Bu asrın Kerbelası [Baran]

Seyyitlere zulmetti, Yezitler Kerbelâ'da.
Asrın Yezidgilleri, olmuşlar Hak’tan cüdâ.
Bir tarafta Hüseyin, evladıyla şüheda.
Katiller güruhuysa, öbür tarafta narda.

Zalim her yerde zalim, değişmez asırlarda.
Fakat Kerbelâ farklı, izi hafızalarda.
Herkeste bir hicrandır, dolaşır diyarlarda.
Bir damla suya hasret, kuruyan dudaklarda.

Bu asrın Yezitleri çıktı Anadolu’da.
Kerbelâ’ya çevirdi, zulmetti aziz yurda.
Ne ateşler saldılar, o masum yuvalarda.
Görülmemiş bir zulüm, erkek ve kadınlarda.

Zalimlerin hiçbiri hesaba inanmaz da.  
Kerbelâ artıkları olmaz 'kâlü belâ'da.
İnanmadı ruhları, Alem-i ervah’ta da.
Zira iman ve zulüm, bulunmaz bir arada.

Zulüm âbâd olup da, yazılmadı levhada.
Neticede her zalim, müstahaktır tokada.
Geride sabır kaldı, gerçek çilekeş kulda.
Bir zalimi diğerle, Allah yıkar dünyada.

Zalimlerin mahşerde, hükmü yüce divanda.
Onlar sevimsiz kullar, kalacaklar ortada.
Şefaatçi bulamaz, insanlar arasında.
Dünyadan daha ağır, asıl rüsvaylık orda.

Zalim çok sevimsizdir, Allah’ın nazarında.
İster Anadolu’da, isterse Kerbelâ’da.
Mazlum Allah’a yakın, zalimse uzaklarda.
Yüzleşme yaşanacak, hakların i’tâsında.

Bugün zalime bayram, sanki her şey yolunda.
Tarifsiz iniltiler duyulur mahpuslarda.
Kerbelâ yaşanıyor, canım Anadolu’da.
Mazlumun tek ümidi, kaldı Gayretullah’da.

Olmaması gerekir, böyle kin Müslümanda.  
Zulmün hesabı ağır, yarın Hak divanında.
Ne ümitler karardı, Hakk’a hizmet yolunda.
Hele masum yavrular, ümitsiz yarınlarda.

Nasıl bir imtihansa, her iki tarafta da.
Mâsumlar cennetlerde, zalimler yanar narda.
Mazlumun iniltisi, donuyor göz yaşında.
Hâlâ akan kan sıcak, on dört asır arada.

[Baran] 8.7.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Bol bol dua edip ilahi inayet bekleyelim [Safvet Senih]

O mübarek gecede büyük mağdur şunları söyledi: 

“Madem bu gece KADİR GECESİ biliniyor, istediklerimizi Cenabı Hakk'tan isteyelim. İçinizi dökün, vereyim buyuruyor. Bol bol dua edelim. Bizim için en önemli neyse onu ısrarla isteyelim. Bizler, ‘Allah’ım dünyadan giderken ne olur İslam'ın ağlayan yüzünü güldür!’ diye dua edelim..''

Sabah mukabelesinde ise şöyle dedi: “Kalem süresi 51 ve 52. ayetleri okuyan nazardan muhafaza olur.

Bunu şunun için arz ettim; Bazıları ‘nazar diye bir şey yoktur’ diyor. Sahih hadiste dendiği gibi; nazar haktır, deveyi kazana, insanı mezara yollar... Hakka Sûresi de,  Abdülbâsıt merhumun enfes okuduğu yerlerdendir; öyle birkaç yeri enfes okur, birisi de Hakka'dır. Bende bandı da vardı, çok dinlerdim, hatta Kestanepazarı'nda tahta kulübenin önüne teybi koyar açardım. Vehbi hoca gelir dinler, aynen onun gibi okurdu. ” 

Sabah mukabelesinden sonra Gazali'den Arapça namaz bahsi okunuyordu, dedi ki:  

“Kuru şekilcilik, formalite kulluğumuzu boğmuş, ruh yok, derinlik yok. Asker gibi, kuru emirleri yerine getirme gibi yat, kalk, hazır ol! Namaz, oruçta böyle eda ediliyor formaliteler ağında. Duyarak, hissederek değil. Huşu, haşyet, görüyor gibi namaz kılma, etrafını unutma... Var mısınız böyle namaz kılmaya?''

“Bu günlerde çok temkinli olmakta fayda var. Kuvve-i maneviyeyi kırmamak lazım ama temkin, tedbir elden bırakılmamalı; bu adamlardan her şey beklenir. Her yerde Afrika'da Asya'da Avrupa'da hatta burada çok kötü planları var. Mukabelelerde de gördük, üç yerde Kur'an ı Kerim'de “Zernî’: Bana bırak onun işini" buyruluyor. 

“Şu sıralar dünyanın her yerindeki arkadaşlar -hatta buradakiler- çok dikkatli, temkinli olmalı. Bunlardan her şey beklenir. Her yere kaçırma, suikast için kötü niyetli adamlar gönderiyor. Elimizden duadan başka bir şey gelmiyor.”

"Hizmet bir vesile, asıl olan ALLAH'IN rızası. Hizmetteki şekil bizi Allah'a yaklaştırmalı. Öncelikle manevi donanım katlanmalı, Hizmet değil de, onu açmak, bunu açmak esas iş olursa, Hizmet insanının manevi donanımı, kalb ve ruh hayatı tâli iş olur. İşte orada Allah'tan kopukluk başlar!!!''

''Hizmet ettiğini sanıyor yaptığı işleri yeterli görüyor bazıları... İbadet-i taat ve manevi beslenmeyi göz ardı ediyor. Ve kazanma kuşağında kaybediyor!''

“Allahın inayeti yakın… İntizarın (beklentinin) ızdırabını yaşıyorum. Bilemezsiniz, öyle bir parlak dönem geliyor ki… Tamamen hayrette bırakacak. Ama bunu ancak sabredenler, sabit kadem kalanlar görüp, duyacak ve haz alacaklar. Ama savrulup gidenler iki büklüm olup apışıp kalacaklar."

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan akılcı bir filozof tam istifade ettiği gibi, sıradan bir insan da ondan tam yararlanır. Meselâ Kur’ân, Hz. İbrahim’in Nemrut karşısında müdafaasını verir ve şöyle dediğini nakleder: 

“Benim Rabbim O’dur ki, yaşatır ve öldürür.” 

Evet, ihyâ ve imâte eden O’dur. Yani hayatı da ölümü de yaratan O’dur. Aslında hayat da bir muammadır, ölüm de… Yani hayat bir kısım uzvî fonksiyonların icrasından ibaret olmadığı gibi, ölüm de bu mekanizmanın ta’til-i esgâl etmesi demek değildir. Hayat, bir sırr-i ilâhîdir. Hayatın esas cevheri ruh, Allah’ın bir nefhası ve cansızlar âleminde rahmet tecellîsidir. Ölüm ise Allah’ın Mumît ismiyle tecellîsinden ibarettir. Yoksa ölüm, Allah’ın “Hayy” ismiyle tecellî etmemesinin neticesi, yani bir çözülme ya da inhilal değildir. Allah ile mahlukat arasındaki irtibat daimîdir. O bir an bile mahluklarından inayetini eksik etmez. Burada Kur’ân’ın hükmü çok açıktır.

Fakat inat ve küfürde ısrar edip diyecektir ki, “Ben de diriltir ve öldürürüm.”

Dikkat edilmezse burada bir kısım avam kimseler aldanabilirler. Yani Nemrut ufak tefek göz bağcılığı ile öldürme ve diriltmeyi taklit etmeye yeltenerek, halkı kandırabilir. Hz. İbrahim bunu sezerek müteakiben taklidi imkânsız olan bir hususa dikkat çeker. Öyle ki, Allah’tan başkasının bunda herhangi bir müdahalesi kat’iyen söz konusu olamaz. Onun için Hazreti  “İbrahim: ‘Allah, güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir!’ deyiverdi.” [Bakara Sûresi, 2/258] İşte bu olayı M. Fethullah Gülen Hocaefendi aktardıktan sonra, “Bahar Neşidesi”  kitabına karşı “O bahar hiç gelmeyecek”  diyenlere karşı da bu meseleyi hatırlatarak “Güçleri yetiyorsa, Baharı engellesinler  bakalım” dedi…

[Safvet Senih] 8.7.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde? (1-15) [Ahmet Dönmez]

Aylardır 15 Temmuz’a dair yazılar yazıyor, soru işaretlerini sıralıyorum. Gayretim, bir gazeteci olarak bana dayatılan resmi hikâyeye itiraz etmek ve gerçeğin ortaya çıkmasına katkıda bulunmak. Gerçek tektir ama bir tek yüzü yoktur. Ve genellikle kendisini bütünleyen birçok parçanın bir araya gelmesinden oluşur. Devlet içerisindeki Avrasyacı kanatla AKP ittifakının bu girişimi tezgâhladığını, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı’nın darbeyi önleyebilecekken bilerek önlemediğini, daha doğrusu o akşam şahit olduklarımızın zaten bu isimler tarafından sahnelenen bir kontrollü darbe olduğunu, her şeyin akşam 20.30’da harekâta başlanacak şekilde planlandığını, sivil ölümlerinin garanti altına alındığını, bütün bu organizasyonu Erdoğan’ın patronajında MİT’in sahnelediğini kendimce yazıp anlatmaya çalışıyorum.

Peki, bütün bu fotoğraf içerisinde hiç Gülen Cemaatine ilişkin soru işareti yok mu? Tamamen sütten çıkmış ak kaşık mı? Cemaat 15 Temmuz gerçeğinin hangi parçasına tekabül ediyor? Darbenin arkasında Hizmet Hareketi’nin olduğu iddiası Türkiye’de tartışılmaksızın kabul edilmiş durumda. Ama bu savın yurt dışında pek alıcısı yok. Gerçek bu ikisinin ortasında bir yerde mi? Cemaati zan altında bırakan iddialara neden adamakıllı cevap verilmiyor?

Bu sorulara yanıt ararken belli bir tarihsel arkaplan ve ona dayalı mantık örgüsü içerisinde ilerlemeye çalışacağım.

Burada belli başlı kilometre taşlarına temas edilmeden bu meselenin tam olarak anlaşılamayacağı kanaatindeyim.

15 TEMMUZ’UN KÖKLERİ 28 ŞUBAT’A KADAR GİDİYOR

1- Bana göre 15 Temmuz’un başlangıcı 28 Şubat’a kadar gidiyor.

Genelkurmay Psikolojik Harp Dairesi’nde görev yapan emekli Albay, CHP İstanbul Milletvekili Dursun Çiçek, 28 Şubat’ta asıl hedefin cemaat olduğunu itiraf etmişti. 23 Mart 2016 tarihinde Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a verdiği röportajda, post-modern darbenin hedefinin irtica olduğunu; irticadan kastın ise yüzde 80 oranında Gülen Cemaati olduğunu belirtmişti.

Eğer gerçek amaç buysa 28 Şubat niye hedefine ulaşamadı? Çünkü askerler, Cemaati tarif ve tespit etmekte zorlandıklarını düşündüler. O halde onlar için yapılması gereken öncelikli şey; başı sonu belli, ete kemiğe bürünmüş, elle tutulur somut bir Cemaat yapılanması ortaya çıkarmaktı.

AKP iktidarı bunun için çok elverişli bir imkan sundu. Cemaatten bazı kimseler, AKP ile kurulan iyi ilişkilere güvenerek kadroları açık etmeye başladı. Bürokraside tabanı olmayan bir AKP iktidarı; buna mukabil elinde ‘mebzul miktarda’ nitelikli eleman olan bir cemaat görüntüsü ortaya çıktı. AKP çeşitli kadrolar için cemaatten isimler istiyor, cemaat içerisinden birileri de bu listeleri hükümete sunuyordu. Bu kadrolar içerisinden, bulundukları mevkileri kendilerine güç devşirmek, nüfuz alanları açmak ve kendi hırsları doğrultusunda kullanmak noktasında ciddi zaafları olan bir takım adamlar, maksadın dışına çıkarak kibirli birer aktöre dönüşmeye başladılar.

2004 MGK’SI VE DOLMABAHÇE ZİRVESİ

2- 25 Ağustos 2004 tarihli MGK’da Gülen Cemaatinin bitirilmesi kararı alındı. Altında dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan ve diğer AKP’li bakanların da imzası vardı.

3- 2007 yılında dönemin başbakanı Erdoğan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Dolmabahçe’deki başbakanlık ofisinde baş başa bir görüşme yaptı. 2.5 saat süren bu görüşmede konuşulanlar hala sır. Her ikisi de “Konuşulanlar benimle mezara gidecek” dedi.

Başbakan Başdanışmanı Abdülkadir Özkan’a göre iki isim o gün Gülen Cemaatinin tasfiye edilmesi konusunda anlaştı. 21 Şubat 2017 tarihinde Habertürk gazetesinden Kübra Par’a röportaj veren Özkan, Cemaatin bitirilmesi noktasında Büyükanıt’ın Erdoğan’ı ikna ettiğini ve tasfiye kararı alındığını söyledi. Ancak bir süre sonra başlayan Ergenekon operasyonları nedeniyle bu tasfiyelerin ertelendiğini öne sürdü.

ERDOĞAN, 2010 YILINDA CEMAATİ BİTİRMEK İÇİN HAREKETE GEÇTİ

4- 2010 yılına gelindiğinde Erdoğan, ertelenen bu tasfiye planını uygulamaya sokmaya başladı. Bunu, bizzat kendisi çeşitli konuşmalarında itiraf etti. Yani ortada bırakın 17-25 Aralık operasyonlarını, kamuoyuna yansıyan en ufak bir olumsuzluk dahi yokken. Hatta, 2010 Anayasa değişikliği referandumunda cemaatin cansiperane çalışmasına teşekkür edip ‘Okyanus ötesi’ne selam gönderirken bir yandan da tasfiye operasyonunun düğmesine basmış.

Erdoğan, 3 Ağustos 2016 tarihli bir konuşmasında, “Bu yapının aslında bambaşka niyetlerin, sinsi hesapların aleti, aracı olduğunu uzun süre göremedik. Aslına bakılırsa 2010 yılından itibaren bu tespiti paylaştığım çok sayıda üst kademe yönetici arkadaşım oldu ve tavrımız değişti” dedi. 1 gün sonra TRT canlı yayınında “Ben bunu 2010’dan beri dillendiriyorum. FETÖ’nün örgütlenme ağının ne denli geniş olduğunu, en yakın mesai arkadaşlarıma anlatmakta zorlandım.” şeklinde konuştu. 8 Ağustos 2016’da Rus haber ajansı Tass ve devlet televizyonu Rossiya 24’e verdiği ortak röportajda, “2010 itibariyle bu işe çok daha ciddi girdik ve 2010’da dershanelerin kapatılmasına yönelik adımlar atılınca o zaman bunlar ciddi manada sıçramaya başladılar” ifadelerini kullandı.

Zaten onun bu çabası, belli yerlerde ciddi takdir de gördü. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 2 Ağustos 2016 tarihinde CNN Türk canlı yayınında, Erdoğan’ın 2012’den itibaren Cemaate karşı tek başına savaş verdiğini dile getirdi.

‘ÇOLUK ÇOCUĞUNA VARINCAYA KADAR İNTİKAM ALACAĞIZ’

4- Bu yıllar aynı zamanda Ergenekon’la ittifakın açıktan sergilenip ortak hareket etmeye başlanan yıllardı.

Balyoz sanığı Koramiral Kadir Sağdıç, 16 Ocak 2012 tarihinde internete düşen ses kaydında, “Bizim buralarda da enteresan değişiklikler var. Askeri camiada da. Analarını belleyeceğiz!” gibi iddialı sözler sarfediyordu.

24 Mayıs 2012 tarihinde de Balyoz tutuklusu Tuğamiral Fatih Ilgar’a ait bir ses kaydı internete düştü. Ilgar şöyle diyordu: “Bir iki aya kadar da ve bilgiler de gelen bilgiler de emareler de o yönde, bir yasa tasarısı gündemde. O yasayla bizi çıkaracaklar. Çıktıktan sonra da güzel planlarımız var. Savaşsa savaş yapacağız. Bu ülke ya ekonomik krizle ya bir iç savaşla kendine gelecek.”

4 gün sonra bir başka Balyoz tutuklusu Tümamiral Cem Aziz Çakmak’ın ses kaydı sızdı. Çakmak şöyle diyordu: “Allah rövanşını göstermesin onlar için. Çünkü biz bir daha böyle bir rövanşta böyle bir hata yapmayız yani. Yani Atatürk isyan oldu mu ‘Çoluğu çocuğu kalmasın götürün, şehri götürün’ diyormuş. Adam, görüyor yani. Çocuğuna kadar. Bu iş böyle. Kendilerine en güvendikleri an en zayıf oldukları andır. Tabii bu daha süreç alacak, daha ne kadar çekeriz bilmiyorum. Ama çok uzun süreceğini sanmıyorum. Bakalım kaç kişiyi bırakırlar, bırakırlar mı? Yani olmazsa da iş uzun sürmeyecek artık. Yani aldığımız haberler o yönde bizim. Sağlam kaynaklar. Bunun hesabı sorulacak. Bir iki sene içerisinde bu manzara tam tersine dönecek. Bak söylüyorum bunu. Dersin ki ‘Bunu bir paşam söylemişti’ dersin. Adamlar kaçacaklar. Bu ülkeden kaçacaklar çoğu. Ve rövanşı çok farklı olacak. Çok kişinin canı yanacak. İki sene çok, belki bir sene içinde. Eğer biz buradan bir çıkarsak bu dışarıdakilerle çok ciddi bir hesaplaşma olacak, çok ciddi hem de. İlk şeyimiz ne biliyor musun? Aç kalacaklar. Bak söyleyeyim. Aç kalacaklar. Öyle başlayacak zaten.”  15.6.2017 [TR724]

“15 Temmuz’da Gülen cemaatine dair hiç soru işareti yok mu? Cemaat, darbenin neresinde?” sorularına cevap aramak üzere başlattığım yazı dizisinin dünkü bölümünde, tarihsel arka plana başlangıç yapmıştım. 28 Şubat sürecini 15 Temmuz’un miladı kabul ederek AKP iktidarında kurulan yanlış ilişkilere, 2007 Dolmabahçe görüşmesi, Erdoğan’ın 2010 yılında düğmeye basması ve Ergenekon-Balyoz sanıklarının intikam yeminlerine değinmiştik. Bugün kaldığımız yerden devam edelim:

5- Peki nasıl çoluğuna çocuğuna varıncaya kadar intikam alınacaktı? Birileri hummalı bir şekilde isim tespitleri yapıyordu. Askere yönelik operasyonlardan sonra Ergenekon büyük oranda MİT’e çekilmiş ve ‘son kale’ olarak MİT’te varlığını sürdürmeye başlamıştı. ‘Ergenekon’dan çıkış’ da oradan olacaktı.

TSK’DAKİ CEMAATE YAKIN ASKERLERİN LİSTELERİ HAZIRLANDI

Aydınlık gazetesi, Ağustos 2012’de bir MİT raporu yayınladı. Rapora göre istihbarat teşkilatı, uzun süre çalışarak kapsamlı bir cemaat raporu hazırlamıştı. Erdoğan’ın talimatıyla hazırlandığı belirtilen rapor, ekleriyle birlikte 40 klasörü buluyordu. Raporda, mali gücünden insan kaynaklarına kadar A’den Z’ye cemaatin röntgeni çekilmişti. Cemaatin önde gelenleri olduğu ifade edilen 4 bin 800 kişi de yakın takibe alınmıştı. Her ne kadar MİT yalanlama geçse de haberin doğru olduğunu herkes biliyordu. Zaten çok geçmeden yaşanacaklar, doğruluğunu kanıtlayacaktı.

Bu isim tespiti çalışması, Ergenekon ve Balyoz davalarında hapse atılan komutanlarca da yapılıyordu. En başta, “Biz kaç kişiyiz? Bizim dışımızdaki herkes şüphelidir” mantığı ile çalışmalara başlandı. Bu çalışmaların neticesinde bir takım isimler, listeler, devreler tespit edilerek çeşitli yerlere raporlandı. Bir tanesi de 15 Temmuz darbe girişiminden 3 ay önce Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel tarafından ‘Ağacın Kurdu-TSK’de Şakirtlerin İşgali mi?’ ismiyle kitaplaştırıldı.

Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’in “Tasfiye edileceklerin listesini biz verdik”  sözü, öylesine sarf edilmiş egosantrik bir söz değildi.

TESPİT EDİLEN İSİMLERİN DEVŞİRİLMESİ İÇİN ÇALIŞMA BAŞLATILDI

İsimler büyük oranda tespit edildikten sonra bunlar üzerinde detaylı çalışılmaya başlandı. Zaten hâlihazırda öteden beri cemaatin içine sızdırılmış olan istihbarat elemanları vardı. Ancak bu yeterli değildi. Cemaatin tamamen yok edilebilmesi için daha fazla ve daha mahrem isimlere ulaşılması gerekiyordu.

Tespit edilen isim listeleri üzerinden zayıf halkalar ve zaafı olanlara yoğunlaşıldı. Kritik yerdeki önemli isimler üzerinde de çalışıldı. İçlerinden devşirilecek ya da angaje edilecek kişiler araştırıldı.  Bunlara kanca atıldı ve kısmen başarılı da olundu.

Mesela eski MİT Kontr-Terör Daire Başkanvekili Mehmet Eymür’ün de teyit ettiği üzere Adil Öksüz bunların başında geliyor olabilir mi?

15 Temmuz günü darbeyi MİT’e ihbar eden Pilot Binbaşı O.K.’nin de son 2 yıldır aslında MİT’e çalıştığı iddiasını buna eklersek daha anlamlı bir fotoğraf ortaya çıkacaktır. Bunların dışında gerek askeriye gerekse cemaatin sivil kadroları içerisinde başka kaç kişinin MİT tarafından angaje edildiğini bilmiyoruz. Sayının bunlarla sınırlı olması mümkün değil. Çok güvenilen, asla şüphe edilmeyen daha kaç insanın aslında MİT personeli olduğu öğrenilirse muhtemelen cemaat içerisinde büyük bir şok yaşanacaktır. Önemli olan, bu isimlerin 15 Temmuz’da nasıl bir rol oynadığıdır.

Yine Perinçek’in, darbe girişiminden sonra Haber Türk’te Fatih Altaylı ile ‘Teke Tek’ programında sarfettiği, “Deniz Kuvvetleri’nde Tümamiral Soner Polat komutanımız, bizim partimizin liderlerindendir. Ona rica ettim, arkadaşlarıyla oturdular, geçmişte bildikleri ve haklarında rapor yazdıkları bütün insanlar ordudan temizlendi. Bizim örgütte olduğunu bildiğimiz adamların hepsi bu darbede çıktı ve ‘kurunun yanında yaş da yandı’ falan diye üzüleceğimiz hiç bir insan yok.” şeklindeki sözleri önemli. Yani 20 yıl önce 28 Şubat’ta başaramadıklarını bu kez başardıklarını söylüyordu Perinçek. Peki, isimler noktasında nasıl bu kadar emindi? Nasıl oluyordu da ‘kurunun yanında hiç yaşın yanmadığı’ gibi iddialı bir açıklama yapabiliyordu? Angaje edilen elemanların bunda ne kadar rolü vardı?

SON 3 YILDA ODA SÜREKLİ ISITILDI

6- En nihayet, dershanelerin kapatılması ve sonrasında 17 Aralık süreci başladı. Yolsuzluk operasyonundan 1 hafta sonra, 24 Aralık 2013 tarihinde dönemin Başbakan Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’dan, “Milli orduya kumpas” yazısı geldi. Bu, 2007’den beri sütre gerisinde süregelen bir aks değişikliğinin, bir ittifakın dünya âleme ilan edilmesiydi. Böylece Fatih Ilgar’ların, Cem Aziz Çakmak’ların “Bize gelen bilgiler var, yakında çıkacağız” şeklindeki sözlerin kaynağı da anlaşılmış oluyordu.

Bu yazıyla aynı gün partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısında bir konuşma yapan Erdoğan, Cemaate savaş ilan etti. Ancak faşist yönetimlerin kullanacağı ifadelerle, tarihte eşine az rastlanan sert ve acımasız bir tasfiye süreci başlattı.

İnsanlar sırf mensubiyetinden dolayı tutuklanıyor, işlerinden atılıyor, memurlar kızağa çekiliyor, kurumlara el konuyor, okullara baskınlar yapılıyor, okulların içinden yol geçiriliyor, anaokulu bile terör polislerince basılıyor ve bazı cemaat gönüllüleri de ülkeyi terketmek zorunda bırakılıyordu.

Bu operasyonlar o kadar ‘başarılı’ ilerliyordu ki, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 16 Nisan 2016 tarihinde Erzurum’daki bir konuşmasında, “Şunu açık yüreklilikle itiraf etmeliyim ki, bu mücadeleyi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan daha iyi ve daha başarılı başka kimse yapamazdı.” diyecekti.

Tabii bu arada işin en az bunun kadar önemli bir başka boyutu daha var. Cemaat tabanı muazzam bir psikolojik baskı altında bunaltılıyordu. ‘Haşhaşi’den ‘terörist’e, ‘süte karışmış pis su’dan ‘virüs’e kadar sabah akşam çeşitli hakaretler işitiyordu. Bu hakaretlerden en fazla payını alan da Hareket’in lideri Fethullah Gülen’di. Bu da cemaat gönüllülerini bir o kadar rencide ediyordu. Sürekli damarına ve nasırına basılan, provoke edilen, terörize edilmeye çalışılan, oturduğu binada bile huzuru kaçan, komşularınca tacize uğrayan, iş yerlerinde mobinge maruz kalan, kemiğine dayanıncaya kadar etine bıçak sokulan bir cemaat söz konusuydu. Hanefi Avcı’nın Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili yaptığı benzetmede olduğu gibi, birileri ısrarla odayı ısıtmaya çalışıyordu. Böylelikle birileri de ceketlerini çıkarmaya zorlanıyordu. 3 yıl boyunca oda cehennem sıcaklığına ulaştırıldı.

Peki, birileri ceketini çıkaracak mıydı? 15 Temmuz akşamı darbeye kalkışan askerler onlar mıydı? /16.6.2017 [TR724]

***

Dünkü yazıyı şöyle bitirmiştik: “Hanefi Avcı’nın Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili yaptığı benzetmede olduğu gibi, birileri ısrarla odayı ısıtmaya çalışıyordu. Böylelikle birileri de ceketlerini çıkarmaya zorlanıyordu. 3 yıl boyunca oda cehennem sıcaklığına ulaştırıldı. Peki birileri ceketini çıkaracak mıydı? 15 Temmuz akşamı darbeye kalkışan askerler onlar mıydı?”

