1958 senesinin yaz aylarıydı. Henüz beş yaşındaydım. Bundan tam altmış yıl öncesinden söz ediyorum. Ağabeyim ve ablamın daha önce tanıştıkları Kur’an harfleriyle ben ilk defa ciddi olarak karşılaşacaktım. Rahmetli babamın benden önce iki çocuğunu beş yaşında ilkokula başlatmayı becerdiği için, benim ile ilgili de teamülü bozmak istemediği aşikârdı. Onun için önce Kur’an harfleri öğrenilecek, daha sonra latin harflerine sıra gelecekti. Nitekim öyle de oldu. Ailemizde ortanca çocuk olmanın avantajlarını da yaşadım, tabii ki dezavantajlarını da. Beş kardeşin içinde öyle bir yerdeydim ki; benden büyük ablam ve ağabeyim var, benden küçük kardeş ve kız kardeşim var. Ağabeyimin ve ablamın evde derslerine çalışırken sesli okumaları, gayr-i ihtiyari kulağıma giriyor ve oyunun arasında ben de zaman zaman duyduklarımı mırıldanıyormuşum. Elif-ba’yı nerede ise ezbere biliyordum fakat harfleri tanımıyordum. Aynı şekilde rakamları da yüze kadar ezbere okuyordum. Fakat rakamların şeklinden habersizdim.
Şimdiki gençler yadırgayabilirler, hatta bir anlam dahî veremiyebilirler, o gün elimizde bir elif-ba kitabının bulunmayışına. Aslında 1950 sonrasında eskiye oranla dinî matbuat gelişmeye başlamıştı. Fakat yine de ihtiyaca cevap verecek seviyede değildi. Şehirde yaşayanlar bizim gibi köyde yaşayanlara göre dinî kitap bulmada daha şanslı sayılırlardı. Eğer köylerde en kolay bulunması gerekir diye zannedilen bir ev var idiyse o da bizim ev olmalıydı. Çünkü babam, daha önce kaza merkezi olmuş 400 haneli büyük bir yerleşim yeri olan köyümüzde Büyük Cami’nin imamıydı. Onun evinde de yoksa bu elif-ba, başka nerede bulunabilirdi. Neyse ki babam pratik zekasıyla bu sorunu çözdü. El ayası kadar genişlikte ve tutacağı olan bir tahta parçasının üstüne Kur’an harflerini, altına hareke ve med işaretlerini okunacak büyüklükte yazdı.(Bu tahta elif-ba ağabeyimin arşivinde hala muhafaza edilmektedir.)
İlk defa ezbere bildiğim harfleri şekilleri ile karşılaştırırken bu ana kadar Kur’an harfleriyle olan ihtiyarî temasımın artık icbarîye dönüştüğünü fark ettim. Çünkü; daha sonra hafızlık hocam olacak rahmetli babamın yanında ve onun emri ile elif-ba tahtasını elime alarak harfleri seslendirmeye başlamıştım. Tahtayı sol elimle tutuyor ve sırayla harfleri göstererek ezberden okumaya çalışıyordum. İlk okumalarda ezbere bildiklerimi sağdan başlayarak birer birer gösteriyordum. Hangi sesin hangi şekle tekabül ettiğini öğrenmek zamanla çok hoşuma gitmişti. Altmış yıldır sürdürmeye çalıştığım Kur’an’la olan tanışıklığım ve arkadaşlığım böylece başlamış oldu.
İlkokulu bitirdiğim yıl olan 1963 senesine kadar, her yaz tatilinde düzenli olarak yüzünden Kur’an okumaya devam ettim. Ağabeyimin 1960 yılında ilkokulu bitirmesi ile hafızlık yapma konusu gündeme geldiği için, 27 mayıs ihtilalinden sonra rahmetli babam fahrî-resmî erkek Kur’an kursu açmayı, cami imamlığının yanında ikinci bir iş olarak planladı ve gerçekleştirdi. İlk talebeleri de ağabeyim ve onun yaşıtları oldu. Fakat o yaz rahmetli babam ağır bir hastalık geçirdi. Bir müddet Rize Devlet Hastanesi’nde tedavi oldu. Biraz iyileşince amcamın yanına İstanbul’a tedavi olmak için gitti. Babam İstanbul’da iken üç ay boyunca camide imamlığa vekalet eden rahmetli İsmail Çakır Hoca’dan ağabeyimle birlikte Kur’an okumaya devam ettik.
1963 yılında, ağabeyim hafızlığını bitirdikten sonra, henüz on yaşında iken, ilkokulu bitirince hafızlık yapma sırası artık bana gelmişti. Elektriğin henüz gelmediği bir köyde, gaz feneri ile seher vakti ezber yaparak üç yıl süren bu zorlu maraton başarıyla bitti. Böylece, hafızlık diplomasında babasının imzası olan talihlilerden birisi oldum. Tecvid, tashih-i huruf, maharic-i huruf ve diğer dini bilgilerle babamın beni takviye etmesinin sebebinin, beni kendi yerine imam olarak yetiştirme düşüncesi olduğunu, çok sonraları öğrenecektim. O yıllarda hızlanan köyden şehire göçler rahmetli babamın benim için yaptığı planını da değiştirdi. Bunun üzerine Arapça eğitimine başladım. 1969 yılında ortaokula kaydımla başlayan resmi tedrisatım, 1980 yılında Konya Yüksek İslam Enstitüsü Tefsir-Hadis Bölümü’nden mezun oluncaya kadar devam etti. Bu süreçte Kur’anla temasım aralıksız sürdü. İlahiyatçı ailenin bir mensubu olarak biz de hizmet kervanına katıldık. 25 yıllık öğretmenlik hayatımda Kur’an ile olan irtibatım hiç azalmadı. Yaşımız kaç olursa olsun, hafızlık yapmamızda çok büyük emeği olan rahmetli babam, evlatlarının Kur’an ile olan ilgi ve alakalarını uzaktan da olsa takib ederdi. Hatta bir hafızın Kur’an okuyuşundan onun, Kur’an ile alakasının ne derece olduğunu bile anlardı.
Geçen altmış yıllık zaman içinde Kur’an ile üç yönlü temas sürdürmekteyim. Bunların başında KIRAAT gelmektedir. Kıraatten kastım, Kur’an okurken mânasını düşünebileceğim bir okuma şekli. Her yıl farklı bir meal üzerinden bu kıraatı gerçekleştirmekteyim. İkincisi TİLÂVET’tir. Bu çeşit okumayı daha çok teheccüd Kur’anından takip etmekteyim. Üçüncüsü ise DİNLEME’dir. Kıraatini ve sesini beğendiğim hafızları dinlemek herkes gibi bana da çok büyük haz vermektedir.
Altmış sekiz kuşağı ile aynı yılları paylaşmış bir hafız olarak yaşadığımız mahrumiyetlere bakınca, Kur’an ile olan bu kadarcık bir yakınlaşmayı tahdis-i nimet cinsinden şükür ile anıyorum. Bununla beraber, acaba daha iyi bir seviyede Kur’an talebesi olamaz mıydım diye pişmanlık duymuyor da değilim. Dile kolay, sittîn sene, Kur’an ile uğraşan bir kişinin seviyesi bu kadar mı olmalıydı diye hayıflanıyorum. Hafızlığı muhafaza için her gün en az bir cüz Kur’an okumak zorundayım zaten. Bu konuda bana, Allah’ın lutfettiği fırsatları tam olarak değerlendirebildiğimi de söyleyemem. Hem hafız bir babadan hafızlık yapacaksın hem iki hafız daha kardeşin olacak hem eski medrese usulü Arapça eğitimi alacaksın hem İmam Hatip okuyacaksın hem Yüksek İslam Enstitüsü’nde Tefsir-Hadis Bölümü’nü bitireceksin hem de 1968 yılından beri mihrapta ve minberde görev yapma imkanına sahip olacaksın ama Kur’an ile olan yakınlığın sıradanlığı aşamayacak. İşte bu, benim üzüntü kaynağımdır. Yirmi beş yıl devletin okullarında talebelere Kur’an öğrettiğimi, Hizmet’teki pek çok gencin Kur’an ile tanışmasına vesile olduğumu söylemek ise zaid geliyor bana. Çünkü bunlar zaten benim aslî vazifemdi.
Güzel bir fırsat da Allah, Antalya’da lutfetti. 1981 yılında Avukat Gültekin Sarıgül Ağabey ile İşarat-ül İ’caz’ı birlikte mütalaa etme imkanımız oldu. Onun Risale-i Nurlara vukufiyeti ile fakirin Arapça müktesebatı birleşince ortaya güzel bir netice çıkmıştı. Bütün bu fırsatları rantabıl değerlendirdiğimi tabii ki söyleyemem. Başta, Yirmi Beşinci Söz olmak üzere Risale-i Nurlardan Kur’an dersleri almış olmak gibi önemli fırsatlar elde etmenin yanında Hocaefendi’nin Pırlanta Serisi’nde Kur’an ile alakalı bölümler ve meallere yazdığı önsözler ve Kur’an Konferansları’ndan istifade etmiş birisi olarak bunca güzel fırsatların ardından Kur’an ile yakınlığım ve dostluğumun seviyesi gerçek bir Kur’an talebesi ve bir Kur’an aşığı olmamı sağlayamamışsa bana yazıklar olsun diyesim geliyor.
Hizmet Hareketi’nin diğer bir adının da, İman ve Kuran Hizmeti olmasından dolayı, bu Hizmet’e gönül veren kadın- erkek, yaşlı-genç herkeste en azından Kur’an talebeliği seviyesinde bir Kur’an kültürünün olması gerekmez mi? Herkesin, düzgün bir okuyuşla (fem-i muhsin) başlayıp, Kur’an’ın canına okumadan ve okuduğunu biraz olsun anlama seviyesi olamaz mı? Hizmet insanlarının bundan daha önemli ne işi olabilir ki? Kur’an’ı doğru dürüst okuyamayanlar başka hangi kaynakları gereği gibi doğru okur veya anlayabilirler ki?
Millet olarak Osmalı’dan Cumhuriyete geçişte büyük bir travma yaşadığımız gerçeğini dikkete alarak, harf inkılabını ve tevhid-i tedrisatı mazeret olarak öne sürsek de, bunları bir şekliyle aşmamıza yetecek fırsatlarımız da olmadı değil. Mesela Seksen ihtilali öncesinde öğrenci yurtlarımızda ilkokul mezunu talebelere bir yıl hazırlık okutulduğu zamanlarda Kur’an eğitimi de yapılabiliyordu. Bu çok güzel bir fırsattı. Hem çocuk yaşta Kur’an okumayı hem de adab-ı muaşeret kurallarını yaşayarak öğrenmek gibi çok yönlü bir eğitim planlanmıştı. Fakat ihtilal sonrası bunlara müsaade edilmediği için devamına imkan bulunamadı. Sadece yaz aylarında yapılan Kur’an öğretim programları da bu işin ikmaline yetmedi.
Hizmet Hareketi mensupları olarak, son dört yıldan beri kadın-erkek yaşamakta olduğumuz çok zorlu hayat şartlarında; kimimiz hicrette, kimimiz gaybubette ve kimimiz de medreseyi yusufiyede olmak üzere çile ve ıstırap çekerken, en çok meşgul olduğumuz işin Kur’an okumak olduğu hakikatı, bir ümit olarak kararan şafağımızı aydınlatmakta ve istikbal adına hepimize tatlı bir geleceğin muştusunu vermektedir. Çünkü bizim medeniyetimiz bir Kur’an medeniyetidir. Hayatımızın merkezinde Kur’an’dan daha önemli bir unsur bulunmamalıdır. Olumsuz gibi görünen bu süreci Kur’anla olan ilgi ve alakamızı daha güçlü hale getirme fırsatına dönüştürebilirsek, hasılı yeniden KUR’AN’LAŞABİLİRSEK çektiğimiz her şeye değer.
[Dr. Hüseyin Kara] 26.2.2018 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com
28 Şubat'tan bir andıç hikayesi [Ali Emir Pakkan]
Bylock listeleri nasıl hazırlanıyor? Emniyette İfadelere neler ekleniyor? Adam kaçırma ve infazların arkasında kim var? Bugünkü benzer hukuksuzlukların ilk örneklerini 28 Şubat sürecinde yaşamıştık? Ne olup bittiğini anlamanın yolu o yılları hatırlamaktan geçiyor...
Kamuoyu "Andıç" adını ilk kez 28 Şubat’ta duydu. 24-25 Nisan 1998 tarihli bazı gazetelerde PKKlı Şemdin Sakık’a ait olduğu iddia edilen ifadeler yer aldı. “Akın Birdal’ın PKK ile ilişki içinde olduğu, Apo ile defalarca telefonda görüştüğü, Apo’nun kendisine para gönderdiği ve ‘O benim Türkiye’deki tabancamdır’ dediği” manşetlere çıkarıldı. Hedefe konan diğer iki isim Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar’dı.
Şemdin Sakık’a ait denen ifadeleri ilk yayınlayan KanalD, Hürriyet ve Sabah oldu. Oktay Ekşi, ‘Alçakları Tanıyalım’ diye yazı yazdı.
İki hafta sonra, 12 Mayıs 1998’de İHD’nin Ankara’daki genel merkezine gelen iki kişi, dernek başkanı Akın Birdal’a kurşun yağdırdı. Birdal’a 6 kurşun isabet etti. Ölümden döndü. Gündüz ortasında, Ankara’nın göbeğindeki suikast girişiminin tetikçileri yakalandı. Suikastı Türk İntikam Tugayı (TİT) adlı örgüt üstlendi.
Daha sonra gazetelerde yayımlanan ifadelerin Sakık’a ait olmadığı anlaşıldı. Sakık, mahkemede böyle bir ifade vermediğini söyledi. 1998’de yakalanan Sakık’ın soruşturma zabtına yalan ifadeler eklenip basına servis edilmişti.
Peki kim bu suçu işlemişti?
Sahte ifadelerin yer aldığı “Andıç” başlıklı “Güçlü Eylem Planı” isimli ve Çevik Bir imzalı belgeyi ilk kez Nazlı Ilıcak ortaya çıkardı. (Ilıcak, bugün tutsak, o günlerin intikamı alınıyor.) Genelkurmay Başkanlığı, Andıç’ın “Karargâh içi bir çalışma olduğunu” kabul etti.
Akın Birdal, 30 Kasım 2000’de andıçta imzası bulunan Çevik Bir hakkında suç duyurusunda bulundu. Bir’in “suç işlemek amacıyla yasa dışı silahlı örgüt kurma, insan öldürmeye azmettirme, suç işlemek için tahrik etme, hakaret ve iftira” suçlarından cezalandırılmasını istedi.
Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, faili meçhul cinayetler kapsamında Ankara’da verdiği ifadede Akın Birdal’ı MİT’in vurduğunu öne sürdü. Avcı, ‘illegal yapılanma’ olarak tanımladığı bir grubun içindeki bazı isimleri açıkladı.
28 Şubat, postmodern bir darbeydi. MGK kararlarına baktığımızda “irtica” tehdit gösteriliyordu ama bütün muhalefet düşman ilan edildi ve bastırılmak istendi.
21 yıl sonra 28 Şubat, bütün şiddeti ile sürüyor.... Aynı yapılar, daha kullanışlı kişilerle daha hukuksuz işlere imza atıyor. Cezayirli yazar Kamel Daoud’un dediği gibi, tarih bugünün aktörlerini de; “hilelerle, kurgu darbelerle, cadı avı ve işkencelerle hatırlayacak.”
[Ali Emir Pakkan] 26.2.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Kamuoyu "Andıç" adını ilk kez 28 Şubat’ta duydu. 24-25 Nisan 1998 tarihli bazı gazetelerde PKKlı Şemdin Sakık’a ait olduğu iddia edilen ifadeler yer aldı. “Akın Birdal’ın PKK ile ilişki içinde olduğu, Apo ile defalarca telefonda görüştüğü, Apo’nun kendisine para gönderdiği ve ‘O benim Türkiye’deki tabancamdır’ dediği” manşetlere çıkarıldı. Hedefe konan diğer iki isim Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar’dı.
Şemdin Sakık’a ait denen ifadeleri ilk yayınlayan KanalD, Hürriyet ve Sabah oldu. Oktay Ekşi, ‘Alçakları Tanıyalım’ diye yazı yazdı.
İki hafta sonra, 12 Mayıs 1998’de İHD’nin Ankara’daki genel merkezine gelen iki kişi, dernek başkanı Akın Birdal’a kurşun yağdırdı. Birdal’a 6 kurşun isabet etti. Ölümden döndü. Gündüz ortasında, Ankara’nın göbeğindeki suikast girişiminin tetikçileri yakalandı. Suikastı Türk İntikam Tugayı (TİT) adlı örgüt üstlendi.
Daha sonra gazetelerde yayımlanan ifadelerin Sakık’a ait olmadığı anlaşıldı. Sakık, mahkemede böyle bir ifade vermediğini söyledi. 1998’de yakalanan Sakık’ın soruşturma zabtına yalan ifadeler eklenip basına servis edilmişti.
Peki kim bu suçu işlemişti?
Sahte ifadelerin yer aldığı “Andıç” başlıklı “Güçlü Eylem Planı” isimli ve Çevik Bir imzalı belgeyi ilk kez Nazlı Ilıcak ortaya çıkardı. (Ilıcak, bugün tutsak, o günlerin intikamı alınıyor.) Genelkurmay Başkanlığı, Andıç’ın “Karargâh içi bir çalışma olduğunu” kabul etti.
Akın Birdal, 30 Kasım 2000’de andıçta imzası bulunan Çevik Bir hakkında suç duyurusunda bulundu. Bir’in “suç işlemek amacıyla yasa dışı silahlı örgüt kurma, insan öldürmeye azmettirme, suç işlemek için tahrik etme, hakaret ve iftira” suçlarından cezalandırılmasını istedi.
Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, faili meçhul cinayetler kapsamında Ankara’da verdiği ifadede Akın Birdal’ı MİT’in vurduğunu öne sürdü. Avcı, ‘illegal yapılanma’ olarak tanımladığı bir grubun içindeki bazı isimleri açıkladı.
28 Şubat, postmodern bir darbeydi. MGK kararlarına baktığımızda “irtica” tehdit gösteriliyordu ama bütün muhalefet düşman ilan edildi ve bastırılmak istendi.
21 yıl sonra 28 Şubat, bütün şiddeti ile sürüyor.... Aynı yapılar, daha kullanışlı kişilerle daha hukuksuz işlere imza atıyor. Cezayirli yazar Kamel Daoud’un dediği gibi, tarih bugünün aktörlerini de; “hilelerle, kurgu darbelerle, cadı avı ve işkencelerle hatırlayacak.”
[Ali Emir Pakkan] 26.2.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Cibillî sevgi ve saygı bir başka [Abdullah Aymaz]
1966 sonbaharı, okullar yeni açılmış. İzmir İmam-Hatip ve İlahiyatta Talebe Yetiştirme Yurdunun talebeleri okuldan gelmiş ve Kestanepazarı Yurdunun sınıflarında mütalaadalar… Yurt Müdürü, Müdürlük binasının önünde sandalyede oturuyor. Karşısında da iki misafiri var. Birisi resmi kıyafetli bir üsteğmen. Meşrep muhalefetiyle Yurt Müdürümüze saldırdılar, bir de gidip, yurtta nurculuk yapıyor diye polis karakolunda şikayette bulundular… Bu talihsiz olaydan beş-altı gün önce rüyamda bir şeyler görmüştüm. Hatta Hocamızın karakola gidişini de görmüştüm… Ama ya gidiş veya dönüş sırasında bir köprüden geçerken Hocaefendinin secdeye kapanıp salavatlar getirerek Cenab-ı Hakka öyle bir yakarışı vardı ki, “Allah! Allah! Hocamızın Peygamber Efendimize (S.A.S.) ne kadar da çok sevgisi ve saygısı var!” dedim. Bu husus, sünnete bağlılığında İslamiyeti hassas yaşayışında kendisini zaten gösteriyordu. Seneler sonra yazdığı “Ravza” yazısında da bu derin sevgi ve engin saygı apaçık görülmekte:
“Bahçe mânasına gelen Ravza; inanmış insanların mukaddes şeylere karşı duydukları alâka, bu alâkadan kaynaklanan duygu, düşünce ve tasavvurların sürekli değişen telakkilerle, sanat-metâf-ı kudsiyan (kudsilerin çevresinde dönüp durduğu yer) mülahazaları içinde ötedenberi bir çeper ve bir surla sınırlandırılmaya çalışılmış hazîratü’l-kuds’tur (tasavvurlar üstü bir cennet bahçesidir).
“Bu mübarek mekân, hürmet hissi ve sanat telakkisiyle defalarca zarf değiştirmiş… dış nakışlarıyla tekrar ber tekrar oynanmış, ama katiyyen gönüller âlemiyle alâkalı ruh ve mânasına ilişilmemiş ve ilişilememiştir.
“Sahibin ruhuna doğru parçalanmış sineler gibi aralanan kapılar veya onun ruhundan insanlığa açılan menfezlerin çokluğu gibi, Ravza-i Tâhirenin de pek çok kapısı vardır. Bu kapılar arasında en namlısı da şair Nâbî merhumun: “Felek mâh-ı nev-bâbü’s-selamın sîne çâkıdır’ sözüyle anlattığı ‘Bâbü’s-selam: Selam kapısı’dır.’ Selam verip bu kutlu kapıdan içeriye girenler, iki adım ötede Gönüllerin Efendisiyle (S.A.S.) karşılaşacaklarmış gibi bir ruh hâleti hissederler. Hisseder ve âdeta kendilerini bir kısım farklı esintilere salmış gibi olurlar.
“Peygamber huzurunda bulunmanın vakar, ciddiyet ve temkiniyle, namaz kılan, dua eden, salat ve selam okuyan Hakk aşığı gönül erlerinin safları arasında, tıpkı nurlu bir koridorda yürüyor gibi, ışık alarak, aşk ve şevkle dolu olarak Muvâcehe’ye (Kıble tarafından Efendinizin nuf-efşan kabrini çevreleyen mübarek parmaklıklara) doğru ilerleyen uyanık bir insan, her adım başı, akla-hayale gelmedik süprizlerle karşılaşacağı hissiyle ilerler. Hele Muvâce hele Muvâcehe… Oraya ulaşan nezih ruhlar, artık gözleri hiçbir şey görmüyor gibi, sadece O’nu anar ve inler, sadece O’nun hayale ve misâliyle teselli olurlar. Hele bir de daha önceden hazırlanmış ve hayalinde birkaç defa o eşiğe baş koyup vicdanının derinliği ve gönlünün sınırsızlığıyla oraya varmışsa… doğrusu öyle bir tabloyu tasvir için sözün nutku tutulur ve beyan, aczini ifâdeden başka kelime bulamaz…
“İnsan, daha çok hüzünle gülümseyen bir yüze benzeteceği, mübarek Merkâd’in kıble cihetindeki sütrenin önüne varınca, ümid ve amel heyecanıyla çırpınıp duran yüzlerce âşık ruhla karşılaşır. Bu alabildiğine yeşil ve sihirli nur iklimi, derecesine göre hemen herkese, bir başka âlemin kapısının önünde bulunma hissini verir. Öyle ki, muvaceheye ulaşan her âşık ruh, bir iki kadem ötede sevgisiyle buluşacakmış gibi his ve heyecanla köpürür ve vicdanında aşk ve şevkin kalem ve mürekkep görmemiş besteleri duyulmaya başlar. Derken, o altın ikliminin sesleri, sözleri görüntüleri binbir tedâî (çağrışım) ile onun bütün benliğini sarar ve onu zaman-üstü sırlı bir kuşağa çeker götürür. Bu kuşağa ulaşan herkes, bugünü dünle, dünü de Dost’un ışık çağıyla bir arada idrâk eder ve onun meclisinden sızıp gelen en mahrem fısıltıları duyar ve kendinden geçer…
“Ravzâ-i Tahire karşısında hayat, hep bir hülyâ ve rüya gibi yaşanır. Bütün bütün ona sırtını dönmeyen hemen her ruh, onun elinden aşk şarabı içmiş, mest olup kendinden geçmiş gibi, bir türlü bu sihirli âleminden ayrılmak istemez. Burada fikirler durur, ruhlar duyguların tesirine girer ve bütün gönülleri bir vuslat arzusunu sarar. Burada, insanın içinde birer çiçek gibi açan mahrem hülyâlar, âdeta insana Cennet bahçelerinin hazlarını ve cennetliklerin neşe ve huzurunu tattırır gibi olur. Burası, hassas ruhların hülyalarına matkap salmak için, Kudret eliyle tâ ezelden planlanıp kurulmuş ve hisleri, istekleri, sevgileri tutuşturan, besteleyip mırıldanan, dünyada, gökler ötesinin bir uzantısı gibidir. Burada kendini inanç buudlu tasavvurların rengin ve zengin iklimine salabilenler, uçsuz-bucaksız hülyalara dalar yaşadıkları hayatın içinde bir sır, bir hafî, bir ahfâ (ince, hassas duygular) yolcusu gibi çok defa bizim için gizli kalan insanoğlunun asıl benliğini teşkil eden bir başka ‘ben’in var olduğunu duyarlar. Âdeta, şehâdet âleminin, ince tenteneli perdesi delinip de, herşeyin hakikatıyla beraber insanın özü de meydana çıkmış… dolayısıyla herkes kendini uhrevileşmiş gibi hisseder ve öbür âlemin âhengine uyar ve kendini Firdevsî hazlar içinde bulur.
“Burada duvarlar, sütunlar ve aşk matkaplarıyla oyulmuş gibi görünen kubbeler, hatta döşemeler, sergiler hemen herşey, mâvi, yeşil, sarı her rengin nazlı çiçeklerini andırır mâhiyette, güzelliklerin en derinliklerine açılmış yaşıyor gibidir…
“Zaten her zaman nezih bir ruha benzetebileceğimiz Merkad ve Yeşil Kubbe, ışıkların duygu ve düşünce dünyalarındaki, derinliklerle yanyana gelince, öyle muammâlaşır ki, insan bulunduğu yeri Cennet’ten kopup gelmiş bir parça sanır.
“Bugüne kadar mânevî havası ve ledünnî zevkleriyle pek çok feyizli makam gördüm… bir hayli mübarek mahalleri müşahede fırsatını buldum. Ama bunlar arasında, ruhumda en derin izler bırakan Peygamber (S.A.S.) köyü –o köyün izleri ebedlere kadar gönüllerimizde yaşasın- olmuştur. Ruhum o beldeyi her zaman bir ‘dâü’s-sılâ’ hasretiyle kucaklamıştır. Kucaklarken de ‘işte bir avuç toprağını cihanlara değiştirmeyeceğim beldeler beldesi’ demiş içimi çekmişimdir.” (M. Fethullah Gülen, Zamanın Altın Dilimi)
Bugünlerde Çağlayan Dergisinde de yazdığı naatlar ile de Hocamız bu sevgi ve saygıyı pekiştirmeye devam ediyor ve inşaallah böylece de devam edecek…
[Abdullah Aymaz] 26.2.2018 [Samanyolu Haber]
“Bahçe mânasına gelen Ravza; inanmış insanların mukaddes şeylere karşı duydukları alâka, bu alâkadan kaynaklanan duygu, düşünce ve tasavvurların sürekli değişen telakkilerle, sanat-metâf-ı kudsiyan (kudsilerin çevresinde dönüp durduğu yer) mülahazaları içinde ötedenberi bir çeper ve bir surla sınırlandırılmaya çalışılmış hazîratü’l-kuds’tur (tasavvurlar üstü bir cennet bahçesidir).
“Bu mübarek mekân, hürmet hissi ve sanat telakkisiyle defalarca zarf değiştirmiş… dış nakışlarıyla tekrar ber tekrar oynanmış, ama katiyyen gönüller âlemiyle alâkalı ruh ve mânasına ilişilmemiş ve ilişilememiştir.
“Sahibin ruhuna doğru parçalanmış sineler gibi aralanan kapılar veya onun ruhundan insanlığa açılan menfezlerin çokluğu gibi, Ravza-i Tâhirenin de pek çok kapısı vardır. Bu kapılar arasında en namlısı da şair Nâbî merhumun: “Felek mâh-ı nev-bâbü’s-selamın sîne çâkıdır’ sözüyle anlattığı ‘Bâbü’s-selam: Selam kapısı’dır.’ Selam verip bu kutlu kapıdan içeriye girenler, iki adım ötede Gönüllerin Efendisiyle (S.A.S.) karşılaşacaklarmış gibi bir ruh hâleti hissederler. Hisseder ve âdeta kendilerini bir kısım farklı esintilere salmış gibi olurlar.
“Peygamber huzurunda bulunmanın vakar, ciddiyet ve temkiniyle, namaz kılan, dua eden, salat ve selam okuyan Hakk aşığı gönül erlerinin safları arasında, tıpkı nurlu bir koridorda yürüyor gibi, ışık alarak, aşk ve şevkle dolu olarak Muvâcehe’ye (Kıble tarafından Efendinizin nuf-efşan kabrini çevreleyen mübarek parmaklıklara) doğru ilerleyen uyanık bir insan, her adım başı, akla-hayale gelmedik süprizlerle karşılaşacağı hissiyle ilerler. Hele Muvâce hele Muvâcehe… Oraya ulaşan nezih ruhlar, artık gözleri hiçbir şey görmüyor gibi, sadece O’nu anar ve inler, sadece O’nun hayale ve misâliyle teselli olurlar. Hele bir de daha önceden hazırlanmış ve hayalinde birkaç defa o eşiğe baş koyup vicdanının derinliği ve gönlünün sınırsızlığıyla oraya varmışsa… doğrusu öyle bir tabloyu tasvir için sözün nutku tutulur ve beyan, aczini ifâdeden başka kelime bulamaz…
“İnsan, daha çok hüzünle gülümseyen bir yüze benzeteceği, mübarek Merkâd’in kıble cihetindeki sütrenin önüne varınca, ümid ve amel heyecanıyla çırpınıp duran yüzlerce âşık ruhla karşılaşır. Bu alabildiğine yeşil ve sihirli nur iklimi, derecesine göre hemen herkese, bir başka âlemin kapısının önünde bulunma hissini verir. Öyle ki, muvaceheye ulaşan her âşık ruh, bir iki kadem ötede sevgisiyle buluşacakmış gibi his ve heyecanla köpürür ve vicdanında aşk ve şevkin kalem ve mürekkep görmemiş besteleri duyulmaya başlar. Derken, o altın ikliminin sesleri, sözleri görüntüleri binbir tedâî (çağrışım) ile onun bütün benliğini sarar ve onu zaman-üstü sırlı bir kuşağa çeker götürür. Bu kuşağa ulaşan herkes, bugünü dünle, dünü de Dost’un ışık çağıyla bir arada idrâk eder ve onun meclisinden sızıp gelen en mahrem fısıltıları duyar ve kendinden geçer…
“Ravzâ-i Tahire karşısında hayat, hep bir hülyâ ve rüya gibi yaşanır. Bütün bütün ona sırtını dönmeyen hemen her ruh, onun elinden aşk şarabı içmiş, mest olup kendinden geçmiş gibi, bir türlü bu sihirli âleminden ayrılmak istemez. Burada fikirler durur, ruhlar duyguların tesirine girer ve bütün gönülleri bir vuslat arzusunu sarar. Burada, insanın içinde birer çiçek gibi açan mahrem hülyâlar, âdeta insana Cennet bahçelerinin hazlarını ve cennetliklerin neşe ve huzurunu tattırır gibi olur. Burası, hassas ruhların hülyalarına matkap salmak için, Kudret eliyle tâ ezelden planlanıp kurulmuş ve hisleri, istekleri, sevgileri tutuşturan, besteleyip mırıldanan, dünyada, gökler ötesinin bir uzantısı gibidir. Burada kendini inanç buudlu tasavvurların rengin ve zengin iklimine salabilenler, uçsuz-bucaksız hülyalara dalar yaşadıkları hayatın içinde bir sır, bir hafî, bir ahfâ (ince, hassas duygular) yolcusu gibi çok defa bizim için gizli kalan insanoğlunun asıl benliğini teşkil eden bir başka ‘ben’in var olduğunu duyarlar. Âdeta, şehâdet âleminin, ince tenteneli perdesi delinip de, herşeyin hakikatıyla beraber insanın özü de meydana çıkmış… dolayısıyla herkes kendini uhrevileşmiş gibi hisseder ve öbür âlemin âhengine uyar ve kendini Firdevsî hazlar içinde bulur.
