Alman anayasası, yürürlüğe girmesinin 70. yılı münasebetiyle gündemde. İkinci Dünya Savaşı’ndan da ağır yenilgiyle çıkan Almanya kısa sürede ayağa kalktıysa bunu Grundgesetz’e (anayasaya) borçludur desem yanlış olmaz.
Alman toplumu bütün farklılıklarıyla bu anayasal sözleşme etrafında toplandı, canla başla çalışarak dünyanın en gelişmiş ülkelerinden bugünkü Almanya’yı kurdu. Dünyanın en saygın pasaportuna sahip Almanya anayasasıyla ne kadar övünse azdır.
Demokratik yollarla iktidara gelip, tarihin en vahşi soykırımlarından birini uygulayan faşist bir diktatörlük geçti bu topraklardan. Milyonlarca insan hayatını kaybetti, kalan milyonlar uzun travmalar yaşadı. Böylesine büyük bir ekonomik ve beşeri yıkımdan sonra yeniden dirilmenin tek bir yolu vardı: Evrensel değerlerden oluşan bir hukuk sistemi ve anayasa etrafında toplanmak ve hızla toparlanmak. İşte Alman halkı büyük bir özveriyle bunu gerçekleştirdi. Başta eğitimde ciddi reformlar yaparak, modern çağın ihtiyaçlarını yerine getirirken, Nazi Almanyasının bütün günahlarıyla açıkça yüzleşmesini bildi. Ve bunları yeni nesillerin zihnine kazımak için ırkçılığa ve diktatörlüğe karşı ikinci bir aydınlanma yaşadı ve yaşıyor.
Hatta yine bir parti demokratik yollarla iktidara gelir, Nazi döneminde olduğu gibi başkan meclisi fesheder, KHK’larla bütün yetkiyi ele geçirir ihtimalini de düşünerek, en son sözü söyleme ve karar anayasa mahkemesine verildi. Hiçbir kurum ve kişi, bu mahkemeyi aşarak anayasaya ters hiçbir girişimde bulunamaz. Cumhurbaşkanının ise sadece temsili yetkileri bulunuyor.
Almanya büyük felaketlerden sonra ayağa kalkarken, İkinci Dünya Savaşı’na bile girmemiş birçok İslam memleketi niçin bunu bir türlü beceremiyor? Cevabı çok net: Çünkü Müslüman toplumlar hukuk ve ortak bir anayasal sözleşme etrafında toplanma ve uygulama becerisini bir türlü gösteremiyor. Mesele çok açık. Müslüman toplumlar hâlâ kabile veya aşiret anlayışıyla yaşayıp, demokratik çoğulcu bir iradeden çok uzakta duruyor. Bir ülkede yaşayan farklı toplum kesimleri ortak bir anayasada anlaşamıyor, farklı dinî ve siyasî görüşlerden dolayı birbirlerini vatan haini, terörist, ajan, düşman gibi nitelemelerle nefret kusuyor, hep kendine demokrat kesiliyor ve adalet istiyorsa o toplum iflah olmaz. Suriye’den Afganistan’a kadar bu böyledir. Çünkü toplumlar doğası gereği heterojen olduklarından (Habermas) ortak payda, hukuktur ve sadece anayasa bütün vatandaşları eşitler. Evrensel hukuk normlarının esamesi okunmayan Müslüman memleketlerin içler acısı hali ortada. Yolsuzluk, yalan ve talanda zirveyi tutan despot yöneticiler bir yanda, cehalet ve fakirlik içinde kıvranan, medeni dünyadan kopuk halk yığınları diğer yanda, iflah olmaz bir kader…
Grundgesetz ve onun toplumdaki önemi, Almanya’daki göçmenler tarafından da göz ardı edilen bir mesele. Şu an NRW başbakanı olan Armin Laschet, 2006’da uyum bakanı iken, uyum açısından anayasanın önemini şu sözlerle özetlemişti: “Yeni geliştirdiğimiz uyum politikamızda göçmenlere saygı duyuyoruz, ama aynı zamanda onlardan da anayasamıza ve temel değerlerine, içinde yaşadıkları ülkenin kanunlarına, diline, tarihine ve kültürüne saygı duymalarını bekliyoruz.”
İster Alman siyâsetçiler, ister bürokrasideki yetkililer yaklaşık aynı sözlerle anayasa vurgusunda haksız sayılmazlar. Nedeni açık: Alman anayasası ve barındırdığı temel evrensel değerler kuvvetler ayrılığını en iyi şekilde düzenler. Demokratik hukuk devletini temel esaslara oturtur ve bunları herkese karşı korur. Her vatandaş kendini temel hak ve hürriyetler açısından güvende hisseder. Alman anayasasının, dinî inançları devlet güdümüne bırakan katı bir laiklik anlayışı yerine katılımcılığı ve iş birliğini öncelemesi de hoş duruyor. Devlet, dini grupları muhatap alıp karşılıklı komisyonlar kurarak iş birliği ve hukuk çerçevesinde meseleleri çözmeye çalışıyor. Gerçekten saygıyı hak eden güzel bir anayasadır Grundgesetz.
Entegrasyon saplantısı olan bazı kesimlerin “dilimizi öğrenin, Grundgesetz’i kabul edin” diye ikide bir buyurgan bir tutum sergilemeleri yadırganabilir. Dil ve anayasa çok önemli olmakla birlikte adeta kutsanarak ve dayatmayla öğrenilecek şeyler de değil. Demokrasi, hukuk, hukuk devleti, fikir ve basın özgürlüğü, anayasa, insan hakları, çoğulculuk ve devlet-din ilişkileri gibi birçok alanda bir bilinç geliştiremeyen toplum kesimlerinden kısa sürede bir beklentiye girmek beyhude. Türkiyeliler hakkında Almanca düşmanı, bilerek bu dili öğrenmiyor, anayasaya isyan ediyor veya onu değiştirmeye çalışıyor gibi bir yargı elbette doğru değil. Belki Türk toplumunda genel olarak anayasayı merkeze koyan bir kültür alt yapısı yok denebilir. Devleti kutsayan bir kültün, demokrasi ve hukuk devletini temel alan anayasaya bigâne kalması ayrı bir paradoks.
Velhasıl tam 70 yıl önce, 23 Mayıs 1949’da kabul edilen Grundgesetz, niçin bu kadar önemli? En başta insanı merkeze koyuyor ve demokratik hukuk devletinin temel niteliklerini içinde barındırıyor. Özellikle özgürlükler konusunda oldukça gelişmiş bir yapısı var. Almanya’da yaşayan herkes aslında anayasadan biraz haberdar olmak zorunda. Hele Müslümanların, içinde yaşadıkları toplumu ve mantalitesini tanıması açısından en temel görevlerden biri. Neredeyse yarım asırdır içinde yaşadığımız, hatta vatandaşı olduğumuz ülkenin sunduğu bazı hak ve özgürlükleri bilmekle işe başlanabilir. Hem demokrasilerde hak verilmez, istenir.
Dolayısıyla Alman anayasasının bazı maddelerini aktararak bitirelim:
Madde 1: İnsanın onur ve haysiyeti dokunulmazdır. Tüm devlet erki ona saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür.
Madde 3: (1) Bütün insanlar yasa önünde eşittir. (2) Erkek ve kadınlar eşit haklara sahiptir. (3) Cinsiyeti, soyu, ırkı, dili, yurdu ve kökeni, inancı, dinî veya siyasî görüşleri dolayısıyla hiç kimse mağdur edilemez veya hiç kimseye imtiyaz tanınamaz.
Madde 4: (1) Din ve vicdan özgürlüğü ile din ve dünyevi inanç özgürlüğüne dokunulamaz. (2) Dinin rahatsız edilmeden uygulanması güvence altındadır.
Madde 5: (1) Herkesin, düşüncesini, söz, yazı ve resimle serbestçe açıklayıp yayma ve herkese açık olan kaynaklardan, hiç bir engele uğramadan bilgi edinme hakkı vardır. Basın özgürlüğü ile radyo ve film aracılığıyla haber verme özgürlüğü güvence altındadır. Sansür uygulanamaz. (2) Bu haklar, genel yasaların hükümleri, gençliğin korunması hakkındaki yasa hükümleri ve kişisel şeref hakları ile sınırlıdır.
Madde 7: (1) Bütün okul rejimi devletin denetimi altındadır. (2) Çocukların din dersine katılıp katılmayacaklarına karar vermek, velilerin hakkıdır. (3) Din dersi, mezhepsiz okullar dışındaki kamu okullarında olağan derslerdendir. Din dersi, devletin denetim hakkına zarar vermeyecek şekilde, dini toplulukların temel ilkeleriyle uygunluk içinde verilir. (4) Özel okul açma hakkı güvence altındadır. Kamu okullarının yerine geçmek üzere özel okullar, devletin izniyle kurulurlar ve eyalet yasalarına tabidirler. Eğitim hedefleri, donatım ve öğretim kadrosunun bilimsel yöntemlerle yetiştirilmesi ve öğrencilerin anne ve babalarının varlık durumlarına göre ayıklanmasına yol açmadıkça, özel okullar açılmasına izin verilir. Öğretmenlerin ekonomik ve yasal durumlarının yeterli derecede güvencesi sağlanmadıkça, izin verilmez.
[Muhammet Mertek] 26.5.2019 [Kronos.News]
'Bu Kan Davasına Ortak Olmam' [Mevlüt Karakaplan]
''Nereye gidiyorsun, nedir bu acelen?'' diye sordu Ermiş.
-''Oyalama beni. Çok önemli işim var.'' dedi savaşçı. ''Savaş var, duymadın mı? Savaşa gidiyorum''
-''Savaş olduğunu duydum da, bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum. Önemliyse biz de geri kalmayalım, gelip katılalım savaşa.'' dedi Ermiş.
-Şaka mı bu? Savaş önemli olmaz olur mu? Üstelik sen de gelip katılmalısın savaşa; üstünlüğümüze yardımcı ol ve şahitlik et.
-Kimlerden üstünlüğünüze?
-Ötekilerden.
-Ötekiler kim?
-Herkes.
- Sanırım bu durumda ben de herkese dâhil olmuş oluyorum. Senin benden üstünlüğüne neden ben yardımcı olayım? Üstelik üstün olduğuna inandığın halde, zaten elinde olan bir şey için neden savaşıyorsun?
-Ne saçmalıyorsun sen?
-''Benden seninle birlikte savaşmamı istedin. Sadece ne için savaşacağımı bilmek istiyorum.'' dedi Ermiş. Bu sorular karşısında biraz afalladı Savaşçı ve Ermiş devam etti;
-Peki, nasıl oluyor da sen diğer insanlardan daha kıymetli oluyorsun, bunun sebebi nedir?
-Çünkü ben önemli ve üstünüm, benim atalarım da öyleydi ve yaşadığım topraklar ve coğrafya da öyle.
-Yani senin kıymetin kendinden, sen sen olduğun için önceliklisin öyle mi?
-Evet
-Peki ya kendisiyle savaşacağın insanlar? Onlar da öyle düşünüyorlarsa bu durumda doğru olan hanginizin dediği?
-''Bizimki tabii ki.'' dedi Savaşçı ''Zaten bunu savaşarak da ispat edeceğiz ve sen de bunu göreceksin''.
-''Bu durumda yenerseniz üstün mü olacaksınız?'' diye sordu Ermiş.
-Tabii ki öyle olacak. Nasıl bir soru bu böyle?
-Ne zamana kadar üstünlüğünüz ya da önceliğiniz devem edecek? Rakibiniz sizi yendiğinde kıymetten düşmüş mü olacaksınız?
- Onlar bizi yenemezler, bizler üstün bir topluluğuz çünkü.
-Nasıl da bu kadar emin olabiliyorsun? '' dedi Ermiş. ''Kazanmayı garanti olarak görüyorsun. Böylesine sonucu belli bir savaşa katılma isteğim iyiden iyiye arttı şimdi.
-Çünkü biz en iyiyiz. Hem zaten tanrı bizi seçti ve kutsadı. Diğer herkesten daha üstün olduğumuz için tanrı bizi tercih etti.
- Siz üstün olduğunuz için mi Tanrı sizi seçti? Size bir görev mi verdi? Tanrının sizi seçtiğini nereden biliyorsun?
-Görmüyor musun? Biz asil bir soydan gelmiş asil bir topluluğuz. Tanrının bizi seçtiği ortada değil mi zaten? Atalarımın da belirttiği gibi bizler seçilmiş bir kavimiz. Onlar yanılıyor olamazlar. Bütün halkım da buna inanıyor ve böyle düşünüyor. Bundan daha kesin ispat olur mu?
Bunları anlatmaya çalışırken iyice sinirlenmişti Savaşçı. Kocaman bir acıma hissi belirmişti Ermiş'te. İnsanlığın zavallılığına bu savaşçı üzerinden şahitlik ediyordu. Ebediyen devam edecek olan bir savaşı kendine göre durdurmaya çalışıyordu Ermiş. Israrla ve çaresiz bir şekilde anlaması için Savaşçının gözlerinin içine bakıyordu.
-''Tanrı sizi seçtiyse, kesin kazanacaksınız demektir bu.'' dedi ermiş.
-Tabi ki kazanacağız, atalarımızın çoğu savaşta kazandığı gibi.
-Ataların tüm savaşlardan galip mi çıktı?
-Hayır, bazı savaşları kaybettikleri oldu.
-Ama atalarını da Tanrının seçtiğini söylemiştin. Bu durumda asla yenilmemeleri gerekirdi. Ayrıca yenmenin üstünlük olduğunu söylemiştin bana konuşmamızın başında. Bu durumda yenilen ataların üstün olamazlar. Ve siz de şimdi yenilecek olursanız tanrının sizi seçmediğinin göstergesi olacak bu. Ayrıca, ayrıcalıklı ve üstün bir topluluk olmadığınız anlamı da çıkacak sanki.
-''Üstünlük sadece savaş kazanmakla olmaz. Elbette tanrı bizi seçti ve kutsadı.'' diye tekrarlayabildi Savaşçı sinirli ve tereddütlü bir ses tonuyla.
Muhatabının az önceki tutarsız ve hiddet dolu çaresizliği karşında acı bir tebessüm oluştu Ermiş'in yüzünde ve devam etti:
-Kızma dostum, senin dediklerini tekrarladım sadece. Kızacaksan eğer, ataların hakkında böyle konuştuğun için kendine kızmalısın. Ayrıca merak ediyorum; Tanrının atalarını seçtiğini söylemiştin az önce. Tanrı onlara bir görev vermek için mi seçti?
-Evet, tanrı, kendisini yeryüzünde temsil etmemiz için seçti atalarımızı ve bizi.
-Şimdi daha da meraklandım doğrusu, Tanrınız nasıl birisi ve sizden kendisini ne şekilde temsil etmenizi istiyor?
-O, herkese eşit davranır ve adaletlidir. En çok kendi koyduğu kurallara uyulmasını ve kendi sözünün dinlenilmesini ister. Bütün insanların ona itaat etmesini bekler. Üstelik o çok güçlüdür ve gücü her şeye yeter. Ayrıca o, insanların dürüst, cömert ve merhametli olmasını ister. Bizden bu şekilde davranarak onu temsil etmemizi istiyor.
-Doğrusu pek ilginç bir tanrınız varmış,
-Neden? Yoksa Tanrımla alay mı ediyorsun?
-Hayır. Öyle bir niyetim yok dostum. Sadece şaşırıyorum. Çünkü o her şeye gücü yettiği halde savaşması için sizi seçtiğini söylüyorsun. O çok merhametli olduğu halde sizi insanları öldürmeniz için görevlendirdiğini söylüyorsun. Adaletli ve herkese eşit davranan bir tanrı olduğu halde sizi seçip ayrıcalıklı kıldığını söylüyorsun. Bu durumda tanrınızın bana ilginç gelmesi normal değil mi?
-…
-Evlat, sanırım ya inandığın tanrı anlattığın tanrıyla aynı kişi değil, ya da sen kendi tanrını farklı anlamışsın.
Sinirinden küplere binen Savaşçı, kendisini oyaladığını düşündüğü Ermiş'e elini kılıcına atarak bağırmaya başladı:
-Canını bağışlamamı istiyorsan haddini bil. Korkak! Savaşa katılmayacaksan bahane arama ve bana da engel olma.
-Sanırım bu durumda daha fazla korkuya kapılan sensin. Çünkü normal insanlar gibi sıradan bir şekilde yaşamaya çoktan razıyım ben. Ama baksana, senin gücünü ve ayrıcalığı kaybetmekten ödün kopuyor. Sana bir soru daha sormak istiyorum: eğer bu savaşı kazanırsanız hayatınız nasıl devam edecek?
-Tabii ki gücümüzü ve üstünlüğümüzü ispat etmiş olacağız. Düşmanlarımız ise daha fazla bilenmiş olarak tekrar ve tekrar savaşmak isteyecekler. Ama biz her defasında onları yenmiş olacağız.
-Fakat az önce atalarından bazılarının yenildiğini söylemiştin. Dolayısıyla siz de yenilebilirsiniz. Yenseniz de yenilseniz de kendi ömrünü, çocuklarının ömrünü ve senden türeyecek tüm neslinin ömrünü üstünlük mücadelesiyle geçirmelerini istiyorsun, öylemi?
-Elbette öyle. Yoksa yaşamalarının ne anlamı var?
Hayatın anlamını rekabete ve anlamsız bir üstünlüğe indirgeyen bu hayret verici bakış karşısında Ermiş'in ümitsizliği yüzünden okunacak hale gelmişti. Belli ki vaz geçmişti delikanlıyı ikna etmekten;
-''Evlat'' dedi ermiş, ''O zaman seni çok oyalamayayım ben. Sen git savaşına şimdi, ama ben gelmeyeceğim. Çünkü ben hayatın anlamı için yaşamayı tercih ediyorum; ama sen anlamamak için ölmeyi tercih ediyorsun. Ben sevmeyi, sevilmeyi ve sevdirmeyi tercih ediyorum; sen ise öldürmeyi ve nefret etmeyi… Sonsuza kadar devam edecek olan bu kan davasına iştirak etmem ben…
-''Zavallı bir korkaksın sen, senin şerefin ve gururun ölmüş, onursuzun tekisin sen.'' dedi Savaşçı ve hiddetle uzaklaşıp savaşmak için ayrıldı oradan.
Akşam kızıllığının en belirgin saatlerinde her zamanki gibi yalnız yolculuğuna koyulmuş olan Ermiş'in kafasında savaşçının bugün sarf ettiği sözcükler dolaşıyordu; onur nedir, nasıl gururlu olunur, şeref neyle elde edilir… Tam bu esnada bir kalabalığın yanından geçtiğini fark etti. Bu bir orduydu; savaşı kazanmış ve savaştan dönen bir ordu.
Ordu beraberinde birçok esir taşıyordu ve tüm askerler zafer naraları atıyordu. Bir askerin mızrağının ucunda ise sabah kendisiyle hasbıhal ettiği savaşçının kellesi asılıydı. Hemen yanındaki arabada ise savaşçının eşi ve çocukları bir kafese konmuştu. Belli ki köle yapılmak üzere satılmak için pazarlara götürüleceklerdi. Savaşçının eşi etrafına ürkek, korkak ve çaresiz bakışlar atarak sanki en çok onur ve haysiyetine zarar gelmesinden korktuğu izlemini veriyordu.
Uzun ince dizilen kervan güneşin batışı istikametine doğru ilerlerken, Ermiş de ters yöne tek başına yolculuğuna devem ediyordu ve ''Ben bu kan davasına ortak olmam'' diye söylene söylene uzaklaşıp kayboldu… ''
Hikâyedeki savaşçının seçilmiş toplum yerini ırkçı uluslara, modern ulus devletlere bıraktı; savaşçının yerini ise faşist ve kafatasçı bireyler, psikopat, kompleksli vatanseverler aldı, ülkesine tapan hasta benciller aldı, radikal dinciler aldı…
[Mevlüt Karakaplan] 27.5.2019 [Samanyolu Haber]
-''Oyalama beni. Çok önemli işim var.'' dedi savaşçı. ''Savaş var, duymadın mı? Savaşa gidiyorum''
-''Savaş olduğunu duydum da, bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum. Önemliyse biz de geri kalmayalım, gelip katılalım savaşa.'' dedi Ermiş.
-Şaka mı bu? Savaş önemli olmaz olur mu? Üstelik sen de gelip katılmalısın savaşa; üstünlüğümüze yardımcı ol ve şahitlik et.
-Kimlerden üstünlüğünüze?
-Ötekilerden.
-Ötekiler kim?
-Herkes.
- Sanırım bu durumda ben de herkese dâhil olmuş oluyorum. Senin benden üstünlüğüne neden ben yardımcı olayım? Üstelik üstün olduğuna inandığın halde, zaten elinde olan bir şey için neden savaşıyorsun?
-Ne saçmalıyorsun sen?
-''Benden seninle birlikte savaşmamı istedin. Sadece ne için savaşacağımı bilmek istiyorum.'' dedi Ermiş. Bu sorular karşısında biraz afalladı Savaşçı ve Ermiş devam etti;
-Peki, nasıl oluyor da sen diğer insanlardan daha kıymetli oluyorsun, bunun sebebi nedir?
-Çünkü ben önemli ve üstünüm, benim atalarım da öyleydi ve yaşadığım topraklar ve coğrafya da öyle.
-Yani senin kıymetin kendinden, sen sen olduğun için önceliklisin öyle mi?
-Evet
-Peki ya kendisiyle savaşacağın insanlar? Onlar da öyle düşünüyorlarsa bu durumda doğru olan hanginizin dediği?
-''Bizimki tabii ki.'' dedi Savaşçı ''Zaten bunu savaşarak da ispat edeceğiz ve sen de bunu göreceksin''.
-''Bu durumda yenerseniz üstün mü olacaksınız?'' diye sordu Ermiş.
-Tabii ki öyle olacak. Nasıl bir soru bu böyle?
-Ne zamana kadar üstünlüğünüz ya da önceliğiniz devem edecek? Rakibiniz sizi yendiğinde kıymetten düşmüş mü olacaksınız?
- Onlar bizi yenemezler, bizler üstün bir topluluğuz çünkü.
-Nasıl da bu kadar emin olabiliyorsun? '' dedi Ermiş. ''Kazanmayı garanti olarak görüyorsun. Böylesine sonucu belli bir savaşa katılma isteğim iyiden iyiye arttı şimdi.
-Çünkü biz en iyiyiz. Hem zaten tanrı bizi seçti ve kutsadı. Diğer herkesten daha üstün olduğumuz için tanrı bizi tercih etti.
- Siz üstün olduğunuz için mi Tanrı sizi seçti? Size bir görev mi verdi? Tanrının sizi seçtiğini nereden biliyorsun?
-Görmüyor musun? Biz asil bir soydan gelmiş asil bir topluluğuz. Tanrının bizi seçtiği ortada değil mi zaten? Atalarımın da belirttiği gibi bizler seçilmiş bir kavimiz. Onlar yanılıyor olamazlar. Bütün halkım da buna inanıyor ve böyle düşünüyor. Bundan daha kesin ispat olur mu?
Bunları anlatmaya çalışırken iyice sinirlenmişti Savaşçı. Kocaman bir acıma hissi belirmişti Ermiş'te. İnsanlığın zavallılığına bu savaşçı üzerinden şahitlik ediyordu. Ebediyen devam edecek olan bir savaşı kendine göre durdurmaya çalışıyordu Ermiş. Israrla ve çaresiz bir şekilde anlaması için Savaşçının gözlerinin içine bakıyordu.
-''Tanrı sizi seçtiyse, kesin kazanacaksınız demektir bu.'' dedi ermiş.
-Tabi ki kazanacağız, atalarımızın çoğu savaşta kazandığı gibi.
-Ataların tüm savaşlardan galip mi çıktı?
-Hayır, bazı savaşları kaybettikleri oldu.
-Ama atalarını da Tanrının seçtiğini söylemiştin. Bu durumda asla yenilmemeleri gerekirdi. Ayrıca yenmenin üstünlük olduğunu söylemiştin bana konuşmamızın başında. Bu durumda yenilen ataların üstün olamazlar. Ve siz de şimdi yenilecek olursanız tanrının sizi seçmediğinin göstergesi olacak bu. Ayrıca, ayrıcalıklı ve üstün bir topluluk olmadığınız anlamı da çıkacak sanki.
-''Üstünlük sadece savaş kazanmakla olmaz. Elbette tanrı bizi seçti ve kutsadı.'' diye tekrarlayabildi Savaşçı sinirli ve tereddütlü bir ses tonuyla.
Muhatabının az önceki tutarsız ve hiddet dolu çaresizliği karşında acı bir tebessüm oluştu Ermiş'in yüzünde ve devam etti:
-Kızma dostum, senin dediklerini tekrarladım sadece. Kızacaksan eğer, ataların hakkında böyle konuştuğun için kendine kızmalısın. Ayrıca merak ediyorum; Tanrının atalarını seçtiğini söylemiştin az önce. Tanrı onlara bir görev vermek için mi seçti?
-Evet, tanrı, kendisini yeryüzünde temsil etmemiz için seçti atalarımızı ve bizi.
-Şimdi daha da meraklandım doğrusu, Tanrınız nasıl birisi ve sizden kendisini ne şekilde temsil etmenizi istiyor?
-O, herkese eşit davranır ve adaletlidir. En çok kendi koyduğu kurallara uyulmasını ve kendi sözünün dinlenilmesini ister. Bütün insanların ona itaat etmesini bekler. Üstelik o çok güçlüdür ve gücü her şeye yeter. Ayrıca o, insanların dürüst, cömert ve merhametli olmasını ister. Bizden bu şekilde davranarak onu temsil etmemizi istiyor.
-Doğrusu pek ilginç bir tanrınız varmış,
-Neden? Yoksa Tanrımla alay mı ediyorsun?
-Hayır. Öyle bir niyetim yok dostum. Sadece şaşırıyorum. Çünkü o her şeye gücü yettiği halde savaşması için sizi seçtiğini söylüyorsun. O çok merhametli olduğu halde sizi insanları öldürmeniz için görevlendirdiğini söylüyorsun. Adaletli ve herkese eşit davranan bir tanrı olduğu halde sizi seçip ayrıcalıklı kıldığını söylüyorsun. Bu durumda tanrınızın bana ilginç gelmesi normal değil mi?