Bu sorular hiç kuşkusuz üzerinde uzun yıllar çalışılan ve adım adım sahneye konulan bir büyük tuzağı, bir büyük komployu ima ediyor.

Ancak “Tilki tuzağa lanet okur; kendisine değil” diye bir söz vardır. Bunu da hatırda tutarak nihayet 15 Temmuz akşamına gelelim.

“O askerler onlar mıydı?”

Bir kere AKP cenahına bakılacak olursa Akın Öztürk’ten İstinye’de sivillerin üzerine tank süren askere kadar o gece kalkışmaya katılan herkes Cemaat’tendi. Hazırlanan büyük tasfiye operasyonu için taktiğin böyle olması onlar için zaruriydi. Etrafı kalın çizgilerle çekilmiş, ince hesaplamalar ve analizlere ihtiyaç duymayan, hassas tartmayan, ‘şuna değdi buna değmedi’ hesabı gerektirmeyen bir mantıkla yaklaşmaları gerekiyordu. Aksi takdirde işin içinden çıkamazlardı. Hadiseye bütüncül bakmaları lazımdı. Arada kurunun yanında yaşlar yanacaksa da yapacak bir şey yoktu. ‘Bu bir savaştı’. Mecelle’nin ‘Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır’ ya da ‘Zarar-ı âmmın def-i içün zarar-ı hâss ihtiyar olunur’ düsturunca vicdanları rahat olabilirdi. Zaten Hayrettin Karaman Hocaları da buna fetva vermişti: “Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.”

‘DARBECİ GENERALLERİN ÇOĞU KEMALİSTTİ’ İTİRAFI

Ne zaman ki Hürriyet, 25 Şubat 2017 tarihinde ‘Karargâh rahatsız’ manşetini attı; o zaman yandaşlar da herkesin bildiği ama söylemenin işlerine gelmediği bir gerçeği yüksek sesle haykırmaya başladılar: “15 Temmuz’da aslında generallerin çoğu Kemalist askerlerdi!”

Sabah yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, 27 Şubat tarihli köşe yazısında, 15 Temmuz’da sadece cemaate yakın isimlerin değil Kemalistlerin de olduğunu ama devletin bilinçli olarak suçu cemaate yıktığını itiraf etti.  Kütahyalı, 5 Marttaki yazısında da “Darbecilerin önemli bir kısmı ve özellikle üst tabakanın çoğunluğu biyografik istihbarat açısından incelendiğinde Fetullahçı asla değildir. Bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün ilgili birimleri de kesin olarak tespit etmektedir. Mesela İlker Başbuğ da bu gerçeği bilmektedir. Ordumuzdaki her dürüst subay bu hakikati bilmektedir.” ifadelerini kullandı.

22 Mart’ta “15 Temmuz’un anti-FETÖ unsurları” başlıklı yazısında da Kurmay Albay Erdal Toğaç gibi azılı Cemaat düşmanı komutanların da darbeye katıldığını yazdı. Toğaç’ın görevli olduğu Azerbaycan’dan özel olarak darbeye destek vermek için Türkiye’ye geldiğini ve darbeye katıldığını kaydetti. Kütahyalı, “15 Temmuz ihanetinin içinde Toğaç gibi yüzlerce klasik darbeci ve hatta anti-FETÖ’cü olduğu net kanıtlanabilecek subay vardır. Maalesef gerçek budur.” ifşaatında bulundu.

Benzer yorumlar Cem Küçük’ten de geldi. Cem Küçük, 28 Şubat’ta A Haber’deki bir programda, “15 Temmuz’daki kritik konumdaki generallerin çoğu Kemalistti” dedi. 15 Temmuz’un 1 numarası olduğu söylenen Akın Öztürk, 2. Ordu Komutanı Orgeneral Âdem Huduti ve Genelkurmay Personel Başkanı Korgeneral İlhan Talu dâhil general kadrosunun Kemalist olduğunu belirtti. TGRT’teki bir başka programda da ‘devlet büyüklerinin’ kendisine 15 Temmuz girişimine Kemalist askerlerin de katıldığını söylediğini aktardı.

‘O GECE 3 AYRI GRUP VARDI’

Bunlar, TSK ve MİT’in tepesinde görev yapmış isimlerin değerlendirmeleri ile örtüşen itiraflardı. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 1 Ağustos 2016 tarihli CNN Türk canlı yayınında darbe girişiminde 3 ayrı grubun bulunduğunu ama ana omurgasını cemaatin oluşturduğunu öne sürmüştü.

Eski MİT Müsteşarı Emre Taner, 9 Kasım 2016 tarihinde TBMM 15 Temmuz Komisyonu’na verdiği ifadede, “15 Temmuz, sadece ve sadece FETÖ’nün ve grubunun anlayışıyla realize edilmiş bir faaliyet olamaz. FETÖ’nün boyu kısa kalır” dedi. Bu açıklamalar, eski Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanı Dursun Çiçek’in darbeden 4 ay önceki tespitleri ile örtüşüyordu. Çiçek, 4 Mart 2016 tarihinde katıldığı bir CNN Türk canlı yayınında, “Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki Cemaatçilerin oranı yüzde 10” demişti. 23 Mart’ta Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a verdiği röportajda da, “Genelkurmay’daki bu yüzde 10’luk yapı darbe yapabilir mi?” sorusuna, “Ben buna güler geçerim. Ordudaki Fethullahçıların darbe yapma gücü sıfır” cevabını vermişti.

DÜNYADAN GELEN RAPORLAR: ARKASINDA GÜLEN YOK AMA İÇİNDE CEMAATÇİLER VAR

Avrupa Birliği (AB) istihbarat merkezi Intcen’in 15 Temmuz raporu da bu istikametteydi. 24 Ağustos tarihli rapor, 17 Ocak 2017’de İngiliz The Times gazetesi tarafından haberleştirildi. Rapora göre darbenin arkasında bizatihi Fethullah Gülen yoktu. Silahlı Kuvvetler içerisindeki bütün unsurlar darbeye katılmıştı. “Bu darbenin arkasında Gülenciler, Kemalistler, AKP muhalifleri ve fırsatçılar vardı. Gülen’in kendisinin bu girişimde bizzat rol oynamış olma ihtimali düşük” deniyordu.

Norveçli gazeteci Kjetil Stormark, 25 Ocak 2017 tarihinde aldrimer.no isimli sitede NATO kaynaklarına dayandırdığı ilginç bir haber kaleme aldı. Yazıda, ‘darbenin Erdoğan tarafından tezgahlandığı’ iddia ediliyordu. Stormark, “NATO’daki baskın değerlendirme çok açık: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendisine karşı bu darbeyi gerçekleştirdi.” deniyordu.

3 gün sonra ABD’li analist Gareth H. Jenkins, “Darbenin arkasında Gülen’in olduğu kanıtlanamadı. Şüphesiz, eğer bir kanıt bulunmuş olsaydı, Türk yetkililer bunu kamuoyu ile paylaşırlardı” diye yazdı.

Alman Federal Haberalma Servisi BND’nin başkanı Bruno Kahl, 18 Mart 2016 tarihinde Der Spiegel dergisine, “Erdoğan bizi ikna etmek için çok uğraştı ama 15 Temmuz’un arkasında Gülen’in olduğuna dair kanıtlar göremedik” çıkışı yaptı. Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) geniş bir tasfiye dalgasının gelmekte olduğuna atıf yapan Kahl, “Bu yüzden ordunun bazı kesimleri sıra kendilerine gelmeden darbe yapmak istedi” yorumunda bulundu. Bu kapsama, sadece Gülen sempatizanlarını değil farklı kesimlerden askerleri dâhil ediyordu.

1 gün sonra, ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı Devin Nunes, Fox TV’den Chris Wallace’ın programında “Gülen’in darbeye karıştığı yönünde kanıt görmedik” dedi.

5 gün sonra İngiliz Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu (FCO)’nun raporu geldi. Bu raporda da “Darbenin Gülenciler tarafından gerçekleştirildiğine dair delil yok” denildi. Fakat, ”Darbedeki bazı kişiler Gülenci olsa da, Türkiye’deki Gülen destekçilerinin ve kuruluşlarının sayısı düşünüldüğü zaman, bu Gülenciler ya da liderlerinin darbeyi yönettiği anlamına gelmiyor” notu da düşüldü. İngiltere Büyükelçisi Richard Moore da 30 Temmuz 2016’da, “Hükümetin bu darbe girişiminde Gülencilerin yer aldığına ilişkin açıklamalarını kabul etmekte bir zorluk yaşamıyorum” demişti. İngiltere Avrupa ve ABD’den Sorumlu Devlet Bakanı Alan Duncan da 28 Ocak 2016’da, darbe girişiminin arkasında Gülen cemaatinin olduğunu iddia eden bir konuşma yapmıştı.

Bütün bu değerlendirmelere baktığımızda aslında 15 Temmuz’un arkasında tek başına Gülen cemaati yoktu. Bununla beraber Gülen sempatizanları büsbütün darbe girişiminin dışında da değildi. Ahmet Altan ve Murat Belge gibi kategorik olarak cemaat düşmanı olmayan liberal yazarlardan da bu yönde yorumlar gelmişti. Ahmet Altan, tutuklanmadan önce 21 Temmuz 2016’da Yunanistan’ın Ethnos gazetesi için kaleme aldığı bir yazıda, darbe girişimini İtalyan parodilerine benzetmekle beraber, “Biz bu darbe girişminde ilk kez, ‘muhafazakâr-dindar’ bir grup askerin belkemiğini oluşturduğu bir darbenin, ‘muhafazakâr’ bir hükümeti hedef aldığına şahit olduk. Bu, daha önce asla görülmemiş bir şeydi. İlk kez, başka görüşteki subaylardan da destek alan ‘dindar’ bir grup, dindar bir hükümetle kanlı bir çatışmaya girdi.” diye yazdı.

GÜLEN: HİZMET’E İHANET ETTİLER

Bütün bu değerlendirmelerin hülasası olarak, karşımızda cevaplanması gereken çok önemli bir takım sorular bulunuyor. Cemaat, bu darbenin içinde ne kadar var? Cemaat içinden ne kadar asker bu kalkışmaya dâhil oldu? Bunlar kendi başlarına mı inisiyatif aldılar yoksa Gülen’den bir talimat mı geldi?

Fethullah Gülen, darbe girişiminin hemen ertesi günü aralarında CNN ve CBS’in de bulunduğu bir grup yabancı gazetecinin sorularını cevapladı. Gülen, darbe girişiminde Hizmet’e sempati duyanların da bulunabileceği gerçeğini inkar etmedi. Ancak araya kalın bir çizgi çekerek bu kişilerin Hizmet’in ideallerine ihanet etmiş olduğunun altını çizdi. Bazılarını, kandırılmış ‘safderunlar’ olarak niteledi. Satır aralarına dikkat edilirse önemli mesajlar taşıyan şu sözleri sarfetti: “Belki böyle ‘bizden gibi görünen’ ama onlara yakın bir tanesi, o üç beş subayı tahrik ederek öyle film gibi, senaryo gibi bir şey yaptı, yani öyle de olabilir. Çünkü kendileri de ifade buyurdukları gibi ‘İşimiz kolaylaştı, nasıl olsa bu işe adı karışan herkesi artık çok rahatlıkla atabiliriz, ne Genelkurmay Başkanı’na ne kuvvet komutanlarına sormaya ihtiyaç yok’ demek suretiyle biraz bu senaryo onlar tarafından hazırlandı. Sanki böyle ‘bizden bir arkadaş gibi’, o üç beş tane safderun insanı böyle maceraya sürükledi gibi geliyor. Yoksa meselenin mantığı yok, yaptıkları şeylerin mantığı yok. Tiyatro gibi bir şey yani.”

15 Temmuz darbe girişiminden 10 gün sonra New York Times’a yazdığı makalede de, “Eğer Hizmet gönüllüsü gibi görünen birisi bilerek veya kandırılarak böyle bir darbe kalkışmasının parçası olmuşsa benim inandığım değer ve düşüncelere ihanet etmiştir” dedi. Gülen, her ne sebeple olursa olsun bu girişimde yer alanları ‘ihanetle’ suçluyordu. Yani ‘kandırılmış’ olsalar bile.

Gülen, 31 Temmuz’da da CNN International’da Fareed Zakaria’nın sunduğu GPS programında, darbe talimatını kendisinin verdiğine dair bir kanıt ortaya konulması halinde asılmaya bile razı olacağını vurguladı.

“Eğer bir telefon konuşması varsa, bu ithamlarının onda biri bile doğruysa, ‘Doğru söylüyorlar. Bırakın beni alsınlar. Bırakın beni assınlar’ derim. Kimseyle tek bir kelime konuşmadım” diye meydan okudu.

Bütün bu genel hatırlatmaları yaptıktan sonra artık bir sonraki yazıdan itibaren daha somut bir şekilde ‘Cemaat 15 Temmuz’un neresinde?’ sorusuna eğileceğiz. /17.6.2017 [TR724]

***

Yazı dizisinde buraya kadar, 20 yıldır cemaatin kökünü kazımak isteyen derin bir yapının önce Hareket’i görünür hale getirme çabalarına giriştiğini, bunun için AKP iktidarlarının önemli bir vazife gördüğünü, camia içerisinden iktidara teşne birilerinin de bunu kolaylaştırıcı rol oynadığını, Erdoğan ile Ergenekon’un Cemaati bitirmek üzere bir ittifak kurduklarını, isim isim Cemaatin röntgeninin çekildiğini, sonra bu isimler üzerine çalışıldığını, aradan bazılarının devşirildiğini ve hâlihazırda istihbarat tarafından kullanılmakta olan diğer kişilerle de beraber Cemaatin darbe tuzağına çekildiği tezini işledik. Fethullah Gülen’in de röportajlarında bu ikili oynayan ajanlara dikkat çektiğini; Hizmet’e gönül vermiş bazı askerlerin bu elemanlarca kandırıldığını ama her ne sebeple olursa olsun bu kalkışmaya karışanların Hizmet ilkelerine ihanet ettiğini vurguladığını hatırlattık.

ERDOĞAN’IN DARBESİNDE CEMAATÇİLERİN NE İŞİ VARDI?

15 Temmuz Erdoğan’ın bir darbesiydi; Cemaatin değil. Çünkü Cemaatin darbesi olsaydı bazı şeylerin çok farklı olması gerekiyordu. Özellikle de bugün AKP ve müttefiklerinin Cemaate ilişkin ortaya koydukları rakamlara baktığımızda, neticenin bambaşka olması beklenirdi. 15 Temmuz’un Cemaatin darbesi olması halinde yaşanması gerekenlerin hiçbiri yaşanmamış; ama Erdoğan-Ergenekon darbesi olması halinde vuku bulması gerekenlerin hepsi fazlasıyla gerçekleşmiş durumda. Bunu, yazı dizisinin ilerleyen bölümlerinde apayrı bir başlık olarak ele alacağız. Şimdilik bunu bir tespit olarak kayda geçirip devam edelim.

O halde Erdoğan’ın darbesinde Cemaat’ten olduğu kabul edilen isimlerin ne işi vardı? Soru bu!

İşte tam da bu yüzden Erdoğan’ın darbesi diyoruz. Daha doğru bir ifadeyle Erdoğan-Ergenekon darbesi… Bu ‘kontrollü darbenin’ amacına ulaşabilmesi için Cemaat görünümlü olması, mutlak surette olmazsa olmazıydı. Üzerinde yıllarca çalışılan, kurgulanan planın amacına ulaşabilmesi için herhalde AKP teşkilatları ile ya da TSK’daki Aydınlıkçılarla bir darbe yapılmayacaktı. Hoş, onlardan da bir katılım olmadı değil. Fakat diğer unsurlar büyük oranda, müdahalenin ‘emir-komuta zinciri içerisinde’ olduğu izlenimini vermek için perdeleme vazifesi gördü. Hadisenin merkezine ise Cemaatin oturtulması elzemdi. Zaten dizinin başından itibaren özetlediğimiz 20 yıllık arkaplan, konjonktürel olarak inkıtaa uğrayıp yine zaman zaman da hızlanma eğilimi gösteren bu hazırlığı anlatıyordu. Özellikle de 17 Aralık sonrası yaşananların oluşturduğu psikolojiye dikkat…

Bu uzun vadeli çalışma, devşirilen köprü elemanlar aracılığıyla büyük ölçüde başarıya ulaştı. Zaten bugün itibariyle hem AKP-Ergenekon cephesinin hem cemaatin cevaplayamadığı bir çok soru işaretinin bulunmasının sebebi bu. Çünkü madalyonun iki yüzü var. AKP-Ergenekon cephesi, “Evet biz bir tuzak kurduk” diyemiyor; cemaat de “Evet, bizden bazı arkadaşlar bu tuzağa düşmüşler” diye yüksek sesle söyleyemiyor.

EN ÖNCE CEMAATE GÖNÜL VERENLERİN SORGULAMASI GEREK

Ancak gazeteciler olarak bizlerin bir vazifesi var. Daima hakkı, doğruyu, gerçekleri aramak ve vicdanının sesini dinlemektir.

Gazeteci arkadaşım Ufuk Köroğlu ile birlikte yazdığımız ’17 Aralık-Sıfır Noktası’ isimli kitabımızın sonuç bölümünde Ergenekon-Balyoz, Şike ve 17-25 Aralık soruşturmalarına atıf yapmıştık. Eğer Ergenekon’da ortaya çıkan darbe hazırlıklarına en fazla Kemalist-laik-ulusalcı kesim tepki gösterebilse; Şike soruşturmasında ortaya çıkan pazarlıklara en fazla Fenerbahçe taraftarı tavır koyabilse ve 17-25 Aralık’ta ortaya çıkan kasa kasa paralara, ayakkabı kutularına, rüşvetlere en fazla muhafazakâr AKP tabanı isyan edebilse Türkiye’nin bambaşka bir istikamete gidebileceğini savunmuştuk. Tarihi bir fırsat kaçırıldı.

Şimdi benzer bir imtihanla cemaat karşı karşıya. Evet, bu bir kontrollü darbe idi. Evet bu bir tuzaktı. İyi ama bütün bunlar, bambaşka ideallerin peşinde koşan ve meşruiyet çizgisinden uzaklaşmamak için azami gayret sarf eden bir hareketin mensuplarının böyle bir zokayı yutmasını masumlaştırır mı? Yıllarca Hizmet kültürü almış, önemli yerlere gelmiş asker ve sivil şahıslar nasıl olup da Erdoğan-Ergenekon cephesinin bu senaryosuna figüran, sofrasına meze olabilmişlerdir? Neden cemaat içerisindeki hiç bir mekanizma bu kumpasa düşülmesini önleyememiştir?

Cemaat, kendi içinden birilerinin bu tuzağa nasıl düştüğünü; onları kimin düşürdüğünü; Gülen’in ifadesiyle Hizmet Hareketi’nin ilkelerine ihanet edenlerin kimler olduğunu ve niye ihanet ettiklerini; aslında ‘başkalarının adamı’ olup yıllarca cemaatin üst noktalarında ‘abi’ pozu kesenleri;  bulundukları pozisyonları kendine güç devşirmek için kullanan, zamanla kendini ‘general’, ‘emniyet müdürü’ ya da ‘gizli başbakan’ gibi görmeye başlayan, kendine kişisel nüfuz alanları açan ve kendi güç hesaplarını cemaate dayatan ‘tirancık’ları tartışmayacak mı? Sorgulamayacak mı?

Bu tartışmayı ve sorgulamayı en başta cemaatin kendisi yapmak zorunda. En başta cemaatin fertleri itiraz etmek zorunda. Zaten 10 yıl önce cemaat kendi içinde gerekli dönüşümleri yapabilseydi bugün belki ceberrut devletin ve gırtlağına kadar suça bulaşmış zalim bir siyasal iktidarın bu denli vahşi yöntemlerle üstüne gelmesini engellemiş olabilecekti.

CEMAATİN DARBEYLE İLİNTİLENDİRİLME GEREKÇELERİ NELER?

O halde sorgulamaya şuradan başlayalım; 15 Temmuz’u cemaatle irtibatlandıranlar hangi gerekçeleri sıralıyor? İddianameler ve yandaş medyadaki yorumlara bakıldığında genel olarak şu hususlara dayandıklarını görüyoruz:

1- Darbe girişiminden önce bazı isimlerin yaptığı paylaşımlar:

a) Prof. Dr. Osman Özsoy’un, 14 Haziran 2016 tarihinde Youtube üzerinden yayın yapan Özgürlük Zamanı isimli programda, “Bu ülkenin geleceği inanılmaz aydınlık. Bu süreçlerin tamamını bitirmek çok kolay. Çok kolay bir şey bu. Bu süreç çok yakın bir sürede Allah’ın izniyle sona erecek. Türkiye’ye bir şey olmaz. Ankara’daki manzara şu; ben profesör olacağıma keşke bir albay olsaymışım mesela. Bu süreçte daha fazla katkım olurdu.” şeklindeki sözleri. Programı sunan Şemsettin Efe’nin, “Nasıl katkınız olurdu?” sorusuna karşılık, “Söyledim gitti artık. Geri dönmeyeceksin cümlelere. Bir albay olacaktım ben, Türkiye’ye daha fazla hizmet ederdim şu anda. Bak Güneydoğu’dan şehitler geliyor değil mi? 570’e yaklaştı (şehit sayısı) galiba” cevabını vermesi.
b)  Emre Uslu’nun, 14 Eylül 2015 tarihinde twitter’dan bir takipçisinin “Hacı merak ediyorum. Memlekete tatile bile olsa geri dönmen en az kaç yıl sonra olur sence?” şeklindeki iğneleyici sorusuna karşılık, “2016 Temmuz” karşılığını vermesi. 14 Mart 2016 tarihinde de “Bilet paramı ödemek isteyenler, twitçiler lütfen 22 Temmuz-12 Ağustos arasında DC-İstanbul için bir bilet alın? Emailimi biliyorsunuz…” şeklinde tweet atması.
c) Gazeteci Tuncay Opçin’in, darbe girişiminden 2 gün önce twiterdan “Yatakta basıp şafakta asacaklar” demesi.

2- Cemaatin Hava Kuvvetleri imamı olduğu söylenen Adil Öksüz’ün, o gece Akıncı Üssü’nde olduğu iddiası. Aynı Öksüz’ün 11-13 Temmuz tarihleri arasında ABD’ye gidip gelmiş olması.

3- Öksüz’le birlikte yine ‘cemaat abisi’ olduğu ileri sürülen Kemal Batmaz’ın da o gece Akıncı Üssü’nde olduğu iddiası. Yine Batmaz’ın Öksüz’le aynı tarihlerde ve aynı uçakla ABD’ye gidip geldiğinin ortaya çıkması.

4- Hakan Çiçek, Harun Biniş ve Nurettin Oruç gibi cemaatle irtibatlı olduğu öne sürülen başka sivillerin de Akıncı Üssü’nde bulunduğu iddiası.

5- Kaynak Holding’e bağlı Sürat Teknoloji’de çalıştığı belirtilen Harun Şahin, Niyazi Akalın ve Seyfullah Genç’in 15 Temmuz gecesi TRT İstanbul binasına gidip dijital yayınların ele geçirilmesi için darbecilere destek oldukları iddiası.

6- Emniyet Müdürleri Mithat Aynacı, Lokman Kırcılı ve Gürsel Aktepe’nin darbecilere yardımcı olmak gayesiyle o gece emniyete gidip eski koltuklarına oturmaya çalıştıkları iddiası.

7– Darbe girişimi nedeniyle tutuklu bazı asker ve sivillerin itirafları.

8- 6-7-8-9 Temmuz tarihlerinde Ankara Konutkent’teki bir villada, Adil Öksüz başkanlığında darbe toplantıları yapıldığı iddiası. Gizli tanıklar Şapka ve Kuzgun’un bu yöndeki ifadeleri.

9- Akıncı Üssü Komutanı Hakan Evrim’in, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a, “Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen ile görüştürürüz” dediği iddiası.

10- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı almak üzere Marmaris’e giden timdeki Yüzbaşı Haldun Gülmez’in üzerinde çıktığı öne sürülen el yazısı ile yazılmış “H.E. Duaları” ibaresi (H.E.’den kastın Hocaefendi olduğu ileri sürülüyor) ile başlayan ve içeriğinde, “Sultan veya Zalimden korkunca, Allahu Ekber Allahu Ekber, Allah bütün mahlûkatından üstündür, Allah benim korktuğum ve sakındığım şeylerden azizdir. Kulun Tayyip Erdoğan’ın şerrinden, ordularının, etbaının ve taraftarlarının şerrinden, cin ve insanların şerrinden kendinden başka ilah olmayan ve semayı, yerin üzerine izni olmaksızın düşmekten alıkoyan Allah’a sığınırım (…)” şeklinde bir takım ifadeler barındıran A4 kağıdı.

11- Yine Marmaris’e giden timdeki Astsubay Başçavuş Zekeriya Kuzu’nun, Cumhurbaşkanı’nın otelinde bulunan korumalara yönelik söylediği ileri sürülen, “Hani inimize girecektiniz, gördünüz mü biz sizin ininize girdik!” şeklindeki sözler.

12- Marmaris’teki saldırıdan sonraki kaçış sürecinde Yüzbaşı İsmail Yiğit’in timdeki askerlere dönerek, “Burada Hizmet Hareketi’nden olmayan var mı?” diye sorduğu, oradaki 18 kişinin de sessiz kaldığı iddiası.

13- Bazı rütbelilerin üzerlerinde veya ev/işyeri/araçlarında yapılan aramalarda çıkan 1 Amerikan Doları.

Belki daha başka maddeler de sıralayanlar çıkacaktır. Örneğin Gülen’in darbeden 4 ay önce haki cüppeyle sohbet ederek askeriyedeki takipçilerine mesaj gönderdiği ya da Zaman Gazetesi reklamlarının darbe talimatı olduğu gibi sürreel komedya malzemelerini bu listeye dâhil etme gereği duymadım. Yukarıdaki bazı maddeler de kolaylıkla bu kapsama alınabilirdi ama onları bir açıdan önemli bulduğum için özellikle listeye dâhil ettim.

Bu maddelerle ilgili ana hatlarıyla kendi analizimi yazmaya çalışacağım. /19.6.2017 [TR724]

***

Dün, 15 Temmuz darbe girişiminin cemaatin üzerine yıkılmasına gerekçe yapılan hususları sıralamıştık. Bugün, bu maddeleri irdelemek istiyorum.