“Burada duvarlar, sütunlar ve aşk matkaplarıyla oyulmuş gibi görünen kubbeler, hatta döşemeler, sergiler hemen herşey, mâvi, yeşil, sarı her rengin nazlı çiçeklerini andırır mâhiyette, güzelliklerin en derinliklerine açılmış yaşıyor gibidir…
“Zaten her zaman nezih bir ruha benzetebileceğimiz Merkad ve Yeşil Kubbe, ışıkların duygu ve düşünce dünyalarındaki, derinliklerle yanyana gelince, öyle muammâlaşır ki, insan bulunduğu yeri Cennet’ten kopup gelmiş bir parça sanır.
“Bugüne kadar mânevî havası ve ledünnî zevkleriyle pek çok feyizli makam gördüm… bir hayli mübarek mahalleri müşahede fırsatını buldum. Ama bunlar arasında, ruhumda en derin izler bırakan Peygamber (S.A.S.) köyü –o köyün izleri ebedlere kadar gönüllerimizde yaşasın- olmuştur. Ruhum o beldeyi her zaman bir ‘dâü’s-sılâ’ hasretiyle kucaklamıştır. Kucaklarken de ‘işte bir avuç toprağını cihanlara değiştirmeyeceğim beldeler beldesi’ demiş içimi çekmişimdir.” (M. Fethullah Gülen, Zamanın Altın Dilimi)
Bugünlerde Çağlayan Dergisinde de yazdığı naatlar ile de Hocamız bu sevgi ve saygıyı pekiştirmeye devam ediyor ve inşaallah böylece de devam edecek…
[Abdullah Aymaz] 26.2.2018 [Samanyolu Haber]
Dr. Bülent Keneş: “Hizmet Medyası, iktidarla olan ilişkilerini yanlış konumlandırdı” [Engin Sezen]
The Circle’in Diyaspora’daki Hizmet Hareketi Aydınları başlıklı mülakatlar serisi 21 Mart, 2018’de sona erecek. Yayımlanmayı bekleyen hazır 12 mülakatın yanısıra, halen beklediklerim de var. Hepsi 21 Mart’a yetişmese bile değerlendirilecek ve bu mülakatlar kitaplaşacaklar. The Circle da yoluna yeni projelerle devam edecek.
Yeri gelmişken, mülakatlar serisine iştirak eden aydınlarımıza, sonra da gerek alkışlayarak gerek eleştirerek katkı sağlayan her bir okurumuza teşekkürü bir borç biliriz.
Şimdiye kadar genel itibariyle, ya akademisyen ya da gazetecilerle konuştuk. Dr. Bülent Keneş, bu iki vasfı da haiz. İran Siyasetinin İçyüzü ve İran ve Terör adlı iki kitabı var.
Hizmet Medyası’nda önemli görevler üstlenmiş, Today’s Zaman’ın Genel Yayın Yönetmenliğini yapmış bir isim.
Cemaat içinde AKP tehlikesini ilk sezenlerden, dile getirenlerden olan bu celalli ve cedelci gazeteci, yurtdışında muhtelif platformlarda, ve illa ki Twitter’da kavgasını sürdürüyor. Düşüncelerini okurla paylaşıyor, elini taşın altına sokmaktan imtina etmiyor…
Mülakat esnasında pek çok konuda sayın Keneş’le hemfikir olduğumuzu gördüm. Dünden bugüne yaşadığı Hizmet deneyiminin kendisinin zihni ve kültürel kimliği ve dahi aidiyeti için taşıdığı özel öneme dikkat çekiyor. Diğer yandan, Savaş Genç gibi, Hizmet Medyasında çalışma alanı bulmasına rağmen, açıkyüreklilikle bu medyayı tenkit terazisine de vurabiliyor.
Bülent Bey’e içten yanıtları ve mülakat esnasındaki mütevazi tutumu için hasseten teşekkür ediyorum.
Kendinizi bize tanıtır mısınız?
Altı çocuklu çiftçi bir ailenin dördüncü çocuğu olarak Malatya’nın, o dönem merkeze bağlı, Orduzu beldesinde dünyaya gelmişim. Sokak oyunlarıyla dolu dolu yaşadığım çocukluk dönemimi, beldedeki ilk ve orta okullardaki öğrenimimin yanısıra, tarlada bahçede çalışarak geçirdim. Ortaokula 15 Eylül 1980 günü kayıt yaptırmıştım. Büyük ölçüde 12 Eylül 1980 sürgünlerinden oluşan ortaokuldaki nitelikli öğretmenlerimin, üzerimde büyük etkisi olduğunu düşünürüm. Hakikaten beldedeki ortaokulun o dönemine denk gelen benim gibi pek çok köylü çocuğu iyi üniversiteler okumayı, Mehmet Efe gibi bazıları çok güçlü kalemler olmayı başardı.
Şehirli bir-iki okumuş tanıdığının babama tavsiyesiyle, tıpkı ağabeyim gibi, “tez elden elim ekmek tutsun” diye ben de meslek lisesine gönderildim. Çok da gönüllü girmediğim sınavda torna-tesviye bölümünü kazandım. Edindiğim arkadaşlıklar dışında pek hoşlanmadığım okul ve o bölümde geçirdiğim üç yılı hayatımın kayıp yılları olarak görürüm. Buna rağmen, kendisini bir yıl arayla takip ettiğim ağabeyimin çoğunlukla okul birincisi olduğu bu “sanat okulu”nda ben de ilk sıralardaydım. Yine ortaokul yıllarında olduğu gibi, o zamanlar Ankara’da bir ajansın okul yönetimleriyle temas neticesinde yaptığı seçmelerde, lise yıllarında da ulusal çapta “örnek öğrenci” albümlerine girmişliğim var:-)
Tüm zorluklarına karşın toprakla uğraşmaktan, tarlada bahçede çalışmaktan, kan-ter içinde kalıp yorgun düşmekten, çocukluğumdan beri hep romantik bir zevk almışımdır. Lise sonrası biraz ailemin o dönemki maddi durumunun elverişsizliği, biraz da çiftçilikten aldığım o tuhaf zevkten dolayı üniversiteye gitmeyi hiç düşünmedim. Ancak kış geldiğinde, köylük yerde yapacak fazlaca bir şeyin olmaması, ne kahvehaneye ne de camiye gitmiyor olmamdan dolayı olsa gerek, müthiş bir can sıkıntısı yaşardım. Bulabildiğim ne varsa okuduğum o kış günlerinde, “Tarla bahçe işlerinin haddinden fazla olduğu bahar, yaz güzel de; peki kışları ne yapacağım?” sorusu, beni üniversite okuma kararına itti. O yıl sınavlara başvuru tarihi aylar öncesinden geçtiği için mecburen bir sonraki yılı beklemek zorunda kaldım. Kendimi sadece okuma-yazma biliyor kabul edip yıl boyunca tarladan bahçeden geriye kalan zamanlarda disiplinli bir şekilde sınava hazırlandım. Liseyi bitirdikten 2 yıl sonra olsa da, derece sayılabilecek bir sonuçla Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazandım. Boğaziçi yıllarının üzerimdeki etkisi ortaokul yıllarımdan bile fazla olmuş olabilir.
Hizmet’le irtibatınız?
Diyebilirim ki, 20 yaşımın eşiğinde yepyeni bir dünyaya açıldım. Sıfır yabancı dil bilgisiyle 1,5 yıl hazırlık okudum. Üniversitenin ilk yılları, hala hatırladıkça hayır ve özlemle yad ettiğim, Hizmet Hareketi’nden bazı arkadaşlarla ilk temaslarımın olduğu yıllara da denk gelir. Bölüme geçtikten sonraki ilk yılımdan itibaren sevgili Ali Halit Aslan’ın cesaretlendirmesiyle, bugün birçoğunu medyadan ve akademi dünyasından yakından tanıdığınız arkadaşlarla birlikte amatör bir gazetecilik/araştırmacılık grubunun parçası oldum. Amatörce yaptığımız haberler, araştırma dosyaları Zaman’da yayımlanmaya başlamıştı. Bu sayede ara sıra gazeteye de uğrar olmuştuk.
Akademik hayatınız nasıl başladı?
Mezun olunca da, akademisyenlikle gazetecilik arasında kısa süreli bir kararsızlık sonrasında, gazeteciliğe karar verdim. En kısa sürede kendimi daha iyi yetiştirme amacım bakımından gazeteciliğin imkanları, o günkü akademyanın imkanlarından daha cazip gibi gelmişti bana. Ama, gazeteciliğin derinleşmeye pek müsait olmadığını kavramam ve bir ayağımın mutlaka hep bir üniversitede olması gerektiğine karar vermem fazla zaman almadı. Kazandığım birkaç yüksek lisans programı arasından, bilinçli olarak, Marmara Üniversitesi’nde, o zamanki adıyla Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü’nü (Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü) tercih etmiştim.
Özellikle Nur Vergin gibi kıymetli hocalarla tanışma ve çalışma imkanı bulabildiğim için enstitüdeki süreci hayatımın en verimli dönemlerinden biri olarak görürüm. Daha sonra tabii, hocalar arasına Ahmet Davutoğlu da katılmıştı. Yüksek lisans sonrası doktoraya da aynı enstitüde devam ettim. Ancak takvimler artık 28 Şubat’ı gösteriyordu ve maalesef öğrencisi olduğum enstitüyle de ciddi şekilde uğraşıyorlardı. Gerek o meşum süreç, gerekse o süreçle de alakası olan gazete yönetimindeki tuhaflıklara bağlı olarak meslek hayatımdaki dalgalanmalardan dolayı, Davutoğlu’nun danışmanlığında İran dış politikası üzerine başladığım tez yazımını epey ilerletmiş olduğum halde, doktoramı sürdüremez hale gelmiştim.
Hep, bir gözüm üniversitelerde olduğu halde, aşağı yukarı 2007 yılına kadar, yaptığım binlerce sayfa akademik metin çevirileri dışında, akademi dünyası ve üniversitelerle bağım tamamen kopmuştu. Ancak, 2007 yılında bir işletme mastırı (MBA) yapmak nasip oldu. MBA’in tam bittiği tarihe denk gelen bir afla da doktorama geri döndüm. Mesleki açıdan inanılmaz yoğun bir dönemime denk gelmesine rağmen, 2,5 yıllık bir çalışmayla 2011 yazında doktoramı bitirebildim.
O arada geçen sürede oldukça dalgalı bir meslek hayatım oldu. Farklı görevlerde kısa süreli çalışmaların ardından, 26 yaşındayken Zaman’ın Dış Haberler Müdürü olmuştum. Orada çok verimli, kabiliyetli bir ekip kurmak nasip oldu. Erhan Başyurt, Mehmet Yılmaz, Cumali Önal, Yakup Şalvarcı, Selçuk Gültaşlı, Celil Sağır ve diğer arkadaşlarımla mesleki açıdan iyi işler yaptık. 28 Şubat’ın sarsıntıları, gazetenin ihtiyaçları doğrultusunda doktora konuma da denk düşecek şekilde, 1998 yılında Tahran’a yerleşme planlarımı da vurmuştu. Ne öğrenmeye başladığım Farsça’yı ilerletmeye, ne de gazeteye devam etmeye iştiham kalmamıştı. Ayrıldım. Bir süreliğine bir şirketler grubunun CEO’luğunu üstlendim. Ticari işlerin bana göre olmadığını anlamam fazla vaktimi almadı. Birkaç ay sonra arkadaşların da ricasıyla Zaman’a Haber Müdürü olarak geri döndüm.
Çalkantılı bir dönemdi ve dönemin Genel Müdürü ve Genel Yayın Yönetmeni(GYY) Hüseyin Gülerce’nin gazetecilik anlayışı ve iş yapış tarzıyla çok ciddi sorunlarım vardı. Yaşanan sürtüşmeler neticesinde bir grup editör arkadaşı kızak denecek görevlere çekti, gazeteye dönmemin üzerinden henüz birkaç ay geçmemişti ki, beni de işten attı. Neyse ki, gazete üst yönetimi duruma müdahale etti de, Gülerce uzaklaştırıldı; işten atılan ben ve kızağa çekilenler görevlerimize iade edildik. Yeni gelen GYY ile de, kendisine hala çok muhabbetim olmasına rağmen, idealimdeki gazeteciliği yapmanın mümkün olamayacağını anlayınca gazeteden yeniden ayrılmaya karar verdim.
Today’s Zaman maceranız?
Birkaç aylık işsizlik sürecinden sonra, o dönemin tek İngilizce gazetesi olan Turkish Daily News’ten gelen teklifi kabul edip Ankara’ya taşındım ve gazetenin Yayın Koordinatörlüğü görevini üstlendim. Gazete, baskıya oldukça erken gönderildiği için kalan zamanımı akademik çevirilerde kullandım. Hiç aklımda olmadığı halde, 2003 yılı sonunda Anadolu Ajansı New York Büro Şefliği teklifi geldiğinde fazla düşünmeden kabul ettim. 2004 başında ABD’ye taşındım. Doğrusu New York’ta uzun yıllar kalmayı planlıyordum. Ancak, 2 yıl nasipmiş.
Medyaya yeni girmiş olan Akın İpek’in teklifini değerlendirip 2006 başında Türkiye’ye döndüm. Bugün gazetesinin Genel Yayın Yönetmenliği’ni üstlendim. Hayatımın en zor geçen 8 ayını burada yaşadım diyebilirim. Çok iyi bir insan olduğunu bildiğim Akın Bey’le iş yapış tarzlarımız pek uyuşmadı. Ayrıldım. Bir arkadaşımla başka bir proje üzerinde kafa yorarken, Ekrem Dumanlı’nın teklifiyle ve 7 yıllık aradan sonra, İngilizce bir gazete kurmak üzere Zaman ailesine 3. kez döndüm. Paralelinde bir MBA yapmanın ve doktora tezi bitirmenin nasip olacağı, 9 yıl sürecek Today’s Zaman serüvenim de böylece başlamış oldu.
Her biriyle çalışmaktan ayrı zevk aldığım, dahası tek tek her biriyle gurur duyduğum, üstüne, kendilerinden çok şey öğrendiğim ekip arkadaşlarımla birlikte, imkanların elverdiği ölçüde ve tamamen mesleki ideallerimiz çerçevesinde 9 yıl boyunca iyi bir gazetecilik yapmaya gayret ettik. Dönüp baktığımda işin doğası gereği bazı hatalar yapmış olabiliriz ama sanki hiç de fena bir iş ortaya koymadık gibi. Şahsi açıdan ise, Today’s Zaman yıllarımı hep gururla hatırlayacağım bir 9 yıl olarak değerlendiriyorum.
Şu anda neredesiniz? Nelerle meşgulsünüz? Maişetiniz vs?
Maalesef, her iyi hikayenin bir sonu olduğu gibi TZ serüvenimizin de bir sonu oldu. Hem de herkesin bildiği üzere oldukça trajik bir son. İlk belirtileri çok öncelere dayansa da, bana göre 2011 yazından itibaren alenilik kazanan kesif bir otoriterleşme süreci sonunda 2016 Mart ayında gazetelerimiz gasp edildi. Erdoğan dikta rejiminin, özellikle 2011 yazından itibaren yoldan çıkan politikalarına sert eleştiriler getiren Today’s Zaman’la ve şahsen benimle uğraşması, daha eskilere dayanıyordu. Öyle ki, 2015 yılı boyunca hakkımda açılan davalar, yapılan gözaltılar, tutuklamalar, adli kontrol önlemleri ve haftanın birkaç gününe ya karakolda, ya savcılıkta, ya da mahkeme salonunda başlamak mecburiyetinde kalmam neticesinde fiilen iş yapamaz hale getirilmiştim. Zamanla uyduruk mahkemelerde, uyduruk suçlamalardan mahkumiyetler de gelmeye başlamıştı. Özellikle 2 yıl 7 ay 15 günlük bir hapis cezasından sonra, iyi birer TZ okuru olan bazı kesimlerden yurtdışına çıkmam konusunda teklifler geldi. İlk önce sıcak bakmadım bu tekliflere ancak daha sonra bir şekilde Türkiye’den çıkıp, üniversite yıllarımdan beri sosyal-siyasal düzenine, temel insan hak ve özgürlükleri bakımından eriştiği seviyeye, demokrasisine ve insani gelişmişliğine büyük ilgi duyduğum İsveç’e yerleşme kararı verdim.
İsveç’e nasıl geldiniz?
Uzunca bir zamandır yurtdışı yasağım olduğu ve artık geçerli bir pasaportum olmadığı halde bu yönde bir süreç başlattım.
Ne yazık ki, bu süreç tamamlanmadan 15 Temmuz 2016 kumpası yaşandı. Darbe girişiminin henüz ilk dakikalarından itibaren gözlemlediğim tuhaflıklardan, bu işin nereye varacağını aşağı yukarı tahmin etmiştim. Oldum olası hep hızlı karar alan biri olarak, ne benim ne de ailemin artık Türkiye’de yaşama şansının kalmadığına karar verdim. Bazı arkadaşlarımın yardımı ile ailemin birkaç gün içerisinde normal yollardan Türkiye’yi terketmesini sağladım. Böylece şahsi meselemin yüzde 95’i hallolmuştu. Ben de farklı adreslerde birkaç hafta gizlendim. Hatta bir süreliğine Erdoğan’ın Kısıklı’daki evinin karşısındaki bir dairede kaldım. Yaşadıklarımız yetmiyormuş gibi bir de gece gündüz “Dombıra” zulmüne maruz kaldım. Sağolsun bazı arkadaşların çabası neticesinde bir yolunu bulup ben de İsveç’e ulaşmayı başardım.
İsveç’e vardığımda, benden önce birkaç gazeteci arkadaşımın daha bu ülkeye geldiğini gördüm. Birkaç meslektaşım da benden sonra geldi. Böyle bir dönemde boş duracak halimiz yoktu. Today’s Zaman’a el konulduktan sonra Today’s Zaman ekibinden birkaç arkadaşımla birlikte, mutlaka kurulması gerektiği konusunda ilgili arkadaşların yıllardır başlarının etini yiyip durduğum bir işe girişmiştik. Madem, olması gerektiği gibi, bir insan hakları derneği kurmak konusunda Hizmet Hareketi’nden kimse elini taşın altına sokmuyordu, ‘Öyleyse, neden bunu yapan biz olmayalım?’ deyip, kendi başımıza işe koyulmuştuk. Ama 15 Temmuz maalesef o girişimimizi de boşa çıkarmıştı.
İsveç’e gelince ciddi fikri hazırlığımız olan bu işi “Neden burada, yeni şartların gerekleri ve yeni ortamın imkanları çerçevesinde gerçekleştirmeyelim?” deyip, benim gibi İsveç’e gelmek zorunda kalan meslektaşımla birlikte Stockholm Center for Freedom’ı (SCF) kurmak üzere kollarımızı sıvadık. Mevcut konumumuz gereği yasal süreçler belki olması gerektiğinden oldukça fazla zaman aldı ama nihayet 2017 Ocak ayında derneğin resmen kurulmasını başardık. Kuruluş sürecinde hazırlamaya koyulduğumuz raporları ve içerikleri birbiri peşi sıra yayımlamaya başladık. Yaptığımız görev dağılımında ise benim payıma, derneğimizin ilgi alanına giren her gelişmeyi izleyip haberleştirerek, günlük raporlayacağımız, bir haber sitesi gibi konumlandırdığımız SCF sitesinin yayın yönetimi düştü. Yayın yönetimi derken yanlış anlaşılma olmasın, yönetme alanım büyük ölçüde kendi mesaimin tanziminden ibaret:-)
Haber içeriğine de zaman zaman katkı veren diğer ekip arkadaşlarımızın rapor yoğunluklu mesailerine halel gelmemesi için 1 yılı aşkın bir süredir ben, bütün enerjimi SCF sitesine hasretmiş durumdayım. İsveçce öğrenmek için ayırdığım haftada 9-10 saatlik zaman dışında, dönemin dayanılmaz zulümlerine karşı ve yaşanan mağduriyetlere bir nebze ses olabilmek amacıyla, mağdurlar arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin, mesleğimin gereklerini, gücüm ölçüsünde SCF sitesinde yapmaya çabalıyorum. Bu çabamızın tam olarak neye karşılık geldiğini çok kestiremesem de, milyonlarca insanın korkunç mağduriyetler yaşadığı utanç verici bir zulüm döneminde, tabii ki mevcut şartların elverdiği ölçüde, elimizden gelenin maksimumunu yapmaya çalışıyor olmanın vicdanımızı bir nebze rahatlatmaya faydası olduğunu söyleyebilirim. Bu uğraşın yanısıra, 2016 Ağustos ayından beri TR724 için haftada iki kez kaleme aldığım yazılar için de ciddi bir zihni mesai harcadığımı söyleyebilirim.
Bu kadar yoğun bir mesai içinde, okumaya zaman ayırabiliyor musunuz?
Evet, okumalara gelince… Burada yaygın ve bir o kadar da gelişmiş bir kütüphane ağı var. Her dilden kitap bulmak mümkün olduğu gibi, Türkçe kitaplar bulmak da mümkün. İlk aylarımda, özellikle onlarca Türkçe ve İngilizce kitap alıp (aynı anda 50 kitaba kadar alma hakkınız var), fırsat buldukça okuyordum. Epeyce bir süredir ise, sitenin ve gündemi takibin gerektirdikleri dışında Türkçe ve İngilizce okumamaya çalışıyor, edebi ya da diğer her türden okumalarımı İsveçce yapmaya gayret ediyorum. Basitleştirilmiş kitaplarla başladığım bu süreç neticesinde, epey bir süredir kendimi kitapları orijinal halleriyle okumaya zorluyorum. Okuduğum kitaplar şimdiden ciddi bir yekün tuttu diyebilirim.
Özellikle Hjalmar Söderberg gibi klasikleşmiş veya Selma Lagerlöf gibi Nobel ödüllü İsveçli yazarların kitaplarını kendi dillerinden okumaya çabalıyorum. Bir de zamanında bizim gibi İsveç’e gelmek zorunda kalmış İranlı, Afgan, Mehmet Uzun gibi Kürt, Theodor Kallifatides gibi Yunan yazarların İsveççe yazdıkları kitapları okumaya çalışıyorum. Nadir de olsa İsveçce’ye çevrilmiş Türk yazarların eserlerini de buldukça okuyorum. Yakınlarda Yaşar Kemal’in 1970’lerde çevrilmiş İnce Memed’ini bir kere de İsveçce okudum. Şu an ise, kendisi de bir süre İsveç’te yaşamış olan Aslı Erdoğan’ın Rio’yu anlattığı “Kırmızı Pelerinli Kent – Staden I Den Röda Kappan” isimli kitabı elimde. Durumumu şu şekilde özetlesem sanırım yanlış olmayacaktır: Makalelerimi TR724 için Türkçe, haberleri SCF için İngilizce yazıyor; kafama göre takıldığım okumalarımı ise, artık anlayabildiğim kadarıyla, İşveçce yapmaya çalışıyorum.
Tavsiye edebileceğiniz kitaplar var mı?
Belki okurlarınız yadırgayacaktır ama kitap tavsiyesi yapmanın, özellikle de muhtemel muhatabınızın kim olduğunu bilmeden uluorta yapılan tavsiyelerin, affınıza sığınarak, çok sakil bir şey olduğunu söyleyeceğim. Kendimi tavsiye makamında görmemekle birlikte insanlara, neleri okumaktan hoşlanıyor ya da hangi alana ilgi duyuyorlarsa o konuda okumaktan, hangi gerekçeyle olursa olsun, asla geri durmamalarını tavsiye edeceğim. Okumanın hayati bir ihtiyaç olduğunu bilenler, neleri okumaları gerektiğini de fazlasıyla bilirler. Ötesini söylemek ukalalık olur. En iyisi mi, okuma serüveninde geçici yanlış tercihlerde bulunup, o yanlışlardan ders çıkarmaların da o serüvene dahil olduğunu söylemekle yetineyim.
Yöneticilik de yaptığınız ‘Hizmet Medyası’ bu süreçte, zaman zaman da çok sert eleştirilere hedef oluyor. Sizin Hizmet medyası hakkında, özellikle 17/25 öncesi ve sonrası dönemlere ilişkin görüşleriniz nedir? Bu medyayı içerden biri olarak artı ve eksileriyle değerlendirebilir misiniz?
Bakın, tartışmaların göbeğinde, daha doğrusu doğrudan hedefte olduğum bir dönemde, hakkımda uydurulan yüzlerce yalan ve iftiraya cevaben, “Bari oturup bir çeşit otobiyografimi yazayım da; insanlar, hakkımda yalan söyleyip iftira atacaksa, bari bunu benim kim olduğumu bilerek yapsınlar” düşüncesiyle bir şeyler yazmaya koyulmuştum. 50-60 sayfa kadar da yazmıştım. Ancak sergüzeştim, gazeteye adımımı atttığım döneme geldiğinde yazmaya devam etmekten vazgeçtim.
Doğrusu, “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” deyip, kolları sıvayan bir Hasan Cemal kadar cesur olamadım. Çünkü, yazmaya devam edecek olsam, karakterim gereği, herşeyi kendi perspektifimden görebildiğim şekliyle olduğu gibi yazmaktan başka bir şansım olamazdı.
Neden?
Şundan emindim ki, özellikle 1994’ten itibaren yaşadıklarımın, çalıştığım kurumlarla ilgili olan kısımlarını olduğu gibi yazsam, epey gürültü koparacaktı. Tam ortasında bulunduğumuz, kulak tırmalayan bunca gürültü arasında yeni bir gürültüye ne kadar ihtiyaç vardı? Çıkacak bu muhtemel gürültülere, şahsen kendimin de ne kadar dayanabileceğinden doğrusu emin olamadım. İkincisi, şimdi birazdan söyleyeceklerim gibi, yazacaklarım neticede olay ve olguların benim perspektifimden görünür halinden ibaret olacaktı. Kendi şahitliklerim, gözlemlerim ve algılarım zaviyesinden yazacaklarımın, küçük bir ihtimal dahi olsa, yaptığım ya da saklı tuttuğum tüm eleştirilerime rağmen, her birine ayrı ayrı büyük değer verdiğim bazı insanlara karşı bilmeden, istemeden haksızlık yapma ihtimali de, beni o çalışmayı yapmaktan alıkoydu.
Sorunuza gelince; hayat, tercihlerden ibarettir. Yaptığımız her bir tercih, beylik ifadeyle, aynı zamanda pek çok şeyden vazgeçiş anlamına gelir. Yani aslında her tercihimizle elde ettiklerimiz, potansiyel olarak kaybettiklerimizin yanında marjinal kalır. Bu anlamda yaptığımız her somut tercihin sınırlı getirileri yanında, kaçınılmaz olarak sebep olduğu, farazi fırsat maliyetinin ucu bucağı, herhangi bir sınırı yoktur. Olaylar yaşandıktan sonra dönüp, alternatif maliyetleri göze sokmanın da, bizim oraların ifadesiyle, “mala davara” bir faydası yoktur. O günkü mevcut koşullarda yapılmış bazı tercihlerin sorgulanmasının, entelektüel verimleri dışında, bugüne sağlayacağı fazlaca bir faydası olmadığı gibi, olmuş olan olayların sebep olduğu gidişatı değiştirecek bir sonuç üretme ihtimali de yoktur.
Bu yüzden ben, dönüp o gün nelerin yanlış yapılmış olabileceği üzerinden bugün fikir yürütenlerden, kanaat oluşturanlardan değilim. Tam tersine, sadece bugün de yanlış bulduğum tercih, tavır ve eylemleri, henüz bunlar oluyorken, yani gidişatı, cirmim her neyse o ölçekte etkileme imkanım olduğu dönemlerdeki, maalesef arzu ettiğim ölçüde bir etki uyandırdığını söyleyemeyecek olsam da; duruş, söylem ve tavrımı tekrarlamakla yetineceğim.
Nedir o duruş ve söylem?
Benim durduğum yerden, dün de bugün de görebildiklerim kadarıyla, Hizmet Hareketi yakın geçmişte birkaç noktada yanlış yapmıştır: Gelişmeler karşısında topyekün kendisini, medya ve sivil toplum imkanlarını önemli ölçüde yanlış konumlandırmıştır. Tüm belirtileri alenileşmiş korkunç bir gidişata alenen karşı çıkmakta ise, en az 2,5-3 yıl kadar geç kalmıştır. Benim yanlış olarak değerlendirdiğim konumlandırmalar ve gecikmeler, elbette ki mutlak anlamda öyle olmayabilir. Ya da her biri için makul ve meşru gerekçeler de olabilir. Ancak, benim durduğum yerden gördüklerimle, elimdeki verilerle değerlendirebildiğim tablo, daha da önemlisi, vicdani kanaatim budur.
Tekrar edeyim; tüm bunların olmasında birincil derecede rolü olan aktörlerin durduğu yerden gördükleri ve o günkü şartlarda ellerinde bulunan veriler çerçevesinde sözünü ettiğimiz tercihlerde, konumlandırmalarda ve tavırlarda bulunmalarının, benim söylediklerimden çok daha makul sebeplerinin olma ihtimali teorik olarak vardır. Ancak, o “makuliyeti” savunmak bana değil, sahiplerine ve mümessillerine düşer.
Biraz daha somutlaştırsanız?