-…
-Evlat, sanırım ya inandığın tanrı anlattığın tanrıyla aynı kişi değil, ya da sen kendi tanrını farklı anlamışsın.
Sinirinden küplere binen Savaşçı, kendisini oyaladığını düşündüğü Ermiş'e elini kılıcına atarak bağırmaya başladı:
-Canını bağışlamamı istiyorsan haddini bil. Korkak! Savaşa katılmayacaksan bahane arama ve bana da engel olma.
-Sanırım bu durumda daha fazla korkuya kapılan sensin. Çünkü normal insanlar gibi sıradan bir şekilde yaşamaya çoktan razıyım ben. Ama baksana, senin gücünü ve ayrıcalığı kaybetmekten ödün kopuyor. Sana bir soru daha sormak istiyorum: eğer bu savaşı kazanırsanız hayatınız nasıl devam edecek?
-Tabii ki gücümüzü ve üstünlüğümüzü ispat etmiş olacağız. Düşmanlarımız ise daha fazla bilenmiş olarak tekrar ve tekrar savaşmak isteyecekler. Ama biz her defasında onları yenmiş olacağız.
-Fakat az önce atalarından bazılarının yenildiğini söylemiştin. Dolayısıyla siz de yenilebilirsiniz. Yenseniz de yenilseniz de kendi ömrünü, çocuklarının ömrünü ve senden türeyecek tüm neslinin ömrünü üstünlük mücadelesiyle geçirmelerini istiyorsun, öylemi?
-Elbette öyle. Yoksa yaşamalarının ne anlamı var?
Hayatın anlamını rekabete ve anlamsız bir üstünlüğe indirgeyen bu hayret verici bakış karşısında Ermiş'in ümitsizliği yüzünden okunacak hale gelmişti. Belli ki vaz geçmişti delikanlıyı ikna etmekten;
-''Evlat'' dedi ermiş, ''O zaman seni çok oyalamayayım ben. Sen git savaşına şimdi, ama ben gelmeyeceğim. Çünkü ben hayatın anlamı için yaşamayı tercih ediyorum; ama sen anlamamak için ölmeyi tercih ediyorsun. Ben sevmeyi, sevilmeyi ve sevdirmeyi tercih ediyorum; sen ise öldürmeyi ve nefret etmeyi… Sonsuza kadar devam edecek olan bu kan davasına iştirak etmem ben…
-''Zavallı bir korkaksın sen, senin şerefin ve gururun ölmüş, onursuzun tekisin sen.'' dedi Savaşçı ve hiddetle uzaklaşıp savaşmak için ayrıldı oradan.
Akşam kızıllığının en belirgin saatlerinde her zamanki gibi yalnız yolculuğuna koyulmuş olan Ermiş'in kafasında savaşçının bugün sarf ettiği sözcükler dolaşıyordu; onur nedir, nasıl gururlu olunur, şeref neyle elde edilir… Tam bu esnada bir kalabalığın yanından geçtiğini fark etti. Bu bir orduydu; savaşı kazanmış ve savaştan dönen bir ordu.
Ordu beraberinde birçok esir taşıyordu ve tüm askerler zafer naraları atıyordu. Bir askerin mızrağının ucunda ise sabah kendisiyle hasbıhal ettiği savaşçının kellesi asılıydı. Hemen yanındaki arabada ise savaşçının eşi ve çocukları bir kafese konmuştu. Belli ki köle yapılmak üzere satılmak için pazarlara götürüleceklerdi. Savaşçının eşi etrafına ürkek, korkak ve çaresiz bakışlar atarak sanki en çok onur ve haysiyetine zarar gelmesinden korktuğu izlemini veriyordu.
Uzun ince dizilen kervan güneşin batışı istikametine doğru ilerlerken, Ermiş de ters yöne tek başına yolculuğuna devem ediyordu ve ''Ben bu kan davasına ortak olmam'' diye söylene söylene uzaklaşıp kayboldu… ''
Hikâyedeki savaşçının seçilmiş toplum yerini ırkçı uluslara, modern ulus devletlere bıraktı; savaşçının yerini ise faşist ve kafatasçı bireyler, psikopat, kompleksli vatanseverler aldı, ülkesine tapan hasta benciller aldı, radikal dinciler aldı…
[Mevlüt Karakaplan] 27.5.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mevlüt Karakaplan
Muhalefetin Galibiyet ile imtihanı! [Kadir Gürcan]
Muhalefet parti mensuplarının güne nasıl başladıklarını ya da, seçim olmadığı zamanlarda mesailerini nasıl doldurduklarını hiç merak ettiniz mi? Şimdiye kadar ben de merak etmemiştim ama, bizdeki Ana muhalefet ve koltuk değneği muhalefeti izledikçe, kendi kendime zihin meşgaleleri icat ettim.
İdeal muhalefet lider ve ekipleri her sabah, güneş doğmadan önce kalkıp, iktidarın devirdiği çamları, ya da göz göre göre kapaklanacağı açıkları bulmak için yeni plan ve saldırı stratejileri geliştiriyor olmalılar. Yani, kendilerine ait ajanda ve çalışma takvimleri olması şart. Bir sonraki seçimde, yorulan iktidarları, siyasi olarak devirmenin, hatalarını tespit edip, kamuoyu önünde hallaç pamuğu gibi atıp yüzlerine vurmanın başka bir yol ve reçetesi yok. Her sabah böyle bir kavgaya hazırlanmayan muhalefet ve iktidar karşıtlığının, bir sonraki seçime kadar sürecek makul gerginlik ve motivasyon üretmesi imkansız. Böylesine hummalı bir üretim kapasitesine ulaşamayan siyasi oluşumların kaderi, seçimden seçime akla gelen tabela partileri olarak kalmak.
Anamuhalefet partisi, iptal bile edilse, İstanbul Yerel Seçimlerinde, kedi olalı bir kuş tuttu ve iyi bir rüzgar yakaladı. Gönül ister ki, boş yere, kısa vadeli çıkarlar için heba edilmesin. 19 Mayıs Kutlamaları'nda kameralar karşısında verilen birliktelik pozu, Anamuhalefetin şans eseri yakaladığı zemini kaybetmeye başladığı korkusunu tetikledi. Halk Partisi zihniyetinin yüz yıldır, boş ritüellerden kurtulup, siyaset zemininde performans ortaya koyabildiği bir atmosferin kaybedilme emareleri üzücü.
Mevcut iktidarın, günahı kadar sevmediği Köhne Halk Parti Ritüellerine, yenilenecek olan İstanbul seçimleri hatırına katlanmaları tuzaklarına karşı duyarlı olunması gerekiyordu. “Birlik ve beraberlik!” klişesine bir şey diyeceğimiz yok elbette ancak, dinin temel esaslarını bile siyasi kazanıma çevirmeye çalışan iktidar ve Saray'ın her söylediğini yeni bir siyasi entrika olarak anlamak gerekiyor. Ayrıca birlik ve beraberliğin, son on yıldır, milleti kamplaştırma konusunda sınır tanımayan bir düşüncenin şemsiyesi altında olması gerektiğini kim söylüyor? Bu yıl 19 Mayıs Kutlamaları Ramazan-ı Şerif'e geldi diye bu kadar kudsiyet atfetmeye gerek yok!
Varlık gayesini “Hayır” dan alması gereken muhalif düşüncenin pelteye dönmesi doğru değil. Halbuki yapacakları tek şey, bulundukları noktada durmak. Bu kadar basit. Muhalefet olarak siz bu kadar gevşerseniz, size oy verenlerin gerilim ve ciddiyetlerini hafife almış olursunuz. Şimdi insanlar, “Parti Başkanımızın bir gözü Saray'ın eşiğinde!” diye düşünmez mi? Daha bir kaç hafta önce, bir cenazede, mahallenin şer takımını üzerinize saldırtanlardan bile hesap sorulmamış ya da “Aferin oğlum, babanın hayrına, bir kaç tane daha patlatsaydın!” diye sırtları sıvazlanmışken, düğün kovalayan çekirdekçi durumuna düşmek reva mı?
Bunca yıldır, iktidarın ayak oyunlarını keşfedememiş olmak da ayrı bir basiretsizlik. Sayın muhalefet liderinin sürekli aynı pozisyondan açığa düşmesi, hazırlıksızlığı, bile bile topu kaleye alması ciddi bir problem. 15 Temmuz Darbe Senaryosu'ndan sonra, soğukkanlılığını kaybedip, koşa koşa Yenikapı Mitinginde soluğu almak affedilir bir hata değildi. Millet hafızası bu tür şeylere karşı biraz fazla müsamahalı.
Anamuhalefet Partisi'nin ve onunla birlikte seçime katılan düşük ölçekli muhalif oluşumların seçimler konusundaki korkaklığa varan çekingenlik ve ürkekliklerinin kendince haklı sebepleri var. Her şeyden önce iktidar ve idareye talip değiller. Böyle bir riski omuzlanma konusunda kendilerinde rüşd ve yeterlilik hissetmiyor olabilirler. Konu İstanbul Belediyesi olunca sorun daha büyük. Zira İstanbul, an itibariyle idare edilemez bir şehir haline dönüştü. Şehre olan cazibeyi ayakta tutan tek şey sadece nostalji. Dünyanın en büyük metropollerinden biri sayılan İstanbul'un mevcut haline bakarak ne şiir ne de roman yazılabilir. İstanbul Romanı'ndan bahsediyoruz. Yoksa, Patrona Halil tipi, mafya ve maganda yapılanmalarının içi boş hikaye ve senaryoları ne edebi ne de görsel sanat olarak bir değer ifade etmiyor.
Neredeyse çeyrek asırdır seçim galibiyetinden uzak kalmış Anamuhalefet'in İstanbul özelinde toparlanması vakit alacak ama, bu herkes için önemli bir adım. İstanbul, büyük şehir problemleriyle Türkiye'nin küçültülmüş bir hali. Şehrin sorunları ile yüz yüze gelmek ve her şeyi olmasa bile bazı problemlerine üretilebilecek çözümler, genel seçimlerde Anamuhalefet'in yıldızını parlatabilir.
Cumhurbaşkanı'nın 19 Mayıs Kutlamaları için yaptığı davete katılan Sayın Muhalefet Lideri, iktidarın suistimal ettiği “Birlik, beraberlik” oltasına bir kez daha takıldı. Köhne Halk Partisi ritüel ve kutlamalarına herkesten fazla sahip çıkıyor olduğunu göstermek için sarf ettikleri gayretin on da birini iktidara aday olduklarını ispatlamak için gösterselerdi, bataklığa gömülmüş bu günün iktidarı için ciddi bir korku ve endişe olacaklardı. Şimdi ne oldu? Paşabahçe Bardağı gibi dizilip selfie vermekle birlik ve beraberlik sağlanmış oldu mu?
Bir asırdır ağır bir uykunun mahmurluğundan kurtulamayan Anamuhalefet Partisi ve yorgun liderinden çok şey mi bekliyoruz? Rastgele namlunun ucuna sürdükleri ya da gözü dönmüş iktidar sarhoşlarının önüne attıkları İstanbul Belediye Başkan Adayı'nı rüzgarını kesmeseler o bile kazanç. Çok şey mi istiyoruz? Ne garip; galibiyeti unutan siyasi partiler, hasbelkader ellerine geçen avantajları bile kullanmayı beceremiyorlar.
[Kadir Gürcan] 27.5.2019 [Samanyolu Haber]
İdeal muhalefet lider ve ekipleri her sabah, güneş doğmadan önce kalkıp, iktidarın devirdiği çamları, ya da göz göre göre kapaklanacağı açıkları bulmak için yeni plan ve saldırı stratejileri geliştiriyor olmalılar. Yani, kendilerine ait ajanda ve çalışma takvimleri olması şart. Bir sonraki seçimde, yorulan iktidarları, siyasi olarak devirmenin, hatalarını tespit edip, kamuoyu önünde hallaç pamuğu gibi atıp yüzlerine vurmanın başka bir yol ve reçetesi yok. Her sabah böyle bir kavgaya hazırlanmayan muhalefet ve iktidar karşıtlığının, bir sonraki seçime kadar sürecek makul gerginlik ve motivasyon üretmesi imkansız. Böylesine hummalı bir üretim kapasitesine ulaşamayan siyasi oluşumların kaderi, seçimden seçime akla gelen tabela partileri olarak kalmak.
Anamuhalefet partisi, iptal bile edilse, İstanbul Yerel Seçimlerinde, kedi olalı bir kuş tuttu ve iyi bir rüzgar yakaladı. Gönül ister ki, boş yere, kısa vadeli çıkarlar için heba edilmesin. 19 Mayıs Kutlamaları'nda kameralar karşısında verilen birliktelik pozu, Anamuhalefetin şans eseri yakaladığı zemini kaybetmeye başladığı korkusunu tetikledi. Halk Partisi zihniyetinin yüz yıldır, boş ritüellerden kurtulup, siyaset zemininde performans ortaya koyabildiği bir atmosferin kaybedilme emareleri üzücü.
Mevcut iktidarın, günahı kadar sevmediği Köhne Halk Parti Ritüellerine, yenilenecek olan İstanbul seçimleri hatırına katlanmaları tuzaklarına karşı duyarlı olunması gerekiyordu. “Birlik ve beraberlik!” klişesine bir şey diyeceğimiz yok elbette ancak, dinin temel esaslarını bile siyasi kazanıma çevirmeye çalışan iktidar ve Saray'ın her söylediğini yeni bir siyasi entrika olarak anlamak gerekiyor. Ayrıca birlik ve beraberliğin, son on yıldır, milleti kamplaştırma konusunda sınır tanımayan bir düşüncenin şemsiyesi altında olması gerektiğini kim söylüyor? Bu yıl 19 Mayıs Kutlamaları Ramazan-ı Şerif'e geldi diye bu kadar kudsiyet atfetmeye gerek yok!
Varlık gayesini “Hayır” dan alması gereken muhalif düşüncenin pelteye dönmesi doğru değil. Halbuki yapacakları tek şey, bulundukları noktada durmak. Bu kadar basit. Muhalefet olarak siz bu kadar gevşerseniz, size oy verenlerin gerilim ve ciddiyetlerini hafife almış olursunuz. Şimdi insanlar, “Parti Başkanımızın bir gözü Saray'ın eşiğinde!” diye düşünmez mi? Daha bir kaç hafta önce, bir cenazede, mahallenin şer takımını üzerinize saldırtanlardan bile hesap sorulmamış ya da “Aferin oğlum, babanın hayrına, bir kaç tane daha patlatsaydın!” diye sırtları sıvazlanmışken, düğün kovalayan çekirdekçi durumuna düşmek reva mı?
Bunca yıldır, iktidarın ayak oyunlarını keşfedememiş olmak da ayrı bir basiretsizlik. Sayın muhalefet liderinin sürekli aynı pozisyondan açığa düşmesi, hazırlıksızlığı, bile bile topu kaleye alması ciddi bir problem. 15 Temmuz Darbe Senaryosu'ndan sonra, soğukkanlılığını kaybedip, koşa koşa Yenikapı Mitinginde soluğu almak affedilir bir hata değildi. Millet hafızası bu tür şeylere karşı biraz fazla müsamahalı.
Anamuhalefet Partisi'nin ve onunla birlikte seçime katılan düşük ölçekli muhalif oluşumların seçimler konusundaki korkaklığa varan çekingenlik ve ürkekliklerinin kendince haklı sebepleri var. Her şeyden önce iktidar ve idareye talip değiller. Böyle bir riski omuzlanma konusunda kendilerinde rüşd ve yeterlilik hissetmiyor olabilirler. Konu İstanbul Belediyesi olunca sorun daha büyük. Zira İstanbul, an itibariyle idare edilemez bir şehir haline dönüştü. Şehre olan cazibeyi ayakta tutan tek şey sadece nostalji. Dünyanın en büyük metropollerinden biri sayılan İstanbul'un mevcut haline bakarak ne şiir ne de roman yazılabilir. İstanbul Romanı'ndan bahsediyoruz. Yoksa, Patrona Halil tipi, mafya ve maganda yapılanmalarının içi boş hikaye ve senaryoları ne edebi ne de görsel sanat olarak bir değer ifade etmiyor.
Neredeyse çeyrek asırdır seçim galibiyetinden uzak kalmış Anamuhalefet'in İstanbul özelinde toparlanması vakit alacak ama, bu herkes için önemli bir adım. İstanbul, büyük şehir problemleriyle Türkiye'nin küçültülmüş bir hali. Şehrin sorunları ile yüz yüze gelmek ve her şeyi olmasa bile bazı problemlerine üretilebilecek çözümler, genel seçimlerde Anamuhalefet'in yıldızını parlatabilir.
Cumhurbaşkanı'nın 19 Mayıs Kutlamaları için yaptığı davete katılan Sayın Muhalefet Lideri, iktidarın suistimal ettiği “Birlik, beraberlik” oltasına bir kez daha takıldı. Köhne Halk Partisi ritüel ve kutlamalarına herkesten fazla sahip çıkıyor olduğunu göstermek için sarf ettikleri gayretin on da birini iktidara aday olduklarını ispatlamak için gösterselerdi, bataklığa gömülmüş bu günün iktidarı için ciddi bir korku ve endişe olacaklardı. Şimdi ne oldu? Paşabahçe Bardağı gibi dizilip selfie vermekle birlik ve beraberlik sağlanmış oldu mu?
Bir asırdır ağır bir uykunun mahmurluğundan kurtulamayan Anamuhalefet Partisi ve yorgun liderinden çok şey mi bekliyoruz? Rastgele namlunun ucuna sürdükleri ya da gözü dönmüş iktidar sarhoşlarının önüne attıkları İstanbul Belediye Başkan Adayı'nı rüzgarını kesmeseler o bile kazanç. Çok şey mi istiyoruz? Ne garip; galibiyeti unutan siyasi partiler, hasbelkader ellerine geçen avantajları bile kullanmayı beceremiyorlar.
[Kadir Gürcan] 27.5.2019 [Samanyolu Haber]
27 Mayıs ve psikolojik harekat merkezleri [Ali Emir Pakkan]
Ayları darbelerle kirlettiler. Mayıs da kirletilen aylardan biridir. Eylül, Mart, Şubat gibi. Ve Temmuz gibi.
27 Mayıs darbelerin anasıdır. Bütün sonraki darbeler 27 Mayıs’tan ilham almıştır. Harekat planları güncellenmiştir, o kadar.
15 Temmuz’u planlayanlar 27 Mayıs’ı bir devrim olarak görür. Yarım kaldığını düşünür. Darbecilik genlerinde vardır.
27 Mayıs’ta tanklar sokağa çıkmıştır ama darbeyi sonuca psikolojik harekat götürmüştür.
O kadar yalanda ileri gitmişlerdir ki, halkı öğrencilerin kıyma makinelerinde kıyılarak öldürüldüğüne bile inandırmışlardır. O günkü gazeteler, önlerine gelen bültenleri manşetlerine taşımış, hiç bir gazeteci, “kimler öldürüldü, isimleri neler, neden şikayetçi yok, cesetler nerede?” diye sorma gereği hissetmemiştir. Bizzat yalanları devlet başkanı ağzından yayılmıştır.
Sözde “Darbe şehitleri” adına görkemli törenler düzenlenmiştir. Anıtlar yapılmış, meydanlara isimler verilmiş, 27 Mayıs günü bayram ilan edilmiştir.
27 Mayıs, aynı zamanda orduya darbedir. TSK’dan demokrat subaylar tasfiye edilmiş üniversiteler ve bürokrasi de biçilmiştir.
Yıllar sonra “kıyma makineleri” yalanı dahil bütün yalanların psikolojik savaş eğitimi almış albay rütbesindeki subaylar tarafından üretildiği ortaya çıkmıştır.
Bugün 27 Mayısçılar lanetle anılıyor. Yarın onların yolundan giderek, masum insanları karalamaya çalışanların kaderi de farklı olmayacaktır.
[Ali Emir Pakkan] 27.5.2019 [Samanyolu Haber]
27 Mayıs darbelerin anasıdır. Bütün sonraki darbeler 27 Mayıs’tan ilham almıştır. Harekat planları güncellenmiştir, o kadar.
15 Temmuz’u planlayanlar 27 Mayıs’ı bir devrim olarak görür. Yarım kaldığını düşünür. Darbecilik genlerinde vardır.
27 Mayıs’ta tanklar sokağa çıkmıştır ama darbeyi sonuca psikolojik harekat götürmüştür.
O kadar yalanda ileri gitmişlerdir ki, halkı öğrencilerin kıyma makinelerinde kıyılarak öldürüldüğüne bile inandırmışlardır. O günkü gazeteler, önlerine gelen bültenleri manşetlerine taşımış, hiç bir gazeteci, “kimler öldürüldü, isimleri neler, neden şikayetçi yok, cesetler nerede?” diye sorma gereği hissetmemiştir. Bizzat yalanları devlet başkanı ağzından yayılmıştır.
Sözde “Darbe şehitleri” adına görkemli törenler düzenlenmiştir. Anıtlar yapılmış, meydanlara isimler verilmiş, 27 Mayıs günü bayram ilan edilmiştir.
27 Mayıs, aynı zamanda orduya darbedir. TSK’dan demokrat subaylar tasfiye edilmiş üniversiteler ve bürokrasi de biçilmiştir.
Yıllar sonra “kıyma makineleri” yalanı dahil bütün yalanların psikolojik savaş eğitimi almış albay rütbesindeki subaylar tarafından üretildiği ortaya çıkmıştır.
Bugün 27 Mayısçılar lanetle anılıyor. Yarın onların yolundan giderek, masum insanları karalamaya çalışanların kaderi de farklı olmayacaktır.
[Ali Emir Pakkan] 27.5.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
DUYA DUYA… DOYA DOYA… [Abdullah Aymaz]
Maalesef bizler gaflet içinde, ibadetlerimizi, alışkanlık ve âdet kabilinden yerine getiriyoruz… Haydi robot gibi, hâşa baştan savma gibi demesek de gerçek şekilde duya duya, doya doya tam edâ edemiyoruz. Kıldığımız namazların her rekatinde “İyyake na’büdü ve iyyake nesteîn” yani “Ancak Sana ibadet ederiz ve sadece Senden yardım isteriz” ifadesini kullanıyoruz ama bu mübarek kelimeleri söylerken aklımız ve kalbimiz nerede acaba? Gerçekten tam bir huzurda, hakiki bir muhataplık şuuru içinde miyiz? det kabilinden söyleyip geçiyor muyuz?
Mustafa Sungur ve Bayram Yüksel Ağabeylerin hatıralarına bir bakalım, ne diyorlar? “Üstadımızın öyle bir okuyuşu vardır ki, bizler arkasında ürperirdik… Tekbirleriyle âdeta duvarlar sarsılırdı.” Sanki zelzele işe sarsılmış gibi kendilerini hisseden bu talihli talebelerinin namazlarında da bu tatlı güzelliğin yansımalarında huşuyu ve huduyu bizler de hissederdik…
Vanlı Molla Hamid Ağabeyimiz onun tekbir, tesbih ve tahmidlerinden bahsederken “Top güllesi gibi” söylediğini ifade ediyor.
Van’dan Barla’ya sürüldüğünde, Muhacir Hafız Ahmet Ağabeyimizin misafirhanesinde kalırken ilk gece Üstad evrad ve ezkarını okurken, yalvarış ve yakarışın yakıcı iniltisinden evin lerzeye geldiğini fark eder. Hanımını uyararak “Başımıza devlet kuşu kondu!” der. O mânevi hazzı, zevk eden bu insanlar, artık Üstad ve mürşidlerini bırakabilirler mi?..
Sahabe Efendilerimizi anlattığı bahiste Üstadımız şöyle bir tesbitte bulunuyor: “Bir zaman kalbime geldi; niçin Muhyiddin Arabî gibi hârika zâtlar SAHABELERE yetişemiyorlar?” Sonra namaz içinde ‘Sübhane Rabbiye’l-âlâ’ derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti. Tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: ‘Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibadetten daha iyi idi.’ Namazdan sonra anladım ki, o hatıra ve o hâl, sahabelerin ibadetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşaddır. Evet Kur’an-ı Hakimin nurları ile hâsıl olan o büyük ictimaî ınkılabda, zıtlat birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler, bütün tâbirleriyle, zulümatıyla o teferruatıyla, hayır ve kemâlât, bütün nurlarıyla ve neticeleriyle karşı karşıya gelip, (öyle) bir vaziyette ve heyecan verip coşkunluk verdiği bir zamanda; her zikir ve tesbih, bütün mânâsının tabakalarını turfanda, taravetli, taze ve genç bir surette ifade ettiği gibi; o büyük ınkılabın tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, mânevî lâtifelerini (ince duygularını) uyandırmış; hatta vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyar (duyarlı) ve uyandırılıp teyakkuza geçirilmiş bir surette, o zikir, o tesbihlerdeki müteaddit mânâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte şu hikmete binâen, bütün hissiyatları uyanık ve lâtifeleri hüşyar olan sahabeler, iman ve tesbih nurlarını içinde bulunduran mübarek kelimeleri dedikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve bütün letâifi (sır, hafî ve ahfa gibi bütün ince duyguları) ile hisse alırlardı.” (Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli)
İhlasta birinciliği her zaman koruyan Albay Hulusî Ağabeyimiz diyor ki: “Üstadımızla Barla’da yedi-sekiz kişi bir sofrada toplandık. Fakat sofradaki çorba bir çocuğa ancak yetecek kadardı. Üstadımız, ‘Kardeşim fiyatını verelim’ dedi. ‘Bimillahirrahmanirrahim!’ dedi. Fakat başlamadı, bizim namımıza da ‘Bismillah!’ dedi. Sonra anlaşıldı ki, bizim için de Bismillah diyormuş. O çorba bizlere yetti, arttı bile. Üstadımızdan bir taklit olarak bizde Besmelenin bereketini gördük.”
Aslında Üstad, kaç kişi varsa, herbirinin yüzüne bakarak, birer Besmele çekiyordu. Hem de duya duya doya doya, Bismillahirrahmanirrahim!.. Sanki, harf harf teker teker söylercesine… Onun için Besmele’nin bir bereketi olarak kerâmet zuhur etmiş olmalı. Hatıralardan öğrendiğimize göre Malatya ve Elazığ’da Hulusî Ağabeyimiz Üstadımızın usulüne göre okuduğu Besmelenin kerametine birkaç defa şahit olmuş ve “Cenab-ı Hak, Üstadın taklidine bile keramet ihsan etmiştir.” demiştir.