Öncelikle bazı sağlıklı analizler yapmamızı ve dolayısıyla makul neticelere ulaşmamızı zorlaştıran bazı durumların varlığını kayıtlara geçirmek istiyorum. Bunlar neler;

1- Fethullah Gülen Hocaefendi, darbe ile arasına kalın bir çizgi çekti. Dolayısıyla cemaat kurumsal olarak darbe girişimine katılmadığını ve lanetlediğini beyan eden bir çizgide duruyor. Bu nedenle de Cemaat, kurumsal olarak kendini soruların muhatabı görmüyor. Hareket’e yakın olup da darbe girişimine katılanların iştirakini de bireysel inisiyatif ve ‘Hizmet’e ihanet’ olarak değerlendiriyor. Haliyle de her bireyin kendisiyle ilgili soruların muhatabının kendisi olduğu, iddialara kendi adlarına açıklık getirmeleri gerektiği noktasında duruyor. Keşke cemaat adına bir şahıs ya da kurum, bütün bu soru işaretlerine açıklık getirse.

2- AKP-Ergenekon cephesi, o gece sahaya çıkan her bir askeri ‘cemaatçi’ ilan ettiği için bunların ne kadarının gerçekten de Hizmet Hareketi’nden olduğunu bilmiyoruz. Mahkemelerdeki savunmalarına bakılırsa hemen hepsi bu bağlantıyı reddediyor.

ÖZTÜRK’E İŞKENCE İLE İMZALATILAN İFADELER, YETERİNCE İPUCU VERİYOR

3- Cemaatin işaret ettiği ‘bireysel katılımlar’ ile ilgili de işimizi zorlaştıran çok önemli bir mani var: Darbe sonrası gözaltına alınan asker ve sivillere ölesiye işkence yapılmış olması. Elimizdeki bilgilerin büyük kısmının işkence altında alınmış ifadelerden oluşması ve sanıklar mahkeme huzuruna çıktıkça bu ilk ifadelerini reddetmesi. Dolayısıyla elimizde güvenilir, muteber bilgiler yok. Sözgelimi Akın Öztürk ilk gözaltına alındığında Anadolu Ajansı, eski Hava Kuvvetleri Komutanı’nın her şeyi itiraf ettiğini belirten bir ifade tutanağı yayımladı. Ama çok geçmeden bunun önceden hazırlanmış bir metin olduğu ortaya çıktı. Gerçek ifadeleri medyaya yansıdığında gördük ki ortada hiç de darbeye karıştığını ya da Cemaatten olduğunu itiraf eden bir Akın Öztürk yoktu. O zaman anlaşıldı ki bu ifadeler önceden hazırlanmış, işkence ile altına imza attırılacak ve sonra da çıkıp, “Bakın her şeyi itiraf etti” denilecek ifadelerdi. Ancak işkence gördüğü açıkça AA’nın servis ettiği fotoğraflardan görülen Akın Paşa, ne pahasına olursa olsun onurundan taviz vermemiş ve bu hazır ifadeleri imzalamamıştı. Böylece bir büyük kumpası da gözler önüne sermiş oldu. Ancak bu bütün asker ve siviller için geçerli olmadı. Bazı şüphelilerin mahkemelerde “Annemi çıkarın, anlatacağım” diyeceği kadar iğrenç, utanç verici, alçakça işkenceler yapıldı. Kendisi dirayetli çıkan ve iftiralara direnenler olsa bile eşlerine, kızlarına tecavüzle korkutuldular. Bazılarının eşleri, sorgu odalarına kadar getirildi. Bu şekilde insanların iradeleri ve şahsiyetleri teslim alındı. Dolayısıyla artık hiçbir ifade tutanağına güvenemiyoruz.

AKP’NİN KABATAŞ VE SÜMEYYE’YE SUİKAST YALANLARI UNUTULMADI

4- AKP’nin yalan ve kumpas konusunda kötü sicili: Sadece Kabataş yalanı ve Sümeyye Erdoğan’a suikast kumpası örnekleri bile ne demek istediğimi yeterince anlatacaktır. Yeni Şafak’ın bastığı, çay lekeli ‘sözde belgeler’i de hatırlatmak isterim. Haliyle bir askerin üzerinden, evinden ya da masasından çıktığı öne sürülen ‘el yazısı’ notlara da şüpheyle yaklaşıyorum. Bunlar sanki darbe girişimi ile cemaat bağlantısını kurabilmek için özellikle üretilmiş fabrikasyon işlere benziyor. Buna en çok da Dursun Çiçek’in ‘ıslak imza makinesi’ savunmasını makul bulup onu destekleyenler hak verecektir.

OPÇİN O TWEET’İ İLK OLARAK DARBEDEN 15 AY ÖNCE ATTI

Bu girizgâhtan sonra tek tek maddelere eğilebiliriz.

1- Prof. Dr. Osman Özsoy ile gazeteciler Tuncay Opçin ve Emre Uslu’nun darbe girişiminden önceki sözleri…

Bugün Cemaat tabanının canını en fazla sıkan hususların başında bu geliyor. Her kim ki çıkıp, “Darbe girişimi ile bizim ne alakamız var kardeşim! Neye dayanarak bunu öne sürüyorsunuz?” diye isyan edecek olsa, karşısına bu sözler çıkarılıyor.

Hedefim asla şahıslar değil. Ama 15 Temmuz ve Cemaat bahsi konuşulacaksa, bu mevzua temas etmeden konuşmanın zorluğunu her geçen gün daha fazla görüyorum.

Emre Uslu, her ne kadar Cemaat mensubu olmadığını her vesileyle söylüyor olsa da piyasada bunun pek alıcısı yok. Attığı her adım, yazdığı her yazı, söylediği her söz Cemaate mal ediliyor. Ama bundan dolayı hiç kimseyi, kabul etmediği bir mensubiyetin mümessili olarak göremeyiz. Kendisi, gelen eleştirilere karşı buna benzer tweet’leri farklı tarihler için de attığını ama sadece Temmuz ayı için olanların seçilip konulduğunu savundu. İnanıp inanmamak, kişilerin anlayışına kalmış.

Tuncay Opçin de bu tweetin aynısını birçok kere attığını belirterek sözkonusu paylaşımların 15 Temmuz’u bildiği sonucuna götürmeyeceğini savundu. Opçin, kişisel hesabından, “‘Yatakta basıp, şafakta asacaklar’ mısraını farklı tarihlerde en az 40 defa yazdım. Vaktiniz müsaitse 61 bin tweeti inceleyebilirsiniz” diye yazdı. Bahsettiği tweet’lerden ilki, 25 Nisan 2015 tarihine kadar gidiyor. O da “Mustafa Varank’lar derdine yansın. ‘Yatakta bastılar, şafakta astılar’ N Fazıl” şeklindeydi. Anlaşılacağı üzere bu mısra, Necip Fazıl Kısakürek’e aitti. ‘Kafiyeler’ ismini taşıyan şiir, “niçin’i / boğarken / piçini / yatakta / bastılar / şafakta / astılar” şeklindeydi. Opçin, 2 Mayıs 2015 tarihli bir başka paylaşımında “Necip Fazıl’dan bir hatırlatma: ‘Yatakta bastılar / Şafakta astılar.’ İdam cezası kaldırıldığı için korkmayın, idam etmezler. En fazla müebbet” ifadelerini kullanıyor

Opçin’in savunmasının tatmin edici olup olmadığı da yine Uslu’da olduğu gibi kişilerin vicdanına kalmış. Benim yorumum, 15 Temmuz’dan 15 ay öncesinden itibaren atılan bu tweet’ler, o geceki darbe girişimini bildiğini göstermiyor, evet. Ama bir yandan da “O yüzden söylüyorum, son gülen iyi güler. Tik tak tik tak! ‘Yatakta bastılar, şafakta astılar’ NFKısakürek” tweet’i (19 Mayıs 2015) gibi bazı paylaşımlar, belli bir çağrışıma sahip, bunu da kabul etmek lazım.

PROF. ÖZSOY’UN BİR AÇIKLAMA BORCU VAR

Prof. Özsoy’un canlı yayındaki sözleri ise maalesef izahı çok güç olan cümleler. İletişim, algı yönetimi ve kamu diplomasisinde uzmanlığını her fırsatta söyleyen yılların siyaset bilimcisinin bu sözlere bir açıklık getirmesi zaruri. Prof. Özsoy’un o gün ne demek istediğine dair bir açıklama borcu var. Bu, 15 Temmuz gecesi hayatını kaybedenler, sonrasında hapislerde zulüm gören 50 binin üzerinde insan, her şeyiyle bu sürecin mağduru olan ve aileleriyle birlikte sayıları milyona ulaşan insanlara saygının bir gereğidir.

Bir sonraki yazıda diğer maddelerle devam etmeye çalışacağım. /20.6.2017 [TR724]

***

15 Temmuz darbe girişiminin Cemaatle ilintilendirilmesine gerekçe gösterilen hususlardan birincisini dün ele almıştım. Bugün 2 ve 3. maddeleri bir arada irdelemeye çalışacağım. Bunlar, Cemaatin “Hava Kuvvetleri imamı” olduğu öne sürülen Adil Öksüz ile yine “Cemaat abisi” olduğu ileri sürülen Kemal Batmaz’ın o gece Akıncı Üssü’nde olduğu iddiası. Ayrıca her iki ismin 11 Temmuz 2016 tarihinde aynı uçakla ABD’ye gidip 13 Temmuz’da yine aynı uçakla Türkiye’ye döndükleri bilgisi mevcut.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Adil Öksüz, darbenin ‘sivil 1 numarası’ olmakla suçlanıyor. O gece Akıncı Üssü’ne gelip darbe girişimini oradan yönettiği iddia ediliyor. Bu açıdan çok önemli ve kritik bir isim.

Öksüz, savcılık ifadesinde, darbe gecesi üste olduğu suçlamasını reddederken şunları söyledi: “Amcam Mehmet Öksüz, Kazan civarında kıymetli arazi olduğunu, gelecekte iyi para getireceğini söylemişti. Ben de 15 Temmuz cuma akşamı amcamın Keçiören’deki evinde kaldım. 16 Temmuz sabah 09.00-10.00 gibi de Keçiören’den ticari taksi ile Kazan’a gittim. Orada tarla baktım. Beni o yol üzerinde araziden jandarmalar aldı. Benim Akıncı Üssünde tanıdığım herhangi bir subay, astsubay mevcut değildir. Ben üsse de hiç girmedim. Nasıl bir yer olduğunu da bilmiyorum.”

ÖKSÜZ’ÜN AKINCI’DA GÖRÜNTÜSÜ ÇIKMADI

Peki, Öksüz’ün üste olduğu iddiası nereye dayandırılıyor? Şu güne kadar herhangi bir görüntü ya da fotoğraf ortaya konulmuş değil. Onun yerine 3 kişinin ifadesi var ama onlar da muğlak.

Bunlardan birincisi, Üs Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim’e ait. Evrim savcılık ifadesinde “Adil Öksüz’ü önceden tanımam. 143. Filonun gazino bölgesinde ilk defa Adil Öksüz’ü gördüm. Çünkü resimlerini daha sonra basından takip ettim.  Adil Öksüz’ü gördüğümde yanındakiler ile konuşuyordu” dedi. Ancak Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan çatı davasındaki savunmasında bu ifadesini reddetti. 29 Mayıs’taki duruşmada konuşan Evrim, “İddianamede bildiğim kadarıyla Kazan ilçesine geldiği söyleniyor. Kazan ile bizim aramızda 20 kilometre var. Üsse kimlerin ne şekilde gireceği bellidir. Girseydi kayıtlara geçerdi. Böyle bir şey olmamıştır. Olsa da benim haberim olmamıştır” sözlerini sarfetti.

Bir diğer ifade, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın önünü bilerek vurduğunu itiraf eden Pilot Üsteğmen Müslim Macit’e ait. Macit, savcılığa verdiği ek ifadede, “Şu an hatırladığım kadarıyla Adil Öksüz’e benzeyen birini görmüştüm. Darbeden sonra yakalanıp cezaevine gittiğimizde Kaygusuz’la (Yüzbaşı Mete Kaygusuz) yaptığımız aramızdaki konuşmada, Kaygusuz bana Adil Öksüz’ün de orada olduğunu söyledi” diye konuştu. Fakat Kaygusuz’un ifadesinde böyle bir bilgi yer almadı.

Üçüncü ifade ise Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı Akıncı’dan Çankaya Köşkü’ne götüren Pilot Albay Uğur Kapan’ın. Savcılık ifadesinde, “Adil Öksüz olarak medyadan tanıdığım kişi de oradaydı. Sivil giyimliydi.” dedi.

BATMAZ: ARSA BAKMAYA GELDİM

Peki, Kemal Batmaz o gece Akıncı’da mıydı? Batmaz’a ait olduğu öne sürülen görüntüler mevcut. Ancak kendisi görüntüdeki kişi olduğunu reddediyor. Batmaz, savcıya 3 kez ifade verdi. Hepsinde de aynı savunmayı yaptı. İstanbul’da emlakçılık işi ile uğraştığını, daha önceden tanıştığı Harun Biniş’in kendisini aradığını ve “Arsa bakacağım, bana yardımcı ol” dediğini aktardı. Bu ifadeye göre 16 Temmuz sabahı Batmaz ile Biniş Çayyolu’nda buluştu. Sonra taksi ile Kazan’a gittiler. Burada jandarma tarafından gözaltına alındılar.

Kemal Batmaz, Kaynak Holding’e bağlı Kaynak Kâğıt A.Ş. isimli firmada 2006 yılında çalışmaya başladığını, 2009 ya da 2010 yıllarında şirkete genel müdür olduğunu ve Mayıs 2015’e kadar da bu göreve devam ettiğini anlattı. Bu tarihten sonra da cemaatten ayrıldığını ve bütün bağlarını kopardığını söyledi.

GÖRÜNTÜLERDEKİ BATMAZ MI?

Peki görüntülerdeki kişi Batmaz mıydı? Bilirkişi raporuna göre öyle. Ancak kendisi verdiği ifadelerde bunu reddetti. Kendisine 15 Temmuz akşam saat 21.50 ile 16 Temmuz saat 01.12 arasında Akıncı Üssü 143. Filo koridorunda çekilen görüntüler izletildi. “Görüntülerdeki kişi ben değilim” cevabını verdi. Sonrasında da Harun Biniş’e ait olduğu öne sürülen ve saat 03.17 ile 03.20 arasında çekilen kamera görüntüleri izletildi. Ardından, “Daha önceki ifadende Harun Biniş ile 16 Temmuz sabah saat 09.00’da Çayyolu’nda buluştuğunuzu beyan etmiştin. Bu görüntüler ne?” diye soruldu. Batmaz’ın cevabı şöyle oldu: “Şu anda bana izlettiğiniz görüntüdeki gözlüklü, uzun saçlı kişi Harun Biniş’e benzemektedir. Harun Biniş de uzun saçlıdır ve gözlüklüdür. Ama Harun Biniş olup olmadığını bilmiyorum.”

Biniş de ifadesinde, “Ben 16 Temmuz’da öğlene doğru Kazan civarında yakalanarak gözaltına alındım. Yanımda Kemal Batmaz vardı.” dedi. Biniş de arsa bakmaya gittiklerini söyledi.

ÇAKIŞAN ABD SEYAHATLERİ

Bir diğer önemli husus, Öksüz ve Batmaz’ın darbeden önceki ABD seyahatleri. İddianamede ikisine ait bilet numaralarından hangi koltukta seyahat ettiklerine kadar bütün detaylar mevcut. Ayrıca havaalanında güvenlik kameralarına takılan görüntüleri de dosyada. Gidiş dönüş uçağının tek ortak yolcuları onlar. Zaten kendileri de bu yolculuğu reddetmiyor.

Kemal Batmaz, Adil Öksüz’ü tanımadığını, aynı uçakla gidip gelmelerinin tesadüften ibaret olduğunu ifade etti. Ancak ona sorulan tek uçuş bu değildi. 2003-2016 tarihleri arasında birçok seyahat iddianameye girmişti. Çoğunda Öksüz’le ya aynı gün ya da peş peşe Türkiye’ye giriş çıkış yaptıkları tespit edilmişti.

Öksüz, ifadesinin ardından serbest kalıp kayıplara karıştığı için bu sorular ona detaylıca sorulamadı. Ancak Kemal Batmaz 3 kez savcılığa alınarak sorgulandı. Hepsinde de “Ben Adil Öksüz’ü tanımıyorum. Onunla bu şekilde seyahat trafiğimiz tamamen tesadüftür” savunması yaptı.

Kameralara takılan görüntülere göre Adil Öksüz bankoda işlem yaptırırken Batmaz da hemen arkasındaydı. Dönüşte Batmaz, Öksüz’ün uçaktan çıkışını bekliyor, sonra beraber yürüyorlar, Öksüz bavulunu kontrol ederken Batmaz yanına geliyor ve sohbet ediyorlar, valizleri aldıktan sonra beraber yürüyorlar, konuşuyorlar, havalimanı terminal binasından beraber çıkıp yolun karşısına beraber geçiyorlardı.

Kemal Batmaz, bütün bunlarla ilgili kendini şöyle savundu: “Atatürk Havalimanı’na aynı uçakla gelişimiz tesadüf olduğu gibi, elimizde bavul olduğu halde yürümemiz ve yan yana durmamız da tesadüftür. Adil Öksüz bavulunu kontrol ederken bir arada oluşumuz ve bir şeyler konuşuyor olmamız tesadüftür. Belki bir şey sormuş ben de cevaplamış olabilirim. Bu görüntüler benim Adil Öksüz ile tanıştığımı göstermez.”

Batmaz’a, Adil Öksüz tarafından kullanıldığı tespit edilen telefon hattı ile 2010 yılı itibari ile 925 kez görüşme yaptığı iddiası da soruldu. Buna cevabı da “Hatırlamıyorum” şeklinde oldu.

ÖKSÜZ’Ü SERBEST BIRAKAN HAKİME NEDEN BİR ŞEY YAPILMADI?

Bu arada atlanmaması gereken önemli bir detay var. Öksüz, 16 Temmuz sabahı gözaltına alındıktan sonra Hâkim Köksal Çelik tarafından serbest bırakıldı. Savcı bu karara itiraz etti. Ancak itirazı değerlendiren Hâkim Çetin Sönmez de onu serbest bıraktı. Daha o sabah gözaltı furyası başlamış ve darbe ile uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlar bile tutuklanırken darbenin sivil 1 numarası olmakla suçlanan bir ismin iki kez savcılıktan serbest bırakılması izaha muhtaç bir durumdur.

Sonrasında binlerce hâkim ve savcı ihraç edilip tutuklanırken bu iki hâkime uzun süre bir şey olmaması da kafaları karıştıran bir durumdu. Her iki isimle ilgili de HSYK inceleme başlattı. Açığa alındılar. Ancak Öksüz’ü ilk serbest bırakan Sulh Ceza Hâkimi Köksal Çelik, halen açıkta bulunurken itirazı reddeden Hâkim Sönmez 9 ay sonra meslekten ihraç edilip tutuklandı.

AKP’NİN CEVAPLAMASI GEREKEN SORULAR

Özellikle Adil Öksüz’le ilgili olarak hem AKP-Ergenekon cephesinin hem de Cemaatin cevaplaması gereken önemli sorular var. Nerede olduğu hala sır olan ve hakkında onlarca komplo teorisi üretilen Öksüz, 15 Temmuz’daki sis bulutunu dağıtacak en önemli üç-beş kişiden biri.

AKP ve yandaşlarının cevaplaması gereken sorular kaba hatları ile şunlar:

– Eski MİT Kontr-Terör Daire Başkanvekili Mehmet Eymür, Adil Öksüz’ün angaje edilmiş bir MİT elemanı olduğunu öne sürdü. Öksüz, MİT’e mi çalışıyordu?

– Darbe sabahı ilgisiz insanlar bile tutuklanırken Adil Öksüz gibi biri neden serbest bırakıldı?

– Cemaatin eski üst düzey isimlerinden olan Kemalettin Özdemir, mahkemede tanık olarak verdiği ifadede, Adil Öksüz’ün Hava Kuvvetleri imamı olduğunu 2012-2013 yıllarında MİT’e bildirdiğini ve resminin de olduğunu açıkladı. Buna rağmen darbe sabahı Öksüz nasıl iki ayrı hâkim kararıyla serbest kaldı?

– İlk kararı veren hâkim hala neden ihraç edilmiş ve tutuklanmış değil?

– Öksüz serbest kaldıktan sonra istihbarat birimleri kendisini neden izlemedi?

– 17 Aralık sonrası cemaate yönelik tasfiyeler başladığında kritik görevleri olan birçok ismin yurtdışına çıktığı biliniyor. Buna rağmen Adil Öksüz gibi bir ismin, üstelik adı kayıtlara girmişken darbe girişimine kadar Türkiye’den ayrılmamış olmasının sebebi MİT’le bağlantıları olabilir mi? 

CEMAATİN CEVAPLAMASI GEREKEN SORULAR

Cemaatin cevaplaması gereken sorular ise şunlar:

– Adil Öksüz’ün Cemaat içerisindeki görevi neydi? İddia edildiği gibi Hava Kuvvetleri imamı mıydı?

– 11-13 Temmuz 2016 tarihleri arasında ABD’de olduğu ortaya çıkan Öksüz, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bulunduğu Pensilvanya’daki kampa uğradı mı?

– Uğradı ise Gülen’le görüştü mü?

– Görüştülerse aralarında nasıl bir konuşma geçti?

– Gülen’in 17 Temmuz’da yabancı basına verdiği röportajda, “Hizmet’e ihanet ettiler” dediği isimlerden biri Öksüz mü?

– Öksüz’ün MİT’e çalışıyor olabileceği şüphesi var mıydı hiç?

– Eğer Öksüz hainse bu neden açıklanmıyor? Neden bir sessizlik hâkim? Bunun sebebi Cemaat tabanının sükût-u hayale uğramaması olabilir mi? Cemaat tabanını ‘büyük bir abinin’ hain çıkması mı daha çok yıkar yoksa bu ‘büyük abinin’ darbeden önce Gülen’le görüşüp ondan talimat aldığı şayiasına cevap verilmemesi mi?

– Yukarıda AKP için sorduğumuz son soruyu, tam tersi açıdan Cemaate de sorabiliriz. Bütün üst düzey ‘abiler’ Türkiye’yi terk ederken Adil Öksüz gibi birine neden yurtdışına çıkma talimatı verilmedi?

– Ya da herkes çıkarken Öksüz’ün Türkiye’de kalması Cemaatin üst yönetiminin hiç dikkatini çekmedi mi? Bunda bir risk görülmedi mi?

PROF. DR. OSMAN ÖZSOY’DAN AÇIKLAMA:

Dünkü yazıda, “Bir açıklama borcu var” diye çağrı yaptığım Prof. Dr. Osman Özsoy, Twitter hesabından haklı olarak bana sitem etti. “Bir konuyu yazmadan önce İLGİLİ ŞAHIS O KONUDA BİR ŞEY SÖYLEMİŞ Mİ EN AZINDAN BİR ARAŞTIRSANIZ. Bari bir tweet atıp sorsanız” diye yazdı.

Altına da 9 Ağustos 2016 tarihinde eleştiriler üzerine yaptığı bir paylaşımı eklemişti. O paylaşımda tarihi görünmeyen ve linki olmayan bir köşe yazısının ekran görüntülerini koymuştu. Sayın Özsoy’a sosyal medya üzerinden bu yazının nerede ve hangi tarihte yayımlandığını sordum. Rotahaber isimli internet sitesinde yayınlandığını, tarihi hatırlamadığını ama Özgürlük Zamanı isimli sözkonusu programdan çok önce yazdığını belirtti.

Savunma hakkına saygı gereği Sayın Özsoy’un ilgili yazısını ana hatlarıyla paylaşacağım. Önce hatırlayalım, Prof. Özsoy, 14 Haziran 2016 tarihli canlı yayın programında ne demişti:

“Bu ülkenin geleceği inanılmaz aydınlık. Bu süreçlerin tamamını bitirmek çok kolay. Çok kolay bir şey bu. Bu süreç çok yakın bir sürede Allah’ın izniyle sona erecek. Türkiye’ye bir şey olmaz. Ankara’daki manzara şu; ben profesör olacağıma keşke bir albay olsaymışım mesela. Bu süreçte daha fazla katkım olurdu.”

Programı sunan Şemsettin Efe’nin, “Nasıl katkınız olurdu?” sorusuna karşılık: “Söyledim gitti artık. Geri dönmeyeceksin cümlelere. Bir albay olacaktım ben, Türkiye’ye daha fazla hizmet ederdim şu anda. Bak Güneydoğu’dan şehitler geliyor değil mi? 570’e yaklaştı (şehit sayısı) galiba”

Şimdi de Özsoy’un bu sözlere yöneltilen eleştirilere cevaben Twitter hesabına koyduğu eski tarihli yazısına bakalım. “Ne güzel profesör olmuşsun… Albay olma arzusu da nereden çıktı” meselesini haklı olarak sormak isteyebilirsiniz. İzah edeyim…” diye başlayan yazı, Türkiye’nin dünyanın en sorunlu ülkelerinden biri haline geldiği, sınırlarının yolgeçen hanına döndüğü ve her türlü suçun geçiş noktası olarak kullanıldığı değerlendirmesi ile devam ediyor.

Yazı özetle şöyle akıyor:

“Bilmiyordum, yeni öğrendim; Türkiye yüzölçümünün yüzde 92’sinin güvenliğinden jandarma sorumluymuş. (…) Müthiş bir rakam. TSK’da en çok albay Jandarma Komutanlığı’nda bulunuyor. Sırf albaylar görevini düzgün yapsa ülkenin yüzde 92’sinde asayiş sorunu kalmayacak demektir. (…) Bir ülkenin yüzde 92’sinde bu alanlarda başarı gösterilirse geriye ne kalıyor? Kendi hayatımdan da bir örnek vereyim ve neden ülkenin içinde bulunduğu şartlarda albaylığa heves saldığımı da böylece izah etmiş olayım. Rahmetli dedem Karakol Komutanıydı. (…) Tanıyanlar bir efsane gibi onun dönemini anlatıyorlar. Görev yaptığı karakolu bir ıslah evine çevirmiş dedem. (…) Bir karakolun görev alanı içinde eğer bunlar başarılabiliyorsa, ülkenin yüzde 92’sinde güvenliğin tesisinden sorumlu jandarma mensupları, her yerde aynı hassasiyeti gösterdiğinde ülke neden bir asayiş cennetine dönmesin? (…) Daha dün (5 Temmuz 2016) Hürriyet’te, Doğan Haber Ajansı kaynaklı “Gaziantep’i 150 canlı bomba işgal edecekti” başlıklı haber vardı. Bildiğim kadarıyla albayların en çok görev yaptığı askeri birim jandarma komutanlığı. Eğer ülkemizin sahillerinde görev yapan albay olsaydım, dedem nasıl başarılı olmuşsa, onbinlerce Suriyeli’nin boğulmasını ola ki ben de önlerdim. (…) İnsan kaçakçılığını, uyuşturucu kaçakçılığını, silah kaçakçılığını Allah’ın izniyle önlerdim. ÖNLERDİK! ÖNLEYEBİLİRDİK! Ülkenin yüzde 92’sinde hırsızlığı, yolsuzluğu, rüşvet, uyuşturucu çarkını da önleyebilirdik.”