Elbette. İçinde bulunduğum için, vereceğim somut örnekler tabii ki medyadan olacak: 2006 yılı sonlarına doğru Zaman ailesine geri döndüğümde, özellikle Today’s Zaman’ın hazırlık safhasını oluşturan birkaç aylık dönemde bir miktar da boş vaktim vardı. O dönemi, gazetenin kadro ve konsept hazırlığı için olduğu kadar, 7 yıla yakın ayrı kaldığım Zaman’i, derli toplu bir şekilde gözlemlemekte de kullanmıştım. Çıkardığım sonuç pek hayra alamet değildi. Evet, o gün için ortada görünür hiçbir somut sorun yoktu. “Sorun” ne kelime; her şey güllük gülistanlıktı ve gazete hem etkisini hem de imkanlarını hızla büyütüyordu. Daha ne olsundu?
Peki benim gözlemlerle varlığını tespit etmekle kalmayıp, henüz 2006 yılı sonlarında, bazı dostlarımla durumu iştişare ederken, kelimenin anlamını bilerek “pataloji” diye tanımlamaktan çekinmediğim sorun neydi? “Pataloji” diye tanımladığım bir durumdan hayır beklemek ne kadar mümkündü? Bahsini ettiğim o sorun gazetenin, daha doğrusu toptan Hizmet’le ilintili medyanın, siyasi iktidarla olan ilişkilerinin yanlış konumlandırılmasıydı. O günün şartlarında, bizzat Hocaefendi’nin de ilkesel olarak tercih ettiğini düşündüğüm bir şekilde, Hizmet ile ilintili önemli ve belirleyici medya şahsiyetlerinin, muktedir siyasetle olan ilişkileri bana göre yanlış konumlandırılmıştı. Ve bu yüzden, Hizmet’le ilintilendirilen medya, iktidarla olması gereken eleştirel mesafesini, belki tamamen olmasa bile, çok büyük ölçüde koruyamamıştı.
O gün gördüğünüz şeyleri yetkililerle de paylaşmış mıydınız?
Evet. Kimsenin hoşuna gitmeyeceğini bildiğim halde, o günkü değerlendirmelerimin ışığında tespitlerimi paylaşıyor ve sorunun muhataplarına, “buradan hayır çıkma ihtimali olmadığını” açıktan söylüyordum. Çözüm tekliflerimi de beraberinde ifade ediyordum. Maalesef, pek işe yaradığını söyleyemeyeceğim. Endişelerimi doğrudan muhataplarına söyledikten sonra, söylediklerimi etki alanım içerisindeki TZ’da gerçekleştirmeye gayret etmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu maalesef. Belki dilinin İngilizce olmasının sağladığı imkanlardan dolayı TZ’da bunu büyük ölçüde başardığımı da düşünüyorum.
Bulunduğum konumdan görebildiğim kadarıyla, yapabildiğim tespit ve çözüm önerilerimin muhataplarında fazlaca bir karşılık bulmamasına da artık kızmıyorum. Çünkü; bilemiyorum, tercihler konusunda yaptığım giriş muvacehesinde ve dönemin pratik ihtiyaçları çerçevesinde belki onların tavrı doğruydu. Önemli olan benim vicdani sorumluluğumdu. Bugün olduğu gibi o gün de, doğru bildiğim, düşündüğüm, inandığım şeyleri doğrudan muhataplarına söylemeyi üzerime bir borç biliyordum. Yine de, o gün “pataloji” olarak tanımladığım konumlandırmanın kaçınılmaz olarak yol açtığı sıkıntıların, sadece medya mahallesiyle sınırlı kalmadığını, uzunca bir zamandır yaşanan gelişmeler ışığında, artık çıplak gözle bile görmek mümkün.
İlişki sistematiğindeki, bana göre, o “patalojik” arızanın doğası gereği yol açtığı birçok sorundan biri ve belki de en önemlisi, bahsini ettiğim alenileşmiş kötüye gidiş karşısında alenen tavır almakta yaşanan kafa karışıklığı, tereddüt ve ölümcül gecikmeydi. Bu yanlış konumlandırmanın bir başka doğal sonucu olan “yakın körlüğü”nden dolayı ne medyamız, ne de diğer Hizmet unsurları 2011 yazından itibaren yaşananların farkına zamanında ve derli toplu bir şekilde varamadı. Varıp de güçleri yettiğince ses çıkaranlara da, doğrusu pek iyi bir gözle bakmadı. Bu hayati yanlıştan dönme konusunda 2013 Haziran’ında, Gezi Parkı protestoları’nın oluşturduğu son manevra yapma imkanı da aynı sebepten dolayı maalesef ıskalandı.
14 Kasım 2013’te, Zaman’ın manşetiyle dershaneler üzerinden alenileşen kapışma başladığında ise, geride miras olarak, o gün alınan keskin tavrı açıklamakta, “menfaat ve güç kapışması” dışında hiçbir görüşe alan bırakmayan bir algı piyasası bırakılmıştı. “En az 2,5-3 yıllık gecikme” diye ifade ettiğim sürenin, aynı zamanda, Erdoğan’ın kirli ittifaklarla konumunu konsolide ederek, alt edilemez hale gelmekte kullandığı hayati bir zaman dilimi olduğu düşünülecek olursa, söz konusu bu gecikmenin neden ölümcül olduğu daha iyi anlaşılır. Ayrıca bu gecikmede, başta medya olmak üzere Hizmet unsurlarının, iktidarla ilişkilerinde yanlış konumlandırılmasının oynadığı rol daha da netleşmiş olur. “O gün de bugün de, benim durduğum yerden görebildiğim kadarıyla, hatalı olarak değerlendirdiğim bu stratejik tercih ve konumlandırmanın, herbiri bir diğerinden feci taktik/pratik sonuçlarının sayısız örneklerini burada uzun uzadıya sıralayabiliriz ama lüzum yok” deyip, konuyu daha fazla uzatmadan burada bırakayım.
Ama bu fasıla nokta koymadan önce, farklı medya organlarında çalışmış bir gazeteci olarak, hem yaşadığım tecrübeler hem de bu konudaki okumalarım ışığında, Türkiye’de gelmiş geçmiş medya organları içerisinde Hizmet’e yakın medya organlarının ve buralarda çalışan meslektaşlarımın, sektörün hep en temizi, en ahlaklısı, en ilkelisi olduğunu da samimiyetle ve açık yüreklilikle ifade etmeliyim. Burada yaptığımız tespit ve eleştirilerin oldum olası, kokuşmuş medya düzenini baz alarak değil, kendi değer ölçeklerimize göre olduğunu hatırlatmayı ve bu eleştirilerin, ahlaksız iktidarın elinde karaktersiz maymunlara dönüşmüş, utanç kaynağı, sürüsüne bereket meslektaşlarımızın istismarına açık olmadığını ifade etmeyi de bir görev biliyorum.
İsterseniz o zaman Hizmet Hareketi üzerinde konuşalım biraz. Öncelikle, sizce Hizmet nedir?
Daha önce de bazı vesilelerle ifade ettiğim gibi; ben, kendimi ,“cemaat” ve bu kavramın çağrışımları ile tanımlayacak ya da başkaları tarafından öyle tanımlanacak bir konumda hiçbir zaman görmedim. Şimdi de görmüyorum. Benim kendime bulabildiğim yer Hizmet Hareketi’nin tanımladığı daha çoğulcu, daha renkli, bireysel inkişaflara alan açan, bir bakıma sınırları belli belirsiz olan alandır. Bu yönüyle de, arzu ettiğim ölçüde olmasa bile, bir nevi seküler bir alandır. Ancak böyle bir tanımlama çerçevesinde, kendimi bir parçası olarak tanıtmaktan onur duyduğum Hizmet Hareketi, bana göre, insanı, toplumu ve dünyayı iyileştirmeyi, güzelleştirmeyi amaçlayan bir iyilik hareketidir. Bunu da, özünde doğru bir yöntemle, yani eğitimle yapmaya çalışmaktadır. İşin dört başı mamur, ilkesel ve ideal özü bu iken, pratikte yapılan bazı yanlışların zamanla düzeltilebilecek sekmeler olduğunu söyleyebilirim.
Fethullah Gülen hakkındaki düşüceleriniz nedir?
Fethullah Gülen’i , “Hocaefendi” olarak görüyorum. Ancak, belki size bir çelişki gibi gelecek ama, Hocaefendi’nin, “Hocaefendi” ifadesinin konvansiyonel olarak tanımladığı alana sığıştırılamayacağını da düşünüyorum. Elbette ki kendisi, tarihte önemli bir rolü olan, dini bir kişilik. Ama Allah aşkına, Hocaefendi bundan mı ibaret?
Bana göre, hayır… Hatta, Hocaefendi’nin kapladığı alanın benim ilgime ve hayranlığıma karşılık gelen kısmının, dini kişiliğinden öte, bundan çok daha geniş bir alanı kapsayan kısmı olduğunu söyleyebilirim. Bana göre Hocaefendi, fikri ile zikri, söylemleri ile eylemleri, teorisi ile pratiği birbiriyle tutarlı olan çok yüksek kalibreli bir düşünür, farklı background’lardan gelmiş kitlelere rehberlik edebilen bir fikir önderi ve bir aksiyon adamıdır. Haddim olmayarak Hocaefendi’yi, tarihte de bazı örneklerine rastlandığı haliyle, eksiğini gediğini tespit edip, azimle onarmaya çalıştığı topluma yeni bir yön vermekle kalmayıp; uzun ve çileli bir süreçte, yeni bir insan tipolojisi üretmek suretiyle, daha iyi bir toplum inşasına (toplum mühendisliğine değil) girişen, etkisi çağları aşacak, devrimci bir kişilik olarak görüyorum.
Dünyaya ender-i nadirattan gelen böyle bir kişiliğe ve ideallerine yapılacak en büyük kötülüğün ise, gerek şahsının gerekse fikirlerinin, iyi veya art niyetle tabulaştırılması olduğunu düşünüyorum. Sanki çok zayıflarmış ve korunmaya muhtaçlarmış gibi Hocaefendi’nin şahsının, fikirlerinin ve eylemlerinin çevresinde bir zırh, bir koruma kalkanı oluşturma çabasını lüzumsuz görüyorum. Kendisine ait her şeyi tabulaştırıcı bu marazi yaklaşımın oluşturduğu koruma kalkanının, zamanla tersinden bir işlev görerek, bizzat Hocaefendi’yi ve fikirlerini içine kapayacak bir hapishaneye dönüşme riskinden ise ciddi endişe ediyorum.
Hocaefendi’yi, doğal olarak, “eleştirilmez” görmediğim gibi, son dönemde bazı yol kazaları yapılsa da, Hizmet Hareketi ile ilgili başlatılan içten eleştiri içeren tartışmaları da bir sıhhat emaresi olarak değerlendiriyorum. Yine doğal olarak, bunun son derece faydalı olduğunu düşünüyorum. Henüz başladığı dönemlerde, bu tartışmalarla ilgili Hizmet Hareketi’nin neleri yapıp neleri yapamayacağını dile getirmiş ve çeşitli vesilelerle tekrarlamıştım. Burada bir daha tekrarlamakta bir mahsur yok sanırım: Başta sorumluluk makamlarında olanlar olmak üzere Hizmet Hareketi, bu tartışmaları yok sayamaz, yok edemez, ama ve lakin kapasitesi ölçüsünde yönetebilir. Geldiğimiz noktada, yönetme işinin arzu edilen ölçüde başarılabildiğini keşke söyleyebilseydim. Yine de, her bakımdan olduğu gibi bu bakımdan da, bardağın yarısı dolu.
Yukarıda kısaca değindiniz gerçi ama, bir şeyi biraz daha açmanızı istirham edeceğim: Hizmet Hareketi nerelerde hata yaptı sizce?
Yukarıda, teknik pratik açıdan bazı tespitlerime yer vermiştim. Burada ise daha köklü bir eleştirimi dile getirmekle yetineyim. Bana göre Hizmet Hareketi, mensuplarının birer birey olarak şahsiyet inşa etmesinden ziyade, bir kolektif şahsiyet oluşturmayı tercih etmiştir (bkz. tercihler konusundaki değerlendirmeme). Her tercih gibi bunun da, bana göre, bireysel inkişaflara ket vurmak ve bireysel kimlik inşaasını köreltmek gibi, çok ciddi ve çok köklü sorunlara yol açan bir maliyeti olmuştur.
Bu yaptığım yeni bir tespit değildir. Denk gelenler hatırlayacaktır; üniversitede verdiğim derslerin ilk saatlerinde ve gençlerle bir araya gelmemizi sağlayan her ortamda hep, herkesin bireysel bir “-izm”i olmasını salık vermişimdir. Bu “-izm”, Marxizm, sosyalizm, liberalizm vs tarzı bir “-izm” değildir. O kişinin ismi her neyse; Ahmetizm, Alizm, Elifizm, Ayşeizm gibi, onunla anılacak bir “izm”dir.
Yani?
Şu: Olaylar ve olgular karşısında kendi özgün tavrını almasına imkan verecek bir donanıma sahip olmayı öngörür. Yapmak, söylemek kadar kolay değildir ama her birey tarafından mutlaka hedeflenmelidir.
Bana göre, birey olmanın kolektif iyiliğe karşıtmış gibi sunulması, tam bir safsatadır. Bugün, mecburen aralarında yaşamak zorunda kaldığımız bir kısım Batılı ülkelerin, özel alanda bireyselliklerinin zirvesinde, kamusal alanda ise olabilecek en kolektif tavırlar içerisinde olabildiklerini görüyoruz. Hizmet’in de “kolektif” şuur yerine, “birey” olabilme şuuruna yönelik, ciddi bir paradigma değişikliğine gitme vakti geldi de, çoktan geçiyor bile. Bu konuda bir genelleme yaptığımın farkındayım. Bu yönde bazı mevzi(???) gayretlerin hiç olmadığını elbette ki söyleyemem.
Türkiye gündemini yakından izlemektesiniz. Bulunduğunuz yerden bugünkü Türkiye nasıl görünüyor? Buna bağlı olarak, AKP sonrası nasıl bir Türkiye görüyorsunuz?
Çok kötü… Felaket… Bir yeryüzü Cehennemi gibi…
Bir gün gelip de adı, “AKP sonrası bir Türkiye” olacak olsa bile, Türkiye’nin yörüngesinin yeniden medeni bir ülke olmaya doğru yönlendirilmesinin çok kolay olacağı kanaatinde değilim. Türkiye’nin bugün yaşadığı şey, bir sarsıntı değil. Tam bir herc-ü merc, tam bir altüst oluş… İşin kötüsü, bu altüst oluş henüz bitmiş de değil ve şu an bunun tam göbeğinde bulunuyoruz. Bu herc-ü mercin bir de tabii artçı sarsıntıları olacaktır ki, bu sarsıntıların bazılarının şu ankinden bile güç ve zorlu olma ihtimali teorik olarak vardır.
Erdoğan, kendisini ve Türkiye’yi maalesef tek yönlü bir yola sokmuştur. Bu tek yönlü yola ilk girdiğinde, yani yıllar önce, yaptığım saptamayı bu vesileyle bir kez daha tekrarlayayım: “Erdoğan ve ekürisi, bu süreçte çamurlaştıkça çamurlaşacak,” demiş ve “Spatulayla kazınır gibi kazınmadan kendilerinden kurtulunulamayacak,” diye ilave etmiştim. Bu bir kehanet değil, tarih ve sosyal bilimlerin bize yapma imkanı verdiği bir tespit.
Hakkımda 3 müebbet istenmesine yol açan 8 Temmuz 2016 tarihli yazımdaki kanaatlerimi, durumun daha da kötüye gittiği ve o gün ehven-i şer olarak zikrettiğim seçeneklerin daha da azaldığını not etmek kaydıyla, aynen koruyorum. Belki karamsarlık olarak göreceksiniz ama, maalesef, sebepler dairesinde Türkiye’nin önünde iyi bir çıkış ihtimali hala gözükmüyor. Gidişat ise, hala daha kötüye doğru… Bir mucize olur, o başka… 🙂
Geçmişle ilgili kırgınlıklarınız?
Hangi birini söyleyeyim? Kırgınlıklarımın 80 milyon versiyonu var. Yani 80 milyonluk bir hayal kırıklığı benimkisi…
Gelecekle ilgili hayalleriniz?
En büyük hayalim, uyanıkken gördüğümüz bu uzatmalı kabusdan bir an önce uyanmak… Daha dar anlamdaki hayalim ise, 50 yıllık emeklerimizi, hayatımızı çalan ahlaksız dinbaz haramilere inat, dimdik ayakta durmayı sürdürmek… Ve Allah ömür ve sağlık lütfederse, dar bir ülke vatandaşı olarak kalmaktansa, hakkını veren bir dünya vatandaşı olabilmek… Ve tabii, çocuklarımın da kendilerini aynı perspektifle donatmalarına maddi-manevi zemin hazırlayabilmek… Her şey bitip de elimizi eteğimizi bu dünyadan çektiğimizde, şu gök kubbede bir hoş sada bırakabilmek.
Sizce Hizmet Hareketi’ni nasıl bir gelecek bekliyor?
Kıyısından köşesinden 1988 yılından beri tanımaya çalıştığım Hizmet Hareketi’ni ben hep, ufak tefek sürüncemeler yaşasa da, hızla öğrenen, zihin konforunu zorladığı için başta dirense de, zamanla doğruluğunu anladığı yaklaşımlara sinesini sonuna kadar açan, yeni şartlara kendisini adapte etmekte, “örnekleri kendinden olan” kendince yöntemler bulan bir hareket olarak gördüm. Zor bir dönemde, zor yüzleşmeler yapması gerekse de, bu dönemden de dersler çıkararak, belki bildiğimiz şekliyle olmasa da, nasıl olabileceğini belki bugünden tam anlamıyla kestiremeyeceğimiz, yeni ya da farklı farklı formatlarla yoluna devam edeceğini düşünüyorum. Neticede Hizmet Hareketi, üç beş ahlaksız çapulcunun bir gece yarısı ele geçireceği bir ceset değil, eli avuca sığmayan bir ruhtur. Ruhlarsa ölümsüzdür.
Memleket özlemi?
İnsanın memleketine değişik seviyelerde özlem duyması insani bir hal. Benim de özlem duymadığım söylenemez. Ama, memlekete dair hislerim, özlemden daha ziyade hayal kırıklığı, küskünlük, kahır ve öfke…
Son olarak eklemek, söylemek istediğiniz herhangi bir şey?
İçimi bir miktar dökmeme fırsat verdiğiniz için teşekkür eder, okuyacak olanlara sabırlar dilerim.
Biz de teşekkür ederiz.
[Engin Sezen] 26.2.2018 [The Circle]
Yeri gelmişken, mülakatlar serisine iştirak eden aydınlarımıza, sonra da gerek alkışlayarak gerek eleştirerek katkı sağlayan her bir okurumuza teşekkürü bir borç biliriz.
Şimdiye kadar genel itibariyle, ya akademisyen ya da gazetecilerle konuştuk. Dr. Bülent Keneş, bu iki vasfı da haiz. İran Siyasetinin İçyüzü ve İran ve Terör adlı iki kitabı var.
Hizmet Medyası’nda önemli görevler üstlenmiş, Today’s Zaman’ın Genel Yayın Yönetmenliğini yapmış bir isim.
Cemaat içinde AKP tehlikesini ilk sezenlerden, dile getirenlerden olan bu celalli ve cedelci gazeteci, yurtdışında muhtelif platformlarda, ve illa ki Twitter’da kavgasını sürdürüyor. Düşüncelerini okurla paylaşıyor, elini taşın altına sokmaktan imtina etmiyor…
Mülakat esnasında pek çok konuda sayın Keneş’le hemfikir olduğumuzu gördüm. Dünden bugüne yaşadığı Hizmet deneyiminin kendisinin zihni ve kültürel kimliği ve dahi aidiyeti için taşıdığı özel öneme dikkat çekiyor. Diğer yandan, Savaş Genç gibi, Hizmet Medyasında çalışma alanı bulmasına rağmen, açıkyüreklilikle bu medyayı tenkit terazisine de vurabiliyor.
Bülent Bey’e içten yanıtları ve mülakat esnasındaki mütevazi tutumu için hasseten teşekkür ediyorum.
Kendinizi bize tanıtır mısınız?
Altı çocuklu çiftçi bir ailenin dördüncü çocuğu olarak Malatya’nın, o dönem merkeze bağlı, Orduzu beldesinde dünyaya gelmişim. Sokak oyunlarıyla dolu dolu yaşadığım çocukluk dönemimi, beldedeki ilk ve orta okullardaki öğrenimimin yanısıra, tarlada bahçede çalışarak geçirdim. Ortaokula 15 Eylül 1980 günü kayıt yaptırmıştım. Büyük ölçüde 12 Eylül 1980 sürgünlerinden oluşan ortaokuldaki nitelikli öğretmenlerimin, üzerimde büyük etkisi olduğunu düşünürüm. Hakikaten beldedeki ortaokulun o dönemine denk gelen benim gibi pek çok köylü çocuğu iyi üniversiteler okumayı, Mehmet Efe gibi bazıları çok güçlü kalemler olmayı başardı.
Şehirli bir-iki okumuş tanıdığının babama tavsiyesiyle, tıpkı ağabeyim gibi, “tez elden elim ekmek tutsun” diye ben de meslek lisesine gönderildim. Çok da gönüllü girmediğim sınavda torna-tesviye bölümünü kazandım. Edindiğim arkadaşlıklar dışında pek hoşlanmadığım okul ve o bölümde geçirdiğim üç yılı hayatımın kayıp yılları olarak görürüm. Buna rağmen, kendisini bir yıl arayla takip ettiğim ağabeyimin çoğunlukla okul birincisi olduğu bu “sanat okulu”nda ben de ilk sıralardaydım. Yine ortaokul yıllarında olduğu gibi, o zamanlar Ankara’da bir ajansın okul yönetimleriyle temas neticesinde yaptığı seçmelerde, lise yıllarında da ulusal çapta “örnek öğrenci” albümlerine girmişliğim var:-)
Tüm zorluklarına karşın toprakla uğraşmaktan, tarlada bahçede çalışmaktan, kan-ter içinde kalıp yorgun düşmekten, çocukluğumdan beri hep romantik bir zevk almışımdır. Lise sonrası biraz ailemin o dönemki maddi durumunun elverişsizliği, biraz da çiftçilikten aldığım o tuhaf zevkten dolayı üniversiteye gitmeyi hiç düşünmedim. Ancak kış geldiğinde, köylük yerde yapacak fazlaca bir şeyin olmaması, ne kahvehaneye ne de camiye gitmiyor olmamdan dolayı olsa gerek, müthiş bir can sıkıntısı yaşardım. Bulabildiğim ne varsa okuduğum o kış günlerinde, “Tarla bahçe işlerinin haddinden fazla olduğu bahar, yaz güzel de; peki kışları ne yapacağım?” sorusu, beni üniversite okuma kararına itti. O yıl sınavlara başvuru tarihi aylar öncesinden geçtiği için mecburen bir sonraki yılı beklemek zorunda kaldım. Kendimi sadece okuma-yazma biliyor kabul edip yıl boyunca tarladan bahçeden geriye kalan zamanlarda disiplinli bir şekilde sınava hazırlandım. Liseyi bitirdikten 2 yıl sonra olsa da, derece sayılabilecek bir sonuçla Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazandım. Boğaziçi yıllarının üzerimdeki etkisi ortaokul yıllarımdan bile fazla olmuş olabilir.
Hizmet’le irtibatınız?
Diyebilirim ki, 20 yaşımın eşiğinde yepyeni bir dünyaya açıldım. Sıfır yabancı dil bilgisiyle 1,5 yıl hazırlık okudum. Üniversitenin ilk yılları, hala hatırladıkça hayır ve özlemle yad ettiğim, Hizmet Hareketi’nden bazı arkadaşlarla ilk temaslarımın olduğu yıllara da denk gelir. Bölüme geçtikten sonraki ilk yılımdan itibaren sevgili Ali Halit Aslan’ın cesaretlendirmesiyle, bugün birçoğunu medyadan ve akademi dünyasından yakından tanıdığınız arkadaşlarla birlikte amatör bir gazetecilik/araştırmacılık grubunun parçası oldum. Amatörce yaptığımız haberler, araştırma dosyaları Zaman’da yayımlanmaya başlamıştı. Bu sayede ara sıra gazeteye de uğrar olmuştuk.
Akademik hayatınız nasıl başladı?
Mezun olunca da, akademisyenlikle gazetecilik arasında kısa süreli bir kararsızlık sonrasında, gazeteciliğe karar verdim. En kısa sürede kendimi daha iyi yetiştirme amacım bakımından gazeteciliğin imkanları, o günkü akademyanın imkanlarından daha cazip gibi gelmişti bana. Ama, gazeteciliğin derinleşmeye pek müsait olmadığını kavramam ve bir ayağımın mutlaka hep bir üniversitede olması gerektiğine karar vermem fazla zaman almadı. Kazandığım birkaç yüksek lisans programı arasından, bilinçli olarak, Marmara Üniversitesi’nde, o zamanki adıyla Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü’nü (Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü) tercih etmiştim.
Özellikle Nur Vergin gibi kıymetli hocalarla tanışma ve çalışma imkanı bulabildiğim için enstitüdeki süreci hayatımın en verimli dönemlerinden biri olarak görürüm. Daha sonra tabii, hocalar arasına Ahmet Davutoğlu da katılmıştı. Yüksek lisans sonrası doktoraya da aynı enstitüde devam ettim. Ancak takvimler artık 28 Şubat’ı gösteriyordu ve maalesef öğrencisi olduğum enstitüyle de ciddi şekilde uğraşıyorlardı. Gerek o meşum süreç, gerekse o süreçle de alakası olan gazete yönetimindeki tuhaflıklara bağlı olarak meslek hayatımdaki dalgalanmalardan dolayı, Davutoğlu’nun danışmanlığında İran dış politikası üzerine başladığım tez yazımını epey ilerletmiş olduğum halde, doktoramı sürdüremez hale gelmiştim.
Hep, bir gözüm üniversitelerde olduğu halde, aşağı yukarı 2007 yılına kadar, yaptığım binlerce sayfa akademik metin çevirileri dışında, akademi dünyası ve üniversitelerle bağım tamamen kopmuştu. Ancak, 2007 yılında bir işletme mastırı (MBA) yapmak nasip oldu. MBA’in tam bittiği tarihe denk gelen bir afla da doktorama geri döndüm. Mesleki açıdan inanılmaz yoğun bir dönemime denk gelmesine rağmen, 2,5 yıllık bir çalışmayla 2011 yazında doktoramı bitirebildim.
O arada geçen sürede oldukça dalgalı bir meslek hayatım oldu. Farklı görevlerde kısa süreli çalışmaların ardından, 26 yaşındayken Zaman’ın Dış Haberler Müdürü olmuştum. Orada çok verimli, kabiliyetli bir ekip kurmak nasip oldu. Erhan Başyurt, Mehmet Yılmaz, Cumali Önal, Yakup Şalvarcı, Selçuk Gültaşlı, Celil Sağır ve diğer arkadaşlarımla mesleki açıdan iyi işler yaptık. 28 Şubat’ın sarsıntıları, gazetenin ihtiyaçları doğrultusunda doktora konuma da denk düşecek şekilde, 1998 yılında Tahran’a yerleşme planlarımı da vurmuştu. Ne öğrenmeye başladığım Farsça’yı ilerletmeye, ne de gazeteye devam etmeye iştiham kalmamıştı. Ayrıldım. Bir süreliğine bir şirketler grubunun CEO’luğunu üstlendim. Ticari işlerin bana göre olmadığını anlamam fazla vaktimi almadı. Birkaç ay sonra arkadaşların da ricasıyla Zaman’a Haber Müdürü olarak geri döndüm.
Çalkantılı bir dönemdi ve dönemin Genel Müdürü ve Genel Yayın Yönetmeni(GYY) Hüseyin Gülerce’nin gazetecilik anlayışı ve iş yapış tarzıyla çok ciddi sorunlarım vardı. Yaşanan sürtüşmeler neticesinde bir grup editör arkadaşı kızak denecek görevlere çekti, gazeteye dönmemin üzerinden henüz birkaç ay geçmemişti ki, beni de işten attı. Neyse ki, gazete üst yönetimi duruma müdahale etti de, Gülerce uzaklaştırıldı; işten atılan ben ve kızağa çekilenler görevlerimize iade edildik. Yeni gelen GYY ile de, kendisine hala çok muhabbetim olmasına rağmen, idealimdeki gazeteciliği yapmanın mümkün olamayacağını anlayınca gazeteden yeniden ayrılmaya karar verdim.
Today’s Zaman maceranız?
Birkaç aylık işsizlik sürecinden sonra, o dönemin tek İngilizce gazetesi olan Turkish Daily News’ten gelen teklifi kabul edip Ankara’ya taşındım ve gazetenin Yayın Koordinatörlüğü görevini üstlendim. Gazete, baskıya oldukça erken gönderildiği için kalan zamanımı akademik çevirilerde kullandım. Hiç aklımda olmadığı halde, 2003 yılı sonunda Anadolu Ajansı New York Büro Şefliği teklifi geldiğinde fazla düşünmeden kabul ettim. 2004 başında ABD’ye taşındım. Doğrusu New York’ta uzun yıllar kalmayı planlıyordum. Ancak, 2 yıl nasipmiş.
Medyaya yeni girmiş olan Akın İpek’in teklifini değerlendirip 2006 başında Türkiye’ye döndüm. Bugün gazetesinin Genel Yayın Yönetmenliği’ni üstlendim. Hayatımın en zor geçen 8 ayını burada yaşadım diyebilirim. Çok iyi bir insan olduğunu bildiğim Akın Bey’le iş yapış tarzlarımız pek uyuşmadı. Ayrıldım. Bir arkadaşımla başka bir proje üzerinde kafa yorarken, Ekrem Dumanlı’nın teklifiyle ve 7 yıllık aradan sonra, İngilizce bir gazete kurmak üzere Zaman ailesine 3. kez döndüm. Paralelinde bir MBA yapmanın ve doktora tezi bitirmenin nasip olacağı, 9 yıl sürecek Today’s Zaman serüvenim de böylece başlamış oldu.
Her biriyle çalışmaktan ayrı zevk aldığım, dahası tek tek her biriyle gurur duyduğum, üstüne, kendilerinden çok şey öğrendiğim ekip arkadaşlarımla birlikte, imkanların elverdiği ölçüde ve tamamen mesleki ideallerimiz çerçevesinde 9 yıl boyunca iyi bir gazetecilik yapmaya gayret ettik. Dönüp baktığımda işin doğası gereği bazı hatalar yapmış olabiliriz ama sanki hiç de fena bir iş ortaya koymadık gibi. Şahsi açıdan ise, Today’s Zaman yıllarımı hep gururla hatırlayacağım bir 9 yıl olarak değerlendiriyorum.
Şu anda neredesiniz? Nelerle meşgulsünüz? Maişetiniz vs?
