hiçbir ihtiyat ve tedbire ehemmiyet vermeyerek o gençlik zamanında, o zevkli hayatımın muhafazasına çalışmadığım halde, şimdi seksen yaşına girdiğim halde gayet derecede bir ihtiyat ve hayatımı muhafaza, hattâ vesvese derecesinde tehlikelerden çekinmek hâleti acip bir tezat göründüğünden, elbette o gençlik hayatını pervasızca feda etmek, bir iki sene ihtiyarlık ve zevksiz hayatı  bu derece muhafaza etmek büyük bir hikmet içindir. Ve iki üç kudsî maksat, içinde vardır: 

Birincisi: Gizli, gayr-ı resmî ve bir kısım resmî, insafsız düşmanlarımızın desiseleriyle Nur şakirtlerinin bedeline bütün hücumları benim şahsıma ve benimle meşgul olmasına ve bilmeyerek ehemmiyeti benden bilmekle Nur şakirtlerinin bir derece desiselerden ve hücumlardan kurtulmalarına bu ihtiyar ve perişan hayatım vesile olduğundan, Eski Said'in on gençlik hayatı kadar kardeşlerimin hatırı için şimdilik ona muvakkaten ehemmiyet veriyorum. 

Eğer ben ortadan çekilsem, bana verdiği zahmet, ruhumdan ziyade sevdiğim has kardeşlerime verilecekti. O halde, bir zahmet, yüz adet zahmet olurdu. 

İkincisi: Gerçi has kardeşlerim her birisi mükemmel bir Said hükmünde Nura sahiptirler. Fakat ihlâstan sonra en büyük kuvvetimiz tesanüdde bulunduğundan; ve meşreplerin ihtilâfıyla, hapiste olduğu gibi, bir derece tesanüd kuvveti sarsılmasıyla hizmet-i Nuriyeye büyük bir zarar gelmesi ihtimaline binaen; bu biçare ihtiyar hasta hayatım, tâ Lem'alar, Sözler mecmuası da çıkıncaya kadar ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları Nurlardan ürkütmek belâsı def oluncaya kadar ve tesanüd tam muhkemleşinceye kadar o hayatımı muhafazaya bir mecburiyet hissediyorum. Çünkü uzun imtihanlarda mahkemeler, düşmanlarım, benim gizli ve mevcut kusurlarımı göremediklerinden, hıfz-ı İlâhî ile bütün bütün beni çürütemediklerinden, Risale-i Nur'a galebe edemiyorlar. Fakat hayat-ı içtimaiyede çok tecrübelerle mahiyeti bilinmeyen, benim vârislerim genç Said'lerin bir kısmını, Nurun zararına iftiralarla çürütebilirler diye o telâştan bu ehemmiyetsiz hayatımı ehemmiyetle muhafazaya çalışıyorum. Hattâ yanımda bir rovelver varken, ikinci bir kuvvetli rovelver daha tedarik etmeye lüzum gördüm. Düşmanların zehirleri kardeşlerimin duasıyla kırıldıkları gibi, sâir suikastları dahi inşaallah akîm kalacaktır. 

Emirdağ Lâhikasındaki bu hatırayı anlatmamın sebebi: Bir sene önce ziyaretine gidince Hocaefendinin rahatsızlığının arttığını görmüştüm. Doktorlara sebebini sorunca, Türkiye’deki mazlumiyet ve mağduriyetleri işitince yemeden-içmeden kesildiğini söylediler. Doktorlar ve birkaç ağabeyimizle beraber görüşme talebinde bulunduk. Ne anlatabilirdik?  Aklıma Üstad Hazretlerinden misal vermek geldi. Dedim ki:  “Senirkentli Orman Mühendisi Ali İhsan Tola Ağabeyimiz riyazata bir başlıyor, 70 gün hiçbir şey yemiyor. Bunu duyan Dr. Tahsin Tola dört milletvekili arkadaşıyla  ziyaretine geliyor. Telaşla, “Seni hemen hastaneye kaldırmamız gerekiyor.“ diyor. Kabul etmeyince, “Öyleyse seni Üstad’a götürelim" diyor. Kabul edince, yatak-döşek Üstad’ın yanına götürüp durumu izah ediyorlar. Üstad kendisine diyor ki:  “Kendimize bakmazsak Hizmet edemeyiz…  Bak ben her gün bir yumurta yiyorum. 15 günde bir et aldırıp çektiriyorum, kıyma haline getirttikten sonra köfte yaptırıp yiyorum. Al, sen de ye."  Bunu anlatınca Hocaefendi „“Ben sadece yarım yumurta yiyebiliyorum" dedi.

Türkiye’deki kardeşlerin durumlarını düşündüğü için, boğazından  pek bir şey geçmiyordu. Daha sonra yine hayatı koruma meselesi açılınca Üstad Hazretlerinin Emirdağ Lâhikasında anlattığı bu meseleyi özetledim. Aslında kendi hayatına bu açıdan bakması ve dikkatle koruması için anlatmıştım. Hocaefendi öyle bir şahsiyet ki, biz “bir" söyleriz ama o “on" anlar… 

Fakat bizim de hem Üstad, hem de Hocaefendi gibi zatların sözlerinden ve tavırlarından da ders ve ibret almaya çalışmamız gerekiyor… 

[Abdullah Aymaz] 8.9.2020 [Samanyolu Haber]