Dün Sayın Özsoy, bu yazısını yeniden paylaşınca tweet’in altına bazı yorumlar geldi. Görebildiğim kadarıyla tamamına yakını, cevabın tatmin edici olmadığı yönündeydi. Zaten gelen eleştirilere, söz konusu açıklamalarından önceki tarihte yazdığı bir yazı ile karşılık vermek, hiçbir şekilde gerçek bir cevap olamaz. Bundan sonrasını Sayın Hocamın vicdanına ve okuyucuların takdirine bırakıyorum.
/21.6.2017 [TR724]

***

Dünkü bölümde Adil Öksüz ve Kemal Batmaz’ın darbedeki rolünü masaya yatırmıştık. Herhangi bir akıl sahibini ikna etmesi imkânsız olan savunmalarına da yer vermiş ve sorulması gereken soruları sıralamıştık.

Bugün listemizdeki 4. madde olan Hakan Çiçek, Harun Biniş ve Nurettin Oruç gibi cemaatle irtibatlı olduğu öne sürülen sivillerin Akıncı Üssü’nde bulunduğu iddiasını ele almak istiyorum.

Öncelikle kim bu isimler, ne iş yapıyorlardı ona bakalım.

Hakan Çiçek, farklı sektörlerde ticaret yapan bir işadamı. Kendi ifadesine göre Ankara, İstanbul ve İzmir’de toplam 3 tane şirketi var. Ankara’daki şirketine bağlı olarak Çayyolu’ndaki Anafartalar Koleji’nin de sahibi. İddiaya göre bu kolej, cemaatin gizli okullarından biriydi. Çocuklarının cemaatle irtibatlı görünmesini istemeyen ‘mahsus’ aileler için açılmıştı. Birçok subayın çocuklarının da bu koleje geldiği yönünde iddialar söz konusu. Ayrıca Hakan Çiçek’in kurmay subaylara ‘abilik’ yaptığı yönünde de bir ifade mevcut. İfadenin sahibi, Kara Havacılık Okul Komutanlığı’nda görev yapan ve 15 Temmuz gecesi helikopteriyle havalanarak darbeye katılan Yarbay İlkay Ateş. 27 Temmuz 2016 tarihli ifadesinde cemaatten olduğunu söyleyen Ateş, Hakan Çiçek’in cemaat içerisinde kurmay subaylara ağabeylik yapan bir konumda olduğunu öne sürdü.

Nurettin Oruç, daha önce öğretmenlik yapmış, sonra ayrılıp film şirketi kurmuş bir belgeselci. Cemaat bağlantısına dair herhangi bir somut kanıt bulunmuyor. İddianamede sadece 1998-2003 yılları arasında cemaate yakınlığı ile bilinen Zağnos Dershanesi’nde öğretmenlik yapmış olması delil olarak gösteriliyor. Onun dışında askerlere ‘abilik’ yaptığı da dâhil olmak üzere herhangi bir tanık ifadesi de söz konusu değil.

Harun Biniş ise elektronik mühendisi. Ankara Fen Lisesi ve Bilkent Elektronik Mühendisliği mezunu. 2006-2009 yılları arasında Kaynak Holding’de çalışmış, sonra Bilgi Teknolojileri Kurumu (BTK) Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nda uzman olarak görev yapmış. Son olarak ODTÜ Teknokent’te Milsoft isimli bir yazılım firmasından istifa etmiş bir isim. Onun da cemaat içerisinde askerlere ‘abilik’ yaptığı yönünde hiç bir veri, hiç bir somut delil bulunmuyor.

BU 3 KİŞİ O GECE AKINCI’DA MIYDI?

Peki, bu 3 ismi bir araya getiren nedir? O gece Adil Öksüz ve Kemal Batmaz ile beraber Akıncı Üssü’nde bulundukları iddiası. Bunlardan sadece Hakan Çiçek o gece üste bulunduğunu itiraf ederken diğer iki isim reddediyor. Buna karşılık sadece Çiçek’in üste çekilmiş görüntüsünün olmaması ilginç. Nurettin Oruç ve Harun Biniş olduğu öne sürülen kamera görüntüleri mevcut. Fakat her ikisi de çeşitli kereler savcılığa götürülüp sorgulandıkları halde hepsinde de görüntüdeki kişilerin kendileri olduğu iddiasını reddettiler.

ÇİÇEK: SOSYAL ETKİNLİK İÇİN DAVET EDİLDİM

Peki, Hakan Çiçek o gece neden üsteydi? Savcılığa verdiği 3 ayrı ifadede bunun cevabını şöyle verdi: “Haftanın 3 günü Ankara’da kalıyordum. Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece kardeşim Gökhan Çiçek’in (Kara Havacılık Okulu’nda Pilot Binbaşı) Batıkent’teki evinde kaldım. Cuma günü de okuldan (Anafartalar Koleji) öğrencilerimizin velisi olan Albay Ahmet Özçetin beni akşam 20.30 sıralarında sosyal etkinlik için Akıncı Üssü’ne davet etti. Ben de gittim. Bulunduğum yerde Albay Ahmet Özçetin vardı, bir iki şahıs daha vardı ancak onları tanımıyorum. Ben gittikten birkaç dakika sonra askeri hareketlilik başladı. Bu yüzden çıkamadım. Sabaha kadar orada kaldım. Akşamdan sabaha kadar dışarıda bir bankın üzerinde bekledim. Sabah 08.00 sıralarında gün aydınlanınca çitten atlayıp kaçanları gördüm. Ben de beton duvarının üzerindeki tellerden atlayıp köye doğru yürümeye başladım.  Jandarma görevlileri beni yakaladı. Akıncı Üssü’nde rütbeli ya da sivil Ahmet Özçetin albay dışında kimseyle tanışmıyordum.”

Hakan Çiçek savcılıktaki sorgusunda, “Okuldan öğrencimiz” dediği Albay Özçetin’in oğlunun adını bilmediğini söyledi. Kendisine, “Darbe gecesi, darbenin merkezi olan bir üste bulunman hayatın olağan akışına uygun mu?” sorusu yöneltildiğinde, “Evet normal görünmüyor ama gerçek anlattığım şekildedir” cevabını verdi.

Ayrıca Cemaat üyesi olmadığını ve Fethullah Gülen’i tanımadığını belirten Çiçek, “Ben kimsenin, hiçbir subayın, FETÖ adına ağabeyi değilim. Yapılan bu faaliyeti de kınıyorum.” dedi.

NURETTİN ORUÇ: BELGESEL ÇEKMEK İÇİN GELDİM

Film yapımcısı Nurettin Oruç ise “Akıncı’ya köylerde hayvancılıkla ilgili çekeceğim belgeselle ilgili ön görüşme ve sözleşme yapmak amacıyla gitmiştim.” dedi. 16 Temmuz sabahı 08.00 gibi Ankara’dan otostop yaparak 3 araç değiştirmek suretiyle Kazan ilçesindeki Akıncılar kışlasına yakın bir köye geldiğini, burada jandarmaların kendisini yakalayıp gözaltına aldığını anlattı.

Akıncı Üssü’nde olmadığını savunan Oruç’a, 143. Filo koridorlarını gösteren saat 03.22.11 ile 03.22.23 zaman aralığındaki görüntü soruldu. Bu görüntüdeki kişi ile kendisinin gözaltına alınmasının ardından çekilen fotoğrafları arasındaki benzerliğe dikkat çekildi. Ancak Oruç, görüntüdeki kişinin kendisi olmadığını öne sürdü.

HARUN BİNİŞ: DARBEYİ ÖNEMSEMEDİM, ARSA BAKMAYA GİTTİM

Aslında Harun Biniş’e dünkü bölümde Kemal Batmaz ile ilgili iddialar kısmında değinmiştik. Tekrar hatırlayacak olursak Biniş, arsa almak niyeti olduğunu, bunun için İstanbul’da emlakçılık yapan ve Kaynak Holding’te bir dönem beraber çalıştıkları Kemal Batmaz’dan yardım istediğini, onun da eşinin memleketi Nevşehir’e geçerken Ankara’ya uğrayıp kendisine yardımcı olma sözü verdiğini ve 16 Temmuz sabahına sözleştiklerini anlattı. O sabah Ümitköy’de Günaydın Restaurant’ın önünde buluştuklarını ve taksi ile Kazan’a gittiklerini ama burada jandarma tarafından gözaltına alındıklarını söyledi.

15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde olduğunu kabul etmeyen Biniş, 15 Temmuz gecesi evde olduğunu ve darbeyi ne televizyondan ne de internetten takip ettiğini öne sürdü. “Bende vertigo var, bir kulağım duymuyor. Ankara’da olan bombalama ya da bunun dışındaki saldırıları duymadım. Darbe olacağına inanmadığım için Ankara’da olan olayları ciddiye almadım ve yatıp uyudum.” diye konuştu. Sabah evden çıkarken eşinin kendisini durumdan haberdar ettiğini ileri sürdü. Buna rağmen “Ülkede hergün bir şeyler oluyor” diyerek darbe girişimini önemsemediğini ve Kazan’a gittiğini aktardı.

Akıncı 143. filo koridorunda gece 03.17’de kameraya takıldığı iddiasını reddeden Biniş, “Fotoğraftaki kişi ben değilim. Kesinlikle Akıncılar Ana Jet Üs Komutanlığına gitmedim.” dedi.

Kemal Batmaz ise ifadesinde, “Şu anda bana izlettiğiniz görüntüdeki gözlüklü, uzun saçlı kişi Harun Biniş’e benzemektedir. Harun Biniş de uzun saçlıdır ve gözlüklüdür. Ama Harun Biniş olup olmadığını bilmiyorum.” ifadelerini kullandı.

ÇAKIŞAN ABD SEYAHATLERİ

Bu isimlerin bir de Adil Öksüz’le çakışan ABD seyahatleri bulunduğu iddiası var. Akıncı Üssü iddianamesine göre çeşitli tarihlerde çok sayıda kesişen seyahatler göze çarpıyor.

Adil Öksüz’ün 14 Mart 2016 tarihinde Ankara’ya geldiği, 3 gün sonra ABD’ye gittiği ve 21 Mart’ta da dönüş yaptığı tespit edilmiş. Aynı tarihlerde, yani 17-21 Mart tarihleri arasında Kemal Batmaz, Hakan Çiçek ve Nurettin Oruç’un da Amerika’da olduğu belirlenmiş. İddianameye göre Adil Öksüz Ankara’da darbe toplantısı yaptıktan sonra Amerika’ya gidip Gülen’e bilgi verdi; bu tarihlerde diğer şahıslar da oradaydı.

Yine Haziran ayında Adil Öksüz’ün 15 Haziran 2016 tarihinde Ankara’ya geldiği, 5 gün sonra İstanbul’dan Nurettin Oruç ile aynı uçakla ABD’ye gittiği ve oradan da 5 gün sonra Türkiye’ye döndüğü belirtiliyor. Aynı gün Hakan Çiçek’in de Amerika’dan Türkiye’ye geldiğine dair kayıt söz konusu. Bu tarihler arasında Kemal Batmaz’ın da Amerika’da olduğu öne sürülüyor.

‘HİÇBİRİNİ TANIMIYORUM, BU BİR TESADÜF’

İddianamede, Adil Öksüz’ün 31 Aralık 2015-4 Ocak 2016, 17-21 Mart arası ve 20-25 Haziran arasında ABD’de bulunduğu kaydedildikten sonra “Bu toplantılarda Adil Öksüz, Kemal Batmaz, Nurettin Oruç ve Hakan Çiçek’in yurt içine girişleri Ocak ayında 1’er gün arayla. Mart ayında da 1’er gün arayla. Haziran ayında ise Kemal Batmaz ve Nurettin Oruç’un 24 Haziran’da, Adil Öksüz ve Hakan Çiçek’in 25 Haziran’da farklı uçaklarla geldikleri tespit edilmiştir.” deniyor.

Hakan Çiçek ifadesinde, “Adı geçen diğer şüphelilerle yakın tarihlerde yurt dışına çıkmam ve yurt içine gelmem tamamen tesadüftür. Adil Öksüz ve Kemal Batmaz’ı tanımam. Harun Biniş ve Nurettin Oruç’u cezaevinde aynı koğuşta kaldığım için orada tanıştım” savunması yaptı. ABD seyahat sebeplerinin ise şirketinin işleri ile ilgili olduğunu söyledi.

Nurettin Oruç’a da savcılıkta, “Bu giriş çıkışlar tesadüftür” dedi. Kendisine 2012 ve 2013’te de Adil Öksüz ve Kemal Batmaz’la bu şekilde çakışan ABD seyahatleri hatırlatıldı. Bunların da tesadüften ibaret olduğunu öne sürdü. Amerika’ya film festivali için gittiğini söyledi. “Ben Adil Öksüz’ü ve Kemal Batmaz’ı tanımıyorum. Harun Biniş ve Hakan Çiçek ile cezaevinde koğuşta tanıştık. Onun öncesinde tanımıyordum” şeklinde konuştu.

Yukarıdaki trafik içerisinde yer almayan Harun Biniş’in ise 2010’da Adil Öksüz ve Kemal Batmaz ile 2012’de de Kemal Batmaz ile, 2013’te de Adil Öksüz ve Nurettin Oruç ile kesişen ABD seyahatleri tespit edildi. Biniş, “Ben son 5 yıl içerisinde ABD’ye hatırladığım kadarıyla 3 kez bilişim konferanslarına katılmak amacıyla gittim” dedi. O tarihlerde Adil Öksüz, Kemal Batmaz ve Nurettin Oruç’u tanımadığını tekrarladı.

SORU İŞARETLERİ

Sanıkların savunmaları inandırıcılıktan uzak. Fakat asıl Akıncı Üssü davası başladığında mahkemede söyleyecekleri önemli. Çünkü bu ilk ifadeleri hangi şartlar altında verdiklerini bilmiyoruz. Yine de cevaplanması gereken bir takım soru işaretleri burada da mevcut:

– Akıncı Üssü’nün bütün kamera görüntüleri neden yok? Bazı şahıslara ait görüntüler servis edildi ama ham görüntüler ne TBMM Komisyonu’na verildi ne de medyaya servis edildi. Bu gizliliğin sebebi nedir?

– Akıncı Üssü Komutanı Hakan Evrim, 29 Mayıs’taki duruşmada o akşam üste tanımadığı çok sayıda sivil olduğunu açıkladı. Fakat iddianamede 3 sivilden söz ediliyor. Diğerleri kimlerdi?

– O gece sabaha kadar dışarıdaki bankta beklediğini söyleyen Hakan Çiçek’in kamera görüntüsü neden yok?

–  O sırada Akıncı Üssü Harekât Komutanı olan eski Kurmay Albay Ahmet Özçetin, 22 Mayıs’taki mahkemede Hakan Çiçek’i üsse kendisinin davet ettiği iddiasını reddetti. Bu durumda iki isimden biri yalan söylüyor. Hangisi?

– Adil Öksüz, Kemal Batmaz, Hakan Çiçek, Nurettin Oruç, Harun Biniş’in yurtdışı seyahat trafiği MİT tarafından ne zaman tespit edildi? Darbe girişiminden önce mi, sonra mı? Bu isimler takipte miydi?

– Cemaat bu isimlerle ilgili neden suskun? Neden “Bizimle bir ilgileri yok” denilmiyor?
/22.6.2017 [TR724]

***

Cemaat ile 15 Temmuz darbe girişiminin irtibatlandırılmasında kullanılan bir diğer gerekçe, Hizmet Hareketi ile bağlantılı olduğu öne sürülen bazı sivil şahısların o gece TRT’nin İstanbul Ulus binası ile Digitürk’e gittiği, böylece yayınların kesilmesi için darbecilere destek oldukları iddiası.

15 Temmuz’un bütününe dair ipuçları verdiği ve o gece sahnelenen garipliklerin konsantresini içerdiği için bu bölümü çok önemsiyorum. Dizinin başında ortaya koyduğum ‘kumpas’ tezini destekleyen en önemli parçalardan bir tanesi bu. Ancak yine cemaatin kendi içerisinde sorgulama yapmasını gerekli kılan çarpıcı detaylar da var.

TRT’nin Ulus binası, Digitürk ve Vodafone Arena Stadı’nın ele geçirilmeye çalışılmasıyla ilgili 94 şüpheli hakkında hazırlanan bir iddianame var. Bu iddianamede Kaynak Holding’e bağlı Sürat Teknoloji’de çalıştığı belirtilen 6 şahıstan söz ediliyor. Bunların 3 tanesinin darbeci askerler tarafından TRT Ulus binasına, 3’ünün de  Digitürk’e götürüldüğü anlatılıyor.

İddianameye göre TRT’ye götürülen 3 teknik elemanın görevi, yayınları kesmekti. Bu isimler; Supercom şirketi sahibi ve Sürat Teknoloji Genel Müdürü H.Ş., Supercom CEO’su S. G. ve Sürat Teknoloji bilişim uzmanı N. A. idi. Bu isimlerin aynı zamanda İstanbul’un MOBESE sistemini kuran ekipte yer aldığı belirtiliyor.

Bu 3 kişi, sabah saatlerinden TRT’nin çitlerinden atlarken güvenlik kameralarına takıldı. Daha sonra yakalanıp tutuklandılar.

İddianameye göre Harp Akademileri Komutanlığından çıkış yapan Albay Hamdi Acar, Üsteğmenler Erkan Demir, Alper Soydan ve Murat Bilgen, 6 sivil teknik ekibi almak üzere Ümraniye’ye gitti. 6 kişi de N.A.’nın evinde toplanmıştı.

SİVİLLER BİR EVDE TOPLANMIŞ BEKLİYORDU

Askerler 6 sivili N.A.’nın evinden alarak Ümraniye’deki Casper Plaza’nın çatısındaki piste getirdi. Vatandaşların sokağa çıkması ve yolların trafiğe kapanması üzerine bir helikopter, Albay Hamdi Acar ve sivilleri almak üzere buraya indi. Helikoptere binen şahıslar önce TRT binasına, sonra da Vodafone Arena’ya iniş yaptı.

İddianamede, bu sivil şahısların darbeden haberdar oldukları ve gece 00.00 sıralarında evden alındıkları göz önünde bulundurulursa darbecilere destek olmak amacıyla bekledikleri öne sürülüyor. Ancak ilerleyen bölümlerde göreceğimiz üzere ortada son derece dikkat çekici tuhaflıklar serisi ve soru işaretleri var.

Biz devam edelim.

Albay Acar, 3 teknik elemanı TRT’ye bıraktıktan sonra diğer teknik personel Ö. Ş., S. Ç. ve açık kimlik bilgileri tespit edilemeyen “Çağrı” kod adlı kişilerle havalanarak Dolmabahçe’deki Vodafone Arena Stadına iniş yaptı. Buraya 3 helikopterden inen toplam 43 asker ve 3 sivil bırakıldı. İddianameye göre bunların iniş amacı Levent’teki Digitürk binasının ele geçirilmesi ve yayınların kesilmesi idi.

İETT OTOBÜSÜ İLE YAYIN KESMEYE GİDEN DARBECİLER

Bundan sonrası iddianamede aynen şöyle anlatılıyor: “Digitürk binasına ulaşım amacıyla yoldan geçmekte olan bir İETT otobüsünün havaya ateş edilmek sureti ile durdurulduğu, yine burada durdurulan bir sivil cipe Üsteğmen Erkan Demir ve 3 sivil teknik personelin bindiği, diğerlerinin de gasp edilen İETT otobüsü ve şoförü ile birlikte Digitürk binasına yakın bir alana geldiği, buradan yürüyerek Digitürk binasına gidildiği, buranın işgal edildiği, ele geçirildiği, yayını durdurma amacıyla faaliyetler yürütüldüğü, Digitürk personeline yayının kesilmesi için baskı yapıldığı, bağırıldığı, yayın kesilemeyince Binbaşı Ali Akkaş tarafından içerideki cihazlara ateş edildiği, daha sonra gelen polis ekiplerinin yapmış olduğu yoğun müzakerelerden sonra şüphelilerin yakalandığı hususları tespit edilmiştir.”

Yaşananların absürtlüğü karşısında sıralayacağımız soru işaretlerini okumak için sabırsızlık gösterenler, maalesef yarınki bölümü beklemek zorunda kalacak. Biz bugün olayları normal seyrimizde incelemeye devam edelim.

Bu sivil şahıslar arasından yakalanıp tutuklanmış olanlar mahkemedeki savunmalarında neler söylediler?

‘BİZİ SABAHA KADAR MAKYAJ ODASINDA TUTTULAR’

İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan 24 Nisan 2017 tarihli duruşmada savunma yapan ev sahibi N.A., şunları aktardı: “Albay Hamdi Acar ve beraberinde bazı askerler evimize geldi. Ben böyle bir durumu daha önce yaşamadığım için korkmuştum. Silahlı askerler evime gelmişti. Kimse bana silah doğrultmadı ama askerler ‘hadi gidiyoruz’ deyince bir şey yapamadık.”

Hâkim Hulusi Pur’un “Bunlar seni nereden tanıyor, neden senin evine geldiler?” sorusunu ise “Bilmiyorum” diye cevapladı.

N.A. gibi TRT binasına bırakılan isimlerden H.Ş., mahkemedeki savunmasında şunları dile getirdi: “N.A.’nın daveti üzerine evine gittik.

Evde oturuyorduk. Kapı çaldı ve askerler içeri girdi. ‘Bizimle geliyorsunuz, bu devlet meselesidir’ dediler. Biz de onlara zorluk çıkarmadık. N.’nin adresini nasıl bulduklarını bilmiyorum. O gece arkadaşımın evinde bulunduğum için buradayım. TRT’ye helikopterle gittik. Bir rütbeli asker, bizi yayınlarla alakalı sistem odasına götürerek yayınları açmamızı söylediler. TRT’ye gittiğimizde elektrikler kesilmişti. Bu yüzden yayın yapılamıyordu.”

Hakim Pur’un “Yayınları açıp ne yapacaklar, yoksa korsan bildiri mi yayınlayacaklardı?” sorusu üzerine Ş., konu hakkında bilgisi olmadığını söyledi. Yayın kesme eylemine katılmadığını savunan H. Ş., “Televizyon yayınlarından anlamadığımızı söyledik. Sanırım bizden umudu kesmişlerdi ki bu yüzden bizi makyaj odasında tutuyorlardı. Bir süre bekledikten sonra binayı terk ettik. Beşiktaş’taki iskeleye kadar ilerledik ve vapurla karşıya geçtik. O gece o binada pasif direnişle hayatta kalmaya çalıştım.”

‘4 ARABA, KÖPRÜDE POLİS NOKTASINA TAKILMADAN TERS YÖNDEN ÜMRANİYE’YE GİTTİK’

Peki, Albay Hamdi Acar ne diyor bütün bu olanlara? Aynı mahkemede 26 Nisan 2017 tarihinde savunma yapan Acar, “Bize terör saldırısı olacağı söylendi. Darbeye katılma şeklinde herhangi bir emir almadım. 25-30 civarında canlı bombanın büyükşehirlerde eylem yapacağı bilgisi verildi.” dedi. 2015 baharından itibaren PKK ve DEAŞ’ın yaptığı bazı eylemleri örnek gösterdi. Bu 6 sivili ise MİT veya Başbakanlık çalışanı olarak bildiğini öne sürdü.

Acar, 6 kişiyi alma emrinin kimden geldiğini de şöyle anlattı: “15 Temmuz akşamı saat 21.00 civarında Hava Harp Okulu’ndan Albay Levent Özalp, Ümraniye’deki bir adresten sivil personellerin alınarak Hava Harp Okulu öğrencileriyle birlikte Digitürk’e gitme emrini verdi. Digitürk’ün yayın kontrolünün sağlanması yönünde emir aldık. Bu personelin MİT veya Başbakanlık çalışan olduğunu düşündüm. 4 araçla yola çıktık. Anadolu yakasına giderken polis kontrol noktasını geçtik. Aracımızın tepe lambalarını yaktık. Yani kendimizi gizleme çabası içinde değildik. Bu sırada saat 24.00 civarındaydı. Köprüde trafik sıkışıktı. Bu durumu Albay Özcan Korhan’a ilettim. ‘Sivilleri alabilirsek helikopter yönlendirebileceğiz’ dedi. Hava aracının bile tahsis edilmesi, konunun önemini gösterdiği için olayın aciliyeti ve önemi konusunda beni motive etti. Bu nedenle sıkışık köprü trafiğinde tepe lambası ile ters yönden devam ederek Ümraniye’ye gittik. Adrese girdiğimizde içeridekileri pijamalarıyla görünce ‘Ne biçim iş yapıyorlar’ dedim. Evden aldıklarımı Casper Plaza’ya götürdüm. 6 kişi diye hatırlıyorum. Casper Plaza’ya giderken halkın arasından da girdik, ellerinde Türk bayrağıyla tezahüratlar yapıyorlardı. Halkın da bu terör saldırısına karşı durduğunu sandım. Bu nedenle halkın durumunda anormallik hissetmedim. Casper’a geldiğimde helikopterin sesini duydum görevini tamamladığımı düşündüğüm için biraz daha rahatladım.”

OTOSTOPLA DİGİTÜRK’Ü BASMAYA GİTMEK

Albay Acar, Vodafone Arena’dan Digitürk’e gidişlerini ise şöyle paylaştı: “Stattan çıktıktan sonra yoldan geçen bazı araçları durdurduk. Bir araç durdurduk aile vardı, onları bıraktık. Bir aracı durdurduk yardım istedik. Sonra geçen 3 İETT otobüsünden boş olanını durdurduk ve buna binerek Digiturk binasına gittik. İddianamede otobüsü gasp ettiğimiz söyleniyor. Bunu kabul etmiyorum, görev yerine ulaşmak için bindik.”

Hamdi Acar, PKK ve DEAŞ’a karşı mücadele ettiklerini düşünerek görevini yapmaya çalıştığını öne sürdü. Durumun gerçekliğini anladığı anda kolluk kuvvetleriyle birlikte hareket ederek teslim olduğunu kaydetti.

O gün Acar’ın ekibinde olan tutkulu sanık Üsteğmen Alper Soydan da benzer şeyler söyledi: “Komutanımız Albay Hamdi Acar, Genelkurmay Başkanlığınca ‘Yıldırım Harekâtı’ emrinin verildiğini ve bizim de kendilerine yardımcı olacağımızı ve Ümraniye’de bazı kişileri de alacağımızı emretmişti. Bu sivil giyimli kişileri de alarak, TRT’nin binasına gittik. Ben, aldığımız sivilleri tanımıyorum.” diye konuştu.