Maalesef, her iyi hikayenin bir sonu olduğu gibi TZ serüvenimizin de bir sonu oldu. Hem de herkesin bildiği üzere oldukça trajik bir son. İlk belirtileri çok öncelere dayansa da, bana göre 2011 yazından itibaren alenilik kazanan kesif bir otoriterleşme süreci sonunda 2016 Mart ayında gazetelerimiz gasp edildi. Erdoğan dikta rejiminin, özellikle 2011 yazından itibaren yoldan çıkan politikalarına sert eleştiriler getiren Today’s Zaman’la ve şahsen benimle uğraşması, daha eskilere dayanıyordu. Öyle ki, 2015 yılı boyunca hakkımda açılan davalar, yapılan gözaltılar, tutuklamalar, adli kontrol önlemleri ve haftanın birkaç gününe ya karakolda, ya savcılıkta, ya da mahkeme salonunda başlamak mecburiyetinde kalmam neticesinde fiilen iş yapamaz hale getirilmiştim. Zamanla uyduruk mahkemelerde, uyduruk suçlamalardan mahkumiyetler de gelmeye başlamıştı. Özellikle 2 yıl 7 ay 15 günlük bir hapis cezasından sonra, iyi birer TZ okuru olan bazı kesimlerden yurtdışına çıkmam konusunda teklifler geldi. İlk önce sıcak bakmadım bu tekliflere ancak daha sonra bir şekilde Türkiye’den çıkıp, üniversite yıllarımdan beri sosyal-siyasal düzenine, temel insan hak ve özgürlükleri bakımından eriştiği seviyeye, demokrasisine ve insani gelişmişliğine büyük ilgi duyduğum İsveç’e yerleşme kararı verdim.
İsveç’e nasıl geldiniz?
Uzunca bir zamandır yurtdışı yasağım olduğu ve artık geçerli bir pasaportum olmadığı halde bu yönde bir süreç başlattım.
Ne yazık ki, bu süreç tamamlanmadan 15 Temmuz 2016 kumpası yaşandı. Darbe girişiminin henüz ilk dakikalarından itibaren gözlemlediğim tuhaflıklardan, bu işin nereye varacağını aşağı yukarı tahmin etmiştim. Oldum olası hep hızlı karar alan biri olarak, ne benim ne de ailemin artık Türkiye’de yaşama şansının kalmadığına karar verdim. Bazı arkadaşlarımın yardımı ile ailemin birkaç gün içerisinde normal yollardan Türkiye’yi terketmesini sağladım. Böylece şahsi meselemin yüzde 95’i hallolmuştu. Ben de farklı adreslerde birkaç hafta gizlendim. Hatta bir süreliğine Erdoğan’ın Kısıklı’daki evinin karşısındaki bir dairede kaldım. Yaşadıklarımız yetmiyormuş gibi bir de gece gündüz “Dombıra” zulmüne maruz kaldım. Sağolsun bazı arkadaşların çabası neticesinde bir yolunu bulup ben de İsveç’e ulaşmayı başardım.
İsveç’e vardığımda, benden önce birkaç gazeteci arkadaşımın daha bu ülkeye geldiğini gördüm. Birkaç meslektaşım da benden sonra geldi. Böyle bir dönemde boş duracak halimiz yoktu. Today’s Zaman’a el konulduktan sonra Today’s Zaman ekibinden birkaç arkadaşımla birlikte, mutlaka kurulması gerektiği konusunda ilgili arkadaşların yıllardır başlarının etini yiyip durduğum bir işe girişmiştik. Madem, olması gerektiği gibi, bir insan hakları derneği kurmak konusunda Hizmet Hareketi’nden kimse elini taşın altına sokmuyordu, ‘Öyleyse, neden bunu yapan biz olmayalım?’ deyip, kendi başımıza işe koyulmuştuk. Ama 15 Temmuz maalesef o girişimimizi de boşa çıkarmıştı.
İsveç’e gelince ciddi fikri hazırlığımız olan bu işi “Neden burada, yeni şartların gerekleri ve yeni ortamın imkanları çerçevesinde gerçekleştirmeyelim?” deyip, benim gibi İsveç’e gelmek zorunda kalan meslektaşımla birlikte Stockholm Center for Freedom’ı (SCF) kurmak üzere kollarımızı sıvadık. Mevcut konumumuz gereği yasal süreçler belki olması gerektiğinden oldukça fazla zaman aldı ama nihayet 2017 Ocak ayında derneğin resmen kurulmasını başardık. Kuruluş sürecinde hazırlamaya koyulduğumuz raporları ve içerikleri birbiri peşi sıra yayımlamaya başladık. Yaptığımız görev dağılımında ise benim payıma, derneğimizin ilgi alanına giren her gelişmeyi izleyip haberleştirerek, günlük raporlayacağımız, bir haber sitesi gibi konumlandırdığımız SCF sitesinin yayın yönetimi düştü. Yayın yönetimi derken yanlış anlaşılma olmasın, yönetme alanım büyük ölçüde kendi mesaimin tanziminden ibaret:-)
Haber içeriğine de zaman zaman katkı veren diğer ekip arkadaşlarımızın rapor yoğunluklu mesailerine halel gelmemesi için 1 yılı aşkın bir süredir ben, bütün enerjimi SCF sitesine hasretmiş durumdayım. İsveçce öğrenmek için ayırdığım haftada 9-10 saatlik zaman dışında, dönemin dayanılmaz zulümlerine karşı ve yaşanan mağduriyetlere bir nebze ses olabilmek amacıyla, mağdurlar arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin, mesleğimin gereklerini, gücüm ölçüsünde SCF sitesinde yapmaya çabalıyorum. Bu çabamızın tam olarak neye karşılık geldiğini çok kestiremesem de, milyonlarca insanın korkunç mağduriyetler yaşadığı utanç verici bir zulüm döneminde, tabii ki mevcut şartların elverdiği ölçüde, elimizden gelenin maksimumunu yapmaya çalışıyor olmanın vicdanımızı bir nebze rahatlatmaya faydası olduğunu söyleyebilirim. Bu uğraşın yanısıra, 2016 Ağustos ayından beri TR724 için haftada iki kez kaleme aldığım yazılar için de ciddi bir zihni mesai harcadığımı söyleyebilirim.
Bu kadar yoğun bir mesai içinde, okumaya zaman ayırabiliyor musunuz?
Evet, okumalara gelince… Burada yaygın ve bir o kadar da gelişmiş bir kütüphane ağı var. Her dilden kitap bulmak mümkün olduğu gibi, Türkçe kitaplar bulmak da mümkün. İlk aylarımda, özellikle onlarca Türkçe ve İngilizce kitap alıp (aynı anda 50 kitaba kadar alma hakkınız var), fırsat buldukça okuyordum. Epeyce bir süredir ise, sitenin ve gündemi takibin gerektirdikleri dışında Türkçe ve İngilizce okumamaya çalışıyor, edebi ya da diğer her türden okumalarımı İsveçce yapmaya gayret ediyorum. Basitleştirilmiş kitaplarla başladığım bu süreç neticesinde, epey bir süredir kendimi kitapları orijinal halleriyle okumaya zorluyorum. Okuduğum kitaplar şimdiden ciddi bir yekün tuttu diyebilirim.
Özellikle Hjalmar Söderberg gibi klasikleşmiş veya Selma Lagerlöf gibi Nobel ödüllü İsveçli yazarların kitaplarını kendi dillerinden okumaya çabalıyorum. Bir de zamanında bizim gibi İsveç’e gelmek zorunda kalmış İranlı, Afgan, Mehmet Uzun gibi Kürt, Theodor Kallifatides gibi Yunan yazarların İsveççe yazdıkları kitapları okumaya çalışıyorum. Nadir de olsa İsveçce’ye çevrilmiş Türk yazarların eserlerini de buldukça okuyorum. Yakınlarda Yaşar Kemal’in 1970’lerde çevrilmiş İnce Memed’ini bir kere de İsveçce okudum. Şu an ise, kendisi de bir süre İsveç’te yaşamış olan Aslı Erdoğan’ın Rio’yu anlattığı “Kırmızı Pelerinli Kent – Staden I Den Röda Kappan” isimli kitabı elimde. Durumumu şu şekilde özetlesem sanırım yanlış olmayacaktır: Makalelerimi TR724 için Türkçe, haberleri SCF için İngilizce yazıyor; kafama göre takıldığım okumalarımı ise, artık anlayabildiğim kadarıyla, İşveçce yapmaya çalışıyorum.
Tavsiye edebileceğiniz kitaplar var mı?
Belki okurlarınız yadırgayacaktır ama kitap tavsiyesi yapmanın, özellikle de muhtemel muhatabınızın kim olduğunu bilmeden uluorta yapılan tavsiyelerin, affınıza sığınarak, çok sakil bir şey olduğunu söyleyeceğim. Kendimi tavsiye makamında görmemekle birlikte insanlara, neleri okumaktan hoşlanıyor ya da hangi alana ilgi duyuyorlarsa o konuda okumaktan, hangi gerekçeyle olursa olsun, asla geri durmamalarını tavsiye edeceğim. Okumanın hayati bir ihtiyaç olduğunu bilenler, neleri okumaları gerektiğini de fazlasıyla bilirler. Ötesini söylemek ukalalık olur. En iyisi mi, okuma serüveninde geçici yanlış tercihlerde bulunup, o yanlışlardan ders çıkarmaların da o serüvene dahil olduğunu söylemekle yetineyim.
Yöneticilik de yaptığınız ‘Hizmet Medyası’ bu süreçte, zaman zaman da çok sert eleştirilere hedef oluyor. Sizin Hizmet medyası hakkında, özellikle 17/25 öncesi ve sonrası dönemlere ilişkin görüşleriniz nedir? Bu medyayı içerden biri olarak artı ve eksileriyle değerlendirebilir misiniz?
Bakın, tartışmaların göbeğinde, daha doğrusu doğrudan hedefte olduğum bir dönemde, hakkımda uydurulan yüzlerce yalan ve iftiraya cevaben, “Bari oturup bir çeşit otobiyografimi yazayım da; insanlar, hakkımda yalan söyleyip iftira atacaksa, bari bunu benim kim olduğumu bilerek yapsınlar” düşüncesiyle bir şeyler yazmaya koyulmuştum. 50-60 sayfa kadar da yazmıştım. Ancak sergüzeştim, gazeteye adımımı atttığım döneme geldiğinde yazmaya devam etmekten vazgeçtim.
Doğrusu, “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” deyip, kolları sıvayan bir Hasan Cemal kadar cesur olamadım. Çünkü, yazmaya devam edecek olsam, karakterim gereği, herşeyi kendi perspektifimden görebildiğim şekliyle olduğu gibi yazmaktan başka bir şansım olamazdı.
Neden?
Şundan emindim ki, özellikle 1994’ten itibaren yaşadıklarımın, çalıştığım kurumlarla ilgili olan kısımlarını olduğu gibi yazsam, epey gürültü koparacaktı. Tam ortasında bulunduğumuz, kulak tırmalayan bunca gürültü arasında yeni bir gürültüye ne kadar ihtiyaç vardı? Çıkacak bu muhtemel gürültülere, şahsen kendimin de ne kadar dayanabileceğinden doğrusu emin olamadım. İkincisi, şimdi birazdan söyleyeceklerim gibi, yazacaklarım neticede olay ve olguların benim perspektifimden görünür halinden ibaret olacaktı. Kendi şahitliklerim, gözlemlerim ve algılarım zaviyesinden yazacaklarımın, küçük bir ihtimal dahi olsa, yaptığım ya da saklı tuttuğum tüm eleştirilerime rağmen, her birine ayrı ayrı büyük değer verdiğim bazı insanlara karşı bilmeden, istemeden haksızlık yapma ihtimali de, beni o çalışmayı yapmaktan alıkoydu.
Sorunuza gelince; hayat, tercihlerden ibarettir. Yaptığımız her bir tercih, beylik ifadeyle, aynı zamanda pek çok şeyden vazgeçiş anlamına gelir. Yani aslında her tercihimizle elde ettiklerimiz, potansiyel olarak kaybettiklerimizin yanında marjinal kalır. Bu anlamda yaptığımız her somut tercihin sınırlı getirileri yanında, kaçınılmaz olarak sebep olduğu, farazi fırsat maliyetinin ucu bucağı, herhangi bir sınırı yoktur. Olaylar yaşandıktan sonra dönüp, alternatif maliyetleri göze sokmanın da, bizim oraların ifadesiyle, “mala davara” bir faydası yoktur. O günkü mevcut koşullarda yapılmış bazı tercihlerin sorgulanmasının, entelektüel verimleri dışında, bugüne sağlayacağı fazlaca bir faydası olmadığı gibi, olmuş olan olayların sebep olduğu gidişatı değiştirecek bir sonuç üretme ihtimali de yoktur.
Bu yüzden ben, dönüp o gün nelerin yanlış yapılmış olabileceği üzerinden bugün fikir yürütenlerden, kanaat oluşturanlardan değilim. Tam tersine, sadece bugün de yanlış bulduğum tercih, tavır ve eylemleri, henüz bunlar oluyorken, yani gidişatı, cirmim her neyse o ölçekte etkileme imkanım olduğu dönemlerdeki, maalesef arzu ettiğim ölçüde bir etki uyandırdığını söyleyemeyecek olsam da; duruş, söylem ve tavrımı tekrarlamakla yetineceğim.
Nedir o duruş ve söylem?
Benim durduğum yerden, dün de bugün de görebildiklerim kadarıyla, Hizmet Hareketi yakın geçmişte birkaç noktada yanlış yapmıştır: Gelişmeler karşısında topyekün kendisini, medya ve sivil toplum imkanlarını önemli ölçüde yanlış konumlandırmıştır. Tüm belirtileri alenileşmiş korkunç bir gidişata alenen karşı çıkmakta ise, en az 2,5-3 yıl kadar geç kalmıştır. Benim yanlış olarak değerlendirdiğim konumlandırmalar ve gecikmeler, elbette ki mutlak anlamda öyle olmayabilir. Ya da her biri için makul ve meşru gerekçeler de olabilir. Ancak, benim durduğum yerden gördüklerimle, elimdeki verilerle değerlendirebildiğim tablo, daha da önemlisi, vicdani kanaatim budur.
Tekrar edeyim; tüm bunların olmasında birincil derecede rolü olan aktörlerin durduğu yerden gördükleri ve o günkü şartlarda ellerinde bulunan veriler çerçevesinde sözünü ettiğimiz tercihlerde, konumlandırmalarda ve tavırlarda bulunmalarının, benim söylediklerimden çok daha makul sebeplerinin olma ihtimali teorik olarak vardır. Ancak, o “makuliyeti” savunmak bana değil, sahiplerine ve mümessillerine düşer.
Biraz daha somutlaştırsanız?
Elbette. İçinde bulunduğum için, vereceğim somut örnekler tabii ki medyadan olacak: 2006 yılı sonlarına doğru Zaman ailesine geri döndüğümde, özellikle Today’s Zaman’ın hazırlık safhasını oluşturan birkaç aylık dönemde bir miktar da boş vaktim vardı. O dönemi, gazetenin kadro ve konsept hazırlığı için olduğu kadar, 7 yıla yakın ayrı kaldığım Zaman’i, derli toplu bir şekilde gözlemlemekte de kullanmıştım. Çıkardığım sonuç pek hayra alamet değildi. Evet, o gün için ortada görünür hiçbir somut sorun yoktu. “Sorun” ne kelime; her şey güllük gülistanlıktı ve gazete hem etkisini hem de imkanlarını hızla büyütüyordu. Daha ne olsundu?
Peki benim gözlemlerle varlığını tespit etmekle kalmayıp, henüz 2006 yılı sonlarında, bazı dostlarımla durumu iştişare ederken, kelimenin anlamını bilerek “pataloji” diye tanımlamaktan çekinmediğim sorun neydi? “Pataloji” diye tanımladığım bir durumdan hayır beklemek ne kadar mümkündü? Bahsini ettiğim o sorun gazetenin, daha doğrusu toptan Hizmet’le ilintili medyanın, siyasi iktidarla olan ilişkilerinin yanlış konumlandırılmasıydı. O günün şartlarında, bizzat Hocaefendi’nin de ilkesel olarak tercih ettiğini düşündüğüm bir şekilde, Hizmet ile ilintili önemli ve belirleyici medya şahsiyetlerinin, muktedir siyasetle olan ilişkileri bana göre yanlış konumlandırılmıştı. Ve bu yüzden, Hizmet’le ilintilendirilen medya, iktidarla olması gereken eleştirel mesafesini, belki tamamen olmasa bile, çok büyük ölçüde koruyamamıştı.
O gün gördüğünüz şeyleri yetkililerle de paylaşmış mıydınız?
Evet. Kimsenin hoşuna gitmeyeceğini bildiğim halde, o günkü değerlendirmelerimin ışığında tespitlerimi paylaşıyor ve sorunun muhataplarına, “buradan hayır çıkma ihtimali olmadığını” açıktan söylüyordum. Çözüm tekliflerimi de beraberinde ifade ediyordum. Maalesef, pek işe yaradığını söyleyemeyeceğim. Endişelerimi doğrudan muhataplarına söyledikten sonra, söylediklerimi etki alanım içerisindeki TZ’da gerçekleştirmeye gayret etmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu maalesef. Belki dilinin İngilizce olmasının sağladığı imkanlardan dolayı TZ’da bunu büyük ölçüde başardığımı da düşünüyorum.
Bulunduğum konumdan görebildiğim kadarıyla, yapabildiğim tespit ve çözüm önerilerimin muhataplarında fazlaca bir karşılık bulmamasına da artık kızmıyorum. Çünkü; bilemiyorum, tercihler konusunda yaptığım giriş muvacehesinde ve dönemin pratik ihtiyaçları çerçevesinde belki onların tavrı doğruydu. Önemli olan benim vicdani sorumluluğumdu. Bugün olduğu gibi o gün de, doğru bildiğim, düşündüğüm, inandığım şeyleri doğrudan muhataplarına söylemeyi üzerime bir borç biliyordum. Yine de, o gün “pataloji” olarak tanımladığım konumlandırmanın kaçınılmaz olarak yol açtığı sıkıntıların, sadece medya mahallesiyle sınırlı kalmadığını, uzunca bir zamandır yaşanan gelişmeler ışığında, artık çıplak gözle bile görmek mümkün.
İlişki sistematiğindeki, bana göre, o “patalojik” arızanın doğası gereği yol açtığı birçok sorundan biri ve belki de en önemlisi, bahsini ettiğim alenileşmiş kötüye gidiş karşısında alenen tavır almakta yaşanan kafa karışıklığı, tereddüt ve ölümcül gecikmeydi. Bu yanlış konumlandırmanın bir başka doğal sonucu olan “yakın körlüğü”nden dolayı ne medyamız, ne de diğer Hizmet unsurları 2011 yazından itibaren yaşananların farkına zamanında ve derli toplu bir şekilde varamadı. Varıp de güçleri yettiğince ses çıkaranlara da, doğrusu pek iyi bir gözle bakmadı. Bu hayati yanlıştan dönme konusunda 2013 Haziran’ında, Gezi Parkı protestoları’nın oluşturduğu son manevra yapma imkanı da aynı sebepten dolayı maalesef ıskalandı.
14 Kasım 2013’te, Zaman’ın manşetiyle dershaneler üzerinden alenileşen kapışma başladığında ise, geride miras olarak, o gün alınan keskin tavrı açıklamakta, “menfaat ve güç kapışması” dışında hiçbir görüşe alan bırakmayan bir algı piyasası bırakılmıştı. “En az 2,5-3 yıllık gecikme” diye ifade ettiğim sürenin, aynı zamanda, Erdoğan’ın kirli ittifaklarla konumunu konsolide ederek, alt edilemez hale gelmekte kullandığı hayati bir zaman dilimi olduğu düşünülecek olursa, söz konusu bu gecikmenin neden ölümcül olduğu daha iyi anlaşılır. Ayrıca bu gecikmede, başta medya olmak üzere Hizmet unsurlarının, iktidarla ilişkilerinde yanlış konumlandırılmasının oynadığı rol daha da netleşmiş olur. “O gün de bugün de, benim durduğum yerden görebildiğim kadarıyla, hatalı olarak değerlendirdiğim bu stratejik tercih ve konumlandırmanın, herbiri bir diğerinden feci taktik/pratik sonuçlarının sayısız örneklerini burada uzun uzadıya sıralayabiliriz ama lüzum yok” deyip, konuyu daha fazla uzatmadan burada bırakayım.
Ama bu fasıla nokta koymadan önce, farklı medya organlarında çalışmış bir gazeteci olarak, hem yaşadığım tecrübeler hem de bu konudaki okumalarım ışığında, Türkiye’de gelmiş geçmiş medya organları içerisinde Hizmet’e yakın medya organlarının ve buralarda çalışan meslektaşlarımın, sektörün hep en temizi, en ahlaklısı, en ilkelisi olduğunu da samimiyetle ve açık yüreklilikle ifade etmeliyim. Burada yaptığımız tespit ve eleştirilerin oldum olası, kokuşmuş medya düzenini baz alarak değil, kendi değer ölçeklerimize göre olduğunu hatırlatmayı ve bu eleştirilerin, ahlaksız iktidarın elinde karaktersiz maymunlara dönüşmüş, utanç kaynağı, sürüsüne bereket meslektaşlarımızın istismarına açık olmadığını ifade etmeyi de bir görev biliyorum.
İsterseniz o zaman Hizmet Hareketi üzerinde konuşalım biraz. Öncelikle, sizce Hizmet nedir?
Daha önce de bazı vesilelerle ifade ettiğim gibi; ben, kendimi ,“cemaat” ve bu kavramın çağrışımları ile tanımlayacak ya da başkaları tarafından öyle tanımlanacak bir konumda hiçbir zaman görmedim. Şimdi de görmüyorum. Benim kendime bulabildiğim yer Hizmet Hareketi’nin tanımladığı daha çoğulcu, daha renkli, bireysel inkişaflara alan açan, bir bakıma sınırları belli belirsiz olan alandır. Bu yönüyle de, arzu ettiğim ölçüde olmasa bile, bir nevi seküler bir alandır. Ancak böyle bir tanımlama çerçevesinde, kendimi bir parçası olarak tanıtmaktan onur duyduğum Hizmet Hareketi, bana göre, insanı, toplumu ve dünyayı iyileştirmeyi, güzelleştirmeyi amaçlayan bir iyilik hareketidir. Bunu da, özünde doğru bir yöntemle, yani eğitimle yapmaya çalışmaktadır. İşin dört başı mamur, ilkesel ve ideal özü bu iken, pratikte yapılan bazı yanlışların zamanla düzeltilebilecek sekmeler olduğunu söyleyebilirim.
Fethullah Gülen hakkındaki düşüceleriniz nedir?
Fethullah Gülen’i , “Hocaefendi” olarak görüyorum. Ancak, belki size bir çelişki gibi gelecek ama, Hocaefendi’nin, “Hocaefendi” ifadesinin konvansiyonel olarak tanımladığı alana sığıştırılamayacağını da düşünüyorum. Elbette ki kendisi, tarihte önemli bir rolü olan, dini bir kişilik. Ama Allah aşkına, Hocaefendi bundan mı ibaret?
Bana göre, hayır… Hatta, Hocaefendi’nin kapladığı alanın benim ilgime ve hayranlığıma karşılık gelen kısmının, dini kişiliğinden öte, bundan çok daha geniş bir alanı kapsayan kısmı olduğunu söyleyebilirim. Bana göre Hocaefendi, fikri ile zikri, söylemleri ile eylemleri, teorisi ile pratiği birbiriyle tutarlı olan çok yüksek kalibreli bir düşünür, farklı background’lardan gelmiş kitlelere rehberlik edebilen bir fikir önderi ve bir aksiyon adamıdır. Haddim olmayarak Hocaefendi’yi, tarihte de bazı örneklerine rastlandığı haliyle, eksiğini gediğini tespit edip, azimle onarmaya çalıştığı topluma yeni bir yön vermekle kalmayıp; uzun ve çileli bir süreçte, yeni bir insan tipolojisi üretmek suretiyle, daha iyi bir toplum inşasına (toplum mühendisliğine değil) girişen, etkisi çağları aşacak, devrimci bir kişilik olarak görüyorum.
Dünyaya ender-i nadirattan gelen böyle bir kişiliğe ve ideallerine yapılacak en büyük kötülüğün ise, gerek şahsının gerekse fikirlerinin, iyi veya art niyetle tabulaştırılması olduğunu düşünüyorum. Sanki çok zayıflarmış ve korunmaya muhtaçlarmış gibi Hocaefendi’nin şahsının, fikirlerinin ve eylemlerinin çevresinde bir zırh, bir koruma kalkanı oluşturma çabasını lüzumsuz görüyorum. Kendisine ait her şeyi tabulaştırıcı bu marazi yaklaşımın oluşturduğu koruma kalkanının, zamanla tersinden bir işlev görerek, bizzat Hocaefendi’yi ve fikirlerini içine kapayacak bir hapishaneye dönüşme riskinden ise ciddi endişe ediyorum.
Hocaefendi’yi, doğal olarak, “eleştirilmez” görmediğim gibi, son dönemde bazı yol kazaları yapılsa da, Hizmet Hareketi ile ilgili başlatılan içten eleştiri içeren tartışmaları da bir sıhhat emaresi olarak değerlendiriyorum. Yine doğal olarak, bunun son derece faydalı olduğunu düşünüyorum. Henüz başladığı dönemlerde, bu tartışmalarla ilgili Hizmet Hareketi’nin neleri yapıp neleri yapamayacağını dile getirmiş ve çeşitli vesilelerle tekrarlamıştım. Burada bir daha tekrarlamakta bir mahsur yok sanırım: Başta sorumluluk makamlarında olanlar olmak üzere Hizmet Hareketi, bu tartışmaları yok sayamaz, yok edemez, ama ve lakin kapasitesi ölçüsünde yönetebilir. Geldiğimiz noktada, yönetme işinin arzu edilen ölçüde başarılabildiğini keşke söyleyebilseydim. Yine de, her bakımdan olduğu gibi bu bakımdan da, bardağın yarısı dolu.
Yukarıda kısaca değindiniz gerçi ama, bir şeyi biraz daha açmanızı istirham edeceğim: Hizmet Hareketi nerelerde hata yaptı sizce?
Yukarıda, teknik pratik açıdan bazı tespitlerime yer vermiştim. Burada ise daha köklü bir eleştirimi dile getirmekle yetineyim. Bana göre Hizmet Hareketi, mensuplarının birer birey olarak şahsiyet inşa etmesinden ziyade, bir kolektif şahsiyet oluşturmayı tercih etmiştir (bkz. tercihler konusundaki değerlendirmeme). Her tercih gibi bunun da, bana göre, bireysel inkişaflara ket vurmak ve bireysel kimlik inşaasını köreltmek gibi, çok ciddi ve çok köklü sorunlara yol açan bir maliyeti olmuştur.
Bu yaptığım yeni bir tespit değildir. Denk gelenler hatırlayacaktır; üniversitede verdiğim derslerin ilk saatlerinde ve gençlerle bir araya gelmemizi sağlayan her ortamda hep, herkesin bireysel bir “-izm”i olmasını salık vermişimdir. Bu “-izm”, Marxizm, sosyalizm, liberalizm vs tarzı bir “-izm” değildir. O kişinin ismi her neyse; Ahmetizm, Alizm, Elifizm, Ayşeizm gibi, onunla anılacak bir “izm”dir.
Yani?
Şu: Olaylar ve olgular karşısında kendi özgün tavrını almasına imkan verecek bir donanıma sahip olmayı öngörür. Yapmak, söylemek kadar kolay değildir ama her birey tarafından mutlaka hedeflenmelidir.
Bana göre, birey olmanın kolektif iyiliğe karşıtmış gibi sunulması, tam bir safsatadır. Bugün, mecburen aralarında yaşamak zorunda kaldığımız bir kısım Batılı ülkelerin, özel alanda bireyselliklerinin zirvesinde, kamusal alanda ise olabilecek en kolektif tavırlar içerisinde olabildiklerini görüyoruz. Hizmet’in de “kolektif” şuur yerine, “birey” olabilme şuuruna yönelik, ciddi bir paradigma değişikliğine gitme vakti geldi de, çoktan geçiyor bile. Bu konuda bir genelleme yaptığımın farkındayım. Bu yönde bazı mevzi(???) gayretlerin hiç olmadığını elbette ki söyleyemem.
Türkiye gündemini yakından izlemektesiniz. Bulunduğunuz yerden bugünkü Türkiye nasıl görünüyor? Buna bağlı olarak, AKP sonrası nasıl bir Türkiye görüyorsunuz?
Çok kötü… Felaket… Bir yeryüzü Cehennemi gibi…
Bir gün gelip de adı, “AKP sonrası bir Türkiye” olacak olsa bile, Türkiye’nin yörüngesinin yeniden medeni bir ülke olmaya doğru yönlendirilmesinin çok kolay olacağı kanaatinde değilim. Türkiye’nin bugün yaşadığı şey, bir sarsıntı değil. Tam bir herc-ü merc, tam bir altüst oluş… İşin kötüsü, bu altüst oluş henüz bitmiş de değil ve şu an bunun tam göbeğinde bulunuyoruz. Bu herc-ü mercin bir de tabii artçı sarsıntıları olacaktır ki, bu sarsıntıların bazılarının şu ankinden bile güç ve zorlu olma ihtimali teorik olarak vardır.
Erdoğan, kendisini ve Türkiye’yi maalesef tek yönlü bir yola sokmuştur. Bu tek yönlü yola ilk girdiğinde, yani yıllar önce, yaptığım saptamayı bu vesileyle bir kez daha tekrarlayayım: “Erdoğan ve ekürisi, bu süreçte çamurlaştıkça çamurlaşacak,” demiş ve “Spatulayla kazınır gibi kazınmadan kendilerinden kurtulunulamayacak,” diye ilave etmiştim. Bu bir kehanet değil, tarih ve sosyal bilimlerin bize yapma imkanı verdiği bir tespit.
Hakkımda 3 müebbet istenmesine yol açan 8 Temmuz 2016 tarihli yazımdaki kanaatlerimi, durumun daha da kötüye gittiği ve o gün ehven-i şer olarak zikrettiğim seçeneklerin daha da azaldığını not etmek kaydıyla, aynen koruyorum. Belki karamsarlık olarak göreceksiniz ama, maalesef, sebepler dairesinde Türkiye’nin önünde iyi bir çıkış ihtimali hala gözükmüyor. Gidişat ise, hala daha kötüye doğru… Bir mucize olur, o başka… 🙂
Geçmişle ilgili kırgınlıklarınız?
Hangi birini söyleyeyim? Kırgınlıklarımın 80 milyon versiyonu var. Yani 80 milyonluk bir hayal kırıklığı benimkisi…
Gelecekle ilgili hayalleriniz?