Üstad Hazretleri Ramazanda Kur’an’ı nasıl dinleyeceğimiz hususunu da şöyle izah ediyor: “Kur’an’ı, yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve O’ndaki İlahî hitabı güya geldiği iniş ânında gibi dinlemek… ve o hitabı, Resul-i Ekrem Aleyhisselamdan işitiyor gibi dinlemek… belki Hz. Cebrail’den, belki Mütekellim-i Ezelî Cenab-ı Hak’tan dinliyor gibi bir kudsî hâl ile dinlemeye mazhar olmak… Kendisi de tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’an’ın iniş hikmetini bir derece göstermektir.” (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Nükte)
İşte böyle okunan ve dinlenen Kur’an insanın bütün hissiyatına ve lâtifelerine siner ve onları da gıdalandırır.
[Abdullah Aymaz] 27.5.2019 [Samanyolu Haber]
Mustafa Sungur ve Bayram Yüksel Ağabeylerin hatıralarına bir bakalım, ne diyorlar? “Üstadımızın öyle bir okuyuşu vardır ki, bizler arkasında ürperirdik… Tekbirleriyle âdeta duvarlar sarsılırdı.” Sanki zelzele işe sarsılmış gibi kendilerini hisseden bu talihli talebelerinin namazlarında da bu tatlı güzelliğin yansımalarında huşuyu ve huduyu bizler de hissederdik…
Vanlı Molla Hamid Ağabeyimiz onun tekbir, tesbih ve tahmidlerinden bahsederken “Top güllesi gibi” söylediğini ifade ediyor.
Van’dan Barla’ya sürüldüğünde, Muhacir Hafız Ahmet Ağabeyimizin misafirhanesinde kalırken ilk gece Üstad evrad ve ezkarını okurken, yalvarış ve yakarışın yakıcı iniltisinden evin lerzeye geldiğini fark eder. Hanımını uyararak “Başımıza devlet kuşu kondu!” der. O mânevi hazzı, zevk eden bu insanlar, artık Üstad ve mürşidlerini bırakabilirler mi?..
Sahabe Efendilerimizi anlattığı bahiste Üstadımız şöyle bir tesbitte bulunuyor: “Bir zaman kalbime geldi; niçin Muhyiddin Arabî gibi hârika zâtlar SAHABELERE yetişemiyorlar?” Sonra namaz içinde ‘Sübhane Rabbiye’l-âlâ’ derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti. Tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: ‘Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibadetten daha iyi idi.’ Namazdan sonra anladım ki, o hatıra ve o hâl, sahabelerin ibadetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşaddır. Evet Kur’an-ı Hakimin nurları ile hâsıl olan o büyük ictimaî ınkılabda, zıtlat birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler, bütün tâbirleriyle, zulümatıyla o teferruatıyla, hayır ve kemâlât, bütün nurlarıyla ve neticeleriyle karşı karşıya gelip, (öyle) bir vaziyette ve heyecan verip coşkunluk verdiği bir zamanda; her zikir ve tesbih, bütün mânâsının tabakalarını turfanda, taravetli, taze ve genç bir surette ifade ettiği gibi; o büyük ınkılabın tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, mânevî lâtifelerini (ince duygularını) uyandırmış; hatta vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyar (duyarlı) ve uyandırılıp teyakkuza geçirilmiş bir surette, o zikir, o tesbihlerdeki müteaddit mânâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte şu hikmete binâen, bütün hissiyatları uyanık ve lâtifeleri hüşyar olan sahabeler, iman ve tesbih nurlarını içinde bulunduran mübarek kelimeleri dedikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve bütün letâifi (sır, hafî ve ahfa gibi bütün ince duyguları) ile hisse alırlardı.” (Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli)
İhlasta birinciliği her zaman koruyan Albay Hulusî Ağabeyimiz diyor ki: “Üstadımızla Barla’da yedi-sekiz kişi bir sofrada toplandık. Fakat sofradaki çorba bir çocuğa ancak yetecek kadardı. Üstadımız, ‘Kardeşim fiyatını verelim’ dedi. ‘Bimillahirrahmanirrahim!’ dedi. Fakat başlamadı, bizim namımıza da ‘Bismillah!’ dedi. Sonra anlaşıldı ki, bizim için de Bismillah diyormuş. O çorba bizlere yetti, arttı bile. Üstadımızdan bir taklit olarak bizde Besmelenin bereketini gördük.”
Aslında Üstad, kaç kişi varsa, herbirinin yüzüne bakarak, birer Besmele çekiyordu. Hem de duya duya doya doya, Bismillahirrahmanirrahim!.. Sanki, harf harf teker teker söylercesine… Onun için Besmele’nin bir bereketi olarak kerâmet zuhur etmiş olmalı. Hatıralardan öğrendiğimize göre Malatya ve Elazığ’da Hulusî Ağabeyimiz Üstadımızın usulüne göre okuduğu Besmelenin kerametine birkaç defa şahit olmuş ve “Cenab-ı Hak, Üstadın taklidine bile keramet ihsan etmiştir.” demiştir.
Üstad Hazretleri Ramazanda Kur’an’ı nasıl dinleyeceğimiz hususunu da şöyle izah ediyor: “Kur’an’ı, yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve O’ndaki İlahî hitabı güya geldiği iniş ânında gibi dinlemek… ve o hitabı, Resul-i Ekrem Aleyhisselamdan işitiyor gibi dinlemek… belki Hz. Cebrail’den, belki Mütekellim-i Ezelî Cenab-ı Hak’tan dinliyor gibi bir kudsî hâl ile dinlemeye mazhar olmak… Kendisi de tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’an’ın iniş hikmetini bir derece göstermektir.” (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Nükte)
İşte böyle okunan ve dinlenen Kur’an insanın bütün hissiyatına ve lâtifelerine siner ve onları da gıdalandırır.
[Abdullah Aymaz] 27.5.2019 [Samanyolu Haber]
Beşiktaş’tan bir Güneş geçti [Hasan Cücük]
Türk futbolunda bir defter kapandı, yenisi açıldı. Beşiktaş ile 4 yıllık birlikteliğini sonlandıran Şenol Güneş artık A Milli Takımın başarısı için ter dökecek. Siyah-beyazlı ekipte 4 yılda önemli başarılara imza atan Güneş, kariyerindeki ilk şampiyonluğunu Beşiktaş’la yaşadı.
Şenol Güneş adı anılınca akıllara doğal olarak Trabzonspor gelir. Karadeniz ekibinin kalesini 15 yıl koruyan Şenol Güneş, kazanılan 6 şampiyonluğun da mimarlarındandı. Türk futbolunun yetiştirdiği en önemli kalecilerden biri olarak 1987’de kariyerini noktaladıktan sonra eşofmanlarını giyip teknik adam olarak futbolun içinde kalmaya devam etti. Futbolculuğunda olduğu gibi teknik adamlığında da Trabzonspor önemli bir yer tuttu. Tam 4 kez Karadeniz ekibinde görev yaptı. 1995-96 ve 2010-11 sezonlarında şampiyonluğa çok yaklaştı. Ancak her iki sezonda da averajla şampiyonluğu Fenerbahçe’ye kaptırdı.
Euro 2000 sonrası Milli Takımın dümenine geçen Şenol Güneş, yarım asır sonra Türkiye’yi Dünya Kupası’na taşıyan isim oldu. Bu başarısına rağmen bir türlü spor basını tarafından kabul görmedi. Hıncal Uluç’un başını çektiği ‘futbol bilgeleri!’, Dünya Kupası’nda rezil olmamak için takımın başında Fatih Terim’in olması gerektiğini yazdılar. Ancak Şenol Güneş, tüm bu eleştirilere kulağını kapatıp işine odaklandı. Türkiye gruptan çıktığı gibi yarı finale kadar geldi. Kupayı kazanan Brezilya’ya yarı finalde boyun eğen Şenol Güneş’in talebeleri, Güney Kore’yi yenerek dünya üçüncüsü olmayı başardı. Milli takım düzeyinde tarihi başarının mimarı olan Güneş, Euro 2004 biletini alamayınca görevinden ayrıldı.
Kariyerinin en başarılı dönemini geçireceği Beşiktaş’la yolu 2015’te kesişti. Stadı yapım aşamasında olan Beşiktaş, maçlarını göçebe olarak Olimpiyat Stadı ve Kasımpaşa’nın sahasında oynadığı sezonda Şenol Güneş tarihi başarının mimarı olup, takımı ilk sezonunda şampiyonluğa taşıdı. 34 maçtan aldığı 25 galibiyet, 4 beraberlik ve 5 mağlubiyetin ardından 79 puanla Beşiktaş’ı şampiyonluğa ulaştırdı. 7 yıl aradan sonra Beşiktaş’a şampiyonluk yaşatan Şenol Güneş, aynı zamanda kariyerinin ilk Süper Lig şampiyonluğunu yaşadı. 2016-17 sezonunda istikrarını sürdüren Şenol Güneş, bu kez 77 puanla Beşiktaş’ı üst üste 2. kez şampiyon yaptı. Beşiktaş Süper Lig’de 26 yıl aradan sonra ilk kez üst üste şampiyonluk gördü. İlk iki yılda gösterdiği başarıyla Beşiktaş tarihine geçmeyi başardı.
Güneş, Süper Lig başarısını Avrupa’ya da taşımayı başardı. Avrupa’daki ilk sınavını UEFA Avrupa Ligi’nde verdi. Lokomotiv Moskova, Sporting Lizbon ve Skenderbeu’nun yer aldığı grupta topladığı 9 puan ile 3. sırada yer bulup, gruptan çıkamadan Avrupa’ya veda etti. 2016-17 sezonunda Şampiyonlar Ligi grubunu 3. sırada bitirip yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etti. UEFA Avrupa Ligi’nde Hapoel Beer Sheva ve Olympiakos’u eledikten sonra Lyon ile çeyrek final oynadı. Bu etapta havlu atan Şenol Güneş, 15 yıl aradan sonra yeni adıyla Avrupa Ligi olan UEFA Kupası’nda Beşiktaş’a çeyrek final oynattı.
Avrupa’da tarihi başarının geldiği sezon 2017-18 oldu. Şampiyonlar Ligi’nde adeta tarih yazdı. Monaco, FC Porto ve RB Leipzig’in yer aldığı grupta yenilgisiz 14 puan toplayan Şenol Güneş’in talebeleri grubu lider tamamladı. Beşiktaş, Güneş yönetiminde Şampiyonlar Ligi gruplarında en çok puanı toplayan ve yenilgisiz gruplardan çıkan ilk takım oldu. Siyah-Beyazlılar son 16 turunda Bayern Münih’e elenmekten kurtulamadı. Bu sezon UEFA Avrupa Ligi’nde mücadele eden Beşiktaş, Şenol Güneş’in ilk döneminde olduğu gibi grubu 3. sırada tamamlayarak turnuvaya erken veda etti.
Ryan Babel, Cenk Tosun, Talisca Şenol Güneş’le yıldızını parlatan isimler oldu. Özellikle Cenk Tosun, Şampiyonlar Ligi’nde gösterdiği performansla Everton’a rekor ücretle satıldı. Quaresma, yine Şenol hoca sayesinde farklı bir kimliğe büründü. Bu sezon ise futbolumuza kazandırdığı son isimler ise Güven Yaçın ve Dorukhan Toköz oldu. Şenol Güneş’in, 4 yıllık döneminde Beşiktaş oyuncu satışlarından 95 milyon Euro’luk gelir elde ederken, transferde kasasından 51 milyon Euro çıktı.
İlk iki sezonunda Beşiktaş’ı şampiyon yapan Güneş, son iki sezonda aynı başarıyı tekrarlayamadı. Beşiktaş, 2017-18 sezonunu 71 puanla 4. sırada tamamladı. Bu sezon da Beşiktaş ile düşüşünü sürdüren Şenol Güneş, 33. haftayı 62 puanla 3. sırada kapattı. Beşiktaş’ın başında 4 yılda 198 resmi maça çıkan Şenol Güneş, 116 galibiyet, 46 beraberlik ve 36 yenilgi gördü. Şenol Güneş Beşiktaş camiasına üst üste 2 şampiyonluğun yanı sıra UEFA Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi rekorlarıyla veda etti.
[Hasan Cücük] 27.5.2019 [TR724]
Şenol Güneş adı anılınca akıllara doğal olarak Trabzonspor gelir. Karadeniz ekibinin kalesini 15 yıl koruyan Şenol Güneş, kazanılan 6 şampiyonluğun da mimarlarındandı. Türk futbolunun yetiştirdiği en önemli kalecilerden biri olarak 1987’de kariyerini noktaladıktan sonra eşofmanlarını giyip teknik adam olarak futbolun içinde kalmaya devam etti. Futbolculuğunda olduğu gibi teknik adamlığında da Trabzonspor önemli bir yer tuttu. Tam 4 kez Karadeniz ekibinde görev yaptı. 1995-96 ve 2010-11 sezonlarında şampiyonluğa çok yaklaştı. Ancak her iki sezonda da averajla şampiyonluğu Fenerbahçe’ye kaptırdı.
Euro 2000 sonrası Milli Takımın dümenine geçen Şenol Güneş, yarım asır sonra Türkiye’yi Dünya Kupası’na taşıyan isim oldu. Bu başarısına rağmen bir türlü spor basını tarafından kabul görmedi. Hıncal Uluç’un başını çektiği ‘futbol bilgeleri!’, Dünya Kupası’nda rezil olmamak için takımın başında Fatih Terim’in olması gerektiğini yazdılar. Ancak Şenol Güneş, tüm bu eleştirilere kulağını kapatıp işine odaklandı. Türkiye gruptan çıktığı gibi yarı finale kadar geldi. Kupayı kazanan Brezilya’ya yarı finalde boyun eğen Şenol Güneş’in talebeleri, Güney Kore’yi yenerek dünya üçüncüsü olmayı başardı. Milli takım düzeyinde tarihi başarının mimarı olan Güneş, Euro 2004 biletini alamayınca görevinden ayrıldı.
Kariyerinin en başarılı dönemini geçireceği Beşiktaş’la yolu 2015’te kesişti. Stadı yapım aşamasında olan Beşiktaş, maçlarını göçebe olarak Olimpiyat Stadı ve Kasımpaşa’nın sahasında oynadığı sezonda Şenol Güneş tarihi başarının mimarı olup, takımı ilk sezonunda şampiyonluğa taşıdı. 34 maçtan aldığı 25 galibiyet, 4 beraberlik ve 5 mağlubiyetin ardından 79 puanla Beşiktaş’ı şampiyonluğa ulaştırdı. 7 yıl aradan sonra Beşiktaş’a şampiyonluk yaşatan Şenol Güneş, aynı zamanda kariyerinin ilk Süper Lig şampiyonluğunu yaşadı. 2016-17 sezonunda istikrarını sürdüren Şenol Güneş, bu kez 77 puanla Beşiktaş’ı üst üste 2. kez şampiyon yaptı. Beşiktaş Süper Lig’de 26 yıl aradan sonra ilk kez üst üste şampiyonluk gördü. İlk iki yılda gösterdiği başarıyla Beşiktaş tarihine geçmeyi başardı.
Güneş, Süper Lig başarısını Avrupa’ya da taşımayı başardı. Avrupa’daki ilk sınavını UEFA Avrupa Ligi’nde verdi. Lokomotiv Moskova, Sporting Lizbon ve Skenderbeu’nun yer aldığı grupta topladığı 9 puan ile 3. sırada yer bulup, gruptan çıkamadan Avrupa’ya veda etti. 2016-17 sezonunda Şampiyonlar Ligi grubunu 3. sırada bitirip yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etti. UEFA Avrupa Ligi’nde Hapoel Beer Sheva ve Olympiakos’u eledikten sonra Lyon ile çeyrek final oynadı. Bu etapta havlu atan Şenol Güneş, 15 yıl aradan sonra yeni adıyla Avrupa Ligi olan UEFA Kupası’nda Beşiktaş’a çeyrek final oynattı.
Avrupa’da tarihi başarının geldiği sezon 2017-18 oldu. Şampiyonlar Ligi’nde adeta tarih yazdı. Monaco, FC Porto ve RB Leipzig’in yer aldığı grupta yenilgisiz 14 puan toplayan Şenol Güneş’in talebeleri grubu lider tamamladı. Beşiktaş, Güneş yönetiminde Şampiyonlar Ligi gruplarında en çok puanı toplayan ve yenilgisiz gruplardan çıkan ilk takım oldu. Siyah-Beyazlılar son 16 turunda Bayern Münih’e elenmekten kurtulamadı. Bu sezon UEFA Avrupa Ligi’nde mücadele eden Beşiktaş, Şenol Güneş’in ilk döneminde olduğu gibi grubu 3. sırada tamamlayarak turnuvaya erken veda etti.
Ryan Babel, Cenk Tosun, Talisca Şenol Güneş’le yıldızını parlatan isimler oldu. Özellikle Cenk Tosun, Şampiyonlar Ligi’nde gösterdiği performansla Everton’a rekor ücretle satıldı. Quaresma, yine Şenol hoca sayesinde farklı bir kimliğe büründü. Bu sezon ise futbolumuza kazandırdığı son isimler ise Güven Yaçın ve Dorukhan Toköz oldu. Şenol Güneş’in, 4 yıllık döneminde Beşiktaş oyuncu satışlarından 95 milyon Euro’luk gelir elde ederken, transferde kasasından 51 milyon Euro çıktı.
İlk iki sezonunda Beşiktaş’ı şampiyon yapan Güneş, son iki sezonda aynı başarıyı tekrarlayamadı. Beşiktaş, 2017-18 sezonunu 71 puanla 4. sırada tamamladı. Bu sezon da Beşiktaş ile düşüşünü sürdüren Şenol Güneş, 33. haftayı 62 puanla 3. sırada kapattı. Beşiktaş’ın başında 4 yılda 198 resmi maça çıkan Şenol Güneş, 116 galibiyet, 46 beraberlik ve 36 yenilgi gördü. Şenol Güneş Beşiktaş camiasına üst üste 2 şampiyonluğun yanı sıra UEFA Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi rekorlarıyla veda etti.
[Hasan Cücük] 27.5.2019 [TR724]
Süper kahramanlar ve detaylar [Hakan Zafer]
Sıradan görünümlü, arabasıyla günlük işine giderken polis telsizi dinleyen kahramanımız, tam da geçmekte olduğu caddeye yakın bir yerde meydana gelen olay anonsuna dikkat kesilir. Vaziyet etmek için üstünü başını değiştirmeye bir kuytu köşe arar. Çöp tenekeleri ve buhar sızıntılarının arasından -akça pakça bir dede olacak değil ya- hususi mamul kostümüyle çıkar karşımıza. Giymeden güçlerini kullanamıyor ya, kostüm deyip geçmeyin.
O güne kadar şehirde görülmemiş bir yaratık etrafın hışırını çıkarmaktadır.
Kahramanımız nasibini sopa cinsinden almış olsa da eli armut toplamaz. Yediği sopadan toparlanıp yüzünü parkeden henüz kaldırmışken bir de ne görsün!
Bu muzır varlık da her istilacı yaratığın hobisi, arabaları fırlatmaya başlar. Tam o esnada bir otobüsü kaldırmış yere çalacakken kahramanımız belirir. Gelir gelmesine de otobüsü değil, otobüsün düşeceği parkta -o hengâmede nasıl oluyorsa artık hâlâ- oynayan çocuğu kurtarmak için. Koca otobüsü tam çocuğun üzerine düşecekken kavrar ve kaldırıp başka bir yöne atar. O karmaşa arasında öyle de merhametlidir.
Çocuk kurtulur, annesi minnet dolu gülen bakışlarla kahramanımıza teşekkürlerini sunar.
Tamam da otobüs ve içindekilere ne oldu? Onların ve varsa otobüsün düştüğü yerde başka masum metropollü vatandaşların anası ağlasın mı?
Süper güçlerle donatılmış kahramanların enkazına, zihnimizde seçtiğimiz bir masum görüntü uğruna katlanıyoruz. Savunurken enkaz altında bıraktıklarını kim görür ki, ya kurtardığı hayatlar, az mı canım?
Siz yine de “Bizim de bir süper kahramanımız olsun.” demeyin.
Mizacın ayarı yok. Karakterler arası geçiş hızlı olduğu için beklenmedik durumlarda sizi “bu muymuş o bildiğim Âdem evladı?” türünden afallamalara sevk eder, uzun süre toparlayamazsınız.
Dilin ayarı yok. Hesabını soran mı var, kurtaracağım diye vaat ederken perişan eder.
Elin ayarı yok. Tamir eden o değil ya, yapacağım derken yıkıp döker.
Duyguların kararı yok. Süperken yaptıkları, süper olmadıkları vakitlerde kimsece üzerine kondurulmadığı içindir, “bir an gelse de…” beklentisini hep içinde saklar.
Nezaket yok. Yardım isteyemez, ya emreder ya da postasını koyup yardımsız yapamayacağı işlere tek başına dalıp altında kalır.
İncelik yok. Kabasını alıp bırakır. Detaylar, onlar ne ki?
*****
En çok da neyini sevmiyorum bu süper kahraman fikrinin, en acı veren tarafı nedir biliyor musunuz; İnsanı, bir detaya dönüştürmesi.
Ne olacak bu bizim sonumuz? Kimseler umurumuzda değil, gözümüz kahraman ve kahramanlık arar halde. Süper kahramanımız haricinde kalanları, hep o süper kalsın diye var zannediyoruz.
O otobüs var ya, kahramanımızın şov yaparken caddenin diğer köşesine fırlatıp attıktan sonra geriye bile dönüp bakmadığı, kendinizi onun içinde hissediyorsanız yalnız kalmazsınız.
Olur mu öyle şey demeyin, bir de şöyle bakın; Bir otobüs dolusu insan…
[Hakan Zafer] 27.5.2019 [TR724]
O güne kadar şehirde görülmemiş bir yaratık etrafın hışırını çıkarmaktadır.
Kahramanımız nasibini sopa cinsinden almış olsa da eli armut toplamaz. Yediği sopadan toparlanıp yüzünü parkeden henüz kaldırmışken bir de ne görsün!
Bu muzır varlık da her istilacı yaratığın hobisi, arabaları fırlatmaya başlar. Tam o esnada bir otobüsü kaldırmış yere çalacakken kahramanımız belirir. Gelir gelmesine de otobüsü değil, otobüsün düşeceği parkta -o hengâmede nasıl oluyorsa artık hâlâ- oynayan çocuğu kurtarmak için. Koca otobüsü tam çocuğun üzerine düşecekken kavrar ve kaldırıp başka bir yöne atar. O karmaşa arasında öyle de merhametlidir.
Çocuk kurtulur, annesi minnet dolu gülen bakışlarla kahramanımıza teşekkürlerini sunar.
Tamam da otobüs ve içindekilere ne oldu? Onların ve varsa otobüsün düştüğü yerde başka masum metropollü vatandaşların anası ağlasın mı?
Süper güçlerle donatılmış kahramanların enkazına, zihnimizde seçtiğimiz bir masum görüntü uğruna katlanıyoruz. Savunurken enkaz altında bıraktıklarını kim görür ki, ya kurtardığı hayatlar, az mı canım?
Siz yine de “Bizim de bir süper kahramanımız olsun.” demeyin.
Mizacın ayarı yok. Karakterler arası geçiş hızlı olduğu için beklenmedik durumlarda sizi “bu muymuş o bildiğim Âdem evladı?” türünden afallamalara sevk eder, uzun süre toparlayamazsınız.
Dilin ayarı yok. Hesabını soran mı var, kurtaracağım diye vaat ederken perişan eder.
Elin ayarı yok. Tamir eden o değil ya, yapacağım derken yıkıp döker.
Duyguların kararı yok. Süperken yaptıkları, süper olmadıkları vakitlerde kimsece üzerine kondurulmadığı içindir, “bir an gelse de…” beklentisini hep içinde saklar.
Nezaket yok. Yardım isteyemez, ya emreder ya da postasını koyup yardımsız yapamayacağı işlere tek başına dalıp altında kalır.
İncelik yok. Kabasını alıp bırakır. Detaylar, onlar ne ki?
*****
En çok da neyini sevmiyorum bu süper kahraman fikrinin, en acı veren tarafı nedir biliyor musunuz; İnsanı, bir detaya dönüştürmesi.
Ne olacak bu bizim sonumuz? Kimseler umurumuzda değil, gözümüz kahraman ve kahramanlık arar halde. Süper kahramanımız haricinde kalanları, hep o süper kalsın diye var zannediyoruz.
O otobüs var ya, kahramanımızın şov yaparken caddenin diğer köşesine fırlatıp attıktan sonra geriye bile dönüp bakmadığı, kendinizi onun içinde hissediyorsanız yalnız kalmazsınız.
Olur mu öyle şey demeyin, bir de şöyle bakın; Bir otobüs dolusu insan…
[Hakan Zafer] 27.5.2019 [TR724]
‘İltisak’ın hukukta karşılığı var mı? [Ramazan Faruk Güzel]
İLTİSAK- İRTİBAT ÜZERİNE (2)
İltisak, bir noktada bitişme, birleşme; uzak anlam olarak da “nem kapmak” anlamına gelmekte.