Bir diğer tutuklu sanık Mustafa Doğan da savunmasında, Digitürk binasına gittikleri sırada tanımadığı bazı sivil subayların kendileriyle birlikte hareket ettiğini aktardı.

Yarın bu konuyla ilgili asıl bomba iddialar ve soru işaretlerini sıralayacağım.
/23.6.2017 [TR724]

***

15 Temmuz gecesi darbeci askerler tarafından TRT Ulus binası ve Digitürk’e götürülen 6 sivil teknik elemanla ilgili iddialara devam ediyoruz. Bugün, o gece yaşananlarla ilgili bana ulaşan bir takım gizemli bilgiler, iddialar ve soru işaretlerini paylaşacağım.

Bu konuya temas edeceğimi, yazı dizisinin 19 Haziran tarihli 4. bölümünde ilan etmiştim. Ardından ilginç bazı e-postalar aldım. Bunlardan bir tanesi, Cemaat içerisinden biri olduğu izlenimi veren ve söz konusu sivilleri tanıdığı anlaşılan birine ait. Yazıda şöyle deniyor:

“Bilişim hizmetiyle ilgilenen, takma ismi Eşref olan bir şerefsiz, 6 kişiye o gece bir kumpas kurmuştur. ‘Manevi gece programı yapacağız’ deyip o kişileri Ümraniye’de N.A.’nın evinde toplamıştır. Hiçbir şeyden haberi olmayan bu kişileri o gece silahlı askerler gelip isimlerini tek tek okuyarak o evden almışlardır. O kişiler de korktuklarından ne yapacağını bilememişler ve o menfur olaya karıştırılmışlardır. O Eşref denen arkadaş darbeden önceden haberi olan bir şahıstır. Kendisi darbeden sonra kaçıp ABD’ye yerleşmiştir. Hocaefendi’nin hain dediği tiplerdendir. O gece o evde program yapan şahıslar masumdur ve o kişiler darbeyi Hizmet’e yıkmak için özellikle seçilmişlerdir.”

‘ONLAR UPLİNK’Cİ DEĞİL, HİÇBİRİ YAYIN KESMEYİ BİLMEZ’

Müstear isimle atılan bir diğer e-posta ise kendisini, “Yıllarca Türkiye’de televizyonculuk yaptım” diye tanıtan bir kişiye ait. O da şu detaylara dikkat çekiyor: “Bir TV yayınını ancak uplink’çiler hızlı bir şekilde kesebilir. Uplink’çi olmayanlar televizyoncu olsa bile bir TV yayınını kesemez. Bu kişiler, uplink’çi olmadıkları gibi televizyoncu bile değiller. Kaynak Holding’de çalışan bir arkadaşım, bu kişilerden birinin ablası ile konuşmuş. Kadın o gün ikindi vakti kapının çaldığını, açtıklarında karşılarında askerlerin olduğunu ve kardeşinin adını vererek onu aradıklarını söylediğini belirtiyor. Kardeşi kapıya çıktığında bizimle gelmen gerekiyor diyerek alıp götürdüklerini söylüyor. Kardeşinin daha sonra anlattığına göre yolda ve helikopterde sürekli bilgi istemesine rağmen bilgi vermemiş. TRT’de telefonları alınarak bir odada tutulmuşlar. Sabaha karşı da ‘Şimdi gidebilirsiniz’ deyip arka kapıya yönlendirilmişler. Aynı şekilde eski STV çalışanlarının da TÜRKSAT’a yayın kesmek için girdikleri söyleniyor. Bu kişileri bizzat tanıyorum. Dediğim gibi bunlar da uplink’çi değiller. Yayın kesmeyi bilmezler. Siz ne kadar sürede böyle bir yerde yayın kesebilirseniz onlar televizyondan biraz aşina oldukları için belki biraz daha kısa sürede yayın kesebilirler, o kadar. Bu kişilerin son çalıştıkları şirketin sahiplerinden biriyle konuştum. TÜRKSAT bu firmadan teknik servis hizmeti talep etmiş ve bu 3 kişi o yüzden oraya gönderilmiş. Darbe girişiminin olduğu saatlerde değil, sabahtan oraya gitmişler. TÜRKSAT’ın talep ettiği teknik servis hizmetine dair, bu kişilerle yaptığı mailler mevcutmuş.”

MADEM ORADA HİÇ İŞE YARAMAYACAKLARDI, NEDEN GÖTÜRÜLDÜLER?

Bu noktada artık cevaplanması gereken önemli soru işaretleri bulunuyor. Hiç bu e-postalardaki iddialar olmasa bile olayların gelişim şekli ve yaşananlar yeterince kuşku uyandırıcı. Bahse konu soru işaretlerini şöyle sıralayabiliriz:

– Sivilleri almaya giden Albay Hamdi Acar’ın da içinde bulunduğu 4 ayrı araç, polisler her yeri kesmişken ve üstelik köprü can pazarına dönmüşken Ümraniye’ye kadar tepe lambası ile nasıl gidebildi? Polis kontrol noktasından nasıl geçti? Böyle bir gecede ters yöne gitmesine rağmen neden hiç durdurulmadı?

– Uçuş yasağına rağmen helikopterler nasıl havalanabildi?

– TRT binasına götürülen isimlerden H. Ş., “N.A.’nın daveti üzerine evine gittik.” dedi. Oysa bana ulaşan e-postada ‘Eşref’ kod adlı firari birinden söz ediliyor. O şahısları N.A.’nın evinde toplayan kimdi?

– Siviller o sırada pijamalı mıydı? Eğer öyleyse iddianamede neden onlar için “Darbeyi biliyorlardı ve hazır bir şekilde bekliyorlardı” deniyor?

– N.A.’nın evine gelen askerler, “Bizimle geliyorsunuz, bu devlet meselesidir” dediler mi? O halde Albay Acar, neden içeridekilerin MİT veya Başbakanlık çalışanları olduğunu sandığını söylüyor?

– Bu isimleri kim tespit etti? Albay Acar’a, “Git Ümraniye’den bu şahısları al” talimatını veren Albay Levent Özalp, bu isimleri ve evin adresini kimden aldı? Askerlerin eve gelip isimleri tek tek okuyarak aldıkları doğru mu?

–  Yayıncılıkla ve yayın kesme ile ilgili bir uzmanlığı olmayan bu isimlerin oralara götürülmesinin sebebi nedir? Eğer cemaat bu planlamayı yapmış olsa elinde hiç uplink’çi yok muydu ki uzmanlık alanı başka olan 6 kişiyi seçip gönderdi?

– Nitekim H.Ş., “Televizyon yayınlarından anlamadığımızı söyledik. Sanırım bizden umudu kesmişlerdi ki bu yüzden bizi makyaj odasında tutuyorlardı.” dedi. Bu bile ortada bir komplo olduğunu göstermeye yeten bir ifade. Sırf oraya getirilip bir odada tutulan siviller söz konusu. Bu teknik kişiler makyaj odasında oturtulmak için mi helikopterle alınıp getirildi?

– TRT’den sonra ikinci grup sivillerle Vodafone Arena’ya inen darbeciler neden İETT otobüsüyle Digitürk’e gitti? Bu tuhaf bir durum değil mi? Bir dijital yayın platformunu basmaya gidecek aracı olmayan askerler nasıl olur da darbeye kalkışır?

MADEM CİHAZLARA ATEŞ EDİLECEKTİ, TEKNİSYENLERİ NİYE GÖTÜRDÜLER?

– O saat itibariyle darbe girişiminin en hararetli olduğu anlar yaşanıyordu. Halk sokaklardaydı. Gördükleri askerlere ve tanklara müdahale ediyorlardı. Böyle bir ortam içerisinde 43 darbeci askerin, Dolmabahçe Bulvarı üzerinde ‘Köyden indim şehre’ misali, otostopla ya da İETT otobüsü ile yayın kesmeye gitmesi normal mi?

– Albay Acar, Beşiktaş stadının önünde bir arabayı durdurduklarını, içinde aile olduğu için binemediklerini; sonra bir başka aracı durdurup kendilerini Digitürk’e bırakmalarını istediklerini, en son 3 İETT otobüsü içinden boş olanını durdurup bindiklerini öne sürüyor. Bunlar nasıl darbeci?

– Üstelik iddianameye göre İETT otobüsü ile bir yere kadar gidip sonra yürüyerek Digitürk binasına geçiyorlar. Bu silah zoruyla otobüsün gasp edildiği iddiasını havada bırakmıyor mu? Bu nasıl bir işgal girişimi?

– Diyelim ki darbeciler o gece durduracak bir araç bulamasa Digitürk’ü basamayacaklar mıydı? Böyle ciddiyetsiz darbe planı mı olur?

– Binaya gittikten sonra Digitürk personeline yayının kesilmesi için baskı yapıyor ve bağırıyorlar. Ama yayın kesilemeyince Binbaşı Ali Akkaş tarafından içerideki cihazlara ateş ediliyor. İyi de o zaman o 3 sivil teknik eleman oraya niye götürüldü? Madem ki yayının kesilmesi için Digitürk personeline bağırılacaktı teknik elemanlara ne gerek vardı? Buna rağmen yayın kesilmeyince de cihazlara ateş edilecekti ne diye gecenin o karmaşası ve köprünün o trafiği içerisinde Yeşilköy’den Ümraniye’ye kadar o kadar yol katedilip gidildi ve o 3 kişi alınıp gelindi ki?

– Bundan sonra polisler gelip oradaki askerleri alıncaya kadar o siviller orada ne yaptı ve nerede tutuldular?

– Tutuklu askerlerden Mustafa Doğan, Digitürk binasında tanımadığı bazı sivil subayların kendileriyle birlikte hareket ettiğini anlattı. Bu ‘subaylar’ kimlerdi?

KİM BU ‘EŞREF’? 

– ‘Eşref’ kod adlı kişi kim? Gerçekten böyle biri var mı? 6 sivili ‘manevi program yapacağız’ diyerek N.A.’nın evine topladığı doğru mu? Cemaat kaynakları bu bilgiyi teyid ediyor mu? Eğer iddia doğruysa ve e-postada denildiği gibi Gülen’in ‘hain’ dediği kişilerden biri bu ise cemaat ‘Eşref’ kod adlı kişiyi deşifre etmeyi düşünür mü? Düşünüyorsa neyi bekliyor? Düşünmüyorsa neden?

– Bu 6 kişi içinden firari olduğu anlaşılan ‘Çağrı’ kod adlı kişi kim? Eğer bir kumpas varsa ‘Çağrı’ neden çıkıp konuşmuyor? Neden bütün bildiklerini anlatmıyor? Ailesi Türkiye’de tehdit altında olabilir mi?

– Bu 6 kişi, cemaat ile darbe girişimi arasında bağlantı kurulması için özellikle mi seçilip TRT ve Digitürk’e götürüldü? O gece o binalarda hiçbir işe yaramadıkları ve telefonları alınarak bir odada sabaha kadar bekletildikleri göz önüne alınırsa bu iddia bir komplo teorisi olmaktan çıkmıyor mu?

– Aynı şekilde o gün gündüz saatlerinde eski STV çalışanlarını TÜRKSAT’a davet edildiği iddiası doğru mu? TÜRKSAT’ta nasıl bir teknik servis ihtiyacı vardı o gün? İddia edilen e-postanın altında kimlerin imzası var? /24.6.2017 [TR724]

***

15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Cemaatin olduğunu öne sürenlerin bir diğer gerekçesi, o gece Mithat Aynacı, Lokman Kırcılı, Gürsel Aktepe ve Zeki Taşkın gibi emniyet müdürlerinin darbecilerle birlikte hareket ettiği iddiası.

17 Aralık’tan sonra görevden alınan eski İstanbul Güvenlik Şube Müdürü Mithat Aynacı, Vatan Caddesi’ndeki İl Emniyet Müdürlüğü’ne yakın bir noktada, darbeci askerlerin olduğu bir tankın içinde yakalandı. Üzerinde de askeri kamuflaj vardı. İhraç edilmiş olan ve haklarında yakalama kararı bulunan Lokman Kırcılı ile Gürsel Aktepe de Ankara’da Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nda gözaltına alındı. Daha doğrusu burası da bir muamma. Kırcılı ve Aktepe, emniyet binasında değil, 2 kilometre uzaklıkta bir araç içerisinde beklerken gözaltına alındıklarını söyledi. Eski İstihbarat Şube Müdürü Zeki Taşkın’ın ifadesi de bu yöndeydi.

Önce Mithat Aynacı’dan başlayalım. Gezi olayları sırasında Güvenlik Şube Müdürü olan Aynacı, polis telsizlerinden “Dolmabahçe düştü” anonslarının geçtiği sırada denizden takviye ile Saray ve başbakanlık ofisini kurtaran emniyetçi olarak biliniyor. Ayrıca dönemin Başbakanı Erdoğan’ın şiddet uygulanması emrine ve göstericilere ateş edilmesine direndiği için de bazı AKP’lilerin hedefinde yer alan bir polis müdürüydü. Bunlara rağmen 17 Aralık sonrası açığa alma ve ihraç furyasında uzun süre ona dokunulmadı. Kendi isteğiyle görevden ayrıldı ama ihraç edilmedi, müdürlük emrine verildi.

İL JANDARMA KOMUTANI İLE KONUŞUP VATAN’A GEÇTİ

Peki nasıl oldu da böyle bir emniyet müdürü, üstelik halen görevde iken darbe gecesi bir tankın içinde ele geçirildi?

15 Temmuz darbe girişimi sırasında Esenler Birlik Köprüsü’nde çıkan olaylar ile İstanbul Emniyet Müdürlüğünün işgal girişimine ilişkin iddianamede, Aynacı’nın nasıl yakalandığı anlatılıyor.

Bu iddianameye göre Aynacı o gece, dönemin İstanbul Jandarma Komutanı Gürcan Sercan ve 66. Mekanize Tugayı Kurmay Başkan Yardımcısı Kurmay Yarbay Osman Akkaya ile birçok kez telefon görüşmesi yaptı. Saat 20.00 sıralarında Küçükçekmece’deki evindeydi. 20.14’te aktif görevde olan bir uzman çavuş tarafından arandıktan sonra ikametinden ayrıldı. Baz bilgilerine göre Albay Gürcan Sercan’la saat 22.49’da bir görüşme yaptı. Daha sonra İl Emniyet Müdürlüğünün bulunduğu Vatan Caddesi’ne hareket etti. Aradaki bu 2,5 saatlik zaman zarfında nerede olduğu, ne yaptığı konusunda bilgi yok.

O tankın içinde bulunan Kurmay Yarbay Osman Akkaya, savcılığa verdiği ifadede, Aynacı ile buluşmalarını şöyle anlattı: “Bezmialem Hastanesi’nin önüne vardığımızda Tugay Komutanımız Mehmet Nail Yiğit, beni aradı. ‘Sana bir mesaj atacağım, o mesajdaki numarayı ara, emniyetten bir polis sana yardımcı olacak’ dedi. Telefonu kapattıktan sonra ‘isim ve numara’ yazan mesaj geldi. Vatan Emniyet’e iyice yaklaştığımız esnada mesajda geçen numarayı fırsat bulunca aradım, kendisine ‘Ben Yarbay Osman, Tugay Komutanı Mehmet Nail Yiğit verdi numaranızı’ dedim. O da kendisini tanıttı ve nerede olduğumuzu sordu. Ben de Bezmialem’in oralarda olduğumuzu söyledim. O da ‘Tamam ben geliyorum’ dedi ve telefonu kapattık.”

‘CANINI KURTARMAK İÇİN TANKA GİRDİ’

Osman Akkaya, Aynacı’nın çevrede toplanan halkın tepkisi üzerine tankın içine girdiğini belirterek, “Bu şahıs üzerinde normal kendi polis kıyafeti vardı. Bilgim dışında ZPT aracına binen bu şahsın, aracın içerisinde polis üniformasını çıkartarak askeri elbise giydiğini, polis tarafından askeri üniformalı bir şekilde askeri araç içinde yakalandığını sonra öğrendim. Bu şahsın kim olduğunu, ne amaçlı oraya geldiğini, üzerini neden değiştiğini bilmiyorum” ifadelerini kullandı.

Mithat Aynacı ise ifadesinde kendini şöyle savundu: “Saat 22:30 civarında Emniyet’ten tüm personelin tam teçhizatlı olarak intikal etmesi yönünde mesaj geldi. Bunun üzerine Vatan Caddesi’ndeki yerleşkeye doğru yola çıktım. Yürüyüş güzergahı üzerinde asker gurubunun başında sonradan ismini öğrendiğim Osman Akkaya vardı. Kendisine hangi maksatlı görevli olduğunu sorduğumda bana cevap vermedi. Etrafta tepkili halk kitlesi olup polis olmayınca ben de kendisine kışlalarına gitmelerini söyledim. O da kabul etti. Toplanan halka da dağılmalarını, askerlerin kışlalarına gideceğini söyledim. Benim bunu söylemem üzerine vatandaşlar alkışlamaya başladı. Fakat kalabalık içerisinden ateş edenler oldu. Bu nedenle ZPT aracının arkasına geçtim. ZPT’nin kapağı açıldığında oradaki askerler beni içeri çekti. Daha sonra da polisler araç içindeki tüm personeli yakaladıkları için orada yakalandım. ZPT aracına bindiğimde oradaki askerlere telkinde bulundum ancak kalabalık olduğundan dolayı askerler kışlalarına dönemediler. Daha sonra benim yakalanma olayım bir şekilde saptırıldı. Ben darbecilere iştirak etmedim. Hatta olay yerine emniyetten zırhlı araç getirilmesini ve askerlerin alınmasını dahi talep ettim”

İddianamede, Aynacı’nın GSM hattının incelendiği ve o gece kendisine Emniyet’ten gönderilen böyle bir mesajın olmadığı belirtiliyor. Ayrıca olay öncesi Osman Akkaya ile 6 farklı telefon görüşmesi yaptığı bilgisine yer veriliyor.

SABAH’IN HABERİNDE ŞÜPHE ÇEKİCİ DETAYLAR

Gelelim Ankara’da yaşananlara. Darbe girişiminin bastırıldığı ilk saatlerde eski istihbaratçı emniyet müdürleri Lokman Kırcılı ve Gürsel Aktepe’nin darbecilerle birlikte gözaltına alındığı duyuruldu. Daha önce meslekten ihraç edilmiş olan ve haklarında yakalama kararı bulunan bu iki ismin o gece darbecilerle beraber Yıldız’daki Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’na geldiği, burayı devralmak istedikleri ama polislerce gözaltına alındıkları ileri sürülüyordu. En başta kulağa garip gelen, içinde bir takım tuhaflıklar barındırdığı kesin olan bilgilerdi bunlar.

Hatta İddiaya göre bu isimler, o gece bina içindeki güvenlik kamerasına da takılmıştı. Sabah ve A Haber, 15 Şubat 2017’de bu görüntüden alındığı öne sürülen bir fotoğraf karesini yayımladı. Ancak neden kamera görüntüsünün kendisinin yayınlanmadığı anlaşılamadı. Sabah’ın bu görüntülere dayanarak yazdığı ‘Darbeci hainler İstihbarat’a böyle girdi’ başlıklı manşet haberinde şöyle deniyor: “Görüntülerde Emniyet İstihbarat Dairesi’nin eski Başkan Yardımcısı Gürsel Aktepe ve Ankara’nın eski Emniyet Müdür Yardımcısı Lokman Kırcılı, beraberlerindeki FETÖ’cü polisler 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece saat 02:09 sularında Turan Güneş Bulvarı’ndaki binaya gidiyor ve bir mukavemetle karşılaşmadan içeri giriyor. O anlar dış ve iç nizamiyedeki güvenlik kameraları tarafından saniye saniye kaydediliyor. Aktepe ve Kırcılı binanın içinde operasyonu sevk ve idare ederken görülüyor. Saat 08.53’te işgalcilere müdahale başlıyor. İçeri giren 7-8 kişi ilk anda 2 hainin ellerini akadan kelepçeliyor ve 5 saniye sonra 10-12 kişilik grup, teslim alınan 7-8 kişiye kelepçe takıyor. 08.59’da, darbecilerin işgal girişimi 7 saatte bitiyor.”

WHATSAPP MESAJLARI ATILDI İDDİASI

İddialara göre İstihbarat Dairesi Başkanlığı’nda şube müdürlüğü yapan Zeki Taşkın ve eski İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Lokman Kırcılı’nın telefonlarında bazı WhatsApp yazışmaları çıktı. Bu mesajlarda, “Değerli abiler şu an askerler yönetime müdahaleye başladı. Herkes işini gücünü bıraksın, bulunduğu yerde arkadaşlarını yönlendirsin.. ve askerlerin müdahalesine yardımcı olmalarını temin etsin. Ankara’da muvazzaf ve emekli olan kim varsa silahını alıp Genelkurmay, Emniyet Genel Müdürlüğü, Ankara Emniyet, KOM, TEM ve Yıldız’ın önüne giderek direnen herkesi indirsin. Bu konuda askere yardımcı olsun” deniyordu.

Zeki Taşkın ifadesinde şunları söyledi: “Lokman’a (Kırcılı) ‘Bu iş neyin nesi, ben anlayamadım’ dedim. ‘Bu darbe nasıl olacak?’ dedim. ‘Asker içeri girecek, ondan sonra benim irtibatta olduğum bir generalim var, bana haber verecek. Ben de orada olmak istiyorum’ dedi. ‘Çok saçma’ dedim. Yani böyle bir ihtimal olabilir mi? Bu arada işte emniyet istihbaratın bir ekibi geldi, kimlik sorgulaması yapıp bizi daireye götürdüler.”

Gürsel Aktepe’nin ise itirafçı olduğu ve darbe emrinin Fethullah Gülen’den geldiğini söylediği iddia edildi. Alınan bilgilere göre Aktepe, eşi ve çocukları üzerinden tehdit edildiği için bu yönde ifade verdi. Nitekim aylar sonra, Aralık başında sanığı olduğu bir başka davanın duruşmasında “Ağır işkence gördüm” dedi.

‘İLAÇ VERİLDİ, AĞIR İŞKENCE YAPILDI’

Lokman Kırcılı da başından itibaren suçlamaları reddetti. İtirafçı olma tekliflerini de geri çeviren Kırcılı, VİP dinleme davasında önemli iddialarda bulundu. 15 Temmuz’un ardından konduğu Sincan Cezaevi’nden SEGBİS sistemi ile mahkemeye bağlanan Kırcılı, İstihbarat Daire Başkanlığı’nda değil dışarıda gözaltına alınıp Daire’ye getirildiklerini ileri sürdü. “Emniyet’e 2 kilometre mesafede gözaltına alındık” dedi. Bizzat eski amiri Ömer Altıparmak tarafından Tayyip Erdoğan’a en yakın emniyetçilerden biri olduğu ve bütün sırlara vakıf olduğu ifade edilen Kırcılı, “Gözaltında bize ilaç verildi. İfadelerimiz ilaçla alındı. Ağır işkence gördük.” iddialarında bulundu. Polislerin eski avukatlarından Kemal Şimşek de o günlerde twitter hesabından, “İDB (İstihbarat Daire Başkanlığı), iki müdürün Daire içerisinde yakalandığını iddia etmişti. Halbuki iki müdür de ifadesinde İDB’ye 2 km mesafedeyken bizi gözaltı yapıp sorguya çektiler dedi. İDB, adli bir kolluk değil. Fakat iki müdürün gizli bir odada haftalarca sorguda kaldığı anlaşılıyor. Erdoğan’ın eski sırdaşı olan müdürler, ifadelerinde kendilerine ağır işkenceler yapıldığını ve ilaç verildiğini söylemişler. İşkence o kadar ileri gitmiş ki, cezaevine gittikten haftalar sonra bilinçlerini toparlamışlar. Bu da aslında verilen ilaç veya kimyasalın ne kadar ağır olduğunu gösteriyor. Peki bu işkencelerle ve verilen ilaçlarla ne amaçlanmış olabilir? Sahip oldukları sırları unutmaları mı? Onları bilinçsiz ifadelerle itibarsızlaştırma mı? Yoksa birçok sırra vakıf bu isimlerin ortadan kaldırılması mı?” sorularını yöneltti.

15 Temmuz’un kendisi gibi bu olaylarda da birçok karanlık nokta bulunuyor. Bir yönüyle, cemaate yakın bazı sivil teknisyenlerin TRT ve Digitürk’e götürülmesine benzetebiliriz. Buraya kadar olaylar hakkında genel bir özet yaptım. Yarın, cevap bekleyen soru işaretlerini sıralayacağım. /29.6.2017 [TR724]

***

Mithat Aynacı, Lokman Kırcılı, Gürsel Aktepe ve Zeki Taşkın gibi bazı emniyet müdürlerinin 15 Temmuz gecesi darbecilerle birlikte yakalandığı iddialarını irdelemeye devam ediyoruz. Bugün, yaşanan tuhaflıklar ve soru işaretlerini sıralayacağım.

– Eski İçişleri Bakanı Efkan Ala, TBMM 15 Temmuz Komisyonu’na verdiği ifadede, 17 Aralık’tan sonra 35 bin polisin yerlerinin değiştiğini, 6 bin civarında polis hakkında adli işlem başlatıldığını, 5 bin kadar polisle ilgili soruşturma açıldığını ve emniyet müdürü seviyesinde hiç kimse bırakılmadığını, ya görevden alındığını ya da emekli edildiğini açıkladı. 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Cemaat varsa, o gece neden sadece 3-5 müdür dışarı çıktı? Bu tasfiye edilen polisler Hizmet Hareketi’ndense o zaman Cemaat geri kalan on binlerce polisi neden evlerinde tuttu? Genelkurmay’ın resmi açıklamasına göre darbe girişimine katılan asker sayısının er, erbaş ve askeri öğrencilerle beraber 8 bin 600 civarında olduğu düşünülürse, bu 40 bin polis darbeye destek verse başarılı olma şansı ne olurdu?

– O gece emniyetçilere söz konusu WhatsApp mesajlarını kim attı? Bu mesajlar kimlere gitti? Bütün emniyetçilere gitti ise neden 5 civarında polis sahaya çıktı? Diğerleri neden darbeye destek vermedi? Yok, eğer bu mesajlar sadece söz konusu isimlere gitti ise onlar neye göre seçildi ve onları kim seçti?

– WhatsApp mesajlarında geçtiği ifade edilen Genelkurmay, Emniyet Genel Müdürlüğü, Ankara Emniyeti, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı gibi diğer mekanlara neden giden darbeci polis olmadı?

TRT VE DİGİTÜRK OLAYI İLE BENZEŞİYOR MU?