En büyük hayalim, uyanıkken gördüğümüz bu uzatmalı kabusdan bir an önce uyanmak… Daha dar anlamdaki hayalim ise, 50 yıllık emeklerimizi, hayatımızı çalan ahlaksız dinbaz haramilere inat, dimdik ayakta durmayı sürdürmek… Ve Allah ömür ve sağlık lütfederse, dar bir ülke vatandaşı olarak kalmaktansa, hakkını veren bir dünya vatandaşı olabilmek… Ve tabii, çocuklarımın da kendilerini aynı perspektifle donatmalarına maddi-manevi zemin hazırlayabilmek… Her şey bitip de elimizi eteğimizi bu dünyadan çektiğimizde, şu gök kubbede bir hoş sada bırakabilmek.
Sizce Hizmet Hareketi’ni nasıl bir gelecek bekliyor?
Kıyısından köşesinden 1988 yılından beri tanımaya çalıştığım Hizmet Hareketi’ni ben hep, ufak tefek sürüncemeler yaşasa da, hızla öğrenen, zihin konforunu zorladığı için başta dirense de, zamanla doğruluğunu anladığı yaklaşımlara sinesini sonuna kadar açan, yeni şartlara kendisini adapte etmekte, “örnekleri kendinden olan” kendince yöntemler bulan bir hareket olarak gördüm. Zor bir dönemde, zor yüzleşmeler yapması gerekse de, bu dönemden de dersler çıkararak, belki bildiğimiz şekliyle olmasa da, nasıl olabileceğini belki bugünden tam anlamıyla kestiremeyeceğimiz, yeni ya da farklı farklı formatlarla yoluna devam edeceğini düşünüyorum. Neticede Hizmet Hareketi, üç beş ahlaksız çapulcunun bir gece yarısı ele geçireceği bir ceset değil, eli avuca sığmayan bir ruhtur. Ruhlarsa ölümsüzdür.
Memleket özlemi?
İnsanın memleketine değişik seviyelerde özlem duyması insani bir hal. Benim de özlem duymadığım söylenemez. Ama, memlekete dair hislerim, özlemden daha ziyade hayal kırıklığı, küskünlük, kahır ve öfke…
Son olarak eklemek, söylemek istediğiniz herhangi bir şey?
İçimi bir miktar dökmeme fırsat verdiğiniz için teşekkür eder, okuyacak olanlara sabırlar dilerim.
Biz de teşekkür ederiz.
[Engin Sezen] 26.2.2018 [The Circle]
Enes Kanter, Tr724’ün sorularını cevapladı: Kendimi milli formaya hiçbir zaman uzak hissetmedim [Bekir Salim]
NBA’de forma giyen Türk oyuncular arasında gelmiş geçmiş en başarılı oyuncu demek onun için abartı olmaz. Özellikle bu sezon transfer olduğu New York Knicks’te ortaya koyduğu performansla gündemden düşmüyor Enes Kanter. Enes, basketboldaki başarısı kadar özel hayatıyla da çok konuşulan bir NBA yıldızı. A Milli Takıma çağrılmamasının kendisini üzdüğünü belirtirken, ‘Günün sonunda kaybeden bayrağımız, milli başarımız oluyor. Çağrılmış olsaydım uzerime düşeni ortaya koyardım ve o sene turnuvalarda da başarılı olabileceğimize inanıyordum. Ancak olmadı.’ diyor. Enes Kanter, çocukluğunda NBA’de oynamak için ettiği dualardan, Hizmet Hareketi’ne yakınlığına kadar birçok konuda Tr724’ün sorularına açık yüreklilikle cevap verdi.
2 yıl başarı ile oynadığın Oklahoma’dan sezon başında New York Knicks’a geldin. Yeni takımına uyum sağladın diyebilir miyiz? Son maçlardaki oyunlarınla özellikle 20 sayı, 20 ribaunt ve 5 asistle oynadığın Brooklyn maçında New York Knicks’in tarihine geçtin. Özellikle o maçı ve yeni takımını bize değerlendirebilir misin?
ENES KANTER: Öncelikle eski takımım OKC’den çok memnun olduğumu söylemek isterim. Orada güzel arkadaşlıklar kurmuştuk, taraftar ile güzel bir sinerji yakalamıştık. Transfer kararı benim elimde olmadığı için Knicks’e gitme durumunda kaldım. Ancak burada da aynı sıcaklığı ve arkadaşlığı buldum. Takım arkadaşlarım, çalışanlar ve daha önemlisi taraftar çok sıcak ve enerji dolu insanlar. Sanırım New York şehrinin onlara verdiği enerjiden kaynaklanıyor. (Gülüyor). Bu arada NY’tan da çok memnunun. Burada daha çok tanıdığım insanlar ve yakın dostlarım var. Bir yandan Ener Kanter Vakfı ile şehirde çok çalışmalarım oluyor. Basketboldan arta kalan zamanlarımı New York şehrindeki Enes Kanter Vakfı’nın amacı doğrultusunda eğitim ve gençliğin daha ahenk içinde yaşamasını sağlayacak projeler düzenlemeye çalışıyoruz.
Vakıf çalışmalarını ayrıca soracağım.
ENES KANTER: Sizin de sorduğunuz gibi başarılı bir sezon geçiriyorum. Allah’a şükürler olsun, sağlığımız -kimi zaman sakatlıklar olsa da- iyi durumda. Takımdaki sinerji ve New York taraftarlarının heyecanına ben de çok kapılıyorum. Bu da Boston maçında Christmas rekorunu kırmama sebep veriyor. (Gülüyor)
6 yıllık NBA kariyerin var. İlk geldiğin yıllarla kıyasladığında kendi performansını nasıl buluyorsun? Biz sürekli bir yükseliş gözlemliyoruz!
ENES KANTER: Aynı düşünüyoruz. (Gülüyor). Haliyle her meslekte olduğu gibi basketbolda da öğrenecek ve kendinizi geliştirecek çok yönler var. İlk sene geldiğimde tüm basketbolcuların hayali olan NBA’de oynamanın heyecanı yanında, bu kadar tecrübeyle dolu oyuncuların olduğu bir yapıda, kendimi geliştirmem gereken çok yönlerimin de olduğunu fark ettim. İlk günden itibaren buna çalıştım. Hala da çalışıyorum. Daha iyi olabilmek, sizi temsil eden değerleri daha kaliteli bir platformda temsil etmenizi sağlayacağına inandığım için motivasyonum yüksek ve her geçen gün daha da iyi olabilmek için çalışmaya devam edeceğim İnşaAllah.
DUALARIMDA LAKERS’TA OYNAMAK İSTEĞİMİ SÖYLEYİNCE ANNEM KIZDI: ÖYLE DUA MI OLUR!
Basketbolda kendine çizdiğin bir kariyer hedefin muhakkak vardır. Bunu bizimle paylaşabilir misin? Bir de, Van’dan NBA’ye uzanacak bir başarı öyküsünün hayalini kurmuş muydun?
ENES KANTER: Ben de çocukluk yaşlarında neredeyse her Türk gencinin hayali gibi birgün Futbolcu olmak isterdim. Tabi boyumun uzun oluşu ve kilomun biraz fazla oluşu nedeniyle sınıf arkadaşlarım beni sürekli kale ye koyarlardı. Bana da çok sıkıcı geldiği için futbolculuk kariyerini noktalayıp basketbola başladım. Van gibi bir yerde herkes ya lakap takar ya da dalga geçerdi. Onun için ailem basketbol oynamamı istemedi. Ama benim hayalimdi; birgün NBA de oynayabilmek. Bir sabah annem beni kardeşlerim ile beraber sabah namazına kaldırdı. Namazı kıldık ve sonra annem dedi ki; ‘Oğlum şu an duaların tam kabul olacağı bir zaman istediğin duayı et.’ Bende ellerimi kaldırıp ‘Allahım İnşallah bir gün Lakers’ta oynarım’ diye dua ettim. Tam öyle dua ederken annem duydu ve, ‘Oğlum sus! Öyle duamı edilir, hayırlı olanını iste…’ gibisinden bir şeyler söyledi.. Bende, ’ Anne ya ne hayırlısı ben lakers da oynamak istiyorum.’ dedim. Tabi hayırlı olan için dua etmek lazım. Bu duayı ettikten tam 10 sene civarı sonra NBA’deki ilk resmî maçımı Lakers’a karşı oynadım. Onun içim duanın gücüne çok inanırım. Buradan, kardeşlerime hayallerini her zaman en yükseklerde yaşamalarını ve bu hedefe ulaşmak için çalışmalarını tavsiye ediyorum. Hayallerini, onlara verecek olandan yani Allah’tan istemeyi ihmal etmesinler. Eğer hedefleri o olursa ve en iyi şekilde temsil olursa Allah’ın izniyle her kapı onlara açılacaktır.
NBA’de oynayan en başarılı Türk olmana rağmen Milli Takım kapıları sana kapatıldı. Bu senin moralini nasıl etkiledi? Ya da etkiledi mi? Kendini milli forma ile yeniden hayal ediyor musun?
ENES KANTER: Ben kendimi milli formaya hiçbir zaman uzak hissetmedim. Her davet edildiğimde gitmeye çalıştım. Birkaç sene özel bazı sebep ve sakatlıklarımdan dolayı katılamadım. Ancak bunlar hep önüme, beni sevmeyenler tarafından bir problemmiş gibi getirildi. Her ihtiyaç duyduklarında bunu medyada şişirerek büyüttüler. En son 2015 senesinde defalarca gelmek istediğimi medyada beyan etmeme rağmen, Milli takım tarafından komik bahanelerle göz ardı edildim. Bunlara üzülmemek mümkün değil çünkü günün sonunda kaybeden bayrağımız, milli başarımız oluyor. Çağrılmış olsaydım uzerime düşeni ortaya koyardım ve o sene turnuvalarda da başarılı olabileceğimize inanıyordum. Ancak olmadı.
NBA’de çok yoğun bir maç programı oluyor. Eğer çok özel bir soru olmayacaksa, maç ve antrenmandan geri kalan vaktini nasıl geçiriyorsun? Mesela Oklohama’dan takım arkadaşlarınla olan güzel diyaloglarını sosyal medyadan biliyoruz. Onlarla görüşmelerin devam ediyor mu?
ENES KANTER: Musait vakitlerimde Enes Kanter Vakfı’nın faaliyetlerine katılıyorum. Abartı kabul etmezseniz eğer, boş vaktim yok diyebilirim. (Gülüyor). Ya antrenmanda ya maçlarda, ya takim programlarında ya da Enes Kanter Vakfı programlarında oluyorum. Arta kalan zamanlarımda da kimi zaman takım arkadaşlarımla kimi zamanda sevdiğim dostlarımla vakit geçirmeye çalışıyorum. Evdeki zamanlarımda da kitap okuyup, zihni rahatlamama sebep verecek tefekkür ile vakit geçiriyorum.
Pek çok basketbolseverin ve hayranının bilmediği, bir yardım ve eğitim vakfın var. Yukarıda kısmen bahsettin. Orada ne gibi faaliyetler yapıyorsunuz bize özetleyebilir misin?
ENES KANTER: Diğer sorularınızda birkaç yerde bahsetmiştim, müsait vaktimin birçoğunu bu vakfıma ayırdığımı. Enes Kanter Vakfı ile amacımız çocukların eğitim problemleri, fakirlik ve ayrımcılık sıkıntılarını daha fazla yaşamamaları için platformlar oluşturup, eğitim faaliyetleri düzenlemeye çalışıyoruz. Kendim bizzat programlara katılıyorum. Elimden geldiğince onların arasına girip vakit geçiriyorum.
HİZMET’İ ZOR ZAMANDA MÜDAFAA ETMEYİ GEREKLİLİK OLARAK GÖRÜYORUM
Sadece oynadığın basketbolla değil saha dışında da adın çok gündeme geliyor. Hizmet hareketine yakın olmanın bedelini ödüyorsun yorumunda bulunmak yanlış olmaz. Bu durum seni nasıl etkiliyor?
ENES KANTER: İnandığınız bir şey varsa ona, sonucu ne olursa olsun sahip çıkmanız gerekir. İşinize gelmediğinde sahip çıkmıyorsanız zaten inanmamışsınız demektir. O zaman o meseleye inanarak vakit kaybetmeye de gerek yoktur. Ben Hizmet Hareketi’nin insanlığa katabileceği faydaya inanmış durumdayım. Bu yüzden onun üzerine atılmaya çalışılan çamurlara karşı Hizmet’i müdafaa etmeyi bir gereklilik görüyorum. Bunu tek yapan ben değilim, milyonlarca insan var bu durumda.
Romanya’ya giderken polis tarafından havaalanında Türk pasaportun iptal edildiği için durduruldun. Böyle bir davranışı bekliyor muydun? Romanya polisi ve ABD’nin olaya yaklaşımı nasıl oldu? Ayrıca senin böyle bu muameleye maruz kalman NBA cephesinde nasıl yankı buldu?
ENES KANTER: Tek kelime ile saçma bir durum. Ben beklemiyordum pasaport iptalini. Enes Kanter Vakfı’nın 2. sene global gezisini yapıyorduk. Romanya’ya gelmeden önce Endonezya’da da bir problem yaşamıştık. Sanırım oradaki problemin bir uzantısı oldu bu olay. Romanya polisi gayet kibar ve profesyoneldi. Onlar işlerini yaptılar. Problemi çözme adına Amerika devleti de yardımcı oldu. Meselenin saçmalığını bildikleri için bana yardımcı olmaları zor olmadı. Amerika’da sürekli oturum hakkı veren Green Card denilen kart sahibiyim. NBA’de oynuyorum, kanunsuz hiçbir şeyim olmadı hayatım boyunca. Trafik cezası bile yemedim hayatımda. Bu kadar basit bir durumda eğer bir devlet sizin pasaportunuzu iptal ediyorsa, zaten daha fazla bir şey anlatmaya gerek yok insanlara. Aklı basında her insan dünyanın neresinde olursa olsun, Türk devletinin siyasi odaklı bir hareketi olduğunu görmüş olur. Bu olay onların bana vermek istedikleri zararın tersine, onların Türkiye’deki zulmünü dünyaya duyurmalarına sebep verdi. Bu olaydan sonra birçok dünyaca ünlü medya kuruluşlarında konuk olup her fırsatta bu zulmü anlatmaya çalıştım.
BEN ERDOĞAN’A HAKARET ETMEDİM, HAKİKATİ SÖYLEDİM
Sosyal medyayı aktif kullanıyorsun. Hakkında Erdoğan’a hakaret ettiğin iddiasıyla 4 yıla kadar hapis cezası istendi. Gerçekten hakaret ettin mi? Nedir bu olayın gerçeği?
ENES KANTER: Benim kimseye bir hakaretim olmadı. Kendi üzerinde taşıdığı sıfatları kendisine hitap etmişsem bu hakaret değildir, hakikati söylemektir. Örneğin siz hırsız bir insana “sen hırsızsın” derseniz hakaret olmaz, o kişinin karakterini özelliğini kendisine hatırlatmış olursunuz. Galiba son 3 senedir kendisiyle alakalı konuşurken uzerinde taşıdığı özellikleri söylememek alınmış olabilir. (Gülüyor)
Son olarak Türkiye’de 17 bin kadın ve resmi rakamlara göre 668 olmasına karşın bini aşkın bebek-çocuk cezaevinde. Bu dramı dünyaya duyurmak için gayretlerini biliyoruz. Salon TV’ye verdiğin röportajda ‘Ben o masum insanlardan birinin sesi olmaya çalışıyorum.’ ifadesini kullandın. Geçtiğimiz gün Meriç’te iki ailenin boğulması karşısındaki duyarsızlığı da görünce, dünya kamuoyuna ve vicdanlara bir mesajın olur mu?
ENES KANTER: Ateş düştüğü yeri değil hepimizi yakmalı. Bu ana mesajı dünyaya anlatmayı başardığımız zaman tüm problemlere çözüm buluruz Allah’ın izniyle. Rabbim orada hayatını kaybeden masumlara kendi rahmetiyle muamele etsin. Buna sebep veren zalimlere de Kahhar sıfatıyla muamelede bulunsun.
[Bekir Salim] 26.2.2018 [TR724]
2 yıl başarı ile oynadığın Oklahoma’dan sezon başında New York Knicks’a geldin. Yeni takımına uyum sağladın diyebilir miyiz? Son maçlardaki oyunlarınla özellikle 20 sayı, 20 ribaunt ve 5 asistle oynadığın Brooklyn maçında New York Knicks’in tarihine geçtin. Özellikle o maçı ve yeni takımını bize değerlendirebilir misin?
ENES KANTER: Öncelikle eski takımım OKC’den çok memnun olduğumu söylemek isterim. Orada güzel arkadaşlıklar kurmuştuk, taraftar ile güzel bir sinerji yakalamıştık. Transfer kararı benim elimde olmadığı için Knicks’e gitme durumunda kaldım. Ancak burada da aynı sıcaklığı ve arkadaşlığı buldum. Takım arkadaşlarım, çalışanlar ve daha önemlisi taraftar çok sıcak ve enerji dolu insanlar. Sanırım New York şehrinin onlara verdiği enerjiden kaynaklanıyor. (Gülüyor). Bu arada NY’tan da çok memnunun. Burada daha çok tanıdığım insanlar ve yakın dostlarım var. Bir yandan Ener Kanter Vakfı ile şehirde çok çalışmalarım oluyor. Basketboldan arta kalan zamanlarımı New York şehrindeki Enes Kanter Vakfı’nın amacı doğrultusunda eğitim ve gençliğin daha ahenk içinde yaşamasını sağlayacak projeler düzenlemeye çalışıyoruz.
Vakıf çalışmalarını ayrıca soracağım.
ENES KANTER: Sizin de sorduğunuz gibi başarılı bir sezon geçiriyorum. Allah’a şükürler olsun, sağlığımız -kimi zaman sakatlıklar olsa da- iyi durumda. Takımdaki sinerji ve New York taraftarlarının heyecanına ben de çok kapılıyorum. Bu da Boston maçında Christmas rekorunu kırmama sebep veriyor. (Gülüyor)
6 yıllık NBA kariyerin var. İlk geldiğin yıllarla kıyasladığında kendi performansını nasıl buluyorsun? Biz sürekli bir yükseliş gözlemliyoruz!
ENES KANTER: Aynı düşünüyoruz. (Gülüyor). Haliyle her meslekte olduğu gibi basketbolda da öğrenecek ve kendinizi geliştirecek çok yönler var. İlk sene geldiğimde tüm basketbolcuların hayali olan NBA’de oynamanın heyecanı yanında, bu kadar tecrübeyle dolu oyuncuların olduğu bir yapıda, kendimi geliştirmem gereken çok yönlerimin de olduğunu fark ettim. İlk günden itibaren buna çalıştım. Hala da çalışıyorum. Daha iyi olabilmek, sizi temsil eden değerleri daha kaliteli bir platformda temsil etmenizi sağlayacağına inandığım için motivasyonum yüksek ve her geçen gün daha da iyi olabilmek için çalışmaya devam edeceğim İnşaAllah.
DUALARIMDA LAKERS’TA OYNAMAK İSTEĞİMİ SÖYLEYİNCE ANNEM KIZDI: ÖYLE DUA MI OLUR!
Basketbolda kendine çizdiğin bir kariyer hedefin muhakkak vardır. Bunu bizimle paylaşabilir misin? Bir de, Van’dan NBA’ye uzanacak bir başarı öyküsünün hayalini kurmuş muydun?
ENES KANTER: Ben de çocukluk yaşlarında neredeyse her Türk gencinin hayali gibi birgün Futbolcu olmak isterdim. Tabi boyumun uzun oluşu ve kilomun biraz fazla oluşu nedeniyle sınıf arkadaşlarım beni sürekli kale ye koyarlardı. Bana da çok sıkıcı geldiği için futbolculuk kariyerini noktalayıp basketbola başladım. Van gibi bir yerde herkes ya lakap takar ya da dalga geçerdi. Onun için ailem basketbol oynamamı istemedi. Ama benim hayalimdi; birgün NBA de oynayabilmek. Bir sabah annem beni kardeşlerim ile beraber sabah namazına kaldırdı. Namazı kıldık ve sonra annem dedi ki; ‘Oğlum şu an duaların tam kabul olacağı bir zaman istediğin duayı et.’ Bende ellerimi kaldırıp ‘Allahım İnşallah bir gün Lakers’ta oynarım’ diye dua ettim. Tam öyle dua ederken annem duydu ve, ‘Oğlum sus! Öyle duamı edilir, hayırlı olanını iste…’ gibisinden bir şeyler söyledi.. Bende, ’ Anne ya ne hayırlısı ben lakers da oynamak istiyorum.’ dedim. Tabi hayırlı olan için dua etmek lazım. Bu duayı ettikten tam 10 sene civarı sonra NBA’deki ilk resmî maçımı Lakers’a karşı oynadım. Onun içim duanın gücüne çok inanırım. Buradan, kardeşlerime hayallerini her zaman en yükseklerde yaşamalarını ve bu hedefe ulaşmak için çalışmalarını tavsiye ediyorum. Hayallerini, onlara verecek olandan yani Allah’tan istemeyi ihmal etmesinler. Eğer hedefleri o olursa ve en iyi şekilde temsil olursa Allah’ın izniyle her kapı onlara açılacaktır.
NBA’de oynayan en başarılı Türk olmana rağmen Milli Takım kapıları sana kapatıldı. Bu senin moralini nasıl etkiledi? Ya da etkiledi mi? Kendini milli forma ile yeniden hayal ediyor musun?
ENES KANTER: Ben kendimi milli formaya hiçbir zaman uzak hissetmedim. Her davet edildiğimde gitmeye çalıştım. Birkaç sene özel bazı sebep ve sakatlıklarımdan dolayı katılamadım. Ancak bunlar hep önüme, beni sevmeyenler tarafından bir problemmiş gibi getirildi. Her ihtiyaç duyduklarında bunu medyada şişirerek büyüttüler. En son 2015 senesinde defalarca gelmek istediğimi medyada beyan etmeme rağmen, Milli takım tarafından komik bahanelerle göz ardı edildim. Bunlara üzülmemek mümkün değil çünkü günün sonunda kaybeden bayrağımız, milli başarımız oluyor. Çağrılmış olsaydım uzerime düşeni ortaya koyardım ve o sene turnuvalarda da başarılı olabileceğimize inanıyordum. Ancak olmadı.
NBA’de çok yoğun bir maç programı oluyor. Eğer çok özel bir soru olmayacaksa, maç ve antrenmandan geri kalan vaktini nasıl geçiriyorsun? Mesela Oklohama’dan takım arkadaşlarınla olan güzel diyaloglarını sosyal medyadan biliyoruz. Onlarla görüşmelerin devam ediyor mu?
ENES KANTER: Musait vakitlerimde Enes Kanter Vakfı’nın faaliyetlerine katılıyorum. Abartı kabul etmezseniz eğer, boş vaktim yok diyebilirim. (Gülüyor). Ya antrenmanda ya maçlarda, ya takim programlarında ya da Enes Kanter Vakfı programlarında oluyorum. Arta kalan zamanlarımda da kimi zaman takım arkadaşlarımla kimi zamanda sevdiğim dostlarımla vakit geçirmeye çalışıyorum. Evdeki zamanlarımda da kitap okuyup, zihni rahatlamama sebep verecek tefekkür ile vakit geçiriyorum.
Pek çok basketbolseverin ve hayranının bilmediği, bir yardım ve eğitim vakfın var. Yukarıda kısmen bahsettin. Orada ne gibi faaliyetler yapıyorsunuz bize özetleyebilir misin?
ENES KANTER: Diğer sorularınızda birkaç yerde bahsetmiştim, müsait vaktimin birçoğunu bu vakfıma ayırdığımı. Enes Kanter Vakfı ile amacımız çocukların eğitim problemleri, fakirlik ve ayrımcılık sıkıntılarını daha fazla yaşamamaları için platformlar oluşturup, eğitim faaliyetleri düzenlemeye çalışıyoruz. Kendim bizzat programlara katılıyorum. Elimden geldiğince onların arasına girip vakit geçiriyorum.
HİZMET’İ ZOR ZAMANDA MÜDAFAA ETMEYİ GEREKLİLİK OLARAK GÖRÜYORUM
Sadece oynadığın basketbolla değil saha dışında da adın çok gündeme geliyor. Hizmet hareketine yakın olmanın bedelini ödüyorsun yorumunda bulunmak yanlış olmaz. Bu durum seni nasıl etkiliyor?
ENES KANTER: İnandığınız bir şey varsa ona, sonucu ne olursa olsun sahip çıkmanız gerekir. İşinize gelmediğinde sahip çıkmıyorsanız zaten inanmamışsınız demektir. O zaman o meseleye inanarak vakit kaybetmeye de gerek yoktur. Ben Hizmet Hareketi’nin insanlığa katabileceği faydaya inanmış durumdayım. Bu yüzden onun üzerine atılmaya çalışılan çamurlara karşı Hizmet’i müdafaa etmeyi bir gereklilik görüyorum. Bunu tek yapan ben değilim, milyonlarca insan var bu durumda.
Romanya’ya giderken polis tarafından havaalanında Türk pasaportun iptal edildiği için durduruldun. Böyle bir davranışı bekliyor muydun? Romanya polisi ve ABD’nin olaya yaklaşımı nasıl oldu? Ayrıca senin böyle bu muameleye maruz kalman NBA cephesinde nasıl yankı buldu?
ENES KANTER: Tek kelime ile saçma bir durum. Ben beklemiyordum pasaport iptalini. Enes Kanter Vakfı’nın 2. sene global gezisini yapıyorduk. Romanya’ya gelmeden önce Endonezya’da da bir problem yaşamıştık. Sanırım oradaki problemin bir uzantısı oldu bu olay. Romanya polisi gayet kibar ve profesyoneldi. Onlar işlerini yaptılar. Problemi çözme adına Amerika devleti de yardımcı oldu. Meselenin saçmalığını bildikleri için bana yardımcı olmaları zor olmadı. Amerika’da sürekli oturum hakkı veren Green Card denilen kart sahibiyim. NBA’de oynuyorum, kanunsuz hiçbir şeyim olmadı hayatım boyunca. Trafik cezası bile yemedim hayatımda. Bu kadar basit bir durumda eğer bir devlet sizin pasaportunuzu iptal ediyorsa, zaten daha fazla bir şey anlatmaya gerek yok insanlara. Aklı basında her insan dünyanın neresinde olursa olsun, Türk devletinin siyasi odaklı bir hareketi olduğunu görmüş olur. Bu olay onların bana vermek istedikleri zararın tersine, onların Türkiye’deki zulmünü dünyaya duyurmalarına sebep verdi. Bu olaydan sonra birçok dünyaca ünlü medya kuruluşlarında konuk olup her fırsatta bu zulmü anlatmaya çalıştım.
BEN ERDOĞAN’A HAKARET ETMEDİM, HAKİKATİ SÖYLEDİM
Sosyal medyayı aktif kullanıyorsun. Hakkında Erdoğan’a hakaret ettiğin iddiasıyla 4 yıla kadar hapis cezası istendi. Gerçekten hakaret ettin mi? Nedir bu olayın gerçeği?
ENES KANTER: Benim kimseye bir hakaretim olmadı. Kendi üzerinde taşıdığı sıfatları kendisine hitap etmişsem bu hakaret değildir, hakikati söylemektir. Örneğin siz hırsız bir insana “sen hırsızsın” derseniz hakaret olmaz, o kişinin karakterini özelliğini kendisine hatırlatmış olursunuz. Galiba son 3 senedir kendisiyle alakalı konuşurken uzerinde taşıdığı özellikleri söylememek alınmış olabilir. (Gülüyor)
Son olarak Türkiye’de 17 bin kadın ve resmi rakamlara göre 668 olmasına karşın bini aşkın bebek-çocuk cezaevinde. Bu dramı dünyaya duyurmak için gayretlerini biliyoruz. Salon TV’ye verdiğin röportajda ‘Ben o masum insanlardan birinin sesi olmaya çalışıyorum.’ ifadesini kullandın. Geçtiğimiz gün Meriç’te iki ailenin boğulması karşısındaki duyarsızlığı da görünce, dünya kamuoyuna ve vicdanlara bir mesajın olur mu?
ENES KANTER: Ateş düştüğü yeri değil hepimizi yakmalı. Bu ana mesajı dünyaya anlatmayı başardığımız zaman tüm problemlere çözüm buluruz Allah’ın izniyle. Rabbim orada hayatını kaybeden masumlara kendi rahmetiyle muamele etsin. Buna sebep veren zalimlere de Kahhar sıfatıyla muamelede bulunsun.
[Bekir Salim] 26.2.2018 [TR724]
Muhbirler Cehennemi’nden kaçış [Ahmet Dönmez]
Dudaklarınızdan bir dua dökülür, içinizde bir yerde Clair De Femme çalarken Meriç kıyısında gezdirdiğiniz bakışlarınızı, biraz daha geriye çevirin. Filmi geriye sarın. Bugün o masum ölü hallerine iç tükettiğiniz kadın ve çocukların eski neşeli günlerini hayal edin. Sonra o şöyle böyle huzurlu hayatın nasıl olup da cehenneme döndüğünü düşünün. Bir zaman terinizi akıttığınız, başkalarının çocukları için koşturduğunuz yerler artık birer siccin çukuru haline getirilmişse sizin için… Oradan meçhule giden bir gemiye, daha doğrusu zavallı bir bota, akan bir mezarlığa doğru nasıl da kendinizi bırakıverirsiniz…
“Ayşe Hocam, başkalarının çocukları için koşturmaktan, bebeği Münir’i bile emziremezdi. Şişelenen sütlerle kreşlerde büyüdü o çocuk.” diyor yakın arkadaşı Fatma Gündüz. İşte o Münir’i ile birlikte, bir zaman kendini iyilikleri için paraladığı insanlardan kaçıyordu. Meriç’in soğuk sularında can verdi.
KHK ile işsiz kalmıştı. Eşi Uğur Abdurrezzak tutuklanmış hapse girmişti. Kendisi de gözaltına alındı. Hakkında iki ayrı dava açıldı. Avukat tutacak parası bile yoktu. Eşi 11 ay sonra tahliye oldu ama özgürlüğe değil, semûm rüzgarlarının estiği bir cehenneme…
***
Sokakta her bir insan, katiliniz gibi ensenizde. Öyle dönemler vardır ki muhbirlerle katilleri aynı manada, aynı ıstılahta, aynı kefede ele almak lazım. Bu da öyle bir dönemdi işte.
Baksanıza, cenaze evini bile ihbar eden komşularla dolu bir cehennem bu memleket artık. Cezaevinde yakalandığı kanser sonucu hayatını kaybeden Doç. Dr. Ahmet Turan Özcerit’in taziyesi için eve gelenlerden rahatsız olan komşu, polisi aramış. Eve gelen polis, “Ahmet Turan Özcerit, burada mı? Firari görünüyor ” diyor. Ailesi acıyla, “Ahmet Bey vefat etti. Ne firarisi? ” deyince polisler, “Ahmet Bey hakkında ihbar var. ‘Evinde çok kalabalık var ve insanlar orada toplanıyorlar’ diye” karşılığını veriyor.