Bunun hukuki bir tanımı, karşılığı yok. “Yapışıkmış gibi birlikte hareket etme” gibi afaki, ispatı imkansız ve herkese uygulanmayacak bu tanıma kısaca iltisAK desek yeridir. AK Parti’nin kendi suç tanımı yani. (“Ne yani, Mahmut mu diyem?!” der gibi…)
Devletin açılışına katıldığı bankaya işlem yapmış olma, faaliyetlerine izin verdiği sendikaya, derneğe üyelik, adli işlemde iltisak denilip “Silahlı terör örgütüne üye olma” ya da “Silahlı terör örgütüne maddi yardım” olarak hükme girmekte…
Bu doneler olmasa bile çok soyut kavramlar bile kriter olarak girebiliyor dosyaya. AK Parti Eski Sözcüsü Yasin Aktay’ın da yapabildiği gibi, “iki kelimede FETÖcü tespiti” ya da “kişinin alnına, kaşına bakarak” tespit yapıp ihbar yapabilme!…
Bilindiği gibi, Eski Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın bir açıklamasından öğrendik ki, kamudan ihraç edilen kişiler hakkında, bir suç olduğu için değil “iltisak irtibat gerekçesiyle” idari tasarrufa karar verilmişti. Şimdi bu kararlar üzerine mahkemelerde beraat alsanız bile görevinize dönemiyorsunuz, pasaport bile alamıyorsunuz…
“İltisak”ın Hitler döneminde de şöyle bir benzeri var:
“Ceza kanununda açıkça suç olarak tanımlanmamakla beraber cezalandırılmaması halinde Alman ulusunun derinden üzüntü duyacağı fiillere hangi cezanın verileceğini Alman yargıcı belirler.” Alman yargısını bitiren bu uygulama iltisak ile Türk yargısına girerek ülkeyi bitirdi.
ANLAŞILMAZ OLSA DA ANLAMLANDIRMA ÇABASI
İnsan hakları savunucusu HDP vekili Ömer Faruk Gergerlioğu, iltsak ile ilgili şöyle diyordu:
“Nedir bu iltisak yahu? Dün “irtica” diye bir kelime vardı, önüne gelen, başörtülüye, sakallıya irtica adı altında zulmediliyordu. Şu anda da güç sahibi oldunuz, iltisak diye bir kelime uydurdunuz, işinize gelmeyeni hukuksuz bir şekilde zulmen mağdur ediyorsunuz.”
Deneyimli hakim Kemal Karanfil de şöyle soruyordu:
“18 yıl hakimlik yaptım, 5 yıl Yargıtay da çalıştım. Ancak İLTİSAK kadar SAÇMA ve KEYFİ bir tanım görmedim! Her tarafa lastik gibi çekilebilecek bir kelime ile insanların hayatları karartılır mı? 100 hukuk fakültesinin hocaları, nerdesiniz?”
Uygulamalara gelince:
– T.C. DANIŞTAY 5. DAİRE E. 2016/8196 K. 2016/4066 T. 04.10.2016 ile “FETÖ/PDY ÖRGÜTÜ İLE İLTİSAK VE İRTİBATLARININ SABİT OLDUĞU GEREKÇESİYLE KHK/667 MD/3-1 GEREĞİNCE MESLEKTEN ÇIKARILMA” ile ilgli bir başvuruda “HSYK’nın Tesis Ettiği Kararının Disiplin Suçu İşlenmesi Karşılığında Uygulanan ve Yargı Denetimine Tabi Bir Disiplin Cezası Olan Meslekten Çıkarma Cezası Niteliğinde Olmadığı/6087 S.K. Md. 33 Uyarınca İlk Derece Mahkemesi Olarak Danıştay’da Görülebilecek Bir Uyuşmazlık Bulunmadığından İdari Yargıda Genel Görevli Yargı Yeri Olan İdare Mahkemelerinin Görevli Olduğu)” kararı vardır. Bununla Danıştay, ihraç olmuş Osmaniye Savcısı ile ilgili olarak özetle HSYK’yı İLTİSAK VE İRTİBAT gerekçesi ile haklı bulmuştur.
– Kamu görevinden 667 Sayılı KHK ile “terör örgütleriyle irtibatlı olduğu iddiasıyla” ihraç edilen Sermaye Piyasa Kurulu’ndaki bir uzmanın İdare Mahkemesi’ne dava açmış olduğu dava da ilginç bir detay içeriyordu ve bu gazetelere de haber konusu olmuştu. Haberdan öğrenildiği kadarıyla o muhreç uzman idareye başvurarak iadesini istemiş, mahkeme de Emniyet’e yazarak “davalının Cemaat ile irtibat ve iltisakını” sormuş, bu yönde bir belge, bilgi gelmeyince de mahkeme davacıyı görevine etmişti. (Uygulamada da görüyoruz ki mahkemeler kurumlardan ve Emniyet’ten irtibat-iltisakı sormakta.) İdare Hukukçusu Metin Günday, ilgili idare mahkemesinin bu kararının da emsal olduğunu belirtmişti.
– Ve İltisak tanımı ilk defa bir gerekçeli kararda yer aldı.
“… Zira, kamu görevinden çıkarılma nedenleri sadece üyelikle sınırlı tutulmamış, esasen ceza yargılamasının ilgi alanında bulunmayan İLTİSAK; yani yapışıkmış gibi birlikte hareket etme, gönüllü şekilde tabi olma, aynı yöne bakma, olaylan aynı bakış açısıyla değerlendirme, eylemlerini bir grubun, örgütün ya da yapının işaretleri, talimatları, yönlendirmelerine göre gerçekleştirme ve bunu yaparken dünyevi ya da uhrevi faydalar umma hali ile irtibat; yani bir çıkar ilişkisi nedeniyle gönüllü veya gönülsüz kendi davranışlarını bireysel iletişim yoluyla ya da yazılı ve görsel basın, sosyal medya paylaşimlari üzerinden gelen mesajları dikkate alarak belirleme hali de kamu görevinden çikarmanın hukuki gerekçeleri arasında sayılmıştır. Bu nedenle, ilgililer hakkında ceza yargılamasında üyelik suçlamasıyla açılan davada beraat kararı verilmiş olsa dahi idari yargı yeri irtibat ve iltisak unsurları yönünden de işlemi incelemek zorundadır.”
Bu kararı ile BİM, “iltisak”a ilk defa açıklık getirirken, karar verirken iltisakı araştırma zorunluluğunu da getirmiş oluyor.
Yasal ve hukuki bir dayanağı olmayan bu kararla Bölge İdare Mahkemesi iltisak tanımına dair adeta yasal düzenlemeler yapmakta..! Halbuki herhangi bir mahkeme tek başına yasa yapamaz veya olan yasalar yokmuş gibi karar veremez. Kaldı ki, bu iltisak araştırması o kadar vicdansızca kullanılmakta ki, araştırması yapılan kişinin ailesinden ya da sülalesinden bir Cemaat soruşturması geçirmiş kişi varsa, o kişi hakkında da red kararları verilebilmektedir! (HSK’nın bu konuda açık beyanları da var.)
Bir hukuk devleti olarak değil de adeta bir kabilenin kan davası raconu ile hareket etmekte, kanlısı karşı taraf ile en ufak bir akraba ilişkisi içinde olanların yok edilmesi gerektiği ilkesine varıyor. Bu kurtlar kanununda suçlar şahsi değil, tüm aşiret bireylerini bağlamakta!…
KANUNLARIN ÖZÜ NE DİYOR?
Ceza Hukuku’nda “suç örgütü” veya “terör örgütü” kavramlarının karşılıkları, Türk Ceza Kanunu m.220, 314 ve Terörle Mücadele Kanunu m.3 ve 7’de yer almakta olup temel ilke, “suçta ve cezada kanunilik”tir.
“Kanunilik ilkesi”ne dair de Anayasa’nın “Suç ve cezalara ilişkin esaslar” Madde 38’de:
“Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
Ceza sorumluluğu şahsidir.” denilmektedir.
Nitekim CMK Madde 217’a göre: “Hakimler kararlarını kendisine sunulan DELİLLERE dayandırmak zorundadır.” Zira “Yüzlerce ŞÜPHE bir araya gelse de tek bir DELİL oluşturmaz.” (Dostoyevski, Suç ve Ceza)
TCK 220, 314. maddeye bakıldığında özetle “terör örgütü üyeliği’’ için:
– Bir terör örgütünü kuran,
– Bir terör örgütünü yöneten,
– Bir terör örgütüne katılan (örgüte üye olan)
– Bir terör örgütü adına diğerleriyle birlikte veya tek başına suç işleyen
– Bir terör örgütüne yardım eden kişiler, terör örgütü mensubudur ve terör suçlusudur.
Bunun bir başkası yoktur. Ama yasada olmadığı halde “iltisak veya irtibatı olduğu değerlendirilenler” diye bir grup daha oluşturulmaya çalışılıyor. Ama yasa koyucular TCK’nın 220 veya 314. maddelerine veya 3713 sy 7.maddesine, “örgütlere iltisak ve irtibatı olan kişileri de cezalandırılır” şekilde bir hüküm ekleyebilir de bundan sonra… O yasanın yürürlüğe girmesinden sonra ancak bu “suç”u işleyenler cezalandırılmaya başlayabilir.
Evet, böyle bir madde olmasa da 21 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen olağanüstü hal sonrasında çıkarılan kanun hükmünde kararnameler ile Ceza Hukuku açısından suç veya terör örgütü kavramları ve ceza yargılaması yöntemleri genişletilmiştir. Olağanüstü hallerde bile temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanamayacağı” Anayasal olarak öngörülmüş olsa da bu kural hem KHK’larla, hem de mahkemelerdeki bu tür uygulamalarla “hukuk devleti ilkesi” rağmına ihlal edilmiştir.
Bu bağlamda 667 sayılı KHK ile başlayan ve 668 sayılı KHK’nın 3. maddesinde yer alan “milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olan” ibaresi, keyfi, gelişigüzel tanım ve uygulamalar olmuş, “iltisak” kelimesine yanlış anlam verilerek kişisel sorumluluklar önemli oranda genişletilmiştir. (Darbeden hemen sonra adeta Hayrettin Karaman’ın dini fetva alanında yaptığını hukuk doktrininde yapan Prof.Dr. Ersan Şen, o dönem bunların tam aksini savunmuş olsa da!..)
Böyle bir karar ile mağdur olan kimselerin önce Anayasa Mahkemesi’ne ve sonra da İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne başvurması elzemdir.
İLTİSAK ve HORTLAYAN M.163!
Dün irtica bugün iltisak; Anayasa ve kanunlarda olmayan cezalara kılıfa güzel bir örnek…
İktidarın İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerini iptal taleplerindeki:
“Hiç bir şey olmadıysa bile mutlaka bir şeyler olmuştur” gerekçesinin Ceza Kanunu’nda vücut bulmuş halidir iltisak.
İnsanları bir şekilde suçlayabilmek için “İrtibat, mensubiyet, aidiyet..” gibi bu soyut, içi boş kavramların hepsini bir arada kullanıyorlar. ByLock yüklü olma gibi absürt kıstas yeterli gelmeyince uydurulmuş bir gerekçedir irtibat, iltisak. Son zamanlarda buna “sosyal çevre” ve “ankesör”ü de eklemiş oldular.
Bu suç gerekçesinin kanunda, hukukta yeri yok. Uydurma.
Kaynağı ne? Cem Yılmaz stand-up’ı gibi, bir taraflarından uyduruyorlar! Bütün kaynak bu. (Yazılarımda ilk defa bu kadar sınırları zorluyorum, kusura bakmayınız. Ama bunun teknik, hukuki, sosyal vs hiç bir alanda başka bir tanımlaması yok, biraz da ondan…)
Bir zamanların meşhur TCK 163. Madde vardı. (Rahmetli Turgut özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde, 1991 yılında yürürlükten kaldırdığı eski TCK’nın “irtica” ile ilgili olan maddesi.)
O 163. Madde diyordu ki: “Devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek (…) propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse, beş yıldan on yıla kadar hapisle cezalandırılır.”
Kazıl kısakürek’e İsmet İnönü’ye hitaben “163” şiirini yazmasına vesile olan, dindar pek çok dindar insana, çok ağır mağduriyetler yaşatan bu maddeden Fethullah Gülen de 1973 yılında mahkumiyet almıştı.
TCK 141, 142 ile birlikte 163. M. de “inanç ve fikir hürriyetine engel oldukları, antidemokratik oldukları” gerekçesi ile 1991 de kaldırılsa da, 1993’de Özal’ın şaibeli bir şekilde ölümü sonrası başlayan süreçle birlikte bu maddeler olmaksızın bile inançlı kesimlere zulmedilmeye çalışmıştı. 28 Şubat dönemi de gemin azıya alındığı yıllardı.
AKP’nin iktidara gelmesi ile rüzgar diner gibi olsa da iktidarının ilk yıllarında çıkarmaya çalıştığı Terör Yasası ile iki insanın bir araya gelmesi bile “terör faaliyeti”sayılacaktı. Sivil toplum kuruluşlarından çok tepki gelmişti. 28 Şubat süreci bitsin, ülke nefes alsın diye getirilen ve isminin başından “Adalet” olan bir parti eliyle yeni bir zulüm dalgasının getirilmeye çalışılması insanları çok rahatsız etmişti. İnsanlar dalga dalga meclisi ziyaret edip doğması muhtemel problemlere dikkat çekmeye çalışmıştı. O zamanlar İstanbul’da avukattım ve bir hukuk derneğinin de başkanlığını yürütmekteydim, bir grup avukat arkadaşımla TBMM’ye gidip özellikle şahsen tanıdığımız hukuk kökenli vekillere meramımızı anlatmaya çalışmıştık. Bekir Bozdağ, anlattıklarımız karşısında, “Olur mu canım öyle şey, biz buna müsaade etmeyiz” demişti. Burhan Kuzu, o her zamanki gevşek tavrıyla: “Yok yea, çok abartıyorsunuz, yersiz alınganlık gösteriyorsunuz.” demişti.
Neyse ki bu uyarılar etkisini göstermiş, yasada ‘bir faaliyetin terör sayılabilmesi için’ “cebir ve şiddet içermesi” şartı getirilmişti. Derin devletin faşizan bu çıkışı o dönem için kısmen bertaraf edilmişti.
Fakat sonradan öğreniyoruz ki, o dönemde boş durmamışlar, 2004 yılındaki MGK toplantısında alınan bir kararla “Gülen Cemaati’nin devlette ve toplumda tasfiyesi” adı altında muhalif, inançlı insanların yok edilmesi için düğmeye basmışlar. Hatta Nisan 2009’da da Genelkurmay merkezli “AKP ve Gülen’i bitirme eylem planı”nı yürürlüğe koymuşlar.
Bu plana göre, 2004 yılından beri alttan alta yürütülen fişleme faaliyetleri ile yürütülmekte olan geniş çaptı bitirme eylemi için, daha sonuç odaklı olabilmesi için Cemaat’in kurumlarına, evlerine silahlar yerleştirilmesi, böylelikle topluluğun bir terör örgütü gibi gösterilip üzerine çökülmesi ve bitirilmesi planlanıyordu. Fakat bunu yaparken de tabanı ürkütmeden yapmak, onları da kazanıp devşirmek, hükümete oy vermeye devam etmeleri sağlanmak isteniyordu. Ama 17/25 Yolsuzluk Soruşturmaları patlak verince de bu alttan alta götürülmesi düşünülen planda vites değiştirilmiş, artık gizleme gereği görülmeden açıktan, tam gaz yürütülmeye başlamıştı.
15 TEMMUZ EŞİĞİ
İnsanları terörist gösterebilmek, faaliyetlerini terör kapsamına almak için her yol deneniyor ama sürekli olarak dosyalar havada kalıyordu. Bazı yargı mensupları da böyle içi boş dosyalara karşı ikircikli davranıyor, çok hevesli olmuyorlardı. Bir terörize edilme çıkışına ihtiyaç vardı ve “Allah’ın bir lütfu” “15 Temmuz 2016 Darbe Kurgusu” gerçekleştirilmiş oldu.
“Gülen Cemaati’ni bitirme eylem planı” doğrultusunda, ilk önce –ivedilikle- bu tenkil hareketine alet olmayacak 5 bin kadar yargı mensubu ihraç edilmişti. Ardından da bazı isimler üzerinden Cemaat, darbe ile ilintilendirilmeye ve de ilişkilendirilmeye çalışarak bu topluluktan bir terör örgütü çıkarılmaya çalışılmıştı.
Bütün kurgulara rağmen Cemaat ile darbe arasında somut bazı bağlantılar ortaya konulamayınca, dünya kamuoyuna tatminkar deliller ortaya konulamayınca, müşahhas terör faaliyetleri gösterilemeyince, iş ülke içinde “kendi çalıp kendi oynama” kıvamında yürümeye başladı.
Eldeki doneler; bazı insanların telefonunda ByLock gibi bir telefon uygulamanın olup olmaması, o da yoksa Kakao Talk, Telegram gibi başka bir uygulamanın olup olmaması, ya da bir sendikaya üyelik, banka hesabının olması, bir gazeteye aboneliğinin bulunması gibi akla zarar bahaneler üzerinden yürümeye başladı. Bunlardan da somut bir veri çıkmayınca en son olarak “iltisak, irtibat” kavramı ortaya atılmış oldu.
Bu ve benzeri uygulamalarda da HSK’nın hakimler ve mahkemeler üzerinde baskı iddiaları var. Hatta HSK’nın “tahliye öncesi HSK ile istişare edin” şeklinde bir belge kamuoyuna yansımış, bilahare de HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, bu belgesiyi doğrulamıştı. Anayasa’ya göre mümkün değil bu ama yargının durumu da bu!…
Kurt kuzuyu yemeye kafayı koyduysa her türlü bahanesi olur. Son bahane “iltisak, irtibat”dır ve bununla birlikte bireylerle birlikte bütün kan bağı, irtibatı olan insanlar cezalandırılmaktadır. Hukuk devleti”nde bu olmaz. Ama kabile, aşiret devletlerinde olur bu. Oluyor da. Bize düşen hakkımızı uluslararası mahkemeler dahil her platformda aramak…
[Ramazan Faruk Güzel] 27.5.2019 [TR724]
İltisak, bir noktada bitişme, birleşme; uzak anlam olarak da “nem kapmak” anlamına gelmekte.
Bunun hukuki bir tanımı, karşılığı yok. “Yapışıkmış gibi birlikte hareket etme” gibi afaki, ispatı imkansız ve herkese uygulanmayacak bu tanıma kısaca iltisAK desek yeridir. AK Parti’nin kendi suç tanımı yani. (“Ne yani, Mahmut mu diyem?!” der gibi…)
Devletin açılışına katıldığı bankaya işlem yapmış olma, faaliyetlerine izin verdiği sendikaya, derneğe üyelik, adli işlemde iltisak denilip “Silahlı terör örgütüne üye olma” ya da “Silahlı terör örgütüne maddi yardım” olarak hükme girmekte…
Bu doneler olmasa bile çok soyut kavramlar bile kriter olarak girebiliyor dosyaya. AK Parti Eski Sözcüsü Yasin Aktay’ın da yapabildiği gibi, “iki kelimede FETÖcü tespiti” ya da “kişinin alnına, kaşına bakarak” tespit yapıp ihbar yapabilme!…
Bilindiği gibi, Eski Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın bir açıklamasından öğrendik ki, kamudan ihraç edilen kişiler hakkında, bir suç olduğu için değil “iltisak irtibat gerekçesiyle” idari tasarrufa karar verilmişti. Şimdi bu kararlar üzerine mahkemelerde beraat alsanız bile görevinize dönemiyorsunuz, pasaport bile alamıyorsunuz…
“İltisak”ın Hitler döneminde de şöyle bir benzeri var:
“Ceza kanununda açıkça suç olarak tanımlanmamakla beraber cezalandırılmaması halinde Alman ulusunun derinden üzüntü duyacağı fiillere hangi cezanın verileceğini Alman yargıcı belirler.” Alman yargısını bitiren bu uygulama iltisak ile Türk yargısına girerek ülkeyi bitirdi.
ANLAŞILMAZ OLSA DA ANLAMLANDIRMA ÇABASI
İnsan hakları savunucusu HDP vekili Ömer Faruk Gergerlioğu, iltsak ile ilgili şöyle diyordu:
“Nedir bu iltisak yahu? Dün “irtica” diye bir kelime vardı, önüne gelen, başörtülüye, sakallıya irtica adı altında zulmediliyordu. Şu anda da güç sahibi oldunuz, iltisak diye bir kelime uydurdunuz, işinize gelmeyeni hukuksuz bir şekilde zulmen mağdur ediyorsunuz.”
Deneyimli hakim Kemal Karanfil de şöyle soruyordu:
“18 yıl hakimlik yaptım, 5 yıl Yargıtay da çalıştım. Ancak İLTİSAK kadar SAÇMA ve KEYFİ bir tanım görmedim! Her tarafa lastik gibi çekilebilecek bir kelime ile insanların hayatları karartılır mı? 100 hukuk fakültesinin hocaları, nerdesiniz?”
Uygulamalara gelince:
– T.C. DANIŞTAY 5. DAİRE E. 2016/8196 K. 2016/4066 T. 04.10.2016 ile “FETÖ/PDY ÖRGÜTÜ İLE İLTİSAK VE İRTİBATLARININ SABİT OLDUĞU GEREKÇESİYLE KHK/667 MD/3-1 GEREĞİNCE MESLEKTEN ÇIKARILMA” ile ilgli bir başvuruda “HSYK’nın Tesis Ettiği Kararının Disiplin Suçu İşlenmesi Karşılığında Uygulanan ve Yargı Denetimine Tabi Bir Disiplin Cezası Olan Meslekten Çıkarma Cezası Niteliğinde Olmadığı/6087 S.K. Md. 33 Uyarınca İlk Derece Mahkemesi Olarak Danıştay’da Görülebilecek Bir Uyuşmazlık Bulunmadığından İdari Yargıda Genel Görevli Yargı Yeri Olan İdare Mahkemelerinin Görevli Olduğu)” kararı vardır. Bununla Danıştay, ihraç olmuş Osmaniye Savcısı ile ilgili olarak özetle HSYK’yı İLTİSAK VE İRTİBAT gerekçesi ile haklı bulmuştur.
– Kamu görevinden 667 Sayılı KHK ile “terör örgütleriyle irtibatlı olduğu iddiasıyla” ihraç edilen Sermaye Piyasa Kurulu’ndaki bir uzmanın İdare Mahkemesi’ne dava açmış olduğu dava da ilginç bir detay içeriyordu ve bu gazetelere de haber konusu olmuştu. Haberdan öğrenildiği kadarıyla o muhreç uzman idareye başvurarak iadesini istemiş, mahkeme de Emniyet’e yazarak “davalının Cemaat ile irtibat ve iltisakını” sormuş, bu yönde bir belge, bilgi gelmeyince de mahkeme davacıyı görevine etmişti. (Uygulamada da görüyoruz ki mahkemeler kurumlardan ve Emniyet’ten irtibat-iltisakı sormakta.) İdare Hukukçusu Metin Günday, ilgili idare mahkemesinin bu kararının da emsal olduğunu belirtmişti.
– Ve İltisak tanımı ilk defa bir gerekçeli kararda yer aldı.
“… Zira, kamu görevinden çıkarılma nedenleri sadece üyelikle sınırlı tutulmamış, esasen ceza yargılamasının ilgi alanında bulunmayan İLTİSAK; yani yapışıkmış gibi birlikte hareket etme, gönüllü şekilde tabi olma, aynı yöne bakma, olaylan aynı bakış açısıyla değerlendirme, eylemlerini bir grubun, örgütün ya da yapının işaretleri, talimatları, yönlendirmelerine göre gerçekleştirme ve bunu yaparken dünyevi ya da uhrevi faydalar umma hali ile irtibat; yani bir çıkar ilişkisi nedeniyle gönüllü veya gönülsüz kendi davranışlarını bireysel iletişim yoluyla ya da yazılı ve görsel basın, sosyal medya paylaşimlari üzerinden gelen mesajları dikkate alarak belirleme hali de kamu görevinden çikarmanın hukuki gerekçeleri arasında sayılmıştır. Bu nedenle, ilgililer hakkında ceza yargılamasında üyelik suçlamasıyla açılan davada beraat kararı verilmiş olsa dahi idari yargı yeri irtibat ve iltisak unsurları yönünden de işlemi incelemek zorundadır.”
Bu kararı ile BİM, “iltisak”a ilk defa açıklık getirirken, karar verirken iltisakı araştırma zorunluluğunu da getirmiş oluyor.
Yasal ve hukuki bir dayanağı olmayan bu kararla Bölge İdare Mahkemesi iltisak tanımına dair adeta yasal düzenlemeler yapmakta..! Halbuki herhangi bir mahkeme tek başına yasa yapamaz veya olan yasalar yokmuş gibi karar veremez. Kaldı ki, bu iltisak araştırması o kadar vicdansızca kullanılmakta ki, araştırması yapılan kişinin ailesinden ya da sülalesinden bir Cemaat soruşturması geçirmiş kişi varsa, o kişi hakkında da red kararları verilebilmektedir! (HSK’nın bu konuda açık beyanları da var.)
Bir hukuk devleti olarak değil de adeta bir kabilenin kan davası raconu ile hareket etmekte, kanlısı karşı taraf ile en ufak bir akraba ilişkisi içinde olanların yok edilmesi gerektiği ilkesine varıyor. Bu kurtlar kanununda suçlar şahsi değil, tüm aşiret bireylerini bağlamakta!…
KANUNLARIN ÖZÜ NE DİYOR?
Ceza Hukuku’nda “suç örgütü” veya “terör örgütü” kavramlarının karşılıkları, Türk Ceza Kanunu m.220, 314 ve Terörle Mücadele Kanunu m.3 ve 7’de yer almakta olup temel ilke, “suçta ve cezada kanunilik”tir.
“Kanunilik ilkesi”ne dair de Anayasa’nın “Suç ve cezalara ilişkin esaslar” Madde 38’de:
“Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
Ceza sorumluluğu şahsidir.” denilmektedir.
Nitekim CMK Madde 217’a göre: “Hakimler kararlarını kendisine sunulan DELİLLERE dayandırmak zorundadır.” Zira “Yüzlerce ŞÜPHE bir araya gelse de tek bir DELİL oluşturmaz.” (Dostoyevski, Suç ve Ceza)
TCK 220, 314. maddeye bakıldığında özetle “terör örgütü üyeliği’’ için:
– Bir terör örgütünü kuran,
– Bir terör örgütünü yöneten,
– Bir terör örgütüne katılan (örgüte üye olan)
– Bir terör örgütü adına diğerleriyle birlikte veya tek başına suç işleyen
– Bir terör örgütüne yardım eden kişiler, terör örgütü mensubudur ve terör suçlusudur.