– Tıpkı TRT ve Digitürk’e götürülen 6 sivil teknisyende olduğu gibi, belli başlı kişiler seçilip onların özellikle darbeye katılımı sağlanarak cemaat bağlantısı mı kurulmaya çalışıldı? Bu müdürler de bir tuzağa mı çekildi?

– Gözaltının hemen ardından Mithat Aynacı’nın intihar ettiği haberleri yansımıştı. Bu haberler nereden çıkmıştı?

– Mithat Aynacı’nın tankın olduğu bölgede ne işi vardı? Darbeye destek vermek gibi bir maksadı yoksa orada ne yapıyordu?

– Tam aksine darbeye destek için geldiyse, o sırada aktif görevde olmayan bir emniyet müdürü, resmi üniformasıyla tek başına oraya gelip darbeyi kolaylaştırmak adına nasıl bir fonksiyon icra edebilir?

– Emniyet içerisinden, polislerin askerlere ateş edeceğini duyduğu için bölgeye intikal ettiği ve yatıştırma amacı taşıdığı iddiası doğru olabilir mi?

– Mülayim kişiliği ile tanınan ve örgüt operasyonlarında ‘müzakereci’ kimliği ile bir çok örgüt elemanını ikna etmesi ile tanınan Mithat Aynacı, o gece de kendince bir misyon yüklenip sokakta darbeciler ile halk arasında müzakerecilik görevine mi soyundu? Çok naif bir yorum olduğunun farkındayım ama Aynacı’yı tanıyanlara göre bu da ihtimal dahilinde. İfadesinde de bunun işaretleri var.

– Aynacı’yı arayan uzman çavuş kimdi? Aradığı saat 20.14. Henüz daha bırakın askerlerin köprüye çıkmasını, Ankara’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan bile Genelkurmay’dan ayrılmış değil. İddianamelerde darbenin erkene alındığı iddia edilirken verilen başlangıç saati 20.30. Bu dakika itibariyle Aynacı’ya gelen telefonun manası nedir? Uzman çavuş ile ne konuştular ki Mithat Müdür evinden dışarı çıktı?

– Aynacı o gece İl Jandarma Alay Komutanı ile neden görüştü ve ne konuştu? Yarbay Osman Akkaya’yı neden 6 kez aradı? Ne konuştular? Hepsi de buluşma noktasını ayarlayabilmek için miydi?

– Aynacı ile dönemin 66. Mekanize Tugay Komutanı Tuğgeneral Mehmet Nail Yiğit arasında nasıl bir bağ var? Yiğit, neden Yarbay Akkaya’ya mesaj atıp onun adını ve numarasını verdi? Aralarındaki bu bağlantıyı kim, nasıl kurdu? Daha önce nasıl bir tanışıklıkları vardı? Şu anda firari konumda olan Yiğit, bulunduğu yerden bir açıklama yapmayı tercih eder mi?

10 BİN POLİSİN GÖREVDE OLDUĞU EMNİYET’İ BİRKAÇ TANK VE 1 HELİKOPTERLE Mİ İŞGAL EDECEKLERDİ?

– İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın ifadesine göre o gece İstanbul’da hem geniş çaplı bir IŞİD operasyonu hazırlığı hem de rutin Huzur Operasyonu vardı. Bu nedenle 6 bin polis sadece bu operasyonlar için görevdeydi. Hâlihazırda o gece rutin görevini yapanlarla beraber 10 bine yakın polis vardı. Bir iki tank ve bir helikopterle koskoca Vatan Emniyet Müdürlüğü’nün işgal girişimi sözkonusu olabilir mi? Mantıklı mı? Eğer hakikaten o tanklar Emniyet’i işgal için gidiyorsa bu planı kim yaptı? Yarbay Akkaya ve yılların emniyet müdürü Mithat Aynacı bunu düşünemedi mi?

– Kendisine ateş edildiği için korunma amaçlı tanka girdiği ifadesi yalansa, bir emniyet müdürü tanka niye biner? Daha önceden tank kullanma tecrübesi olmadığı belirtilen Aynacı’nın ZPT aracının içinde ne işi vardı?

– Yok eğer Aynacı’nın ifadesi doğru ise tam tarafları yatıştırmış ve ikna etmişken, halk da alkışlıyorken orada darbecilere ateş edenler kimlerdi? Bir sabotaj mı vardı?

– En önemlisi; Mithat Aynacı tuzağa düştü ise ifadesinde neden bunu ayrıntıları ile anlatmadı? İfadesi işkence altında mı alındı? Bu durumda mahkemede neler söyleyeceği çok önemli.

– Aylardır aranan Lokman Kırcılı ve Gürsel Aktepe, o gece telefonlarına geldiği iddia edilen mesajlar nedeniyle mi dışarı çıktı? Bu iki müdür cemaate yakın isimlerse eğer, bahse konu mesajları atanlar kimler? Cemaat bu olayı araştırdı mı? Eğer Gülen’in dediği gibi Hizmet Hareketi’nden olup da darbeye katılanlar hainse bu mesajları atanlar kimler? O halde bu hainleri tespit edip ifşa etmek çok mu zor? Değilse neden bu yapılmıyor?

– Kırcılı, Aktepe ve Taşkın tam olarak nerede ve nasıl gözaltına alındı?

– Eğer kendi savunmaları doğru ise aylardır aranan iki eski istihbaratçı, o sabah emniyete 2 kilometre mesafede ne yapıyordu?

– Ters açıdan bakacak olursak; polisler, o sabahki keşmekeş içerisinde, kendilerine 2 kilometre ötede bir araba içinde bekeleyen iki eski müdürü nasıl farketti ve nasıl gözaltına aldı? Birileri Kırcılı ve Aktepe’yi o noktaya çekmiş, emniyete de haber mi vermişti? Yani aynı el hem müdürleri oraya çağırıp hem de onları gözaltına alacak polisleri mi harekete geçirmişti?

7 KİŞİ İLE 5 DAKİKADA DERDEST EDİLEN ‘DARBECİLER’

– Sabah’ın haberi doğru ise yani İstihbarat Dairesi’ne geldiler ve orada gözaltına alındılarsa bu kamera görüntüleri neden yayınlanmıyor? Neden kameradan dondurulduğu iddia edilen bir fotoğraf karesi ile yetiniliyor?

– Sabah’ın kamera görüntülerine dayandığını iddia ettiği habere göre Aktepe, Kırcılı ve Taşkın o gece saat 02:09 sularında binaya giriyor. Yayımlanan fotoğrafta da bu 3 isim dışında herhangi bir darbeci asker görünmüyor. Bbu 3 eski müdür tek başlarına mı Emniyet’i işgale kalkıştı?

– Yine aynı haberde, ‘Aktepe ve Kırcılı binanın içinde operasyonu sevk ve idare ederken görüntülendi’ deniyor. O halde bu görüntüler niye yayınlanmıyor?

– Haberde, sabah saat 08.53’te işgalcilere müdahalenin başladığı kaydediliyor. Sadece 3 işgalci müdür, o saate kadar içeride ne yaptı? Darbeci askerler neredeydi? Emniyet o saate kadar 3 kişiye neden müdahale etmedi?

– Aynı habere göre, sabah 08.53’de içeri giren 7-8 kişi hemen Kırcılı ve Aktepe’yi kelepçeliyor. 7-8 kişinin içeri girip kelepçeleyebileceği 2 kişi ile Emniyet işgali mi olur? Darbeye mi kalkışılır? Böyle darbecilik olur mu?

– 08.59’da da 10-12 kişilik bir grubun darbeci 7-8 kişiyi teslim alarak kelepçelediği belirtiliyor. “Böylece darbecilerin işgal girişimi 7 saatte bitirilmiş oldu” deniyor. Toplamda 10-12 kişinin, işgalci 7-8 kişiyi 6 dakika içerisinde kelepçeleyip gözaltına aldığı bir operasyondan söz ediliyor. Herhangi bir uyuşturucu ya da gasp operasyonuna bile bundan çok daha fazla polis katılıyor. Bu kadar küçük ve basit bir operasyon için neden 7 saat beklendi peki?

– Yoksa bütün bu soru işaretleri bu emniyetçilerin dışarıda gözaltına alınıp İstihbarat Dairesi’ne getirildiği görüşünü mü kuvvetlendiriyor? Bu sayede “Paralelci polisler darbeci askerlerle birlikte Emniyet’e gelip eski koltuklarına oturmaya çalıştılar” algısı mı oluşturulmak istendi? /30.6.2017 [TR724]

***

Darbe girişimi ile Hizmet Hareketi arasında bağ kurulurken en fazla dayanak yapılan hususların başında tutuklu bazı asker ve sivillerin itirafları geliyor. Gerçekten de askeri okuldan itibaren cemaat içerisinde yer aldığını anlatan çok sayıda rütbeli bulunuyor. İddianamelerde, Hizmet dairesi içerisinde yer aldığını söyleyen askerlerin zikrettiği ‘kod isimler’, ‘abiler’ ve bir takım ‘mahrem evler’ geçiyor.

Ancak bu askerlerin durumları birbirinden farklılık arzediyor. Cemaat bağlantılarını kabul edenlerin bazıları, öyle ya da böyle, 15 Temmuz gecesi yaşanan kalkışmanın içinde. Ancak o gece evinde veya izinde olan ya da birliğinde olmasına rağmen hiçbir şekilde darbeye katılmayan çok sayıda isim de var. Bunlar bir şekilde 16 Temmuz sabahı başlatılan cadı avı çerçevesinde tutuklandı. Haklarındaki MİT fişlemeleri ve ihbarlar yeterli görüldü. Cemaatten olmanın ‘darbeci’ ya da ‘terörist’ sayılmaya yeter sebep sayıldığı bir psikolojik savaş ortamında doğrudan cezaevlerine kondular.

Yine bu askerlerden bazıları itirafçı konumunda yer alırken bir kısmı da sadece kendi cemaat bağlantılarını kabul etmekle yetiniyor. İtirafçı olanlardan birçoğu, 15 Temmuz gecesi yaşananlar karşısında ‘kullanılmış olduğunu anladığını’ söyleyen ve pişmanlık duyanlardan oluşuyor. Bunların büyük bölümü de Mustafa Mete Kaygusuz, Uluç Hüseyin Hançer, Yıldırım Kılıçaslan, Oğuz Kağan Ayran, Celal Onat gibi F-16 ve helikopter pilotları.

Özel Kuvvetler’den Astsubay Bekir Kurt gibi bazıları hem Hizmet’le iltisakını kabul edip hem de “Darbeyi Cemaat yaptı” iddiasında bulunuyor. Bir diğeri, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yanındaki köprülü kavşak ve otoparkı vurduğunu itiraf eden Pilot Üsteğmen Müslim Macit. 30 Eylül 2016 tarihli ikinci ifadesinde, “Bizim, yani Hizmet Hareketi’nin, Cemaatin darbe yaptığımızı biliyordum. Bilerek atış yaptım” dedi.

‘CEMAATTENİM AMA O GECE DARBEYE KARŞI DURDUM’

Bir kısmı cemaatle irtibatını kabul etmekle beraber darbeye katıldığını reddediyor. Örneğin Beytüşşebap 8. Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Türk, Hizmet’le kuvvetli irtibatları olduğunu itiraf ediyor ama 15 Temmuz gecesine ilişkin şunları anlatıyor: “O akşam görevimin başındaydım. Saat 22.00’ye kadar her hangi bir hareketlilik yoktu. Darbe teşebbüsünden de haberim yoktu. TSK’nın kullanmış olduğu sistem üzerinden saat 22.00 sıralarında askeri darbe girişimi ile alakalı mesajlar geldi. Medyadan darbe girişimini gördüm. Kendi taburlarımı arayıp hiçbir aracın ve personelin dışarı çıkmayacağı emrini verdim. Hiç bir sıralı komutanımı aramadım. Beni de bu konuyla ilgili hiçbir komutanım aramadı. Kaymakam, ilçe emniyet amiri, hâkim ve savcı ile irtibata geçtim. Darbe girişiminin kanunsuz olduğunu ve benim bu emri uygulamayacağımı, her hangi bir sıkıntının olmayacağını kendilerine bildirdim. Bulunduğum ilçede her hangi bir kalkışma hareketi olmadı.”

Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş, Binbaşı Şükrü Seymen, Yüzbaşı Yücel Canbolat gibi cemaatten olduğu ileri sürülenlerden bazıları da tam tersine, “Ben darbeciyim ama asla cemaatçi değilim” diyor.

Burada önemle altı çizilmesi gereken nokta, bu ifadelerden birçoğunun ‘işkence altında verildiği’ gerekçesiyle muhataplarınca reddedilmesi. Haliyle ne kadarının gerçeği yansıttığı ne kadarının daha önceden hazırlanıp zorla imzalatıldığı konusu muallâkta.

Yine de ortada inkâr edilemeyecek boyutta bir katılım söz konusu. Bu vakıayı nasıl analiz etmek gerekir? Aslında ben kendi yorumumu, yazı dizisinin başında serdetmiştim. “15 Temmuz Erdoğan’ın bir darbesiydi; Cemaatin değil.” iddiasının ardından, “O halde Erdoğan’ın darbesinde Cemaatçilerin ne işi vardı?” sorusunu yöneltmiş ve “İşte tam da bu yüzden Erdoğan’ın darbesi diyoruz. Daha doğru bir ifadeyle Erdoğan-Ergenekon darbesi… Bu ‘kontrollü darbenin’ amacına ulaşabilmesi için Cemaat görünümlü olması, mutlak surette olmazsa olmazıydı” demiştim. Üzerinde yıllarca çalışılan, kurgulanan planın başarıyla hitama ermesi için ‘Cemaatçi bir darbe’ye ihtiyaç vardı.

GİZLİ TANIK KUZGUN: ORADA ‘EMİR-KOMUTA İÇİNDE’ DENİYORDU

15 Temmuz’la ilgili dikkat edilmesi gereken nokta; darbeci askerlerin anlatımlarının ortak noktasının, ‘emir-komuta zincirine’ vurgu yapıyor olması. Ya da o şekilde savunma yapmış olmaları. O gece darbe motivasyonu ile hareket edenlerin birçoğu, Silahlı Kuvvetler’in hiyerarşi içerisinde yönetime el koyduğu bilgisi ile hareket etmişti.

Bu yönde verilmiş onlarca ifade var. Ancak ben burada bir tanesini paylaşmayı yararlı görüyorum. O da darbe girişiminin arkasında cemaatin olduğunu öne süren gizli tanık Kuzgun’un sözleri. Malum; Kuzgun’un ‘itirafları’ iddianamelerde cemaat-darbe ilişkisinin en önemli delillerinden biri olarak gösteriliyor. Kendisi de tutuklu bulunan Kuzgun, 9 Mart’ta İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’de görülen duruşmada kimliğini açıklamıştı. Bu isim, Eski Amfibi Deniz Piyade Tugay Komutanı Tuğamiral Halil İbrahim Yıldız’dı.

‘Kuzgun’ Yıldız, 27 Nisan 2017 tarihinde Muğla’da görülen ‘Cumhurbaşkanına suikast girişimi davası’nda da tanık olarak dinlenmişti. Oradaki ifadesinde, Çukurambar’daki bir villada yapıldığını öne sürdüğü darbe toplantısında, ‘Genelkurmay Başkanı Akar ve kuvvet komutanlarının da darbenin içinde olduğu, sadece Hava Kuvvetleri Komutanı Ünal’ın destek vermeyeceğinin söylendiğini’ aktardı. “Bu nedenle yapılan faaliyetin emir komuta zinciri içinde yapılacağını düşündüm” dedi.

HER ŞEY AKAR’IN DERDEST EDİLMESİNDE DÜĞÜMLENİYOR

Fakat buradaki en önemli boşluk, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının derdest edilmiş olması. Yani en azından o ana kadar ‘emir-komuta zinciri içerisinde’ bir darbe girişimi olduğu zehabına kapılmış olsa bile birçok general ve subayın, Karargâh’taki gözaltılar sonrası kafasının karışmış olması gerekir. Örneğin Kara Havacılık Okul Komutanlığı’ndan Yarbay Pilot Murat Bolat’ın ifadeleri bu şaşkınlığı iyi özetliyor: “Halil Yarbay’a ‘Bu darbenin başında kim ve kimler var?’ dediğimde ‘Genelkurmay Başkanı bu işin başındadır’ dedi. Televizyondan Genelkurmay Başkanı’nın kurtarıldığı haberini duyunca benim kafamda şimşekler çaktı. Bu darbe olayının FETÖ’nün bir operasyonu olduğunu anladım ve tekrardan karargâhıma döndüm. Bir hışımla “Siz ne yapıyorsunuz? Hani Genelkurmay Başkanı işin başındaydı? Bakın kurtarıldı diyor’ dedim.”

Buna karşılık Halil Yarbay’ın ifadeleri, ortada çok daha karmaşık bir tablonun olduğunu göstermeye yetiyor. Darbeci askerlerin bazıları, komutanların enterne edilmesini, hiyerarşi içerisinde yönetime el koyan Silahlı Kuvvetler komuta kademesine karşı bir hamle olarak yorumladı. Akar’ın zorla götürülüyor gibi görünmemesi, bu algıyı pekiştirdi. Yarbay Halil Gül, o gece Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı Karargâh’tan alıp Akıncı Üssü’ne götüren helikopterin pilotuydu. İfadesinde, ‘Genelkurmay Başkanı’nın yanındakilerle helikoptere bindiğini; eli, kolu ve yüzünün bağlı olmadığını; zorla getirildiğini hiç düşünmediğini; helikopteri kaldırdıktan sonra ‘Genelkurmay Başkanını kurtardım’ diye telsizden anons geçtiğini’ anlattı.

Bu yönde birçok ifade mevcut. Akıncı Üssü Harekât Komutanı Ahmet Özçetin’in ifadesinde olduğu gibi; hadiselerin planlanandan farklı geliştiği, bu nedenle Hulusi Akar’ın Akıncı’ya geleceği ve harekâtı buradan idare edeceğinin söylendiği gibi bir durum da söz konusu.

ŞAPKA VE KUZGUN’UN İFADELERİ

Bu başlık altında ele alınması gereken bir diğer mevzu, 6-7-8-9 Temmuz tarihlerinde Ankara Konutkent’teki bir villada, Adil Öksüz başkanlığında darbe toplantıları yapıldığı iddiası. Bir de Ankara Çukurambar’daki bir dairede yapıldığı öne sürülen darbe toplantıları var. Gizli tanık Şapka ve Kuzgun’un ifadelerine dayandırılan bu iddialar, henüz somut delillerle ispatlanabilmiş değil.

Şapka kod adlı gizli tanık da bir duruşmada kimliğini açıklamıştı. Bu isim de Jandarma Kurmay Albay Hakan Bıyık’tı. Eski Tuğamiral Halil İbrahim Yıldız (Kuzgun) da Bıyık da o tarihe kadar Cemaat içerisinde bulunduğunu ifade eden komutanlardı.

Fakat toplantıya katıldığı öne sürülen isimlerin hemen tamamı, iki gizli tanığın iddialarını reddetmiş durumda. Yalnız, villada dönemin Kuzey Deniz Saha Komutanı Tuğamiral Ömer Faruk Harmancık’ın parmak izine rastlandığı bilgisi mevcut. Bir de Çukurambar’daki toplantıya katıldığı iddia edilen isimlerden dönemin Ege Deniz Bölge Komutanı Tuğamiral Süleyman Manka’nın bu toplantıyı doğrulaması var. Manka, 24 Şubat 2017 tarihli duruşmada Çukurambar’daki darbe toplantısına katıldığını kabul etti.

Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk, 22 Mayıs’ta başlayan mahkemenin ilk duruşmasında bu toplantılara katıldığını reddetti.  Hava Kuvvetleri’nin Özdere eğitim kampında kaldığını belirten Öztürk, “Benim 3 Temmuz’da kampa katılıp 15 Temmuz’da ayrılmam dikkate alındığında gizli tanığın beyanlarının gerçek olmadığı aşikârdır” dedi. Ayrıca kampın kamera kayıtlarının incelenmesini istedi.

Bu toplantılardan birine katıldığı ileri sürülen eski Jandarma İstihbarat Okul Komutanı Kurmay Albay Murat Koçyiğit de 2 Haziran 2017 tarihinde Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada, “HTS kayıtları incelendiği zaman benim bu toplantılara katılmadığımın ortaya çıkacağından eminim” diye konuştu. Üstelik Koçyiğit, “Ben, Jandarma Okullar Komutanlığı ders kitaplarına FETÖ’yü terör örgütü olarak sokturan kişiyim. Bu nedenle FETÖ’nün hedefinde olan biriyim” ifadelerini kullandı.

GİZLİ TANIK, YÜZLEŞTİRİLİNCE ‘TANIYAMADI’

Gizli tanık Kuzgun’un (Tuğamiral Halil İbrahim Yıldız) 27 Nisan 2017 tarihli duruşmadaki çelişkisi de gözlerden kaçırılmaması gereken önemde. Marmaris’teki davada yargılanan 6 sanık, bu toplantılara katıldığı iddia edilen isimlerdi. Kendisine, mahkeme salonunda hazır bulunan bu isimler soruldu. “Ankara’daki villada yapılan toplantıda şu anki sanıklardan kimseyi görmedim.” ifadesini kullandı. Mahkeme heyeti, eski Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş’in de aralarında bulunduğu bu 6 kişiyi ayağa kaldırdı ve kamera ile yüzleri yaklaştırılarak tanık Yıldız’a bu kişileri tanıyıp tanımadığı soruldu. Yıldız, tanımadığını söyledi.

Ayrıca ABD’li analist Gareth Jenkins’in dikkat çektiği gibi itiraflarda bazı detaylar eksik. Böyle bir itirafnamede olması gereken bazı somut detaylar varid değil. Mesela 3 gün boyunca o villada kalan birinin, Adil Öksüz’le ilgili daha fazla detay paylaşması, darbenin detaylarına ilişkin daha hayati planlardan söz etmesi, konuşulanlarla ilgili daha flaş ayrıntılara hâkim olması gerekirdi.

Bir diğer boşluk ise şu: Adil Öksüz’ün bu toplantıların birinde, “15 Temmuz akşamında yapılacak ilk işlerden bir tanesinin, cezaevlerinde tutuklu bulunan Cemaat mensubu kişileri vakit kaybetmeksizin cezaevlerinden çıkarmak olduğunu” söylediği iddiası. O gece hemen hiçbir yerde cezaevlerine yönelik bir girişim olmaması, itirafların en somut verilerinden birini boşa düşürüyor.

CEMAATÇİLERİN KATILIMINA DAİR 3 SENARYO

Toparlayacak olursak:

– 15 Temmuz gecesi sahaya çıkan askerler arasında Gülen sempatizanı olanlar vardı.

– Bunların bir kısmı darbe yapıldığını fırsat bilerek, o motivasyonla görev aldı.

– Bir kısmı komutanları tarafından görevlendirildi. Bunların da bazılarına ‘darbe’ olacağı söylenirken bazılarına ‘terör saldırısını bastırmaya gittiği’ söylendi.

– TSK içerisinde Hizmet Hareketi’ne sempati duyan askerlerin tamamı darbeye katılmadı. Bunu AKP cenahı ve savcılar da kabul ediyor. Kalkışmaya dahil olanların, toplam sempatizanların kaçta kaçı olduğu şeklinde bir oran vermek içinse elimizde sağlıklı veriler yok. Fakat iddianamelere bakılırsa az bir kısmının darbeye iştirak ettiği görülüyor.

– Peki darbe girişimine katılan cemaatçi general ve subaylar neye göre hareket etti? Bu noktada elimizde 3 senaryo bulunuyor.

Bir: Talimat bizzat Gülen’den geldi varsayımı. Ancak Gülen’in duruşu, bu tezi zayıflatıyor. 16 Temmuz’un ilk saatlerinde darbe girişimini lanetledi ve bu hain kalkışmaya dâhil olanların Hizmet’in ilkelerine ihanet ettiğini vurguladı. Buna ek olarak, talimatı kendisinin verdiğine dair tek bir somut delil ortaya konması halinde Türkiye’ye dönüp asılmaya razı olduğunu ilan etti.

O halde bu ‘Cemaatçi askerleri’ kim, neye göre organize etti? İşte diğer 2 senaryo bu noktada karşımıza çıkıyor.

Bunlardan ilki: Gülen böyle bir talimat vermediği halde “Hocaefendi, darbeye onay verdi” denilmiş olması. Burada da karşımıza Adil Öksüz ve onun altında görev yapan bazı siviller çıkıyor. Cemaat şu anda açıkça dile getirmese de neredeyse herkes Öksüz’ün ‘hain’ olduğunda hemfikir. MİT’in eski Kontr-Terör Daire Başkanvekili Mehmet Eymür’ün açıklamaları da Öksüz’ün MİT’e angaje edilmiş bir ‘Cemaat imamı’ olduğu görüşünü teyid eder mahiyetteydi. Ayrıca askeri komuta kademesi içerisinde de Hizmet sempatizanı olarak tanınıp MİT’le angajman içerisinde hareket eden askerler de vardı. Bunlardan bir tanesinin de ihbarcı Binbaşı Osman Karacan olduğu ileri sürülüyor. Fakat iddianameler dikkatlice okunduğunda başka bu tür isimlerin varlığı da göze çarpıyor. Belki bunu başka bir yazıda müstakil olarak ele almakta yarar var.

Üçüncü ihtimal ise şöyle: “Darbe emir-komuta zinciri içerisinde olacak. Dolayısıyla darbeye ‘şunlar katıldı, bunlar katılmadı’ gibi bir şey konuşulmayacak. Bunun için Hocaefendi’ye sormaya gerek yok. Zaten ‘hayır’ diyecek. Erdoğan aleyhine yeterince delil toplandı. Yargılanacak. Hiyerarşi içerisinde, tereyağından kıl çeker gibi temiz bir iş olacak. Ölümler olmayacak. Risk minimum” denilmiş olması. (Burada Cemaatin böyle bir örgütlenme biçimine gitmesinin doğru olup olmadığı tartışmalarına girmiyorum…)

Bana göre ikinci seçenek de üçüncü seçenek de masada. Her ikisi de uygulandı. Bazı gruplara ikincisi, bazılarına da üçüncüsü söylendi. Gülen bu nedenle o gece ağır bir ihanete uğramışlık hissi yaşadı. /1.7.2017 [TR724]

***

Hizmet Hareketi ile 15 Temmuz arasında bağ kurulurken öne sürülen gerekçelerden bir diğeri, dönemin Akıncı Üssü Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim’in Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a, “Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fethullah Gülen’le görüştürelim” dediği iddiası. İddianın sahibi bizzat Hulusi Akar. O gece Genelkurmay Karargâhı’ndan derdest edilerek helikopterle Akıncı Üssü’ne getirilen Akar, sabaha kadar Evrim’in odasında bekletilmişti. 18 Temmuz’da mağdur sıfatıyla savcıya verdiği ifadede tam olarak şöyle demişti: “Hakan Evrim, dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fethullah Gülen ile görüştürürüz gibi bir şey söyledi”

Cümle aslında net ve kesin değildi. Böylesine önemli bir teklif, ‘gibi bir şey söyledi’ şeklinde yuvarlak, afakî ifadelerle nakledilemez. Ya öyle demiştir ya da dememiştir.