Gazeteci Ahmet Memiş de geçen haftaki duruşmada dile getirdi, “Apartmanda oturanlar birleşiyor ve ‘bunlar haindir’ diyerek karımı ve çocuğumu evden attırmak istiyor” diye.
Acaba, vahşi maskeler takınca gerçekten vahşi hayvanlar olduğuna inanan farelerle mi dolu ortalık, yoksa aslında geçmişte munis maskeler takıyorlardı da şimdi ‘Artık gerek kalmadı’ deyip gerçek suretleri ile mi sokağa çıkar oldular?
***
“Halk padişahın dinindendir” diye bir söz var. Ne diye seslenmişti ‘padişahları’ onlara: “O camiadan dostlarınız olabilir. Ben diyorum ki bunları da ifşa etmeniz lazım. Bunları savcılıklarımıza bildirmeniz lazım. Bu vatanseverlik borcudur.”
Vatanseverlik… Ne kadar çok ‘onlardan’ ihbar edersen o kadar vatanseversin.
Bir başka çağrısında, “Hepinize sesleniyorum; nerede, bildiğiniz, bulduğunuz bir FETÖ terör örgütü mensubu varsa bunu bizlere muhakkak bildireceksiniz. Eğer bildirmiyorsanız sorumlusunuz.” demişti.
“Muhtarlarımıza da görev düşüyor. Hangi evde kim var kim yok bunu bilmelisiniz.” talimatı vermiş, bunun neticesinde Gaziantep’te bir muhtar, ‘İhbar Hattı’ açmıştı.
***
Totaliter liderlerle kitleler arasında bir ‘karşılıklı beslenme’ ilişkisi olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir.
Liyakatin, ispiyonladığı insan sayısıyla ölçüldüğü dönemlerdir bunlar. En yakın arkadaşlarınız, komşularınız, akrabalarınız, hatta kardeşleriniz bile en acımasız düşmanlarınıza dönüşür. Bu dönemler, ‘çocuğu değil, devleti koruma’ dönemleridir. Babalar evlatlarını; evlatlar babalarını ihbar eder.
Bertolt Brecht’in “3. Reich’in Korku ve Sefaleti” isimli oyununda, kendi oğullarının kendilerini ihbar etmesinden korkan anne babanın durumu anlatılır. İş artık oraya da gelir yani. 1984 romanında, Equilibrium filminde de vardır bu ‘muhbir çocuklar’. Türünün neredeyse bütün örneklerinde vardır. Çünkü diktatörler hep bunu ister onlardan.
***
Stalin’in ‘Büyük Tasfiye’si sırasında yaşanan ihbar seli böyle bir şeydi örneğin. Stalin, 29 Temmuz 1936’da yaptığı konuşmada, “Mevcut koşullarda bir Bolşevik’in vazgeçilmez özelliği, bir Parti düşmanını hangi maskeyi takmış olursa olsun tanıma becerisi göstermesidir.” demişti. Tıpkı Saddam’a atfedilen, “Bir haini kendisinden önce tanırım” cümlesi gibi… Tabi bunun partililerce algılanma biçimi, “Gerekirse yalancı şahitlik bile yapabilirsiniz” şeklindeydi ve diktatör, ihbar selinden hiç de rahatsız olmayacaktı.
İhbarcılığın bir toplumu nasıl içten içe çürüttüğünü anlatmak için uzun cümlelere gerek yok. Büyük Tasfiye, Sovyetler’e daha çok kıtlık, daha az ilerleme ve savaşta daha zayıf bir toplum bırakmıştı.
***
Bana göre bu tipolojiyi en iyi anlatan Maxim Gorki’dir. ‘Gereksiz Adamın Hayatı’ isimli romanının (Türkiye’de Muhbir adıyla basıldı) baş karakteri, Yevsey Klimkov isimli ezik, işe yaramaz, kompleksli bir muhbirdir. Hem yasaklı kitaplar satıp hem de o kitapları alan müşterilerini ihbar eder. Topladığı bilgilerin yetersiz olduğunu hissettiğinde de bu eksikleri kendi hayal dünyasında tamamlar ve öyle sunar polise.
Muhbirlerin genel karakteri budur. Ezik, kişiliksiz, işe yaramaz ve kompleksli… Otobüste, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) üyesi Hatice Deniz Aktaş’ın Whatsapp yazışmalarını okuyup polise ihbar eden kişi böyle bir türdür bana göre. Aktaş, bu ihbar sonucu tutuklanıp cezaevine gönderildi malum.
NASA’da uzman olarak çalışan Serkan Gölge’yi “CIA ajanı” diye tutuklatan da böyle bir ‘gereksiz adam’ değil miydi? Uzaktan akraba muhbir, “Sanığın yurtdışına çıkması, ABD’de çalışması nedeniyle, tahmine dayanarak CIA’de çalışabilir diyerek ihbarda bulundum” diye ifade verecekti. Yerli ve milli Yevsey Klimkov…
***
Şahsen benim de ‘uzaktan akrabam’ olan genç bir kadın, ailemin gözlerinin içine bakarak, “Tanıdığım ne kadar FETÖ’cü varsa ihbar ettim. Sonra polisin gelip onları alıp götürmesini camdan izledim. Sizin de varsa tanıdıklarınız, ihbar edin.” demişti mesela. O, bu cümleleri büyük bir hazla, pervasızlıkla, kendini takdir eden keyifli bir suratla söylerken ortamda bulunan aklı başında, yaşça çok büyük, koca koca insanların ağzını açıp tek kelime edememesidir işte içinde yaşadığımız rejim.
Doktor bir tanıdığım var. Yine a anlatmıştı. “Eşim, yıllarca yetimlerine burs verdiği dul komşumuzun ihbarıyla gözaltına alındı” demişti. Olay Ankara’da oldu ama Türkiye’nin her yeri benzer utanç vesikaları ile dolu. Bir Muhbiristan bu ülke artık. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun bir tweet’inde rastladık bunlardan birine. “Yıllarca yardım ettiğim kiracımız bizi TEM’e şikâyet etti. Daha ne diyeyim?” diyordu bir KHK’lı.
Hasan Cücük’ün tr7/24’e yazdığı yazıda vardı, ‘dün evinde misafir olduğu akrabasını bir gün sonra ihbar eden’ bir başka zavallı…
Bebeğiyle Meriç’i geçip şimdi Almanya’da olan Meryem Konuk da tr7/24’e yazmıştı: “Bir arkadaşım, uzun zamandır oğluna gönüllü ders verdiği komşusunun darbeden sonra onlara, ‘Eğer Reisimiz emir verirse ilk sizi öldürürüm’ dediğini anlatmıştı. Ve birkaç sokak ilerde oturan bir başka arkadaşının evine gece yarısı mahalleden insanların girip, ‘Cemaatten olanların malı da karısı da bize helal’ diyerek ortalığı talan ettiğini söylemişti. Şükür ki ev halkı o gece orda değildi. Bu hadiseden sonra arkadaşım aynı şeyi yaşamaktan korkup, bir gece gizlice evden ayrılmışlardı.”
***
Eşyalarını toplamasına bile müsaade edilmeden bir gece gizlice evden ayrılanlar, nereye giderler?
“Asıl korkulması gereken insanlardır” diyor, Louis Ferdinand Celine. “Sadece onlar, daima! Bu hezeyanları daha ne kadar sürecek böyle, onların, yani bu canavarların bitkin düşüp nihayet durmaları için? Bu tür bir nöbet daha ne kadar zaman sürebilir?”
Biteviye sürebilir. Böyle bir doymazlıktır bu. Sığınacağın bir adalet de yoktur. Orada ‘hakim’ kılığında, ‘savcı’ kılığında çıkar canavar karşına. En masumu, “Senin suçsuz olduğunu biliyorum ama sana ceza vermek zorundayım” deyip hapse mahkum eder.
Dışarıda çocuğunun boynu büküktür; öğretmeni bile tahtaya kaldırıp “Bunun anne babası terörist” diyerek ömür boyu altında ezileceği bir travmayı boca eder kafasından aşağı.
***
Bir okulda temizlikçi olan bir kadıncağız, sırf eşi KHK’lı diye işten atılabiliyor mesela. Yani kendi gözünüzün üzerinde kaşınız bulunmasa bile bir yakınınızın kaşı bile yetiyor sizin gözünüzün oyulmasına.
İşte, çalıştığı fabrikada enjeksiyon makinesine sıkışıp hayatını kaybeden 25 yaşındaki öğretmen Hasan Songur… 25 yaşındaydı. Sosyal bilgiler öğretmeniydi. Ataması yapılmadığı için ücretli öğretmenlik yapıyordu. Fakat, daha önce çalıştığı fabrikanın sahibi “FETÖ bağlantılı” çıktı diye kendisi de ücretli öğretmenlikten atıldı. Bunun üzerine bir plastik fabrikasında çalışmaya başladı. Orası da onun Meriç’i oldu.
***
Evet, insan görünümlü canavarların hezeyanları biteviye sürebilir. Fakat siz daha fazla direnemezsiniz. Sürdüremezsiniz. Ne size ne çoluk çocuğunuza hayat vardır artık bu topraklarda. Gitmeniz gereklidir. Anılarınızı, eşyalarınızı, toprağınızı geride bırakarak… Tıpkı on yıllardır terkedip gidenler gibi… Varlık Vergisi’nden sonra, 6-7 Eylül’den sonra, Süryani kırımlarından sonra, 12 Mart’tan sonra, 12 Eylül’den sonra, Diyarbakır Cezaevi’nden sonra, Mamak’tan sonra, JİTEM katliamlarından sonra, 28 Şubat’tan sonra gidenler gibi…
Bu topraklarda bir canavar var. Kurbanlarla doymayan. Bitkin düşüp durmayan. Biteviye aç, biteviye hunhar, biteviye acımasız.
Yavrularınızı bağlar sırtınıza, kaçarsınız. Binlerce Klimkov’un arasından geçerek, arkanızda bir muhbirler cehennemi bırakarak Meriç’e zar zor varırsınız. Gece olur, bir küçük, bir zavallı bot kalkar o kıyıdan sessizce. “Ah o gemide ben de olsaydım” diyeceğiniz bir gemi değildir ki bu. Hiç olmak istemeyeceğiniz, bir gün olacağınızı hiç düşünmediğiniz, aklınıza bile getirmediğiniz küçük, zavallı, yarım yamalak botlardır onlar. Kimi hayata kalkar, kimi ölüme…
[Ahmet Dönmez] 26.2.2018 [TR724]
“Ayşe Hocam, başkalarının çocukları için koşturmaktan, bebeği Münir’i bile emziremezdi. Şişelenen sütlerle kreşlerde büyüdü o çocuk.” diyor yakın arkadaşı Fatma Gündüz. İşte o Münir’i ile birlikte, bir zaman kendini iyilikleri için paraladığı insanlardan kaçıyordu. Meriç’in soğuk sularında can verdi.
KHK ile işsiz kalmıştı. Eşi Uğur Abdurrezzak tutuklanmış hapse girmişti. Kendisi de gözaltına alındı. Hakkında iki ayrı dava açıldı. Avukat tutacak parası bile yoktu. Eşi 11 ay sonra tahliye oldu ama özgürlüğe değil, semûm rüzgarlarının estiği bir cehenneme…
***
Sokakta her bir insan, katiliniz gibi ensenizde. Öyle dönemler vardır ki muhbirlerle katilleri aynı manada, aynı ıstılahta, aynı kefede ele almak lazım. Bu da öyle bir dönemdi işte.
Baksanıza, cenaze evini bile ihbar eden komşularla dolu bir cehennem bu memleket artık. Cezaevinde yakalandığı kanser sonucu hayatını kaybeden Doç. Dr. Ahmet Turan Özcerit’in taziyesi için eve gelenlerden rahatsız olan komşu, polisi aramış. Eve gelen polis, “Ahmet Turan Özcerit, burada mı? Firari görünüyor ” diyor. Ailesi acıyla, “Ahmet Bey vefat etti. Ne firarisi? ” deyince polisler, “Ahmet Bey hakkında ihbar var. ‘Evinde çok kalabalık var ve insanlar orada toplanıyorlar’ diye” karşılığını veriyor.
Gazeteci Ahmet Memiş de geçen haftaki duruşmada dile getirdi, “Apartmanda oturanlar birleşiyor ve ‘bunlar haindir’ diyerek karımı ve çocuğumu evden attırmak istiyor” diye.
Acaba, vahşi maskeler takınca gerçekten vahşi hayvanlar olduğuna inanan farelerle mi dolu ortalık, yoksa aslında geçmişte munis maskeler takıyorlardı da şimdi ‘Artık gerek kalmadı’ deyip gerçek suretleri ile mi sokağa çıkar oldular?
***
“Halk padişahın dinindendir” diye bir söz var. Ne diye seslenmişti ‘padişahları’ onlara: “O camiadan dostlarınız olabilir. Ben diyorum ki bunları da ifşa etmeniz lazım. Bunları savcılıklarımıza bildirmeniz lazım. Bu vatanseverlik borcudur.”
Vatanseverlik… Ne kadar çok ‘onlardan’ ihbar edersen o kadar vatanseversin.
Bir başka çağrısında, “Hepinize sesleniyorum; nerede, bildiğiniz, bulduğunuz bir FETÖ terör örgütü mensubu varsa bunu bizlere muhakkak bildireceksiniz. Eğer bildirmiyorsanız sorumlusunuz.” demişti.
“Muhtarlarımıza da görev düşüyor. Hangi evde kim var kim yok bunu bilmelisiniz.” talimatı vermiş, bunun neticesinde Gaziantep’te bir muhtar, ‘İhbar Hattı’ açmıştı.
***
Totaliter liderlerle kitleler arasında bir ‘karşılıklı beslenme’ ilişkisi olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir.
Liyakatin, ispiyonladığı insan sayısıyla ölçüldüğü dönemlerdir bunlar. En yakın arkadaşlarınız, komşularınız, akrabalarınız, hatta kardeşleriniz bile en acımasız düşmanlarınıza dönüşür. Bu dönemler, ‘çocuğu değil, devleti koruma’ dönemleridir. Babalar evlatlarını; evlatlar babalarını ihbar eder.
Bertolt Brecht’in “3. Reich’in Korku ve Sefaleti” isimli oyununda, kendi oğullarının kendilerini ihbar etmesinden korkan anne babanın durumu anlatılır. İş artık oraya da gelir yani. 1984 romanında, Equilibrium filminde de vardır bu ‘muhbir çocuklar’. Türünün neredeyse bütün örneklerinde vardır. Çünkü diktatörler hep bunu ister onlardan.
***
Stalin’in ‘Büyük Tasfiye’si sırasında yaşanan ihbar seli böyle bir şeydi örneğin. Stalin, 29 Temmuz 1936’da yaptığı konuşmada, “Mevcut koşullarda bir Bolşevik’in vazgeçilmez özelliği, bir Parti düşmanını hangi maskeyi takmış olursa olsun tanıma becerisi göstermesidir.” demişti. Tıpkı Saddam’a atfedilen, “Bir haini kendisinden önce tanırım” cümlesi gibi… Tabi bunun partililerce algılanma biçimi, “Gerekirse yalancı şahitlik bile yapabilirsiniz” şeklindeydi ve diktatör, ihbar selinden hiç de rahatsız olmayacaktı.
İhbarcılığın bir toplumu nasıl içten içe çürüttüğünü anlatmak için uzun cümlelere gerek yok. Büyük Tasfiye, Sovyetler’e daha çok kıtlık, daha az ilerleme ve savaşta daha zayıf bir toplum bırakmıştı.
***
Bana göre bu tipolojiyi en iyi anlatan Maxim Gorki’dir. ‘Gereksiz Adamın Hayatı’ isimli romanının (Türkiye’de Muhbir adıyla basıldı) baş karakteri, Yevsey Klimkov isimli ezik, işe yaramaz, kompleksli bir muhbirdir. Hem yasaklı kitaplar satıp hem de o kitapları alan müşterilerini ihbar eder. Topladığı bilgilerin yetersiz olduğunu hissettiğinde de bu eksikleri kendi hayal dünyasında tamamlar ve öyle sunar polise.
Muhbirlerin genel karakteri budur. Ezik, kişiliksiz, işe yaramaz ve kompleksli… Otobüste, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) üyesi Hatice Deniz Aktaş’ın Whatsapp yazışmalarını okuyup polise ihbar eden kişi böyle bir türdür bana göre. Aktaş, bu ihbar sonucu tutuklanıp cezaevine gönderildi malum.
NASA’da uzman olarak çalışan Serkan Gölge’yi “CIA ajanı” diye tutuklatan da böyle bir ‘gereksiz adam’ değil miydi? Uzaktan akraba muhbir, “Sanığın yurtdışına çıkması, ABD’de çalışması nedeniyle, tahmine dayanarak CIA’de çalışabilir diyerek ihbarda bulundum” diye ifade verecekti. Yerli ve milli Yevsey Klimkov…
***
Şahsen benim de ‘uzaktan akrabam’ olan genç bir kadın, ailemin gözlerinin içine bakarak, “Tanıdığım ne kadar FETÖ’cü varsa ihbar ettim. Sonra polisin gelip onları alıp götürmesini camdan izledim. Sizin de varsa tanıdıklarınız, ihbar edin.” demişti mesela. O, bu cümleleri büyük bir hazla, pervasızlıkla, kendini takdir eden keyifli bir suratla söylerken ortamda bulunan aklı başında, yaşça çok büyük, koca koca insanların ağzını açıp tek kelime edememesidir işte içinde yaşadığımız rejim.
Doktor bir tanıdığım var. Yine a anlatmıştı. “Eşim, yıllarca yetimlerine burs verdiği dul komşumuzun ihbarıyla gözaltına alındı” demişti. Olay Ankara’da oldu ama Türkiye’nin her yeri benzer utanç vesikaları ile dolu. Bir Muhbiristan bu ülke artık. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun bir tweet’inde rastladık bunlardan birine. “Yıllarca yardım ettiğim kiracımız bizi TEM’e şikâyet etti. Daha ne diyeyim?” diyordu bir KHK’lı.
Hasan Cücük’ün tr7/24’e yazdığı yazıda vardı, ‘dün evinde misafir olduğu akrabasını bir gün sonra ihbar eden’ bir başka zavallı…
Bebeğiyle Meriç’i geçip şimdi Almanya’da olan Meryem Konuk da tr7/24’e yazmıştı: “Bir arkadaşım, uzun zamandır oğluna gönüllü ders verdiği komşusunun darbeden sonra onlara, ‘Eğer Reisimiz emir verirse ilk sizi öldürürüm’ dediğini anlatmıştı. Ve birkaç sokak ilerde oturan bir başka arkadaşının evine gece yarısı mahalleden insanların girip, ‘Cemaatten olanların malı da karısı da bize helal’ diyerek ortalığı talan ettiğini söylemişti. Şükür ki ev halkı o gece orda değildi. Bu hadiseden sonra arkadaşım aynı şeyi yaşamaktan korkup, bir gece gizlice evden ayrılmışlardı.”
***
Eşyalarını toplamasına bile müsaade edilmeden bir gece gizlice evden ayrılanlar, nereye giderler?
“Asıl korkulması gereken insanlardır” diyor, Louis Ferdinand Celine. “Sadece onlar, daima! Bu hezeyanları daha ne kadar sürecek böyle, onların, yani bu canavarların bitkin düşüp nihayet durmaları için? Bu tür bir nöbet daha ne kadar zaman sürebilir?”
Biteviye sürebilir. Böyle bir doymazlıktır bu. Sığınacağın bir adalet de yoktur. Orada ‘hakim’ kılığında, ‘savcı’ kılığında çıkar canavar karşına. En masumu, “Senin suçsuz olduğunu biliyorum ama sana ceza vermek zorundayım” deyip hapse mahkum eder.
Dışarıda çocuğunun boynu büküktür; öğretmeni bile tahtaya kaldırıp “Bunun anne babası terörist” diyerek ömür boyu altında ezileceği bir travmayı boca eder kafasından aşağı.
***
Bir okulda temizlikçi olan bir kadıncağız, sırf eşi KHK’lı diye işten atılabiliyor mesela. Yani kendi gözünüzün üzerinde kaşınız bulunmasa bile bir yakınınızın kaşı bile yetiyor sizin gözünüzün oyulmasına.
İşte, çalıştığı fabrikada enjeksiyon makinesine sıkışıp hayatını kaybeden 25 yaşındaki öğretmen Hasan Songur… 25 yaşındaydı. Sosyal bilgiler öğretmeniydi. Ataması yapılmadığı için ücretli öğretmenlik yapıyordu. Fakat, daha önce çalıştığı fabrikanın sahibi “FETÖ bağlantılı” çıktı diye kendisi de ücretli öğretmenlikten atıldı. Bunun üzerine bir plastik fabrikasında çalışmaya başladı. Orası da onun Meriç’i oldu.
***
Evet, insan görünümlü canavarların hezeyanları biteviye sürebilir. Fakat siz daha fazla direnemezsiniz. Sürdüremezsiniz. Ne size ne çoluk çocuğunuza hayat vardır artık bu topraklarda. Gitmeniz gereklidir. Anılarınızı, eşyalarınızı, toprağınızı geride bırakarak… Tıpkı on yıllardır terkedip gidenler gibi… Varlık Vergisi’nden sonra, 6-7 Eylül’den sonra, Süryani kırımlarından sonra, 12 Mart’tan sonra, 12 Eylül’den sonra, Diyarbakır Cezaevi’nden sonra, Mamak’tan sonra, JİTEM katliamlarından sonra, 28 Şubat’tan sonra gidenler gibi…
Bu topraklarda bir canavar var. Kurbanlarla doymayan. Bitkin düşüp durmayan. Biteviye aç, biteviye hunhar, biteviye acımasız.
Yavrularınızı bağlar sırtınıza, kaçarsınız. Binlerce Klimkov’un arasından geçerek, arkanızda bir muhbirler cehennemi bırakarak Meriç’e zar zor varırsınız. Gece olur, bir küçük, bir zavallı bot kalkar o kıyıdan sessizce. “Ah o gemide ben de olsaydım” diyeceğiniz bir gemi değildir ki bu. Hiç olmak istemeyeceğiniz, bir gün olacağınızı hiç düşünmediğiniz, aklınıza bile getirmediğiniz küçük, zavallı, yarım yamalak botlardır onlar. Kimi hayata kalkar, kimi ölüme…
[Ahmet Dönmez] 26.2.2018 [TR724]
Elbette biliyoruz kininizin nedenini… [Levent Kenez]
Ergenekoncuların bazen gizli bazen açıktan haklarındaki davaları kapatmak için tehditlerine ve propagandalarına şahit oluyorsunuzdur. Kendi medyalarında ve taşeron havuzlarında akla ziyan saçma haberleri eksik olmuyor.
En büyük şansları kucaklarına oturttukları, üzerlerinde fiyat etiketi olan, kartvizit ve koltuk verdikleri altın çağlarını yaşadıklarını zanneden İslamcılar.
28 Şubat’ın küçük büyük bütün aktörlerinin ittifakla söyledikleri bir şey var: Biz 28 Şubat’ı aslında Cemaat’i bitirmek için planlamıştık. Şimdi moda olduğu üzere tiyatro mahkemelerde yargılanırken ‘biz aslında Fetö ile mücadele ediyorduk şimdi Fetöcülerin davası ile karşı karşıyayız’ diyorlar. Bu itiraflar çok önemli. Bugün için kayda değer bir anlamı yok. Ama bu söyledikleri unutulmasın. Erdoğan olmasa bu kadar başörtülüyü içeri alamazdık itirafları biraz vicdanı olan biri için çok şey ifade eder ama bunlarda o kadarı bile yok!
DEMOKLES’İN KILICI
Erdoğan, işbirliği yaptığı Ergenekoncuların başında Demokles’in Kılıcı gibi bu davaları tutuyor. Hani kumpastı bu davalar? Bir çırpıda kapatsanıza! ‘Milli orduya kumpas’ gibi büyük büyük laflar etmiştiniz. Deniz Yücel’i mahkemeye bile çıkartmadan salan, 17-25 davalarını rekor hızla kapatan Erdoğan, bu davaları şak diye kapatamaz mı? Kapatır elbette. Ama kolluk gücünü elinde tuttuğu ve militan hakim ve savcıları olduğu için şantaj olarak bekletiyor. Geçenlerde Başbuğ’a ucunu göstermişlerdi daha fazla konuşursa ne olacağının…
Aslında herkes her şeyi biliyor. Kim darbe planları yapmış, kim Ayışığı, Yakamoz planları hazırlamış belli. Kumpas dedikleri Balyoz en kötü yakalandıkları bir darbe ve cunta planı olarak ellerinde patlayınca epey gardları düşmüştü ama sağolsun İslamcılar ve İslamcıların arasına ektikleri başaklar yardımlarına yetişti.
AKP’ye kapatma davasını açanlar, 367 saçmalığını çıkaranlar, hükümete muhtıra verenler, Gül’ün eşi başörtülü diye yeri göğü ayağa kaldıranlar, Danıştay cinayetini tezgahlayanlar, faili meçhullerle kaos çıkartmak isteyenler unutuldu… Ülkenin hafızası çok zayıf olduğu için büyük bir cahil ve vicdansız kitle 2002’den ışınlanarak 2018’e geldiğimizi falan sanıyor.
27 NİSAN’DAN HESAP SORSANIZA!
AKP kendisine karşı en ufak yanlışı acımazsızca cezalandırırken ve şu an gücünün zirvesindeyken kendisine 27 Nisan’da muhtıra verenlerden neden hesap sormaz? Anadolu’nun ufak bir şehrinde kermese dolma yapmış ev kadınını ters kelepçe ile yollarda sürükleyen hükümet zamanında kendilerinin de üyesi olduğu seçilmiş hükümete karşı tankları yürüten komutanları neden baş tacı yapar? Neden onlardan geçmişin hesabını sormaz?
“Bizi dinlemişler” diye yalan olduğunu bildikleri halde yüzlerce kişiyi tehditle polisler hakkında suç duyurusunda bulundurtmaya götüren hükümet, “Ne cemaati kardeşim! Erdoğan’ın kasetlerini biz verdik biz biz” diyen adama neden dokunmaz. Erdoğan’ın milyarları olmasına rağmen ABD’de okuyan kızları için yandaşı işadamından haraç almasından tutun da Kıbrıs ile ilgili devlet sırrı görüşmeye kadar onlarca tape piyasada. Bunları sızdıran da göğsünü gere gere “ben yayınladım” diyor. Neden bir işlem yapılmıyor? Bunu sorup cevap verecek kafası çalışan bir havuz canlısı yok mu?
CEMAAT’E YAPILANLAR ‘YANLIŞLARIN’ SONUCU DEĞİL
Bir saniye için bunların söylediklerinin doğru kabul edelim, Ergenekon ve Balyoz günlerini o şekilde hatırlayalım. Hangi darbecinin evini basmışlar da kocası evde yok diye karısını gözaltına alıp tutuklamışlar. Hangisinin eşi kocasından dolayı işinden atılmış. Topu topu 750 kişinin yargılandığı onlarca davada 300 civarında tutuklu vardı. Hanginiz Meriç’ten botlarla kaçmak zorunda kaldınız? Hanginize işkence yapılmış? Hanginizin kızı, karısı karşınıza getirilip tecavüz ederiz diye tehdit edilmiş? Hanginizin şirketine el konmuş? Haberal çıksın konuşsun, üniversitesine, hastanesine mi çökmüşler? Dalan’ın servetine dokunulmuş mu acaba? Hakim ve savcılar milyonlarca dolar rüşvet istemiş mi? Çocukları ne mağduriyet yaşamış. Kuddusi Okkır-Yarbay Tatar hiç demeyin şimdiden yüzden fazla cinayetiniz var.
Demem o ki, Cemaate yapılanlar asla ve asla “ Ama cemaat zamanında…” diye başlayan iki yüzlü ve gerçeklerle dalga geçen şeylerin sonucu değil. Bir kere haklı insan bu kadar zalim ve kanun dışı olmaz. Bu bile fikir veriyor yaptıkları hakkında. Suç üstü yakalananların, böyle gelmiş böyle gider diyenlerin, “hükümetler gelir gider iktidar biziz” diyenlerin İslamcı eldivenle ülke tarihinde ilk defa karşılarında kendilerine eyvallah etmeyen insanlardan intikamıdır. Bu vesayet düzeninin yıllar önce teşhisini koymuş ve bunun için kendini feda edenleri bir daha ayağa kalkmamak üzere yok etme çabasıdır. Muhalif olduğunu iddia edenlerin yazıp çizdiklerine bakın ne de güzel ayırıyorlar Cemaat ile AKP’yi. Sanki siyasi iradenin emri ve inisiyatifi dışında bir memurun en ufak bir şey yapmaya yetkisi varmış gibi. 17-25’ten haberimiz olmadı diye çılgına dönmeleri bile diğer yapılan bütün operasyonların kendilerinin onayı olduğunun itirafı, kaldı ki elbette 17-25’ten haberin olmayacak çünkü hırsız sensin, polis gelip hırsıza seni takip ediyorum mu diyecekti?
ÜLKENİN EN BÜYÜK TALİHSİZLİĞİ
İktidar malum da ülkenin en büyük talihsizliği muhalefet sanılan aslında zerre kadar mevcut düzeni değiştirme gayreti ve isteği olmayan kesimlerdir Türkiye’nin en büyük şansızlığı. En rezilleri de muhalif muamelesi gören kalemlerdir. Herkesin hassasiyet göstereceği toplumsal konularda şov yapmaktan başka bir şey bilmezler. Çocuk istismarı ile ilgili bu kadar samimi iseniz hapishanelerde onlarca çocuk var, hamileleri bile kelepçeleyip gözaltına alıyorlar onları da gündeme getirsenize. Yapamazsınız, cemaati mağdur göstermiş olursunuz değil mi? Ucu Erdoğan’a dokunan hiç bir şeye cesaretiniz yoktur.
Meriç’te boğulan mülteciler diye haber yaparsınız, hayatını kaybedenlerin bu ülkenin vatandaşı olması günlerce manşet ve gündem olması gerekirken korkunuzdan haber bile giremezsiniz de gazetecilik nutukları atarsınız.
Battaniye, yorgan, asansör diye çarpıtarak çaktığınız din adamı müsveddesinin Erdoğan ailesi ile olan bağlantılarını da versenize… Bilmiyor musunuz?
Bakalım birbirinizi yemeye başladığınızda nasıl haberler yapacaksınız? Şimdiden yorumumu söyleyeyim ikiniz de haklısınız.
[Levent Kenez] 26.2.2018 [TR724]
En büyük şansları kucaklarına oturttukları, üzerlerinde fiyat etiketi olan, kartvizit ve koltuk verdikleri altın çağlarını yaşadıklarını zanneden İslamcılar.