Bunun bir başkası yoktur. Ama yasada olmadığı halde “iltisak veya irtibatı olduğu değerlendirilenler” diye bir grup daha oluşturulmaya çalışılıyor. Ama yasa koyucular TCK’nın 220 veya 314. maddelerine veya 3713 sy 7.maddesine, “örgütlere iltisak ve irtibatı olan kişileri de cezalandırılır” şekilde bir hüküm ekleyebilir de bundan sonra… O yasanın yürürlüğe girmesinden sonra ancak bu “suç”u işleyenler cezalandırılmaya başlayabilir.
Evet, böyle bir madde olmasa da 21 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen olağanüstü hal sonrasında çıkarılan kanun hükmünde kararnameler ile Ceza Hukuku açısından suç veya terör örgütü kavramları ve ceza yargılaması yöntemleri genişletilmiştir. Olağanüstü hallerde bile temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanamayacağı” Anayasal olarak öngörülmüş olsa da bu kural hem KHK’larla, hem de mahkemelerdeki bu tür uygulamalarla “hukuk devleti ilkesi” rağmına ihlal edilmiştir.
Bu bağlamda 667 sayılı KHK ile başlayan ve 668 sayılı KHK’nın 3. maddesinde yer alan “milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olan” ibaresi, keyfi, gelişigüzel tanım ve uygulamalar olmuş, “iltisak” kelimesine yanlış anlam verilerek kişisel sorumluluklar önemli oranda genişletilmiştir. (Darbeden hemen sonra adeta Hayrettin Karaman’ın dini fetva alanında yaptığını hukuk doktrininde yapan Prof.Dr. Ersan Şen, o dönem bunların tam aksini savunmuş olsa da!..)
Böyle bir karar ile mağdur olan kimselerin önce Anayasa Mahkemesi’ne ve sonra da İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne başvurması elzemdir.
İLTİSAK ve HORTLAYAN M.163!
Dün irtica bugün iltisak; Anayasa ve kanunlarda olmayan cezalara kılıfa güzel bir örnek…
İktidarın İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerini iptal taleplerindeki:
“Hiç bir şey olmadıysa bile mutlaka bir şeyler olmuştur” gerekçesinin Ceza Kanunu’nda vücut bulmuş halidir iltisak.
İnsanları bir şekilde suçlayabilmek için “İrtibat, mensubiyet, aidiyet..” gibi bu soyut, içi boş kavramların hepsini bir arada kullanıyorlar. ByLock yüklü olma gibi absürt kıstas yeterli gelmeyince uydurulmuş bir gerekçedir irtibat, iltisak. Son zamanlarda buna “sosyal çevre” ve “ankesör”ü de eklemiş oldular.
Bu suç gerekçesinin kanunda, hukukta yeri yok. Uydurma.
Kaynağı ne? Cem Yılmaz stand-up’ı gibi, bir taraflarından uyduruyorlar! Bütün kaynak bu. (Yazılarımda ilk defa bu kadar sınırları zorluyorum, kusura bakmayınız. Ama bunun teknik, hukuki, sosyal vs hiç bir alanda başka bir tanımlaması yok, biraz da ondan…)
Bir zamanların meşhur TCK 163. Madde vardı. (Rahmetli Turgut özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde, 1991 yılında yürürlükten kaldırdığı eski TCK’nın “irtica” ile ilgili olan maddesi.)
O 163. Madde diyordu ki: “Devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek (…) propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse, beş yıldan on yıla kadar hapisle cezalandırılır.”
Kazıl kısakürek’e İsmet İnönü’ye hitaben “163” şiirini yazmasına vesile olan, dindar pek çok dindar insana, çok ağır mağduriyetler yaşatan bu maddeden Fethullah Gülen de 1973 yılında mahkumiyet almıştı.
TCK 141, 142 ile birlikte 163. M. de “inanç ve fikir hürriyetine engel oldukları, antidemokratik oldukları” gerekçesi ile 1991 de kaldırılsa da, 1993’de Özal’ın şaibeli bir şekilde ölümü sonrası başlayan süreçle birlikte bu maddeler olmaksızın bile inançlı kesimlere zulmedilmeye çalışmıştı. 28 Şubat dönemi de gemin azıya alındığı yıllardı.
AKP’nin iktidara gelmesi ile rüzgar diner gibi olsa da iktidarının ilk yıllarında çıkarmaya çalıştığı Terör Yasası ile iki insanın bir araya gelmesi bile “terör faaliyeti”sayılacaktı. Sivil toplum kuruluşlarından çok tepki gelmişti. 28 Şubat süreci bitsin, ülke nefes alsın diye getirilen ve isminin başından “Adalet” olan bir parti eliyle yeni bir zulüm dalgasının getirilmeye çalışılması insanları çok rahatsız etmişti. İnsanlar dalga dalga meclisi ziyaret edip doğması muhtemel problemlere dikkat çekmeye çalışmıştı. O zamanlar İstanbul’da avukattım ve bir hukuk derneğinin de başkanlığını yürütmekteydim, bir grup avukat arkadaşımla TBMM’ye gidip özellikle şahsen tanıdığımız hukuk kökenli vekillere meramımızı anlatmaya çalışmıştık. Bekir Bozdağ, anlattıklarımız karşısında, “Olur mu canım öyle şey, biz buna müsaade etmeyiz” demişti. Burhan Kuzu, o her zamanki gevşek tavrıyla: “Yok yea, çok abartıyorsunuz, yersiz alınganlık gösteriyorsunuz.” demişti.
Neyse ki bu uyarılar etkisini göstermiş, yasada ‘bir faaliyetin terör sayılabilmesi için’ “cebir ve şiddet içermesi” şartı getirilmişti. Derin devletin faşizan bu çıkışı o dönem için kısmen bertaraf edilmişti.
Fakat sonradan öğreniyoruz ki, o dönemde boş durmamışlar, 2004 yılındaki MGK toplantısında alınan bir kararla “Gülen Cemaati’nin devlette ve toplumda tasfiyesi” adı altında muhalif, inançlı insanların yok edilmesi için düğmeye basmışlar. Hatta Nisan 2009’da da Genelkurmay merkezli “AKP ve Gülen’i bitirme eylem planı”nı yürürlüğe koymuşlar.
Bu plana göre, 2004 yılından beri alttan alta yürütülen fişleme faaliyetleri ile yürütülmekte olan geniş çaptı bitirme eylemi için, daha sonuç odaklı olabilmesi için Cemaat’in kurumlarına, evlerine silahlar yerleştirilmesi, böylelikle topluluğun bir terör örgütü gibi gösterilip üzerine çökülmesi ve bitirilmesi planlanıyordu. Fakat bunu yaparken de tabanı ürkütmeden yapmak, onları da kazanıp devşirmek, hükümete oy vermeye devam etmeleri sağlanmak isteniyordu. Ama 17/25 Yolsuzluk Soruşturmaları patlak verince de bu alttan alta götürülmesi düşünülen planda vites değiştirilmiş, artık gizleme gereği görülmeden açıktan, tam gaz yürütülmeye başlamıştı.
15 TEMMUZ EŞİĞİ
İnsanları terörist gösterebilmek, faaliyetlerini terör kapsamına almak için her yol deneniyor ama sürekli olarak dosyalar havada kalıyordu. Bazı yargı mensupları da böyle içi boş dosyalara karşı ikircikli davranıyor, çok hevesli olmuyorlardı. Bir terörize edilme çıkışına ihtiyaç vardı ve “Allah’ın bir lütfu” “15 Temmuz 2016 Darbe Kurgusu” gerçekleştirilmiş oldu.
“Gülen Cemaati’ni bitirme eylem planı” doğrultusunda, ilk önce –ivedilikle- bu tenkil hareketine alet olmayacak 5 bin kadar yargı mensubu ihraç edilmişti. Ardından da bazı isimler üzerinden Cemaat, darbe ile ilintilendirilmeye ve de ilişkilendirilmeye çalışarak bu topluluktan bir terör örgütü çıkarılmaya çalışılmıştı.
Bütün kurgulara rağmen Cemaat ile darbe arasında somut bazı bağlantılar ortaya konulamayınca, dünya kamuoyuna tatminkar deliller ortaya konulamayınca, müşahhas terör faaliyetleri gösterilemeyince, iş ülke içinde “kendi çalıp kendi oynama” kıvamında yürümeye başladı.
Eldeki doneler; bazı insanların telefonunda ByLock gibi bir telefon uygulamanın olup olmaması, o da yoksa Kakao Talk, Telegram gibi başka bir uygulamanın olup olmaması, ya da bir sendikaya üyelik, banka hesabının olması, bir gazeteye aboneliğinin bulunması gibi akla zarar bahaneler üzerinden yürümeye başladı. Bunlardan da somut bir veri çıkmayınca en son olarak “iltisak, irtibat” kavramı ortaya atılmış oldu.
Bu ve benzeri uygulamalarda da HSK’nın hakimler ve mahkemeler üzerinde baskı iddiaları var. Hatta HSK’nın “tahliye öncesi HSK ile istişare edin” şeklinde bir belge kamuoyuna yansımış, bilahare de HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, bu belgesiyi doğrulamıştı. Anayasa’ya göre mümkün değil bu ama yargının durumu da bu!…
Kurt kuzuyu yemeye kafayı koyduysa her türlü bahanesi olur. Son bahane “iltisak, irtibat”dır ve bununla birlikte bireylerle birlikte bütün kan bağı, irtibatı olan insanlar cezalandırılmaktadır. Hukuk devleti”nde bu olmaz. Ama kabile, aşiret devletlerinde olur bu. Oluyor da. Bize düşen hakkımızı uluslararası mahkemeler dahil her platformda aramak…
[Ramazan Faruk Güzel] 27.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Türkiye’nin Rus yönelimi neden tehlikeli? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Günümüz Rus karar alıcılarının üzerinde ciddi olarak durmakta oldukları en temel parametre Rusya’nın sınır bütünlüğünün korunması meselesidir. Elbette bu sorunun nereden kaynaklandığını anlamak önemli ve bu bakımdan da öncesini izah etmekte fayda var. Çünkü ısrarla NATO üyeliği aleyhine Rusya yöneliminin Türkiye’nin toprak güvenliği için tehlikeli olduğunu anlatan yazılar yazıyorum. Dahası Moskova’nın Ankara’nın iç politikası üzerinde garip bir etkisi olduğunu görüyor, bunu Rusya’dan bakınca Türkiye nasıl algılanıyor sorusu üzerinden okumaya çalışıyorum.
Aslında hiçbir şey yeni başlamış bir oyuna işaret etmiyor. Başlangıç ve 15 Temmuz 2016, ne de 1945’ten sonra Sovyetler’in semirip Türkiye’yi yutmak istemesi! Hikâye bundan daha eski. Çarlık Rusya’sı ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki çıkarların çatıştığı on altıncı asra kadar uzanıyor. Rusya aleyhine genişleyen Osmanlı, sonrasında Rusya genişlemesiyle varlık krizine giriyor. Rusya ve Osmanlı’yı anlamadan bugünkü durumu anlamak da imkânsızdır. Buna bir tutam da uluslararası ilişkiler tarihi ve kuramı ekelim. Üzerine birkaç tutam da jeopolitik ve askeri strateji eklediniz mi? İşte size Rusya üzerinden Türkiye’yi anlamak için gerekli koşullar sağlandı! Haydi başlayalım o halde.
Rusya’nın 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çözülmesini müteakip olarak içine düştüğü açmaz, Batı’da iki şekilde okundu. Bunlardan birincisi artık komünizmin tüm dünyada etkisini yitirdiğinden hareket eden ve Batı tipi demokrasilerin siyasi sistem olarak ve kapitalist piyasa ekonomisinin ekonomik düzen olarak küresel bir yayılma göstereceğini ileri süren ve Francis Fukuyama tarafından ortaya konulan görüştü. Bu yaklaşıma göre, Rusya karar alıcıları artık Batı ile beraber hareket etmeli ve Sovyet siyasi ve ekonomik mirasını tamamıyla reddetmeliydiler. Rus liberaller bu görüşü oldukça benimsediler, fakat Rus seçmeni onların yaklaşımına fazla rağbet göstermedi. Sonuçta bu neo-liberal ve Batıcı görüş, dünyada nasıl genel geçer bir yaklaşım olamadıysa, Rusya’da da aynı şekilde tutunamadı. İkinci yaklaşım ise Profesör Alexandr Dugin tarafından formüle edilen ve yukarıda özetlenen liberal yaklaşıma karşı çıkan “yerli ve milli” Avrasyacılık ideolojisiydi. Gelenekselci muhafazakârlar ve Komünistlerin de benimsedikleri bu yaklaşım giderek Rusya’da hâkim ve başat dünya görüşü haline geldi. Bunda Soğuk Savaş sonrası ilk Rus lider olan Boris Yeltsin’in başarısızlığı ve Batı karşısındaki “teslimiyetçi” tutumu rol oynamıştır demek yanlış olmaz.
Artık Avrasyacılık rakiplerini geçersiz kılmıştı. Ruslar özlerine dönmek istiyorlardı. Coğrafi aidiyetlerinin gereği, büyük kalmak istiyorlarsa demokrasi ve genel geçer uluslararası hukuk dışında bir yolu dünyaya dayatmaları gerekecekti. Bunun yolu Çarlık Rusya’sı ve SSCB gibi Batı’ya kafa tutarak, başat bir bölgesel – hatta küresel – güç merkezi olmaktı. Başka yolu yoktu!
Rus Avrasyacılığı jeopolitiğin devletlerin takip ettikleri dış siyaset bakımından birincil manada başat olduğunu ileri sürer. Buna göre Rus devletleri arasında tarihsel bir lineer (düz çizgisel) bağ vardır. Rus İmparatorluğu (Rus Çarlığı) ve Sovyetler Birliği her ne kadar devlet yönetimleri bakımından birbirinin ötekisi de olsalar, jeopolitik olarak aynı koşullara sahiplerdi ve aynı jeopolitik gereklilikler üzerine bina edilmiş bir strateji ile hareket etmekteydiler.
Rusya tarihin her döneminde Avrasyalı bir aktör olmuştu. Bugünkü Rusya (Rusya Federasyonu) için de bu geçerlidir. Bugünkü Rusya’nın sınırları Avrupa’nın doğusundan Japon Denizi’ne, Kuzey Buz Denizi’nden Orta Asya hattına kadar uzanmaktadır. Rusya bu nedenle sadece Avrupalı ya da sadece Asyalı bir aktör olarak hareket edemez. Jeopolitik bakımdan Rusya’nın sahip olduğu topraklar, Rus devletinin jeopolitik kaderini belirlemektedir. Rus Avrasyacılığı bu durumun Rus dış politikasının mihenk taşını oluşturduğunu ileri sürmektedir. Bu jeopolitiğin başta gelen özelliği Rusya’nın karasal bir güç olduğudur.
Geleneksel jeopolitik teorisyenler – başta Mackinder, Haushofer ve Spykman olmak üzere – dünya adasının (Avrasya) kalpgahı (heartland) doğu Avrupa, Sibirya ve Orta Asya’yı kapsayan topraklar da dâhil olmak üzere kontrolünü sağlayan güçlü bir devletin dünyada belirleyici en büyük güç olacağını öne sürer. Bu topraklar bugünkü Rusya, Ukrayna, Orta Asya cumhuriyetleri ve Kafkasya’nın özellikle kuzey bölümlerini kapsamaktadır. Bu teorik konsept Mahan’ın denizleri kontrol edecek bir gücün küresel olarak da kontrolü sağlayacağını varsayan deniz hakimiyet teorisinin eleştirisiydi. Elbette Mahan’ın kastettiği güç İngiliz İmparatorluğu’ydu. Rus Avrasyacılık stratejisinin yukarıda özetlenen klasik jeopolitik teorilerden bağımsız olduğu söylenemez. Rus Avrasyacılığı da dünya güçlerini jeopolitik konumlarına göre kasa güçleri ve deniz güçleri olarak iki ana grup altında toplar ve Mackinder’in jeopolitik kuramına tekabül eden deniz güçleri ile kara güçleri arasındaki mücadelenin tarih yapıcı rolüne işaret eder. Buna göre Rusya tam manasıyla bir kara gücü, kalpgahı kontrol eden bir aktördür. Soğuk Savaş döneminde de Sovyetler Birliği böyle bir güçtü. Bu bakımdan Sovyetler Birliği ve Rusya aynı jeopolitik kaderi paylaşmaktadır. Bu gerçek her iki gücün de dış politika davranışlarının birbirine benzemesine neden olmaktadır. Demek ki Sovyet dış politikasını anlamak çağcıl Rus dış politikasını anlamanın önemli bir koşuludur.
Soğuk Savaş döneminden bu yana deniz gücü olan ABD ile kara gücü olan Sovyetler ve onun varisi olan şimdiki Rusya arasında bir jeopolitik rekabet olduğu varsayımı, Avrasyacılık stratejisine göre bir Rus dış politikası davranışı bakımından bir sabitedir. ABD ise bu teorinin deniz gücü, yani ötekisidir. Bu Rus algısına göre, NATO tüm üyeleri ile birlikte ABD’nin menfaatleri doğrultusunda hareket eden bir askeri örgüttür. NATO’nun genişlemesi sürekli olarak Rusya’nın aleyhine bir biçimde gerçekleşmekte, adeta tam manasıyla Rusya NATO yani ABD tarafından temsil edilen deniz gücü (Atlantikçi güç) tarafından çevrelenmektedir. Bu bakımdan Avrasyacı ideoloji Rusya’nın en başta gelen önceliğinin bu çevrelemeye set çekmek, sonra da onu bir yerinden kırmaktır.
Soğuk Savaş döneminde ABD daha çok kıyı bölgeleri kontrol altında tutarken, Sovyetler Birliği ise daha çok kıtasal bölgeler üzerinde hâkimiyet ya da denetim sahibi durumdaydı. Soğuk Savaş’tan sonra ise Sovyetler Birliği yıkılmış, 15 eski Sovyet cumhuriyet bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Her ne kadar Rusya bu 15 devlet içinde eski Sovyetler Birliği’nin tek mirasçısı da olsa, sahip olduğu kara ülkesi önemli oranda küçülmüş, başka bir ifadeyle kontrolünde tuttuğu kalpgah görecelileşmiştir. Özellikle eski Sovyet toprağı olan Baltık bölgesi (Estonya, Litvanya ve Letonya) önce Avrupa Birliği’ne katılmış, sonrasında ise NATO üyesi olmuştur. Keza daha önce Varşova Paktı üyesi olarak Sovyet denetim ve etki sahası olan doğu Avrupa ülkeleri de Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya üye olmuşlardır. NATO bu dönemde Soğuk Savaş’ın bittiği tezini işlemesine rağmen genişlemesini Rusya’yı çevreleyecek bir strateji izleyerek sürdürmüştür. En azından Avrasyacılık ideolojisi bunu bu şekilde okumaktadır.
Aynı değerlendirme bugünkü Rusya yönetimince de benzer şekilde yapılmaktadır. Rusya devlet başkanı Putin’e göre Sovyetler Birliği’nin dağılması bir trajedi, “geçen yüzyılın en büyük jeopolitik felaketidir”. Putin’in Sovyetler Birliğinin dağılmasından kast ettiği rejimin sona erişi değil, 15 eski Sovyet cumhuriyetinin varlıklarını müstakil devletler olarak sürdürmelerine yok açan siyasi gelişmelerdir. Kısacası Putin, toprak bütünlüğünün yitirilmesini jeopolitik bir olumsuzluk olarak değerlendirmektedir. Bu değerlendirme, Avrasyacı ideolojinin varsayımlarıyla bire bir örtüşmektedir.
Putin de Avrasyacı jeopolitiğe uygun olarak ABD’nin dominant olduğu NATO yapısının Rus sınırlarına dayanmasını çok olumsuz bir gelişme, bir tehdit, bir güvenlik zafiyeti olarak görmektedir. Avrasyacılık jeopolitiğinde Atlantikçi (yani ABD ve NATO birlikte) kanat günümüz Rusya karar alıcıları tarafından da öteki olarak algılanmaktadır. Yine bu jeopolitik çerçevesinde ağır basan reel politik Soğuk Savaş’ın ideolojik manada sona erdiğini kabul etmekle beraber, Soğuk Savaş’ın özünü, yani esasını oluşturan jeopolitik sebeplerin hala varlığını devam ettirdiğini tespit etmekte, dolayısıyla fiili güç mücadelesi bakımından Soğuk Savaş jeopolitiğinin hiç değişmediği pozisyonunu benimsemektedir. Bu durumda Soğuk Savaş’ın tek taraflı olarak (sadece ABD ve müttefikleri açısından) bitmiş kabul edildiğini ileri sürmek yanlış olmaz. Zaten özellikle Kırım’ın Rusya tarafından işgal ve ilhak edilmesi ve son Suriye politikaları, ABD ve Batılı birçok yazarın da giderek bu jeopolitik güç mücadelesinin varlığını görmeye başlaması, hatta NATO içerisinde bu konunun giderek önem kazanma yöneliminde olması durumunu beraberinde getirmiştir.
Günümüzde Avrasyacı ideoloji jeopolitik anlayış tarafından belirlendiği ortada olan Rus dış politika davranışı ve özellikle Rus bölgesel politikaları, halen ABD ve NATO’yu (Avrasyacı terminolojiyle Atlantikçileri) öteki olarak, dahası bertaraf edilmesi zorunlu bir tehdit olarak algılamaktadır. 15 Temmuz esnasında Ankara’da bulunan Alexandr Dugin bu bağlamda Sovyetler Birliği’nin çöküşünün (teritoryal bütünlüğünü koruyamaması anlamında) göreceli olarak jeopolitik dengenin Atlantikçiler lehine bozulduğunu ileri sürmekte, ancak bu durumun karşılıksız kalmayacağına işaret etmekte, deniz gücü tarafından yapılacak etkiye kara gücü tarafından tepkinin gecikmeyeceğini vurgulamaktadır.
Kara gücü Rusya’nın Atlantikçi kanatta açacağı gedik Türkiye! Rusya bunu hayati bir mesele olarak – devlet politikasının da üstünde bir stratejik mihenk babında – değerlendiriyor! Bu konuya ne kadar önem versek azdır. Türkiye’deki Erdoğan vitrinindeki şer ittifakını bir arada tutan tutkal Rus etkisidir. Bir sonraki yazımda bu konuyu genişletmeye devam edeceğim.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.5.2019 [TR724]
Aslında hiçbir şey yeni başlamış bir oyuna işaret etmiyor. Başlangıç ve 15 Temmuz 2016, ne de 1945’ten sonra Sovyetler’in semirip Türkiye’yi yutmak istemesi! Hikâye bundan daha eski. Çarlık Rusya’sı ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki çıkarların çatıştığı on altıncı asra kadar uzanıyor. Rusya aleyhine genişleyen Osmanlı, sonrasında Rusya genişlemesiyle varlık krizine giriyor. Rusya ve Osmanlı’yı anlamadan bugünkü durumu anlamak da imkânsızdır. Buna bir tutam da uluslararası ilişkiler tarihi ve kuramı ekelim. Üzerine birkaç tutam da jeopolitik ve askeri strateji eklediniz mi? İşte size Rusya üzerinden Türkiye’yi anlamak için gerekli koşullar sağlandı! Haydi başlayalım o halde.
Rusya’nın 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çözülmesini müteakip olarak içine düştüğü açmaz, Batı’da iki şekilde okundu. Bunlardan birincisi artık komünizmin tüm dünyada etkisini yitirdiğinden hareket eden ve Batı tipi demokrasilerin siyasi sistem olarak ve kapitalist piyasa ekonomisinin ekonomik düzen olarak küresel bir yayılma göstereceğini ileri süren ve Francis Fukuyama tarafından ortaya konulan görüştü. Bu yaklaşıma göre, Rusya karar alıcıları artık Batı ile beraber hareket etmeli ve Sovyet siyasi ve ekonomik mirasını tamamıyla reddetmeliydiler. Rus liberaller bu görüşü oldukça benimsediler, fakat Rus seçmeni onların yaklaşımına fazla rağbet göstermedi. Sonuçta bu neo-liberal ve Batıcı görüş, dünyada nasıl genel geçer bir yaklaşım olamadıysa, Rusya’da da aynı şekilde tutunamadı. İkinci yaklaşım ise Profesör Alexandr Dugin tarafından formüle edilen ve yukarıda özetlenen liberal yaklaşıma karşı çıkan “yerli ve milli” Avrasyacılık ideolojisiydi. Gelenekselci muhafazakârlar ve Komünistlerin de benimsedikleri bu yaklaşım giderek Rusya’da hâkim ve başat dünya görüşü haline geldi. Bunda Soğuk Savaş sonrası ilk Rus lider olan Boris Yeltsin’in başarısızlığı ve Batı karşısındaki “teslimiyetçi” tutumu rol oynamıştır demek yanlış olmaz.
Artık Avrasyacılık rakiplerini geçersiz kılmıştı. Ruslar özlerine dönmek istiyorlardı. Coğrafi aidiyetlerinin gereği, büyük kalmak istiyorlarsa demokrasi ve genel geçer uluslararası hukuk dışında bir yolu dünyaya dayatmaları gerekecekti. Bunun yolu Çarlık Rusya’sı ve SSCB gibi Batı’ya kafa tutarak, başat bir bölgesel – hatta küresel – güç merkezi olmaktı. Başka yolu yoktu!
Rus Avrasyacılığı jeopolitiğin devletlerin takip ettikleri dış siyaset bakımından birincil manada başat olduğunu ileri sürer. Buna göre Rus devletleri arasında tarihsel bir lineer (düz çizgisel) bağ vardır. Rus İmparatorluğu (Rus Çarlığı) ve Sovyetler Birliği her ne kadar devlet yönetimleri bakımından birbirinin ötekisi de olsalar, jeopolitik olarak aynı koşullara sahiplerdi ve aynı jeopolitik gereklilikler üzerine bina edilmiş bir strateji ile hareket etmekteydiler.
Rusya tarihin her döneminde Avrasyalı bir aktör olmuştu. Bugünkü Rusya (Rusya Federasyonu) için de bu geçerlidir. Bugünkü Rusya’nın sınırları Avrupa’nın doğusundan Japon Denizi’ne, Kuzey Buz Denizi’nden Orta Asya hattına kadar uzanmaktadır. Rusya bu nedenle sadece Avrupalı ya da sadece Asyalı bir aktör olarak hareket edemez. Jeopolitik bakımdan Rusya’nın sahip olduğu topraklar, Rus devletinin jeopolitik kaderini belirlemektedir. Rus Avrasyacılığı bu durumun Rus dış politikasının mihenk taşını oluşturduğunu ileri sürmektedir. Bu jeopolitiğin başta gelen özelliği Rusya’nın karasal bir güç olduğudur.