Ancak iddianın sahibi Genelkurmay Başkanı olunca, ister istemez ehemmiyet kazanıyor. Akıncı Üssü iddianamesinde bu cümleye onlarca kez atıf yapılmasına rağmen hepsinde “Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fethullah Gülen’le görüştürürüz dedi” şeklinde yer alması dikkat çekici.

Hizmet Hareketi içerisinde böyle bir jargonun, böyle bir hitap şeklinin, Gülen’e yönelik böyle bir adlandırmanın olmadığı biliniyor. Bu önemli bir detay.

Suçlamanın muhatabı Hakan Evrim, hem savcılık ifadesinde hem de mahkemedeki savunmasında bu iddiayı reddetti. Fethullah Gülen’i tanımadığını ve cemaat üyesi olmadığını söyledi.

Peki, nereden çıkmıştı bu ‘kanaat önderi’ meselesi?

Hakan Evrim, 11 Ekim 2016 tarihinde savcıya verdiği ek ifadede, bunu şöyle anlattı: “Hulusi Akar, ‘Bu devirde TSK’nın darbe yapması gibi bir şeyin kabul edilemeyeceğini, darbeye konu şikayetlerin darbeye mazeret olamayacağını, kendisinin de bir takım konulardan rahatsız olduğunu, muhalefetin de, iktidar partisinin içerisindeki bazı kişilerin de bir takım konulardan rahatsız olduğunu, ancak yine de bunun darbe için gerekçe olamayacağını söyledi. (…) Toplumun tüm kesimlerinden oluşacak bir konsensusla rahatsız olunan konuların çözülebileceğini de söyledi. Hatta bu kapsamda Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu gibi kişilerle, muhalefetle, sivil toplum kuruluşlarıyla ve kanaat önderleriyle bu konuların konuşularak çözüme kavuşturulabileceğini söylediğini hatırlıyorum. Orada bulunanlardan birisi, Hulusi Akar’a ‘Eğer bu kapsamda birisiyle görüşmek isterseniz sizi görüştürebiliriz’ dedi. Ben de ev sahibi olmam nedeniyle Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’a, ‘Bu söylediğiniz muhalefet, iktidar partisi içi muhalefet, STK veya kanaat önderlerinden görüşmek istediğiniz var ise telefonla bağlatabiliriz’ dedim ve odadan çıktım. Ben hiç bir şekilde Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a ‘Sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen ile görüştürebilirim’ diye bir teklifte bulunmadım. Kendisi eğer bunu söylüyorsa niçin söylediğini de bilmiyorum. Bu hususu kabul etmiyorum.”

Tutuklu sanık Evrim, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nce görülen 15 Temmuz çatı davasının 30 Mayıs’taki duruşmasında da kendini şöyle savundu: “Böyle bir cümle kesinlikle ağzımdan çıkmamıştır. Ömrümde Fetullah Gülen’i ne aradım ne görüştüm ne de kendisini telefonla arayabilecek birisini tanıyorum.”

Söz konusu iddiayı o gece o odada bulunan hiç kimse doğrulamadı. Dönemin Çiğli 2. Ana Jet Üssü Komutanı Tümgeneral Kubilay Selçuk, Ekim ayında savcıya verdiği ek ifadede, “Benim içeride bulunduğum sırada Hakan Evrim veya bir başkası Hulusi Akar’a herhangi bir şekilde ‘Sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen’le görüştürelim’ şeklinde bir şey söylemedi” dedi. Dönemin Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Kurmay Başkanı Tuğamiral Ömer Faruk Harmancık da ifadesinde, Evrim’in Akar’a böyle bir şey söylemediğini dile getirdi. Aynı şekilde bütün geceyi Akar’la birlikte geçiren Tümgeneral Mehmet Dişli’nin de Genelkurmay Başkanı’nı teyit eder bir ifadesi olmadı.

Bütün bu isimlerin eylem ve gaye birliği içerisinde olduğu, dolayısıyla birbirlerini kollamalarının doğal olduğu yorumu yapılabilir. Ancak Akar’ın kendi ifadesinin keskinlik taşımaması ve sonrasında Hakan Evrim’in iki kez kendisini yalanlamasına rağmen bu iddiasında ısrarcı olmaması düşündürücü.

Oysa bu nokta çok önemli. AKP hükümeti, ABD’den Gülen’in iadesini isterken dosyaya en güçlü ‘delil’ olarak bunu koymuştu. Haliyle geçiştirilecek, “Ben öyle hatırlıyorum”, “Buna benzer bir şey duymuştum”, “Gibi bir şey söyledi” diye ceffelkalem söylenip geçilecek bir mevzu değil. Akar’ın hem Evrim’in yalanlamasına cevap vermesi hem de o gece odadakilere Tayyip Erdoğan’a karşılık Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu gibi isimlerle görüşülmesi telkininde bulunduğu iddiasına açıklık getirmesi gerekiyor.

‘H.E. DUALARI’ MESELESİ

’15 Temmuz-cemaat bağlantıları’ listesindeki bir diğer madde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı almak üzere Marmaris’e giden timler içerisindeki Kuzey SAT Grup Komutanlığı 21. Tim Komutanı Yüzbaşı Haldun Gülmez’in üzerinde çıktığı öne sürülen “H.E. Duaları” yazılı kağıt. H.E.’den kastın ‘Hocaefendi’ olduğu ileri sürülüyor. El yazısı ile yazılmış duanın içeriğinde, “Sultan veya Zalimden korkunca, Allahu Ekber Allahu Ekber, Allah bütün mahlûkatından üstündür, Allah benim korktuğum ve sakındığım şeylerden azizdir. Kulun Tayyip Erdoğan’ın şerrinden, ordularının, etbaının ve taraftarlarının şerrinden, cin ve insanların şerrinden kendinden başka ilah olmayan ve semayı, yerin üzerine izni olmaksızın düşmekten alıkoyan Allah’a sığınırım (…)” yazdığı belirtiliyor.

Yüzbaşı Gülmez o gece çıkan çatışmada göğsünden vurulmuş ve helikopterden ambulansla alınarak hastaneye götürülmüştü. Bahse konu kâğıdın da hastanedeki üst aramasında çıktığı ifade ediliyor.

Ancak mahkemedeki savunmasında iddiaları reddetti. Savcılık ifadesinde Cemaatle hiçbir bağlantısı olmadığını kaydeden Gülmez, 28 Nisan’daki duruşmada da üzerinden çıktığı ileri sürülen kağıdı da el yazısını da reddetti.

Bu arada Gülmez’in 22 Şubat’taki duruşmada Bylock’la ilgili yaptığı çıkış, bu dua kağıdıyla ilgili de fikir verecek cinsten. Eski Yüzbaşı, “Telefonuma ByLock yüklenmesinden endişe ediyorum. Bunu daha önce savcımıza ifade verirken de söylemiştim. Şimdiye kadar ByLock kullanmadım. Telefonumun polislerde olduğunu, onların ByLock yüklemesinden endişe ettiğimi söyledim. Ayrıca savcının sunduğu tüm delillere de itiraz ediyorum.” diye seslendi.

Bu dua kâğıdının gerçekten Gülmez’e ait olup olmadığı kesinlik kazanmış değil. Yazı dizisinin 5. bölümünde peşinen yer verdiğim görüşümü tekrar etmek istiyorum: “Yeni Şafak’ın bastığı, çay lekeli ‘sözde belgeler’i de hatırlatmak isterim. Haliyle bir askerin üzerinden, evinden ya da masasından çıktığı öne sürülen ‘el yazısı’ notlara da şüpheyle yaklaşıyorum. Bunlar sanki darbe girişimi ile cemaat bağlantısını kurabilmek için özellikle üretilmiş fabrikasyon işlere benziyor. Buna en çok da Dursun Çiçek’in ‘ıslak imza makinesi’ savunmasını makul bulup onu destekleyenler hak verecektir.”

Gülmez ve beraberindeki bazı askerlerin o gece göreve ilk çıkarken darbeden haberdar olmadıkları ve Cumhurbaşkanı’nı almaya gittiklerini bilmedikleri savunmasını bir kenara bırakalım. Aksi olsa bile böyle bir göreve giden bir tim komutanının üzerinde, kör gözüne parmak misali, “H.E. duaları” ve “Kulun Tayyip Erdoğan’ın şerrinden…” diye bir ibarenin olması çok makul gelmiyor.

Tartışmanın bir diğer boyutu da aslında şu; bu dua kâğıdı gerçekten Gülmez’e ait olsa ve içinde de Erdoğan’ın ismi geçse dahi bunun bireysel bir tercih olduğu görülüyor. Çünkü ‘örgütsel’ bir talimat, telkin ya da tavsiye olsa ve gerçekten de darbenin arkasında Hizmet Hareketi olsa diğer askerlerin de üzerinden bu ya da benzeri duanın çıkması beklenirdi. Suçlamayı doğru kabul etsek bile daha çok Gülmez’in kendine ‘manevi zırh’ temin etme gayesiyle böyle bir dua hazırladığı yorumu yapılabilir.

‘BİZ SİZİN İNİNİZE GİRDİK’ İDDİASI

Listemizdeki bir diğer başlık; yine Marmaris’e giden timdeki Astsubay Başçavuş Zekeriya Kuzu’nun, Cumhurbaşkanı’nın otelinde bulunan korumalara yönelik söylediği ileri sürülen, “Hani inimize girecektiniz, gördünüz mü biz sizin ininize girdik!” şeklindeki sözler.

İddia, Cumhurbaşkanına suikast davası iddianamesinde geçiyor. Ancak o kadar üstünkörü hazırlanmış bir metin ki, bu sözlerin tam olarak kime söylendiği ya da hangi koruma polisinin Kuzu’ya atfen bu sözleri aktardığı yok. İddianamede, bu hakaretlere maruz kalan koruma polislerinden ifadesine yer verilmemiş. Sözkonusu cümleler, herhangi bir korumanın ağzından verilmiyor.

Bunun yerine iddia, darbeci timde yer alan bazı askerlere dayandırılıyor. Onlardan biri olan MAK timinden Ömer Faruk Göçmen, birinin polislere bu şekilde bağırdığını duyduğunu ama kim olduğunu görmediğini söyledi. Yine MAK timinden Astsubay İlyas Yaşar, Kuzu’nun yerde yatan koruma polislerine bu şekilde bağırdığını anlattı. İddianamede, MAK timinden Astsubay Serkan Elçi’nin de bunu duyduğu öne sürülüyor. Fakat Elçi’nin bu yöndeki ifadesine yer verilmiyor.

Zekeriya Kuzu, 21 Şubat’taki duruşmada hakkındaki bu iddiaya şöyle cevap verdi: “Ben basit bir argo kelime için bile personelime ahlaki otokontrol veren bir insanım. Tatlıyla cezalandıran bir insanım. Hayatımda böyle bir şey kullanmadım. Sinkaflı söz kullanmadım. Cumhurbaşkanımıza kesinlikle hakarette  bulunmadım. Bunlar zorla baskı altında yazdırıldı. Yıllarca kendisine saygı duyup  desteklediğim, mağdur insanların yanında olan birisi olan Cumhurbaşkanına kesinlikle böyle bir hakarette bulunmadım.”

İddianamede cemaatin ‘Çiğli Üs İmamı’ olarak geçen Kuzu, savunmasında cemaat üyesi olmadığını, ülkücü gelenekten geldiğini belirtti.

Şu durumda elimizde yine doğrulanma şansı mümkün olmayan bir iddia var. Ama öyle olsa bile 15 Temmuz’dan beri artık algılara yerleşmiş, Kuzu’nun üstüne yapışmış cümleler bunlar. Fakat kabul etmek gerekir ki Kuzu’nun cemaatten biri olması halinde söylenmiş olması anormal kaçmayacak bir ifade. Yine de tek başına bir şey ifade etmeyen, sadece sahibini bağlayan, darbenin emrini Gülen’in verdiğini ispat etmeyecek sözler.

‘ARANIZDA HİZMET HAREKETİNDEN OLMAYAN VAR MI?’

Listede yer alan bir diğer madde; yine Marmaris’te yapıldığı öne sürülen bir konuşmaya dayanıyor. Özel Kuvvetler’den Yüzbaşı İsmail Yiğit’in Cumhurbaşkanı’nın kaldığı oteldeki çatışmadan sonra kaçarlarken timdeki askerlere dönerek, “Burada Hizmet Hareketi’nden olmayan var mı?” diye sorduğu, oradaki 18 kişinin de sessiz kaldığı öne sürülüyor.

Bu iddianın dayandırıldığı isimlerden birinin Zekeriya Kuzu olması ayrıca ironik. Kuzu, savcılık ifadesinde Yiğit’e bu suçlamaları yöneltti. Ancak mahkemede, sözkonusu ifadeleri baskı altında verdiğini belirterek suçlamayı reddetti. İddianameye göre bu sözlerin bir diğer tanığı, tıpkı Kuzu’nun “İninize girdik” sözlerinde olduğu gibi MAK timinden Astsubay Ömer Faruk Göçmen. O da ifadesinde Yiğit’in kendilerine böyle bir soru sorduğunu ileri sürdü.

İsmail Yiğit ise 28 Şubat’ta Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki savunmasında, “İddianameye göre, kaçtığımız sırada ‘İçimizde hizmet hareketinden olmayan var mı?’ diye sormuşum. Bunu o kadar kişinin içinde sadece Zekeriya Kuzu mu duymuş? Kuzu bugüne kadar 57 FETÖ’cü isim verdi, 45’i serbest bırakıldı. Kendisi ifadesinde işitme sorunu olduğunu söylemişti. Buna rağmen sadece kendisi duymuş. Kuzu’ya işitme testi yapılsın.” itirazında bulundu.

Yiğit’in timdeki askerlere böyle bir soru sorup sormadığını bilmiyoruz. Ancak bana göre hayatın doğal akışışına uymayan, mantığa aykırı bir iddia. Çünkü kendi timindeki askerleri zaten tanıyor. Kaçış esnasında gruba dahil olan MAK timlerindeki askerlerle ilgili bilgi almak için de bu şekilde uluorta soru sorulmaz. Hayatı boyunca gizliliğe riayeti hayat şekli haline getirdiği iddia olunan cemaat sempatizanı bir subayın, başarısız olmuş bir darbe girişimin ardından, böylesine bir kaçış esnasında, 18 kişinin içinde bu soruyu sormuş olması pek makul görünmüyor. Fakat yine de bir açık kapı bırakmak gerekir. Çünkü sonuç itibariyle insandan ve psikolojik açıdan travmatik bir andan söz ediyoruz.

‘1 DOLAR’ MESELESİ VE OĞLUMUN ’İYİ OLAN KAZANIR’

Cemaatin 15 Temmuz’la bağlantılandırılmasında kullanılan gerekçeler arasında son olarak ‘1 Dolar’ mevzuuna değinmek istiyorum. Yapılan aramalarda bazı rütbelilerin üzerinde veya evinde 1 Dolar çıktığı yönünde iddialar var.

Bir örnek vermek gerekirse Pilot Yüzbaşı Selahattin Yorulmaz, ifadesinde, ‘abi’ diye hitap ettiği bir şahsın, seri numarasını bilmediği 1 doları “Fethullah Gülen’in size hatırası. Bunu sürekli üzerinizde taşıyın” diyerek kendisine verdiğini anlattı.

Benim şahsen en başından beri anlamlı bir gösterge olup olmadığını bilmediğim, cemaat içerisinde sembolik bir mana taşıyıp taşımadığı hakkında bilgi sahibi olmadığım, 15 Temmuz’a kadar hiç duymadığım, o tarihten bu yana da pek ciddiye alamadığım bir husus bu. Belki benim eksikliğimdir, bilmiyorum.

Belki de tecrübe ettiğim bazı olayların tesiriyle böyle düşünüyorum. Mesela darbe girişiminden 10 gün sonra gazetecilere yönelik operasyonda benim de evim basılmıştı. Aramaya refakat edenlerden dinlemiştim. Oğlumun kendi oyunu için evin duvarlarına astığı ‘İyiler her zaman kazanır’ yazılı notlar, polisi rahatsız etmiş. “Bunlar bize mesaj mı veriyor, bizi tehdit mi ediyorlar?” diye kendi aralarında konuşmuşlar. Sonra da kağıtları delil olarak yanlarına almışlar. Böylesine ruhi ve zihni arıza ile malul insanlardan her türlü absürdlüğü beklediğim için, 1 dolar konusunu da aynı paranoid ruh haline bağlıyorum.

Gazeteci arkadaşım Bülent Ceyhan’ın evinde bulunan, 10 yaşındaki oğluna ait oyuncak 1 doları da iddianamede ‘delil’ olarak görünce bu düşüncem pekişti.

Evinden 1 dolar çıkan isimlerden biri de Prof. Dr. Mehmet Altan’dı. Tutuklu gazeteci, 21 Haziran’daki duruşmada bununla ilgili şunları söyledi: “O, F serisi 1 dolar eski seyahatlerden kalmış. Çok eski bir cüzdan içerisinde, üçte biri yırtık ve polis yırtığı kapatıp videoyu öyle çekiyor. Vestiyer içinde, eski bir kırmızı kadın cüzdanında, unutulmuş, eski, ucu yırtılmış bir dolar… Ve ben de darbeciyim, öyle mi? Darbe girişimi tarihi 15 Temmuz’dur, gözaltına alınma tarihi ise 10 Eylül. Bu iki ay içinde 1 dolar meselesi çok popüler idi ve benim evimde 1 dolar bulundu. Bugün olsa evimde o paralar gene dururdu. Ben suçlu değilim, yok etmeyi kendime yakıştıramam.” /3.7.2017 [TR724]

***

Yazı dizisinin buraya kadarki bölümlerinde, cemaatin 15 Temmuz’la ilişkilendirilmesinde kullanılan temel argümanları ana hatlarıyla irdelemeye çalıştım. Ancak bu kertede kaçınılmaz olarak şu soruya cevap vermem gerekiyor: Ortada bu kadar fazla isim, gösterge, bilgi ve itiraf olmasına rağmen neden 15 Temmuz’un bir cemaat darbesi değil de Erdoğan darbesi olduğunu düşünüyorum.

Aslında makro bir bakışla bu sorunun cevabını yazı dizisinin ilk bölümlerinde vermiştim. Yine de ’15 Temmuz neden cemaatin darbesi olamaz’ tezini biraz daha detaylandırmam ve somutlaştırmam gerekiyor.

Gerekçelerimi dört kolon üzerine oturtuyorum. Bunun bir tanesi cemaate, biri Erdoğan-Ergenekon ittifakına, biri bizatihi AKP yandaşları ve müttefiklerinin itiraflarına, sonuncusu da uluslararası camia ve yabancı istihbarat kuruluşlarının tespitlerine dayanıyor.

CEMAATİN MİSYONU VE GEÇMİŞİ BUNA TERS

1- Evvela cemaate bakan taraflarıyla başlayacak olursam;

En başta Hizmet Hareketi’nin lideri Fethullah Gülen’in darbe girişimini lanetlediğini ve askeri kalkışmaya dahil olan sempatizanların Hizmet’e ihanet ettiğini söylediğini not edelim.

İkinci olarak; cemaatin tarihi, amaçları, misyonu, ilkeleri, söylemi, ruhu böyle bir darbe girişimi ile bağdaşmıyor. Gerçekten de bir askeri darbeye soyunmak, cemaatin kendi kendini inkar edeceği anlamına geleceği gibi; dünyanın her yerinde temellendirmeye çalıştığı faaliyetleri de yerle bir edecek bir intihar girişiminden başka bir şey değil. 

Gülen Hareketi, yıllarca İslami camia içerisinde ‘pasifist’ olmakla eleştirilen; ‘kıyam’ ve ‘isyan’ tavrını reddedip okullaşmaya ağırlık verdiği için yer yer tekfir edilen; sokağa çıkıp eylemlere katılmadığından ötürü tahkir edilen bir hareketti. ‘Uysal’, ‘düzen adamı’, ‘devlete saygılı’, ‘sistemle barışık’ nesiller yetiştirdiği için hafife alınan bir camiaydı. Bütün söylemlerini ’insanlık, barış, diyalog, hoşgörü, sağduyu’ gibi kavramlar üzerine oturtan; eylemlerini de bu söylemle uyumlu bir şekilde planlayan; eğitim faaliyetleri ve insan yetiştirmeyi merkeze alan; değişik coğrafyalarda gelişen radikal akımlara tavır alıp İslam’ın terör ve şiddetle özdeşleştirilmesine karşı panzehir olarak kendini konumlandıran; ve bu sayede dünyanın hemen her ülkesinde kapılar açabilen bir sosyal hareketten söz ediyoruz. Böyle bir camianın, sivillerin hedef alındığı bir darbeyi organize etmesi demek; on yıllardır özenle yükselttiği binanın üzerine oturduğu bütün temelleri kendi eli ile havaya uçurması demektir.

CEMAAT İÇİN TÜRKİYE’NİN HER TARAFI DİYARBAKIR CEZAEVİ 

Bir diğer gerekçe; 3 yıldır tarihte eşine az rastlanır kitlesel bir kırıma maruz kalan cemaatten tek bir tedhiş hareketinin zuhur etmemiş olmasıdır. Her gün birkaç şehirde onlarca adrese baskınlar yapılıp yüzlerce masum insan aşağılayıcı bir şekilde gözaltına alınırken polise bir tek taş atan bile çıkmamıştır. Yaşadıklarına ‘imtihan’ ve ‘hikmet’ veçhesinden anlamlar yükleyen; başına gelenlere kendi inanç coğrafyası içerisinde cevaplar bulmaya çalışan; uzun yıllar boyunca ’kazanma kuşağında kaybedenlerden olmamak’ ikazı ile kendini zinde tutan; içine tıkıldığı duvarlar arasından tevekkül ve sabırla çıkabilmeyi hayal edinmiş insanlar bunlar.

PKK’yı kitleselleştiren en önemli amilin Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceler olduğu görüşü, bugün sosyal bilimcilerin ortak fikri. Oysa cemaat için 3 yıldır Türkiye’nin her tarafı Diyarbakır Cezaevi. Her yaştan, her meslekten kadın-erkek, siyaseten üretilmiş kolektif bir suçun failleri olarak işkencelerden geçiyor. Hala buna şiddet olayları ile verilmiş tek bir cevap yok.  

Sözünü ettiğim kimlik, tarihi arkaplan ve zulümler karşısındaki duruş elbette tek başına bir gerekçe sayılmaz. Günümüzde, çevresinde mazbut bir insan olarak tanınan nice canilerin hunharca işlediği cinayetlere tanık oluyoruz. Cemaat de uğradığı amansız baskılar ve tasfiyeler sonucu cinnet geçirip darbeye kalkışmış olamaz mı?

Olabilir. Ama zaten tezimin cemaate bakan tarafı sadece bir retorikle sınırlı değil. Somut gerekçelerimi de sıralayacağım.

“DARBEYİ CEMAAT YAPMIŞ OLSAYDI?”

“Eğer darbeyi cemaat yapmış olsaydı?” diye başlayacak ve arkasından sıralanacak onlarca soruya makul cevaplar verilmeden, “15 Temmuz kesin olarak cemaatin işi” yargısı da hükümsüz kalacaktır. Ben sadece belli başlı olanları gündeminize getireceğim.

Bugün AK-savcılar bile darbeye katılanların tamamının cemaatten olmadığını; ya da cemaatin bütünüyle bu darbenin içine dahil olmadığını kabul ediyor. Kendileri de bu durumu izah etmekte zorluk yaşıyor. Savcılar bula bula “İkinci bir darbe için sakladılar” gibi gülünç, ipe-sapa gelmez bir gerekçe bulabildiler. Bu izahatın ne kadar abuk olduğu, aşağıdaki örneklerle daha iyi anlaşılacak.

SAVCILIK: “CEMAATÇİ 47 ASKERDEN 45’İ KATILMADI”

– İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gazetecilerle ilgili hazırladığı bir iddianamede, cemaatten olduğu kabul edilen 47 albay ve generalden sadece 2’sinin adının 15 Temmuz’da geçtiği belirtiliyor. Geriye kalan 45 askeri personelin darbe girişimine iştirak etmediği tespit edilmiş.

– Aynı iddianameye göre, Bylock kullandığı belirlenen 800 askerden 500’ü o gece darbeye katılmamış. Bunu, Bylock’u bizatihi AK-yargı mensupları cemaatten olmanın kanıtı olarak gördüğü için yazıyorum.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım darbe gecesi, “Bu, TSK içerisindeki küçük bir grubun kalkışmasıdır” dediler. Genelkurmay’ın resmi açıklamasında da Silahlı Kuvvetler’in sadece yüzde 1.5’inin darbe girişimine katıldığı belirtildi. Ancak darbeden dolayı tutuklanan general sayısı 168. Yani toplam general sayısının yarısı. Askeri uzmanlar, bu generallerin emri altında yaklaşık 200 bin asker olduğunu ifade ediyor. O halde bu ‘darbeci’ generaller neden emri altındaki askerleri sokağa çıkarmadı? 200 bin asker darbeye katılsa başarı şansı ne olurdu?

HİÇBİR KOMUTAN YANINIZDA DEĞİL AMA 200 BİN ASKERİ SAKLIYORSUNUZ

– Bu rakamlar şu açıdan önemli: Siz bir darbeye kalkışıyorsunuz ama Genelkurmay Başkanı yanınızda değil. Kuvvet komutanları, Jandarma Genel Komutanı, Özel Kuvvetler Komutanı ve en önemlisi de ordu komutanları (1. Ordu, 2. Ordu, 3. Ordu ve Ege Ordu Komutanı) yanınızda değil. Bunlara bağlı kolorduların da hiçbirinin desteğini almamışsınız. Darbeye kalkışır mısınız? Hadi kalkıştınız diyelim; bu aşırı dezavantajlı tabloyu lehinize çevirmek için elinizdeki bütün personeli, silahları, uçak, tank ve araçları azami şekilde kullanmanız gerekmez mi? Ama siz ne yapıyorsunuz? Bazı komutanların emir subayları, birkaç tim ve pilotla darbeye kalkışıyorsunuz. 

Köprünün tek tarafına 40-50 civarında Mehmetçik çıkarıyor, 2 bine yakın koruması olan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı almaya 13 asker gönderiyorsunuz. Toplam 74 tankla darbeye kalkışıyorsunuz ama Ankara’da 36 tanktan 28’i ya yolda arızalanıyor ya da yolu bulamayıp kayboluyor. İstanbul’dakilerin çoğunda da mermi yok. 