28 Şubat’ın küçük büyük bütün aktörlerinin ittifakla söyledikleri bir şey var: Biz 28 Şubat’ı aslında Cemaat’i bitirmek için planlamıştık. Şimdi moda olduğu üzere tiyatro mahkemelerde yargılanırken ‘biz aslında Fetö ile mücadele ediyorduk şimdi Fetöcülerin davası ile karşı karşıyayız’ diyorlar. Bu itiraflar çok önemli. Bugün için kayda değer bir anlamı yok. Ama bu söyledikleri unutulmasın. Erdoğan olmasa bu kadar başörtülüyü içeri alamazdık itirafları biraz vicdanı olan biri için çok şey ifade eder ama bunlarda o kadarı bile yok!
DEMOKLES’İN KILICI
Erdoğan, işbirliği yaptığı Ergenekoncuların başında Demokles’in Kılıcı gibi bu davaları tutuyor. Hani kumpastı bu davalar? Bir çırpıda kapatsanıza! ‘Milli orduya kumpas’ gibi büyük büyük laflar etmiştiniz. Deniz Yücel’i mahkemeye bile çıkartmadan salan, 17-25 davalarını rekor hızla kapatan Erdoğan, bu davaları şak diye kapatamaz mı? Kapatır elbette. Ama kolluk gücünü elinde tuttuğu ve militan hakim ve savcıları olduğu için şantaj olarak bekletiyor. Geçenlerde Başbuğ’a ucunu göstermişlerdi daha fazla konuşursa ne olacağının…
Aslında herkes her şeyi biliyor. Kim darbe planları yapmış, kim Ayışığı, Yakamoz planları hazırlamış belli. Kumpas dedikleri Balyoz en kötü yakalandıkları bir darbe ve cunta planı olarak ellerinde patlayınca epey gardları düşmüştü ama sağolsun İslamcılar ve İslamcıların arasına ektikleri başaklar yardımlarına yetişti.
AKP’ye kapatma davasını açanlar, 367 saçmalığını çıkaranlar, hükümete muhtıra verenler, Gül’ün eşi başörtülü diye yeri göğü ayağa kaldıranlar, Danıştay cinayetini tezgahlayanlar, faili meçhullerle kaos çıkartmak isteyenler unutuldu… Ülkenin hafızası çok zayıf olduğu için büyük bir cahil ve vicdansız kitle 2002’den ışınlanarak 2018’e geldiğimizi falan sanıyor.
27 NİSAN’DAN HESAP SORSANIZA!
AKP kendisine karşı en ufak yanlışı acımazsızca cezalandırırken ve şu an gücünün zirvesindeyken kendisine 27 Nisan’da muhtıra verenlerden neden hesap sormaz? Anadolu’nun ufak bir şehrinde kermese dolma yapmış ev kadınını ters kelepçe ile yollarda sürükleyen hükümet zamanında kendilerinin de üyesi olduğu seçilmiş hükümete karşı tankları yürüten komutanları neden baş tacı yapar? Neden onlardan geçmişin hesabını sormaz?
“Bizi dinlemişler” diye yalan olduğunu bildikleri halde yüzlerce kişiyi tehditle polisler hakkında suç duyurusunda bulundurtmaya götüren hükümet, “Ne cemaati kardeşim! Erdoğan’ın kasetlerini biz verdik biz biz” diyen adama neden dokunmaz. Erdoğan’ın milyarları olmasına rağmen ABD’de okuyan kızları için yandaşı işadamından haraç almasından tutun da Kıbrıs ile ilgili devlet sırrı görüşmeye kadar onlarca tape piyasada. Bunları sızdıran da göğsünü gere gere “ben yayınladım” diyor. Neden bir işlem yapılmıyor? Bunu sorup cevap verecek kafası çalışan bir havuz canlısı yok mu?
CEMAAT’E YAPILANLAR ‘YANLIŞLARIN’ SONUCU DEĞİL
Bir saniye için bunların söylediklerinin doğru kabul edelim, Ergenekon ve Balyoz günlerini o şekilde hatırlayalım. Hangi darbecinin evini basmışlar da kocası evde yok diye karısını gözaltına alıp tutuklamışlar. Hangisinin eşi kocasından dolayı işinden atılmış. Topu topu 750 kişinin yargılandığı onlarca davada 300 civarında tutuklu vardı. Hanginiz Meriç’ten botlarla kaçmak zorunda kaldınız? Hanginize işkence yapılmış? Hanginizin kızı, karısı karşınıza getirilip tecavüz ederiz diye tehdit edilmiş? Hanginizin şirketine el konmuş? Haberal çıksın konuşsun, üniversitesine, hastanesine mi çökmüşler? Dalan’ın servetine dokunulmuş mu acaba? Hakim ve savcılar milyonlarca dolar rüşvet istemiş mi? Çocukları ne mağduriyet yaşamış. Kuddusi Okkır-Yarbay Tatar hiç demeyin şimdiden yüzden fazla cinayetiniz var.
Demem o ki, Cemaate yapılanlar asla ve asla “ Ama cemaat zamanında…” diye başlayan iki yüzlü ve gerçeklerle dalga geçen şeylerin sonucu değil. Bir kere haklı insan bu kadar zalim ve kanun dışı olmaz. Bu bile fikir veriyor yaptıkları hakkında. Suç üstü yakalananların, böyle gelmiş böyle gider diyenlerin, “hükümetler gelir gider iktidar biziz” diyenlerin İslamcı eldivenle ülke tarihinde ilk defa karşılarında kendilerine eyvallah etmeyen insanlardan intikamıdır. Bu vesayet düzeninin yıllar önce teşhisini koymuş ve bunun için kendini feda edenleri bir daha ayağa kalkmamak üzere yok etme çabasıdır. Muhalif olduğunu iddia edenlerin yazıp çizdiklerine bakın ne de güzel ayırıyorlar Cemaat ile AKP’yi. Sanki siyasi iradenin emri ve inisiyatifi dışında bir memurun en ufak bir şey yapmaya yetkisi varmış gibi. 17-25’ten haberimiz olmadı diye çılgına dönmeleri bile diğer yapılan bütün operasyonların kendilerinin onayı olduğunun itirafı, kaldı ki elbette 17-25’ten haberin olmayacak çünkü hırsız sensin, polis gelip hırsıza seni takip ediyorum mu diyecekti?
ÜLKENİN EN BÜYÜK TALİHSİZLİĞİ
İktidar malum da ülkenin en büyük talihsizliği muhalefet sanılan aslında zerre kadar mevcut düzeni değiştirme gayreti ve isteği olmayan kesimlerdir Türkiye’nin en büyük şansızlığı. En rezilleri de muhalif muamelesi gören kalemlerdir. Herkesin hassasiyet göstereceği toplumsal konularda şov yapmaktan başka bir şey bilmezler. Çocuk istismarı ile ilgili bu kadar samimi iseniz hapishanelerde onlarca çocuk var, hamileleri bile kelepçeleyip gözaltına alıyorlar onları da gündeme getirsenize. Yapamazsınız, cemaati mağdur göstermiş olursunuz değil mi? Ucu Erdoğan’a dokunan hiç bir şeye cesaretiniz yoktur.
Meriç’te boğulan mülteciler diye haber yaparsınız, hayatını kaybedenlerin bu ülkenin vatandaşı olması günlerce manşet ve gündem olması gerekirken korkunuzdan haber bile giremezsiniz de gazetecilik nutukları atarsınız.
Battaniye, yorgan, asansör diye çarpıtarak çaktığınız din adamı müsveddesinin Erdoğan ailesi ile olan bağlantılarını da versenize… Bilmiyor musunuz?
Bakalım birbirinizi yemeye başladığınızda nasıl haberler yapacaksınız? Şimdiden yorumumu söyleyeyim ikiniz de haklısınız.
[Levent Kenez] 26.2.2018 [TR724]
Her şey 15 Temmuz’la mı başladı? [Mahmut Akpınar]
Düne kadar Hizmet Hareketi’yle ve Hizmet’ten insanlarla aynı karede olmak itibar sebebiydi. Bu nedenle de pek çok insan kişisel çıkarları için Hizmetle aynı kareye girdi. Hizmet belki olduğundan daha güçlü, etkili göründü. Şimdilerde ise Hizmet Hareketi ile uzaktan yakından irtibatı olmak ateşten gömlek! Hapse atılma, linç edilme, “hain” ilan edilme sebebi.
17/25 Yolsuzluk Soruşturmaları sonrası Erdoğan’ın Hizmet hareketini “paralel” ilan edip savaş açmasıyla Hizmet ve AKP net şekilde ayrıldı. Bu ayrışma toplumda Hizmete karşı mesafe koymayı, ihtiyatlı yaklaşmayı beraberinde getirdi. AKP iktidarıyla göbek bağı olanlar anında hasım odular. Bazıları beklemeyi ve gidişatı görmeyi tercih etti. Erdoğan gücünü artırdıkça araftakiler de güçten yana tavır almaya ve Hizmete düşman olmaya başladılar. Erdoğan’ın temel stratejisi korku, tehdit, sindirme ile kimsenin ortada durmasına fırsat vermemekti. “Ya benimlesiniz ya da bana karşı” diyerek orta yolu kapattı. “Bi taraf olan bertaraf olur diyerek” herkesi yanında durmaya zorladı. Biat etmeyenleri devletin gücüyle teslim aldı, zorla itaat ettirdi.
15 Temmuz mizanseni Erdoğan’a sadece Cemaati ezme, ölçüsüzce intikam alma fırsatı vermedi; tek adam olma yolunu da açtı. Nitekim 15 Temmuz’dan bu tarafa herşey, heryer Erdoğan! Ülke malı, devlet sopası oldu. Dilediğini hapse attırıyor, dilediğinin malına çöküyor. AYM üyesi, akademisyen, milletvekili dinlemiyor; insanları biner biner kodeslere dolduruyor. Seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp dilediğini o koltuklara oturtabiliyor. 15 Temmuz “Allah’ın bir lutfu” olarak Erdoğan’a sorumsuz ve sınırsız güç kazandırdı. Bu güçle siyasi, sosyal, entellektüel her tür muhalefeti ya yok etti veya satın aldı. Direnen ve satın alınamayanları hapislere doldurdu. Erdoğan’ın elde ettiği bu devasa ve sorumsuz güç nedeniyle Hizmet insanları savunmasız şekilde tek adam rejiminin hedefi yapıldı. Kitleler halinde işten atıldırlar, hapislere tıkıldılar. Artık ülkede kendinizi güvende hissedebilmeniz için Hizmete sövmeniz, Hizmetten insanlara zarar vermeniz gerekiyor. Bu safhada yapılan yoğun suçlamalar, medyanın yönlendirmesi ve 15 Temmuz vakasındaki muğlaklıklar nedeniyle bazı hizmet insanlarında da istifhamlar oluştu.
İktidar olsalar dahi siyasal partiler gün gelir önemini yitirir; biter. Dünün güçlü iktidarları DP, ANAP, DYP, RP şu anda yoklar. Ama sosyal hareketler bir şekilde devam eder. Fakat çağı okuyamaz, toplumun ihtiyaçlarını, taleplerini göremez, kendilerini yenileyemezlerse küçülür, marjinalleşir ve dar bir zümreye hapsolurlar. Hizmet dünyaya hitap etmeyi, bütün insanlığa ulaşmayı hedefliyor. Bunu yapabilmek için Hizmet’in güçlü bir yenilenme cehdine, etkili bir revizyona ihtiyacı var.
Hizmet emsalleriyle kıyaslanmayacak kadar temiz kalmış, en şeffaf, ufku en açık, insan kalitesi en yüksek, zamanı en iyi okuyabilen Hareket. 5 yıldır devletin bütün gücüyle abanıyorlar bulabildikleri suçlar: “Bankasya’ya para yatırmak”, “okulda öğretmenlik yapmak” ve herkese açık “aplikasyon kullanma”. Çocuk istismarı, taciz, tecavüz, hırsızlık, yolsuzluk yok. Münferit hatalar elbette olabilir ancak şu ana kadar yüzlerce istihbarat biriminin çabasına rağmen dünyanın hiçbir yerinde Hizmeti hukuken ve ahlaken mahcup edecek suça rastlanmadı. Bütün yaşananlara rağmen Hizmet, dünyanın en temiz, en fedakar insanlarından oluşan, yaşatma arzusuyla kendi hazlarından vazgeçenlerin hareketi. Ne var ki bütün organizasyonlar, sosyal hareketler gibi Hizmet’in de kusurları, eksikleri yok değil.
YAPISAL PROBLEMLER YENİ BAŞLAMADI
Aslında Hizmet’le ilgili yapısal ve işlevsel problemler ne 17-25, ne de 15 Temmuz’la başladı. 2005’lerden bu tarafa hızlı ve sağlıksız büyümeden, denetim-denge mekanizmalarının yetersizliğinden kaynaklanan sıkıntılar vardı. Nitekim bazı şeylerin düzeltilmesi gerektiğine dair kaygılar ortaya kondu ve bazı çalışmalar yapıldı. Ancak 17/25’le başlayan gerilimli süreç problemlerin ihmal edilmesine ve çözümün ötelenmesine neden oldu. Dahası, süreçte bir miktar gerçeklikten kopma yaşandı. Kriz yönetimi yapılamadı. Yol haritası iyimser hesaplar ve tahminler üzerinden geliştirildi. 15 Temmuzu müteakip yaşanan kitlesel kıyım, ağır mağduriyetler eleştirilerin su yüzüne çıkmasına, sertleşmesine neden oldu. Pek çok kimse: “Zalimin çizmesi boğazımızda iken eleştirinin yeri mi?” dese de yaşanan sürecin bu kadar ağır geçmesinde ve etkili çıkış yolları geliştiremememizde düzeltemediğimiz hatalarımızın payı olduğu muhakkak. Ancak eleştirilerle yaşadığımız zulüm sürecini ayırmak lazım. Bazı arkadaşlar yapıcı eleştirileri dahi “zalime destek, zulüm sürecine katkı” şeklinde anlıyor ve sert karşılık veriyorlar. Eleştirel yaklaşan arkadaşların neredeyse tamamı hem zulmü tel’in ediyor hem de oto-kritik yapıyorlar. Masum insanların yaşadığı ağır zulüm nedeniyle herkes yürek acısı yaşıyor. Mağdurlara yardım konusunda herkes duyarlı. Teşhise, tedaviye yönelik yazılanlara-konuşulanlara insafsız saldırılar, ağır ithamlar çözüm arayışlarını tıkar. Hareket kendi yetiştirdiği çocuklarını dinlemez, dikkate almazsa, aksine linç ederse bu cendereden nasıl çıkacağız?
15 Temmuz sonrası yaşanan felaket zalimin zulmü, insafsızlığı, toplumun duyarsızlığı kadar bünyenin zaaflarını da ortaya çıkardı. Bu konuda ayrıntılı analizler yapılabilir; ama mutabık kalınan bazı zaaflarımız vardı:
Hizmet sosyal bir hareket, insanlardan oluşuyor. İnsanın olduğu yerde yozlaşma, bozulma olur. Makam, güç, ekonomik kaynaklar, yetki insanları ve toplumsal yapıları çok daha hızlı bozar ve yozlaştırır. Her sosyal yapıda görülebileceği üzere Hizmet Hareketinde de bir kısım yozlaşmalar, verimsizlikler başlamıştı. 17/25 sonrası maruz kalınan baskı ve zulüm savunma psikolojisi ile bir kenetlenmeye, problemleri ötelemeye, yok saymaya neden oldu. Ancak 15 Temmuz’u müteakip yaşatılan deprem ve yıkım nedeniyle doğal olarak mühendislik hataları, malzemeden kaynaklanan sorunlar, binaların kurulduğu zemin, dinamik ve statik hesaplardaki sapmalar gündeme geldi. Marmara Depremi’nde görüldüğü üzere pek çok araştırma, sorgulama, rapor depremin hemen akabinde gündeme gelirse ilgi görüyor. Tedbire dair yasal düzenlemeler yapılıp, gerekli önlemler alınabiliyor. Depremin acısı geçip hayat normalleştikten sonra hem problemlerin tartışılması hem de acı reçetelerin uygulanması imkansızlaşıyor. Zira yeni düzen kuruluyor ve bu düzenin sahipleri huzurunu, rahatını bozmak, konforuna dokundurmak istemiyor. O nedenle acı taze iken, hasar ortada iken teşhis ve tespit daha sağlıklı olacaktır. Günümüze ve geleceğe bakan yönüyle yaşanan felaketin hasarını azaltmak için tespitte, tavsiyede bulunanlarla felakete sebep olan zalimleri aynı kefeye koymak doğru değil. Onları susturmaya çalışmak, yok saymak felaketten kurtulmayı, çözüm üretmeyi ve sağlam bir gelecek inşa etmeyi engeller.
DAHA SAĞLAM BİR GELECEK İNŞA ETMEK
Hizmet Hareketinin bir süredir başka sosyal yapılarla karşılaştırılmayacak kadar az, ama kendi idealleri, ufku açısından önemli problemleri vardı. Bunların varlığına inanç ve düzeltmeye yönelik çaba yetersizdi. Son yaşananlar bir yönüyle daha sağlam bir gelecek inşa etmek, Hareketi daha kaliteli malzeme ile daha güçlü bir zemine oturtmak ve benzer hatalara karşı tedbir almak için fırsat sunuyor. AKP bugün var yarın yok. Ama Hizmetin dünyaya söyleyecekleri, insanlığa verecekleri var. Hizmet insanları bu krizi fırsata çevirip daha sağlam bir gelecek inşa edebilirler; etmeliler.
Depremlerde, felaketlerde acil kurtarma timleri, ilk yardım ekipleri çok önemlidir. Aç ve açıkta kalanları gözetmek vicdani bir görevdir. Ama teknik adamlar, bilim insanları da daha sağlam ve güvenli gelecek inşa etmek için görevlerini yaparlar. Zeminden, yapılardan numuneler alır, inceler ve bazı sonuçlara varırlar. Onlara “millet can derdinde, siz ne yapıyorsunuz?” diye çıkışmak misyonları ve yapılacak işleri karıştırmaktır.
“Neden açıktan yapılıyor? Pekala bunlar dar dairede söylenebilir” diyenleri çokça duyuyoruz. Hizmet global, hesap verebilir, şeffaf bir Hareket olacaksa bu dönem önemli fırsatlar sunuyor. Ayrıca sosyal yapılarda değişim ve dönüşüm çok zor ve sancılıdır. Değişim sürecinde tartışmaların kamuoyuna açık ama üslubunca yapılması tabanın değişime hazırlanmasına, yeni döneme geçmeye yardımcı olur. Hizmet’in bu safhadan sonra kapalı kalma imkanı yok. Açıklığa ve çok sesliliğe, çoğulculuğa, katılımcılığa alışmamız lazım. Bu kültürün gelişmesi için katılmadığımız fikirlere saygı duyma, onlara edebimizi bozmadan fikirle karşılık verme yollarını geliştirmeliyiz.
[Mahmut Akpınar] 26.2.2018 [TR724]
17/25 Yolsuzluk Soruşturmaları sonrası Erdoğan’ın Hizmet hareketini “paralel” ilan edip savaş açmasıyla Hizmet ve AKP net şekilde ayrıldı. Bu ayrışma toplumda Hizmete karşı mesafe koymayı, ihtiyatlı yaklaşmayı beraberinde getirdi. AKP iktidarıyla göbek bağı olanlar anında hasım odular. Bazıları beklemeyi ve gidişatı görmeyi tercih etti. Erdoğan gücünü artırdıkça araftakiler de güçten yana tavır almaya ve Hizmete düşman olmaya başladılar. Erdoğan’ın temel stratejisi korku, tehdit, sindirme ile kimsenin ortada durmasına fırsat vermemekti. “Ya benimlesiniz ya da bana karşı” diyerek orta yolu kapattı. “Bi taraf olan bertaraf olur diyerek” herkesi yanında durmaya zorladı. Biat etmeyenleri devletin gücüyle teslim aldı, zorla itaat ettirdi.
15 Temmuz mizanseni Erdoğan’a sadece Cemaati ezme, ölçüsüzce intikam alma fırsatı vermedi; tek adam olma yolunu da açtı. Nitekim 15 Temmuz’dan bu tarafa herşey, heryer Erdoğan! Ülke malı, devlet sopası oldu. Dilediğini hapse attırıyor, dilediğinin malına çöküyor. AYM üyesi, akademisyen, milletvekili dinlemiyor; insanları biner biner kodeslere dolduruyor. Seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp dilediğini o koltuklara oturtabiliyor. 15 Temmuz “Allah’ın bir lutfu” olarak Erdoğan’a sorumsuz ve sınırsız güç kazandırdı. Bu güçle siyasi, sosyal, entellektüel her tür muhalefeti ya yok etti veya satın aldı. Direnen ve satın alınamayanları hapislere doldurdu. Erdoğan’ın elde ettiği bu devasa ve sorumsuz güç nedeniyle Hizmet insanları savunmasız şekilde tek adam rejiminin hedefi yapıldı. Kitleler halinde işten atıldırlar, hapislere tıkıldılar. Artık ülkede kendinizi güvende hissedebilmeniz için Hizmete sövmeniz, Hizmetten insanlara zarar vermeniz gerekiyor. Bu safhada yapılan yoğun suçlamalar, medyanın yönlendirmesi ve 15 Temmuz vakasındaki muğlaklıklar nedeniyle bazı hizmet insanlarında da istifhamlar oluştu.
İktidar olsalar dahi siyasal partiler gün gelir önemini yitirir; biter. Dünün güçlü iktidarları DP, ANAP, DYP, RP şu anda yoklar. Ama sosyal hareketler bir şekilde devam eder. Fakat çağı okuyamaz, toplumun ihtiyaçlarını, taleplerini göremez, kendilerini yenileyemezlerse küçülür, marjinalleşir ve dar bir zümreye hapsolurlar. Hizmet dünyaya hitap etmeyi, bütün insanlığa ulaşmayı hedefliyor. Bunu yapabilmek için Hizmet’in güçlü bir yenilenme cehdine, etkili bir revizyona ihtiyacı var.
Hizmet emsalleriyle kıyaslanmayacak kadar temiz kalmış, en şeffaf, ufku en açık, insan kalitesi en yüksek, zamanı en iyi okuyabilen Hareket. 5 yıldır devletin bütün gücüyle abanıyorlar bulabildikleri suçlar: “Bankasya’ya para yatırmak”, “okulda öğretmenlik yapmak” ve herkese açık “aplikasyon kullanma”. Çocuk istismarı, taciz, tecavüz, hırsızlık, yolsuzluk yok. Münferit hatalar elbette olabilir ancak şu ana kadar yüzlerce istihbarat biriminin çabasına rağmen dünyanın hiçbir yerinde Hizmeti hukuken ve ahlaken mahcup edecek suça rastlanmadı. Bütün yaşananlara rağmen Hizmet, dünyanın en temiz, en fedakar insanlarından oluşan, yaşatma arzusuyla kendi hazlarından vazgeçenlerin hareketi. Ne var ki bütün organizasyonlar, sosyal hareketler gibi Hizmet’in de kusurları, eksikleri yok değil.
YAPISAL PROBLEMLER YENİ BAŞLAMADI
Aslında Hizmet’le ilgili yapısal ve işlevsel problemler ne 17-25, ne de 15 Temmuz’la başladı. 2005’lerden bu tarafa hızlı ve sağlıksız büyümeden, denetim-denge mekanizmalarının yetersizliğinden kaynaklanan sıkıntılar vardı. Nitekim bazı şeylerin düzeltilmesi gerektiğine dair kaygılar ortaya kondu ve bazı çalışmalar yapıldı. Ancak 17/25’le başlayan gerilimli süreç problemlerin ihmal edilmesine ve çözümün ötelenmesine neden oldu. Dahası, süreçte bir miktar gerçeklikten kopma yaşandı. Kriz yönetimi yapılamadı. Yol haritası iyimser hesaplar ve tahminler üzerinden geliştirildi. 15 Temmuzu müteakip yaşanan kitlesel kıyım, ağır mağduriyetler eleştirilerin su yüzüne çıkmasına, sertleşmesine neden oldu. Pek çok kimse: “Zalimin çizmesi boğazımızda iken eleştirinin yeri mi?” dese de yaşanan sürecin bu kadar ağır geçmesinde ve etkili çıkış yolları geliştiremememizde düzeltemediğimiz hatalarımızın payı olduğu muhakkak. Ancak eleştirilerle yaşadığımız zulüm sürecini ayırmak lazım. Bazı arkadaşlar yapıcı eleştirileri dahi “zalime destek, zulüm sürecine katkı” şeklinde anlıyor ve sert karşılık veriyorlar. Eleştirel yaklaşan arkadaşların neredeyse tamamı hem zulmü tel’in ediyor hem de oto-kritik yapıyorlar. Masum insanların yaşadığı ağır zulüm nedeniyle herkes yürek acısı yaşıyor. Mağdurlara yardım konusunda herkes duyarlı. Teşhise, tedaviye yönelik yazılanlara-konuşulanlara insafsız saldırılar, ağır ithamlar çözüm arayışlarını tıkar. Hareket kendi yetiştirdiği çocuklarını dinlemez, dikkate almazsa, aksine linç ederse bu cendereden nasıl çıkacağız?
15 Temmuz sonrası yaşanan felaket zalimin zulmü, insafsızlığı, toplumun duyarsızlığı kadar bünyenin zaaflarını da ortaya çıkardı. Bu konuda ayrıntılı analizler yapılabilir; ama mutabık kalınan bazı zaaflarımız vardı:
- Rakamlara takılma, kemmiyeti keyfiyetin önüne geçirme ve hep bunu önemseme.
- Fazlaca bir iyimserlik ve Pollyanna’cılıkla olumsuzlukları yok sayma, çıkış planı yapmama. “Hallederiz abi!”, “Her şey çok güzel olacak!” moduyla sebepleri ihmal etme ve tedbir almanın maliyet ve sorumluluğundan kaçınma.
- Gerçek manada katılımcı, her fikre saygı duyulan, baskı ve telkinden azade istişare adabını kaybetme.
- Pek çok konuda işin ruhunu yitirme ve profesyonelleşme, mekanikleşme. Çeteleler, takiplerle davanın ruhunu şekle esir hale getirme.
- Kurumlara, yapılara, binalara odaklanıp insan ilişkilerini, kamuoyunu, halkın algısını es geçme.
- Son dönemler itibariyle yeni ve umut veren açılımlar yapamama. Eskinin tekrarı ve kendini ülfete salma.
- Gönüllüler ve beklentisizler hareketi iken kadro, konum sahibi insanlar hareketine doğru gidiş.
- Problemlerin tespitinde, teşhisinde ihmaller, örtbas etmeler… Probleme müdahale ve mualecede direnç göstermeler… Bürokratik zihniyetin değişime, sorgulamaya direnci.
- Ufunete, yozlaşmaya açık kontrolsüz ve kapalı alanların artması. Bünye büyüdükçe apse yapmış noktaların görül(e)memesi veya ilgililerce saklanması.
- İmkanlarımıza ve insanlarımıza fazlaca güven duyarak güç vehmine kapılma ve gücün doğuracağı olumsuzluklara karşı tedbirler geliştir(e)ememe.
- Devleti fazlaca önemseyip oraya odaklanma ama toplumu ve toplumun farklı kesimlerini yeterince dikkate almama. Bu nedenle hem “devlete talip olan” hem de “başkalarına tepeden bakan!” bir tabloyla husumetler celbedildi.
- İnsanı merkeze alan ve insan kazanma, gönüllere girme hedefli bir hareket iken, son dönemde kurumlar-yapılar için insanları feda eden anlayışın güçlenmesi.
- Kur’an ve Sünnet ölçüleriyle çelişecek şekilde Harekete ve faaliyetlerine kutsiyet atfetme, bunu davranışlara yansıtma ve başkalarının gıpta ve hasedine neden olma.
- Bütün insanlığa hitap etmeyi amaçlayan, “hep birlikte yeni bir dünya” diyen Hareketin bazı bireylerinin ve bazen medyasının etnik-dini ayrımcılık konusunda yeterince dikkatli olmaması.
- İrrasyonel, komplocu yaklaşımlara fazlaca itibar edilmesi ve geliştirilen stratejilerde bunların lüzumundan fazla dikkate alınması… (maddeler artırılabilir).
Hizmet sosyal bir hareket, insanlardan oluşuyor. İnsanın olduğu yerde yozlaşma, bozulma olur. Makam, güç, ekonomik kaynaklar, yetki insanları ve toplumsal yapıları çok daha hızlı bozar ve yozlaştırır. Her sosyal yapıda görülebileceği üzere Hizmet Hareketinde de bir kısım yozlaşmalar, verimsizlikler başlamıştı. 17/25 sonrası maruz kalınan baskı ve zulüm savunma psikolojisi ile bir kenetlenmeye, problemleri ötelemeye, yok saymaya neden oldu. Ancak 15 Temmuz’u müteakip yaşatılan deprem ve yıkım nedeniyle doğal olarak mühendislik hataları, malzemeden kaynaklanan sorunlar, binaların kurulduğu zemin, dinamik ve statik hesaplardaki sapmalar gündeme geldi. Marmara Depremi’nde görüldüğü üzere pek çok araştırma, sorgulama, rapor depremin hemen akabinde gündeme gelirse ilgi görüyor. Tedbire dair yasal düzenlemeler yapılıp, gerekli önlemler alınabiliyor. Depremin acısı geçip hayat normalleştikten sonra hem problemlerin tartışılması hem de acı reçetelerin uygulanması imkansızlaşıyor. Zira yeni düzen kuruluyor ve bu düzenin sahipleri huzurunu, rahatını bozmak, konforuna dokundurmak istemiyor. O nedenle acı taze iken, hasar ortada iken teşhis ve tespit daha sağlıklı olacaktır. Günümüze ve geleceğe bakan yönüyle yaşanan felaketin hasarını azaltmak için tespitte, tavsiyede bulunanlarla felakete sebep olan zalimleri aynı kefeye koymak doğru değil. Onları susturmaya çalışmak, yok saymak felaketten kurtulmayı, çözüm üretmeyi ve sağlam bir gelecek inşa etmeyi engeller.
DAHA SAĞLAM BİR GELECEK İNŞA ETMEK
Hizmet Hareketinin bir süredir başka sosyal yapılarla karşılaştırılmayacak kadar az, ama kendi idealleri, ufku açısından önemli problemleri vardı. Bunların varlığına inanç ve düzeltmeye yönelik çaba yetersizdi. Son yaşananlar bir yönüyle daha sağlam bir gelecek inşa etmek, Hareketi daha kaliteli malzeme ile daha güçlü bir zemine oturtmak ve benzer hatalara karşı tedbir almak için fırsat sunuyor. AKP bugün var yarın yok. Ama Hizmetin dünyaya söyleyecekleri, insanlığa verecekleri var. Hizmet insanları bu krizi fırsata çevirip daha sağlam bir gelecek inşa edebilirler; etmeliler.