Geleneksel jeopolitik teorisyenler – başta Mackinder, Haushofer ve Spykman olmak üzere – dünya adasının (Avrasya) kalpgahı (heartland) doğu Avrupa, Sibirya ve Orta Asya’yı kapsayan topraklar da dâhil olmak üzere kontrolünü sağlayan güçlü bir devletin dünyada belirleyici en büyük güç olacağını öne sürer. Bu topraklar bugünkü Rusya, Ukrayna, Orta Asya cumhuriyetleri ve Kafkasya’nın özellikle kuzey bölümlerini kapsamaktadır. Bu teorik konsept Mahan’ın denizleri kontrol edecek bir gücün küresel olarak da kontrolü sağlayacağını varsayan deniz hakimiyet teorisinin eleştirisiydi. Elbette Mahan’ın kastettiği güç İngiliz İmparatorluğu’ydu. Rus Avrasyacılık stratejisinin yukarıda özetlenen klasik jeopolitik teorilerden bağımsız olduğu söylenemez. Rus Avrasyacılığı da dünya güçlerini jeopolitik konumlarına göre kasa güçleri ve deniz güçleri olarak iki ana grup altında toplar ve Mackinder’in jeopolitik kuramına tekabül eden deniz güçleri ile kara güçleri arasındaki mücadelenin tarih yapıcı rolüne işaret eder. Buna göre Rusya tam manasıyla bir kara gücü, kalpgahı kontrol eden bir aktördür. Soğuk Savaş döneminde de Sovyetler Birliği böyle bir güçtü. Bu bakımdan Sovyetler Birliği ve Rusya aynı jeopolitik kaderi paylaşmaktadır. Bu gerçek her iki gücün de dış politika davranışlarının birbirine benzemesine neden olmaktadır. Demek ki Sovyet dış politikasını anlamak çağcıl Rus dış politikasını anlamanın önemli bir koşuludur.
Soğuk Savaş döneminden bu yana deniz gücü olan ABD ile kara gücü olan Sovyetler ve onun varisi olan şimdiki Rusya arasında bir jeopolitik rekabet olduğu varsayımı, Avrasyacılık stratejisine göre bir Rus dış politikası davranışı bakımından bir sabitedir. ABD ise bu teorinin deniz gücü, yani ötekisidir. Bu Rus algısına göre, NATO tüm üyeleri ile birlikte ABD’nin menfaatleri doğrultusunda hareket eden bir askeri örgüttür. NATO’nun genişlemesi sürekli olarak Rusya’nın aleyhine bir biçimde gerçekleşmekte, adeta tam manasıyla Rusya NATO yani ABD tarafından temsil edilen deniz gücü (Atlantikçi güç) tarafından çevrelenmektedir. Bu bakımdan Avrasyacı ideoloji Rusya’nın en başta gelen önceliğinin bu çevrelemeye set çekmek, sonra da onu bir yerinden kırmaktır.
Soğuk Savaş döneminde ABD daha çok kıyı bölgeleri kontrol altında tutarken, Sovyetler Birliği ise daha çok kıtasal bölgeler üzerinde hâkimiyet ya da denetim sahibi durumdaydı. Soğuk Savaş’tan sonra ise Sovyetler Birliği yıkılmış, 15 eski Sovyet cumhuriyet bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Her ne kadar Rusya bu 15 devlet içinde eski Sovyetler Birliği’nin tek mirasçısı da olsa, sahip olduğu kara ülkesi önemli oranda küçülmüş, başka bir ifadeyle kontrolünde tuttuğu kalpgah görecelileşmiştir. Özellikle eski Sovyet toprağı olan Baltık bölgesi (Estonya, Litvanya ve Letonya) önce Avrupa Birliği’ne katılmış, sonrasında ise NATO üyesi olmuştur. Keza daha önce Varşova Paktı üyesi olarak Sovyet denetim ve etki sahası olan doğu Avrupa ülkeleri de Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya üye olmuşlardır. NATO bu dönemde Soğuk Savaş’ın bittiği tezini işlemesine rağmen genişlemesini Rusya’yı çevreleyecek bir strateji izleyerek sürdürmüştür. En azından Avrasyacılık ideolojisi bunu bu şekilde okumaktadır.
Aynı değerlendirme bugünkü Rusya yönetimince de benzer şekilde yapılmaktadır. Rusya devlet başkanı Putin’e göre Sovyetler Birliği’nin dağılması bir trajedi, “geçen yüzyılın en büyük jeopolitik felaketidir”. Putin’in Sovyetler Birliğinin dağılmasından kast ettiği rejimin sona erişi değil, 15 eski Sovyet cumhuriyetinin varlıklarını müstakil devletler olarak sürdürmelerine yok açan siyasi gelişmelerdir. Kısacası Putin, toprak bütünlüğünün yitirilmesini jeopolitik bir olumsuzluk olarak değerlendirmektedir. Bu değerlendirme, Avrasyacı ideolojinin varsayımlarıyla bire bir örtüşmektedir.
Putin de Avrasyacı jeopolitiğe uygun olarak ABD’nin dominant olduğu NATO yapısının Rus sınırlarına dayanmasını çok olumsuz bir gelişme, bir tehdit, bir güvenlik zafiyeti olarak görmektedir. Avrasyacılık jeopolitiğinde Atlantikçi (yani ABD ve NATO birlikte) kanat günümüz Rusya karar alıcıları tarafından da öteki olarak algılanmaktadır. Yine bu jeopolitik çerçevesinde ağır basan reel politik Soğuk Savaş’ın ideolojik manada sona erdiğini kabul etmekle beraber, Soğuk Savaş’ın özünü, yani esasını oluşturan jeopolitik sebeplerin hala varlığını devam ettirdiğini tespit etmekte, dolayısıyla fiili güç mücadelesi bakımından Soğuk Savaş jeopolitiğinin hiç değişmediği pozisyonunu benimsemektedir. Bu durumda Soğuk Savaş’ın tek taraflı olarak (sadece ABD ve müttefikleri açısından) bitmiş kabul edildiğini ileri sürmek yanlış olmaz. Zaten özellikle Kırım’ın Rusya tarafından işgal ve ilhak edilmesi ve son Suriye politikaları, ABD ve Batılı birçok yazarın da giderek bu jeopolitik güç mücadelesinin varlığını görmeye başlaması, hatta NATO içerisinde bu konunun giderek önem kazanma yöneliminde olması durumunu beraberinde getirmiştir.
Günümüzde Avrasyacı ideoloji jeopolitik anlayış tarafından belirlendiği ortada olan Rus dış politika davranışı ve özellikle Rus bölgesel politikaları, halen ABD ve NATO’yu (Avrasyacı terminolojiyle Atlantikçileri) öteki olarak, dahası bertaraf edilmesi zorunlu bir tehdit olarak algılamaktadır. 15 Temmuz esnasında Ankara’da bulunan Alexandr Dugin bu bağlamda Sovyetler Birliği’nin çöküşünün (teritoryal bütünlüğünü koruyamaması anlamında) göreceli olarak jeopolitik dengenin Atlantikçiler lehine bozulduğunu ileri sürmekte, ancak bu durumun karşılıksız kalmayacağına işaret etmekte, deniz gücü tarafından yapılacak etkiye kara gücü tarafından tepkinin gecikmeyeceğini vurgulamaktadır.
Kara gücü Rusya’nın Atlantikçi kanatta açacağı gedik Türkiye! Rusya bunu hayati bir mesele olarak – devlet politikasının da üstünde bir stratejik mihenk babında – değerlendiriyor! Bu konuya ne kadar önem versek azdır. Türkiye’deki Erdoğan vitrinindeki şer ittifakını bir arada tutan tutkal Rus etkisidir. Bir sonraki yazımda bu konuyu genişletmeye devam edeceğim.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Saray ahalisi o arabaya binecek mi? [Semih Ardıç]
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Türkiye’yi içine düşürdüğü “vasatlık” çukurunda yenilikten, tarihin akışını değiştirecek icattan ya da insanın huzur ve saadetine hizmet edecek istikrarlı bir kalkınmadan bahsedilemez.
Zira bilginin, bilgeliğin, münevverin, ehl-i ilmin ve emeğin zerre kadar kıymeti yok. Köşeyi dönmek üzere kurulmuş düzen.
AKP’NİN İKTİDARDA KALMA SIRRI: CEHALET
Hazırda ne varsa tüketip atıkları çoğaltmaktan başka marifeti olmayan insan prototipi her hanede neşvü nema buldu.
Eğitim seviyesi yükseldikçe alınan oy azalıyor. AKP’nin iktidarda kalma iksirinin en büyük sırrı cehalet.
Hem organize ve kendi kopyasını süratle çoğaltabilen bir cehalet. Eğitim sistemi, müfredat ve akademinin gelenekleri iki senede bir ters yüz ediliyor.
Bir memleketin en kıymetli varlığı kabul edilen entelektüel sermayesi paçavra gibi kenara atılıyor, hatta üzerinde tepiniliyor.
ORGANİZE CEHALETİN KİLOMETRE TAŞLARI
7 bine yakın doçent ve profesör Kanun Hükmünde Kararname (KHK) denilen hükûmet fermanları ile diri diri mezara gömüldü.
Hak ve adalete susamış 240 bin iyi yetişmiş genç bavulunu alıp başka diyarlara göç etmek mecburiyetinde bırakıldı.
Hayırsever işinsanlarının kurduğu 20’ye yakın üniversitenin, bine yakın okulun kapısına yurtları ile birlikte asma kilit vuruldu.
Darbe bahanesiyle 50 bine yakın öğretmenin diploması yırtılıp atıldı.
200’e yakın gazete, dergi, haber ajansı, internet sitesi, radyo ve televizyon kapatıldı.
Dünyanın en büyük kütüphanesi ve bilgi kaynağı Wikipedia, Çin ve Kuzey Kore’nin akabinde sadecede Türkiye’de tamamen yasaklandı.
MİLLÎ MATEM İÇİN DAHA NEYİ BEKLİYORSUNUZ?
Bütün bunlar ve daha sayamadığım nice başlıkta bilgi ve bilgelik hor görülüyorsa “millî matem” ilan etmek için başka hangi felaketi bekler ki.
Bir memleket namına bundan daha büyük felaket mi olur?
Bütün bu bilgi vandallığı sebepsiz değil. Hepsi aynı merkezde, Saray’da tasavvur ediliyor, akabinde tedricen tatbik olunuyor.
Organize cehaletin etrafına devasa surlar inşâ edilmeli ki AKP’nin kurduğu yalan, talan ve rüşvet imparatorluğu çökmesin!
YERLİ ARABA MEGAFONU VARANK’TA
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), 210 üniversite hâlihazırda organize cehaletin fakülteleri gibi misyon eda ediyor.
İçi boş hamasetle milyonlar aldatılıyor, geriye gidişin fark edilmemesi için her gün yeni bir oyalama malzemesi iktidar tarafından tedavüle sürülüyor.
Oyalama malzemesinin ambalajı ise “yerli ve millî”. Seçim arefesinde zirveye çıkan hayal tacirliğinde bu sefer Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank tezgâhta.
Tezgâhın kurulduğu tarih manidar: Cümle âlem şahit ki 31 Mart’ta kaybettikleri İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğunu zorbalıkla geri almaya çalışıyorlar.
BU SEFER 23 HAZİRAN İÇİN KULLANILACAK
Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) 250 sayfalık kararında iptali meşru kılacak tek ihlal tespiti yok.
Ekrem İmamoğlu’nun elinden alınan mazbatayı kendi adayları Binali Yıldırım’a hülle ile vermek için bütün bu telaş.
23 Haziran’a kadar yalan ve iftira borsasında işlem hacmi rekoru kırılacak.
Hayal tacirliğinde megafon Bakan Varank’ın eline tutuşturuldu. Saray’ın hazırladığı nöbet çizelgesinde sıra Varank’a gelmiş olmalı.
Varank, 7 Haziran 2015 Milletvekilliği Seçimi’nden evvel 47 milyon euro (bugünkü kur üzerinden 323 milyon TL) ödeyerek İsveç’ten getirdikleri 3 damalı SAAB modelinin bile sahip çıkamamış bir bakanlığın “yerli ve millî” elektrikli otomobil imal edeceğinden dem vuruyor.
BATARYA İTHAL İSE GERİYE NE KALDI Kİ!
Henüz tesisin nerede inşâ edileceği bile belli değil. 10 senedir “yerli araba” yalanı ile seçim kazanan bir iktidar yalanda kendini aştı.
Mevzudan biraz anlayan herkesin malumudur ki elektrikli otomobilde “pil (batarya)” en büyük maliyettir.
Bataryayı halletmeden yerli otomobilden bahsedemezsiniz. Türkiye batarya imal etmediğine göre…
Mercedes, Volkswagen ve BMW gibi Alman otomotiv devleri bile batarya bahis mevzuu olduğunda Çin, Güney Kore veya Japonya’ya bağımlı.
TESLA BİLE BATARYA İLE UĞRAŞIYOR
Elon Musk, Tesla’da batarya maliyetini aşağı çekmeye ve menzili uzatmaya matuf araştırma geliştirme faaliyetine milyar dolarlar harcıyor.
Elektrikli taşıtlarda çığır açan Tesla’nın bile hızını kesen “batarya” bahsinde hangi yerli ve millî çözümü bulduklarını açıklamadığı müddetçe Varank da seleflerinin yalanlarını, vasatlığını çoğaltan bir bakan olarak kalacak.
Batarya Güney Kore ya da Çin’den alınacak. Geriye ne kalacak? Sıfırdan bir otomobil markası çıkarmak için 10 milyar doları gözden çıkarmanın şart.
Otomotiv endüstrisinde dinamikler hızla değişiyor. Asırlık şirketlerin bile mevcut kapasitelerinin yüzde 30’u atıl vaziyette.
Ezcümle karoser imalatı ile dört başı mamur araba markası çıkarmak arasındaki 1.001 farkı bilmekten aciz bir iktidar için “yerli araba” halkı bir süre daha oyalayacağı oyuncaktır, o kadar.
SARAY YERLİ ELEKTRİKLİYE BİNECEK Mİ?
Madem yerli ve millilikte meydan kimselere kaptırılmıyor.
Mercedes, AUDI, Volkswagen ve BMW marka Alman arabalarının en lüks modellerinden yazlık-kışlık koleksiyonu yapan Saray ahalisi ne düşünüyor?
Acaba bataryası Uzakdoğu’dan getirilecek yerli elektrikli otomobile Saray ahalisi binecek mi?
Varank’ın deyişi ile yerli elektrikli arabanın prototipini 2019’un sonunda görecekmişiz. 10 senedir bekleyen halk üç-beş ay daha beklemiş çok mu?
Bu sayede makam arabalarına her sene bütçeden harcanan 1,5 milyar TL de 2020 senesinden itibaren tasarruf edilecektir.
Elde edilen hâsıla halka iade edilecektir. Öyle değil mi?
Tekrar soralım: Saray ahalisi Alman Mercedes’ten inip yerli elektrikliye binecek mi?
[Semih Ardıç] 27.5.2019 [TR724]
Zira bilginin, bilgeliğin, münevverin, ehl-i ilmin ve emeğin zerre kadar kıymeti yok. Köşeyi dönmek üzere kurulmuş düzen.
AKP’NİN İKTİDARDA KALMA SIRRI: CEHALET
Hazırda ne varsa tüketip atıkları çoğaltmaktan başka marifeti olmayan insan prototipi her hanede neşvü nema buldu.
Eğitim seviyesi yükseldikçe alınan oy azalıyor. AKP’nin iktidarda kalma iksirinin en büyük sırrı cehalet.
Hem organize ve kendi kopyasını süratle çoğaltabilen bir cehalet. Eğitim sistemi, müfredat ve akademinin gelenekleri iki senede bir ters yüz ediliyor.
Bir memleketin en kıymetli varlığı kabul edilen entelektüel sermayesi paçavra gibi kenara atılıyor, hatta üzerinde tepiniliyor.
ORGANİZE CEHALETİN KİLOMETRE TAŞLARI
7 bine yakın doçent ve profesör Kanun Hükmünde Kararname (KHK) denilen hükûmet fermanları ile diri diri mezara gömüldü.
Hak ve adalete susamış 240 bin iyi yetişmiş genç bavulunu alıp başka diyarlara göç etmek mecburiyetinde bırakıldı.
Hayırsever işinsanlarının kurduğu 20’ye yakın üniversitenin, bine yakın okulun kapısına yurtları ile birlikte asma kilit vuruldu.
Darbe bahanesiyle 50 bine yakın öğretmenin diploması yırtılıp atıldı.
200’e yakın gazete, dergi, haber ajansı, internet sitesi, radyo ve televizyon kapatıldı.
Dünyanın en büyük kütüphanesi ve bilgi kaynağı Wikipedia, Çin ve Kuzey Kore’nin akabinde sadecede Türkiye’de tamamen yasaklandı.
MİLLÎ MATEM İÇİN DAHA NEYİ BEKLİYORSUNUZ?
Bütün bunlar ve daha sayamadığım nice başlıkta bilgi ve bilgelik hor görülüyorsa “millî matem” ilan etmek için başka hangi felaketi bekler ki.
Bir memleket namına bundan daha büyük felaket mi olur?
Bütün bu bilgi vandallığı sebepsiz değil. Hepsi aynı merkezde, Saray’da tasavvur ediliyor, akabinde tedricen tatbik olunuyor.
Organize cehaletin etrafına devasa surlar inşâ edilmeli ki AKP’nin kurduğu yalan, talan ve rüşvet imparatorluğu çökmesin!
YERLİ ARABA MEGAFONU VARANK’TA
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), 210 üniversite hâlihazırda organize cehaletin fakülteleri gibi misyon eda ediyor.
İçi boş hamasetle milyonlar aldatılıyor, geriye gidişin fark edilmemesi için her gün yeni bir oyalama malzemesi iktidar tarafından tedavüle sürülüyor.
Oyalama malzemesinin ambalajı ise “yerli ve millî”. Seçim arefesinde zirveye çıkan hayal tacirliğinde bu sefer Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank tezgâhta.
Tezgâhın kurulduğu tarih manidar: Cümle âlem şahit ki 31 Mart’ta kaybettikleri İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğunu zorbalıkla geri almaya çalışıyorlar.
BU SEFER 23 HAZİRAN İÇİN KULLANILACAK
Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) 250 sayfalık kararında iptali meşru kılacak tek ihlal tespiti yok.
Ekrem İmamoğlu’nun elinden alınan mazbatayı kendi adayları Binali Yıldırım’a hülle ile vermek için bütün bu telaş.
23 Haziran’a kadar yalan ve iftira borsasında işlem hacmi rekoru kırılacak.
Hayal tacirliğinde megafon Bakan Varank’ın eline tutuşturuldu. Saray’ın hazırladığı nöbet çizelgesinde sıra Varank’a gelmiş olmalı.
Varank, 7 Haziran 2015 Milletvekilliği Seçimi’nden evvel 47 milyon euro (bugünkü kur üzerinden 323 milyon TL) ödeyerek İsveç’ten getirdikleri 3 damalı SAAB modelinin bile sahip çıkamamış bir bakanlığın “yerli ve millî” elektrikli otomobil imal edeceğinden dem vuruyor.
BATARYA İTHAL İSE GERİYE NE KALDI Kİ!
Henüz tesisin nerede inşâ edileceği bile belli değil. 10 senedir “yerli araba” yalanı ile seçim kazanan bir iktidar yalanda kendini aştı.
Mevzudan biraz anlayan herkesin malumudur ki elektrikli otomobilde “pil (batarya)” en büyük maliyettir.
Bataryayı halletmeden yerli otomobilden bahsedemezsiniz. Türkiye batarya imal etmediğine göre…
Mercedes, Volkswagen ve BMW gibi Alman otomotiv devleri bile batarya bahis mevzuu olduğunda Çin, Güney Kore veya Japonya’ya bağımlı.
TESLA BİLE BATARYA İLE UĞRAŞIYOR
Elon Musk, Tesla’da batarya maliyetini aşağı çekmeye ve menzili uzatmaya matuf araştırma geliştirme faaliyetine milyar dolarlar harcıyor.
Elektrikli taşıtlarda çığır açan Tesla’nın bile hızını kesen “batarya” bahsinde hangi yerli ve millî çözümü bulduklarını açıklamadığı müddetçe Varank da seleflerinin yalanlarını, vasatlığını çoğaltan bir bakan olarak kalacak.
Batarya Güney Kore ya da Çin’den alınacak. Geriye ne kalacak? Sıfırdan bir otomobil markası çıkarmak için 10 milyar doları gözden çıkarmanın şart.
Otomotiv endüstrisinde dinamikler hızla değişiyor. Asırlık şirketlerin bile mevcut kapasitelerinin yüzde 30’u atıl vaziyette.
Ezcümle karoser imalatı ile dört başı mamur araba markası çıkarmak arasındaki 1.001 farkı bilmekten aciz bir iktidar için “yerli araba” halkı bir süre daha oyalayacağı oyuncaktır, o kadar.
SARAY YERLİ ELEKTRİKLİYE BİNECEK Mİ?
Madem yerli ve millilikte meydan kimselere kaptırılmıyor.
Mercedes, AUDI, Volkswagen ve BMW marka Alman arabalarının en lüks modellerinden yazlık-kışlık koleksiyonu yapan Saray ahalisi ne düşünüyor?
Acaba bataryası Uzakdoğu’dan getirilecek yerli elektrikli otomobile Saray ahalisi binecek mi?
Varank’ın deyişi ile yerli elektrikli arabanın prototipini 2019’un sonunda görecekmişiz. 10 senedir bekleyen halk üç-beş ay daha beklemiş çok mu?
Bu sayede makam arabalarına her sene bütçeden harcanan 1,5 milyar TL de 2020 senesinden itibaren tasarruf edilecektir.
Elde edilen hâsıla halka iade edilecektir. Öyle değil mi?
Tekrar soralım: Saray ahalisi Alman Mercedes’ten inip yerli elektrikliye binecek mi?
[Semih Ardıç] 27.5.2019 [TR724]
Devrimini satan bilge: Recep Akdağ [Bülent Korucu]
Sağlıkta Dönüşüm projesi tam bir devrim olmayabilir. Eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın bilge olduğu konusunda da ısrarcı değilim. Fakat kangrene dönmüş sağlık sistemimize atılan cesurca bir neşterdi o proje. AKP’nin ilk dönemlerinde, demokratikleşme açılımıyla birlikte taşıyıcı kolonlardan olmuştu. Sağlık sistemi öylesine berbat haldeydi ki en küçük iyileşme büyük devrim muamelesi görüyordu. Sağlık sisteminin tek çatı altında toplanması, sigorta hastanesi-devlet hastanesi ayrımının kaldırılması ve bütçeden alınan payın büyümesi göze çarpan doğrulardı. Vatandaşın sigorta kapsamındaki ilacını saatlerce kuyruk beklemeden eczanelerden alabilmesi önemli bir konfordu. Daha iyi şartlarda işini yapmak ve biraz daha iyi kazanmak sektör çalışanlarını mutlu etti, motivasyonlarını artırdı. Devlet hastanelerinde çalışan doktorların akademik kariyer sorunları çözüldü. Yoğun hasta bakmaktan ders çalışamayan, üstüne de prosedür engelini aşamadığı için doçent ve profesör gibi ünvanları alamayan hekimlerin önü açıldı. Sigara ile mücadelede ‘dumansız hava sahası’ dünyaya örnek olabilecek bir kampanyaydı.
Recep Akdağ’ın iki büyük handikapı vardı: birincisi Recep Tayyip Erdoğan, ikincisi ise doğrularından kolay vazgeçebilmesi. Birincisi zaten bütün ülkenin sorunu ve o konuda söze gerek yok. İkincisi ise bize Erdoğan diktasının kurulmasında yol açıcı, zemin hazırlayıcı psikolojileri analiz etme imkanı sunuyor. Akdağ, bakanlıkta biraz daha fazla kalabilme adına mesleki doğrularından ve kişiliğinden tavizler verdi. En sonunda el birliği ile sağlıkta dönüşüm projesini yediler.
Sektördeki sol ideolojik yapılanma, AKP’nin hem şansı hem de talihsizliği idi. Halktan kopuk ve ideoloji odaklı meslek örgütlerini yok sayması icraatı kolaylaştırdı ama bir sivil denetim fırsatını yok etti. Sırf AKP başarısız olsun diye tıp fakültelerine kontenjan vermeyen Yüksek Öğrenim Kurulu’nu içten içe alkışlayan zihniyeti minder dışına atmak zor olmadı. Ancak Erdoğan hep daha fazlasını istedi. O ideolojik klik dışındaki insanların uyarılarına da kapalıydı. Tıpkı diğer konularda olduğu gibi. Partide siyaset yapan doktorlar da seslerini çıkaramıyordu. Erdoğan ‘başarılı’ bir psikolojik harekat ile herkesi susturdu. ‘Doktor efendi, sen önce o elini vatandaşın cebinden çek.’ Cümlesini Erdoğan neredeyse her konuşmasında tekrar ediyordu. Haklı haksız her eleştiri ‘rantı kesilen doktor hazımsızlığı’ yaftasıyla sonuçsuz bırakılıyordu. Recep Akdağ ilk büyük kaybını burada yaşadı. Meslektaşlarına vurulan ‘hırsız’ damgasına itiraz etmedi. İşine geliyordu, herkesin susturulması.