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı ‘Hava Kuvvetleri Mahrem İmamlar İddianamesi’ne göre F-16 pilotlarının neredeyse tümü cemaatten. Ama 15 Temmuz gecesi 240 F-16’dan 35’i kullanılıyor. 

Bunların hepsi iddianamelerde yazıyor, ben uydurmuyorum.

40 BİN POLİS NEDEN EVLERİNDE OTURTULDU?

Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala, 17 Aralık’tan sonra 35 bin polisin görevden alındığını, 6 bin civarında polis hakkında adli işlem başlatıldığını, 5 bin kadar polisle ilgili soruşturma açıldığını ve emniyet müdürü seviyesinde hiç kimse bırakılmadığını açıkladı. 15 Temmuz gecesi darbeye destek verildiği iddia edilen emniyetçi sayısı ise 4. Onların bazıları da tartışmalı. 

Fotoğraf bu; ama öte taraftan da bu kadar yokluk içinde elinizdeki yüzlerce generali, 200 bin askeri, 35 bin polisi evde oturtuyor; yüzlerce tank ve 205 F-16 uçağını hangarda tutuyorsunuz. Neden? “Kenarda dursunlar, belki bi daha darbe yaparım, lazım olur” diyorsunuz. Daha doğrusu savcılar öyle diyor. 

EDİRNE’DEN AĞRI’YA CEMAATÇİ TUGAY KOMUTANLARI NEDEN DARBEYE KARIŞMADI?

– Emekli Jandarma Kurmay Albay Mustafa Önsel, darbeyi önceden bildiği ifade edilen isimlerden biri. Eski Balyoz tutuklusu Önsel, darbe girişiminden 3 ay önce ‘Ağacın Kurdu-TSK’de Şakirtlerin İşgali mi?’ isimli bir kitap çıkardı. Bu kitapta cemaatçi askerleri isim isim tespit ettiğini belirten Önsel, TBMM Komisyonu’na verdiği ifadede, “Bakın, plana bakın, hepsi Türkiye’nin, Edirne’den Doğu Beyazıt’a kadar tugay komutanı. Hepsi kalkışmada bir şekilde hareketleniyor ama içerden, ama başka saiklerle falan duruyor, tamamı, bakın artık pek istisna bile yok.” dedi. Bu isimlerin tamamı cemaatçiyse neden darbeye katılmadılar? Yukarıda özetlediğimiz gibi, komuta kademesinden hiç kimse yanınızda değil, son derece dezavantajlı bir konumdasınız ama Edirne’den Doğu Beyazıt’a kadar bütün tugay komutanları ‘sizden’ olduğu halde darbeye dahil etmiyorsunuz. Bu cemaatin darbesi olsa hepsinin birden harekete geçmesi gerekmiyor mu? Önce hareketlenip sonra vazgeçmeleri ne anlama geliyor? İlkin emir-komuta zinciri içinde bir darbe olduğunu düşünüp sonra öyle olmadığını anladıklarında vazgeçtikleri anlamına gelir mi? Şimdi bu tugay komutanlarından kaçı tutuklu?

– Yine İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan da tıpkı Önsel gibi “Bu darbe sadece Ankara ve İstanbul gibi değil, tüm Türkiye’yi kapsayan bir şey. Bir sıkıyönetim komutanları listesi yayınladılar. En ufak ilimize kadar her tarafa atama yapmışlar.” diye konuştu. Eğer en ufak ile kadar sıkıyönetim komutanları atanmışsa neden sadece Ankara ve İstanbul’da harekete geçtiler? Diğer illerde neden hiçbir asker kışladan dışarı çıkmadı?

“CEMAATTENİM AMA DARBEYE KARŞI MÜCADELE ETTİM” 

– Dizinin 12. bölümünde yer verdiğim gibi, Beytüşşebap 8. Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Türk, cemaatten olduğunu itiraf etmesine rağmen darbeye karışmadığını belirtiyor. İfadesinde 15 Temmuz gecesine ilişkin şunları söylüyor: “O akşam görevimin başındaydım. Saat 22.00 sıralarında askeri darbe girişimi ile alakalı mesajlar geldi. Medyadan darbe girişimini gördüm. Kendi taburlarımı arayıp hiçbir aracın ve personelin dışarı çıkmayacağı emrini verdim. Kaymakam, ilçe emniyet amiri, hâkim ve savcı ile irtibata geçtim. Darbe girişiminin kanunsuz olduğunu ve benim bu emri uygulamayacağımı, herhangi bir sıkıntının olmayacağını kendilerine bildirdim. Bulunduğum ilçede herhangi bir kalkışma hareketi olmadı.” 

Bunun gibi onlarca örnek var. Bu cemaatin bir darbesi ise Albay Türk gibi onlarca komutan neden o gece tam tersi yönde tavır aldı? Hele hele Emekli Albay Ahmet Zeki Üçok’un “TSK’da halen 50 bin FETÖ’cü daha var” dediğini göz önüne alırsak bu 50 bin kişi neden darbeye omuz vermedi?

KAYBEDİLECEĞİ BAŞTAN BELLİ DARBEYE KALKIŞMAK, YAŞ’TAKİ TASFİYEDEN DAHA MI AZ ZARARLIYDI?

– Askeri ve sivil birçok uzman, cemaatin YAŞ’ta yapılacak tasfiyeler nedeniyle bu darbeyi planladığını öne sürüyor. Genelkurmay Başkanı Akar dahil birçok isim de alınan tedbirler sayesinde darbecilerin paniğe kapıldığını ve girişimi erkene çektiğini iddia ediyor. Normal insan doğası ve asker mantığı ile bakıldığında, bu durumda normal davranış ‘Ne pahasına olursa olsun, ya herro ya merro, ya tutarsa’ diye bir darbeye kalkışmak mıdır yoksa bütün planları durdurup vazgeçmek midir? Çünkü, ısrarla altını çizdiğim gibi, zaten komuta kademesi ve ordu komutanları yanınızda değil. Yani başarısız olacağı baştan belli bir darbeye kalkışmanız halinde ödeyeceğiniz bedel, YAŞ’ta uğrayacağınız tasfiyelerden çok daha mı az ki bu kadar akıl-mantıktan yoksun bir işe kalkışıyorsunuz?

– İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, TBMM Komisyonu’na verdiği ifadede, 15 Temmuz gecesi İstanbul’da geniş çaplı bir IŞİD toplantısı yapılacağını, bunun için bin polisin hazır tutulduğunu ve o geceye isabet eden Huzur Operasyonu için de ayrıca 5 bin polisin görevde olduğunu bildirdi. Diğer rutin görevlilerle birlikte 10 bin civarında polis o gece mesaideydi. Cemaatin Emniyet’te güçlü olduğu iddialarını ve 15 Temmuz sonrası bile binlerce polisin cemaat gerekçesiyle ihraç edildiğini hesaba katarsak, bu polisler darbecileri hiç mi uyarmadı?

ERDOĞAN BU SORULARA CEVAP VERMEDEN ‘CEMAAT DARBESİ’ DİYEMEZ

2- Erdoğan-Ergenekon ittifakına bakan yönlerine gelecek olursak;

Aslında bunlar, 15 Temmuz gecesine ait karanlık noktalar ve aylardır kamuoyunun sorduğu sorulardan ibaret. 

Eğer bu cemaatin darbesi ise neden Erdoğan, AKP’li bakanlar, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve MİT Müsteşarı’nın cevaplayamadığı yığınla soru var? Bu isimler neden bu kadar çelişkili açıklamalar yapıyor ve şüpheli tavırlar sergiliyorlar? Erdoğan neden bu isimlerin Komisyon’a ifade vermesine engel oldu? Neden hala hepsini görevde tutuyor? MİT neden ihbarcı binbaşı O.K.’yi savcılardan kaçırıyor? O.K.’nin konuşmasından neden bu kadar çok korkuluyor? Erdoğan o geceye dair neden bu kadar çok yalan söylüyor? Sadece darbeyi haber alma saati için neden 5 farklı açıklama yaptı? Darbeden haberdar değilse o gece için neden 4 ayrı havalimanında 4 ayrı uçak bekletiyordu? Darbe ihbarı gelmesine rağmen neden Erdoğan da Akar-Fidan ikilisi de gereğini yapmadı? Darbeden haberdar olmalarına rağmen neden halkı sokaklara çıkardılar? Neden otopsilerin büyük çoğunluğu yapılmadı ve silah-mermi balistik incelemeleri geciktiriliyor? Bu cinayetlerin kaçı para-militer gruplarca işlendi? Görgü tanıklarının ‘vatandaşlara ateş eden polisler ve sakallı kişilerle ilgili’ tanıklıklarının üzerine neden gidilmiyor? Akıncı Üssü’nden çıkarken yakalanan MİT’çiler o gece orada ne yapıyordu? Neden Akıncı Üssü kamera kayıtları yayınlanmıyor? Darbe davaları neden şeffaf yürümüyor? Darbecilikle itham edilen çevreler ‘duruşmaları canlı yayınlayın’ diye imza kampanyaları yaparken iktidar cenahı neden ısrarla sansür uyguluyor? 

Bunlar bir çırpıda sorulan genel sorular. Her bir başlığın detayına girip onlarca, yüzlerce daha soru yöneltebilirim. Fakat ana hatları ile bu başlıklar bile Erdoğan-Ergenekon cephesini ‘şüpheli’ hale getiriyor. Bu cemaatin bir darbesi olsa bütün bu soru işaretlerinin olmaması gerekirdi. 

YANDAŞLAR ZATEN İTİRAF EDİYOR

3- Üçüncü dayanak noktam; bizatihi AKP yandaşlarının ve bu konuda bilirkişi sayılabilecek bazı isimlerin açıklamaları. Yazı dizisinin 3. bölümünde değindiğim için detaylarına girmeyeceğim. Cem Küçük, Rasim Ozan Kütahyalı ve Nagehan Alçı gibi yandaş gazeteciler, 15 Temmuz’da Kemalist ve Ergenekoncu askerlerin de sahne aldığını itiraf ettiler. 

Eski MİT Müsteşarı Emre Taner, TBMM 15 Temmuz Komisyonu’na verdiği ifadede, “15 Temmuz, sadece ve sadece FETÖ’nün ve grubunun anlayışıyla realize edilmiş bir faaliyet olamaz. FETÖ’nün boyu kısa kalır.” tespiti yapmıştı. Eski Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanı, CHP İstanbul Milletvekili Dursun Çiçek de darbeden 4 ay önce “TSK’daki cemaatçilerin oranı yüzde 10” demiş, “Peki bu yüzde 10’luk yapı darbe yapabilir mi?” sorusuna da, “Ben buna güler geçerim. Ordudaki Fethullahçıların darbe yapma gücü sıfır.” cevabını vermişti. 

ULUSLARARASI CAMİA, CEMAAT İDDİASINA İNANMIYOR

4- Son olarak da uluslararası camia ve yabancı istihbarat kuruluşlarının tespitlerini hatırlatmak isterim. Yazı dizisinin üçüncü bölümünü buna ayırdığım için bunu da uzun uzun ele almak istemiyorum. Özetle; İngiliz siber istihbarat kuruluşu GCHQ (Government Communications Headquarters), AB İstihbarat Merkezi Intcen, Alman Federal Haberalma Servisi BND, Almanya iç istihbarat servisi Anayasayı Koruma Teşkilatı (BfV), ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı Devin Nunes, NATO, İngiliz Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu ve Alman istihbarat uzmanı Erich Schmidt-Eenboom’un tespitleri, bunun bir Gülen Hareketi darbesi olmadığı yönünde. 

Ayrıca ABD Adalet Bakanlığı ile Alman makamlarının bugüne kadar AKP’nin kendilerine inandırıcı deliller sunamadığını açıkladıklarını da unutmayalım. /6.7.2017 [TR724]

***

Hülasa;

15 Temmuz, ‘Erdoğan-Ergenekon-cemaat içi angaje unsurlar’ üçlü sacayağı tarafından tezgahlanmış bir ‘false flag’ (sahte bayrak-kumpas) operasyonundan başka bir şey değildir.

Bir yönüyle çok başarılı, muazzam, şapka çıkarılası bir organizasyondur.

Uzun süren hazırlıkların yanı sıra derin devletin bütün operasyon birikimini / tecrübesini burada kullandığını düşünürsek aslında ortaya çıkan ürüne şaşırmamak gerekir.

Oyun o kadar ustaca oynanmıştır ki, cemaat tıpkı filmlerdeki gibi; polis helikopterlerinin spot ışıkları açıldığında cesedin başında, elinde kanlı bir bıçakla yakalanan tuzak mağdurları gibi kalakalmıştır. “Ben yapmadım! Ben katil değilim!” diye istediği kadar bağırsın. O linç kalabalığının öfkeli gürültüsü içinde duyan bile olmayacaktır. MİT’in ‘rabarba’ ekibi zaten bunun için vardır.

15 Temmuz, geçmişi 20 yıl öncesine kadar giden bir hazırlığın başarılı bir finalidir.

Erdoğan ile 2007 Dolmabahçe Zirvesi’nde kurulan ittifak, sürecin en önemli kilometre taşlarından biridir. Kimilerine göre Erdoğan-Ergenekon birlikteliğinin mazisi çok daha eskidir. Hatta Prof. Dr. Abdurrahim Karslı’nın ifşa edip Ali Bulaç’ların tasdik, Abdurrahman Dilipak’ların da itiraf ettiği bir ‘projeye’ kadar gitmektedir. Erdoğan’ın hapse atılıp siyaseten önünün açılmasından Fazilet Partisi’nin kapatılmasına, Bahçeli’nin erken seçim çağrısı yapmasından Baykal’ın Erdoğan’ın yasağının kaldırılmasına öncülük etmesine kadar bir dizi siyasi kırılma olayı, hep bu projeye dayandırılmaktadır. “Cemaati yok etmek için Erdoğan’ın önü açıldı” iddiasında değilim. Çünkü bununla sınırlı olmadığı aşikar. Fakat pekala en önemli hedeflerden birinin bu olduğunu öne sürebilirim. Zaten yaşananlar da bunu bir komplo teorisi olmaktan çıkarıyor.

ÖNCE İSİMLER TESPİT EDİLDİ, SONRA SUÇ ÜRETİLDİ

Hasılı…

Bu 20 yıllık hazırlığın en önemli aşaması, TSK içerisinde cemaate yakın subay ve generallerin kimler olduğunun tespitidir. Bunun için uzun yıllar sabırlı ve inatçı bir çalışma yürütülmüştür. Hem cemaatin sivil kadroları içerisine ‘MİT’çi abiler’ sızdırılmış hem de mevcut ‘abi’lerden bazıları teşkilat tarafından devşirilmiştir. Benim görebildiğim kadarıyla bu çaba amacına ulaşmış ve istediğini büyük oranda elde etmiştir.

AKP iktidarı ile cemaatten bazı isimlerin kurduğu sıcak ilişkiler sayesinde sivil kadrolar da büyük oranda deşifre edilmiştir. Buradaki kastım, ’şeffaflık’ ya da ‘gizli teşkilat’ tartışmalarını ima etmiyor. Devletin onyıllarca süren keyfi ve cebri eleminasyon mekanizmalarına karşı, ‘öteki’ olarak tanımlanan bütün kesimlerin zulümden kaçınmak için başvurduğu gibi kendini gizleme refleksini kastediyorum.

2012 yılına gelindiğinde artık devletin elinde cemaate ait önemli bir isim havuzu vardı. Avrasyacı kadroların domine ettiği, “Çoluğuna çocuğuna varıncaya kadar intikamımızı alacağız” motivasyonunda ifade bulan yeni bir süreç başlıyordu. Ama sorun şuydu; evet isimler tespit edilmişti ama bunlar neye göre toplanacaktı? Artık iş, bir şekilde cemaati kriminalize etmeye kalmıştı. İşte 15 Temmuz buydu. Cemaati suça bulaştırma organizasyonuydu. Bundan sonrası önemli değildi. Bir şekilde cemaati ‘silahlı terör örgütü’ olarak kabul ettirdikten sonra darbeye karışsın karışmasın, suç işlemiş olsun olmasın; listelerdeki herkesi o çuvalın içine doldurup kollektif bir imhaya gidilebilirdi.

CEMAAT VE KAMUOYU ‘DARBE’ FİKRİNE HAZIRLANDI

Planın en mühim gereklerinden biri de hem cemaat kadroları ve tabanının hem de kamuoyunun psikolojik olarak ‘darbe’ fikrine hazırlanmasıydı.

Bunu, yazı dizisinin 2. bölümünde şöyle ifade etmiştim: “Cemaat tabanı muazzam bir psikolojik baskı altında bunaltılıyordu. ‘Haşhaşi’den ‘terörist’e, ‘süte karışmış pis su’dan ‘virüs’e kadar sabah akşam çeşitli hakaretler işitiyordu. Bu hakaretlerden en fazla payını alan da Hareket’in lideri Fethullah Gülen’di. Bu da cemaat gönüllülerini bir o kadar rencide ediyordu. Sürekli damarına ve nasırına basılan, provoke edilen, terörize edilmeye çalışılan, oturduğu binada bile huzuru kaçırılan, komşularınca tacize uğrayan, iş yerlerinde mobinge maruz kalan, kemiğine dayanıncaya kadar etine bıçak sokulan bir cemaat söz konusuydu. Hanefi Avcı’nın Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili yaptığı benzetmede olduğu gibi, birileri ısrarla odayı ısıtmaya çalışıyordu. Böylelikle birileri de ceketlerini çıkarmaya zorlanıyordu. 3 yıl boyunca oda cehennem sıcaklığına ulaştırıldı.”

Artık ordu içerisinde Gülen’e sempati duyan bir asker, “Düğmeye bir basılsa da tepesine binsek” diyecek hale getirilmişti. Böylece planın en önemli aşaması başarılmıştı.   

GÜLEN, AKAR ÜZERİNDEN MESAJ VERDİ

Öte taraftan cemaate de dışarıdan sürekli “Emir-komuta içinde bir darbe yapılacak” fısıltısı pompalanıyordu. Fethullah Gülen’in Stockholm Center for Freedom’ın (SCF-Stockholm Özgürlük Merkezi) ’15 Temmuz: Erdoğan’ın darbesi’ raporu için verdiği röportajda da bunun işaretleri var. Gülen, “Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın uzun zamandır bir darbe hazırlığı içerisinde olduğunu duyuyordum” dedi. Kim ya da kimlerden, ne şekilde duyduğunu bilmiyoruz. Belki ileride daha detaylı açıklamalar yapacaktır. Fakat kesin olan şu ki TSK ve etkileşim içerisinde olduğu bazı merkezlerden, Gülen ve arkadaşlarına bu yönde bir algı çalışması yürütülüyordu.

Adil Öksüz ve benzeri elemanların da bu faaliyete dahil olduğu anlaşılıyor. Bu algı çalışmasının hedefi sadece Gülen değil, aslında bir o kadar da TSK içerisindeki cemaate yakın subaylardı. Artık bu bilgi o kadar ayağa düşmüştü ki, kışlalarda alt rütbeliler arasında bile uluorta konuşulur hale gelmişti. Bunu, iddianamelerdeki bazı ifadelerde görebiliyoruz.

Adil Öksüz de görüştüğü bazı askerlere, “Emir-komuta zinciri içerisinde bir darbe olacak” telkininde bulunuyordu. Çok büyük ihtimalle bu aşamada, “Hocaefendi de ‘Eğer emir-komuta zinciri içerisinde olacaksa, bizim arkadaşlarımızın katılımı minimum düzeyde olacaksa, kimsenin burnu kanamayacaksa tamam’ dedi.” yönünde ifadeler de kullanıldı. Bu subaylara, “TSK kararlı. Bu iş böyle gitmeyecek. Yönetime el konacak. ‘Şucu-bucu’ yok. Herkes elini bu taşın altına koyacak. Siz de kendi pozisyonunuz içerisinde, verilen görevi yapın yeter” denildi.

“AKAR’IN EMRİYLE KOMUTANLARINIZIN SİZE VERECEĞİ EMİRLERE UYUN”

Mesela Kara Havacılık Okulu’ndan Pilot Yarbay İlkay Ateş, ifadesinde şunları anlattı: “Darbe girişiminden 2 gün önce Yenimahalle Anadolu Bulvarı’na yakın bir evde toplantı yaptık. Yarbay Özcan Karacan, Yüzbaşı Taha Fatih Çelik ve Yarbay Erdal Başlar’la birlikte bir odaya girdik. 4 kişi beraber namaz kıldık. Daha sonra Ramazan isminde birisi geldi. Bu kişiyi tanımıyorum, Ramazan gerçek ismi mi emin değilim. Konuşmalarından Genelkurmay’da çalıştığı izlenimine kapıldım. Bize, ‘Genelkurmay Başkanı’mızın emirleriyle komutanlarınızın size vereceği emirlere itaat edin’ dedi. Kesinlikle orada ‘darbe’ diye bir şey geçmedi, ‘faaliyet’ diye bahsedildi. Bu faaliyetin Genelkurmay Başkanı’nın emriyle yapıldığı ve bütün Silahlı Kuvvetler’in bu işe katıldığı söylendi.”

Tabi ki meselenin tek cephesi cemaat değildi. Avrasyacıların uzun süredir tasfiye etmek istediği NATO’cu subaylar da hedefe oturtuldu. Herkes alacağını alacaktı. Erdoğan da Ergenekon da…

Planın bir diğer ayağı, kamuoyunun hazırlanmasıydı. 15 Temmuz’a aylar kala bazı medya platformlarında ısrarla cemaatin darbe yapacağı, başka çaresinin kalmadığı, YAŞ öncesi harekete geçeceği yönünde analizler, köşe yazıları, röportajlar çıkıyor; ’Yangın Var!’ diye bağırılıyordu. Bir de zaten Türk halkı çoktan, “Bilmiyorum ama kesin paralel yapı yapmıştır” kıvamına getirildiği için o zihinsel hazırlık çok zor olmayacaktı. Nihayetinde 15 Temmuz gecesi İstanbul’daki bir minibüsçüden Malatya’daki bir öğretmene kadar hemen herkes, “Kesin cemaat yaptı” diyebildi. Hizmet Hareketi mensupları ise birbirine, “Bunu biz mi yaptık?” diye soruyordu.

Peki ordu içerisindeki   

“İŞTE BAHSEDİLEN DARBE OLUYOR GALİBA” DEDİLER

İlk tepki ne idi? Amatörce de olsa ilk askeri hareketlilik başladığında ve Hulusi Akar sorunsuz bir şekilde Akıncı Üssü’ne götürüldüğünde, aylardır üzerinde çalışılan bu askerler, “İşte o sözü edilen emir-komuta içerisindeki darbe başladı galiba. Herhalde bu iş olacak.” diye düşündü. Böylece cemaate yakın bazı askerler de kendilerine verilen görevi icra etmek üzere sahaya çıktı. Dediğim gibi, bunların bazıları zaten böyle bir müdahaleye dünden razıydı. Psikolojik olarak o noktaya getirilmişti. Fakat tuzağı farkedip geri adım atacakları zaman iş işten geçmişti. Hem onlara perdeleme yapıp gerçeğin anlaşılmasını geciktirmek hem de darbe girişiminin kanlı bir şekilde tamamlanmasını sağlamak üzere başka ekipler de sahaya çıkarılmıştı. O mini cooper’lardan, siyah camlı transporter’lardan ateş eden karanlık tipler de bu ekiplerin bir parçasıydı. Dikkat edilirse 15 Temmuz gecesi sahnelenen saçmalıkların inandırıcı görünmesinin ve dolayısıyla sorgulanmamasının sebebi, ortada 249 şehidin varlığıdır. Aydınlatılması gereken en büyük karanlık nokta da burasıdır.

Neden bütün cemaat kadroları bu plana dahil edilmedi peki? Bunun iki sebebi var. Bir; üst rütbeli ve kurmay subaylar arasında ne kadar çok kişi harekata dahil edilirse plandaki saçmalıkların farkedilip kumpasın boşa düşürülmesi ihtimali o kadar çok olacaktı. İkincisi; gerçek bir darbe planı ile Türkiye’nin her tarafından askerler dahil edilse bu sefer girişim planda kalmayıp gerçek bir darbeye dönüşebilirdi. Planı hazırlayanlar için bu büyük bir risk olurdu. Ayrıca böyle bir zayiata gerek de yoktu. Başta dediğim gibi, önemli olan küçük çaplı da olsa bir suç üretmekti. Sonra herkesi o kollektif suça dahil edip tutuklamak kolaydı.

EMEKLİ TUĞAMİRAL ERTÜRK: 15 TEMMUZ, 11 EYLÜL’E BENZİYOR

Eski Balyoz sanığı, Emekli Tuğamiral Türker Ertürk, 30 Kasım 2016 tarihinde kendi sitesinde ilginç bir yazıya imza atmıştı. ’11 Eylül ve 15 Temmuz’ başlığından da anlaşılacağı üzere darbe girişimini ABD’nin 11 Eylül saldırısına benzetiyordu. Eski Deniz Harp Okulu Komutanı, yazısında şu analizi yapıyordu: “11 Eylül 2001 saldırısı üzerinden daha bir ay geçmeden, ABD Afganistan’a müdahale etti. Bu kadar kısa sürede müdahale edebilmek için, daha önceden hazırlanmış planlarınızın olması gerekirdi. Demem o ki; 15 Temmuz, 15 yıl önce yaşanan 11 Eylül’e çok benziyor. Her ikisinin de arkasında; ABD derin devletinin bir bölümü ve Neocon’lar var. Diğer büyük benzerlik ise; saldırıların önlerinin açılması ve ardından gelen fırsatçılık. ’15 Temmuz Darbe Girişimi’ni yapanların Fethullah Gülen Cemaati olduğu konusunda asla şüphemiz yok. Darbe Girişimi’nin üzerinden 4,5 ay geçmesine ve yeni bilgilerle analizlerimizi geliştirmemize rağmen; hala aynı noktadayız. Ama bu sürede başka bir sonuca da ulaştık. Sanki sonrasında yapılmak istenenler için, darbenin önü açılmış gibi!”

Aklın yolu bir. Aslında bu gerçek çırılçıplak vaziyette karşımızda duruyor. Fakat birileri ideolojik saiklerle bu hakikati görmezden gelmeye veya maniple etmeye çalışıyor.

Ben 15 Temmuz’u böyle görüyorum. 15 bölüm boyunca kendi analizimi sizlerle paylaşmaya çalıştım. Yeni çıkacak bilgi veya belgelerle bu tezlerimi gözden geçirmeye ya da fikrimi değiştirmeye hazırım. O zaman da bunu açık bir şekilde yazacağımdan kuşkunuz olmasın. /7.7.2017 [TR724]

[Ahmet Dönmez][TR724]