Depremlerde, felaketlerde acil kurtarma timleri, ilk yardım ekipleri çok önemlidir. Aç ve açıkta kalanları gözetmek vicdani bir görevdir. Ama teknik adamlar, bilim insanları da daha sağlam ve güvenli gelecek inşa etmek için görevlerini yaparlar. Zeminden, yapılardan numuneler alır, inceler ve bazı sonuçlara varırlar. Onlara “millet can derdinde, siz ne yapıyorsunuz?” diye çıkışmak misyonları ve yapılacak işleri karıştırmaktır.
“Neden açıktan yapılıyor? Pekala bunlar dar dairede söylenebilir” diyenleri çokça duyuyoruz. Hizmet global, hesap verebilir, şeffaf bir Hareket olacaksa bu dönem önemli fırsatlar sunuyor. Ayrıca sosyal yapılarda değişim ve dönüşüm çok zor ve sancılıdır. Değişim sürecinde tartışmaların kamuoyuna açık ama üslubunca yapılması tabanın değişime hazırlanmasına, yeni döneme geçmeye yardımcı olur. Hizmet’in bu safhadan sonra kapalı kalma imkanı yok. Açıklığa ve çok sesliliğe, çoğulculuğa, katılımcılığa alışmamız lazım. Bu kültürün gelişmesi için katılmadığımız fikirlere saygı duyma, onlara edebimizi bozmadan fikirle karşılık verme yollarını geliştirmeliyiz.
[Mahmut Akpınar] 26.2.2018 [TR724]
Gözlerinizi de soğuktan koruyun!
Gözler soğuğa karşı en dayanıklı organlardan biri. Ancak bu durum soğuktan etkilenmeyecekleri anlamına gelmiyor. Alınacak ufak önlemler sayesinde soğuk havalar sebebiyle oluşabilecek pek çok rahatsızlığı engellemek mümkün.
Göz kuruluğu, göz yaşarması, ışığa hassaslık ve çift görme gibi rahatsızlıkların bu dönemlerde oluşabildiğini dikkat çeken Op. Dr. Sevgi Tongal, önemli tavsiyelerde bulunuyor. Tongul, “Kış aylarında soğuyan havaya karşı evlerimizi ısıtıyoruz. Ancak düşüş nem oranları sebebiyle, gözlerde kuruluk oluşabiliyor. Soğuk kış rüzgarları ve düşük nem sebebiyle oluşan bu rahatsızlığa karşı alınabilecek en iyi önlemler, bol su tüketimi ve omega 3 kullanımı olacaktır. Bunun yanı sıra gözlerde sıklıkla gözlemlenen yaşarmalar da soğuk hava sebebiyle gözlerde oluşabilecek rahatsızlıklar arasında yer alıyor. Dönemsel alerjilerin yanı sıra, sert rüzgarlar ve soğuk havalar sebebiyle oluşabilen bu rahatsızlık gözlemlendiğinde, hızlıca bir göz muayenesine gidilerek sebeplerinin araştırılmasında büyük fayda var.” diyor.
GÖRME KAYBI RİSKİ…
Işık düşüklüğü ve nem oranlarının gözlerde oluşturduğu etkiler kadar, ani soğuyan mevsim değişiklerinde hava teması sebebiyle görme kayıplarına varan sonuçlar gözlemlenebiliyor. Düşen ısılar, göz çevresindeki damarların daralmasına yol açıyor. Bu durum, çift veya bulanık görme gibi sorunlar oluşmasına yol açabiliyor. Görmede oluşan bu kayıplar, özellikle soğuk havalarda uzun süre dışarıda zaman geçiren kişilerde gözlemleniyor. Eğer soğuk havalar sebebiyle görme yetinizde bir değişiklik oluştuğunu hissediyorsanız, hemen uzman bir göz hekimine giderek detaylı bir göz muayenesi yaptırın. Zira zamanında müdahale edilmediği halde bu gibi görme kayıpları, uzun sürelere yayılabilir ve ilerleyen dönemlerde geri dönüşü daha zor olan sonuçlara yol açabiliyor.
BASİT ÖNLEMLERLE GÖZLERİNİZİ KORUYUN
Kış ayları, gözler için ideal bir iklim oluşturmasa dahi, gözlerinizi bu dönemde de rahatlıkla korumanızı sağlayacak önlemler alabilirsiniz. Nemlendirici göz damlaları ile göz kuruluğuna karşı önlem almanın yanı sıra, karlı havalarda UV ışınlara karşı koruma sağlayan güneş gözlükleri kullanarak gözlerde oluşabilecek yansımaları ve ışık hassaslığı oluşumu engellenebilir. Ayrıca gözlerinde kırma kusurları olan kişilerin, kış aylarında lens yerine gözlük kullanmaları, gözlerin soğuk rüzgarlardan korunmasını sağlamanın yanı sıra, göz ısısının korunmasına yardımcı olabilir.
[TR724] 26.2.2018
Göz kuruluğu, göz yaşarması, ışığa hassaslık ve çift görme gibi rahatsızlıkların bu dönemlerde oluşabildiğini dikkat çeken Op. Dr. Sevgi Tongal, önemli tavsiyelerde bulunuyor. Tongul, “Kış aylarında soğuyan havaya karşı evlerimizi ısıtıyoruz. Ancak düşüş nem oranları sebebiyle, gözlerde kuruluk oluşabiliyor. Soğuk kış rüzgarları ve düşük nem sebebiyle oluşan bu rahatsızlığa karşı alınabilecek en iyi önlemler, bol su tüketimi ve omega 3 kullanımı olacaktır. Bunun yanı sıra gözlerde sıklıkla gözlemlenen yaşarmalar da soğuk hava sebebiyle gözlerde oluşabilecek rahatsızlıklar arasında yer alıyor. Dönemsel alerjilerin yanı sıra, sert rüzgarlar ve soğuk havalar sebebiyle oluşabilen bu rahatsızlık gözlemlendiğinde, hızlıca bir göz muayenesine gidilerek sebeplerinin araştırılmasında büyük fayda var.” diyor.
GÖRME KAYBI RİSKİ…
Işık düşüklüğü ve nem oranlarının gözlerde oluşturduğu etkiler kadar, ani soğuyan mevsim değişiklerinde hava teması sebebiyle görme kayıplarına varan sonuçlar gözlemlenebiliyor. Düşen ısılar, göz çevresindeki damarların daralmasına yol açıyor. Bu durum, çift veya bulanık görme gibi sorunlar oluşmasına yol açabiliyor. Görmede oluşan bu kayıplar, özellikle soğuk havalarda uzun süre dışarıda zaman geçiren kişilerde gözlemleniyor. Eğer soğuk havalar sebebiyle görme yetinizde bir değişiklik oluştuğunu hissediyorsanız, hemen uzman bir göz hekimine giderek detaylı bir göz muayenesi yaptırın. Zira zamanında müdahale edilmediği halde bu gibi görme kayıpları, uzun sürelere yayılabilir ve ilerleyen dönemlerde geri dönüşü daha zor olan sonuçlara yol açabiliyor.
BASİT ÖNLEMLERLE GÖZLERİNİZİ KORUYUN
Kış ayları, gözler için ideal bir iklim oluşturmasa dahi, gözlerinizi bu dönemde de rahatlıkla korumanızı sağlayacak önlemler alabilirsiniz. Nemlendirici göz damlaları ile göz kuruluğuna karşı önlem almanın yanı sıra, karlı havalarda UV ışınlara karşı koruma sağlayan güneş gözlükleri kullanarak gözlerde oluşabilecek yansımaları ve ışık hassaslığı oluşumu engellenebilir. Ayrıca gözlerinde kırma kusurları olan kişilerin, kış aylarında lens yerine gözlük kullanmaları, gözlerin soğuk rüzgarlardan korunmasını sağlamanın yanı sıra, göz ısısının korunmasına yardımcı olabilir.
[TR724] 26.2.2018
Nerede, ne yapabilirim? [Nurullah Albayrak]
Eleştiri, kişisel gelişimin ve başkalarını da geliştirmenin en etkili yolu ve yöntemidir. Doğruyu yanlıştan, iyi ve güzel olanı çirkinden, tam olanı eksik olandan ayırmak isteyen için isabetli bir yoldur. Güzeli ve doğruyu yapmayı hedefleyen kişi ya da kurumlar da hata, arıza, eksiklik, kusur ve yanlışların söylenmesinden rahatsızlık değil elbette memnuniyet duyar, duyması gerekir.
Yaşadığımız zorlu süreçte cemaatin de cemaat mensuplarının da hataları ve kusurları elbette vardır. Elbette eleştirmek ve eleştirilmek bunlar için de gereklidir. Hataları söyleyenlerin amacı hata aramak yerine hataların düzeltilmesine sağlamak olduktan sonra söyleyenlere ancak teşekkür edilir. Pirincin taşı tabi ki ayıklanmalı, taşlardan değil pirinçten yemek yapmak için. Kendimizle ilgili hatalarımız söylendiğinde doğrunun da ne olduğunun söylenmesini beklediğimiz gibi cemaat mensuplarının hatalarıyla birlikte doğrusunun da ne olduğu söylenmelidir.
ELEŞTİRİLER DİKKATE ALINMALI, HATALAR AYIKLANMALI
Bu kapsamda eleştireni eleştirmek değil, eleştirenin eleştirisini dikkate alarak hataları ayıklamak için gayret edilmeli. Benim gördüğüm eleştiri yapmak da eleştiri konusu yapılan hatanın düzeltilmesi için mücadele edilmesi de bu dönemde mümkün. Yeter ki usulüne uygun olarak yapılsın. Karşımızdakini yakmak, yıkmak, bitirmek amacıyla değil, yol göstermek, moral ve ilham vermek amacıyla yapılsın.
Cemaat mensupları içinde elbette eleştiriye kapalı, her yaptığını doğru gören ve yaptıklarını savunan, doğrudan kendisini hedef alınmasa dahi yapılan eleştirileri hakaret olarak kabul eden, acaba bir de bu açıdan bakılması gerekir mi diye düşünmeyen, her konuyu bildiğini zanneden ve her konuda uzman gibi fikir söyleyen kişiler elbette vardır. Ancak, cemaat içerisinde başta Hoca Efendi olmak üzere uzman görüşüne değer veren, eleştiri, teklif ve değerlendirmeleri dikkate alan, eleştiriden rahatsız olmayıp yapılmasını faydalı gören büyük bir kesimin de var olduğunu inkar etmemek gerekir.
Kendi adıma hatalarımı ifade eden arkadaşlarıma söylediğim; ‘Söylediklerinizde haklısınız gerçekten bu dediklerinizi yapmış olmamın haklı bir izahatı yok, bugün olsa o hatayı yapmazdım. Ancak, savunma adına size diyebileceğim tek şey, kasıtlı olarak bu hatayı yapmadığımı bilmenizi isterim. Beceriksizlik, kabiliyetsizlik ya da cehalet diyebilirsiniz ancak kasten yanlış yapma ya da birilerine zarar verme kastıyla hareket etmediğimi bilin.’
Yeniden birlikte iş yapmak durumunda olduğumuzda benim kabiliyetsiz, beceriksiz ve cahil biri olduğumu düşünerek hareket edebilirsiniz, size hak veririm. Bugün itibariyle ise Türkiye’de yaşanan zulmün sonlandırılması adına neler yapabileceksek onu yapalım.
Hatalarımızı, beceriksizliklerimizi eleştirmenin yanında, yaşanan zulümleri ve mağduriyetleri sonlandırma adına ne yapabilirimi de konuşalım ve bu konuda aktif olalım. Kendimize nerede ne yapabilirim sorusunu her fırsatta soralım ve yapacaklarımızın da küçük olmasına bakılmaksızın gayret gösterelim.
– Birileri yapıyor demeden,
– Bir şey yapmamı isteyen olmadı demeden,
– Benim yaptığımdan ne olur ki demeden,
– Siz sebep oldunuz siz çözün demeden,
– Ben ne yapabilirim ki demeden,
– Bana kimse bir şey sormuyor demeden,
– Biz bir şey yapsak ne olur demeden,
– Yapılacak bir şey yok demeden,
Yaşanan mağduriyetlerin bitirileceğine inanarak ‘NEREDE NE YAPABİLİRİM’ diyelim ve mağduriyetlerin sonlandırılması için mücadele edelim.
[Nurullah Albayrak] 26.2.2018 [TR724]
Yaşadığımız zorlu süreçte cemaatin de cemaat mensuplarının da hataları ve kusurları elbette vardır. Elbette eleştirmek ve eleştirilmek bunlar için de gereklidir. Hataları söyleyenlerin amacı hata aramak yerine hataların düzeltilmesine sağlamak olduktan sonra söyleyenlere ancak teşekkür edilir. Pirincin taşı tabi ki ayıklanmalı, taşlardan değil pirinçten yemek yapmak için. Kendimizle ilgili hatalarımız söylendiğinde doğrunun da ne olduğunun söylenmesini beklediğimiz gibi cemaat mensuplarının hatalarıyla birlikte doğrusunun da ne olduğu söylenmelidir.
ELEŞTİRİLER DİKKATE ALINMALI, HATALAR AYIKLANMALI
Bu kapsamda eleştireni eleştirmek değil, eleştirenin eleştirisini dikkate alarak hataları ayıklamak için gayret edilmeli. Benim gördüğüm eleştiri yapmak da eleştiri konusu yapılan hatanın düzeltilmesi için mücadele edilmesi de bu dönemde mümkün. Yeter ki usulüne uygun olarak yapılsın. Karşımızdakini yakmak, yıkmak, bitirmek amacıyla değil, yol göstermek, moral ve ilham vermek amacıyla yapılsın.
Cemaat mensupları içinde elbette eleştiriye kapalı, her yaptığını doğru gören ve yaptıklarını savunan, doğrudan kendisini hedef alınmasa dahi yapılan eleştirileri hakaret olarak kabul eden, acaba bir de bu açıdan bakılması gerekir mi diye düşünmeyen, her konuyu bildiğini zanneden ve her konuda uzman gibi fikir söyleyen kişiler elbette vardır. Ancak, cemaat içerisinde başta Hoca Efendi olmak üzere uzman görüşüne değer veren, eleştiri, teklif ve değerlendirmeleri dikkate alan, eleştiriden rahatsız olmayıp yapılmasını faydalı gören büyük bir kesimin de var olduğunu inkar etmemek gerekir.
Kendi adıma hatalarımı ifade eden arkadaşlarıma söylediğim; ‘Söylediklerinizde haklısınız gerçekten bu dediklerinizi yapmış olmamın haklı bir izahatı yok, bugün olsa o hatayı yapmazdım. Ancak, savunma adına size diyebileceğim tek şey, kasıtlı olarak bu hatayı yapmadığımı bilmenizi isterim. Beceriksizlik, kabiliyetsizlik ya da cehalet diyebilirsiniz ancak kasten yanlış yapma ya da birilerine zarar verme kastıyla hareket etmediğimi bilin.’
Yeniden birlikte iş yapmak durumunda olduğumuzda benim kabiliyetsiz, beceriksiz ve cahil biri olduğumu düşünerek hareket edebilirsiniz, size hak veririm. Bugün itibariyle ise Türkiye’de yaşanan zulmün sonlandırılması adına neler yapabileceksek onu yapalım.
Hatalarımızı, beceriksizliklerimizi eleştirmenin yanında, yaşanan zulümleri ve mağduriyetleri sonlandırma adına ne yapabilirimi de konuşalım ve bu konuda aktif olalım. Kendimize nerede ne yapabilirim sorusunu her fırsatta soralım ve yapacaklarımızın da küçük olmasına bakılmaksızın gayret gösterelim.
– Birileri yapıyor demeden,
– Bir şey yapmamı isteyen olmadı demeden,
– Benim yaptığımdan ne olur ki demeden,
– Siz sebep oldunuz siz çözün demeden,
– Ben ne yapabilirim ki demeden,
– Bana kimse bir şey sormuyor demeden,
– Biz bir şey yapsak ne olur demeden,
– Yapılacak bir şey yok demeden,
Yaşanan mağduriyetlerin bitirileceğine inanarak ‘NEREDE NE YAPABİLİRİM’ diyelim ve mağduriyetlerin sonlandırılması için mücadele edelim.
[Nurullah Albayrak] 26.2.2018 [TR724]
Otomatik af [Semih Ardıç]
İki-üç senede bir malî af çıkaran Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) artık af için kanun hazırlama zahmetine katlanmıyor. Zira 27 Mayıs 2017’de Resmî Gazete’de yayımlanan 7020 Sayılı Kanun ile Bakanlar Kurulu’na otomatik af imtiyazı tanındı. Bakanlar Kurulu sürekli yapılandırma hakkını elinde bulunduracak ve ileriye matuf amme alacaklarından da vazgeçebilecek.
Hükûmet o kanundan hareketle vadesi geçtiği halde vergi, sigorta primi, trafik cezası, idarî para cezası, harç, elektrik, su ve doğalgaz borçlarını ödemeyen mükelleflere 5 seneye kadar taksit imkânı tanıyabiliyor. Yeniden yapılandırma ismi altında devlet tecil faizi gibi bütün alacaklarını sıfırlıyor.
BORÇLAR 60 AYA KADAR TAKSİTLENDİRİLECEK
İşte o imtiyaz 2018 senesinde kullanılacak. Belediyeler dahil tüm kamu kurum ve kuruluşlarına olan borçların çok düşük faizlerle 6 aydan 60 aya (5 sene) kadar taksitlendirilmesini öngören karar Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Mükellefler 1 Ocak 2018’den itibaren devlete olan vergi, sigorta, ceza ve benzeri tüm borçlarınının yeniden yapılandırılıp 5 sene vadeye kadar taksitlendirilmesini isteyebilecek. Borç taksitlendirmesinde bir tarih aralığı belirlenmedi. Önümüzdeki yerel ve genel seçimler boyunca aktif olarak sürekli yapılabilecek.
GELECEKTEKİ ALACAKLARA DA AF
Bu da demek oluyor ki geçmiş borçlara tatbik edilen af gelecekteki kamu alacakları için teamüle dönüşecek. Bir bakıma vergi mükellefine ‘vergi borcunuzu ödemeyin, düşük maliyetle taksitlendiririz’ mesajı veriliyor. Böyle bir mevzuatın dürüst mükellefin de ödeme ahlakını bozmaktan başka bir gayesi olabilir mi?
Kararın çıkış noktası popülizm ve ufuktaki seçimlerde rey almak olunca ballı imkândan faydalanmak için garip esaslar getirildi. Evvela mükellefin ‘çok zor durumda’ olduğuna karar verilecek. Nasıl mı? Kasasındaki ve bankadaki toplam nakit varlığı, vadesi bir yıldan daha kısa olan borçlarının ancak yüzde 10’u ve daha azını karşılayabilen, piyasadan olan kısa vadeli alacakları da dahil banka ve kasa varlıkları bir yıldan kısa vadeli borçlarının ancak yüzde 70’i ve daha azını karşılayabilen ve kısa artı uzun vadeli tüm borçları toplam varlıklarının yine yüzde 70’i ve daha azını karşılayabilenler ‘çok zor durumda’ kabul edilecek.
BORCUNU NİYE VAKTİNDE ÖDÜYORSUN Kİ!
Bu girift hesabı yapan Maliyeciyi Nobel İktisat ödülüne aday göstermeliyiz. Bürokrata öyle bir çerçeve çizilmiş ki kimlerin gemilerinin hesap oyunları ile yüzdürüldüğünü yakında anlarız. İleriye dönük bu şartları sağlamak için kimlerin nasıl hileler yapabileceğini varın siz düşünün…
Böylesine muğlak bir hesap yapan Maliye Bakanlığı herhalde şunu demek istiyor: “Borcunu vaktinde ödemene lüzum yok, hatta niye bu kadar dürüst hareket ediyorsun. Kendini zor durumdaymış gibi göster ve sen de borcunu taksitlendir.”
AKP iktidarı piyasadaki nakit sıkıntısını aşamayacağını bildiği için kamunun, yani 81 milyonun alacağından taviz veriyor. Bimeks gibi elektronik mağaza zincirinin battı. Kâr rekoru kıran bankalar dahi tenkisata gidiyor. Senelik kredi maliyeti yüzde 20’ye yaklaştı.
İstanbul’un en pahalı bölgesi diye bilinen Bağdat Caddesi’nde gayrimenkul metrekare fiyatı yüzde 40 düştü. Fiyatlardaki düşüş bon üç senedir devam ediyor.
EN YÜKSEK CARİ AÇIK TÜRKİYE’DE
Yatırımcıların akıl hocası Standard&Poor’s (S&P) Türkiye’nin kredi notunun ‘çöp’ seviyesinde kalmaya devam edeceğini, enflasyon ve döviz kurlarının yükselmesi halinde daha da düşebileceğini kaydetti. 47,1 milyar dolar cari açıkla Türkiye 34 üyesi bulunan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD) içinde ilk sırayı kimseye kaptırmıyor. Dünyada faizler yükselirken, para muslukları kısılırken dışarıdan borç bulmanın maliyeti de katlanıyor.
İki hafta evvel ABD borsalarında başlayan ve hemen her borsada yüzde 5’e varan kayıplara yol açan sarsıntının artçılarının gelmesi halinde en fazla zarar görecek piyasaların başında maalesef Türkiye gösteriliyor.
BİLİNMEYEN AFLAR DA VAR
Kısa vadeli hamlelerle vatandaşın ağzına bir parmak bal çalmayı tercih eden hükûmet, vergi adaletine duyulan itimadı sarsıyor. Kamu alacaklarının tahsilatında oranın yüzde 60’ın altına inmesinde kalıcı hale gelen af düzenlemelerinin payı hafife alınmamalı.
Devlet vergi affıyla, ceza verme hakkından ve bu affın gerçekleşmemesi halinde elde edeceği gelirden vazgeçmektedir. Faturayı da herkes ödemektedir. Af için çıkarılan kanunların haricinde AKP, Vergi Usul Kanunu’na dercedilen ‘Terkin’, ‘Cezalarda İndirim’, ‘Pişmanlık ve Islah’, ‘Vergiden Vazgeçmek ve Uzlaşma’ gibi müesseseleri de kullanıyor.
ÇEKİRDEK PARASINA İNEN BORÇLAR
Üstelik bunları sadece kendisine yakın siyasî görüşteki şirket ve holdingler için aktif hale getiriyor. ‘Çekirdek parası’, ‘sıfırlama’ ve ‘yandaş’ gibi ifadeleri internet arama motoru google’a yazdığınızda karşınıza çıkan şirketler, buz dağının suda görünen kısmını teşkil ediyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde muhalefet partileri son anda da olsa, torbaya konularak da olsa af kanunlarından haberdar ediliyor. Uzlaşma ve terkin gibi uygulamalardan ise sadece iktidar ve onun himaye ettiği şirketlerin haberi oluyor.
Dolayısıyla seçimleri kazanmak maksadıyla affı otomatik hale getiren AKP’nin Maliye üzerinden belli çevrelerin borçlarını yine çekirdek parasına indireceğini, hatta tamamını sıfırlayacağını söylememe lüzum var mı?
Yaptıkları yapacaklarının teminatı nitekim…
AKP İKTİDARINDA ÇIKARILAN MALÎ AF KANUNLARI
27.02.2003: 4811 sayılı Vergi Barışı Kanunu
27.11.2008: 5811 sayılı Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Kanun (1. Varlık Barışı)
25.02.2011: 6111 sayılı Bazı Alacakların Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
29.05.2013: 6486 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (2. Varlık Barışı)
11.09.2014: 6552 sayılı İş Kanunu ile Bazı kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılanmasına Dair Kanun
18.05.2017: 7020 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda ve Bir Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun*
(*) Bu kanunla Bakanlar Kurulu amme alacaklarının sürekli olarak yeniden yapılandırabilecek.
[Semih Ardıç] 26.2.2018 [TR724]
Hükûmet o kanundan hareketle vadesi geçtiği halde vergi, sigorta primi, trafik cezası, idarî para cezası, harç, elektrik, su ve doğalgaz borçlarını ödemeyen mükelleflere 5 seneye kadar taksit imkânı tanıyabiliyor. Yeniden yapılandırma ismi altında devlet tecil faizi gibi bütün alacaklarını sıfırlıyor.
BORÇLAR 60 AYA KADAR TAKSİTLENDİRİLECEK
İşte o imtiyaz 2018 senesinde kullanılacak. Belediyeler dahil tüm kamu kurum ve kuruluşlarına olan borçların çok düşük faizlerle 6 aydan 60 aya (5 sene) kadar taksitlendirilmesini öngören karar Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Mükellefler 1 Ocak 2018’den itibaren devlete olan vergi, sigorta, ceza ve benzeri tüm borçlarınının yeniden yapılandırılıp 5 sene vadeye kadar taksitlendirilmesini isteyebilecek. Borç taksitlendirmesinde bir tarih aralığı belirlenmedi. Önümüzdeki yerel ve genel seçimler boyunca aktif olarak sürekli yapılabilecek.
GELECEKTEKİ ALACAKLARA DA AF
Bu da demek oluyor ki geçmiş borçlara tatbik edilen af gelecekteki kamu alacakları için teamüle dönüşecek. Bir bakıma vergi mükellefine ‘vergi borcunuzu ödemeyin, düşük maliyetle taksitlendiririz’ mesajı veriliyor. Böyle bir mevzuatın dürüst mükellefin de ödeme ahlakını bozmaktan başka bir gayesi olabilir mi?
Kararın çıkış noktası popülizm ve ufuktaki seçimlerde rey almak olunca ballı imkândan faydalanmak için garip esaslar getirildi. Evvela mükellefin ‘çok zor durumda’ olduğuna karar verilecek. Nasıl mı? Kasasındaki ve bankadaki toplam nakit varlığı, vadesi bir yıldan daha kısa olan borçlarının ancak yüzde 10’u ve daha azını karşılayabilen, piyasadan olan kısa vadeli alacakları da dahil banka ve kasa varlıkları bir yıldan kısa vadeli borçlarının ancak yüzde 70’i ve daha azını karşılayabilen ve kısa artı uzun vadeli tüm borçları toplam varlıklarının yine yüzde 70’i ve daha azını karşılayabilenler ‘çok zor durumda’ kabul edilecek.
BORCUNU NİYE VAKTİNDE ÖDÜYORSUN Kİ!
Bu girift hesabı yapan Maliyeciyi Nobel İktisat ödülüne aday göstermeliyiz. Bürokrata öyle bir çerçeve çizilmiş ki kimlerin gemilerinin hesap oyunları ile yüzdürüldüğünü yakında anlarız. İleriye dönük bu şartları sağlamak için kimlerin nasıl hileler yapabileceğini varın siz düşünün…
Böylesine muğlak bir hesap yapan Maliye Bakanlığı herhalde şunu demek istiyor: “Borcunu vaktinde ödemene lüzum yok, hatta niye bu kadar dürüst hareket ediyorsun. Kendini zor durumdaymış gibi göster ve sen de borcunu taksitlendir.”
AKP iktidarı piyasadaki nakit sıkıntısını aşamayacağını bildiği için kamunun, yani 81 milyonun alacağından taviz veriyor. Bimeks gibi elektronik mağaza zincirinin battı. Kâr rekoru kıran bankalar dahi tenkisata gidiyor. Senelik kredi maliyeti yüzde 20’ye yaklaştı.
İstanbul’un en pahalı bölgesi diye bilinen Bağdat Caddesi’nde gayrimenkul metrekare fiyatı yüzde 40 düştü. Fiyatlardaki düşüş bon üç senedir devam ediyor.
EN YÜKSEK CARİ AÇIK TÜRKİYE’DE
Yatırımcıların akıl hocası Standard&Poor’s (S&P) Türkiye’nin kredi notunun ‘çöp’ seviyesinde kalmaya devam edeceğini, enflasyon ve döviz kurlarının yükselmesi halinde daha da düşebileceğini kaydetti. 47,1 milyar dolar cari açıkla Türkiye 34 üyesi bulunan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD) içinde ilk sırayı kimseye kaptırmıyor. Dünyada faizler yükselirken, para muslukları kısılırken dışarıdan borç bulmanın maliyeti de katlanıyor.
İki hafta evvel ABD borsalarında başlayan ve hemen her borsada yüzde 5’e varan kayıplara yol açan sarsıntının artçılarının gelmesi halinde en fazla zarar görecek piyasaların başında maalesef Türkiye gösteriliyor.
BİLİNMEYEN AFLAR DA VAR
Kısa vadeli hamlelerle vatandaşın ağzına bir parmak bal çalmayı tercih eden hükûmet, vergi adaletine duyulan itimadı sarsıyor. Kamu alacaklarının tahsilatında oranın yüzde 60’ın altına inmesinde kalıcı hale gelen af düzenlemelerinin payı hafife alınmamalı.
Devlet vergi affıyla, ceza verme hakkından ve bu affın gerçekleşmemesi halinde elde edeceği gelirden vazgeçmektedir. Faturayı da herkes ödemektedir. Af için çıkarılan kanunların haricinde AKP, Vergi Usul Kanunu’na dercedilen ‘Terkin’, ‘Cezalarda İndirim’, ‘Pişmanlık ve Islah’, ‘Vergiden Vazgeçmek ve Uzlaşma’ gibi müesseseleri de kullanıyor.
ÇEKİRDEK PARASINA İNEN BORÇLAR
Üstelik bunları sadece kendisine yakın siyasî görüşteki şirket ve holdingler için aktif hale getiriyor. ‘Çekirdek parası’, ‘sıfırlama’ ve ‘yandaş’ gibi ifadeleri internet arama motoru google’a yazdığınızda karşınıza çıkan şirketler, buz dağının suda görünen kısmını teşkil ediyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde muhalefet partileri son anda da olsa, torbaya konularak da olsa af kanunlarından haberdar ediliyor. Uzlaşma ve terkin gibi uygulamalardan ise sadece iktidar ve onun himaye ettiği şirketlerin haberi oluyor.
Dolayısıyla seçimleri kazanmak maksadıyla affı otomatik hale getiren AKP’nin Maliye üzerinden belli çevrelerin borçlarını yine çekirdek parasına indireceğini, hatta tamamını sıfırlayacağını söylememe lüzum var mı?
Yaptıkları yapacaklarının teminatı nitekim…
AKP İKTİDARINDA ÇIKARILAN MALÎ AF KANUNLARI
27.02.2003: 4811 sayılı Vergi Barışı Kanunu
27.11.2008: 5811 sayılı Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Kanun (1. Varlık Barışı)
25.02.2011: 6111 sayılı Bazı Alacakların Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun
29.05.2013: 6486 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (2. Varlık Barışı)
11.09.2014: 6552 sayılı İş Kanunu ile Bazı kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılanmasına Dair Kanun
18.05.2017: 7020 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda ve Bir Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun*
(*) Bu kanunla Bakanlar Kurulu amme alacaklarının sürekli olarak yeniden yapılandırabilecek.
[Semih Ardıç] 26.2.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)