Akdağ, mesleğinden ve şahsiyetinden ikinci büyük tavizi domuz gribi aşısı tartışmasında verdi. Türkiye’de yüze yakın insanın hayatını kaybettiği salgın sırasında yüzbinlerce doz aşı ithal edildi. Yaklaşık 300 bin kişi aşılandı. Bakanlığın hedefi istisnasız bütün halkı aşılamaktı. Erdoğan, Meclis grup konuşmasında “Bakanımla aynı düşüncede değilim. Aşı olmak zorunda değiliz’ şeklinde konuşunca ortalık buz kesti. Akdağ’ın tevilleri işe yaramadı ve Erdoğan daha ileri gitti ve “Ben de ailemden kimse de bu aşıyı olmayacak’ dedi. Başbakanın endişe ettiği aşıya vatandaş hiç yakın olmazdı, nitekim sonuç fiyasko. Tıp profesörü bir sağlık bakanı, kendisine özgüveni olan bir insan, başka ülkede anında istifa ederdi. Böylesine önemsediği işin bir tekmeyle yıkılması bir yana, Erdoğan’ın tavrının çağrışımları sevimsizdi. ‘Acaba rant mı döndü? Başbakan böyle tepki verdiğine göre, aşı riskli demektir. Öyleyse Akdağ hangi motivasyonla girdi bu işe?’ Gibi onlarca soru işareti oluştu. Akdağ, bir şey olmamışcasına işine devam etti. Yıllar sonra yine Erdoğan tarafından onur kırıcı şekilde görevden alınana kadar kalkamadı koltuktan.
ERDOĞAN’IN TERCİHİ ÖZGÜVENSİZLER
Erdoğan, çevresinde kişilikli ve özgüvenli insan istemiyor. Söz konusu özelliklerin kırıntısını taşıyanı iyice tahkir ediyor; arınma tam sağlandıktan sonra yola devam ediliyor. Akdağ da aynen böyle oldu. Çevresinde kibirli olarak nitelenecek kadar özgüvenli bilinen biri Akdağ. Hatta başka cemaatleri dolaştıktan sonra Menzil’de karar kılmasını buna bağlayanlar var. Tanıyanlar ‘en kolay öne çıkabileceği yolu tercih etti’ değerlendirmesinde bulunuyor. Şu anda tarikattaki en önemli postlardan ‘halife’lik makamında oturuyor. (Tarikatlarda şeyhin, kendi adına müridleri terbiye ve irşad etme yetkisi verdiği mensuplarına halife deniliyor.) Herhalde irşat donanımından ziyade tarikatına yapacağı muhtemel katkılar sebebiyle koltuğa layık bulundu. Bakanlığın ambulans uçaklarının kuyruğuna gavsın kısaltması olan ‘gvs’ ibaresini yazmak ve bakanlıktaki kadrolaşmayı sürdürmek için mi bu kadar aşağılanmayı göze aldı bilemiyorum. Şurası kesin, yaptıkları kendisine de tarikatına da faydadan çok zarar veriyor. Kamusal alana yansıyanlar dışında kalanlar Menzil’in ve Akdağ’ın sorunu, biz kamuyu ilgilendiren kısma devam edelim.
Akdağ’ın sağlıkta dönüşüm projesi kısa sürede kamu kaynaklarını yutan bir hortuma dönüştü. Bütçede ayrılan pay artmasına rağmen hizmet kalitesi gittikçe düştü. Atılan geri adımlar, teşhis ve tedavide yanlışlar bulunduğunu gösteriyor. Projenin en başarılı alanının imaj ve oya tahvil olduğunu söyleyebiliriz. Pek çok geri adıma rağmen başlangıçtaki algı fazla değişmedi. AKP, kepçeyle verdiğini kaşıkla aldığı için halk kayıplarını fark etmekte geç kalıyor.
Sistemin en büyük handikapı istatistik ve para odaklı olması. X ameliyatı patladı, bütçede dikkat çekici pay almaya mı başladı? Kolayı var, hemen ödenen devlet payı düşürülerek doktorlar caydırılır! Tıbbi gereklilik miydi? Araştırmaya lüzum yok. 100 hasta bakan doktor da var 50 hasta bakan da. Niteliği değil niceliği öne çıkaran sistem ikisini eşitlemek için harekete geçiyor. Gelsin tahlil, tetkik ve görüntüleme talepleri… Hastaya ancak iki dakika ayırabilen doktor teşhis koyabilmek için istiyor bunları. Ayrıca işlem hacmi oluşuyor, hem kurum kazanıyor hem döner sermayeden doktor!
Birinci kademe sağlık hizmetlerinden ‘seçmen’ memnun. Seçmenin yüzde 80’i buna ihtiyaç duyduğu için siyasetçi memnun. Üçüncü kademe (ağır hastalıklar için) sağlık hizmeti vermesi gereken devlet ve üniversite hastaneleri imkân eksikliği ve vasıflı eleman kaybından dolayı dökülüyor.
15 Temmuz’dan sonra işler iyice sarpa sardı. Kanun Hükmünde Kararnamelerle binlerce akademisyen ve uzman işini kaybetti. Dışarıda doktorluk yapmak için bile devlete haraç ödemek zorunda. Yüzlerce hekim uyduruk suçlamalarla cezaevinde.
DOKTOR EFENDİ GİTTİ, MÜTEAHHİT BEY GELDİ
Doktor efendinin elini vatandaşın cebinden çekmek için yola çıktığını ileri sürenler, müteahhitlerin Hazine’ye dozerle girmesine zemin hazırladı. Akdağ’ın ülkeye en büyük zararı şehir hastahaneleri oldu. Mevcudu ıslah etmek ve ihtiyaca göre yeni yatırımlara yönelmek yerine her alandaki ‘büyük’ kompleksi sağlığı da rehin aldı. Astronomik bütçelerle yapılan konforlu dev hastanelere bir de ‘hasta garantisi’ veriliyor. Mezarlık yapsalar ‘ölü garantisi’ verecekler neredeyse…
Öylesine savruk ve düşünmeden yapıyorlar ki daha inşaatı bitmeden kapısına kilit vurulan binalar var. Gümüşhane Bağlarbaşı’nda inşaatı 2012 yılında başlayan ve 51 milyon liraya mal olan devlet hastanesi 2015 yılında tamamlandı. Hastane binasında ve zemininde çatlaklar oluştuğu gözlendi. Sağlık planlaması yapılmadığı yetmiyormuş gibi zemin etüdü ihmal edilen bina için yeni yatırım gerekiyor. Bu sadece bir örnek benzer skandallar biliniyor.
Dünya ilk derece sağlık hizmetini lokalleştirerek ve daha kolay ulaşılabilir hale getirerek çözüyor. Bizimkiler merkezileşerek ve dev binalar yaparak çözebileceğini öne sürüyor. Aile Hekimliği olumlu adımdı, onu da akim bıraktılar. İlaç yazma noterliğine dönüştü.
ŞEHİT BABASININ TESPİTİ
15 Temmuz’da şehit olan polis memuru İbrahim Yakup Sürücü’nün babasının Akdağ hakkındaki tespiti, aslında İslamcı camiayı çok iyi özetliyor. Erzurumlu şehidin cenaze törenine katılan Bakan, bir daha yüzlerine bakmayınca baba Ankara’ya gelir. Yurt dışında olduğu söylenerek şehit babası gönderilir ama bakan arka kapıdan çıkarken yakalanır. Şehit Babası şöyle konuşmuştu: “Yakup’tan sonra benim yaşamamım önemi yok. Ama insan bu kadar seviyesiz olmaz. İnsan oya, paraya satılmaz. Sen ne, bakanlığın ne. Hatta Recep Akdağ oğlumun cenazesinde benim elimi tutu. ‘İbrahim Abi o yüzüğü oraya takma sünnet değil’ dedi. Sünneti biliyorsun da, yalanı nasıl biliyorsun.”
Bir hastanede çalışan görme engelli taşeron işçi Nurullah Mehmetoğlu’nun “Asgari ücretle çalışıyoruz. Koşullarımızın düzeltilmesini istiyoruz” sözleri üzerine “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz. Para kazanıyorsun değil mi?” Demesi benzer bir psikolojinin ürünüydü.
Oğluna yaptığı muhteşem Kayı düğünü de Akdağ’ın geldiği noktayı işaretlemesi açısından önemliydi. Bedelli askerlik yapan bir genci eline kılıç kalkan verip yeniçeriler arasında yürütürseniz, düğün için han otağı kurarsanız haklı olarak eleştirilirsiniz. Hele de bu debdebe için belediye imkanları seferber ediliyorsa…
Şehit babasının yaptığı tespit yaşadığımız pek çok şeyi özetliyor; vatandaşın yüzüğü taktığın parmağı sorun ettiği kadar yalanı, kul hakkını ve hırsızlığı önemsemeyen bir kadro var karşımızda. İşimiz zannettiğimizden de zor.
[Bülent Korucu] 27.5.2019 [TR724]
Recep Akdağ’ın iki büyük handikapı vardı: birincisi Recep Tayyip Erdoğan, ikincisi ise doğrularından kolay vazgeçebilmesi. Birincisi zaten bütün ülkenin sorunu ve o konuda söze gerek yok. İkincisi ise bize Erdoğan diktasının kurulmasında yol açıcı, zemin hazırlayıcı psikolojileri analiz etme imkanı sunuyor. Akdağ, bakanlıkta biraz daha fazla kalabilme adına mesleki doğrularından ve kişiliğinden tavizler verdi. En sonunda el birliği ile sağlıkta dönüşüm projesini yediler.
Sektördeki sol ideolojik yapılanma, AKP’nin hem şansı hem de talihsizliği idi. Halktan kopuk ve ideoloji odaklı meslek örgütlerini yok sayması icraatı kolaylaştırdı ama bir sivil denetim fırsatını yok etti. Sırf AKP başarısız olsun diye tıp fakültelerine kontenjan vermeyen Yüksek Öğrenim Kurulu’nu içten içe alkışlayan zihniyeti minder dışına atmak zor olmadı. Ancak Erdoğan hep daha fazlasını istedi. O ideolojik klik dışındaki insanların uyarılarına da kapalıydı. Tıpkı diğer konularda olduğu gibi. Partide siyaset yapan doktorlar da seslerini çıkaramıyordu. Erdoğan ‘başarılı’ bir psikolojik harekat ile herkesi susturdu. ‘Doktor efendi, sen önce o elini vatandaşın cebinden çek.’ Cümlesini Erdoğan neredeyse her konuşmasında tekrar ediyordu. Haklı haksız her eleştiri ‘rantı kesilen doktor hazımsızlığı’ yaftasıyla sonuçsuz bırakılıyordu. Recep Akdağ ilk büyük kaybını burada yaşadı. Meslektaşlarına vurulan ‘hırsız’ damgasına itiraz etmedi. İşine geliyordu, herkesin susturulması.
Akdağ, mesleğinden ve şahsiyetinden ikinci büyük tavizi domuz gribi aşısı tartışmasında verdi. Türkiye’de yüze yakın insanın hayatını kaybettiği salgın sırasında yüzbinlerce doz aşı ithal edildi. Yaklaşık 300 bin kişi aşılandı. Bakanlığın hedefi istisnasız bütün halkı aşılamaktı. Erdoğan, Meclis grup konuşmasında “Bakanımla aynı düşüncede değilim. Aşı olmak zorunda değiliz’ şeklinde konuşunca ortalık buz kesti. Akdağ’ın tevilleri işe yaramadı ve Erdoğan daha ileri gitti ve “Ben de ailemden kimse de bu aşıyı olmayacak’ dedi. Başbakanın endişe ettiği aşıya vatandaş hiç yakın olmazdı, nitekim sonuç fiyasko. Tıp profesörü bir sağlık bakanı, kendisine özgüveni olan bir insan, başka ülkede anında istifa ederdi. Böylesine önemsediği işin bir tekmeyle yıkılması bir yana, Erdoğan’ın tavrının çağrışımları sevimsizdi. ‘Acaba rant mı döndü? Başbakan böyle tepki verdiğine göre, aşı riskli demektir. Öyleyse Akdağ hangi motivasyonla girdi bu işe?’ Gibi onlarca soru işareti oluştu. Akdağ, bir şey olmamışcasına işine devam etti. Yıllar sonra yine Erdoğan tarafından onur kırıcı şekilde görevden alınana kadar kalkamadı koltuktan.
ERDOĞAN’IN TERCİHİ ÖZGÜVENSİZLER
Erdoğan, çevresinde kişilikli ve özgüvenli insan istemiyor. Söz konusu özelliklerin kırıntısını taşıyanı iyice tahkir ediyor; arınma tam sağlandıktan sonra yola devam ediliyor. Akdağ da aynen böyle oldu. Çevresinde kibirli olarak nitelenecek kadar özgüvenli bilinen biri Akdağ. Hatta başka cemaatleri dolaştıktan sonra Menzil’de karar kılmasını buna bağlayanlar var. Tanıyanlar ‘en kolay öne çıkabileceği yolu tercih etti’ değerlendirmesinde bulunuyor. Şu anda tarikattaki en önemli postlardan ‘halife’lik makamında oturuyor. (Tarikatlarda şeyhin, kendi adına müridleri terbiye ve irşad etme yetkisi verdiği mensuplarına halife deniliyor.) Herhalde irşat donanımından ziyade tarikatına yapacağı muhtemel katkılar sebebiyle koltuğa layık bulundu. Bakanlığın ambulans uçaklarının kuyruğuna gavsın kısaltması olan ‘gvs’ ibaresini yazmak ve bakanlıktaki kadrolaşmayı sürdürmek için mi bu kadar aşağılanmayı göze aldı bilemiyorum. Şurası kesin, yaptıkları kendisine de tarikatına da faydadan çok zarar veriyor. Kamusal alana yansıyanlar dışında kalanlar Menzil’in ve Akdağ’ın sorunu, biz kamuyu ilgilendiren kısma devam edelim.
Akdağ’ın sağlıkta dönüşüm projesi kısa sürede kamu kaynaklarını yutan bir hortuma dönüştü. Bütçede ayrılan pay artmasına rağmen hizmet kalitesi gittikçe düştü. Atılan geri adımlar, teşhis ve tedavide yanlışlar bulunduğunu gösteriyor. Projenin en başarılı alanının imaj ve oya tahvil olduğunu söyleyebiliriz. Pek çok geri adıma rağmen başlangıçtaki algı fazla değişmedi. AKP, kepçeyle verdiğini kaşıkla aldığı için halk kayıplarını fark etmekte geç kalıyor.
Sistemin en büyük handikapı istatistik ve para odaklı olması. X ameliyatı patladı, bütçede dikkat çekici pay almaya mı başladı? Kolayı var, hemen ödenen devlet payı düşürülerek doktorlar caydırılır! Tıbbi gereklilik miydi? Araştırmaya lüzum yok. 100 hasta bakan doktor da var 50 hasta bakan da. Niteliği değil niceliği öne çıkaran sistem ikisini eşitlemek için harekete geçiyor. Gelsin tahlil, tetkik ve görüntüleme talepleri… Hastaya ancak iki dakika ayırabilen doktor teşhis koyabilmek için istiyor bunları. Ayrıca işlem hacmi oluşuyor, hem kurum kazanıyor hem döner sermayeden doktor!
Birinci kademe sağlık hizmetlerinden ‘seçmen’ memnun. Seçmenin yüzde 80’i buna ihtiyaç duyduğu için siyasetçi memnun. Üçüncü kademe (ağır hastalıklar için) sağlık hizmeti vermesi gereken devlet ve üniversite hastaneleri imkân eksikliği ve vasıflı eleman kaybından dolayı dökülüyor.
15 Temmuz’dan sonra işler iyice sarpa sardı. Kanun Hükmünde Kararnamelerle binlerce akademisyen ve uzman işini kaybetti. Dışarıda doktorluk yapmak için bile devlete haraç ödemek zorunda. Yüzlerce hekim uyduruk suçlamalarla cezaevinde.
DOKTOR EFENDİ GİTTİ, MÜTEAHHİT BEY GELDİ
Doktor efendinin elini vatandaşın cebinden çekmek için yola çıktığını ileri sürenler, müteahhitlerin Hazine’ye dozerle girmesine zemin hazırladı. Akdağ’ın ülkeye en büyük zararı şehir hastahaneleri oldu. Mevcudu ıslah etmek ve ihtiyaca göre yeni yatırımlara yönelmek yerine her alandaki ‘büyük’ kompleksi sağlığı da rehin aldı. Astronomik bütçelerle yapılan konforlu dev hastanelere bir de ‘hasta garantisi’ veriliyor. Mezarlık yapsalar ‘ölü garantisi’ verecekler neredeyse…
Öylesine savruk ve düşünmeden yapıyorlar ki daha inşaatı bitmeden kapısına kilit vurulan binalar var. Gümüşhane Bağlarbaşı’nda inşaatı 2012 yılında başlayan ve 51 milyon liraya mal olan devlet hastanesi 2015 yılında tamamlandı. Hastane binasında ve zemininde çatlaklar oluştuğu gözlendi. Sağlık planlaması yapılmadığı yetmiyormuş gibi zemin etüdü ihmal edilen bina için yeni yatırım gerekiyor. Bu sadece bir örnek benzer skandallar biliniyor.
Dünya ilk derece sağlık hizmetini lokalleştirerek ve daha kolay ulaşılabilir hale getirerek çözüyor. Bizimkiler merkezileşerek ve dev binalar yaparak çözebileceğini öne sürüyor. Aile Hekimliği olumlu adımdı, onu da akim bıraktılar. İlaç yazma noterliğine dönüştü.
ŞEHİT BABASININ TESPİTİ
15 Temmuz’da şehit olan polis memuru İbrahim Yakup Sürücü’nün babasının Akdağ hakkındaki tespiti, aslında İslamcı camiayı çok iyi özetliyor. Erzurumlu şehidin cenaze törenine katılan Bakan, bir daha yüzlerine bakmayınca baba Ankara’ya gelir. Yurt dışında olduğu söylenerek şehit babası gönderilir ama bakan arka kapıdan çıkarken yakalanır. Şehit Babası şöyle konuşmuştu: “Yakup’tan sonra benim yaşamamım önemi yok. Ama insan bu kadar seviyesiz olmaz. İnsan oya, paraya satılmaz. Sen ne, bakanlığın ne. Hatta Recep Akdağ oğlumun cenazesinde benim elimi tutu. ‘İbrahim Abi o yüzüğü oraya takma sünnet değil’ dedi. Sünneti biliyorsun da, yalanı nasıl biliyorsun.”
Bir hastanede çalışan görme engelli taşeron işçi Nurullah Mehmetoğlu’nun “Asgari ücretle çalışıyoruz. Koşullarımızın düzeltilmesini istiyoruz” sözleri üzerine “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz. Para kazanıyorsun değil mi?” Demesi benzer bir psikolojinin ürünüydü.
Oğluna yaptığı muhteşem Kayı düğünü de Akdağ’ın geldiği noktayı işaretlemesi açısından önemliydi. Bedelli askerlik yapan bir genci eline kılıç kalkan verip yeniçeriler arasında yürütürseniz, düğün için han otağı kurarsanız haklı olarak eleştirilirsiniz. Hele de bu debdebe için belediye imkanları seferber ediliyorsa…
Şehit babasının yaptığı tespit yaşadığımız pek çok şeyi özetliyor; vatandaşın yüzüğü taktığın parmağı sorun ettiği kadar yalanı, kul hakkını ve hırsızlığı önemsemeyen bir kadro var karşımızda. İşimiz zannettiğimizden de zor.
[Bülent Korucu] 27.5.2019 [TR724]
Erdoğan niçin susuyor? [Ekrem Dumanlı]
Artık Erdoğan’ı herkes tanıyor. Öfkesine nasıl mağlup olduğunu, kin beslediği insanlara karşı nasıl huşunetle yaklaştığını bilmeyen yok. Siyasi tarihimizde görülmedik ağır sözleri o sarf etti. Muhaliflerine karşı akla hayale gelmedik hakaretleri eden de o. İşine gelmediğinde Anayasa Mahkemesi’ni de yargıyı da elinin tersiyle iten de o. Meydanlardan oy devşirmek için ‘Ey Amerika! Ey İsrail!’ diye haykırarak külhanbeylik taslayan ama kapalı kapılar arkasında başka planlar yapan da o.
Peki hemen her aykırı sese sert cevap vermeyi, insanları azarlamayı, aşağılamayı huy haline getiren Erdoğan, parti içinden yükselen muhalefete neden sessiz kalıyor? Bildiğimiz Erdoğan, bugüne kadar kükremesi ve yeri görü inletmesi gerekiyordu.
Vakıa, düşük bir ses tonuyla üç beş kelam etti. İmalı bazı yakınmalarda bulundu. Üstü kapalı iğneleyici sözler sarf etti. Ama bu bizim bildiğimiz Erdoğan üslubu değil.
Ne beklenir ki ondan?
Bir zamanlar ‘kardeşim, dava arkadaşım’ dediği kişilere ‘sen kim oluyorsun da…’ diye başlayan cümlelerle en ağır sözleri sarf edebilirdi.
Piyangodan çeker gibi elinden tutup başbakan yaptığı birinin ‘manifesto’ diye yayınlandığı eleştirilerine, ‘benim bizzat başbakan yaptığım adam’ diye aşağılayan bir çıkış yapabilirdi.
Erdoğan susmayı tercih etti, ediyor… Neden acaba? Korkudan mı, endişeden mi bir hesabın tehir edilmesinden mi…
Erdoğan’ı yakından bilenler onlarca kere şahit olmuştur ki parti içinde çatlak ses çıkaranlara büyük bir kin ve nefret duymaktadır. Bilinen Reis, ne yapıp edip o çatlak seslerle karşı karşıya gelir, azarlar, tehdit eder, hatta hakaret ederdi.
Oysa şimdi parti içinden hiç de yenilir yutulur olmayan sesler yükselmekte. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İstanbul’da seçimlerin yenilenmesini 367 kararına benzetti. Bu çok ağır bir eleştiriydi.
Gerçi toplum önünde sarf edilmiş sözler değildi bunlar. Twitter üzerinden atılmış mesaj idi toru topu. Ama yine de demir leblebi gibi, çiğnenmesi, yutulması, hazmedilmesi mümkün değildi Erdoğan için.
Ahmet Davutoğlu sadece uzun ve kendi siyasal hayatıyla çelişen bir manifesto yayınlamadı; aynı zamanda katıldığı bir iftar yemeğinde, saygın bir topluluğa konuşarak tek adam rejiminin yanlışlarını aktardı. Her cümlesinde yaptığı ağır gönderme Erdoğan’ı işaretliyordu. Cumhurbaşkanı ve aynı zamanda parti başkanı olan Erdoğan o iftar konuşmasını duymazlıktan geldi, görmezlikten geldi.
Neden?
Suskunluğun en önemli sebebi hiç şüphesiz itirazların çok derinden geliyor olmasında gizli. Ak Parti kurulurken parti yöneticilerinin halka verdiği bütün sözlerden cayıldığı aşikâr. Eski derin devlet uygulamalarına karşı çıkarak iktidara gelen AKP, bugün o derin metotların tamamını uygulamakta. İnsan haklarını ihlal etmekte, hukuku ayaklar altına almakta, zulmettiği mazlumların ahına kulak tıkamakta. Halkı kutuplaştırarak seçim kazanmaya alışan Erdoğan, artık sadece muhaliflerinden değil, kendi parti tabanından tepki almakta. Parti tabanının, bugüne kadar kendini avuttuğu ‘Reis’in bir bildiği vardır’ söylemi de temelden sarsılmıştır. ‘Metal yorgunluğu’ bahanesiyle parti içinde yapılan tasfiye, büyük bir küskünler güruhuna yol açmıştır.
Yolsuzluk iddialarının yanında bir de akraba kayırmacılığının yapılması ve bunu bizzat Erdoğan’ın kendisinin yapması artık katlanılamaz bir hal almıştır. Ekonominin dümeninde oturan damadın, kayınpederinin himayesi altında Türkiye’yi iflasa sürüklediğini aklı başında herkes görüyor.
Vahim manzara bu kadar açıkken, parti içinden mırıltılar, fısıltılar, homurtular şeklinde yükselen muhalefete bir şey söylememesini belki normal karşılanabilir.
Parti içi muhalefete karşı sergilediği suskunluk, alışageldiğimiz Erdoğan portresinden farklı görünüyor. Çünkü o da biliyor ki 2002’de verilen sözlerle 2019’da gelinen nokta arasında korkunç uçurumlar var. Artık insanlar bu vahim tabloyu görüyor, biliyor. İleri geri konuşanlara göstereceği sert tepkinin muhalefeti daha da güçlendireceğini ve daha çok sesin yükseleceğini hesap ediyor.
Buna rağmen şartların değişmesini, kendi adına pozitif bir rüzgârın esmesini bekliyor. O temenni ettiği atmosfer oluştuğunda şimdi suskun kaldığı kişileri sanık sandalyesine oturtması çok yakındır. İstihbarat teşkilatının bu konuda harıl harıl çalıştığını, yargının tepeden gelen bir emirle harekete geçeceğini bilmemek Erdoğan’ın rakiplerine karşı uyguladığı metodu bilmemek demektir. Tam da bu nedenle muhalif seslerin artık geriye dönme, masanın altına saklanma lüksü kalmamıştır.
Kim ne derse desin AKP’de vazo bir daha yapışmamak üzere çatladı, hatta kırıldı. O yüzden ‘yeni parti’ arayışları var. Artık batmış bir ekonomiyle, uydurulmuş ‘beka’ sendromuyla, uygulanan derin devlet metotlarıyla, ekonomik krize rağmen taviz verilmeyen lüks ve şatafatın devamıyla iktidar koltuğuna yapışmak çok kolay gözükmüyor.
Erdoğan boş mu duracak bu çatlak sesler karşısında?
Hayır.
Sonuçta Erdoğan oportünist bir siyasetçi. Kendisine karşı daha önce çok sert muhalefet yapan, Süleyman Soylu, Devlet Bahçeli ya da Numan Kurtulmuş gibi isimleri adeta kölesi haline getirdiği gibi; önde görünen bazı muhalifleri de susturmak isteyecektir.
Ne var ki bu sefer durum öncekilerden daha farklı. Daha önce muhalefet yapıyormuş gibi görünürken kendine ikbal merdivenleri döşeyen kişiler vardı. Şimdi Türkiye’nin tamamına yayılan bir bıkkınlık, bir yılgınlık hali söz konusu.
Artık hiçbir yama söküğü kapatamıyor. Tek adam sisteminin, tek parti rejiminin Türkiye’ye ne kadar ağır bir fatura ödettiğini artık aklı olan herkes görüyor.
İnsan haklarını bu kadar ihlal eden, anayasayı çiğneyen, yasaları ayaklar altına alan, Türkiye’de büyük bir mazlum var kitlesi oluşturan Erdoğan ve rejiminin geriye dönmesi, yeniden demokratik bir yörüngeye oturması da muhal hale geldi.
Bu saatten sonra Erdoğan, İstanbul seçimlerini kazansa bile kaybetmiş demektir. Tabandaki kaymayı ve büyük depremi Saray’dan hissetmek zordur. Ancak objektif bir gözle bakan herkes görüyor ki Saray yönetimi yolun sonuna gelmiştir. Demokrasiden başka bir çıkış yolu da yoktur. Demokrasi, hesap sorucu dalgalarıyla sarayın etrafını kuşatmıştır. İçerdeki küskünlük, kızgınlık ve hayal kırıklığı, sosyal gerçeklerin tabii bir yansımasıdır.
[Ekrem Dumanlı] 27.5.2019 [TR724]
Peki hemen her aykırı sese sert cevap vermeyi, insanları azarlamayı, aşağılamayı huy haline getiren Erdoğan, parti içinden yükselen muhalefete neden sessiz kalıyor? Bildiğimiz Erdoğan, bugüne kadar kükremesi ve yeri görü inletmesi gerekiyordu.
Vakıa, düşük bir ses tonuyla üç beş kelam etti. İmalı bazı yakınmalarda bulundu. Üstü kapalı iğneleyici sözler sarf etti. Ama bu bizim bildiğimiz Erdoğan üslubu değil.
Ne beklenir ki ondan?
Bir zamanlar ‘kardeşim, dava arkadaşım’ dediği kişilere ‘sen kim oluyorsun da…’ diye başlayan cümlelerle en ağır sözleri sarf edebilirdi.
Piyangodan çeker gibi elinden tutup başbakan yaptığı birinin ‘manifesto’ diye yayınlandığı eleştirilerine, ‘benim bizzat başbakan yaptığım adam’ diye aşağılayan bir çıkış yapabilirdi.
Erdoğan susmayı tercih etti, ediyor… Neden acaba? Korkudan mı, endişeden mi bir hesabın tehir edilmesinden mi…
Erdoğan’ı yakından bilenler onlarca kere şahit olmuştur ki parti içinde çatlak ses çıkaranlara büyük bir kin ve nefret duymaktadır. Bilinen Reis, ne yapıp edip o çatlak seslerle karşı karşıya gelir, azarlar, tehdit eder, hatta hakaret ederdi.
Oysa şimdi parti içinden hiç de yenilir yutulur olmayan sesler yükselmekte. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İstanbul’da seçimlerin yenilenmesini 367 kararına benzetti. Bu çok ağır bir eleştiriydi.
Gerçi toplum önünde sarf edilmiş sözler değildi bunlar. Twitter üzerinden atılmış mesaj idi toru topu. Ama yine de demir leblebi gibi, çiğnenmesi, yutulması, hazmedilmesi mümkün değildi Erdoğan için.
Ahmet Davutoğlu sadece uzun ve kendi siyasal hayatıyla çelişen bir manifesto yayınlamadı; aynı zamanda katıldığı bir iftar yemeğinde, saygın bir topluluğa konuşarak tek adam rejiminin yanlışlarını aktardı. Her cümlesinde yaptığı ağır gönderme Erdoğan’ı işaretliyordu. Cumhurbaşkanı ve aynı zamanda parti başkanı olan Erdoğan o iftar konuşmasını duymazlıktan geldi, görmezlikten geldi.
Neden?
Suskunluğun en önemli sebebi hiç şüphesiz itirazların çok derinden geliyor olmasında gizli. Ak Parti kurulurken parti yöneticilerinin halka verdiği bütün sözlerden cayıldığı aşikâr. Eski derin devlet uygulamalarına karşı çıkarak iktidara gelen AKP, bugün o derin metotların tamamını uygulamakta. İnsan haklarını ihlal etmekte, hukuku ayaklar altına almakta, zulmettiği mazlumların ahına kulak tıkamakta. Halkı kutuplaştırarak seçim kazanmaya alışan Erdoğan, artık sadece muhaliflerinden değil, kendi parti tabanından tepki almakta. Parti tabanının, bugüne kadar kendini avuttuğu ‘Reis’in bir bildiği vardır’ söylemi de temelden sarsılmıştır. ‘Metal yorgunluğu’ bahanesiyle parti içinde yapılan tasfiye, büyük bir küskünler güruhuna yol açmıştır.
Yolsuzluk iddialarının yanında bir de akraba kayırmacılığının yapılması ve bunu bizzat Erdoğan’ın kendisinin yapması artık katlanılamaz bir hal almıştır. Ekonominin dümeninde oturan damadın, kayınpederinin himayesi altında Türkiye’yi iflasa sürüklediğini aklı başında herkes görüyor.
Vahim manzara bu kadar açıkken, parti içinden mırıltılar, fısıltılar, homurtular şeklinde yükselen muhalefete bir şey söylememesini belki normal karşılanabilir.
Parti içi muhalefete karşı sergilediği suskunluk, alışageldiğimiz Erdoğan portresinden farklı görünüyor. Çünkü o da biliyor ki 2002’de verilen sözlerle 2019’da gelinen nokta arasında korkunç uçurumlar var. Artık insanlar bu vahim tabloyu görüyor, biliyor. İleri geri konuşanlara göstereceği sert tepkinin muhalefeti daha da güçlendireceğini ve daha çok sesin yükseleceğini hesap ediyor.
Buna rağmen şartların değişmesini, kendi adına pozitif bir rüzgârın esmesini bekliyor. O temenni ettiği atmosfer oluştuğunda şimdi suskun kaldığı kişileri sanık sandalyesine oturtması çok yakındır. İstihbarat teşkilatının bu konuda harıl harıl çalıştığını, yargının tepeden gelen bir emirle harekete geçeceğini bilmemek Erdoğan’ın rakiplerine karşı uyguladığı metodu bilmemek demektir. Tam da bu nedenle muhalif seslerin artık geriye dönme, masanın altına saklanma lüksü kalmamıştır.
Kim ne derse desin AKP’de vazo bir daha yapışmamak üzere çatladı, hatta kırıldı. O yüzden ‘yeni parti’ arayışları var. Artık batmış bir ekonomiyle, uydurulmuş ‘beka’ sendromuyla, uygulanan derin devlet metotlarıyla, ekonomik krize rağmen taviz verilmeyen lüks ve şatafatın devamıyla iktidar koltuğuna yapışmak çok kolay gözükmüyor.
Erdoğan boş mu duracak bu çatlak sesler karşısında?
Hayır.
Sonuçta Erdoğan oportünist bir siyasetçi. Kendisine karşı daha önce çok sert muhalefet yapan, Süleyman Soylu, Devlet Bahçeli ya da Numan Kurtulmuş gibi isimleri adeta kölesi haline getirdiği gibi; önde görünen bazı muhalifleri de susturmak isteyecektir.
Ne var ki bu sefer durum öncekilerden daha farklı. Daha önce muhalefet yapıyormuş gibi görünürken kendine ikbal merdivenleri döşeyen kişiler vardı. Şimdi Türkiye’nin tamamına yayılan bir bıkkınlık, bir yılgınlık hali söz konusu.
Artık hiçbir yama söküğü kapatamıyor. Tek adam sisteminin, tek parti rejiminin Türkiye’ye ne kadar ağır bir fatura ödettiğini artık aklı olan herkes görüyor.
İnsan haklarını bu kadar ihlal eden, anayasayı çiğneyen, yasaları ayaklar altına alan, Türkiye’de büyük bir mazlum var kitlesi oluşturan Erdoğan ve rejiminin geriye dönmesi, yeniden demokratik bir yörüngeye oturması da muhal hale geldi.
Bu saatten sonra Erdoğan, İstanbul seçimlerini kazansa bile kaybetmiş demektir. Tabandaki kaymayı ve büyük depremi Saray’dan hissetmek zordur. Ancak objektif bir gözle bakan herkes görüyor ki Saray yönetimi yolun sonuna gelmiştir. Demokrasiden başka bir çıkış yolu da yoktur. Demokrasi, hesap sorucu dalgalarıyla sarayın etrafını kuşatmıştır. İçerdeki küskünlük, kızgınlık ve hayal kırıklığı, sosyal gerçeklerin tabii bir yansımasıdır.
[Ekrem Dumanlı] 27.5.2019 [TR724]
Bu çocuklar mı terörist! [Naci Karadağ]
Sakarya’da iftara arkadaşlarını davet etti diye 8 tane gencecik çocuk tutuklandı biliyorsunuz değil mi?
Havuza göre bunlar teröristti…
Her Filistinli nasıl İsrail için terörist ise günümüz iktidarı için başta cemaat mensupları, Kürtler, solcular vesaire… Hepsi terörist aslında.
Dolayısıyla Filistin’de dayak yiyen bir genç için ortalığı inleten, cami çıkışında bayrak filan yakanlar, kendi ülkelerindeki bu zulmü bırakınız protesto etmeyi, bizzat can-ı gönülden destekliyorlar.
Zira hepsi hain ve alçak!
Ergenekon isimli canavarın ipini çözmeyi bir kurtuluş yolu olarak gören hırsız şebekesi, öylesi bir bataklığa çevirdi ki toplumu, pek çok kişi artık bu yoldan dönülemeyeceğinin farkında.
Çok ama çok feci bir dibe vuruş bekliyor artık herkes.
Hain ve ihanet kelimesi en çok totaliter rejimlerde yürürlüğe giriyor. Yönetenler, kendileri dışındaki kitlelere iki seçenek sunuyorlar; ya kendilerinden olacaksınız ya da hainlerden. Despotizm arttıkça üçüncü bir alternatife alan kalmıyor ne yazık ki. Farklı düşünen, bu düşüncesini ifade eden, eleştiren, muhalif olan herkes ‘hain’ çuvalına konulup tekmili birden ihanetle suçlanıyor.
Son seçimler sonrasında yaşananlar gelinen noktanın hiç de iç açıcı olmadığının da ispatı.
Benzeri bir ruh halini 28 Şubat döneminde bile yaşamamıştık. Vesayetin o zamanki sahipleri, ‘ya benimsin ya toprağın’ marazi ruh haliyle kendi cephesinde görmedikleri herkesi hain ve düşman olarak yaftalıyor ve ona göre strateji geliştiriyordu. ‘Hainleri tanıyalım, şerefsiz’ türünden medya manşetleri hala zihinlerde tazeliğini koruyor. Ancak günümüz havuzcuları o döneme rahmet okutan bir öfkeyle manşet atıp, yorum serdetmekten lezzet alır hale gelmiş durumda. Hainsiz manşet, ihanetsiz haber bülteni yok artık havuz medyasında. Öyle bir hastalıklı vaziyet ki, susmak bile yeterli değil bu hışımdan kurtulabilmek için. İlla vesayetin fikriyatını dillendirmek, tabiri diğer ile diz çökmek durumundasınız. Aksi durumda zaten ortalık bir anda toz dumana dönüyor. Bir sanatçı tedirginliği ifade eder gibi olduğu an çullanılıyor üzerine. Sen misin, bunları söyleyen!
Suçlananın kimliği, kişiliği, daha önceki yaptıkları önemsizleşiyor böylesi süreçlerde. Düne kadar can ciğer kuzu sarması oldukları kişi veya kesimlerin bile bir gün hain olmama garantisi yok. Bunun en çarpıcı örneğini de son Yüce Divan oylamasında son derece net şekilde gördük. Bizzat kendi partisindeki vekiller ihanetle suçladılar yargılamaya ‘evet’ diyen vekilleri. Kendi partidaşları ‘görürsünüz, elbet bulup çıkaracağız kim olduğunuzu’ diyerek aba üstünden gösteriyorlar sopayı.
Aslında bu yaftalamanın sahipleri zamanla beden değiştirse de, ruhi yapısının aynı olduğunu görmek mümkün. Dünün hain üreticileri ile bugününkiler arasında siyasi görüş açısından ciddi makas var gibi görünse de, metodoloji pek farklı değil. Hatta giderek daha kıyıcı bir üslup ve daha insafsız bir sahiplenişten bahsedebiliriz.
Klişe ifadeyle, dünün mağdurlarının bugünün zalimlik kostümlerini büyük bir iştahla ve seve seve giymeleri meselenin tarihsel plandaki ibret katsayısını yükseltmekten başka bir anlam ifade etmiyor. İhanet ve hainlikle suçlanan kitle her geçen gün büyürken, otorite el değiştirmekle beraber daha da zalimleşiyor, zulmü dünün mazlumlarının yapması durumu daha da ibretlik kılıyor.
Bu hain ve ihanet üretim performansı devam ederse, korkarım ki yakın zamanda öfke yılanının kendi kuyruğunu ısırmaya başlaması gibi, ‘dairenin içi’ gibi görünen çembere de sıçrama süreci başlayacak. Ülke, hainler ve sahipleri olarak iki ana kampa ayrılıp, düşmanlık pedagojisi üzerinden yaşanan hayat kalıcı olacak.
Bu meseleyle ilgili kafa yoranların yaptığı bir tespit ile bitirelim yazıyı. Diyorlar ki, bir toplumda ihanet ve hainlik artık gündelik dile yerleşmeye başladıysa, suçlananlardan ziyade suçlayanlara bakın, zira bu kelimeler onu kullananlarla ilgili daha fazla malumat ihtiva eder!
[Naci Karadağ] 27.5.2019 [TR724]
Havuza göre bunlar teröristti…
Her Filistinli nasıl İsrail için terörist ise günümüz iktidarı için başta cemaat mensupları, Kürtler, solcular vesaire… Hepsi terörist aslında.
Dolayısıyla Filistin’de dayak yiyen bir genç için ortalığı inleten, cami çıkışında bayrak filan yakanlar, kendi ülkelerindeki bu zulmü bırakınız protesto etmeyi, bizzat can-ı gönülden destekliyorlar.
Zira hepsi hain ve alçak!
Ergenekon isimli canavarın ipini çözmeyi bir kurtuluş yolu olarak gören hırsız şebekesi, öylesi bir bataklığa çevirdi ki toplumu, pek çok kişi artık bu yoldan dönülemeyeceğinin farkında.
Çok ama çok feci bir dibe vuruş bekliyor artık herkes.
Hain ve ihanet kelimesi en çok totaliter rejimlerde yürürlüğe giriyor. Yönetenler, kendileri dışındaki kitlelere iki seçenek sunuyorlar; ya kendilerinden olacaksınız ya da hainlerden. Despotizm arttıkça üçüncü bir alternatife alan kalmıyor ne yazık ki. Farklı düşünen, bu düşüncesini ifade eden, eleştiren, muhalif olan herkes ‘hain’ çuvalına konulup tekmili birden ihanetle suçlanıyor.
Son seçimler sonrasında yaşananlar gelinen noktanın hiç de iç açıcı olmadığının da ispatı.
Benzeri bir ruh halini 28 Şubat döneminde bile yaşamamıştık. Vesayetin o zamanki sahipleri, ‘ya benimsin ya toprağın’ marazi ruh haliyle kendi cephesinde görmedikleri herkesi hain ve düşman olarak yaftalıyor ve ona göre strateji geliştiriyordu. ‘Hainleri tanıyalım, şerefsiz’ türünden medya manşetleri hala zihinlerde tazeliğini koruyor. Ancak günümüz havuzcuları o döneme rahmet okutan bir öfkeyle manşet atıp, yorum serdetmekten lezzet alır hale gelmiş durumda. Hainsiz manşet, ihanetsiz haber bülteni yok artık havuz medyasında. Öyle bir hastalıklı vaziyet ki, susmak bile yeterli değil bu hışımdan kurtulabilmek için. İlla vesayetin fikriyatını dillendirmek, tabiri diğer ile diz çökmek durumundasınız. Aksi durumda zaten ortalık bir anda toz dumana dönüyor. Bir sanatçı tedirginliği ifade eder gibi olduğu an çullanılıyor üzerine. Sen misin, bunları söyleyen!
Suçlananın kimliği, kişiliği, daha önceki yaptıkları önemsizleşiyor böylesi süreçlerde. Düne kadar can ciğer kuzu sarması oldukları kişi veya kesimlerin bile bir gün hain olmama garantisi yok. Bunun en çarpıcı örneğini de son Yüce Divan oylamasında son derece net şekilde gördük. Bizzat kendi partisindeki vekiller ihanetle suçladılar yargılamaya ‘evet’ diyen vekilleri. Kendi partidaşları ‘görürsünüz, elbet bulup çıkaracağız kim olduğunuzu’ diyerek aba üstünden gösteriyorlar sopayı.
Aslında bu yaftalamanın sahipleri zamanla beden değiştirse de, ruhi yapısının aynı olduğunu görmek mümkün. Dünün hain üreticileri ile bugününkiler arasında siyasi görüş açısından ciddi makas var gibi görünse de, metodoloji pek farklı değil. Hatta giderek daha kıyıcı bir üslup ve daha insafsız bir sahiplenişten bahsedebiliriz.
Klişe ifadeyle, dünün mağdurlarının bugünün zalimlik kostümlerini büyük bir iştahla ve seve seve giymeleri meselenin tarihsel plandaki ibret katsayısını yükseltmekten başka bir anlam ifade etmiyor. İhanet ve hainlikle suçlanan kitle her geçen gün büyürken, otorite el değiştirmekle beraber daha da zalimleşiyor, zulmü dünün mazlumlarının yapması durumu daha da ibretlik kılıyor.
Bu hain ve ihanet üretim performansı devam ederse, korkarım ki yakın zamanda öfke yılanının kendi kuyruğunu ısırmaya başlaması gibi, ‘dairenin içi’ gibi görünen çembere de sıçrama süreci başlayacak. Ülke, hainler ve sahipleri olarak iki ana kampa ayrılıp, düşmanlık pedagojisi üzerinden yaşanan hayat kalıcı olacak.
Bu meseleyle ilgili kafa yoranların yaptığı bir tespit ile bitirelim yazıyı. Diyorlar ki, bir toplumda ihanet ve hainlik artık gündelik dile yerleşmeye başladıysa, suçlananlardan ziyade suçlayanlara bakın, zira bu kelimeler onu kullananlarla ilgili daha fazla malumat ihtiva eder!
[Naci Karadağ] 27.5.2019 [TR724]
Kelimeler de güzeldi eskiden [Gökhan Bozkuş]
Genelde roman ve film karakterleri üzerine analizler yazıyordum deneme yazmak istediğimde. Bugünlerde yolda gelip giderken okuduğum şiirlerde kelimeler üzerine düşünmeye başladım. Şiirlerimde aynı kelimeleri tekrar ediyor oluşumun verdiği bir rahatsızlıktan da olmuş olabilir. Edebiyat öğretmenliği yapmış olduğum dönemde de ondan öncesi talebelik yıllarımda da karşı olduğum ve hep aksini savunduğum bir düşünce vardı. Kudemanın (eskilerin) lisanının (dilinin) süslü olduğu görüşü. Süslü olan kelimeler değildi aslında. Zarif olan yaşam tarzıydı ve vaktim yettikçe kanadından tuttuğum kelimeler ile izah etmek isterim.
Günümüzde her şey değerini yitirdiği gibi, kelimelerimiz de üryan şimdi. Ne kullandığımız kelimelerin hakiki manasına vakıfız ne de geçmişte kullandığımız ama şimdi terk ettiğimiz kelimelerin manasına müdrikiz. Şöyle ki izah edeyim birkaç misal ile. Eskiler erkek çocuğuna “mahdum” kız çocuğuna “kerime” derlerdi. Dili çok ağır çok süslü diye eleştirdiğimiz Osmanlı’da aslında kelimeler bir ruhun bir anlayışın bir idrakın elbiseleri gibiydi. Hiçbir sözcük gelişigüzel kullanılmamış ve kullanılan her sözcük o coğrafyanın kültür ve medeniyetine mutabık olmuştur izah edeyim. Bugün bizler evlatlarımızı kızımız ya da oğlumuz diye adlandırırız. Peki eski dilde süs olsun diye mi kerime ve mahdum sözcüğü kullanılmış. Günümüz deyişiyle söyleyeyim “artistlik” olsun diye mi?
Mahdum: Önce erkek çocuğu için kullanılan bu kelimeyi izah edeyim, kelimenin kökü h.d.m dir, yani hâdim (hizmet eden) ‘den gelir. hizmet de aynı köktendir. yazılışındaki dat harfi ‘fazıl-fadıl’ örneğindeki gibi hem “d” hem “z” sesi çıkartılarak okunduğundan ‘hıdmet’, ‘hizmet”e dönüşmüştür. Hâdim hizmet eden yani hizmetçidir evet ama mahdumun manası başkadır. Mahdum , hizmet edilen demektir. Biz evladımızın efendisi sahibi değil hizmetçisiyiz. Onun hadimi olarak ona hizmet edip onu en iyi şekilde topluma kazandırmakla görevliyiz.
Kerime: kendisine ikram edilen kimse manasındadır. Kız evladı daha çok bir ikram gibi görülmüş. Kız evladını bize veren ikramda bulunmuş ve biz ona Kerime demişiz. Takdir edersiniz ki en güzel en seçkin ne nazenin olan ikram edilir. Ayrıca vücudun en kıymetli yeri manasına da gelir kerime. Peygamber Efendimiz (sav) her fırsatta sahabeye kendi kız çocuklarına yahut kimsesiz kız çocuklarına bakmalarını, onları erkek çocuklardan ayırmamalarını tavsiye etmiştir. Bir sahâbi kendi kızı veya başka birinin kızına iyilik yapmış ise Allah’ın elçisi o sahâbiye iltifatta bulunmuştur. Cahiliye dönemindeki ‘soyu erkek evlat sürdürür’ anlayışının aksine dört kız babası olan Peygamber Efendimizin soyu kızları ile devam etmiştir. Bu konu başlı başına bir makale konusu olduğu için daha derinlemesine başka bir başlık altında da işlenebilir.
Hülasa, her kelimenin kültürel bir karşılığı vardır. Daha çok terkip ifadeler veya deyimlerde ortaya çıkmakla birlikte bazı kelimelere de yüklenen kültürel anlam zenginlikleri vardır. “Diş kirası” bir kültürel ıstılahtır. Artık yerini öğrenci kelimesine kaptıran “talebe” kelimesindeki ince nüans bir kültürelkarşılığı ifade eder. Öğrenmek için talep etmek gerekir. Bu yüzden talebe deriz ve öğrenmeyi kolaylaştırırız.
Bugün oha, çüş, gibi kelimeler ile konuşmaya çalışanların bu kültürel terkibi idrak edebilmesi de zordur.
Vesselam
[Gökhan Bozkuş] 26.5.2019 [Tr724]
Günümüzde her şey değerini yitirdiği gibi, kelimelerimiz de üryan şimdi. Ne kullandığımız kelimelerin hakiki manasına vakıfız ne de geçmişte kullandığımız ama şimdi terk ettiğimiz kelimelerin manasına müdrikiz. Şöyle ki izah edeyim birkaç misal ile. Eskiler erkek çocuğuna “mahdum” kız çocuğuna “kerime” derlerdi. Dili çok ağır çok süslü diye eleştirdiğimiz Osmanlı’da aslında kelimeler bir ruhun bir anlayışın bir idrakın elbiseleri gibiydi. Hiçbir sözcük gelişigüzel kullanılmamış ve kullanılan her sözcük o coğrafyanın kültür ve medeniyetine mutabık olmuştur izah edeyim. Bugün bizler evlatlarımızı kızımız ya da oğlumuz diye adlandırırız. Peki eski dilde süs olsun diye mi kerime ve mahdum sözcüğü kullanılmış. Günümüz deyişiyle söyleyeyim “artistlik” olsun diye mi?
Mahdum: Önce erkek çocuğu için kullanılan bu kelimeyi izah edeyim, kelimenin kökü h.d.m dir, yani hâdim (hizmet eden) ‘den gelir. hizmet de aynı köktendir. yazılışındaki dat harfi ‘fazıl-fadıl’ örneğindeki gibi hem “d” hem “z” sesi çıkartılarak okunduğundan ‘hıdmet’, ‘hizmet”e dönüşmüştür. Hâdim hizmet eden yani hizmetçidir evet ama mahdumun manası başkadır. Mahdum , hizmet edilen demektir. Biz evladımızın efendisi sahibi değil hizmetçisiyiz. Onun hadimi olarak ona hizmet edip onu en iyi şekilde topluma kazandırmakla görevliyiz.
Kerime: kendisine ikram edilen kimse manasındadır. Kız evladı daha çok bir ikram gibi görülmüş. Kız evladını bize veren ikramda bulunmuş ve biz ona Kerime demişiz. Takdir edersiniz ki en güzel en seçkin ne nazenin olan ikram edilir. Ayrıca vücudun en kıymetli yeri manasına da gelir kerime. Peygamber Efendimiz (sav) her fırsatta sahabeye kendi kız çocuklarına yahut kimsesiz kız çocuklarına bakmalarını, onları erkek çocuklardan ayırmamalarını tavsiye etmiştir. Bir sahâbi kendi kızı veya başka birinin kızına iyilik yapmış ise Allah’ın elçisi o sahâbiye iltifatta bulunmuştur. Cahiliye dönemindeki ‘soyu erkek evlat sürdürür’ anlayışının aksine dört kız babası olan Peygamber Efendimizin soyu kızları ile devam etmiştir. Bu konu başlı başına bir makale konusu olduğu için daha derinlemesine başka bir başlık altında da işlenebilir.
Hülasa, her kelimenin kültürel bir karşılığı vardır. Daha çok terkip ifadeler veya deyimlerde ortaya çıkmakla birlikte bazı kelimelere de yüklenen kültürel anlam zenginlikleri vardır. “Diş kirası” bir kültürel ıstılahtır. Artık yerini öğrenci kelimesine kaptıran “talebe” kelimesindeki ince nüans bir kültürelkarşılığı ifade eder. Öğrenmek için talep etmek gerekir. Bu yüzden talebe deriz ve öğrenmeyi kolaylaştırırız.
Bugün oha, çüş, gibi kelimeler ile konuşmaya çalışanların bu kültürel terkibi idrak edebilmesi de zordur.
Vesselam
[Gökhan Bozkuş] 26.5.2019 [Tr724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)